İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Mısrayı Bercesteler-3

-sâ: Far. “ gibi” anlamına gelen “-âsâ”nın kısaltılmışı.
anber-sâ: Amber gibi, amber kokulu.
Dembedem kor mıdı ol büt ayağından başını
Büt-perest olmasa ol gîsû-yı anber-sâ eger

İbni Kemâl

sidre-sâ: Sidre gibi.
Sidre-sâ idi o bâlâ-yı bülend
Ona ermezdi hayâl atsa kemend

Hakanî

saâdet: bk. sa’d.
sâat: Ar. Vakit, zaman, çağ; zaman diliminden bir kısım. c. sâât.
Ele evkât-ı ömrün girdiğiyle çıktığı birdir
Değil zincirlerle zabta kâdir vakti sâatler

Nâbî

Olursan secde-ber hâk-i reh-i dil-dâra ol sâat
Gubâr-ı kîmyâ rûy-ı temennîden zuhûr eyler

Esrar Dede

Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir
Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç sâat

Sâbit

sâat-i mes’ûd: Mesut saat.
Görürse tâli’-i menhûsuma bir sâat-ı mes’ûd
Felek tahvîl-i sûret eyleyip leyl ü nehâr etmez

Keçecizade İzzet Molla

sâat-be-sâat: Devamlı, sürekli.
Durmayıp geçmektedir sâat-be-sâat dehr-i dûn
Ra’d ile ona münebbihtir bu tâs-ı ser-nigûn
bekayî
sa’b, sa’be: Ar. Suûbet’ten; 1. Güç, zor, çetin. 2. Zorlu, kuvvetli. c. sıâb.
Ne hâl ise o şâhın kâil olduk cevrine

Nâbî

Eğerçi cevr sa’b ammâ ki hicrân ondan es’abdır

Nâbî

İşte Allah murâd eyleyicek böyle olur
Sa’b olan emri eder ahsen-i hâl ile tamâm

Nâbî

(eyleyicek: eyleyince)
sabâ: Ar. 1. Gün doğusundan esen hafif rüzgâr. 2. müz. Türk müziğinin en eski makamlarından birinin ismi.
Sabâ lütfettin ehl-i derde dermândan haber verdin
Ten-i mecrüha cândan câna cânândan haber verdin

Fuzûlî

Bizgiriftâr-ı kafes bülbül-i müştâk-ıgülüz
Gül-sitândan bize bir berk-i terin var mı sabâ

Fasih (Ahmet Dede)

Ey sabâ etsen
Hayâlî bendeden arz-ı niyâz
Ona bu devlet yeter der-gâh-ı âlî-şânın öp

Hayâlî Bey

Biz bülbül-i muhrik-dem-işekvâ-yı frâkız
Ateş kesilir geçse sabâ gül-şenimizden
Selimî, Tâlibî (Sultan II. Selim (Sarı Selim)
sabâ-veş: Sabah rüzgârı gibi.
İbâdet-gâha gelse bî-mecâlem mest-i mey gibi
Benim ammâ çemen-zârın sabâ-veş cüst ü çâlâkı
behiştî
sabah: Ar. Sabah, güneşin doğuşuyla başlayan zaman.
Daha geçen aya dek hilâl idi bârîk
Bu gün sabâhıla gördüm ki âfitâb olmuş

Nedim
Bedîd gerdiş-i germinde halka-i tevhîd
Çeker sabâha dek ism-ı Vedüdpervâne

Şeyh Galip

Bir infilâk-ı safâdır ki yâr-i cânımdır
Sabâhı pek severim en güzel zemânımdır

Mehmet Akif

sabah-ı cedîd: Yeni sabah.
Gitti zalâmı adem erdi sabâhı cedîd
Mîhek-i aşkın yine oldu cemâli bedîd

Esrar Dede

sabâh-ı devlet: İkbal sabahı.
Doğdu vuslat güneşi erdi sabâh-ı devlet
Zulmet-i hicre hücûm eyledi envâr bu şeb

Âdile Sultan

sabâh-ı firûz: Sevinçli sabah.
Her küşede bir sabâh-ı früz
Her goncada bir kabâ-yı
Nevrüz

Şeyh Galip

sabâh-ı haşr: Toplanma sabahı.
Tâ sabâh-ı haşre dek bin mübtelâyı mest eder
Bezm-i aşkın neşve-i rıtl-i girânîdir sözüm

Nef’î

İzzet bolay ki
Sür-ı İsrâfil uyandıra
Geldi sabâh-ı haşre ne saht oldu hâb-ı çerh

Keçecizade İzzet Molla

Agüş-ı nev-baharda hâbidedir cihân
Sürsün sabâh-ı haşre kadar hâb uyanmasın

Yahya Kemal

sabâh-ı hüsn: Güzellik sabahı.
Bir gün elbet hat olur peydâ sabâh-ı hüsne
Hani bir rüz kim encâmı şeb-i târ olmaz
Senîh-ı Mevlevi
sabâh-ı îd: Bayram sabahı.
Sabâhı îd eder efvâhını pür-hande etfâlin
Dekâkînin dehânın ser-be-ser bend etmek akfâlin

Nâbî

sabâh-ı Kıyâmet: Kıyamet sabahı.
Görür sabâh-ı IKyâmetde
Hakk’ı dîde-i dil
Bu hâb-gâh-ı fenâ içre intibâhı kadar
Yenişehirli Avni
sabâh-ı mahşer: Mahşer sabahı.
Piyâleler çekelim rağm-ı çerhe reşkinden
Sabâh-ı mahşere dek mest-i ıztırâb edelim

Nâbî

sabâh-ı mahşer-i hüsn: Güzellik mahşerinin sabahı.
Sabâh-ı mahşer-i hüsne erişti nâlen ey bülbül
Ne çâre mevsim-i zevk-ı gül-i şâd-âb olup geçti

Esrar Dede

sabâh-ı sohbet-i mey: İçki sohbeti sabahı.
Şafak-tâb eyledinpeymânemi hün-âb ile sâkî
Sabâhı sohbet-i meyde humârım varsa sendendir

Şeyh Galip

sabâh-ı rahşân: Parlak sabah.
Karıştı leyl-i musîbet leyâl-i nisyâna
Açıldı gözlerimiz bir sabâh-ı rahşâna

Tevfik Fikret

sabâh u mesâ: Sabah ve akşam.
Amed-şüd-i sabâh u mesâdan netîce yok
Gam gitse bâri bezmimize bâde gelse de
Neylî
sabâhat: Ar. Subh’tan; güzellik, hüsn, ân, cemal.
Subhunda bahârın şu sabâhat bulunur mu
Bak çehre-i gabrâya nasıl şen, ne cüvândır

Mehmet Akif

sabak: bk. sebak.
sabâvet: Ar. Çocukluk, sabilik.
Terbiyeni görmüştür ey dâye-i gam hâlâ
Tâ vakt-i sabâvetten
Esrâr-ı cefâ-perver

Esrar Dede

Hüsnün hele yânıdır sabâvet
Birlikte gelip bulur nihâyet

Abdülhak Hâmit

Mümkün olaydı avdet ederdim sabâvete
Ta’rîf-i lutfu bence o halâlin muhâldir

Muallim Naci

Şarâb-ı telh-i fenâ çok görüp şetâretini
Humâra etti fedâ neşve-i sabâvetini

Muallim Naci

sabî, sabiy: 1. Henüz memeden kesilmemiş erkek çocuk. 2. Üç yaşını tamamlamayan erkek çocuk.
Felektir ol ki eder bir sabî ma’sûmu
Pelâs-pûş-i mihengehvâre-bend-i anâ’

Ziyâ Paşa

Anlamaz aczini bilir mi sabî
Hiddet eyler mizâcıpek asabî

İsmail Safa

sabiy-i reşîd: Rüştünü isbat etmiş sabi.
Bir sabiy-i reşîd mektebte
Etti hatm-i tilâvet-ı Furkân

Sürûrî

sâbık, sâbıka: Ar. Sebk’ten; 1. Geçici, geçen, geçmiş. 2. İleride bulunan, zaman ve rütbece önde bulunan. 3. Daha önceki memuriyette bulunmuş olan. c. sâbıkûn, sâbıkîn.
Eğer bileydi beşer mâ-cerâ-yı sâbıkını
Olurdu bahs-i tekevvünde vâkıf-ı hikmet
Nâzım Paşa
“Devr-i sâbık mı” dedin şimdi?
Elindeyise çevir
Ensesinden tutup eyyâmı da gelsin o devir

Mehmet Akif

sâbık-ı meydân-ı sühan: Söz meydanının sâbıkı.
Ne ola derlerse bana sâbık-ı meydân-ı sühan
IIasabü’s-sebak-ı belâgat mı değil elde kalem

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

sâbıkûn, sâbıkîn.
: Sâbık’lar.
Sür’at-i seyrinden ezhardır ki rahş-ı himmetim
Hem-inân-ı sâbıkûn olmak temennâsındadır
sâbıka: 1. Geçmiş şey, geçmiş hâl ve olay. 2. Geçmişte işlenmiş suç. c. sevâbık, sâbıkât. sâbıka-i şöhret-i şeytân: Namlı şeytanın suçu.
Olmuş o kadar halk-ı cihân mekrde üstâd
Ilm sâbıka-i şöhret-i şeytân unutulmuş

Nâbî

sabî: C-z) bk. sabâvet.
sabîh, sabîha: bk. subh.
sâbir: Çjlz) bk. sabr.
sâbit, sâbite: bk. sebt.
sabr: Ar. Sabr eden, acele etmeden bekleyen.
Belâya merd olanlar sabr eder nâ-merd sabretmez
Tamâm olsa ayârı etmez altuna ziyân âteş

Hayâlî Bey

Bahr-i firkatte nice fırtınalar çektim ben
Bâd-ı aşkın alaband eyledi sabrımgemisin
Âgehî
A gönül sabredelim biz de cefâ-yı dehre
Sabrda çünki ferec nüktesi mermûz oldu
Behçet (Trabzonlu Defterdar Mehmet)
Derler ki âşık olana ya sabr u ya sefer
Sabrım tükendi lâzım oluptur bana sefer
Âhî
sabr-ı Eyyûb: Hz. Eyyûb’un sabrı.
Mesîhâ-yı nigehden ders alıp dehrin etibbâsı
Bu bîmârın ilâcın sabr-ı Eyyûb eylemişlerdir
şeyh Galip
sabr-ı Hak: Hak sabrı.
Sîneme penbe-i zahm oldu hayâl-i sînen
Ötesin Allah onara hele bulduk sabr-ı Hak

Behiştî

sabr u sükûn: Sabır ve sakinlik.
Bende yok sabr u sükûn sende vefâdan zerre
İki yoktan ne çıkar fikr edelim bir kerre

Nâbî

Kef kef geçer denizler aşk ile muztarib-hâl
Dağlar şikâyet eyler sabr u sükûn elinden
Nev’î sabr u şekîb: Sabır ve tahammül.
Cezbe-i hüsne nice tâkat getirsin ehl-i aşk
Bir nigâh-ı germe döymez bin cihân sabr u şekîb
Nef’î
(döymez: yanmaz)

Muallim Naci

sâbir: Sabreden, dayanan, tahammül eden, dişini sıkan, c. sâbirîn.
Gam değildir bana senden her ne gelse ydr güc
Sâbir olur cevre çekmez âşık-ı muhtâr güc
Muradî (Sultan III. Murat)
Biz hod öldük hûb-rûlarda vefâdan yok eser
Cevr ederler muttasıl zîrâ görürler sâbiriz

Bağdatlı Ruhi

sâbir-i zillet: Aşağılanmaya sabr eden.
Ey dâhiye sen şimdilik ol sâbir-i zillet
Heykel dikecek sonra senin nâmına millet

Muallim Naci

sabûr: 1. Çok sabırlı. 2. Allah’ın isimlerinden.
Sabr k ıl kim sabr ile derler koruk helvâ olur
Gitmesin hergiz dilinden zikrin olsun yâ
Sabûr

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Kimi çâr-bâliş nişîn-i huzûr
Kimi diz çekip çekmekte yâ
Sabûr

Keçecizade İzzet Molla

Zevk-âşinâ-yı mihneti
Eyyûb edip dili
Cân-ı sabûra havsala-i derd ü dâg ver

Nâilî
sabûh: Ar. Subh’tan; 1. Sabahleyin içilen, geceden kalan şarap. 2. Mahmurluğu bozan içki.
Gönül açılmaz erişmez derûna râhat-ı rûh
Seherde lâle gibi içmeyince câm-ı sabûh

Şeyhülislam Yahya

Vakt-i güldür savt-ı bülbül nağme-i bezm-i sabûh
Geçmeyen mey-hâne bâbından bulur sâkîfütûh

Behiştî

Çeker câm-ı sabûhî her seher zerrîn kadehlerle
Aceb mi çeşm-i nergis olsa ger mahmûr u mest-âne

Üsküdarlı Hakkı Bey

sâbûn: Ar. Sabun, temizlik yapılan sıvı veya katı temizlik malzemesi.
Sun ey câh-perest el yumağa âlemden
Miskî sâbûn ile sîmîn leğen ibrîk gerek

Nâbî

Bu çâr-şûda fark olunmadı kaldı
Riyâfürûşla helvâ-fürûş-ı sâbûnî

Nâbî

sâbûn-ı çirk-i gam: Gam kirinin sabunu.
Sâbûn-ı çirk-i gamdır olşîve-nâklikler
Ma’cûn-ı renc-i dildir ol hande-rânlıcıklar

Nâbî

sâbûn-ı tevbe: Tövbe sabunu.
Sâbûn-ı tevbeden olur imdâd
Nâbîyâ
Çirk-ipelâs-ı mahiyetin şüst ü şûsuna

Nâbî

sabûr: bk. sabr.
sâcid: bk. secde.
sad: Far. Yüz sayısı.
Nâs getirdi hüsnünün daââsın isbât etmeğe
Ol ki yârin kaşını nûn u gözün sad eyledi
Dehhani
sad-berg: Yüz yapraklı (katmerli) gül.
Meşk eyledipervâne vü şem’ ügül-i sad-berg
Yanmayı, yakılmayı, yaka yırtmayı benden
Kâzım
sad-cünûn: Yüz cinnet.
Dîvâne-i sad-cünûn aşkım
Allâme-i zû-fünûn aşkım

Muallim Naci

sad-çâk: Yüz parça.
Tâze dil-ber tâze dâg-ı hasret tâze şevk
Tâzeler verdi dil-i sad-çâke bî-endâze şevk
Rızayi
Tâze tâze dâglarla kanlı kanlı şerhalar
Hırka-ı Hindûya döndürdü ten-i sad-çâkimiz
Bâkî
sad-dâne: Yüz tane.
Şarâbı nûş edip âheste döksen cürâsın hâke
Kadeh, desti de sûfî şübhe-i sad-dâne olmaz mı

Nâilî

sad-gûne: Yüz türlü, yüz çeşit.
İltifâtın beni ser-mest-i neşât etmiştir
Bezm-i vasfında edersen ne ola sad-gûne nevâ
Sabrî i
Şâkir
sad-hayf: Çok yazık.
Sad-hayf o gûne tâze mazmûn u hüner
Bir beyte henüz olamamışgencîde

Nedim
sad-hezâr: Yüz bin.
Zülf-i siyâh-ı yârda var sad-hezâr çîn
El çek dolaşmadan ona
Yahyâ hatâsı çok

Şeyhülislam Yahya

Vermez binâ-yı fakra halel cûş u hâdisât
Mahvedemez kemîne hâs-ı sad-hezâr mevc
Sâmi (Arpaeminizade Vakanüvis Mustafa Bey)
sad-hezârân: Yüz binlerce.
Nefs ü mâl ile ne ola kılsam cihânda ictihâd
Hamdülillah var gazâya sad-hezârân rağbetim
Avnî
Gelmez tagayyür aslına birdir hakîkati
Deryâda gerçi zâhir olur sad-hezârân mevc
Râtib (Bey)
Gül-şen-i tabin kemîne bergini izhâr ile
Sad-hezârân bülbül-igûyâyı hâmuş etmişiz

Nâbî

Sad-hezârân andelîb-i kuds ederperverde-dil
Tâ sevâd-ı bâğ-ı sevdâ sâye-i güldür bana

Leskofçalı Galip

sad-menzil: Yüz yer.
Dolup şevk ü tarabla ser-be-ser dünyâ gam u endûh
Adem-âbâd mülkünden de sad-menzil baîd olsun

Nedim
sad-merhale: Yüz merhale.
Ola iklîm-i ademden dahi sad-merhale dûr
Savt-ı âvâze-i ikbâlin ile ceyş-iften

Nedim
sad-pâre: Yüz parça.
Sabrım libâsını yine sad-pâre eyledin
Yeter gamınla bağrımı pür-yâre eyledin

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Dilleri bâr-ı sanevber gibi sad-pâre olur
Tîğ-ı berrânını yâd eyledikçe a’dâ

Nef’î

sad-ra’şe: Yüz titreme.
Geh nakîl-ipiyâle sad-ra’şe ile âşık
Geh sâkî-i kadeh-keş bin nâz ile nigâri
Zya Paşa
sad-renc: Yüz eziyet.
Nerde gördüm ise nerd ü satranç
Mübtelâsında hüveydâ sad-renc

Sünbülzade Vehbi

sad-safâ: Yüz temiz.
Bu rûz odur ki sabâhında sad-safâ muzmer
Bu rûz odur ki mesâsında bin ferruh müdgam

Nedim
sad-sâle: Yüz senelik.
Geçmez havâ-yı aşkı-ı civânından
Nedîm
Kamet hamîde pîr-i dü-sad-sâle olsa da

Nedim
sa’d: Ar. 1. Kutluluk, bahtiyarlık. 2. Uğur getiren, uğurlu sayılan şey.
Çarhın ki ne sadinde ne nahsinde beka: var
Dehrin ki ne hâsında ne âmmınd vefâ var

Bağdatlı Ruhi

Kim gördük garaz icrâsına düşmüşlerden
Kârının evveli sa’d, âhırı fîrûz oldu
Behçet (Trabzonlu Defterdar Mehmet)
Tâliim sa’d oldu yâhut kadre erdimgâliba
Kim mahallem içre gördüm gece doğmuş Müşteri
Mihri Hatun
sa’d-i ber-karâr: Kararlı kutluluk.
Hükm-i gerdûnda murâd etseydi sa’d-i ber-karâr
Eylemezdi tâ ebed Bercis’e Keyvân iktirân

Üsküdarlı Hakkı Bey

sa’d-ı ekber: Müşteri gezegeni.
Eğer nücûm-ı felek sa’d-i ekber olsa tamâm
Verilse hem dahi her rûza revnak-ı a’yâd

Nef’î

sa’d-i eyyâm: Günlerin kutluluğu.
Bana da bahs-i mübâhât ile at tut derdi
Olsa har-bende kadar bende de sa’d-i eyyâm
Yenişehirli Avni
sa’d-i tavâli’: Talihlerin uğuru.
Ne kaldı sa’d-i tavâli’ ne kaldı nahs-ı Kur’ân
Ne kaldı reml ü kehânet ne kaldı cefriyyât
sadullah Paşa
sa’deyn: Müşteri ve
Zühal gezegenleri. (iki uğurlu).
Bu meclis-i pür-meymenetin verdiği feyzi
Bahş eyleyemez âleme sa’deyn kırânı
münif
Nedim?
saâdet: Bahtı ve talihi iyi olma, yümn. ikbâl.
Cevâb-ı lutf verirse eğer zehî devlet
Zehî saâdet eğer kim ederse de âzâr

Nedim
saâdet-i ezelî: Ezeli saadet.
Saâdet-i ezelî kâbil-i zevâl olmaz
Güneş yer üstüne düşmekle pâymâl olmaz

Fuzûlî

saâdet-i fakr: Fakirlik saadeti.
Gel ey saâdet-i fakr ile fahr eden hâce
Şefâatin-dürür ümmet içinde re’sü’l-mâl

Necati Bey

saâdet-i vasl: Kavuşma saadeti.
Bir gün bize saâdet-i vasl etmedin nasîb
Bizden götür nuhûsetin ey tâli’-i zebûn

Fuzûlî

saâdet-gû: Saadettten bahsetme.
Etse bir iklîme ger bezl-i saâdet-gû gibi
Her gedâ-yı bî-nevâsı şevket-i sultân bulur

Nef’î

saâdet-hâne: Saadet yeri.
Olsun erkânı müretteb ol saâdet-hânenin
Kopmasın bir taşı ger kopsa yerinden
Ferkadân

Nef’î

saâdet-zâr: Saadet yeri.
Sahn-ı âlem bir saâdet-zâr olurken adl ile
Ekser-i ebnâ-yı nev’in rağbeti bî-dâda, hayf
Ziya (Adanalı)
saâdet-mend: Kutlu, mübarek, bahtiyar. saîd: Saadetle muttasıf, mutlu, uğurlu. c. süedâ.
Minnet
Hudâ’ya iki cihânda kılıp saîd
Nâm-ı şerîfn eyledi hemgâzî hem şehîd
Bâkî
Benzetir cennet-ı Me’vâğa yüzün ehl-i hıred
Nahl-ı Tûbâ’ya müşâbihtir o zîbâ sa’îd
Celali saîd-i şehîd: Şehit mutlu.
Hatâsıgayr-i muayyen, günâhı nâ-ma’lûm
Zehî saîd-i şehîd ü zehî şeh-i mazlûm

Taşlıcalı Yahya Bey

süedâ: Saîd’ler.
İltifât eylese erbâb-ı şekâya keremi
Süedâdan sayılırdı koca
Nemrûd-ı pelîd
kâzım Paşa
sadâ: Ar. 1. Seda, ses. 2. Yankı.
Âvâzeyi bu âleme
Dâvûd gibi sal
Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş
Bâkî
Gâh aks-endâz olur âyîne-i hâtırda şevk
Bir sadâdır kim
Bebek sâhil-serâyından gelir

Yahya Kemal

sadâ-yı âhen: Demir sesi.
Duyulur ka’r-ı beyânında, sadâ-yı âhen
Darb-ı şeş-perle çıkan kaİka’a miğferlerden

Tevfik Fikret
(Nefî için söylemiş)
sadâ-yı âlem-i Lâhût: Uluhiyet âleminin sesi.
Sadâ-yı âlem-ı Lâhûtı istimâ’ eyle
Nedir bu şîven-i nây ile nağme-i tanbûr

Hayâlî Bey

sadâ-yı aşk: Aşk sesi.
Tuttu cihânı pertev-i hüsnün güneş gibi
Doldu sadâ-yı aşkın ile kâh-ı kün fe-kân
Bâkî
sadâ-yı bâd: Rüzgârın sesi.
Sadâ-yı bâd çıkar mahbes-i ney-enbândan
Ki bir zemân ne kadar bî-karâr idim ben de

Nâbî

sadâ-yı bişnev: “Bişnev” sesi.
Ey Mevlevî ey Mevlevî dinle sadâ-yı bişnevi
Ey feyz-hâh-ı Mesnevî dinle sadâ-yı bişnevi

Esrar Dede
sadâ-yı bûm-ı pürnekbet: Felaket dolu baykuş sesi.
Nağme-i bülbül-i ferah-bahş ü server-i encâm iken
Gam-fezâ oldu sadâ-yı bûm-ı pür-nekbet gibi

Şeyhülislam Yahya

sadâ-yı bülend: Yüksek ses, avaz.
Ah eylerim sadâ-yı bülend ile her seher
Halk uyanıp sanır ki müezzin ezân verir

Sürûrî

sadâ-yı çeng: Çalgı sesi.
Sadâ-yı çeng ü safâ-yı şarâbı hoş gör kim
Sadâ sadâ-yı negamdır safâ safâ-yı kadeh
Nizami sadâ-yı derâ: Çan sesi.
Olmaz resîde kimse sadâ-yı derâsına
Sad kârvân-ı nâle şeb-i târdangeçer

Nâbî

sadâ-yı edeb: Edep sesi.
Yayıldı cümle cihân içre çün sadâ-yı edeb
İhâta kıldı kamu kûşeyi nidâ-yı edeb
Muradî (Sultan III. Murat)
sadâ-yı hâtif: Görünmeden seslenen melek sesi.
Pek müessirdi sadâ-yı hâtif yâhûd ki ben
Hâl-i istiğrâk ile olmuş idim pek nâ-tüvân

sadâ-yı Hû: Allah Allah diyen ses.
Gûş-ı câna subh-dek her şeb sadâ-yı
Hû gelir
Burc-ı tende dil değil bir mürg-ı dem-keş var gibi

Âsım (Çelebizade Şeyhülislam İsmail)

sadâ-yı humâr-ı hasret: Hasretin baş ağrıtan sesi.
Ne dilde tdb-ı sadd-yı humâr-ı hasret var
Ne hdst-gdri-i cdm-ı visdle cür’et var
Tâlib
sadâ-yı nağme-i ayş u tarab: Eğlence seslerinin nağmesi.
Misdl-i halka tuttum gûşumu ebvdb-ı dfdka
Sadd-yı nağme-i ayş u tarab her hdneden gelmez

Nâbî

sadâ-yı nağme-i gavgâ-yı aşk: Aşk kavgasının nağme ezgisi.
Alemi tutmuş sadd-yı nağme-i gavgd-yı aşk
Dağlarda ser-be-ser gûş olmayınca bilmedim
Fehim-ı Kadim (Uncuzade)
sadâ-yı nâvek: Ok sesi.
Sadd-yı nâvekin çıktıkça cdn hurrem olur gûyd
Bu zinddn-ı belâdan çıkmağa ruhsat verir cdnâ

Fuzûlî

sadâ-yı ney: Ney sesi.
İdelden oklarından dem-be-dem sûrdhlar peydd
Sadâ-yı ney gelir dh eylesem her üstühdnımdan

Hayâlî Bey

(idelden: edeli beri)
sadâ-yı pâ: Ayak sesi.
Metd’-ı sabrın eder her sadd-yıpdgdret
Teldş-ı hdtır-ı ümmîd-vdrı biz biliriz

Nâbî

sadâ-yı ra’d: Gök gürlemesinin sesi.
Ahım felekte
Zührefe dvdz öğretir
Yoksa sadd-yı ra’d değildir bu ndleler

Behiştî

sadâ-yı seyl: Sel sesi.
Sadd-yı seyl çeker medd-i muttasılya’ni
Ki medd-i muttasıl ile olur kırdat-ı md

Fuzûlî

sadâ-yı vatan: Vatan sesi.
Vatan saddsı bu!.
Aks eyliyor ufuklardan
Hitdb-ı izzeti temsil eder sadd-yı vatan
abdülhak Hâmit
sadaka: Ar. Sıdk’tan; 1. Dilencilere verilen para. 2. Zekât. c. sadakât.
Gamze peykdnın eder dşıka çeşmim sadaka
Eyle kim merdüm-i münlm vere muhtdca zekdt

Fuzûlî

Sana kibreyleyene kibretmek
Sadaka verme gibidir bi-şek

Sünbülzade Vehbi

Devr-i ebvdba çıkar mebhas-ı bdbü’s-sadaka
Cer olur vdiza kürside meddr-ı sohbet

Keçecizade İzzet Molla

sadakât: Sadaka’lar.
Saddkat ile k ıl itmdm-ı zekdt
Feridir aslı zekdtın sadakât

Nâbî

sadâkat: bk. sıdk
sâdât: bk. seyyid.
sâde: Far. 1. Süssüz, ziynetsiz. 2. Saf ve
halis bulunan. 3. Yalnız, tek.
Ne ldzımdır düşürmek şi’ri
Ndbi kayd-ı iğldka
Bu denlü bi-tekellüf sdde şi’r-i dil-güşd derken

Nâbî

Sdde bir çobana rdst gelmiş
Sdde sensin nakş-ı levh-i hdtırım

Muallim Naci

Müslümdnlıkta şeriat bunu emretmiş imiş
Hem alır, hem de boşarmış; ne kadar sdde bir iş

Mehmet Akif

sâde-ârız: Süssüz yanak.
Demidir sdde-drızlar
Behişti berg-i gül gibi
Ede esb-i sabd-reftdr ile seyr-ı Süleymdn’ı

Behiştî

sâde-derûn: Yüreği temiz.
Ne kadar zdhiri olsa şeb-gûn
Olur dyinegibi sdde-derûn
Enderunlu Fazıl
sâde-dil: Gönlü temiz.
Sdde-dil cümlesi ebleh-fıtrat
Ekserisi beli ehl-i cennet
Örfî
Sdde-diller kim felekten şefkat ümmidindedir
Ser-nigûn peymdneden keyfiyyet ümmidindedir

Nâilî

sâde-levh: Gönlü temiz.
Ey sdde-levh açılma sanıp mûris-i haydt
Bu sdhanın semûmu sabd sûretindedir

Nâbî

sâde-pehlû: Yan taraf.
Nigdrd gönlümün cdnı lebinden bûse almaktır
Ve likin cdnımın gönlü bir öget sdde-pehlûdur

Necati Bey

sâde-rû: Yüzü tüysüz, temiz yüzlü, delikanlı.
Ruhsdr-ı bi-tekellüfüne sdde-rûların
Zen kısmının adil olamaz en cemilesi

Nâbî

Gehî zevraklar ile zevk-ı deryâ eyledik gezdik
Gehî ol sâde-rûlardan temennd-yı vefd kıldık
Bahtî (Sultan I. Ahmet)
saded: Ar. 1. Fikir, niyet, teşebbüs.
Yakınlık, civar. 3. Asıl konu, konuşulan mevzu.
Ma’zûrgör ey şuûr ma’zûr
Söylerse aceb mi bi-saded mest

Abdülhak Hâmit

bî-saded: Lakırdısız, sözsüz.
bî-saded-i küh-sâr: Dağlık yerin sessizliği.
Hilâf-ı cins ile sohbet neticesiz idügin
Cevâb-ı bi-saded-i küh-sârdan gördük
Sâmî (Arpaeminizade Vakanüvis
Mustafa Bey) (idügin: olduğun)
sadef, sedef: Ar. İçinden inci çıkan bir çeşit istiridyenin parlak kabuğu, sedef, c. esdâf.
Dedim sadef midir şol ağız ydhûd dişlerin
Dürri midir ya dürr-ı Aden dedi ikisi de
Şeyhi
Sanki âlemde bu bir dürr-i yetim
Bir sadef olmuş ona heft-iklim
Enderunlu Fazıl
Her sadefte dür ü yek-ddne bulunmaz el-hakk
Gerçi kim her biri deryûze-i ihsdnagelir

Nedim
Teb-lerze-zdd gevher-i galtdn-ı gurbetim
Mihr-i sedef sabdh-ı Nişâbûr’dur bana

Şeyh Galip

sadef-i kevn: Var oluş sedefi.
Sadef-i kevne düşürdü bizi habs etti felek
Aceb olmaz bu belâlar dür-i galtdnız biz

Bağdatlı Ruhi

sadef-âsâ: Sedef gibi.
Sadef-dsd kabûl-i feyze istâddd lâzımdır
Ki her mevzi’de nisân katresi dürr-i semin olmaz
Hâmî (Hâmî-ı Amidî)
sadef-kârî: 1. Sedef işçiliği. 2. Sedef işi.
Cenâb-ı şâha ey Bâkî nisâr et lü’lü’-i nazmın
Bu sandûk-ı sadef-kânde dürr-i şeh-vâr oltun
Bâkî
sadef-nişîn: Sedeften çıkmış.
Bir dürr-i sadef-nişin idim ben
Bir mevce ile kenâra düştüm
Recaizade Ekrem
sa’deyn: bk. sa’d.
sâdık: bk. sıdk.
sadme: Ar. Çarpma, çatma, vuruş. c. sademât.
Böyle bir sadmeyle altüst olsun en müdhiş gemi
Dehşetin te’siri hâlâ sarsıyor endişemi

Mehmet Akif

Zirâ, yeni bir sadmeye artık dayanılmaz
Zirâ, bu sefer uyku ölümdür: Uyanılmaz!

Mehmet Akif

sadme-i bâl: Kanat vuruşu.
Çâk etti biz atbâk-ı tahayyülde uçarken
Bir sadme-i bâliyle hakikat bu zzMli

Tevfik Fikret

sadme-i cem’iyyet: Cemiyetin darbesi.
Dûr idim sadme-i cemdyyetten
Medeniyyet denen nekbetten

Abdülhak Hâmit

sadme-i idbâr: Talihsizlik vuruşu.
Sadme-i idbâr ile berbâd olur hâtır-şiken
Kasr-ı istibdâdını mahsûd-ı Şeddâd etse de
Yenişehirli Avni
sadme-i kâhır: Kahredici darbe. gayr-ı meş’ûme
Müstemir bir sükût-ı ümmidin
Sadme-i kâhıriyle in, in, in

Tevfık Fikret
sadme-i kahr: Kahır vuruşu.
Avn-i insâfiyle mülk-i ma’delet bi-ihtilâl
Sadme-i kahriyle iklim-i sitem pür-inkılâb

Nef’î

sadme-i meş’ûm: Uğursuz vuruş.
Beşer bu sadme-i meş’ûma böyle uğrar da
Biraz tenebbüh eder.
Biraz tenebbüh için bin belâ.
Ne ders-i haşin

Tevfik Fikret

sadme-i sad-gûne: Yüz çeşit darbe
Yediği sadme-i sad-gûne telâfileridir
Pây-ı hûbânagehi mâlişi nakş-ı kademin

Nâbî

sadme-i sarsar: Sarsar (şiddetli rüzgâr) vuruşu.
Olsa temkini eğer şâmil ecsâd-ı latif
Sadme-i sarsar olur hâne-i dünyâya temel

Kâzım Paşa

. sadme-i şemşîr-i hicrân: Ayrılık kılıcının darbesi.
Sadme-i şemşir-i hicrânına tâkat mi gelir
Buna sabr etmeğe pûlâd gibi cân lâzım
Yenişehirli Avni
sademât: Sadme’ler.
Bâziçe-i âmâl ederek hep sademâtı
Bir medh-i serâbîde çocuklar gibi yattık

Tevfik Fikret

Her cilvesine şâhid olur anda memâtın
Her nevini anlar darabât ü sademâtın
abdülhak Hâmit

sademât-ı dehr: Dünya darbeleri.
Her kim eylerse tahammül sademât-ı dehre
Bulur elbette tarîkında
Hudâdan behre

Ziya Paşa

sadr: Ar. 1. Göğüs, sine. 2. Yürek. 3. Her şeyin önü, en başı. 4. Oturulacak yer. 5. Baş, başkan. 6. Kazasker. 7. Sadrazam sözünün kısaltılmışı. c. sudûr.
Vermedi sadra şifâ bunalayım ibn-i hakîm
Beden-i müle dahi etmedi bahş-ı dermân
Şinasi (sadra şifa ver-: gönlü ferahlatmak.)
Zâtını eyle sezâ-yı rağbet
Geçirirler seni sadra elbet

Sünbülzade Vehbi

sadr-ı a’zam: Sadrazam, başvekil.
Gördük nedir ricâlimizin en muazzamı
Ben kendi kendimin olurum sadr-ı a’zamı

Abdülhak Hâmit

sadr-ı bâlâ-hâne-i kasr: Köşkün üst katının başı.
Ki teşrîf ede her gün sadr-ı bâlâ-hâne-i kasrın
O hûrşîd-i cihân-devletin dîdâr-ıpür-nûru

Nef’î

sadr-ı cihân: Cihanın başı.
Dîvân-ı hümâyûna şeref vermedi el-hakk
Zâtın gibi bir sadr-ı cihân bihter-i âlem

Nedim
sadr-ı dîvân: Divanın başı.
Şehi
Cem câh-ı devrânın güzide sadr-ı dîvânı
Şehin-şâh-ı cihân-gîrin sipeh-sâlâr-ı mansûru

Nef’î

sadr-ı İslâm: İslam’ın başı.
Eğer çiğnenmemek isterseler seylâb-ı eyyâma
Rücû etsinler artık
Müslümânlar sadr-ı İslâm’a

Mehmet Akif

sadr-ı kerem-güster: Cömert başkan.
Aceb tevfka mazhar oldun ey sadr-ı kerem-güster
Ki sana
Hak müyesser kıldı böyle nâm-ı vâlâyı

Nedim
sadr-ı kerem-kâr: Cömert, eli açık başkan.
Ey sadr-ı kerem-kâr ki der-gâh-ı refiin
Erbâb-ı dile kıble-i ümmîd revâdır

Nedim
sadr-ı kibâr-ı ulemâ: Büyük âlimlerin başı.
Mültecâ-yı vüzerâ sadr-ı kibâr-ı ulemâ
Kâm-kâr-ı fuzalâ fahr-i mevâlî-i izâm

Nef’î

sadr-ı mey-hâne: Meyhane başı.
Sadr-ı mey-hânede nâ-dân otura var mı cevâb
Sorsak ey pîr-i mugân vechini küstâh-âne

Şeyhülislam Yahya

sadr-ı millet: Milletin başı.
Sadr-ı millete vücûdun ulu bir mu’cizedir
Bunu fehm eylemeyen müdrike-i âcizedir
Şinasi sadr-ı rifat: Yücelik başı.
Pîç ü tâb olmayanın mûy-be-mûy endâmı
Sadr-ı rif’at olamaz menzili ihrâmgibi

Nâbî

sadr-ı sarây-ı risâlet: Elçilik sarayının başı.
Eyâ mahbûb-ı Hak zât-ı şerîfin sırr-ı ekberdir
Seninle sadr-ı sarây-ı risâlet çünkü efhardır

Necip (Sultan III. Ahmet)

sadr-ı sudûr: Sadrazamların başı.
Hıdîv-i mülk-i risâlet ki zât-ı akdesidir
Harîm-i encümen-i enbiyâda sadr-ı sudûr
Yenişehirli Avni
sadr-ı sühan-pîşe: Söz söylemeye alışmışın başı.
Ey sadr-ı sühan-pîşe bunu sen de bilirsin
Kim sözde bulunmaz bana hem-tâ-yı zemâne

Nef’î

sadr-ı zemân: Zamanın başı.
Ben şâirim ancak ederim keyfime hizmet
Sen, sadr-ı zemân, olmalısın hâdim-i ümmet

Abdülhak Hâmit

sadr-nişîn: Başşehirde oturan, üst başta oturan (toplantıda). c. sad-nişînân.
Eİtse te’sîr dil-i sâmi’a-hâh ü nâ-hâh
Dil-nişîn sîne-nişîn sadr-nişîn olsa gazel
Nabi
Olma hânende dahi sadr-nişîn
Köşeye geçme olup fhr-âyîn

Sünbülzade Vehbi

sadr-nişînân: Baş köşede oturanlar. sadr-nişînân-ı sühan: Sözün baş köşesinde oturanlar.
Vâki’a lutfuna mazhar düşebilsem umarım
Reşk ede mertebeme sadr-nişînân-ı sühan

Nef’î

sudûr: 1. Sadr’lar; göğüsler, 2. Sadrazamlar. 3. Kazaskerler. 4. (sadr’dan)
Meydana çıkma, sâdır olma.
Dem-i vuslatta olan lerzeyi ondan kıyâs et kim
Sudûr ettikte harf-i hâhiş-i vuslat dehen titrer

Nâbî

Her nazm-ı dil-frîb ki benden sudûr eden
Lafzı cemâl-işâhid-i ma’nâya ân verir

Nef’î

Hıdîv-i mülk-i risâlet ki zât-ı akdesidir
Harîm-i encümen-i enbiyâda sadr-ı sudûr
Yenişehirli Avni
sudûr-ı hatâ: Hatanın ortaya çıkması.
Girince fursat ele fevt eden bilir ancak
Dem-i sevâb sudûr-ı hatâ ne müşkil imiş
Sâkıb
Dede
sudûr-ı hükm: Hükmün ortaya çıkışı.
Hep işârât sudûr-ı hükmü nâtıktır
Vaz’-ı mîzân tekabülde bu sırr-ı meknûn
Münif sudûr-ı lutf: Lutfun ortaya çıkması.
Sudûr-ı lutf ne mümkün zemâne halkından
Meğer ki edesin ibrâm usandırıncaya dek

Nâbî

sad-sâl, sad-sâle: bk. sâl, sad.
sâf, safî: bk. safVet.
safâ: bk. safvet.
Safâ: Ar. Mekke yakınında bir tepenin adıdır.
Hz. İsmail’in annesi
Hacer bu tepe ile
Merve tepesi arasında su aramak için dolaştıklarından, hacıların bu iki tepe arasında 7 defa hızlı hızlı gidip gelmeleri haccın vaciplerinden olmuştur.
Der-pîş edip
Safâ nazarla mest-i hayrân ol
Gerçek mürid-işîve-ipîr-i mugân isen

Şeyh Galip

safer: bk. sefer.
saff, saf: Ar. Saf, sıra, dizi; camide cemaatin dizilme sırası. c. sufûf.
Kadrini seng-i musallâda bilip ey Bâkî
Durup el bağlayalar karşına yârân safsaf
Bâkî
Leşker-i eşk-i firâvân ile ceng eylemege
Gönderir mevclerin lücce-i ummân safsaf
Bâkî
saff-ı dendân: Dişlerin sırası.
Saff-ı dendânını vasf eyleyemezsin

Nâbî

Tâ sufûf-ı dür-i nâb eylemedikçe kutun

Nâbî

saff-ı kudsiyân: Meleklerin safı.
Tefsîr-i faziletin
İdrîs
Eyler saf-ı kudsiyâna tedrîs
Nâbî saff-ı müjgân-ı dil-siyeh: Kara kalpli kirpik dizisi.
Hazer hazer saff-ı müjgân-i dil-siyehtir bu
Kafâ-yı gamzede bir gürd-i bî-sipehtir bu

Nâilî
saff-ı nevk-i müje: Kirpiklerinin ok gibi sıralanışı.
Ey saff-ı nevk-i müjen câna melâmetşânesi
Her girih zülfünde bir dâm-ı tahayyür dânesi

Fuzûlî

saff-ı niâl: 1. Ayakkabılık. 2. Meclisin en aşağı oturulan yeri.
Saff-ı niâli mesken-i âlî tasavvur et
Doğrulma yerlerin yücesine duhân gibi

Taşlıcalı Yahya Bey

Vâkıf olmaz bâr-gâh-ı âlemin tertîbine
Blimeyen saff-ı niâli mesned-i izzet gibi
Ebussuud (Şeyhülislam.
El İmâdî)
Değildir cây-ı râhat sadr-ı dîvân-hâne-i devlet
Geçenler âkıbet hasret-keş-i saff-ı niâl oldu
İrfan Paşa
saffü’n-niâl: En aşağı yer.
Bize saffü’n-niâl meclisinde yer bulunmazsa
Varıp ser-defter-i hicrâna mestûr olmamız yeğdir

Nâbî

saff-ı sevdâ: Sevda safı.
Döken idi saff-ı sevdâ bulan idi bahr-i gavgâ
Başıma kopaydı bâri o kıyâmet-i zemâne

Esrar Dede

saff-ı sipâh: Asker dizisi.
A’dâ mukâbilinde çekende saf-ı sipâh
Kılmıştı medd-i âhı alem şâh-ı Kerbelâ
Fuzûlî saff-ı sipeh-keş-i kalem: Baş komutan olan kalemin safı.
Olmaz sahâyifin yine kadr-i bülendi pest
Saff-ı sipeh-keş-i kaleme pây-mâl iken

Nâbî

sufûf: Saff’lar, sıralar. sufûf-ı dürr-i nâb: Parlak inci dizileri.
Saff-ı dendânını vasf eyleyemezsin

Nâbî

Tâ sufûf-ı dür-i nâb eylemedikçe kutun

Nâbî

Her taraftan toplanıp ehl-i süyûf
Bağladı zîr-i livâsında sufûf

Ziyâ Paşa

saff-ârâ: Saf süsleyici.
Hem saff-ârâyidi hem âsaf-rây
Ne vezir ister idi vü ne müşîr

İbni Kemâl

saff-be-saff: Sıra sıra.
Zühd ü takvâ saff-be-saff tertîb edip âlâyım
Pîç-i nevbet gösterir unvân
Ayâsufiyye’de

Nâbî

saff-der: Düşman saflarını yaran yiğit.
Aferîn ey rüzgârın şeh-süvâr-ı saff-deri
Arşa as şimdengirü tîğ-ı Süreyyâ cevheri

Nef’î

saff-der-i yegâne: Biricik, eşsiz kahraman.
Ol saf-der-i yegâne ki tâb-ı mehâbeti
Cevşen-güdâz-ı Tehmeten ü Kahraman olur

Nef’î

saff-derî: Düşman saflarını yaran kimseyle
UgUL
Hırz-ı cân-ı saltanat nîrû-yı bâzû-yı zafer
Rükn-i savlet unsur-ı haşmet esâs-ı saff-derî

Nedim
saff-kalb: Temiz kalpli.
Saff-kalb ol kimseye tutma sakın kalbinde kîn
Fahr-ı âlem dedi sığmaz kîn ile bir yerde dîn

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

saff-nişînân: Safta oturanlar. saff-nişînân-ı felekFeleğin safında oturanlar.
Pîş-i der-gâhında berpâ saf-nişînân-ı felek
Zîr-i eyvânındapervâz etmede kerrûbiyân

Nef’î

saff-şikâf: Saf yaran yiğit.
saff-şikâf-ı rezm: Timur savaşının saf yaranı.
Cihân-gîr-i hayâl-efier rübâ-yı baht-ı İskender
Sipeh-sâlârı-ı Mâni saff-şikâf-ı rezm-ı Timûrî
Nef’î
saff-şikâf-ı şuarâ’
Şairlerin saf yaranı.
Nef’î-i tîğ-ı zebânım ki zemânımda benim
Saff-şikâf-ı şuarâ-yı sühan-ârâ-yı be-nâm

Nef’î

Saff-şikâf-ı şuarâyım ki çıkınca rezme
Hayretinden diyemez kimse ki kimdir bu gelen

Keçecizade İzzet Molla

saff-şiken: Saf bozan, saf yaran.
Alem-efrâz-ı gazâ
Haydar-ı Kerrâr-ı vegâ
Zor-ı bâzû-yı kazâ saff-şiken-i düşmen-gîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

safha: Ar. 1. Bir şeyin dış yüzü, görünen tarafı. 2. Bölüm, sayfa, bir hadisede bir biri ardınca görülen hâllerin her biri. c. safahât.
Benim sarrâf-ı şehr-i râz ü dükkânım dehânımdır
Da’avâtım kîse tahtam safha engüştüm zebânımdır

Nâbî

Safha bir lâhzada
Hârût-sitân oldu yine
Turfa efsûn okudu bu kalem-i câdû-fen

Nedim
safha-i âsâr: Eserlerin sayfası.
İster isen almağı hikmet kitâbından sebak
Hâme-i kudret ne yazmış safha-i âsâra bak
Naîm (Tezkirecizade Müverrih)
safha-i âyîne: Aynanın dış yüzü.
Safha-i âyîne içre hatt-ı rûşen-veş olur
Sînenin esrârı zâhir dîde-i itkânına

Nedim
safha-i beyân: Açıklama bölümü.
Gönül gamını niçe safha-i beyâna yazam
Kalemden od çıkuban korkarım ki yanayazam
Avnî
safha-i cemâl: Güzellik sayfası.
Mushaf demek hatâdır ol safha-i cemâle
Bu bir kitâb sözdür fehm eden ehl-i hâle

Fuzûlî

safha-i çemen: Çemenin yüzü.
Boyandı kanı ile safha-i çemen gül gül
Meğer ki fasdına hükmeylemiş tabîb-i hevâ

Fuzûlî

safha-i çehre: Yüzün bölümleri.
Safha-i çehremde şerh-i mihnetim merkûmdur
Zâhirimden bâtınım keyfiyyeti ma’lûmdur

Fuzûlî

safha-i eflâk: Feleklerin sayfası.
Mazharı her hikmetin sensen ki kilk-i kudretin
Safha-i eflâke nakş etmiş hutût-ı ahteri

Fuzûlî

safha-i dehr: Dünya yüzü, yeryüzü.
Ol Süleymân-ı zemân kim vasf-ı pâkin sebt eder
Safha-i dehre bu resme hâme-i mu’ciz-beyân

Üsküdarlı Hakkı Bey

safha-i dil: Gönül sayfası.
Süveydâ gibi çıkmak safha-i dilden ne mümkündür
Benim ol hdl-i müşgîn hayliden hâtır-nişânımdır

Necip (Sultan III. Ahmet)

Ne ma’nâlar ne sözler münderictir safha-i dilde
Eğerçi sûret-i zâhirde hâmuşum kitdb-dsd

safha-i emvâc: Dalganın bölümleri.
Kamer bulutların altından eyledikçe zuhûr
Yazardı safha-i emvâca bir kasîde-i nûr

Tevfik Fikret

safha-i evrak: Sayfaların bölümü.
Mahv olup gitmez mürûr-ı dehr ile bâkî kalır
Hdme ile safha-i evrdkda mezbûr olan
Ebussuud (Şeyhülislam.
El İmâdî)
safha-i evvel: İlk bölüm.
Her ne yerden kim kitâb-ı aşkına fâl açsalar
Safha-i evvelde benim ddstdnımdır gelen

İbni Kemâl

safha-i hadd: Yanağın görünen tarafı.
Safha-i haddinde yer yer nokta-i müşgîn komuş
Hüsnünün dîvânını ister ki ede intihâb

İbni Kemâl

safha-i himmet: Gayret safhası.
Basmadılar safha-i himmetle çürük tahtaya hîç
Eskidikçe onu dülger getirip sağlattık

Sürûrî

safha-i hûrşîd: Güneşin yüzü.
Safha-i hurşîde nakş olmuş sanasın mâh-ı nev
Ay yüzününgurresinde iki hilâli kaşlar

Ahmet Paşa
(sağlat-: onarmak, iyileştirmek)
safha-i hüsn: Güzellik yüzü.
Safha-i hüsnüne sûret verdi yârin hâl ü hat
Hatt-ı mushaf hûb olur kondukta i’râb u nukat

İbni Kemâl

safha-i kef: Avuç sayfası.
Kisb-i yeddir denilir başa gelen insânın
Safha-i kefte hat-i cebhesi mersûmgibi

Nedim
safha-i la’l: Dudağın dış yüzü.
Safha-i ladindeki hattın mahabbet-nâmedir
Âlem-i ervâhdangeldi bana mektûb olup

Behiştî

safha-i mecmua: Mecmua bölümü.
Yalınız safha-i mecmûalara olmasa kayd
Levha-i mihr ü mehe nakş-ı cebîn olsa gazel

Nâbî

safha-i remmâl: Remil döken, fal açan bölümü.
Dîde-i âşık müflis ki hatt u hâldedir
Çeşm-i nekbetzededir safha-i remmâldedir

Nâbî

safha-i ruhsâr: Yanağının dış yüzü.
İstiyorsan almağı hikmet kitâbından sebak
Hâme-i kudret ne yazmış safha-i ruhsâra bak

Hayâlî Bey

safha-i rû(y): Yüzün dış yüzü.
Açılmış gül gül olmuş safha-i rûyu semenlenmiş
Letâfet kat kat olmuş ârızında nesterenlenmiş

Nâbî

safha-i sine: Göğsünün üstü.
Safha-i sînesin etse meftûh
Âlemi kaplar idi feyz-ifütûh

Hakanî

safha-i telhis: Özetleme bölümü.
Birisi pençe-i dermân birisi sahn-ı sahîh
Birisi safha-i telhîs ü biri nevk-i kalem

Nâbî

safi: bk. safvet.
sâfil: bk. sefalet.
safir: Ar. Islık; ince ve güzel ses.
Benim ol bülbül-i kudsî-safîr-i bâğ-ı vuslat kim
Gelir her dem nevâ-yı lika: -ullah âşiyânımdan

Namık Kemâl

Dün kudurmakta idi ormandan cahîmî bin zefîr
Âşiyân tutmuş bu gün her dilde perrân bir safîr

Mehmet Akif

safîr-i mürg-i çemen: Çemen kuşunun güzel sesi.
Sarîr-i âb-ı revân u safîr-i mürg-i çemen
Nikât-ı tehniyet-i mukaddem ettiler inşâ

Fuzûlî

safîr-i sarîr: Cızırtı ıslığı.
Bir andelîb-i gül-şen-i ma’nâ ki hâmesi
Taksîm eder safîr-i sarîri belâgati

Akif Paşa

safiyy: bk. safvet.
sâfiyyet: bk. safvet.
safsata: Ar. 1. Doğru gibi göründüğü hâlde neticesi saçma olan kıyas. 2. fels.
Bilgicilik.
Bin safsata bir mısrâ’-ı bercesteye değmez
İndimde esâtîr-ı Felâtûn hezeyândır
Yenişehirli Avni
safvet, saffet: Ar. Saflık, temizlik, arılık, paklık.
Mahv olmayınca çirk-i sivâ kalb olur mu sâf
Safvet gelir mi bir suya tâ kim durulmasa

Münip (Hoca Mustafa)

Rû-yi latîf-i şîşe-bâz-ı çarhı dil görmüş gibi
Jeng-dâr âyîsinden safvet ümmîdindedir
Nâbi
Uzak yakın bütün âfâka neşr eder safvet
Tabîatin o samîmî tevekkül-i sâşı

Tevfik Fikret

Vücûd-ı nâzı, ki safvette rûha benzerdi
Bıraktı bizleri cânsız, karıştı emvâta

Tevfik Fikret

safvet-i aşk: Aşk temizliği.
Gün-be-gün sûret-i hâl-i dili seyrân eyler
Şöyle mir’ât-ı cihân-bîn olup safvet-i aşk

Âdile Sultan

safvet-i âyîne-i âlem-nümâ: Âlemi gösteren ayna temizliği.
Kâinâtın seyreden nakş-ı safâsın câmdan
Safvet-i âyîne-i âlem-nümâyı neylesin
Bâkî
safvet-i dîdâr: Sevgilinin temizliği.
Mahşer ki ola hüsnünden ayân safvet-i dîdâr
Tâb-efgen-i hûrşîd olan germiyyet-i dîdâr

Nâilî
safvet-i mahmûr: Mahmur bakış temizliği.
Ben bütün bir gecelik cûşiş-i ahzânımla
O hayâlât-ı perîşânımla
Müteşekkî, lâim
Karşıdan safvet-i mahmûrunu seyretmedeyim

Tevfik Fikret

safvet-i mir’ât: Ayna temizliği.
Ruhsâr-ı aşk-ıpâki dil-ipâkgösterir
Aksin safâsı safvet-i mir’âttengelir

Muallim Naci

safvet-i rûh: Ruh temizliği.
Hem safvet-i rûh olan o âvâz
Oldukça harîm-i cânda dem-sâz
Mehmet Âkif
safvet’ten; 1. Temiz, halis, katıksız. 2. Bön, kolay aldatılabilen, kurnazlığı olmayan. safvet-i sîne-i sîmînGümüş göğüslünün temizliği.
Safvet-i sîne-i sîmînin edersem takrîr
Midesi
Ab-ı Hayâtın hasedinden bulanır

Nâbî

safvet-i ulviyye: Ulvi temizlik.
Gelir mi safvet-i ulviyyesiyle tasvîre
Bu subh-ı tâze ki pür-feyz ü bî-muâdildir

Tevfik Fikret

sâf: Temiz, pak, halis; berrak, duru.
Tûtî-i mu’cize-gûyum ne desem lâf değil
Çarh ile söyleşemem âyînesi sâf değil

Nef’î

İnsân oldur ki âyîne-veş kalbi sâf ola
Sînende neyler âdem isen kîne-i peleng
Bâkî
Sâf eyleyenler âyîne-i kalb-i âşıkı
Vermişler inkisâr-ı derûndan safâ bana

Fasih (Ahmet Dede)

sâf-be-sâf: Tam saf.
Ne kadar sâf-be-sâf olursa da erbâb-ı kemâl
Yine sadra geçecek
Hak bu ki sultânımdır

Nâbî

sâf-kalb: Temiz kalpli.
Sâf-kalb ol kimseye tutma sakın kalbinde kîn
Fahr-ı Alem dedi sığmaz kîn ile bir yerde în

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

sâf-tab’ân: Temiz yaratılışlılar.
Sâf-tab’ânı bulur zahm-ı feşâr-ıgerdûn
Girse de perdelere revgan-ı bâdâm gibi

Nâbî

sâf-tıynet: Saf gönüllü, saf yaratılışlı.
Ol şâh-ı sâf-tıynet ü rûşen-zamîr kim
İlhâm-ı Hakk’a âyîne olmuş ferâseti
Râşit
sâf-zamîr: İçi temiz.
Ol sâf-zamîr ü pâk-meşreb
Bir bezm-geh eyledi müretteb

Fuzûlî

safâ: 1. Saflık, berraklık. 2. Kedersizlik, gönül şenliği. 3. müz. Bir makam.
Sâkî mey-ı Bâkî’yi getir bezme safâ ver
Çün kâr-ı cihân âkıbetül-emr fenâdır
Bâkî
Ne dünyâdan safâ bulduk, ne ehlinden recâmız var
Ne der-gâh-ı Hudâ’dan mâada bir ilticâmız var

Nef’î

Bâdenin vardır humârı âlem-i aşkın gamı
Her safânın bir gamı var her gamın bir âlemi
Ulvî
Dehrin ne safâ var acabâ sîm ü zerinde
İnsân bırakır hepsini hîn-i seferinde

Ziyâ Paşa

safâ-yı âlem-i âb: Su âleminin eğlencesi.
Sormaz safâ-yı âlem-i âb içregamzesi
Rindân-ı bî-huzûr ne âlemdedir aceb

Şeyh Galip

safâ-yı aşk: Aşk eğlencesi.
Âşıkların vücûduna doldu safâ-yı aşk
Nûr eyledi gönülleri geldi ziyâ-yı aşk
Nuri
safâ-yı aşk-ı canan: Canan aşkının temizliği.
Safâ-yı aşk-ı cânân ile cân-feşângerek âşık
Geçip cân u cihândan tâlib-i cânân gerek âşık
arşî Dede
safâ-yı bâl: Gönül eğlencesi.
Olmaz karîn-i şevk gumûm-i’tiyâd olan
Bilmez safâ-yı bâl nedir, nâ-murâd olan
Sâlim (Trabzonlu)
safâ-yı bâtın-ı hum: Küpün içinin saflığı, kedersizliği.
Meyden safâ-yı bâtın-ı humdur garaz hemân
Erbâb-ı zâhir anlayamazlar murâdımuz
Bâkî
safâ-yı câm: Şarap kadehinin eğlencesi.
Yazık ol hevâ-pereste ki bu bezm-i bî-bekâda
Bırakıp safâ-yı câmı gam-ı rüzgâra düştü

Ziyâ Paşa

safâ-yı câm-ı musaffâ: Temiz kadehin berraklığı.
Vermez safâ-yı câm-ı musaffâyı lây-ı hum
Olmazgüşâde dîde-i dil tûtiyâ ile

Nâbî

safâ-yı cân: Gönül eğlencesi.
Gönül mahabbet-i cânânı özle cân kim olur
Safâ-yı cân var iken mülket-i cihân kim olur
Şeyhi safâ-yı câvidânî: Sonsuz eğlence.
Safâ-yı câvidânîdir neşât-ı lûtfu ahbâba
Belâ-yı nâ-gehânîdir hayâl-i tîğı a’dâya
NeVî safâ-yı cevher-i ışk: Aşk cevherinin saflığı.
Safâ-yı cevher-i ışk ile eyle kalbini hâs
Avâm-ı bed-güheri ışk eder cihânda hâs

Behiştî

safâ-yı cevher-i rûh: Ruh cevherini tasfiye etme, temizleme.
Eğer murâd ise vermek safâ-yı cevher-i rûh
Felek-misâl yürüt sâgar-ı şarâb-ı sabûh

Fuzûlî

safâ-yı çeşme-i Kevser: Kevser çeşmesinin temizliği.
Zülâlinden ibarettir nesîminden kinâyettir
Safâ-yı çeşme-ı Kevser havâ-yi
Cennetü’l-mePâ
Bâkî
safâ-yı devr-i sâgar: Kadeh devrinin eğlencesi.
Dehân u gerdenin bûs eyleyen sâkî olur fârig
Safâ-yı devr-i sâgardan surâhî kulkulundan hem
Ulvî
safâ-yı hâtır: Gönül hoşluğu.
Safâ-yı hâtır üzre olmayan ihsânı neylerler
Görüp sûz-ı derûnun micmerin anberden el çektik

Nâbî

Mükedderdir ser-â-ser meşreb-i eczâ-yı âlem hep
Safâ-yı hâtır ancak bâdede sâgarda kalmıştır
râmi
safâ-yı ıttılâ: Bilme berraklığı.
Kârına ehl-i vukûfun kec-nigâh ettikçe Şeyh Kûr u dûr olmaktadır bulmaz safâ-yı ıttılâ’

Esrar Dede

safâ-yı îd: Bayram şenliği.
Hûrlar ile müzeyyen olup yine cây-ı îd
Reşk-i hayâl olursa yeridir safâ-yı îd
Enverî
safâ-yı kalb: Kalp temizliği.
Bulmam safâ-yı kalbi bir bâde olmayınca
Kesb-i neşât olmaz tâ perde-râz olmayınca

Âdile Sultan

safâ-yı mey-kede: Meyhane eğlencesi.
Safâ-yı mey-kede bir görmek ile anlanmaz
O zevk hâtır-ı uşşâka vara vara düşer

Nâbî

safâ-yı nûr-ı sabûh: Sabah içilen şarap ışığının berraklığı.
Safâ-yı nûr-ı sabûhu bulan siyeh-mestin
Gözüne hâne-i hûrşîd bir harâbegelir

Şeyh Galip

safâ-yı vasl: Kavuşma sevinci
Kâ’be-i kûyun tavâfa şol kadar sa’y eyledim
Merve-i bahtım safâ-yı vasla olmadı delîl

Behiştî

safâ-bahş: Eğlendiren, rahatlandıran.
Lafz-ı rûşen içre ma’nâ-yı latîfigösterip
Câm-ı billûru safâ-bahşa kodum sâfîşarâb

Nef’î

Safâ-bahş olmada gül-zârdan mey-hâne eksik mi
Kalır mı bûy-ı gülden bâğ-bâna nükhet-i sahbâ

Şeyhülislam Yahya

safâ-bahş-ı harîf-i bezm-i ışk
Aşk meclisinin insanına safa veren.
Dürd-i derdidir safâ-bahş-ı harîf-i bezm-i ışk
Sâkiyâ çok etme teklîf-i şarâb-ı nâb ona
Fuzûlî
safâ-güzîn: Şen, neşeli.
safâ-güzîn-i dîdâr: Yüz şenliği.
Sen gökte safâ-güzîn-i dîdâr
Ben yerde azâb içinde bîzâr

Mehmet Akif

safâ-güster: Safa yayan.
Tumturak-ı sühan ü mâni’-i rengînim olur
Ruh-ı feyz-âveri
Nef’îye safâ-güster-i bâl

Üsküdarlı Hakkı Bey

safâ-yâb: Safa bulmuş, neşeli, şen.
safâ-yâb-ı gurûr: Gurur şenliği.
Hüsn-i âgûş-ı tabîatte safâ-yâb-ı gurûr

Kemalzâde Ekrem Bey

safî: Temiz, halis; berrak, duru, karışık olmayan.
Lafz-ı rûşen içre ma’nâ-yı latifi gösterip
Câm-ı billûru safâ-bahşa kodum sâfîşarâb

Nef’î

sâfî-dil: Saf gönül. c. sâfî-dilân.
Sâfî dil isen et lebinin zikrini sûfî
Gel gör ne safâ-bahş olur câm-ı musaffâ

İbni Kemâl

Pûte-i aşk içre
Adnî kâl edelden kalbimiz
Gıll u gışştan hâliyiz âlemde sâfî-dilleriz
Adnî (Sultan III. Mehmet)
sâfî-dilân: Saf gönüllüler.
Sâfî dilâna eyle tekâbülle ittihâd
Kendinde seyr et ârif-i dânânın aksini

Esrar Dede

sâfiyyet: Saf olma hâli, saflık; bönlük.
Oh, bak dalgaların cezbe-i sâfiyyetine
Sanki bir hamle-i sevdâya açık bir sîne

Tevfik Fikret

safiyy: Saf, temiz, pak. c. asfiyâ.
Safiyyullah: Hz. Âdem.
Bu kadar rütbe Safiyyullah’a
Bu takarrüb ol ulu der-gâha

Hakanî

Senden atâ bizden hatâ böyle kuruldu ibtidâ
Afv et bizim hatâmızı Adem Safiyyullah için

Ümmî Sinan

asfiyâ: Safiyy’ler.
Mihr-i eflâk-i nübüvvet mâh-ı burc-ı asfiyâ
Ahmed-ı Mürsel ki âlem na’tin eyler rûz u şeb

Fehim (Hoca Süleyman)

sâgar: Far. Şarap kadehi, piyale; ufak su bardağı.
Pür-safâdır tâb-ı dîdârınla bezm ü bezm-gâh
Rûşenâyî bahş-ı kalb sâgar u peymânesin

Nef’î

Sebû zânûda, sâgar elde, yâr âgûş-ı vuslatte
Bu tarz-ı hâs ile meclis aceb rindâne olmaz mı?
Vecdî
Sâ’id-i sâkîde sâgar gösterir çîn-i cebîn
Bâd-ı şevkıla leb-i cûy-i musaffâ mevc urur
Rızayi sâgar-ı aşk: Aşk kadehi.
Sâgar-ı aşk ile her dem neş’e-i mest-âneyiz
Vaktimiz yok sahv için biz dâimâ sekrâneyiz

Necip (Sultan III. Ahmet)

İdrâk edemez neş’esini sâgar-ı aşkın
Kalbinde onun kim eser-i hubb-i sivâ var

Kâzım Paşa
(Koniçeli Musa)

sâgar-ı âvşin: Kekik kokulu kadeh.
Gül gibi hurrem ü handân ola rû-yı bahtın
Sâgar-ı âvşin ola lâle-sıfat cevher-dâr
Bâkî
sâgar-ı ayş: Eğlence kadehi.
Gül gibi hurrem ü handân ola rûy-i bahtın
Sâgar-ı ayşın ola lâle-sıfat cevher-dâr
Bâkî
sâgar-ı bâde: İçki kadehi.
Bir ayağta iki âlem mülkünü seyrân eden
Sâgar-ı bâdeyle onlar kim ayakdaş oldular
Âhî (ayağ: kadeh)
sâgar-ı bâde-i leb-rîz: Ağzına kadar dolu şarap kadehi.
Devlet-i meyde gönül gussa-i âlem çekmez
Sâgar-ı bâde-i leb-rîz çeker gam çekmez

Nâbî

sâgar-ı gam: Gam kadehi.
Sâgar-ı gam emeriz biz leb-i dil-ber yerine
Sâfî ağu içeriz bâde-i ahmer yerine
Enverî
sâgar-ı gerdân: Dönen kadeh.
Devr-i meclis bana girdâb-ı belâdır sensiz
Mey-i zehr-âb-ı sitem sâgar-ıgerdânı bile
Neşatî
sâgar-ı gül: Gül kadehi.
Rind-i mey-nûşem ki sâgar sâgar-ı güldür bana
Fenn-i mey-hârîde gam üstâd-ı kâmildir bana

Nâbî

sâgar-ı habâb: Su kabarcıklı kadeh.
Sâgar-ı habâb mevce-i meh-tâbtır bu şeb
Fânûs-ı bahr-i nûra girdâbtır bu şeb

Şeyh Galip

sâgar-ı ikbâl: Talih kadehi.
Dönsün felekte sâgar-ı ikbâli gün gibi
Tâ ona dek ki âhir-i bezm-i cihân olur
Nef’î
sâgar-ı işkeste: Kırık kadeh.
Pür gerektir sâgar-ı işkeste câm-ı zer-nişân
Meşreb-i ehl-i fenâda ey gönül
Cemlik budur

Şeyhülislam Yahya

sâgar-ı işret: Eğlence meclisinin kadehi.
Şâhid-i maksad nevâ-yı çeng teg perde-nişîn
Sâgar-ı işret habâb-ı sâf-ı sahbâ teg nigûn
Fuzûü sâgar-ı keşîde: Çekilmiş kadeh, içilmiş kadeh.
Bir nim-neş’e say bu cihânın bahârını
Bir sâgar-ı keşideye tut lâle-zârını

Nedim
sâgar-ı leb-rîz: Ağzına kadar dolu olan kadeh.
Beni ol rütbe dil-hûn etti kim bir câm için sâki
Elinde sâgar-ı leb-rize karşı hûn ile doldum

Esrar Dede

sâgar-ı mey: İçki kadehi.
Olurdum zâhidâ çoktan dehen-şûy sâgar-ı meyden
Humâra olsa ümmid-i müdâvâ gayrı bir şeyden

Nâbî

sâgar-ı mînâ: Mine işlemeli kadeh.
Başlasan mecliste devre sâgar-ı mînâ ile
Lâle-i sir-âb-ı bâğı bezm-i işret-hânesin

Nef’î

sâgar-ı neşât: Sevinç kadehi.
Bir kerre bana gelmedin ey sâgar-ı neşât
Bildim ki sen de tâbi’-i devr-i zemânesin

Nâbî

sâgar-ı pür-mey: İçki dolu kadeh.
Sâgar-ı pür-meyi elden komazam başım için
Kişi ayakta kalır olmasa sâfî senedi

Behiştî

sâgar-ı sahbâ: Şarap kadehi.
Dem bu demdir behey idrâksiz endişeyi ko
Kevseri havz ile sâgar-ı sahbâya değiş
Nef’î
sâgar-ı sahbâ-yı aşk: Aşk kadehinin içkisi.
Sâgar-ı sahbâ-yı aşk ile
Necibâ neş’e-yâb
Ol tamâmen tâ ki âzâd-ı cihân etsin seni

Necip (Sultan III. Ahmet)

sâgar-ı ser-şâr: Ağzına kadar dolu olan kadeh.
Mest-i sahbâ-yı tarab-hâne-i şevkız ki müdâm
Rûh-ı Cem gıbta eder sâgar-ı ser-şârımıza
Eşref Paşa
(Bursalı Mustafa)
Gördüğün zindân-ı aşkın neşve-i şevk-âveri
Muktebestir neşvesinden sâgar-ı ser-şârımın

Muallim Naci

sâgar-ı sîmîn: Gümüş işlemeli kadeh.
La’l-gûn meydir elinde sâgar-ı simin ile
Ya nigin-i la% dür reşk-i lebinden oldu âb

Fuzûlî

sâgar-ı ser-şâr: Ağzına kadar dolu kadeh.
Her sâgar-ı ser-şârı bir nehr-ı CinânEdir
Her rıtl-ı mey-efşânı bir bahr-i kerâmettir

Esrar Dede

sâgar-ı zerrîn: Altın işlemeli kadeh.
Tut imdi sâgar-ı zerrin kem olma nergisden
Benefşe gibi gözetme gam-ı perişânı
Şeyhi
Sâgar-ı zerrin ile düşmezdi nergis pâyına
Gitmese çini sürâhilerle sûsen bir yana

Hayâlî Bey

sâgar-keş: Kadehle içen, kadeh kaldıran, kadeh çeken. sâgar-keş-i derd-i nifâk: İki yüzlülük sıkıntısıyla kadeh kaldıran.
Basma bezm-i sohbet-i ehl-i hevâya hiç ayak
Kılmasınlar tâ seni sâgar-keş-i derd-i nifâk
Âgâh
Osman Paşa
(Trabzonlu)
sâgar-şiken: Kadeh kıran.
Hâtır-şiken olmadan sakın da yürü var
Sâgar-şiken ü sebû-şiken hum-şiken ol

Nâbî

sagîr: Ar. Küçük, ufak. c. sigâr.
sagîrü’l-hacm: Hacmi küçük.
Ekseri nüh-kubbe-i eflâke sığmaz
Nâbîyâ
Dil-büzürgân-ı sagirü’l-hacm âdem böyledir

Nâbî

sigâr: Sagîr’ler, küçükler, ufaklar.
Dünyâ o fenâ-hâne ki şeklinde beka yok
Bir yer ki kibârında, sigârında hayâ yok

Kemalzâde Ekrem Bey

sigâr u kibâr: Küçükler ve büyükler (bütün halk).
Abîd-i kem-teri fermânıdır zemîn ü semâ
Kemîne çâkeri ihsânıdır sigâr ü kibâr

Ziya Paşa

sahâ: Ar. El açıklığı, cömertlik.
Doldurdu gerçi cûd u sahâ gösterip felek
Ceyb-i cibâl ü dâmen-i sahrâyı sîm ile Bâkî
sâha: Ar. Meydan, açıklık, düz ve geniş yer. c. sâhât.
Gezilse sâhasında her taraf rûy-ı sâfa zâhir
Nigâh olunsa her bir gûşesinde bin fersah mevcûd

Nedim
sâha-i âlem: Âlemin meydanı.
Tengdir sâha-i âlem cevelân-ı fikre
Sanma teftîş-i kemâle kürre-i hâk yeter

Hersekli Arif Hikmet

sâha-i bu’d-ı mücerred: Soyut uzaklık alanı.
Hasmı vâreste-i tedmîr olamaz bulsa bile
Sâha-i bu’d-ı mücerred gibi bir semt-ı baîd
Yenişehirli Avni
sâha-i büstân: Bostan alanı.
Bir temâşâdır fezâ-yı sâha-i büstânı kim
Seyr edenler bâğ-ı Adn’i eylemez hâtır-nişân

Üsküdarlı Hakkı Bey

sâha-i dehr: Dünya meydanı.
Haşre dek tâ ki ola beste-i evtâd-ı hulûd
Sâha-i dehrde etnâb-ı hıyâm-ı devlet
Münif sâha-i dil: Gönül meydanı.
Ettikçe geşt-i deşt-i sitem şâh gamzesi
Laht-ı ciğerle sâha-i dilde yemeklenir
Neylî
sâha-i emvâc: Dalgalar meydanı.
Muazzam heykeli feyz-i tabîat cebhe-i mağrûr
Semâdan sâha-i emvâca düşmüş burc-ı nûr-â-nûr
Kemal Paşazâde Ekrem Bey

sâha-i endîşe: Endişe meydanı.
Sâha-i endîşedir sûk-ı tasâvîr-i bihişt
Her ne geçse hâtımından
Nâbîyâ mevcûd olur

Nâbî

sâha-i gül-zâr: Gül bahçesi sahası.
Teşnedir bâğ-ı İrem sâha-i gül-zârımıza
Reşk eder bâl-ı Hümâ sâye-i dîvârımıza

Nâbî

sâha-i hazrâ: Yeşil alan.
Bütün bu sâha-i hazrâ, bu nev-demîde çemen
Yeşil bir örtünün altında bir amîk mezâr

Mehmet Akif

sâha-i hilkat: Yaratılış meydanı.
Çıkıp her şeb temâşâ eyler oldum aynı hâletle
Ne nimettir şu manzarlar, ne hoştur sâha-i hilkat

Abdülhak Hâmit

sâha-i hadrâ: Yeşil saha.
Bütün bu sâha-i hadrâ, bu nev-demîde çemen
Yeşil bir örtünün altında bir amîk mezâr

Mehmet Akif

sâha-i ıtlâk: Salıverme alanı.
Kümeyt-i ma’nî eyler sâha-i ıtlâkda cilve
Sevâd-ı lafzdan istersepâyına ikâl olsun

Nâbî

sâha-i imkân: İmkân alanı.
Görmedi zâtın gibi düstûru çeşm-i rûzgâr
Nasb olaldan sâha-i imkâna çetr-i bî-tınâb

Üsküdarlı Hakkı Bey

sâha-i kevn ü mekân: Kâinat meydanı.
Dahi tab’ımgibi birşehsüvâr-ı âlem-i ma’nâ
Feres-rân olmamıştır sâha-i kevn ü mekân üzre

Ziyâ Paşa

sâha-i külhân: Külhan meydanı.
Bir gün erbâb-ı rimâhı cem’ edip ol şehsüvâr
Sâha-i külhâneye sürdü semend-i rağbeti

Enderunlu Vâsıf

sâha-i medhûş: Dehşet veren meydan.
Bakma kabristâna ancak sâha-i medhûşuna
Dur da bir müddet kulak ver nâle-i hâmûşuna

Mehmet Akif

sâha-i mescid: Mescit meydanı.
Sâha-i mescide germ-âbeden evvel varamam
Gördüğüm vâkıa-i vuslatı ta’bîr etsem

Nâbî

sâha-i mînâ: Mina meydanı.
Pây-ı hayâle et meded ey dîde rûy-mâl
Belkîs’tır sâha-i mînâya bir gelir
Rızayi
sâha-i pehn-bürûz: Geniş açıklık alan.
Oldu berdâşte heylûlet-i deycûr-ı amâ
Sâha-i pehn-bürûz oldu zevâyâ-yı kümûn
Münif
sâha-i perhâş-ı derd-i aşk-ı bi-rahm: Merhametsiz aşk derdinin savaş alanı.
Şehîd-i sâha-iperhâş-ı derd-i aşk-ı bî-rahmım
Asıldı tîğ-ı hûn-âlûd-ı âhım arş-ı a’lâya

Esrar Dede

sâha-i takrir: Karar verme yeri.
Nâbî hilâf-ı vüs’at-i meydân-ı iltifât
Vakt-i itâb sâha-i takrîr teng olur

Nâbî

sâha-i zillet: Zillet sahası.
Çirkten sîneni tathîre sana reh-berdir
Sâha-i zillete rû-mâlleri cârûbun

Nâbî

sâhât: Sâha’lar.
Şâdtan ol yanaydı avert evi
Sâhâtı ser-sebze vü bünyâd kavi
Gülşehri
Olsa ger bâd-ı semûmu sâhâtından pür-tâb
Ser-i bed-hâhına tâ haşryağardı samsâm

Nedim
sâhât-ı çemen: Yeşil alanlar.
Firdevs sahnı sofası mi sâhât-ı çemen
Çün döşendi dürülüp ferş-i zümürrüd nat’-ı sîm
Şeyhi
sâhât-ı sahn-ı harem: Gizli sahne sahaları.
Sidre-i cennet gibi kadrin makamı müntehâ
Sâhât-ı sahn-ı harem gibi harîmin muhterem
nizami
sahâbet: bk. sâhib.
sahâbî, sahâbe: Ar. Hz. Muhammed (s. a. s.)’i görmüş ve onun sohbetlerinde bulunmuş olan kimse.
Yok ya Abbâs’ı bilmeyen, kimdi
O sahâbîyi dinleyen kimdi
Mehmet Âkif
sahâif: bk. sahîfe.
sallara: bk. sahrâ.
sâhât: bk. sâha.
sahâvet, sehâvet: Ar. Cömertlik, el açıklığı.
Hem sahâvette eder defter-ı Hâtem leri tayy
Hem şecâatte kılar hamle-ı Rüstemleri red
Nizamî
Andan
İbrâhîm’e ad oldu “Halîl”
Kim sahâvet yolunu buldu sebîl
ahmed-i Dâî (andan: o sebepten)
sahi, sahiyy: Sahâvet’ten; cömert, eli açık.
Civân-merd-i cihândır şûh-ı meşrebtir melek-hûdur
Sahîdir ehl-i dildir nükte-dândır nükte-pîradir

Nef’î

sahb: Ar. Sâhib’ler, yakın dostlar. sahb-âsâ’
Yakın dostlar gibi.
Sahb-âsâ yürürler yerde câmid gördüğün dağlar
Bütün zerrât bir kânûn-ı istimrâra tâbidir

Ziya Paşa

sahbâ: Ar. 1. Şarap, süci. 2. Al renk.
Elinden çektiğim sâkî-i dehrin nîş-i hem-demidir
Benim sahbâ diye nûş ettiğim zehr-âb-ıgamdır hep

Koca Râgıp Paşa

Nevâ-yı neydir esen bâd câm-ı meydir gül
Çemende eşk ile sahbâ misâl-i cû dökülür

Yahya Kemal

Hâsıl ettin ârzûsun gönlümün lutf eyledin
Oldu hattâ câm-ı ser-şârımda sahbâ mevc mevc

Muallim Naci

sahbâ-yı adem: Yokluk şarabı.
Cân verir âdeme endîşe-i sahbâ-yı adem
Gevher-i cân mı aceb cevher-i mînâ-yı adem

Akif Paşa

sahbâ-yı câh: İkbal ve mevki kadehi.
Erbâb-ı devletin görüp evzâın anladım
Râşid, edermiş âdemi sahbâ-yı câh mest
Râşit (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)
sahbâ-yı cemâl: Güzellik şarabı.
Salınıp nâz ile ol ser-mest-i sahbâ-yı cemâl
Ateşîn bâdeyle nahl-i erguvân olmuşgelir

Riyazî
sahbâ-yı irfân: İrfan şarabı.
Râsih’in bu matlaHn tazmîn edip sâkî-i kilk
Nukl sundu çektiğim sahbâ-yı irfân üstüne

Nedim
sahbâ-yı işret: Eğlence şarabı.
Meğer kim adl ü dâdın gerçi ammâ bilmedim
Etti sahbâ neş’eden ya neş’e sahbâdan zuhûr

Nevres-i Kadim

sahbâ-yı leb: Dudağın şarabı.
Sahbâ-yı lebin çeşm-i füsûn-kâra mı mahsûs
Feyz-i dem-i Îsâ iki bîmâra mı mahsûs

Şeyh Galip

sahbâ-yı sühan: Söz, şiir şarabı.
Mest eylemeğe âlemi sahbâ-yı sühandan
Ey hâme-ı Nâbî yine himmet sana kaldı

Nâbî

sahbâ-yı ter: Taze şarap.
Sînesi destindeki peymâneden berrâk u sâf
Ruhları destindeki sahbâ-yı terden kırmızı

Nedim
sahh, sah: Ar. Sıhhat’ten; “doğrudur, yanlışsızdır” anlamına gelen ve eski resmî yazılara konulan işaret.
Tarf-ı hatta turrası bir ukde peydâ eylemiş
Gûyâ sahh çekmiş âsaf-pençe fermân üstüne

Nedim
sahh-ı sahih: “Doğrudur, yanlışsızdır” anlamına gelen resmî yazılara konulan bir işaret.
Birisi pençe-i fermân birisi sahh-ı sahîh
Birisi safha-i telhîs biri nevk-i kalem

Nâbî

sahhâf: Ar. Sahf’tan; eski kitap alıp satan kimse, kitapçı.
Levh-ı Mahfûz-ı sühendir dil-i pâk-ı Nef’î
Tab’-ı yârângibi dükkânçe-i sahhâf değil

Nef’î

Fünûna dâd u sitedle olur mu hîç vâkıf
Nihâyeti kütübün ismin öğrenir sahhâf
Beüğ sahhâr: bk. sehhâr.
sahi, sahiyy: bk. sahâvet.
sâhi: Ar. Sehv’den; hata işleyen, yanılan.
Benim isyânıma yoktur tenâhî Ümîd-i afv eder bu abd-i sâhî

Ziya Paşa

sâhib: Ar. Sahb’tan; 1. Malik, sahip. 2. Koruyan. 3. Bir vasfı olan. 4. Bir iş yapmış olan. c. ashâb, eshâb.
Vay eğer rûz-ı cezâda sâhib olmazsan bana
Olmaya hîç ben gibi bir kimse rüsvây u rezîl

Enderunlu Vâsıf

Sâhib iyçün ne büyük devlettir
Ziynet-i hâfiza-i millettir

Muallim Naci

Sâhib siz olan memleketin batması haktır
Sen sâhib olursan bu vatan batmayacaktır

Mehmet Akif

sâhib-i câm: Kadeh sahibi.
Adl ü dâd etmekte ya Nûşirevân olmuş-durur
Sâhib-i câm olmada ya olmuş
İskender kadeh
enverî
sâhib-i dil: Gönül sahibi.
Vezîr-i nükte-dân, düstûr-ı ehl-i ilm ü sâhib-i dil
Ki gâlibtir zekâda fikri akl-ı müstefâd üzre
Nef’î
sâhib-i dîvân: Divan sahibi.
Görünce sâhib-i dîvân olanlar ebyâtını
Dediler olsan olur ehl-i nazma ser-defter

Hayâlî Bey

sâhib-i güftâr: Söz sahibi.
Biz kelâm-ı naklîyiz nerde o sâhib-i güftâr
Ona teslîm edelim emrine münkâd olalım
Muradî (Sultan IV. Murat)
sâhib-i hâl: Hâl sahibi.
Biz kamu esrâra mahrem sâhib-i hâl isteriz
Rikkat-i kalb ile her dem çeşm-i seyyâl isteriz
Muradî (Sultan III. Murat)
sâhib-i haşem: Hizmet ehlinin sahibi.
Gerçi geldi nice sâhib-i haşem ü feth ü zafer
Kimseler olmadı bu feth-i mübîne mazhar

Ziyâ Paşa

sâhib-i hüner: Hüner sahibi.
Erbâb-ı fazl u ma’rifet olmazdı mu’teber
Herkes cihânda olsa eğer sâhib-i hüner
Sâmih (Nasuhizade Mehmet)
sâhib-i ırz: Irz sahibi.
Sâhib-i ırz idi evvel gazel-i sâde iken
Uydurup ehl-i hevâ eylediler der-be-deri

Nâbî

sâhib-i irfân: İrfan sahibi.
Alemde
Mezâkî veş bir sâhib-i irfânız
Erbâb-ı dile mâil bir ehl-i hüner yok mu
Mezâkî
sâhib-i irşâd: İrşad sahibi.
Gör zâhidi kim sâhib-i irşâd olayım der
Dün mektebe vardı bugün üstâd olayım der

Bağdatlı Ruhi

sâhib-i iz’ân: Anlayış sahibi.
Sâhib-i iz’ân için bir başka mîzân istemez
Gösterir mâhiyyet-i vicdânı insânın işi
Münire (Hanım)
sâhib-i kalb: kalp sahibi.
Ah o bedîü’l-cemâl sâhib-i kalb ü zekâ
Ah o feyz-ı Hudâ nâdire-i nükte-dân

Kemalzâde Ekrem Bey

sâhib-i kerem: Kerem sahibi.
Buhl ile âleme darbül-mesel olmak yeğdir
Mahz-ı da’pâ ile sâhib-i kerem olmaktan ise
Agâh
Osman Paşa
(Trabzonlu)
sâhib-i keşf: Keşif sahibi.
Ben ne keşşâfm ne sâhib-i keşf ammâ ma’nîde
Mû-şikâf-ı nükte-hâ-yı âsmânîdir sözüm

Nef’î

sâhib-i lâf: Söz sahibi.
Hasb-i hâlimdir husûsa lâf-ı da’pâ ber-taraf
Gerçi sâhib-i lâf olur erbâb-ı tab’ın ekseri

Nef’î

sâhib-i irşâd: İrşat sahibi.
Gör zâhidi kim sâhib-i irşâd olayım der
Dün mektebe vardı bugün üstâd olayım der

Bağdatlı Ruhi

sâhib-i mezâk: Zevk sahibi.
Hem kadeh hem bâde hem bir şûh sâkîdir gönül
Ehl-i aşkın hâsılı sâhib-i mezâkıdır gönül
Nef’î
sâhib-i mi’râc-ı habîb-ı Vehhâb: Allah sevgilisinin (Hz. Muhammed) miracının sahibi
Ey sâhib-i mi’râc-ı habîb-ı Vehhâb
Hâdî-i sübül şâh-ı rusül arş-ı Cenâb

Nazîm (Yahya)

sâhib-i şast: Okunu hedefine ulaştıran adam.
Erbâb-ı garaz bizden ırağ olduğu yeğdir
Düşmez yere zîrâ okumuz sâhib-i şastız

Bağdatlı Ruhi

sâhib-i tîğ u kalem: Kılıç ve kalem sahibi.
Sâhib-i tîğ u kalem mâlik-i câm ü hâtem
Âsaf-ı Cem-azamet dâver-ı Cemşîd-vakâr
Bâkî
sâhib-i tûğ: Tuğ sahibi.
Câhile câh ile rıf’at mı gelir âlemde
Alem-efrâz-ı maârifdir olan sâhib-i tûğ

Sünbülzade Vehbi

sâhib-i vicdân: Vicdan sahibi.
Hâleti-i vecd ü semâ’ emr-i nihân
Yine anlar onu sâhib-i vicdân

Sünbülzade Vehbi

sâhib-ayârân: Ölçü sahipleri.
Eder sâhib-ayârân birbirinin kadrini tekmîl
Terâzû-yı diğerdir yine mi’yân tezârûnun

Nedim
sâhib-cemâl: Güzellik sahibi.
Dil-berâ sen gibi bir sâhib-cemâli görmedim
Tâ ezelden kısmet etmiştir bize
Kassâm’ımız
Fârisî (Sultan II. Osman)
sâhib-eser: Eser sahibi.
Gönül yap yıkmağa cehd etme âbâd olmak istersen Beyim sâhib-eser ol hayr ile yâd olmak istersen
Tâlib-ı Bursevî (Kadim)
sâhib-hâne: Ev sahibi.
Bir gelen bir daha gelmez bak sana ey dehr-i dûn
Böyle tekdîr eylemez mihmânı sâhib-hâneler

Keçecizade İzzet Molla

sâhib-hurûc: Beklenilen
Mehdi ve benzeri zevat için kullanılır.
Hemen kasd-ı mazlûm olan cânedir
Hep ef’âl-i sâhib-hurûc-ânedir

Abdülhak Hâmit

sâhib-hüner: Hüner sahibi.
Ehl-i dil kadrin niçin fehmeylemez sâhib-hüner
Biz bu râz-ı müşkili bilmekte hayrânız hele

Cevrî (İbrahim Çelebi)
sâhib-kadem: Öncelik sahibi.
Vefâ yok dil-rübâlarda bu meşhûr-ı cihân ammâ
Hafîdâ va’dine olşûhu ben sâhib-kadem buldum
Şeyhzâde İbrahim
Hafid
sâhib-kırân: 1. Her zaman üstünlük kazanan hükümdar (kimse). 2. Her zaman kutlu yıldızlar olarak bilinen
Müşteri ile
Zühre yıldızının aynı burçta ve aynı noktada birleşmesidir.
Böyle bir anda doğan kimselerin talihli olduklarına inanılır.
Gamze-i dil-ber ne ola reşk eylese endîşeme
Hırz-ı bâzû-yı dil sâhib-kırândır sözüm

Nef’î

Sultân
Murâd-ı kâm-rân efier-dih ü kişver-sitân
Hem pâdişâh hem
Kahraman sâhib-kırân-ı Cemhaşem

Nef’î

sâhib-kırân-ı devrân: Feleğin sahip kıranı.
Yegâne
Rüstem-i sâhib-kırân-ı devrân kim
Süm-i semendi eder kûha ettiğin
Ferhâd

Nâbî

sâhib-lâf: Söz ehli.
Hasbihâlimdir husûsâ lâf-ı da’vâ ber-taraf
Gerçi sâhib-lâf olur erbâb-ı tab’ın ekseri

Nef’î

sâhib-mezâk: İnce zevkli.
Hem kadeh hem bâde hem bir şûh sâkîdir gönül
Ehl-i aşkın hâsılı sâhib-mezâkıdır gönül

Nef’î

sâhib-nazar: İleri görüşlü.
Düşte görmüş
Leylî’yi bir gece bir sâhib-nazar
Boynunu eğmiş dururdu kabr-ı Mecnûn üstüne

Necati Bey

sâhib-sebel: Görme hastalığı olan kimse.
Nûrunla zü’l-vücûd-durur zerre-i vücûd
Ey nûr-ı dîdegörmedi sâhib-sebel sesi

Hayâlî Bey

sâhib-zemân: Tasavvufta zamanın velisi.
Nesîmî çün bugün devrân senindir
Cihânda hüsrev-i sâhib-zemânsın
Nesimi
ashâb, eshâb: Sâhip’ler. bk. ashâb.
Rûh-ı Kuds oldu dehânı vü dili peygamber
Hatı ashâb durur gül yanağı hayrü’l-al

Taşlıcalı Yahya Bey

Musâhib oldu dil ü cân gamınla ışkından
Muvâfik olacağız yolda hoş-durur ashâb

İbni Kemâl

Her menâr üzre kanâdildengeçirdin tavk-ı nûr
İtikaf ashâbının kalbine bahş ettin sürûr
Aşkî
ashâb-ı derd: Dert sahipleri.
Âheng-i âh ü nâleleri edelim bülend
Ashâb-ı derdi cûşa getirsin bu heft-bend
Bâkî
ashâb-ı devlet: Saadet ve refah içinde yaşayanlar.
Vaktiyle hâke basmayan ashâb-ı devletin
Şimdi izâm-ı dest ü seri hâk-i râhdır
Yenişehirli Avni
ashâb-ı kâl: Söz sahipleri.
Hakkı biz bulduk diye zann etmesin ashâb-ı kâl
Cûylar çün erdiler deryâya hâmûş oldular

Hayâlî Bey

ashâb-ı Kehf: Kur’an-ı Kerim’de zikr olunmuş ve bir mağarada senelerce uyumuş olan kimseler (Yemlîha, Mekselîna, Mislînâ, Mernûş, Debernûş, Şâzenûş, Kefeştatayyuş ve köpekleri Kıtmir).
Cemâl-i pâkini
Ashâb-ı Kehfgörmek için
İle’l-ebed olamaz hâb-ı aşkından bîdâr

sahâbet: 1. Sahip çıkma, 2. Koruma.
Görmez sahâbet etmeyi Allah bile revâ
Vicdâna karşı şahs-ıgüneh-kâr ü mücrimi

Tevfik Fikret

sahîf: Ar. Sahâfet’ten; 1. Zayıf, hafif. 2. Boş, gevşek. 3. Dokuması seyrek bez.
Hâşelillâh nedir ol kavl-i sahîf
Diyeler sâkıt olurmuş telf

Sünbülzade Vehbi

sahîfe: Ar. Sayfa, üzerine yazı yazılan
kâğıt. c. sahâif (sahâyif), suhuf.
Zevâl-i hüsnü hengâmında bastı hat
Sahîfe çirk-nâk oldukça âdettir rakam çekmek

Nâbî

sahîfe-i âlem: Dünya sayfası.
Minnet
Hudâ’ya devlet-i dünyâ fenâ bulur
Bâkî kalır sahîfe-i âlemde adımız
Bâkî
Nakş-ı safâ sahîfe-i âlemde kalmamış
Bûy-ı vefâ hamîre-i âdemde kalmamış

Nâbî

Kerrât ile sahîfe-i âlemde çekmişim
Bu sûret-i mükerrer-i leyl ü nehâreyuf

Şeyh Galip

sahîfe-i dil: Gönül sayfası.
Midâd-ı şevk ile pür eylesem ne ola gece gündüz
Sahîfe-i dili üstâd-ı aşk verdi kabâle

Şeyhülislam Yahya

sahîfe-ı Erteng: Erteng (meşhur ressam) sayfası.
Görülse sahîfe-ı Erteng çarh-ı âyîne-gûn
Gelir zuhûra hezârân nukûş-ı bûkalemûn
Yenişehirli Avni
sahîfe-i felek: Feleğin sayfası.
Sahîfe-i felek üzre nücûma dönmüştür
Utârid’in dökülen rîgi rîg-dânından

Nâbî

sahîfe-i niyaz: Niyaz sayfası.
Bîdâr bulunca dil-nüvâzın
Açmazdı sahîfe-i niyâzın

Şeyh Galip

sahîfe-i ruh-ı cânân: Sevgilinin yanağının sayfası.
Eşkim sahîfe-i ruh-ı cânâna düşmesin
Hûn-ı şehîd mushaf-ı Osmân’a düşmesin

Sâbit

suhuf: Sahîfe’ler.
suhuf-ı cemâl: Güzellik sayfaları.
Arz et yüzünü suhuf-ı cemâli okusunlar
Çöz zülfünü kim şerh oluna defter-i fitne

Hamdullah Hamdi

suhuf-ı ûlâ: İlk sayfalar.
Suhuf-ı âlâdır hakikat bu nukûş-ı kâinât
Hâtime nâzil olan âdem denen
Kurân imiş

Gaybî

sahâif, sahâyif: Sahîfe’ler.
Sahâyif olsa felekler nihâl-ı Sidre kalem
Yazılmaya keremi defteri ale’l-icmâl
Bâkî
Artık sahâifinde iktâb-ı hayâtımın
Bir nükte-i sürûra tesâdüf muhâl olur

