Tabii Sebzenin Şahı Yaylada Yetişir!

Organik, doğal moğal… Avrupa bizden aldığı her ne varsa bize tekrar satmaya çalışıyor. Çok kültürlülüğü, azınlıklara saygıyı, dini hoşgörüyü elimizden aldı şimdi Avrupa değeri diye kakalamaya çalışıyor. İyi de aga biz zaten yüzyıllardır öyle yaşıyorduk. Sen tutturdun bir ulus devlet dayatması onu elimizden aldın şimdi allayıp pullayıp satmaya çalışıyorsun… Anadoluda bir tabir vardır “Anasını boyayıp babasına kız diye satar.” derler hinlik yapanlar için… Uzun uzun yazmaya hacet yok, tam da böyle oldu Avrupanın değer satışları.

Neyse konu bu değildi şu organik mevzuu… Yahu köyde yüzyıllardır güvercin, tavuk, keçi, koyun ve sığır gibi hayvanların gübreleri ile ekilip dikilen sebze meyve değil midir bu organik denilen meret… Köylü basıra gibi çok nadir görülen hastalıklar haricinde ilaç kullanmaz zaten.

Yaylada Soğuk Pınar çeşmesinin elli metre altında 200 m2 büyüklüğündeki üzeri düz hakim tepeye kurulurdu bahçemiz. Arazi büyük kazma ile iyice çapalanır, ağıldan çuvallarla getirilen keçi zibilleri toprakla harmanlanıp arklar yapılırdı. Soğan, pırasa, fasulye, domates, salatalık, biber, tere ve marul ekilirdi. Patlıcan güze yakın yetiştiğinden ve diğerleri öldükten sonra yalnız kaldığından pek tercih edilmez ve satın alınırdı pazardan…

Bütün fideler bir karışı geçtikten sonra taze sığır gübresi ve keçi zibili harmanlanarak bol su ile birlikte verilirdi. Yayla rüzgarının hakim olduğu tepede mantar gibi hastalıkların üremesi mümkün değildi.

Etrafa çakılmış söğüt kazıklarının karamık, alıç gibi dikenli bitkilerle desteklenmesi ile kurulan bahçenin en büyük düşmanı tosbağalardı. İplikli yaylasının tosbağaları saymakla bitmezdi. Sulak olması ve taze çimen bulabilmeleri sebebi ile civarın bütün tosbağaları buralarda toplanırdı. Tabi bize de gün doğardı. Geleneksel İplikli Tosbağa Yarışları düzenler ve bazen de binek olarak iki tosbağayı kullanırdık. 30 kiloluk bir çocuğu maharetle taşıyan bu güçlü yaratıkların kuvveti hayretler uyandırırdı bizde… Tabii bu kadar yakın temasın bir de hediyesi olurdu: siğiller. Tosbağadan geçtiği söylenen siğiller parmaklarımızı istila eder elimizde müstakil yumrular halinde kendi cumhuriyetlerini kurarlardı. Çözüm ise yine yörük usulü olurdu. Limon tuzu ve kaya tuzu karışımını silme kesilmiş hatta biraz da içe doğru oyulmuş baş siğilin üzerine kapatır ıslatarak yarım saat beklerdik. Asit o bölgeyi mosmor hale getirir ve çıbanın başı konumundaki ana siğil kurutulduktan sonra diğerleri de kendiliğinden yok olur giderlerdi.

Bahçeden devam edeyim. Bahçeye kavun, karpuz gibi çoban çekici meyveler dikilmezdi. Bu meyveler bol yeşil yapraklı olduklarından ve duvara tırmanma gibi kötü alışkanlıkları bulunduğundan sınır tanımaz keçi birliklerinin de muhtemel saldırı hedefleri arasında olurlardı. Elbette bahçeye aşmayı başarabilmiş bir keçi din, dil ve ırk ayrımı yapmadan bütün sebzelere el atacağından bu bir felaket daveti sayılırdı.

Daha tehlikelisi ucu dikenden duvarı aşmış bir kavun, karpuz, kabak ve bazen fasulye bir ineğin ilgisini çekerse ağır zırhlı birliklerin saldırısı kaçınılmaz olurdu. Böğelek zamanı denilen bir zamana denk gelmesi durumunda aylarca döl vermesi için dallarına bakılan yeşillerin yere yatmış boynu bükük ahvalleri ile karşılaşırdınız.

Keçi ve inek haydi ne ise yukarıda adedini verdiğim tosbağaların engelleyecek bir sistem bahçe için geliştirilemiyordu. Kabukları kemisi bir yapıda olan bu yaratıkların altından geçemeyecekleri diken bölgemizde keşfedilememişti.

Serçe gibi sert gagalı küçük kuşların sofrasında bulunmasın diye domates türlerinde sert kabuklular tercih edilirdi. O yıl çekirge istilası da olmamışsa pek fazla bahçe düşmanı bulunmazdı. Biz hariç tabii… Salatalıklar bir çıkın tuz ile kilogramlarca yiyebileceğimiz yegane yiyeceğimizdi. O zamanlar yeşil fasulye, domates ve diğer yeşillerin bizim için bir kıymeti harbiyesi yoktu. Ama salatalık öyle miydi? Ne mübarek bir yiyecekti o. Bir gün iki kilograma yakın yiyip karın sancımı tepeden tepeye koşarak unutmak istediğimi hala dün gibi hatırlıyorum. Nefesim yeni biçilmiş yonca tarlası gibi kokuyordu haliyle… Ne ağır bir sancı ve ne kötü bir koku idi anlatamam.

Sabahları ot bükmesi, taze peynir bükmesi, yumurta bükmesi, haşhaşlı katmer ya da tarhana çorbası kahvaltıyı oluştururdu. Sütten elde edilen kaymak, yoğurt, terayağı, katıksamış peynir, taze peynir, lor gibi yiyecekleri saymıyorum. Zira bunlar zaten her vakit bulunan el altı yiyecekleri arasındaydı. Bu yiyecekleri mutlaka tere, marul, domates, salatalık, biber desteğinde yerdiniz. Yayılmakta olan ayran ise su niyetine içilirdi. Baktınız çok mu susadınız, kalkıp yirmi metre ilerideki pınarın kumları kaldıra kaldıra büngüldeyen pınarından eğilip içerdiniz. Buz gibi ve kaynaktan çıktıktan bir saniye sonra… Su konusunda daha da ehli keyf iseniz 200 metre yukarıdaki soğuk pınar çeşmesinden içerdiniz ki bu çeşmenin suyu çadır yanındaki su kadar şişkinlik vermezdi… Ilgınlının dere suları bir çok suyun karşımı olduğundan biraz şişkinlik yapar fakat yıl boyu kurumayan panarlarının suları asla şişirmez midenizi. Soğuk pınar bunlardan bir tanesidir. Bu soğukluğu sebebiyle bronşit hastalığı ile tanışmama sebep olan bu pınardır. Tabi pınarın kabahati yok bütün suç onu oyuncak sanan bende idi.

Şimdilik yeterli sanırım. Sonra devam ederiz.

Mustafa KAYIHAN
09.06.2017
Ankara

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir