Biz Türk Milletiyiz!

“Devşirüben ikiliği, birliğe yetmeğe geldim.”

Yunus Emre

Biz Türk Milletiyiz!

Her karışı şehit kanı ile sulanmış bu topraklarda yetişmiş şehit oğlu şehitleriz!

Biz Türk Milletiyiz!

Zalimin hasmı, mazlumun hısmıyız!

Biz Türk Milletiyiz!

Her ferdi asker; her neferi er oğlu eriz.

Biz Türk Milletiyiz!

Demire, tanka, topa , tüfeğe karşı iman dolu göğsünü dün siper etmiş bugün eden ve yarın edecek olan bir milletiz!

Biz Türk Milletiyiz!

Devleti baba bilir, vatanı anamız kabul ederiz.

Biz Türk Milletiyiz!

Dün Yemen’de, Çanakkale’de, Galiçya’daydık bugün vatanın her yerindeyiz.

Biz Türk Milletiyiz!

Gün gelir Mevlana, Yunus gibi toprağa yakın olur; gün gelir Fatih ve Yavuz olur bendimize sığmaz deryalar, sahralar aşarız!

Biz Türk Milletiyiz!

Sevdiğimizi bağrımıza basar; sildiğimizi kahrımızla muhatap ederiz!

Biz Türk Milletiyiz!

Yaradılanı Yaradandan ötürü hoş gürürüz lakin esfele safilin olanları adaletin kılıncı ile düzeltmesini biliriz!

Biz Türk Milletiyiz!

Alimimiz ilim nazarı ile bakar hadiselere! Feraset sahibimiz kalp gözü ile nazar eder gönlün derinliklerine!

Biz Türk Milletiyiz!

Sabrımız destansıdır fakat hiddetimiz Sakarya gibi coşkun, Dicle ve Fırat gibi deli doludur!

Biz Türk Milletiyiz!

Öyle bir Milletiz ki dünyaya milletin ne demek olduğunu gösterdik!

Öyle bir Devletiz ki dışarıdan ve içeriden ihanetleri bin yıllardır def ettik!

Öyle bir Vatanız ki Şehit oğlu Şehitleri bağrına alır; bağrından şehit talipleri yetiştiririz!

Öyle bir Bayrağın iyesiyiz ki Hilal ile dinini; yıldız ile şehidini; al rengi ile kanını gökyüzünde bin yıllardır dosta düşmana göstererek nazlı nazlı salınır!

Biz Türk Milletiyiz!

Tarih sahnesinde dün vardık; bugün varız; yarın var olmaya devam edeceğiz.

“Yumuşak baslı isek sanmayın uysal koyunuz.
Kesilir belki amma çekilmeye gelmez boynumuz.” Mehmet Âkif Ersoy

MK
Ankara
16.07.2016

ASIL BOMBA BURADA PATLIYOR!

İkinci Dünya Savaşında Ruslar Berlini 16 Nisan 1945–2 Mayıs 1945 tarihleri arsında bombalamaktadır. Berlin Muharebesi adı verilen bu savaş döneminde Almanlar eğitim öğretimlerine devam ederler.

Üniversitenin fizik profesörü sokakta patlayan bombalara aldırış etmeden dersine devam ederken öğrencilerden birisi dayanamayarak:

– Sayın Profesör dışarıda bombalar patlıyor siz hala burada fizik anlatıyorsunuz!

Profesör doğruluğunu bizzat gördüşüm şu hoş cevabı veriyor:

– Sen buraya bak. Asıl bomba burada patlıyor!

Bunun böyle olduğunu yıllar sonra Alman mallarınının Sovyet Coğrafysının her yerini işgal ettiğini gördüğümde anladım. Bizdeki İngiliz, Fransız, Alman ve diğer işgalcilerinin mallarının satılması gibi…. İğne-Çuvaldız…

————————————-

TRT2’de bir sanat tarihçimiz profesörü dinlemiştim. Patlayan bu bombaların altında Türkiye ulaşamadığından parasız kalmış ve ne yapacağını tanıdığı Almanlara sormuş. Onlar da Eğitim Bakanlığına bir mektup yaz burs verirler sana demişler. Bu patlayan bombalar atında nereye yazabilirim ki! Adres bombalandı, deyince dostları:

– Sen Bakanlığın adını yaz ve sokaktaki herhangi bir mektup kutusuna at. O yerini bulur demişler.

Öyle yaptım ve bursluluğa kabul cevabını bana ulaştırdılar, dedi profesör.

Hayret ki ne hayret. İşleri dinimiz; dinleri işimiz gibi diyen Akif’i daha iyi anlıyor insan…

—————————————-

Bu alçakça ve haince yapılan darbe girişim sonrası yarın iş başı yapacak Türkiye Allahın izni ile.

Anfilerinde bilim bombaları patlatacak ve feraset sahibi bu halkın devamını oluşturacak gelecek nesilleri yetiştirecek akademisyenlerimiz klavye, kalem uçlarında bombalarını patlatacaklar mı?

Eşref-i mahluk olan insanı yetiştirmek için hangi güzel proje istişare edilecek kurumlarda, kuruluşlarda?

Balkan Medreselerinde yetişen çocuklar Ecdad topraklarını ölmeden görebilecekler mi? Bursa Ulu Camiinin tezhipleri, Sultan Ahmet’in görklü ve görkemli yapısı “bizim dedelerimiz neymib be!” dedirtecek mi bu Sırpın sındırdığı çocuklara….

Bakanların camilerini bekleyen Müslüman Çingeneler ben onlara Yağız Türkler diyorum – ki Balkanlarda bir çok Türk unsurundan daha bir Türktürler- dertlerine deva bulabilecekler mi? Edirneye bir Sarı Saltuk İmam Hatip Lisesi kurulacak mı mesela sadece bu kesimin çocuklarını yetiştirmek üzere…

Mesela Romanya’da yaşayan yetmiş bin Oğuz-Tatar Türkünün çocukları için ana okulundan lise son sınıfa kadar Türkçe eğitim verilmesi için okullar kurulacak mı?

Bosnanın Selefilerin petrol paralarıyla cezb edilen İmam Hatip Liselerinden mezun çocukların gönüllerine Osmanlı ruhu üflenebilecek mi? Yoksa yarın bir DAİŞ militanı olarak kendini patlatması için beynini yıkayan Selefiler, Fetöcülerin insafına yine terk mi edilecekler?