Tevfik Fikret

sahâyif-i âfâk: Ufukların sayfaları.
Âsârımı sahâyif-i âfâka neşr için
Hâmem vekîlidir leb-i hâmûşumun benim

Nâbî

sahih: Ar. Sıhhat’ten; doğru ve hatasız
olan, noksanlığı olmayan.
Birisi pençe-i dermân birisi sahn-ı sahîh
Birisi safha-i telhîs ü biri nevk-i kalem

Nâbî

Gece, birçok fukarâ evlerinin lâmbaları
En sahîh aynadan aksettiriyor Üsküdar’ı

Yahya Kemal

sahîhü’l-bâl: Kalbi temiz; saf.
Gam oku zahmının derdin ne bilsin sîne-i mesrûr
Sahîhü’l-bâl olan ehl-i belânın zahmetin bilmez
behiştî
sahil: Ar. Deniz, göl kenarı; yalı, kıyı. c. sevâhil.
Keştî-i akla olur her mevci bir girdâb-ı ye’s
Aşk bir deryâ-yı ummândır ki sâhil nâ-bedîd

Ziyâ Paşa

Sâhil gunûde kütle-i deycûr, ufuk abûs
Gök pür-sehâb ü zıll, ona sen mehbit-i ukûs

Tevfik Fikret

Husrân sarar âfâkını, yırtıp geçemezsin
Arkanda mı karşında mı sâhi seçemezsin

Mehmet Akif

sâhil-i a’dâ: Düşman sahilleri.
Bâd hükmün sürüp enfâs-ı Mesîhâ’ya kadar
Bâd-bân açtı zafer sâhil-i a’dâya kadar

Yahya Kemal

sâhil-i avf: Af sahili.
Çok keştî-i isyânı çeker sâhil-i afve
Bahr-i keremin mevc-i atâsın ne bilirsin

Nâbî

sâhil-i cûd: Cömertlik sahili.
Bu emvâc-ı belâ içre bulunca sâhil-i cûdu
Mekân-ı keştî-i dil geh firâz u geh nişîb oldu

Şeyhülislam Yahya

sâhil-i deryâ: Deniz sahili.
İmtiyâz-ı sâbit ü seyyârı müşkildir hayâl
Zanneder sükkân-ı keştî sâhil-i deryâ yürür
Galip Paşa
sâhil-i kâmİstek sahili.
Bâdı taleble fülk-i dil sâhil-i kâma ermedi
Vay ona ki râh-beri himmet-i rûzigâr ola
Sabri (Mehmet Şerif Çelebi)
sâhil-i maksûd: Kastedilen sahil.
Erer bir sâhil-i maksûda âhir fülk-i dil kalmaz
Olur bir gün müsâid rûzgâr ammâ zemân ister
Rüşdî (Ahmet)
sâhil-i mihnet: Sıkıntı sahili.
Nesîm-i lûtfunadır intizârı fülk-i dilin
Çok oldu sâhil-i mihnette rüzgâre bakar

Şeyhülislam Yahya

sâhil-i vasl: Kavuşma sahili.
Aşk ile ism-ı Celâl’e gark olan bulur necât
Sâhil-i vasla erip de vâsılı ummân olur

Âdile Sultan

sâhil-res: Sahile ulaşan.
sâhil-res-i fütûr: Gevşekliği kenara çeken.
Sâhil-res-i fütûr olalı keştî-i ümîd
Deryâ-yı ârzûda şinâs etmez oldu dil

Ziyâ Paşa
sâhil-res-i semt-i necât: Kurtuluş semtinin sahiline ulaşan.
Elden keştîleri sâhil-res-i semt-i necât âhir
Değildir nâ-hudâ, ey akl-ı kûteh-bîn, Hudâ’dır hep

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)
(nâ-hudâ: gemi kaptanı.)
sâhil-resîde: Kıyıya ulaşmış.
Hep nefha-i latîfe-i aşkındır eyleyen
Sâhil-resîde mevc-i perîşân-ı şi’rimi

Tevfik Fikret

sâhil-serây: Büyük yalı kasrı.
Gâh aks-endâz olur âyîne-i hâtırda şevk
Bir sadâdır kim
Bebek sâhil-serâyından gelir

Yahya Kemal

Kemâl-i ziyb ü ferle yaptı bu sâhil-serâyı kim
Havası dil-küşâ âbı musaffâ hâki anber-bû

Nedim
sevâhil: Sâhil’ler, kıyılar.
Ey dürr-i pâk ağzına nisbet senin sadef
Deryâ sevâhilinde yatar pâre-i hazef
Bâkî
sevâhîl-i çemen: Yeşillik sahilleri.
Sevâhil-i çemene çıktı genc-ı Bâd-âver
Yöneldi
Hüsrev-ı Nevrûz’a devlet ü ikbâl
Bâkî
Kırım sevâhilin evvelce ettiler teshîr
Mahall mahall olunup nasb hayme-i iclâl

Ziyâ Paşa

sahîn, sahîne: Ar. Sühûnet’ten; sıcak, kızgın, kızarmış.
Hastalıktan amân görmeye çeşm-i sahîn
Mûmyâ bulmaya âlemde şikest külehin

Nedim
sâhir: Çblr) bk. sihr.
salık: Ar. 1. Dövme, dövülme, ezme, ezilme. 2. Sürtme.
Itır-sûz olmak için bezm-i güle dahi nesîm
Hâven-i lâlede sahk etmez idi anber-i hâm

Nef’î

Olmaz
Mesîh ederse eczâsını da sahk
Şemşîr-igamze yareleri merhemâşinâ

Nâbî

(Sâmî ?)
sahleb: Ar. Sa’leb’ten; salep, salepgillerden elde edilen güzel kokulu toz ve ondan yapılan içecek.
Bu işret-gehte sâkî herkese meşrebçe lutfeyle
Cenâb-ı rinde tavşan kanı mey sun zâhide sahlep

Sâbit

sahn: Ar. 1. Avlu, evin ortasındaki açıklık, bahçe, hayat. 2. Boş yer, oyuk. 3. Orta meydan; cami ve medreselerde herkesin toplandığı üstü örtülü yer. 4. Büyük kâse. 5. Sahan. 6. Sahne. c. suhûn, sıhân.
Taşradan geldi çemen sahnına bî-gâne diye
Devr-i gül sohbetine lâleyi iletmediler

Necati Bey

sahn-ı âlem: Âlemin ortası.
Sahn-ı âlem bir saâdet-zâr olurken adl ile
Ekser-i ebnâ-yı nev’in rağbeti bî-dâda, hayf
Ziya (Adanalı)
sahn-ı âlem-i ma’nî: Mana âleminin sahnesi.
Binâ-yı şi’r
Nâbî öyle âlî-tergerektir kim
Nümâyân ola sahn-ı âlem-i ma’nî zemîninden

Nâbî

sahn-ı behişt: Cennet bahçesi.
Kasr-ı sürûr künc-i kanâat değil midir
Sahn-ı behişt kûy-ı ferâğat değil midir

Nâbî

sahn-ı cennet: Cennet bahçesi
Çeşm-i im’ân ile baktıkça vücûd-ı ademe
Sahn-ı cennet görünür âdeme sahrâ-yı adem

Akif Paşa

sahn-ı cihân: Cihan ortası.
Ya sahn-ı cihân bir çemen-istân-ı dil-ârâ
Tab’ım ona bir bülbül-işûrîde nagamdır

Nef’î

sahn-ı cinân: Cennetlerin bahçesi.
Ele aldıkça ben levh ü kalem endîşe zanneyler
Ki
Tûbâ sâye-bahş-i lutf olur sahn-ı cinân üzre

Ziyâ Paşa

sahn-ı çemen: Yeşilliğin ortası.
Sahn-ı çemende durma salınsın sabâyile
Âzâdedir nihâl bu gün berg ü bârdan
Bâkî
Sünbül saçı kim sâye sala yâsemen üzre
Reyhânları hayrân ede sahn-ı çemen üzre

İbni Kemâl

sahn-ı çını: Çini sahnesi.
Nev-bahâr-ı lûtfu bezl etse kerem nimetinden
Sath-ı sebze sahn-ı çînî ola hân-sâlâr gül

Necati Bey

sahn-ı deşt ü kûh u sahrâ: Çöller, ovalar ve dağlar ortası.
Şimdi kim olmuş-durur âlem fevâkih hırmeni
Sahn-ı deşt ü kûh u sahrâdır cevâhir mahzeni
Lamiî Çelebi
sahn-ı fenâ: Yokluk ortası.
Öyle bîmâr-ı gamım, sahn-ı fenâda gûyâ
Yaptı enkâz-ı elemden beni bennâ-yı adem

Akif Paşa

sahn-ı ferdâ: Yarının sahnesi.
Sahn-ı ferdâda değildir neş’esiz kalmak baîd
Cûy-bâr-ı mümkinâtın bilmeyenler maksimin

Nâbî

sahn-ı firdevs: Cennet bahçesi.
Mîrzâ-zâde
Ahmet
Neylî
Sahn-ı firdevsi eyledi mesken

Sürûrî
(Neylî’nin ölüm tarihi-1739)
sahn-ı gül-istân: Gül bahçesinin avlusu.
Lâleler sahn-ıgül-istânda kadeh-nûş oldular
Güft ü gû-yı bülbüle güller kamu gûş oldular

Hayâlî Bey

sahn-ı gül-şen: Gül bahçesinin ortası.
Hezâr âh-ı şerer-efşân edermiş sahn-ıgül-şende
Görünce âb-gîne-i rîg-dân zann eyledim onu
rızayi
sahn-ı gül-zâr: Gül bahçesinin ortası.
Bülbül-i dil-şüdenin bir gülüne göz dikenin
Sahn-ı gül-zâr ümîdinde dikenler bitsin
Müverrih
Râşit
sahn-ı hammâm: Hamam yeri.
Sahn-ı hammâmda ol şûh-ı dil-ârâmıgörüp
Sarılıp şevk ile dellâk olacak yerlerdir

Nâbî

sahn-ı harâbât: Meyhane sahnesi.
Bir gün göçerse sahn-ı harâbâttan
Kemâl
Rıtl-i girânı devr eden evlâd olun dedi

Yahya Kemal

sahn-ı harîm-i Kâ’be: Kâbe’nin yasak bölgesi.
Hatâdır intihâb-ı cây-i bûse rûy-ı dil-berden
Gönül, sahn-ı harîm-ı Kâ’be’de mihrâbı neylersin
Rahmî (Tersane Kâtibi Vakanüvis
Kırımlı Mustafa)
sahn-ı lâle-zâr: Lale bahçesinin ortası.
Hemîşe merdüm-i çeşmim izâr-ı yâre bakar
Gözüm o pencereden sahn-ı lâle-zâra bakar

Şeyhülislam Yahya

sahn-ı meydân-ı mahabbet: Sevgi meydanının ortası.
Sahn-ı meydân-ı mahabbette oyunumdur benim
Başımı top eylemek yârin saçı çevgânına

Necati Bey

sahn-ı meydân-ı taleb: Arzu edilen meydanın ortası.
Nice kanlar dökülür çok kişi dil-hûngezer
Sahn-ı meydân-ı taleb mahşer-i âşûb olalı

Esrar Dede

sahn-ı safâ: Temizliğin ortası.
Dünyâ evi meşakkat ü renc ü anâ imiş
Sahn-ı safâ dedikleri mâtem-serâ imiş

Necati Bey

sahn-ı sahîh: Gerçeğin ortası.
Birisi pençe-i dermân birisi sahn-ı sahîh
Birisi safha-i telhîs ü biri nevk-i kalem

Nâbî

sahn-ı sahrâ: Çölün ortası.
Döşendi berf ser-â-pâ sahn-ı sahrâya
Ağardı rûy-ı zemîn sanki tahte-i remmâl
Bâkî
sahn-ı sahrâ-yı vücûd: Vücudun çöl sahrası.
Sahn-ı sahrâ-yı vücûdumda mekân etti çü aşk
Evvelinden âhirinden çekmezem hergiz kayu
Muradî (Sultan III. Murat)
sahn-ı sıhhat: Sağlık yerinin ortası.
Çeşme-i eşki

Behiştî
’nin revân oldukça yâr
Sahn-ı sıhhatte salınsın serv-i hoş-reftâr olup
behiştî
sahn-ı sîne: Göğüs ortası.
Seng-i mihnet sahn-ı sînem eylemişken seng-lâh
Nahl-i gam yine eliflerden saluptur nice şâh

Şeyhülislam Yahya

(saluptur: salmıştır)
sahn-ı taleb: İstek sahnesi.
Gelip sahn-ı talebde arz-ı kâlâ-yı vücûd etsin
Yolunda müddeîler imtihân ister mi ister ya

Esrar Dede

sahn-ı zemîn: Yerin ortası.
Habâb-ı arzı deryâ-yı muallâk devr ettikçe
Edindikçe revân sahn-ı zemîn üstin makarr deryâ
zâti
sahne: ()
Yun. skhene’den >
Ar. sahn’den; sahne, seyircilerin kolayca görebilmeleri için tiyatro ve müzik için yapılan yüksek yer. c. sahanât.
Bir sahne demek âleme pek doğrudur elbet
Ancak görülen vak’alann hepsi hakîkat

Mehmet Akif

Bir sahne ki her perdesi tertîb-i meşiyyet
Eşhâsı da bâzîçe-i âvâre-i kudret
Mehmet Âkif
sahne-i pür-ye’s: Üzüntü dolu sahne.
Nasıl tahammül eder sonra karşısında bunun
Bunun, bu sahne-ipür-ye’s ü girye-meşhûnun

Tevfik Fikret

sahrâ: Ar. Kır, ova, çöl. c. sahârâ.
Gözüm açtım bu seher bir ulu sahrâ gördüm
Anda bir dâne-i hardal gibi dünyâ gördüm
zâti
Şarâb-ı ışk hoş kattâl imiş içmiş iki âşık
Yıkılmış biri sahrâda biri küh-sâra yasdanmış

Hayâlî Bey

Lâle-veş çâk-ıgirîbân eyleyip yeg tutmağa
Câme-i dünyâdan ey dil dâmen-i sahrâ yeter
Lamiî Çelebi (yeg: daha iyi)
sahrâ-yı adem: Yokluk çölü.
Çün ehl-i vücûdun yeri sahrâ-yı ademdir
Yûf kâfile vü kâfile-sâlârına hem yûf

Bağdatlı Ruhi

Çeşm-i im’ân ile baktıkça vücûd-ı ademe
Sahn-ı cennet görünür âdeme sahrâ-yı adem

Akif Paşa

sahrâ-yı aşk: Aşk çölü.
Böyle bî-hâlet değildi gördüğüm sahrâ-yı aşk
Anda mecnûn bîdler, dîvâne cûlar var idi

Nedim
sahrâ-yı cihân: Cihan çölü.
Çatladı esb-i kalem arsa-i târîhinde
Kaçtı sahrâ-yı cihândan atı yüğrük zâde

Sürûrî

sahrâ-yı Çin: Çin sahrası.
Rûyında zülf ham-be-ham ü hâl müşg-bâr
Sahrâ-yı
Çîn ü nâfe-i âhû-yı
Tatâr
Rızayi sahrâ-yı dil: Gönül çölü.
Sahrâ-yı dilde gerd-i sipâh-ı hayâl-i yâr
Çeşm-i ümmîdi rûşen eder tûtiyâ kadar

Nâbî

sahrâ-yı firâk: Ayrılık sahrası.
Sahrâ-yı firâkında susuz bağrı karardı
Cân atti lebin çeşmesine lâle-i hamrâ

İbni Kemâl

sahrâ-yı kalb: Kalp çölü.
Sultân-ı gam nişîmen edelden derûnumu
Sahrâ-yı kalbe leşker-i sevdâ gelir gider

Nâbî

sahrâ-yı
Kerbelâ: Kerbela çölü.
Cibrîl var haber ver sultân-ı enbiyâya
Düştü
Hüseyn atından sahrâ-yı
Kerbelâ’ya

Kâzım Paşa

sahrâ-yı ketûm: Sır saklayan çöl.
Kaç
Süleymân’a firâş olduğunu anlar idin
Ah bir kerre dile gelse bu sahrâ-yı ketûm
Yenişehirli Avni
sahrâ-yı muhabbet: Muhabbet çölü.
Sahrâ-yı muhabbette şu dîvâneleriz kim
Mecnûn-ı melâmet-zede en âkılimizdir

Bağdatlı Ruhi

sahrâ-yı selâmet: Selamet sahrası.
Sahrâ-yı selâmet eğer olmazsa müyesser
Kûh-sâr-ı gam u derd gibi dağlarım var

Şeyhülislam Yahya

sahrâ-yı sine: Göğüs sahrası.
Sahrâ-yı sînem içre uçup konmağa gönül
Gam kuşlarıyla gamzen okun edinir kanat

İbni Kemâl

sahrâ-yı temennâ: Eyvallah sahrası.
Gül-berge sabâ urmaz idi pençe-i târâc
Sahrâ-yı temennâda eğer dâmen olaydım

Nâbî

sahrâ-yı Üsküdar: Üsküdar sahrası.
Tekbîrlerle halka ıyân oldu tûğlar
Sahrâ-yı Üsküdâr’a revân oldu tûğlar

Yahya Kemal

sahrâ-yı vücûd: Vücut çölü.
Yok remi hasâd etmeğe hâcet ki cilâlı
Sahrâ-yı vücûdu adem-enderadem eyler
Yenişehirli Avni
sahârâ: Sahra’lar.
Ser-geşteleriz dûr olalı menba’ımızdan
Seylâb-ı sahârâ gibi bî-cây-nişestiz
Sâmi
sahrâ-güzîn: Sahrayı seçen.
Dün idi mâtemde âlem!
Yer hazîn, gökler hazîn
Sûr-ı fıtrattır bu gün: Fıtrat bu gün sahrâ-güzîn

Mehmet Akif

sahrâ-neverd: Çölde, kırda oturan.
Gönül
Mecnûn gibi dil-beste olma zülf-ı Leylî’ye
Seni sahrâ-neverd-i aşk eden zîrâ
Hudâ’dır hep
haşmet
sahrâ-nişîn: Sahrada oturan.
Deştin etmiş seyr bin
Hâtem gibi sahrâ-nişîn
Şehrin etmiş taht bin
Nûşirevân teg şehriyâr

Fuzûlî

saht: Far. Katı, pek, sert, kavi. mec. hasis, eli sıkı.
Sahtlar nermlere vâsıta-i râhat olur
Olmasa sûzen eğer menzilin almazdı harir

Nâbî

Ayine oldu bir nigeh-i hayretinle âb
Billâh ne saht âteş-i sûzânsın ey gönül

Nedim
Arz etme bi-mülâhaza halka kelâmını
Nâ-puhte ictinâ olunan bâr saht olur
Nüzhet
saht-ı hâre: Kaya sertliği.
Seng-i dilâ hazer tünd-i berk-i âhtan
Tişe-ı Kûh-ken ile hiç saht-i hâre bir midir

Nâilî

saht-dil: Katı kalpli.
Gam külhanında âteş-i hasret ile ha yakar
Ol saht-dil sanır beni kim seng-i hâreyem

İbni Kemâl

saht-rû: Sert yüzlü, çatık kaşlı. c. sahtrûyân.
saht-rûyân: Çatık kaşlılar.
Saht-rûyâna olur nerm-nihâdân muhtâc
Düşmesin rişte çalışsın nazar-ı sûzenden

Nâbî

sâhte: Far. Düzme, yapma, taklit.
Görmez ol kimse dü-âlemde felâh
Ki sata sâhte takvâ vü salâh

Nâbî

Sâhte birşâha bu vaktile bilinmişti
Nedim
Sâhtelik pençe-i adlinde bunun oldu adim
abdülhak Hâmit
sahûr: Ar. Oruç tutan
Müslümanların gün doğmadan önceki belirli saatte (imsak bitmeden) yedikleri yemek.
Refiki arpayı bulmuş, keser ferih ü fahûr
Bu, dört öğün yiyip ister sonunda bir de sahûr

Mehmet Akif

sahv: Ar. 1. Kendine gelme, ayılma. 2. Hastanın iyileşmesi. 3. tas.
Sekr (kendinden geçme) hâlinin zıddı olup, hiss âlemine dönme.
Gâh üns ügâh haşyet gâh rü’yet geh sücûd
Gâh sahv ü gâh mahv ü geh vücûd geh cân gerek
Niyazi
Sâgar-ı aşk ile her dem neş’e-i mest-âneyiz
Vaktimiz yok sahv için biz dâimâ sekrâneyiz

Necip (Sultan III. Ahmet)

sâî: bk. sa’y.
sâib: bk. savâb.
saîd: bk. sa’d.
sâik, sâika: bk. sevk.
sâika: Ar. Yıldırım. c. savâik.
Ne sabâ sâika dersem yaraşır sürâtte
Ki seğirdirken ona sâyesi olmaz hem-pâ

Nef’î

Korkarım âh edecek zâhir ola sâikalar
Alemi velveleye vere hemân heybet-i aşk
Nuri
Seyf-ı İslâm’a değil sâika ta’biri sezâ
Öyle bir sâika indirmedi takdir henüz

Muallim Naci

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı
Mehmet Âkif
sâika-i âteş-i aşk: Aşk ateşinin yıldırımı.
Unma yetme der iken sâika-i âteş-i aşk
Dâne-i eşk aceb der mi ki unsam yetsem

Sâbit

sâika-i kahr-ı Hudâ: Hudâ’nın kahır yıldırımı.
Bir olur külbe-i derviş ile kasr-ı şâhi
Ateş-endâz olıcak sâika-i kahr-ı Hudâ

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)
(olıcak: olunca)
sâika-i intikâm: İntikam yıldırımı.
Bulmaz halâs sâika-i intikamdan
Tahrib eden hukûk-ı ibâdı harâb olur
Doktor Abdullah Cevdet

sâika-i la’net: Lanet yıldırımı.
An-be-ân vâsıl ola cân u dili düşmenine
Lâ-yuad sâika-i la’net ü nefrin-i medid
Yenişehirli Avni
sâika-endâz: Yıldırım atan.
Siz ey melekûtiler, olun nâtıka-perdâz
Cânilere, kimdir olacak sâika-endâz

Abdülhak Hâmit

sâika-vâr: Yıldırım gibi. Allah Allah nidâsıyle muhâcim ahrâr
Tepelerden boşalıp sâika-vâr ü kahhâr

Yahya Kemal

savâik: Sâika’lar.
Adûya karşı cehennem kusan mehîb efvâh
Omuzlarında savâik yatan sehâb-ı siyâh

Mehmet Akif

Siyeh kefenlere girmiş kabîle-i câdû
Olur riyâh-ı savâikle hadşe-hîz-i gulüvv

Kemalzâde Ekrem Bey

savâik-i cân-gâh: Canevine düşen yıldırımlar.
Nizâm-ı âlemi bozdu savâik-i cân-gâh
Binâ-yı râhatı yıktı zelâzil-i pür-zûr

Nâbî

savâik-feşân: Yıldırımlar saçan.
Kalbim zemîn-i aşk, serim âsümânıdır
Ahım onun sehâb-ı savâik-feşânıdır
MualVm
Naci
savâik-pey-rev: Peşisıra giden yıldırımlar.
Atılır her yana bin rahş-ı savâik-pey-rev
Gerd-i haşyetle dolar kümbed-i vârûne-i cevv

Tevfik Fikret

sâil: bk. suâl.
sâil: bk. savlet.
sâim: bk. savm.
saîr: Ar. Sa’r’dan; 1. Ateş. 2. Cehennem, tamu.
Düşse kem-terşerer-işu’le-i berk-ıgazabı
Bâğ-ı frdevs olur âteş-kede-i dâr-ı saîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

sâir: bk. seyr.
sâk: Ar. 1. İncik, baldır, diz. 2. bot.
Sap.
Ben mi sâkî olayım bezme dururken sevdiğim
Böyle sîmîn sâklar billûr bâzûlarla sen

Nedim
sâk-ı arş: Arşın bacağı, dizi.
Verip tezelzül-ı Mansûr’u sâk-ı arşa tamâm
Hudâ
Hudâ diyerek pâ-yı dâra dekgideriz

Nâilî
saka: Ar
Sakka< saka.
Saky’den; dağıtan, saka.
saka-hâne: Saka evi.
Ne kim buyruğ oldıdı etti ol
Saka-hâne yir yirin eyletti ol
hoca Mesut (oldıdı: olmuştu)
sakaleyn: Ar. Sakl> sakal’den; 1. İnsan ve cin. 2. Dünya ve ahiret.
Şâh-ı kevneyn ü imâmü’l-haremeyn
Cedd-i sıbteyn ü Nebiyyü’l
Sakaleyn

Hakanî

Peygamber-i zî-şân sallallahü aleyhi vesellem
Kurbânıyam Allah ü Pesûlü’l-sakaleyn

sakam, sakm: bk. sekam.
sakâmet: Ar. Bozukluk, sakimlik, eksiklik, noksanlık, sakatlık, yanlışlık.
Ruhunda dil nice gündür ikameti vardır
Füsûn-ı gamzelerinden sakâmeti vardır
Sarıca Kemâl
Her derd ü her sakâmete hâzık tabîb olur
İllâ marîz-i aşka bulunmaz devâ bilir
Bâkî
Düşünceler mütehâliftir istikamette
Şu var ki, hepsi nihâyet bulur sakamette

Mehmet Akif

sakîm: Sakâmet’ten; 1. Bozuk. 2. Hasta, hastalıklı. 3. Rivayeti doğru olmayan hadis.
Söz müdür ol ki çep ü râst düşe bir mazmûnu
Nice ma’nâ-yı dürüstün boza bir lafz-ı sakîm

Nef’î

Nâfe-ı Çînî saçından kıssadır lâkin hatâ
Nergis-i şehlâ gözünden nüshadır ammâ sakîm
nizami
sakf: Q. oö. ı)
Ar. Çatı üstü, tavan. c. sukûf.
Tavan-ı sakf reşk ile çâk olsa vechi var
Gördükçe pâyin öptüğünü nerdübânların

Nâbî

Gâh bir sakf çökük hânenin altında koşar
Gâh bir ma’bed-i fersûdenin üstünden aşar

Mehmet Akif

Ey sakf çökük medreseler, mahkemecikler
Ey servilerin zıll-ı siyâhında birer yer te’mîn edebilmiş nice bin sâil-i sâbir

Tevfik Fikret
sakf-ı ârâm-gâh-ı bikr-i hayâl: Hayal tazeliğinin rahat kubbesi.
Sakf-ı ârâm-gâh-ı bikr-i hayâl
Nâz-ı lutfuyle hâkden meyyâl

Kemalzâde Ekrem Bey

sakf-ı asman: Gökyüzünün tavanı.
Eğer dûd-ı siyâhımdan kılam bir gün revân âteş
Tuta mânend-i şeb yer yer bu sakf-ı âsmân âteş
behiştî
sakf-ı eflâk: Feleklerin çatısı.
Derûnum âteşinden kubbe-i arz intihâb eyler
Ne cüz’îdir bana yakıp kül etmek sakf-ı eflâki
behiştî
sakf-ı gerdûn: Feleğin çatısı.
Sakf-ı gerdûnu karartan dûd-ı âhımdır benim
Gün yüzün göstermeyen baht-ı siyâhımdır benim
Enverî
sakf-ı giyâh-beste: Ot bitmiş çatı.
Benziyor hâb-gâh-ı emvâta
Hâli sakf-ıgiyâh-bestesinin
Tevfk
Fikret
sakf-ı günbed-i gerdân: Dönen kubbenin çatısı.
Sanırlar halka halka dûd-ı âhım evc-i a’lâda
Bir ejderdir ki sakf-ı günbed-i gerdâna yazmışlar
nef’î
sakf-ı merfû’: Yükselmiş tavan.
Bâm-ıgerdûn-ı kühenden sakf-ı merfû’un bülend
Sidreden ol südde-i âlî-cenâbın müntehâ
Cinânî
sakf-ı mukarnes: Kubbeli tavan.
Olmasa ferş-i münakkaş dâmen-i sahrâ yeter
Bulmasam sakf-ı mukarnes kümbed-i mînâ yeter
Necmi
sakf-ı serây-ı bülend: Ulu sarayının tavanı.
Aldanma pek de sakf-ı serây-ı bülendine
İbret gözüyle anla zevâlin hebâbtan
İbrahim
Nâşid
sakf-ı sipihr: Semanın çatısı.
Hicrân şebinde encüm zann etmesin görenler
Sakf-ı sipihre yer yer âhım şerârı düştü

Behiştî

sâkıt: bk. sukût.
sâkî: bk. saky.
sakil: bk. sıklet.
sakîm: bk. sakâmet.
sâkin: bk. sükûn.
sakk: Ar. Berat, hüküm; kadı.
sakk-ı irfân: Bilim hükmü.
Müvellâ eyledim ben de
Nedîm-i nükte-perdâzı
Eğer boğmazsa mevc-i ıstılâha sakk-ı irfânı
Seyyit Vehbî
sakka: bk. saky.
saky: Ar. Sulama, su içirme.
saky-ı mâ: Su sulama.
Eylemez
Ab-ı Hayât la’l-i cân-bahş dırîğ
Saky-ı mâ ecrine vâkıfsa o şûh-ı şîve-hû
trabzonî Hilmi
sâkî: Sulayıcı, kadeh sunan. c. sukât.
Esti nesîm-i nev-bahâr açıldı güller subh-dem
Açsın bizim de gönlümüz sâkî meded sun câm-ı Cem
Nef’î
Sâkî mey-ı Bâkî’yi getir bezme safâ ver
Çün kâr-ı cihân âkıbetül-emr fenâdır
Bâkî
Bir elinde gül bir elde câm geldin sâkiyâ
Hangisin alsam gülü yâhûd ki câmı ya seni

Nedim
sâkî-i bezm: Eğlence meclisinin sakisi.
Müştâk-ı bûs-i la’lin olan mey-keşân-ı aşk
Rağbet eder mi sâkî-i bezmin sebûsuna
Feyzi sâkî-i bezm-i cünûn: Cinnet bezminin sakisi.
Sâkî-i bezm-i cünûn nergis-i mestindir kim
İçirir bâde-igaflet dili âgâhlara

Fuzûlî

sâkî-i dehr: Dünyanın sakisi.
Meh-i nev câmını devre getire sâkî-i dehr
Encüm-i çarha sala neş’e-i te’sîr-i hevâ

Fuzûlî

sâkî-i devlet: Devletin sakisi.
Sâkî-i devlet ki her bî-meşrebe sâgar sunar
Bana geldikde kadeh câm-ı belâ-perver sunar

Hayâlî Bey

sâkî-i devrân: Dönen, dolaşan saki; feleğin içki dağıtıcısı.
Gerçi ayağ-ı mey-i aşkın habâbıdır felek
Sâkî-i devrân elinden ben onu nûş eyledim
Enverî
Meğer sâkî-i devrânın füsûn-ı işveden kasdı
Beni bir câm ile rüsvây-ı devrân etmek istermiş

Esrar Dede

sâkî-i ecel: Ecel sakisi, Azrail.
Bir kimseyi leb-teşnegeçirmez suvarur hep
Sâkî-i ecel herkese şerbet verecektir
Kânî (Ebubekir) (suvar-: sulamak)
sâkî-i ferhunde-lika: Mesut görünüşlü saki.
Getir ey sâkî-i ferhunde-lika: bu meyden
Cânı var ise desin sûfî-i dil-mürde harâm

Nef’î

sâkî-i gam: Gam sakisi.
Bugün sâkî-i gam sunduğu kâse ışk bezminde
Leb-i cânân hayâli ile döker bin câm-ı fağfûrî

İbni Kemâl

sâkî-i gamgîn: Gamlı saki.
Sâkî-i gamgîn bâde sun ki gül-bîn oldu bâd
Okudugül-şende bülbül âyet-i “kulyâ ibâd”

Behiştî

sâkî-i gül-çihre: Gül yüzlü saki.
Tevbe-i meyde sebât-ı kademinden sorma
Orasın sâkî-i gül-çihrenin ibrâmı bilir

Nâbî

sâkî-i gül-pîrehen: Gül rengi gömlek giymiş saki.
Mey ü mahbûbdan geç der bana nice sûfî
Ne mülden
Enverî ne sâkî-i gül-pîrehenden geç
enverî
sâkî-i gül-rû: Gül yüzlü saki.
Esbâb-ı tarab cümlesi âmâde gerektir
Yoksa yalınız sâkî-i gül-rû ile olmaz

Nâbî

sâkî-i gül-ruh: Gül yanaklı saki.
İçmeyem ahd etmiş idim dostlar peymânei
Sâkî-i gül-ruh komaz sır ahd ü peymânım meded

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Öp öpersen ne kadar sâkî-i gül-ruh ayağın
Caferâ öpme velî zâhid-i mekkârın elin
Cafer
Çelebi
sâkî-i hakîkat: Hakikat sakisi.
Alırsa deste sâkî-i hakîkat câm-ı ihsânın
Harâbât-ı mecâz-istânda bir hûş-yâre yer kalmaz

Nâbî

sâkî-i hum-hâne-i kâl ü belâ: Söz ve bela meyhanesinin sakisi.
Sâkî-i hum-hâne-i kâl ü belâ
Câm-ı ışkı bana sundu mu ola

Behiştî

sâkî-i İsî-nefes: İsa nefesli saki.
Leblerinin sâgarından sâkî-ı İsî-nefes
Cür’a diye ehl-i meclis üstüne cân yağdırır

Necati Bey

sâkî-i meclis: Meclisin sakisi.
Barıştık rûzigâr ile araya girdiler şimdi
Gerek sâkî-i meclistir gerek câm-ı dirahşândır

Riyazî

sâkî-i mey-i vahdet: Vahdet şarabının sakisi.
Yok bâde için minnetimiz pîr-i mugâna
Sâkî-i mey-i vahdet ile dest-be-destiz

Nef’î

sâkî-i mihnet: Sıkıntı sakisi.
Sunaldan sâkî-i mihnet bana peymâne-i aşkın
Benim ol rûz u şeb medhûş olan mest-âne-i aşkın

Şeyhülislam Yahya

sâkî-i sîmin-beden: Gümüş renk göğüslü saki.
Geçmedin devrân-ı gül devr etsin ey dil-ber kadeh
Sâkî-i sîmîn-beden demdir sunarsa zer kadeh
Enverî
sâkî-i şîve-kâr: İşveli saki.
Düşsün mizâc-ı zühde muvâfk ya düşmesin
Sâkî-i şîve-kâr içirir ister istemez

Nâbî

sâkî-i tevbe-şiken: Tevbeyi bozduran saki.
Hayâlî tevbesin îmânına döndürse ey sûfî
Kerem kıl ol günâhı sâkî-i tevbe-şikenden sor

Hayâlî Bey

sâkî-i vahdet: Birlik sunan saki.
Gel olma bezm-i fenâda mey ile âlûde
Ki suna sâkî-i vahdet eline
Mâ’-ı Tahûr

Hayâlî Bey

Ehl-i aşka sâkî-i vahdet beka câmın sunar
Bu fenâ mey-hânesinde hoş safâlar var imiş
Dukakinzâde Ahmet
sâkiyâ: Ey saki.
Dürd-i derdidir safâ-bahş-ı harîf-i bezm-i ışk
Sâkiyâ çok etme teklîf-i şarâb-ı nâb ona

Fuzûlî

Vakt-i güldür durmasın devr eylesin câm-ı şarâb
Sâkiyâ bâkî değildir çünkü devrân kimseye

Necati Bey

Bir elinde gül bir elde câm geldin sâkiyâ
Hangisin alsam gülü yâhûd ki câmı ya seni

Nedim
sakka: Saka, su dağıtan.
Bu gönlüm şehrine düştü gözümden nâ-gehân ateş
Yaşım sakkâsı ermezse dolar mülk-i cihân ateş

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Ter düşer câmi içinde seni arar bu diye
Görse sakkâyı gezer dîde-i giryân saf saf

Behiştî

sikâyet: Mekke’de hacılara zemzem dağıtma hizmeti.
Oldu hicâbetle sikâyet tamâm
Onlar için hidmet-ı Beytü’l-harem
Nahifi
sâl: Far. Yıl, sene.
Var idi bir âbid-i perîşân-hâl
Geçmiş evkâtı zühd ile meh ü sâl

Fuzûlî

Gönül esbâb-ı dünyâya mübâşir ol ko dünyâyı
Sakın bâzîçeye meşgûl iken çok mâh u sâl oynar

Behiştî

Aradan bin bu kadar sâl mürûr etmiş iken
Dil-i hassâsta hâkimdir o te’sîr henüz
Nefi
sâl-i ferrûh-fâh: Uğurlu fal yılı.
Bu sâl-i ferrûh-fâlde hûrşid-i zîbâ-peykerin
Burc-ı Hamel’de yümn ile ruhsan oldukta bedîd

Nedim
sâl-i hayât: Hayatın yılları.
Ey altmışına sâl-i hayâtın eren âdem
Altmış senelik ömrün elinde nesi kaldı
Tahir
Olgun sâl-i nev’: Yeni yıl.
Bendegân toplandılar, tebrîk ile sâl-i nev’i
İktisâb-ı feyz-i gûnâ-gûn sûrî, ma’nevî

Abdülhak Hâmit

sâl-dîde: 1. Yaşlı. 2. Tecrübeli.
Sükûn içinde vedâ’ ettiler çocuklarına
O sâl-dîde pederler, rahîm vâlideler

Tevfik Fikret

salâ’: Ar. 1. Cuma ve cenaze namazlarından evvel okunan salavat duası. 2. Çağırma, meydan okuma. 3. Mahalle çocuklarının başka mahalle çocuklarıyla taş kavgalarına çıkmalarında “es-salâ” diye bağırmaları. bk. es-salâ.
Mestân-ı harâbâta salâdır ne dururlar
Zühhâda tagallüb edecek dem bu zemândır

Nef’î

Bir
Cum’a kûşesinde ölürsem firâk ile
Nâlem menâr-ı âha seğirdip salâ vere
Enverî
Var mı bir böyle kasîde demeğe cür’et eder
Şarktangarbe varınca sühan ehline sald

Nef’î

Âşıkın oldun evvelâ âşıklığa edin salâ
Buldu bu cân-ı mübtelâ muhannet-i bî-intihâ

Esrar Dede

salât: 1. Namaz. 2. Hz. Muhammed’e “aleyhisselât ü vesselâm, salavâtullahi aleyh, sallallâhü aleyhi ve sellem” dualarından birini okuma. c. salâvât.
Medh ü senâ sipâs ü salât ü selâm sana
Olsun hezâr kerre hezârân efendimiz

Faruk K. Timurtaş

Ruhuna manzûm ü mensûr ola envâ’-ı salât
Nazm u nesrin her salât oldukça zîb ü feri

Nazîm (Yahya)

Acâyib mezhebe zâhibtir erbâb-ı hakîkat kim
Salât ile zekâtı savm ile kurbânı yokluktur

Esrar Dede

salâvât: Salât’lar.
Salâvâtıyla olur gulguleler
Bâm-ı eflâkte şeb-tâ-be-seher

Hakanî

Kâkülü sünbül-i cennet deheni gonca-i nâz
Gören envâr-ı cemâlini getirir salâvât

Taşlıcalı Yahya Bey

salâbet: Ar. Sulb’ten; 1. Katılık, peklik, sağlamlık. 2. Dayanma, manevi kuvvet.
salâbet-kâr: Sağlam iş gören.
Keşf-i râz etmez salâbet-kâr olan kable’l-fenâ
Yanmadıkça anber etmez sırr-ı bûyun âşikâr
Vâhit Paşa
(Mehmet)
salâh: Ar. 1. İyilik, düzelme. 2. Barış, rahatlık. 3. İyi davranış, dine bağlılık.
Fikr-i meâl ü zikr-i maâd ellemez gibi
Ol sûret-i salâha giren mebde-i fesâd
Bâkî
Salâh u sıdk u sedânın elinden aldı yerin
Şühûd-ı zûr u makâl-i hiyel kelâm-ı dürûg

Nâbî

Salâh ümmîdine düşme mevâîd-i ekâbirden
Zevâl-i cehle bak maksûduna mîâd lâzımsa

Namık Kemâl

salâh-ı âlem: Âlemin rahatı.
Eyleyen tedbîrin ârâm ü salâh-ı âlemin
Sadr-ı âlî-kadr
İbrahim
Paşa’dır meğer

Nedim
salâh-ı âlem-i kevn: Varlık âleminin doğruluğu.
Salâh-ı âlem-i kevn olsa ger fesâdı kadar
Olurdu kâm-revâ her kişi murâdı kadar

Nâilî
salâh-ı nefs: Nefsi düzeltme.
Nedâmettir kusurundan hicâb eylerse bir âdem
Salâh-ı nefse istidâdına âid beşârettir

İsmail Safa
-sâlâr: Far. “baş, komutan, kumandan, başbuğ; ön, ileri” anlamlarına gelen birleşik kelimeler de yapar. âhûr-sâlâr, emîr-âhûr: Ahır beyi, ahır müdürü demekse de dilimizde emîr-âhûr kullanılmış ve bugüne
İmrahor semti kalmıştır: Biri der-bânı olurdu biri mîr-âhûru
Gelseler âleme devrinde
Peşeng ü Dârâ

Nef’î

hân-sâlâr: Sofra donatan.
Nev-bahâr-ı lûtfu bezl etse kerem nimetinden
Sath-ı sebze sahn-ı çînî ola hân-sâlâr gül

Necati Bey

kâfile-sâlâr: Kafilenin başı.
Benim ki kâfile-sâlâr-ı kârvân-ıgamem

Fuzûlî

Himmeti sâik cemmâze-keşân eflâk
Kuvve-i hâkimesi kâfile-sâlâr felek
Yenişehirli Avni
sipeh-sâlâr: Başkomutan.
sipeh-sâlâr-ı mansûr: Yardım eden başkomutan.
Şeh-ı Cem câh-ı devrânın güzîde sadr-ı dîvânı
Şehin-şâh-ı cihân-gîrin sipeh-sâlâr-ı mansûru

Nef’î

salât: bk. salâ.
salâvât: bk. salâ.
salb: Ar. 1. Darağacına çekme. 2. Çarmıha germe.
Bir memlekette salb olunur kâtı-ı tarîk
Bir yerde mûcib-işeref ü fahr olur bu hâl

Ziyâ Paşa

salîb: Haç, Hristiyanlık işareti. c. sılâb.
Terk edip uysa zülfüne îmân-ı mahzdır
Tesbîhi kendüzüne ki sâfî salîb eder
Nizamî
Bîzâr edecek korkuyorum cedd-ı Hüseyn’i
En sonra salîb ormanı görmek
Haremeyn’i

Mehmet Akif

sâle: Far. Senelik, yıllık.
İçse bir cür’asını berehmen-i sad-sâle
Bir olur seng-i mezâr ile yanında esnâm

Nef’î

sâle-i kibr: Kibir yılı.
Düşerse nâ-gehân bir katre-i berfi bu sermânın
Ger âteş-hâne-i sad sâle-i kibr ü mugân üzre

Ziya Paşa

sad-sâle: Yüz yıllık, yüz yaşında.
Bulsa câm-ı la’li cân-bahş-i lebinden cür’a hâk
Hâk içinde mürde-i sad-sâle cisme cângelir
Bâkî
salîb: bk. salb.
sâlib: bk. selb.
salık: bk. silk.
sâlim: Ar. Silm’den; 1. Sağlam, sağ. 2. Eksiksiz, noksanı olmayan. 3. Emin, korkusuz. gr.
İçinde illet harflerinden (Elif, Vav ve
Ye) bulunmayan kelime. c. sâlimîn.
Nitekim ola sâlim bu hisâr şîşe-i dîvârın
Gezend-i mancınık fitneden dervâze vü suru

Nef’î

Adem ona derler ki garazdan ola sâlim
Nefsinde dahi eyleye icrâ-yı adâlet

Ziyâ Paşa

Sorulsa tıbba nedir fark-ı sâlim ü mârız.
Sayar döker bize birçok araz ki zannîdir
Cenab
Şahabeddin
sâlis: bk. selâse.
saltanat: Ar. Sult ve sultân’dan; 1. Sultanlık, padişahlık, hükümdarlık. 2. Zenginlik, bolluk, şatafatlı hayat.
Saltanat dedikleri ancak cihân kavgasıdır
Olmaya baht u saâdet dünyeda vahdet gibi

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Ehl-i tecrîdin külâhı tâcı istiğnâsıdır
Saltanat dedikleri ancak cihân kavgasıdır
Hoca Saadettin Efendi
Bizimle saltanat lâfın edermiş ol
Karamânî
Hudâ fırsat verirse ger kara yere karam onu
Avnî
Yürü var ey Bâyezîd sen süre gör devrânını
Saltanat bâkî kalır derlerse bu yalandır

Cem Sultan

Saltanat tâcın giyen âlemde mağrur olmasın
Nice sultân börkin almıştır begim bâd-ı hazân
Bâkî
saltanat-ı câvidân: Ebedi saltanat.
Şânı şehân âlemi hâr u hakîr eder
Lûtfu gedâya saltanat-ı câvidân verir

Nef’î

sultân: Sult ve selâtet’den; 1. Padişah, hükümdar. 2. Hükümdar ailesinden olan (anne, kız kardeş, kız çocuk gibi). 3. Kuvvet, güç, kudret. c. selâtîn.
Sultân
Murâd-ı kâm-rân efser-dih ü kişver-sitân
Hem pâdişâh hem
Kahramân sâhib-kırân-ı Cemhaşem

Nef’î

Âlemin hakanı sultân
Ahmed-i âlî-himemem
Kim sadâ-yı şevket ü şâniyle pürdür şeş-cihet

Nedim
Nâmını i’lâ edin ki şânlıdır sultânınız
Şân-ı devletle berâber artar elbetşânınız

sultân-ı a’lâ: Yüce sultan.
Zehî sultân-ı a’lâsın inâyet issi
Mevlâsın
Hem evlâlardan evlâsın ki künhüne hayâl olmaz

Ümmî Sinan

sultân-ı âlem: Âlemin sultanı.
Unutulmuş idi cân
Yûsuf’u bu mahbes-i tende
Kemend-i âh ile sultân-ı âlem onu kurtardım
Enverî
sultân-ı âlî-şân: Şanı yüce sultan.
Ezelden şâh-ı ışkın bende-i fermânıyız câna
Mahabbet mülkünün sultân-ı âlî-şânıyız cânâ
Bâkî
sultân-ı ârûn: Vasıfları iyi sultan.
Hüsrev-i kişver-küşâ sultân-ı ârûn bî-misâl

Hakanî

sultân-ı aşk: Aşk sultanı.
Muhibbî derd ü mihnetle yine sultân-ı aşk oldu
Gönül şehrine basmasın bu akl için yasağım var

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

sultân-ı bahâr: Baharın sultanı.
Sultân-ı bahâr edip mülk-i çemeni teshîr
Mahkûmu
Süleymân-veş bâd olmaya yaklaştı

Şeyhülislam Yahya

sultân-ı berr ü bahr: Deniz ve kara sultanı.
Sultân-ı berr ü bahr
Süleymân-ı ins ü cânn
Ki alır şükûh-ı düşmeni olup bahâne tîğ

Hayâlî Bey

sultân-ı cihân-mutâ’-ı kevneyn: Her iki
dünyanın boyun eğdiği sultan.
Sultân-ı cihân-mutâ’-ı kevneyn
Ruhu’r-rûhu tıbâ’-ı kevneyn

Ziyâ Paşa

sultân-ı cümle: Bütün sultan.
Sensin ol sultân-ı cümle enbiyâ
Nûr-ı çeşm-i evliyâ vü afyâ
Süleyman
Çelebi
sultân-ı enbiyâ: Nebiler sultanı (Hz. Muhammed-‘s. a. s. ’).
Cibrîl var haber ver
Sultân-ı Enbiyâ’ya
Düştü
Hüseyn atından sahrâ-yı
Kerbelâ’ya

Kâzım Paşa

sultân-ı fenâ: Yokluk sultanı.
Ey kâşif-i esrâr-ı Hudâ
Mevlânâ
Sultân-ı fenâşâh-ı beka
Mevlânâ

Şeyh Galip

sultân-ı gazâ: Gaza sultanı.
Hıtta-i haşmete sultân-ı gazâ câh u celâl
Alem-i kudrete şâhen-şeh-i takdîr-i abîd

sultân-ı gül: Gülün sultanı.
Gırre-i câh ol kadar sultân-ı gül kim korkarım
Hârdan bülbüller ister hûn-bahâ
Nevrûz’dur

Nâilî

sultân-ı hüsn: Güzellik sultanı.
Nâgehân arz-ı cemâl eylerse ol sultân-ı hüsn
Sür ayağı tozuna ruhsârını dâmânın öp

Hayâlî Bey

sultân-ı ışk: Aşk sultanı.
Akl elinden al gönül şeh-bâzın ey sultân-ı ışk
Destine bir rûstâyînin doğan vermek neden

Necati Bey

sultân-ı ins ü cânn: İnsan ve cinnin sultanı.
Bir dem dîv olur ya perî vîrâneler olur yeri
Bir dem uçar
Belkîs ile sultân-ı ins ü cânn olur
Yunus
Emre sultân-ı İskender-siyer: İskender siyerli sultan.
Şehriyâr-ı nâm-ver
Sultân-ı İskender-siyer
Pâdişâh-ı bahr ü berr dâd-âver ü dâniş karîn

Ziyâ Paşa

sultân-ı kâm-rân: Mesut sultan.
Bülbüle hutbe okutup her gün
Oldu sultân-ı kâm-rângonce

Hayâlî Bey

sultân-ı kâm-yâb: Bahtiyar sultan.
Geldi şitâda tahtına sultân-ı kâm-yâb
Gûyâ takaddüm eyledi tahvîl-i âftâb

Şeyhülislam Yahya

sultân-ı muanven: Unvanlı sultan.
Mülkü vâsi’ leşkeri bî-had hazâm bî-kıyâs
Âlem-i ma’nâda sultân-ı muanvendir gönül
Nâbî sultân-ı müeyyed
Doğrulanmış sultan.
Hak’tan bize sultân-ı müeyyedsin efendim
Sen
Ahmed ü Mahmûd ü Muhammed’sin efendim

Şeyh Galip

sultân-ı nev-bahâr: İlkbaharın sultanı.
Ferş eyleyip zemîne bir perniyân-ı ahdar
İ’zâz eder tabîat sultân-ı nev-bahârı

Ziyâ Paşa

sultân-ı rûhâniyyet: Ruh kudretinin sultanı.
Geçmeye peykân-ı hasret gibi sînem sadrına
Kalbimi sultân-ı rûhâniyyetin har-gâhı kıl

Behiştî

sultân-ı Rûm: Anadolu sultanı.
Kopmadı kân-ı kıdemden bir
Hayâlî ey felek
Destine sultân-ı Rûmun söz gibi gevher sunar

Hayâlî Bey

sultân-ı Şehîdân: Şehitlerin sultanı (Hz. Hüseyin).
Mihr bir nîze-bülend olmuş idi ol demde
Nîze üzre ser-ı Sultân-ı Şehîdân-şekil
Hayaâ Bey
sultân-ı tâc-ı devlet: İkbal ve tac sultanı.
Sultân-ı tâc-ı devlet hakan-ı taht-ı izzet
Tâbân-ı subh-ı rahmet vech-i sabîh-ı Ahmed

Hamdullah Hamdi

sultân-ı vakt: Zamanın sultanı.
Vaktine mâlik olan dervîşdir sultân-ı vakt
İzz ü câh-ı saltanat değmez cihân gavgâsına
Bâkî
selâtîn: Sultân’lar. selâtîn-i melekMelek sultanları.
Sûrette gedâyân-ı nemed-pûş-ı melâmet
Ma’nâda selâtîn-i melek havl ü haşemdir
Sâmi
sultânî, sultâniyye: Hükümdarlara ait, onlarla ilgili.
Bihamdillah ki yarı kıldı fer-i baht-i sultânî
Müyesser eyledi
Bârî-teâlâ feth-ı Şirvân’ı
Bâkî (yarı kıl-: yardımcı olmak)
sultân-şekl: Sultan gibi.
Şeb ki meh geçti felek tahtına sultân-şekil
Oldu her kevkeb-i rahşân ona a’yân-şekil

Hayâlî Bey

sâlûs: Far. Hilekâr, iki yüzlü, riyakâr.
Her kim isterse ola ser-sipeh-i şerr ü fesâd
Varsın
İblîs gibi evveli sâlûs olsun

Nâbî

Câhile nâ-dân, mürâyî sofuya sâlûs de
İffet ehlipâk-dâmen ehl-i takvâpârse

Sünbülzade Vehbi

Bezenmiş penbe-i dâg ile bir ser-mest âbdâlız
Ne sâlûsuz ne kayd-ı hırka-i peşmînemiz vardır
bağdatlı Ruhi
sâm: Far. 1. Sersemlik hastalığı. 2. Eleğimsağma, gök kuşağı. 3. Ateş, od. 4. Hz. Nuh’un oğlu ve onun neslinden olan kavim ismi.
Sâmî ırkının babası. 4. Eski
İran pehlivanlarından birinin ismi. 5. Şehname’de adı geçen kahraman.
Neriman’ın oğlu olup çok kuvvetli imiş.
Ol dem ki kasd-ı cenk eder sahrâları gül-reng eder
Dünyâyı hasma teng eder olursa
Sâm ü Güstehem
Nef’î
Sensin ol dâver ki olur bezminde dâim müctemi
Kahramân’ın tîğı
Sâm’ıngürzü
Zâl’in hançeri

Nedim
sâm-ı ser-sâm: Sersem
Sâm.
Eyleye gürz-i girânı nice
Sâm-ı ser-sâm
Setire nâvek-i dil-dûzu nice
Zâl’e zevâl

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

sâmân: Far. 1. Servet, zenginlik. 2. Rahat; dinçlik. 3. Düzen.
Korkarım bir gün eder hâne-i sâmânı harâb
Eğer etmezse telâfisini ol fahr-i kirâm

Nâbî

Türk ü Tâtâr hazân mı ki bu devrân-ı serî
Gâret-i cân u dil eyler ser ü sâmân aparır

Hamdullah Hamdi

(apar-: alıp götürmek)
Nakd-i lutfun bana sermâye-i ma’nî olalı
Sühanım âleme bahş-i ser ü sâmân eyler
Cevrî sâmân-ı îmânİman zenginliği.
Gamzeni edip kazâ cellâd-ı bî-rahm u emân
Çeşmini gâret-ger sâmân-ı îmân eylemiş

Üsküdarlı Hakkı Bey

sâmân-ı ümîd: Ümit zenginliği.
Nüsha-i ye’s ü ümîd olduğun anla âlem
Ya ser-i ye’s ü eliftir ser ü sâmân-ı ümîd

Nâbî

samed: Ar. Âlî, daim, ulu; kimseye ve hiçbir şeye ihtiyacı olmayan
Rab. (Allah’ın isimlerindendir.)
Etme derd ehlini ey ferd-ı Samed
Heybet-i ile red

Hakanî
(sümme redednâ)
samedî: Ezeli ve ebedi olan.
Ol şâhid-i halvet-geh-i kurb ü samedî kim
Ve’l-leyl deyip zülfüne Allah kasem eyler
Yenişehirli Avni
Hicrân bana hem-neşve-i aşk-ı samedîdir “Çekemem” diyemem, mâtem-i rûhum ebedîdir
Recaizade Ekrem
samediyyet: Samedilik.
Fermânına mahkûm ezeliyyet, ebediyyet
Ey pâdişeh-i arş-güzîn-i samediyyet

Mehmet Akif

samem: bk. samt.
samı: bk. sümüvv.
sâmi’: bk. sem’
samım, samîme: Ar. 1. İç, asıl, öz.
Merkez, göbek.
Tîg-i gamzeyle ne ola başımı yâr etse dü-nîm
Küllü fi’lin sâdırun minhü aleP-re’si samîm
Âhî
samîm-i rûh: Ruhun özü.
Samîm-i rûhumu pür-cûş u bî-karâr ediyor
Bu gün o sîne-i hilkatte inleyen eş’âr

Mehmet Akif

samimî: 1. İçten, candan. 2. İçli dışlı, senli benli.
Nedir samîmî sükûnette böyle bir feryâd
Neşîde
Hâlık’ın ammâ kim eyliyor inşâd

Mehmet Akif

sâmit: bk. samt.
samsam: Ar. Keskin kılıç. şehsüvâr-ı Nerîmân-şükûh-ı zîşân kim
Cihânaşa’şaa-bâr oldu berk-ı samsâmı

Nef’î

Olsa ger bâd-ı semûmu sâhâtından pür-tâb
Ser-i bed-hâhına tâ haşr yağardı samsâm

Nedim
samsâm-ı âb-dâr: Suyu verilmiş keskin kılıç.
Vakt-i hatarda çûb ona samsâm-ı âb-dâr
Vakt-i hazarda hâk ona câm-ı cihân-nümâ
Nizamî
samsâm-ı teveccüh: Teveccühün keskin kılıcı.
Sad-gûne mutalsam dahi olsa der-i matlab
Samsâm-ı teveccühle ona feth-i mübînim
Kadı
Burhaneddin
Samsâme: Hz. Ali’nin kılıcı Zülfekar’dan sonra gelen
Amr’ın meşhur kılıcı.
Samsâme’yi eyledikçe teslîl
Teslîm-i suyûf ederdi a’dâ

Muallim Naci

samt: Ar. Susma, sessiz durma, sessizlik.
Bugün başında nigeh-bân-ı teessürdür
Mezâr gibi oda samt u sükûn ile pürdür

Tevfik Fikret

Bu rükûdet, bu samt ü cevf-i leyâl
Ruhu bir sekte-i tereddüdle
Habseder bir azâb-ı seyyâle
Cenap Şahabeddin samt-ı cevf-i leyâl: Gece boşluğunun sessizliği.
Bu rükûdet, bu samt-ı cevf-i leyâl
Ruhu bir sekîne-i tereddüdle
Habs eder bir azâb-ı seyyâle
Cenap Şahabeddin samt-ı dehhâş: Çok dehşetli sessizlik.
Görmez mi avâlim-i ziyâ-pâş
Göklerde nedir bu samt-ı dehhâş
Abdülhak
Mihrünisa
Hanım samt-ı ebediyyet: Sonsuz ses.
Bir ufk-ı tehî, bir gece, birlerce sitâre
Samt-ı ebediyyetle bakar hâb-ı bahâra

Ahmet Hâşim

samt-ı hasta: Hasta sessizliği.
Ocak harâb u tehî, lâmba kimseziz, a’mâ
Bu samt-ı hasta eder hüzn ü uzleti îmâ

Ahmet Hâşim

samt-ı nâlân: İnleyen sessizlik.
Bir samt-ı nâlân; rûh-i avâlim
Etmekte zikr-ı Hallâk-ı dâim

Tevfık Fikret

samt-ı ulvî: Yüce sessizlik. Allahü ekber. Allahü ekber.
Bir samt-ı ulvî; kalb-i tabîat

Tevfik Fikret

samt-ı ümîd: Ümit susuşu.
Ezhâr-ı bahârın yerine berf-i sefîdi
Elhân-ı tuyûrun yerine samt-ı ümîdi
Cenap Şahabeddin
samt u nedâmet: Pişmanlık ve susma.
Bî-teemmül söze âgâza cesâret etme
Sonra haclet çekerek samt ü nedâmet etme
Ahmet
Râşit
samt u sükût: Susma ve sessizlik.
Ya söyle sözü güher nisâr et
Ya samt u sükûdu ihtiyâr et

Ziyâ Paşa

samem: Sağırlık.
samem-i rûzgâr: Rüzgârın sağırlığı.
Hüsn-i etvârı nazar-bahş-ı deyâcîr-i amâ
Lûtf-ı güftârı harâbîde bünyân-ı samem

Nâbî

Böyle mi eylerdim edâ medhini
Olmasa muhkem samem-i rûzgâr

Nef’î

sâmit: 1. Susan, sesi çıkmayan. 2. Sessiz, ses çıkarmaz, sağır. 3. Cansız (mal). 4. gr.
Sessiz harf. c. savâmit.
Râhattan olan benim gibi dûr
Ger sâmit ola değil mi ma’zûr

Fuzûlî

savâmit: Sâmî t’ler.
samût: 1. Az konuşan. 2. Susmuş; surat asarak susan.
Her serv-i samût olmada bir heykel-i esrâr
Makberlerin onlarla karâbetleri vardır

Abdülhak Hâmit

İnsân ki kalbi şâir olur rûhu lâ-yemût Ümmî de olsa kalbi olur şâir-i samût
abdülhak Hâmit
samût: bk. samt.
sanâdîd: Ar. Sındîd’in çokluğu.
Büyükler; büyük kavimler, büyük âmirler, büyük yiğitler.
sanâdîd-i Arab: Arab’ın büyükleri.
Ser-nigûn eyledi ser-keşleri hep
Nâ-bedîd oldu sanâdîd-ı Arab

Hakanî

sanâdîd-i düvel: Devletlerin büyükleri.
Ki ettiler re’yini tahsîn sanâdîd-i düvel
Kıldılar zâtına şâbâş bütün hâs ile âmm

Üsküdarlı Hakkı Bey

sanâdîd-i sühan-dân-ı ümem: Ümmetin güzel söz söyleyen büyükleri.
Erbâb-ı şühûdun sühanı keşf-i hikemdir
Makbûlü sanâdîd-i sühan-dân-ı ümemdir
Sâmi san’at: bk. sun’.
sanâyi’: bk. sun’.
sanevber: Ar. Çamfıstığı ağacı.
Divan şiirinde sevgilinin boyu için kullanılır.
Dilleri bâr-ı sanevber gibi sad-pâre olur
Tîğ-ı berrânını yâd eyledikçe a’dâ

Nef’î

Bir türbe ki nev -bahâr yapmış
Beklerşeb ü rûzunu sanevber

Abdülhak Hâmit

sand, sandal: Ar. Hindistan’da bulunan
kokulu, sert bir ağaç.
Bundan tesbih yapılır.
Bîm-i tîğ-ı zebân kilkimden
Feleğin reng-i sandalı görünür
Nef’î
Bâkî ye kılsın muattar bezm-i efkârı diye
Pâdişâhın micmer-i adlinde sandalyaktılar
Bâkî
sandûk, sandûka: Ar. Sandık. c. sanâdîk.
Eyledi takdîr sandûku tahazzürde nihân
Mevsim-i eyyâm-ı îdde saklanan kâlâgibi

Nâbî

sandûka: Türbelerde kabrin üzerine tahtadan yapılan ve yeşil çuha örtülen yer.
Kimdir ki bu sandûka, kimindir ki bu türbe Üç yüz bu kadar milyon adam var baş ucunda

Midhat Cemal Kuntay

sandûka-i cevâhir-i esrâr: Sır cevherlerinin sandukası.
Sandûka-i cevâhir-i esrâr
Kâ’be’dir
Gencîne-i defîne-i âsâr
Kâ’be, dir

Nâbî

sanem: Ar. 1. Put. 2. Nazımda sevgili, dilber anlamına kullanılır.
Farsçası büt’tür. c. esnâm.
Şimdi
Muhibbî bir saneme bağlı bendedir
Baş eğmeyen kimesneye sultân olan gönül

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Çeşm ü ebrun üzre neyler hâl-i müşgîn ey sanem
Nokta konmaz sûre-ı Yâ
Sîn ü Tâ
Hâ üstüne
Lamiî Çelebi
Meydir mihek-i âşıkân, âşûb-ı dil, ârâm-ı cân
Ser-mâye-i pîr-i mugân, pîrâye-i bezm-i sanem

Nef’î

sanem-i bî-vefâ: Vefasız sevgili.
Bin bin selâm şol sanem-i bî-vfâya kim
Redd elleri ile attığı taş merhabâlanır

Necati Bey

sanem-i lâle-izâr: Lale yanaklı sevgili.
Pîrehen berk-i semen kûy-ıgirîbân şeb-nem
Gülsitân oldu bugün bir sanem-i lâle-izâr
Bâkî
sanem-i mâh-cemâl: Ay yüzlü güzel.
Meftûn yine dil bir sanem-i mâh-cemâle “Elden ne gelir ağlamadan başka bu hâle”

Kemalzâde Ekrem Bey

sanem-i mâh-lika: Ay yüzlü güzel.
Olduk nereye vardık ise aşka giriftâr
Alındı gönül bir sanem-i mâh-likâya

Bağdatlı Ruhi

sanem-i perî-veş: Periye benzer güzel.
Ol sanem-iperî-veşin kıssası hûbdur velî
Lafz u edâya gelmez
Esrâr ile mâ-cerâları

Esrar Dede

sanem-i ra’nâ: İki yüzlü güzel.
Cilve ettikçe döner bir sanem-i ra’nâya
Ki hırâmında nümâyân ola sat gunc u delâl

Nef’î

sanem-i sîmîn-ber: Gümüş göğüslü güzel.
İçdiğince kızarır ol sanem-i sîmîn-ber
Bâdedir derler ise ne ola kişinin miheki
Mesihi
sanem-hâne: Put evi.
Ta’mîr-ı Kâ’be hidem-i sanem-hâne iş değil
Aç dîde-i basîreti kalb-i harâba bak
Naîm (Tezkirecizade Müverrih)
sanem-misâl: Put misali.
Kâfir-dilân-ı hırs ferâmûş edip
Hakkı
Şimdi sanem-misâlperestiş kuruşadır

Nâbî

esnâm: Sanem’ler, putlar; put gibi güzel sevgililer.
İçse bir cür’asını berhemen-i sad-sâle
Bir olur seng-i mezâr ile yanında esnâm

Nef’î

Nârıgül-zâr etmek isterisen
Halîlu’llahgibi
Nefsinin esnâmını kıl kendi destinle cüzâz
Nuri
sâni’: bk. sun’.
sânî: Ar. Seny’den; ikinci.
Hemân oldur niyâzım senden ey Keyhüsrev-i sânî
Ki gûş-ı hûşa mengûş eyle dürr-i pend-i pîrânı
Bâkî
Sühan bezminde ben bir rind-i dürd-âşâm kopdum kim
Maânî câmını içmekde oldum
Câmîi sânî
Hayâlî Bey

(kop-: ayağa kalkmak, meydana çıkmak)
Bihterîn-i vüzerâ âsafı sânî ki sezâ
Nâmına eyler ise cevher-i evvel ikrâm

Nâbî

sânî-ı Nefîi Rûm: Anadolu
Nefî’sinin ikincisi.
Sânî-ı Nef’î-ı Rûm’um ki ederler tahsîn
Kuvvet-i tab’ımı bi’l-cümle esâtîz-i benâm

Üsküdarlı Hakkı Bey

sânih, sâniha, sânihât: bk. sünûh.
sâniye: Ar. 1. Dakikanın altmışta biri.
Yarbaylık derecesinde bir rütbe. 3. Sânî’nin müennesi.
Bu vefâsız gecenin koynunda
Kalalım bir ebedî sâniye dalgın bî-hûş

Tevfık Fikret

Artarak gönlümün aydınlığı her sâniyede
Bir mehâbetli sabâh oldu her sâniyede

Yahya Kemal

sâr: Çlr) Far. “yer” ve çokluk bildirerek birleşik kelimeler yapar. çeşme-sâr: Çeşmesi çok olan yer.
çeşme-sâr-ı devlet: Devletin çeşmesi bol
olan yeri.
Çeşme-sâr-ı devletinden
Ab-ı Hayvân müstefz
Şeb-i çerâg-ı takatinden mâh-ı enver müstenîr

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

seng-sâr: Taşı olan yer, taşlık.
Yine zevrak-ı derûnum kırılıp kenâre düştü
Dayanır mı şîşedir bu reh-i seng-sâre düştü

Şeyh Galip

şâh-sâr, şâh-sâre: Ağaçların çok sık dallı olduğu yer.
Cândır sücûd eder sana her nahl-i hande-per
Eldir dud eder sana her berg-i şâh-sâr

Kemalzâde Ekrem Bey
-sâr: Far. “gibi, misl, benzer, eşit, beraber” anlamlarına gelen edat.
hâk-sâr: Toprakla beraber.
Khrâ’mn oldu tdkı zuhûrunla hdk-sdr
Sönmüştü ol dem âteş-ı İrân efendimiz

Faruk K. Timurtaş

kûh-sâr: Dağ gibi.
Zemîn ağlar, semâ ağlar, nesîm-i kûh-sâr ağlar
Bu manzar bak ne hoş-manzar, çiçeklerle bahâr ağlar

Hüseyin Sîret

sâr: Far. Deve.
sâr-bân: Deveci, şütürbân.
Ol nev’ ile zulmet-işeb-i târ
Kim olmadı sâr-bân haber-dâr

Fuzûlî

Çekme gurbet azmine ey sâr-bân mahmil sakın
Kim bu yolda bîm-i gurbettendir efgân-ı ceres

Fuzûlî

sâr-bân-ı vakt: Vaktin devecisi.
Sâr-bân-ı vakt isen hazm eyle zîrâ vakt olur
Bir topal merkeb belâsıyle katâr elden gider

Ziya Paşa

sârâ: Far. Halis, safi.
Hatt-ı miskînin lebinde anber-i sârâ satar
Ruhların reng-i muhabbet benlerin sevdâ satar

Hayâlî Bey

sârâ-yi sühan: Sözün safı.
Micmer-i dilde olursa eser-i âteş-i aşk
Neşreder râyihasın anberi sârâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

sarây: bk. seray.
sâr-bân: bk. sâr.
sarf: Ar. 1. Harcama, masraf etme, gider. 2. Para bozma. 3. Çevirme, döndürme.
Yâr mihmânımız oldu gelin ey cân u gönül
Kılalım sarf, nemiz var ise mihmânımıza

Fuzûlî

âfetin kadd-i nâzik-terine sarf edelim
Ne mertebe sühan-ı nâzikânemiz var ise

Nâbî

Sarfa sarfeylemeyip medreselerde ömrün
Geçinir bâzı yobaz softa da moM-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

Eline geçeni harcama bol bol Beyhûde sarf olan altın tunç olur
Âşık
Veysel sarf-ı emek: Emek harcama.
Kısmet
Lebîb her ne taraftan ise gelir
Zahmet çekip de sarfı emek sû-be-sû abes
Lebîb (Mehmet Lebîb)
sarf-ı güher: İnci saçma (gözyaşı dökme).
Etmeden sarf-ı güher mahzen-i endîşemden
Satarın kendimi şâirlere dirhem dirhem

Keçecizade İzzet Molla

sarf-ı himmet: Gayret harcama.
Sende var ise eğer hamiyyet
Tahsîline eyle sarf-ı himmet

sarf-ı mâl: Maldan vazgeçme, malı harcama.
Muhibb-i sâdık odur muktezâ-yı hâl üzre
Ya sarf-ı mâl ede ahbâbına ya bezl-i vücûd
Beliğ sarf-ı nakdîne-i eşk: Gözyaşının peşin harcanması.
Sarf-ı nakdîne-i eşk ettiğimiz kaldı bize
Vermedi sûd harîdâr-ı visâl olduğumuz

Nâbî

sarf-ı nazar: Vazgeçme, çekinme.
Husûl-i ma’nîye dektir sutûra sarf-ı nazar
Olunca kasra resân nerdübâna yer kalmaz

Nâbî

sarf-ı ömr: Ömrü boşa geçirme.
Sarf-ı ömr ettiğim esbâb-ı fenâ bunda kalır
Nakd-i efsûstur ancak görünen mâ-hasalım

Nâbî

sarf-ı zer: Altından vazgeçme.
Müzd-i hammâm
Fuzulî veririm cân nakdin
Kılmasın sarf-ı zer ol serv-kadd ü sîm-endâm

Fuzûlî

sarrâf: 1. Sarfeden. 2. Sarraf, c. sarrâfân.
Dihkan hadîka-i hikâyet
Sarrâf cevâhir-i rivâyet

Fuzûlî

Nideriz dirlik suyun biz cân yağmâya verdik
Gevheri sarrâflara ma’denyağmâya verdik

Yunus Emre

Çeşmim lebine meyl eder ise aceb olmaz
Sarrâf-durur la’l-ı Bedahşân’dan eder haz

İbni Kemâl
sarrâf-ı cihan’
Cihan kuyumcusu.
Söz
Yûsuf’unu müşg ile tartardı
Necâtî
Kıymet kosa sarrâf-ı cihân bugüher üzre

Necati Bey

sarrâf-ı çarh: Dünya kuyumcusu.
Sîm ü zerden her gece cem’ ettiğin sarrâf-ı çarh
Harc edip her gün kılar kapında hâk-i der güneş
Lamiî Çelebi
sarrâf-ı dehr: Dünya sarrafı.
Etmezdi böyle ceyb-i nevâzişte perveriş
Sarrâf-ı dehr anlamasa kıymetim benim

Nâbî

Sarrâf-ı dehr bilmez ise ne ola kıymetim
Bir gevherim ki hâk-i siyâh içre kalmışım
Emrîi
Kadim (Edirneli)
sarrâf-ı devrân: Feleğin kuyumcusu.
Bilmezem yâkût-ı ahmer mi lebin ya kût-ı rûh
Bir sor ey sarrâf-ı devrân kim ne cevher devridir
şeyhi
sarrâf-ı dîde: Göz sarrafı.
Sarrâf-ı dîdemizde o dil-ber güher sezer
Yüzüme güldüğü bu ki boyunda zer sezer

Necati Bey

sarrâf-ı dûn: Alçak sarraf.
Müşteri olmaz ona gerdûn gibi sarrâf-ı dûn
Cevher-i tahkiktir kıymette gâlîdir sözüm
Yenişehirli Avni
sarrâf-ı gevher: Cevher tartan.
Hani bir sarrâf-ı gevher dinleye ahbârımı
Terk ede dilden vefâsız ehl-i kâlin lâfını

Ümmî Sinan

sarrâf-ı şehr-i râz: Sır şehrinin sarrafı.
Benim sarrâf-ı şehr-i râz ü dükkânım dehânımdır
Da’avâtım kise, tahtam safha, engüştüm zebânımdır

Nâbî

sarîh: Ar. Sarâhat’ten; açık, belli, kolayca anlaşılabilir.
Verip hakk-ı sarihin kabz u bast u mahv u isbâtın
Adâlet-hâne-i hikmette etmiş cümlesin ırza

Nâbî

Kalbe kuvvet verir makâl-i sarih
Eyle re’y-i sedidini tavzîh

Muallim Naci
Allah’a değil, taptığın evhâma dayandın
Yandıysa eğer, hakk-ı sarihindi ki yandın

Mehmet Akif

sârik: bk. sirkat.
sarîr: Ar. Gıcırtı, cızırtı (kapı).
Gelir hâme sarire cünbiş-i engüştü gördükçe
Mesel çatlar piyâde etmese hande süvâr üzre

Nâbî

Câmi vasfında her satır beyânım çekti saf
Hâme-i ma’ni saririm es-salâ-hân-ı minâr

Nazîm (Yahya)

Ağlıyor hâmemin saririnde
Şi’rimin lafzı, vezni, kâfiyesi
Cenap Şahabeddin sarîr-i âb-ı revân: Akan suyun cızırtısı.
Sarir-i âb-ı revân u safir-i mürg-i çemen
Nikât-ı tehniyet-i mukaddem ettiler inşâ

Fuzûlî

Bu gûne âşık-âne bir gazel taksim eder gâhi
Verir hem nağme-i sit-i sarin zevk-ı şeh-nâzı
NeVı sarîr-i âb-ı revân’
Akan suyun çıkardığı ses.
Sarir-i âb-ı revân u safir-i mürg-i çemen
Nikât-ı tehniyet-i mukaddem ettiler inşâ

Fuzûlî

sarîr-i bâb: Kapı gıcırtısı.
Der-i muârazayı açma fasl-ı sohbette
Gıcırtı etme ayıptır sarir-i bâbgibi

Sâbit

sarîr-i bâb-ı cennet: Cennet kapısının gıcırtısı.
Sarir-i bâb-ı cennettir nevâ-yı nây uşşâka
Semâ’ etsin sadâ-yı feth erişti cân-ı müştâka

Şeyhülislam Yahya

sarîr-i hâme: Kalem gıcırtısı.
Dinlesin gelsin sarir-i hâmemi
Nef’i benim
Anlayın neyde mezâyâ-yı terennüm ne eydügin

Nef’î

Sarir-i hâme sanma ıstılâhâta boğulmakla
Eder bi-çâre dâim şive-i küttâbtan feryâd

Koca Râgıp Paşa

sarîr-i kilk: Kalem cızırtısı.
Ya’nî kim endîşe-sencân-ı cihânın dâimâ
Hem sarîr-i kilki hem vird-i zebânıdır sözüm

Nef’î

sarrâf: bk. sarf.
sarsar: Ar. Soğuk ve sesli rüzgâr.
Kuş yetişmez der idim olmasa tayyâr eğer
Eremez gerdine zîrâ ki ne sarsar ne sabâ

Nef’î

Olsa temkîni eğer şâmil-i ecsâd-ı latîf
Sadme-i sarsar olur hâne-i dünyâya temel

Kâzım Paşa

Donar soğuktan efendi semender âteşte
Bir iki gün dahi böyle eserse bu sarsar

Nedim
sarsar-ı azl: Azil fırtınası.
Sarsar-ı azl salıp tefrika bâğ-ı îşe
Hâneden mansıbın ardınca bile gitti nizâm
Nâbî sarsar-ı bih-efgen-i sermâ: Kışın kök deviren rüzgârı.
Çıktı yine bir sarsar-ı bîh-efgen-i sermâ
Kuşlar çekilip lâneler, vardı sükûta
Tûfân gibi bârân oluyor gulgule-fermâ
Hattâ meşekûta

İsmail Safa

sarsar-ı kahır: Öfke tufanı.
Sarsar-ı kahrından etmiş şöyle şâhâ havf kim
Dem-be-dem titrer hazân bergi gibi muztarr güneş
Lamiî Çelebi sarsar-ı sedd-i sedîd’
Düz set tufanı.
Eylese takviyet-i hükmü eğer bir kâhı
Sarsar-ı sedd-i sedîd olmak için istihdâm

Cevrî (İbrahim Çelebi)
sarsar-ı tûfân-ı fenâ: Yok oluş tufanı.
Manzar-ı himmetinin küngüre-i rif’atine
Eremez sarsar-ı tûfân-ı fenâ birlegubâr
Bâkî
sath, satıh: Ar. 1. Bir şeyin dış tarafı, yüzey. 2. Üstten görünen kısım. 3. Ev damı.
Mihr-i mihrin felek-i dilde tulû’ etmiş idi
Olmadı mâh-ı felek sathına merkûz henüz
Nizami sath-ı âb: Su yüzeyi.
Düşer de bir varak miyâne-i sükûnuna
Hemen kalırdı çîn-i ihtilâc içinde sath-ı âb

Tevfik Fikret
sath-ı sebz
Yeşillik üstü.
Nev-bahâr-ı lûtfu bezl etse kerem nimetinden
Sath-ı sebze sahn-ı çînî ola hân-sâlâr gül

Necati Bey

sath-ı semâ: Gök yüzeyi.
Değil sath-ı semâ vü encüm-i rahşende sermâdır
Felek bir pür-niyâz-ı nakş etti efürde duhân üzre

Ziyâ Paşa

sath-ı sükûn: Sessizlik yüzeyi.
Güneşli sath-ı sükûn-perverinde bir havuzun
Uçan hevâm-ı heves-kârı andırır fikrim

Tevfik Fikret

sath-ı zemîn: Yer üstü.
Sath-ı zemîn ü küngüre-i âsümân nedir
Fasl-ı bahâr ü sayf ü şitâ vü hazân nedir

Ziyâ Paşa
sathî: sâtı’, sâtıa: Ar. Sutû’dan; yükselen, meydana çıkan, yükseldikçe yükselen. c. sevâtı’.
Sînesi gâyet ile vâsi’ idi
Nûr-ı sâtı’gibi hem lâmi’ idi

Hakanî

Lerzân oluyor şu seyf-i sâtı’
Billâh o verir cevâb-ı kâtı’

Abdülhak Hâmit

Hükm-i sâtı’gâlibdir nass-ı kâtı’ kuvvetin
Bak cidâl-i kâinâta başka bürhân istemez
Abdülaziz
Mecdi Efendi
satır, satr: Ar. Yazı sırası. c. sutûr, estâr.
Vasf-ı kaddünle hırâm etse alem gibi kalem
Leşker-i satrı çeker defter ü dîvân saf saf
Bâkî
Yazarken vasf-ı çeşmin pâ-yi hâme satrdan çıkmış
Meğer mest-ânelik te’sîr edip güm-kerde râh olmuş

Nâbî

Câmi’ vasfında her satır beyânım çekti saf
Hâme-i ma’nî sarîrim es-salâ-hân-ı minâr

Nazîm (Yahya)

satr-ı ahkâm: Hükümlerin satırı.
Tavk-ı fermânı ilegerden-i fitne mağlûl
Satr-ı ahkâmı ilepây-ı sitem der-zencîr

Nef’î

satr-ı nâ-ber-câ: Yersiz satır.
Hoş-nümâdır hatt-ı püşt-i lebde ebrûlar kadar
Satr-ı nâ-ber-câ bulunmaz nüsha-i tenzîlde

Muallim Naci
satr-ı nuhust-ı nâme-i şevk: İstek mektubunun ilk satır yazısı.
Satr-ı nuhust-ı nâme-i şevk olmadan tamâm
Dâmâna indi şakk-i kalem iştiyâktan

Nâbî

satr-ı ümîd: Ümit satırı.
Elim mahbere, endîşe-lîka, ye’s-i midâd
Çekmede satr-ı ümîde hatt-ı butlân-ı kalem

Akif Paşa

sutûr: Satırlar.

Behiştî
nice saf asker çekip şi’rim sutûrundan
Yine mülk-i belâgatte bugün bir kal’a aldım ben

Behiştî

sutûr-ı erkâm: Rakam satırları.
Lûle-i çeşme-i hûrşîde şikâf-ı hâme
Mevce-i lücce-i envâre sutûr-ı erkâm

Üsküdarlı Hakkı Bey

sutûr-ı hâdisât-ı dehr: Dünya olaylarının satırları.
Kitâb-ı âlemin evrâkıdır eb’âdı nâ-mahdûd
Sutûr-ı hâdisât-ı dehrdir âsâr-ı nâ-ma’dûd
Hoca Tahsin
sutûr-ı hatt: Hattın satırları.
Saf çekse ne dem sutûr-ı hattın
Ey saf-der-i rezm-gâh-ı ma’nâ

Nef’î

sutûr-ı metn: Metin satırları.
Sutûr-ı metne sığışmaz gazellerin

Nâbî

Misâl-i hatt-ı bütân der-kenâr olur giderek

Nâbî

sutûr-ı nazm: Nazım satırları.
Sutûr-ı nazm ile kıl kat’î pâye ey Âlî
Meseldir ayak ayak kişi nerdübâna çıkar
Âli Bey
(Gelibolulu Müverrih)
sutûr-ı nev-zemîn: Yeni yerin satırları.
Sutûr-ı nev-zemînim gül-bün-i gül-zâr-ı tab’ımdır
Ki her bir mısrâHnda mevc urur tûfân-ıgül-bûse

Esrar Dede

sutûr-ı nüsha-i âfâk: Ufuk nüshalarının satırları.
Baktım sutûr-ı nüsha-i âfâka ser-te-ser
Yek harf-i nâ-be-kâide yoktur miyânede

Nâbî

sutûr-ı nüsha-i takdîr: Takdir nüshasının satırları.
Değil tedbîr ile bir ferd
Kadîr’i mahv u isbâta
Sutûr-ı nüsha-i takdîre kimdir hâme uydurmuş

Koca Râgıp Paşa

satl, satıl: Ar. Leğen, bakraç.
satl-ı dil-keş: Gönül çeken leğen.
Bihamdillâh satl-ı dil-keşinden nem kalır hâli
O zülfün bend-i zencîrindeyim çeşmimde yaşım var

Nedim
satl-ı har-bende: Seyisin leğeni.
Çeng-i sâzendesidir târ-ı şihâb ile hilâl
Satl-ı har-bendesidir efier-ı Nûşirvânî
Nadiri (Ganizade)
satranc: Hintçe > sadreng veya sadrenc’den; 1. aslı “şatranc”tır.
64 kareye ayrılmış bir zemin üzerinde taşlarla oynanan oyundur.
Satrançta taş sayısı 16’sı siyah 16’sı beyaz veya kırmızı olur.
Satranç oyunun terim ve isimleri şiirlere konu olmuştur.
Bunlar: Şâh, vezir (ferzâne, ferzend), fil, at, kale ve piyon (piyade, baydak) adı verilen taşların çeşitli hareketleri bir savaş alanında hareket eden ordunun ataklarına benzetilir.
Hep ileride olabilecek işleri düşünen ve görmeye çalışan bir zekâ oyunudur. 2. Türk
Halk edebiyatında aruz ölçüsünün “müfteilün müfteilün müfteilün
müfteilün” kalıbı ile musammat gazel biçiminde yazılan şiir.
Dertli ve
Emrah’ın satrançları meşhurdur.
Aşk satrancında ruhu şâha ferzend eyleyen
Aşkî derler bize ol ferzânelerden biryiz
Aşkî
satranc-ı muhabbet: Sevgi satrancı.
Dil baydakını verir ü şeh-mat olur ol kim
Satranc-ı muhabbette ruh-ı yâr ile oynar

Ahmet Paşa

sâtûr: Ar. Satır (bıçak, balta) c. sevâtîr.
Beni öldür beni kim şu’ledepervâne-sıfat
Nice bir titreyeyim kabza-i sâtûr üzre

Nedim
satvet: Ar. 1. Birinin üzerine şiddetle sıçrama. 2. Zorluluk, ezici kuvvet.
Satvetin şöyle zebûn eyledi ser-keşleri kim
Kalmadı kimsede endîşe-i mekr-i düşmen

Nedim
Bu ne vicdân-gezâ şenîa, ne âr
Yere geç satvetinle ey serdâr

Tevfik Fikret

Ne hicrândır ki en şevketli bir mâzî serâb olsun
O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun

Mehmet Akif

satvet-i iclâl: Güç ve kuvvet saldırısı.
Şükûh ü satvet-i iclâl mahv eder fi’l-hâl
Ecell ecell denilen bir belâ-yı mübremdir

Ziyâ Paşa

satvet-i muhâceme: Hücum çarpması.
Fakat bizimkilerin satvet-i muhâcemesi
Bırakmıyor ki atılsın o bir adım ileri

Tevfik Fikret

savâb: Ar. 1. Doğruluk, dürüstlük; doğru hareket veya davranış. 2. Doğru, dürüst.
Göstermek için hatâ savâbı
Her şiveden ettim intihâbı

Ziyâ Paşa

Asıl merâm-ı hükm-i ezel bulmadır vücûd
Zâhirdeki savâb u hatâ hep bahânedir

Kerâhettir mey içmek diye esrâra rızâ verdin
Hezâr ahsente sûf haylice re’y-i savâb olmuş
Avnî
sâib: 1. Yanlışsız, doğru. 2. Maksada uygun. 3. Hedefe doğru ulaşan.
Ne hayâl-i sâib ister ne kemâl-i tâlib ister
Buna tab’-ı Râgıb ister vere böyle hüsn-i ziynet

Koca Râgıp Paşa

Baht olmayınca hüsn-i tabîat neyi müfîd
Sâibde olsa halk hatâsın arar bulur

Koca Râgıp Paşa

Ya sâib görmüş olsa çâr-bâğ-ı İsfahân vasfın
Ne gûne rahne-i dîvâre eylerdi nihân âbâ

Nedim
sâibü’t-tedbîr: Tedbirin doğruluğu.
Azmde nev-civân u hazmde pîr
Sâhib ü’s-seyf ü sâibü’t-tedbîr

İbni Kemâl

saVe: Ar. Kuyruk sallayan c. saVât.
Hem-râh olamaz onunla yârân
Şeh-bâz ile sa’ve olmaz akrân

Ziya Paşa

savlecân: Ar. Çevgan, cirit oyununda kullanılan eğri sopa.
Gûy-ı melâhat olmaya meydân-ı hüsnde
Zülf-i muanberin o mehin savlecân tutun

Cem Sultan

Düştükçe hâkegûy-sıfat kelle-i adüvv
Pây-ı semendi tut ki ona savlecân olur

Nef’î

Son savletinle vur ki açılsın bu sûrlar
Fecr-i hücûm içindeki tekbîr aşkına

Yahya Kemal
savlecân-ı Yed-ı KudretKudret elinin eğri sopası.
Savlecân-ı Yed-ı Kudret’le hemîn
Geldi meydâna bu kez rûy-ı zemîn

Hakanî

savlet: Ar. Saldırma, üstüne yürüyüp saldırma.
Hırz-ı cân-ı saltanat nîrû-yı bâzû-yı zafer
Rükn-i savlet unsur-ı haşmet esâs-ı saff-derî

Nedim
Savlet etmişti
Çanakkale’ye bahr ü berden
Ehl-ı İslâm’ın iki hasm-ı kavîsi birden
Sultan V. Mehmet
Reşad
Son savletinle vur ki açılsın bu sûrlar
Fecr-i hücûm içindeki
Tekbîr aşkına

Yahya Kemal

savlet-i kâh-ı vekâr: Ağırbaşlılık köşkünün saldırısı.
Lerze düşmüş savlet-i kâh-ı vekânndan tamâm
Arz-ı Nişâbûr-veş iklîm-ı İrân üstüne

Nedim
savlet-i şîr: Arslan saldırısı.
Olsa ger ma’deleti takviye-bahş acze
Bere, âhûya gezend erdiremez savlet-i şîr
Üsküdarlı İsmailPaşazâde
sâil: Saldırıcı, saldıran, savlet eden.
Her sûda, evet, manzaranın hüsnüne sâil
Bir fâcirenin hande-i gâret-geri vardır
abdülhak Hâmit
savm: Ar. Oruç.
Cân verir râhat-hulkûma esîr-i helvâ
Gelse efierde-gî-i savm ile hulkûmuna cân

Sâbit

savm u salât: Namaz ve oruç.
Savm u salâtı fevt olan onu kazâ kılar
Sensiz geçen zemân ile vaktin kazâsı yok
Nesimi
Gelgel berü ki savm ü salâtın kazâsı var
Sensiz geçen zemân-ı hayâtın kazâsı yok
Nesimi
sâim, sâime: Oruç tutan.
Gelir şevke kesel neyl-i visâl-i yârdan sonra
Olur ârız girânlık sâime iftârdan sonra

Nâbî

Kimi sâim, kimi kâim, o tavanlar, yerler “Kulhüvallahü
Ehad” zemzemesinden titrer

Mehmet Akif

sâim-i hicrân: Ayrılık orucu tutan.
El vereydi ni’met-i vaslın eğer bayrâmda
Gam yemezdi sâim-i hicrânın ol eyyâma dek

Şeyhülislam Yahya

savma’a: Ar. Savm’dan; 1. İbadet yeri, tekke. 2. Çile hücresi. c. savâmi’
Rûh yok savma’anınpîr-i abâ-pûşunda
Hâl var mey-kedenin rind-i kadeh-nûşunda
Nââî
Bezm-i edebin bana muâşırları yegdir
Bî-rûy u riyâ savmaa küstahlarından
Nâiî
Mahsûs olursa zâhid-i sâlûsa savma’a
Olmaz aceb ki sâkin-i vîrâne bûmdur

Bağdatlı Ruhi

savâmi’: Savma’a’lar.
Dolaş savâmii, gel sonra bezm-i rindâna
Reşâdı anlamaz âdem dalâli anlamadan

Muallim Naci

savn: Ar. Koruma, muhafaza etme.
savn-ı kudret: Kudret koruması.
Savn-ı kudrettir muîn ü hem-demi
Avn-i hazrettir karîn ü mahremi

Ziyâ Paşa

sıyânet: Koruma, korunma.
Vücûd-ı pâkini ekdârdan sıyânet için
Eder felekte melekler tasaddukât ü nüzûr

Nâbî

Merdüm-âzâr-ı nevâziş siteme rağbettir
Zâlime merhamet ef’â-yı sıyânetgibidir

Ziyâ Paşa

Ömerlerin, Yavuzların biz vefâsız evlâdı
Sıyânet eylemedik yâdigâr-ı ecdâdı
Mehmet Âkif
savt: Ar. Ses, seda. c. esvât. hüsn-i savt u sûretle edip âgâze hânende
Şerf
savt-ı âvâze-i ikbâl: Talihin şöhret sesi.
Ola iklîm-i ademden dahi sad-merhale dûr
Savt-ı âvâze-i ikbâlin ile ceyş-iften

Nedim
savt-ı bârid: Soğuk ses.
Safâ yine dargın edecek hâlini gûyâ ızmâr
Savt-ı bâridle temâdî ediyor sohbet-i yâr

Kemalzâde Ekrem Bey

savt-ı bülbül: Bülbül sesi.
Vakt-i güldür savt-ı bülbül nağme-i bezm-i sabûh
Geçmeyen mey-hâne bâbından bulur sâkî fütûh

Behiştî

savt-ı celâcil: Çıngırakların sesi.
Görelim dâire-i aşka koyalım ârı
Olsun ol dâireye savt-ı celâcil zân
NeVî savt-ı ceres: Çan sesi.
Eder savt-ı ceres râh-ı hatarda daPet-i reh-zen
Hele dünyâda yoktur âdeme şöhret kadar düşmen
Râşit (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)
savt-ı Dâvûd: Hz. Davud’un sesi.
Figân etsem gelir her kûşeden bir nâvek-i ta’ne Üşermiş üstüne kuşlar işitse savt-ı Dâvûd’u

Behiştî

savt-ı kahrî: Kahredici ses.
Sît-ı adl ü savt-ı kahrî yayılıp her cânibe
Âsitân-ı pâkine yüz sürdü haylî kahramân

savt-ı kilâb: Köpek sesi.
Ey savt-ı kilâb, ey şeref-i nutk ile mümtâz
İnsânda şu nân-körlüğe tel’în eden âvâz

Tevfik Fikret
savt-ı mürgân-ı hoş-elhân: Nağmeli kuşların sesi.
Subh-dem velvele-i nevbet-i şâhî mi değil
Savt-ı mürgân-ı hoş-elhân ü sadâ-yı küh-sâr
Bâkî
savt-ı tegâfül: Gaflet sesi.
Hüznüyle susan meşcerlerdengam-ı Eylül
Bir gölge yayarken, onu bir savt-ı tegâfül

Ahmet Hâşim

savt-ı ümmîd-i kalb: Kalbin ümit sesi.
Savt-ı ümmîd-i kalbi dinlemeden
Cevf-i husrdna düşmek istiyorum

Ahmet Hâşim

esvât: Savt’lar, sesler.
esvât-ı arz: Yeryüzünün sesleri.
Esvât-ı arza karşı sen etmiştin âtiyâd
Bess ü şikâayet etmeyi âlâm-ı sem’den
Cenap Şahabeddin esvât-ı hayât: Hayatın varlığını belirten sesler.
Uyuyanlar uyanır pey-der-pey
Dokur esvât-ı hayâtı herşey
Cenap Şahabeddin sa’y: Ar. Çalışma, uğraşma, cehd etme. c. mesâî.
Devr-i gül erdi tâze cevândur cihân yine
Sa’y eyle ayş ü işrete ahd-işebâbda
Bâkî
Bekâyı hak tanıyan sa’yi bir vazîfe bilir
Çalış çalış ki beka: sa’y olursa hakkedilir

Mehmet Akif

Seyl-i hevesle doldu
Yahyâ yine vâdî-i hevâ
Geçmeğe sa’y u himmet et kantara-i mecâzdan

Şeyhülislam Yahya

Zevk-ı aşka ermeyenler zevk alamaz kendüden
Adem olmak ister isen aşka sa’y et her zemân

Gaybî

sa’y-i akl ü fikr: Akıl ve fikir gayreti.
Olsa takdîr-ı Hudâ kâr eylemez tedbîr ona
Mümkün olmaz sa’y-i akl ü fikr ile tağyîr ona
selami
sa’y-i Bâkıl: Bâkıl’ın gayreti.
Herkesin gayreti memdûh olur idrâki kadar
Bir midir himmet-i âkıl ile sa’y-ı Bâkıl
Eşref Paşa
(Bursalı Mustafa)
sa’y-i belîğ: Güzel çalışma.
Tâlibâ sa’y-i belîğ et kûy-ı yâre varagör
Cânı cânâne verip terk eyle yoğu varı gör
Selimî, Talibî, Sarı
Selim (II. Selim)
sa’y-i istikhâl: Kaş yapma gayreti.
Sa’y-i istikhâl ederken dîdesin ihrâc eder
Lâ (“Kaş yapayım derken göz çıkarır.
” atasözünün diğer bir söyleniş şekli)
sa’y-i meşkûr: Şükür gayreti.
Ne kâr-ı müşkili düşse umûr-ı dîn ü devlette
Düşe makbûlü şahinşâh-ı âlem sa’y-i meşkûru

Nef’î

sa’y-i riyâzet: Riyazet gayreti.
Eremezsin zâhidâ vaslına ol
İsî-demin
Dem-be-dem sa’y-i riyâzetle gerekse göğe uç

Necati Bey

sa’y ü gûşiş: Çalışma ve çabalama.
Nasîb olmaz mukadderden ziyâde sa’y ü kûşişle
Eğer az u eğer çok kim gelir cümle
Hudâdandır
hisali
mesâî: Sa’yler, çalışmalar. mesâî-i mahsûsa: Özel gayretler.
Ancak onun mesâî-i mahsûsasıyladır
Bu devletin terakkî-i esbâb-ı kuvveti

sâî: 1. Çalışan. 2. Hızlı yürüyen. 3. Haber götüren; kovuculuk eden. c. sâûn. sâî-i bâd-ı sabâ’
Saba rüzgârının kovuculuk edeni.
Sâî-i bâd-ı sabâ gonca-i cerâbını açıp
Bülbüle nâme-i berg-i gül-i ra’nagösterir
Rızayi sâî-i tâat-i aşk: Aşk ibadetinin çalışanı.
Sâî-i tâat-i aşkın ârzû-yı âhiret
Kevser ü hûra değil sahbâ-yı dil-berdir bana

Namık Kemâl

sayd: Ar. 1. Av. 2. Avlama, avlanma.
Sayyâd sak ın cefâ yamandır
Bilmezsin mi ki kane kandır

Fuzûlî

Seni sayd eyleme mümkün mü dedim dil-dâra
Dedi bin nâzile sîm ü zere sor sorma bana

Enderunlu Vâsıf

Çeşm-i siyehin süzmüş edip mest-i tegâfül
Tîr-i nigehi sayd arar etrâf-ıgüzerde

Nâilî

Pâyında bulur saydını
Anka: -yı tevekkül
Etmez heves-i sayd ile bâl ü pere minnet

Nâbî

sayd-ı cân: Can avlama.
Her nigâhın kûşe-i çeşminde sayd-ı cân için
Sûret-i âhûda bir câdû-yı efiûn-sâz eder

Nâilî

sayd-ı dil: Gönül avlama.
Kemend-i sayd-ı dil ü cdn iken kesip zülfün
Yine kesilmedi zülf-ı Ayazdan
Mahmûd
Beliğ sayd-ı insân: İnsan avı.
Şîrler pençe-i zûr-âver ile râm olmaz
Sayd-ı insdna tevâzu’gibi bir ddm olmaz

Mahmut
Nedim
Paşa
sayd-ı murâd: Arzu, istek avı.
Bir iki câm-ı bdde ile nîm-mest olup
Sayd-ı murddım almağa şîr olmak isterim

Behiştî

sayd-ı mürgân: Kuşları avlama.
Gâh sürgün avların ettik kuşattık dağların
Gâh şdhîn alıp ele sayd-ı mürgân eyledik
Bahtî (Sultan I. Ahmet) sayd-ı şikârav avlama.
Gözü dhûlar ile azm-i kendr eyleyelim
Biz de beğler gibi bir sayd-ı şikâr eyleyelim
Âhî
sayd-ı ümîd: Ümit avı.
Ettim şu’â’-i çeşmimi ebrû-yı yâre rdst
Sayd-ı ümîdim okunu saldım kemdne ben

Behiştî

sayd-ı zebûn: Güçsüzü avlama.
Sayd-ı zebûnu eylemeden gayrı der-kemend
Ayd görür mü fdide sayyddımız bizim

Nâbî

sayd-âver: Av getiren.
Ddne-i eşkin yine sen gösterip cdndneye
Ey gönülşeh-bdz-ı sayd-âver eremez ddneye
behiştî
sayd-âşiyân: Av yuvası.
Hevd-yı ışka dil mesken olalı zühde menzil yok
Ki her bir mürge şeh-bdz-ı hümd sayd-dşiydn vermez
behiştî
sayd-figen: Av düşürücü, av avlayan.
Nücûm birle felek bîşe-zâr-ı kadrinde
Peleng-i sayd-figendir hilâl ona çengâl
Hayaâ Bey
sayd-gâh, sayd-geh: Av yeri.
Bu fenâ sayd-gehinde acabâ var mı ola
Sayd için kendisi sayd olduğun anlar sayyâd

Nâbî

Dün sayd-gehte gördüm o bî-rahmı hey meded ayyûka çıkmış idi sadâ-yı amân amân
nevres-i Kadim
sayyâd: Avcı, sayd yapan.
Sayyâd dedi ki ben fakîrim
Fakre bu hamâme tek esîrim

Fuzûlî

Hoten âhûsu ise tutmaz efâzıl makbûl
Bir gazâlin ki erâzilden ola sayyâdı

Hakanî
sayyâd-ı bâd-ı nev-bahâr: İlkbahar rüzgârının avcısı.
Mevc urur sanman çemen sayyâd-ı bâd-ı nev-bahâr
Subh-dem ayş u safâ mürgini avlar dâm ile

Şeyhülislam Yahya

sayyâd-ı bî-dâd: Adaletsiz, zalim avcı.
Esâfil behre-dâr-i kurb-ı cebbârân-ı devlettir
Kilâb olmaz cüdâ sayyâd-ı bî-dâdın rikâbından

Namık Kemâl

sayyâd-ı bî-insâf: İnsafsız avcı.
Muini zâlimin dünyâda erbâb-ı denâetdir
Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insâfa hizmetten
Namık
Kemal sayyâd-ı çeşmGözü avlama.
Zülfü siyâhı ağına hâlin ben eyleyip
Sayyâd-ı çeşmi sayd eder ehl-i melâmeti

Hamdullah Hamdi

sayyâd-ı gamze: Yan bakış avcısı.
Ah kim sayyâd-ı gamzenden dile peykân yağar
Oh nice sihr etti nahcîr üstüne bârân yağar

Ahmet Paşa

sayyâd-ı mâhir: Usta balık avcısı.
Gamze-i dil-ber ki çeşm-i mestine nâz öğretir
Sanki bir sayyâd-ı mâhirdir ki şeh-bâz öğretir
ŞeyhülislamYahya
sayyâd-ı zülf: Saç avcısı.
Sayyâd-ı zülfün eyledi dil mürgini şikâr
Sayyâd elinden alagör onu şikârdır
Enverî
sayyâd-bâz: Avcılıkla uğraşan.
Defter-i nisyânda kayd et ism ü resmim nâ-bedîd
Pençe-i dest-i ecel sayyâd-bâzda bul beni
Âşık Ömer
sâye: Ar. Gölge. 2. Koruma, sahip çıkma. 3. Yardım.
Fuzûlî başına ol serv sâye saldı bugün
Ulüvv-i rif’at ile yetmez âfitâb sana

Fuzûlî

Ne sabâ sâika dersem yaraşır sür’atte
Ki seğirdirken ona sâyesi olmaz hem-pâ

Nef’î

Düşürmüş anber-i zülfün hümâyûn gölgesin aya
Taâlallah zehî sünbül taâlallah zehî sâye
Nesimi sâye-i adi: Adaletin gölgesi.
Etmiş olsa âsümân ger sâye-i adlin makarr
Eylese akl-ı mücerred der-geh-i lûtfun mekân

Üsküdarlı Hakkı Bey

sâye-i Âi-i Abâ: (Ehl-ı Beyt)
Hz. Peygamberin kızı
Fatıma, damadı
Hz. Ali ve torunları
Hz. Hasan ve
Hz. Hüseyin’den meydana gelen sülalesinin gölgesi.
Sâye-ı Âl-ı Abâ’da bî-niyâz-ı âlemim
Matlabım hep hâtır-ı bî-iştibâhımdır benim

Esrar Dede

sâye-i aşk: Aşkın gölgesi.
Sâye-i aşkında çok ihsâna mazhar olmuşum
Sînede deryâlanan kanımda bir ni’met bana

Esrar Dede

sâye-i âtıfet: Karşılık beklemeden gösterilen iyiliğin gölgesi.
Germ olup tâb-ı havâdîsten eyâ evc-i kerem
Sâye-i âtıfetin üstüne bir hayme yeter

Nâbî

sâye-i bezm: Bezmin gölgesi.
Sâye-i bezmin celâl-i câhın âsâyiş-gehi
Râyet-i azmin hümâ-yı devletin bâl ü peri

Nedim
sâye-i bî-cân: Cansız gölge.
LutfU ukalâ sâhib-i zıldan eder ümmîd
Nâ-dândır eden sâye-i bî-câna teşebbüs

Nâbî

sâye-i cehl: Cehaletin gölgesi.
Sâye-i cehlinde nâ-dân dâimâ âsûde-hâl
Cây-ı râhat bulamaz dânâ çeker renc ü ta’ab

Şeyhülislam Yahya

sâye-i dîvâr: Duvarın gölgesi.
Başıma gün doğmada rûy-i siyâhım hâkte
Yâr kûyunda nem eksik sâye-i dîvârdan

Hayâlî Bey

sâye-i evrak: Yaprakların gölgesi.
Sâye-i evrâktan eşcâr kursa dâmlar
Olsa sahn-ı bâğda ayş u safâ mürgü şikâr

Şeyhülislam Yahya

sâye-i gül: Gülün gölgesi.
Yatıp bülbül olurdu sâye-i gül cây-ı pervâne
Husûl-i zevk-ı râhat olsa mevkûf-ı edeb şimdi

Nâbî

sâye-i Hak: Hakk’ın koruması.
Sâye-ı Hak hâmî-i dîn-i mübîn
Âmir-i mutlak emîrü’l-mü’minîn

Muallim Naci
sâye-i hâr-ı gül-i dîbâ: Elbisedeki gül dikeninin gölgesi.
Güllü dîbâ giydin ammâ korkarım âzâr eder
Nâzenînim sâye-i hâr-ı gül-i dîbâ seni

Nedim
sâye-i hürriyyet: Hürriyet sayesi.
İşte gördün ya, herif “sâye-i hürriyyette”
Diyerek, başlamak üzreydi hemen tehdîde

Mehmet Akif

sâye-i hüsn: Güzelliğin gölgesi.
Kâm almak için sâye-i hüsnünde felekten
Sâgar çekelim sâkî-i sîmîn-bilekten

Enderunlu Vâsıf

sâye-i lutf-ı Hudâ: Allah’ın lütfunun gölgesi.
Sâye-i lûtf-ı Hudâ
Hazret-ı Sultan
Ahmed
Ki
Ferîdûn ü Skender olamaz der-bânı

Nef’î

sâye-i memdûd: Uzatılmış koruma.
Olsa mümtedd ne kadar devlet-i yek-rûze-i hayât
Yine bî-fâidedir sâye-i memdûd gibi

Nâilî
sâye-i müjgân: Kirpiğin gölgesi.
Târ-i zülf-i yâr-i nâzikten ona ey çeşm-i ter
Sâye-i müjgân ile bir âbnûsî hâne yap
Beliğ
sâye-i müjgân-ı âhû: Ceylan kirpiğinin gölgesi.
Nâ-tüvânım şöyle çeşmin hasretinden kim gehî
Sâye-i müjgân-ı âhû pây-mâl eyler beni
Nedim sâye-i perr-ı Hümâ: Devlet kuşunun kanadının gölgesi. dem hani ki sâye-i perr-ı Hümâ gibi
Zıll-i zalîl-i gerd-i rehin sâybân idi

Cem Sultan

sâye-i pîr-i mugân: Meyhanecinin gölgesi.
Devr-i la’linde baş eğmem bâde-i gül-fâma ben
Sâye-i pîr-i mugânda minnet etmem câma ben

Nevres-i Kadim

sâye-i serv: Selvinin gölgesi.
Sâye-i servinde hoş geçmek diler miskin gönül
Demez anda sdye ne eyler kim musavver nûrdur

İbni Kemâl

sâye-i serv-i hırâmân: Salına salına yürüyen selvinin gölgesi.
Varıp bir su kendnn bezm-gâh etmekten el yudum
Nice su sâye-i serv-i hırâmândan dahi geçtim

Behiştî

sâye-i serv-i kad: Serviye benzeyen boyunun gölgesi.
Bâr-ı mihnetten nihâl-i kametin ham olmasın
Başımızdan sâye-i serv-i kaddin kem olmasın

Fuzûlî

sâye-i şâh-âne: 1. Şâhânenin gölgesi. 2. Temenna; eğilerek el ile selam verme. (Dalkavukluk etme).
Ne evâmir, ne nevâhi, ne namâz ü ne niyâz
Asrımız sâye-i şâh-ânede
Cennet gibidir

Nâilî
-ı Cedid
Eskiden vardı ya meydânda gezen ipsizler
Hani bir “sâye-i şâh-âne” çekip her boku yer

Mehmet Akif

sâye-i taht: Tahtın gölgesi.
Sâye-i tahtında feyz-ı Hakk ile olsun nasib
Her diyâra devlet-i hüsnü’l-meâb-ı Arz-ı Rûm

Nâbî

sâye-i Tûbâ: Tuba ağacının gölgesi.
Ey Behişti olmuş ebyâtın sütûrunda midâd
Kasr-ı cennet üzre düşmüş sâye-ı Tûbâgibi

Behiştî

sâye-i Tûbâ-yı cünûn: Deliliğin
Tuba ağacının altındaki gölgesi.
Bâğ-ı aşkın olalıgül-şen-i me’vâ-yı cünûn
Fark-ı eflâke düşer sâye-ı Tûbâ-yı cünûn

Leskofçalı Galip
Bey
sâye-i ümmîd: Ümit gölgesi.
Sâye-i ümmid zâil âftâb-ı şevk germ
Rütbe-i idbâr âli -pâye-i tedbir dûn

Fuzûlî

sâye-i zülf: Saçının gölgesi.
Sâye-i zülfü düştüğü yerleri
Nâili gören
Fark edemez diyâr-ı Çin memleket-ı Hıtâ mıdır

Nâilî

sâye-âsâ: Gölge gibi.
Nûr-ı hüsnün âşıkı bir gûne bi-tâb etti kim
Sâye-âsâ ba’d-ezdn hicrâna isti’dâdı yok

Nâbî

sâye-bahş: Gölge sunan.
Sâye-bahş-ı vuslat ol uşşâk-ı mehcûr üstüne
Etti sansınlar şehidân-ı gamın nûr üstüne
Ethem
Sakızlı
sâye-bân: Gölgelik.
Gün yüzüne sünbül-i zülfün edinmiş sâye-bân
Sâye-bân içre acebtir kim güneş olmuş nihân

İbni Kemâl

Çetr-i ikbâlin ola kevn ü mekâna sâye-bân
Sâyesinde kâinât âsûde tâ rûz-ı hisâb

Nef’î

sâye-dâr: 1. Gölgeli, gölge eden. 2. Koruyan, sahip çıkan.
Zemân-ı ayş ü işret mevsim-i geşt ügüzâr oldu
Nişimen dil-berâna şimdi nahl-i sâye-dâr oldu

Fıtnat

Hanım
sâye-endâz: Gölge salan; koruyuculuk eden.
Ne ola dönse behişte sâye-endâz olduğu gül-şen
Sabri
sâye-endâz-ı kerem: Cömertliğin gölgesini salan.
Gül-istân-ı dehre geldik renk yok bû kalmamış
Sâye-endâz-ı kerem bir nahl-i dil-cû kalmamış

Nâbî

sâye-gâh: Gölgelik yer.
Yarın sen bir avuç toprak
Kesâfetiyle gelirsin bu sâye-gâha, bırak
Esir-i sâfını döksün ile’l-ebed

Tevfik Fikret

sâye-güster: 1. Gölge salan, gölge eden. 2. Koruyan.
Nice bin vâridât âmâde-i tahrir olur dilde
Olunca sâye-güster kilk-i çâlâkim benân üzre

Nef’î

Geh bir leb-i cûda hoş-nişinim
Perverdesi bid-i sâye-güster

Muallim Naci

sâye-hâh: Koruma isteyen.
Sâye-hâh olsun mu fikrim böyle pertev-bâr iken

Muallim Naci

sâye-resân: Gölge eriştirenler.
Meydân-ı cenge sâye-resân oldu tuğlar
Reh-yâb-ı milk-ı Nûşirrevân oldu tuğlar

Yahya Kemal

sâye-sıfat: Gölge gibi.
Dilersen olmağa gün gibi âsumân-rif’at
Yüzünü sâye-sıfat hâk-i râh ol yire ur

Hayâlî Bey

sâye-vâr: Gölge gibi.
Âf-tâbım yüzüm ağ alnım açıktır gerçi kim
Sâye-vâr ardıncadır bir nice yüzü karalar

Necati Bey

sâye-veş: Gölge gibi.
Yerde gerek
Hayâlî yüzün sâye-veş senin
Başın ererse göklere mânend-i âftâb

Hayâlî Bey

Kûyuna varan seher başın eşiğinde bulur
Sâye-veş üftâdedir sen serv-kadde âftâb

İbni Kemâl

sâye vü mihr: Gölge ve güzellik.
Gelse bir araya sâye vü mihr
Olmaz bir arada cehl ileşi’r

Ziya Paşa

sayha: Ar. Bağırma, haykırma, nara.
San sayhasında
Sûr-ı Sirâfîl urur sabâ
Ki emvât-ı hâk cûşa gelip çâk eder kefen
şeyhi
Deniz dışarda uzun sayhalarla bir hırçın
Kadın gürültüsü neşr eyliyordu ortalağıa

Tevfik Fikret

Yetimin âhını yağmur duâsı zannetme
O sayha, ra’d-ı kazâdır ki gönderir ademe

Mehmet Akif

sayha-i gayya: Gayya kuyusunun narası.
Nigâh u sayha-i gayyâya düştü: Perde-i zulmet
Ziyâ-dâr oldu, meşhûn bevârik-i çehre-i eflâk

Kemalzâde Ekrem Bey

sayha-i ümîd: Ümit narası.
Karşında son terâne-i rûhum benim, medîd
Bir sayha-i ümîd olacaktır.
Ümîd! Ümîd!

Tevfik Fikret

sâyis: Ar. Siyâset’ten; seyis, at uşağı.
Ağlaşıp âhırda sâyisler dedi târîhini
Kaçtı dünyâdan kim almaz âh kırdı kösteği
Kimi sâyis kimisidir akkâm
Sarınıp şemle bürünmüş ihrâm

Sünbülzade Vehbi

saykal: Ar. Perdaht için, cilalamak için kullanılan alet. Hak Teâla çaldı bir saykal bu gözgüm pasına
Gönlümün sevdâsı yoktur âlemin gavgâsına
Hatâî (gözgü: ayna)
Hâk-ipâyinle olur çeşm-i cihân-bîn rûşen
Gerd-i râhınla bulur âyîne-i cân saykal
Bâkî
Sâkî getir ol bâdeyi kim dâfi’-igamdır
Saykal ur o mir’âta ki pür jeng-i elemdir

Bağdatlı Ruhi

saykal-ı dil: Gönül cilası.
Ol mey ki olur saykal-ı dil ehl-i kemâle
Nâ-puhtelerin aklına bâdî-i ziyândır

Ziya Paşa

saykal-zede: Cilalı, cilalanmış
Oldu saykal-zede bu nüh revâk-ı kevn ü fesâd

Nâbî

sayref, sayrefî: Ar. 1. İşini bilir, kurnaz. 2. Sarraf, c. sayrefiyân.
Dürr-i eşki rişte-i müjgâna döne döne as
Sayrefî dükkânın açtın ey gözüm dür-dâne as
enverî
sayrefî-i dehr: Dünyanın sarrafları.
Takdîr-i behâ eyleyemez sayrefî-i dehr
Bir cevhere kim hâk-i siyâh içre nihândır
Yenişehirli Avni
sayrefiyânSayrefler.
Mahsûd-ı tab’-ı sayrefîyân-ı kemâl olur
Hikmet o rütbe gevher-i nazmın güzîdedir

Hersekli Arif Hikmet

sayyâd: bk. sayd.
sâz: Far. 1. Çalgı aleti, saz. 2. Silah, 3. At takımı. 4. Sıra, düzen. 5. Güç, kuvvet. 6. Hile. 7. Eş, benzer. 8. Ustalık.
9. Menfaat.
Aşktır âvâz-ı nâlem böyle pür-sûz eyleyen
Neşve-i sahbâ verir meclisde bâng-ı sâza şevk
Rızâyî
Geh sâz u tarab gehî âgânî
Eyyâm-ı neşât idi zemânı

Nâbî

Sürûrî

sâz-ı aşk: Aşk sazı.
Bir civân-ı nâzenînin sûz u sâz-ı aşkıdır
Hân-kah-ı dilde hergün raks-ı devrân eyleyen

Esrar Dede

sâz-ı cünûn: Cinnetlik sazı.
Sâz-ı cünûn âgâz eder efgânıma dem-sâz olur
Her nağme-i eyvâha zîr ü bemm güler ben ağlarım

Esrar Dede

sâz-kâr: 1. Uygun. 2. Saz çalan sanatçı. müz. Bir çeşit mürekkep makam.
Mevsim-i gülde
Bâkî yâ gül-şene vardığım bu kim
Nağme-i âhı bülbülün nâleme sâz-kârdır
Bâkî
Haste-i derd ü gama âb u hevâsı sâz-kâr
Mübtelâ-yı kahr-ı dehre der-gehi kehfu’l-emân
nef’î-sâz: Far. “Yapan, uyduran, düzen, düzücü” anlamlarında birleşik kelimeler yapar. âşiyân-sâz: Yuva yapan.
Ey tâir-i nâz-ı sidre-pervâz
Kalbimde olaydın âşiyân-sâz
Mehmet Âkif
Paşa
cilve-sâz: Cilve edici.
Hâver-i imkânda olmaz idi bir dem cilve-sâz
Pertev-i mihr-i zuhûrum bilse rûh-ı enveri

Üsküdarlı Hakkı Bey

çâre-sâz: Çare edici.
Ahlât-ı mahiyetle alîl oldu cân-ı zâr
Ey afv-ı çâre-sâz inâyet zemânıdır

Nâbî

dem-sâz: Sırdaş.
Ney gibi bir âşık-ı dem-sâz buldum kendime
Sırr-ı aşkı söylerim hem-râz buldum kendime

Şeyhülislam Yahya

efsûn-sâz: Büyücü.
Her nigâhın kûşe-i çeşminde sayd-ı cân için
Sûret-i âhûda bir câdû-yı efsûn-sâz eder

Nâilî

fesâne-sâz: Efsane düzen.
fesâne-sâz-ı evhâm: Evham efsanesi düzen.
Tükendi gerçi hurâfât-ı evvelîn ammâ
Fesâne-sâz-ı evhâm-ı halka yok yapan
Nâzım Paşa
hande-sâz: Gülen.
Hande-sâz olmadadır hâlime her dem a’dâ
Âh aceb ne olsa gerek bu sitem-i nâ-ber-câ

Enderunlu Vâsıf

hıyre-sâz: Göz kamaştıran. hıyre-sâz-ı ifhâmanlayışı altüst eden.
Ebrûları hıyre-sâz-ı ifhâm
Müjgânları nîze-bâz-ı evhâm

Şeyh Galip

işret-sâz: İçki içen.
Olmuş iken bülbül-i mest ile işret-sâz gül
Al tûtîler gibi etmek diler pervâz gül
HayaM Bey
kâr-sâz: Becerikli, iş işleyen.
Dünyâ vü âhirette budur nakd-i kâr-sâz
Mahlûk için müdâhane Hallâk için namâz
Yenişehirli Avni
kîmyâ-sâz: Kimya ile uğraşan.
Kîmyâ-sâzlığa etme şegaf
Eyleme mâlını beyhûde telef

Nâbî

lâne-sâz: Yuva düzen, yuva yapan.
Halka-i çeşminde merdüm sanma olmuş lâne-sâz
Zîr-i tâk-ı ebruvânındapiristûlar yine

Nâbî

menzil-sâz: Menzil yapan.
menzil-sâz-ı endûh: Gam menzili yapan.
Hâtır-ı zârımda menzil-sâz-ı endûh olmağa
İttihâd etmiş gibi derd ü anâ-yı kâinât
Yenişehirli Avni
merhem-sâz: Merhem yapan; bir işe tedbir bulan.
Dil-i mecrûhuma eltâf ile merhem-sâz ol
Eyledi tîr-i sitem bağrımı pür-yara meded
Enderunlu Fazıl
mühimm-sâz: Önem ortaya koyucu, mühimm-sâz-ı adâlet
Adaletin önemini
ortaya koyucu.
Şeref-bahş-i serîr-i saltanat ser-mâye-i devlet
Mühimm-sâz-ı adâlet revnak-efzâ-yı
Müselmânî
nef’î
nagam-sâz: Türkü söyleyen, güzel sesler çıkaran.
Ümmîdime îmânım olur şeh-per-pervâz
Bin tevbe eğer ye’s ile oldumsa nagam-sâz
Süleyman Nazif
nağme-sâz: Nağme yapan, nağme söyleyen.
Bâde-hâr-ı câm-ı aşkım bulsa feyzimden eser
Haşre dek bezminde
Zühre nağme-sâz-ı çeng olur

Leskofçalı Galip

nâ-sâz: Uygun olmayan.
Bu günden ahdim olsun kimseyi hicv etmeyim illâ
Vereydim ger icâzet hicv ederdim baht-ı nâ-sâzı
nef’î
nemîme-sâz: Dedikoduculuk yapan.
Meydâna geldi na’ş-ı rakîb-i nemîme-sâz
Kıldım huzûr-ı kalb ile ömrümde bir namâz

Sâbit

nesak-sâz: Düzenleyen, tertip eden. nesak-sâz-ı câzim-i mehâmm-ı devlet: Devletin önemli işlerini kestirip atarak düzenleyen.
Ey nigeh-bân-ı makâlîd-i nizâm-ı devlet
Ve ey nesak-sâz-ı câzim-i mehâmm-ı devlet

Fehim (Hoca Süleyman)

nevâ-sâz: Çalgıcı, okuyucu.
Ey mutrib-i cân-efzâ ey tûtî-i şekker-hâ
Lutf eyle nevâ-sâz ol yetmez mi bu istiğnâ

Esrar Dede

nümûne-sâz: Örnek yapan.
Terkîb-i hüsn ü aşktan olmuş nümûne-sâz
Ârâyiş-i merâtib-i nakz ü ziyâd eden

Nâbî

reşk-sâz: Gıpta ettiren, imrendiren.
reşk-sâz-ı anber: Amberi kıskandıran.
Kef-i sirişkî-i bezm reşk-sâz-ı anberdir
Ki doldu nükhet-i zülfüyle cûy-bâr-ı zamîr
Beliğ
sihir-sâz: Sihir yapan.
Gamze-i tîğ-keş ü çeşm-i sihir-sâzına bak
Kasd-i cân eyler iken şîvesine nâzına bak
Nef’î
sühan-sâz: Söz düzen.
Bülbülleri tûtî-i sühan-sâz
Bepgâları söz ü sâza hem-râz

Şeyh Galip

şerh-sâz: Şerh edici, açıklayıcı.
Olaydı âtıfeti şerh-sâz-ı nüsha-i cûd
Verirdi va’de-i imrûz lutf-i ferdâya

Fehim (Hoca Süleyman)

şifâ-sâz: Şifa verici, iyileştiren.
Ey şifâ-sâz-ı belâ-yı âfât
Melce-i cümle usât-ı arasât

Hakanî

tarab-sâz: Neşe ve sevinç veren, neşelendirici.
Hem öyle vakâyi ki temâşâsı hazîndir
Âheng-i tarab-sâzı bütün âh u enîndir

Mehmet Akif

tefrika-sâz
Tefrika uyduran.
Çarha olsa nazar heybeti ger tefrika-sâz
Göremez birbirini haşre kadar çeşm-ı Peren

Keçecizade İzzet Molla

terâne-sâz: Ahenkli yer.
terâne-zâr-ı felek: Feleğin ahenkli yeri.
Terâne-zâr-ı felekde işittiğim nagamât
Benim ahvâlimi tutmuş sadâlarımdandır

Muallim Naci

tesliyet-sâz: Teselli edici, avutucu.
Koyulsun encüm-i hulyâya doğru pervâza
Bugün bu senden inen nûr-ı tesliyet-sâza

Ahmet Hâşim

vahdet-sâz: Birlik yapan.
Olur bu dâr-ı vahdet-sâz ü kesret-sûzda dâim
Sad-âyât-ı ene’l
Hak rû-nümâ
Mansûr nâ-peydâ
Yenişehirli Avni
vîrân-sâz: Viran yapan.
Düşmen-i mağrûrun olma satvetinden ters-nâk
Peşşe vîrân-sâz-ı mağz-ı nahvet-ı Nemrûd olur

Nâbî

sâzec: Ar. 1. Sade, saf, katıksız, temiz. 2. Yalnız, tek. c. sevâzic.
Söz bir nefes-i sâzec-i bî-rengdir ammâ
Berhem-zen-i sûret-kede-i kevn ü mekândır
Yenişehirli Avni
sâzende: Far. 1. Çalgıcı. 2. Yapıcı, düzenleyici.
Sâzende dahi rütbe-i zillettedir ammâ
Remmâl ü müneccim gibi mehnûs değildir

Nâbî

Çeng-i sâzendesidir târ-ı şihâb ile hilâl
Satl-ı har-bendesidir efer-ı Nûşirvânî
Nadiri (Ganizade)
sâzende-i mizâc-ı devâ: İlacın şifasını veren.
Tuttukça nabzımız gelir efgâna târ-ı reg
Sâzende-i mizâc-ı devâdır tabîbimiz

Nâbî

sâz-kâr: ÇlÂjlr) bk. sâz.
seb’, seb’a: Ar. Yedi sayısı.
seb’-i şidâd: Yedi kat gökler.
Onungçin kadr-i erbâb-ı dilifarkeylemez devrân
Kim anlar sâye salmaz âr eder seb’-işidâd üzre

Nef’î

Hârik-ı âdet mi değil bî-imâd
Ola kıyâm üzre bu seb’-işidâd
Nahf
Ârif n ilm-i rumûzun bilmeyen ey bed-fâl
Seb’ayı seyrân edip gel gör nedir ondan zuhûr

Ümmî Sinan

seb’a-i iklîm: Yedi diyar, yedi kıta.
Şi’r-ı Bâkî seb’a-i iklîme oldukça revân
Okunursa yeridir bu nazm-ıgarrâ semt semt
Bâkî
seb’a-i seyyare: Yedi gezegen (Merkür=Utârid, Venüs=
Zühre, Mars=Mirrih, Jübiter=Müşteri, Satürn=
Zühal, Neptün, Plüton.
Ruhun seyrettir ey rû-yi zemînin mâh-ı tâbânı
Biraz baksın felekten seb’a-i seyyâre eğlensin
Bâkî
Sebca’l-mesâni: Tekrarlanan yedi ayet.
Yedi ayetten meydana gelen ve
Kur’an-ı Kerim’in ilk suresi olan
Fâtiha’ya verilen isim.
Tasavvufa göre bu yedi ayetin yedi hattı (iki kaş, dört kirpik ve bir saç) karşıladığı ifade edilir.
Zülfü ruhsârını görmeklik için leyl ü nehâr
Okurum
Seb’a’l-mesânî ile
Kur’ân berigel
Nesimi Sebâ: Ar. Hz. Süleyman’ın zevcesi olan
Belkîs’ın
Yemen’de hüküm sürdüğü beldenin adı.
Ey nâme-res mâh-likâdan mı gelirsin
Ey Hüdhüd-i ümmîd
Sebâdan mıgelirsin

Nâbî

Gönül reşk-âver-i frdevs iken tûfân-ıgam bastı
Harâb etti
Sebâ iklîmini seyl-ı Arem bastı
Hâmi (Hâmi-ı Amidi)
Etti
İran’ı hücûm-ı sipehiyle vîrân
San
Sebâ sahrâsına seyl-ı Aremrem geldi
Seyyit Vehbî
Hüdhüd-i nutkuma bâğ-ı sühanımda görse
Ola zindân dil-ı Belkîs’a çemen-zâr-ı Sebâ

Nazîm (Yahya)

sebahat: Ar. Aslı sibâhat’tır.
Suda yüzme.
Özümü kurtaram sebâhatlen
Bir kenâra çıkam ferâğatlen

Fuzûlî

sebbah: Sibâhat’tan; 1. Suda yüzen yüzücü. 2. Yüzgeç.
Sebbâh ü süvârî ne de timsâh ü gazanfer
Ta’kîb edemez dalgayı, dalgaysam eğer ben

Abdülhak Hâmit

Hâlâ görünür o rûhü’l-ervâh
Bir cevv-i münîr içinde sebbâh
Mehmet Âkif
sebak: Ar. 1. Ders. 2. Birbirini geçme, ilerleme. c. esbâk.
İstiyorsan almayı hikmet kitâbından sebak
Hâme-ı Kudret ne yazmış safha-i ruhsâra bak

Hayâlî Bey

İster isen almağı hikmet kitâbından sebak
Hâme-ı Kudret ne yazmış safha-i âsâra bak
Naîm (Tezkirecizade Müverrih)
Mecmûa-i cemâlin açıp varak varak
Aşkın mualliminden okur cân sebak sebak
Cafer
Çelebi (Tâcizade)
Sanma
Ferhâd ile
Mecnûn oldular abdâl-ı aşk
Dostum ben mübtelâdan aldılar onlar sebâk
Muradî (Sultan III. Murat)
sebak-ı nâz: Naz sayfası.
Dil-rübâlar sebak-ı nâz ederler ezber
Varak-ı mihr ü vefâyı kim okur kim dinler

Behiştî

sebak-âmûz: Ders öğreten, muallim, hoca, öğretmen.
Endîşem edîb-i hikem-efrûz-ı ezeldir
Nutkum sebak-âmûz-ı debistân-ı kıdemdir

Nef’î

sebak-daş: (Ar. Türk.): Bir hocadan ders okuyan.
Ta’lîm ü taallümyoğ iken mekteb-igamda
Bir noktada
Kays ile sebak-daşlarız biz
Nev’î
Cân ile şâkird olup üstâd-ı ışka gül gibi
Gel
Bahâristân okuyalım sebak-daş ol bana
Hayretî
sebak-gû: Ders okuyan.
sebak-gû-yı zahir: Yardımcı ders okuyan.
Tıfl-ı ebced olamam olmuş iken pâdeşehim
Fenn-i esrâr-ı maânîde sebak-gû-yı zahîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

sebak-hân: Dersini okuyan.
Ders alır hâce-i cünûnumdan
Akl bir kûdek-i sebak-hândır

Esrar Dede

sebak-hân-ı cefâ: Cefa dersini okuyan.
Sebak-hân-ı cefâdır şimdi ol şûh-ı sitem-güster
Hemân bî-hûde derdin ol cefâ-cûyâne söylersin
Sebkatî (Sultan I. Mahmut) sebak-hân-ı debistân-ı taleb: Talep okulunun ders çalışanı.
Ey sebak-hân-ı debistân-ı taleb ehl-i dilin
Ketm ü pinhân ettiği hod nükte-ipeydâsıdır

Esrar Dede

sebâk-mâye: Ders gücü.
sebâk-mâye-i hayâl: Hayalin ders gücü.
Fehm eylemez bu remzi sebak-mâye-i hayâl
Mînâ-yı kalbe seng-i ehibbâ ağır gelir
Sâlik
sebât: Ar. Yerinde durma, kımıldamama, söz ve kararından vaz geçmeme.
Yoktur sebât çünki cihân-ı harâbda
Birdir hezâr sâl ile yek dem hisâbda
Bâkî
Sebâtı yok bu âlemin ona kim
Ftimâd eder
Ferah gelir terah gider, terah gelir ferah gider

Muallim Naci

Sebâtı kesmeyiniz, çünkü sâde sizde ümîd
Dönerseniz ebediyyen söner gider tevhîd

Mehmet Akif

sebât-ı kadem: Ayak direme.
Tevbe-i meyde sebât-ı kademimden sorma
Orasın sâkî-i gül-çehrenin ibrâmı bilir
Nâbî sebât-ı pây-ı erbâb-ı metânet: Sağlam kişilerin ayak diremesi.
Eder tedvîr-i âlem bir mekînin kuvve-i azmi
Cihân titrer sebât-ı pây-ı erbâb-ı metânetten

Namık Kemâl

sebbâh: bk. sebâhat.
sebeb: Ar. Aslı “ip” manasınadır.
Dilimizde de sebebsiz “ipsiz” anlamında “Ne sebebsiz adamsın?” şeklinde argo olarak kullanılır.
Bir maksattan dolayı. 2. Bahane. 3. İlgi, alaka. 4. Vasıta. 5. Alet. c. esbâb.
Bu sûz-ı aşka merdümek-i dîdedir sebeb
Her âteş ibtidâ şererden zuhûr eder

Nâbî

Telâş-ı va’d-i visâle sebeb nedir bilmem
Yalan mı yok güzelim özr-i ârif-âne mi yok

Neşet (Hoca Süleyman)

Bed-nihâd, ehl-i dili âzâra lâzım mı sebeb
Bülbül-i şeydâya zahm urmakda var mı hâre haz

Şeyhülislam Yahya

sebeb-i ber-bâdî: Berbatlık sebebi.
Hangi cürmüm buna cidden bâdî
Kime oldum sebeb-i ber-bâdî

Abdülhak Hâmit

sebeb-i derd: Dert sebebi.
Sebeb-i derdinem deme bana kim
Derdin em cevrini kerem bilirem

Hamdullah Hamdi

(em: ilaç, çare)
sebeb-i güft ü şinîd: Duyma ve söyleme sebebi.
Nazmım ol sikl-i güherdir kim olur hem-vâre
Halka tahmîn-i bahâsı sebeb-i güft ü şinîd

Nef’î

sebeb-i güft-gûy-ı râz: Sırları söyleme sebebi.
Hep şevk-i hüsndür sebeb-i güft-gû-yı râz
Hüsn olmasa ne olurdu aceb hâlimiz bizim

Nâbî

sebeb-i hayret: Hayret sebebi.
Nedir aceb sebeb-i hayretin nedir derdin
Kemâl-i lûtf ile kıl kemînene ihbâr

Nedim
sebeb-i hilkat-ı Âdem: Âdem’in yaratılış sebebi.
Bir perî silsile-i ışkına düştüm nâ-geh
Şimdi bildim sebeb-i hilkat-ı Adem ne imiş

Fuzûlî

sebeb-i kadr: Kıymetinin sebebi.
Sebeb-i kadri onun îd-i mübârek-fıtrat
Şeref-i bahtı bunun dâver-i ferhunde-şiyem

Nef’î

sebeb-i nazm: Nazım sebebi.
Ba’dezâ bast-ı makâl eyleyelim
Sebeb-i nazmı nedir söyleyelim
Enderunlu Fazıl sebeb-i nef: Fayda sebebi.
Bir gürûhun gamı bir tâifeye nFmettir
Sebeb-i nef’i etıbbâ olur âlemde ilel
Yenişehirli Avni
sebeb-i nefret: Nefret sebebi.
Hande-rûluk eser-i rahmettir
Türüş-rûluk sebeb-i nefrettir

Nâbî

sebeb-i rifât: Yücelik sebebi.
Sebeb-i rif’at olur, gam yeme, üftâde isen
Bir binâ tâ ki harâb olmaya ma’mûr olmaz
Fehim-ı Kadim (Uncuzade) sebeb-i saltanat-ı âdil; Adalet eden saltanatın sebebi.
Nazm-ı dünyâ sebeb-i saltanat-ı âdildir
A’del-i halkını
Hak nâzm-ı eşyâ eyler

Fuzûlî

sebeb-i serdârı: Başkomutanlık sebebi.
İstikamet olur elbet sebeb-i serdârî
Oldu ol yüzden elif ka; file-sâlâr-ı hurûf
Eşref Paşa
(Bursalı Mustafa) sebeb-i terbiyet-i gonca-i handân: Gülen goncanın terbiye sebebi.
Bâğ-bân-ı çemen-i dehre hayâl-i dehenin
Sebeb-i terbiyet-i gonca-i handân olmuş

Fuzûlî

sebeb-i terk-i cân: Can verme sebebi.
Bu nâz ü bu nigâh-ı tegâfül ki sende var
Hızr olsa âşkın sebeb-i terk-i cân olur

Nef’î

sebeb-i vasl: Kavuşma sebebi.
Dil-berde vefâ olmayıcak fâide etmez
Adlî sebeb-i vasl değil mâl ü menâlin
Adlî (Sultan II. Bayezid)
esbâb: 1. Sebeb’ler, vesileler, mucipler, vasıtalar. 2. Aletler. 3. Sebep olanlar. 4. Lazım olan önemli şeyler.
Murâd edince müsebbib bir âdemin kârın
Yed-i teşebbüsünü cüst u cû eder esbâb

Nâbî

esbâb-ı alâik: Dünyaya ait alaka sebepleri.
Işk erbâb-ı riyâdan fârig etmiş gönlümü
Fakr esbâb-ı alâiktan götürmüş rağbetim
FuzûH esbâb-ı beka: Kalıcılığın sebepleri.
Âsârıdır esbâb-ı beka âdeme, yoksa
Her nimet ü her izzetin encâmı ademdir
Behçet (Çankırılı)
esbâb-ı cefâ: Cefa vasıtaları.
Felek her türlü esbâb-ı cefâsın toplasın gelsin
Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten

Namık Kemâl

sebel: Ar. 1. Göze inen perde, dumanlı görme hastalığı. 2. Göz kapaklarının içinde kıl bitiren hastalık. 3. Bıyık.
“seblet” şeklinde de kullanılır.
Az idi sebel ferhundeleri
Milk-ı Rûm’un nite kim müşg-i teri

Hakanî

sebel-i dide: Göz hastalığı.
Mikrâz-ı lâ ile sebel-i dîdesin kesen
Görmek dilerse nûr-i yakîn ırak değil

Hayâlî Bey

sebel-i gaflet: Gaflet perdesi.
Sebel-i gafleti
Zâtî giderirsen gözden
Göreyim dîde-sıfat yerini
Hak eyleye nûr
Zâti sebh: Ar. Yüzme (suda).
Emvâc-ı iktirâbımın üstünde sebh ile
Oldum resîde sâhil-i hicr ü tevekküle
Cenap Şahabeddin sebîke: Ar. Eritilerek kalıba dökülmeş şey, külçe.
sebîke-i zer: Altın külçe.
Pûteye koyup edip isticlâ
Bir sebîke-i zeri kıldı peydâ

Nâbî

sebîl: Ar. 1. Yol, büyük cadde. 2. Sebil. su dağıtılan yer. 3. Parasız dağıtılan su. c. sü-
bül.
Deşt-i fenâda mürg-ı hevâ durmayıp döner
Tîgin
Hudâ yolunda sebîl etti cânları
Bâkî
Kâ’be-i kûyunda kıldım gözlerim yaşın sebîl
Teşne-diller çağrışıp derken meded birpâre su

Hayâlî Bey

Kanalların izi yok, köprüler harâb olmuş
Sebîller kurumuş, çeşmeler serâb olmuş

Mehmet Akif

sebîl-i bey’-i bât: Kesin satış yolu.
Bir pula değmez benim indimde sevk-i kâinat
Âlemi ben hîçe sattım bir sebîl-i bey’-i bât

Yenişehirli Avnî

sebîl-ı Mustafâ: Hz. Muhammed’in sebili.
Düştü bir târîh işrâb et ataş-i âleme
Nev sebîl-ı Mustafa
Han’dan gel iç âb-ı zülâl
fırnat
sübül: Sebîl’ler, yollar.
Hazret-i şâh-ı rusül hâdî-i esrâr-ı sübül
Şârık-ı çarh-ı Hudâ hazen-i genc-i is’âd

Nâbî

Ey sâhib-i mi’râc-ı habîb-ı Vehhâb
Hâdî-i sübül şâh-ı rusül arş-ı Cenâb

Nazîm (Yahya)

Çıkaran doğruya hâdî-i sübüldür
Kim ki bir hâha gider ol rehi şâh-râh bilir

Keçecizade İzzet Molla

sebk: Ar. 1. Bir şeyi eritme, kalıba dökme. 2. ed. İbarenin tertip ve tarzı.
Bir sânihanın olması hakk ıyla mübeccel
Olmakla olur sebk ü müeddâsı mükemmel

Şehen-şaha!
Hıdiva!
Şehriyârâ!
Asüman-kadra!
Bu devletle bu abd-i kem-terin sebk etti akrânı

Nedim
sebkat: Ar. Geçme, ilerleme.
Sebkat etmişti ciğer kanı gözüm yaşına bir vakt
Işk hükm etti yine cârî ola âdet-i sâbık

Fuzûlî

Nerdübân ile bagal-gîrliğe sür’at eden
Nerdübân üzre eder sebkate şimdi ikdâm

Nâbî

sebkat-i zât: Zatının öne çıkması.
Sebkat-i zât ile eyvân-ı risâlet sadrı
Şeref-i asl ile fihrist-i rusül müntahabı

Fuzûlî

seblet: Ar. Bıyık.
seblet-i ferhunde: Mübarek bıyık.
Az idi seblet-i ferhundeleri
Milk-ı Rûm’un nitekim müşg-i teri

Hakanî

sebt: Ar. Yazma; kaydetme. c. sübût.
Ol Süleymân-ı zemân kim vasf-ı pâkin sebt eder
Safha-i dehre bu resme hâme-i mu’ciz-beyân

Üsküdarlı Hakkı Bey

Ol dem ki kalem sebt için âsâr-ı hayâlim
Destimde ser-ender-ham-ı âgûş-ı bütândır

Nef’î

sâbit, sâbite: Sebat, sübût’tan; 1. Kımıldamayan, hareketsiz, yerinde duran; dayanıklı. 2. İspat edilmiş, anlatılmış. 3. Seyyare. c. sâbitât, sevâbit.
Bağteten sâbit olup gurre, firâşında imâm
Hâb için yatmış iken etti terâvîhe kıyâm

Nedim
Mânend-i şecer
Nâbît olur sâbit olanlar
Her hangi işin ehli isen onda devâm et

Ziyâ Paşa

Ben her ne kadar gördüm ise ba’zı mazarrat

Sâbit
kademim yine bu re’yin üzerinde

sâbitât:
Sâbit
’ler.
Kutsiye basınca pây-ı reftâr
Şevk eyledi sâbitâtı seyyâr

Şeyh Galip

sevâbit: sâbite’ler.
Bin şems-i tâb-dâr u hezârân meh-i münîr
Yüz bin sevâbit ü nice seyyâre-i ıyân

sâbit-kadem: Olduğu yerde duran, mec. sözünde duran.

Sâbit
kadem ol merkez-i me’mûn-ı rızâda
Vâreste olup dâire-i havf u recâdan

Ziyâ Paşa

sübût: Sabit olma, gerçekleşme, meydana çıkma.
Ahımız hasret-i ladinle göğe çıktı yine
Sanma
İsî-nefes olduğumuz buldu sübût

Behiştî

sebû: Far. Testi, topraktan yapma su kabı.
Lutfeyle sâkî nâzı ko, mey sun ki kalmaz böyle bu
Dolsun sürâhî vü sebû, boş durmasın peymâne hem

Nef’î

Sebû zânûde, sâgar elde, yâr âgûş-ı vuslatte
Bu tarz-ı hâs ile meclis aceb rindâne olmaz mı?
Vecdî
Ne inkırâz-ı bahârân ki hân-ı yağmâda
Şarâb mahzeni
Cem’den sebû sebû dökülür

Yahya Kemal

Sebûyu getir düşmenân çatlasın
Ser-i zâhid-i huşke ur patlasın

Keçecizade İzzet Molla

sebû-yı bâde: Şarap testisi.
Girân gelmez vekârı ehl-i feyzin müstemend-âne
Sebû-yı bâde mahmûrân-ı şevke bâr-ı dûş olmaz

Koca Râgıp Paşa
sebû-yı devlet: Devlet testisi (talih testisi).
Enverî elden koma kulpun sebû-yı devletin
Tut mahabbet ayağın meyl etme her peymâneye
Enverî
Bâde-i aşk sebû-yı dilime verdi halel
Kendi zarfna zarar eyledi ol keskin hall

Sâbit

sebû-yı kem-ter: Âciz testi.
Tûfân kemîne katresidir cûşumun benim
Gerdûn sebû-yı kem-teridir dûşumun benim

Nâbî

sebû-yı köhne: Eski testi.
Gönülden sırrın ifşâ eylemez pîr-i kühen zîrâ
Sebû-yı köhneden terşîh edip bir katre mâ’ çıkmaz
beliğ
sebû-yı mey: Şarap testisi.
Sebû-yı meyle ibrîk-i vuzû’ bir hâkten ammâ
Ne hikmettir bilinmez biri sâlih biri fâsıktır

Nâbî

sebû-yı pür: Dolu testi.
Sebû-yı pür sadâ vermez, tehî hum sâzdan kalmaz
Yesârın ketm eder mâl ehli, müflis devletin söyler
Lebîb-ı Amidî (Abdülgafur Hüseyin)
sebû-âsâ: Testi gibi.
Ayağ-ı mâh-ıgerdûne baş eğmem tâ sebû-âsâ
Perestiş-kâr-ı mihr-i sâgar-ı gerdânınım sâkî

Fehim (Hoca Süleyman)

sebû-endâm: Testi boylu.
Gülerdi taht-ı zerrîn üzre
Cem gül-şende güllerle
Sebû-endâm sâkîler elinden bâde geldikçe

Yahya Kemal

sebû-keş: Testi çeken, içki dağıtan.
Gerçi bu hum-hâne-i dehrin sebû-keş rindiyiz
Bilmedik ammâ ki sahbâ-yı safâ keyfyyetin

Nâbî

Cür’a ahd et ne ola bezminde sebû-keş olayım
Başımın üstüne emrin dediğim tek olsun

Behiştî

sebû-şiken: Testi kıran.
Hâtır-şiken olmadan sakın da yürü var
Sâgar-şiken ü sebû-şiken hum-şiken ol

Nâbî

Ab-âver ile bir idi ol sebû-şiken
Mümtâzdır zemânede destî kıran dahi

Keçecizade İzzet Molla

sebük: Far. 1. Hafif, ağırın zıddı. 2. Çabuk. 3. Ağırlığı, ağırbaşlılığı olmayan.
sebük-bâr: Yükü hafif, eşyası az olan.
Ger gitti ise esb ü şütür bârı ile
Bârî’ye şükürler ki sebük-bâr olduk

Efzûnî-i hayât kem-âzârlıktadır
Ser-mâye-i necât sebük-bârlıktadır

Nâbî

sebük-cevlân: Çabuk gidip gelen.
Meğer kilk-i sebük-cevlânın olmuşgerm-rev
Gâlib
Zemîn âteş zemân âteş bütün nakş u nigâr âteş

Şeyh Galip

sebük-destî: Eline çabukluk.
Dûr-bînân ki eder nakşa nigâh-ı dikkat
Zımn-ı sanâtte sebük-destî-i üstâda bakar

Nâbî

sebük-hîz: Çabuk esen.
Ey hâme-i ser-keş-i sebük-hîz
Vakt oldu ki olasıngüher-rîz

Fuzûlî

Dünyâyıgüzer etse ne ola bâd-ı sebük-hîz
Mânendi onun bulmaya meââ-yı selâmet

Nâbî

sebük-kâm: Emeline çabuk kavuşan.
Gören
Tehmeten-i çâbük-süvâr zanneyler
Sürünce düşmene ol sebük-kâmı

Nef’î

sebük-mağz: Akılsız. c. sebük-mağzân.
sebük-mağzân: Akılsızlar.
Ben esrâr-ı kaderle âşinâlık etmişim

Nâbî

Sebük-mağzân gibi takdîrle ceng ü cidâl etmem

Nâbî

Görüp bî-râbıta etvârı düşme kayd-ı tensîka
Sebük-mağzâne âkıl, âkıle dîvânedir dünyâ
haşmet
sebük-pâ: Ayağına çabuk.
Açıldığın haber verir ağyâra gül gibi
Dâim bize nesîm-i sebük-pâ gelir gider
Nâbî sebük-pâ-yı cihân-peymâ: cihanı ölçen ayağına çabukluk.
Nice tayyâr o sebük-pâ-yı cihân-peymâ kim
Ona hem-seyr olamaz hîç ne
Anka: ne hümâ

Nef’î

sebük-pervâz: Çabuk uçucu.
Nîzesin tîr-i sebük-pervâze eylerpîş-rev
Rezmdegelse o rahş-ı berk cevelân üstüne

Nedim
sebük-rây, sebük-rey: Hafif fikirli, düşüncesiz.
Bî-kes kaluban men-i sebük-rây
Sen eylemesen bana meded vay

Fuzûlî
(kaluban: kalarak)
sebük-reftâr: Hızlı giden; ölümlü, fani.
Oldu encâmı girân ömr-i sebük-reftârın
Zedelendi ucu destâr-ı mülâyim-târın

Nâbî

sebük-rev: Hızlı yürüyen, mec. fani, ölümlü. reh-neverd-i sebük-rev ki gelse reftâre
Ne sâika yetişir gerdine ne berk u ne bâd
Nef’î
cihân-ger ü sebük-rev kim tefâvüt eylemez
Zîr-i pâyinde zemîn deryâ mıdır sahrâ mıdır

Nef’î

sebük-rûh: 1. Hafif ruhlu, tez canlı. 2. Hoş sohbet, zarif, şen olan. 3. mec. Laübali. c. sebük-rûhân.
Bârını gerden-i ahbâba edenler tahmîl
Ne kadar olsa sebük-rûh olur elbette sakîl

Koca Râgıp Paşa

sebük-rûhân: Tez canlılar.
Merâsim-i meclis-i üns sebük-rûhâna sıklettir
Miyân-ı asdıkada şart-ı ülfet terk-i külfettir

Hersekli Arif Hikmet

sebük-ser: 1. Hafif düşünceli. 2. Aşağılık, sefih.
Hep çektiğim endûh sebük-serliğimindir
Bu keşmekeşe düşmez idim lengerim olta

Nâbî

Boğazı boş ne sebük-serler olur
Ki sühan nakline sür’atle solur

Nâbî

sebük-serî: Düşüncesizlik.
sebük-serî-i cevr: Sıkıntıdan gelen düşüncesizlik.
Olur sebük-serî-i cevre fark-ı naks u ziyâd
Ferâh-ı havsaladır tahrîr-i karâragelir

Nâbî

sebük-seyr: Çabuk dolaşan. sebük-seyr ü sebük-rev ki haberdâr olmaz
Eylese sîne-i mûr üzre eğer cevlânı

Nef’î

sebük-tıynet: Tez canlı, çabuk yaratılışlı.
Mey sebük-tıynet olan âşıkı küstâh eyler
Ne kadar yâre niyâz etse hacâletgelmez

Nâbî

sebz, sebze: Far. Yeşil, yeşillik.
Halka nîrenggeçer masbaga-i çerh-i kebûd
Kimisi sebz kimi sürh ü kimi zerdgider

Nâbî

bulur câme-i sebzîn varakla revnak
Sen ise ahsen olursun çıkarıp pîreheni
İbn-ı Kemal
Sehâb-ı lutfu ile sebz gül-sitân-ı ümîd
Nesîm-i hulku ile tâze ravza-i âmâl
Veysi (Alaşehirli Üveys Kadı)
sebz-gûn: Yeşil renkli.
Nigâh-ı ref’etinde şöyle feyz-i terbiyet var kim
Olur mir’ât-ı jeng-âlûde baksa sebz-gûn dîbâ

Nedim
sebz-pûş: Yeşil elbise, yeşil giymiş, yeşil örtmüş. c. sebz-pûşân.
Sebz-pûş olup kıyâma turdular her bir şecer
Kıldılar secde huzûr-ı kalb ile kûh-sâra bak
Adlî (Sultan II. Bayezid)
sebz-pûşân: Yeşil elbiseliler.
sebz-pûşân-ı behişt: Cennetin yeşil elbiselileri.
Hattını dedi görenler sebz-pûşân-ı behişt
Zeynîgül-şen görmeğe cem oldu kevser üstüne
zeynî
sebz-remâd: Yeşil kül.
Yazsalar ravzasının nâmını âteş-dâna
Zîr-i âteşte olur bir çemen-i sebz-remâd

Nâbî

sebz-veş: Yeşil renkli.
Mâ-beyn-igülde rüste olan berg-i sebz-veş
Sen şâh-ı hüsn bengâşiye-dârın senin

Nâbî

sebze: 1. Yeşillik. 2. Pişirilip yenilecek yeşillik.
Gel getir hattın hayâlini bu yanmış sîneme
Sebze âdetdir konur çün tâze biryân üstine

Cem Sultan

sebze-i derd ü giyâh: Bitki ve derdin yeşilliği.
Aceb ki bâğ-ı ümîd ü emelde hâsıl olan
Hemîşe sebze-i derd ü giyâh hasretdür
Rızayi sebze-i hod-rû: Yabani yeşillik
Bize kim âb verir ebr-i keremden gayri
Deşt-i bî-fâidede sebze-i hod-rûyuz biz
Nâbî sebze-i sahrâ-yı ademYokluk sahrasının yeşilliği.
Bulanır girye-i hûn-înim ile bahr-i vücûd
Sararır âhım ile sebze-i sahrâ-yı adem

Akif Paşa
sebze-i ter: Taze yeşillik.
Mevc urur bâd-ı seherden sebze-i ter mi aceb
Ya besât-ı bezm-i ayş olmuş yeşil hârâ mıdır
Bâkî
sebze-zâr: Sebzelik, yeşillik yer.
Zînet-ı Bâğ-ı İrem tutmağ için gül-zâr-ı subh
Eyledi gök sebze-zârın pür-gül-i ahmer güneş

Ahmet Paşa

sebze-zâr-ı âlem: Âlemin yeşillik yeri.
Çekmek istersen bu gün bâr-ı taalluktan elin
Servgibi sebze-zâr-ı âleme âzâdegel

Necati Bey

sebze-zâr-ı hüsn: Güzelliğin yeşillik yeri.
Gözlerim yaşından ey cân gül-şeni incinme kim
Sebze-zâr-ı hüsnün ol bârânıla sîr-âbdır

İbni Kemâl

sebzî: Yeşillik.
Seninle gel, bu hıyâbân-ı vahdet-ârâmın
İlelebed koşalım sebzi-i zılâlinde

Tevfik Fikret

sebzîn: Yeşil, hadra.
sebzîn-i varak: Yaprağın yeşili. bulur câme-i sebzîn varakla revnak
Sen ise ahsen olursun çıkarıp pîreheni
İbn-ı Kemal
seccâde: bk. secde.
secde: Ar. Namazda alnı yere koyma
şekli.
Evvel eser-i aşk ile ifnâ-yı vücûd et
Sonra taleb-i ma’rifet-i feyz-işühûd et

Hersekli Arif Hikmet

Cânâ ederse secde sana ay u gün ne ola
Yûsuf gibi güzellik ile buldun imtiyâz
Bâkî
Bir secde ile kıldı ruh-ı âftâb-ı zer
Hâk-i cenâb-ı dost aceb kîmyâ imiş
Bâkî
Rükû u secde eder kimi, kimi dahi kıyâm
İbâdet üzre komuş her birini
Rabb-ı Muin

Taşlıcalı Yahya Bey

secde-i Âdem: Hz. Âdem’in secdesi.
Secde-gâh etmişti ışk ehli kaşın mihrâbını
Kılmadan hayl-i melâik secde-ı Adem henüz

Fuzûlî

secde-i bî-hûde: Boşuna yapılan secde.
Bu secde-i bi-hûde nedir her kademinde
Ey hâme-i bi-mağz likâdan mıgelirsin
Nâbî secde-i eşcâr-ı şeb-ı Kadr: Kadir gecesinin ağaçlarına secde.
Eylemez secde-i eşcâr-ı şeb-ı Kadr’e nigâh
Cilve-i kamet ü kaddinden olanlar âgâh

Nâilî
secde-i haşyet: Korku secdesi.
Nûr-ı zulmet dolu bir nâ-mütenâhi uçurum
Kendimi secde-i haşyetle kapanmış bulurum

İsmail Safa

secde-i mihrâb: Mihrap secdesi.
Mihrâbda şekl-i ham-ı ebrû-yı latifin
Vâcib bu cihetten kamuya secde-i mihrâb

Fuzûlî

secde-i niyâz: Niyaz secdesi.
Eylerse hâst-gâr-i lebin secde-i niyâz
Etmek gerek çekide-i yâkûttan vuzû’

Nâbî

secde-i şükr: Şükür secdesi.
Bûsenin pençe-i şekvâya görüp tahvilin
Secde-i şükr eder âsâyişine dâmenimiz

Nâbî

secde-i şükrân: Teşekkür etme secdesi.
Edelim secde-i şükrânı zihi lutf-ı Hudâ
Etti seccâde-i hadrâyı keremle izhâr

Âdile Sultan

secde-ber: Secde götüren.
Olursan secde-ber hâk-i reh-i dil-dâra ol sâat
Gubâr-ı kimyâ rûy-ı temenniden zuhûr eyler

Esrar Dede

secde-gâh: Secde yeri.
Secde-gâh etmişti ışk ehli kaşın mihrâbını
Kılmadan hayl-i melâik secde-ı Adem henüz

Fuzûlî

secde-gâh-ı ehl-i dil: Gönül ehlinin secde yeri.
Kâ’be-cûyân-ı mahabbet
Hızr’ı rehber eylemiş
Secde-gâh-ı ehl-i dil hâk-i derinden bellidir
Vecdî
secde-gâh-ı Mustafâ: Hz. Muhammed (s. a. s.)’in secde ettiği yer.
Kalb-i mümin beyt-ı Hak’tır haccü’l-ekber ondadır
Secde-gâh-ı Mustafâ’dır yıkma gönlün kimsenin
Kul
Nesimi
secde-gâh-ı Müslim
în: Müslümanların
secde yeri.
Nice yıllar der ki olmuş secde-gâh-ı Müslimin
Enderûnunda olan hâlâtyetmez mi nişân
Hâzık
secde-gâh-ı nev: Yeni secde yeri.
Dil oldu tâze bir bütün ebrû-peresti kim
Cibrîle nakş-ı pâyı olur secde-gâh-ı nev

Nâilî
secde-gâh-ı ürefâ: Ariflerin secde yeri.
Şem’-i mihrâb-ı Hudâ câmi’-i esrâr-ı Hudâ
Secde-gâh-ı ürefâ
Kâbe-i ehl-iferheng

Kâzım Paşa

secde-fermâ: Secde emreden.
secde-fermâ-yı sürûş: Cebrail’in secde emretmesi.
Secde-fermâ-yı sürûş olmuş iken oldum zalûm
Yâr-i hicrândan zuhûr etti bu kec-hâlet bana

Esrar Dede

secde-geh: Secde yeri. secde-geh-i âteşîn-izâr: Ateş yanaklının secde yeri.
Zülf-i siyâhı
Hindî-i âteş-peresttir
Kim cây-gâhı secde-geh-i âteşîn-izâr
Rızayi
secde-sây: Secdeye yüz süren.
Celâlin bâr-gâhında melekler
Felekler secde-sây eyler cibâhı
Recaizade Ekrem
seccâde: Üzerinde namaz kılınan küçük kilim, halı.
Dünyâ-perestin anlamışız secdegâhını
Pür-nakş-ı sîm ü zer nice seccâde görmüşüz

Nâbî

Secde-gâhımdır cemâl-i mürşid-i dânâ-yı aşk
Zıllı seccâde özü mihrâb-ı vahdettir bana

Esrar Dede

Kısmet olıcak ârif ü rinde mey ü şâhid
Tesbîh ile seccâde verilmiş sana zâhid
nermî (olıcak: olunca)
seccâde-i âb: Su seccadesi.
Felekler âyet-i sun’ ile hâmit
Zemîn seccâde-i âb üzre sâcid
Atâyî (Nevizade Atâullah)
seccâde-i hazret: Hazretin seccadesi.
Kurup bir dâm-ı tezviri komuşlar mahkeme nâmın
Hani seccâde-i hazret hani ahkâm-ı şeru’llah

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

seccâde-i ma’nî: Mana seccadesi.
Şimdi seccâde-i ma’nîde benim mürşid-i küll
Hırka-pûşân-ı beyân benden alır feyz-i kelâm

Nef’î

seccâde-i nazm: Nazım seccadesi.
Elli yıldır ki müsellem sana seccâde-i nazm
Şimdi sensin şuarâ zümresine şeyh-i kebîr

Nâbî

seccâde-i peşmîn: Softan yapılmış seccade.
Kaşların mihrâbını görse bırakır dîdeden
Zâhid ol seccâde-i peşmîni kim dûşundadır
Nizamî
seccâde-nişîn: Seccadede oturan.
Cümle seccâde-nişîn vü hırka-pûş
Şeyh elinden kılmış idi cür’a nûş
Âşık
Beşe
sâcid: Secde’den; secde eden.
Felekler âyet-i sun’ ile hâmid
Zemîn seccâde-i âb üzre sâcid
Atâyî (Nevizade Atâullah)
Mâh-ı nevi felekte mihrâbın etti râki
Hurşîd eşiğinde ruhsârın etti sâcid

Behiştî

Hayret-efzâ-yı sâcid ü mescûd
Olamaz dünyevî bir öyle vücûd

Abdülhak Hâmit

sâcid-i vahdet-perest: Tek Allah’a inanarak secde eden.
Mü’min-i âgâh
Hak’tangayre etmez ser-fürû
Sâcid-i vahdet-pereste kıble-gâh olmaz iki

Namık Kemâl

sücûd: Secde etme, ibadet maksadıyla yüzünü yere koyma.
Kancaru varsam surâhî teg sücûd etmek işim
Kanda olsam bâde teg düşmek ayağa âdetim

Fuzûlî
(kancaru: nereye, kanda: nerede)
Kaşı mihrâbına farz oldu sücûd ol güneşin
Hâcib-i şemste mekrûh olur gerçi namâz
Nizamî
Cândır sücûd eder sana her nahl-i hande-per
Eldir duâ eder sana her berg-i şâh-sâr

Kemalzâde Ekrem Bey

sücûd-ı Âdem: Âdem’e secde etme.
İtin yolunda hûblar sürseler yüz ne ola emrinle
Melek hayli sücûd-ı Adem etmek nass-ı Kur’ân’dır

Fuzûlî

sücûd-ı der-geh: Dergâha secde etme.
Gubâr-ı secde-i râhın hat-ı levh-i cebînimdir
Sücûd-ı der-gehin ser-mâye-i dünyâ vü dînimdir

Fuzûlî

sücûd-ı gûşe-i mihrâb: Mihrabın köşesine secde etme.
Ham-ı ebrû-yı müşginingörürse zâhid-i kec-bîn
Dahi kamet sücûd-ı gûşe-i mihrâba ham kılmaz

Fuzûlî

sücûd-ı şükr: Şükür secdesi.
Etmiş bahâr hamdele-gûyâ çemenleri
Olmuş sücûd-ı şükre fürû nârvenleri

Nâbî

sedâcet: Ar. Sadelik, özlük.
Erkek, kadın hulâsa acâyib görünmede
Her şey bu yolda; gâye lisânın sedâceti
abdülhak Hâmit
sedâd: Ar. Doğruluk, isabet, savap. yek-tâ feylesof-ı kâm-kâr-ı müsteşâr-ı küll
Ki istFdâdı her tedbirde rüşd-i sedâd üzre

Nef’î

Hikmet budur ki aharına hasm olur bilip
Her kavm kendi mesleğini menhec-i sedâd

Ziyâ Paşa
(ahar>Ar. âher: başka)
sedîd: Doğru, hak.
Kalbe kuvvet verir makâl-i sarih
Eyle re’y-i sedidini tavzih

Muallim Naci

sedd-i sedîd: Doğru set.
Eylese takviyet-i hükmü eğer bir kâhı
Sarsar-ı sedd-i sedîd olmak için istihdâm

Cevrî (İbrahim Çelebi)
Değse ger dâmen-i temkinine berg-i nâ-çiz
Tünd-bâd-ı haşr-engize olur sedd-i sedîd
yenişehirli Avni
sedd: Ar. 1. Kapama, tıkama, engel olma, kapanma, kapanma. 2. Engel, perde, mânia.
Set, tümsek. 4. Baraj.
Eyledin bir hamlede berbâd milk-i düşmeni
Gerd-i rahşın gerçi kim sedd etti râh-ı sarsarı

Nef’î

Adû-yı dini sedd ü bende çekmekte bunun zirâ
Hüveydâdır hezâr
İskender ü Dârâ’ya rüchânı

Enderunlu Vâsıf

sedd-i Çîn: Çin setti.
Dayandı bir ucu tâ sedd-ı Çin’e; diğer ucu
Aşıp bulut gibi, binlerle yükselen burcu

Mehmet Akif

sedd-i nefes: Nefesi kesme.
Nefesin silsile-i dûzaha peyvend etsin
Sühan-ı hayr makâmında eden sedd-i nefes

Nâbî

sedd-i İskender: İskender’in seddi.
Eğer maksûd eserse mısrâ’-ı ber-ceste kâfidir
Aceb hayretteyim ben sedd-ı İskender husûsunda

Koca Râgıp Paşa

sedd-i nutk: Konuşmayı kesme.
Skender-i seyr isen de sedd-i nutk et piş-i kâmilde
Felâtûn-ı hakikat-bine nakl-i mâ-cerâ olmaz

Fennî-i Kadim (Cizye Kâtibi Mehmet)

sedd-i râh: Yolu kapama.
Ey mâh-pâre kimdir olan sedd-i râh-ı vasl
Sohbet seninle rûz-ı ezelden nasib ise

Nâbî

sedd-i sedîd: Doğru set.
Eylese takviyet-i hükmü eğer bir kâhı
Sarsar-ı sedd-i sedid olmak için istihdâm

Cevrî (İbrahim Çelebi)
sedd-i ümîd: Ümit seti.
Ye’cûc-i ye’s etmeyicek
Nâbîyâ zuhûr
Sedd-i ümid değmede gelmez güşâyişe

Nâbî

(etmeyicek: etmeyince)
sedef, sadef: bk. sadef.
sedîd: bk. sedâd.
sefâhat: Ar. 1. Zevk ve eğlenceye aşırı düşkünlük. 2. Akılsızlık. 3. Elindekini har vurup harman savurma.
Mecbur eden mezâlime erkân-ı devleti
İsrâf-ı bi-lüzûm sefâhat değil midir

Şeyhülislam Yahya

Eğlence bir vecibedir a’lâ
Ne safâ var fakat sefâhatte

Abdülhak Hâmit

Ey kanlı muhabbetleri bi-lerziş-i nefret
Perverde eden sine-i meshûf-ı sefâhatTevfk
Fikret
sefîh: Zevk ve eğlenceye düşkün, parasını pulunu lüzumsuz yere israf eden akılsız. c. süfehâ.
Paranız yok ya, şu ben var diyeyim, bol keseden
Hakkınız nerde, sefih olmaya dünyâ açken

Mehmet Akif

süfehâ: Sefîh’ler, âdi kimseler.
Rütbe-i hikmet-i mi’râc-ı kemâline göre
Hükemâ frka-i dûn felsefe cem’-i süfhâ

Fuzûlî

Zu’m-ıpindâr-ı cibillîsini te’kîd ederiz
Süfehâ kısmına izhâr-ı müdârât etsek
Nabi
Hakkımda ne derlerse o gûne süfehânın
Âsâr-ı tabîatlerine kim nazar eyler

Nef’î

sefalet: Ar. Sefillik, yoksulluk.
Sefâlet eyledi tevlîd sûahlâkı
Bu hâldir beni dil-hûnu kahreden hayfâ
Halil
Nihat Bey
Çoktan beridir bekledi, bekler diye millet
A’sâra mı sürsün bu sefâlet, bu mezellet

Mehmet Akif

sefâlet-zede: Sefalete uğramış.
Zîrâ ederek bunca sefâlet-zede feryâd
Vâveyl sedâsıyla dolar sîne-i ebâd

Mehmet Akif

safil: Alçak, aşağı. c. sâfilât.
sâfilât: Sefiller, alçaklar.
Sırr-ı devrin zevkidir âlemde rûh-ı ma’rifet
Tutalım ma’lûmun olmuş âliyât u sâflât

Gaybî

sefîl, sefîle: 1. Yoksul, sefillik çeken. 2. Alçak. 3. Tabiatı yumuşak. c. süfelâ, sefîlân.
Germ-rev ol reh-i aşk içre soğuk tutma yürü
Gör ki serdlikte sefîl oldu vü müstahkar kar

Esrar Dede

Çalışmadın, beni hep bunca yıl çalıştırdın
O yavrucukları çıplak, sefîl alıştırdın

Mehmet Akif

Bu sefîl iştihâ, bu kirli nazar
Bulamaz sende bende bir ma’nâ

Ahmet Hâşim

sifle: Alçak, âdi; terbiyesiz.
Âhenden olsa da feleğin çek kemânını
Çekme felekte siflelerin imtinânını

Koca Râgıp Paşa

Her tîre-meniş kadr-şinâs-ı sühan olmaz
Her sifle hırdâr-ı leâl-ı Aden olmaz

Nâbî

sifle-nihâdân: Alçak huylular.
Meslek-i sifle-nihâdândır âz ü imsâk
Reh-i bâlâ nazaran himem ü ihsân yoludur

Nâbî

süfî: Aşağı, alt, bayağı, adi, alçak, derbeder.
Gönülşeh-bâzına pervâz ver âfâkı seyr etsin
Bu süflî dâm-gehden per açan zâg u zâgândan geç

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Hâne-i ağyârdan gayre tenezzül eylemez
Bir hümâdır ol perî ammâ ki süflî âşiyân

Üsküdarlı Hakkı Bey

süflî-nazar: Kötü bakış.
Süflî-nazardır ol ki hadeng-i niyâzına
Bir düşmen-i mürüvveti durmaz nişân eder

Nâbî

süfliyyet: Süflilik, alçaklık, bayağılık.
Ma’sûmu nezîh etmedi bir ân bilepâ-mâl
Ulviyyet-i hulyâmı o süfliyyet-i âmâl
Fâik
Âlî Bey
Giyme süfliyyet ile kirli libâs
Pâk esvâba nazar eyler nâs

Sünbülzade Vehbi

sefeh: Ar. Akılsızlık, israfa ve yanlış yollara yönelme.
sefeh-kâr: Akılsızlık işi.
Günâh-kârım, sefeh-kârım, siyeh-kârım, siyeh-kârım
Beni reddetme ferdâ-yı kıyâmet yâ
Resûlallah

Nef’î

sefer: Ar. 1. Yola düşme, yolda yürüme. 2. Yolculuk. 3. Savaş. 4. Defa, kerre, kez. c. esfâr.
Ey Fuzulî âhiret mülküne lâzımdır sefer
Böyle fâriggezme takvâdan müheyyâ kıl metâ’

Fuzûlî

Ne olagitse kendüden hayretle cân-ı nâ-sabûr
Ya seferdir ya tahammül çünkü aşkın çâresi

Nedim
Dün ki, ehl-i derde aşkın hâlini sordum, dedi
Ya seferdir ya tahammül, ikiden hâli değil
Rahmî (Tersane Kâtibi Vak’anüvis Kırımlı Mustafa)
sefer-i gurbet: Gurbet yolculuğu.
Yârân-ı vatandan bizi özler bulunursa
Düştük sefer-i gurbete muhtâc-ı duâyız

Ziyâ Paşa

sefîdâc, sefîdâ: Far. Üstübeç.
sefîdâc-ı subh: Sabahın üstübeçi.
Rûyun tabîbi etti sefîdâc-ı subh ile
Yüzünün abrâşına semânın devâ seher

Necati Bey

sefh: bk. sefâhat.
sefîl: bk. sefalet.
sefne: Ar. 1. Gemi. 2. ed. Kitap, mecmua.
Dil-ber odur ki mâlik-i bahr-i kemâl olup
Şi’r okuya sefîne suna âşinâlara
Bâkî
Edip muhît-i a’zâm emvâcın âşikâre
Tenler sefinesini urur kenâre karşu

Hayâlî Bey

Kapsan da bizi sefinemizden
Gitmez bu sefine sinemizden

Muallim Naci

sefîne-i dil: Gönül gemisi.
Yek nefha-i inâyet eyler kenâre vâsıl
Nâbî sefîne-i dil çok rüzgârı ne eyler

Nâbî

sefîne-i ömr: Ömür gemisi.
Biz âremîde-i keşti-i gafletiz ammâ
Nefes nefes ceryân üzredir sefine-i ömr

Nâbî

sefîne-i ruh: Ruh, can gemisi.
Bahr-i hayrettedir sefine-i rüh
Lengeri
Lâ ilâhe illa’l-lâh
Şeyhi sefîne-i ten: Vücut gemisi.
Çık ey sefine-i ten bir yana sirişkimden
Selâmetin arayan bahrden kenâre gelir
senih-i Mevlevi
sefk: Ar. Yaş ve kan dökme.
sefk-i dem: Kan dökme.
Bir imtiyâz-ı vahşet iken sefk-i dem bize
Hattâ cezâda olsa sezâdır âdem bize
abdülhak Hâmit
seg: Far. Köpek, it, kelp. c. segân.
Rakib-i seg uludu âstân-ı yâre varaldan
Tenezzül eylemez âşıklara âli-cenâb olmuş
Avnî
Nice bir nefse uyup bir sege seg-bânlık edem
Yeridir fakr u fenâ mülküne sultânlık edem
Câmî
Darbı sege eyle olur zer-nâmdâr-ı iştihâr
Müstaid izz eder üstâd tezlil ettiğin

Nâbî

seg-i kem-kadr-i der: Kapının talihsiz köpeğL
Seg-i kem-kadr-i derinden dahi kem-ter kaderim Üstühân-pâre-i ihsânın ile et beni yâd

Nâbî

seg-i kûy: Mahallenin köpeği.
Fuzüli şive-i ihsânın ister bir gedâyındır
Dirildikte seg-i küyun, ölende hâk-ipâyındır

Fuzûlî

rakib-i bed-lika: cânâ cihânda bulmamışken yer
Neden ona bu izzet kim seg-i küyunla yâr ancak
Âhi
segân: Seg’ler, köpekler.
Bekler kemin-i fırsatı mânende-i segân
Hâtır-şikenlik etmek için bed-hisâller

Nâbî

segân-ı kûy: Mahallenin köpekleri.
Segân-ı küyuna hem-sohbet olmağa

Nâbî

Gubâr-ı der-gehine intisâba muhtâcız

Nâbî

seg-bân: 1. Osmanlı sarayında av köpeklerine bakan kimse. 2. Yeniçeri ocağına bağlı bir sınıf asker.
Nice bir nefse uyup bir sege seg-bânlık edem
Yeridir fakr u fenâ mülküne sultânlık edem
Câmî (İstanbullu Mehmet)
Erişmiş olsa bu vakte

Ali
Şir-ı Nevâyi ger
Olurdu ol hıdivv-i ekremin bi-şübhe seg-bânı

Nedim
sehâ, sahâ: Ar. Cömertlik, el açıklığı.
Sehâdan addolur izzet, ayb ise de isrâf
Kibârın müsrifi yeğdir hele mümsik hisâbiden
Nevî
Sehâ ile anılır hep ekâbir-i eslâf
Atâdır eyleyen erbâb-ı devleti meşhür

sehâb: Ar. 1. Bulut. 2. Karanlık. 3. Bulut gibi uçuşan böcekler. c. sehâib.
Bâriş-i bârân müsâdif düştü hicrân şâmına
Oldu sandım hâlime rahm eyleyip giryân sehâb

Muallim Naci

Verdi berka sehâb içinde karâr
Sanki hâkister içre sakladı nâr
Haletî (Azmizade)
Solgun bakışlarıyla semâ-yı kesifin
Teşyi’ eder gibiydi uzak bir sehâbını

Tevfik Fikret

sehâb-ı âb-ı hayâ-riz: Haya saçan su bulutu.
Sehab-ı âb-ı hayâ-riz gül-istan-ı şeriat
Sipihri mihr-i hüdâ âsmân-ı fazlu kirâma
Rızâyî
sehâb-ı çeşm-i giryân: Ağlayan gözün bulutu.
Sehâb-ı çeşm-i giryânımda erişmese ger mâye
Kurur döymezdi deryâlar bu süz u tâb-ı germâye

İbni Kemâl

sehâb-ı fitne: Fitne bulutu.
Nâ-dânda kim eşi’a-i ikbâl eder zuhür
Güyâ sehâb-ı fitneden eyler kamer zuhür

Hersekli Arif Hikmet

sehâb-ı hâdise: Hadise bulutu.
Berk-ı sehâb-ı hâdiseden tîğler çekip
Bir bir havâle-işühedâ kıldın ey felek
FuzûH
sehâb-ı hâk: Toprağın bulutu; toz bulutu.
Güneş midir mütevârî sehâb-ı hâkinde
Felek mi pâyine inmiş nedir bu uluvviyyet

Namık Kemâl

sehâb-ı kasvet: Sıkıntı bulutu.
Bize bir vech ile mektûb tahrîrine imkân yok
Sehâb-ı kasvetimden nem kapar neşşâftır kâğıd

Sâbit

sehâb-ı tab’: Yaratılışın bulutu.
Benim ol saff-der-i ma’nî ki berk-ı tîğ-ı nazmımdan
Sehâb-ı tab’ım âteş yağdırır hasm-ı cebân üzre

Ziyâ Paşa

sehâb-ı tîre: Bulanık bulut.
Sehâb-ı tîre verâsında meh sanır

Nâbî

Gören o mâh-lika-yı rakîbin ardınca

Nâbî

sehâb-ı zülf: Saçının bulutu.
Kılma sehâb-ı zülf ile der-perde gerdenin
Olsun amûd-ı subh feleklerde gerdenin
Şeyhülislam İshak Efendi
sehâib: Bulutlar.
Senin olsun dilerim hep devrân
Şu kevâkib, o sehâib, bu cihân

Abdülhak Hâmit

Kış
Ayrılmak istiyor, fakat ayrılamıyor gibi
Örter, açar, bakar, yine örter sehâibi

Tevfık Fikret
sehâib-i dürer-âgîn: İnci dolu bulutlar.
Firâş-ı nâzı melâik kadar nezîh ü dil-âyîn
İner mazâhir-i kevne sehâib-i dürer-âgîn

Kemalzâde Ekrem Bey

sehâb-âsâ: Bulut gibi.
Sen ey kişt-i emel neşv ü nemâdan dûrsun ammâ
Sehâb-âsâ dökülmek âb-rûlar hep seninçindir

Nâbî

sehâb-veş: Bulut gibi.
Arz u semâda mesken edinmem sehâb-veş
Tâ yerde gökte zerre kadar minnet olmasın

Necati Bey

Girdâblar açar önüme bir derin serâb
Ruhum sehâbelerden alır şemme-i türâb

Tevfik Fikret

sehâbe-i gülgûn: Gül renkli tek bulut. tıfl-ı bî-kederin kalb-i şâd-mânda
Derîde oldu o dem bir sehâbe-i gülgûn
Cenap Şahabeddin
sehâvet: bk. sahâvet.
seher: Ar. Tan yeri ağarmasından biraz
önceki an, fecir. c. eshâr.
Rûyun tabîbi etti sefîdâc-ı subh ile
Yüzünün abrâşına semânın devâ seher

Necati Bey

Gecepervânelerle bezmigermâ-germ idişem’in
Seher bakdım neşem’-i meclis-ârâ var nepervâne

Şeyhülislam Yahya

Bâd-ı seher mi ya Rab ya nefha-ı Mesîhâ
Ya feyz-i kalb-i ârif ya mevc-i âb-ı cârî

Ziyâ Paşa

Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter

Yahya Kemal

seher-i kerrûbiyân: Allah’a en yakın olan meleklerin seheri.
Çün harîm-i arş-ı a’zam bulmağa feyz-i kabûl
Devr eder pîrâmenin şâm u seher-i kerrûbiyân

Üsküdarlı Hakkı Bey

seher-gâh, seher-geh: Seher vakti, sabahın ilk vakti.
Ne nâleye ne âh-ı seher-gâhe ser-fürû
Etmem tarîk-ı aşkta hem-râha ser-fürû

Ziyâ Paşa

Mihr-i ruhsârı ziyâ vermiş cihâna gün gibi
Câme-hâbında seher-geh gördüm ol cânân yatar
Lebib (Mehmet Lebîb)
Her seher-geh ağlayıp bülbül tazallum gösterir
Gül onun ağladığın görüp tebessüm gösterir
Nizamî
Nâmeler gelse kaçan
İstanbul-ı âbâddan
Bûy-ı zülfünü seher-geh alıram
Bağdâd’tan

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

seher-hîz: 1. Sabahleyin esen. 2. Erkenci, erken kalkan.
sehâbe: Tek bulut.
Bağdâd’a yolun düşerse ger ey bâd-ı seher-hîz
Addb ile var hizmet-iyârân-ı safâya

Bağdatlı Ruhi

Hüsn içinde işveni kılmaz gül-i sad-berg-i bâğ
Hüzn içinde nâlemi mürg-i seher-hîz eylemez
nizami
seher-pâre: Seher parçası.
seher-pâre-i san’at: Sanatın seher parçası.
Ne seher-pâre-i san’at ki ezelden mahmûr
Leb-i deryâda uçan bir ebedî hande-i nûr

Mehmet Akif

seherî: Sabah vakti ibadeti.
Gittim seherî tâat için mescide nâ-gâh
Gördüm oturur halka olup bir nice güm-râh

Bağdatlı Ruhi

eshâr: Seher’ler.
Ab u gil müşg ü gül-âb ola çemen sahnında
Buy-ı hulkuylegüzâr etse nesîm-i eshâr
Bâkî
seher: Ar. Uykusuzluk, gece uyuyamama hastalığı.
Mübtelâyân-ı seher gıbta ile der târih
Bir gece daldı ecel uykusuna
Tiryâkî

Sürûrî

sehhâr: Çlkr) bk. sihr.
sehî, sehy: Far. Doğru, düz, rast.
Serv-i sehî salınsa yoluna aceb değil
Nûş eyler elde gül gibi pür-bâde câmı var

Behiştî

Ey sehî serv-i bülendim âteş-i ruhsâr ile
Vâdî-ı Eymen dırahtı oldu ol bâlâ bana

Behiştî
sehî-kad. ’
Doğru boy.
Her sehî-kad cilvesi bir seyl-i tûfân-ı belâ
Her hilâl-ebrû kaşı bir serhad-ı meşk-ı cünûn

Fuzûlî

sehî-kâmet: Düzgün, endamlı boy.
Dünyâya oldu velvele-endâz-ı reste-hîz
Gül-zâra azmeden o sehî-ka. met olmasın
Nedim-ı Kadim
Meseldir eğri otur doğru söyle ey sehî-ka. met
Hilâle benzeten ebrûların eğri hayâl eyler
Hisali sehl: Ar. 1. Kolay, âsân. 2. Sade.
Sûfiye sehl olurdu nigeh-bânî-i nefs
Noksânı zâhir olmasa her bir şümârde

Nâbî

Cânâneden âsân idi bî-dâda tahammül
Sehl olsa eğer ta’ne-i hussâda tahammül

Nâbî

Sehl olmaz olsa takdîr-ı Hak muayyen
Tedbîr dahi olsa da her kâr saht olur
Nihalî (İbrahim)
sehl-i mümteni’: ed. Kolay ve sade göründüğü hâlde, bulunup söylenmesi ve taklidi zor olan söz.
Aşk u sühan anda müctemEdir
Baştan başa sehl-i mümtenEdir

Ziya Paşa
sehl-i mümteni’ sanatına örnek: “Yok bî-garez muâmele ehl-i zemânede
Kimse ibâdet etmez idi cennet olmasa

Nâbî


sehl-ter: Çok kolay.
Eğerçi zevktir mey-hânelerde câm-ı Cem çekmek
Cem’e memnûnluktan sehl-terdir bâr-ıgam çekmek

Nâbî

sehm, sehim: Ar. 1. Ok. 2. Yay. c. sihâm. 3. Hisse, pay, kısmet; vereseden her birine isabet eden hisse. c. eshâm.
sehm-i âşık-ı efgende: Düşkün âşıkın hissesi.
Hayf kim taksîm-i derd ettikte kassâm-ı kazâ
Tîr-i gamzen düştü sehm-i âşık-ı efgendeye

Nedim
sehm-i belâ: Bela oku.
Sehm-i belâna sînemi kılsam siper ne ola
Rûz-ı ezelde yazdı çü
Hak kaşım üstüne
Mihrî
Hatun
sehm-i kürbet: Keder oku; keder payı.
Nasîbimiz bu fenâ yerde sehm-i kürbet imiş
Kemân-ı çerh bizi attı bir diyâra dahi

sehm-i saâdet: Saadet oku; hissesi.
Mukavves kaşların yayı atar kirpik okun her dem
Ne kim ol gamzeden gelse bana sehm-i saâdettir
Şeyhi
Çeşmi gözünün hasta dile ayn-ı inâyet
Her zahmına gamzenden ere sehm-i saâdet

İbni Kemâl

Hışm-ı çeşmin dil-berâ ayn-ı inâyettir bana
Tîr-i gamzen dâyima sehm-i saâdettir bana
Lamiî Çelebi
sehm-i sitem: Sitem oku; payı.
Alemde mi ya bende mi bilmem bu mefdsid
Pey-der-pey olur sehm-i sitem hâtıra vdrid

Ziya Paşa

sihâm: Oklar, sehm’ler.
sihâm-ı dûd: Duman oku.
Oldu peyveste-i eflâk sihâm-ı dûdum
Nîl-gûn oldu felek hem hedef-i me’ser ser

Esrar Dede

sihâm-ı havâdis: Havadis okları.
Felek teg eylemesin ta’n-ı düşmenâne hedef
Kaza ederse sihâm-ı havâdise âmâc

Koca Râgıp Paşa

sihâm-ı kavs-i kazâ: Kaza yayının okları.
Oklar sihâm-ı kavs-i kazadan nişân verir
Peykân-ı tîr ise ecel-i nâ-gehân olur

Nef’î

Sihâm-ı Kazâ: Kaza okları (Nefî’nin hiciv mecmuasına verdiği isim).
Gökten nazîre indi
Sihâm-ı Kazâ’sına
Nef’î
diliyle uğradı
Hakkın belâsına

eshâm: Hisseler, paylar.
Ah her demde olur hisse-i dile hemm ü elem
Her emek-dâra atâ vü keremdir eshâm

sehv, sehiv: Ar. Yanlış, hata, nisyan, bildiğini unutma.
Sehvine oldu sebeb acz-i tabîî kulunun
Hem odur âlem-i ma’nîde şefiî kulunun
Şinasi
Sensin ol nüsha-i pâkîze ki yoktur sende
Nokta-i sehv ü hurûf-ıgalat-ı lafzı sekam

Nâbî

Koymadı arz etmeye dil-dâra bir harf-i niyâz
Bülbüle sehv etmişiz feryâda ruhsat vermişiz

Nâbî

Yâ Rabbi dilimi sehv ü hatâdan sakla
Endîşemi tezvîr ü riyâdan sakla
Bastım reh-i vâdî-i rübâîye kadem
Ta’n-ı har-ı nâ-dân-ı dü-pâdan sakla

Nef’î

sehv-i hiss: His yanılması.
Kim bilir, belki hepsi doğru da ben
Bî-haber kendi sehv-i hissimden

Tevfik Fikret

sekam, sakam: Ar. Hastalık, illet. c. eskâm.
Sensin ol nüsha-i pâkîze ki yoktur sende
Nokta-i sehv ü hurûf-ıgalat-ı lafzı sekam

Nâbî

Verip ol rütûbet sipihre elem
Tekâtur eder idi âb-ı sekam

Keçecizade İzzet Molla

sekam-ı istiğnâ: Zenginlik hastalığı.
İsî-i zinde sürûş-ı mergdir gûyâ bana
Sekam-ı istiğnâ olursam da selâmettir bana

Esrar Dede

eskâm: Sekam’lar.
Eskam ile geçti rûzgârım
Alâm idi cümle berk ü bârım

Ziyâ Paşa

eskâm-ı hümûm: Gam hastalıkları.
Vermeseydi bana ümmîd tabîb-i lutfun
Öldürürdü beni bu çektiğim eskâm-ı hümûm
Yenişehirli Avni
sekine, sekînet: Ar. 1. Karar, rahatlık, sakinlik. 2. Gönül hoşluğu.
Kapsan da bizi sefînemizden
Gitmez bu sekîne sînemizden

Muallim Naci

sekîne-i tereddüd: Tereddüt sakinliği.
Bu rükûdet, bu samt-ı cevf-i leyâl
Ruhu bir sekîne-i tereddüdle
Habs eder bir azâb-ı seyyâle
Cenap Şahabeddin sekînet-i hayât: Hayatın rahatlığı.
Düşerdi burc-ı fikrete zılâl-i leyle-i elem
Güler sekînet-i hayâta kanlı çehre-i adem

Kemalzâde Ekrem Bey

sekr: Ar. Sarhoşluk.
sekrân: Sarhoş, mest, kendinden geçmiş. c. sükârâ.
Nûş edelden câm-ı aşkı mest ü hayrân olmuşam
Cür’asından katresin zevk ile sekrân olmuşam
Muradî (Sultan III. Murat)
Döner âvâre-ser tehzîz-i bâd-ı pür tehevvürle
Müşâbihtir birerpervâne-i sekrâna yapraklar

Tevfik Fikret

s eker ât: Can çekişirken gelen baygınlık ve dalgınlık hâli.
Vur, kopsa da mızrâbın ile târ-ı hayâtım
Çal, şimdi; şu ân olsa da ân-ı sekerâtım

Tevfik Fikret

sükârâ: Sekrân’lar.
Mihrâb-ı dü-ebrûya neden girdi dü çeşni
Bilmez mi sükârâya namâzın yeri yoktur

Nâbî

sekrân: bk. sekr.
sekt: Ar. 1. Sesi soluk almadan durdurma. 2. ed. Şiirde bir harekenin düşmesiyle meydana gelen ahenk bozukluğu.
sekte: 1. Durgunluk, kesilme. 2. Bozukluk, zarar. 3. Kanın âniden durması.
Olur ne mısrâ’-ı ber-cestelerde sekte bedîd
O dem ki nabz-ı sühan dest-i intihâba gelir

Şeyh Galip

sekte-i tereddüd: Tereddüt duruşu.
Bu rükûdet, bu samt ü cevf-i leyâl
Rûhu bir sekte-i tereddüdle
Habseder bir azâb-ı seyyâle
Cenap Şahabeddin
sekte: bk. sekt.
sel: bk. seyl.
selâm, selâme, selâmet: Ar. 1. Barış, rahatlık, esenlik. 2. Kurtulma, selamete çıkma. Allah’ın isimlerinden (zevalsizlik). 4. Aşinalık, bildiklik.
Ne bizden rükû’ vü ne sizden kıyâm
Selâmün aleyküm, aleyküm selâmLâ
Hani kendi kulluğum diye perestişler eden
Eylemez yolda dûçâr olsa dahi redd-i selâm

Nâbî

Medh ü senâ sipâs ü salât ü selâm sana
Olsun hezâr kerre hezârân efendimiz

Faruk K. Timurtaş

selâm-ı Ahmed: Ahmed’in (Hz. Muhammed) selamı.
Akıldir ol kişi kim vird edinir dürûdun
Dârü’s-selâma iltür çün kim selâm-ı Ahmed

Hamdullah Hamdi

(iltür: iletir)
selâm-ı dürûg: Gerçek olmayan selam.
Münâfakat o kadar etti âleme te’sîr
Ki oldu hep alınıp verilen selâm-ı dürûg

Nâbî

selâmet: 1. Eminlik, korku ve endişeden uzak olma. 2. Kurtulma, selamete çıkma. 3. Netice. 4. ed. Cümlenin düzgün ve doğru olması.
Halk içinde gördü yok seng-i melâmetten halâs
Vardı
Mecnûn gitti sahrâ-yı selâmetten yana

Behiştî

İsî-i zinde sürûş-ı mergdir gûyâ bana
Sekam-ı istiğnâ olursam da selâmettir bana

Esrar Dede

Çık ey sefîne-i ten bir yana sirişkimden
Selâmetin arayan bahrden kenâre gelir
Senih-ı Mevlevi
selâmet-i ezelî: Ezeli kurtuluş.
Selâmet-i ezelîden müsellemiz cânâ
Ulûm-ı lem-yezelîden muallemiz cânâ
Muradî (Sultan III. Murat)
selâmet-i millîyye: Millî kurtuluş.
Sokarsa burnunu herkes düşünmeden her işe
Kalır selâmet-i millîyyemiz öbür gelişe

Mehmet Akif

selâmlık: Büyüklere selam ve hürmet göstermek için gelenlerin kabul edildiği yer.
Fuhş-ı i’lâya koşan bir sürü nâ-merd öteden
Ne selâmlık, ne harem dinlemeyip çiğnerken

Mehmet Akif

selâmün-aleyküm: “Selamet üzerine olsun” anlamına gelen selamlama.
Oldum ammâ bu kadar doğrunun olmaz ki tadı “Selâmün-aleyküm behey kör kadı

Mehmet Akif

selîm: Sağlam, kusursuz, doğru.
Az yiyenlerin olur nefsi halîm
Az yiyenlerin olur kalbi selîm
Rumi (İznikli Eşrefoğlu)
Şartı bu selîm eylemenin kalbi marazdan
Bir hâzıka teslîm ola dermân dileyenler
Nuri allâm-ı hüsn-âferîn
Hakîm
Arar bendegânında kalb-i selîm

Muallim Naci

selâse: Ar. Üç.
Anla
Murâd’ın sözün ister isen ger fütûh
Oldu selâse sühan harf-i elif dâl u hâ
Muradî (Sultan III. Murat)
selâse-i gassale: Şarap içerken üç kadeh içme, üçüncü bardağı içme.
Bu üç kadehten sonra içilen içkinin artık insanda haya, edep ve korku bırakmadığı söylenir.
Bu üç kadeh insanı iyi şeylerden ayırdığı için selâse-i gassâle denmiş.
Bildin mi ne der selâse-i gassâle
Ya’nî ki salât-ı aşk için eyle vuzû’
Ryaa
sâlis: Üçüncü.
Cân-bahş edip emvâta
Hudâ hazret-ı Hızr’ı Îsâ’yı ona eyledi sânî seni sâlis

Bağdatlı Ruhi
selâset: Ar. ed. Sözün akıcı olma hâli, akıcılık.
Dil çeşme-i belâgat ona lüledir kalem
Âb-ı zülâlşi’r-i selâsetşiârdır
Bâkî
Şu söz kim ola misâl-i kelâm-ı ehl-i kemâl
Selâsetinde hacil ola
Selsebîl ü zülâl

Necati Bey

selâtîn: bk. saltanat.
selb: Ar. 1. Gasp, zorla alma. 2. Kaldırma, giderme. 3. Olumsuzlaştırma. 4. İnkâr etme.
Nehc-i vicdân ile der-hâl ederim ben onu selb
Vâcibü’s-selb olur elbette kudurmuş bir kelb

Abdülhak Hâmit

selb-i akl: Aklı inkâr etme.
İktizâ-yı hikmet üzre selb-i akl eyler kazâ
Yoksa kim pâ-beste-i dârü’ş-şifâ olmak diler

Hersekli Arif Hikmet

selb ü îcâb: Gereğini yapma veya yapmama.
Bilenler âlem-i kevn ü fesâdın selb ü îcâbın
Zevâl-i devlet-i dünyâ ile endûh-gîn olmaz

Hersekli Arif Hikmet

sâlib: Selb’den; 1. Kapıp götüren, alıp yok eden. 2. İnkâr eden. 3. Olumsuz hâle getiren.
Bu itminânı bizlerden vukûât olmuyor sâlib
Değildir haklılar, heyhât!
Lâkin dâimâgâlib

Abdülhak Hâmit

sâlib-i aram: Rahatı alıp götüren.
Sâlib-i âramdır
Nâcî dil-i firkat-i sirişt
Mâlik olsam kâşkî bir kalbe seng-i hârâdan

Muallim Naci

selc: Ar. Kar.
Verir gâhî iksîr âteş-mizâc
Gehî âb-ı selc ile eyler ilâc

Keçecizade İzzet Molla
selc-i beyzâ Beyaz kar.
Değil burc-ı Esed sükkân-ı ulvî-i selc-i beyzâdan
Gazanfer şekli tasvîr eylemiştir âsmân üzre

Ziya Paşa

selef: Ar. 1. Bir işte, bir vazifede önceden bulunmuş kimse. 2. Eski adam. c. eslâf, süllâf.
Ne ola rengîn ise sözün selef şi’rine dahl etme
Demişler âlem içinde bulunmaz hîç edebten yeğ

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Gerçi mestûr eylemişler vahdet esrârın selef
Nicesi mestûr olur keşf ile irfân devridir

Gaybî

Tarz-ı selefe takaddüm ettim
Bir başka lûgat tekellüm ettim

Şeyh Galip

eslâf: Selefler.
Ayrıldı bizimle çünki eslâf
Varsın bizi de ayırsın ahlâf

Ziyâ Paşa

selh: Ar. 1. Kesilen hayvanın derisini
yüzme, soyma. 2. ed. Başkasının sözünü az çok
tahrif ile kendine maletme. 3. Her
Arabi ayın
son günü.
Selh ü ilmâm ü tevârüd diye sonra çalışır
Aybını setre nice düzd-i tüvânâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

selh-i Şa’bân: Şaban’ın son günü.
Selh-ı Şa’bân ile oldu lâtû işret nâ-bedîd
Gurre-ı Şevvâl ile yazdı felek mensûr-ı îd

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

selh-i tefekkür: Tefekkürü soyma.
Sûret-i idrâkten selh-i tefekkür eyledim
Tavr-ı bâlâ-yı tecâhül mahremiyyettir bana

Esrar Dede

sellâh: Kasaplık hayvan kesen, yüzen. sellâh-ı kazâ’
Kaza sellahı.
Mânend-i ganem seni bu bismil-gehte Üfler şişirir sellâh-ı kazâ

Nâbî

selh-hâne: Hayvan kesilip yüzülen yer, mezbaha, salhane.
Cihân nâmındaki bir maktel-i âmma yolum düştü
Hükümet derler anda bir nice selh-hâneler gördüm

Ziya Paşa

selîka: Ar. Güzel söyleme ve yazma kabiliyeti.
Lisânım olsa ne var nâşir-i cevâhir-i hikmet
Selîka nâkıd-ı gevher, karîha kân-ı maânî

Muallim Naci

selîm: bk. selâm.
selis: Ar. Selâset’ten; ahenkli, akıcı, düzgün (söz).
Ukde-i reşk ü haset yok dil-i bî-bâkimde
Olmasa nazm-ı selisimde aceb mi takd

Nef’î

Elfâzı selis ü müntahabtır
Mazmünları bâis-i tarabtır

Ziyâ Paşa

sell: Ar. 1. Sıyırma, sıyrılma. 2. Çekme. çıkarma. (kılıç, bıçak.)
sell-i seyf: Kılıç çekme.
Dökülür dâmen-i şemşîrine bin cevher-i cân
Sell-i seyf etmeden ol gamze-i cellâd henüz
Yenişehirli Avni
sell-i silâh: Silahı çekip çıkarma.
Müheyyâyım cezâ-yı katle, envamücâzâta
Fakat sell-i silâh etmem beni i’câd eden zâta

Abdülhak Hâmit

sell-i şemşîr: Kılıç çekme.
Kahramân-savlet nigehler sell-i şemşîr ettiler
Mülk-i nâzı tarfetü’l-ayn içre teshîr ettiler
Yenişehirli Avni
sellâh: bk. selh.
sellem: Ar. “Selamete erdirsin” anlamına dua.
Süret-i zâhire-i kevne tenezzül mü ider
Bâm-ı ma’nâya kurarpertev-i aklı sellem

Nâbî

Gerçi cüz’-i hâkim ammâ çerhten bâlâ-terim
Âric-i evc-i kemâlim şu kadar sellem bana

Muallim Naci

selmân: Ar. 1. Selmân-ı Sa’vecî.
14. yüzyılda yaşamış ünlü
İran şairi olup kasideleriyle tanınır. 2. Selman-ı Farisi.
Peygamberimiz zamanında yaşamış olan ve önce
Mecusi iken sonradan bir kilise önünden geçerken
Hristiyan olmuş ve daha sonra da
Hz. Muhammed’in yeni bir dinle geleceğini öğrendikten sonra onun huzuruna çıkıp
Müslüman olmuştur.
Ashaptan sayılmıştır.
Hz. Ali ile birlikte uzun süre beraber olmuştur.
Rivayete göre kırklardan sayılmış ve eline aldığı bir kapla keşkül yapmak için bir şeyler toplarmış.
Onun için de bu hareketi, tasavvufta niyaz kabul edilmiş.
Nazm ile
Selmân-ı asrım nesr ile
Vassâf-ı dehr
Nazm u nesr içre müsellemdir bu kilk-i hoş-hırâm
Nadirî (Ganizade)
Hüsnünün aşkı nice
Leylâ’yı
Mecnün eyledi
Bes ne aceb ki olager bir
Ahmed’i
Selmân eder
Kadı
Burhaneddin
Zevk edeydi derdi
Câmî tahtımın keyfiyyetin
Ey Figânî ma’rifet bezminde
Selmân’dır bana
Figânî
Hüsn-i tabrime reşk etmeğe çâre mi var
Güş eden gevher-i güftârımı
Selmân olsa
kelim-i Eyyubi
selsâl: Ar. Tatlı, lezzetli.
selsâl-i berg: Yaprak tatlısı.
Demdir ki âb-ı sâfî-i jâle ola revân
Selsâl-i berg berg-i gül-i âb-dârdan
Rızayi Selsebîl: Ar. 1. Hafif, tatlı su. 2. Cennet’te bir çeşmenin ismi.
Şu söz kim ola misâl-i kelâm-ı ehl-i kemâl
Selâsetinden hacîl ola
Selsebî ü Zülâl

Necati Bey

Ol feyz kim selâseti tab’ımdadır onu
Ne cüy-i selsebîl ne âb-ı zülâl eder

Nâilî

Ma’nî-i rengîne her bir beytigüyâ
Selsebîl
Cisr-i her-mısrâı âb-ı la’l-i rümmân üstüne

Nedim
Selsebîlin lutfu vü Âb-ı Hayâtın lezzeti
Kevserin hâsiyyeti la’l-i dür-efşânındadır
Nizamî
selsebîl-i fikret: Düşüncenin tatlı suyu.
Ol kadar sâf ü revân-perver ki lâyıktır desem
Selsebîl-i fkretin âb-ı zülâlîdir sözüm
Yenişehirli Avni
selsebîl-i sâf: Temiz, saf su.
Nice reşk-i behişt oldu diyen âdem gel insâf et
Nazar kıl selsebîl-i sâfa bak kasr-ı dil-ârâya

Nedim
selvâ: Ar. 1. Bal. 2. Bıldırcına benzer bir kuş.
Ne bilsin tîh-i gaflette olanlar minnet-i menni
Piyâz ehli olan amâ ne hazz eyleye selvâdan

Hamdullah Hamdi

sem’: Ar. 1. Kulak. 2. İşitme. c. esmâ.
Erince semaime geldi hayât-ı tâze bu ilhâm
Kabûl etse olurdu îd-ı Ekber cân kurbânı

Âdile Sultan

Cânân lebinden erdi benim semaime sadâ
Gûyâ ki geldi âlem-i ervâhtan nidâ

Behiştî

sem’-i hakîkat: Hakikat kulağı.
Olıcak sem’-i hakîkat âgâh
İşitir nice sadâ-yı cân-gâh

Sünbülzade Vehbi

(olıcak: olunca)
sem’-i pâk: Temiz kulağı.
Sem’-ipâkiyle ederdi ısgâ
Gökte
Cibril’e emr etse
Hudâ

Hakanî

sem’-i ümîd: Ümit kulağı.
Mukîm-i hücre-i şevkım fezâ-yı kurbunda
Hemîşe sem’-i ümîdimde iştiyâk-ı sadâ

Fuzûlî

esmâ: Kulak’lar.
Nice ma’nâları var raks-âver
Meş’al-âsâ döker esmâ’a şerer

Nâbî

sâmi’: İşiten, duyan, dinleyen. c. sâmiûn.
Aceb birdir bu kim yüz bin yüzü var
Kiminde nâtık u kiminde sâmi’

Gaybî
sem: ( bk. semm.
semâ: Ar. Sümüvv’den; gökyüzü, gök. c. semâvât.
Hep o göz yaşlarıdır aktı bisât-ı arza
Ağlaşır ehl-i semâ hazret-i sultân üzre
Bâkî
Zemîn ağlar, semâ ağlar, nesîm-i kûh-sâr ağlar
Bu manzar bak ne hoş-manzar, çiçeklerle bahâr ağlar

Hüseyin Sîret

Himmet-i meşrebi de ismi gibi âlîdir
Çünkü ismi olunur nâsa semâdan inzâl

Ziyâ Paşa

semâ-yı kesîf: Yoğun gökyüzü.
Solgun bakışlarıyla, semâ-yı kesîfinin
Teşyi’ eder gibiydi uzak bir sehâbını

Tevfik Fikret

semâ-yı merhamet: Merhamet seması.
Muttali oldum ki, Fâtih, defter-i âfâkda
Lafz-ı bî-ma’nâ gibi kalmış semâ-yı merhamet
Fatih (Şirvanh Efendi)
semâvât: Gökler.
Doğdu ol sâatte ol sultân-ı dîn
Nûragark oldu semâvât ü zemîn
Süleyman
Çelebi
İkaz eder ekser bizi hâmûşî-i emvât
Bir makber olur nâkil tevbîh-i semâvât

Abdülhak Hâmit

Fevkınde semâvâtin o ecrâm-ı mehîbi
Pîşinde zemînin o temâsil-i acîbi

Mehmet Akif

semâvî, semai: 1. Semaya mensup, onunla ilgili. 2. Allah’tan olan. c. semâviyât: zümrüt tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun
Cihânın yurdu hep çiğnense çiğnenmez senin yurdun

Mehmet Akif

Semâdan inmemiştir şüphesiz lâkin semâvîdir
Zemîni olmayan bir cilve-i feyyâzı hâvîdir

Mehmet Akif

Etrâfını birden sarıyorlar o semâî
Bir tûde-i ezhâr-ı muhayyel gibi lerzân

Tevfik Fikret

semâ’: Ar. 1. Duyma, işitme. 2. Mevleviler’in cezbe halinde ayakta dönerek zikretmesi.
Alem-i ma’nî ki hûrşîd-i cihân-ârâ gibi
Devr eder girmiş semâ’a anda rûh-ı Mevlevî

Nef’î

Feleklerde meleklerde semâ’ etmez mi kalmıştır
Aceb âvâze saldı nây-ı Mevlânâ bu nüh tâka

Şeyhülislam Yahya

Hâleti-i vecd ü semâ’ emr-i nihân
Yine anlar onu sâhib-i vicdân

Sünbülzade Vehbi

semâ’-ı mümkinât: Mümkün olabilecek şeylerin duyulması
fitilâ etsem semâmümkinâtın üstüne
İrtika etmek diler, durmaz, dil-i âlî-cenâb
Tahirü’l Mevlevi
semâ’-ı râh: Mevlevi yolunun semaı.
Gören sanır ki safâdan semâ’-ı râh ederim
Döner döner bakarım kûy-ı yâre âh ederim

Esrar Dede
semâ’-ı safî’
Temiz sema.
Hezâr şevk ile semt-i mahabbete her dem
Muhibb ü münkiri teşvikdir semâ’-ı safâ

Esrar Dede

semâhat: Ar. Cömertlik, el açıklığı. sehavet.
Kapudan-ı mükerrem sadr-ı efhâm kim semâhatte
Kef-i cûdundan alır feyz-i cûşu lücce-i deryâ

Nedim
Pes ol yerlerde bir şey lutfederse aç urbâna
Birine bir çanak kısrak südü vermek semâhattir

Nedim
Kalbin, semâhatin hele ilmin yarattığı
Her şeyde, kızların, bu muazzez çiçeklerin
Bir hakkı var. vmn

Tevfik Fikret

semûh: Çok cömert. semûhîCömertlik.
Çünkü muhtâc-ı tezâhür değil istPdâdın
Şüphe yok, hakk-ı semûhîleri var üstâdın

Mehmet Akif

semmâh: Çok cömert. semmâh-ı Hâtem
Hâtem’in cömertliği.
Âsaf’a derya kefâ semmâh-ı Hâtem masrafâ
Mübtenîdir tıynetin efdâl ü ihsân üstüne

Nedim
semâvât: bk. semâ.
semen: Far. Bir çeşit gül, yasemin kelimesinin hafifletilmişi.
Çehre gül, sîne semen, çeşm mükehhel-i nergis
Hat çemen, gonca dehen, ca’d muanber-i sünbül
Bâkî
Semenin sîne-i sîmin açıp bâd-ı seher
Çözdü gül-şende gülün düğmelerin nâhun-ı hâr
Bâkî
Arılar mest-i semen, mest-i çemen
Konuyor bir güle, bir sünbülden
Cenap Şahabeddin
semen-ber: Göğsü yasemin gibi beyaz olan.
Mehd içre o âfet-i semen-ber
Mâh-ı nev içinde mihr-i enver

Şeyh Galip

semen-bû: Yasemin kokulu.
Kamer-çehre perî-rûyum zarifim şûhum ü şengim
Semen-bûyum gül-endâmım zehi serv-i gül-istânım
Nesimi
Bir id-i münevver gibi ey hüsn-i semen-bû
Ömrüm bana zülfün arasından güler ancak
Cenap Şahabeddin semen-bû-yı bahâr: Baharın yasemin kokusu.
Bana bakmaz bak ıyor penceresinden gûyâ
Dağıtır saçlarını bâd-ı semen-bû-yı bahâr

Kemalzâde Ekrem Bey

semen-sâ: 1. Yasemin döşeyen. 2. Yaseminimsi.
Berg-i gül üzre kim ol zülf-i semen-sâ salınır
Bendine bende olup her dil-i şeydâ salınır
Zeynî
Ruhların üzre yatar zülf-i semen-sâ gûyâ
Gül-i terden edinir kendüye pister sünbül
Bâkî
semen-zâr: Yasemin bahçesi.
Semen-zâr olmada feyz-i letâfetle
İrem manzar
Çemen-i ezhârla hayret-fezâdır çeşm-i im’ân

Üsküdarlı Hakkı Bey

semend: Far. 1. Kula at. 2. Çevik ve güzel at.
Yegâne
Rüstem-i sâhib-kırân-ı devrân kim
Süm-i semendi eder kûha ettiğin
Ferhâd

Nâbî

semend-i cevr: Eziyet atı.
Biraz inânını çek böylegerm-tâz olma
Semend-i cevre meded kılma bendeni pâ-mâl

Nedim
semend-i devlet-i dehr: Dünya devletinin, saadetinin atı.
Ey semend-i devlet-i dehre süvâr olan sana
Gâfil olma ki felek râh-ı felâket gösterir

Behiştî

semend-i enâmil: Parmak uçlarının çevikliği.
Olur semend-i enâmilde cilveden mahrûm
Kalem ne dem ki eder kat eşk-i çeşm-i terin

Nâbî

semend-i hâme: Kalem atı.
Şehsüvâr-ı deşt-i ma’nâ kim semend-i hâmeye
Ruhsat-ı cevelân verip ger etse irhâ’-yı inân

Ziyâ Paşa

semend-i himmet: Gayret atı.
Gördüm semend-i himmet sa’y ile menzil almaz
Aşkî inân-ı sabrı dest-i rızâya verdim
Aşkî
semend-i ikbâl: Talih atı. şehsüvâr ki binse semend-i ikbâle
Revâdır
Âsaf olursa yanınca gâşiye-dâr

Nâbî

semend-i kadr: Kıymet atı.
Hümâ-yı fazlına çerh âşiyâne-i kem-ter
Semend-i kadrine heft âsümân ferş-i kadem

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

semend-i kudret: Kudret atı.
Zihî çâbük-süvâr arsa-i ikbâl ü devlet kim
Semend-i kudret için lâ-mekân bir teng-i meydândır
riyazi
semend-i merâm: Arzu, istek atı.
Nasıl semend-i merâmın yolu bulur encâm
Elimde mâr-ı helâhil-nisâr olursa licâm

Abdülhak Hâmit

semend-i müsteâr: Ödünç at.
Aceb mi katre ârâm etmese ebr-i bahâr üzre
Binenler tîz nüzûl eyler semend-i müsteâr üzre

Nâbî

semend-i nâz: Naz atı.
Gedâ-yı bî-ser ü pâyı semend-i nâza çiğnetme
İgen de hüsne mağrûr olma sultânım bu dünyâdır
Bâkî (igen: çok fazla)
Kıl semend-i nâzına arş u semâ-yı cilve-gâh
Mihr ü mâhı eyle galtân gûy-ı çevgânın gibi

Leskofçalı Galip

semend-i vasl: Kavuşma atı.
Sana pendim budur ey dil ki semend-i vaslın
Ardına varma teper önüne varma ısırır
Fennî
semender: Yun. Far. 1. Kurbağagillerden bir kuyruklu hayvan. 2. Ateşte yaşayan bir masal hayvanı.
Yerin od etmedik kim vardır erbâb-ı muhabbette
Semenderler gibi uşşâk da sükkân-ı âteştir

Şeyhülislam Yahya

(od: ateş)
Âteş-i sûzân-ı a’dâya bizimle girmeğe
Dehr içinde imtihân olmuş semender yok mudur

Hâfız Paşa

Kalır nâ-puhte zâhid düşse bin yıl âteş-i ışka
Zuhûr eyler mi hîç hâsiyyet-i âteş semenderden

Nedim
Bunca dem pûşîde oldun ben gibi bir âteşe
Ey abâ peşm-i semendersin ki sûzân olmadın

Muallim Naci

semender-sıfat: Semender sıfatlı.
Gördü ki pertâb-ı semender-sıfat
Hemser-i âteş-kede-ı Sûmnât

Nâbî

semender-tıynetân: Semender yaratılışlılar. semender-tıynetân-ı aşk: Aşkın semender huyluları.
Gül âteşgül-bün âteşgül-şen âteş cûy-bâr âteş
Semender-tıynetân-ı aşka bestir lâle-zâr âteş

Şeyh Galip

semer, semere: Ar. 1. Meyve, yemiş. 2. Verim, fayda. 3. Netice. c. semerât.
Bî-hûde etme ehl-i riyâdan ümîd-i feyz
Etmez diraht-ı huşk-nümâdan semer zuhûr
Sâmî (Arpaeminizade Vakanüvis
Mustafa Bey)
semer-i nîm-res: Yeni yetişmiş meyve, ham, olmamı ş meyve.
Şâyân değiliz zâika-i hüsn-i kabûle Üftâde-i hâkiz semer-i nîm-resiz biz

Nâbî

semerât: Semer’ler, semere’ler.
semerât-ı rahat: Huzur meyveleri.
Eyledi halka ifâza semerât-i râhat
Mezraâlemi gark-ıgil eden ebr-i zalâm

Nâbî

semîn, semîne: Ar. Kıymetli, pahalı, değerli.
Mahalle kabiliyyet şarttır bârân-ı Nîsân’ın
Temâşâ kıl ki her bir katresi dürr-i semîn olmaz
Hâmî (Hâmî-ı Amidî)
semm: Ar. Zehir, ağu. c. simâm, sümûm.
Zâtî’yâ ger and içersem ağrımaz başım benim
Çeşme-ı Hayvân leb-i cânânesiz semmdir bana
Zâti
Zen-i gerdûn görünürse sana mahrem yerine
Sakın aldanma ki semm sunsa gerek em yerine
behiştî
semmü’l-hayât: Hayat zehiri.
Güncâyişe mahal bulamaz rişte-i sühan
Vasf-ı dehân-ı tengini semmü’l-hayât eden

Nâbî

semm-i helâhil: Öldürücü zehir.
Mârângibi hep birbirini sokmada yârân
Bir semm-i helâhildir adı sohbet-i ahbâb

Enderunlu Vâsıf

semm-i semend: Güzel atın ayağının zehri.
Dehânım olmadı semm-i semendin öpmeğe lâyık
Eğerçi nice yıllardır yolunda pây-mâlem ben
behiştî
sümûm: Zehirler.
sümûm-ı gazap: Öfke zehirleri.
Ger bâd-ı sümûm-ı gazabı olsa şerer-hîz
Firdevs-i musîbet-kede-i hemm ü gam eyler
Yenişehirli Avni
sümûm-ı kahr: Öfke zehirleri.
Sû-yı gerdûna revân olsa sümûm-ı kahrı ger
Çeşme-i hûrşîd olurdu kûre-i katran-feşân

Üsküdarlı Hakkı Bey

semmâh: bk. semâhat.
semmûr: Ar. Derisinden kürk yapılan hayvan ve bunun derisinden yapılan kürk, samur.
Gerden-i sâfı beyâz öyle ki kâfûr gibi
Çeşm ü ebrûsu siyâh öyle ki semmûrgibi

Nedim
Nâm-âver etti kerr ü fer erbâb-ı zâhiri
Semmûrun iştihârına bâis derisidir
Neşet semmûr-ı inâyet: Yardım samuru.
Eyleyip gâhî mürâât-ı nazîr
Gâhî ezdâdla kıldım tabr

Sünbülzade Vehbi

semmûr-pûş: Kürk örten.
Bedeni hem sıfatı cins-i vuhûş
Mûy-ı kudretten olur semmûr-pûş
Enderunlu Fazıl
semt: Ar. 1. Taraf, cihet, istikamet. 2. Bir şeyle ilgilenmemek.
Âşık-ı dîdâr-ı pâkindir meğer kim cûylar
Cüst ü cû eyler seni ey serv-i bâlâ semt semt
Bâkî
Namâzın semtine bayrâmları uğrar sâde
Hîç su görmez yüzünün düşmânıdır seccâde

Mehmet Akif

Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan
Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan

Yahya Kemal

semt-i beka: Beka semti.
Başının çâresini bulmağa geldim yalnız
Çok teessüfle derim semt-i bekadır yolunuz

Abdülhak Hâmit

semt-i belâ: Bela semti.
Semt-i belâda bellemişim dâr-ı vahdeti
Seng-i nişân minâre-ı Mansûr’dur bana

Şeyh Galip

semt-i Cibâlî: Cibali semti.
Kavuşmaz ise de dağ dağa insân kavuşur derler
Umulmazken kavuştum ol büte semt-ı Cibâlî’de
Hilmi (Trabzonlu)
semt-i garîb: Garip semt.
Düşe bir semt-i garibe reh-i fkr-i nazmı
Ne tarik-ı rûşen-i tâze ne vâdî-i kadîm

Nef’î

semt-i gül-istân: Gül bahçesi tarafı.
Tâ-be-key azm-i vegâ fasl-ı bahâr erdikçe
Etsin ashâb-ı safâ semt-igül-istân hırâm

Nâbî

semt-i gül-zâr-ı vefâ: Vefa gül bahçesinin semti.
Semt-i gül-zâr-ı vefâdan güzerânı yoğiken
Kimi söyletsen olur bülbül-i gül-zâr-ı hulûs
Haşmet
semt-i halâs: Kurtuluş semti.
Niyâz etmekten özge âşıka semt-i halâs olmaz
O hûn-rîzin celâlinden amân ister mi ister ya

Esrar Dede

semt-i Haleb: Halep şehri.
Yedim semt-ı Haleb’de bir pilav ismin suâl ettim
Arap kuskus deyince bezl-i mechûd eyledim kustum
sürûrî
semt-i hâmuşân: Suskunlar semti.
Felekten istemeyiz yer yüzünde varsa huzur
Kemâl semt-i hâmuşânda hâbtan başka

Yahya Kemal

semt-i irfân: İrfan semti.
Semt-i irfân benliğimde cidd ü cehd ile hemân
Ermeğe ma’nâ-yı câna okudum çok lâşz

Gaybî
semt-i kûy-ı yâr: Yârin bulunduğu semt.
Gonca-i vaslı dilersen hâr sezâ-yı mürg-ı dil
Semt-i kûy-ı yâre var gül-zâr-ı vahdet ondadır

Âdile Sultan

semt-i mahabbet: Sevgi semti.
Hezâr şevk ile semt-i mahabbete her dem
Muhibb ü münkiri teşvîkdir semâ’-ı safâ

Esrar Dede

semt-i memâlik: Ülkeler semti.
Her semt-i memâlikte nice türlü mehâlik
Buldum ki ta’addîyleyıkılmış nice büldân
İkbal, İkbalî, Cihangir (Sultan IH. Mustafa)
semt-i rif’at: Yücelik semti.
Meyl etme tünd-hûluk ile semt-i rif’ate
Olmaz sebâtı cevv-i havâda şirârenin

Nüzhet (Rıdvan Paşazade Efendi)

semt-i safâ: Temiz semt.
Semt-i safâya sûfî tarîk istemez misin
Mey-hâneden yana yürü söz tut ki reh-berem

Behiştî

semt-i sühûlet: Kolaylık yolu.
Her kârda âkıl gözetir semt-i sühûlet
Engüşt-i hıred ukde-i düşvâra yapışmaz
Sâmî (Arpaemînizade Vak’anüvis Mustafa. Bey)
semt-i Vefâ: Vefa semti.
Sordum nigârı dedi ahbâb
Semt-ı Vefâ’da doğru yol’dadır
Hüsnî
semûd: Hz. Salih peygamberin gönderildiği âsi kavim.
Kur’an’ın
Hakkaş1-7, Zâriyâtş43-46. surelerinde kendilerine gönderilen ve kulakları yırtan bir sesle helak edildikleri belirtilir.
Kahreylediler bâd-ı bürûd ile cihânı
Bakmaz mı bu câh ehli aceb
Ad ü Semûd’a

Nedim
Vücûdu âleme rahmet değil midir fikr et
Negûne oldu mücâzât-ı kavm-ı Ad ü Semûd
rızayi
semûh, semûhî: bk. semâhat.
semûm: Ar. Semm’den; 1. Sam yeli, sıcak rüzgâr. 2. Zehirli şey.
Lebinin yâdı ile içse eğer bir atşân
Ab-ı Kevser gibi cân-perver olur mâ’-i semûm
Yenişehirli Avni
semûm-ı herc-i yâr: Yârin gürültülü sıcak rüzgârı.
Semûm-ı herc-i yârin ehl-i aşka ettiğin etmez
Hevâ olsa cehennem âteşi nâr-ı cahîm esse

Şeyhülislam Yahya

semûm-ı kahrî: Kahredici sıcak rüzgâr.
Her yolu bir dâg-ı âteş-nâk olur mâhîlerin
Ger semûm-ı kahrî olsa rûy-ı deryâya revân

Nef’î

semûm-ı sâhât: Meydanların sıcak rüzgârı.
Olsa ger bâd-ı semûm-ı sâhâtında per-tâb
Ser-i bed-hâhına tâ haşr yağardı samsam

Nedim
sena: Ar. Övme, medh etme, sitayiş.
Hem âlem-i ma’nâda bu hem dâr-ı fenâda
Hem nâle vü feryâdta hem medh ü senâda

Abdülhak Hâmit

Hulkun senâsın etmeğe bulmaz mecâl dil
Çünkim azîmdir dedi
Yezdân efendimiz

Faruk K. Timurtaş

senâ-yı vücûd: Vücudu övme.
Eğer basît ü mürekkeb arzla cevher hem
Lisân-ı vâhid olup etseler senâ-yı vücûd

Nevres-i Kadim

senâ-hân: Medhiye düzen.
Kudrette o iktidâra hayrân
Hâmem nasıl olmasın senâ-hân
Tokadizâde Şekip Bey
senâ-kâr: Öven, metheden.
Ne vücûd-ı bî-nazîrin gibi bir memdûh olur
Ne benim gibi senâ-kâra felek efzân bulur

Nef’î

seNâbîk: Ar. Sünbük’ün çokluğu.
At, katır gibi tek tırnaklı hayvanların tırnakları.
seNâbîk-zen: Tırnak çeken.
Olur elbette seNâbîk-zen-i meydân-ı kabûl
Pençe-i ma’siyet olmazsa inan-gîr-i duâ

Nâbî

Senâî: Ar. 10. yy’da yaşamış İran’ın ünlü mutasavvıf şairi. (Ebü’l Mecd Mecdûd b. Âdemü’l Senâî’). Gençliğinde hükümdarlara kasideler yazarken Külhânî-ı Lâyhar adlı bir meczubun sözlerine üzülerek yazdığı kasideleri yakmış; hikmet ve marifet yolundaki eserler yazmaya başlamış. Yalınayak vadilerde dolaşırmış. Bir gün yakınları ona zorla ayakkabı giydirmiş. Ertesi gün Allah yolunda dolaşmama engel oluyor diye çıkarmış.
Tarîki fâkada hem-kef olup Senâî’ye
Cenâb-ı Külhânî-ı Lây-hâr’a dek gideriz

Nâbî
senbût: Ar. Vehimle şekillenen hayalet.
Ne nâliş-gâh, her bâbında şeb durmakta bir senbût
Değil bir ev, bu yer çok râha mâlik bir büyük tâbût
abdülhak Hâmit-senc: Far. “tartan, ölçen, değerlendiren” anlamında birleşik kelimeler yapar. c. sencân.
bezle-senc: Şakayı ölçerek, tartarak kullanan.
Bezle-senc olsan seni îmâ ile eyler mezâk
Meclisin dânâ rûşen nâ-dân yâve-güsteri

Nazîm (Yahya)

nâle-senc: İnleyen, inildeyen.
Vecdimi tezyîd eden hem-derdler elhânıdır
Nâle-senc oldukça ney eyler enînim izdiyâd

Muallim Naci

nükte-senc: Nükte tartan.
Nükte-senc ü sühan-ârâ vü maânî-perver
Ht’a-pîrâ-yıgazel-gû-yı kasîd-perdâz

Nef’î

sencân: Tartanlar, ölçenler.
Ya’nî kim endîşe-sencân-ı cihânın dâimâ
Hem sarîr-i kilki hem vird-i zebânıdır sözüm

Nef’î

Sencer: Büyük Selçukluların altıncı hükümdarı. İran’daki Sencar kasabasında doğduğu için Sencer adıyla anılır. Devrinde Büyük Selçuklular, en haşmetli dönemini yaşamıştır. Enveri onu çok övdüğü için isimleri bir arada anılır.
Rûy-ı pâk-i enverin gördükçe rûh-ı Enverî
Medh-ı Sencer’den utanmaz mı bakıp dîvânına

Nedim
sencîde: Far. 1. Tartılı, ölçülü, yerinde (söz). 2. Tezhip sanatında bir motifin karşı tarafına konulan ikinci motifin adı.
Etse sencîde kimi haslet-i nîgû-yı edeb
Ref’ eder hâkten elbette terâzû-yı edeb

Nâbî

Eden her kârını mîzân-ı insâf ile sencîde
Bu bâzâr-ı belâda sûd görmezse ziyân çekmez

Sünbülzade Vehbi

Sözün mîzân-ı akla urup evvel eyle sencîde
Ki sonra kimse senden olmasın bir zerre rencîde
Hisâlî
Sözü az söyle ağır söyle Nedîmâ ki sühan
Zer gibi sayılı gevher gibi sencîde gerek

Nedim
sene: Ar. Yıl. c. sinîn.
Bin bir sene geçsin, Atatürk’ün sesi ölmez
Yıllarla berâber yürüyen gölgesi ölmez

Midhat Cemal Kuntay

sinîn: Yıllar. sinîn-i ömr: Ömür yılları.
Sinîn-i ömrüme dâir ne söylersem çıkar noksân
Ki ben mâziye baktıkça gelir bir ömr-i bî-pâyân

Abdülhak Hâmit

sinîn ü şühûr: Seneler ve aylar.
Bu tâb-hânede bir lokma nân için hayfâ
Bütün belâ ile geçmektedir sinîn ü şühûr

Yenişehirli Avni

sinîn ü tevârîh: Tarihler ve seneler.
Her âlemin sinîn ü tevârîhi muhtelif
Her bir zemînde başka hesâb üzredir zemân

Ziya Paşa

seng: Far. Taş, hacer.
Ger terbiyetgözüyle hâk-i siyâh baksan
La’l ü akîk ola seng misk ü abîr olagil
Nizamî
Feyz-bahş olsa cemâdâtager isti’dâdı
Tartılır cevher-i mâhiyeti insân ile seng

Nef’î

Top-ı âh-ı inkisâra pâyidâr olmaz yine
Kişver-i câhın nice sengin hisârın görmüşüz

Nâbî

Bu şehr-ı Stanbul ki bî-misl ü bahâdır
Bir sengineyek-pâre
Acem mülkü fedâdır

Nedim
seng-i a’dâ: Düşmanların taşı.
Girândır âşıka erbâb-ı aşkın ta’nı münkirden
Ahafftır seng-i a’dâ zahm-i gülden cismi
Mansûr’a
beliğ
seng-i belâ: Bela taşı.
Şol kadar seng-i belâ yağdırdı hicrin başıma
Şimdi ahcâr-ı belâ seng-i mezârımdır benim

Cem Sultan

Gönül âyînesin seng-i belâ sad-pâre kılmıştır
Safâ-yı kalbimiz yok mübtelâ-yı inkisârız biz
cinânî
seng-i binâ: Bina taşı.
Reng-i mey seng-i binâ olmaz temel tutmaz amân
Nakş-ı ber-âb etme olsun himmetin gerdûn esâs
Lebib-ı Amidî (Abdülgafur Hüseyin)
seng-i cefâ: Cefa taşı.
Hîç gitmez idi gerd-i keder hâtırımızdan
İşkeste idi âyînmiz idi âyînemiz seng-i cefâdan

Nâilî

seng-i cefâ-pesîn: Son cefa taşı.
Seng-i cefâ-pesîn ne ola vaslın umar iken
Zîrâ konuk nasîbini yer umduğun yemez

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

seng-i cevr: Eziyet taşı.
Açılmışgül-şen-i mihnette bir pür-dâne sünbüldür
Nişân-ı seng-i cevrinle tenimde her elif yer yer

Şeyhülislam Yahya

seng-i cünûn: Delilik taşı.
Dil-i şeydâsına seng-i cünûnu attı derd ehli
Sakınsınlar bu mînâ-hâne-i çerh-i muallâyı
Haletî (Azmizade)
seng-i dâg-ı mihnet: Sıkıntı yarasının taşı.
Hurûf u noktadır andan cebînin anla bu râzı
Ki seng-i dâg-ı mihnetten rehâ bulmuş cebîn olmaz

Nâbî

(andan: oradan)
seng-i der-i mey-hâne: Meyhane kapısının taşı.
Seng-i der-i mey-hâneye kor başını düşte
Zânû-yı melek olsa eğer hâb-geh-i mest

Nef’î

seng-i dest-i kûdekân: Çocukluk hâllerinin el taşı.
Dil çerâg-ı encümen-pîrâ-yı bî-hûşu olup
Seng-i dest-i kûdekândır her taraf pervânesi

Nâbî

seng-i dil: Gönül taşı.
Bir taraftan dahi ey seng-i dil, ey baht-ı siyâh
Sen mi urdun bu gece şîşemi dîvâra aceb
Nedim seng-i dil-i hûbân: Güzellerin gönül taşı. Beytimin her biri bir büt-kededir kim yaraşır
Olsa seng-i dil-i hûbândan ona ferş-i ruhâm

Nef’î

seng-i dilâ: Ey gönlü taş, taş gönüllü.
Seng-i dilâ hazer tünd-i berk-i âhtan
Tîşe-ı Kûh-ken ile hîç saht-i hâre bir midir

Nâilî
seng-i Ebâbîl: Ebabil kuşunun taş.
Olmadan
Ebrehe-veş seng-zen-ı Kâ’be-i dil
Düşmen-ı Kâ’be’ye vur seng-ı Ebâbîl gibi

Nâbî

seng-i felâhân: Sapan taşı.
Bu ser-gerdânlığa âzâdelik elbette der-peydir
Nedîmâ seyr kıl bu nükteyi seng-i felâhânda

Nedim
seng-i fesân: Bileyi taşı.
Pâre-i elmâstır seng-i fesânı neyler ol
Çarha çekme bir dahi şemşîr-i vâlâ gevheri

Nef’î

Bir tâb verdi kaşlarına seng-i vesme kim
Ancak o tâbı teşneye seng-i fesân verir

Nedim
seng-i firkat: Ayrılık taşı.
Enverî dîvân-ı ışkında o şâh-ı âlemin
Seng-i firkat bana giydirdi zümürrüdden kabâ
enveri
seng-i gam: Gam taşı.
Seng-i gamdan olur âsûde sifâl-i iflâs
Sengin ikbâli de mînâ-yı refâhiyyetedir

Nâbî

seng-i hârâ: Mermer taşı, pek sert taş.
Çıkmadı yârin lebi fikri dil-i ağyârden
Aldı ol la’li dirîgâ seng-i hârâ koynuna

Hayâlî Bey

Gamzesi gönlüne ağyârın ne te’sîr eylesin
Seng-i hârâdır ona ol nâzik ok nice batar

İbni Kemâl

seng-i hâre: Sert kaya taşı.
Harf-i nermîden ibârettir bizim terkîbimiz
Eyler isbât-ı huşûnet mûma seng-i hâremiz

Nâbî

Gam külhânında âteş-i hasret ile ha yakar
Ol saht-dil sanır beni kim seng-i hâreyem

İbni Kemâl

seng-i hicrân: Ayrılık taşı.
Edecek câm-ı muhabbetle beni dil-ber mest
Seng-i hicrdna düşüp şîşe-i dil oldu şikest
Râmî
seng-i hûn-âlûd: Kana bulanmış, kanlı taş.
Sana gül-gûn bâliş u zer-beft bister dşıka
Seng-i hûn-âlûd bâlîn bûriyâ bister yeter
Âhî
seng-i kabr: Kabir taşı.
Ölürsem görmeden millette ümmîd ettiğim feyzi
Yazılsın seng-i kabrimde vatan mahzun ben mahzun

Namık Kemâl

seng-i kazâ: Kaza taşı.
Âsûde olam dersen eğer gelme cihâna
Meydâna düşen kurtulmaz seng-i kazâdan

Ziyâ Paşa

seng-i la’net: Lanet taşı.
Âl-ı Resûl’e
Hamdî ihânet edenleri
Recm eyle seng-i la’netin ile
Hudâ-y-için

Hamdullah Hamdi

seng-i makber: Makber taşı.
Çeşm-i zü’l-basâire her seng-i makbere
MiCât-ı sâf çehre-i ibret değil midir?

Hersekli Arif Hikmet

seng-i melâmet: Melamet, ayıplama taşı.
Halk içinde gördü yok seng-i melâmetten halâs
Vardı
Mecnûn gitti sahrâ-yı selâmetten yana
behiştî
seng-i mezâr: Mezar taşı.
Cünûn sahrâsı içinde felekten başıma yağan
Cefâ taşlarını cem’ eyledim seng-i mezâr ettim
Avnî
Öyle bir şiddet-i tasmîm ile çıktım ki yola
Karşıma seng-i mezârım çıksa dönmem

Abdülhak Hâmit

Âdâb u erkâna riâyet kalmadı dünyâda
Yol erkân bilenler de kaldı seng-i mezârda
Fethi
Atâ
seng-i mıknâtîs: Mıknatıs taşı.
Dili bir seng-i mıknâtîs ediptir şevk-ipeykânın
Benimçin çekmesin zahmet ne lâzım kaşların yâyı

Behiştî

Eşiğin taşı
Hayâlî’nin yüzünden gitmeye
Seng-i mıknâtîs ola bir yana âhen bir yana

Hayâlî Bey

seng-i mihnet: Sıkıntı taşı.
Seng-i mihnet sahn-ı sînem eylemişken seng-lâh
Nahl-i gam yine eliflerden salıptır nice şâh

Şeyhülislam Yahya

seng-i musallâ: Musalla taşı.
Kadrini seng-i musallâda bilip ey Bâkî
Durup el bağlayalar karşına yârân saf saf
Bâkî
seng-i nişân: Nişan taşı, nişan alınan taş.
Semt-i belâda bellemişim dâr-ı vahdeti
Seng-i nişân minâre-ı Mansûr’dur bana

Şeyh Galip

seng-i rasîn-i ömr: Ömrün dayanıklı taşı.
Bie’at ederdi ye’s ile emvâc-ı intikâd
Seng-i rasîn-i ömrüne oldukça cebhe-zen
Cenap Şahabeddin
seng-i sitem: Sitem taşı.
İzhâr-ı figân etmez idim seng-i sitemden
Pâ-mâl-i şikest eyleyecek sâgarım olsa

Nâbî

seng-i siyâh: Kara taş
Gerek seng-i siyâh olsun gerekse atlas ü dîbâ
Garaz bir bâliş-i râhat bulunmaktır ser altında
Hasan
Çelebi (Kınalızade.)
seng-i ta’n: Ayıplama taşı.
Bu seng-i ta’n ü derd-i ser gönül hep kendi kesbindir
Ne kûy-ı yâre var ne âh ü ne feryâd ü gavgâ çek

Nâbî

seng-i ta’n-ı reh-güzâr-ı ışk: Aşk yolunun ayıplama taşı.
Ey dil-i dîvâne bî-bâk-âne reftâr eyleme
Seng-i ta’n-ı reh-güzâr-ı ışk tûde tûdedür
Rızayi seng-i ta’rîz: Dokundurma taşı.
Makalî ta’n-ı câhilden ne gam erbâb-ı irfâna
Atarlar seng-i ta’rîzi diraht-ı mîve-dâr üzre
Makalî (Alaşehirli Mustafa)
seng-i tıflân: Çocukların taşı.
Var ise aklın sakın kûy-ı cünûndan çekme pâ
Sehl-terdir seng-i tıflân seng-i ta’n-i nâstan

Nâbî

seng-i vesme: Dağlama taşı.
Bir tâb verdi kaşlarına seng-i vesme kim
Ancak o tâbı teşneye seng-i fesân verir

Nedim
seng-i yada, yede: Yede veya yada taşı.
Hoten civarından çıkarılan bir çeşit kıymetli yeşim taşı. Beyaz ve yeşil renklisi olur.
Türkler
Maveraü’n-nehir civarında oturdukları zaman bu taşa yağmur taşı ismini vermişler.
Bu taşla sihir yapınca gökten yağmur, kar ve dolu yağdığı rivayet edilir.
Bu taşı uğurlu sayıp kılıç ve hançerlerinde kullanmışlardır.
Daha sonra da bu taştan süs eşyası yapmışlardır.
Bu taşla yapılmış yüzükleri parmaklarında taşımışlardır.
Nakşibendiler de, bu 70 kadar küçük taşa 70. 000 kelime-i tevhid okuyup suya atarlar ve yağmur duasında bulunurlar.
Divan şiirinde genellikle yağmurla birlikte kullanılırmış.
Şemşir ki ebr-i çemen-ârâ-yı zaferdir
Seng-i yede-i nusret ona seng-i fesândır
Nef’î
sâgar ki sihr eyler ağlatmada
Meğer cevheri oldu seng-i yada
Atâyî (Nevizade Atâullah)
seng-bâr: Taş yağdırıcı, taşa tutucu, seng-bâr-ı cevr: Eziyet taşını yağdırıcı.
Seng-bâr-ı cevr olan tahrîb-i kalb-i âleme
Haşr olur
Haccâc ile, bin
IKâ’be bünyâd etse de

Namık Kemâl

seng-derûn: İçi sert, taş kalpli.
Sâyeni sen de diriğ eyleme ey seng-derûn
Sığınan sâyesine râhat olur divârın

Nâbî

seng-dil: Taş kalpli.
Bir seng-dil firâkına ölen
Necâti’nin
Billâhi mermer ileyapasız mezârını

Necati Bey

Sen seng-dilin şol ki derûnunda yer eyler
Alemde hemen şikke kazar mermere cânâ
Bâkî
Bu hüsn-i bi-bahâ ile ol şâha kasteden
Yâ Rab ne seng-dil ne katı bi-amân olur

Keçecizade İzzet Molla

Hey ne seng-dilsin ey kâfir ki te’sir eylemez
Ahlar feryâdlar çâk-i giribânlar sana

Ziyâ Paşa

seng-endâz: Taş atan; dokunaklı söz söyleyen.
seng-endâz-ı ta’n: Ayıplama taşı atan.
Aceb bi-hûde seng-endâz-ı ta’n olmaktayız çerhe
Elinden gelse bir şişeyle bu çerhi şikest etmek

Nâbî

seng-lâh: Taşı olan yer, taşlık.
Seng-i mihnet sahn-ı sinem eylemişken seng-lâh
Nahl-i gam yine eliflerden salıptır nice şâh

Şeyhülislam Yahya

(salıptır: salmıştır.)
seng-sâr: Taşı çok yer, taşlık.
Yine zevrak-ı derûnum kırılıp kenâra düştü
Dayanır mı şişedir bu reh-i seng-sâra düştü

Şeyh Galip

seng-sâr-ı mihnet: Mihnet taşlığı.
Beni kim seng-sâr-ı mihnetem bâzâr-ı ışk içre
Belâ dâgın çeken
Ferhâd ile hem-seng dutmuşlar

Fuzûlî

seng-zâr: Taşlık, taşı olan yer.
Mecrâsı seng-zâre dönen cûylar gibi
Vâdi-i uzletinde hamûşuz tevekkülün

Yahya Kemal

Bu seng-zâra yeşil bir sehâbe hâlinde
Yağar yağar mütemâdi esir-igufrânın

Tevfik Fikret
seng-zenTaş atan. seng-zen-ı Kâ’be-i dilGönül
Kâbesinin taş atanı.
Olmadan
Ebrehe-veş seng-zen-ı Kâ’be-i dil
Düşmen-ı IIâ’be’ye vur sengi
Ebâbil gibi

Nâbî

sengîn: Taştan, taştan yapılmış.
Etmedi hergiz dil-i sengini
Şirin’e eser
Taşı başa başı taşa urdu gerçi
Kûh-ken
Zekeriya Efendi
sengîn-dil-ber: Taş gönüllü sevgili.
Sana ey şûh-ı sengin-dil demen büt nişe kim büt hem
Eğerçi seng-dil-ber böyle bi-dâd ü sitem kılmaz

Fuzûlî
(nişe: niçin, nasıl)
Dediler başın yarar ol yâr-ı sengin-dil sakın
Başımı teklif edip dedim ki yararsa ne ola
Emrî
sengîn: bk. seng.
seped: Far. Sepet, sele.
Nazm-ı rengîndir gülü rûyu seped bu meclise
Şimdi dîvânlar mey-i hûndur gül-istdn üstüne

Nedim
sepîd, sepîde: Far. Beyaz, ak.
Bazen sefîd şekli de kullanılır.
Ol rîş-i sepîd ile yine eylemeyip şerm
Bir beyza uçurmaktan usanmaz heves-i subh

Nâbî

sepîdî-i ruh: Yanak beyazlığı.
Her rûz eyledi nice kirpâsı rû-sefîd
Ammâ sepîdî-i ruhu kassâre kalmadı

Nâbî

sepîd-dem: Hafif aydınlık.
Sepîd-dem ki olup dîde hâbtan bîdâr
Hurûşa başladı nâ-gâh serde derd-i humâr

Nedim
sepîde: Tan vakti.
Sepîde dem ki olup dîde-i hâbdan bîdâr
Hurûşa başladı nâ-gâh serde derd-i humâr

Nedim
sepîde-i seher-i inkisar: Gücenen seherin tan vakti.
Adû-yı tîre-dili bir nefeste mahv eyler
Sepîde-i seher-i inkisârı biz biliriz

Nâbî

ser: Far. 1. Baş, kafa. 2. Baş, başkan. 3. Doruk, tepe. 4. Kenar, uç. 5. Nihayet, son.
Eyledikçe azm-i meydân-ıgazâ evvel kadem
Pâyimâl olsun yolunda düşmen-i dînin seri

Nef’î

Havalandın bu günlerde
Ne yel esti aceb serde

Ziyâ Paşa

ser-i çevgân-ı aşk: Aşk değneğinin başı.
Ser-i çevgân-ı aşka duş olam dersen eğer âşık
Velî deşt-i talebte haylî galtân etmek istermiş

Esrar Dede

ser-i ehl-i mecaz: Mecaz ehlinin başı.
Ser-i ehl-i mecâz olan belâ-keş
Kays’ın ahvâli
Hakikatte nazar olunsa
Yahyâ hasb-i hâlindir

Şeyhülislam Yahya

ser-i gam: Gamın başı.
Aşkında senin âh u figân eylemek olmaz
Ser-gamını halka ayân eylemek olmaz
Dukakinzâde Ahmet
ser-i kûh: Dağın başı.
Ne denlü başa çıksa dûd-ı âhımdan bükâ artar
Bu âdettir ser-i kûh üzre ebr ağladıkça mâ artar
Muradî (Sultan III. Murat)
ser-i kûy: Köyün başı (sevgilin bulunduğu yer).
Ser-i kûyunda ger gavgâ-yı uşşâk olmasın dersen
Rakîb-i kâfiri öldür ne ceng ü ne cidâl olsun
Bâkî
ser-levha-i takdîr: Takdirin baş levhası (Levh-ı Mahfûz).
Harf-i hasret sığmamıştır defter-i debîrde
Çâre ne mestûr imiş ser-levha-i takdîrde
Râsih (Enderunî Balıkesirli Ahmet)
ser-i maktû’: Kesilmiş baş.
Ufukta bir ser-i maktû’u andıran güneşi
Sükût-ı gamla yemişler ve şimdi doymuşlar

Ahmet Hâşim

ser-i Mecnûn: Mecnun’un başı.
Başında od yanarken âşıkın
Yahyâ yine yanmaz
Ser-ı Mecnûndaki kuşlar meğer mürgân-ı âteştir

Şeyhülislam Yahya

Ser-ı Mecnûnda fikr-i kâkül-ı Leylî karâr etmez
O vîrân âşiyâna mürg-i devlet i’tibâr etmez

Keçecizade İzzet Molla

ser-i mû(y): Kıl ucu, kıl kadar, çok küçük.
Ser-i mû fark yoktur beynimizde zülf-i dil-berle
Siyeh-bahtız perîşân-rüzgârız hâne-ber-dûşuz

Her ser-i mûyumda bir baş olsa mûy-ı ser kimi
Kesse varın tîğ-ı hûn-rîzinden etmem ictinâb (kimi: gibi)

Fuzûlî

ser-i perçem: Perçemin ucu.
Âşıkın subhun eder şâm-ı garîbândan siyeh
Etmedin tarf-ı binâgûşa ser-i perçem henüz

Nâbî

ser-i pür-hûnHüseyn: Hz. Hüseyin (r. a.)’in kanlı başı.
Nîze üzre ser-i pür-hûn-ı Hüseyn’igöricek
Hayretinden baş açık dağlara çıktı
Hurşîd

Nevres-i Kadim
(göricek: görünce)
ser-i rakîb: Rakibin başı.
Ser-i rakîbi keserdim eğer ey altın baş
Basaydık ayağı meydâna ikimiz başbaş
Enverî ser-i reh
Yolun başı.
Bizimle hep zebân-ı hançer ile söyleşir şimdi
Ser-i rehte dûçâr oldukça evvel merhabâ derken

Nâbî

ser-ı Sultân-ı Şehîdân: Şehitler
Sultanının (Hz. Hüseyin) başı.
Mihr bir nîze-bülend olmuş idi ol demde
Nîze üzre ser-ı Sultân-ı Şehîdân-şekil

Hayâlî Bey

ser-i sükkân-ı sümüvvât: Yüksek yerlerde oturanların başı.
Ser-i sükkân-ı sümüvvâta olurdu nâil
Nâbîyâ olsa eğer çeşmi kadar gûş-ı nigeh

Nâbî

ser-i şûrîde: Âşık baş.
Ser-i şûrîdemizi eyledi vakf-ı mihrâb
Hey’et-i ham-şüde-i tâk-ı dü-ebrû-yı
Halîl

Nâbî

ser-i zülf: Saçın ucu.
Ser-i zülfünü dâm ettin elif kaddimi lâm ettin
Beni rüsvâ-yı âm ettin niçin dün gece gelmedin

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Sözüme uymadın ey asılası dil dilerem
Ser-i zülfüne onun âhiri ber-dâr otoın
Melihl
ser-âgâz: Yeniden, baştan başlama.
Döner bir hâfz mahfil-nişîn-i nağme-perdâza
Ser-âgâz eyledikçe andelîbân âşiyân üzre

Nef’î

Ser-âgâz eyledikçe bahse bülbül revnak-ı gülden
Bezmde kulkul-i mînâ mülün keyfiyyetin söyler

Koca Râgıp Paşa

ser-âmed: Başta bulunan, ileri gelen, başkan.
Dehr içre gerçi sen de ser-âmedsin ey Güneş
Olmayasın ol âfet-i devr-i zemângibi
Bâkî
Gül nihâlinde görüp haddin gibi rengîn gülü
Bir ser-âmed ka-metin boynında kanım sandılar

Hayâlî Bey

ser-â-pâ(y): Baştan ayağa kadar, tamamen, tam olarak, kâmilen.
Yazıldı katre-i şeb-nem ser-â-pâ berg-i süsende
Katâr-ı cevher-i ma’nî gibi tîğ-ı zebân üzre

Nef’î

Emîn dir mevkiin; en çok vicdânlar penâhıdır
Ser-â-pâ mülk-ı Osmânî müeyyed taht-gâhındır

Mehmet Akif

ser-â-pây-ı cihân: Cihanın baştan ayağa.
Ser-â-pây-ı cihân bâzîçe-i dest-i tekâbüldür
Karâr etmek ne mümkün hâl-i âlem bir siyâk üzre

Nâbî

ser-â-ser: 1. Baştan başa, büsbütün. 2. Altın ve gümüş telle dokunmuş kumaş.
Kaplamıştı âlemi zulmet ser-â-ser verdi nür
Şem’-i ruhsârı onun için dediler vehhâc ona

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Cisimsiz şekl-i murakka’dır ser-â-ser dağdan
Şimdilik âlemde bir köhne kabâya mâlikiz
Bâkî
Ben ol rindem ki oldum deyr-i ışkın mest-i bî-bâki
Görünür köhne hırkamdan ser-â-ser sînemin çâki

Behiştî

Zannetme ki müntahab o sözler
Dîvânı da böyledir ser-â-ser

Ziyâ Paşa

ser-asker: Başbuğ, serdar.
Koşar mı harbe asâkir, uyursa ser-asker
Nedir ya görmese gayret sıgâr ekâbîrde

Abdülhak Hâmit

ser-âzâd, ser-âzâde: Serbest, hür.
Düşme bu mihnete dünyâda iken
Kayda bağlanma ser-âzâde iken
Enderunlu Fazıl
Dünyâ-yı dünu bahşederek dünyevîlere
Dîvân-ı Cem’de rind-i ser-âzâd olun dedi

Yahya Kemal

ser-bâz: Serden geçti, fedayi, cesur. c. serbâzân.
Hazânsız bir bahâr isterse şâyet rüh-ı ser-bâzın
Ufuklar, bu’d-ı mutlaklar bütün mahküm-ıpervâzın

Mehmet Akif

ser-bâzân: Serbaz’lar.
Ne bir zahm-ı nigâh ü ne esîr-i zülf-i müşgînim
Onun için saff-ı ser-bâzân-ı aşk içre yerim yoktur
vecdî
ser-be-ceyb: Cepten başa. ser-be-ceyb-i delk-ı istiğnâ: Zenginlik hırkasının baştan cebe kadar olan kısmı.
Ser-be-ceyb-i delk-ı istiğnâ olan ehl-i dilin
Ser-te-ser tavr-ı şehen-şâhânedir her cilvesi

Esrar Dede

ser-bedîd: Başı meydanda, başı açık.
Al al oldu o gül-i ruhsârı
Ser-bedîd oldugazab âsârı
Fazıl
ser-bend: Başa sarılan veya bağlanan şey.
Tâ kim ola dâd-ı âha mânend
Bağlanmış idi benefşe ser-bend

Fuzûlî

ser-be-ser: Başbaşa, baştan başa, büsbütün.
Yakar bir berk-ı âlem-sûz tîğın ser-be-ser onu
Misâl-i hâr u has tutsa adüvvger rû-yıgabrâyı

Nef’î

Dolup şevk ü tarabla ser-be-ser dünyâ gam u endûh
Adem-âbâd mülkünden de sad-menzil baîd olsun

Nedim
Hâl kâfir zülf kâfir çeşm kâfir el-amân
Ser-be-ser iklîm-i hüsnün kâfristân oldu hep

Nedim
ser-beste: 1. Başı bağlı. 2. Gizli, örtülü, kapalı.
Her nice isterse tasarruf eder
Emrine ser-beste cihân ser-be-ser
Nahifi
Evvelâ ilm-i ma’ânîde mehâret lâzım
Bilmeye nükte-i ser-beste-i ma’nâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

ser-beste-veş: Gizli bir şekilde.
Perîşân hâtırımda nükte-i ser-beste-veş kaldı
Ne kimse hikmetin anlar ne
Râgıb illetin söyler

Koca Râgıp Paşa

ser-be-zemîn: Başı yerde, başı aşağıda.
Nergis-âsâ olagark-ı hayret
Dâimâ ser-be-zemîn-i fkret
Enderunlu Fazıl
ser-be-zencîr: Başı zincire bağlı.
Pey-rev-i nefs-i emmâre
Ser-be-zencîr dîv-i betyâre
Şeyhülislam Bahâyî (Mehmet)
ser-bülend: Başı yüksek, yüce.
Devha-i ikbâl ü bahtın ser-bülend etsin
Hudâ
Her diyâr olsun zılâl-i refetinden hissedâr

Şeyhülislam Yahya

Her dûna şâh-ıgül gibi meyl etme ey dostum
Düşmezgiyâha hem-ser ola serv-i ser-bülend
Bâkî
ser-bülend-i alîm: Her şeyi bilen yüce.
Hemîşe secde-gehim hâk-i âsitânın idi
Bu i’tibâr ile bir ser-bülend-i alîm idim

Fuzûlî

ser-bürehne: Baş açık.
Ser-bürehne âlemi geşt ettiğim ayb eyleme
Olmuşam ben bir perînin baş açık dîvânesi
Zâti
ser-cünbân: Baş sallayıcı.
Hem eder ta’ne hem olur ser-cünbân
Düşmâna har mı desem ya büz-ı Ahfeş mi desem
münif
ser-çeşme: 1. Çeşme başı, pınar, su başı. 2. Türkçede “subaşı” denilen zabıta memuru, başbuğ.
Gezen peykânlarındır tende ya cân bâğına aşkın
Belâ ser-çeşmesinden her taraf sular revân etmiş

Fuzûlî

Giryeyi ol dem ki ehl-i aşka âyîn ettiler
Dîde-i giryânımı ser-çeşme ta’yîn ettiler

Nevres-i Kadim

ser-çeşme-ı Âb-ı Hayât: Ölümsüzlük suyunun pınarı.
Ben ol Hızr’am ki zulmet-hâne-i hammârda sâkî
Benim ser-çeşme-ı Ab-ı Hayâtım bir hum olmuştur

Behiştî

ser-çeşme-i cân: Can pınarı.
Ab-ı hayât-ı la’line ser-çeşme-i cân teşnedir
Sun cür’a-i câm-ı lebin kim
Ab-ı Hayvân teşnedir
Bâkî ser-çeşme-i ihsânİhsan pınarı.
Dil-teşnelere kalmadı yek-katre-i feyzin
Ser-çeşme-i ihsânını ağyâr kuruttu

Koca Râgıp Paşa

ser-çeşme-i mahabbet: Muhabbet pınarı.
Olmuş zülâl-i vuslatına teşne bir mehin
Ser-çeşme-i mahabbete âb-ı revân iken

Seyyit Vehbî

ser-çeşme-i zülâl: Tatlı suyun başı.
Kad-i bülend mi ömr-i hezâr-sâl midir
O la’l-i nâb mı ser-çeşme-i zülâl midir

Nedim
ser-dâr: 1. Asker başı, kumandan. 2. Padişah hocaları.
ser-dâr-ı zemân: Zamanın komutanı.
Yetmez mi sana emîr-i kâmil
Ser-dâr-ı zemâne
Veys-i âdil

Fuzûlî

ser-defter: Mukaddime, defterin başı, dibace, önsöz.
Buna âlem eder şimdi şehâdet ittifâk üzre
Ki sensin ehl-i tab’ u dâniş ü idrâke ser-defter
Nef’î
Başımın yazısını hep gördüm
Benim erbâb-ı aşka ser-defter
Bâkî
ser-defter-i aşk: Aşk defterinin başı.
Beni ser-defter-i aşk eden erenler umarım
Sen şehi pâdişeh-i mülket-ı Osmân yazalar

Necati Bey

ser-der-hevâ: Düşüncesi heva ve heves olan. ser-der-hevâ-yı aşk’
Aşkın heva ve heves düşüncesi.
Ser-der-hevâ-yı aşkı idi diller olmadan
Bâd-ı sabâya kâkül-i cânâne âşinâ

Nedim
ser-efgende: Başını eğen.
Hak-şinâs ehl-i nazaryârânın
Ayağı tozu ser-efgendesiyiz
Bâkî tevâzu’ onu mümtâz-ı cihân etmiştir
Nahl-i gül bâğda bî-hûde ser-efgende midir

Nâbî

ser-efrâz: Başını yukarı kaldıran, benzerlerinden üstün olan. c. ser-efrâzân.
Eyleyip acz ü niyâz ile duâ-yı bî-riyâ
ser-efrâza sen isterdin ulüvv-i i’tibâr

Fuzûlî

Gördü nihâl-ı serv-i ser-efrâz nîzeni
Serkeşlik adın anmadı bir dahi banları
Bâkî
Tab’ımın ne lâzım bilmek evc-pervâz olduğun
Var o nahl-i işvenin seyret ser-efrâz olduğun

Nâbî

Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efrâz
Birkaç kuruşu mürtekibin cây-ı kürektir

Ziyâ Paşa

ser-efrâzân: Benzerlerinden üstün olanlar.
Ser-efrâzan olur muhtâc
Nâbî zîr-destâna
Tenezzül etmedikçe tohm hâke ser-bülend olmaz

Nâbî

ser-efrâzân-ı hüsn: Güzellikte üstün olanlar.
O şûha töhmet-i nâ-mihr-bânî gerçi vâriddir
Ser-efrâzân-ı hüsnün sen bana bir mihr-bânın bul

Nâbî

ser-encâm: 1. Bir şeyin sonu. 2. İnsanın başına gelen ibretli olay.
Ecel tutmuş elinde bir ulu câm
Ki ol câmın içi dolu ser-encâm

Şeyyat Hamza

Bilmezem âhir ser-encâmım neye erse gerek
Lâubâli âşıkım ben, dil-berim nâzik-mizâc

Behiştî

Etti takrîr-i gamı herkese iresi keder
Dinlesen ağlar idin sen de ser-encâmımızı
Süleyman Nazif
ser-endâz: 1. Korkusuz, çekinmez. 2. müz. Türk müziğinde eskiden kullanılmış bir makam.
Ede munzamm yine evvelki gibi kişver-ı Rûm’a
Çekip sağa solaşemşîr-i berrân-ı ser-endâzı

Nef’î

Uşşâk gibi tanlanmanızgülse dem-â-dem
Mikrâz-ı belâdan geceler şem’-i ser-endâz
Lamiî Çelebi
ser-endâz-ı hayret: Hayret çekinmezliği.
Cihânı etmiş iken hayretin zebûn ya seni
Kim etti böyle ser-endâz-ı hayret ü efkâr
Nedim ser-endâz-ı mahabbet: Sevginin korkmazı, serdengeçtisi.
Rüstem gibi geh saff-şiken-i leşker-i uşşâk
Nef’î
gibi geh mest-i ser-endâz-ı mahabbet
Nef’î
ser-firâz: Ser-efraz, başını yukarı kaldıran, benzerlerinden üstün olan.
Nâ-dân, firâz-ı izz ü saâdette ser-firâz
Dânâ, hadîd-i acz ü mezellette ser-nigûn

Ziyâ Paşa

Ser-firâz ettin livâyül-hamd-i dîn-ı Ahmed’i
Kâfire gösterdin el-hakk dest-bürd-ı Haydar’ı

Nef’î

Ser-firâz olmak dilersen aşk meydânında sen
Kalma hasmındangeri ya taht ola ya baht ola
Âşık Ömer
ser-firâz-ı dehr: Dünyanın seçkin kişileri.
El çekip îş-i cihândan nûş edenler zehr-i gam
Ser-firâz-ı dehr olup demler kademler sürdüler
Lamiî Çelebi
ser-fitne: Baş fitne.
Hâmûş çekilir gûşe-i ebrûya velîkin
Ser-fitne olur meclise hep çeşm-i sühan-gû

Esrar Dede

ser-fürû: Baş eğme, söz dinleme, hürmet, itaat
Ser-fürû etmez idi pâyına yüz sürmek için
Olsa isyâna aşkta kudret ü imkân felek
Nefi
Mihrâb-ı rûyuna edeli ser-fürû senin
Dil vasf-ı zülfü hattın okur mû-be-mû senin

Esrar Dede

Ne nâleye ne âh-ı seher-gâhe ser-fürû
Etmem tarîk-ı aşkta hem-râha ser-fürû

Ziyâ Paşa

ser-gerdân: Başı dönen, sersem, şaşkın.
Diyâr-ı derd ser-gerdânıyam her kim beni ister
Delîl-i râh katre katre eşk-i lâle-gûnumdur

Fuzûlî

Bu ser-gerdânlığa âzâdelik elbette der-peydir
Nedîmâ seyr kıl bu nükteyi seng-i felâhânda

Nedim
Mest iken ol mâh-ı mihr-engîz kim raksân olur
Mâh lerzân mihr ser-gerdân felek hayrân olur

Nazîm (Yahya)

ser-germ: Başı sıcak. mec. sarhoş, neşeli.
ser-germ-i nahvet: Gurur sarhoşluğu.
Ser-germ-i nahvet olmasın olşâh çok da kim
Değmez neşât-ı bâde-i keyf-i humârına

Seyyit Vehbî

ser-germî: Kızgın başlılık; sarhoşluk. ser-germî-i fikr-i nigâh: Bakışını düşünmenin sarhoşluğu.
Değildir bende dil ser-germî-i fikr-i nigâhınla
O bî-hûş-i mahabbettir düşüp bir yerde kalmıştır

Nâbî

ser-germî-i hevâarzu ve heves sarhoşluğu.
Sittîn erişti ey dil inâbet zemânıdır
Ser-germî-i hevâdan ifâkat zemânıdır

Nâbî

ser-geşte: Başı dönen, şaşkın, sersem.
Vâdî-i ışkta sevdâ ile ser-geşte idim
Gelmeden gerdişe bu günbed-i devvâr henüz

Fuzûlî

Ey çerh ben oldum bugün bir âfetin ser-geştesi
Benden beter ser-geştesin eyâ sana ne oldu aceb

Esrar Dede

Ser-geşteliğim kâkül-i müşgînin uçından
Âşüfteligim zülf-i perîşânın içindir

Fuzûlî
(uçından: sebebiyle)
ser-geşte-i câm: Kadeh sarhoşluğu.
Dürd-veş ser-geşte-i câm ü harâb-ı bâde(y)em
Etibârım yok ayak toprağı bir üftâde(y)em
Fuzûlî ser-geşte-i câm-ı mecâzîMecazi kadehin sarhoşluğu.
Olan ser-geşte-i câm-ı mecâzî dîk-meşrebler
Ne nûş eylerse istifrâğda dûlâbtan kalmaz
Nâbî ser-geşte-i girdâb-ı elemElem girdabının şaşırmışı.
Herkes olsa ne ola ser-geşte-i girdâb-ı elem
Dümeni, yelkeni yok keştîye döndü âlem
Cem’î ser-geşte-i fikr-i muhâl: Boş hayallerin şaşkını.
Ben gedâ sen şâha yâr olmak yoğ ammâ neyleyem
Ârzû ser-geşte-i fikr-i muhâl eyler beni
Fuzûlî ser-geşte-i havâdis-i eyyâm: Günlerin havadisinin şaşkını.
Ser-geşte-i havâdis-i eyyâm iken yine
Çok keştî-i ümîd hevâsın arar bulur

Koca Râgıp Paşa

ser-girân: Başı ağır, çok sarhoş.
Olmuş zemân-ı hüsnde ser der-hevâ-yı aşk
Sahbâ-yı nâz ü nahvet ile ser-girân iken

Nâbî

Hûnî ciğerle besleyelim tek o gamzeler
Tâ böyle ser-girân-ı mey-i nahvet olmasın

Nedim
ser-güzeşt: Baştan geçen, başa gelen hâller.
Beşerin köhne ser-güzeştinden
Bize efsâneler terennüm eden

Tevfik Fikret

ser-güzeşt-i agreb: Çok garip olan macera.
Demin getirdi küçük bir vesile, hâtırıma
Sezâcığın yine bir ser-güzeşt-i agrebini

Tevfik Fikret

ser-güzeşt-i aşk: Aşk macerası.
Belâ bezminde geçtim baş u cândan ey kemân-ebrû
Gel imdi ser-güzeşt-i aşkı başından geçenden sor
Sabûhî (Karamanlı Mevlevi Şeyhi) ser-güzeşt-i dil-i nâlân: İnleyen gönlün macerası.
Söyletip çektiğini şûh u cefâ-kârından
Ser-güzeşt-i dil-i nâlânım ile eğlenirim
Leyla
Hanım
ser-güzeşt-i inkisar: Gücenme macerası.
Bu sîmâ-yı neşâtın, işte aksâ-yı refahınla
Bütün bir ser-güzeşt-i inkisâr ağlar nigâhında

Tevfik Fikret

ser-güzeşt-i köhne: Eski macera.
Bir ser-güzeşt-i köhnedir efsâne-i acûz
Neccârzâde Gaze-i attâr ile gelmez çehre-i acûze intizâm

Ziya Paşa

ser-hadd: Hudut, sınır.
Meslek-i azmim
İlâhi âstânın râhı kıl
Sırrımı ser-hadd-i vahdet şemsinin âgâhı kıl

Behiştî
ser-hadd-ı İranİran sınırı.
Saâdetle otağın kurmadan ser-hadd-ı İrân’a
Düşe
Turan zemine sâye-i tûğ-ı ser-efrâzı

Nef’î

ser-kadd-i matlûb: Talep edilen yer.
Ser-hadd-i matlûbapür-mihnet tarik-ı imtihân
Menzil-i maksûda pür-âsib râh-ı âzmûn

Fuzûlî

ser-hadd-i vahdet: Vahdet sınırı.
Meslek-i azmim
İlâhi âstânın râhı kıl
Sırrımı ser-hadd-i vahdet şemsinin âgâhı kıl
behiştî
ser-halka: Deste başı, bir sanat veya mesleğin ileri gelenleri. ser-halka-i cem’iyyet-i peymâne-keşân: İçki içenler meclisinin baş halkası.
Biz mest-i mey-i mey-kede-i âlem-i cânız
Ser-halka-i cem’iyyet-ipeymâne-keşânız

Bağdatlı Ruhi

ser-halka-i rindân-ı melâmet-keş-i ışk: Aşk melametini çeken rintler halkasının başı.
Hâlâ ki biz üftâde-i hûbân-ı Dımışk’ız
Ser-halka-i rindân-ı melâmet-keş-i ışkız

Bağdatlı Ruhi

ser-hân, ser-hâne: 1. Baş okuyucu, zâkir başı. 2. Sofra başı.
Kelle-i uşşâk satılmaz kesâdı var katı
İşlemez oldu mahabbet şehrinin ser-hânesi

Hayâlî Bey

ser-hân-ı gam-ı aşk: Aşk kederinin baş okuyucusu.
Ser-hân-ı gam-ı aşkta çok işret olundu
Ey dil bize hakk-ı nemek ü nânı helâl et
Nesîb (Seyyit Mehmet)
ser-hoş: İçkinin tesiriyle ne yaptığını bilmeyen kimse (başı hoş).
Esrâr-ı aşkı dert ile bi-hûş olan bilir
Elbette keyf-i bâdeyi ser-hoş olan bilir

Leskofçalı Galip

ser-hoş-ı nâz: Naz sarhoşu.
Ei’l-hâl tagayyür gelir ol ser-hoş-ı nâze
Etmez bir iki sâgar-ı gül-fâma tahammül

Nâilî

Kimden istifsâr edem keyfiyyet-i aşkı aceb
Arif-i âgâh ser-hoş, vâkıf-ı esrâr mest

ser-keş: Baş çeken; inatçı, dik başlı, asi.
Ahker ola sefih-i ser-keş
Etvârı kerih ü hulku nâ-hoş
Fuzûâ
Ukde-i hâtırı biz halle şitâb ettikçe
O büt-i ser-keşin ebrûlarıpür-çin oldu

Nedim
ser-kûb: 1. Başa kakan. 2. Başa vuracak
şey.
İnsân olur esir-i ser-i râh-ı ihtimâl
Ser-kûb u imtinânı recâ sûretindedir

Nâbî

ser-kûçe: Sokak başı. ser-kûçe-i belâ’
Belânın sokak başı.
Ser-kûçe-i belâda aceb pâdişâlarız
Dîvânımızda defter-i ışkı karalarız

Behiştî
ser-kûçe-i ümîd’ Ümidin köşe başı.
Ey bâde-i hevesten olan neşve-yâb-ı aşk
Ser-kûçe-i ümîdde mest-i harâb-ı aşk

Nâilî

ser-kûşe: Baş köşe.
ser-kûşe-i mugân: Ateşperestin baş köşesi.
Kimdir

Behiştî
dersen eğer sâkiyâ dün ol
Ser-kûşe-i mugândaki mest ü harâb imiş

Behiştî

ser-kûy (serikûy): Mahalle, sokak başı.
Hem yıkarsın berk-ı şemşîr-i sitemle âlemi
Hem gene dersin ser-i kûyumda feryâd olmasın
Şeyhülislam Bahayi (Mehmet)
ser-levha: Başlık (yazıda).
Yok iştikâ-yı cevr-i felekten nisâbımız
Ser-levhasında hamd ile başlar kitâbımız

Namık Kemâl

ser-mâye: 1. Ana mal ve para. 2. Ustalık. bilgi.
Nice nâ-ehil vügedâ-tıynet ü sâil-meşreb
Cerri ser-mâye eder eylese imlâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

ser-mâye-i âdâb-ı cibillî: Yaratılıştan var olan edep sermayesi.
Ser-mâye-i âdâb-ı cibillîsi olanlar
Bu dâd u sited-gâhta zahmet mi çeker hîç
Âgâh
Osman Paşa
(Trabzonlu)
ser-mâye-i akl: Akıl sermayesi.
Ser-mâye-i aklım reh-i hicrânda tükendi
Kârım bu ki
Esrâr biraz âh kazandım

Esrar Dede
ser-mâye-i anî’
Sıkıntıya sokan sermaye.
Olmuş kimi tüvan-ger-i devrân iken zelîl
Olmuş kimine devleti ser-mâye-i anâ

Ziyâ Paşa

ser-mâye-i âsâyiş: Asayiş sermayesi.
Zâtı ser-mâye-i âsâyiş dîn ü dünyâ
Makdemi meymenet-efzâ-yı makâm-ı devlet
Münif
ser-mâye-i dâniş: Bilgi, ilim sermayesi.
Bulur ser-mâye-i dânişle âdem revnakı yokken
Ziyâ vermez ne denlü zîver-i câm olsa boş kındîl

Koca Râgıp Paşa

ser-mâye-i deryâ: Deniz sermayesi.
Ehil olan kadrin bilir ben cevherim metheylemem
Alemin ser-mâye-i deryâ vü kânıdır sözüm

Nef’î

ser-mâye-i dîn ü düvel: Din ve devletlerin sermayesi.
Pîrâye-i milk ü milel ser-mâye-i dîn ü düvel
Ki olmuş nasîbi tâ ezel tâc-ı Ferîdûn, taht-ı Cem

Nef’î

ser-mâye-i dünyâ: Dünya malı.
Gubâr-ı secde-i râhın hat-ı levh-i cebînimdir
Sücûd-ı der-gehin ser-mâye-i dünyâ vü dînimdir

Fuzûlî

ser-mâye-i fahr: Övünme sermayesi.
Nâmı gibi olmuştur o hem sa’d hem âbâd
İstanbul’a ser-mâye-i fahr olsa revâdır
Nedim ser-mâye-i günâh’
Günah sermayesi.
Cürm olmayınca kanda bulur frsat-ı zuhûr
Ser-mâye-i günâhla matlûb-ı tevbeyiz

Nâbî

ser-mâye-i hasâret: Zarar, ziyan malı.
Hep cehle çıktı ilm-i rüsûmun netîcesi
Ser-mâye-i hasâret imiş kâr saydığım
Halim
Giray (Kırım Hanı)
ser-mâye-i hayret: Hayret sermayesi.
Oldu ser-mâye-i hayret bana bîm ü ümmîd
Bilemem eyleyecek girye midir hande midir?

Nâbî

ser-mâye-i izzet: Azizlik sermayesi.
Hevâ-yı nefiden ser-mâye-i izzetdir istiğnâ
Azîz olmazdı
Yûsuf çekmese dâmen
Züleyhâ’dan

Koca Râgıp Paşa

ser-mâye-i necât: Kurtuluş sermayesi.
Fakîr-i âcize ser-mâye-i necât olsun
Her ol sühan ki ede na’t-ı Mustafâ vürûd

Sâbit

ser-mâye-i ömr: Ömür sermayesi.
Benim feyz-i hayâtım hâsılı rûh-ı revânımsın
Eğer ser-mâye-i ömrümde kârım varsa sendendir

Şeyh Galip

ser-mâye-i pîr-i mugân: Meyhanecinin sermayesi.
Meydir mihekk-i âşıkân, âşûb-ı dil, ârâm-ı cân
Ser-mâye-i pîr-i mugân, pîrâye-i bezm-i sanem

Nef’î

ser-mâye-i şâirân: Şairlerin sermayesi.
Ser-mâye-i şâirân tükenmez
Dünyâ tükenir yalan tükenmez

Şeyh Galip
ser-mâye-i şevk’
Arzu sermayesi.
Bülbülün ser-mâye-i şevkin tüketti âkibet
Rûzgâr-ı pür-cefânın cevr-i bî-endâzesi

Şeyhülislam Yahya

Ser-mâye-i âdâb-ı cibillîsi olanlar
Bu dâd u sited-gâhta zahmet mi çeker hîç
Agâh
Osman Paşa
(Trabzonlu)
ser-mâye-i tefâhür: Övünme sermayesi.
Ser-mâye-i tefâhür iken dehre zâtımız
Şimdi lisân-ı zemm ile mezkûrlardanız

Nâbî

ser-mâye-bahş: Sermaye sunan.
Hattın ki reşk-i fasl-ı bahârân olup gider
Ser-mâye-bahş sünbül ü reyhân olupgider

Nedim
ser-mâye-bahş-ı sûziş: Yakıp kavuran sermaye.
Bir şem’dir cihâna ser-mâye-bahş-ı sûziş
Ammâ bu sûzun aslın pervâneler de bilmez

Nâbî

ser-mâye-dih: Sermaye veren.
ser-mâye-dih-i zûr: Zor sermaye veren.
Günde sad hâne-i kalbi ede târâc hele
Nigehi çeşmine ser-mâye-dih-i zûr olsun

Nâbî

ser-menzil: Son konak, son durak.
Dil ki ser-menzili ol zülf-i perîşân olmuş
Ne ola cürmü ki asılmasına fermân olmuş

Fuzûlî

ser-menzil-i maksûd: Kastedilen son durak.
Meh gibi ser-menzil-i maksûdunu elbet bulur
Uyduran reftârını devr-i zemânın aksine
Hayrî (Viranşehirli Reisülküttab Mehmet)
ser-menzil-i murâd: İsteğin son durağı.
Bî-tâbî-i tehâlükle yolda kaldı hep
Ser-menzil-i murâda vakitsiz şitâb eden

Koca Râgıp Paşa

ser-mest: Sarhoş.
Öyle ser-mestim ki idrâk etmezem dünyâ nedir
Ben kimim sâkî olan kimdir mey-i sahbâ nedir

Fuzûlî

Bezm-i ikbâlde ser-mest olanın hâli budur
Kâh peymâne çeker kâh humâr-ı âlâm

Nâbî

ser-mest-i bahar: Bahar sarhoşluğu.
Hüsn ü aşk iklîminin feyziyle ser-mest-i bahâr
Reng ü bû ekksilmeyen
Bâğ-ı İrem’ler görmüşüz

Yahya Kemal

ser-mest-i câm-ı ışk: Aşk kadehinin sarhoşluğu.
Ser-mest-i câm-ı ışk oluptur
Necâtî çün
Mest-işarâb diye ona sûfî tutma dakk

Necati Bey

ser-mest-i gurûr: Gurur sarhoşu.
Ey olan kâne-i nahvette ser-mest-i gurûr
Bir de fikret hâk-i zillette humâr-ı mihneti
Ebubekir Sâmi Paşa

Ey olan bâde-i ikbâl ile ser-mest-i gurûr
Korkarım bir gün olur sen de olursun mahmûr
Şinasi
ser-mest-i harâb: Haraplık sarhoşluğu.
Ser-mest-i harâb ettin ey gamze beni hâlâ
Her mevc-i nigâhın bir peymâne midir bilmem

Esrar Dede

ser-mest-i hayât: Hayat sarhoşu.
Lâ-yetenâhîlerde ser-mest-i hayât
Eyledim geşt ü güzâr-ı kâinât

Kemalzâde Ekrem Bey

ser-mest-i hevâ: Arzu ve heves sarhoşu.
Bî-sûziş-i dil çeşnî-i aşk bilinmez
Ser-mest-i hevâ neş’e-ver-i âh değildir

Nâbî
ser-mest-i müdâm: Devamlı sarhoş.
Dünyâda bu iksîr ile mes’ûd olan ervâh
Ukbâda da ser-mest-i müdâm olsun erenler

Yahya Kemal

ser-mest-i neşât: Sevinç sarhoşluğu.
İltifâtın beni ser-mest-i neşât etmiştir
Bezm-i vasfında edersen ne ola sad-gûne nevâ
Sabrî i
Şâkir ser-mest-i sahbâ-yı cemâl: Güzellik şarabının sarhoşluğu.
Salınıp nâz ile ol ser-mest-i sahbâ-yı cemâl
Ateşîn bâdeyle nahl-i erguvân olmuşgelir

Riyazî
ser-mest-i şarâb-ı gaflet: Gaflet şarabının sarhoşluğu.
Devir ser-mest-i şarâb-ı gaflet etmiş âlemi
Bunca ser-mestin temâşâsına bir hûş-yâr yok

Fuzûlî

ser-mûze: Kalçın ve kaloş üzerine giyilen ayakkabı.
Olur atın önünce âsmân peyk-i cihân peymâ
Ona hûrşîd tâc-ı zer hilâl-i çerh ser-mûze
Bâkî
ser-nâme: 1. Mektup başlığı. 2. Bir taifenin başı.
Hüsnünün dîvânına münşî edelden gönlümü
Kaşların fikr ile inşâ etti hoş ser-nâmeler

İbni Kemâl

ser-nâme-i mahabbet: Aşk mektubu başlığı.
Ser-nâme-i mahabbeti cânâne yazmışam
Hasret risâlesin varak-ı câneyazmışam

Ahmet Paşa

ser-nâme-i nüsha: Nüshanın başı.
Zu’mınca olup fesâne-perdâz
Ser-nâme-i nüsha etti âgâz
Galip
Dede ser-nâme-i tevhîd: Tevhidin başı.
Dedi dîbâcesinde olsa bir ser-nâme-i tevhîd
Olurdu nâkıstan ârî mükemmel nüsha-i garrâ

Nâbî

ser-nigûn: 1. Ters dönmüş, başaşağı olmuş. 2. Bahtsız, talihsiz.
Destimde câm görse benim ser-nigûn eder
Nâ-dâna sâgar istese rıtl-ıgirân verir
Nef’î
Var mı bu dehrde bir kasr-ı emel kim âhir
Ser-nigûn eylemeye onu bu çerh-i menkûs

Esrar Dede

Sâde-diller kim felekten şefkat ümmîdindedir
Ser-nigûn peymâneden keyfiyyet ümmîdindedir

Nâilî

ser-nigûn-sâgar: Ters dönmüş kadeh.
Bu bezm-i ser-nigûn-sâgarda kim def’-i humâr etmiş
Dökülmüş bâde-i şevki tehî hum-hânedir dünyâ
haşmet
ser-nüvişt: 1. Başa yazılan alın yazısı. 2. Yazı başlığı.
Ser-nüviştim ne siyâh olduğun andan fehm et
Nâmedir hâl-iperîşânımı arza bedelim

Nâbî

Ser-nüviştim haşre olmazsa
İlâhî dâg-ı dil
Bâd-bîz-i dûzah eyle nâme-i a’mâlimi

Namık Kemâl

ser-nüvişt-i erzel: En rezil alın yazısı.
Götür de kalbine bir kerre ey kadın, elini
Düşün zavallıların ser-nüvişt-i erzelini

Mehmet Akif

ser-nüvişt-i ezelî: Ezele ait alın yazısı.
Ser-nüvişt-i ezelî âkıli hayrân eyler
Birine neşve verir diğeri giryân eyler
Abdülaziz
Mecdi Efendi
ser-nüvişt-i hâme-i takdîr: Takdir kaleminin alın yazısı.
Ne mümkindir bula ey
Nâilî
hükm-i kaza tağyîr
Bozulmak mümtenüdir ser-nüvişt-i hâme-i takdîr

Nâilî

ser-pençe: Güçlü, kuvvetli kimse.
ser-pençe-i gam: Gam güçlüsü.
Girîbân-ı edeb âsûdedir ser-pençe-i gamdan
Amân bî-şermliklerden figân bî-bâkliklerden

Nâbî

ser-pûş: Başa giyilen başlık.
Ser-pûşun olan kâkül-i zerrin
Döksen kılar endâmını tezyîn

Abdülhak Hâmit

ser-pûş-ı âlem: Âlemin başlığı.
Değil gökte tereşşuh eyleyen ser-pûş-ı âlemden
Benim gibi hezârân tıflı
Nâbî pîr eder gerdûn

Nâbî

ser-pûş-ı piyâle: Şarap bardağının başlığı.
Geçmişizdir bâdeyi gizli kapaklı içmeden
Olmaz oldu bize ser-pûş-ı piyâle ayb-pûş
Rızayi
ser-rişte: İpucu, ip başı; tutamak.
ser-rişte-i aşk: Aşkın ipucu.
Sevdâ-yı ser-i zülfünü elden komam ey mâh
Ser-rişte-i aşk eldedir el-minnetü li’llâh

Şeyhülislam Yahya

ser-rişte-i bî-kaydî: Kayıtsızlık tutamağı.
Tutmuş o kadar dehri zencîr-i taalluk kim
Ser-rişte-i bî-kaydî dîvânede kalmıştır

Şeyh Galip

ser-rişte-i devlet: Devlet tutamağı.
Şâne ne bilir kadrin o berhem-zede zülfün
Ser-rişte-i devlet gibidir dest-i eşellde

Nâbî

ser-rişte-i maksûd: Kastedilen ipucu.
Demem ser-rişte-i maksûdu ehl-i câhtan bulsun
Gönül esbâba etmez ilticâ Allah’tan bulsun
Münif
ser-rişte-i münazaa’
Tartışmanın başı.
Olmazdı ittihâd nihâd-ı vücûdda
Ser-rişte-i münâzaa müstahkem olmasa

Nâbî

ser-rişte-i ümmîd: Ümit tutamağı.
Ser-rişte-i ümmîdimiz olmakta mün’akid
Afvin nühüfte râbıtasından usât ile
Nâbî ser-rişte-i zülf-i siyeh-i yâr: Yârin siyah saçının tutamı.
Ser-rişte-i zülf-i siyeh-i yâre yapışmaz
Tıfl-ı dil-i âvâre ser-i kâra yapışmaz

Nâbî

ser-sâm: Başı dönmüş, sersem, insana sersemlik veren bir hastalık.
Eyleye gürz-i girânı nice
Sâm-ı ser-sâm
Setire nâvek-i dil-dûzu nice
Zâl’e zevâl

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

El alıp her biri bir mürşid-i feyz-âverden
Mescide doğru ayaklandı gürûh-ı ser-sâm

Enderunlu Vâsıf

En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun
Sen herkesi kör âlemi sersem mi sanırsın

Ziyâ Paşa

ser-sühan: Baş söz, ön söz.
Ser-sühanlar sürh ile yazılsa hûb olur diye
Hall eder vasf-ı lebinçün dîde-i ahbâb sürh

Şeyhülislam Yahya

ser-şâr: Ağzına kadar dolu, lebriz, lebalep.
Bu şeb bir âfetin ibrâmı ile mecliste
Çekilmiş idi bir iki piyâle-i ser-şâr

Nedim
Hâsıl ettin ârzûsun gönlümün lutf eyledin
Oldu hattâ câm-ı ser-şârımda sahbâ mevc mevc

Muallim Naci

Mest-i sahbâ-yı tarab-hâne-i şevkız ki müdâm
Rûh-ı Cem gıbta eder sâgar-ı ser-şârımıza
Eşref Paşa
(Bursalı Mustafa)
Bu şeb mest ol ki tâli vâsıl-ı yâr etti sansınlar
Hurûş-ı neşve câm-ı vaslı ser-şâr etti sansınlar

Yahya Kemal

ser-şâr-ı muhabbet: Sevgi ile dolu.
Keyfiyetle ser-şâr-ı muhabbet olduğum bilmem
Bana esbâb-ı şâdîden nasîb ü behre kemdir hep

Koca Râgıp Paşa

ser-şikeste: Başı, ucu kırılmış olan.
Ne isterim meselâ: Bî-hudûd bir meşcer.
Fakat ağaçları hep ser-şikeste, hep uryân

Tevfik Fikret

ser-tâ-be-kadem: Baştan ayağa kadar.
Sînelerde nigeh-i hasret-ipeykânın için
Oldu ser-tâ-be-kadem dîde-i giryân diller

Nâilî

ser-tâ-kadem: Baştan ayağa.
Gamzesi âşûb-ı cândır turrası dâm-ı belâ
Fitnedir ser-tâ-kadem ol dil-sitânı bilmiş ol
Nef’î
ser-tâ-be-pâ(y): Baştan ayağa, baştan başa.
Hem hâmî-ı Beytü’l
Harem hem hâdim-i şâh-ı ümem
Rûm ü Arap milk-ı Acem mahkûmudur ser-tâ-pâ

Seyyit Vehbî

Tersâda ihtilâf, müselmânda ihtilâf
Ser-tâ-be-pây âlem-i insânda ihtilâf

Ziyâ Paşa

Demdir bir âh-ı serd ile erbâb-ı vecd ü hâl
Ser-tâ-pây dondura nâr-ı cehennemi

Üsküdarlı Hakkı Bey

ser-tâ-be-ser: Baştanbaşa, tamamen, yukarıdan aşağıya.
Yalnız
Çîn ü Huten fethi değil şâhım senin
Eylesin ser-tâ-be-ser âfâka fermânın revân

Üsküdarlı Hakkı Bey

ser-tâ-ser (ser-te-ser): Hep, baştan başa.
Cemâlin iy büt-ı Çînî cihânı tuttu ser-tâ-ser
Nite kim
Rûm ilin şiriyle bugün tuttu
Dehhânî
Dehhânî
Ser-be-ceyb-i delk-ı istiğnâ olan ehl-i dilin
Ser-te-ser tavr-ı şehen-şâhânedir her cilvesi

Esrar Dede

ser-tâc: 1. Baş tacı, başa giyilen taç. 2. Sayılan kimse.
Her tâc olmaz fakr ü fenâ şâhına ser-tâc
Terk ehlinin ey hâce biraz başı kabadır
Bâkî
ser-tırâş: Başı tıraş edilmiş.
Serimde yine bir dâg-ı heves bağrımda başım var
Cebîni mâha dest-i redd vurur bir ser-tırâşım var

Nedim
ser-tîşe: Baş balta, ser-tîşe-i taleb: İstenen baş balta.
Ser-tîşe-i talebten diller harâb-ı kâviş
Bir genc var nühüfte vîrâneler de bilmez

Nâbî

ser-tîz: Ucu sivri ve keskin.
Tîr-i ser-tîzi duâsın arşa tâ îsâl eder
Kıble-i ebrû-yı yâre ol kim eyler iktidâ

Leskofçalı Galip

Beni eğri çıkarmasın yanında hancer-i ser-tîz
Yüzüne sürmesin alıp bir avuç kanım ol hûn-rîz
Figânî
ser-tîz-i hûn-rîz: Kan akıtan ucu sivri.
Tek etsin âzmâyiş hançer-i ser-tîz-i hûn-rîzin
Göğüs ger karşı var ol gamze-i cellâddan kaçma

Şeyhülislam Yahya

ser-zeniş: Başa kakma, takaza.
Nâbî sezâ-yı ser-zeniş ebvâb-ı bestedir
Yok ihtiyâc dakkına bâb-ıgüşâdenin

Nâbî

ser-zeniş-i hâr: Dikenin başa kakması.
Her dil ki değil râh-rev-ı KA’be-i kûyun
Ol yolda olan ser-zeniş-i hân ne bilsin

Şeyhülislam Yahya

ser-zeniş-kâr: Başa kakan, azarlayan, sitem eden.
Ah, o dallardaki fütûr-i derûn
Onların tavr-ı ser-zeniş-kâr
Onların mâder-âne ekdârı
Cenap Şahabeddin serâ: Far. bk. serây.
serâ-çe: Saraycık, küçük saray, küçük konak.
serâ-çe-i adem: Yokluğun küçük sarayı.
Asûde serâ-çe-i ademde
Ne gussada idim ü ne gamda

Fuzûlî

serâ-çe-i kadr: Kıymetli saraycık.
Mülk-i rikâb-ı semendinde peyk-i perrende
Felek serâ-çe-i kadrinde fer şurûb-ı hazm

Nef’î

serâ-perde: 1. Saray perdesi, harem dairesine çekilen büyük perde. 2. Otağ.
Serâ-perde küşâd olsa ruh-ı cânân olur peydâ
Açılsa bâb-ı cennet hûr ilegılmân olur peydâ
Muradî (Sultan III. Murat)
gece vâk ıa gördü resûl
Tâ serâ-perdesine etti nüzûl

Hakanî

Serîr-i devletine âsümân serâ-perde
Serây-ı haşmetine lâ-mekân fezâ-yı harîm

Nef’î

serâ-perde-i gayb: Bilinmeyen otağ.
Ya’nî sultân serâ-perde-i gayb
Hâkim-i âdil bî-illet ayb

Hakanî

serâb: Far. Çölde susuz kalan kimsenin hava tabakasının farklı şekilde ısınma ve hafiflemesinden dolayı su tabakası şeklinde görünen şey, çölde görülen su hayali, algım, salgım.
Deryâdan âb istemiş olsam serâb olur
Ger altûnayapışsam o sâat türâb olur
Zâti
Dinmezde al-i teşne-firîb olmasa serâb Îmâ eder bu nükte-i rengîn-meâle al

Koca Râgıp Paşa
serâb-ı ademYokluk serabı.
Bir dem murâdım üstüne devr eylemez felek
Ab istesem serâb-ı ademden nişân verir

Nef’î

serâb-ı zihn: Zihin serabı.
Bir iltimâ esîriyle bir serâb-ı zihn
Rükûd-ı nûr ile dem-bestedir ufuklar hep
Behcet (Trabzonlu. Mehmet)
serâb-istân: 1. Serap görülen yer. 2. Bu dünya.
Yok mu ey bağrı yanık çöl!
Ebedî pâyânın
Nerdedir vâhası, Yâ
Rab bu serâb-istânın

Mehmet Akif

serâir: bk. serîre.
serâsîme: Far. Sersem, şaşkın.
Let urup kâlıb-i fersûdemi geh habs kılar
Geh serâsîme vü uryân bırakır sahrâya
Fuzûlî serâsîme-i câm-ı mey-i aşk: Aşk şarabı kadehinin şaşkını.
Biz mest-i serâsîme-i câm-ı mey-i aşkız

Nef’î

serâsîme-i sevdâ: Sevdanın şaşkını.
Her zemân halk bana kılmağa ıtlâk-ı cünûn
Beni endûh-ı serâsîme-i sevdâ eyler

Fuzûlî

serây, sarây: Far. 1. Saray. 2. Büyük konak. 3. Hükümdar konağı. 4. mec. Dünya, âlem.
Evet oğlum, hoca sevmezdi bilirdim sardyı
Ammâ sövmezdi de hoşlanmadığından dolayı

Mehmet Akif

serây-ı dil: Gönül sarayı.
Olur üftâde-i hâk-i dem-i feyz-ı Hudâ âşık
Serây-ı dilde lâciverd cây-ı pâk-i şânım var

Âdile Sultan

serây-ı fâni: Fani dünya.
Feleğin kasr-ı dil-âvîzine meftûn olma
Nice mîrâsagiripdür bu serây-ıfânî
Bâkî
serây-ı kâinât: Kâinat sarayı.
Gözünü aç kim yapıldıkta serây-ı kâinât
Yazdılar nakş-ı fenâ ünvânını bâb üstüne

Behiştî

serây-ı sine: Göğüs konağı.
Serây-ı sînede eyler meserret nakşını peydâ
Meğer kim reng-i bâdeyle onun nakkâşıdır sâkî
behiştî
serd: Far. 1. Soğuk. 2. Katı, sert. 3. Kaba, hoyrat.
Bir bûseye bin cân viricek yok dedi gamzen
Serd eylemek iy dost bu bâzârı sebep ne
cem Sultan (viricek: verince)
Esmez iken âb u hâkin üzre hergiz bâd-ı serd
Çekmez iken bülbülün goncadan âlâm ile derd

Hayâlî Bey

Her ten biter bir derd ile, geh germ ile geh serd ile
Uğraşmağa her ferd ile değmez bu dünyâ-yı ehass
Sâmi Paşa
(Abdurrahman)
serd-i bezm-i edeb: Edep meclisinin soğukluğu.
Revzen-i hâneyi sermâda güşâd etmektir
Serd-i bezm-i edeb hande-i bî-câdandır
Sâmi (Arpaeminizade Vakanüvis
Mustafa Bey)
serd-i dil: Gönül katılığı.
Ah serd-i dil uşşâka dayanmaz dediler
Serv-i nazım o kadar tâze vü nev-rüste midir
Tayfur
Hâmit Bey
serdi: Soğukluk; katılık, şiddet. serdî-i âh-ı sitem-keşân: Zulüm çekenlerin âhının şiddeti.
Ne denlü câme-i nahvet olursa teh-ber-teh
O denlü serdî-i âh-ı sitem-keşân geçiyor
Râmî
Mehmet Paşa
serdî-i bezm-i edeb: Edep meclisinin soğukluğu.
Revzen-i hâneyi sermâda küşâd etmektir
Serdî-i bezm-i edeb hande-i bî-câdandır
Sâmi (Arpaeminizade Vak’anüvis Mustafa Bey)
serdi-i dey: Kışın soğukluğu.
Lîk kim fursatî-i bed-menişândan feryâd
Ki verir vaz’ları serdî-i deydenpeygam

Nâbî

serdî-i eyyâm-ı hicrân: Ayrılık günlerinin soğukluğu.
Sâl-i aşkın i’tidâl-i nev-bahârıdır visâl
Serdî-i eyyâm-ı hicrân mevsim-i teşrîndir

Nâbî

serdî-i fasl-ı bahâr: Bahar mevsiminin soğukluğu.
Serdî-i fasl-ı bahâr etmiş iken tab’a eser
Ataşı rûze ona kıldı mükâfât tamâm

Nedim
serdî-i mihnet: Sıkıntı şiddeti.
Söyleyip serdî-i mihnetle nice tâze gazel
Şeref eş’âr-ıperîşânım ile eğlenirim
Şeref
Hanım serd: Ar. Düzgün ve münasebetli söyleme.
Bâ-husûs kâdî-yı
Şehbâ iken ol işlediği
Hâdisâtı edeyim serde tasaddîyek yek
Haşmet
seref: Ar. Lüzumsuz harcama.
Kesr ü noksân veremez bezl ü seref
Yoktur anda hatar-ı mahv ü telef

Sünbülzade Vehbi

İndimde medîhalar sereftir
Memdûh değilse medha ahrâ

Muallim Naci

sergîn: Far. Gübre, fışkı.
Tasaddur etse ne gam rinde câhil-i hod-bîn
Gehi tevakkuf eder bahre keştî-i sergîn

Nâbî

serheng: Far. 1. Çavuş; kavas, yasakçı. 2. Eski bir
Türk müziği makamı.
Pâdişâh-ı âdil ü âlî-neseb kim yaraşır
Etse ger serheng ü der-bân
Keykubâd ü Kayserdi
Nef’î
Ufk-ı ref’ine hurşîd-i saâdetpertev
Nutk-ı haşmete
Cemşîd
Skender-ı serheng

Kâzım Paşa

serheng-i haşem: Maiyetin çavuşu.
Hâkanıyım ben
Muhteşem yanımda serheng-i haşem
Hâfiz olur leb-beste-dem hâmem edince zîr ü bem

Nef’î

serheng-i mey: İçkici başı.
Gönül şehrindeki gam bir fesâd ehli levend ancak
Huzûr etmek dilersen onu serheng-i meye sürdür
behiştî
serî, serîa: Ar. Sür’at’ten; 1. Çabuk, hızlı.
Türk ü Tâtâr hazân mı ki bu devrân-ı serî
Gâret-i cân u dil eyler ser ü sâmân aparır

Hamdullah Hamdi

serîü’l-cereyânakımı hızlı.
Benzer felek ol çenber-i fânûs-ı hayâle
Kim nakş-ı temâsîli serîü’l-cereyândır

Ziyâ Paşa

serîü’z-zevâl: Çabuk kaybolan, süreksiz.
Mağrûr olma, pâdişehim, hüsn-i sûrete
Bir âftâbdır ki serî’ü’z-zevâldir

serîr: Ar. 1. Taht, hükümdara mahsus sedir. 2. Oturacak veya yatılacak yüksek yatak. c. esirre, sürür.
Tâc u taht-ı saltanat berbâd olur çün âkıbet
Kendini âlem serîrinde
Süleymân oldu tut

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Serîri külhân olanlar serâyı neylerler
Palâs-ı aşkı giyenler kabâyı neylerler
Seydî (Dülgerzade)
serîr-i adl ü dâd: Adalet ve doğruluk tahtı.
Sipihr-i izz ü câha âfitâb zerre-perverdir
Serîr-i adl ü dâda dâver-i dîn-dâr u dânâdır

Nef’î

serîr-i aşk: Aşk tahtı.
Serîr-i aşk ya Mecnûn’un olsun ya benim olsun
Hayâlî sanmasın âlem ki merd-i iştirâkem ben

Hayâlî Bey

serîr-i devlet: Mutluluk tahtı.
Düşüp kûy-ı harâbât içre sûfi kâse-lîs olmak
Serîr-i devlete fağfur u hakan olmadan yeğdir
Nev’î
Harâbât erleri bir sengi bâlîn etseler onu
Serîr-i devlet üzre mesned-i sultâna vermezler

Hayâlî Bey

serîr-i efrâhte: Kaldırılmış taht.
Şukka-i râyet-i ikbâli olup âlem-gîr
Serîr-i efrâhte oldukça livâİslâm

Nâbî

serîr-i hüsn: Güzellik tahtı.
Îzid serîr-i hüsne seni kıldı pâdişâh
A’lâ kemâli zâtike fi ahseni’s-sıfât
FuzûH (Allah seni güzellik tahtına padişah etti.
Zatının tamlığını sıfatların en güzelleri içinde yükseltti.)
serîr-i nazm: Nazım tahtı.
Bâkî musahhar oldu bana kişver-i sühan
Geçtim serîr-i nazma bugün hüsrev-âne ben
Bâkî
serîr-i saltanat: Saltanat tahtı.
Serîr-i saltanat zevkinden efzûndur bana ol söz
Ki lûtf ilen demişsen bir gulâm-ı kem-terînimdir

Fuzûlî

Âciz ü bî-çâre vü dermânda iken emredip
Ben kulun kıldın serîr-i saltanatta tâc-dâr
Bahtî (Sultan I. Ahmet)
Serîr-i saltanatta eyledi on dördü çün tekmîl
Sekiz yüz beşte âhir etti terk-i âlem-i fânî
Hemdemî
serîr-ârâ-yı şâhî: Şaha ait süslü köşk.
Hâk olur bir gün serîr-ârâ-yı şâhî olsa da
Gâh devlet, gâh zillet böyledir de’b-i felek
Naîm (Tezkirecizade Müverrih)
serîre: Ar. 1. Gizli şey, sır; gizli fikir ve hâl. 2. Yatak. c. serâir.
serîre-şinâs: Sır bilen.
Tamâm-ı hüsnüne söz yok o âfetin ammâ
Aceb serîre-şinâsı lisân-ı hâl midir

Nedim
serâir: Sırlar.
Yâ Rab bu serâir gün olur da açılır mı
Bir leyl-i müebbed olarak yoksa kalır mı?

