GÜLÜP OYNADIĞIM ELE KARŞIDIR

Bir kaç ay önce iş yerimin santrali bir müzik öğretmeni sizinle görüşmek istiyor, dedi.

Ben de “Yanlış anlamış olmayasınız, bir müzik öğretmeni benimle neden görüşmek istesin”, dedim.

İsminizi söyleyerek bağlamamı istediler, deyince bağlayın bir görüşelim, dedim.

Telefonun karşısındaki hoca hanım Ankara’da bir lisede müzik öğretmeni imiş. Dedi ki ben size teşekkür etmek istiyorum. “Yeşil Ördek Gibi Daldım Göllere” başlıklı türkü hikayenizle Türkiye genelinde bir yarışmaya katıldık ve birinci olduk. Yarışmanın konsepti “hikayesi olan bir türküyü anlatıp söylemek” üzerineydi. Öğrencilerim ve ben birinciliği kazandık, dedi.

Ben www.mustafakayihan.com sitesine aslında Türkü içerinsinde geçen “Sevdiğim semanın güneşi, mahı / Seni seven aşık çekme mi âhı / Getir el basayım Kelâmullahı / Ne sen beni unut ne de ben seni” kısmını çoğunlukla yanlış okunmasına gıcık olduğum için karalayıvermiştim oysa o yazıyı…

Sonra anladım ki ilmin de bir zekatı varmış. Bunu ödemenin en iyi yolu da onu paylaşmakmış. Elbette gurur duydum. Zira darbı meseldir: “Marifet iltifata tabidir, müşterisi olmayan meta zayidir.”

Madem ki müşterisi var, o zaman ara ara karalayayım dedim. Onlardan biridir bu türkü:

Bizim pencereler yele karşıdır
Muhabbet dediğin karşı karşıdır
Girebilsen bu sinemde neler var
Gülüp oynadığım ele karşıdır

Sabahın seheri günden ileri
Ben kimi sevmişim senden ileri
Ziyaret olmuşsun kurban istersin
Kurban bulamadım candan ileri

Karacaoğlan

Adanalıdır Karacaoğlan. Bir çok Karacaoğlan kayda alınmış. Adam oturup şiir kitabı yazmamış. Dolayısı ile ortalıkta dolaşan bir türkü pat diye Karacaoğlana atfedilir hale gelmiş. Bu türküleri gerçekten Karacaoğlan mı söyledi bilinmez ama Anadolunun karaca oğlanlarının söylediği muhakkak. Rahmetli Özay Gönlüm’ün “halk denen büyük usta, bir türkü yakmıştır bu hususta” dediği tam da budur. E, canım Adana’da ak oğlan olacak değil ya… Elbette karaca bir oğlan yakacak ağıdı, türküyü…

Her neyse ne demişti ozan:

“Bizim pencereler yele karşıdır.”

Bir çok hastalık durgun havadan yani havanın kokuşmuşluğundan kaynaklanırmış. Vebanın en büyük sebebi de buymuş. Nereden mi biliyorum? Mukaddime’de uzun uzun anlatmış İbni Haldun.

Bu sebeple hava değişimi verirler ya bazı hastalara… Eskiden evlerin yapılacağı yerlerin, köylerin ve mahallelerin belirlenmesi çok önemli bir işmiş. Osmanlı bir yere yerleşim yeri kuracaksa orada bazı yerlere birer koyun bacağı asar ve bir müddet sonra gelip bakarlarmış. En son hangisi kokmuşsa orayı yerleşim yeri yaparlarmış.

Kıbrısta yaşlıca bir rehber anlatmıştı. Bizim kurduğumuz modern evlerde sivri sinekten yatamıyoruz. Osmanlının yüz metre yukarısına kurduğu köylerde sinekten eser yok, diyor ve modern kavramı ile dalga geçiyordu.

Bir hocam da Rize’de evin nereye kurulacağını bilen kişiler vardır. Bunlar yamaçta keşif yaparlar. Güneşe bakı, çığ tehlikesi, sel altı olup olmaması, mezar yeri kurulup kurulmayacağı, ulaşım rahatlığı vb. dünya kadar özelliğe dikkat ederek “evi buraya kurun” dermiş. Hocam danışma hizmeti almayanlar ciddi sıkıntılar çeker. Mutlaka bir yerden patlak verir, dedi.

On beş, yirmi yıl önce sarı saçlı bir kadın TRT2’de Türk köylerinin kuruluşunu anlatıyordu. “Köyler yıldızların durumuna göre kurulur.” demişti. Bu sözü aklıma kazıdım. Sonra bu sarı saçlı ilginç kadının kim olduğunu araştırdım.

Bir kaç yıl önce Alev Alatlı olduğunu fark ettim. Fakat söylediği bu sözü bir yerde yazıp yazmadığını bulamadım. Sonra İstanbul’da yaptığımız bir toplantıda “Acaba sorsam ayıp olur mu?” diye aklımdan geçirirken Alev Alatlı hoca patlattı bombayı.

“Çocuklar astroarkeoloji konusunu çalışın. Türk köyleri yıldızlara göre kurulur. Şehirlerimiz ve köylerimiz aynı matıkla kurulmaya devam etseydi bir tank bir uçtan bir uca gaza basıp geçemezdi.” diye ekledi. Biraz uzattık bekli koptu bağlayayım bütün bunları şunun için yazdım: “Bizim pencereler yele karşıdır.”

***

Yunus Emre’nin “Sevelim, sevilelim” dediği; Barış Manco’nun “Sen beni sev, ben seni seveyim ki bozulmasın ağzımızın tadı.” dediği şey: “Muhabbet dediğin karşı karşıdır.”

***

Kalplerdekini yalnız Allah bilir. Bazen kişi kendisi dahi duygularının ne olduğunu, ne hissetiğini yorumlayamaz. Ama bir duygu var ki kalbin içinre yerleştirilmiş cin biberi gibidir.

“Bilebilsen bu sinemde neler var.” deyip arkasından da cavabı yapıştırıyor: “Gülüp oynadığım ele karşıdır.”

Dışarıya böyle görünüyorum da kalbim kan ağlıyor kan… Ah bir bilsen de paylaşsan, hafifletsen, anlasan… Bakma öyle güldüğüme, oynadığıma ele karşı öyle görünüyorum da sen bir anlasan omzuna kafamı koyup ağlacağım, demenin ozancasıdır bu.

Bir caminin hocası imsak vakti girer gimez hemen sabah ezanını okuyormuş. Sormuşlar “Ya hoca herkes gibi bir müddet sonra okusan olmaz mı?”

Cevap vermiş: “Benim camim hastanenin dibinde. Bütün hastalar sabahı bekler. Dertler gece depreşir, sabah rahatlar. Ben ezanı okuyunca hastalar rahatlıyorlar bir nebze olsun. Bu sebeple imsakla birlikte okuyorum ben ezanı.” demiş.

Ozanın duygusunu dillendirdiği aşık hastadır ve çok hummalı geceler geçirmiş, bir çok seher görmüştür. Seher yelinin ferahlatıcı, serin etkisini bilir ve gönlündeki ateşe doğru püfür püfür essin ister.

“Tabiplerde ilaç yoktur yarama / Aşk deyince ötesini arama” diyen rahmetli Abdurrahim Karakoç’un tarif ettiği tedavisi mümkün olmayan aşkın hastası olan aşık:

“Sabahın seheri günden ileri”

diyerek gün doğmadan esen seher yelinden gönlündeki ateşe bir çare ararken sevgilinin sitem oklarına da yine sitemkarane cevabını verir:

“Ben kimi sevmişim senden ileri”

****

“Kör olasın Suzan Suzi, Suzan Suzi / Ziyaret çarptı bizi” bu türküden hatırlarsınız “ziyaret” kavramını. Herhalde “Ziyaret-i Evliya” kavramının tamlananı düşmüş… Malum kuraldır: “Dil tasarrufu sever.” Hani türbe yerlerine adaklık kurban keserler ya işte bu ziyaret o ziyaret…

“Ziyaret olmuşsun kurban istersin.”

derken sevgiliyi yok ediyor. Batıdan farklı olarak Doğu’da sevgili yoktur. “Hiç” yani…

Mecnun Leylâ’yı bulduğunda “Leylâ buysa ben kimi sevdim.” der ve vuslatı reddeder.

Kişinin Kabe-yi Şerif’i gördüğü ilk anda yaptığı dua kabul edilirmiş. Padişah Mecnun’u Hacca gönderir. Nasılsa Leyla’ya kavuşmak için dua edeceğini düşünür.

Mecnun’un duası şöyle: “Ya Rabbi aşkın belasıyla beni tanıştırdın; fakat bu aşk belasından beni azıcık dahi olsa sakın ayırma.” Aşk belası da kavuşunca bitse gerek… Rahmetli Necip Fazıl’ın tabiri ile: “İsteğe kavuşunca istek ölür.”

Nasıl bitirmişti Karacaoğlan ya da halk denen büyük usta türküyü:

“Kurban bulamadım candan ileri.”

“Yılda bir kurban keserler halk-ı âlem ıyd için / Dem be dem saat be saat ben senin kurbanınam.” diyen divan şairi ile karaca oğlan aynı şeyi söylemiyor mu?

Yani canımdan daha kıymetli ve sana layık bir kurban bulamadım.

Fuzulî’nin deyişi ile: “Cânı kim cânânı içün sevse cânânın sever / Cânı için kim ki cânânın sever cânın sever.”

Vesselâm.

Mustafa KAYIHAN
23.07.2018
ANKARA

Biz Türk Milletiyiz!

“Devşirüben ikiliği, birliğe yetmeğe geldim.”

Yunus Emre

Biz Türk Milletiyiz!

Her karışı şehit kanı ile sulanmış bu topraklarda yetişmiş şehit oğlu şehitleriz!

Biz Türk Milletiyiz!

Zalimin hasmı, mazlumun hısmıyız!

Biz Türk Milletiyiz!

Her ferdi asker; her neferi er oğlu eriz.

Biz Türk Milletiyiz!

Demire, tanka, topa , tüfeğe karşı iman dolu göğsünü dün siper etmiş bugün eden ve yarın edecek olan bir milletiz!

Biz Türk Milletiyiz!

Devleti baba bilir, vatanı anamız kabul ederiz.

Biz Türk Milletiyiz!

Dün Yemen’de, Çanakkale’de, Galiçya’daydık bugün vatanın her yerindeyiz.

Biz Türk Milletiyiz!

Gün gelir Mevlana, Yunus gibi toprağa yakın olur; gün gelir Fatih ve Yavuz olur bendimize sığmaz deryalar, sahralar aşarız!

Biz Türk Milletiyiz!

Sevdiğimizi bağrımıza basar; sildiğimizi kahrımızla muhatap ederiz!

Biz Türk Milletiyiz!

Yaradılanı Yaradandan ötürü hoş gürürüz lakin esfele safilin olanları adaletin kılıncı ile düzeltmesini biliriz!

Biz Türk Milletiyiz!

Alimimiz ilim nazarı ile bakar hadiselere! Feraset sahibimiz kalp gözü ile nazar eder gönlün derinliklerine!

Biz Türk Milletiyiz!

Sabrımız destansıdır fakat hiddetimiz Sakarya gibi coşkun, Dicle ve Fırat gibi deli doludur!

Biz Türk Milletiyiz!

Öyle bir Milletiz ki dünyaya milletin ne demek olduğunu gösterdik!

Öyle bir Devletiz ki dışarıdan ve içeriden ihanetleri bin yıllardır def ettik!

Öyle bir Vatanız ki Şehit oğlu Şehitleri bağrına alır; bağrından şehit talipleri yetiştiririz!

Öyle bir Bayrağın iyesiyiz ki Hilal ile dinini; yıldız ile şehidini; al rengi ile kanını gökyüzünde bin yıllardır dosta düşmana göstererek nazlı nazlı salınır!

Biz Türk Milletiyiz!

Tarih sahnesinde dün vardık; bugün varız; yarın var olmaya devam edeceğiz.