Irak’ta bulunan FÖTÖ okullarına alternatif okullar Eylül ayına kadar yetiştirilecek ve Kerkük’ün vatanperver çocukları bu bişereflerin elinden alınacak mı?

Kültür Coğrafyamızın şehirlerinin monografileri yazılacak mı mesela?

Kurban Bayramında Saraybosna’da bir kaç müdavime verilen Kurban Etleri Oglovak Köyündeki kötürüm amcanın çocuklarının kursağından da geçecek mi?

Somali’de Eş-şebab örgütünün “Kafir Türk” algısı üzerine bir sosyolojik araştırma yapılacak mı? Peki bunu kırmak için devletin hangi birimleri işbirliği yapacak?

Kazakistan’da tekstil yerine madenler üzerinde çalışmak için bir koodinasyon ve destek sağlanacak mı?

Gagavuzların çocukları Gökoğuz olduklarını öğrenebilecekLER mi?

Şamanlık ile İslamlık arasında git gel yaşayan Altay Türkleri üzerine sistematik bir bilim, kültür, sanat, edebiyat, tarih, dil, sosyoloji çalışması yapılacak mı?

Anadolu’nun otları ilaç sanayiinin üretim bandına konup hücrelerimizde bizim için savaşacak mı?

Üç köprüden elektrik üretilip İstanbul aydınlatılacak mı?

Cumhurbaşkanlığı Külliyesinin tepeleri hangi teknik donanımla dost görünümlü düşmanlar ile düşman görünümlü düşmanlara karşı 3 alternatifli bir sistemle korunacak? O skorskiyi ilk altının boşaldığı yerde indirecek bir sistemi neden düşünmedik? Rusa’nın, Yunanistanın, İngilterenin gelmesi mi lazım? İçimizdeki şerefsizler yetmiyor mu?

Teknokentler ile meslek liseleri arasında bir köprü kurulup halef-selef ilişkisi şimdiden sağlanacak mı? Zira koç olacak tokluyu koçun yanına verirler!

Kayserideki küçük Sinan’ın yüzüne bakılacak mı?

Enderuna kafası çalışan çocuklar alınıp devamlılık sağlanacak mı?

Bunlar dün kıl çadırdan şehre indiğini zanneden bir çocuğun sorularıdır.

Devlet baba bu soruların alasını düşünecek kişileri bulmaya, kurumları kurmaya kadirdir.

15 Temmuz 2016 gösterdi ki vicdanı olmayan fertlerin oluşturduğu bir toplumu maddi olarak kuvvetlendirmek kadar manevi olarak da donatmak gerekir?

Sürdüğü tankla milletini ve devletini hedef alan adam maneviyatını ipotek altında bıraktığından hop oturduk hop kalktık!

Şimdi duyduğumuz her yüksek sesi skorski ya da jet zannediyoruz.

Mesele Türkiyeli, Suriyeli meselesi değil? İnsan ve insanlık meselesi.
———————————–
Özetle görüntü vermekle bu iş olmayacak.

Vicdanlı, ferasetli, adaletli, merhametli, bilgili ve ilgili insan yetiştirmedikçe maddenin sana yarayacağı ya da seni yaralayacağı noktasında emin olabilmek mümkün gözükmüyor.

Sanma ki sana soruyorum.

Bize soruyorum.

Bana soruyorum.

Kendime not düşeyim….

Hoşça bakın zatınıza.

Vesselam.

Mustafa KAYIHAN

Güven Darbesine Dikkat!

Bir yıl kadar oluyor bir cenaze taziyesinde vatanperver bir polis arkadaşıma sormuştum:

– İşler nasıl? Temizliğe devam mı?

– FETÖ’cüler benden sonra tufan deyip bana da bizdendir demezlerse iyiyim, demişti.

Bu temizlikte Hakkın ve halkın rızasını almak, bir kuyumcu hassasiyeti ile tartıp biçerek karar vermek çok önemli.

Bu tip bir hadise geçmişte Türk milletinin başına hiç gelmemişti. Bugün adalet çok hassas çalışmak zorundadır.

Halkın güven duygusunun darbeye maruz kalmaması çok önemlidir. Sulandırılırsa kazanılmış bir zafer şeytanın hilesi ile kaybedilir.

Suça bulaşmış birini affetmek ne kadar toplumun ana kolonlarına konulmuş bir dinamitse, suçsuz birini hapsetmek toplumda geven duygusu krizine yol açacaktır.

Halkın Karşı Devrini sulandıracak bu tehlike şahsi husumetlerinin intikamını almak isteyenler; makam hırsları için yalan söyleyenler için bir fırsata dönüşmemelidir.

Küçük savaş bitti, büyük savaş başladı. Devlet şerefsizi tespit edecek turnusol kâğıdını iyi kullanmalıdır.

Asıl büyük tehlike şu: Bu uzaklaştırılan insanlar tarım ve gıdayla iştigale zorlanırsa yediğimiz, içtiğimize Nasıl güveneceğiz?

Zira bu insanların büyük bir kısmı içimizde farklı bir alanda bir boşluğa yönelecekler. Rum değil ki mübadele edesiniz

Zor bir süreç sor! Allah devletimizin ve milletimizin yar ve yardımcımız olsun.

20.07.2016
Ankara
MK

Mazhar Osman Delileri!

İlim tahsil ettikçe cehaletimi anlıyorum. Ebem İstanbul Türkçesi ile ninem, birisi hakkında çok dengesiz biridir manasına “nasırosman delisi” der. Uzun süre anlayamamıştım. Sözlüklerde yok ki bakasın. Gerçi delikanlıyı sözlük bozardı ya neyse….

Üniversitede anekdotlar anlatan bir kitap okurken Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman’ın adına rastladım. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinin ünlü doktoru değil miymiş?
Osmanlı’nın son zamanlarında doğmuş, halkın gönlünde taht kurmuş.

Belki ebem yıllarca masırosman delisi dedi de ben nasır duydum.

Ebemin biyografik bilgisi halk üniversitesinde iyi verildiği halde ben o bilgiye merakım sayesinde bir kitapta rastladım tesadüfen…

“Mazhar Osman delisi” yani tımarhanelik bu anlamını anlayabilmem bu kadar yılımı aldı…

Şimdi tankın içindeki x kuşak ile dışardaki A kuşak arasındaki farkı da anlamış bulunuyoruz. Irz ve namus tankçılık, pilotçuluk, lidercilik oynamaya gelmez.

Mazhar Osman delileri!

EN BÜYÜK BAŞKAN”IN YARDIM EDECEĞİNE İNANIYOR MUYUZ?

“Nâmımı defter-i uşşâkından ihrac etme
Kendi muhtacını muhtacına muhtac etme.”

( = Adımı âşıklarını listelediğin defterden silme;
Sana muhtaç olan şu kulunu yine sana muhtaç olan başka bir kuluna muhtaç etme.)

Fatiha Sûresinde okuduğumuz “İyyâkena’budu ve iyyakenestaîn” (=Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz.) ayetinin Türkçesi.
***
Hz. Cebrâil a.s. en zor durumda kaldığı üç yerden bahsediyor.

Birisi Hz. Resûl-i Ekrem ve Nebîyi Muhterem Efendimiz sallalhu aleyhi ve sellemin mübrek dişleri kırıldığında Uhud Dağı’nda Hak Teâlâ celle celelühü

“Yetiş ey Cebrail eğer Resulümün kanı yere düşerse and olsun ki yerde ve gökte bir tek canlı bırakmam!” dediği an.

İkincisi Hz. İbrahim Halillullah a.s.’ın ateşe atılma anında Hz. Cebrail:

Hemen sür’atle indim yeryüzüne ve İbrahim’e sordum:

– Var mıdır Rabbinden istediğin bir şey?

İbrahim a.s. cevapladı:

– Çekil çekil! Rabbim’den geldiyse başım üstüne.

Bunun üzerine Yaradan emretti. “Ateşe serin ol, yere yumuşak ol” dedi.

Aracıyı reddedince emir doğrudan Hak’tan geliyor yani. “Kün feyekün”

Üçüncüyü yazmıyorum. Google Çelebi elinizin altında…

***
Ne demişti şair: “Kendi muhtacını muhtacına muhtac etme.”

Hep bir torpil, bir aracı, bir tanıdık, bir ahbap kaygısı var içimizde. Bin yıl önce de varmış bin yıl sonra da olacak gibi duruyor.

Kutadgu Bilig’de Hâcib ne diyor:

“Kişige kerek tegme yirde biliş / Biliş birle itlür kamug türlüg iş.”
( = Kişiye gerektir her yerde tanış, Tanıdıkla görülür her türlü iş.)

1069’da yazmış rahmetli bunları… Bugünkü durum “güneş altında hiçbir şey değişmemiş” dedirtiyor insana.

Şuna gerçekten bir iman etmiş olsak “ve iyyâkenestaîn” (=yalnız ve yalnız senden yardım dileriz.)

“yâ eyyühel müminü eminû…” (=Ey müminler iman edin…) Nisâ Suresi 136. ayetini şimdi daha iyi anlıyorum.

Bir sıkıntı olmasa Allah cc. zikreder mi Yüce Kitabında.

Vesselam.

18.09.2016

Yoksulluğun Sebepleri

Peygamberimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm buyurmuş ki: “İnsana yoksulluk yirmi dört şeyden hâsıl olur:
1. Ayakta işemek,
2. Cünüp iken yemek,
3. Ekmek ufağını hor tutup basmak,
4. Soğan ve sarımsak kabuğunu ateşe yakmak,
5. Âlimlerin önünce yürümek,
6. Atasına ve anasına adıyla çağırmak,
7. Rast geldiği ağaç ve süpürge çöpüyle dişini kurcalamak,
8. Elini balçıkla yumak,
9. Eşik üzerine oturmak,
10. İşediği yerde abdest almak,
11. Çanağı ve çömleği yıkamadan yemek koymak,
12. Elbisesini üstünde dikmek,
13. Yüzünü eteği ile silmek,
14. Aç iken soğan yemek,
15. Evinde örümcek komak,
16. Sabah namazını kılıp mescitten çabucak çıkmak,
17. Erken pazara varıp ve pazardan geç çıkmak,
18. Yoksul kimseden ekmek satın almak,
19. Çıplak yatmak,
21. Kap kacağı örtüsüz komak,
22. Çerağı üfürmek,
23. Her şeyi “bismillah” demeden işlemek,
24. Şalvarını ayakta giymek. ”

Bunlar cümle yoksulluk getirir, müminler hazer etmek (sakınmak) lazımdır.

(Mızraklı İlmihal’den)

Su şırıltısı, para tıkırtısı, kadın fıkırtısı

Ben şöyle bilirdim:

Dünyada insana üç ses hoş gelir: Kadın sesi, para sesi, su sesi.

Meğer aslı şöyle imiş: su şırıltısı, para tıkırtısı, kadın fıkırtısı.

Bunun bir de aldanılmaması gereken türü var o da şöyle:

“Dünyada üç şeye aldanma: Şemsü’ş-şitâ, eşkü’n-nisâ, iltifatü’l-ümerâ. Türkçeden Türkçeye sadeleştirilmişi:  “Kışın güneşine, kadının göz yaşına, müdürün övüşüne aldanma.”

Bir başka ifade ile : “Kışın güneşine, kadının gülüşüne, müdürün övüşüne aldanma.”

Mustafa KAYIHAN

15.06.2017

Ankara

Balkan Medreseleri Mezunları Değerler Eğitimi

Efendim 2015 yılında İstanbul’un bir İmam-Hatip Lisesi müdür yardımcılığı görevindeki bir ağabeyim benimle irtibata geçti. Balkanlarda çalışmış olmam hasebiyle Medreselerle ilgili bir proje hazırlamamı istiyordu.

2012 yılında Bosna Medreseleri ve Türkiye’deki İmam-Hatip Liseleri arasında bir kardeş okul girişiminde bulunmuş ve “vesvasilhannas”ın işe dahil olması ile bir soruşturmanın muhatabı olmuştum. Müdür yardımcı olan ağabeye dedim ki: – Efendim ben ne zaman İmam-Hatiplerle ilgili bir husus çalışsam şeytan devreye giriyor ve dünya sıkıntısı çekiyorum. Mümkünse projenin hadimliğinde bulunayım ama ismim geçmesin.” Zar zor kabul ettirdim ve başladım yazıp çizmeye.