Mehmet Akif

Bu sâye-zâr-ı serâirde böyle yapyalnız
Yürür, yürür, yürüyorken habersiz ayrılırız

Tevfik Fikret

sermâ: Far. Kış, şita.
Zemherîr içre güzel ser-mâye
Saklasan onu dem-i sermâya
Enderunlu Fazıl
Düşerse nâ-gehân bir katre-i berfi bu sermânın
Ger âteş-hâne-i sad sâle-i kibr ü mugân üzre

Ziya Paşa

sermâ-dîde: Kış görmüş; donmuş.
Olmasın vâreste pîç ü tâb-ıgamdan kîne-cû
Mâr-ı sermâ-dîdeye Allah güneş göstermesin
Şehrî (MalatyalI Ali. Çelebi)
sermâ-zede: Kışa uğramış; kış soğuğuna yakalanmış.
Tebrîd olunan âşıka tedbîr seferdir
Sermâ-zedenin derdine dermân olur âteş
Vâhid
Mahdumî
ser-mâye: bk. ser.
sermed: Far. Sürekli, daimi.
Olur mu herkese hüsn-i tabîat erzânî
Tabîat âyîne-i ruh u feyz-i sermeddir

Nâbî

Ömr-i sermed ister isen ey Necâtî ölmedin
Eşiğinde bir gece mihmân ola idin ola mı

Necati Bey

Firâk-ı yâre sabr eyle visâl-i sermed istersen
Ki zîrâ ölmeden kimse hayât-ı câvidân bulmaz

sermedi: Sonu olmayan, baki.
Sermedî bir safâ-yı rü’yetle
Seyr-i firdevs-i mahremiyyet eder

Tevfik Fikret

sermediyyet: 1. Bakilik, sürerlik. 2. İlksizlik.
Fakat o koca deryâ-yı sermediyyet idi
Ki her hazîre-i sengini mevc-i müncemiddi

Mehmet Akif

Gezer nazarları âfâk-ı bî-nihâyette
Sükûn arar gibi âgûş-ı sermediyette

Tevfik Fikret

ser-mûze: bk. ser.
serrâc: Ar. Saraç.
serrâc-ı dil-rübâ: Gönül alıp giden saraç.
Gün doğa başıma ger o serrâc-ı dil-rübâ
Bir gece gün doğunca bana sîne-bend ola
Zâtî
serrâc-zâde: Saraç çocuğu.
Şimdi
Cinânî bülbülüdür bir gül-i terin
Serrâc-zâde
Şah
Mehemmed’dir ona nâm
Cinânî
ser-sâm: bk. ser.
serserî: Far. 1. Ötede beride başı boş gezen. 2. Boş, beyhude söz. yerlerde sabâ bir beste-kâr-ı serseridir ki
Perîşân nağmeler perrân olur gûyâ enîninden
Rıza Tevfik
Ben övünmem kadrim erbâb-ı dil ü dâniş bilir
Arifim düşmez bana lâf ü güzâf-ı serserî

Nef’î

ser-te-ser: bk. ser-.
serv: Far. 1. Servi, selvi. 2. mec. Sevgilinin boyu.
Abdâl-ı aşk olup yalın ayak başı kabak
Sahrâya düştü âşık-ı şûride-vâr serv
Mesihî
Varmaz mı hâk-ipâyine dek cûy-i ârzû
Çün gördü serv kaddini nâz-âşinâ imiş

Faruk K. Timurtaş

serv-i âzâd’
Uzunluğuna giden selvi. (Boyu uzun güzelin sembolü).
Şûhtur tâ şöyle reftârın ki farketmez bakan
Şöyle gitsen serv-i âzâdım akan sularla sen

Nedim
serv-i bâlâ: Uzun boylu selvi.
Subh-dem ey fâhte bî-hûde efgân eyleme
Çün girersin her gece bir serv-i bâlâ koynuna
Bâkî
Verir sabra direng sâye dursa serv-i bâlâdır
Alır çeşm-i karârı gitse cûy-i sîm-sîmâdır
Sabri
Sâyesinde kaddinin sürdük çün ömr-i dırâz
Serv-i bâlâna çınâr el götürüp eyler duâ
Adlî (Sultan II. Bayezid)
serv-i bülend: Uzun boylu sevgili.
Tûbâ eremez lûtf ile sen serv-i bülende
Bî-asl olanın hem-seri âlî-neseb olmaz
Nizami serv-i cûy-bâr: Irmak boylu sevgili.
Yanılmaz bir nefes eşkim bu çeşm-i hûn-feşânımdan
Akar
Ceyhûn-veş sır sır o serv-i cûy-bârımsız
figânî
serv-i çemân: Salına salına yürüyen selvi.
Çekilse ne ola yârân-ı safâ seyr-i çemen-zâra
Salâya başladı mürg-i çemen serv-i çemân üzre

Nef’î

serv-i çemen: Yeşillik servisi.
Seyr ederken boyunun şîvesini gördü meğer
Ki utanıp geçti hayâdan yere serv-i çemeni
Nizâm!
serv-i dil -ârâ: Gönlü dinlendiren selvi (sevgili).
Bağda gül ruhlarındır verd-i hamrâdan murâd
Kametindir râstı serv-i dil-ârâdan murâd
Avnî
Kaddin yanında serv-i dil-ârâya kim bakar
A’lâ gelince bir yere ednâya kim bakar
Mütercim
Âsım
serv-i dil-cûy: Gönül ırmağının selvisi.
Serv-i dil-cûyumdan ayrıgeşt-i gül-şen istemem
Var yürü istersen ey eşk-i revân cûlarla sen

Nedim
serv-i gül-endâm: Gül endamlı selvi.
Serv-igül-endâmıngibi âlemde âzâdım velî
Zencîr-i zülfün kaydına muhkem giriftâr olmuşum
Nesimi
serv-i gül-istân: Gül bahçesinin selvisi.
Kamer-çehre perî-rûyum zarîfim şûhum ü şengim
Semen-bûyum gül-endâmım zehî serv-i gül-istânım
Nesimi
serv-i gül-izâr: Gül yanaklı sevgili.
Âsîb-i rüzgârı gül-istân-ı dehrde
Sen serv-i gül-izâra hevâdâr olan bilir
Bâkî
Ol serv-i gül-izâr ki uşşâka nâz eder
Ne oldu günâhımız ki bize nâzın az eder

İbni Kemâl

serv-i gül-şen: Gül bahçesinin selvisi.
Gül ü bülbül yine birbiriyle ettiler peymân
Çenâr ü serv-i gül-şen el ele vermiş hırâmândır

Riyazî

serv-i hevâ-bahş: Arzu, istek sunan sevgili.
Ne âteş ü bâd u ne âb u gil idim cânâ
Sen serv-i hevâ-bahşa ben mâil idim cânâ
Hayretî
serv-i hırâmân: Salına salına yürüyen selvi (sevgili).
Âh eylediğim serv-i hırâmânın içindir
Kan ağladığım gonca-i handânın içindir

Fuzûlî

Bir elif çekti yine sîneme cânân bu gece
San sarıldı bana bir serv-i hırâmân bu gece
Âhî
serv-i hoş-reftâr: Salına salına yürüyen selvi (sevgili).
Ravza-i kûyuna her dem durmayıp eyler güzâr
Âşık olmuşgâlibâ ol serv-i hoş-reftâra su

Fuzûlî

serv-i kadd: Boy uzunluğu.
Sultân vassâfısın o serv-i kaddin râsttır bu kim
Tab’-ı bülend-tabHna ahsent
Bâkî yâ
Bâkî
serv-i kadd-keşîde: Boylu boslu selvi.
Çok serv-i kadd-keşîdesi var bâğ-ı devletin
Şâhında mürg binse bir âşiyâne yok

İzzet Ali Paşa

serv-i kâmet: Boyu servi gibi olan (sevgili).
Sipihr-i rif’atin tâbende mâh-ı âlem-efrûzu
Riyâz-ı devletin zîbende serv-i kâmet-efrâzı

Nef’î

serv-i nâz: Nazlı selvi (sevgili).
Râz-ı ışkın saklarım elden nihân ey serv-i nâz
Gitse başım şem’ teg mümkin değil ifşâ-yı râz

Fuzûlî

Mest-i nâzım kim büyüttü böyle bî-pervâ seni
Kim yetiştirdi bu gûne servden bâlâ seni

Nedim
Ben yatam lâyık mı karşımda ol ayağın tura
Serv-i nâzım diyen ben öldükte namâzım kılmasın

Selimî (Yavuz Sultan Selim)

serv-i ra’nâ: Güzel selvi.
Gül budağı gibi gül-şende salındı nâz-ıla
Serv-i ra’nâ saldı başın kaldı hayrân kaddine

İbni Kemâl

serv-i revân: Salına salına yürüyen selvi (sevgili).
Makâmımdan haber sorarsa ol serv-i revân gelsin

Behiştî
’yem bu demlerde yerim gül-şen kenârıdır
behiştî
serv-i sehî: Doğru büyümüş, iki daldan ibaret selvi (sevgili).
Serv-i sehî salınsa yoluna aceb değil
Nûş eyler elde gül gibipür-bâde câmı var

Behiştî

Yanına alıp rakîbi eyledin seyr-i çemen
Yanına kalır mı ey serv-i sehî seyreyle sen
Hüsrevî
serv-i sehv: Yanlış büyüyen selvi.
Ol kadar dîdemde bi-efgen hayâl-i kadd-i ydr
Tohm-ı eşkim kanda düşse setr olur serv-i sehv

serv-i semen-ber: Göğsü yasemin gibi beyaz olan selvi (sevgili).
Başta bir serv-i semen-ber vaslının sevdâsı var
Sûd kılmaz bâğ-bân nezzâre-i gül-şen bana

Fuzûlî

serv-i ser-efrâz: Benzerlerinden üstün olan selvi, baş çeken selvi.
Gönül versem aceb midir ol serv-i ser-efrâza
Diraht-ı sidreye sâye salar tâze budağım var
Muhibbî, Meftun! (Kanunî Sultan Süleyman)
Gördü nihâl-ı serv-i ser-efrâz nîzeni
Serkeşlik adın anmadı bir dahi banları
Bâkî
serv-i ser-firâz: Benzerlerinden üstün olan selvi.
Âşıkların namâzın kılmağiçin salâya
Her serv-i ser-firâzn kaddi minârelerdir

Behiştî

serv-i ser-keş: Baş çeken selvi.
Yaramaz hâli var kaddinle serv-i ser-keşin ammâ
Yakında bâd-ı âhımla yıkılmazsa iyidir bu

Behiştî

serv-i sîm-endâm: Gümüş vücutlu selvi (sevgili).
Mâcerâmız hâk-ipây-i yâre takrir etmeğe
Gitsin ey Yahyâyaşım ol serv-i sim-endâma dek

Şeyhülislam Yahya

serv-i simin: Gümüş renkli selvi.
Çü irdi
Bisütûn’a serv-i simin
Bu sengin tağı kıldı bâğ-ı nesrin
Şeyhi
serv-âsâ: Selvi gibi.
Şu’le-i serv-âsâ çıkar hâlimden ol yerlerde kim
Pâymâl-i tevsen-i âteş-hırâm ettin beni

Nedim
serv-âzâd: 1. Düz yetişmiş selvi. 2. Sevgilinin boyu.
Serv-âzâdlık ismiyle yaraşmaz yürümek
Onu hem şive-i reftâragiriftâr eyle

Fuzûlî

serv-bün: Servi dibi.
Lâleler bezm-i çemende kâseler dâr oldular
Serv-bünler işret ehline hevâ-dâr oldular

Behiştî

serv-endâm: Selvi boylu.
Görmüş âyine-i sâfinda o serv-endâmı
Cûygül-şende bu rü’yâsını hâlâ söyler

Yahya Kemal

serv-kadd: Selvi boylu.
Bir serv-kadin bende-i efkendesi olsun
Âlemde o kim gussadan âzâd olayım der

Bağdatlı Ruhi

serv-reftâr: Salına salına yürüyen selvi.
Kızarsın kametin verd-i ter gördükçe ruhsârın
Hırâm-ı kaddin a’lâ kametin a’lâdan a’lâdır
Bâkî
serv ü çenâr: Selvi ve çınar ağacı.
Lâzım gelirdi serv ü çenâr ola meyve-dâr
Fazl ü hünerde medhali olsa kıyâfetin

Nâbî

serv ü ergavân: Selvi ve ergunan ağacı.
Ger edersem kadd ü ruhsârın yolunda cân revân
Bitiser sinimde sinem üzre serv ü ergavân
nizami (bitiser: bitecek)
serv ü gül: Selvi ve gül ağacı.
Serv ü gül nezzâresin neyler sana hayrân olan
Ârızınlan kadd-i hoş-reftârın eyler ârzû

Fuzûlî

serv ü sanevber: Selvi ve çam fıstık ağacı.
Açıl bâğın gül ü nesrini ol ruhsârı görsünler
Salın serv ü sanevber şive-i reftârıgörsünler
Bâkî
serv ü sûsen: Selvi ve susam ağacı.
Serv ü sûsen kadd ü hattına kul olsun ko ki tâ
Ne kadar âzâdeler varsa gulâm olsun sana

İbni Kemâl

server: Far. Reis, başkan, ulu. c. ser-
verân.
Her rütbeli bi-mâyeyi server mi sanırsın
Her bir görünen kiseyi pür-zer mi sanırsın

Muallim Naci

Âşık a ne serv ne server gerek
Başına buyruklara efser gerek

Şeyh Galip

Bâlânı bâğa arza kıl olsun çinâr pest
Sal sâyeşâh-ı serv-i ser-efrâzı server
Şeyhi server-i encâm: Son başkan.
Nağme-i bülbül-i ferah-bahş ü server-i encâm iken
Gam-fezâ oldu sadâ-yı bûm-ı pür-nekbet gibi

Şeyhülislam Yahya

server-i evlâd-ı Âdem: Âdem oğullarının serveri.
Es-selâm ey server-i evlâd-ı âdem es-selâm
Es-selâm ey bâis-i îcâd-ı âlem es-selâm

Nâbî

server-i ma’reke-ârâ: Savaş meydanını süsleyen başkan.
Server-i ma’reke-ârâ ki dehân-ı tîri
Düşmene nakl-i dem-ı Rüstem destân eyler

Cevrî (İbrahim Çelebi)
server-i Osmâniyân: Osmanlıların başı.
Kıl duâ
Yahyâ ki etsin ömrünü
Mevlâ mezîd
Server-ı Osmâniyân
Sultân
Osmân
Han’dır

Şeyhülislam Yahya

server-i sütûde-şi’âr: Övülmeye değer reis.
Dahîl-i der-geh-i lûtf u mürüvvetin oldum
Amân amân eyâ server-i sütûde şi’âr

servet: Ar. Zenginlik, varlık.
Nitekim eğlencesidir mâl ü servet câhilin
Ehl-i ifânın da mâl-ı bî-şümârıdır kitâb
Latifi (Kastamonulu Abdüllatif)
servet-i cihân: Cihan serveti.
Geh servet-i cihândan eder cehl-i behre-yâb
Geh lokma-i aşâdan eder akl-ı bî-nasîb

Ziyâ Paşa

servet-i efrâyiş: Artan servet.
Kâse-i leb-rîz fağfur olsa da vermez sadâ
Servet-i efrâyiş bulunca ağniyâ hastalanır

Koca Râgıp Paşa

serzeniş.
ser-zeniş: bk. ser.
setîre: Gçir) bk. setr.
setr: Ar. Örtme, kapama, gizleme. c. sütûr.
Setr için zâhid-i âlûde-meniş bâdesini
Perde eyler der-i mey-hâneye seccâdesini

Sâbit

Ol kadar dîdemde bî-efgen hayâl-i kadd-i yâr
Tohm-ı eşkim kanda düşse setr olur serv-i sehv

setr-i hicrân: Ayrılık örtüsü.
Ağlardı içi olursa handân
Handeyile ederdi setr-i hicrân

Abdülhak Hâmit

setr-i lika: Yüzü örtme.
Gayrıya yüz gösterir benden eder setr-i lika: Lutfunun mıkdârını ağyâra hep yüz gösterir

sütûr: Setr’ler, örtüler, perdeler.
Husûl-i ma’nîye dektir sutûra sarf-ı nazar
Olunca kasra resân nerdübâna yer kalmaz

Nâbî

sütûr-ı nüsha-i takdîr: Takdir kitabının satırları.
Değil tedbîr ile bir ferd kâdir-i mahv u isbâta
Sütûr-ı nüsha-i takdîre kimdir hâme uydurmuş

Koca Râgıp Paşa

setîre: Setîr’in müennesi, örtü, kapalı, örtünmüş.
Setîreyle izârın mühreletmiş ol büt-i nev-hat
Kumâşın rûy-ı kârın gösterip bâzâra yüz tutmuş

Nâbî

settâr: 1. Setreden, örten. 2. Bütün ayıpları setr eden (Allah).
Hudâ settârdır ta’n etme rinde ayb-bîn olma

Şeyh Galip

Ko benliği bende oluban bendi halâs et
Sayd eyleye bendesini ol bende-ı Settâr

Ümmî Sinan

Tutalım gözü açıklardan olmuşsun be hey zâhid
Huda settârdır ta’n etme rinde ayb-bîn olma

Şeyhülislam Yahya

settâr-ı uyûb: Ayıpları örten Allah.
Settâr-ı uyûba ediyor arz-ı dehâlet
Lâkin biri var ortada mahsûl-i sahâvet
abdülhak Hâmit
sütre: Perde, örtü, görüşü kapayan şey.
sütre-i muzlim: Karanlık örtü.
Lâkin sana lâyık bu derin sütre-i muzlim
Lâyık bu tesettür sana ey sahn-ı mezâlimi

Tevfik Fikret

settâr: bk. setr.
sevâ: Ar. Beraberlik, bir arada olma; eşit, denk.
Bir dilde ki aşkın odu ola peydâ
Hâşâ ki sevâ yanmaya hâşâk-âsâ

Şeyhülislam Yahya

sevâb: Ar. 1. Allah tarafından mükâfatlandırılan hareket, ecir. 2. Hayır işleme, hayırlı hareket.
Çîn saçı
Türk gamzesi etti gazâyı
Rum’da
Bunca hatâ vü mekr ile ecr ü sevâb içindedir
Şeyhi
Gehî miyânının kocdur gehi lebin emdir
Vebdli var ise cânâ benim sevâb senin
Edirneli
İlmî (kocdur-: kucaklatmak)
sevâd: Ar. Karaltı, siyahlık, karalık. 2. Yazı, karalama.
Arızında hat çıkıp tuttu sevâd zülfünü
Rûm’dan leşker varupdur sanki a’râb üstüne

İbni Kemâl
(varupdur: varmıştır)
Hattın görünce dedi budur nâme-i ecel
Sanma

Behiştî
’yi güzelim anlamaz sevâd

Behiştî

Bakma yâ
Rab sevâd defterime
Onu yak ateşe benim yerime

Ziyâ Paşa

sevâd-ı A’zam: En büyük siyahlık. (büyük şehir
Mekke-ı Mükerreme).
Yâr için her köşede bin dîv olur düşmen bana
Ey Sevâd-ı A’zam’ın muhkem hisârım, kandesin
Nesimi
Saçın durur dil-i bî-çâreye hemîşe makam
Garîbe şehr-i mülâim sevâd-ı a’zamdır

Hamdullah Hamdi

sevad-ı bûstân: Kara bostan.
Zemistân geldi hükm-i zemherîr erdi cihân üzre
Felek ak câmeler kesti sevâd-ı bûstân üzre

Ziyâ Paşa

sevâd-ı cürm: Suç karalığı.
Sevâd-ı cürm ile feyz-ı Hudâ’dan nâ-ümîd olma
Ziyâ-yı âftâba mâni olmaz âhen-i revzen

Nâbî

sevâd-ı çeşm ü kalb: Göz ve kalbin siyahlığı.
Hâl-i ruhunu gözler zülf-i siyâhın özler
Yahyâ sevâd-ı çeşm ü kalbimdeki süveydâ

Şeyhülislam Yahya

sevâd-ı defter: Defter siyahlığı.
Bakma yâ
Rab sevâd-ı defterime
Onu yak benim yerime

Ziya Paşa

sevâd-ı dîde: Gözün karalığı.
Gören hep anda görür fenn-i hikmetü’l-aynı
Sevâd-ı dîdesinin ders-hânesin biliriz

Nâbî

sevâd-ı dil: Gönül karalığı.
Aynıyla döndü nokta-i şekke sevâd-ı dil
Hâl-i siyâhın olalı hâtır-nişânımız

Nâbî

sevâd-ı efhâm: Anlayışların siyahlığı.
Zülf-i irfânına dil-beste arûsân-ı hayâl
Çeşm-i idrâkine dil-dâde sevâd-ı efhâm

Nâbî

sevâd-ı gîsû-yı cânâne: Sevgilinin saçının siyahlığı.
Girer mi dest-i dili hâne-gerd-i uşşâka
Sevâd-ı gîsû-yı cânânede şiken dediğin

Nâbî

sevâd-ı harf-i evrâk: Sayfa harflerinin siyahlığı.
Sevâd-ı harfi evrâk üzre şakk-ı hâmeden düşmek
Eder eş’âr-ı etfâlin tulûûn rahm-i mâderden

Nâbî

sevâd-ı hat: Kara yazı.
Yaraşır dense sevâd-ı hatta bikr-i fikrime
Pâk dâmen şâhid-i meh-tal’at-ı müşgîn-nikâb
nef’î
sevâd-ı kevn: Varlık âleminin siyahlığı.
Sevâd-ı kevn sütûr-ı berât-ı kudrettir
Sipihr beyzâ-yı tuğrâ-yı âferîniştir

Nâbî

sevâd-ı lafz: Söz siyahlığı.
Kümeyt-i ma’nî eyler sâha-i ıtlâkda cilve
Sevâd-ı lafzdan isterse pâyına ikâl olsun

Nâbî

sevâd-ı mahv: Mahvolma karanlığı.
Biziz o tahta-nişînân-ı bahr-i hayret kim
Sevâd-ı mahv denir bir kenâra dek gideriz

Esrar Dede

sevâd-ı nâ-becâ: Yersiz karanlık.
Ne mümkün pey-rev olmak
Nâbîi üstâda ey Sâmî
Sevâd-ı nâ-becâdır meşk-işi’ri kilk-i etfâlin
Sâmî
sevâd-ı nazm: Nazım karalığı. (müsvedde kâğıt).
Sevâd-ı nazma bakıp rûy-ı bahr-i kâğıdta
Aceb mi mâil olursa kenâra deryâ-dil

Esrar Dede

sevâd-ı nokta-i girdâb: Girdap noktasının siyahlığı.
Sevâd-ı nokta-i girdâba benzer merdüm-i çeşmim
Ki dâimgarka-igirdâb-ı eşk-i çeşm-ipür-hûndur

Fuzûlî

sevâd-ı rakam: Rakamın kara yazısı.
Devâtı gâliye-dân u buhûr olur kalemi
Benefşe-zâr behişte döner sevâd-ı rakam

Nef’î

sevâd-ı vech: Yüz karalığı.
Sevâd-ı vechini çeşmin ne ola örterse sîm-i eşk
Meseldir bu ki derler merdümün aybını mâl örter
Emrî (Emrî Çelebi)
sevâd-ı zülf: Saçın siyahlığı.
Arızından hat çıkıp tuttu sevâd-ı zülfünü
Rûm’dan leşker varıptır sanki
Arâb üstüne

İbni Kemâl

sevâd-nâme: Kara haber. sevâd-nâm-i a’mâl’
Emellerin kara haberi.
Biziz

Nâilî
ol rû-siyâh-ı şerm ü haclet ki
Sevâd-nâme-i a’mâlimiz sehv ü hatâdır hep

Nâilî
sevdâ’ 1. Çok kara, çok siyah. 2. Eskilerin insan mizacında kabul ettikleri dört unsurdan biri. 3. Aşk, sevgi. 4. Aşırı sevgiden doğan hastalık, melankoli. 5. İstek, heves, arzu. c. sûd.
Ahker-i nâr-ı firâk etti çü nûr-ı ârızın
Yeridir karşında yanmak eylesem sevdâ
Latîf
Âhi
Hatt-ı miskinin lebinde anber-i sârâ satar
Ruhların reng-i muhabbet benlerin sevdâ satar

Hayâlî Bey

sevdâ-yı aşk: Aşk sevdası.
Tıynet-i âdemde evvel konmasa sevdâ-yı aşk
Cenneti bir dâneye satmazdı ol dânâ-yı aşk
Hüdayi (İstanbullu Aziz Mahmut)
sevdâ-yı cihân: Cihan sevdası.
Gönül sâf olsa sevdâ-yı cihândan pâk olur zirâ
İbâdet-hâne-ı İslâmiyân’da büt-perest olmaz
Beliğ (Bursalı İsmail)
sevdâ-yı diğer: Diğer sevda.
Dile âteş-zen-i hicrân olan sevdâ-yı diğerdir
Biz
Mecnûn-ı deşt-i aşk eden
Leylâ-yı diğerdir

Leskofçalı Galip

sevdâ-yı gam-ı aşk: Aşk gamının sevdası.
Sevdim yine bir mâhı ki devrân güzeldir
Sevdâ-yı gam-ı aşkı gönülde ezelidir
Nizamî
sevdâ-yı süveydâ: Gönüldeki manevi aşkın sevdası.
Ol hâl-i siyeh kim görünür gird-i lebinde
Sevdâ-yı süveydâdan eder dilleri hâli

Nâbî

sevdâ-yı vasl: Kavuşma sevdası.
Eder sevdâ-yı vaslın fikr-i la’linle dili hayrân
Derûnundan olan esrârı mest-i pür-cefâ söyler

Âdile Sultan

sevdâ-yı vasl-ı yâr: Yâre kavuşma sevdası.
Bisütûni gül-şeni etmiş cûy-ı çeşm-i kûh-ken
Aşıka sevdâ-yı vasl-ı yâr ile dâg ile dâg üstü bâğ
Bâkî sevdâ-yı zülf’
Saçın siyahlığı.
Mihr salmazsan bana rahm eylemezsen bunca kim
Sâye teg sevdâ-yı zülfün pây-mâl eyler beni

Fuzûlî

sevdâyî: Sevdalı.
Ta’n etme sûfi bana gam-ı yârim üstüne
Sevdâyi âşıkam ko beni kârım üstüne

Hamdullah Hamdi

sevdâ-ger, sûdâ-ger: 1. Sevdalı, âşık. 2. Tüccar; ticaret, alışveriş. c. sevdâ-gerân, sûdâ-gerân.
sevdâ-ger-i nâz: Naz tüccarı.
Câna âşık nice dağ ursun o sevdâ-ger-i nâz
Gevher-i cân-geh-i hicrâna tahammül mü eder

Nâilî

sevdâ-ger-i sûk-ı Mînâ’
Mînâ çarşısının alışverişi.
Şevkin var alıp satmağa erbâb-ı niyâzı
Sevdâ-ger-i sûk-ı Minâ’dan mıgelirsin
Nâbî sevdâ-gerân, sûdâ-gerân: Sevdâ-ger’ler.
sûdâ-gerân-ı aşk: Aşkın sevdalıları.
Dil-ber ne denlü nâzik ü nerm olsa ol kadar
Sûdâ-gerân-ı aşk ile bâzâr-ı saht olur

Nâilî

sevdâ-penâh: Sevdaya sığınma.
Turra-i sevdâ-penâhın dillerin kullâbıdır
Çeşm-i rûhâni nigâhın cânların cezzâbıdır

Muallim Naci

sevdâ-penâhî: Sevdalık sığınma arama.
Gözlerin bir lahza gönlümden tebâüd eylemez
Göz göz etmiştir dil-i sevdâ-penâhi gözlerin

Muallim Naci

sevdâ-perest: 1. Tamahkâr. 2. Tutkun.
Bir siyeh-zülf ü siyeh-câme büt-i Îsâ-perest
Eyledi reng-i hayâliyle beni sevdâ-perest

Esrar Dede

sevdâ-zede: Sevdaya düşmüş, sevdalı.
Her şivene bin âşık-ı sevdâ-zede meftûn
Yâ Rab ne musibet ne belâ şivelerin var

Nevres-i Kadim

Oldu sevdâ-zede zülfün gam-ıla müşg-ı Hıtâ
Gör nice bağrını hûn etti onun bu sevdâ

İbni Kemâl
sevdâ-zede-i zülf-i siyâh-kâr: Günahkâr saç yüzünden sevdaya düşmüş.
Yine sevdâ-zede-i zülf-i siyâh-kâr oldum
Yine bir unmayacak derde giriftâr oldum
ebussuud Efendi
sevâî: Far. İpek.
Ölmez o sevâili, bürümcümlü kadınlar
Ölmez o elâ gözler, ipek kaşlı kadınlar

Midhat Cemal Kuntay

sevb: Ar. 1. Bez. 2. Elbise. c. esvâb, siyâb, İktisâ-yı sevb-i vuslattır tecerrüdden merâm
Sanma kim bihûde kıldı
Kays-ı nâlân insilâh

Memduh Paşa

sevdâ: bk. sevâd.
sevgend: Far. Yemin, and, kasem.
Geçmişim bâdeden aslâ dönüşüm yok içerim
Şeyh-i şehr içme diye bana verirse sevgend

Behiştî

sevk: Ar. İleri sürme, gönderme, götürme.
Mâderle peder olup bahâne
Sevk etti kazâ beni cihâne

Namık Kemâl

sevk-i kâinât: Kâinata gönderme.
Bir pula değmez benim indimde sevk-i kâinat
Alemi ben hiçe sattım bir sebil-i bey’-i bât
Yenişehirli Avni
sevk-i zevrak: Kayık gönderme.
Çeşm-i harisa cây-ı selâmet gelir hatar
Girdâba sevk-i zevrak eder nâ-hudâ-yı hırs

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

sâik: 1. Sevk eden, götüren. 2. Süren, sürücü. 3. mec. Sebep.
Himmeti sâik cemmâze-keşân eflâk
Kuvve-i hâkimesi kâfile-sâlâr felek

Yenişehirli Avnî

sâik-ı tedbîr: Tedbir sebebi.
Sû-be-sû sevk eyleyen hep sâik-i takdirden
Kimsenin destinde yok
Râgıb inân-ı ihtiyâr
koca Ragıp Paşa
saika: 1. Sevk eden, götüren. 2. Süren, sürücü.
Ne sabâ sâika dersem yaraşır sürâtte
Ki seğirdirken ona sâyesi olmaz hem-pâ

Nef’î

siyâk: Sözün gelişi, ifade şekli.
Ser-â-pây-ı cihân bâziçe-i dest-i tekâbüldür
Karâr etmek ne mümkün hâl-i âlem bir siyâk üzre

Nâbî

Bu siyâk üzre o mihr-i rahşân
Çarh-ı eyyâmı ederdi devrân
Enderunlu Fazıl siyâk-ı resm-i beled: Beled sözünün gelişi.
Rüsûm-ı âmed ü reft üzredir nizâm-ı cihân
Siyâk-ı resm-i beled hep bedel bozuntusudur

Nâbî

siyâk ü sibâk: Sözün gelişi, sözün uygunluğu.
Tasrih eylemezse de maksûdun ehl-i derd
Ma’lûmdur me’âli siyâk ü sibâktan

Nâbî

sevret: Ar. Şiddet, hiddet, öfke.
sevret-i ra’d: Gök gürlemesinin şiddeti.
Mâlik sesin o sevret-i ra’dinigayza ki
Her yerde hiss-i hakk-ı halâsın muharriki

Tevfik Fikret

sevsen: Ar. Susam.
sevsen-i âzâd: Serbestçe büyümüş susam.
Katlime hançer çekip âzürde kılma destini
Sevsen-i âzâdı bâğın tiğ-ı bürrândır bana
Figânî
seyâdet: bk. siyâdet.
seyâhat: Ar. Yolculuk, gezi, gezme, dolaşma.
seyâhat-i edvâr: Zamanları dolaşma.
Fikren kılar seyâhat-i edvâr dâimi
Bi-havf ü ictinâb nişib ü firâzdan
abdülhak Hâmit
seyyâh: Yolcu, gezgin. c. seyyâhûn, seyyâhîn.
seyyâh-ı bî-karâr: Kararsız seyyah.
Hiç bir belâ mı var ki gönül onu bilmeye
Seyyâh-ı bi-karârın olur âşinâsı çok

Şeyhülislam Yahya

seyyâh-ı hûş-yâr: Akıllı seyyah.
Ey Alem-ı Misâl’in seyyâh-ı hûş-yârı
Hiç kasr sûretinde gördün mü nev-bahârı?

Nedim
seyf: Ar. Kılıç. c. esyâf, süyûf.
Dökülür dâmen-i şemşîrine bin cevher-i cân
Sell-i seyf etmeden ol gamze-i cellâd henüz
Yenişehirli Avni
Eş’ârı alup götürdüler hayf
Kaldık hele biz bakıyyetü’s-seyf

Şeyh Galip

Câmi’-i seyf ü kalem dâfi’-işerr-i âlem
Kâmi’-i bîh-i sitem kâtı’-ı ırk-ı nîreng

Üsküdarlı Hakkı Bey

seyf-i gayret: Gayret kılıcı.
Böyle aks-endâz olursa suretin âyîneye
Seyf-i gayretle mukarrerdir dü-nîm olmak bana
Yenişehirli Avni
seyf-i Hak: Hak kılıcı.
Seyf-ı Hak’tan sunuluptur sana ey server-i dîn
Haşmet ü cûd ile sensin şeh-i merdân-ıgazâ
Aşkî
seyf-i İslâm: İslam’ın kılıcı.
Tığ gibi çalışır dîn yolunda her dem
Seyf-ı İslâm dese tan mı ona ehl-i firâk

Taşlıcalı Yahya Bey

seyf-i kâtı’: Kesen kılıç.
Girmese âteşe âhen ola mı pür-cevher
Seyf-i kâtı’ ola mı döğmese âhen-ger ger

Esrar Dede

seyf-i Mevlânâ: Mevlana’nın kılıcı.
Münkir-ı Al-ı Abâ’ya tîğdir her nutkumuz
Kâhir-i a’dâ-yı dîniz seyf-ı Mevlânâ biziz
Ağazâde Şeyh Mehmet
Dede
seyf-i meslûl: Kınından çıkarılmış kılıç.
Tîğ-ı tevhîd idi ebrû-yı
Resûl
Görünürdü iki seyf-i meslûl

Hakanî

seyf-i nev’-i beşer: İnsanoğlunun kılıcı.
Seyf-i nev’-i beşerin sun’-ı yedidir lâkin
Denilir levh ü kalem hâlıkı
Rabb-i müteâl
Şinasi seyf ü kalem: Kalem ve kılıç.
Ey seyf ü kalem, ey iki mahkûm-ı siyâsî
Ey behre-i fazl u edeb, ey çehre-i mensî

Tevfik Fikret

seyf ü sinân: Kılıç ve mızrak.
Seyf ü sinânla bârik olur çehre-i emel
Tîr ü kemânla vaz’ olunur en kavî temel

Abdülhak Hâmit

seyfu’llâh: Allah’ın kılıcı.
Hâlid b. Velid’in lakabıdır.
Seyf-ı Hak’tan sunuluptur sana ey server-i dîn
Haşmet ü cûd ile sensin şeh-i merdân-ıgazâ
aşkî (sunuluptur: sunulmuştur)
seyl: Ar. Sel, yağmur sonu suyun hızlı akması. c. süyûl.
Bozma ey mevc gözüm yaşı habâbın ki bu seyl
Komadı hîç imâret bu binâdangayrı

Fuzûlî

Sadâ-yı seyl çeker medd-i muttasılya’nî
Ki medd-i muttasıl ile olur kırâat-ı mâ

Fuzûlî

Çekildi seyl ile deryâ-yı
Kulzüm’e hâs u hâr
Beni hakikatte îsâl eder bu aşk-ı mecâz
Beliğ seyl-i Aremrem: Aremrem halkının seli.
Etti
İran’ı hücûm-ı sipehiyle vîrân
San
Sebâ sahrâsına seyl-ı Aremrem geldi

Seyyit Vehbî

seyl-i bâde: Şarap seli.
Seyl-i bâdedir yıkan gam kasrının bünyâdını
Meyl-i sâkîdir yapan gönlüm harâb-âbâdını

İbni Kemâl

seyl-i bârân-ı belâ: Bela yağmurunun seli.
Seyl-i bârân-ı belâ öyle harâb etmiştir
Müteazzirdir o vîrânenin içinde sükûn
Cinânî
seyl-i belâ: Bela seli.
Sahrâ-yı
Kerbelâ’da olan teşne-leblere
Rîg-i revânı seyl-i belâ kıldın ey felek

Fuzûlî

seyl-i cünûn: Cinnet seli.
Bunca evler yıktın ey seyl-i cünûn gördün mü hîç
Nâ-pezîrâ-yı imâret kılıp vîrânım gibi

Hersekli Arif Hikmet

seyl-i eşk: Gözyaşı seli.
Kûyuna gayrıları çekme rakîb-i har-tab’
Seyl-i eşkimle döner kadd-i dütâ dolâba
Bâkî
Geçmek için seyl-i eşkimden hayâlim askeri
Bir direkli iki gözlü köprüdür kaşım benim

Selimî (Yavuz Sultan Selim)

seyl-i eyyâm: Günlerin seli.
Bed-mest-i gazab elimde bu câm
Dursun diyorum bu seyl-i eyyâm

Abdülhak Hâmit

seyl-i ezvâk: Zevkler seli.
Nasıl kırıp çıkacak ?
Meşrebince bir halka
Kapılmamak ne kadar güç o seyl-i ezvâka

Tevfik Fikret

seyl-i fenâ: Yokluk seli.
Olısar seyl-i fenâdan çü harâb âhir-i kâr
Günbed-i kasrına vü çenber-i eyvânına yuf
Usûlî (Yenice Vardarlı) (olısar: olacak)
seyl-i havâdis: Havadis seli.
Bünyesin seyl-i havâdis yıksa âşık yok demez
Zâhidi gör gark-ı nimettir yine şâkir değil

Behiştî

seyl-i heves: Arzu, istek seli.
Seyl-i hevesle doldu
Yahyâ yine vâdî-i hevâ
Geçmeğe sa’y u himmet et kantara-i mecâzdan

Şeyhülislam Yahya

seyl-i hücûm: Hücum seli.
Edeli seyl-i hücûmun hâne-i zühdü harâb
Tövbenin bünyâdını hâtırda muhkem bulmadım

Nef’î

seyl-i pûyân: İnsan gibi koşan sel.
Firâz-ı kûha çıktıkça sanır onu görenler kim
Nişîbe rû-be-râh olmuş hemân bir seyl-ipûyândır
riyazi
seyl-i sirişk: Gözyaşı seli.
Seyl-i sirişki pâyına yârin nisâr edip
Ol serv-i nâza arz edelim mâ-cerâmızı
Nahifi
seyl-i sirişk-i dîde: Gözyaşı seli.
Ol hoş-hırâm-ı işve aceb hangi sûdadır
Seyl-i sirişk-i dîdem onu cüst ü cüdadır
Nedim seyl-i tûfân-ı belâ: Bela tufanının seli.
Her sehî-kad cilvesi bir seyl-i tüfân-ı belâ
Her hilâl-ebrü kaşı bir ser-hatt-ı meşk-ı cünün

Fuzûlî

seyl-bâr: Sel yağdıran.
Konmasın yâr eşiğinde hâk-i cismimdengubâr
Ey gözüm bil-lâh eşk-i seyl-bârumdan meded
Lamiî Çelebi
seyl-veş: Sel gibi.
Seyl-veş bizde küdüret hâktandıryoksa biz
Süy-ı bâlâdan bu hâke nâ-mükeddergelmişiz

Nâbî

süyûl: Seller.
Azm-ipür-nasrı ile ma’reke-ı Bedr ü Huneyn
Geh mecârî-i huyül ügehî mecrâ-yı süyül
Rızayi
süyûl-i âteş: Ateş seli.
Nihâyet işte adü, işte harp. dağlarda
Süyül-ı âteş ü hün dalga dalga çalkanıyor

Tevfik Fikret

sâil: Seyelân’dan; akıcı, akan, seyelan eden.
Dilden mi sâil olmuş engürdan mı peydâ
Gözden mi sâil olmuş peymâneden mi cârî

Namık Kemâl

seylâb, seylâbe: Far. Sel, sel suyu.
Seylâb kabrin eşti şimâl ü sabâ gelip
Mecnün-ı bî-kes öldüğü vaktin götürdüler

Hayâlî Bey

Olan hem-vâre-tıynet ıztırâb etmez havâdisten
Ki hâmün eylemez pâ-mâlî-i seylâbtan feryâd

Koca Râgıp Paşa

Seylâbı eşkim üzre gören çeşmimi dedi
Akar su üzre nice durur hayme-i habâb

İbni Kemâl

seylâb-ı adem: Yokluk seli.
Söyledim târîh-i menküt eyleyip bezl-i vücüd
Bastı seylâb-ı adem
Hayrî-i sâfî-tıyneti

Sürûrî
(Kastamonulu Hayri için söylemiş)
seylâb-ı dîde: Gözün sel suyu.
Kuyun yolunda döne döne aktı göz yaşı
Seylâb-ı dîde
Dicle-ı Bağdâd olupgider
Bâkî
seylâb-ı eşk: Gözyaşının sel suyu.
Seylâb-ı eşk içinde meded erdi hatt-ı dost
Çok vartadan halâs olur âdem duâ ile

Necati Bey

seylâb-ı eşk-i rû-be-râhYol üzerindeki gözyaşı seli.
Benden ol serv-i revânı böyle dâmen-çîn eden
Nâbîyâ seylâb-ı eşk-i rü-be-râhımdır benim

Nâbî

seylâb-ı eyyâm: Günlerin seli.
Eğer çiğnenmemek isterseler seylâb-ı eyyâma
Rücü etsinler artık
Müslümânlar sadr-ı İslâm’a

Mehmet Akif

seylâb-ı gam: Gam seli.
Yıkmağa dil mülkünü seylâb-ı gam gönderme kim
Seyl-i eşkim var iken seylâb ona hâcet değil

Cem Sultan

seylâb-ı rîz-i dûzah: Cehennemin akan seli.
Ol çeşm-i terde eşk-i nedâmet ki cûş eder
Seylâb-ı rîz-i dûzah isyân olup gider

Leskofçalı Galip

seylâb-ı sahârâ: Sahraların seli.
Ser-geşteleriz dûr olalı menbaHmızdan
Seylâb-ı sahârâ gibi bî-cây-nişestiz
Sâmi seylâb-ı sirişk: Gözyaşı seli.
Başımdan aştı seylâb-ı sirişkim vâdî-i gamda
Berü gel mâ-cerâ-yı aşkı başından geçenden sor

Hayâlî Bey

seylâb-ı ye’s: Üzüntü seli.
Seylâb-ı ye’s sürsün onun hânümânını
Her kim su katmak ister ise mâ-cerâmızı
Hilmî (Trabzonlu)
seyr: Ar. 1. Yürüme, yürüyüş; gitme. hareket. 2. Yolculuk. 3. Gezme, gezinme. 4. Eğlenmek üzere bakma. 5. Uzaktan bakıp karışmama. 6. Gezilecek görülecek yer.
Tevâzu’-kâmetin kavs etmeyen âlî maka. m olmaz
Mehi seyr et, hilâl olmazdan evvel bedr-i tâm olmaz

Hasan Kudsi

Aks-i nücûmı eşk-i revânumda seyr eden
Sandı hazân varakların ırmağa saldılar

Hayâlî Bey

Bu libâs-ı âriyetten ân olsa cân eğer
Kûy-ı cânânı eder seyr ü temâşâ mutlaka

Âdile Sultan

seyr-i âsümân: Gökyüzünü seyretme.
Mâh-ı nevdiryoksa sen kıldıkta seyr-i âsümân
Kaldırıp barmak getirmiş âsümân îmân sana

Fuzûlî

seyr-i bâğ: Bağı dolaşma, gezme.
Sûret-i dîvâr ediptir hayret-i aşkın bizi
Gayr seyr-i bâğ eder biz künc-i mihnet bekleriz

Fuzûlî

seyr-i cemâl-i yâr: Yârin güzelliğini seyretme.
Artırdı eşk-i çeşmimi seyr-i cemâl-i yâr
Evvel bahâra karşı edermiş sular gulüvv

Kemalzâde Ekrem Bey

seyr-i cihân: Cihanı seyretme.
Mesned-i hurşîde vermez künc-i târîkin gedâ
Göz yuman seyr-i cihândan mihr-i rahşân istemez

Hayâlî Bey

seyr-i çemen: Yeşilliği seyretme.
Yanına alıp rakîbi eyledin seyr-i çemen
Yanına kalır mı ey serv-i sehî seyreyle sen
Hüsrevî
seyr-i dîdâr: Sevgilinin yüzünü seyretme.
Gerçi yok tâkat
Neşâtî seyr-i dîdâr etmeğe
Kûşe-gîr-i hasret-i dîdâr-ı yâr olmak dagüç
Neşatî
seyr-i evc-i hüsn: Güzellik doruğunu seyretme.
Rahm edip çeşm-i siyâh ile bakarsa âşıka
Seyr-i evc-i hüsnü o mâhın dile âsân gelir

Âdile Sultan

seyr-i Freng-istân: Avrupa’yı seyretme.
Fikr-i zülfün gönlüne geldi rakîbin ey sanem
İki tersâ-beççedir seyr-ı Freng-istân eder
Enverî
seyr-i gül-istân: Gül bahçesinde dolaşma.
Bahâr erse yine seyr-i gül-istân olduğun görsem
Güzel seyreylemek uşşâka âsân olduğun görsem

Nef’î

Tâ ki ol gül-ruh gelip seyr-i gül-istân eyleye
Avniyâ dâim ter olsun eşk-i çeşminle çemen
Avnî
seyr-i gül-şen: Gül bahçesini seyretme.
Seyr-i gül-şen edelim gül gibi dil-berler ile
Vaktidir salınalım kaddi sanevberler işe
Enverî
seyr-i gül-zâr-ı cemâl: Güzelliğin gül bahçesini seyr etme.
Seyr-i gül-zâr-ı cemâlinden beni men’ eyleme
İller içre bu meseldir kim göze olmaz yasak
Şerifi seyr-i hat-ı ârız-ı cânân: Sevgilinin yanağının çizgisini seyretme.
Yine dil seyr-i hat-ı ârız-ı cânâna gider
Ol yeni bâğçeyi görmeye seyrâna gider
Enverî
seyr-i Hisâr: Hisar’ı seyretme.
Lezzet-perest-i sîne hüsn-ı Gelû’yu bilmez
Hep sâkin-ı Sitanbul seyr-ı Hisâr’agelmez

Nâbî

Söylenmez ol perî ile seyr-ı Hisâr’ımız
Zannetme ey dil onu hemân söylerim sana

Nedim
seyr-i kenâr: Deniz kıyısını seyretme.
Nev-bahâr oldu nice evde karâr eyleyelim
Su gibi bâğa varıp seyr-i kenâr eyleyelim
Revanî seyr-i lâle-zâr: Lâle bahçesini dolaşma.
Ey Fuzûlî dâg-ı hicrân ile yanmış gönlümü
Lâle-zâr açsaydı seyr-i lâle-zâr etmez midim

Fuzûlî

seyr-i ma’allâh: Allah ile birlikte.
Bî-nişân u lâ-mekân sırrında pinhân olmayan
Bulmaya seyr-i ma’allâh sırrın el-hakk el-gıyâs

Ümmî Sinan

seyr-i mâh: Ayı seyretme.
Seyr-i mâhı âbda mâhî ile hem-çeşm edip
Alemi bu kasr yerden göğe dek şâd eyledi

Nâbî

seyr-i sâgar: Kadehi seyretme.
Bir dem şarâbın sohbetin iki cihâna vermeziz
Kim seyr-i sâgar lutfunu devr-i zemânda görmedik

Necati Bey

seyr-i sahrâ: Sahra dolaşması.
Ferhâd’a zevk-ı sûret
Mecnûn’a seyr-i sahrâ
Bir râhat içre herkes ancak benim belâda

Fuzûlî

seyr-i semend-i sırr: Sır atının seyri.
Seyr-i semendi sırrına meydân-ı aşk teng
Pervâz-ı mürg-i fikretine lâ-mekân fezâ
Şeyhi seyr-i Skender: İskender’i seyretme.
Ab-ı Hayât olmayıcak kısmet ey gönül
Bin yıl gerekse
Hızr ile seyr-ı Skender et

Zeynep (Zeynünnisa Hanım)

seyr-i tabîî: Normal seyr.
Şol taraftan nenin zirvesi tekmîl çürümüş
Hastalık seyr-i tabiîsini almış, yürümüş

Mehmet Akif

sâir: 1. Seyreden, harekette olan, yürüyen; geçen, dolaşan. 2. Bir şeyden arta kalan şey. 3. Diğer, başka. zıll-ı mübhem-i sâir, o mevceler, o cibâl
Birer misâl-i emeldir ki reh-güzârında

Tevfik Fikret

Şu pâre pâre bulutlar ki gökte sâirdir
Ukûsu makberdir bin mezârı şâirdir

Kemalzâde Ekrem Bey

seyrân: Gezip dolaşma, bakıp seyretme.
Giryân giryân kılırdı seyrân
Hayrân hayrân gezerdi heryan

Fuzûlî

Cemşîd-i kerem-pîşe ki seyrâna çıkınca
Hûrşîdgibi hâk-i rehin ferşi zer eyler

Nef’î

Bir gülün bin hârı, bir yârin nice ağyârı var
Alem-ı Lâhût’a baksın özge seyrân isteyen
Hanîf (İbrahim)
Sevdiğim cânâ yolunda hâke yeksân olduğum Îddir çık nâz ile seyrâna kurbân olduğum

Nedim
seyrân-ı Mısr: Mısır’ı dolaşma.
Gönül subh-ı cemâlin gördü zülf-i şâmdan geldi
Müsâfirdirşehâ seyrân-ı Mısr’a
Şâm’dan geldi
enverî
seyrân-geh: Seyran yeri.
Ol ki hilâl kadrini bedr etmek isteye
Seyrân-geh-i sipihr-i murâdı dolanmalı

seyyâr: Daima ayakta gezip dolaşan.
Maksada ermek için fikren olurken seyyâr
Yolların cümlesini tecribe eyler hûş-yâr

Abdülhak Hâmit

seyyâre: Güneşin etrafında dönen ve ondan ışık alan gezegenler. c. seyyârât.
Seyyâreden heyâkil-i nûr astı boynuna
Kıldı sipihri dehşet-i şemşîri bî-karâr
NeVî
Çıkmadan seyre sipihrin sû-be-sû seyyâresi
Dîde-igiryânımın yıldızları seyyâr idi

Üsküdarlı Hakkı Bey

seyyâre-i arz: Arzın seyyaresi.
Seyyâre-i arzı târık olmuş
Yükseklere doğru âzim oldun

Muallim Naci

seyyâre-i eşk: Gözyaşı yıldızları.
Burc-ı çeşmimden olur seyyâre-i eşkim revân
Her kaçan ol âfitâbım dîdeden pinhân olur
Zâti
seyyâre-veş: Seyyare gibi.
Hink-igerdûn-gerd ile seyyâre-veş seyr eylesen
Devlet ü baht u şeref önünce olurpeyk-i râh
nizami
seyyârât: Seyyareler.
Dağ demez, taştır demez çarpar; ne coşkundur bu kan
Sanki seyydrdtı kopmuş bir semâdır çağlayan

Midhat Cemal Kuntay

seyrân: bk. seyr.
seyyâh: bk. seyâhat.
seyyâl: Ar. Seyelân’dan; akıcı, akan.
Yalnız bu derin gökte senin açtığın izler
Bir gizli gamın şehka-i seyyâlini gizler
ahmet Hâşim
seyyâle: Su gibi akan şey, mayi, sıvı.
Mey âteş-i seyyâledir mînâ kadehle lâledir
Yagonca-i pür-jâledir açmış nesîm-i subh-dem

Nef’î

Meh bile zucretle âgûşunda ağlar hâlenin
Gönlüme te’sîri olmaz âteş-i seyyâlenin
Recaizade Ekrem
seyyâr: Çllr) bk. seyr.
seyyâre: bk. seyr.
seyyiât: Ar. Seyyie ve sû’ in çokluğu.
Dalmışam bahr-i şekâvet içre kârım seyyiât
Yâ İlâhî sen hidâyet eyle bana ver necât
İkbalî, Meftunî (Sultan II. Mustafa)
seyyib, seyyibe: Ar. Dul kadın. c. seyyibât.
seyyibât: Seyyib’ler.
Seyyibât olsa dahi ma’mûre
Alagör bâkire-i bâkûre

Sünbülzade Vehbi

seyyid: Ar. 1. Hz. Muhammed’in torunu
Hz. Hüseyin’in soyundan olan kimse. (Hz. Hasan’ın soyundan gelenlere de “şef denir.)
2. Efendi, ileri gelen, bey; ağa; başkan. c. sâdât.
Öyle bir seyyid ki zâtı fahr-i sâdât-ı kirâm

Ey hâme-i nâkıs-beyân başla duâ-yı seyyide
Etsen de sarf-ı iktidâr durma senâ-yı seyyide

Seyyid-i asfiyâ-yı emcâd’
Şeref ve haysiyet sahibi temiz kişilerin seyyidi (Hz. Muhammed ‘s. a. s. ’)
Ey Hüsrev-i taht-gâh-ı irşâd
Ey seyyid-i asfiyâ-yı emcâd
Vassâf
seyyidü’l-beşer: İnsanoğlunun seyyidi (Hz. Muhammed ‘s. a. s. ’)
Taş bağladı mecâ’a ile batn-ı pâkine
Dünyâya rağbet eylemedi seyyidü’l-beşer

Ziyâ Paşa

Seyyid-i nev’-i beşer: İnsanoğlunun seyyidi, efendisi, ulusu. (Hz. Muhammed ‘s. a. s. ’)
Seyyid-i nev’-i beşer deryâ-yı dürr-i ıstıfâ
Kim sepiptir mu’cizâtı âteş-i eşrâre su

Fuzûlî

Seyyidü’l-verâ: Peygamberlerin sonuncusu. (Hz. Muhammed ‘s. a. s. ’)
Ayât-ı muhkemât ile te’dîbişercinin
Hak’tan müeyyed oldu eyâ
Seyyidü’l-verâ
Lamiî Çelebi
sâdât: Seyyid’ler, bir kavmin büyükleri. 2. Nesil ve nesep bakımından
Hz. Muhammed peygambere yakın olan kimselere verilen isim.
sâdât-ı kabîle: Kabilenin seyyitleri.
Sâdât-ı kabîle oldular cem’
Bu re’y-i rezîneyaktılarşem’

Şeyh Galip

sâdât-ı kirâm: Büyük seyyitler.
Hâdim-i halka-be-gûş dürrü sâdât-ı kirâm
Bende-i bâr-gehi cûdî hezârân çelebi

Nazîm (Yahya)

sezâ: Far. Uygun, münasip, yaraşır.
Bihterîn-i vüzerâ âsaf-ı sânî ki sezâ
Nâmına eyler ise cevher-i evvel ikrâm

Nâbî

Seyf-ı İslâm’a değil sâika ta’bîri sezâ
Öyle bir sâika indirmedi takdîr henüz

Muallim Naci

Nazar olunsa veli dîde-i hakikatle
Alâka-i dil ü cân olmaya sezâ nesi var

Ziyâ Paşa

sezâ-yı hâhiş: İstenmeye layık.
Tasavvurumda dahi himmetim olup mâni
Sezâ-yı hâhiş olur bir emel beğendiremem

Şeyh Galip

sezâ-yı kadd-i tahsîn: Övülen boyuna uygun.
Yine ol şeh sezâ-yı kadd-i tahsîn görmedi

Nâbî

Perend-i şir-i rengînim bugûne hoş-kumâş ettim

Nâbî

sezâ-yı merhamet: Merhamete uygun.
Bilmezem bu hilkat-i âlemde mi insâf yok
Olmadım mı yoksa ben hâlâ sezâ-yı merhamet
Avnî sezâ-yı mürg-i dilGönül kuşuna layık.
Gonca-i vaslı dilersen hâr sezâ-yı mürg-ı dil
Semt-i kûy-ı yâre var gül-zâr-ı vahdet ondadır

Âdile Sultan

sezâ-yı reşk: Kıskanılmış uygunluk.
Hani ol dem ki leb-i yâre leb-nihâde idim
Sezâ-yı reşk olacak rütbeden ziyâde idim

Nâbî

sezâ-yı tîğ: Kılıca layık.
Sezâ-yı tîğ olur haddin tecâvüz eyleyen mûlar
Onunğçin tîğden âzâdedir müjgân ü ebrûlar

Nâbî

sezâ-vâr: Uygun, münasip, yaraşır.
Sezâ-vâr olmaz ol sadra eğer
Dârâ eğer
Behmen
Bu dil yârin serîridir verilmez bir yol ağyâre
Muradî (Sultan III. Murat)
Ey benim derdimi düşvâr gören
Ey beni ta’na sezâ-vârgören

İsmail Safa

Feyyâza buhl nisbeti hâşâ revâ değil
Hikmet hemen o lutfa sezâ-vârlıktadır

Nâbî

sezâ-vâr-ı sücûd: Secdenin uygunu.
Kbletü’l-halk afâf-ı melekût olmuş idi
Olmadan kaleb-i salsal sezâ-vâr-ı sücûd
Yenişehirli Avni
sıbg, sıbga, sabg: Ar. 1. İçine boya veya kumaş batırılan boya kovası. 2. Din, mezhep. 3. Hristiyanların vaftizi.
sıbgatu’llah: Allah’ın boya kabı.
Benzemez reng-i ruh-i yâra melâhatte yine
Sıbgatu’llah ise ger nakş-ı bîhîn-iyâkût

Hersekli Arif Hikmet

sıbt: Ar. Torun. c. esbât. sıbt-ı Ahmed
Hz. Muhammed’in torunu.
Anıp ahvâl-i sıbt-ı Ahmed’i aşr-ı Muharrem’de
Yezîd ü kavmine kim la’net etmezse
Yezîd olsun

Kâzım Paşa
(Koniçeli Musa)
sıbt-ı şehinşâh-ı mülk ü dîn: Din ve ülke şahının torunu.
Çün düştü hâke sıbt-ı şehinşâh-ı mülk ü dîn
Sarsıldı bîm ü haşyet ile tâk-ı heftmin

Üsküdarlı Hakkı Bey

sıbteyn: Hz. Muhammed (s. a. s.)in torunları, Hz. Hasan ve
Hz. Hüseyin için kullanılır.
Midhat-i sıbteyn ile verdikçe ben ma’nâya reng
Bâğ-ı hüznün gül-nihâli sebz ü âlîdir sözüm
Yenişehirli Avni
Şâh-ı kevneyn ü imâmü’l-haremeyn
Cedd-i sıbteyn ü Nebiyyü’l
Sakaleyn
Hakmî sıbteyn: bk. sıbt.
sıddîk: bk. sıdk.
sıdk: Ar. 1. Doğruluk, gerçeklik. 2. İç, yürek temizliği.
Çün var idi mestlikte lâfım
Tâ anlana sıdkım u hilâfm

Fuzûlî

Pâk idi sıdk u safâ âyînesiydi sîretim
Rû-nümâ olmazdı anda bed-sigâlin sûreti
nevres-i Kadim
Bu da nâdir bulunur âlemde
Kalmamış sıdk u vefâ âdemde

Sünbülzade Vehbi

Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selâmetten
Çekildik izzet ü ikbâl ile bâbı hükûmetten

Namık Kemâl

sıdk-ı daVâ-yı hulûs: Temizlik davasının doğruluğu.
Gönüldür sıdk-ı daââ-yı hulûsa şâhid âdil
Miyân-ı râst-gûyânı muhabbette yemîn olmaz

sıdk-ı derûn: İçten gelen bağlılık.
Öpüp kitâb-ı ruhun eyledim hezâr kasem
O şûha sıdk-ı derûnum inandırıncaya dek

Nâbî

sıdk u vefâ: Doğruluk ve sadakat.
Bu da nâdir bulunur âlemde
Kalmamış sıdk u vefâ âdemde

Sünbülzade Vehbi

sadakat: Dostluk, içten bağlılık, vefalılık, yürek doğruluğu.
İnsâna sadâkat yakışır görse de ikrâh
Yardımcısıdır doğruların
Hazret-ı Allah

Ziyâ Paşa

sadâkat-semîr: Doğruluk meyvesi.
Keşf eyleyince sonra bu mâ-fi’z-zamîrini
Gördük nedir vezîr-i saddkat-semîrini

Abdülhak Hâmit

Bey
sâdık: 1. Doğru, gerçek. 2. İçten bağlılığı olan. c. asdıka.
Bende
Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dddı var
Âşık-ı sâdık benim
Mecnûnun ancak adı var

Fuzûlî

Sâdık görünür kisvede erbâb-ı hıyânet
Mürşid sanılır vehlede ashâb-ı dalâlet

Ziyâ Paşa

Geh var deyip ağzınagehî yok dese âşık
Bu sözde ne kâzib der ona kimse ne sâdık
Refikî sâdıku’l-vacd: Sözünde duran.
Sâdıku’l-va’d olur ehl-i himmet
Şimdi ol zümrede vardır kıllet

Sünbülzade Vehbi

asdika: Sâdık’lar.
Bir acîb âlemdeyiz rif’atte hep ehl-i hilâf
Kavline f’li muvâfk asdika eksilmede

Bağdatlı Ruhi

Merâsim meclis-i üns-i sebük-rûhâna sıklettir
Miyân-ı asdıkada şart-ı ülfet terk-i külfettir

Hersekli Arif Hikmet

sıddîk: 1. Çok doğru ve sözünün eri kimse. 2. Hz. Ebubekir’in lakabı.
Bâ-husûs ol reh-i tahkîka refik
Zıll-ı Hakk-ı Hazret-ı Sıddîk-i atîk

Hakanî

sıddîk-i azîmet: Gidilen doğru yol.
Tarîkinde delîl ister isen sıddîk-i azimettir
Olur her hatvede bir nakş-ı pây-i reh-nümûn peydâ

Ziya Paşa

sıfat: Ar. Vasf’tan; 1. Hâl, keyfiyet, şekil, suret, varlık. 2. Nişan, alamet. 3. Yüz, çehre; kılık. 4. Bir şeyin veya bir şahsın hâli. 5. Unvan, lakap. 6. gr.
Sıfat. 7. “gibi, şeklinde” anlamlarında kelime sonuna gelerek birleşik kelimeler yapar. c. sıfât.
Gözünün ağı beyâz idi katı
Kâbil-i vasf değildir sıfatı

Hakanî

Tahsil edersin ma’rifet buldun erenlerden sıfat
Hak’tan olursun mültefid dinle sadâ-yı “bi’ş-nev’i”

Esrar Dede

sıfat-ı hüsn: Güzel yüz.
Sıfat-ı hüsnün eder haste
Fuzûi ne aceb
Hüsn-i güftârda ger eylese
Hassân ile bahs

Fuzûlî

sıfat-ı rezm: Savaş şekli.
Sıfat-ı rezmini gûş edene suhriyye gelir
Harf-ı Dârâ vü Skender sühan-ı Giv ü Peşen

Nedim
sıfât: Sıfat’lar. Îzid serîr-i hüsne seni kıldı pâdişâh
A’lâ kemâli zâtike fi ahseni’s-sıfât
Fuzûlî (Allah seni güzellik tahtına padişah etti.
Zatının tamlığını sıfatların en güzelleri içinde yükseltti.)
al-sıfat: Kırmızı renkli.
Tûtî-i al-sıfat yine sürâhîden akıp
Âşiyân-ı kadehe indi süzüldü mey-i nâb
Rızayi
Âyîne-sıfat: Ayna şeklinde, ayna gibi.
Âyîne-sıfat sîr olamazsın bu suverden
Etsen ne kadar âlem-i dünyâyı temâşâ
Tâlip (Bursalı Mehmet)
bağdâd-sıfat: Bağdat gibi.
Kaldı keçkûl be-kef sâil-ı Bağdâd-sıfat
Bâb-ı dâdında ilâhî okuyup
Bermekiyân
Şinasi
bâkî-sıfat: Baki gibi.
Bâkî-sıfat verdin elem ettin gözüm yaşını yemm
Kıldın garîk-i bahr-i gam deryâlara saldın beni
Bâkî
cellâd-sıfat: Cellat gibi.
Kıldı âşıkları cellâd-sıfat tîr-i müjen
Var mı bir haste ki ol tu’me-işemşîr değil
Cinânî
cû (y)-sıfat: Irmak gibi.
Cû-sıfat her dem ki nahl-i ka metin yâd eylerim
Baş urup derdinle taştan taşa feryâd eylerim

Namık Kemâl

deryâ-sıfat: Deniz suyu gibi.
Sâhili yok
Lâmi’î gördüm bu derd ü hayretin
Acıyıp deryâ-sıfat bî-hadd ü pâyân ağladım
Lamiî Çelebi
fârûkî-sıfat: Ayırt edici özellikli.
Dâver-i sâhib-i adâlet şâh-ı fârûkî-sıfat
Mâhî-i zulm ü dalâlet hâmî-i şer’-i mübîn

Ziyâ Paşa

ferişte-sıfat: Melek huylu.
Gönlünde kaldı hayâlin gel ey ferişte-sıfat
Hezâr
Dâî gibi kul sanagulâm olsun
Ahmed-ı Dâî
ferrâş-sıfat: Hizmetçi gibi.
Yine ferrâş-sıfat destine cârûb almış
Ki ede hidmet hâk-i der-i dâver sünbül
Bâkî
Fuzûlî-sıfat: Fuzûlî gibi.
Habs-i hevâda koyma
Fuzûlî sıfat esir
Yâ Rab hidâyet eyle tarîk-ı fenâ bana

Fuzûlî

gûy-sıfat: Top gibi.
Düştükçe hâke gûy-sıfat kelle-i adüvv
Pây-ı semendi tut ki ona savlecân olur

Nef’î

Hâtem-sıfatâ: Ey Hâtem-ı Tâ (î) gibi cömert unvanlı olan.
Hâtem-sıfatâ tab’ u dil ü dest-i kerîmin
Deryâ-yı himem kân-ı kerem ebr-i atâdır

Nedim
hayvân-sıfat: Hayvan gibi.
Sa’y kıl ilm-işerif şeb ü rûz
Kalma hayvân-sıfat ol ilm-âmûz

Nâbî

Hindû-sıfat: Hintli gibi.
Hâlin ki zülfüne dolaşıp alnına ağar
Hindû-sıfat kemend ile eyvâna kasd eder
Şeyhi
hûrşîd-sıfat: Güneş gibi.
Hûrşîd-sıfat rûşen eden âlem-i cânı
Vasfı ruh-ı cânân ile
Zâti gazelidir
Zâti
jâle-sıfat: Çiy tanesi gibi.
Sahn-ı gül-zâra düşersen yeridir jâle-sıfat
Nevbahâr oldu gül açıldı güzellendi çemen
Bâkî
kej-düm-sıfat: Eğri görünüşlü.
Taylasânına dolaşma zâhidin ey rind olan
Kıl hazer kej-düm-sıfattır zehri kuyruğundadır

Hamdullah Hamdi

kûh-sıfat: Dağ gibi.
Bunca kim kûh-sıfat başıma taşlar urulur
Dîde-i bahtım uyanmaz ne ağır uykuludur

Fuzûlî

lâle-sıfat: Lale renginde.
Gül gibi hurrem ü handân ola rû-yı bahtın
Sâgar-ı âvşin ola lâle-sıfat cevher-dâr
Bâkî
mâr-sıfat: Yılan gibi.
Tiryâktir çün leb-i dil-ber ne gam ey dost
Zülf-i siyehin mâr-sıfat gerçi semi var
Muhibbî
Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)
mecnûn-sıfat: Mecnun gibi.
Dilâ
Mecnûn-sıfat uryân-ı ışk ol pîrehenden geç
Belâ meydânının gerçek şehidiysen kefenden geç

Hayâlî Bey

mesîhâ-sıfat: Mesih gibi.
Ruh-bahş oldu
Mesîhâ-sıfat enfâs-ı bahâr
Açtılar dîdelerin hâb-ı ademden ezhâr
Bâkî
nâfe-sıfat: Nafe sıfatlı.
Her ki leylî saçın âşüftesidir nâfe-sıfat
Post-pûş olur ü Mecnûn gibi sahrâya düşer
Nizamî
nâs-sıfat: İnsan sıfatı.
Eyleme inkâr gizli nice bin vardır velî
Nâs-sıfat ile sıfatlanır bilinmez evliyâ

Âdile Sultan

nergis-sıfat: Nergis gibi.
Cür’a-rîz olsa eger gül-şene câm-ı keremin
Tuta nergis-sıfat elde kadeh-i zer sünbül
Bâkî
pervâne-sıfat: Pervane gibi.
Yan âteşe pervâne-sıfat eyleme efgân
Ey âşık-ı miskîn budur âdâb-ı muhabbet

Şeyhülislam Yahya

sâye-sıfat: Gölge gibi.
Dilersen olmağa gün gibi âsumân-rif’at
Yüzünü sâye-sıfat hâk-i râh ol yire ur

Hayâlî Bey

semender-sıfat: Semender sıfatlı.
Gördü ki pertâb-ı semender-sıfat
Hemser-i âteş-kede-ı Sûmnât

Nâbî

sünbül-sıfat: Sünbül şeklinde.
Nükhet-i zülfünle geldikçe nesîm-i nev-bahâr
Turra-i sünbül-sıfat âşüfte-hâl eyler beni

Nedim
sütûde-sıfat: Övülmeye layık.
Güşâde-baht ü kavî tâli ü bülend ikbâl
Huceste zât u sütûde-sıfat u pâk-nihâd
Nefi
şâne-sıfat: Tarak gibi.
Çok aradım taradım şâne-sıfat çâk oldum
Bulmadım mislini ol turra-i anber-bûnun
Seyyit
Sabri
şeytân-sıfat: Şeytan şeklinde.
Çıkarır âdemi şeytân-sıfat cennetten
Şâh-ı gendüm gibi ol kadd-i nihâli küçücük

Neşet (Hoca Süleyman)

şîrîn-sıfat: Şîrîn görünümlü.
Hüsrev-i eflâkdır destinde san bâz-ı sefid
Yayınur
Şîrîn-sıfat havz içre bî-mi’zer güneş
Lamiî Çelebi
tîr-sıfat: Ok gibi.
Çün râh-ı Hak’ta tîr-sıfat müstakimsin
Nusret ederse tan mı izin tozuna sabâ
Lamiî Çelebi
tuğra-sıfat: Tuğra şeklinde.
Ulüvv-i kadr ile tuğra-sıfat müdâm olsun
Bülend-mertebe vâlâ-mahal refüş-şân
Cmânî
uşşâk-sıfat: Âşıklar gibi.
Hammâm ki âyîne-i sîmîn-bedenândır
Uşşâk-sıfat âteşi kalbinde nihândır

Nâbî

ümmîd-sıfat: Ümit işareti.
Çeşm-i âşık gibi fevvâreleri pür-cûşiş
Târ-ı ümmîd-sıfat âbı kesilmez kat’â

Nâbî

zerre-sıfat: Zerre kadar.
Dil zerre-sıfat şevk ile girse ne ola raksa
Olduk yine bir pençe-i hurşîde rübûde

Nedim
sıfr, sıfır: Ar. Hiç, sıfır. c. asfâr.
Olur bidâyet-i sıfır intihâ-yı her asfâr
İ’dâd-ı fazl u kemâlâtın edemez ma’dûd
Sâmi sıfr-ı ma’kûs: Akseden sıfır.
Bahşiş-i nâ-be-mahal cûddan olmaz ma’dûd
Sıfr-ı ma’kûs ile artar mı hesâbı rakamın
Beliğ
asfâr: Sıfır’lar.
Olur bidâyet-i sıfır intihâ-yı her asfâr
İ’dâd-ı fazl u kemâlâtın edemez ma’dûd
Sâmi asfâr-ı ulûf-ı erkâm: Rakamların dağıtım sıfırları.
Neyyîr-i menkıbet-i vasfın olunmaz ta’dâd
Olsa encüm kadar asfâr-ı ulûf-ı erkâm
Hâzık
sıhha, sıhhat: Ar. 1. Gerçeklik, doğruluk. 2. Sağlık, sağlamlık. 3. ed. Sözün yanlış ve eksik olmaması.
Derdin ile yatan hastelere âfiyet olsun
Zehr-i gamını nûş edenin cânına sıhha

Behiştî

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Sıhhat gibi bîmâr-ı gama geç geliyorlar
Öldürdü bizi nâz-ı etıbbâ ne belâdır

Sâbit

Bilmedik zevk-ı visâlin, çekmeyince firkatin
Olmayınca hasta, kadrin bilmez insân sıhhatin

Fıtnat

Hanım
sıhhat-i ahbâr: Haberlerin doğruluğu.
Hecr bîmârı tenim bâd-ı sabâdan dem-be-dem
Sıhhat için sıhhat-i ahbânn eyler ârzû

Fuzûlî

sıhr: Ar. 1. Kız alıp vermede akraba olan kimse (enişte). 2. Evlenmekle meydana gelen yakınlık.
sıhr-ı güzîn: Seçkin yakınlık.
Gelip bu meclise fasl-ı bahâr-veş kıldın
Misâl-i gül dil-i sıhr-ı güzînin handân

Nedim
sıhr-ı Nebî: Peygamber yakınlığı.
Sana kaldı meded ü merhamet ey sıhr-ı Nebî
Ne düşerse onu kıl şânına bast u temhîd
Kâzım sıkl, sıklet: Ar. Ağırlık, yük; sıkıntı.
sıkl-i tekellüfât: Külfetli işlerin ağırlığı.
Zaîf ü acz ile sıkl-i tekellüfâta hamûl
Zalûm ü cehl ile himl-i emânete hammâl
Şeyhi
sıklet: 1. Ağırlık, yük. 2. Sıkıntı. c. eskâl.
Dâr-ı dünyâ bir misâfir-hânedir belli beyân
Sıklet imiş kişiye bu dünyede zînet denen

Ümmî Sinan

Bir gazel söylesen olmaz mı berây-ı hâtır
Ne kadar sıklet ise nazm-ı mukaffâ-yı adem

Akif Paşa

Bende-i pîr-i harâbâtım ki yoktur sıkleti
Zâhid-i zerrâkın olsun ilmi de irfânı da

Şeyh Galip

İdrâk-i maâlî bu küçük akla gerekmez
Zîrâ bu terâzû o kadar sıkleti çekmez

Ziyâ Paşa

Nedir hevâdaşu a’sâbı öldüren sıklet
Bu bir teneffüs-i gûl-i cahîm pür-dehşet

Kemalzâde Ekrem Bey

sıklet-i âr: Utanma ağırlığı.
Âşık ım âşıka şûrîdelik a’lâ yaraşır
Pek denâet görünür sıklet-i ârı çekemem

Nef’î

sıklet-i bâr-ı kasâvet: Kasvetli yükün ağırlığı.
Cebra’il olsa dahi hem-dem-i gayret-kârım
Sıklet-i bâr-ı kasâvet yine gitmez benden
Yenişehirli Avni
sıklet-i dest-i nabz: Nabız elinin ağırlığı.
İki parmağı arasında ecel
Verir sıklet-i dest-i nabza halel

Keçecizade İzzet Molla

sıklet-i peşmîne: Sufi elbisesinin ağırlığı.
Çekse ne aceb sıklet-ipeşmineyi zâhid
Meşhûr meseldir hara olsun mu semer bâr

Seyyit Vehbî

sıklet-i tâc u kabâ: Taç ve elbise ağırlığı.
Zâhidâ o denlü sıklet-i tâc ü kabâ ile
Uçmak ümîdin etmez idi ebleh olmasa
Nergisî sıklet-i tekfîn: Kefenlemenin ağırlığı.
Bir aceb feyz-i mücerred var ki tîğ-ı gamzede
Sıklet-i tekfinden etmiş şehîdân insilâh

Memduh Paşa

sıklet-keş: Yük taşıyan, ağırlık çeken.
Çâbük-ter olduğungam-ı nâ-geh-res-i heves
Sıklet-keş-i misâfr-i bigâh olan bilir
Nâbî sıklet-keş-i müsâfir-i bî-gâh: Zamansız misafirin ağırlığı.
Çâbük-ter olduğun gam-ı nâ-geh-res-i heves
Sıklet-keş-i müsâfir-i bi-gâh olan bilir

Nâbî

sakil: 1. Ağır. 2. Sıkıntılı, can sıkıcı. 3. Çirkin. c. sükalâ, sikâl.
Bârını gerden-i ahbâba edenler tahmil
Ne kadar olsa sebük-rûh olur elbette sakil

Koca Râgıp Paşa

Varma çağrılmadığın yere köpek gibi hemân
Kovmasınlar seni mecliste sakil olma sakın
Havayî
eskâl: Sıkal’ler, ağır yükler, ağır şeyler.
Ba’zı cerrâr da şâir geçinir
Cerr-i eskâlde mâhirgeçinir

Sünbülzade Vehbi

eskâl-i mihnet: Sıkıntının en ağırı.
Visâlin
Kâ’be’sine mushaf-ı ışkınla azm ettim
Ter-i mahfel gibi eska: l-i mihnetten beri oldum
behiştî
sükalâ: Sakîl’ler.
Gerdûn-ı dûn bizi sükalâdan şümâr eder
Takvim-i ûtibârda mahzûrlardanız

Nâbî

sımâh: Ar. Kulak deliği; kulak.
sımâh-ı cân: Can kulağı.
Güzâr-ı bâ-şitâb-ı ömrü işrâba gelir dâim
Leb-i cûda sımâh-ı câna cûş-ı âbtan feryâd

Koca Râgıp Paşa

Sımâh-ı cânıma hâtiften erdi bu târih
Ola bu cisri karin-i kabûl-ı Rabb-ı Vedûd

Şeyhülislam Yahya

(1043 = 1633)
sımâh-ı gonca: Goncanın kulağı.
Girse sımâh-ı goncaya ma’nâ-yı râz-ı aşk
Mecbûr olur mu san’at-ı tekrâra andelib

Keçecizade İzzet Molla

sımâh-ı rûh: Ruh kulağı.
Olunca âil-i keder bu fıtrat-semâ-hârem
Dolar sımâh-ı rûha bi-nihâye uhrevi nağam

Kemalpaşazâde Ekrem Bey

İner birer birer iner
Kebûterân-ı âsmân
İner sımâh-ı rûhuma
Cenap Şahabeddin sınf, sınıf: Ar. 1. Çeşit, cins. 2. Bir sanat ve meslekten olan. 3. Okullarda ders görülen yer. c. sunûf, esnâf.
Ameliyyâta çıkarken sınıf, on gün evvel
Bu da gelmez mi?
Dedim: “Kim dedi, oğlum, sana. gel?