“Yumuşak baslı isek sanmayın uysal koyunuz.
Kesilir belki amma çekilmeye gelmez boynumuz.” Mehmet Âkif Ersoy

MK
Ankara
16.07.2016

Bir Okuma Bir Gözlem ve Bir Fıkrayla Darbe ile Zanna Dair

Bir Güney Amerika ülkesinde yapılan darbe üzerine CIA’nın Beyaz Saraya gönderdiği bir istihbarat raporunda şöyle yazıyormuş:

“Diktatörün oğlu darbe yaptı. İşin en iyi tarafı fikirlerini kendisinin zannediyor.”
—————–

Somali’de Eşşebab Terör Örgütünün mensupları perşembe akşamı ve cuma günü yapılan intihar saldırılarında intihar bombacısının da o bölgede öldürdükleri ecnebilerin yanında sehven ölen Müslüman halkın da cennete gideceğini zannediyormuş. Kendi halkını öldürmeyi meşrulaştırmanın daha tehlikeli bir şekli olabilir mi?

———

Balkonlarında oturan iki arkadaş yolda aksayarak yürüyen bir adam hakkında konuşmaya başlarlar:

Biri der ki:

– Zannedersem bu adam bir kaza geçirmiş ve bir ayağı sakat kalmış.

Diğeri:

– Hayır, benim zannımca bu adam doğuştan özürlü ve bir ayağında birkaç santimlik bir kısalık var.

Meraklarını gidermek için hemen aşağıya koşarlar ve adama yetişip sorarlar:

— Amcacığım rahatsız ediyoruz kusurumuza bakma fakat biz aramızda bir iddiaya girdik derler ve zanlarını anlatırlar.

Adam gülümseyerek gençlere:

— Evladım sakın ola siz siz olun zanla hareket etmeyin. Ben de az evvel yelleneceğimi zannetmiştim ama…

Ey Dost!

Bu darbeciler koyunlarında ne zanlar beslemişlerdir kim bilir?

Fakat şimdi yürüyüşleri bu adamınkine benzemiyor mu?

ASIL BOMBA BURADA PATLIYOR!

İkinci Dünya Savaşında Ruslar Berlini 16 Nisan 1945–2 Mayıs 1945 tarihleri arsında bombalamaktadır. Berlin Muharebesi adı verilen bu savaş döneminde Almanlar eğitim öğretimlerine devam ederler.

Üniversitenin fizik profesörü sokakta patlayan bombalara aldırış etmeden dersine devam ederken öğrencilerden birisi dayanamayarak:

– Sayın Profesör dışarıda bombalar patlıyor siz hala burada fizik anlatıyorsunuz!

Profesör doğruluğunu bizzat gördüşüm şu hoş cevabı veriyor:

– Sen buraya bak. Asıl bomba burada patlıyor!

Bunun böyle olduğunu yıllar sonra Alman mallarınının Sovyet Coğrafysının her yerini işgal ettiğini gördüğümde anladım. Bizdeki İngiliz, Fransız, Alman ve diğer işgalcilerinin mallarının satılması gibi…. İğne-Çuvaldız…

————————————-

TRT2’de bir sanat tarihçimiz profesörü dinlemiştim. Patlayan bu bombaların altında Türkiye ulaşamadığından parasız kalmış ve ne yapacağını tanıdığı Almanlara sormuş. Onlar da Eğitim Bakanlığına bir mektup yaz burs verirler sana demişler. Bu patlayan bombalar atında nereye yazabilirim ki! Adres bombalandı, deyince dostları:

– Sen Bakanlığın adını yaz ve sokaktaki herhangi bir mektup kutusuna at. O yerini bulur demişler.

Öyle yaptım ve bursluluğa kabul cevabını bana ulaştırdılar, dedi profesör.

Hayret ki ne hayret. İşleri dinimiz; dinleri işimiz gibi diyen Akif’i daha iyi anlıyor insan…

—————————————-

Bu alçakça ve haince yapılan darbe girişim sonrası yarın iş başı yapacak Türkiye Allahın izni ile.

Anfilerinde bilim bombaları patlatacak ve feraset sahibi bu halkın devamını oluşturacak gelecek nesilleri yetiştirecek akademisyenlerimiz klavye, kalem uçlarında bombalarını patlatacaklar mı?

Eşref-i mahluk olan insanı yetiştirmek için hangi güzel proje istişare edilecek kurumlarda, kuruluşlarda?

Balkan Medreselerinde yetişen çocuklar Ecdad topraklarını ölmeden görebilecekler mi? Bursa Ulu Camiinin tezhipleri, Sultan Ahmet’in görklü ve görkemli yapısı “bizim dedelerimiz neymib be!” dedirtecek mi bu Sırpın sındırdığı çocuklara….

Bakanların camilerini bekleyen Müslüman Çingeneler ben onlara Yağız Türkler diyorum – ki Balkanlarda bir çok Türk unsurundan daha bir Türktürler- dertlerine deva bulabilecekler mi? Edirneye bir Sarı Saltuk İmam Hatip Lisesi kurulacak mı mesela sadece bu kesimin çocuklarını yetiştirmek üzere…

Mesela Romanya’da yaşayan yetmiş bin Oğuz-Tatar Türkünün çocukları için ana okulundan lise son sınıfa kadar Türkçe eğitim verilmesi için okullar kurulacak mı?

Bosnanın Selefilerin petrol paralarıyla cezb edilen İmam Hatip Liselerinden mezun çocukların gönüllerine Osmanlı ruhu üflenebilecek mi? Yoksa yarın bir DAİŞ militanı olarak kendini patlatması için beynini yıkayan Selefiler, Fetöcülerin insafına yine terk mi edilecekler?

Irak’ta bulunan FÖTÖ okullarına alternatif okullar Eylül ayına kadar yetiştirilecek ve Kerkük’ün vatanperver çocukları bu bişereflerin elinden alınacak mı?

Kültür Coğrafyamızın şehirlerinin monografileri yazılacak mı mesela?

Kurban Bayramında Saraybosna’da bir kaç müdavime verilen Kurban Etleri Oglovak Köyündeki kötürüm amcanın çocuklarının kursağından da geçecek mi?

Somali’de Eş-şebab örgütünün “Kafir Türk” algısı üzerine bir sosyolojik araştırma yapılacak mı? Peki bunu kırmak için devletin hangi birimleri işbirliği yapacak?

Kazakistan’da tekstil yerine madenler üzerinde çalışmak için bir koodinasyon ve destek sağlanacak mı?

Gagavuzların çocukları Gökoğuz olduklarını öğrenebilecekLER mi?

Şamanlık ile İslamlık arasında git gel yaşayan Altay Türkleri üzerine sistematik bir bilim, kültür, sanat, edebiyat, tarih, dil, sosyoloji çalışması yapılacak mı?

Anadolu’nun otları ilaç sanayiinin üretim bandına konup hücrelerimizde bizim için savaşacak mı?

Üç köprüden elektrik üretilip İstanbul aydınlatılacak mı?

Cumhurbaşkanlığı Külliyesinin tepeleri hangi teknik donanımla dost görünümlü düşmanlar ile düşman görünümlü düşmanlara karşı 3 alternatifli bir sistemle korunacak? O skorskiyi ilk altının boşaldığı yerde indirecek bir sistemi neden düşünmedik? Rusa’nın, Yunanistanın, İngilterenin gelmesi mi lazım? İçimizdeki şerefsizler yetmiyor mu?

Teknokentler ile meslek liseleri arasında bir köprü kurulup halef-selef ilişkisi şimdiden sağlanacak mı? Zira koç olacak tokluyu koçun yanına verirler!

Kayserideki küçük Sinan’ın yüzüne bakılacak mı?

Enderuna kafası çalışan çocuklar alınıp devamlılık sağlanacak mı?

Bunlar dün kıl çadırdan şehre indiğini zanneden bir çocuğun sorularıdır.

Devlet baba bu soruların alasını düşünecek kişileri bulmaya, kurumları kurmaya kadirdir.

15 Temmuz 2016 gösterdi ki vicdanı olmayan fertlerin oluşturduğu bir toplumu maddi olarak kuvvetlendirmek kadar manevi olarak da donatmak gerekir?

Sürdüğü tankla milletini ve devletini hedef alan adam maneviyatını ipotek altında bıraktığından hop oturduk hop kalktık!

Şimdi duyduğumuz her yüksek sesi skorski ya da jet zannediyoruz.

Mesele Türkiyeli, Suriyeli meselesi değil? İnsan ve insanlık meselesi.
———————————–
Özetle görüntü vermekle bu iş olmayacak.

Vicdanlı, ferasetli, adaletli, merhametli, bilgili ve ilgili insan yetiştirmedikçe maddenin sana yarayacağı ya da seni yaralayacağı noktasında emin olabilmek mümkün gözükmüyor.

Sanma ki sana soruyorum.

Bize soruyorum.

Bana soruyorum.

Kendime not düşeyim….

Hoşça bakın zatınıza.

Vesselam.

Mustafa KAYIHAN

Güven Darbesine Dikkat!

Bir yıl kadar oluyor bir cenaze taziyesinde vatanperver bir polis arkadaşıma sormuştum:

– İşler nasıl? Temizliğe devam mı?

– FETÖ’cüler benden sonra tufan deyip bana da bizdendir demezlerse iyiyim, demişti.

Bu temizlikte Hakkın ve halkın rızasını almak, bir kuyumcu hassasiyeti ile tartıp biçerek karar vermek çok önemli.

Bu tip bir hadise geçmişte Türk milletinin başına hiç gelmemişti. Bugün adalet çok hassas çalışmak zorundadır.

Halkın güven duygusunun darbeye maruz kalmaması çok önemlidir. Sulandırılırsa kazanılmış bir zafer şeytanın hilesi ile kaybedilir.

Suça bulaşmış birini affetmek ne kadar toplumun ana kolonlarına konulmuş bir dinamitse, suçsuz birini hapsetmek toplumda geven duygusu krizine yol açacaktır.

Halkın Karşı Devrini sulandıracak bu tehlike şahsi husumetlerinin intikamını almak isteyenler; makam hırsları için yalan söyleyenler için bir fırsata dönüşmemelidir.

Küçük savaş bitti, büyük savaş başladı. Devlet şerefsizi tespit edecek turnusol kâğıdını iyi kullanmalıdır.

Asıl büyük tehlike şu: Bu uzaklaştırılan insanlar tarım ve gıdayla iştigale zorlanırsa yediğimiz, içtiğimize Nasıl güveneceğiz?

Zira bu insanların büyük bir kısmı içimizde farklı bir alanda bir boşluğa yönelecekler. Rum değil ki mübadele edesiniz

Zor bir süreç sor! Allah devletimizin ve milletimizin yar ve yardımcımız olsun.

20.07.2016
Ankara
MK

Mescid-i Dırar

Mescid-i Dırar yıkıldı.
Ya kaybettirdiğimiz yıllarımız?

Kaç sınava girdik çıktık…
“Hayırlısı olsun”un dahi yaraladığı delikanlı gururumuz…
Ertelediğimiz hayallerimiz…

Atılan bu insanların girdiği sınavlar tekrar değerlendirilmeli…
Devlet buna kadirdir.

İade-i itibar en tabii hakkımız…
İşi kolaylayınca o da olur inşallah…
MK

SÜRGÜN AMA NEREYE?

Malum olduğu üzere yakın dönem tarihimizde Osmanlının hafızamızda kalan bir kitlesel tehciri bir de mübadelesi vardır.

Birisi dedelerimiz savaş meydanlarında 8-10 yıl cephe cephe gezerlen arkada kalan kadın, çocuk, genç kız, sakat vb. halka zulmeden Ermeni çeteleri için çıkarılmıştır.

Diğeri ise Rum ya da Rum zannedilen Türk asıllı -İstanbul hariç- Osmanlı tebası için çıkarılmıştır.

Her iki kitlenin de halk kesiminin tamamen masum fakat çeteleşmiş ciddi bir çoğunluğunun yaşadığı topraklara, halka hain olduğu kesindir.

Sayın Cumhurbaşkanımızın “tabanı ibadet, ortası ticaret, tavanı ihanet” dediği bu yapılanmadan çok farklı olmadığı anlaşılan bu iki kesim “dur” demedikleri bir ihanet çetesinin kurbanı oldular.

Devlet 3 kıtada kıyamet kopuyorken suçlu-suçsuz ayrımına gidecek ne enerjiye sahipti ne de insan gücüne.

Lut kavminin helakında gece namazı kılanlar nasıl ki helaktan kurtulamadı ise bunlar da aynı şekilde tehcirden kurtulamadılar.

Osmanlının son Şeyhül İslamı Mustafa Sabri Efendi’ye gelerek:

-Efendi ben de Osmanlı tebasındanım. Durumunuzu görüyorum. Ben ayakkabıcıyım. Oğlunuza bu zanaatı öğreteyim hiç olmazsa bir faydam dokunsun, minvalindeki sözleri ile dediğini yapmış ve çocuğa zanaatı öğretmiştir.

Aile biraz sebze, meyve yiyebilmişken oğlanın kolu kırılır ve bu işten de mahrum kalır. Burası takdir fakat tabanı oluşturan millet-i sadıkan mensubu görevini yapmıştır.

Mustafa Sabri Efendiyi ful yeme eziyetinden kurtaran bu Ermeni Türkiye ve Türkçe için göz yaşı döken Yunanistan’a sürülmüş Karamanlı bir Hristiyan Türkten – ki Rum zannı ile sürülmüştür- daha az Türk değildir. Mayası Osmanlıdır çünkü.

Şimdi “ihanet” kısmının itlaf edilmesi gereken bir örgütle karşı karşıyayız.

İmralıda tavukla beslenen şerefsizin yanına koyulacaklarsa bu millet bunun hesabını yapanlara sorar. Tutuklandıklarında yüzlerindeki alaycı ifadeyi gördük.

Belki de Mehdilerinin kendilerini kurtacağını sanan bu hainler yıllarca orta ve tabanı “şefkat tokadı” ile tehdit ettiler.

Bizler “selamün aleyküm”ün “Müslüman” kapılarını açacağı zannını taşırken onlar devletin kurum ve kuruluşlarına itlerini alırken abilerine ablalarına sordular.

Kapılarında bağlılığını kanıtlamış itlerini yükseltirken vatan evlatlarını yıllarca süründürdüler.

Aynı kaynaktan beslendiklerini söyledikleri diğer Nur Talebelerini afaroz ettiler. Yazıcı ve Okuyucuların onların gözünde düşmandan bir farkları yoktu. Çünkü Mehdi onlardaydı. Diğerleri sapkınlık içindeydi onlarca.

Yıllarca kullandıkları diyalog, sevgi, hoşgörü hep İsraile karşı imiş.

Müslümanın bırakın hoş görmek yaşamaya dahi hakkı yokmuş bu şerefsizlerin kitabında.

“Kişi sevdiği ile beraberdir.” düsturunu kanıtlarcasına şimdi sevdiklerinin yanındalar.

Sevdiceği kendisini ifşa edeceğini bilmese bir peçete gibi çoktan atacak ama iş içinde iş var.

Matruşka gibi bir sarmalın içindeki ilişkilerin ifşa olması işlerine gelmiyor.

Böyle olmadığını gösterecek en küçük bir hareket sergilemediler. “Siz onarın dinine dahil olmadıkça onlardan size dost olmaz.” ilahi kuralınca sözde dostluklarını güçlerine güvenerek devam ettirmeye yönelik mesajlar veriyorlar.

Sakın beni suçlama dercesine aba altında sopa göstermeyi de unutmuyorlar. Keser döner sap döner gün gelir hesap döner elbet. Bu dünya ne sömürenleri gömdü. Ne Neronlar, Cengizler, Napolyonlar, Hitlerler, Leninler, Stalinler geçti üstünden. Şimdi yerlerinde yeller esiyor.

Benim içinden çıkamadığım soru şu:

“Ermeniyi, Rumu bir şekilde tehcir/mübadele ettik de bu şerefsizlerden nasıl kurtulacağız?

İhanetin içinden olup da ibadet ve ticaretin içindeymiş gibi takiye yapanları nasıl ayırt edeceğiz?