Yazıyı yazmak kolay ama ne yapacağına karar vermek insanın zamanını alıyor. Yazı çizi ve icranın nasıl yapılabileceği hususlarına karar verdikten sonra bir pazar günü İstanbul’da kurra hafız yetiştiren devlet-i Türkiyyede nazı geçen bir hâceye de mevzuyu arz ettik. Projenin çok iyi düşünülmüş bir proje olduğunu, aşağıda verdiğim taslaktan adlarını çıkardığım bir kaç dini vakfı sayarak bunların yetkililerini sabah namazında toplayarak onları hadiseye dahil edebileceğini söyledi ve ayrıldık.

Bir taraftan da İHL müdür yardımcısı dostum bu vakıf yetkilileri ile görüşmeler yapıyor ama çoğundan kaçamak cevaplar alıyordu. Hâceefendinin görüşmelerinden de icraata yönelik bir sonuç çıkmadı.

Derken müdür yardımcısı dostumun görev yaptığı yerdeki sosyal faaliyetlerde aktif bir öğrenci Sayın Cumhurbaşkanı iltifat etmek için davet etmiş ve dostum projeyi delikanlının eline vererek fırsat bulursan bunu göster, demiş.

Sayın Cumhurbaşkanı delikanlıya, “Nelerle uğraşıyorsunuz bakalım!” dediğinde delikanlı “Efendim şöyle bir proje üzerinde hocalarımızla çalışıyoruz.” cevabını vermiş. Delikanlının anlattığına göre Sayın Cumhurbaşkanı projeyi baştan sona okuduktan sonra “Bu projeyi hayata geçirin derslere ben de gireceğim.” demiş.

Bu cümleden alınan cesaretle adlarını sildiğim vakıflarla tekrar görüşmeye başladık ve her birinden işin nasıl yapılamayacağı noktasında nutuklar dinledik.

2015 yılı Bilge Kral Aliya İzetbegoviç rahmetlinin doğumunun 90. yılı idi. Proje dahilinde Medreseli Boşnak çocuklar Kocatepe Camiinde Aliya’nın ruhuna Kur’an tilaveti ile Türkçe başlayıp Boşnakça devam edecek Mevlid-i Şerif okuyacaklardı. En değerlisi de Çanakkale’de yapılacak Kur’an tilaveti olacaktı.

Projeyi ekte arz ediyorum.

Belki icra edecek birileri çıkar da hayırlı bir anane başlamış olur.

Mustafa KAYIHAN
18.05.2017
Ankara

***
BALKAN MEDRESELERİ

201? MEZUNLARI

DEĞERLER EĞİTİMİ

PROGRAMI

PİLOT ÜLKE: BOSNA-HERSEK

MEDRESELER

1. Behram Bey Medresesi (Tuzla-Bosna)

2. Cemaleddin Çavuşeviç Medresesi (Tsazin-Bosna)

3. Elçi İbrahim Paşa Medresesi (Travnik-Bosna)

4. Gazi Hüsrev Bey Medresesi (Saraybosna-Bosna)

5. Karagöz Bey Medresesi (Mostar-Bosna)

6. Osman Efendi Recoviç Medresesi (Visoko-Bosna)

 

I. PROJENİN ADI Balkan Medreseleri 201? Mezunları Değerler Eğitimi Programı

(Pilot Uygulama Bosna Hersek Medresleri: 6 Medrese)

 
II. PROJE YÜRÜTÜCÜSÜ ?  
III.  PROJENİN UYGULANACAĞI YERLER BURSA
ÇANAKKALE
EDİRNE
İSTANBUL
KONYA
 
IV. PROJE ÖZETİ
1. Medrese mezunlarına teorik ve uygulamalı kurslar düzenlenecektir.

· Kuran Kıraati Dersleri (Teorik ve uygulamalı)
· Cumhur Müezzinliği ve İmamlık Dersleri  (Teorik ve uygulamalı)
· İslam Sanatlarından Örnekler (Ebru, Hat, Tezhip-İSMEK Ortaklığıyla)

2. İstanbul, Bursa, Edirne, Çanakkale ve Konya’da bulunan tarihi mekânlar gezdirilerek ortak tarih ve geçmişe vurgu yapılacaktır. (İlgili Belediyeler Sponsorluğunda)

3.  Gezilen mekânlardaki din ve kanaat önderleriyle buluşturularak dini sohbetler gerçekleştirilecek ve şehirlerde yaşamış din âlimleri hakkında bilgiler verilecektir.

4. Çanakkale’de bulunan Balkan kökenli şehitler ziyaret ettirilerek hafızların Kuran okumaları sağlanacaktır. Bu programın içeriğine ayrıca değer atfedilmektedir.

5. Türkiye’de yaşayan Boşnak kökenli âlim, sanatçı ve kanaat önderleri ve derneklerin katkısı sağlanarak onlardan bir parçanın Türkiye’de yaşamakta olduğu vurgulanacaktır.

6. Bu program ile Selefi ve İrani bazı akımların Osmanlı Coğrafyasındaki oynamak istedikleri oyunların toplumda lider ve öğretmen kimliği kazanacak olan bu gençler sayesinde önlenmesi özellikle amaçlanmaktadır. Bu grupların medreselere sundukları çeşitli maddi imkânlar konuya vakıf herkesin malumudur.

7. Öğrencilerden gelecek taleplere göre uygulama sırasında ortaya çıkacak diğer eğitimler (Tefsir, Fıkıh, Hadis, Kelam, Akaid, Siyer vb.) verilecektir. Bütün bu işlerde paydaş vakıf, kurum, kuruluş ve kişilerden yardım alınacaktır.

8. Bu gençlerin ekonomik durumları malumumuzdur. Gezdikleri mekânlarda alış veriş yapabilmeleri için harçlık niteliğinde bir bursun geldiklerinde verilmesi münasip olacaktır. Bu noktada ilgili kurum ve kuruluşların yardımlarına ihtiyaç duyulmaktadır.

 

V. PROJENİN SÜRESİ
Yaklaşık 15 günlük bir program planlanmaktadır. Bu süreye geliş ve dönüş dahil değildir.
VI. PROJENİN AMAÇLARI
Genel Amaçlar 1.     Hristiyanlığın ve modernliğin baskısı altında yaşamakta olan Balkan ülkelerinde yaşayan ve medrese eğitimi seçerek zor bir işe talip olmuş Medrese talebelerine iltifat etmek bu projenin en temel amacıdır.

2.  Ayrıca Osmanlı mirasından hızla uzaklaştırılan Balkan Coğrafyasının acilen beslenmesi ehemmiyet arz etmektedir.

3.  Selefî ve İranî akımların Balkanlarda özellikle de dini hususlarda oynamak istekleri oyunu zaten Osmanlı usulüne yatkın olan Balkan halkını tekrar Ehl-i Sünnete yönelterek muhafaza etmek.

Özel Amaçlar Rahmetli Tayyip Okiç gibi birçok âlim ile Türkiye Cumhuriyetinin dini hayatını canlandırmış Balkan Coğrafyasına vefa borcumuzu ödemek bu projenin özel amacıdır.
VII. İŞBİRLİĞİ YAPILACAK KURUM VE KURULUŞLAR
1. Bursa Büyükşehir Belediyesi
2. Çanakkale Belediyesi
3. Diyanet İşleri Bakanlığı
4. Edirne Büyükşehir Belediyesi
5. Gençlik ve Spor Bakanlığı
6. İstanbul Büyükşehir Belediyesi
7. İstanbul’un İlgili İlçe Belediyeleri
8. Konya Büyükşehir Belediyesi
9. Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı
10. Türkiye İlahiyatçılar Vakfı
11. Yurt Dişi Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı
12. …
VIII. PROJE FİKRİNİN DOĞUŞU VE PROJENİN GEREKÇELERİ
1. Proje Fikrinin Doğuşu Balkanlarda Osmanlı mirası olarak hala yaşatılan Medreseler yüzlerce yıllığın bir temsilcisi olarak hala dimdik ayaktadır. Bu Medreselerin bütün olumsuzluklara rağmen mezun ettiği gençler dini ve kültürel hayatın en yılmaz savunucuları olarak Balkan coğrafyasında adeta nesilden nesile nöbet devralmaktadırlar. Bu proje sadece bu geleneği ve gençleri alkışlamak için düşünülmüş bir projedir. Projenin doğuşunda “Marifet iltifata tabidir, iltifat görmeyen meta zayidir.” darbı meseli en önemli düstur olmuştur.
2. Projenin Gerekçeleri
a) Genel Olarak ve Projenin İhtiyaç ve Sorunları 1. Selefîlerin ve İran’ın Balkanlarda ekonomik sıkıntıları da fırsat bilerek çok ciddi çalışmalar yaptıkları gözlenmektedir. Bosna’da İran kaynaklı kitaplar okuyan bir Boşnak’ın “Osmanlı’yı sevmiyorum.” cümlesini kurabilmesi amaçlarına kısmen de olsa ulaştıklarını göstermektedir.

2. Burslu olarak okuyan birçok Medrese talebesi kendi şehrinden dahi dışarı çıkmış değildir. Bu gençlere çok büyük bir coğrafyanın bir parçası olduğu gösterilmeli ve en önemlisi yaşattırılmalıdır.
3. Bu bağlamda proje için herkesin gayret ve desteğine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu yıl Bosna ile kısıtlanmış olan bu projenin sonraki yıllarda bütün Osmanlı Coğrafyasına şümul hale getirilmesi elzemdir.
4. Her işte olduğu gibi bu projenin en büyük sorunu meseleye ortak sahip çıkmama sorunudur. Proje samimi kurum, kuruluş ve kişilerin her türlü desteği ile imece usulüyle yürütülecek ve bir kuruluşun değil bütün bir Müslüman Türk toplumunun malı olacaktır. Projenin tek sorunu budur ve tıpkı “Hacerü’l Esved”i bütün kabileleri dâhil ederek taşıtan Resululllah Efendimiz (s.a.v) gibi birleştirici, bütünleştirici ve örtünün bir kenarından tutturucu kişi, kurum ve kuruluşlara ihtiyaç duyulmaktadır.

b) Hedef Grupların ve Nihai Yararlanıcıların Tanımı Genel olarak Balkan Ülkelerinde bulunan Medrese öğrencilerin tamamı nihai yararlanıcılardır.

İlk aşamada o yıl Mezun olan kız ve erkek öğrenciler kabul edilecektir. İlerleyen aşamalarda ara sınıflar için de çeşitli etkinlikler düzenlenecektir. Bütün bunları pilot uygulama belirleyecektir.

c) Projeden Doğrudan ve Dolaylı Yararlanıcılar Balkanlar’da bulunan Medrese Mezunları. Pilot uygulama olarak seçilen Bosna Hersek’in çeşitli şehirlerinde bulunan 6  Medresenin her birinden 45 öğrenci (bir otobüsün alabileceği insan sayısı esas alınmıştır) toplamda 270 öğrenci kabul edilecektir. Bu sayı proje ortaklarından ve desteklerinden kesin dönüt alınmadan Medreselerle irtibata geçmenin uygun olmayacağı düşüncesi ile netleştirilmemiştir. Yapılabileceği netleştiğinde sayının bütün mezunları kapsacak şekilde genişletilmesi planlanmaktadır.
d) Hedef Grupların Seçilme Sebepleri; İhtiyaçların ve Sorunlarının Tanımlanması Balkanlarda “ehl-i sünnet ve’l-cemaat”i en iyi temsil eden kurumlar Medreselerdir. Bu medreseler geleceğin kanaat önderlerin yetiştirecek kurumlardır. Aynı zamanda her biri Osmanlı Mirası olan cami, medrese ve vakıfların bekçileri durumundadırlar. Bu sebeple Medrese talebeleri seçilmiştir.
IX. PROJEDEN BEKLENEN SONUÇLAR
1. Hedef Gruplar Üzerinde Beklenen Etki Medrese talebelerinin Selefi, İranî akımlara kapılmamaları,

Balkanların Osmanlı bağlılıklarının sürdürmelerinin uzun vadede yollarının açılması projeden beklenen etkilerden biridir.

2. Somut Çıktılar Projenin en somut çıktısı Medrese talebelerinin gönlünün kazanılmasıdır.
3. Yaygın Etkiler Bu proje temel alınarak ilerleyen süreçte alt sınıfları da kapsayacak şekilde çok değişik işbirliklerine gidilebilir.
X. SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK
1. Malî Sürdürülebilirlik Proje ayni ve nakdi işbirlikleri ile yürütülecektir.
2. Politik Sürdürülebilirlik Projede devletin ilgili kurumları ile ortak hareket edilecek ve gerekli bilgilendirmeler yapılacaktır. Resmi ve vakıf kimliğindeki yurt dışı kurumları ile azami derecede işbirliği yapılması düşünülmektedir.
XI. PROJE KAPSAMINDA YER ALAN TEMEL FAALİYETLER VE PROJE SÜRESİ
 

İşin Adı Başlama Tarihi Bitiş Tarihi
1. Medreselerle irtibata geçilmesi. 01. 04. 201? 01. 05. 201?
2. Medrese talebelerinin isim listelerinin ve velilerinin izin yazılarının alınması. 01. 04. 201? 01. 01. 201?
3. Öğrenci Yurtların Ayarlanması ve Eğitim İçeriğinin Netleştirilmesi. 01. 04. 201? 01. 04. 201?
4. Biletlerin alınması (uçak ?) 01. 04. 201? 01. 04. 201?
5. Öğrencilerin Yurtlara Yerleştirilmesi. 01. 04. 201? 01. 09. 201?
6. Programın Uygulanması: (14 gün)

23 Temmuz Bosna’dan hareket edilecektir. Dönüş 9 Ağustos’tur.

1. Gençlere Değerler Eğitimi Verilmesi.
2. Edirne, Bursa, Çanakkale, Konya gezileri ve buralarda yapılacak programlar.
Edirne: Selimiye Camiinde bir Boşnak Usulü Bir Mevlid Programı ve çeşitli ziyaretler.
Çanakkale: Şehitlikte Kuran ve Boşnakça Mevlid Programı ve ziyaretler.
Konya: Sema Gösterisi ve Kuran tilaveti. Boşnakça ilahi ve Mevlid okunması.
Bursa: Ulu Camiinde Kuran tilavetleri ve Boşnakça ilahiler söylenmesi.

24. 07. 201? 08. 08. 201?
Bosna’ya hareket 09. 09. 201? 10. 09. 201?
XII. ORTAKLARIN ROLLERİ VE GÖREVLERİ
Ortaklar aynî ve nakdî olarak projeye dâhil olacaklardır.
 XIII. BÜTÇE
Giderler Birim Adı Miktar Birim Maliyeti Toplam Maliyet (TL)
Konaklama
Bosna-Türkiye-Bosna Ulaşım
Yemek
Şehir İçi Araç ve Rehberlik Ücreti
Şehirler Arası Ulaşım
TOPLAM

 

SON SOM!

İki bin dört yılın mayısının güneşli bir günüydü. Tanrı Dağlarının eteklerinde kurulmuş olan şehrin yaşı belki otuz olan fakat bin yıldır oradalarmış gibi görünen palamut ağaçlarının arasında raks eden sincaplar vatanına dönecek olan bu genci beş yılın ardından bir bayram havasında uğurluyorlar gibiydi.

Tanrı Dağlarının bir kolu olan Aladağların tepelerindeki karlar eriyerek şehrin içindeki kanallardan geçerken kendi dilleriyle “güle güle” diyorlardı sanki…

Güneş bir başka tatlı gülümsüyordu o gün, gökyüzü bir başka maviydi…

– Bu gece son, dedi içinden. Üstad’ının dizeleri geldi aklına birden:

“Ne ölüm terleri döktüm nelerden
Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm
Yetişir çektiğim mesafelerden.”

Dile kolay beş yıl geçmişti.
Kaç gece “ölmeden bir eve varabilsem, şu köşeyi de bir atlatabilsem” diye dualarla geçmişti şehrin karanlık yollarını…

Daha dün, on bir Eylül günü ikiz kuleleri vuran faili meçhul uçaklar ikiz kulelere değil Müslümanların hayat direğine çarpmıştı sanki.

Ertesi gün herkesin toplanıp hapislere atıldığı, yandan önden mahkûmlar gibi fotoğrafların alındığı o günler bir kâbus gibiydi.

Sokaklarda Müslüman kimlikli kişilerin avlandığı, bir “kaide”ye uydurularak hapse atıldığı günler ne kadar kötü günlerdi.

Yediği dayak nedeni ile beyin travması geçiren, gelişinin ikinci gününde ortamdan korkarak memlekete rücu eden insanlar ve daha neler neler…

Ona da “Dertleri zevk edindim, bende neşe ne arar.” şarkısını söylemek düşmüştü.
Alın terini günü birlik yiyen babası onun için “Sütçü”yü satmamış mıydı? Sütçü kovadaki sütü içme vukuatı sonrası bu adı alan inekleriydi. Süt ve ilim ne kadar da iç içe kavramlar… Süt ilim, inek emek, yemek…

Nasıl dönerdi ki “ölümden korktum” diyerek. Hayatlarını kendisine bağlamış bu kadar insanın umutlarını yıkmaktansa ölmek yeğdi belki…

Annesi bir terslik olduğunu hissediyordu, fakat o hep güllük gülistanlık konulardan bahsediyor, şakalar yapıyor ve anne kalbini kandırdığını sanarak avunuyordu. Sonradan öğrenecekti ki anne olayların hepsini hissetmiş; günlerce telefon başında beklemiş, arayan herkesin kendisini oğlu için aradığını zannederek telefonlara koşmuştu. Bir anne kalbi titremesiyle ve anne ayağı çabukluğuyla bir koşuş…

Ailesine çok fazla telefon açamıyordu.
Ama delikanlılığa zeval vermemek adına onlara arayamayışının asıl sebebinin teknolojinin yeni yeni girdi yaşadığı şehire girdiğini, görüşmenin çok pahalıya patladığını, onların alın terlerini o kadar rahat harcamanın kendisine koyduğunu söylemişti… Oysa…

Utanıyordu çünkü bu yaşına gelmişti hala para kazanamıyordu. Evin rutin işleri haricinde çeşitli işlerde çalışmıştı ama aldığı para ona harcadığına göre devede kulak kalıyordu.

Hasılı kelam beş yıl “Dünyaya kapalı, Allaha açık” bu şehrin semtlerinde geçivermişti işte.

Dün gelmişti yarın gidecekti memlekete…

Liseden üst dönem bir abisi gelmişti son yıl şehre.

Yeni evlenmiş olan bu dost yüz ile memleket muhabbetleri yapıyorlar, maziyi ara ara yad ediyorlardı.

Hadisenin vuku bulduğu gün abisi ona:

– Yarın akşam uçakta olacaksın, bu gece son gecen, haydi bir akşam yemeği yiyelim. Veda yemeğimiz olsun seninle, demişti.
– Peki, dedi. Haydi öyle olsun !

Zaten sınıf arkadaşlarının çoğu da erken bilet alarak dönmüşlerdi memleketlerine.

Akşam evini paylaşan Rus nine ile konuşacak bir şeyi de yoktu hani.

Akşama doğru abisinin evine revan oldu.
Hoş sohbet ve vedalaşmadan sonra, helallik isteyip ayrıldı.
Caddeye inip bir dolmuşa atladı hemen.
Saat 21.00’e yaklaşıyordu.
Şehrin yarısı yanan yarısı patlamış sokak lambaları arasından hızla yol alan dolmuşa:

– Na astanofke astovite, pajaluysta! dedi.

Dolmuş şoförü hemen bir sağ yaparak durdu.
Yaşadığı ev Tıp Üniversitesinin yüz metre yukarısında idi.
Dolmuştan hızla dışarı çıktı ve karşında ellerindeki bazı kağıt parçalarını yukarı kaldıran iki kişi ile karşılaştı.
– Dökümanlarınız lütfen!
– Siz de kimsiniz?
– Polis! Evraklarınızı gösterin!
– Ben sizin gibi kılıkta polis görmedim bu şehirde! Siz evraklarınızı gösterin! der demez hemen derdest edilerek taksiye doğru sürüklenmeye başladı.

Tekvando, aikido kurslarına gitmişti fakat boyları bir doksanı bulan yüz kiloyu aşkın, sporcu oldukları belli olan bu adamalara bildiğiniz hangi tekniği kullanırsanız kullanın geri dönüşü çok acı olacaktı, bunu anlamak pek de güç olmamıştı onun için…

Kaldı ki adamlar omuzlarından tutunca yere mıhlanmış kalmıştı sanki, kolunu oynatamıyordu ki teknik vuruşla Donkişotluk yapsın…

Eğitimli iki eşkiyanın elinde bir çuval torbasından farksızdı artık.

İki ayı yavrusu taksinin arka tarafına aralarına almışlardı onu.
– Yürü, dediler taksi şoförüne.
Sarı saçlı, kuru yüzlü, gözleri çökmüş bu adamcağızın da kaçırılımış olduğunu anladı az sonra.
– Bu zavallı adamcağıza ne yapıyorsunuz, o size ne yaptı ki? dedi şoför.
– Sen sus, dediğimiz yöne sür!

Bir iki çabaladı iki haydut arasında fakat baktı ki güç kullanmakla alt edilecek bir durum değil.

– Biraz açılın bari oturayım, diyebildi.
– Ha şöyle rahat dur, dedi sağdaki.
– Gel otur, şimdi söyle bakalım bizim kızlarla hukukun nasıl bakalım!?
– Yarın gidiyorum memlekete bu güne kadar hiç bir hukukum olmadı!
– Nee! Sen kızlarla hiç … ? Hadi canım sende!
– Evet …!
– İçki!
– Yok!
– Uyuşturucu!
– Yok.
– Kumar!
– Yok.
– Kız da yok, insan bu şekilde nasıl yaşar ki !

Soldaki bir iki tartaklamaya çalışıyor ama sağdakini muhabbet sarmış olacak ki konuşmaya devam ediyordu.

– Bir insan böyle bir hayattan nasıl zevk alabilir ki?
– Alır almaz, bu benim meselem şimdi lütfen beni bırakın, bu gece son gecem yarın gidiyorum. İstediğiniz paraysa alın ve bırakın beni, diyebildi.

Biraz sessizlik olmuştu.
Derken taksi bir köprüye doğru yaklaştı.
Soldaki haydut:
– Köprüde dur! dedi

Hemen aklına yakın zamanda yaşanmış bir hadise düştü.

Pakistanlı bir öğrenciyi bıçaklamışlar, kolunu bacaklarını keserek bu ırmağa atmışlardı.

Aynı çete olabileceği düşüncesi ile bir ölüm korkusu sardı içini ve içinden “Lâ ilâhe illallah, Muhammedür resûlullah” demeye başladı.

Öldürüleceğinden o kadar emindi ki sadece bıçak hamlesini bekler olmuştu artık.

Sağdaki devam etti.
– Sen hangi okulu bitirdin?
– Molla mektebini.
– Nee! Şimdi sen molla mısın?
– Evet ben molla mektebini bitirdim.
– Sür, devam et! dedi taksiciye sağdaki.
– Bu molla hayatından nasıl zevk alıyorsunuz anlamıyorum. Bak biz aslında polisiz, senin paranın sahte olup olmadığını incelemek için sadece paranı kontrol edeceğiz, dedi sağdaki.

Bu kişileri anarşist modundan polis moduna geçiren içinde kendilerinin de bilmediği bir Allah korkusu idi.
Mollayı öldürmüş olmanın lanetinden korkuyorlardı anlaşılan.

– Günde beş vakit namaz kılıyor musun?
– Evet.
– Beş vakit çok değil mi?
– Ben karar vermiyorum.
– Sabah da kalkıyor elini yüzünü yıkayıp kılıyor musun?
– Evet sabah da elimi yüzümü yıkayıp kılıyorum.
– Sağa çek! dedi taksiciye sağda oturan eşkiya.

Bir sokak lambasının altında aşağı indiler.

– Şimdi cüzdanını ver bakalım, dedi sağdaki.
– Paraların sahte mi kontrol etmemiz gerekiyor. Cep telefonunu da ver. Çalmış olabilirsin ona bakmamız lazım.

– Anlıyorum ben sizi, siz polissiniz, dedi gülümseyerek.

Sanki ölüm korkusunu biraz önce yaşamış olan o değilmişcesine.
Manevi molla cüppesini giydikten sonra bir öz güven gelmişti kendine.
Dokunamıyorlardı bile artık ona.

Yüz dolar, bir miktar som ve cep telefonunu almışlardı.

– Şimdi git yarın şu ilerideki karakola gelir paranı ve cep telefonunu alırsın, dediler.

Neden yalan söyleme ihtiyacı duyuyorlardı ki?
Aslında cevap belliydi “Mollanın bedduası” korkusuydu onlardaki.
O kocaman gövdeli, eğitimli anarşistler küçülüvermişlerdi birden.
Molla kelamının sihrine kapılmışlardı.
Hipnozda gibiydiler.

Ara sıra o anı hatırlayıp ahlar ettiği bir konu vardı ki dizlerine vuruyor ve:

– Bunu nasıl düşünemedim? Basireti bağlanmak dedikleri şey bu olsa gerek! diye hayıflanıyordu.

O ne miydi?
Bu olaydan aylar önce saat gece yarısı olduğunda uykunun tatlı yerinde telefonla arayıp uzun uzun susan bir telefon sapığı dadanmıştı kaldıkları eve.
Bildiği kelimelerle hakaret etmiş fakat şeytanın şeytanlığını kabartmıştı anlaşılan. Devam etti aramalar. Uykunun en tatlı yerinde. Zırr zırr zırrr…

Derken aklına bir fikir gelivermişti.
Önce Yasin Suresinden bir sayfa okudu telefon sapığına.
Sonraki aramada sapık yarım sayfaya dayanabilmişti.
Üçüncü arama ise hiç verimli geçmemişti ancak “bismillahirrah..” diyebilmişti.
Sapık bir daha telefon açmamıştı artık.
Bu adam beddua mı ediyo ne! diye düşünmüş olacak…

Nasıl oldu da bu olay aklına gelmemişti.
Molla teşhisinden sonra bir sayfa Yasin okusaydı bu anarşistler üstüne para bile verecekti belki ona.
Neyse ki posta zarar verdirmeden bu kötü adamlardan uzaklaşmıştı.

– Allah taksiciye yardım etsin! dedi içinden.

Şimdi de başka bir sorun vardı ortada.
Gecenin on birinde şehrin karanlık bir bölgesinde evine bir saatlik bir yürüme mesafesinde beş kuruşsuz kalakalmıştı.

Beş kuruşsuz yanlış oldu.
Beş somsuz kalakalmıştı.
Malum Kırgızlar para birimi olarak som’u kullanıyorlardı.

Şimdi bu karanlıkta o yolu yürüse bu şekilde bir hadise ile karşı karşıya gelmeme olasılığı çok düşüktü.
Umutsuzca cüzdanının iç bölgelerini karıştırıp bir yandan da karanlık sokaktan ana caddeye doğru yürüyordu.
Adamlar doları ara bölmelerin içinden aldığından orada para kalma olasılığı yok gibiydi.
Derken ne görsün, iki parça not kâğıdının arasında dürülü kalmış beş som.
Tam beş som.
Beş somsuz değildi artık fakat problem şuydu ki o gece yarısında oradan yalnız bir dolmuş ya geçerdi ya geçmezdi.

Bir dolmuşun ücreti de beş somdu.
Taksiye atlayıp evde paranı vereyim dese inandıramazdı.
Adreslerini bildiği arkadaşlarının hepsi memleketlerine gitmişlerdi.

Derken bir dolmuş belirdi, dur işareti yaptı ve dolmuş duruverdi.

Kapıdan girer girmez resmi kıyafetleriyle bir polisin girişte oturduğunu farketti.
Hemen polise dönerek heyecanla:
– Beni biraz önce kaçırdılar, bütün paramı aldılar, işte şurada şu bölgede! derken polisin yüzündeki dingin ifadeyi fark etti ve sustu.
Polis gülümseyerek:
– Olur öyle bazen, evine git uyu, artık yapacak birşey yok! dedi.

Bildiği, duyduğu bütün rahmetleri okudu polise…

Hadisenin vuku bulduğu yerde dolmuştan indi.
En yakındaki bakkala vararak:
– Biraz önce beni kaçırdılar ve ben bağırmama rağmen bana yardıma gelmediniz, siz nasıl insanlarsınız!
– Biz seni ağabeylerine isyan eden bir sarhoş zannettik, nereden bilebilirdik ki!

Bir Türkün çekik gözlü ağabeyleri!?

Artık eve gitmeye cesaret edemiyordu. O kısacık mesafe uzamış da uzamıştı gözünde.

Hemen yakındaki Ankaralı bir ailenin evi aklına geldi.
Evin bir ferdi gibiydi o ailede.
Gece geç olmasına aldırmadan zile bastı.

– Ooo Mustafa sen miydin? Buyur gel otur, bize çay koy hanım içelim!

Sonra dikkatli dikkatli bakan karı koca,

– Mustafa sende bir terslik var, hayırdır senin yüz ifadeni hiç böyle görmemiştik.
– Yok birşey dışarısı soğuk ondandır.
– Hayır hayır anlat bir terslik var, ailende kötü bir durum mu var bir haber mi aldın?
– Yok birşey yahu, biraz sonra geçer, üstelemeyin!
– Anlat çatlatma insanı!
– Beni biraz önce kaçırdılar, ölümden zor kurtuldum!
– Neee! Kaçırdılar mı?
– Ailenin reisi bildiğimiz lisanda başlamıştı!

Bir müddet küfürler yankılandı evin duvarlarında ve sonra!
– Hadi sen yat, şimdi dinlen biraz, yarın yolcusun!
Hemen kanepeye uzanıp yattı. Sıcak bir aile ortamının verdiği rahatlıktan olacak ki hemen uyuyakaldı.

Sabah kalktığında ailenin ebeveynlerinin gözlerinin kan çanağı içererisinde kaldığını fark etti.

– Hayırdır bu gözler ne böyle, kan çanağına dönmüş!
– Biz senin hadiseye sinirlendiğimizden sabaha kadar uyuyamadık. Ağladık.

“Benden sonra tufan” bencilliğini yaşadı birden.
Keşke onlara anlatmasaydı.
O gidiyordu ama bu insanlar bu coğrafyada çoluk çocuklarıyla daha bilmem kaç yıl kalmak zorunda kalacaklardı.
Onlarda oluşturduğu travmaya çok üzüldü.
Ve üniversitenin yolunu tuttu.
Öyle ya akşam yolculuk vardı ve hiç parası kalmamıştı.
Kimden olursa olsun borç para bulmalıydı.
Bir hocasından yüz dolar borç para alarak uçabildi memleketine.
Ata yurttan, anayurda. Atadan hayır görememiş olarak anaya uçarak gidiyordu adeta.

Uçakta koltuklardan hep aynı ses yükseldi:

– İnince hemen toprağı öpeceğim…
– Ben de!
– Ben de!
– Ben de!

Mustafa KAYIHAN

Araç çubuğuna atla