Mehmet Akif

sınıf-ı ehl-i dil: Gönül ehli sınıfı.
Bu kadar nazma da mu’ciz denilir böyle iken
Sınıf-ı ehl-i dil ü tab’a kerem çarh-ı leim

Nef’î

esnâf: 1. Sınıflar, sıralar, yollar. 2. Cinsler, nev’ler, türlüler. 3. Sanat ehli toplulukları.
esnâf-ı ümem: Ümmetin cinsleri.
Ol âfitâb-ı saltanat ol şehsüvar-ı memleket
Cem-bezm ü Hatem-mekrümet memdûh-ı esnâf-ı ümem

Nef’î

sunûf: Sınıflar. sunûf-ı tâze-gûyân: Yeni söyleyenler sınıfı.
Vekilimdir benim
Vehbi-i mu’ciz-dem beyân etsin
Sunûf-ı tâze-gûyânı gürûh-ı yâve-destânı
osmanzade Tâib
sırât: Ar. 1. Yol. 2. Cehennemin üzerinde kurulan, kıldan ince kılıçtan keskin köprü.
Eğer ben hastanın elin alırsın
Sırâtın köprüsün geçmek değil mi

Şeyyat Hamza

Vuslatın cennettir ehl-i aşka hicrânın cahîm
Ey kıyâmet-kadd oluptur arada aşkın sırât

Bağdatlı Ruhi
(oluptur: olmuştur)
sırât-ı müstakîm: Doğru yol.
Nuri yâ
Mevlâ sırât-ı müstakîmin bildirip
Mürşid-i râh-ı necât olduk gelen gelsin beri
Nuri
sırr, sır: Ar. Gizli tutulan veya gizlenmesi gereken şey, sır. c. esrâr.
Bakınca dîde nûruna ziyâ bulur bu cism ü cân
Mir’ât-ı kalbi müncelî kıl sırr ile dîdârıgör

Âdile Sultan

Tıfl-ı ma’nî zikr-i kalbîpîr yüzünden tahsîl edip
Sırr ilinde kalb-i selîm bulmayan insân değildir

Ümmî Sinan

sırr-ı akl: Aklın sırrı.
Kîl ü kâl-i aşkı hâmûş olmayınca bilmedim
Sırr-ı aklı mest ü medhûş olmayınca bilmedim
Fehim-ı Kadim (Uncuzade) sırr-ı aşkaşk sırrı.
Ney gibi bir âşık-ı dem-sâz buldum kendime
Sırr-ı aşkı söylerim hem-râz buldum kendime

Şeyhülislam Yahya

Sırr-ı aşk etmez tekevvün her dil ü her sînede
Sen onu ister isen telkîn-i îkânda ara

Necip (Sultan III. Ahmet)

sırr-ı âyet-i Kur’ân: Kur’an ayetinin sırrı.
Ya sevâd-ı nüsha-i sun’-ı İlâhîddir ki dil
Dikkat etse anda sırr-ı âyet-ı IKur’ân bulur
nef’î
sırr-ı bûy: İçte gizli olan koku.
Keşf-i râz etmez salâbet-kâr olan kable’l-fenâ
Yanmadıkça anber etmez sırr-ı bûyun âşikâr
Vâhit Paşa
(Mehmet)
sırr-ı cân: Can sırrı.
Dîde-i cân ile seyr et sen yedi deryâları
Mevclerinden gark-ı nûr ol başka sırr-ı câna gel

Âdile Sultan

sırr-ı cenâbân: Büyüklerin sırrı.
Hem eder ta’na tahammül, hem olur sırr-ı cenâbân
Düşmene har mı desem ya büz-ı Ahfeş mi disem
Münif
sırr-ı cilve-i aşk: Aşk cilvesinin sırrı.
Mağrûr-ı dâniş olma edîb ü halîm isen
Bildin mi sırr-ı cilve-i aşkı alîm isen

Hersekli Arif Hikmet

sırr-ı dehen: Ağız sırrı.
Nokta-i misk gibidir lebinin hâli meğer
Şübhedir kimseye keşf olmadı sırr-ı deheni

İbni Kemâl

sırr-ı deryâ-yı sühan: Söz denizinin sırrı.
Dürr-i şeh-vâr-ı mezâmîn ile memlû sînem
Dil-i pür-cûş u hurûşum sırr-ı deryâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

sırr-ı dil: Gönül sırrı.
Sırr-ı dili eczâ-yı beden derke ne kâdir
Tahsîs-i mezâyâsını ta’mîm ne mümkin

Nâbî

sırr-ı ekber: En büyük sır.
Eyâ mahbûb-ı Hak zât-ı şerîfin sırr-ı ekberdir
Seninle sadr-ı sarây-ı risâlet çünkü efhardır

Necip (Sultan III. Ahmet)

sırr-ı ene’l
Hak: “Ene’l
Hak” sırrı.
Mansûr’u zîver-i serdâr edecektiler
Sırr-ı ene’l
Hak’ı diyicek ipe çektiler
Hezârî (Antakyalı Mustafa Münif) (diyicek: deyince)
sırr-ı gayb: Bilinmeyen sır.
Sırr-ı gaybım dîdeden dilden nihân-ender-nihân
Ben zuhûr etsem olur dünyâ vü ukbâ bî-nişân

Namık Kemâl

sırr-ı hafî: Gizli sır.
Bu meseldir bilmeyen katındadır ceng ü cidâl
Sırr-ı hafiyi bilen
Zâtî yavaş oldu yavaş
Zâti sırr-ı hikmet: Hikmet sırrı.
Bu sırr-ı hikmeti idrâk mümkün olmadı âh
Nedir bu hikmetin ey lâ-yezâl olan
Ma’bûd
Nâzım Paşa
sırr-ı insân: İnsanın sırrı.
Sinân Ümmî fenâ fahrı erelden sırr-ı insâna
Bekâbi’l-lâh maka-mının binâsından yapar elfâz

Ümmî Sinan

sırr-ı insâniyyet: İnsanlık sırrı.
Kesb-i feyz-i âdemiyyetdir gerek her âdeme
Sırr-ı insâniyyete gelmez şeref emvâl ile

Leskofçalı Galip

sırr-ı kader: Kader sırrı.
Hükmün ceridesinde zihnin teemmül etse
Sırr-ı kader içinde kalmaya kılca müşkil
Nizami sırr-ı kalb: Kalp sırrı.
Nice yerlerde gördüm ey evbâş
Sırr-ı kalbimi eyledin senfâş

Fuzûlî

sırr-ı kitâb-ı kevn: Kâinat kitabının sırrı.
Sırr-ı kitâb-ı kevne ibretle nâzır olsan
Bi-gânede yok ammâ hep âşinâ değildir

Nâbî

sırr-ı mahabbet: Sevgi sırrı.
Esrâr o rütbe sakla ki sırr-ı mahabbeti
Leb-huşk-ı deşt-iye’sepeyâm-ı serâb ver

Esrar Dede

sırr-ı maiyyet: Beraberlik sırrı.
Dü âlemde cemâl-ı Bâri’den mahcûb olursun sen
Eğer zevk almaz isen
Gaybiyâ sırr-ı maiyyetten
gaybî
sırr-ı meknûn: Dizilmiş sır.
Hep işârât sudûr-ı hükmü nâtıktır
Vaz’-ı mizân tekâbülde bu sırr-ı meknûn
Münif sırr-ı Mesîhâ: Mesiha’nın sırrı.
Bir demde kılar bin dil ü cân mürdesin ihyâ
La’line zuhûr etti meğer sırr-ı Mesihâ

İbni Kemâl

sırr-ı muğlak: Anlaşılmaz sır.
Sırr-ı muğlak metn-i haksın sana yetmez mi bu şân
Hep kitâb-ı âs-mâni seni şerh eyler hemân

Gaybî
sırr-ı nihân: Gizli sır.
Mün’akis âyine-i tabHmda nakş-ı kâinât
Sûret-i ma’nide bir sırr-ı nihân olmaz bana

Ziyâ Paşa

sırr-ı pinhân: Gizli sır.
Ey Sinân Ümmi ömür harc etme nâsût ehline
Arifâne yek nazar kıl sırr-ı pinhân eylegil

Ümmî Sinan

sırr-ı semâvât: Göklerin sırrı.
Keşf ola sırr-ı semâvât ilegayb-ı arzın
Ger ola gözlerime sürme ayağın tozu
Nizami sırr-ı tevhîd: Tevhit sırrı.
Sırr-ı tevhidin rumûzun nefy ile isbâtta
Sûfi gel benden sor onu lâ nedir illâ nedir

Gaybî

sırr-ı vahdet: Birlik sırrı.
Kelâm-ı ışk ey Bâkî ser-â-ser sırr-ı vahdettir
Murâdı cümlenin birdir bütün dünyâyı söyletsen
Bâkî
Sırr-ı vahdetten haber-dâr oldun ise şirki ko
Nice bir bu lâ vü illâ niceye dek hûy u hâ

Gaybî

esrâr: Sırlar.
Keyf için esrâra olup mübtelâ
Etti tamâmiyle şuûrun hebâ
Atâyî (Nevizade Atâullah)
Bülbül gibi, aşk ehli figân eylemek olmaz
Esrâr sözün halka beyân eylemek olmaz
Ahmet
Sârbân
esrâr-ı aşk: Aşkın sırları.
Derd-i cihânı terkeyle fark et nedir esrâr-ı aşk
Yol verme nefse
Adile, Mevlâ sana olur muin

Âdile Sultan

esrâr-ı âyât-ı cemâl: Güzel ayetlerin sırları.
Bana keşf oldu bugün esrâr-ı âyât-ı cemâl
Her suâle müfti-i ışkam cevâbım var benim

İbni Kemâl

esrâr-ı gam: Gam sırları.
Kişi esrâr-ı gamı akılla fehm etmez imiş
Bırakıp câme-i nâmûsumu âbdâl olayım
Nevî esrâr-ı hikmet: Hikmetin sırları.
Kitâb-ı kâinât esrâr-ı hikmetle leb-â-lebdir
Şikâyet cehlden feryâd bi-idrâkliklerden

Nâbî

esrâr-ı vuslat: Kavuşma sırları.
Ademin hâlin bilirler kalmaz inkâra mecâl
Aşıkı esrâr-ı vuslat gül gibi handân eder

Taşlıcalı Yahya Bey

sıyâm: Ar. Oruç.
Şu soğuk günde de bir pâre ısındırdı bizi
Bir gün evvel erişip geldi hele mâh-ı sıyâm

Nedim
sıyâm-ı dürûg: Yalan oruç. denlü teşne iken rûze-dâr-ı tahkika
Verir mi su dem-i iftârda sıyâm-ı dürûg
Sâmi
sıyânet: bk. savn.
sıyt: bk. sît.
sî: Far. Otuz.
Bir zemân
Edrene vü İstanbul
Oldu si sâl bana cây-ı nüzûl

Nâbî

sî-i çarh: Feleğin otuzu.
Götürüp mühr-i hümâyûn ile etti teşrif
Mühr-veş mihr kodu si-i çarh üzre kadem

Nâbî

sî-i meh: Ayın otuzu.
Çâk olur si-i meh si-i uryânından
Mihr olur dâg-ber-dil gûy-ıgiribânından
Nâm sî-i sad-pâre: Yüz otuz parça.
Elinde tişe-i hicrân ile
Ferhâd’a benzer gam
Aceb mi si-i sad-pâre kûh-ı Bisütûn olsa

Behiştî

sî-i uryân: Çıplak otuz.
Çâk olur si-i meh si-i uryânından
Mihr olur dâg-ber-dil gûy-ıgiribânından
Nâm
sî-pâre: Otuz parça. sî-pâre-i havâdis-i eyyâm: Gün haberleri otuz parça.
Si-pâre-i havâdis-i eyyâm olup şühûr
U’cûbe-i vakâyi’-i dehre risâle sâl
Koca Ragıp Paşa siâyet: Ar. Dedikoduculuk, insanları çekiştirme.
İkbâl için ahbâbı siâyet yeni çıktı
Bilmez idik evvel bu dirâyetyeni çıktı

Ziyâ Paşa

sîb: Far. Elma.
Çini tabakta çarh meh ü mihr ü encümü
Bu bezme düzdü sib ü bih ü dâne-i enâr

Nâbî

Ol kadd ü zenahdân u leb eyler beni hayrân
Kim serv-i sehi meyvesi sib ü rutab olmaz
Nizami sîb-i gabgab: Çene elması.
Seni meğer ki gül-efiûn-ı nâz terletmiş
Ki sib-i gabgabın ey gonce-leb gül-âb kokar

Nedim
sîb-i nâb: Saf, berrak elma
Arızın bahrı kenârında zenahdânın senin
Sib-ı Nâbîlepür olmuş bir letâfet zevrakı

Behiştî

sîb-i zekan: Çukur elma. (çene)
Nedir o çâh-ı muallâk nedir ol turra-i mâr
Nedir ol kûy-ı melâhat nedir ol sib-i zekan
Biâtî sîb-i zenahdân: Sevgilinin elmaya benzer çene çukuru.
Yine diş yâresi var sib-i zenahdânında
Sulu şeftâli yemişler gibi bostânında
Şuğâ
Çeh değil sib-i zenâhdânında yer almış

Nedim
Zahm-ı engüşt-i nigâh-ı intihâbından senin

Nedim
sibâ’: Ar. Sebû’dan; yırtıcı hayvanlar, canavarlar. c. sebu’.
Necd dağının sibâHna çekermiş hûn-ı dil
Kâsesinden çeşminin
Mecnûn-ı bi-pervâya bak

Hayâlî Bey

sibâ’-ı deşt: Çöl canavarları.
Biz hûn-ı beşer ser-mâye-i nasr u şecâ’attir
Sibâ’-ı deşt ü hâmûn kendi cinsinden şikâr etmez

Ziya Paşa

sicn: Ar. Zindan, mahpes, hapishane. c. sücûn.
Feyzinle oldu bezm-i cihân sicn iken behişt
Lutfunla oldu çarh-ı felek pir iken civân

Nedim
Mısır diyârı mülküme şâh olduğumda sicn olur
Yoktur karârım hergizin ben
Yûsuf-ı Ken’âniyam

Ümmî Sinan

sicn-i mihnet: Sıkıntı zindanı.
Vâdi-i hayret temâşâ-gâh-ı ra’nâdır bize
Sicn-i mihnet gûşe-i hem-vârdır eğlencemiz
Nuri
sicn-i mü’min: Müminin zindanı.
Sicn-i mümin cennet-i kâfr-dürür dünyâ demiş
İşiten ağyâr-ı bi-din ile destânım benim

Necati Bey

sidre: Ar. 1. Trabzon hurması, Arabistan kirazı. 2. Sedir ağacı, hünnap ağacı. (Kur’an: Necm 14, 16)
Gövdesi yedinci ve kökleri altıncı kat gökte olduğuna inanılan bir ağaç.
Rivayete göre göğün sağ tarafında bulunan son ağaç.
İnanışa göre bunun ötesine kimse geçemez.
Gönül versem aceb midir ol serv-i ser-efrâza
Diraht-ı sidreye sâye salar tâze budağım var

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Ne mümkün böyle bir âli binâ bir dahi ger olsa
Kaza mi’mân, sidre nerdübânı çarh müzd-veri

Nef’î

Kadem-i pâkine yüz sürdü nesim-i sohbet
Yaraşır
Sidre vü Tûbâgibi eylerse hırâm

Cevrî (İbrahim Çelebi)
Nihâl kaddinin üftâdesidir sidre vü Tûbâ
Esir-i şiftesi rûhâniyân-ı arş-ı Rahmâni

Nedim
Sidre-i Müntehâ: Göğün yedinci katında
bulunduğuna inanılan bir ağaç ve mukaddes makam.
Ol seyrde mâ-verâ göründü

Sidre-ı Müntehâ göründü

Şeyh Galip

sidre-kâmet: Sidre ağacı boylu.
Sidre-kâmet gonca-lebgül yüzlü dil-berler gibi
Bâğda serv-i sehî nâz ile dâmânın sürer
Enverî
sidre-pervâz: Sidreye uçan.
Ey tâir-i nâz-ı sidre-pervâz
Kalbimde olaydın âşiyân-sâz-

Akif Paşa
(Mısır Valisi Mehmet)

sidre-sâ: Sidre gibi.
Sidre-sâ idi o bâlâ-yı bülend
Ona ermezdi hayâl atsa kemend

Hakanî

sifâl, sifâle: Far. 1. Çanak ve çömlek gibi toprak kaplar. 2. Fıstık ve ceviz kabuğu. 3. Orak.
Güneş onun yüz katına varıcak sararır
Gülüceğiz dişi katında incü ola sifâl
Mesut bin
Ahmet (varıcak: varınca)
Şikeste bir sifâl olsun, nemiz var, sâgar-ı Cem’de
Garaz bir neşve tahsil eylemekdir bezm-i âlemde

Şeyhülislam Yahya

Ayna almaz neylesin rindân sürâhî zînetin
Mey gerek birdir sifâl ola veyahûd zer kadeh

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Alınca ol gül-i alı hayâle dîdelerim
Derûn-ı havzda döndü sifâle dîdelerim

Enderunlu Vâsıf

sifâl-i bâde: Şarap çanağı.
Ne feyz alır sifâl-i bâdeden pîr-i mugân
Çekerdi reşkten kandîl ile
Şeyhü’l-harem sahbâ

Nef’î

sifâl-i iflâs: İflas çanağı.
Seng-i gamdan olur âsûde sifâl-i iflâs
Sengin ikbâli de mînâ-yı refâhiyyetedir

Nâbî

sifâl-i kelle: Kelle çanağı (kafatası).
Ben benin sevdâsını diktim sifâl-i kelleme
Işk teklîf eyledi ra’nâ karanfildir bana
Enverî
sifâl-i köhne: Eski çanak.
Sifâl-i köhneden nûş-ı meye mudâd iken rinde
Mücevher câmını bin kerre bezm-ı Cem kabûl etmez

Nâilî

sifâl-i kûy-i yâr: Yârin mahallesinin çömleği.
Bu riyâ-yı fakr ile bestir sifâl-i kûy-ı yâr
Mahrem-i bezm-i fenâ tâc ü kabâyı neylesin
Nev’î sifâl-i mey-kede: Meyhane çanağı.
Bir tutarsa pâdişâh ile gedâyı mey ne ola
Hem sifâl-i mey-kede hem tâc-ı Edhemdir kadeh

Nef’î

sifle: bk. sefâlet.
sigar: Ar. Sagîr’in çokluğu; küçükler, ufaklar.
Dünyâ o fenâ-hâne ki şeklinde beka yok
Bir yer ki kibârında, sigârında hayâ yok

Kemalzâde Ekrem Bey

sigâr u kibâr: Küçükler ve büyükler (bütün halk).
Abîd-i kem-teri fermânıdır zemîn ü semâ
Kemîne çâkeri ihsânıdır sigâr ü kibâr

Ziya Paşa

sîh: Far. Demir şiş.
sîh-i âh: Ah şişi.
Çevirtir bana sancup sîh-i âha serv-igerdûnu
Kebâb özler meğer kim cân firâkından zebûn olsa

Behiştî
(sancup: batırıp)
sîh-i bâm: Kubbenin demir şişi.
Düşerdi soğuktan başa mîh-ı bâm
Ciğer-gâha işler idi sîh-ı bâm

Keçecizade İzzet Molla

sîh-i biryânî: Biryan şişi gibi.
Kimi işkembeden söyler ciğerden nâleler eyler
Döner fır fır elinde hâmesi çün sîh-i biryânî

Seyyit Vehbî

sîh-i kebâb: Kebap şişi.
Bezm-i şarâb kanlı yürek iştiyâk eder
Sancılsa tîr-i gam ona sîh-i kebâb veş
behiştî (sancılsa: batırılsa)
sîh-i mihnet: Sıkıntının demir şişi.
Ehl-i aşkın ne bilir derd ü belâ vü mihnetin
Döne döne olmayan bu sîh-i mihnetle kebâb

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Ağlamazdı sîh-i mihnet deldiğinden bağrını
Ateş-i sûzân-ı aşkındır kebâbı inleten

Şeyhülislam Yahya

sîh-i nâr-ı aşk: Aşk ateşinin şişi.
Sızlanıp yanıp yakıldığın zâhid ta’n eyleme
Sîh-i nâr-ı aşk ile bağrın kebâb olsun da gör
şeref Hanım
sihâm: bk. sehm.
sihr: Ar. 1. Büyü, gözboyacılık, büyücülük. 2. Büyü kadar tesiri olan şey, fettanlık. 3. Büyü gibi tesir eden güzel söz söyleme sanatı. c. sehere.
Cem etti âb u âteşi aks-i izâr-ıla
Nakş-ı nigârda hele sihr eyler âyîne
Rızayi
Sihrile nice halkı a’mâ vü asamm eyler
Hayrette kalır sanır kim ehl-i besârettir

Taşköprülüzâde Kemaleddin

Zülf-i zülfün gözüme sihr ile bağlar sanasın
Cisr çün san’at ile
Şat’ta selâsil bağlar
Nizami sihr-i helâl: (Helal olan büyücülük). ed. güzel söz ve beyit arasında cümle veya kelimenin hoşa gitmesi için kullanılan dokunaklı söz.
Mesela şu beyitte
“Nedir bu bâb-ı tegâfül nigâh-ı mestinde
Zuhûra gelmedi âsâr-ı intibâh henüz

Kâzım Paşa

” 1. mısrada: “Nedir bu, bâb-ı tegâfül (gaflet kapısı) nigâh-ı mestinde (sarhoş bakışında). 2. mısrada: Henüz, nigâh-ı mestinde (sarhoş bakışında), âsâr-ı intibâh (uyanma izleri) zuhûragelmedi.
Burada, nigâh-ı mestinde tamlaması, hem ilk mısraın sonu, hem de 2. mısraın başı sayılabilecek durumda kullanılmıştır.
Devâtım oldu çeh-ı Bâbil ü sözüm efsûn
Füsûn-ger-i kalemim arz kıldı sihr-i helâl

Hayâlî Bey

Hak seni milletin ihyâsına etmiş meb’ûs
Dehenin mu’cize-gûdur sühanın sihr-i helâl
Şinasi
Cihânı nazm-ı pür-sûzum musahhar eyledi düpdüz
Kemâl ehli görüp şirim dedi sihr-i helâl olur

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

sihr-i mâr: Yılan sihri.
Mûrgibi emrine kılmış itâat halk-ı Rûm
Râm oluptur nitekim
Mûsâ’ya ey şeh sihr-i mâr
Lamiî Çelebi
sihr-i mübîn: Açık, besbelli sihir.
Bir nigehle bildirir dünyâya lutf u kahrını
Çeşmi sâhir gûyiyâ sihr-i mübîndir gamzesi

Nef’î

sâhir: Sihir yapan, büyücü.
Kimse tahkîk edemez şâir midir sâhir midir
Bir bilir yok
Nef’î-i mu’ciz-beyânı bilmiş ol

Nef’î

Şemşîr-ı be-kef o çeşm-i sâhir
Gencine-i mülk-i nâza nâzır

Şeyh Galip

Çeşmin hayâline düşeli uyku görmedim
Gözden uğurlar uykunu sâhir değil midir

İbni Kemâl
(uğurla: çalmak)
sâhir-i gamze: Gamze büyücüsü.
Ol sâhir-i gamze bî-muhâba
Cibrîl çi vegüdâm Îsâ

Şeyh Galip

sâhir-i ma’nî-perdâz: Güzel anlamlı söz düzenleyen büyücü.
Güft ü gûy-ı dili bilmez görünür gamzeleri
Şîvede her nigehi sâhir-i ma’nî-perdâz
Nefi
sâhir-âne: Büyülercesine, büyücü gibi.
Nerde bir nev-şüküftegülgörsem
Sâhir-âne tebessümün sanırım
Recaizade Ekrem
sâhir-pîşe: Sihirbaz huylu.
Tab’-ı sâhir-pîşene
Bâkî gönüller meyl eder
Sükker-i şir-i dil-âvîzin meğer efûnludur
Bâkî
sihr-i yâr: Yârin sihri.
Sihr-i yârin hayâliyle ederken nâle vü feryâd
Dediler sen mi ettin böyle âh ile nidâ îcâd
İlhamî, Selimî (Sultan III. Selim)
sehhâr: Büyücü, büyü yapan. mec. cazibeli, fettan.
Bugün urmakta tutmakta katı sehhârdır gamzen
Bu gün asmakta basmakta katı kattâldir zülfün

Necati Bey

Tahattur eylediğim lâhza, aşk-ı sehhârı
Bu levha zâhir işte pîş-i çeşmimde

Tevfik Fikret

sehhâr-ı mu’ciz: Âciz bırakan büyücü.
Hangi sehhâr-ı muPizin bu füsûn
Hangi
Hârût olup acîbe-nümûn

Tevfik Fikret

sikâyet: bk. saky.
Sikender: ÇaiKt) bk.
İskender.
Bâdedir zevkını idrâk edene
Ab-ı Hayât
Mu’teriftir buna
Hızr ile
Sikender de tamâm

Nâbî

sikke: Ar. 1. Para üzerine vurulan damga. 2. Damgalı para. 3. Düz sokak veya yol.
Ne fâide sikkesiz diremden
Ne sûd netîcesiz keremden

Fuzûlî

sikke-i Cem: Cem’in sikkesi.
Bulmaz cihânda sikke-ı Cem i’tibânnı
Sen hâlisü’l-ıyâr o ganî ma’den olmasın

Yahya Kemal

sikke-i tahsîn: Övünme parası.
Görülmez sikke-i tahsîne lâyık çünkü ey bî-rahm
Niçin mânend-i zer cism-i nizârım böyle zerd ettin

Nâbî

sikke-dâr: Darphane muhasebecisi.
Himmeti altın eyleyip kârım
Sikke-dâr oldu nakd-i âsârım

Nâbî

sikke-sûret: Sikke şeklinde.
Sikke-sûret gösterip san’atle dil-ber sayd eder
Bunda kırtâsiyyedir ser-mâyesi ferzânenin

Sâbit

silâh: Ar. Her çeşit harp aleti. c. esliha.
Kasd eylese bî-silâh u cevşen
Eyler idi sulhu cenge reh-zen

Şeyh Galip

Dünyâda silâh mı var kalem gibi dil gibi
Dönüştürür kardeşi
Hâbil’le
Kâbil gibi
Yusuf
Ziya
sileh-dâr: Silah tutan.
Yegâne şeh-süvâr-ı kahramân kevkeb ki lâyıktır
Felek ona sileh-dâr etse
Behrâm-ı sileh-şoru

Nef’î

silâh-şor: İyi silah kullanan.
Belki kırk elli bin askerle sarılmış “Yıldız”
silâh-şorlar, o al fesli herîfler sayısız

Mehmet Akif

silk: Ar. 1. Dizi, sıra. 2. İplik. 3. Yol; meslek, tutulan yol.
Nazm silkinde bugün gerçi ki bir daneyidik
Zâtiyâ bilmedi ol hâce bizim kıymetimiz
Zâti
Atâsı medhini tezyîn için ol genc-i gevherden
Çıkardım silke dizdim bir tabak lü’lü’-i mensûru

Nef’î

Dâhilim silkine ser-geşte duâcılarının
Beni terk eyleme mânend-nişân-ı tesbîh
Yüsrî
silk-i belâgat: Güzel söz söyleme sırası.
Silk-i belâgat üzre dürr ügüher dizersen
Yahyâ nazîr olur mu nazm-ı cihân-sitâne

Şeyhülislam Yahya

silk-i cevher: İnci dizisi.
Nev-arûs-ı hüsnünü zeyn etmege ey serv-i nâz
Silk-i cevher düzdü kilk-i dür-feşânım boynuna
Ahmet Paşa
silk-i dürr-i bahr-i maânî: Manalar denizinin inci sırası.
Dürc-i dilden çıkıp nicegirân-mâyegüher
Vereyim silk-i dürr-i bahr-i maânîye nizâm
Nef’î
silk-i ehl-i hâl’
Ehli hâlin ipi.
Silk-i ehl-i hâle çekmiş zâhidi eşk-i riyâ
Mis gibi kim sîm kadrin bildirir sîm-âb ona

Fuzûlî

silk-i güher: İnci dizisi.
Rişte-i cân ile bir silk-i güher zeyn eyledim
Kim nizâm-ı nazmının her dürri bir enver güneş
Lamiî Çelebi
silk-i nazm: Nazım dizisi.
Silk-i nazma ol kadar çektim dürr-i sîr-âbı kim
Tâb-ı endîşeyle ettim bahr-i ma’nâyı serâb
Nef’î
silk-i senâ
Övme dizisi.
Ne cevâhir dizeyim silk-i senâna göresin
Ki edeşa’şaası çarh-ı dü-rengiyek-renk
Nef’î
silk-i tesbîh-i dürr-ı Seb’al
Mesânî: Fatiha’nın yedi incisinin tesbih ipliği.
Ukde-i ser-rişte-i râz-ı nihânîdir sözüm
Silk-i tesbîh-i dürr-ı Seb’al
Mesânî’dir sözüm

Nef’î

salık: sülûk’ten; 1. Yola giren, yolda giden. 2. Bir tarikata girmiş bulunan. c. sâlikîn, sâlikinûn, sâlikân.
Kemer-bend-i tarîkat olsa sâlik dest-i mürşidden
Berehmen-hâne-i taklîdde zünnâra yer kalmaz

Nâbî

Eger deryâ-yı aşkından ki katre katre nûş eden sâlik
Hemân-dem cümle kevneyni verir târâc u yagmâya
Âşık Paşa
sâlik-i hakikat: Hakikat yoluna giren.
Her sâlik-i hakikate bir feyz eder zuhûr
Mi’râc-ı aşk u şevk idi
Mansûr’a dâr-ı Hak

Hersekli Arif Hikmet

sâlik-i meczûb: Cezbe içinde olan sâlik
Cezbe-i zülfünle dil sevdi seni gördü yüzün
Sâliki meczûba bildim kim hicâb olmaz günâh

İbni Kemâl
sâlik-i meczûb-ı râh-ı MevleviMevlevi yolunun cezbeli saliki.
Sâliki meczûb-ı râh-ı Mevlevi’yim ârifm
Hâliyâ akl u cünûn nâ-cins-i sohbettir bana

Esrar Dede

sâlik-i râh-ı fenâ: Yokluk yolunun saliki.
Neş’e-hâh-ı aşk dâim derd-nûş olmak gerek
Sâliki râh-ı fenâ bi-hiş ü hûş olmak gerek

Esrar Dede

sâlik-i râh-ı hakikat: Hakikat yolunun saliki.
Kad enâre’l-aşkı li’l-uşşâki münhace’l
Hudâ
Sâliki râh-ı hakikat aşka eyler iktidâ

Fuzûlî

Sâliki râh-ı hakikattir
Necâti korkusuz
Dil-rübâlar ışkını kendüye yoldaş eyleyen

Necati Bey

sâlik-i reh: Yola giren, mürit.
Tâ sâlik-i reh olmayıcak hem-sirişt-i nûr
Bu perdenin güzâre ne kâdir verâsına

Nâbî

sâlik-i tavr-ı Nedim: Nedim tavrıyla yola giren.
Sâliki tavr-ı Nedim oldun bu düşmezdi sana
Hem-zebân olmaz mısın
Gâlib sühan-gûlarla sen

Şeyh Galip

sâlikin, sâlikân: Sâlik’ler.
Sâlik
ân çoktan bulurdu kasr-ı ümmide vusûl
Piş-i rehte hufre-i gil-nâk-i ihmâl olmasa

Nâbî

Maşrık-ı nûr-ı hürriyetsin ki feyz-i sâdıkın
Verdi rûh-ı sâlikine pertev-i subh-ı ahir

Üsküdarlı Hakkı Bey

Böyle zemânda acırım ol sâde-dillere
Kim kavl-i sâlikân-ı riyâya inandılar
bağdatlı Ruhi
sülûk: Silk’ten; 1. Yola girme, bir yol tutma. 2. Bir güruha, bir sınıfa dâhil olma. 3. Bir tarikata intisap etme.
Var olan
Hak varlığıdır benden eylersen suâl
Tokluğun irfânı kâfidir sülûk erbâbına
İzzet Efendi
Sülûku pirden öğren seni envâra gark etsin
Sorarsan bu gül-istânın safâsın yâsemenden sor

Taşlıcalı Yahya Bey

sülûk-ı devr-i Mevlânâ: Hz. Mevlana devrinin yola girenleri.
Sülûk-ı devr-ı Mevlânâ’da
Esrâr
Felekler bi-haber bir nükte varmış

Esrar Dede

sülûk-ı fakr: Fakirlik yolu.
Sülûk-ı fakr etvârım mezâk-ı ışk hâlimdir
Tecerrüd âlemi seyrinde âlem pâyimâlimdir

Fuzûlî

sülûk-ı mahv: Mahvolmaya gitme.
Sülûk-ı mahvımızı hârice çıkarmayarak
Nihân-hâne-i pâyân-ı kâra dek gideriz

Esrar Dede

sülûk-ı müntehâ: Sonsuz, nihayetsiz yola girenler.
Nefse câna olan kuvâ vahdet bulursa hoş revâ
Budur sülûk-ı müntehâ ins ile cinden al haber

Ümmî Sinan

silsile: Ar. 1. Zincir, sıra. 2. Ard arda gelen şeylerin meydana getirdiği sıra. 3. Soysop, nesil. 4. Soy defteri. 5. Sıradağ. c. selâsil.
Oldu erbâb-ı fenâ zülf-igirih-gire esir
Düştüler silsile sevdâsına ikbâl ehli
Nev’î
silsile-i aşk: Aşk zinciri. Allah için ey âh dolaş zülfüne yârin
Ol silsile-i aşkı dırâz etmeğe bâis

Nef’î

silsile-i dûzah: Cehennem halkası.
Nefesin silsile-i dûzaha peyvend etsin
Sühan-ı hayr maka-mında eden sedd-i nefes
Nâbî silsile-i feyzFeyiz zinciri.
Dibâce-i evsâfını almaz bütün eb’âd
A’dâd idemez silsile-i feyzini tadâd

Mehmet Akif

silsile-i hilkat: Yaratılış zinciri.
Teşekkülât-ı avâlim teselsüle tâbi
Nedir bu silsile-i hilkat ey Hudâ-yı vedûd
Nâzım Paşa
silsile-i ışk: Aşk zinciri.
Bir perî silsile-i ışkına düştüm nâ-geh
Şimdi bildim sebeb-i hilkat-ı Âdem ne imzş

Fuzûlî

silsile-i müşg-i ter: Güzel, taze misk zinciri.
Ey gül ne aceb silsile-i müşg-i terin var
Ve’y serv ne hoş cân alıcı işvelerin var

Fuzûlî

silsile-i vücûd: Vücut zinciri.
Ey silsile-i vücûda nâzım
Rezzâk-ı erâzil ü eâzım
Fuzûlî silsile-i zülf-i girih-gîr: Dolaşık saçın zinciri.
İstemez çünkü mukayyed ola kendüyle cihân
Bir taraf silsile-i zülf-i girih-gîri nedir

Şeyhülislam Yahya

silsile-cünbân: Silsile kımıldatan.
Başlasın bend ile raksa dil-i dîvâne dahi
Nice bir bâd-ı sabâ silsile-cünbân olsun

Nef’î

sîm: Far. Gümüş.
İki cihânda budur ârzû-yı cân u dilim
Ne ârzû-keş-i sîm ü zerim ne tâlib-i hûr
Yenişehirli Avni
Dehrin ne safâ var acabâ sîm ü zerinde
İnsân bırakır hepsini hîn-i seferinde

Ziyâ Paşa
sîm-i eşk’
Gözyaşı gümüşü.
Sîm-i eşke gark eder her dem beni şâh-ı hayâl
Sanmanız beğler ulûfem yok benim hünkârdan
behiştî
sîm-i hâlis: Saf gümüş.
İki ebrûlarının arası hem
Sîm-i hâlis gibi idi her-dem

Hakanî

sîm-i hâm: Ham gümüş.
Döşedi yine çemen nat’-ı zümürrüd-fâmın
Sîm-i hâm olmuş iken ferş-i harîm-igül-zâr
Bâkî
sîm-i sa’îd: Mübarek gümüş.
Cefâna kîmya dersem ne ola ey sîm-i sa’îd ben
Ki te’sîrinden onun zer oluptur bu ten-i zerdim
behiştî
sîm-i sirişk: Gümüş gibi akan gözyaşı.
Ne ola sm-i sirişkin çeşm-i ter yok yere harc etse
Havaya sarf olur ol akçe kim bâd-ı hevâdandır
Hisâlî
sîm-i zer-endûd: Altın yaldızlı gümüş.
Nakş-ı sad-reng ile bir hâteme benzer ki üstâd
Eylemiş sîm-i zer-endûd ile dîvâresini

Nâbî

sîm ü zer: Altın ve gümüş.
Aksidir onun felekte hirmen-i encüm değil
Saçtı dest-i lutf-ı hâke ol kadar sîm ü zeri

Nef’î

sîm-âb: Gümüş suyu, civa.
Ruhunda bâdeden yârin ki âb ü tâb olur peydâ
Derûnumda benim bir ma’den-i sîm-âb olur peydâ

Nâbî

Döner sîm-âba, fikr eyledikçe hüsnün ıztırâbından
Gönül bir yerde, ey ârâm-ı cân, sensiz karâr etmez

Ziyâ Paşa

sîm-âb-ı sirişk: Gözyaşı civası.
Sîm-âb-ı sirişk etti beni garka

Fuzûlî

Tâ devr cüdâ kıldı büt-i sîm-berimden
Fuzûî
sîm-âb-gûn: Civaya benzer.
Bu dokuz sîm-âb-gûn deryâyı seyr et ibret al
Her neheng-i nûr-sîmâsından onun ibret al

Hayâlî Bey

sîm-âsâ’
Gümüş gibi, gümüş renkli.
Yaktı yandırdı bizi micmere-i sîm-âsâ
Mihr-i ruhsârı olup sînesine pertev-zen

Nedim
sîm-ber: Gümüş vücutlu.
Ol sîm-ber yakasını açtıkça gül gibi
Gören onu sanır ki buluttan kaçar kamer

İbni Kemâl

sîm-efşân: Gümüş saçan.
Subh-veş destini zâhir kılsa sîm-efşân olup
Ol Yed-ı Beyzâya benzer kijbn-ı İmrân gösterir

Fehim (Hoca Süleyman)

sîm-endâm: Gümüş vücutlu; beyaz tenli.
Müzd-i hammâm
Fuzûlî veririm cân nakdin
Kılmasın sarfı zer ol serv-kadd ü sîm-endâm

Fuzûlî

sîm-endûd: Gümüş kaplı köşk.
Habâb-ı eşk ü âh-ı pür-şerer kılmış beni fârig
Cihânın kasr-ı sîm-endûd u kâh-ı zer-nigârından

Fuzûlî

sîm-i hâm: İşlenmemiş gümüş.
Döşedi yine çemen nat’-ı zümürrüd-fâmın
Sîm-i hâm olmuş iken ferş-i harîmigül-zâr
Bâkî
sîm-keş: Sırma çeken, sanatkâr.
Haddeden tel gibi çektin kendine târ-ı dili
Ey cüvân-ı sîm-keş sat âferîn üstâdına

Seyyit Vehbî

sîm-pâş: Gümüş saçan.
Sîm-pâş oldu zemîne kef-i lutfu o kadar
Ki zemîn çerh-i direm-dâra eder arz-ıgınâ

Nâbî

sîm-sîmâ: Gümüş yüzlü.
Verir sabra direng sâye dursa serv-i bâlâdır
Alır çeşm-i karârı gitse cûy-i sîm-sîmâdır
Sabri
sîm-ten: Gümüş vücutlu; beyaz tenli.
Sîm-tenler tâlib-i dünyâ oluptur ehl-i ışk
Zer gibi zerd olmasın mı bir pula kâdir değil
behiştî (oluptur: olmuştur)
Alır mı habbe-i nâ-çîze âşık
Cihânın gencini ol sîm-tensiz
Neylî
Nâfeden çâk ola gül-pîreheni
Göresin nidügün ol sîm-teni

Sünbülzade Vehbi

sima’: Ar. Çalgı dinleme, çalgılı tören.
Raks urur uşşâk-ı zikr oldukça eş’âr-ı Kemâl
Mevlevîlerpes simâ’ eyler okunsa
Mesnevî
Sarıca Kemâl
Simâ’agirse ne ola câm-ı meyden zâhid-i hûş-yâr
Ki raks-ı zerreye hûrşîd-i âlem-tâb olur bâis
Bâkî
simâ’-ı çeng: Çeng dinleme.
Simâ’-ı çengile mey içmeğe sen mâ’il olaldan
Benim eşk ile hem-dem âhile dem-sâzdır gönlüm

Behiştî

simâ’-ı meclis-i ışk: Aşk meclisinin çalgılı töreni.
Simâ’-ı meclis-i ışkın ne zevk olur ey dost
Ki kadd ü sîne-i âşıktır ona çeng ü rebâb

Hamdullah Hamdi

sîmâ: Far. Yüz, çehre.
Her kimin kim bir perî-peyker melek sîmâsı var
Âşık-ı şûrîdedir âlemden istiğnâsı var
Dukakinzâde Ahmet
Yâd-ı ulvîsi hayâlimde bu sîmâyı taşır
Bence
Nef’î
ye bu sîmâ-yı mahabbet yaraşır

Tevfik Fikret

sîmâ-yı mahabbet: Sevgi yüzü.
Yâd-ı ulvîsi hayâlimde bu sîmâyı taşır
Bence
Nef’î
ye bu sîmâ-yı mahabbet yaraşır

Tevfik Fikret

sîmâ-yı resm: Resminin yüzü, görüntüsü.
Arz eder sîmâ-yı resmim gönlümün maksûdunu
Kalsa da zîr-i leb-i hâmemde dil-hâhın nihân

Muallim Naci

melek-sîmâ: Melek yüzlü.
Bir melek-sîmâperîninin âşık-ı şeydâsıyız
Bir şeh-i iklîm-i hüsnün mu’teber paşasıyız

Behiştî

simâk: Ar. ast.
Sünbüle burcunun her iki yıldızından birinin ismi. 2. Üzerine bir şey asılan dik direk. 3. Semek (balık)’in çokluğu.
Çarhı kim himmeti-i vâlâsı temâşâya çıkar
Tâ varır fark-ı Simâk üzre eder darb-ı hıyâm

Nedim
simât: Ar. 1. Üzerine yemek dizilen yaygı; sofra, yemek masası. 2. Ziyafet. 3. Sofraya gelmiş yemekler.
Kaldırmadı simâtın o gün âf-tâb-ı çerh
Akşam olunca câmını döndürdü lâle-vâr

Nef’î

Gnâ-yı kalb kadar nimet olmaz ehl-i dile
Bu tekkenin fukarâsı simât bilmezler

Nâilî
simât-ı cûd: Cömertlik sofrası.
Veliyyü’l-nimet-i âlem desem haktır sözüm zîrâ
Simât-ı cûdu dünyâya çekilmiş hân-ı yağmâdır

Nef’î

simât-ı haşmet: Haşmet sofrası.
Simât-ı haşmetinde âsmân meşgûl-i hurd ü mürd
Erem gül-şen-serây-i devletinde düzd-i berg ü sâz

Nedim
simât-ı niam-ı Mevlânâ: Mevlana nimetlerinin sofrası.
Minnet Allah’a simât-ı niam-ı Mevlânâ
Fukarâ bendelerin etmedi keşkül delisi

Nâilî
simât-ı ni’met-i bî-minnet: Minnetsiz nimet sofrası.
Aleme çekti simât-ı nimet-i bî-minnetin
Şâhlarşehzâdeler der-gâhına mihmângelir
Bâkî
sîmîn: Far. Gümüşten, gümüş gibi, gümüşe benzer.
Çü erdi
Bîsütûn’a serv-i sîmîn
Bu sengîn dağı kıldı bâğ-ı nesrîn
Şeyhi
Semenin sîne-i sîmînin açıp bâd-ı seher
Çözdü gül-şende gülün tüğmelerin nâhûn-ı hâr
Bâkî
Gümüş renginde bir dîbâ biçmiş
Cedvel-ı Sîmîn
Velâkin hâre gibi mevci var şeffâf u nûrânî

Nedim
Sîmîn dumanlarda ölür rûh-ı menâzır
Bir ra’şe-i zerrîn ta karşıda yer yer

Ahmet Hâşim

sîmîn-beden: Gümüş bedenli.
Anberîn hâlin leb-i ladinde ey sîmîn-beden
Dâg-ı hasrettir ki ben dil-hastenin cânındadır
nizami
sîmîn-ber: Gümüş vücutlu. c. sîmîn-berân.
Eylemez her kem-ayâr hüsne rağbet

Nâilî

Kadr-i âşık dil-ber-i sîmîn-berinden bellidir

Nâilî

Ne bite dersen gönül kaddinden ol sîmîn-berin
Kimse yemiş yememiştir serv-ile şimşâdtan

İbni Kemâl

sîmîn-berân: Gümüş tenliler.
Iyâr-ı hüsnünü sîmîn-berânın anlar yok
Harîr-i vuslat-ı hûbânı hâm alır bulunur

Nâbî

sîmîn-kemer: Gümüş kemer.
Sîmîn-kemer ki zîver-i mûy-ı miyânıdır
Çengelli belde sanki gümüş kâr-bânıdır

Nâbî

sîm-ten: Gümüş bedenli. c. sîm-tenân.
Yüzünü gördüm
Muhibbî gitti benden akl u dil
Cân dahi gitse nazar kılmaz o sîmîn-ten bana

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Sahn-ı hammâma giren sîm-tenân şevkınedir
Leb-i âteşteki gül-hand teh-i külhânîde

Nâbî

simsâr: Ar. Tellal, komisyoncu. c. semâsire. simsâr-ı kelâm-ı fusehâ: Güzel konuşanların tellalı.
Takdîr edemez kıymet-i ıkd-i dürr-i nazmım
Endîşe ki simsâr-ı kelâm-ı jusehâdır
Nefi
sîmurg, sîmürg: Far. Elburuz dağında bulunduğuna inanılan masal kuşu.
Bu kuşun üzerinde bütün kuşlardan bir işaret bulunduğu için bu adla adlandırılmış.
Zümrüd-ı Anka.
Bî-vücûd olmak gibi yoktur cihânın râhatı
Gör ki
Sîmürg’un dâmı var ne de sayyâdı var

Koca Râgıp Paşa

sîmürg-i merhamet: Merhamet simürgü.
Sîmürg-i merhametten ben görmedim nişâne
Ey hâce sen görürsen benden selâm söyle
Yenişehirli Avni
sîmürg-himmet: Gayret simürgü
Şeyhî ko peşşeyi dahi şeh-bâzı kıl şikâr
Sîmürghimmet olana âlem megesgelir
Şeyhi simyâ: Ar. Ilm-i simya olarak da bilinen bu ilim, tılısım için kullanılmış.
Muhittin-ı Arabi’ye göre simya, Allah’ın sözleri ve güzel adları ile
İlahî bilgiler elde edebilme ilmidir.
Harfler kullanılarak yapılan tılsımlar.
Bu ilmi ilk bulan kişinin
Âsaf b. Berhiye olduğu söylenir.
Simyâ ise hayâl ü evhâm
İsmi var gerçi velîkin kuru nâm

Sünbülzade Vehbi

Diyemem ki eser-i fkr-ı Sinimmârîdir
Misli yoktur var ise san’at-ı simyâdır bu

Şeyh Galip

sîn: Ar. Osmanlı
Türkçesinde on beşinci harf olup ebcet hesabında “altmış” sayısına karşılık gelir.
Mimdir gûyâ dehânın safha-i mâh üzredir
Sîne benzer şâne-i zülfün ki, sâl üstündedir
Bâkî
Olsa sîn perre bâd ile vezân
Edesin bir nice şehri seyrân
Nâbî sîn-i sâbite:
Sâbit
sinler.
Meydânda senin kudretin ey Kâdir-ı Mutlak
Durdursa da sîn-i sâbiteler gökte muallâk
Behçet sîn-i sücûd: Secde edilen sin harfi.
Dendânları îmâlar eder sîn-i sücûda
Ma’nâsını fehm eyleyene satr-ı cebînin

Nâbî

Sînâ: Ar. 1. Arap yarımadasının
Mısır ile birleştiği üçgen şeklindeki yer. 2. Hz. Musa’nın kavmiyle bu yerde kırk yıl dolaşıp yol bulama
dıkları yer.
Daha sonra
Hz. Musa kavmini bırakıp Allah’la konuşmak üzere bu yerdeki (Tûr-ı Sînâ) dağa çıkmıştır. 3. İbn-ı Sina (980-1037)
İslâm dünyasının en büyük filozof ve hekimlerindendir.
Bulmadı bu derde çâre ilm-i hikmet de bilen
İbn-ı Sînâ kılmadı tedbîrini bu illetin

Âdile Sultan
sinân: Far. Mızrak.
Kim tenlerinde râh-ı mesâmât ser-be-ser
Sûrâh-ı mân mühre-rübâ-yı sinân olur

Nef’î

Cihân durdukça dursun câh-ı vâlâ-yı meşîhatte
Ola pîrâye hasmı şüfre-i tîğ ü sinân üzre

Ziyâ Paşa

Ten-i a’dâyı etti haylî zemân
Gâziyân darbe-gâh-ı seyf ü sinân

Muallim Naci
sinân-ı gam’
Gam mızrağı.
Sinân-ı gamla gönül cerh olunmasın yoksa
Eder nevâziş ile sanma iltiyâm kabûl

Hersekli Arif Hikmet

sincâb: Far. >Sencâb’tan; sincap, çökelez.
Pâdişâh-ı aşka bestir gûşe-i külhân serîr
Bister-i sincâb ise maksûd hâkisteryeter
Bâkî
Kış erişti câme-hâb olmak için derd ehline
Pister-i sincâbtır her gece hâr-istân-ı ışk
Enverî
sincâbî: Gri ve kahverengi arası renk, boz renk.
San, fes-rengi, pembe, sincâbî
Bir kucak, bir yığın şükûfe-i ter

Tevfik Fikret

sindân: Far. (Arapçası “sendân” şeklinden
Farsçalaştırılmıştır.)
Örs.
Ne bâkim var hasûd-ı kîne-cûdan devlet-i şehte
Ne mümkündür sımak mînâ-yı nâzik-i tab’-ı sindânı
Hayâlî Bey

(sı-: kırmak)
sîne: Far. 1. Göğüs. 2. Kalp, yürek; iç.
Bir elif çek sîneme ey yâr-i cânî her gece
Tâ ki serv-i kaddin anıp kocam onu her gece

Necati Bey

(koc-: kucaklamak)
Hîç eksik olmadı âmed-şüd-i sipâh-ı gumûm
Rızâyî sîne meğer taht-gâh-ı hasrettir
Rızayi
Sîne çâk ü kalb-i vîrân bülbül-âsâ pür-figân
Adile kuluna rahm ü mekremetle kıl meded

Âdile Sultan

sîne-i ahbâb: Dostların göğsü.
Ey nâvek-işevkin siperi sîne-i ahbâb
Zülfün hamı erbâb-ı vefâ saydına kullâb
FuzûH sîne-i âşık: Âşıkın göğsü.
Arzû-yı dâg ederse sîne-i âşık ne ola
Reh-güzâr-ı yâre feth-i çeşm-i revzendir murâd

Nâbî

sîne-i aşk: Aşkın içi.
Sîne-i aşk ne mümkün dâg-ber-dâg olmamak
Dûd-ı âh-ı hasret-i rûyunla ahken-sûzdun

Nâilî
sîne-i bî-kîne-i uşşâk: Âşıkların kin gütmeyen göğsü.
Tîr-i dil-ber her kaçan kim bâd-veş eyler güzâr
Sîne-i bî-kîne-i uşşâktan kalkar gubâr
Rızayi sîne-i câmi’: Caminin göğsü.
Alemde eğer kûşe-i âsâyiş olaydı
Mihrâb ile çâk olmaz idi sîne-i câmi’

Nâbî

sîne-i çâk: Parçalanmış göğüs.
Sîne-i çâkimden eksik etme tîr-i gamzeni
Ey gönül ra’nâ bilirsin kim gül olmak zarar vermez

Fuzûlî

sîne-i çarh: Feleğin göğsü.
Türelerdir nücûm andan ufuk kandır şafak
Sîne-i çarha şu denlü urdu âhımdan hadeng

İbni Kemâl
(andan: oradan)
sîne-i ikbâl: Talih göğsü.
Urmayan merd midir arsa-i istiğnâda
Feleğin sîne-i ikbâlinepüşt-ipâyı

Nâbî

sîne-i küffâr: Kâfirlerin göğsü.
Gâziyân saldıkça her dem sîne-i küffâra şiş
Mürdegânın dâvet eylerdi cehennemde keŞŞ

Sürûrî

sîne-i mecrûh: Yaralı göğüs.
Sîne-i mecrûhumuzdur tâ ebed âmâc-ı aşk
Tîr-i takdîrât-ı yâre her zemân âmâdeyiz

Hersekli Arif Hikmet

sîne-i müşebbek: Kafes gibi örülmüş göğüs.
San beyt-i ankebûta dolaşmış meges-durur
Bu sîne-i müşebbek içinde ol hayâl-i hâl
Nizamî
sîne-i nevvâr-ı Cemâlullah: Allah güzelliğinin iç parlaklığı.
Almış âgûşuna raksân ediyor ervâhı
Gösterir sîne-i nevvâr-ı Cemâlullah’ı

Kemalzâde Ekrem Bey

sîne-i pür-dâg: Yara dolu göğüs.
Bülbül gül-zâr-ı aşkım sîne-i pür-dâgla
Nev-şüküfte gonca-i dil âşiyânımdır benim

Nef’î

sîne-i pür-şûr: Gürültülü göğüs.
Her künc-i harâbâtta birgenc-i mutalsam var
Bu sîne-i pür-şûrum vîrâne midir bilmem

Esrar Dede

sîne-i sad-çâk: Yüz parçalı gönül.
Sîne-i sad-çâkimi hecr odu şöyle yaktı kim
Bâb-ı dûzah gibi yalınlar çıkar her çâkten
behiştî (yalın: alev)
sîne-i sad-pâre: Yüz parça göğüs.
Durma zahm içmededir gamze-i hûn-rîzi hemân
Rahmı yok âşıkının sîne-i sad-pâresine

Esrar Dede

sîne-i sâkî: Sâkinin göğsü.
Aks etti sîne-i sâkî nişân için
Rez-i duhterine bir gümüş âyîne-dân verir

Nedim
sîne-i sîmîn: Gümüşten göğsü.
Semenin sîne-i sîmînin açıp bâd-ı seher
Çözdü gül-şende gülün düğmelerin nâhûn-ı hâr
Bâkî
sîne-i uşşâk: Âşıkların göğsü.
Meğer ki sîne-i uşşâkı tâze nev-hatlar
Duhân-ı âh ile eyler benefşe-zâr-ı ümîd

Nâilî
sîne-i uşşâk-ı zâr: İnleyen âşıkların göğsü.
Bulmak nişân-ı tîr gibi maksûd ise eğer
Yâbâna gitme sîne-i uşşâk-ı zâragel
Ubeydî
sîne-i uryân: Çıplak göğüs.
Nâvek-iperrânın olsa ne ola sırr-ı kerem-şitâb
Nâme birdir rây-ı Hind’in sîne-i uryânına

Nedim
sîne-i yâr: Yârin göğsü.
Şu havz-ı pâke bak da sîne-i yâri getir yâda
Şu nahli gör de bâri neydüğin bil kâmet-i bâlâ

Nedim
sîne-bend: 1. Göğüslük. 2. Hayvan göğsüne asılan süs.
Murâdı sîneye ol serv-i sîm-endâmı çekmektir
Semend-i tab’-ı Bâkî bir gümüşten sîne-bend ister
Bâkî
Kolun sal boynuna ol gül-beden ağyâra dâg olsun
Hamâil-veş benim sen hırz-ı cânım sîne-bendimsin

Necip (Sultan III. Ahmet)

sîne-çâk: Göğüs yırtık.
Kıble-gâh-ı saf-ı maksûd olamazsın ey dil
Sîne-çâk olmayıcak sûret-i mihrâb gibi

Nâbî

sîne-çâk-i mısrâ’-ı mühr: Mühürlü mısra göğsünün yırtılması.
Kîse-i ma’nâya mühr urmuştugencûr-ı dilim
Sîne-çâk-ı mısrâ’-ı mühr olmadan hâtem henüz

Nâbî

sîne-dâr: Göğüs germe.
Bir nigâh-ı gamzeye tâkat getirmezken gönül
Günde bin tîr-i cefâya sîne-dâr olmak da güç
neşati
sîne-figâr: Yüreği yaralı.
Gül hâra düştü sîne-figâr oldu andelîb
Bir hâre baktı bir güle zâr oldu andelîb

Nâilî

sîne-hırâş: Göğüs paralayan.
Cidâl sîne-hırâş ü sitîze rûh-gezâ
Kazâ hilâf-ı rızâ sulh mâye-i tesdîd

Nâilî

sîne-zîb: Göğüs süsü.
Etmez istiksâr kâlâ-yı visâlin kıymetin
Ol metâ’-ı sîne-zîbin anlayan az olduğun

Nâbî

Sinimmâr: Ar. Numan
İbn-ı Münzîr tarafından yaptırılan eşsiz güzellikteki
Havernâk sarayını yapan mimarın adı.
Başka bir tane daha yapmasın diye sarayın damından atılarak öldürülmüştür.
Böylece mükâfat yerine ceza görmüştür.
Edebiyatta da cezâ-yı
Sinimmâr olarak geçer.
Diyemem ki eser-i fikr-ı Sinimmârîdir
Misli yoktur var ise san’at-ı simyâdır bu

Şeyh Galip

Sinimmâr-ı Havernâk-âsâ: Havernâk gibi
Sinimmâr.
Köhne mazmûn-ı Sinimmâr-ı Havernak-âsâ Beyitten beyitegirip çıkmadan oldum bîzâr
Safvet
sinin: bk. sene.
sinn: Ar. 1. Diş. 2. Yaş, ömür. c. esinne, esnân, esünn.
Benim ol müflik ü münşi’-i hadisü’s-sinn kim
Müftehir zâtım ile pîr ü civân ihvân
Şinasi
Sinnim ki çil ü çehârı geçti
Atı alan Üsküdar’ıgeçti

Ziyâ Paşa

sinn-i hamsin: Elli yaş.
Dünyâ-yı dûn için eğmedik baş zühhâd u ulemâya
Geçtik sinn-i hamsini akreb-i kec-revgibi
fethi Atâ
sinn-i piri: İhtiyarlık yaşı.
Saçımın aklığı sinn-i piri
Bana göstermişti tedbiri

İsmail Safa

sipâh, sipeh: Far. Asker, çeri, leşker; kalabalık.
Semendi seğredende lâmi olmuş ahter-i sâkıb
Sipâhı depredende mevce gelmiş bahr-ı Ummân’dır

Fuzûlî
(seğredende: koşturunca; depredende: kımıldatınca)
Ol kad-bâlâ vü zülf eğri diyâr-ı hüsn pür-âşûb
Memâlik fitne şeh zâlim âlem serkeş sipâh eğri
Âhî
sipâh-ı Ahmed: Ahmed’in (Hz. Muhammed) askeri.
Ruh döndürüp cedelden mât ola nice şehler
Çün süre devlet atın hayl ü sipâh-ı Ahmed

Hamdullah Hamdi

sipâh-ı gussa: Gam askeri.
Leşker-i hûbâna sen şâhı muzaffer eyledi
Kalb-i uşşâka sipâh-ıgussayı mansûr eden
Âhî
Sipâh-ı gussa vü gamdan beni saklar penâhında
Yüzünde hâl-i miskinin gibi bir kara dâgım var

Hayâlî Bey

sipâh-ı ışk: Aşk askeri.
Yolunu tûğgibi doğru varmış âbdâlem
Sipâh-ı ışk içinde benim alem âşık

Hayâlî Bey

sipâh-ı memleket: Ülke askeri.
Sipâh-ı memlekete iftikârı sâbit iken
Mülûk-ı âlem sûret-i gedâ değil de nedir

Nâbî

sipâh-ı nâmûs: Namus askeri.
Şâh-ı melâmetem kim her âh-ı âteşinden
Çektim kılıç sipâh-ı nâmûs u âra karşı

Hayâlî Bey

sipeh-i şâm: Gece askeri.
Sipeh-i şâmı şikest eyleyicek leşker-i subh
Hâb-gâh etti perâkendesi divârımızı

Nâbî

(eyleyicek: eyleyince)
sipeh-keş: Asker başı çeken, başkomutan.
Olmaz sahâyifin yine kadr-i bülendi pest
Saffı sipeh-keş-i kaleme pây-mâl iken

Nâbî

sipeh-sâlâr: Başkomutan.
sipeh-sâlâr-ı mansûr: Yardım eden başkomutan.
Şehi
Cem câh-ı devrânın güzide sadr-ı divânı
Şehin-şâh-ı cihân-girin sipeh-sâlâr-ı mansûru

Nef’î

sipeh-şikâf: Asker yarıcı; galip, muzaffer.
Sipeh-şikâf-ı yegâne
Halil Paşa
kim
Cihâna ateş urur berk-ı tiğı çektiği dem

Nef’î

sipâhi: Eskiden tımarlı süvari askeri, atlı asker.
Leşker-i gam ben gedâyı öldürür yoldaşlar
Pâdişâhı ışka tâbi bir sipâhi yok mudur

Necati Bey

Cânını kurtaramaz verse sinânın yerine
Bir sipâhisi alırsa fukarâdan sûzen

Keçecizade İzzet Molla

sipenc: Far. 1. Konaklama yeri. 2. Dünya.
Ne mümkün olmamak âzürde-i meşakkat ü renc
Meğer ki olmayasın sâkin-i sarây-ı sipenc
bağdatlı Ruhi
sipend: Far. Üzerlik tohumu.
Nazar değmemesi için üzerlik tohumu ateşte yakılıp tütsülenirmiş.
Ey ki mihrinden zemin ü âsümân germ olmağa
Şeb sipend olmuştur encüm fülfül ü âzer güneş

Ahmet Paşa

Bizim ta’aşşukumuz hâlin etti şöhret-yâb
Sipende mâye-i bâl ü per oldu âteşimiz

Nâbî

Bu derdinden bizi de behre-mend et
Yakıp ışk odına ûd ü sipend et

İbni Kemâl

siper: Far. Kalkan, koruyucu.
Ammâgiricek ma’reke-i ma’nîye evvel
Şemşîri kor endîşe-i zırh u siper eyler
Neti
Gönder efendi sîneme tîr-i belâların
Olsun siper belâlarına mübtelâlann
Bâk
Görür şedâid-i eyyâma karşı dûşunda
Siper vazîfesini lime lime bir abacık

Mehmet Akif

Def’ eylemeğe nâvekini tîr-i kazânın
Bî-şübhe, tevekkül gibi muhkem siper olmaz

siper-i tîğ-ı kazâ: Kaza kılıcının siperi.
Siper-i tîr-i kazâ var mı rızâdan gayrı
Çâre-i haste-dilân derd ü belâdan gayrı
sâkıp Dede
siper-âsâ: Siper gibi.
Siper-âsâ ebedî dönmedi müjgânından
Zahm-ı şemşîre tahammül var imiş sînemde
behiştî
siper-endâz: Kalkan atan.
siper-endâz-ı acz: Âcizliğe kalkan kaldıran.
Siper-endâz-ı acze hasmı tîğ-ı hun-feşân çekmez
Hamûşân-ı edeb endîşe-i zahm-ı zebân çekmez
Hâsim (Köprülüzade)
sipergam: Far. Fesleğen çiçeği.
Fesleğen perçemi dilden süpürür gam yoksa
Ne çiçektir bu gül-istânda sipergam biliriz

Sünbülzade Vehbi

sipîd: bk. sepîd.
sipihr: (k
O Far. Sema, gök, asuman.
Zâl sipihri nîzesi üstünde oynatır
Bülend-hevâdır âhım evet haylîpehlevân

Behiştî

Sipihrin bahtını ikbâlini hep pâymâl ettim
Hamiyyet mesleğinde terk-i evlâd ü ıyâl ettim

Namık Kemâl

Bir reng-i vefâ var mı nazar kıl şu sipihrin
Ne leyl ü nehârında ne şems ü kamerinde

Ziyâ Paşa

Nizâmından eser yok kâr-gâh-ı kevn-i imkânın
Hemen ancak sipihrin devr-i bî-ârâmı kalmıştır

Üsküdarlı Hakkı Bey

sipihr-i ber-karâr: Kararlı sema.
Sukût ettiyse bir kevkeb sipihri ber-karâr olsun
Yere düştüyse bir meyve dirahtı pâyidâr olsun

sipihr-i bî-karâr: Kararsız gök.
Eder hep çâr-sûy-ı gaybtan erzâkım âmâde
Sipihr-i bî-karârınpüşt-mâl-i ebr dûşunda

Nâbî

sipihr-i ceng-cû: Kavgacı gök.
Katlime kasd ettin ammâ ey sipihr-i ceng-cû
Tîg-i âhımdan benim sen kanda baş kurtarasın
behiştî
sipihr-i devvâr: Dönen gök.
Görmüş mü aceb sipihr-i devvâr
Bir öyle sühan-ver-i fedâ-kâr

Ziyâ Paşa

sipihr-i himmet: Gayret göğü. (manevî yüceliş)
Sipihr-i himmete devr-i kamerdir halka-i tevhîd
Riyâz-ı cennete havz-ı şekerdir halka-i tevhîd

Nâbî

sipihr-i kîne-cû: Kin arayan felek.
Sipihr-i kîne-cûdan eyleyenler rif’at ümmîdin
Cihânın ibret almazlar mı mâh ü âftâbından

Hersekli Arif Hikmet

sipihr-i mînâ: Gök.
Nedir o hüsn-ı İlâhî cihân-ı bâlâda
Ne der o nakş-ı mubâh-i sipihr-i mînâda
Recaizade Ekrem
sipihr-i pîr: İhtiyar gök.
Sipihr-i pîr çürüttü hezâr kefş-i hilâl
O mâhı hâle-i bezme dadandırıncaya dek

Nâbî

(dadandırıncaya dek: alıştırıncaya kadar)
sipihr-i sitîze-kâr: Kavgacı felek.
Ağyâre câm sunsa sipihr-i sitîze-kâr
Ben zâdesine âb-ı gam-ı hûn-çegân verir

Nedim
sipihr-i sâyir: Seyreden felek.
Işk ser-gerdânıyam göğsümde bin bin dâglar
Bir sipihr-i sâyirem sâbit cemî’-i ahterim

Fuzûlî

sîr: Far. 1. Doymuş, tok. 2. Sarımsak.
Kendimin zillet ile hâkte görme selefin
Sükkeriyyât ile âmîhte sîr et halefin

Nâbî

Ayîne-sıfat sîr olamazsın bu suverden
Etsen ne kadar âlem-i dünyâyı temâşâ
Tâlip (Bursalı Mehmet)
sîr-âb: 1. Suya kanmış. 2. Taze, körpe.
Olmayan mâye-i feyz-i ezelîden sîr-âb
Ab-ı Hızrî yine
Hızr olsa da reh-ber bulamaz

Koca Râgıp Paşa

Mevc-i hattan cezb eder çeşmin şarâb-ı işveyi
Kâse-i sîr-âb olup ol mey-fürûşa la’l-i leb

Esrar Dede

İçip şarâb-ı hakîkî mecâzı terk eyle
Bilirsin olmadı kimse serâb ile sîr-âb

Hamdullah Hamdi

Ademin hâlini hem-hâli bilir
Teşnenin hâlini bilmez sîr-âb

Muallim Naci

sîr-âb-ı zülâl: Tatlı suya kanmış.
Dök cûy-bâr-ı eşkini hâk-i darâate
Sîr-âb-ı nihâl-i nedâmet zemânıdır

Nâbî

sîr-âbî: Suya doymuşluk. sîr-âbî-i nihâl-i nedâmet: Pişmanlık dalının suya doymuşluğu.
Dök cûy-bâr-i eşkini hâk-i darâate
Sîr-âbî-i nihâl-i nedâmet zemânıdır

Nâbî

sîr-çeşm: Gözü tok.
Sîr-çeşm oldular ol mertebe kim etmezler
Bezl-i gencîne-ı Kârûn’a tenezzül fukarâ

Nâbî

sîr-çeşmî: Göz tokluğu.
Sîr-çeşmî hirmen-i sâmân-i servettir bana
Teng-destî vüs’at-ipehnâ-yı devlettir bana
koca Ragıp Paşa
sirâc: Far. Kandil, mum, mec. güneş.
Her nefes ursa söyünmez seg rakîb
Dâr-ı dilde yaktı mihrin bir sirâc
Zâtî (söyün-: parlaklığı gitmek)
Esrâr feyz-i bâdeye zâhid demiş ki dün
Kandîl-i neş’eyi eden etsin yine sirâc

Esrar Dede

sirâc-ı edeb: Edep güneşi.
Ridâ-yı hâke büründün sen ey sirâc-ı edeb
Fakat o lem’a kiyâdımdadır. zevâli adîm

Mehmet Akif

sirâc-ı ezel: Ezelin güneşi.
Dur ey sirâc-ı ezel gitme olduğum yerden
Biraz şu sahne-i deycûru okşasın şu’len

Mehmet Akif

sirâc-ı rahmetRahmet kandili.
Ey melekler!
Nûrdan bir âlem îcâd eyleyin
Medfenimde bir sirâc-ı rahmet îk: ad eyleyin

sirâce: Far. 1. Işık, mum. 2. hek. Sıraca.
Hoş bastı kara bağrına merdümcüğüm bu şeb
Çeşmim sirâcesinde hayâlin güzelgüzel

Behiştî

sirâd: Ar. Ayakkabıcı bizi.
Sirâdı kında milk-i dîde-bânlığa me’zûn
Hazînesinde felek pâs-bânlığa me’mûr

Nâbî

(kın: biz kabı)
sirâyet: Ar. Bulaşma, geçme, yayılma.
Sirâyet eylemiş mektûba ladinden halâvet kim
Verir şehd-i musaffâ kîsenin mûm-ıgirîbânı

Nâbî

Nâ-tüvânlık o kadar etti sirâyet tene kim
Kalkamaz ârız-ı hûbâna düşünce nigehim

Nâbî

Gamgîn olup oturmayalım kûy-ı yârda
Şâyed sirâyet eyleye bizden melâl ona

Behiştî

Daha bir hafta yaşar, sonra sirâyet de olur
Böyle bir hastayı gönderse de mektep ma’zûr

Mehmet Akif

sîret: Ar. 1. Yol, gidiş; bir kimsenin hayat tarzı, meslek. 2. İç hâli, ahlakı.
Dış hâli, görünüşü de “sûret”idir. c. siyer.
Açma râzın değme bir kimseye mahrem olmasın
Sîret inden fârig olma bekle
Hakk’ın bâbını

Ümmî Sinan

Ekser kişinin sûretine sîreti uymaz
Yâ Rab bu ne hikmettir
İlâhî bu ne hâlet

Ziyâ Paşa

Sîretim âsâr-ı hâmemden kılınsın ictihâd
Sûretim bu resm ile kalsın cihânda yâdigâr

Ziyâ Paşa

Müslümânlık pâk sîretten ibâretken yazık
Öyle saplandık ki levsiyyâta: Hâlâ çıkmadık

Mehmet Akif

sîret-i âdem: İnsanın iç hâli.
Sîret-i âdemde bulduk çün hilâfet sırrını
Sûret-i insânı biz seyrâne ermişlerdeniz
Nuri
sîret-i ehl-i edeb: Edep ehlinin ahlakı.
Edebiyyât ile târîh ü siyer
Sîret-i ehl-i edebdir yekser

Sünbülzade Vehbi

sîret-i merdâne: Merde yakışır ahlak.
Ayrılırım bin dürr-i yek-ddneden
Ayrı lamam sîret-i merdâneden

Muallim Naci

melek-sîret: Melek huylu.
Îsd gibi bir rûh-ı melek-sîret ü hoş zât
Yûsuf gibi bir mâh-ı perî-peyker-i âlem

Nef’î

siyer: 1. sîret’ler, ahlak ve yüksek vasıflar. 2. Konusu
Hz. Muhammed’ hayatı olan kitap.
Edebiyyât ile târîh ü siyer
Sîret-i ehl-i edebdir yekser

Sünbülzade Vehbi

siyer-nüvis-i habîb: Siyer yazan sevgili.
Aferin ey siyer-nüvis-i habîb
Ehl-i îmânı eyledin tatyîb

Muallim Naci

sirişk: Far. Gözyaşı, katre, damla.
Perde çek hicrân günü çehreme ey kanlı sirişk
Ki gözüm görmeye ol mâh-likâdan gayrı

Fuzûlî

Sîm-âb-ı sirişk etti beni garka
Euzûlî
Tâ devr cüdâ kıldı büt-i sîm-berimden

Fuzûlî

Sirişkim mi eksik figânım mı yok
Niyâza münâsib zebânım mı yok
Nizami sirişk-i al: Kanlı gözyaşı.
Germdir şâm u seher mihrinle çarh-ı lâciverd
Geh sirişk-i al eder izhâr ki ruhsâr-ı zerd

Fuzûlî

sirişk-i çeşm: Gözyaşı damlası.
Sirişk-i çeşmine ehl-i nifâkın
Etimâd etme
Esâsında binânın reşh-i âb olsa metîn olmaz

Nâbî

sirişk-i çeşm-i giryân: Ağlayan gözün gözyaşı.
Şeb midir bu ya sevâd-ı âh-ı pinhânım mıdır.
Mey midir bu ya sirişk-i çeşm-igiryânım mıdır?

Akif Paşa

sirişk-i dîde: Gözyaşı damlası.
Sirişk-i dîdemipâ-mâle teşne-lebdir o şûh
Tarîk-ı pâdan eder nahl gibi def’-i ataş

Nâbî

sirişk-i dîde-i Ferhâd: Ferhat’ın gözyaşı.
Tâ sirişk-i dîde-ı Eerhâd’ıgördü lâle-gûn
Çeşmeler suyunu gözden saldı kûh-ı Bîsutûn
Fuzûlî sirişk-i dîde-i hûn-bâr: Kan saçan gözün yaşı.
Reşha-i ummân kim dünyâyı olmuştur muhît
Bu sirişk-i dîde-i hûn-bâra benzer benzemez
Cinânî
sirişk-i dîde-i tâk: Asma kütüğünün gözyaşı.
Takâtur eylemedikçe sirişk-i dîde-i tâk
Olur mu bâğ-ı temennâda hûşe-i engûr

Nâbî

sirişk-i güher-pâş: İnci saçan gözyaşı.
Kaçan sirişk-i güher-pâş berk-ı âh olurum
Ne hûnlar saçılır hançer-iperendimden

Esrar Dede

sirişk-i hasret: Hasret gözyaşı.
Murâd-ı dünyevî fevt ettiğinden ehl-i dünyânın
Sirişk-i hasreti bed-reng ü bû çirk-âbdan kalmaz

Nâbî

sirişk-i neyl-i reviş: Merama ulaşma gözyaşı.
Nemâ-pezîr değil tohm-ı ârzû

Nâbî

Sirişk-i neyl-i reviş bir karâra gelmedi mi

Nâbî

sirişk-i niyâz: Yalvarma gözyaşı.
Bulur sirişk-i niyâzı uyûn u çeşminde
Ne denlü eylese cârî o denlü ecr-i cezîl

Nazîm (Yahya)

sirişk-i renc-i firâk: Ayrılık eziyetinin gözyaşı.
Arayıp umk-ı târ-ı mâzîden
Dökeceksin sirişk-i renc-i firâk

Ahmet Hâşim

sirişk-bâr: Göz yaşı saçan, ağlayan.
Ey hâme sirişk-bâr olupsun
Ser-geşte vü bî-karâr olupsun

Fuzûlî

sirişt: Far. 1. Hilkat, yaratılış, huy, mizaç. 2. Birleşik sıfatlar yapar. c. siriştân.
Siriştinde onun kim nûr var kalbinde kîn olmaz
Musaffâ tıynetânın tarf-ı ebrûsunda çîn olmaz

Nâbî

Sâlib-i âramdır
Nâcî dil-i firkat-i sirişt
Mâlik olsam kâşkî bir kalbe seng-i hârâdan

Muallim Naci

anber-sirişt: Amber kokulu.
Erdi yine ürd-i behişt, oldu hevâ anber-sirişt
Alem behişt ender behişt, her gûşe bir bâğ-ı İrem

Nef’î

melek-sirişt: Melek huylu.
Dârâ-yı melek-sirişt ekrem
Nâmı gibi tab’ı dahi hurrem

Nâbî

bed-siriştân: Soyu kötü olanlar.
İşte bu iki fazâhat-pîşe
Bed-siriştân-ı fesâd endîşe

Sünbülzade Vehbi

sirişte: Far. “Yuğrulmuş, karıştırılmış.
” anlamında birleşik kelimeler yapar. anber-sirişte: Amberle yoğrulmuş.
Anber-sirişte hâkine baksan ne vechile
Ervâh-ı fevc fevc-i rüsül rûy-mâl eder

Nâilî

nev-sirişte: Yeni yoğrulmuş.
Kim i’tibâr eder bu şifâ-hânede bize
Ma’cûn-ı nev-sirişte-i nâ-âzmûdeyiz

Nâbî

sirkat: Ar. Çalma, uğrulama, hırsızlık yapma, bir şeyi habersiz alma.
Olur mu havf-i yed düzdân-ı asra mûcib-i takvâ
Ki halkın şimdi sirkat ettiği hep mîrî mâlıdır

Ziyâ Paşa

Sirkat çoğalıp lafz-ı sadâkat modalandı
Nâmûs tamâm oldu hamiyyetyeni çıktı

Ziyâ Paşa

sirkat-i şi’r: Şiir çalma.
Sirkat-i şi’r edene kat’-ı zebân lâzımdır
Böyledir şer’-i belâgatte fetâvâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

sârik: 1. Çalan, hırsızlık eden. 2. Hırsız.
Emvâl-i halkı sârik alıp sârikim demez
Kâtil, vebâl-i katle dahi vermez ihtimâl

Ziya Paşa

sirke: Far. Sirke.
Yek-bîhten demîde olurken nihâl-i kerm
Düşâb ügûre sirke vü mey imtiyâzda

Nâbî

sirke-fürûş: 1. Sirke satan, sirkeci. 2. mec. Ekşi suratlı.
Telh olur zâika-i nazm-ı umûr-ı âlem
Olmasa sirke-fürûşa mütekâbil kannâd

Nâbî

sît: Ar. 1. Şöhret, ün. 2. Çatırtı, patırtı gibi ses.
Esrâr’ı haşr etti semâ’ içre mutribâ
Sît u sadâ kudûmuna nâku: rdan mıdır

Esrar Dede

Battı sâz-ı kühenin sît u sadâsı şimdi
Çıktı mürg-i çemenin nağme-i nev-peydâsı
Bâkî
Pür etti kûçe-i sît-ı feşâfeş-i dâmân
Erişti zirve-ı Nâhîd’e çınçın-ı halhal

Nedim
Kemâl-ı sîtını te’yîd içinse kâfidir
Şebâba verdiği ders-i edeb kitâbında

Tevfik Fikret

sît-i bülend: Yüce şöhret.
Kim celb eder nigâhını erbâb-ı şirretin
Sît-i bülendi olmasa ehl-i adâletin

Muallim Naci

sît-i câvidân: Ebedi şöhret
Ben nihân oldumsa âsârım nihân olmaz durur
Şânımı ahlâfa sît-i câvidânım söylesin

Muallim Naci

sît-i cemâl: Güzellik şöhreti.
Etti o meh-i kefş-gerin sît-i cemâli
Endâhte bâm-ı felege kefş-i hilâli

Nâbî

sît-ı çâk-â-çâk-ı tîğ: Kılıcın çak çak eden şakırtısı.
Evc-i hevâda sît-ı çâk-â-çâk-ı tîğdan
Avâz-ı ra’d u sâika reh-güm-künân olur

Nef’î

sît-i hâme: Kalem şöhreti.
Sît-ı hâmemdir eden celb-i adû
Celb eder ağnâma kurdu çan sesi
Hilmi (Kıbrıslı)
sît-ı izzet: Azizlik şöhreti.
İntisâb-ı ehl-i devlet hâki de eyler azîz
Zâil olmaz sît-ı izzet kâse-i fağfurdan

Koca Râgıp Paşa

sît-i nây: Neyin ünü.
Ayş u işretten safâ-yı meyle sît-i nâydan
Mest olup yandı zemîngirdi semâ’a âsumân
Nuri
sît-ı nazm: Nazım ünü.
Kuluna dest-gîr ol sît-ı nazmım tutsun âfâkı
Bilirsin serverâ çıkmaz yalınız destin âvâzı
Câmi (Habibzade)
sît-i ruhsâr: Yanağın ünü.
Sabâyı sît-i ruhsârınla kim âlem-neverd ettin
Hazân-veş bülbülân-ı aşkı hasm-ı berg-i verd ettin

Nâbî

sît-i safâ: Neşe sedası.
Gûş et cereyânında olan sît-i safâyı
Var gül-şene cûş-ı dil-i enhâr ile söyleş
Neşatî
sît-i şöhret: Şöhretin ünü.
Kâftan kafa cihânı tuttu sît-i şöhretin
Gerçi pinhânsın

Behiştî

dîdeden Anka: gibi

Behiştî

sît-i velvâl-i vegâ: Savaştaki ağlama inleme sesi.
Sanki bir mahreke, bir ma’reke-i cûş-â-cûş
Sît-i velvâl-i vegâ, velvele-i ceng-i cüyûş

Tevfik Fikret

sît u sadâ: Ses ve yankı.
Battı sâz-ı kühenin sît u sadâsı şimdi
Çıktı mürg-i çemenin nağme-i nev-peydâsı
Bâkî
Esrâr’ı haşr etti semâ’ içre mutribâ
Sît u sadâ kudûmuna nâku: rdan mıdır

Esrar Dede

sît u sadâ-yı âh: Ahın ses ve yankısı.
Sît u sadâ-yı âhım işittin inanmadın
Ey nâzenîn sanki yalan söylerim sana
Enderunlu Fazıl
sît u sadâ-yı bülbül: Bülbül sedası ve nağmesi.
Bezm-i safâ vü ayşa salâdır bilenlere
Sît u sadâ-yı bülbül ü berk ü nevâ-yıgül
Bâkî
sitâd: Far. Alma, alış.
sitâd-ı dehr: Dünya alış (verişi)
Budur dâd u sitâd-ı dehrden sûd u ziyân ancak
Hezârân ârzûdan bir peşîmân olduğum kaldı
şeyh Galip-sitân: Far. Yer eki.
“-istân” gibi kullanılan ek.
gül-sitân: Gül bahçesi.
Bizgiriftâr-ı kafes bülbül-i müştâk-ıgülüz
Gül-sitândan bize bir berk-i terin var mı sabâ

Fasih (Ahmet Dede)

gül-sitân-ı ümîd: Ümidin gül bahçesi.
Sehâb-ı lutfu ile sebz gül-sitân-ı ümîd
Nesîm-i hulku ile tâze ravza-i âmâl
Veysi (Alaşehirli Üveys Kadı)
hârût-sitân: Harut ili, büyücü ülkesi.
Safha bir lâhzada
Hârût-sitân oldu yine
Turfa efsûn okudu bu kalem-i câdû-fen

Nedim
ibret-sitân: İbret yeri, ibret alınacak yer, dünya. ibret-sitân-ı âlemÂlemin ibret yeri.
Fehmetmeyen dekâyık-ı nakş-ı sanâyîi
İbret-sitân-ı âlem a’mâgelir gider
Atıf (Defterdâr Mustafa)
lâle-sitân: Lalelik yer.
Ya nazm-ı dil-âvizle bir cûy-i müselsel
Ya ma’nî-i rengînle bir lâle-sitândır
Nefi
reml-sitân: Remil dökülen yer.
Reml-sitân-ı fenâ içregarîb olmaz mı
Kişi gurbette kola anmaya hâk-i vatanı

Esrar Dede

şu’le-sitân: Işık yeri.
Yine ol gecede âteş-bâzân
Ettiler sûr-gehi şu’le-sitân

Nâbî

zerrin-sitân: Altının bulunduğu yer.
Zerrîn-sitâne devlet ile eyleyip nazar
Nergisler oldu nâil-i çeşm-i inâyeti

Nâbî

sitân: Far. “Alan, alıcı” anlamlarına gelerek birleşik kelimeler yapar. cân-sitân: Can alıcı güzel.
Arz et nasıl olurmuş dünyâda fitne nâim
Çeşm-i cân-sitânın mahmûr-ı hâb olduğun göster
Recaizade Ekrem
cihân-sitân: Cihanı zabt eden.
Kim bu nizâmı vermedi âlem sarâyına
İllâ ki yümn-i devletşâh-ı cihân-sitân
Bâkî
dil-sitân: Gönül alan.
Bu şehir ne şehr-i dil-sitândır
Bu bâğ ne bâğ u bûstândur

Şeyh Galip

kişver-sitân: Memleket alan.
Sultân
Murâd-ı kâm-rân efser-dih ü kişver-sitân
Hem pâdişâh hem
Kahraman sâhib-kırân-ı Cemhaşem
Nefi
memâlik-sitân: Ülkeler fetheden.
Gâhî ki deste deste yatar yerde gûyiyâ
Çârûb-ı âstân-ı memâlik-sitân olur
Nef’î
sitâre: Far. Yıldız, necm. mec. baht, talih.
Tulû’etmez sitâremde
Usûlî kevkeb-i tâli
Yeridir odlara yansa felekler dûd-ı âhımdan
Usulî
Dehre mağrûr olma ey gâfil ki bunda âdeme
Tâlii yüz döndürür gâhî sitâre nâz eder

Nef’î

Görsem yüzün görünmez âhımda bir şerâre
Doğsa güneş felekte pinhân olur sitâre

Behiştî

sitâre-i nûr: Nur yıldızı.
Uzakta bir ebedî hande, bir sitdre-i nûr
Uzattı cevve garîb-âne bir leb-i billûr
Behçet (Trabzonlu. Mehmet)
sitâre-i şark: Doğu’nun yıldızı.
Niçin gurûb ediverdin sen ey sitdre-i şark
Henüz kemâlini derk etmeden zavallı vatan

Mehmet Akif

sitâyiş: Far. Övme, medh, sena.
Sitdyiş etmedi sen gibi bir
Hudâvend’i
Lisdn-ı halk olalı ddstdn-ı serdy-ı vücûd

Nevres-i Kadim

Gözler kamaşır nümdyişinden
Sözler tükenir sitdyişinden

Şeyh Galip

sitâyiş-i ruh-ı al: Kırmızı yanağının övgüsü.
Nihdl-i gül ele sad-berg bir kitdb almış
Sitdyiş-i ruh-ı âlinde bir risdle midir
İbnü’n
Neccar Şeyh Rıza sitem: Far. Güce gidecek söz ve muamele.
Buna benzer katı çok cevr ü sitem
Tuttu yüz semt-i hardba dlem

Nâbî

Ağyâr elemin çekme gönül ndfile gamdır
Hasmın sitemin anlamamak hasma sitemdir

Nef’î

Dünyâda nasîbin sitem ü cevr ise ey dil
Ahbdbın eder onu da, a’ddya ne hdcet

Şeyhülislam Yahya

sitem-i baht-ı siyâh: Kara bahtın sitemi.
Gerdûn sitem-i baht-ı siydh etmeğe değmez
Billdh bugam-hdne bir âh etmeğe değmez

Keçecizade İzzet Molla
sitem-i çarkFeleğin zulmü.
Yok aczi yine tab’ımın endîşeden asld
Gerçi sitem-i çarhla bî-tdb u tüvândır
Nef’î
sitem-i gamze-i nezzâre-şümâr: Bir bir sayan yan bakışın sitemi.
Âşinâ çıktım ise çeşmine kâfir değilim
Sitem-i gamze-i nezzâre-şümârı çekemem
Nef’î
sitem-i nâ-ber-câ: Yersiz zulüm.
Hande-sâz olmadadır hâlime her dem a’dâ
Âh aceb n’olsagerek bu sitem-i nâ-ber-câ

Enderunlu Vâsıf

sitem-i rûzgâr: Zamanın zulmü.
Cefâ-yı tâli’-i nâz-kân benden sor
Amân amân sitem-i rüzgârı benden sor
Nedim sitem-i ta’ne-i ağyâr: Başkalarının ayıplama sitemi.
Sitem-i ta’ne-i ağyâre değildim vâkıf
Yoksa yârin ser-i kûyunda mekân etmez idim
Fuzûlî sitem-âlûd, sitem-âlûde: Sitemli, sitemle karışık.
Bir boğuk sadâ
Rûhunda inliyor, sitem-âlûd ü pür-taleb

Tevfik Fikret

sitem-bünyâd: Sitemle yapılmış.
Şunûât-ı cihân vâ-beste-i hükm-i meşiyyetdir
Abestir dest-i gerdûn-ı sitem-bünyâddan feryâd

Ziya Paşa

sitem-dîde: Sitem, zulüm görmüş. c. sitem-dîdegân.
Vasl-ıgül ile bülbül şâd olmağa yaklaştı
Mehcûr-ı sitem-dîde yâd olmağa yaklaştı

Şeyhülislam Yahya

sitem-dîdegân: Zulüm görmüşler. sitem-dîdegân-ı ehl-i dilGönül sahiplerinin zulüm görmüşleri.
Müessir oldu sitem-dîdegân-ı ehl-i dilin
Dem-â-dem eylediği âh u nâle vü feryat

Nef’î

sitem-endûz: Sitem, zulüm toplayan.
Yine verdi fişek-i âteşpâş
Dil-i çarh-ı sitem-endûza hırâş

Nâbî

sitem-gâr, sitem-kâr: Zalim, zulmeden, haksızlık eden.
Olma dil-dâde-i gül-handi sitem-kârların
Zûd-ter zâil olur şevki heves-kârların

Nâbî

Eyleyip va’de dönersin yine ey mâh-ı cebîn
Bu reviş sendendir çarh-ı sitem-gâr mısın?
Nev’î
sitem-ger: Zulmeden, zalim, cefa eden. c. sitem-gerân.
Severiz gördüğümüz âfeti dil-ber diyerek
Başlarız nâle vü feryâda sitem-ger diyerek

Nâilî

Şeb-igamda olalım muntazır-ı subh-ı ümîd
Gösterir mi o günü çarh-ı sitem-ger görelim
Cevn
Bî-safâ-yı aşk olup bî-derd-i yâr olmak da güç
Bir sitem-ger âfetin cevriyle zâr olmak da güç
neşati
sitem-gerân: Sitem, eziyet edenler.
Evzâ’-i sitem-gerânı çok meşk ederek
Biz de biliriz fünûn-ı istiğnâyı

Nâbî

sitem-keşîde: Eziyet çekmiş, zulme uğramış.
Muzaffer olmayıcak intikâma ey Nâbî
Sitem-keşîdelere tesliyet müfid midir

Nâbî

sitem-kîs: Huyu zulmetmek olan.
Sanma ebnâ-yı zemâne beni dil-rîş etti
Her ne ettiyse bana baht-ı sitem-kîs etti

Koca Râgıp Paşa

sitem-pîşe: Sitemi huy edinmiş.
Lezzet-i afvi sitem-pîşeler idrâk etmez
Yâ İlâhî sen kem-i fursata fursat verme
Hâmî-ı Âmidî
sitîz, sitîze: Far. Kavga, çekişme.
Nâ-ümîd olmam visâlinden sitîz eylerse de
Cebhesin çîn-i sitemle mevc-hîz eylerse de

Nâbî

Cidâl sîne-hırâş ü sitîze rûh-gezâ
Kazâ hilâf-ı rızâ sulh mâye-i tesdîd

Nâilî

sitîze-kâr: Kavgacı, kavga eden.
Serkeşlik etti tûsen-i baht-ı sitîze-kâr
Düştü zemîne sâye-i eltâf-ı Krd-gâr
Bâkî
Ağyâre câm sunsa sipihr-i sitîze-kâr
Ben zâdesine âb-ı gam-ı hûn-çegân verir

Nedim
sittîn: Ar. Altmış.
Sittîn erişti ey dil inâbet zemânıdır
Ser-germî-i hevâdan ifâkat zemânıdır

Nâbî

sivâ: Ar. Başka, gayri.
Değildir cây-i ârâm olmağa mülk-i sivâ kâbil
Hudâ âşıklara kevn ü mekânı teng göstermiş
Fâik (Manastırlı)
Musallat oldu gönül milkine cünûd-ı sivâ
Bize muîn olaşâh-ı azîmeyalvaralım
Nuri
Gönlünde senin gayr u sivâ sûreti neyler
Lâyık mı kim
Kâ’be’ye büt-hâne desinler

Şeyhülislam Yahya

mâ-sivâ: 1. Allah’tan başka bütün varlıklar. 2. Dünya ile ilgili olan şeyler. kim mâ-sivâdan yuma çeşmini
Berâberdir ona bahâr ü hazân

Şeyhülislam Yahya

Aşk-ı Hak’tangayrısı uşşâka olmadı kabûl
Aşk-ı Hak’tan gayrısı uşşâka oldu mâ-sivâ
Reşit
Akif Paşa

siyâdet, seyâdet: Ar. 1. Seyyitlik, ululuk. 2. Hz. Hasan vasıtasıyla onun soyundan olma hâli.
Tevâzu’ ayn-ı rif’at, hizmet-i millet siyâdettir
Olunsun hulk-ı Peygam-ber’le istişhâd lâzımsa

Namık Kemâl

siyâh: Far. 1. Kara. 2. Zenci. bk. siyeh.
Zâtında ki âsâr-ı kemâl olmaya hardır
Ya şâl-ı siyâh eğnine giymiş ya yeşil sof

Bağdatlı Ruhi

Gerek seng-i siyâh olsun gerekse atlas ü dîbâ
Garaz bir bâliş-i râhat bulunmaktır ser altında
Hasan
Çelebi (Kınalızade)
Gerden-i sâf beyâz öyle ki kâfûr gibi
Çeşm ü ebrûsu siyâh öyle ki semmûrgibi

Nedim
Yüksel de ışıklar uçuşan memleketinden
Sök at o siyâh uykuyu rûhundan, etinden

Midhat Cemal Kuntay

siyâh-çerde: Siyah renkli; esmer, karayağız olan.
Bir mâh-ruh-ı siyâh-çerde
Çün âb-ı beka-yı verâ-yı perde

Şeyh Galip

siyâh-kâr: Suçlu, kötü iş işleyen. bir cehl-i mürekkebtir mürekkeb satmadır kârı
Cihânda
Enverî gibi siyâh-kâr olmasın kimse
Kıyasî
Yine sevdâ-zede-i zülf-i siyâh-kâr oldum
Yine bir unmayacak derde giriftâr oldum

Ebussuud Efendi

(unmayacak: iyileşmeyecek)
siyâh-kârî: Suçluluk, günahkârlık. siyâh-kârî-i hicranayrılığın suçluluğu.
Ey mîl-i sürme gözlerin öp benden ol mehim
Arz et siyâh-kârî-i hicrânı mû-be-mû

Nâbî

siyâh-mest: Çok sarhoş.
Olmadı çâre âh-ı hazîn etdi çok niyâz
Kasd etdi cân-ı zârıma çeşm-i siyâh-mest
Rızayi
siyâh-pûşân
Karalar giymişler; matemliler.
Bir cânibi hep siyâhpûşân
Leyl içre çü encüm-i dirahşân

Şeyh Galip

siyâh-rû(y): Siyah yüzlü, yüzü kara, aybı olan.
Siyâh-rûyluğa meylinin şeâmetidir
Bugûne dâmen-i evrâka rûy-mâl-i nigîn

Nâbî

Şerm-sâr-ı ruh-ı pür-tâbının âh
Ma’zeret-hâhım olan baht-ı siyâh-rûgibi

Nâilî
siyâh-ı rûy-ı hatâHatalı yüzü kara.
Siyâh-rûy-ı hatâyım çü hâme-i müşgîn
Baîd-i nûr-ı sevâbım misâl-işu’le-i dûd
Sâmi
siyâh-tâb: Siyahi aydınlatan.
Buldukça sürmeden müjeler gâh gâh tâb
Elmas deşneler mi değildir siyâh-tâb

Nâilî

siyahi: 1. Zenci. 2. Karanlık.
Târ u pûd-ı siyâhî-i şebten
Çehre-i bahtıma nikâb ettim

Fehim (Hoca Süleyman)

siyâk: bk. sevk.
siyâset: Ar. 1. Seyislik, at idare etme, at işleriyle uğraşma. 2. Memleket idaresi. 3. huk. İdam cezası, ceza. 4. Politika.
Dedim uşşâka cevr etme dedi ol hûblar şâhı
Siyâset olmayınca ışk mülkünde nizâm olmaz

Fuzûlî

siyâsetin kanı: Servet
; hayâtı: Satvettir
Zebûn-küş
Avrupa bir hak tanır ki: Kuvvettir

Mehmet Akif

Arnavutlukla, Arablıkla bu millet yürümez
Son siyâsette bu, hîç böyle siyâset yürümez

Mehmet Akif

siyâset-i âlem: Dünya siyaseti.
Demek yalanmış o niyyât-ı emn ü âsâyiş
Demek siyâset-i âlem bütün desîse imzş
Fâik
Âlî Bey
siyâset-gâh: Cezası gereği öldürülmesi gereken kimselerin öldürüldüğü yer. siyâset-gâh-ı aşkaşkın öldürüldüğü yer.
Elinde tîğı cellâd-ı felektir ol büt-i ra’nâ
Siyâset-gâh-ı aşkında yine merd-âne bî-pervâ
Behğ siyâset-gâh-ı gamze: Gamzenin siyaset meydanı.
Tâ siyâset-gâh-ı gamzende olan hod-küşteyi
Dâr u gîr-i daâî-ı Mansûr’dan kıldım ferâğ

Esrar Dede
siyâset-kede, siyâset-gede: Ceza yeri.
Lezzet-i bûse-i çeşminle ferâmûş etmiş
Yediğin sürme siyâset-kede-i hâvende

Nâbî

siyâsî: Siyasetle ilgili.
Ulemâdan mı sayıldın?
Fukarâdan mı?
Hayır!
Ya siyâsî mi nesin?
Kendine bir meslek ayır

Mehmet Akif

siyeh, siyâh: Far. 1. Kara. 2. Zenci. bk. siyâh.
Ol siyeh câmede evvel
Fahr-ı Cihân
Ab-ı Hayvân idi zulmette nihân

Hakanî
nâ-bekâr-ı siyeh-bahtı var kıyâs eyle
Ki hem hasûd ola zât-ı habîsi hem âmî

Nef’î

Berk-efken olunca gâh ü bî-gâh
Vechin o siyeh çar-şebden
Gûyâ ki doğar sevdâ şebden
Recaizade Ekrem
siyeh-baht: Kara bahtlı.
Teşrife bu şeb va’di var olşem’-i ümîdin
Ey hâb-ı siyeh-baht aşâdan mı gelirsin

Nâbî

siyeh-çerde: Karayağız, esmer güzeli.
Ne ola âhımla çeksem tâk-ı çarha anberînperde
Ren-i lebrîz-i sevdâ etti bir şûh-ı siyeh-çerde

Nâbî

Bir siyeh-çerde civândır
Hüsn-i mümtâz-ı cihândır

Enderunlu Vâsıf
siyeh-çeşmKara göz.
Görünürde gözü dâim mekhûl
Hadd-i zâtında siyeh-çeşm idi ol

Hakanî

siyeh-derûn: İçi kara.
Her şeb ki derd-i hasretile ben olam zebûn
Pür-şevk olur adû gibişem’-i siyeh-derûn

Behiştî

siyeh-dil: Kötü kalpli.
Olur mu fass-ı zerrîn ile kâmil, cevher-i nâkıs
Siyeh-dil, pertev-i ikbâl ile rûşen-zamîr olmaz

Fehim (Hoca Süleyman)

siyeh-fâm: Siyah renkli
Oldu efsûn musâfaât ile hayât-ı suyûf
Ser-fürû bürde-i sûrâh-ı siyeh-fâmyanam

Nâbî

siyeh-kâr: Suçlu, günahkâr.
Günâh-kârım, sefeh-kârım, siyeh-kârım, siyeh-kârım
Beni reddetme ferdâ-yı kıyâmet yâ
Resûlallah
Nef’î
Hat değildir görünen misk saçılmış yüzüne
Silkecek bâd-ı sabâ zülf-i siyeh-kâr eteğin