Ekrem Hakkı Ayverdi rahmetli bir davette aslında tanıdığı ama ahlaksızlığı sebebi ile sevmediği bir namussuzla bu durumdan bihaber ev sahbinin tanıştırma girişimine:

-Beyi daha evvel tanırdım. Şimdi tanımıyorum! demiş.

Biz de öyle mi diyeceğiz?

Daha tehlikelisini söyleyeyim. Bu şerefsizler kamudan uzaklaştırılıp tarlaya doğru sürüldüklerinde çiftçiliğe, çobanlığa başlayacaklar. Tohumla ve gıda ile oynacaklar.

Tıpkı Mavi Marmara’da itaat edilmesini buyurdukları ağababalarının yaptığı gibi.

Mehdilerinin intikamını bu alanlarla gıda ile oynayarak almaya çalışırlarsa vay halimize.

Devlet bunu da düşünmeli ve tedbirini almalıdır.

Ama nasıl?

El emrü fevkal edeb

Sayın Başbakan diyor ki “Hava kuvvetleri vurun emrimi iki saat geciktirdi.”

Belli ki farklı ifadelerle aynı şeyi anlatan şu kural ihmal edilmiş:

1. Def-i mefâsid, celb-i menafiden evladır. (=Zararı yok etmek, fayda sağlamaktan önce gelir.) Mecelle.

2. El emrü fevkal edeb. (=Emre uymak edepten önce gelir.)

3. Ehemmi mühimme tercih. (=Acili normale tercih etmek)

BİR TAŞLA ÜÇ KUŞ…

“Cân ve cânân arasında vardı bir cân sohbeti,
Cân o cân, cânân o cânân, sohbet o sohbet değil.”

PERTEV

1. Anlam: Benimle sevgilim arasında bir sevgi bağı vardı bir zamanlar ben hâlâ o eski benim, sevgilim o eski sevgili fakat sohbetin tadı tuzu kalmadı.

2. Anlam: Benimle sevgilim arasında bir sevgi bağı vardı ben hala o benim ama ne sevgili o eski sevgili ne de sohbetin eskisi gibi tadı var.

3. Anlam: Benimle sevgilim arasında bir sevgi bağı vardı ama ne ben benim, ne sevgilim o eski sevgili ne de sohbet o zamanki gibi tatlı.

Sonuç:

Esefle Pertevden tevarüs ederek uyarlayalım;

Millet-ordu arasında vardı güven duygusu
Millet o millet, ordu o ordu, duygu o duygu değil

Peygamber ocağı tez zamanda ordu-millet olan halkının güven duygusunu tekrar kazanarak kınalı kuzuların gittiği Peygamber ocağı olacaktır inşallah. Allah bu şanlı orduya nice zaferler kazandırır. Arkasına kubbeler serdiği şanlı günlerine döner.

MK

Mazhar Osman Delileri!

İlim tahsil ettikçe cehaletimi anlıyorum. Ebem İstanbul Türkçesi ile ninem, birisi hakkında çok dengesiz biridir manasına “nasırosman delisi” der. Uzun süre anlayamamıştım. Sözlüklerde yok ki bakasın. Gerçi delikanlıyı sözlük bozardı ya neyse….

Üniversitede anekdotlar anlatan bir kitap okurken Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman’ın adına rastladım. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinin ünlü doktoru değil miymiş?
Osmanlı’nın son zamanlarında doğmuş, halkın gönlünde taht kurmuş.

Belki ebem yıllarca masırosman delisi dedi de ben nasır duydum.

Ebemin biyografik bilgisi halk üniversitesinde iyi verildiği halde ben o bilgiye merakım sayesinde bir kitapta rastladım tesadüfen…

“Mazhar Osman delisi” yani tımarhanelik bu anlamını anlayabilmem bu kadar yılımı aldı…

Şimdi tankın içindeki x kuşak ile dışardaki A kuşak arasındaki farkı da anlamış bulunuyoruz. Irz ve namus tankçılık, pilotçuluk, lidercilik oynamaya gelmez.

Mazhar Osman delileri!

Araç çubuğuna atla