İbni Kemâl

Zebânımla ta’rîze mecbûr olup
Bu kilk-i siyeh-kâra mağrûr olup

Keçecizade İzzet Molla

siyâh-kâr: Günahkâr. c. siyâh-kârân.
Günâh-kârım, sefeh-kârım, siyeh-kârım, siyeh-kârım
Beni reddetme ferdâ-yı kıyâmet yâ
Resûlallah
nef’î
siyeh-kârân: Kötü iş yapanlar, karanlık iş çevirenler.
Siyeh-kârân aceb mi etmese rûşen-güherden haz
Eder mi düzd-i şeb-rev rûşenâî-i kamerden haz

Enderunlu Vâsıf

siyeh-kâse: Siyah kâse.
Erbâb-ı dili müttehem-i âz edemezsin
Ey çerh-i siyeh-kâse bize nâz edemezsin

Nâilî

siyeh-mest: Çok sarhoş, gözü kararmış sarhoş.
Safâ-yı nûr-ı sabûhu bulan siyeh-mestin
Gözüne hâne-i hûrşîd bir harâbe gelir

Şeyh Galip

siyeh-pûş: Karalar giyinmiş, matemli.
Mâteminden hüsnünün hattın siyeh-pûş olalı
Yüzünü yırtıp semen sünbül saçın yolmuş-durur

İbni Kemâl

Bir siyeh-pûş-ı fakîr erdi ona
Dedi bir tuhfe getirdim ki sana

Hakanî

siyeh-pûş-ı fitne: Fitnenin karalar giymişi.
Gird-i ruhunda hat ki siyeh-pûş-ı fitnedir
Mehtâb-ı hüsne hâle-ver-i âgûş-ıftnedir
Sâmi
siyeh-reng: Siyah renk.
Dünyâ görünür çeşmime zulmet-kede-i teng
Yumdurdu güzel gözlerini merg-i siyeh-reng

Muallim Naci

siyeh-rûy: Kara yüzlü, ayıplı.
Şerm-sâr-ı ruh-ı pür tâbınım âh ettikçe
Ma’zeret-hâhım olan baht-ı siyeh-rûygibi

Nâilî

siyeh-rûz: Talihsiz.
Düştü idlâle karşı girye bana
Ne siyeh-rûz-i rûzgâr oldum ben

Muallim Naci

siyeh-tab’: Kötü yaratılışlı. c. siyeh-tab’ân.
Siyeh-tab’dan olur rûşen-dilânın düşmen-i cânı
Ki düzd-i tîre-rûzu dâimâ, dil-gîr eder mehtâb
beliğ
siyeh-tab’ân: Kötü yaratılışlılar.
Siyeh-tab’ân olur rûşen-dilânın düşmen-i cânı
Ki düzd ü tîre-rûzu dâimâ dil-gîr eder meh-tâb
beliğ
siyeh-târ: Siyah telli.
Artırdı cünûnun heves-i zülf-i siyeh-târ
Bir hastesin ey dil ki şeb-i târda kaldın

Nâilî

siyeh-zülf: Siyah saç.
Bir siyeh-zülf ü siyeh-câme büt-i Îsâ-perest
Eyledi reng-i hayâliyle beni sevdâ-perest

Esrar Dede

siyer: bk. sîret.
soffa, suffe, sofa: Ar. Sedir, peyke, sedir; sofa, evlerde odalardan başka oturulacak geniş yerler. c. sufef.
Derûn-ı kubbesi evc-i felek gibi rûşen
Sütûn-ı sofası kadd-i bütdngibi mevzûn

Nef’î

soffa-i sine: Göğüs sofası.
Ol kadar âlî revdk u tâk-ı kuds eyvdnı kim
Soffa-i sîneden berk urur envâr-ı arş-ı Müsteân

Üsküdarlı Hakkı Bey

suffe-i deyr: Kilise sofası.
Olıcak bezme muğ-beçe sâkî
Ne safâdır

Behiştî
suffe-i deyr

Behiştî

sofi: bk. sûfî.
sofra: bk. süfre.
sohbet: Ar. Görüşüp konuşma; arkadaşlık.
Yüzü ağ olsun onun kim yeridir
Kara gönüllü sûfî sohbetinden

Hamdullah Hamdi

Sâkiyâ kalmaz imiş çünki bu sohbet bâkî
Mey-i gülgûn içelim bâde-i cennet bâkî
Bâkî
Kadem-i pâkine yüz sürdü nesîm-i sohbet
Yaraşır
Sidre vü Tûbâgibi eylerse hırâm

Cevrî (İbrahim Çelebi)
sohbet-i ahbâb: Dostlar sohbeti.
Mârân gibi hep birbirini sokmada yârân
Bir semm-i helâhildir adı sohbet-i ahbâb

Enderunlu Vâsıf

sohbet-i ârif: Arifin sohbeti.
Sohbet-i ârifle ârif katresi ummân olur
Mes’ele-i aşkı bilir kâmil insândır
Âdile Sultan

sohbet-i bâde: İçki sohbeti, içki yârenliği.
Lezzet-i vuslat için firkat-i yârı çekemem
Sohbet-i bâde için renc-i humârı çekemem

Nef’î

sohbet-i bî-gâne: Yabancılarla sohbet.
Rindân-ı âlemiz ki bize yâr olan gönül
Olur adû-yı sohbet-i bî-gânemiz bizim

Nef’î

sohbet-i câhil: Cahilin sohbeti.
Sohbet-i câhil yeter âriflere nâr-ı cahîm
Âhirette görmesin isterse hîç nâr-ı elîm

Gaybî

sohbet-i cânân: Sevgilinin sohbeti.
Ehl-i diller sohbet-i cânânda cânın yaktılar
Şem’ içinpervâneler iki cihânın yaktılar
Ahmet Paşa
sohbet-i cem’iyyet-i ahbâb: Dostlar cemiyetinin sohbeti.
Sohbet-i cem’iyyet-i ahbâb kalmaz ber-siyâk
Söylenir çün kim mesel” fi külli cem’in iftirâk”

Fehim (Hoca Süleyman)

sohbet-i cühhâl: Cahillerle sohbet.
Âdeme oldur kim edip tahsîl-i ilm ü ma’rifet
Meclisin telvîs kılmaz sohbet-i cühhâl ile

Leskofçalı Galip

sohbet-i ehl-i riyâ: Riya ehlinin sohbeti.
Sohbet-i ehl-i riyâdan çek ayak ikrâh et
Hâl-i uşşâkı ne bilsin sûfî kim nâ-dândır

Âdile Sultan

sohbet-i eş’âr: Şiirler sohbeti.
Biraz bu tarz ile güft ü şinidten sonra
Biraz da sohbet-i eş’âragösterip ikbâl

Nedim
sohbet-i gül: Gül sohbeti.
Erişip bahâra bülbül yenilendi sohbet-i gül
Yine nevbet-i tahammül dil-i bî-karâra düştü

Şeyh Galip

sohbet-i helvâ: Helva sohbeti.
Lâleyi bir iki gün anmayalım şimdi hele
Kâmlar sohbet-i halvâ ile olsun şîrîn

Nedim
sohbet-i hem-vâr: Sürekli görüşme.
Gâhîce uyandıkça şeb-istân-ı safâda
Şol gece olan sohbet-i hem-vârı unutma

Esrar Dede

sohbet-i merdân-ı Hak: Hak mertlerinin sohbeti.
Pîr-i dânâ sohbetidir tâlibe feryâd-res
Sohbet-i merdân-ı Hak’sız
Hakk’a ermez hîç kes
gaybî
sohbet-i Mevlâ: Mevla sohbeti.
Hakk’ıgörmek ister isen âşıka mirâta bak
Sohbet-ı Mevlâ dediler sohbet-i dânâdadır

Gaybî

sohbet-i nâ-cins: Aynı kafada olmayanla sohbet.
Sohbet-i nâ-cins olur elbet medâr-ı inkisâr
İttihâd-ı seng ü âhendengörünmez mi şerâr
İshak (Ebu İshak
İsmail Efendi
zâde Şeyhülislam Efendi)
sohbet-i nâ-dân: Pişmanlarla sohbet.
Nâ-dânlar eder sohbet-i nâ-dânla telezzüz
Dîvânelerin hem-demi dîvâne gerektir

Ziyâ Paşa
sohbet-i sâhib-dil
Gönül sahibinin sohbeti.
Sohbet-i sâhib-dilin bin cân ile müstâkıyam
Ehl-i irfân olmayandandır

Behiştî
uzletim

Behiştî

sohbet-i sahrâ: Sahra sohbeti.
Beni kon sohbet-i sahrâya da’vet eylemen kim ben
Çemende bâğdan mürg-i hoş-elhândan dahi geçtim
behiştî
sohbet-i şâm: Akşam sohbeti.
Kış erişti geliniz sohbet-i şâm eyleyelim
Ya’nî kim subha değin îş-i müdâm eyleyelim
Lamiî Çelebi
sohbet-i yâr: Yârin sohbeti.
Safâ yine dargın edecek hâlini gûyâ ızmâr
Savt-ı bâridle temâdî ediyor sohbet-i yâr

Kemalzâde Ekrem Bey

sohbet-i yârân: Dostlar sohbeti.
Gittin ammâ ki kodun hasret ile cânı bile
İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile
Neşati
sohbet-be-sohbet: Sohbet üzerine sohbet
Ahî’ye kûşe-be-kûşe zâr eden bülbül gibi
Yürüyen sohbet-be-sohbet bir gül-i her-câyidir
Âh sû(y): Far. Taraf, cihet, yan, yön.
Göz yaşını bes ki döktü her sû
Her merhaleden akıttı bir cû

Fuzûlî

Rahm eyle dâd-hâhına ey şûh-ı ser-frâz
Her sû fütâdepâyına kadd-i hamîdeler

Nâbî

Olurken bu fkretle her sû devân
Bu ebyâtıgördüm yazılmış ayân

Nedim
sûy-ı âlem: Dünya tarafı.
Karz vermiş akçesin
Kârûn’agûyâ kâinât
Sûy-ı âlemde geçen yek-pâre arz-ı ihtiyâc

Keçecizade İzzet Molla

sûy-ı bahr: Deniz tarafı.
Her dem efrencin kılıç başın iki şak eyleyip
Sûy-ı bahre akıtırdı kanın ırmak eyleyip

Sürûrî

sûy-ı bâlâ’
Yüksek taraf.
Seyl-veş bizde küdûret hâktandıryoksa biz
Sûy-ı bâlâdan bu hâke nâ-mükeddergelmişiz

Nâbî

sû-yı gerdûn: Dünya tarafı.
Sû-yı gerdûna revân olsa sümûm-ı kahrı ger
Çeşme-i hûrşîd olurdu kûre-i katran-feşân

Üsküdarlı Hakkı Bey

sûy-ı Hak: Hak tarafı.
Sûy-ı Hak’tangelicek âteş-i takdîr sana
Sidre ola mı ki hîç penbe-i tedbîr sana
Enderunlu Fazıl
sûy-ı hum: Şarap küpü tarafından.
Sûy-ı humdan kopan nârın kes ey zühd arasın yoksa
Harâb olur misâl-i kalb-i rindân hânmân-ı gam

Nâbî

sûy-ı Sa’d-âbâd: Sadabat tarafı.
Mevsim-i gül, nâliş-i bülbül zemânında aceb
Sûy-ı Sa’d-âbâda benzer var mıdır cây-ı safâ

sûy-ı sivâ: Başka taraf.
Açmazız çeşm ü nigeh sûy-ı sivâya zerrece
Aşinâ-yı çehre-i dil-dâr olan hayrânıyız

Necip (Sultan III. Ahmet)

sû-be-sû: Taraf taraf, cihet cihet, her tarafta ve her yanda.
Sû-be-sû sevk eyleyen hep sâik-i takdîrden
Kimsenin destinde yok
Râgıb inân-ı ihtiyâr

Koca Râgıp Paşa

Dizilmiş nihâlân-ıgül sû-be-sû
Katâr ile gelmiş meğer reng ü bû

Nedim
Nümâyân sû-be-sû zulmet, fakat bir zulmet-i rûşen
Semâ bîdâr, her yıldız
Cemâlullah’a bir revzen

Mehmet Akif

sû-be-nûr: Işık tarafına.
Nerde berk-endâz olursapertev-i feyz-ı Hudâ
Cezb eder ol sû-be-nûr dîde-i irfânımı
Vasfî (Şeyh)
sû-pâre: Yan parça, yan taraf. sû-pâre-i havâdis-i eyyamGünlerin havadislerinin yan parçası.
Sû-pâre-i havâdis-i eyyâm olup şühûr
U’cûbe-i vakâyi’-i dehre risâle sâl
koca Ragıp Paşa
sû’: Ar. Kötülük, fenalık. zıddı “hüsn”. c. seyyiât
sû’-i ahlâk: Kötü ahlak.
Sefâlet eyledi tevlîd sû’-i ahlâkı
Bu hâldir beni dil-hûnu kahreden hayfâ
Halil
Nihat Bey
sû’-i edeb: Kötü ahlak.
Sû’-i edeb vesîle-i red olmasın sana
Senden o şûh nâle vü feryâd işitmesin
Nâbî sû’-i fi’lKötü hareket.
Sû’-ifi’l ü sûniyyetten edenler ictinâb
Hüsn-i hâl ü hüsn-i şöhretle olurlar kâmyâb

sû’-i hâl: Hâli kötü, kötü hâl.
Dinleme öyle girye-i akvâli
Uğrasın başına sûhâli

Sünbülzade Vehbi

Sû’-i hâl ü râzını ketmeylemez mürşidlere
Saklamaz derd-i derûnun tâ ki dermân isteyen
Hanif (İbrahim)
sû’-i isti’mâl: Kötüye kullanma.
Sû’-i isti’mâle kalkma var ise kurnazlığın
Hâzır olsun dâimâ düşmen için dâmın ağın

Neyzen Tevfik

sû’-i karîn: Kötülüğü yakın, kötü arkadaş.
Seyyiât insâna nefs-i kem-terînindengelir
Her hacâlet âdeme sû’-i karîninden gelir
Sait Paşa
(Diyarbekirli)
Hıfzeyle benim meclisimi sû’-i karînden
Kâr etmeye lutfunla bana hîle-i şeytân
İkbal, İkbalî, Cihangir (Sultan III. Mustafa)
sû’-i kasd: Cana kıymaya hazırlanma.
Gel etme, sûkasd ediyorsun hayâtına
Ettirme zann o cünhayı da seyyiâtına

Abdülhak Hâmit

sû’-i mizâc: Kötü huy.
Halka taklîd-i sülûkun sebeb-i hüsn-i ma’âş
Mülke tağyîr-i tarîkin eser-i sûmizâc

Fuzûlî

sû’-i niyyet: Kötü niyet.
Sû’-i ft’l ü sû’-i niyyetten edenler ictinâb
Hüsn-i hâl ü hüsn-i şöhretle olurlar kâmyâb

sû’-i zann: Kötü niyet.
Zâhidâ küfrünü aşkın tut kim îmân bilmişiz
Sû’-i zann etmek ne lâzım bir
Müselmân hakkına

Necati Bey

Sû’-i zan eylemem gayrîlere sultânım
Derd-i aşkınla
Nedîmâ hele rencûrgibi

Nedim
seyyiât: Kötülükler.
Bana olaydı eğer lafz-ı seyyiât alem
Tamâmı ism-i müsemmâda eyler idi karâr

Ziya Paşa

suâl: Ar. 1. Sorma, sorulma, soru. 2. Sorulan şey. 3. Dilenme, dilencilik. c. es’ile, suâlât.
Ol büt-i tersâ sana mey nûş eder misin demiş
El-amân ey dil ne müşkil-ter suâl olmuş sana

Nedim
Dedi kim suâl etme râz-ı pinhânım
Dil-i figârıma zahm urma sen de diğer bâr

Nedim
Evvel âlüftene tâ böyle itâb etmez idin
Bin suâl eylese bir tünd cevâb etmez idin

Fehim (Hoca Süleyman)

Yedim semt-ı Haleb’de bir pilav ismin suâl ettim
Arap kuskus deyince bezl-i mechûd eyledim kustum
sürûrî
sâil: 1. Sorucu, soran. 2. Dilenci.
Pîr aşkın eyledim bâb-ı hakîkatten suâl
Dedi: Ne sâil bilir ol sırrı ne kâil bilir
Nev’î
Bir olur ind-ı İlâhî’de
Süleymân ile mûr
Der-geh-ı Hak’ta hemânşâh ile sâil birdir

Keçecizade İzzet Molla

İki müflis sâil cerrâra benzer şübhesiz
Dest-i gevher başına nisbet eyle deryâ vü kân

Ziyâ Paşa

sâil-i âfet-zede: Belaya uğramış dilenci.
Dem gelir bir mütenekkirde olur âlet-i rızk
Uzuvv-ı maktû’ugibi sâil-i âfet-zedenin

Nevres-i Kadim

sâil-i âvâre: Başıboş dilenci.
Merhamet bilmeyen imânlara bak yâ
Rabbi
Kovuyorlar beni bir sâil-i âvâregibi
Mehmet Âkif
sâil-i bed-hâh: Kötü niyetli dilenci.
Nazre-i güstâh-ı âzâr ile redd olmak sezâ
Sâil-i bed-hâhının ihsâna istüdâdı yok

Nâbî

sâil-i Hak: Hak dilencisi.
Nice bir hizmet-i mahlûk ile mahzûl olalım
Sâil-ı Hak olalım nâil-i mes’ûl olalım
Mütercim
Âsım
sâil-i keçkûl: Keşkül dilencisi.
Sâil-i keçkûl be-dest mâye-i iksîr olup
Âstânın hâkine yüzler sürer hûrşîd ü meh

Esrar Dede
sâil-i lutfLütuf isteyen.
Zer ügevherden eder ma’den ü kânı hâli
Sâil-i lûtfuna bir kerre ki ihsân eyler

Cevrî (İbrahim Çelebi)
sâil-meşreb: Dilenci yaratılışlı.
Nice nâ-ehil vügedâ-tıynet ü sâil-meşreb
Cerri ser-mâye eder eylese imlâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

sUbân: Ar. 1. Ejderha, büyük yılan. 2. ast.
Semanın kuzey yarımküresinde bulunan
Tınnîn isimli burcun çevirdiği büyük kavsin ortasında ve
Küçükayı dörtgeninin tam karşısında bulunan en parlak yıldız.
Asker yürüyüp top u tüfeng edilse revân
Benzer ona kim arşta âteş saça su’bân

Behiştî

Müşterî çok leblerin tiryâkine hâcet değil
Boynuna sarmak için bir iki su’bân beslemek

Necati Bey

Hâne-i dil fikr-i zülf-i yâr ile vîrân yatar
Hîç âbâd ola mı ol hâne kim su’bânyatar
Cinânî
subh: Ar. Sabah, sabah vakti. c. esbâh.
Hâk-i derinde micmeregerdân nesîm-i subh
Müşg ü abîr ü anber ona hâk-ipây imiş
Rızayi
Yüz tuttu ona ki feyz-i âmmı
Çekmiş bu medâra subh u şâmı

Fuzûlî

İntizârım sanadır subha dek ey mihr-i münîr
Berg-i hâtırda olan şeb-nem-ı Âmidgibi

Nâilî

subh-ı âferîniş: Yaratılış günü.
Sûretâ biz gerçi bu bezme muahhar gelmişiz
Lîk subh-ı âferînişle berâber gelmişiz

Nâbî

subh-ı bahâr: Bahar sabahı.
Subh-ı bahâr kim alem-i zer-feşân çeker
Gül-bâng-ı ârzû-yı reh-i gül-sitân çeker

Esrar Dede

subh-ı bahâr-ı şevk: Neşe baharının sabahı.
Feyz âşiyânı mihr-i hüner cilve-gâhısın
Subh-ı bahâr-ı şevkegirîbânsın eygönül

Nedim
subh-ı devlet: Talih sabahı.
El şeker yerken lebin kasdında ey meh-rû benim
Subh-ı devlet başıma lâyık mıdır ki şâm ola

Behiştî

subh-ı ezel: Ezelin sabahı.
Gizli bir nûr idim subh-ı ezelde
Cilveler gösterip a’yâne güldüm
Doktor
Rıza
Tevfik subh-ı gül-bîz: Gül kokusu saçan sabah.
Kim duhter-i şâh-ı Çîn o hûn-rûz
Bu bağa gelir çü subh-ı gül-bîz

Şeyh Galip

subh-ı ikbâl: Talih sabahı.
Subh-ı ikbâlime çekti şâm-ı mihnet perdesin
Zülfü yüzündeki kâfur üzre oldu misk-sâ

İbni Kemâl

subh-ı intikâm: İntikam sabahı.
Şem’denpervâne hayfin aldı subh-ı intikam
Cân yakan gaddârın etmez pertev-i bahtı devâm
Emirizâde Emirî (Ali Emirî Efendi)
subh-ı kâzib: Yalancı sabah, yalancı aydınlık.
Ruh-ı mihr-i münîr olmaz mükedder subh-ı kâzibten
bir âyîne-i âlem-nümâdır nem kabûl etmez

Nâbî

Felek getirmedi âfâka senden önce beni
Ki subh-ı sâdık eder subh-ı kâzibi ta’kîb
Şinasi subh-ı kıyâmet: Kıyamet sabahı.
Baht ister ise subh-ı kıyâmette göz açsın
Biz kat’-ı nazar eylemişiz matlûbumuzdan

Fasih (Ahmet Dede)

subh-ı mahşer: Mahşer sabahı.
Farkolunmaz subh-ı mahşer mi ya deşt-ı Kerbelâ
kadar anda gırîv ü nâliş ü efgân olur
kâzım Paşa
subh-ı mestân-ı cihân: Dünyanın sarhoş sabahları.
Dâimâ hurrem ü ferhunde ola devrinde
Subh-ı mestân-ı cihân şâm-ıgarîbân-ı felek

Nef’î

subh-ı nûrânî: Nurlu sabah.
Felek firuzeden bir taht-ı âlî kurdu şâh-âne
Ona bir âh dîbâ perde çekti subh-ı nûrânî

Nef’î

subh-ı nüşûr: Yayılan sabah.
Ale’l-husûsgeçip leyl-i tîre-fâmı fenâ
Eşi’a-güster olur âftâb-ı subh-ı nüşûr
Yenişehirli Avni
subh-ı rûşen: Parlak sabah.
Subh-ı rûşen mişu’â’-ı mihr-i âlem-tâbile
Ya sarây-ı devletinde perde-i dîbâ mıdır

Nef’î

subh-ı saâdet: Saadet sabahı.
Subh-ı saâdet ol gecedir kim

Behiştî
yâr
Çeşm-i hasûd evinde uyurken çıkagele

Behiştî

subh-ı sâdık: Tan yerinin ağarması.
Subh-ı sâdık görünür mihr-i ruhun tâbından
Bahr-i aşkın bu cihân katre-dürür âbından
Muradî (Sultan III. Murat)
Kizbi terk et bulmak istersen cihânda ihtirâm
Subh-ı sâdık gibi ol kim halk ede sana kıyâm
Rüşdîi
Kadim (Veliyyüddin Rüşdi Efendi)
Felek getirmedi âfâka senden önce beni
Ki subh-ı sâdık eder subh-ı kâzibi ta’kîb
Şinasi
Subh-ı sâdık erişip zulmet-i leyli giderir
Küfrü isyânı ise nûr-ı hidâyet getirir

Keçecizade İzzet Molla

subh-ı sânî: İkinci sabah.
Akl-ı evvel gibi ef’âli metânette mesel
Subh-ı sânî gibi akvâli sadâkatte alem

Nef’î

subh-ı vâ-pesîn: En son sabah.
Aşkıla mest olan dilin kaydına düşme
İsmetî
Erse de subh-ı vâ-pesîn sanma ki hûş-mend olur
İsmetî
subh-ı vasl: Kavuşma sabahı.
Çün yüzün
Kâ’be hâlin
Hacerü’l
Esved imiş
Subh-ı vaslında yüzüm ona sürem gibi gelir

İbni Kemâl

subh-ı visâl: Kavuşma sabahı.
Subh-ı visâlin ermedi pâyâne yetti ömr
Şâm-ıgamında şem’gibi yana yana ben
Bâkî
Erişip subh-ı visâl âhir olur gussa şebi
Çihre gösterse kaçan gün gibi
Ruşen
Çelebi

Behiştî

subh-ı vuslat: Kavuşma sabahı.
Zuhûr-ı hatt-ı şîrînine delîl subh-ı vuslattır Beyâz gerdeni çâk-i girîbân olduğum yerdir
Osmanzâde Tâip
subh-dem: Sabah vakti.
Esti nesîm-i nev-bahâr açıldı güller subh-dem
Açsın bizim de gönlümüz sâkî meded sun câm-ı Cem

Nef’î

Mey âteş-i seyyâledir mînâ kadehle lâledir
Yagonca-ipür-jâledir açmış nesîm-i subh-dem

Nef’î

subh-efrûz: Sabahı aydınlatan.
Zülf ü ruhsârın hevâsından dem urmasın o kim
Ah-ı subh-efrûzuyile nâle-i şeb-gîri yok

Hamdullah Hamdi

subh-gâh: Sabah vakti, tan yeri.
Döndüren fânûs-ı çarhı dûd-ı âhımdır benim
Yandıran hurşîdi âh-ı subh-gâhımdır benim
Âhî
subh-gâh-ı vuslat: Kavuşma tanyeri
Subh-gâh-ı vuslatın şevkine her şeb-tâ-seher
Dûd-ı âh ile göğe ağan duâlar hakkıçün

Behiştî

subh-veş: Sabah gibi.
Subh-veş destini zâhir kılsa sîm-efşân olup
Ol Yed-i beyzâya benzer ki
İbn-ı İmrân gösterir

Fehim (Hoca Süleyman)

Gam sipihri kevkeb-i eşkimle her şeb zeyn olur
Subh-veş sıdkım görüp mihrinde kalır meh tana

İbni Kemâl

subh u mesâ: Sabah akşam, her zaman.
Enîsim hem, celîsim gam, işim subh u mesâ mâtem
Gözüm pür nem, dilim pür âh-ı âteş-bârdır sensiz

Nevres-i Kadim

sabîh, sabîha: Güzel, şirin, lâtif.
Sultân-ı tâc-ı devlet hakan-ı taht-ı izzet
Tâbân-ı subh-ı rahmet vech-i sabîh-ı Ahmed

Hamdullah Hamdi

subha: Ar. 1. Binefsihi gözle görülmeyip fakat eşyanın şekli ile ortaya çıktığı için heyüla denilen güneş ışığında görülen ince toz. 2. tas.
Kendiliğinden var olmayan, varlığını Allah’a borçlu olan madde.
Subhasın zâhide sordum nedir ol ukde-i sad
Dedi çıksa birisi zâhir olur nüh ü neved

Nâbî

subha-i lü’lü: İnciye parlaklık veren içindeki toz zerrecikleri.
Subha-i lü’lü’ye Nâbî rağbetim ta’yîb eden
Görmemiş ruhsdre-iyârin arak-ndk olduğun

Nâbî

sûd, sûdâ: Far. 1. Fayda, kâr, kazanç. 2. Bazı kelimelerin sonuna gelerek birleşik kelimeler yapar.
Ne sûd a’dâ-yı bed-hâhı ferah-nâk etmeden gayri
Hilâf-ı gerdişinden çerhin izhâr-ı melâl etmek

Nâbî

Belki fehmeyler ede sûd u ziyân-ı sühanı
Gelse arzeylese
Nef’î
bana kâlâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

Değildir hâl-ı âlem bir karârda gam yeme ey dil
Bu bâzâra gelen geh sûd eder gâhî ziyân eyler
Hâşimî
sûd u ziyân: Fayda ve zarar.
Belki fehmeyler idi sûd u ziyân-ı sühanı
Gelse arzeylese
Nef’î
bana kâlâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

sûd-mend: Kârlı, faydalı, kazançlı.
Mülâyim tînete zâlimlerin zulmü mukarrerdir
Ki penbe âteş ile sûd-mend olmaz müddrddan
Lebib-ı Amidî (Abdülgafur Hüseyin)
bî-sûd: Faydasız, beyhude.
Sağlarla dolu makberedir âlem-i bî-sûd

Kemalzâde Ekrem Bey

çi-sûd: Ne fayda.
Ta’n-ı a’dâdan ne gam, medh-i ahibbâdan çisûd
eşref
germ-sûd: Sıcak fayda.
Münâfk dostlardan âşikâre düşmenân yegdir
Harîr-i sarfı hoştur bu dükânın germ-sûdundan

Nâbî

sûdâ-ger: Tüccar, bezirgân, kârlı iş yapan. c. sûdâ-gerân.
sûdâ-ger-i bahr ü ber: Kara ve deniz tüccarı.
Bir siyeh mûzeli sûdâ-ger-i bahr ü berdir
Sahttır kâdime-i sâhire-peymâ-yı kalem
Nâbî sûdâ-ger-i bâzâr-ı Mevlâ’
Mevla pazarının tüccarı.
Alalım gevher-i rahmet verelim nakd-i günâh
Dili sûdâ-ger-i bâzâr-ı Mevlâ eyleyelim

Nâbî

sûdâ-ger-i hûrşîd: Güneşin tüccarı.
Dirîğ etmez ne kâlâ istese sûdâ-ger-i hûrşîd
Gönül sûk-ı talebte sûret-i ümmîd göstersin

Nâbî

sûdâ-gerân: Tüccarlar.
Sûdâ-gerân-ı şehr-ı Sitanbul: İstanbul şehrinin bezirgânları.
Sûdâ-gerân-ı şehr-ı Sitanbul’a arz eder

Nâbî

bu nev-kumâş
Haleb yâdigârıdır

Nâbî

sudâ’: Ar. 1. Baş ağrısı. 2. Rahatsızlık.
Kesret-i meyden sudâ’ erip namâza çıkmadı
Zâhid-i hod-bîn bu özrüyle meğer ma’zûrmuş
Avnî
Hây u hûdan dil kaçar ancak verir başa sudâ’
Olmağa cümle cihân mülküne sultân istemez

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Şemîm-i nâfe-i zülf-i nigârdır matlab
Sudâ’a bâis olan müşg-i nâbı neylersin
İbnü’n
Neccâr
Şeyh Rıza sûdâ-ger: bk. sûd.
sûde, sûd: Far. 1. Sürmüş, sürülmüş. 2. Ezilmiş, dövülmüş. 3. Kelimenin sonuna gelerek birleşik kelimeler yapar.
Ser-i teslimi edip hâk-i rızâya sûde
Dânişâ terk-i cedel-kârî-i takdîr ettim
Dâniş (Dâniş-ı Atik; Dâniş-ı Kadim)
sûde-i hâk-i kerîm: Cömert toprağı sürmüş.
Sûde-i hâk-i kerîmi cevher-i terkîb-i hûr
Zerre-i gird-i harîmi nûr-ı çeşm-ı Ferkadân

Üsküdarlı Hakkı Bey

nâsiye-sûd’
Alın sürmüş.
Şâh-ı kudsî harem-i mülk-i nübüvvet ki olur
Hâk-i der-gâhına
Cibrîl-ı Emîn nâsiye-sûd
Yenişehirli Avni
ruh-sûde: Yanak sürmüş.
Der-geh-i vâlâsına dil-dâde cân-ı Cebrail
Südde-i ülyâsına ruh-sûde hayl-i ins ü cânn
Hakkı sudûr: ÇjJz) bk. sadr.
sûfâr: ÇlÇr) Far. 1. İğne deliği. 2. Ok gezi.
Dönerdi aksine sûfârı nısf-ı menzilden
Olurdu püşt-i kemâne halide peykânı

Nef’î

suffe: bk. soffa.
sûfî: Ar. 1. Tasavvuf ehli. 2. Sofu.
Kerâhettir mey içmek diye esrâra rızâ verdin
Hezâr ahsente sûfî haylice re’y-i savâb olmuş
Avnî
Ben üzümün suyunu severim, sûfî dânesin
Zirâ kimi kızını sever, kimi anasın

Necati Bey

Sûfî gelicek açma sakın aşk hadisin
Dânâ-dil isen sırrını nâ-dâna duyurma
Bâkî (gelicek: gelince)
Sohbet-i ehl-i riyâdan çek ayak ikrâh et
Hâl-i uşşâkı ne bilsin sûfî kim nâ-dândır

Âdile Sultan

Sûfîlere sohbet gerek ahilere ahret gerek
Mecnûnlara
Leylî gerek bana seni gerek seni

Yunus Emre

sûfî-i âşüfte: Azgın ve baştan çıkmış sofu.
Göreliden dâl-i zülfünle dehânın mîmini
Sûfî-i âşüfte vü şeydâyı her dem dem tutar
Nizami sûfî-i pîçîde-dâmen: Kıvrılmış etekli sofu.
Sûfî-i pîçîde-dâmen zâhid-i pâ-der-gili
Râh-ı cânda eylemez kendisine hem-pâ semâ

Esrar Dede

sûfî-i şeyyâd: Riyakâr sofu.
Zerk deryâsında bir hâşâktir kim çizginir
Sûfî-i şeyyâd kim devrân tutup eyler semâ’

Fuzûlî
(çizgin-: dönmek, dolaşmak)
sûfiyâ: Ey sofu.
Câma bu
İskender-i dil nice mâil olmasın
Sûfiyâ âyîne-i gîtî-nümâdır gördüğün
Zâti sufra, sofra: bk. süfre.
sugrâ: Ar. Sıgar’dan; daha, en, pek küçük.
Ko mebâdî şuğlunu sen maksad-ı aksâyı gör
Çün netâyictir kamu sugrâ vü kübrâdangaraz
Nuri
Eğer suğrâ eğer kübrâ muhîtem cümle mevcûda
Hezârân dürlü bin yüzde görünen gözde seyrânam

Ümmî Sinan
sugrâ-yı cân-fersâ-yı hicr: Ayrılığın canı yoran en küçüğü.
Sabırdır sugrâ-yı cân-fersâ-yı hicrin çâresi
Renc-i aşkın gayri bir dermâna isti’dâdı yok

Nâbî

suhan: bk. sühan.
sûhân: Far. Törpü.
Halâs olmaz kişi ebnâ-yı cinsin vaz’-ı derdinden
Gehî sûhândan, geh tîşeden âzürdedir âhen

suhre: Ar. Maskaralıkla halkı eğlendiren kimse.
suhre-i sıbyân: Çocukları güldüren.
Sarfeyleme evkâtını bâzîçe-i lehve
Dîvâne gibi olma sakın suhre-i sıbyân
Sâmi
suhre-i şeyh ü şebâb: Gençlik ve ihtiyarlık maskaralığı.
Giyse
Amr’ın külâhın başına
Suhre-i şeyh ü sa’btır peykim

Nef’î

suhre-kâr: Maskaralık ve soytarılık yapan.
Fasîh gılzeti bir suhre-kâr üstâdın
olur dehân-ı kadîdinde nükte-zâ-yı zuhûr

Tevfik Fikret

suhriyye: Maskaralık.
Sıfat-ı rezmini gûş edene suhriyye gelir
Harf-ı Dârâ vü Skender sühan-ı Gîv ü Peşen

Nedim
suhte, sûhte: Far. 1. Yanmış, tutuşmuş, yanık. 2. Softa, medrese talebesi. c. sûhtevât.
Sarfa sarf eylemeyip medreselerde ömrün
Geçinir ba’zı yobaz sûhte de molla-i sühan

Sünbülzade Vehbi

Sûretâ sûhte vaz’ınagirelden beri âh
Hûblar adını onun kodular
Molla
Siyâh

Behiştî

Hâl-i haddin mi bu ya sûhte pervâne midir
Kararıp düşmüş ola şem’-işeb-istân üzre
Rahmi sûhte-i âteş-ı Ibrâhîm: Hz. İbrahim’in ateşinin yanmışı.
Olsak ne aceb tâlib-i gül-zâr-ı visâl
Biz sûhte-i âteş-ı İbrâhîm’iz

Nâbî

sûhte-i pervane: Pervanenin yanmışı.
Devrinin beste-kemer çâkeridir heft-ahter
Şemsinin sûhte-ipervânesidir nüh-ecrâm

Nedim
sûhte-dil: Yanmış gönül.
Bûse cerr eyleyince sûhte-dil dil-berden
Dedi lâ-yunsarifem koma beni cer yerine

Hamdullah Hamdi

sûhtevât: Softalar.
Olmaz hele sûhtevât şâir
Etmem ogürûhu bahse dâir

Şeyh Galip

suhuf: () bk. sahîfe.
sûk: Ar. Çarşı, pazar. c. esvâk.
Kâlâ-yı maârif satılır sûklarında
Bâzâr-ı hüner ma’den-i ilm ü ulemâdır
Nedim sûk-ı âlem’
Dünya çarşısı.
Sûk-ı âlemde revâc ümmîd ederdik biz dahi
Cehli tervîc olmasaydı muktezâ-yı rûzgâr

Muallim Naci

sûk-ı aşk: Aşk pazarı.
Ver nakd-i cânı bûs-ı leb-i la’line gönül
Gel eyle sûk-i aşkda bey’ ü şirâ-yı rûh

Fıtnat

Hanım
sûk-ı devrân: Dünya çarşısı.
Sûk-ı devrânda biz ol deyn temessükleriyiz
Hep bizim hâtemimizdir basan ikrârımıza

Nâbî

sûk-ı ehliyyet: Ehliyet çarşısı.
Sorulmaz merd-i kâmil sûkı ehliyyette câhilden
Zer-i mahbûb muhtâc-ı mihekk-i imtihân olmaz
Eşref Paşa
(Bursalı Mustafa)
sûk-ı haffâf: Ayakkabıcı pazarı.
Sûk-ı haffâftan ettikçegüzer
Kınalı bir topuğa etse «azar

Sünbülzade Vehbi

sûk-ı îcâd: Keşif pazarı.
Zarûrîdir bütün bey’ u şirâsı sûk-i îcâdın
Bu bâzâr-ı fenâda şart-ı îcâb ü kabûl olmaz
Yenişehirli Avni
sûk-ı isti’dâd: Kabiliyet çarşısı.
Sûk-ı isti’dâdaşehrâyin edip yârân-ı nazm
Ettiler gül-rîzler âvize dükkân üstüne

Nedim
sûk-ı kemâl: Olgunluk çarşısı.
Kıl metâ’-ı nazmını ârâyiş-i sûk-ı kemâl
Ey Nedîm-i pür-hüner zîb-i dükân lâzım sana

Nedim
sûk-ı maânî: Manalar pazarı.
Böyle bâzârda da eylemeyen istiftâh
Ne zemân açsa gerek sûk-ı maânîde dükkân

Sâbit

sûk-ı riyâ: Riya pazarı.
Ayâ ne gûne câme giyer rûz-ı haşrda
Kâlâ-yı zühdü sûk-i riyâda mezâd eden

Nâbî

sûk-ı silâh: Silah pazarı.
Hîçgitmez idi gerd-i keder hâtırımızdan
İşkeste idi âyînmiz idi âyînemiz seng-i cefâdan

Nâilî

sûk-ı şevk: Arzu pazarı.
Sikke-i hâliyle devr etmezdi sûk-ı şevkte
Mevlevîler kûre-i tennûrede kâl olmasa

Nâbî

sûk-ı taleb: İstek pazarı.
Dirîğ etmez ne kâlâ istese sûdâ-ger-i hûrşîd
Gönül sûk-ı talebte sûret-i ümmîd göstersin

Nâbî

sûk-ı takdîr: Takdir-ı İlahi’nin çarşısı.
Sûkı takdîrde endâze vü mîzân olmaz
Feyz-ı Mevlâ’ya göre nâkıs ü kâmil birdir

İzzet Ali Paşa

sûk-ı tasâvîr-i bihişt: Cennet tasvirlerinin çarşısı.
Sâha-i endîşedir sûk-ı tasâvîr-i bihişt
Her ne geçse hâtımından
Nâbîyâ mevcûd olur

Nâbî

sukâta: Ar. Kırıntı, döküntü; artık. sukâta-i kalem-i zer-ger-i dükânçe-i sun’: Sanat dükkânının altın işlemeli kaleminin kırıntısı.
Sukâta-i kalem-i zer-ger-i dükânçe-i sun’
Tirâşe-i güher-i çâr-sûy-ı istiğnâ

Nâbî

sukâta-çînî: Artık toplamaklık.
sukâta-çînî-i enfâs: Nefeslerden kırıntı toplamaklık.
Sukâta-çînî-i enfâs ârifîndendir
Ne denlü nâil-i ser-mâye-i hakâyık isem

Nâbî

sukbe, sakbe: Ar. Delik.
Haysiyyetimi bildiği mânende-i tiryâk
Endâhte-i sukbe-i mâr etmek içinmiş

Nâbî

sukût: Ar. Sıkt’tan; 1. Düşme, aşağı inme. 2. Sarkma. 3. Bir vazifeden ayrılma. 4. Çocuğun ölü veya eksik doğması.
Gâh bir harf sükûtuyla eder nâdiri nâr
Gâh bir nokta kusûruyla gözü kör eyler
Fuzûlî (mi>l; =m
U,)
Sukût ettiyse bir kevkeb sipihri ber-karâr olsun
Yere düştüyse bir meyve dirahtı pâyidâr olsun

sukût-ı hayâl: Hayal kırıklığı.
Bu bir garîb tesâdüf yaman sukût-ı hayâl
Hayât şâiri mecrûh eder hakîkat-i hâl

Kemalzâde Ekrem Bey

sukût-ı mevâsim: Mevsimlerin düşüşü.
Baktıkça ben zuhûr u sukût-ı mevâsime
Ey tâlibeşer
Bilmem niçin teellüm eder, ağlarım sana

Tevfik Fikret

sukût-ı rûh-ı umûmî: Genel ruh kırıklığı.
Harâb olan azamet, târ-mâr olan ikbâl
Sükût-ı rûh-ı umûmî, sukût-ı istiklâl

Mehmet Akif

sâkıt: 1. Düşen, düşücü, düşmüş. 2. Hükümsüz, değersiz. 3. Düşük, vakitsiz doğan çocuk.
Hakîr olduysa ümmet şânına noksân gelir sanma
Yere düşmekle cevher sâkıt olmaz kadr ü kıymetten

Namık Kemâl

sulb, sülb: Ar. 1. Omurga kemiği, bel kemiği. 2. Döl. 3. Sert, katı, taş gibi. c. eslâb.
eslâb: 1. Sulb’ler, beller, döller. 2. Yarı belinden aşağı kuyruk sokumuna kadar olan vücudun kısımları.
İstedi
Hak ki olşeh-i âli güher
Eyleye aslâb u erhâma sefr
Abîd Mevlevi sulh: Ar. Barışma, barışıklık. 2. Rahatlık. 3. Uyuşma, uzlaşma.
Dünyâ ile sen sulh et bî-huccet ü bî-daââ
İsterse cihân halkı hep şâhid-i zûr olyun

Nâilî

Denir dünyâya ancak sulh için halkeylemiş
Yezdân
Fakat meydân-ı cenk etmiş onu insân-ı bî-vicdân

Abdülhak Hâmit

sulh-ı umûmî: Genel barış.
Beşeriyyet nerede, sulh-i umûmî nerede?
İ’tilâf etmiyor âbâ vü evlâd henüz

Muallim Naci

sultân: bk. saltanat.
sûm: Ar. Sarımsak.
Menn ü selvâya fakîr-âne kanâat lâzım
Olma muhtâc piyâz u ades ü hınta vü sûm
Yenişehirli Avni
sûmenât, Sûmnât: Ar. 1. Hindistan’ın
Gücerat bölgesinde bulunan meşhur bir kilise.
Bu tapınağı
Gazneli
Mahmut’un yıktığı söylenir. 2. Kilise, tapınak.
Bir kal’a ki
Sûmenât’a benzer
Her seng-i siyâhı
Lât’a benzer

Şeyh Galip

Geh deyr ügâ
Kâ’begehî
Sûmenât’ta
Hak-cûy kanda olsa
Hudâ’sın arar bulur

Koca Râgıp Paşa

Kalb-i rakîbi ko dile bak iltifât ile
Bir görme
Kâbe’yi et sûmenât işe
Hâşimî
sûmnât-ı hayâl: Hayal kilisesi.
Oldukça sûmnât-ı hayâlim suver-nümâ
Ebkâr-ı maânî secde eyler mugângibi

Şeyh Galip

sûmnât-ı kişver-i aşk: Aşk ikliminin kilisesi.
Sûmnât-ı kişver-i aşk olmuşum gûyâ
Nesîb
Hâne-i dilde söyünmez muttasıl âteş yanar
Nesib-ı Mevlevi (İki Bayraklızade Yusuf)
sun’: Ar. 1. Yapma, yapış. 2. Tesir, kudret.
Kurup bir bârgâh-ı sun’, lûtf u kahrından memzûc
Verip azdâda âmîziş komuş nâmın onun dünyâ

Nâbî

sun’-ı Cebbâr: Cebbar (kuvvet ve kudret sahibi) Allah’ın tesiri.
Şîşe-i çerhdegör bunca murassa’ nahli
Nice ârâste kılmış onu sun’-ı Cebbâr
Bâkî
sun’-ı Celîl: Celil olan Allah’ın sanatı.
Mazhar-ı Hak iken ol sun’-ı Celîl
Dahi nâ-bûd idi
Cebrâ’il

Hakanî

sun’-ı Hakk: Hakk’ın kudreti.
Tenezzül ayn-ı rif’at olduğun seyr et ki sun’-ı Hak
Ser-i kâkülleri bâlâ-yı çeşm-i izzet etmiştir
Ahmet
Cevdet Paşa
sun’-ı kudret: Kudretin sanatı.
Olsa bir kişver eğer mazhar-ı sun’-ı kudret
Kûh-ı sahrâsını hep ma’den eder kân eyler

Cevrî (İbrahim Çelebi)
sun’-ı yed: El sanatı.
Seyf-i nev’-i beşerin sun’-ı yedidir lâkin
Denilir levh ü kalem hâlıkı
Rabb-i müteâl
Şinasi
san’at: Sun’dan; sanat, ustalık, hüner, marifet. c. san’ât, sanâyi’
San’at o benim yurdum için, ırkım içindir
Kudsî bir ışık olması âfâkım içindir
Midhat
Cemal (Kuntay)
Zülf-i zülfün gözüme sihr ile bağlar sanasın
Cisr çün san’at ile
Şarta selâsil bağlar
Nizâmî
Alınız ilmini garbın, alınız san’atini
Veriniz hem de mesâinize son sür’atini

Mehmet Akif

san’at-ı aşk: Aşk sanatı.
San’at-ı aşkı ilettim başa ben ey seng-dil
Kangı taş katı ise doğsun ona baş
Kûh-ken

Hayâlî Bey

san’at-ı şi’r: Şiir sanatı.
Zer-ger-i kâmilidir san’at-i şi’rin
Bâkî
Nic’olur gel beri seyr eyle kalem-kârlığı
Bâkî
san’at-ı üstâd: Üstadın sanatı.
Kıl san’at-ı üstâdı tahayyürle temâşâ
Dem urma eğer ârif isen çün ü çirâdan

Ziyâ Paşa

sanâyi’: Sanîa’nın cemidir fakat sanat’ın cemi sayılır.
Bu sâde nazmı ehl-i sanâyi beğenmese
Nev’î ne gam bizim sözümüz âşıkaınedir
NaH
Şi’rin muvaşşah eyle sanâyi’le
Kâmiyâ
İster edâ-yı tâze vü hem nev-zemîn zemân
Kâmî (Edirneli)
sâni’, sânia: sun’dan; 1. Yapan, yapıcı, işleyen. 2. Yaratan, sanat eseri olarak meydana getiren, Allah.
Bürhân-ı Hak’tır ey gönül her nesteren nisbetli gül
Sâni’ olan mümkün değil masnûHndan ola cüdâ

Fuzûlî

Nâbî

ederiz sâni’ ü masnû’ı temâşâ
Hâmegibi sâhib-nazar-ı pîş ü pesiz biz

Nâbî

Sû-be-sû manzaram bedâyüdir
Pür-tecellî-i nûr-ı Sâni’dir
Recaizade Ekrem
Sâni’-i kudret: Kudretin yapıcısı. (Allah).
Güzer-gâh-ı hayâl-i yâre yapmış
Sâni’-i kudret
İki gözlü bir kemer köprüdür kaşım
Fırat üzre
Beliğ
sâni’-i ten-perver: Ten seven sanatkâr.
Aferîn ey sâni’-i ten-perver ü cân-âferîn
Hâlıku’l-eşyâ’ ile’l-arş
Rabbü’l-âlemîn
FuzûM
sanî’, sanîa: İşlenmiş (iş), uydurma iş; tuzak, hile.
Kimsenin medhali yok kendi sanîimdendir
Ettiğim cürm ü hatâ kendi elimden feryâd

Nâbî

sanîu’llâh: Allah’ın yaptığı iş.
sanîu’llâh-ı a’lem: En iyi bilen Allah’ın
yaptığı iş.
Sanîu’llâh-ı a’lemsin rahîmu’llâh-ı erhamsın
Kerîmu’llâh-ı ekremsin kemâline misâl olmaz

Ümmî Sinan

sun’î: Yapma, takma.
Kurup bir bâr-gâh-ı sun’î lutf u kahrden memzûc
Verip ezdâda âmîziş komuş nâmın onun dünyâ

Nâbî

sun’î: bk. sun’.
sûr: Far. 1. Düğün. 2. Ziyafet, 3. Şenlik.
Kalem olsun eli ol kâtib-i bed-tahrîk
Ki fesâd rakamıyla sürmezi şûr eyler

Fuzûlî

Hoş kûşe-i zevk idi safâ ehline âlem
Nûş âhiri nîş olmasa sûr âhir-i mâtem

Bağdatlı Ruhi

Gehî vuslatta âşık gâh mehcûr
Bu, dünyâdır gehî mâtem gehî sûr
Bâkî
sûr-ı arûs: Düğün şenliği.
Sûr-ı arûs kim ola mâtem netîcesi
Püf şem’-i bezme meş’ale-işu’le-dâreyuf

Şeyh Galip

sûr-ı safâ-bahş: Safa sunan düğün.
Meyl etmediğim sûr-i safâ-bahşine dehrin
Mâtem-kede-i dilde olan şîven içindir
NâıH
sûr-gâh: Düğün yeri.
sûr-gâh-ı temaşa: Seyredilen düğün yeri.
Zevkin çıkar firîfte olma safâsına
Herkes bu sûr-gâh-ı temâşâya birgelir

Esrar Dede

sûr: Ar. 1. Boynuzdan yapılmış büyük boru. 2. Kıyamette
Hz. İsrafil’in üfleyeceği boru.
Urdu
Sûr ihyâ-yı emvât etti bâd-ı nev-bahâr
Yer yarıldı lâle baş kaldırdı çâk ayrı kefen

İbni Kemâl

Birşem’ ki ala bu nârdan nûr
Efrûhte ola tâ dem-ı Sûr

Riyazî

Onun kıyâmı için
Sûr’u beklemek lâzım.
Bu duygusuzluğa bir çâre yok mu Allahım

Mehmet Akif

sûr-ı cân: Can alan boru.
Âşık ı eyler sa’îd her bir demin bir gûne îd
Gûş-ı ser-mest-i sabâya
Sûr-ı cândır mûsıkî

Âdile Sultan

sûr-ı Kıyâmet: Kıyamet borusu.
Ey Sûr-ı Kıyâmet yine gavgâ ise maksûd
Kaldırma bizi hâkte âsûde yatarken
Âf
sûr-ı Sirâfil: İsrafil’in borusu.
San sayhasında
Sûr-ı Sirâfîl urur sabâ
K emvât-ı hâk cûşagelip çâk eder kefen
Şeyhi
sûr-nâ: Zurna.
Dem-i sûr-nâ sadâ salmış bu mehter-hâne-i çarha
Döğülür kûslar güm güm kurulmuş taht-ı sultânî

Hayâlî Bey

sûrâh: Far. Delik, gedik.
Nâyın ki çıkar zemzeme sûrâhlarından
Bülbüller öter sanki gülün şâhlarmdan

Nâilî

Edelden oklarından dem-be-dem sûrâhlar peydâ
Sadâ-yı ney gelir âh eylesem her üstühânımdan

Hayâlî Bey

Dil-i pür-zahmıdır her âşıkın feryâdına bâdî
Eğer sûrâh sûrâh olmasa neyden sadâ gelmez
Fâik
Memduh Paşa
(Esbak Dâhiliye Nâzırı)
sûrâh-ı dehân: Ağız deliği.
Alûde-i hûn etmiş iken hâk-i cihânı
Doldurdular ol hâk ile sürâh-ı dehânı
sûrâh-ı mâr-ı mühre-rübâ-yı sinân: Mızrağın yılan mühresini çeken delik.
Kim tenlerinde râh-ı mesâmât ser-be-ser
Sûrâh-ı mâr-ı mühre-rübâ-yı sinân olur
Nef’î
sûrâh-ı sitemSitem deliği.
Tende sûrâh-ı sitem lebde nevâ-yı i’câz
Mürde-i cehle meded-reslik için sûruz biz

Nâbî

sûrâh-be-sûrâh: Delik delik.
Sîne sûrâh-be-sûrâh kanar vecdinden
Teşne-i zevk-ı ezel leb-be-leb-i sahbâyız

Yahya Kemal

surâhî, sürâhî: Ar. Sürahi, uzun boyunlu su ve şarap şişesi.
Lûtfeyle sâkî nâzı ko, mey sun ki kalmaz böyle bu
Dolsun surâhî vü sebû, boş durmasın peymâne hem

Nef’î

Mey değil ağzı suyu aktı surâhînin gece
La’lini derc edicek mecliste yârân-ı safâ

Bağdatlı Ruhi
(derc edicek: arasına sıkıştırma, sokma.)
Gel surâhî kulkulu zevkın
Hayâlî’den işit
Hande-i dil-ber safâsın âşık-ı mahzûna sor

Hayâlî Bey

Şikest olsa surâhî câm-ı meclis ber-karâr olmaz
Meseldir sâkiyâ baş gitse ayak pâyidâr olmaz
hilali
sûre: Ar. Kur’an’ın ayrıldığı 114 bölümlerden her biri. c. süver.
sûre-i Kevser: Kevser suresi.
Okudum hattın lebinde kim gubâr-ı müşg ile
Çeşme-i cân üzre yazmış sûre-ı Kevser güneş

Ahmet Paşa

sûre-i Nûr: Nur suresi.
Kaplamıştı yüzünü nûr-ı sürûr
Sûre-ı Nûr idi ya matla’-ı nûr

Hakanî

sûre-i Nûr u Duhân: Nur ve
Duhan suresi.
Okursa
Sûre-ı Nûr ü Duhânı ezberden
Aceblemem ki zebân oldu her alevler ona

Taşlıcalı Yahya Bey

Abdülhak Hâmit

sûre-i Yâ
Sîn ü Tâ
Hâ: Yâsin ve

Hâ suresi.
Çeşm ü ebrun üzre neyler hâl-i müşgîn ey sanem
Nokta konmaz sûre-ı Yâ
Sîn ü Tâ
Hâ üstüne
Lamiî Çelebi
sûre-i Yûsuf: Yusuf suresi.
Muhabbet mushafin hatmeyledim ben
Züleyhâ sûre-ı Yûsuf’ta kaldı

Üsküdarlı Talat Bey

sûret: Ar. 1. Biçim, şekil. 2. Tarz, yol, gidiş. 3. Çare. 4. Yüz, vecih. c. suver.
Sen tarâvet bâğının bir gonce-i handânısın
Jâle düşmüş berg-i gül bir ağlamış sûretlidir
Bâkî
Rûhdur maksûd olan, sûret değildir
Nâbîyâ
Vâsıl-ı enfüs olan meyl etmez âfâkîlere

Nâbî

Feyz-i tıynet başkadır, şûhî-i sûret başkadır
Her gazâli sanma kim deşt-ı Hoten âhûsudur

Koca Râgıp Paşa

Ey Şinâsî içimi havf-ı İlâhî dağlar
Sûretimgerçi güler kalbgözüm kan ağlar
Şinasi sûret-i âdem: İnsan sureti.
Sûret-i âdemde olmuş idi mestûr sırr-ı Hak
Hubb-ı zâtı koptu
Hak’tan mürtef’ ola hafâ

Gaybî
sûret-i âhû: Ceylan şekli.
Her nigâhın kûşe-i çeşminde sayd-ı cân için
Sûret-i âhûda bir câdû-yı efûn-sâz eder

Nâilî
sûret-i a’mâ: Körün sureti.
Fark için temyîz-i ehliyyetteki noksânını
Sûret-i a’mâda, eslâf ettiler tasvîr-i baht

Ziyâ Paşa

sûret-i bî-cân: Cansız resim.
Bize âyîne-i dîdârını ibrâz etsen
Biz dahi sûret-i bî-cân gibi hayrân olsak
Yenişehirli Avni
sûret-i bî-gâne: Yabancı şekil.
Sad-hayf kim ahbâbımı vakt-i kederimde
Bir bir aradım sûret-i bî-gânede buldum
Bahaeddin (Yazıcızade Mehmet)
sûret-i câmûs: Manda şeklinde.
Şekline bakar olsa rakîbin dil-i pür-gam
Der benzer imiş sûret-i câmûsa cehennem

Behiştî

sûret-i cânân: Sevgilinin resmi.
Cân sûretini görmeğe meylin var ise gel
Cân hey’etine sûret-i cânân yazılıptır

Necati Bey

sûret-i devr: Dönme sureti.
Sûret-i devr ile Hakk’a ermedi eflâke bak
Cân u dil mülkünü devrân isteyen gelsin beri
gaybî
sûret-i dîdâr: Sevgilinin yüzü.
Sen hemân levh-i dili âyîne-veş sâf idegör
Bir gün anda sûret-i dîdâr kendin gösterir

Âsım (Çelebizade Şeyhülislam İsmail)

sûret-i diğer: Diğer suret.
Cilve-gâh-ı yâr olan dil nakş-i gayr etmez kabûl
Sûret-i diğer muhâl âyîne-i tasvîrde
Nihali (İbrahim)
sûret-i divâr: Duvar resmi.
Sûret-i dîvâr ediptir hayret-i aşkın bizi
Gayr seyr-i bâğ eder biz künc-i mihnet bekleriz

Fuzûlî
(ediptir: etmiştir)
Kaçan ki bu sözü gûş etti dil kalıp bî-hûş
Kemâl-i hayret ile hem-çü sûret-i divâr

Nedim
sûret-i Erjeng: Erjeng’in resmi.
Bozaldan sûret-ı Erjeng’i sen bu nakş-ı dil-keşle
Benim vasfımda her beytim nigâr-istân-ı mânTdir
hayali
sûret-i eşyâ: Eşya şekli.
Bir aceb sırr-ı nihânîdir heyûlâ-yı vücûd
Sûret-i eşyâda hem mevcûd u hem nâ-bûd odur

Leskofçalı Galip

sûret-i gedâ: Dilenci şekli.
Sipâh-ı memlekete iftikârı sâbit iken
Mülûk-ı âlem sûret-i gedâ değil de nedir

Nâbî

sûret-i hak: Doğru şeklinde; içtenlikle davranır gibi görünme.
Bâtıl hemîşe bâtıl u bî-hûdedir velî
Müşkil budur ki sûret-i haktan zuhûr ede
Bâkî
Erbâb-ı hased sûret-i haktan görünürler
Meyleyleme her pende ne derlerse desinler
Halil
Nihat Bey
sûret-i hâl: Ben’in şekli.
Ol pîr çü gördü sûret-i hâl
Sûret gibi kaldı bir zemân lâl
Fuzûlî sûret-i hâlHâl şekli.
Devr-i çevrinden ten ü cânımda râhat kalmadı
Sûret-i hâlimde âsâr-ı ferâğat kalmadı

Fuzûlî

sûret-i hâmûş-ı Îsâ: İsa’nın susmuş şekli.
Küfrünü âyîne-i îmâna aks ettirdi tâ
Sûret-i hâmûş-ı Îsâ’yı be-mihrâb etti zülf

Esrar Dede
sûret-i idrâk’
Kavrama şekli.
Dilden
Hayâlî sûret-i idrâki kazıyıp
Dîvâne-meşreb oldu kalenderlik eyledi

Hayâlî Bey

sûret-i ihlâs: Temiz şekil.
Mir’At-ı dilde sûret-i ihlâsa kıl nazar
Mafüvvdür merâsime dâir kusûrumuz

Nâbî

sûret-i ikbâl: Talih şekli.
Feleğin sûret-i ikbâline aldanmayalım
Kendimiz cevr ü cefâ çekmeğe mu’tâd edelim
Taşlıcalı Yahya
sûret-i ikbâl-i dünyâ: Dünyanın talih şekli.
Sûret-i ikbâl-i dünyâ aldatır gâfilleri
İşret anlarlar onu
Yahyâ hayâl-i hâb iken

Şeyhülislam Yahya

sûret-i iklîl: Taç şeklinde.
Bir olur efier-i şâhî ile keşkûl-i gedâ
Ser-nigûn olsa eğer sûret-i iklîlgibi
Sâmi sûret-i insân: İnsan şekli. gûne zâhir ol kim şâhid-i halvet-geh-i lâhût
Cemâlin sûret-i insânda izhâr etti sansınlar
Yenişehirli Avni
sûret-i isti’dâd: Kabiliyet şekli.
Hüsn olur bî-nazar-ı rağbet-i uşşâk abes
İltifât âyînedir sûret-i isti’dâda

Nâbî

sûret-i lafz: Söz şekli.
Bereket sûret-i lafzında bile zâhirdir
Lâ-yı bî-ma’nîye nisbetle cevâb-ı neamın

Nâbî

sûret-i ma’nî: Mana şekli.
Mün’akis âyîne-i tabimda nakş-ı kâinât
Sûret-i ma’nîde bir sırr-ı nihân olmaz bana

Ziyâ Paşa

sûret-i mevhûm: Gerçekte olmayan şekil. cisim.
Veren bu sûret-i mevhûma revnak-ı reng-i hüsnündür
Gül-istân-ı hayâlim nev-bahârım varsa sendendir

Şeyh Galip

sûret-i mevzûn: Ölçülü şekil.
Aferîn eyler
Nizâmî gördügünce hüsnünü
Sûret-i mevzûn nazar ehline şâbâş andırır
Nizami sûret-i mihrâb: Mihrap şeklinde.
Kıble-gâh-ı saf-ı maksûd olamazsın ey dil
Sîne-çâk olmayıcak sûret-i mihrâb gibi

Nâbî

sûret-i mümkin: Mümkün olan şekil.
Hak budur kim vâcib-i bFz-zât oluptur mümkinât
Sûret-i mümkinde izhâr etti kendin ayn-ı zât

Gaybî

sûret-i mürtesem: Resmedilmiş şekil.
Zamîr-i sâdıka hâl-i dili i’lâma hâcet ne
Olur mir’âta sûret-i mürtesem ressâma hâcet ne

Seyyit Vehbî

sûret-i noksan ü kusûr: Eksik ve noksan şekli.
Zâtında görür sûret-i noksan ü kusûrun
Ayîne-i ahvâline her kim nazar eyler
Haşmet
sûret-i Rahmân: Rahman sureti.
Çün on sekiz bin âleme oldu vücûdum âyîne
Ol sûret-ı Rahmân benim kim halka mestûr olmuşam
Nesîmî
sûret-i riyâ: Riya şekli.
Hicâb mâni olursa ya nâz ederse yâhûd
Ederse zühd satıp sûret-i riyâ’ izhâr

Nedim
sûret-i sıdk: Doğruluk şekli.
Dürûg iken o kadar buldu şöhret ey Nâbî
Ki girdi sûret-i sıdka güm oldu nâm-ı dürûg

Nâbî

sûret-i teşdîd: Şeddeli şekil.
Dür dişleri gösterdiği-çün sûret-i teşdîd
Gonca dehenine dediler mim-i müşedded

İbni Kemâl

sûret-i yâr: Yârin sureti.
Sûret-i yârin hayâlin bağrına basmış yatar
Gerçek imiş âşık-ı dîdâr-durur derler âb

İbni Kemâl

sûret-i yek-diğer: Biri diğirinin aynısı olan şekil.
Sûret-iyek-diğere âyînedir nakş u kemâl
Eyleme hüsnünü inkâr sakın bîş ü kemîn

Nâbî

sûret-i zâhir: Dış görünüş.
Ne ma’nâlar ne sözler münderictir safha-i dilde
Eğerçi sûret-i zâhirde hâmuşum kitâb-âsâ

suver: Sûret’ler.
Kâr-fermâsını bil nakş-ı hayâl-i suverin
Sen bu bâzîçeye aldanma, temâşâsına bak

Şeyh Galip

Eyler mi dil-i sâfı havâdis mütekeddir
Gelmez keder âyîneye eşkâl ü suverden
Râşit (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)
sûret-âsâ: Resim gibi.
Sûret-âsâ olma tahsîl-i kemâl-i ma’nî et
Kim behâyim nev’in etmez âdem-i zer-beft çul

Fuzûlî

sûret-ger: Resim yapan, ressam.
sûret-ger-i Çîn: Çin ressamı.
Böyle bir kasr-ı zer-ender-zerpür-san’at kim
Reşk eder hâme-i nakkâşına sûret-ger-ı Çîn

Nef’î

sûret-ger-i hikmet: Hikmet ressamı.
Tasâvîr ile tezyîn eylemiş sûret-ger-i hikmet
Döner şem’-i mahabbetle fenerdir halka-i tevhîd

Nâbî

sûret-kede, sûret-gede: Resim yeri. sûret-kede-ı ÇînÇin’in resim yeri.
Her şemse-i gül-duhtesinin berk-i kemîni
Sûret-kede-ı Çîn’e geçer reng-i hacâlet
Nâbî sûret-kede-i kevn ü mekân: Varlık âleminin resim yeri.
Söz bir nefes-i sâzec-i bî-renktir ammâ
Berhem-zen-i sûret-kede-i kevn ü mekândır
Yenişehirli Avni
sûret-nümâ: Suret gösteren. sûret-nümâ-yı adl
Adaletin şeklini gösteren.
Mücâzâtında hûb u ziştin etmez zerrece taksîr
Aceb sûret-nümâ-yı adildir âyîne-i âlem

Nâbî

sûret-nümâ-yı dehr: Dünyanın yüzünü gösteren.
Sûret-nümâ-yı dehr ne ola olsa bî-karâr
Aksin görür zemânede mirât-ı rûzigâr
Râmi
sûret-perest: 1. Surete tapan. 2. Surete önem veren. c. sûret-perestân.
Sûreti ko bak
Muhibbî sîrete
Olma zâhid gibi sen sûret-perest

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Gönül sûret-perest olma haber-dâr ol bu ma’nîden
Ki ma’nî olmasa hâsıl ne lezzet nakş-ı ma’nîden

İbni Kemâl

sûret-perestân: Resme tapanlar.
Cehl ile sûret-perestân kaydına olma esîr
Aç gözün şimden geri seyret perestân devridir
gaybî
sûret-pezîr: Meydana çıkan, hâsıl olan. sûret-pezîr-i gayrBaşka bir şekilde meydana çıkarma.
Sâf etmişiz derûnu rüsûm-ı mecâzdan
Sûret-pezîr-i gayr değildir küniştimiz

Nâbî

sûret-pezîr-i ma’rifet: Ortaya eser koymak.
Sûret-pezîr-i maPifet olmaktadır hüner
Yoksa bu dehre nice heyûlâ gelir gider

İzzet Ali Paşa

sûretâ: Zâhirde, görünüşe göre, görünüşte.
Eğerçi sûretâ kıldın itâb ammâ ki ma’nâda
Nevâzişlerle memnûn eyledin bu abd-i nâlânı

Nedim
Henüz âsârı ile yâd ederler sûretâ baksan
Ne
İskender ne hod âyîne-i gîtî-nümâ kaldı
râsim-i Kadim
sûrî: 1. Görünüşte olan, içten olmayan. 2. Gösterişten ibaret olan.
Sanma kim vüs’at verir zevk etmeye kec-rev felek
Zımnî cevreyler velî sûrî safâlar gösterir
Adlî (Sultan II. Bayezid)
sûretâ: bk. sûret.
sûr-nâ: bk. sûr.
surre: Ar. 1. Para kesesi. 2. Hac zamanlarında padişah tarafından her yıl
Mekke ve
Medine’ye gönderilen para veya mal.
Bilmem ki nice bu
Ramazân ü nice bu îd
Ne sâat ü ne şâl ü ne ihrâm ü ne surre
enderunlu Fazıl
sutûr: bk. satr.
suûd: Ar. Sa’d’ten; mübarek sayılan (yıldızlar).
Göründü tâli’-i âlemde idilâ-yı suûd
Bulundu baht-ı memâlikte irtika-yı küşâd

Nâbî

suûd: Ar. Yukarı çıkma, yükselme.
Üç tahkîka suûd etmek için
Rif’at erbâbını taklîde özen

Muallim Naci

Olurdu menzili hûrşîd-i evvelîn-i felek
Ederdi kurs-ı kamer târem-i sipihre suûd
Sâmi
Emânî-i dili ol bâr-gehden eyle taleb
Ki arş-ı a’zam eder ondan iktisâb-ı suûd

Sâbit
suûd-ı yek-şerer-i âh-ı bî-gezend: Zararsız tek ah kıvılcımının yükselmesi.
Felekler el-hazer eyle birbirine girer
Suûd-ı yek-şerer-i âh-ı bî-gezendimden

Esrar Dede

sûz: Far. Yanma, tutuşma; ateş, sıcaklık.
Bir civân-ı nâzenînin sûz u sâz-ı aşkıdır
Hân-kah-ı dilde hergün raks-ı devrân eyleyen

Esrar Dede

sûz-ı aşk: Aşk ateşi.
Âşık ki sûz-ı aşkla üryân olup gezer
Abdaldır ki âlemi hayrân olupgezer
Bâkî
Bu sûz-ı aşka merdümek-i dîdedir sebeb
Her âteş ibtidâ şererden zuhûr eder

Nâbî

sûz-ı ciğer: Ciğer ateşi.
Şem’agam-ı dil beyân ederdi
Sûz-ı ciğerin ayân ederdi

Fuzûlî

sûz-ı dil: Gönü ateşi.
Şöyle sûzân olmuşum aşkında kim yanmak değil
Tâb verdim sûz-ı dilden âteş-i hicrâna ben

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

sûz-ı derûn: Gönül ateşi.
Çıkmasın âhım odu ağzımı açtırma benim
Yakmasın sûz-ı derûnum seni söyletme beni

İbni Kemâl

sûz-ı dil: Gönül ateşi.
Sûz-i dilden kapkara yanmak mukarrerdir hemân
Ey
Behiştî
sâye-veş her kim gelirse yanıma

Behiştî

sûz-i firkat: Ayrılık ateşi.
Cevr-i dil-ber ta’n-ı düşmen sûz-i firkat zaf-ı dil
Türlü türlü derd için yaratmış Allahım beni
Adnî (Sultan III. Mehmet)
sûz-ı gam: Gam ateşi.
Ferhâd’ı sûz-ı gamda bana müsâvî görmen
Yaktım onun gibi ben nice eser çerâgı

Behiştî

sûz-ı güdâz-ı aşk: Aşkın yakıcı ateşi.
Eylemez sûz-ı güdâz-ı aşktan arz-ı kelâl
Nâle-i şekvâ fem-i pervâneye bî-gânedir

Leskofçalı Galip

sûz-ı ışk: Aşk ateşi.
Sûz-ı ışka mâ’iliz ehl-i şebâbız vâizâ
Berf-i şeyb anma bize kim meclisi serd eyledin
behiştî
sûz-i Leylî: Leyla’nın yakıcı ateşi.
Sûz-ı Leylîden ki olmaya
Mecnûn haste-dil
Sanman mizâc alıştıra hûr-i cinân ile

Behiştî

sûz-ı muhabbet: Sevgi ateşi.
Hem sînesi pür-dâg hem âvâzesi muhrik
Neyden bilinir sûz-i muhabbet neye derler

sûz-ı nihân: Gizli ateş.
Olma müteaccib ey dil-i nâdire-dân
Gördünse dil-i çenârda sûz-i nihân

Nâbî

sûz-ı sîne: Göğüs ateşi.
Zücâc-ı çarh nice mânend urardı sûz-ı sînemde

Behiştî
ger hevâ-bahş olmasa ona dem-i serdim
behiştî
sûz-ı şevk: Arzu ateşi.
Sûz-ı şevkinde safâ kesb etmek için cânımın
Mürg-i âhım şeh-perin her demde bâd-efrâhı kıl
behiştî
sûz u güdâz: Yanıp yakılma.
Ölümlü âşıka cânlar bağışlar ey Yahyâ
Gazel ki sûz ugüdâz ile âşık-âne ola

Taşlıcalı Yahya Bey

Kesildi bir aralık inleyen âvâz
Ne oldu arşa kadar yükselen o sûz u güdâz

Mehmet Akif

sûz u tâb-ı girye: Ağlamanın ateşi ve sıcaklığı.
Eşkimde böyleşule nedendir meğer ki sen
Çün sûz u tâb-ı giryede pinhdnsın ey gönül

Nedim
sûz-âşinâ: Ateşe alışık.
Zâhirdir âh-ışu’le-feşânımdan eyperî
Sûz-âşinâ-yı âteş-i hicrânın olduğum
Nahifi
sûz-âzmâ: Yanma.
sûz-âzmâ-yı sohbet: Sohbette yanma.
Ne bâğın verdisin bûy-âşinâ-yı ülfetin kimdir
Ne bezmin şemsisin sûz-âzmâ-yı sohbetin kimdir

Fasih (Ahmet Dede)

sûz-nâk: Yakan, yakıcı.
Bu şi’r-i hâlet-engîzin bize kâr etti ey Yahyâ
Gazel olunca böyle sûz-nâk u hasb-ı hâl olsa

Taşlıcalı Yahya Bey

-sûz: Far. “Yakan, yakıcı” anlamlarına gelerek birleşik sıfatlar yapar. ahker-sûz: Ateş gibi yakıcı.
Sîne-i aşk ne mümkün dâg-ber-dâg olmamak
Dûd-ı âh-ı hasret-i rûyunla ahker-sûzdur

Nâilî

âlem-sûz: Âlemi yakan.
Şu’le-işem’-i ruhun ağyâre bezm-efrûz olur
Ah kim yetgec bana bir berk-i âlem-sûz olur

Fuzûlî
(yetgec: yetince)
anber-sûz: Amber yakan.
Bak rûh-i pür-âline i’câz-ı hüsn-i yârı gör

Nâilî
hassiyet-i âteş ki anber-sûzdur

Nâilî

ârâm-sûz: Rahat ve huzuru bozan.
Sevdiğim bu aşk-ı ârâm-sûz ile hâlim pek yaman

âteş-sûz: Ateş yakan (su); şarap.
Odur sâkiyâ âb-ı âteş-sûz
Odur sâkiyâ âb-ı âteş-fürûz

Taşlıcalı Yahya Bey

câzibe-sûz: Cazibe yakıcı.
Ey câzibe-sûz-ı dil-finbân
Sevdim seni dil-sitânım oldun

Muallim Naci

ciğer-sûz: Ciğer yakan.
Onulur yara, ferâmûş olunur hâl midir
Böyle bir zahm-ı ciğer-sûz ile kerb-i şedîd

Yenişehirli Avnî

(onul-: iyi olmak)
cihân-sûz: Cihanı yakan.
Gitse olur âteş-i cihân-sûz
Durdukta bir âfet-i dil-efrûz

Ziyâ Paşa

dil-sûz: Gönül yakan; dokunaklı, elemli.
Dâg-ı dil-sûz firâkın oldu gün günden füzûn
Nûr-ı mâh efzûn olur hûrşîdden oldukça dûr

Fuzûlî

fetîle-sûz: Fitil yakan.
Fetîle-sûz olalı aşk oldu çerâg-ı dile
Şerâr-ı berk-ı cünûn tâb verdi dâg-ı dile

Nevres-i Kadim

gelû-sûz: Boğaz yakan.
gelû-sûz-ı firâk: Ayrılığın boğazı yakması.
Câm-ı zehr-âb-ıgelû-sûz-ı firâkın sâkî
Nâ-güvâr öyle değildir ki demek mümkün ola

Nâbî

havsala-sûz
Tahammül yıkan.
Bahşiş-âmûz-ı himem-i havsala-sûzu hisset
Kîse-perdâz-ı kerem kâfile-sâlâr-ı kirâm

Nef’î

hıred-sûz: Aklı yakıcı, aklı hayret ve ıstırapta bırakan.
Zehî bî-kayd-ı dervîş-i hıred-sûz-ı mücerred kim
Nidâ-yı ircâ’î-gûş eyleyip rûhu semâ’ etti
Nâbî ıtır-sûz: Koku yakan.
Itır-sûz olmak için bezm-i güle dahi nesîm
Hâven-i lâlede sahk etmez idi anber-i hâm

Nef’î

kesret-sûz: Çokluk yakan.
Olur bu dâr-ı vahdet-sâz ü kesret-sûzda dâim
Sad-âyât-ı ene’l
Hak rû-nümâ
Mansûr nâ-peydâ
Yenişehirli Avni
pertev-sûz: Pertavsız, güneş ışığını bir noktaya toplayan cam alet.
Olsa pertev-sûz eğer mir’ât-ı tîğın şübhesiz
Vech-i a’dâda olur zâhir zevâlin sûreti

Nevres-i Kadim

pür-sûz: 1. Çok yanık. 2. Fazla yakıcı.
Nakş-ı zemâne bağlasa zühre terânesin
Pür-sûz ederdi sâzıyile tâziyânesin

Hamdullah Hamdi

sâgar-sûz: Kadeh yakan.
Germ olur mirât-ı dil yâd ile ahger-pâreden
Bâde-i terdir lebin ammâ ki sâgar-sûzdur
Nâiâ
sîne-sûz: Göğüs yakan.
Çeşm-i câna bir tecellî eyledin ey sîne-sûz
Tûr-ı âteş-bâr-ı aşk oldum yanar bağrım henüz

Muallim Naci

tegâfül-sûz: Anlamamazlığın yakması.
Düşen sana tegâfüldür bana âh-ı tegâfül-sûz
Değil senden şikâyet şekve âh-ı bî-eserdendir

Nâbî

sûzân: Far. 1. Yakan, yakıcı. 2. Yanan, yanıcı.
Tahammül mülkünü yaktın
Hulâgû
Han mısın kâfir
Amân dünyâyı yaktın âteş-i sûzân mısın kâfir

Nedim
Şöyle sûzân olmuşum aşkında kim yanmak değil
Tâb verdim sûz-ı dilden âteş-i hicrâna ben

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

Bâğ-ı dehr içre biten her gonca-i âteş-nümâ
Hâk olan bî-dillerin resm-i dil-i sûzânîdir
Nev’î
Pîrlikte âteş-i fakrın olur te’sîri saht
Gör çenâr-ı köhnenin hâlin nice sûzân olur

Âsım (Çelebizade Şeyhülislam İsmail)

sûzân-ı felek: Feleğin yakıcılığı.
Sühanım âb-ı zülâl-i çemenistân-ı cihân
Tab’ım âteş-gede-i sîne-i sûzân-ı felek

Nef’î

sûzen: Far. İğne.
Yine hem-cinsi çeker birbirinin gayretini
Zahm-ı mikrâza urur sûzen onun için merhem

Nâbî

sûzen-i cevr: Eziyet iğnesi.
Ey
Behiştî
bana olşûh-nigâr ettiği nakş
Sûzen-i cevre göğüs tutana örnek olsun

Behiştî
sûzen-i dil-dûz
Gönül delen iğne.
Sûzen-i dil-dûz-ı gamzen geçti câna gerçi kim
Geçmedi cân riştesi ol sûzen-i dil-dûzdan

Şeyhülislam Yahya

sûzen-i dil-dûz-ı gamze: Yan bakışın gönül delen iğnesi.
Gelir şevke kesel neyl-i visâl-i yârdan sonra
Olur ârız girânlık sâime iftârdan sonra

Nâbî

sûzen-i fikr: Fikir iğnesi.
Sanma erbâb-ı mesâvîye müsâvîyiz biz
Sûzen-i fikr ile leb-dûz-ı mesâvîyiz biz

Nâbî

sûzen-i ma’yûb: Ayıplanmış iğne.
Her merre çeşmine bir sûzen-i ma’yûbgelir
Kendi gözündeki mızrâk kişiye çûbgelir
Yüsrî
sûzen-i müjgân: Kirpik iğnesi.
Gidelden sûzen-i müjgân u târ-ı kâkülün elden
Rüfû-yı âfiyet çâk-i girîbânımla düşmendir
Nâbî sûzen-i sulhSulh iğnesi.
Geldi eczâ-yı behem berzede-i devrânın
Sûzen-i sulh ile şîrâzesine kuvvet tâm

Nâbî

sûziş: Far. 1. Yanma, yakma. 2. Dokunma, tesir etme. 3. Büyük acı, yürek yanması.
Pervâneye sorma hâhişinden
Sevdâsını anla sûzişinden

Şeyh Galip
ne sûziş ki okurken insân
Bulamaz zabt bükâya imkân

Muallim Naci

Yâ Rab o ne sûziş ol ne sözdür
Sûrette eğerçi sâde düzdür

Ziya Paşa

sûziş-i âh: Ah yanışı.
Eder lâkin sitemle âşık-ı bî-kînesin tekdîr
Dil-i sengînine hîç sûziş-i âh etmiyor tekîr
Beliğ sûziş-i aşk: Aşk yanışı.
Sûziş-i aşka giriftâr olmayan dil dil midir
Olmayan âvâre-i kûy-ı cünûn âkıl mıdır
Nâbî sûziş-i dilGönül yanışı.
Hâlimi arz et sabâ dil-dâre Allah aşkına
Sûziş-i dilden haber ver yâre Allah aşkına
İshak Efendi
sûziş-i firkat: Ayrılığın tesiri.
Azîz-ı Mısr-ı vuslat sûziş-i firkat nedir bilmez
Onu tenhâ-nişîn-i külbe-i ahzân olandan sor

Nazif (Şeyh Hasan Dede)

sûziş-i hecr: Ayrılık yakışı.
Sûziş-i hecri yaşımgirdâb-ı âteş-hîz edip
Çeşmimi deryâ-yı berk-ışu’le-tâb eyler firâk

Esrar Dede

sûziş-i nihân: Gizli yakış.
Sattıkları hep metâ’-ı cândır
Aldıkları sûziş-i nihândır

Şeyh Galip

sûziş-i pervane: Pervanenin ışık etrafında döne döne yanışı.
Bülbül-i şeydâ ne bilsin sûziş-i pervâneyi
Şem’i görse şu’lesin gül-i derûnu sünbül sanır
Sabrî
sübbûh: Ar. Allah, Rab.
Sübha-i mercânı ey sûfî geçirmekten ne olur
Kim senin kalbinde hergiz fkret-ı Sübbûh yok
Cinânî
Tevhidi sever o hâlıkuP-rûh
Birdir bir o bi-niyâz
Sübbûh

Muallim Naci

sübha: Ar. 1. Çekilen tespih. 2. Tespih tanesi. c. sübühât.
Lübb ile kışrın eder farkını iş’âra
Hakim
Dürr ü sübha def’-i hânendeye zinet sadefn

Nâbî

Ukde-ber-ukde ile döndüğünü sübhaların
Yâr ile bend olunan rişte-i peymândan sor

Nâbî

Bana ömrüm sübhasının inkıtâ’ı yeggelir
Devr-i hüsn-i yâre gelmekten
Behişti inkırâz
behiştî (yeg: daha iyi)
Çıkaran doğruya hâdi-i sübüldür
Kim ki bir râha gider ol rehi şâh-râh bilir

Keçecizade İzzet Molla

sübha-i lü’lü-i azîm: Büyük inci tespihi.
Tab’ım ol bahr-i sühandır ki kef-i mevci tutar
Penbeler içre nihân sübha-i lü’lü-i azim

Nef’î

sübha-i mercân: Mercan tespih.
Câm-ı mey katreleri sübha-i mercân olsun
Geliniz zerk u riyâdan edelim istiğfâr
Bâkî
Sübha-i mercânı ey sûfi geçirmekten ne olur
Kim senin kalbinde hergiz fikret-ı Sübbûh yok
cinânî
sübha-i ömr: Ömür tespihi.
Bütün bu kaflenin dest-i ıztırâbında
Siyeh-dâne-i eyyâmı sübha-i ömrüm
Cenap Şahabeddin sübha-i sad-dâne-i neşât: Sevincin yüz taneli tespihi.
Zühdün verâsı müsmir-i mesti-i aşktır
Bir hûşe oldu sübha-i sad-dâne-i neşât

Esrar Dede
sübha-i sad-dâne-i rengîn: Renkli yüz taneli tespih.
Yakışmaz dest-i rinde sübha-i sad-dâne-i rengin
Fakat elde avuçta sâde bir peymânemiz vardır
Lebîb (Mehmet Lebîb)
sübha-be-dest: Elde tespih.
Sûfi gibi zannetme bizi sübha-be-destiz
Biz dâne-şümâr-ıgüher-i ahd-i elestiz
Sâmî
sübha-dâr: Tespihli.
Ne dem ki devr ede mecliste
İsmeti sâki
Elde câmıla bir merd-i sübha-dâra döner
İsmetî
Gösterir dest-i sübha-dârıyle
Gösterir bir lika-yı handânı
Tevfık Fikret Sübhân: Ar. Her türlü ayıp ve eksiklikten münezzeh olan Allah (c. c.).
Dil ki âyine-ı Sübhân’dır
Levha-ı Hilye-ı Hakani’dir

Muallim Naci

Göreyim bin ziyâ-yı
Sübhân’ı
Gezeyim ravza ravza ekvânı
Kemalzâde Ekrem
sübhân Allah: Allah’ı her türlü ayıp ve eksikliklerden tenzih ederim.
Sübhân Allah zehi
Hudâvend
Bi-şebh ü şerik ü misl ü mânend

Fuzûlî

Sübhânî: Allah ile ilgili.
Göreyim bin ziyâyı
Sübhâni
Gezeyim ravza ravza ekvânı

Kemalzâde Ekrem Bey

sübül: bk. sebîl.
sübût: bk. sebt.
sücûd: bk. secde.
südde: Ar. Kapı; kapı eşiği. c. süded.
Mescid ammâ kıble-gâh-ı Kâ’be’dir kim bâbının
Süddesi mahsûd-ı cennet, tâk-ı reşki âsümân

Kâzım Paşa

südde-i âlî-cenâb: Yücelik kapısı.
Bâm-ıgerdûn-ı kühenden sakfı merfû’un bülend
Sidreden ol südde-i âli-cenâbın müntehâ
Cinânî
südde-i âliye: Yüce kapı.
Çizginir başı kararır gözü zulmette meğer
Südde-i âliyeni eyledi manzar nergis
Nizamî
südde-i devlet-meâb: Hükümdarın kapı eşiği, kapısı.
Yollarda kaldı gözlerimiz gelmedi haber
Hdk-i cenâb-ı südde-i devlet-meâbtan
Bâkî
südde-i devlet-penâh: İkbal kapısı.
Şâhın oldum südde-i devlet-pendhmdan cüdd
Olmasın âlemde bende pâdişâhından cüdâ
Zâti südde-i hükm-i kazâ: Kaza hükmünün kapısı.
Ne havf-ı emîrân biliriz ne bedevîyiz
Râzi-i südde-i hükm-i kazâ
Murtazavi’yiz

Şeyh Galip

südde-i mey-kede: Meyhane kapısı.
Südde-i mey-kededen gayriye vaz’ etmez idik
Alabilsek başımız gâile-i sevdâdan

Nâbî

südde-i ülyâ: Yüce kapı eşiği.
Der-geh-i vâlâsına dil-dâde cân-ı Cebrail
Südde-i ülyâsına ruh-sûde hayl-i ins ü cânn
Hakkı
süfehâ: bk. sefâhat
süflî: bk. sefalet.
süfliyyet: bk. sefalet.
süfre, sofra: Ar. Yemek sofrası, sofra.
sofra-i âlem-şümûl: Âlemi içine alan sofra.
Kim rûz u şeb o sofra-i âlem-şümûlden
Her nefis rızkın almada ber-vech-i iştirâk

Ziyâ Paşa

sofra-i ayş u tarab: Zevk ve eğlence sofrası.
Döşeyip sofra-i ayş u tarabı
Çekse
İncirli’de bintü’l-inebi

Yenişehirli Avnî

sofra-i hulviyyât: Tatlılar sofrası.
Bu tarik ile çöker sofra-i hulviyyâta
Nukl-i iftâra götürmüş gibi hurmâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

sofra-i lûtf
Lütuf sofrası.
Külçe-i mihr ü mehi az göre bir mûr-ı zaif
Sofra-i lûtfunıla âmm ola ger hân-ı kerem

Cem Sultan

sofra-i meclis-i ağyâr: Başkalarının meclis sofrası.
Sofra-i meclis-i ağyâre nedendir varmak
Yoğiken ortada ey şâh-ı cihân nân u nemek

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

sofra-i yağmâ: Yağma sofrası.
Zehi
Kâbız ki âlem kabza-i hükmünde muztarrdır
Zehi bâsıt ki çekmiş kâinâta sofra-i yağmâ

Nâbî

süfre-i âsâr: Eserlerin sofrası.
Olsa sufra-i âsârımızın sâkıtası
Bulamaz lezzet-i ma’nâya zafer lâkırtısı

Nâbî

süfre-i gerdûn: Feleğin sofrası.
Düşelden jâle-veş bu hâk-dâna
Aferin ey dil
Dikip göz süfre-igerdûne nân-hora sunmazsın

Nâbî

süfre-i meclis-i ağyâr: Başkalarının meclis sofrası.
Süfre-i meclis-i ağyâre nedendir varmak
Yoğ iken ortada ey şûh-ı cihân nân ü nemek

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)
süfre-i na’mâ-yi kanâat: Kanaat nimetlerinin sofrası.
Bir lokma için çekme sakın minnet-i dûnân
Güsterde iken süfre-i na’mâ-yı kanâat

Fıtnat

Hanım
süfre-i satranç: Satranç sofrası.
Süfre-i satrançtır bu kevn ü fesâd
Bakılsa müft sana bir piyâde vermezler

Nâbî

sügûr: Ar. Sağr’lar; sınırlar, düşmana yakın olan yerler. şehriyâr-ı serir-i beka ki yoktur onun
Kalem-revinde sügûr u memâlikinde hudûd

Sâbit

Sühâ: Ar. 1. Büyükayı kümesinden olan en küçük bir yıldız.
Eskiden göz muayenesi yapmak için bu yıldız kullanılırmış.
Gece, bu yıldızı gören göze sahip olan kişinin uzağı iyi gören bir kişi olduğuna karar verilirmiş.
Teşbih edem mi sen güneşi âfitâba ben
Mihr-i münir bir tutulur mu Sühâ ile Figânî
Kaşları arasın etmişti Hudâ Üç eflâk-işeri’atte
Sühâ

Hakanî

Mâhiyyeti ma’lûm olan eşhâs-ı erâzil
Bâlâ-ter idi mertebede necm-ı Sühâ’dan

Nâilî
sühan: Far. Söz, lakırdı, kelam, lafz.
Sühan ol denlü hoş-âyendegerektir ki onu
Edine nev’-i beşer belki melâik ezber

Nâbî

Hep maglata vü lâklâkadır bâtın u zâhir
Bir nokta imiş asl-ı sühan evvel ü âhir

Bağdatlı Ruhi

Cây-gâh oldu o kâğıtlara battâliyye
Her konakta bulunur bir iki torbâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

Meydân-ı sühanda yoğiken sen gibi bir er
Bir şâir-ı Rûm oldu sana şimdi berâber

Ziyâ Paşa

sühan-ı bî-hûde: Boş söz.
Sühan-ı bî-hûdeden hoş gelir âvâz-ı horûs
Bârî ma’nâsını bilmezse de hengâmı bilir

Nâbî

sühan-ı ehl-i hâl: Hâl ehlinin sözü.
Atılma, dur, sühan-ı ehl-i hâli anlamadan
Cevâba etme tasaddî suâli anlamadan

Muallim Naci
sühan-ı girânağır söz.
Azdır sühan-ı girân bahâsı
Bâkî si acûzeler duâsı

Ziya Paşa

sühan-ı hayr: Hayır sözü.
Nefesin silsile-i dûzaha peyvend etsin
Sühan-ı hayr maka-mında eden sedd-i nefs

Nâbî

sühan-ı Nâbî: Nâbî’nin sözü.
Çok mu sühan-ı Nâbî’ye bu neşve-i te’sîr
Rindân-ı harâbât ile çok sohbeti vardır

Nâbî

sühan-ı nerm: Yumuşak sözlü.
Sühan-ı nerm eder elbet dil-i sengîne eser
İktizâ eylese kurşunla olur hakk elmas
Beliğ
sühan-ârâ: Söz söyleyen. mec. fasih, beliğ.
Vermez sühan-ârâlığa hîç kimseye nevbet
Nâbî dehen-i hâmeyi hâmûş edebilsem

Nâbî

Nükte-senc ü sühan-ârâ vü maânî-perver
IKt’a-pîrâ-yıgazel-gû-yı kasîd-perdâz

Nef’î

sühan-ârâ-yı be-nâm: Ünlü söz süsleyen.
Nefîi tîğ-ı zebânım ki zemânımda benim
Saff-şikâf-ı şuarâ-yı sühan-ârâ-yı be-nâm

Nef’î

sühan-dân: Güzel söz söyleyen, söz bilen. c. sühan-dânân.
Nâlemi işitmeyip zağ rakîbi gûş eder
Ol güle gelmez belî mürg-i sühan-dândan abes
Adlî (Sultan II. Bayezid)
Gubâr-ı hat yazılmış safha-i ruhsârın üstünde
Okutmaktır garaz var ise uşşâk-ı sühan-dân
Cinânî
İ’tirâz eylerse bir nâ-dân
Ziyâ hâmûş olur
Çünkü bilmez kadr-i güftârın sühan-dân olmayan

Ziyâ Paşa

sühan-dân-ı harâbât: Meyhanelerin söz söyleyeni.
Feyyâz olalı aşkıma rindân-ı harâbât
Oldum hele sad şükr sühan-dân-ı harâbât

Esrar Dede
sühan-dân-ı sihr-âferîn: Büyüleyici söz
söyleyen.
Aceb şâir-i pâk-i azbü’l-beyân
Sühan-dân-ı sihr-âferîni zemân

Keçecizade İzzet Molla

sühan-dânân: Güzel söz söyleyenler. sühan-dânân-ı mahvMahvolmaya sebep olan güzel söz söyleyenler.
Tekellüf ber-taraf ey şeyh sen vaz’-ı tasallüf kıl
Sühan-dânân-ı mahvın fazl ile irfânı yokluktur

Esrar Dede

sühan-efzâ: Söz arttıran.
Esrâr’agamze-i sühan-efzâsı dûş olup
Hamûş-ı tahayyüre hasr oldu sohbetim

Esrar Dede

sühan-gû: Söz söyleyen.
Feyz-bahş olsa eğer tab’-ı sühan-gûyum olur
Kıssa-perdâz-ı maânî-suveriperde-i râz

Nef’î

Teb-lerze gelirdi nefes-i serd-i adûdan
Olmasa bana bâdem-i teb çeşm-i sühan-gû

Esrar Dede

sühan-güster: Söz döşeyen, söz yayan.
Nice üstâd-ı sühan-güstere oldum gâlib
Ki bulunmaz arasan her birinin akrânı

Nef’î

sühan-perdâz: Güzel, düzgün söz söyleyen.
Nef’î
vâdî-i kasâ’idde sühan-perdâzdır
Olamaz ammâ gazelde
Bâkî vü Yahyâgibi

Nedim
Nazîre söylemek mümkin değil bu matla’-ı hûba
Sühan-perdâz olan ol saf-ı devr-i zemânımdır
Necîb (Sultan III. Ahmet)
sühan-perdâz-ı dehr: Dünyanın güzel söz söyleyeni.
Ben o üstâd-ı sühan-perdâz-ı dehrim kim olur
Reşk-i feyzimle melûl ervâhı eslâftgüzin

Üsküdarlı Hakkı Bey

sühan-perver: İyi söz söylemesini bilen.
Tûtî gibi hoş nükteler öğretti dehânın
Bâkî gibi üstâd-ı sühan-pervere cânâ
Bâkî
sühan-pîşe: Söze alışmış.
Ey sadr-ı sühan-pîşe bunu sen de bilirsin
Kim sözde bulunmaz bana hem-tâ-yı zemâne
Nef’î
Nef’î
vâdî-i kasâ’idde sühan-perdâzdır
Olamaz ammâgazelde
Bâkî vü Yahyâgibi

Nedim
sühan-sâz: Söz düzen.
Bülbülleri tûtî-i sühan-sâz
Bepgâları söz ü sâza hem-râz

Şeyh Galip

Bi-hamdillâh yine kilk-ı Nedîm
â’yt sühan-sâzın
Gazel-perdâz-ı bezm-i sadr-ı zî-şân olduğun gördük

Nedim
sühan-senc: Ölçülü, hesaplı konuşan. c. sühan-sencân.
Olsaydı birinde bir sühan-senc
Elbette ayân olurdu olgenc

Fuzûlî

Behiştî
şi’rine dahl etme kim nâ-dânlık eylersin
İnanmazsan bana var onu göster bir sühan-sence

Behiştî
sühan-senc-i hoş-âyende: Beğenilen ölçü şeklinde konuşan; şair.
Hâlâ o sühan-senc-i hoş-âyende kelâmım
Kim var ise mislim dahi kem-nâm-ı ademdir
Nef’î
sühan-sencân. ’
Ölçülü konuşanlar; şairler.
Nazîre söylemeğe

Nâilî
sühan-sencân
Bu hoş-edâgazel-i âb-dâr değmez mi

Nâilî

Gûş kıl ey rûh-ı Kisrâ ey revân-ı Cem işit
Ben kapılmam ehl-i târîhin sühansencânına

Nedim
Dehrin olmakta sühan-sencânı
O mukaddes eserin hayrânı

Muallim Naci

sühan-sencân-ı asr: Asrın ölçülü konuşanları.
Ne ka. bil vasfına şâyeste ma’nâ bulmak isterse
Sühan-sencân-ı asrın her biri reşk-ı Lebîd olsun

Nedim
sühan-serâ: Ahenkli söz söyleyen. c. sühan-serâyân.
sühan-serâyân: Güzel söz bilenler.
Bilmem ne durur sühan-serâyân
Vâcibtir o lutfa arz-ı şükrân

Muallim Naci

Onlar da gelen sühan-serâyân
Bir başka zemînde oldugûyân

Ziyâ Paşa
sühan-ver.
Düzgün konuşan. c. sühanverân.
Ol Hudâvend-i sühan-ver kim sözün fehmeylemez
Bulsa ruhsat meclis-i hâsına akl-ı müstefâd

Nef’î

sühan-ver-i zemâne: Zamanın güzel konuşanı.
Zu’munca sühan-ver-i zemâne
Seccâde-nişîn-i kahve-hâne

Şeyh Galip

sühan-verân: Düzgün konuşanlar.
Sühan-verâna salâ câmi’-i kemâlâtım
O rütbelerde ki tab’-ı bülendim oldu menâr

Sünbülzade Vehbi

sühan-zâ: Söz doğuran, söz icadeden.
Ne ola tab’ımda etsegüft ügû kendi safâsıyla
O hem âyîne hem hoş-lehçe-i tûtî-i sühan-zâdır
Sabrî-i Şâkir
süheyl: Ar. Güney yarım kürede bulunan parlak ve büyük bir yıldızın ismi.
Yemen’den çok iyi görüldüğü için
Süheyl-ı Yemânî de derler.
Efsaneye göre akik taşı rengini bu yıldızdan alırmış.
Nedir ol reng-i akîki bu
Süheylî kadehin
Sâkiyâ cevheri yok ise
Yemen’den mi gelir

Sünbülzade Vehbi

Sührâb: Far. Zaloğlu
Rüstem’in bir
Türk kızından olan oğlu.
Babasını tanımadan annesinin yanında büyümüş.
Bir savaşta babasıyla karşılaşmışlar ve birbirleriyle dövüşmüşler.
Sührâb galip gelmek üzereyken
Rüstem bir hîle
ile onu öldürmüş.
Fakat tam can vereceği sırada baba-oğul oldukları anlaşılmış.
Göreydi
Rüstem eğer kuvvet ü şecâatini
Olurdu sîne-ı Rüstem çü sîne-ı Sührâb

Nâbî

Ne kaldı çeşme-ı Hayvân ne dârû-yı
Sührâb
Ne kaldı nüsha-i efsûn ne hükm-i tılsımiyât
sadullah Paşa
sühûlet: Ar. 1. Kolaylık. 2. Yavaşlık. 3. Kolaylık vasıtası. 4. Usul, yavaş. 5. Nazik muamele. 6. Elverişli, kullanılışlı.
Sühûletle gelir sanma kenâra keştî-i ümmîd
Müsâid bahta dâir bir muvâfk rûzgâr ister
Kelîm-ı Eyyübi
Her kârda âkıl gözetir semt-i sühûlet
Engüşt-i hıred ukde-i düşvâra yapışmaz
Sâmi (Arpaeminizade Vakanüvis
Mustafa. Bey)
sükalâ: bk. sıklet.
sükkân: bk. sükûn.
sükker: Ar. Şeker.
Lutf ile hâsed-i bed-hâha nedâmet gelmez
Telh olan mîveye sükkerle halâvetgelmez

Nâbî

Sükker dökerdi bâğa mükerrer şitâda berf
Ebr-i bahâr geldi pür etti nebâtât ile Bâkî
Gerçek mürîd gerçek erin bir katresin bahre sayar
Nâk ıs olan nefse uyar sükkerini zehre sayar

Ümmî Sinan

sükker-i akide: Akide şekeri.
Bârekallâh zehî güzîde makâl
Her sözü sükker-i akîde misâl
Gelibolulu Âli
sükker-i pâlûde-i ter: Yeni süzülmüş şeker.
Ey gönül hani gülâc-ı la’l-i dil-berden lezîz
Lezzeti bir sükker-i pâlûde-i terden lezîz
Enverî sükker-i şi’r-i dil-âvîz: Gönül çeken şiirin tadı.
Tab’-ı sâhir-pîşene
Bâkî gönüller meyl eder
Sükker-i şi’r-i dil-âvîzin meğer efûnludur
Bâkî
sükker-i vahdet: Birlik şekeri.
Bu kesret zehrine mahlût oluptur sükker-i vahdet
Acep ma’cûn-ı ekberdiryiyip

Gaybî
huzûr ile

Gaybî

sükker-fürûş: Şeker satan, şekerci.
Nice sabr eylesin bir hasta sükker özlese cânı
Lebin sükker-fürûşu söylesek açmaz mı dükkânı

Şeyhülislam Yahya

sükker-sühan: Şeker sözlü; tatlı dilli.
Eigânî tab’-ı mevzûnungörenler âferîn eyler
Sözüne reşk eder tûtî aceb sükker-sühansın sen
figânî
sükker-şiken: Şeker kıran.
Dehenin tûtî-i sükker-şiken olsa ne aceb
Leb-i şîrîn ü hat-ı sebz ona bâl ü perdir
Bâkî
sükkeriyyât: Şekerli olma hâli; tatlılık.
Kendimin zillet ile hâkte görme selefin
Sükkeriyyât ile âmîhte sîr et halefin

Nâbî

sükûn, sükûnet: Ar. 1. Durma, kımıldamama. 2. Durgunluk, hareketsizlik. 3. Kesilme, dinme.
İbzâl-i mesâîde kusûr etme ki olmuş
Vâ-beste bu âlemde sükûnun harekâtı

Nice yıllardur
Hayâlî hasta ey ârâm-ı cân
Kûşe-i mihnetde bî-sabr u sükûn olmuş yatar

Hayâlî Bey

Çünkü yerleşmek için gezdiği yerlerde fünûn
Önce gâyetle büyük hürmet arar, sonra sükûn

Mehmet Akif

sükûn-ı mevki’: Bulunan yerin sessizliği.
Sabâh olur, o bürûdetgeçer; fakat müzmin
Sükûn-ı mevkii bir nefha eyler ihlâl

Tevfik Fikret

sükûn-ı tasavvur: Düşünülen hareketsizlik.
Nücûm-ı nâ-mütenâhî bütün çalışmakta
Sükûn-ı tasavvuru kâbil mi bu’d-ı mutlakda

Mehmet Akif

sükûn-âver: Durgunluk getiren.
Hayretim çarha sükûn-âver ta’tîl olalı
Vahşetim bâispeydâ-yı sevdâ-yı adem

Akif Paşa

sükûnet: Hareketsizlik, durgunluk.
Iztırâb-ı hâl bâdî-i sükûnet olduğu
Tıfl iken ma’lûmum oldu cünbiş-igehvâreden
Arif (Mütercim Mir Süleyman)
sakin, sâkine: 1. Oynamayan, hareketsiz olan. 2. Uslu, kendi hâlinde olan; yavaş. 3. Bir yerde oturan (c. sâkinân.). c. sükkân.
Sipihri sâkin ü küh-sârı bî-karâr edemem
Hazânı kendi merâmımca nev-bahâr edemem

Nâbî

Sabra miftah-ı ferec dense hemân
Der idi sâkin oku orayı amân

Sünbülzade Vehbi

sâkin-i hâk-i der-i mey-hâne: Meyhane kapısının toprağında oturan.
Sâkin-i hâk-i der-i mey-hâneyiz şâm ü seher
İrtifâ-yı kadr için bâb-ı saâdet bekleriz

Fuzûlî

sâkin-i künc-i gam: Gam köşesinde oturan.
Eylemez meyli behişt üftâde-i hâk-i derin
Sâkin-i künc-i gamın seyr-i gül-istân istemez

Fuzûlî

sâkin-i mescid: Mescitte oturan.
Ey olan sâkin-i mescid ne bulupsan bilmem
Bûriyâsında onun bûy-i riyâdan gayrı

Fuzûlî
(bulupsan: bulmuşsun)
sâkin-i mey-hâne: Meyhaneyi yurt edinen.
Âşık-ı cânâneyem cân ü cihândangeçmişem
Sâkin-i mey-hâneyem bâğ-ı cinândan geçmişem

Necati Bey

Sâkin-i mey-hâne oldum yine sâhib-bâdeyem
Sâkî mellâh u kadehler zevrak olmuş bâde yem
Huffî
sâkin-i Sitanbul: İstanbul’da oturan.
Lezzet-perest-i sîne hüsn-ı Gelû’yu bilmez
Hep sâkin-ı Sitanbul seyr-ı Hisâr’a gelmez

Nâbî

sâkinân: Sâkinler, oturanlar. sâkinân-ı mey-kede: Meyhanede oturanlar.
Ey sâkinân-ı mey-kede tutman gönülde gam
Bezm-i safâda câm-ı mey-i erguvân tutun
Bâkî
sükkân: Sâkin’ler.
sükkân-ı âteş: Ateş ehli.
Yerin od etmedik kim vardır erbâb-ı mahabbette
Semenderler gibi uşşâk da sükkân-ı âteştir

Şeyhülislam Yahya

sükkân-ı harâbât: Meyhane sakinleri.
Sükkân-ı harâbâtta o gümüş bulunurdu
Ma’mûr olacakta eser-i meymenet olsa

Sâbit
sükkân-ı Harem’
Kâbe civarında oturanlar.
Vâreste-i irşâd olur erbâb-ı hakîkat
Sükkân-ı Harem neyler imiş kıble-nümâyı

Sünbülzade Vehbi

Müstağnî-i irşâd olur erbâb-ı basîret
Sükkân-ı Harem neyler imiş
Kıble-nümâyı

Seyyit Vehbî

sükkân-ı heft-kişver-ı İslâm: İslam’ın yedi bölgesinin sakinleri.
Sükkân-ı heftkişver-ı İslâm’a
Nâbîyâ Ümmîd-gâh-ı bahş-ı şefâat
Medîne’dir

Nâbî

sükkân-ı keştî: Gemi sakinleri.
İmtiyâz-ı sâbit ü seyyârı müşkildir hayâl
Zanneder sükkân-ı keştî sâhil-i deryâ yürür
Galip Paşa
sükkân-ı kûh-ı zühd: Züht dağında oturanlar.
Aşkın bilir mi kadrini sükkân-ı kûh-ı zühd
Anlar mı kıymetin göricek cevherin yörük
behiştî (göricek: görünce)
sükkân-ı semâ: Semanın sakinleri.
Diye sükkân-ı semâ işbu duâya âmin
Kalb-i pâki ola âlâm u mihnetten emîn (Dâniş Sultanzade)
Mehmet sükkân-ı sümüvvât: Yüksek yerlerde oturanlar
Ser-i sükkân-ı sümüvvâta olurdu nâil
Nâbîyâ olsa eğer çeşmi kadar gûş-ı nigeh

Nâbî

süknâ: Oturulan yer.
süknâ-yı beşer: İnsanlığın oturduğu yer; dünya.
Bu süknâ-yı beşerden başka her yer sâbit ü sâir
Avâlim set-te-ser ancak benim cilvemledir dâir
abdülhak Hâmit
süknâ: bk. sükûn.
sükûnet: bk. sükûn.
sükût: Ar. Susma, konuşmama, söz
söylememe.
Nutkudur ser-mâye-i bahş-i eşrefiyyet âdeme
Bâis-i ihlâl-i şân-ı feyz-i insândır sükût

Hersekli Arif Hikmet

Lâübâli idi sohbette velî kılsa sükût
Halkı şermende ederdi edeb ü erkânı

Sürûrî
(Kânî’nin vefat tarihi)
Feryâda uzak duran sükûtum
Bir özge lisân-ı iştikâdır
Abdullah
Cevdet
sükût-ı gam: Gam sessizliği.
Ufukta bir ser-i maktû’u andıran güneşi
Sükût-ı gamla yemişler ve şimdi doymuşlar

Ahmet Hâşim

sükût-ı leyl: Gece sessizliği.
Sükût-ı leyl ile hâbîde her taraf, her şey
Bu rûh-ı sâmiti etmez müheyyic ü nâlân

Ahmet Hâşim

sükût-ı rûh-ı umûmî: Genel ruh sessizliği.
Harâb olan azamet, târ-mâr olan ikbâl
Sükût-ı rûh-ı umûmî, sukût-ı istiklâl
Mehmet Âkif
sükût-ı nisyân: Unutulma sessizliği.
Gubâr-ı ye’s ü fenâ sinmiş orda elvâna
Emel, heves bırakılmış sükût-ı nisyâna

Ahmet Hâşim

sükût-ı ümmîd: Ümit sessizliği.
Ogayr-ı meş’ûme
Müstemir bir sükût-ı ümmîdin
Sadme-i kâhıriyle in, in, in

Tevfik Fikret

sülâs, sülâsî: Ar. Üçlü, üç şeydan meydana gelen.
sülâs-ı uknûm: Asıl üç unsur. (Hristiyanlıktaki üç unsurun parçaları.)
Zât-ı bî-mislini teşbîhe mecâl olmazdı
İttihâd etse de eczâ-yı sülâs-ı uknûm
Yenişehirli Avni
Süleymân: Ar. Ö. İ.Hz. Davud’un oğludur. M.Ö.10’uncu yüzyılda yaşadığı rivayet edilir. İslam inancına göre, eski çağlarda dünyaya egemen olan dört büyük insandan biridir. Bunlardan Nemrut ve Buhterünnasr kâfir; Süleyman ve İskender-ı Zülkarneyn mümin idiler. Babası öldükten sonra tahta geçen Hz. Süleyman’a Allah, babasından veraset yoluyla geçen kuş ve hayvanlarla konuşma yeteneğini ve ins ü cinne hükmetme gücünü vermiş. Parmağında taşıdığı İsm-ı A’zam yazılı mühürlü yüzüğü varmış. Bu yüzük yüzünden bütün hayvanlara hükmedermiş. Bir aralık bir cin vasıtasıyla yüzük çalınmış. Ondan sonra o dev, cine hizmet eder olmuş. Dev de artık yüzük kimsenin eline geçmesin diye denize atmış. Hz. Süleyman da bir sahil köyünde balıkçıların sepetini taşıyormuş. Bir gün para yerine büyük bir balık vermişler. O da balığı yemek için yarınca kendi yüzüğünün balığın karnında olduğunu görmüş ve bugüne ulaşan “Mühür kimdeyse Süleyman odur” sözünü söylemiş. Edebiyatta Belkıs, veziri Âsaf, Hüdhüd kuşu, karınca ve İsm-ı A’zam’ın yazılı olduğu söylenen ve bu sihirli yüzüğüyle cinlere hükmettiğine inanılır. Gör, Süleymân gibi peygam-ber-i âlî-şânın Devleti olmuş idi Asaf ile müstahkem

Nâbî

Bir olur adl-ı İlâhîde
Süleymân ile mûr
Der-geh-iHakda hemânşâh ile sâil birdir

İzzet Ali Paşa

Ey dil var ise mühr-ı Süleymân dehânıdır
Ki ona musahhar ins ü perî mürg ü mûr u mâr

Taşlıcalı Yahya Bey

Süleymân-ı diyâr-ı işret: Eğlence diyarının
Süleyman’ı.
Ben Süleymân-ı diyâr-ı işretim ey mey-fürûş
Hâtemim câm u hevâ çâbük-semendimdir benim

Behiştî

süleymân-ı hayâl: Hayal Süleyman’ı.
Alemi teshîr için hâtem ne lâzım tab’ıma
Ben Süleymân-ı hayâlim neyleyim engüşteri

Nef’î

Süleymân-ı ins ü cânn: İnsan ve can kavminin Süleyman’ı.
Şeh-i zemâne Süleymân-ı ins ü cânn ki onun
Kemîne kullarıdır Bîcen ü Gîv ü Huşeng

Hayâlî Bey

Süleymân-ı diyâr-ı işret: Eğlence diyarının
Süleyman’ı.
Ben Süleymân-ı diyâr-ı işretim ey mey-fürûş
Hâtemim câm ü hevâ çâbük-semendimdir benim

Behiştî

süleymân-ı ma’delet: Adaletli
Süleyman.
Ol Süleymân-ı müddetsin kim eğer emr eylesen
Râm olur mûr-ı zaîfin hükmüne şîr-i jiyân

Ziyâ Paşa

süleymân-ı rûzigâr: Zamanın
Süleyman’ı.
Bahtını ber-câ ederse câyını ber-bâd eder
Sana da olmaz hevâ-dâr ey Süleymân-ı rûzigâr

Nevres-i Kadim

süleymân-veş: Hz. Süleyman gibi.
Sultân-ı bahâr edip mülk-i çemeni teshîr
Mahkûmu
Süleymân-veş bâd olmaya yaklaştı

Şeyhülislam Yahya

süllem: Ar. Merdiven.
Heykel-i bâzû-yı ikbâl
Hüseyin
Pâşâ kim
Süllem-i kasr-ı celâli olamaz heft-ecrâm

Nâbî

Bürhân-ı süllemi olup eflâke çıkmağa
Fikrim ukûl-ı felsefeye nerdüban verir

Sünbülzade Vehbi

A’mâl-i hayr süllemidir kasr-ı Cennetin
Mümkin mi çıkma olsa eğer nerdübân harâb

Keçecizade İzzet Molla

süllem-i ihsâ: Sayılma merdiveni.
Şümâr-ı nimetinde bî-vefâdır leşker-i a’dâd
Senâ-yı kudretinde nâ-resâdır süllem-i ihsâ

Nâbî

süllem-i kasr-ı celâl: Büyük köşkün merdiveni.
Heykel-i bâzû-yı ikbâl
Hüseyin Paşa
kim
Süllem-i kasr-ı celâli olamaz heft-ecrâm

Nâbî

süllem-i mi’râc: Mirac merdiveni.
Süllem-i mirâcının yek-pâresi tahsîs-i zât
Defter-i ûcâzmın her harfi
Kudân-ı hikem
Esrarlı Dede
süllem-i urûc: Çıkış merdiveni.
Ey süllem-i urûcuna nüh pâye nüh felek
Ve ey şem’-i kadrine yedi seyyâre pür-ziyâ

Hamdullah Hamdi

sülûk: bk. silk.
sülûf: Ar. Selefin çokluğu.
Bir yerde, bir işte önce gelenler, öncekiler.
Sülûf ayakta iken, dalgalar ayakta idi
Hurûş edince hatîbin nidâ-yı tahmîdi

Mehmet Akif

sülük: Far. >zelûk’ten sülük.
Tatlı sularda yaşayan kan emici halkalı solucak.
Birinci katta sülük beslenen büyük kavanoz
Onun yanıda, kan almak için, beş on boynuz

Mehmet Akif

sülüs: Ar. 1. Üçte bir. 2. Yazı çeşidi.
Etmiş sülüs mâlını mey-hâre vasiyyet Üç ay yeter meclis-i rind-âne müselles

Sâbit

sülüs-i hüsn: Güzellik yazısı.
Şivesinden hatının oldu muhakkak bil kim
Sülüs-i hüsnünce değil hüsn-i hat-ı Yâkûtî
Nizami süm: Far. Dört ayaklı hayvanların tırnağı, toynak.
Süm, kâse-i mağz-ı dîv-i isfîd
Düm, târ-ışu’â’-i hûrşîd

Şeyh Galip

süm-i esb: Atın tırnağı.
Gelip bir gûne rû-mâl eylemiş kim seyr eden âdem
Süm-i esbinde mîh-ı zer kıyâs eyler
Süreyyâ’yı

Nedim
süm-i semend: Çevik atın tırnağı.
Yegâne
Rüstem-i sâhib-kırân-ı devrân kim
Süm-i semendi eder kûha ettiğin
Ferhâd

Nâbî

Süm-i semend-ı Hazret-ı Sultân
Ahmed’e
Müştâk-ı rûy-mâl idi hakka ki şeyh ü şâbb

Şeyhülislam Yahya

sümüvv: Ar. Yükseklik yücelik. c. sümüvvât.
sümüvvât: Yükseklikler, yücelikler.
Ser-i sükkân-ı sümüvvâta olurdu nâil
Nâbîyâ olsa eğer çeşmi kadar gûş-ı nigeh

Nâbî

sâmî: Sümüvv’den; yüksek, yüce, âli.
Mübârek ola saâdetle şâh-ı devrâna
Bu iştihâr-ı bülend ü bu rütbe-i sâmî

Nef’î

sünbül: Far. 1. Bahar mevsiminde soğandan yetişen güzel kokulu çiçek. 2. Güzellerin saçı.
Hâline ayn-ı inâyetle nigâh eyler isen
Göz açıp ede nazar nite ki ahber sünbül
Bâkî
Baştan ayağa göz oldu yüzünü görmek için
Ey yüzü gül, saçı sünbül, boyu adar nergis
Nizamî
Ma’nîde sünbül ü gül ü reyhân nisâr eder
Sûrettegerçi akıtır ebr-i bahâr âb

Ahmet Paşa

Sensizin ben sünbül ü verd-i cinânı ne eylerim
Dağlar gül âhlar ey gonce sünbüldür bana
Enverî
sünbül-i hoş-bû: Hoş kokulu sümbül.
Ey gönül ağlama gül sünbül-i hoş-buyundan
Ebrden nem kapar ol zülf-i semen-sâ ter olur

Şeyhülislam Yahya

sünbül-i cennet: Cennet sümbülü.
Kâkülü sünbül-i cennet deheni gonca-i nâz
Gören envâr-ı cemâlini getirir salavât

Taşlıcalı Yahya Bey

sünbül-i hâb-ı tegâfül: Gaflet uykusunun sümbülü; yarı uykunun vermiş olduğu karmakarışıklık.
Zülf-i pür-çîninle hem-dûş oldu cânâ kad çekip
Sünbül-i hâb-ı tegâfül câme-hâbından senin

Nedim
sünbül-i müşgîn: Mis kokulu sümbül.
Yâd-ı la’liyle eğer içsem olur tenbakû
Nargilşîşe-i mey sünbül-i müşgîn lûle
Sâmi
sünbül-i pür-çîn: Çok bükülmüş, kıvrılmış sümbül
Ruhlarına ol sitem-ger sünbül-i pür-çîn salıp
Fitne saldı dîne iki kâfiri bî-dîn salıp
Adlî (Sultan II. Bayezid)
sünbül-i sîr-âb: Taze sümbül.
Hûn-ı eşkinden oluptur bülbülün her âb sürh
Bâğda olsa aceb mi sünbül-i sîr-âb sürh

Şeyhülislam Yahya

(oluptur: olmuştur)
sünbül-i tâze: Taze sümbül.
Fesleğen zülfüme gül, rûyuma benzer mi diye
Sünbül-i tâzeye verd-i tere sor sorma bana
Enderunlu Vasıf
sünbül-i ter: Yeni sümbül.
Çün olur âhımdan ol zülf-i muânber şâhşâh
Çîn olur bâd-ı seherden sünbül-i ter şâh şâh

İbni Kemâl

sünbül-i zülf: Sümbüle benzeyen saç.
Çekseler zencîr ile gül-zâra gitmen kim bana
Sünbül-i zülfün frâkından müşevveştir dimâğ

Fuzûlî

sünbül-feşân: Sümbül kokusu saçan.
Olup perçem-i rahşı sünbül-feşân
Alem-dârlık etti serv-i revân

Nedim
sünbül-sıfat: Sümbül şeklinde.
Nükhet-i zülfünle geldikçe nesîm-i nev-bahâr
Turra-i sünbül-sıfat âşüfte-hâl eyler beni

Nedim
(Nükhet-i gîsû ile geldin bize âh ey nesîm
Turra-i sünbül-sıfat âşüfte-kâm ettin beni Nedim)
sünbül-zâr: Sümbül bahçesi, sümbüllük.
Kûhtan geçse gam-ı zülfünle âhım sarsarı
Kûh deşt ü deşt bâğ u bâğ sünbül-zâr olur
Bâkî
sünbülî: Seyrek bulutlu ve güneşsiz hava.
Sünbülî bir havâ ki mest-i rükût
Duruyorken muhît-i nâ-mahdût

Tevfik Fikret

Sünbüle: Far. Sünbül’den; Ar. Sümbüle.
Başak. 2. ast.
Başak burcu. 3. müz. Bir makam.
Hep mutribin terâne vü âgâzı sünbüle
Hep çalınan kulağına udun benefşe-zâr
Nev’î
Yüzünde meh be-terâzû vü Sünbüle’de güneş
Onu görüp nice yanmaz müneccim-i miskîn
Kadı
Burhaneddin sündüs: Ar. 1. İnce ipek kumaş, nazik atlas, yaygı, döşek. 2. Hz. Peygamber’in doğduğu gece melekler tarafından hazırlanan döşek.
Hem hevâ üzre döşendi bir döşek
Adı
Sündüs döşeyen onu melek
Süleyman
Çelebi
sündüs-pûş: Sündüs örten.
Bunu tahkîk bil ol reşk-i sürûş
Oldu havrâ gibi hem sündüs-pûş

Hakanî

sünnet: Ar. 1. Hz. Muhammed’in tavırları, işleri ve uygun bulduğu şeyler. 2. İyi huy, iyi ahlak. c. sünen.
Tıfl iken ol diler idi ümmetin
Sen kocaldın terk edersin sünnetin
Süleyman
Çelebi
Hamdülillah eyledim bu fenn-i vahdette ikrâz
Sünnet ü farz gibi k ıldım ben nevâfil iftirâz
gaybî
sünûh: Ar. 1. İçe doğma, akla, hatıra gelme. 2. Ortaya çıkma, vaki olma. c. sünûhât.
Benim en sâde bir tahayyülüme
En derin şi’r eder seninle sünûh
Fâik
Âlî Bey
Onun bu hâlini tercîh eder de beklerim
Ki bir neşîde sünûh eylesin hayâlinden

Tevfik Fikret

sünûhât: Sünûh’lar.
Ve akl u mantıka hîç sığmayan hayâlâtım
Muhâkemât ü sünûhât ü iştigâlâtım
Fâik
Âlî Bey
sânih: Sünûh’dan; akla gelen, fikre doğan. c. sânihât.
Bir sânihanın olması hakk ıyla mübeccel
Olmakla olur sebk ü müeddâsı mükemmelLâ
sâniha: Fikir, zihne sünûh eden. c. sânihât.
Ben o

Hakanî
nazîr üstâd-ı maânî-perverim
Sâniham vahy-i mübîn ü sözlerim sihr-i helâl

Üsküdarlı Hakkı Bey

Her nazar bir ketîbe-i ilhâm
Olarak sânihamda dalgalanır
Süleyman Nazif
Bir sânihanın olması hakk ıyle mübeccel
Olmakla olur sebk ü müeddâ’sı mükemmel

Muallim Naci

sânihât: Sânih’ler, sâniha’lar.
Zekâ’nın da
Günün birinde bütün sânihâtı toplanacak

Tevfik Fikret

Hevâda mevcelenir sânihât-ı kudsiyen
Riyâh-ı rûhumu pür-cûş eden makâlindir

Mehmet Akif

sürâdık: Ar. 1. Büyük padişah çadırı. 2. Saray perdesi. c. sürâdıkât.
Sürâdıkında melek dîde-bânlığa me’zûn
Hazînesinde felek pâs-bânlığa me’mûr

Sâbit

sürâdıkât: Büyük padişah çadırları.
Büyük derin gecelerden, derin semâlardan
Sürâdıkâta bürünmüş bu çehre-i handân
fâik Âli Bey
sürâğ: Far. iz, işaret, alamet, nişan. sürâğ-i bahrîDenize ait işaret.
Olıcak şurta-i tevfîk vezân sâhilden
İndi deryâya suyun buldu sürâğ-i bahrî
Şinasi sürâğ-ı reh-i hayrânî-i aşkaşk hayranlığının yol işareti.
Güm-kerde sürâğ-ı reh-i hayrânî-i aşkız
Hızr ile o vâdîde ki biz dest-be-destiz
Sâmi sürâhî: bk. surâhî sür’at: Ar. Çabukluk, az vakitte çok hareket etme.
Temâşâ-yı ruhun azmine çıktı âfitâb ammâ
Gelirken sür’at ile düştü yüz yerde şitâbından

Fuzûlî

Nerdübân ile bagal-gîrliğe sür’at eden
Nerdübân üzre eder sebkate şimdi ikdâm
Nâbî ne dehşetli terakkî, o ne müdhiş sür’at
Öyle bir hârıka gösterdi mi insâniyyet

Mehmet Akif

Alınız ilmini garbın, alınız sanâtini
Veriniz hem de mesâinize son sür’atini

Mehmet Akif

sür’at-i azm: Yürüme sürati.
Sür’at-i azmi meded-kâr olsa bî-reyb ügümân
Heft-ecrâmı delip arşı güzâr eylerdi tîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

sür’at-i seyr: Seyretme sürati.
Sür’at-i seyrinden azherdir ki rahş-ı himmetim
Hem-inân-ı sâbıkûn olmak temennâsındadır

Muallim Naci

süreyyâ: Ar. Ülker veya
Pervin yıldızı diye bilinen
Kuzey yarımküredeki bir yıldız kümesi.
Ham-ebrûlarına gurre-i garrâ tâlib
Bend-i gîsûlarına ıkd-ı Süreyyâ tâlib

Hakanî

Bulaydı ger bununla zîb ü ziynet gerden
Zühre
Felekte zannederdi seyr eden ıkd-ı Süreyyâ’dır

Nef’î

Hirmen-i eflâke konmuş bir kebûterdir hilâl
Keh-keşân ile Süreyyâ dâneyile dâmdır

İbni Kemâl

sürh: Far. 1. Kırmızı, al. 2. El yazması kitapların bab ve fasıl olarak ayrılan yerlerin kırmızı mürekkeple yazılmasına denir.
Halka nîreng geçer masbaga-i çerh-i kebûd
Kimisi sebz kimi sürh ü kimi zerdgider

Nâbî

Buralıdan dest-i gam bu gönlümü tanbûr-veş
Sürh edip bu gözlerim yaşını ettim târ ona

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Rîş-i sefîd ü rûy-ı siyeh, sürhî-i hicdb
Hep ettik ihtiydr sefîd ü siyâh ü sürh

Nazîm (Yahya)

sürh-âb: Kırmızı su; kan renkli şarap.
Çıkan bağrımdaki başla oluptur garka-i sürh-db
Haydl-i yâr şdhıdır gönül tahtı-durur
Tebrîz
figânî
sürh-kabâ: Kırmızı kaftan.
Matla’-ı subh-ı safddır sana ol sürh-kabd
Zulmet-i şdm-ı belâdır bu kara şdl bana
Âhî
sürh-rûy: Kırmızı suratlı.
Arafdtın sürelim hâkine yüzler gözler
Sürh-rûy olmağa iksîr-i recd eyleyelim

Nâbî

sürh-ser: Kırmızı başlıklı.
Sürh-serler deşt-ı Çin’e kaçtı âhûlar gibi
Hamdülillah aldı şdh-ı Rûm hdkan illerin
Aşkî
sürh ü sefîd: Kırmızı ve beyaz.
Tehdlüf, sûretd mâni değildir vahdeti asla
Olur bir şâhdan sürh ü sefîd ü hâr u gül peydâ

Nâbî

sürhî: Kızıllık, humret.
sürhî-i hicâb: Utançtan gelen kızarma.
Rîş-i sefîd ü rûy-ı siyeh, sürhî-i hicâb
Hep ettik ihtiyâr sefîd ü siyâh ü sürh

Nazîm (Yahya)

sürhî-i mey: Şarabın kızıllığı.
Ne âl etti aceb neş’e-i şarâb sana
Ki sürhî-i mey olur perde-i hicâb sana

Ziya Paşa

sürme: Far. Göze çekilen siyah toz, kuhl.
Hüsn-i yâre zerre mikdârı müşâbih olmaya
Sürme çekse meh gibi çarh âf-tâbın aynına

Behiştî

Ol iki dîde-i bî-sürme siyâh
Dâim olmuştu nazar-gâh-ı İMh

Hakanî

sürme-i çeşm: Göz sürmesi.
Ehl-i kadrim yanalı ışk oduna pervâne-veş
Sürme-i çeşm eylemişler şem’ler hâkisterim
Fuzüiî sürme-i çeşm-i gazâl: Ceylân gözünün sürmesi.
Hasretinle ben dahi hâk-i siyâh olsam ne ola
Baht âhir sürme-i çeşm-i gazâl eyler beni

Nedim
sürme-i hâs: Saf sürme.
Nesîm ayağı tozunu getirdi kanlı göze
Dedim ki sürme-i hâs ol-durur işe sürme
Kadı
Burhaneddin
sürme-i Sıfahân: İsfahan sürmesi.
Dîvânların eyler ehl-i irfân
Çeşm-i dile sürme-ı Sıfahân

Ziyâ Paşa

sürme-dân: Sürme konulan kap.
Çıkmağa mîl-i şihâb ile felekler çeşmine
Dûd-ı kuhl-i rûşenâdır dûd-gâh-ı sürme-dân

Nef’î

Rûşen-dil olsa da ne kadar merdüm-nazar
Muhtâctır inâyetine sürme-dânların

Nâbî

sürme-keş: Sürme çeken.
Mihr ü mâhı çarh edinmiş gece gündüz döndürür
Rişte-i ömrüne gerdûn halkın olmuş sürme-keş
behiştî
sürme-sâ: Sürme çeken.
Yanına vardıkta o merd-ı Hudâ
Oldu iki dîdeme de sürme-sâ
Vâhid
sürre: Ar. Göbek, orta.
sürre-i Bathâ: Mekke-ı Mükerrem’in ortası.
Sürre-ı Bathâ’dan ol dem kim doğup mihr-i kemâl
Kâinâtı garka-i envâr-ı îmân eyledi

Nedim
sürrî: Ar. Göbekle ilgili.
Giriftâr olmasın keştî-i dil olşûh-ı rakkâsa
Ki meşk-i lerziş eyler mevc girdâb-ı sürrîninden

Nâbî

sürûd: Far. Terennüm etme, nağme yapma; şarkı, türkü.
Gonca ladinden sürûd eyler zebân-ı hâl ile
Mürgı ol hâlet karni nâle vü efgân kılar

Behiştî

bizzat onun sedâsı: Sürûd-ı leb-i kader
Mahfî, ayan, neşîde-i ekvânı nazmeder
Fâik
Âlî Bey
Nâlende bir sürûd ile bir yâd-ı pür-hazen
Ba’zen olur buhayre-i kalbimde mevc-zen

Tevfik Fikret

sürûd-ı bezm-i Şîrîn: Şirin’in eğlence meclisinin şarkısı.
Ferah-bahş-ı dil-i ma’şûk olur şerh-i gam-ı âşık
Sürûd-ı bezm-ı Şîrîn nâle-ı Ferhâd-ı mahzûndur

Fuzûlî

sürûd-ı nevha-i şevk: Arzulanan kokunun nağmesi.
Sürûd-ı nevha-i şevkındır ancak
Eden lebrîz deyr ü hân-kâhı
Recaizade Ekrem
sürûd-ı senâ: Övünme yapılan yer.
Anâdil etti beyân-ı merâtib-i nagamât
Kumâr oldu terâne-keş ü sürûd-i senâ

Fuzûlî

sürûd-ı serd: Soğuk nağme.
Sürûd-ı serd ile görünce çeng çaldığımı
Dedi bana gel ey bî-nevâ vü ey şeydâ
Yahya Bey
(Taşhcalı)
sürûd-ı şevk: Arzu, istek nağmesi.
Gam-ı kalbim sürûd-ı şevkile tebdîl eden cümle
Misâl-i yâsemen ol kâmet-i nâzendedir bil hep
İlhamî, Selimî (Sultan III. Selim)
sürûd-gâh: Teganni edilen yer.
sürûd-gâh-ı dürûd: Dua okunan yer.
Sürûd-gâh-ı dürûdundur âsümân ü zemîn
Bir özge şeyle değil nağme-sâz nây-ı vücûd
nevres-i Kadim
sürûr: Ar. Sevinç, sevinme.
Vird-i zebân-ı ehl-i safâ vü sürûr olup
Mazmûnu zevk-bahş u serîü’l-husûl ola
Fuzûî
Neşât-ı hâtır-ı âlem elindedir sâkî
Bu gamları yine bir câmdır sürûr edecek

Nâilî

Dilde gam var, şimdilik lutf eyle gelme ey sürûr
Olamaz bir hânede mihmân mihmân üstüne
Râsih (Enderunlu BalIkesirli Ahmet)
Kapladı gönlümü ser-tâ-be-kadem nûr u sürûr
Oldu levh-i dilim âyîne-i akl-ı evvel

Kâzım Paşa

Dem-zen olmakta o dem cümle tuyûr
Canlanırmış gibi şâdî vü sürûr

Abdülhak Hâmit

sürûr-ı bâğ-ı sûr: Düğün bahçesinin sevinci.
Ümmeti oldukça gülçîn sürûr-ı bâğ-ı sûr
Düşmeni olsun fgâr-ı hâr zâr-ı hârhâr

Nazîm (Yahya)

sürûr-ı kalb-i şekûr: Şükreden kalbin sevinci.
Sutûr-ı midhat-i zâtın sürûr-ı kalb-i şekûr
Misâl-işeh-per-ı Rûhü’l
Emîn oldu hemîn

Taşlıcalı Yahya Bey

sürûr-ı meclis: Meclisin sevinci.
Sürûr-ı meclise cânâ rivâyet eyleye diye

Behiştî
bezme gelse zâhid-i gam-nâkten korkar

Behiştî

sürûr-ı pâkize: Temiz sevinç.
Ser-frâz u nîkemr ü nîk-rây u nîk-hûy
Server-i pâkîze-etvâr u pesendîde-hısâl

Fuzûlî

sürûr-ı va’de-i yâr: Sevgilinin söz verişinin sevinci.
Sürûr-ı va’de-iyâre inanma sen
Ahmed
Gama inan inanırsan ki eski yârindir

Ahmet Paşa

sürûr-encâm: Sevinç dolu.
Getir câm-ı sürûr-encâmı ey sâkî yeter çektik
Cefâ-yı devr-igerdûnu belâ-yı çerh-igerdânı
Bâkî
sürûş: Far. Melek; büyük melek, Cebrail. c. sürûşân.
Hüsnün letâfetin ne bilir âşık olmayan
Ehl-i velâyetegörünür ey perî sürûş

Behiştî

Eyleyip ol şevk ile cûş u hurûş
Hâzır idi hizmete hayl-i sürûş
Nahifi
sürûş-ı der-gâh: Dergâhın meleği.
Kûşe-i çeşm ile ettikçe nigâh
Gaşy olurlardı sürûş-ı der-gâh

Hakanî

sürûş-ı merg: Ölüm meleği.
İsî-i zinde sürûş-ı mergdir gûyâ bana
Sekam-ı istiğnâ olursam da selâmettir bana

Esrar Dede

sürûşân: Büyük melekler.
Gûyâ duyulur refref-i ecnâh-ı sürûşân
Ervâhın olur zemzeme-i aşkı hurûşân
Doktor Abdullah Cevdet

Besmeledir vird-i ünâs ü zükûr
Hırz-dil ü cân sürûşân u hûr

Nazîm (Yahya)

süst: Far. Gevşek, yavaş, tembel.
Temkînimi belâ-yı mihnette kılma süst
Nâ-dost ta’n edip demeye bî-vefâ beni

Fuzûlî

Ham olur kadd-i kalem cevrini tahrîr etsem
Süst olurpây-ı sühan nâzını takrîr etsem

Nâbî

Nedir ol ravza-i anber-sirişt dil-keş ü hurrem
Ki süst eyler dimâğ-ı rûzigârı bûy-ı ezhârı
Nefı süst-i esas: Esas gevşeklik.
Olur bu menzil-i nâ-ber-karârı süst-i esas
Gehî girive-i mâtem gehî nişîmen-i sûr

Nâbî

süst-pey: Yavaş giden.
Peyk-ı Cibril’i kodun deşt-i fenâda süst-pey
Aferin ey arsa-gâh-ı lâ-mekânınyüğrüğü
Kemalî sütre: Oyor) bk. setr.
sütûde: Far. Övülmüş olan, övülmeye değer.
Sütûde kehf-i ümmet iftihâr-ı şer’-ipeygamber
Güzide fahr-i millet mahz-ı lutf-ı hazret-ı Bâri

Nef’î

Hûş-yârlıkla her ne kadar kim sütûdeyiz
Ol denlü çeşm-i mest-i bütâna rübûdeyiz

Nâbî

(ol denlü: o çeşit)
Vermiş bize râzdan edvâr
Bir pâdişeh-i sütûde-i etvâr

Muallim Naci

Bir nükte-ver-i sütûde etvâr
Hâfız’dan okuttu hayli mikdâr

Ziyâ Paşa

Dahîl-i der-geh-i lûtf u mürüvvetin oldum
Amân amân eyâ server-i sütûde şi’âr
Lâ sütûde-i nâm-âverân-ı pâk-nijâd: Soylu, ün salmış, övülmeye değer (kişi).
Vezir-i sâf-zamîrâ vekîl-i pâdişehâ
Eyâ sütûde-i nâm-âverân-ı pâk-nijâd

Nâbî

sütûde-girdâr: Övülmeye değer davranış.
Sipihre yuf edip izhâr vaz’-ıgaddârı
Nazardan etti nihân ol sütûde-girdârı

Ziyâ Paşa

sütûde-sıfat: Övülmeye layık.
Güşâde-baht ü kavi tâli ü bülend ikbâl
Huceste zât u sütûde-sıfat u pâk-nihâd
Nefi
sütûde-sîm: Ahlakı övülmüş, iyi ahlaklı.
Penâh-ı ehl-i hüner dâver-i huceste-nihâd
Mürebbî-i füzelâ âsaf-ı sütûde-şîm
Nefi
sütûde-şi’âr: Övülmeye değer.
Dahîl-i der-geh-i lûtf u mürüvvetin oldum
Amân amân eyâ server-i sütûde şi’âr

sütûn: Yun. stylos> Far. sütûn.
Dikilip duran şey, direk, amut. 2. Kitap, dergi veya gazetede sayfanın yukarıdan aşağıya bölünmüş kısımları.
Kat’-ı ülfet gâlibâ düşvârdır kim eylemiş
Nakş-ı Şirin ile Ferhâd-ı mukayyed
Bî-sütûn

Fuzûlî

Tâ ola bu hayme-i pîrûze-reng-i zer-nigâr
Arsa-i âlemde berpâ bî-sütûn u bî-tınâb

Nef’î

Şöyle bir baktı mı insân, kapının hey’etin
Evvelâ her iki yandan oluyor çehre-nümûn
Mütenâzır iki mihrâb, iki âzâde sütûn

Mehmet Akif

sütûn-ı âh: Ah sütunu.
Satmağa deyr-i fenâda halka ışkın bâdesin
Halka-i hamdır sütûn-ı âhım üstünde hilâl
behiştî
sütûn-ı duâ: Dua sütunu.
Hıyâm-ı çerhe sütûn-ı duâyı ref’ eyle
Niyâz-nâmeyi
Nâbî çok eyledin ıtnâb

Nâbî

sütûn-ı merkadî: Mezara ait sütün.
Sütûn-ı merkadînin
Hakk’a yükselen tehlîl
Revâk-ı meşhedînin nâzilât-ı arş-ı berin

Mehmet Akif

sütûn-âsâ: Sütün gibi.
Kavuşturup dururum kollarım sütûn-âsâ
Ruûd-ı sâkıtadan bir misâl-i hîc-â-hîç
abdülhak Hâmit
sütûr: bk. setr.
sütüre: Far. Ustura.
Sütüreyle izârın mühreletmiş ol büt-i nev-hat
Kumâşın rûy-i kârın gösterip bâzâra yüz tutmuş

Nâbî

süvâr: Çljr) Far. Binmiş, râkip, ata binmiş kimse, piyadenin zıttı. c. süvârân.
Süvâr olunca saâdetle rahşân-ı ikbâle
Güzer-gehinde durur rûh-ı Behmen ü Şâpûr

Nâbî

Olmaz ey Bâkî-i bî-dil ser-i a’dâpâ-mâl
Yine sen tab’-ı semendine süvâr olmayıcak
Bâkî
süvâr-ı arsa-i aşk: Aşk arsasının süvarı.
Ruhî süvâr-ı arsa-i aşkız eğerçi biz
Ammâ ki şeh-süvârın önünde piyâdeyiz

Bağdatlı Ruhi

süvâr-ı esb-i nâz: Naz atının binicisi.
Süvâr-ı esb-i nâz olmuş güzeller pâd-şâhlar çok
Atı önünce seyr etsem bana bir şeh-süvâr olsa
Âhi süvâr-ı ömr: Ömür süvarısi.
Sürmez zemâna hattını bir dem karâr edip
Niçin yiler ziyânına dâim süvâr-ı ömr

İbni Kemâl
(yil-: koşmak)
süvâr-i refref: Örtünün atlısı. (Hz. Muhammed’in
Mirac gecesi
Sidretü’l
Müntehâ’dan
Kürsî’ye kadar üzerine oturup gittiği yeşil örtünün adı.)
Süvâr-i refref oldun gâşiye bir düş idi
Cibrîl
Edince seyr-i mirâc alâ yâ
Ahmed-ı Mürsel

Sünbülzade Vehbi

süvârî: Atlı.
Şu bakır zirvelerin ardından
Bir süvârî geliyor kan rengi

Ahmet Hâşim

Sebbâh ü süvârî ne de timsâh ü gazanfer
Ta’kîb edemez dalgayı, dalgaysam eğer ben
abdülhak Hâmit-süvâr: Çl3r) Far. “binen, binici” anlamlarına gelerek birleşik sıfatlar yapar.
çâbük-süvâr: Çabuk ata binen.
Olursapey-rev o çâbük-süvâr-ı nazma
Nedîm
Semend-i tab’ı aceb râh-vâr olur giderek

Nedim
hem-süvâr: Birlikte ata binmiş, yol arkadaşı.
Ben dahi seninle hem-süvârım
Küh-sâr-ı belâdayâr-i gârım

Şeyh Galip

süveydâ: Ar. Sevâd’dan; 1. Kalbin ortasında bulunduğu sanılan kara benek. 2. tas.
İnsanın manevi varlığının ve idrakinin merkezi olarak bulunan nokta, ahlât-ı erbaa: insan sağlığı için önemli olan dört sıvıdan biri. 3. Kalpteki gizli günah.
Ol hâl-i siyeh kim görünür gird-i lebinde
Sevdâ-yı süveydâdan eder dilleri hâli

Nâbî

Hâl-i ruhunu gözler zülf-i siyâhın özler
Yahyâ sevâd-ı çeşm ü kalbimdeki süveydâ

Şeyhülislam Yahya

Tesliyet-bahş-ı süveydâ olamaz fâide ne
Tâli’im reh-zen-i ârâm-ı dil ü cângörünür
Sâlik
Dilden heves-i ârızı alın çıkmaz
Mânend-i süveydâ gam-ı hâlin çıkmaz

Fasih (Ahmet Dede)

süveydâ-veş: Süveyda gibi.
Gözümden merdüm-âsâ hâl-i rû-yı dil-rübâ çıkmaz
Süveydâ-veş dilimden fikr-i zülf-i müşg-sâ çıkmaz
Neylî
Ş
şâbb: Ar. Genç, delikanlı, yiğit. c. şübbân.
Kıble-i hâcet-durur onun cemâli
Kâ’besi
Kim teveccüh eyler ona her taraftan şeyh ü şâbb
Nizamî
Süm-i semend-ı Hazret-ı Sultân
Ahmed’e
Müştâk-ı rûy-mâl idi hakka ki şeyh ü şâbb

Şeyhülislam Yahya

şâb-ı emred: Henüz bıyığı sakalı çıkmamış genÇ
Âşık-ı dîdâr isen hûbâna kıl dâim nazar
Şâbb-ı emred sûretindegörünen zîrâ budur

Gaybî
şeyh ü şâbb: İhtiyar ve genç.
Süm-i semend-ı Hazret-ı Sultân
Ahmed’e
Müştâk-ı rûy-mâl idi hakka ki şeyh ü şâbb

Şeyhülislam Yahya

şübbân: Şâbb’lar, gençler.
Yatır dehşetli âgûşunda bin evlâd-ı hürriyyet
Sanırsın mâder-i şübbân-ı millettir mezâr-istân

Hersekli Arif Hikmet

şübbân-ı hamiyyet: Yurdunu koruma gayreti içinde olan gençler.
Harb oldu, bütün köydeki şübbân-ı hamiyyet
Serhadde şitâb eyşedi

Tevfık Fikret

şübbân-ı heves-nümâ-yı tanzîm: Nizama heves gösteren gençler.
Şübbân-ı heves-nümâ-yı tanzîm
Etsin bu kitâbı levh-i ta’lîm

Ziyâ Paşa

şübbân-ı millet: Milletin gençleri.
Yatır dehşetli âgûşunda bin evlâd-ı hürriyyet
Sanırsın mâder-i şübbân-ı millettir mezâr-istân

Hersekli Arif Hikmet

Şa’bân: Ar. Kamer takvimine göre
Arabî ayların sekizincisi, üç ayların ikincisi.
Selh-ı Şa’bân ile oldu lâtû işret nâ-bedîd
Gurre-ı Şevvâl ile yazdı felek mensûr-ı îd

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Meğer mâh-ı Muharremdir ki yılda bir gelir sâgar
Getir
Şa’bând dek sâkî bize mâh-ı Muharremden

Necati Bey

Ehl-i keyfin birisi der ki behey sultânım
Aydın ay belli hesâb olmadı
Şa’bân tamâm

Nedim
şâbâş: Far. “Aferin, bravo” deme.
K’ettiler re’yini tahsîn sanâdîd-i düvel
Kıldılar zâtına şâbâş bütün hâs ile âmm

Üsküdarlı Hakkı Bey

Aferîn eyler
Nizâmî gördügünce hüsnünü
Sûret-i mevzûn nazar ehline şâbâş andırr
Nizamî
Nef’î
dahi ademde işittikçe sözlerim
Şâbâş u âferin-i cihân-ı der-cihân verir

Nedim
şa’beze: Ar. Hokkabazlık, el çabukluğu. şa’beze-i sipihr-i zâlim: Zulüm yapan feleğin el çabukluğu.
Kim şa’beze-i sipihr-i zâlim
Tarh eyledi nakş-ı nâ-mülâyim
Fuzuli şâd: Far. Hoş hâl, hoş vakit, memnun, ferahlı, sevinçli. c. şâdân.
Eksik olmaz gamımız bunca ki bizden gam alıp
Her gelen gamlı gider şâd gelip yanımıza

Fuzûlî

Beni şâd eylemedin sen dahi nâ-şâd olasın
Şu’le-i âh-ıgarîbângibi ber-bâd olasın

Nâbî

Bir kadehle bizi sâkî gamdan âzâd eyledi
Şâd olsun gönlü onun gönlümüz şâd eyledi

İbni Kemâl
(Bir kadehle bizi sâkî gamdan âzâd eyledi
Şâd olsun gönlü anın gönlümü şâd eyledi
Hoca Dehhânî ?)
şâdân: 1. Şad kimseler. 2. Sevinçli, keyifli.
Gördükçe ol meh-peykeri gönlüm hemân şâdân olur
Bir lâhza onu görmesem dünyâ bana zindân olur
İlhamî, Selimî (Sultan III. Selim)
şâd-ı merg: Ölüm sevinci.
Şâdî-i merg-i adûdan cismim etti cânı terk
Müddet-i ömrümde bir şâd oldum ol da şâd-ı merg
Adlî (Sultan II. Bayezid)
şâd-âb: Suya kanmış, sulu, taze.
Dökülüp rûy-ı arak-nâkineşâd-âb oldu
Tâze sünbül gibi ol kâkülpür-çîn ü şiken

Nedim
şâd-âb-ter: Çok aşırı sulanmış, çok su verilmiş.
Hâmemdir ol ebr-i çemen-ârâ-yı sühan kim
Bir karesi bir gül-şen-i şâd-âb-ter eyler

Nef’î

şâd-kâm: Çok sevinçli.
Zevkı o rind eyler tamâm kim tuta mest ü şâd-kâm
Bir elde câm-ı lâle-fâm bir elde zülf-ı ham-be-ham
Nef’î
Getir câm-ı sürûr-encâmı diller şâd-kâm olsun
Tamâm etti bizi gam sâkiyâ gam da tamâm olsun

Şeyhülislam Yahya

şâd-mân: Sevinçli.
Yaradıkmış cümle oldu şâd-mân
Gam gidip âlem yeniden buldu cân
Süleyman
Çelebi
Bezm-i felekte urmuş idi
Zühre sâza cenk
Ayş ü safâda hurrem ü şâdân ü şâd-mân
Bâkî
Görüp şevkım sürûr âlûde-i zevk-ı cihân sanma
Neşâtım hep gamındandır beni sen şâd-mân sanma
râci
şâd-mânî: Sevinç.
Ne şâd-mânî-i bezm-i visâl-i yâr kalır
Ne zevk u sohbet-i sâkî-igül-‘izâr kalır

Nâilî

şâd-merg: Sevinç ölümü, sevinçten dolayı ölme.
Şâd-merg olsa görünce ne ola şimdi bâdenin
Müflisân-ı ıyşa mürvârîddir her katresi

Nâilî

şâdî: Memnunluk, sevinçlilik.
Gussanı âlemde şâdî bilmeyen şâd olmasın
Olmayan aşkın esîri gamdan âzâd olmasın
Nizamî
Geldi şâdî gitti gam izhâr-ı mihr etsen ne ola
Sohbeti gün yüzlüler gâyet ferah-nâk ettiler
Enverî
Vuslat bileli hicrin hicrin vuslat bileli
Mâtem görünür şâdî şâdî görünür mâtem

Nazîm (Yahya)

şâdî-i felek: Feleğin memnunluğu.
Mihneti kendüye zevk etmedir âlemde hüner
Gam u şâdî-i felek böyle gelir böyle gider

Koca Râgıp Paşa

şâdî-i merg-i adû: Düşmanın ölüm haberinin mutluluğu.
Şâdî-i merg-i adûdan cismim etti cânı terk
Müddet-i ömrümde bir şâd oldum ol da şâd-ı merg
Adlî (Sultan II. Bayezid)
şâdurvân, şâdırvân: Far. Şadırvan, cami avlularında bulunan, etrafı musluklarla çevrili su deposu.
Kadeh fiskıye, mey su, halka-i rindân onun havzı
Sarây-ı ayşa şâdırvân oluptur
Bâkî
yâ meclis
Bâkî
şafak: Ar. 1. Gurûbtan sonraki alaca karanlık. 2. Güneş doğmadan önceki alacalık.
Reng-i şafak değildir her subh olan nümâyân
Aks etmiş erguvânın âfâka ihmirârı

Namık Kemâl

Aksâ-yı şebde zulmeti çâk eyleyen şafak
Bir yer görür mü çâk-igirîbân edilmedik

Yahya Kemal

Ufkundaki şâh-âne cibâlin, görüyorsun
Meh-tâb ü şafaktan yine tâc-ı seri vardır

Abdülhak Hâmit

şafak-ı dîde: Göz şafağı.
Şafak-ı dîde kızıl kana boyandı bu sabâh
Gül-i hurşîd yine şeb-neme kandı bu sabâh

Esrar Dede

şafak-gûn: Şafak renginde.
Şafak-gûn kan içinde dâgını seyr etse âşıklar
Güneşde zerre görmezler felekte ayı bilmezler

Hayâlî Bey

şafak-tâb: Şafak gibi parlatma.
Şafak-tâb eyledinpeymânemi hûn-âb ile sâkî
Sabâh-ı sohbet-i meyde humârım varsa sendendir
şeyh Galip
eşfâk: 1. Şafak’lar, akşam kızıllıkları. 2. Şefkatler, merhametler. 3. Korkuyla karışık olan yardımlar.
Zehî hilâl-i sipihr-i avâtıf u eşfâk

Fuzûlî

şafak-reng: Şafak renkli. şafak-reng-i tebessümGülmenin şafak
rengi.
Destinle uzattın şu harâbât-ı bükâta
Bir câm-ı şafak-reng-i tebessüm
Cenap Şahabeddin
şafak-tâb: Şafak aydınlatan.
Şafak-tâb eyledin peymânemi hûn-âb ile sâkî
Sabâh-ı sohbet-i meyde humârım varsa şendendir

Şeyh Galip

şagaf, şegaf: Ar. Aşın sevgi, şiddetli aşk.
Kîmyâ-sâzlığa etme şagaf
Eyleme mâlını beyhûde telef

Nâbî

Zavallı, âleme pek şâik-âne aldanıyor
Hayâtı bitmeyecek bir dem-i şagaf sanıyor

Tevfik Fikret

şâh: Far. 1. Dal, ağaç dalı. 2. Boynuz, çatal. 3. Parça, pare. 4. Kadeh. 5. Su arkı. 6. Alın. 7. Eğe kemiği.
Tâze şâh üzre açılmış gülü seyrettin ise
Bir de gel câmı hele dest-i kadeh-kârdagör

Nedim
Gül yüzün üzre ki düşmüş ca’d-i kâkül şâh şâh
Zînet etmiş bâğ-ı hüsnün tâze sünbül şâh şâh
Avnî
Saçlarına şâne el urduğunu görse ede
Pençe-i reşk ile göğsün sünbül eyler şâh şâh

İbni Kemâl

şâh-ı çenâr: Çınar dalı.
Serverâ cânımı var devletin eyyâmında
Sünbülün turrasına el uzada şâh-ı çenâr
Bâkî
şâh-ı gendüm: Buğday dalı.
Çıkarır âdemi şeytân-sıfat cennetten
Şâh-ı gendüm gibi ol kadd-i nihâli küçücük

Neşet (Hoca Süleyman)

şâh-ı gül’
Gül dalı.
Âşiyân-ı bülbülün başında güller kanlı dâg
Şâh-ı gül olmış gül-istân içre
Mecnûn-vâr mest

Hayâlî Bey

şâh-ı sünbül: Sümbül dalı.
Zülf-i müşgînine kim âhım vara tahrîk eder
Şâh-ı sünbül gibi kim onu hevâ tahrîk eder

İbni Kemâl

şâh-ı uzlet: Yalnızlık dalı.
Şâh-ı uzlette karâr eyleyelim
Anka: -veş
Şeh-per-i kibri koyup sît u sadâdangeçelim

Behiştî

şâh-bâl, şeh-bâl: Kuş kanadının en uzun tüyü.
Bir hâl ile “Buldum!” dedi koştu
Bin darbe-işeh-bâl ile coştu

Kemalzâde Ekrem Bey

şâh-bâl-i nâz: Nazın en uzun tüyü.
Latîfe-gû, bahâne-cû, nazar-pezîr, emel-nevâz
Gunûde dîde-i hayâ, güşâde şâh-bâl-i nâz

Kemalzâde Ekrem Bey

şâh-ı huşk: Kuru dal.
Fasl-ı hazânda gül bitire şâh-ı huşkta
Ebr-i bahâr-ı lûtfu eğer olsa jâle-bâr

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

şâh-per, şeh-per: Kuş kanadının en uzun tüyü.
Kurtulurpâ-yi tarab yerden o dem kim melekût
Yere gökten süzülüp halka-i şeh-perle döner

Yahya Kemal

Bir perî-i güşâde şeh-peridir
Şûh pervâne-i müzehheridir

Tevfik Fikret

şeh-per-i kibr: Kibir tüyü.
Şâh-ı uzlette karâr eyleyelim
Anka: -veş
Şeh-per-i kibri koyup sît u sadâdan geçelim

Behiştî

şeh-per-i tâvûs: Tavus kuşunun en uzun tüyü.
Gül-i rengîni hayâlimden uçan berg-i hazân
Nâle-i şeh-per-i tâvûsa olur kahkaha-zen

Keçecizade İzzet Molla

şâh-râh: 1. Büyük, işlek yol, ana cadde. 2. Doğru yol.
Çıkaran doğruya hâdî-i sübüldür
Kim ki bir hâha gider ol rehi şâh-râh bilir

Keçecizade İzzet Molla

şâh-râh-ı ebediyyet: Sonsuzluk yolu.
Koca bir kevkebe vü debdebe-i istikbâl
Şâh-râh-ı ebediyyette ziyâ-pâş-ı kemâl

Kemalzâde Ekrem Bey

şâh-sâr, şâh-sâre: Ağaçların çok sık dallı olduğu yer.
Cândır sücûd eder sana her nahl-i hande-per
Eldir duâ eder sana her berg-i şâh-sâr

Kemalzâde Ekrem Bey

Belâdır şah-sârı berg ü bârı mihnet ügamdır
Diraht-ı aşk derler bâğ-ı dilde bir nihâlim var
rahmi
şâh-sâr-ı aşk: Aşk koruluğu.
Her kirm ki ola berk-hur-işâh-sâr-ı aşk
Ebrîşimi figâna gelir târ-ı çenk olur

Nâbî

şâh-sâr-ı bî-berg: Yapraksız koruluk.
Müfekkirem o zemân bir nihâle benzer ki
Alîl ü ra’şe-nümâşâh-sâr-ı bî-bergi
Tevfık Fikret şâh, şeh: Far. 1. Hükümdar, padişah. 2. İran ve
Afgan hükümdarı. 3. Satranç taşlarının en mühimi, c. şaban.
Zülfünün zencîrine kul eyledin şâhım beni
Kulluğundan kılmasın âzâd Allah’ım beni
Avnî
Vîrâne-i cihânda ne şâhız ne bendeyiz
Rind-i abâ-be-dûş fakîr-i revendeyiz

Yahya Kemal
şâh-ı âdil: Âdil şah.
Tarf-ı ruhsârında yârin zülfü olmuştur bedî
Şâh-ı âdil devridir olsun ko bid’at ber-kenâr

İbni Kemâl

şâh-ı âlem: Âlemin şahı.
Enverî dîvân-ı ışkında o şâh-ı âlemin
Seng-i firkat bana giydirdi zümürrüdden kabâ
enverî
şâh-ı âlem-tâb: Âlemi aydınlatan padişah, Havâle olduğuçün kasdına ey şâh-ı âlem-tâb
Sipihri âteş-i âhımla yaktım hâk-sâr ettim

Behiştî

şâh-ı aşk: Aşk padişahı.
Şâh-ı aşkım âlem-i ma’nâ müsellemdir bana
Ser-nigûnpeymâne-ı Cem tâc-ı Edhemdir bana
Nef’î
Şâh-ı aşkam ey Harîmî tâze dağım der gören
Kangı il sultânınındır bu kızıl otağlar
Harimî (Şehzade Korkut)
şâh-ı azîm: Büyük şah.
Musallat oldu gönül milkine cünûd-ı sivâ
Bize muîn ola şâh-ı azîme yalvaralım
Nuri
şâh-ı bî-dâd: Adaletsiz şah.
Gönlümün mülkünde şâh oldun bana dâd eyle kim
Mülküne kâfirce kâfir şâh-ı bî-dâd istemz
Aşkî
şâh-ı cihân: Cihan şahı.
Âşıkların alayı yanından kesilmesin
Şâh-ı cihândan ayrı yaraşmaz begim sipâh

Behiştî

şâh-ı cihân-ârâ: Cihanı süsleyen şah.
Şâh-ı cihân-ârâ mıdır mâh-ı zemînpîrâ mıdır
Behrâm bî-pervâ mıdır ya âfitâb pür-kerem

Nef’î

şâh-ı cihân-bân: Cihanı gözeten, koruyan
şah.
Zemâne eylemez hürmet, amân vermez dem-i fursat
Gerek dervîş-i dil-rîş ol, gerek şâh-ı cihân-bân ol
Pertev Paşa
(Mülkiye Nazırı
Mehmet Said)
Vahdet iline girdim vuslat demine erdim
Ben onda ayân gördüm ol şâh-ı cihân-bânı
Nuri şâh-ı cüvân-baht-ı cihân: Dünyanın bahtı açık padişahı.
Bâkî yâ şâh-ı cüvân-baht-ı cihân sağ olsun
Gayra minnet komadı himmet-i bî-hem-tâsı
Bâkî
şâh-ı derd: Dert şahı.
Gam kim öldürse kanlı teg kaçar benden yana
Şâh-ı derdim ilticâ eyler ulüvv-i câhıma

Fuzûlî

şâh-ı dîn-perver: Dinini koruyan şah.
Şâh-ı dîn-perver ki teşrîf-i kudûmiyle zemîn
Arşa nâz eylerse istiğnâsı istiğnâ mıdır
Nef’î
şâh-ı diyâr-ı ışk: Aşk diyarının şahı.
Şâh-ı diyâr-ı ışk olalı âh-ı sûzdan
Dâim sipâh-ıgam üzerine alem çeker

Behiştî

şâh-ı felek-kadr: Kıymet bilen felek.
Hâlini
Yahyâ’nın edersen suâl
Şâh-ı flek-kadre duâ subh u şâm

Şeyhülislam Yahya

şâh-ı felek-mertebe: Mertebesi yüksek feleğin şahı.
Sensen ol şâh-ı felek-mertebe kim leyl ü nehâr
Yüz sürer eşiğine şems ü kamer döne döne

Necati Bey

şâh-ı gam: Gam şahı.
Yıllarla karâr et dil-ı Sabrî’de dilersen
Ey şâh-ı gam ol kûşe-i vîrân senin olsun
Sabri şâh-ı gedâ-nihâd: Fakir tabiatlî sultan.
Şâh-ı gedâ-nihâdız olur taht-gâh-ı feyz
Ma’mûre-i mahabbete kalb-i harâbımız

Namık Kemâl

şâh-ı gül-çihre: Gül yüzlü padişah.

Behiştî
şâirin olmak gerek ey şâh-ıgül-çihre
Revâ mıdır ki bülbülsüz ola âlemde gül-zârın
behiştî
şâh-ı hûbân: Güzeller güzeli.
Ey şeh-i hûbânım eyle ol kad-i mevzûna sen
Reng-i gülden câme hûy-ı yâsemenden pîrehen

Nedim
şâh-ı hüsn: Güzellik padişahı.
Sen şâh-ı hüsne olmasa bir doğru bende şem’
Giymezdi tâc-ı zer sere her encümende şemf

Behiştî

şâh-ı ıklîm-i cemâl: Güzellik ülkesinin şahı.
Ey şâh-ı ıklîm-i cemâl elçiye yoktur zevâl
Vehbî eder fikr-i visâl emrin ne o ferzâneye

Sünbülzade Vehbi

şâh-ı ışk: Aşk padişahı.
Ezelden şâh-ı ışkın bende-i fermânıyız cânâ
Mahabbet mülkünün sultân-ı âlî-şânıyız cânâ
Bâkî
Hayâlî şâh-ı ışk oldum dahi bu akl-ı hercâyî
Gönül mülkine ayak basmasın muhkem yasağım var

Hayâlî Bey

şâh-ı kâmil: Olgun şah.
Gelmedi zâtın gibi bir şâh-ı kâmil âleme
Gerçi geldi âleme pek çok mülûk-ı kâm-bîn

Ziyâ Paşa

şâh-ı Kevneyn: Her iki dünyanın şahı (Hz. Muhammed-’s. a. s. ’)
Şâh-ı Kevneyn imâmü’l-haremeyn
Nûr-ı bî-şeynü nebiyyü’s-sakaleyn

Hakanî

Şâh-ı Levlâk: Hz. Muhammed (s. a. s.).
Şâh-ı Levlâk gibi hısn-ı hasînim var iken
Ne bu sûziş, bugüdâziş ne bu âh ü feryâd

Nâbî

şâh-ı mârân: 1. Yılanların şahı. 2. Efsaneye göre
Danyal peygamber zamanında yaşadığı söylenen yılan başlı, Yemliya isimli bir insanmış.
Yer altında yeşillikler içinde yaşarmış.
Danyal peygamberin oğlu
Cemşasb ve arkadaşları dağlarda dolaşırken sağanak bir yağmura tutulmuşlar ve bir mağaraya sığınmışlar.
Yağmurun dinmesini beklerken can sıkıntısından elindeki bir sopa ile yeri kazmaya başlamış.
Ağaç bir sert maddeye değince, bunun bir mermer kapak olduğunu görüp açmışlar ki, bal ile dolu bir kuyu görmüşler.
Cemşasb’ı bir ipe bağlayıp balı çıkarıp satmaya karar vermişler.
Bal toplama işi bittikten sonra
Cemşasb’ı orada bırakıp gitmişler.
Kuyuda yalnız kalan
Cemşasb, etrafı gezinirken bir ışık görmüş, oraya doğru yürümüş.
Sonra
Yemliya isimli şâh-ı mârân ile karşılaşmış.
Orada onunla arkadaş olup, izzet ve ikramda bulunmuş.
Kimseye söylememek şartıyla onu yeryüzüne çıkaracağını söylemiş.
Cemşasb bu sırrı yıllarca saklamış.
Bir zaman sonra devrin padişahı hastalanmış.
İlaç olarak sihirbaz veziri, şâh-ı mârân etinin yenmesi gerektiğini söylemiş.
Kimse yerini bilmediği hâlde, sihirbaz vezir bu yeri
Cemşasb’ın bildiğini öğrenmiş ve onu zorla oraya götürmüşler.
Şâh-ı mârân suçun
Cemşasb’ta olmadığını öğrenince, ona: “Beni öldürüp etimi kaynatacaklar.
İlk çıkan suyu vezire içir, ikincisini de kendin iç ve etini de padişaha yedir.
” demiş.
Cemşasb, denileni yapmış.
İlk suyu içen vezir ölmüş ve padişahı tedavi eden
Cemşasb da ölen kötü vezirin yerine geçip iyi bir vezir olmuş.
Gûyiya zevk ü safâ dahmesine k ıldı tılsım
Şâh-ı mârân mı aceb ol hacer-i nûrânî

Nedim
şâh-ı melâmet: Melamet şahı.
Şâh-ı melâmetem kim her âh-ı âteşînden
Çektim kılıç sipâh-ı nâmûs u âra karşu

Hayâlî Bey

şâh-ı Merdân: Hz. Ali’nin lakabı.
Yüz meşakkat çekse kâm-ı dil tapar encâm-ı kâr
Her kimin
Mevlâsı âlemde şeh-ı Merdân
Fuzûlî şâh-ı MoğolMoğol şahı.
Duramaz karşı bana, şâhım iken şâh-ı Moğol
Ne o illerdeki kullar ne beyâbândaki gûl

Abdülhak Hâmit

şâh-ı mülk-i aşkaşk ülkesinin şahı.
Gerçi şâh-ı mülk-i aşkım dûd-ı âhımdır alem
Bir gedâyım kûy-ı dil-berde yüzüm hâk-i kadem

İbni Kemâl

şâh-ı mülk-i ışk: Aşk ülkesinin şahı.
Olanlar tâlib-i rif ‘‘atgelip benden duâ alsın
Ki şâh-ı mülk-i ışk ettim gönül gibi gedâya ben

Behiştî

şâh-ı mülk-i mihnet: Sıkıntı ülkesinin şahı.
Her habâb-ı eşkime bir aks salmış peykerin
Şâh-ı mülk-i mihnetem tutmuş cihânı leşkerim

Fuzûlî

Şah-ı mülk-i mihnetem hayl ü sipâhım derd ü gam
Hayl-i bî-hadd ü sipâh-ı bî-şümarımdan sakın

Fuzûlî

şâh-ı rüsül: Resuller şahı.
Nüh-tûde-i eflâkgüzer-gehde nişândır
Şâh-ı rüsul oldu taraf-ı arşa ki âbir
Rızayi
şâh-ı sühan-dân: Güzel söz söyleyen şah.
Şi’ir örmeği ko ey dil-i dîvâne duâ kıl
Kim onu bilir tercemesiz şâh-ı sühan-dân

Behiştî

şâh-ı şehîdân: Şehitlerin şahı.
Mesmûmen etti zât-ı Hasan
Adn’e intikâl
Mazlûmen oldu şâh-ı şehîdân bürîde-ser

Ziyâ Paşa

şâh-ı şîr-i ceng: Arslan gibi cenk eden padişah.
İbret gözünde niceye dek gaflet uykusu
Yetmez mi sana vâkıa-i şâh-ı şîr-i ceng
Bâkî
şâh-ı Zülfekâr: Zülfekar isimli kılıcın şahı. (Hz. Ali).
Bunda bağlanmış gazâ şemşîrini
Sultân-ı Rûm
Bunda salmış sâye-i ikbâl şâh-ı Züfeka. r

Fuzûlî

şâhân: Şâh’lar.
İşte bu sebepledir ki şâhân
Etmişşuarâ-yıgark-ı ihsân

Ziya Paşa

şâhân-ı âlem: Âlemin şahları.
Vezâret eyleye devletle dîvân-ı hümâyûnda
Ola fermânına şâhân-ı âlem inkıyâd üzer
Nef’î
şâhân-ı Cem-şükûh-ı cihân-bân: Cihana hükmeden
Cemşit azametli padişahlar.
Vassâf-ı muhteşem-sühanım kim kasâyidim
Şâhân-ı Cem-şükûh-ı cihân-bâna şan verir
Nef’î
şâhân-ı hüsn: Güzellik padişahı.
Ferzâne-i cihânsın o ruhlerle sen bugün
Şâhân-ı hüsn atın önüncepiyâdedir
Bâkî
şâh-âne: Şaha layık bir tarz ve surette.
Felek fîrûzeden bir taht-ı âlî kurdu şâh-âne
Ona bir âh dîbâ perde çekti subh-ı nûrânî

Nef’î

Her gedâ-tab’ anlamaz âyîn-ı Cemdir bezm-i mey
Bunda bir şâh-âne tavr u özge âlem var
Bâkî
şâh-beyit, şeh-beyit: Bir manzumenin en güzel beyti.
Sözü şeh-beyt-i şeref-nâme-i dîvân-ı hüner
Nâm-ı tuğrâ-yı dil-ârâ-yı menâşir-i kemâl

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

şâh-bâz, şeh-bâz: 1. Bir cins iri doğan. 2. Yiğit, gösterişli kimse.
Sen hemân künc-i niyâzı bekle eygüncişk-i dil
Şâh-bâzın çünkü evc-i nâzda pervâz eder

Şeyhülislam Yahya

şâh-bâz-ı âkıl: Akıllı doğan.
Midhatinde andelîb-i nâtıka mebhût u lâl
Fikretinde şâh-bâz-ı âkıle bî-perr ü bâl
Lamiî Çelebi
şâh-bâz-ı dil: Gönül kuşu.
İzzetin sahrâsının bir menzilin kat’ edemez
Şâh-bâz-ı dil uçarsa ol havâda mâh u sâl
Lamiî Çelebi
şâh-bâz-ı fenâ: Yokluk âleminin şahbazı. şâh-bâz-ı fenâyız ki lâ-mekân içre
Kerrûbiyân-ı bekâyı şikâra dek gideriz

Esrar Dede

şâh-bâz-ı tab’: Yaratılıştan gelen yiğitlik.
Şâh-bâz-ı tabHmınpervâzın urmaz kimseler
Çâre ey Bâkî hemen oldur o gence vareler
Bâkî
şâh-pûr, Şâpûr: Hüsrev ü Şirin hikâyesinde
Hüsrev’e
Şirin’in resmini gösteren ressam.
Süvâr olunca saâdetle rahşân-ı ikbâle
Güzer-gehinde durur rûh-ı Behmen ü Şâpûr

Nâbî

Şâpûr-ı kilk-i fitne-engîzFitne çıkaran kalemin
Şapur’u.
Gel ey Şâpûr-ı kilk-i fitne-engîz
Yine nakşınla kıl evrâkı gül-rîz
Nevizâde Atâyî (Nevizade Atâullah)
şâh-râh, şeh-râh: Geniş ve işlek yol, büyük cadde.
şâh-râh-ı ebediyyet: Sonsuzluğun caddesi.
Koca bir kevkebe vü debdebe-i istikbâl
Şâh-râh-ı ebediyyete ziya-pâş-ı kemâl

Kemalzâde Ekrem Bey

şâh-râh-ı vasl: Kavuşma caddesi.
Gittim kalınca tâ adem-âbâda bir konak
Ben şâh-râh-ı vasla çıkar râh bulmadım
Cevdet-ı Kadim
şâhruh: Satrançtaki bir hamlenin adi.
Daha çok fil ve at ile gerçekleşir.
Aynı anda kale ve şahin tehdidi demektir.
Piyon ile yapilan şah-ruh ise en büyük şah-ruh demektir.
Ger fil iste mat ola gerek şâh-ruhuyile
Cânım pes onun yoluna mat-ruh değil mi
kadı Burhaneddin
şeh: Şah.
Ma’mûrdur mülâhaza-i yâr ile gönül
Hâlim harâb olurdu eğer ol şeh olmasa

Şeyhülislam Yahya

Bâziçe-gâh-ı arsa-i nâ-üstüvârda
Muhtâc olur himâyesine şeh, piyâdenin

Nâbî

şeh-i devrân: Zamanın şahı.
Ey Murâdî şeh-i devrân iken el-ân seni
Zülfüne kılmış esîr ol şeh-i hûbân gördüm
Muradî (Sultan II. Murat)
şeh-i ebrû-kemân: Keman kaşlı padişah.
İyd-i vuslatta eğer kurbân ederse kulların
Ol şeh-i ebrû-kemânın kuluyuz kurbânıyız
cevherî
şeh-i hâver: Doğunun padişahı.
Çarh meydânında sîmîn halkasını mâhînin
Nîze-i zerrîn ile kaptı şeh-i hâver güneş

İbni Kemâl

Şeh-i hâver geçelden taht-gâh-ı lâciverd üzre
Kapından olmamıştır bana benzer bir gedâ peydâ
Cinanî
şeh-i hâver-istân: Doğu tarafının şehi.
Her firâz nahlegiydirdi birer zerrîn külâh
Subh-dem arz-ı şükûh edip şeh-i hâveristân

Ziya Paşa

şeh-i hûbân: Güzeller şahı.
Görmüş ki kaçar âşık-ı şeydâya koculmaz
Zerrîn kemeri ol şeh-i hûbâna sarılmış

Şeyhülislam Yahya

(kocul-: kucaklaşmak, sarılmak)
şeh-i iklîm-i fakr: Fakirlik ülkesinin padişahı.
Şeh-i iklîm-i fakr ol kim bu devlet-hâne-i dünyâ
Ne dervîş-i abâ-pûşa ne şâhen-şâha kalmıştır

Yenişehirli Avnî

şeh-i iklîm-i hüsnGüzellik ülkesinin şahı.
Bir melek-sîmâ perîninin âşık-ı şeydâsıyız
Bir şeh-i iklîm-i hüsnün mu’teber paşasıyız

Behiştî
şeh-i iklîm-i fenâ-leşker: Yokluk askeri diyarının padişahı.
Maksûdları feth-i der-ı Kâ’be-i dildir
Etmez şeh-i iklîm-i fenâ-leşkere minnet

Nâbî

şeh-i mülk-i melâhat: Güzellik ülkesinin sultanı.
Gayrıya mihr ü vefâ ola
Hayâlî ye cefâ
Ey şeh-i mülk-i melâhat buna kim kâyil olur

Hayâlî Bey

Her zemân sanma kapında âh eder üftâdeler
Ey şeh-i mülk-i melâhat böyle kalmaz rûzigâr

şeh-i vilâyet-i hüsn: Güzellik vilayetinin şahı.
Şeh-i vilâyet-i hüsnün gazel-serâyı idim
Ezelde defter-i ışka yazılmadan birfrd

Behiştî

şeh-i Yûsuf-lika: Yusuf yüzlü padişah. Efendi
sen şeh-ı Yûsuf-likâya kul diyen kimdir
Ki benden olalı gönlüm baş eğmez değme sultâna
behiştî
şeh-i zî-şân: Şanlı hükümdar.
Sen bir şeh-i zî-şânsın şâhen-şeh-i devrânsın
Ya’nî ki sen hakansın devrinde ben

Hakanî
’yem
Nef’î
şeh-bâz, şâh-bâz: Bir cins iri doğan.
Şeh-bâz bakışlı âhûgözlü
Şîrîn hareketli şehd sözlü

Fuzûlî

Hem-râh olamaz onunla yârân
Şeh-bâz ile saPe olmaz akrân

Ziyâ Paşa
şâh-bâz-ı aşkaşkın şahbazı.
Adû-yı zâğ elinden bir tezerv-işive-kâr aldım
Dahi ben şâh-bâz-ı aşk olaldan bir şikâr aldım
Zâti
şeh-bâz-ı âşiyâne-i devlet: Talih yuvasının doğanı.
Nâ-dân elinden alma eğer erse destine
Şeh-bâz-ı âşiyâne-i devletyeden-bi-yed
Bâkî
şeh-bâz-ı ecel: Ecel doğanı.
Gökte uçsa dâimâ olsa melek gibi peri
Zât’yâ insânı şeh-bâz-ı ecel eyler şikâr
Zâti şeh-bâz-ı evc: Yücelik doğanı.
Ey basiretsiz kerûbîlerle çingân bir midir
Kanda hem-pervâz ola şeh-bâz-ı evc ilegurâb
behiştî
şeh-bâz-ı evc-i aşk: Aşkın yüceliklerine uçan doğan.
Dil şu’lesi
Hayâli ten-i pür-şikâftan
Şeh-bâz-ı evc-i aşk olana bâl ü per yeter

Hayâlî Bey

şeh-bâz-ı firâk
Ayrılık kuşu (doğanı).
Bu oldu fâidem ancak mahabbet sayd-gâhında
Ki şeh-bâz-ı firâkınla ecel mürgin şikâr ettim

Behiştî

şeh-bâz-ı hümâ: Hüma kuşu doğanı.
Hevâ-yı ışka dil mesken olalı zühde menzil yok
Ki her bir mürge şeh-bâz-ı hümâ sayd-âşiyân vermez
behiştî
şeh-bâz-ı ışk: Aşk doğanı.
Ben ol şeh-bâz-ı ışkam kim hücûmum âfet-i cândır
Vücûdumda benim aşka adem kâfinda pinhândır

Behiştî

şeh-bâz-ı sayd-âver: Av getiren doğan.
Dâne-i eşkin yine sen gösterip cânâneye
Ey gönül şeh-bâz-ı sayd-âver eremez dâneye

Behiştî

şeh-bâz-ı zülf: Saç şehbazı, doğana benzeyen saç.
Pervâz-ı mürg-i vuslat eğerçi bülend olur
Şeh-bâz-ı zülf ederse piyâle gelir ele

Behiştî

şeh-bâz-veş: Doğan gibi.
Safâ gül-zârının ön sayd edermiş kebg-i handânın
Ki el üzre tuta şeh-bâz-veş câm-ı mey-i nâbı
behiştî
şeh-bender: Konsolos.
Himmet-i âsafa olan mazhar
Olur ol şârsûya şeh-bender

Nedim
şeh-dâne, şâh-dâne: 1. İri inci tanesi. 2. Kenevir tohumu.
Cân mürgüne gıdâ-yı rûh olmaya münâsib
Hâl-i ruhun halilim şeh-dâne bir adestir

Behiştî

şeh-dâne-i dîde-i ter: Yaşlı gözün iri incisi.
Şeh-dâne-i dide-i terimle
Meşgûl olurum kebûterimle

Muallim Naci

şeh-dâne-i müşg: Mis kokulu iri inci.
Ya’ni ol hâl-i siyeh-dâne kişeh-dâne-i müşg
Ona hindûsu olup kendüye sultân eyler

Hamdullah Hamdi

şâh-kâr: Baş eser, şaheser.
Hazret-ı Akif’in en son edebi şeh-kârı
İsmi “Asım”dır. evet, ismini öğren bâri
Halil
Nihat
şeh-levend, şâh-levend: Boylu boslu genç ve güzel.
Görür âyine-i sâgarda aks-i rûy-ı tâbânın
Onunjçin şeh-levendim içse çâk eyler giribânın
Hâletî (Azmizade)
Vereli bağda revnak gül-i al üstüne gül
Şeh-levendim takınır kırmızı şâl üstünegül
Tıflî
şeh-nâz, şâh-nâz: Musikide bir makam.
Bu gûne âşık-âne bir gazel taksim eder gâhi
Verir hem nağme-i sit-i sariri zevk-ı şeh-nâzı

Nef’î

Mutribâ sâzın dil-i uşşâka dem-sâz eyledin
Geh
Hicâz ettin makâmı gâh
Şeh-nâz eyledin
Neccârzâde şeh-nişîn, şâh-nişîn: 1. Hükümdarın oturacağı makam. 2. Odanın sokak tarafına olan çıkıntısı.
Göz atardı kafese pencereye
Şeh-nişinlerde olan manzaraya

Sünbülzade Vehbi

şeh-süvâr, şâh-süvâr: Şehsüvar, ata iyi binen.
Şeh-süvârım dil-i mecrûhu basıp geçme eğer
Pâyimâlin bir avuç hâk ile yeksân ise de

Nâilî
şeh-süvâr-ı âlem-i ma’nâ: Mana âleminin şehsüvarı.
Dahi tab’ım gibi bir şeh-süvâr-ı âlem-i ma’nd
Feres-rân olmamıştır sâha-i kevn ü mekân üzre

Ziyâ Paşa

şeh-süvâr-ı cihân-gîr: Cihangir şehsüvar.
Vur deyr-i küfrün üstüne rekz-i hilâl için
Gelmiş bu şeh-süvâr-ı cihân-gîr aşkına

Yahya Kemal

şeh-süvâr-ı deşt-i ma’nâ: Mana çölünün şehsüvarı.
Şeh-süvâr-ı deşt-i ma’nâ kim semend-i hâmeye
Ruhsat-ı cevlân verip ger etse irhâ’-yı inân

Ziyâ Paşa

şeh-süvâr-ı kahramân: Kahraman şehsü-
var.
Yegâne şeh-süvâr-ı kahramân kevkeb ki lâyıktır
Felek ona sileh-dâr etse
Behrâm-ı sileh-şoru
Nef’î
şeh-süvâr-ı mülk-i saâdet: Mutluluk ülkesinin meşhur binicisi.
Olşeh-süvâr-ı mülk-i saâdet ki rahşine
Cevlân deminde arsa-i âlem gelirdi teng
Bâkî
şeh-süvâr-ı saff-der: Safları yaran şehsü-
var.
Âferîn ey rûzgârın şeh-süvâr-ı saff-deri
Arşa as şimdengirü tîğ-ı Süreyyâ cevheri
Nef’î
şeh-süvâr-ı sidre-medâr-ı risâlet: Peygamberlik makamının (sidre olan) süvarisinin üzengisi.
Ol şeh-süvâr-ı sidre-medâr-ı risâletin
Yüz sürmemek rikâbına ey dil revâ mıdır
İbnü’n
Neccâr
Şeyh Rıza
şeh-vâr, şâh-vâr: 1. Hükümdara yakışır şekilde. 2. İri taneli inci.
Aksa eşkim dîdeden ol gevher-i nâ-yâb için
Eşk seyl ü yem, yem pür dürr-i şeh-vâr olur
Bâkî
Cism-i latîfin oldu silk-i dürr-i şâh-vâr
Hıfz etmek için onu, buluptur cihân sadef
Bâkî
şeh-zâde, şâh-zâde: Padişah oğlu.
Gül çemen sultanı, sünbüller semen-sîmâları
Goncalar şeh-zâdelerdir lâleler lalaları

Behiştî

şehâ: Ey şah.
Durmaz kafes-i tende şehâ mürg-i dil ü cân
Kûyuna senin uçmak için bâl ü per ister

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

şahâdet: bk. şehâdet.
şehbâ: Ar. 1. Kır saçlı. 2. Halep şehri.
Nakl etti
Rûm’a kısmetimiz dâye-i kadîr
Şehbâ’da şimdi nûş edecek şîr kalmadı

Nâbî

Kapağı
Şâm’a atmaktır dil-işûrîdenin fikri
Rehâ bulsa eğer zencîr-i zülf-i şûh-ı şehbâdan

Koca Râgıp Paşa

şâhen-şâh, şâhen-şeh: Far. Şahların şahı, en büyük hükümdar.
Muzaffer ola serdârın eyâ şâhen-şeh-i gâzî
Ne
Tebrîz’i koya şâh-ı kızılbaşa ne
Şîrâz’ı

Nef’î

Şeh-i iklîm-i fakr ol kim bu devlet-hâne-i dünyâ
Ne dervîş-i abâ-pûşa ne şâhen-şâha kalmıştır
Yenişehirli Avni
şâhen-şâh-ı âdil: Adaletli şahenşah.
Böyle şâhen-şâh-ı âdil gelmemiştir âleme
Cümle târîh-i selef hâtır-nişânımdır benim

Nef’î

şehen-şâh-ı cihân: Cihanın en büyük hükümdarı.
Muallâ pâye
İbrâhîm Paşa
kim odur şimdi
Şehen-şâh-i cihân bana vezîr-i a’zam ü dâmâd

Nedim
şâhen-şeh-i devrân: Zamanın şahlarının şahı.
Sen bir şeh-i zî-şânsın şâhen-şeh-i devrânsın
Ya’nî ki sen hakansın devrinde ben

Hakanî
’yem

Nef’î

şâhen-şeh-i âlî-nijâd: Yüksek tabiatli şahların şahı.
Şâh-ı cihân
Sultân
Murâd şâhen-şeh-i âlî-nijâd
Bahr-i adâlet kân-ı dâd zıll-ı Hudâ-yı zü’l-minen

Nef’î

şâhid: Far. 1. Sevgili. 2. Güzel, güzellik.
Kısmet olıcak ârif ü rinde mey ü şâhid
Tesbîh ile seccâde verilmiş sana zâhid
nermî (olıcak: olunca)
şâhid-i âdil: Âdil şahit.
Ehl-i dûzah olduğuna cdhilânın
Gaybiyâ
Şâhid-i âdil bu kim ehl-i hakka olmaz
Nedim

Gaybî
şâhid-i bâzâr: Pazarın güzeli; açık meşrep kadın.
Meh-i şeb-gird-i âlem ârız-ı dil-dâra benzer mi
Nigâh-ıpâk-dâmenşâhid-i bâzâra benzer mi

Nedim
şâhid-i evvel: İlk güzel.
Kaçan ki şâhid-i evvel yüzünden açtı nikâb
Cihânı pertev-i hüsnünden eyledi pür-tâb

Hamdullah Hamdi

şâhid-i halvet-geh-i lâhût: Uluhiyet âleminin halvet yerinin güzeli. gûne zâhir ol kim şâhid-i halvet-geh-i lâhût
Cemâlin sûret-i insânda izhâr etti sansınlar
Yenişehirli Avni
şâhid-i kâfi: Yetecek şahit.
Ayn olan şeyde ne mümkin evvel ü âhir demek
Şâhid-i kâfi kelâm-ı Hak’daki lafz u edâ

Gaybî
şâhid-i ma’dûm-ı mutlak: Mutlak yok edilen güzellik.
Matlabım ol şâhid-i ma’dûm-ı mutlaktır benim
Kim vücûdu şive-i imkândan rencidedir

Leskofçalı Galip

şâhid-i ma’nâ: Mana güzelliği.
Her nazm-ı dil-finb ki benden sudûr eder
Lafzî cemâl şâhid-i ma’nâya ân verir

Nef’î

Zihn-i âyine-misâlinden temâşâ eyler ol
Şâhid-i ma’ni cemâlin bi-hicâb ü bi-nikâb

Necati Bey

şâhid-i maksûd: Kastedilen güzel.
Bâkî yâ şâhid-i maksûd olur çehre-nümâ
Sâf ü pâk âyine-i dildegubâr olmayıcak
Bâkî şâhid-i meh-taTat-ı müşgin-nikâb: Misk kokulu örtüsünün ay ışığı parlaklığındaki güzelliği.
Yaraşır dense sevâd-ı hatda bikr-i fikrime
Pâk dâmen şâhid-i meh-tal’at-ı müşgin-nikâb

Nef’î

şâhid-i mey: Şarap güzeli.
Ramazân oldu çekip şâhid-i mey perdeye rû
Mey için çeng tutup ta’ziye açtıgîsû

Fuzûlî

Ra’şe tutsa ne ola endâm-ı dil-i mahzûnu
Şâhid-i meyde yine gördü libâs-ı hûnu

Nâbî

şâhid-i nazm: Nazım güzeli.
Lûtf-i mudâd ile olşâir-i hoş-ta’birin
Şâhid-i nazmına ver hüsn-i beyân hoşgeldin
Nâm şâhid-i serv: Selvinin güzelliği.
Şâh-ı gül devrânıdır yilsin yöpürsün bâd-ı subh
Şâhid-i servin ayağına su döksün jâleler
Âhî (yil-: koşmak, yöpür-: telâşla, oraya buraya koşuşmak)
şâhid-i ümmîd: Ümit güzeli.
Şâhid-i ümmidden nevmid idim gördüm meğer
Perveriş-yâb-ı verâ-yı perde-i nisyân etmiş

Nâbî

şâhid-i zîbâ-yı cihâd: Cihadın yakışıklı güzeli.
Gönlümüz şâhid-i zibâ-yı cihâda verdik
Dil-ber-i mahrûb u yâr-i peri-rû yerine
Gazâyî (II.
Gazi Giray
)
şâhid-bâz: Güzel sever.
Ben bu bâzârın ne bâzergânı ne bezzazıyım
Kûy-ı ışkın onmadık bir rind-i şâhid-bâzıyam
Hayretî (onmadık: talihsiz, bedbaht)
şâhid-kâm: Sevgiliye kavuşmuş.
Olalı dehr ne mesmû’vü ne manzûr oldu
Cilve-i şâhid-kâm olduğu ber-vefk-i merâm

Nâbî

Yaraşır dense sevâd-ı hatda bikr-i fikrime
Pâk dâmen şâhid-i meh-tal’at-ı müşgin-nikâb

Nef’î

şâhid: bk. şehâdet.
şahika: Ar. Yüce, yüksek, âli; dağın tepesi, zirve, doruk. c. şevâhik, şuhûk.
Her şâhika bir hâb-geh-i hüsn-ı İlâhi
Encümle melâikten onun hem-seri vardır

Abdülhak Hâmit

şevâhik: Yüksekler, tepeler.
Şevâhikten kopan bir hande-i şârıkle zulmettiler
Perişân bir bulut hâlinde titrerken bevâdide

Tevfik Fikret

şâhîn: Far. Doğan.
Arp.
cem’i: şevâhin.
Gâh sürgün avların ettik kuşattık dağların
Gâh şâhîn alıp ele sayd-ı mürgân eyledik
Bahtî (Sultan I. Ahmet)
Bî-cürm iken gıdâ-yı anâkib olur meges
Ma’sûm iken kebûterişâhîn ederşikâr

Ziyâ Paşa

Yüce pervâz olup konmaz leşe âlemde her şâhîn
El üzre tutulup tan mı olursa mu’teberşâhîn
Aşkî
şâhîn-i mele’-perver: Halkı seven şâh.
Zihn-ipâkindir o şâhîn-i mele’-perver kim
Evc-i fazl içre ne dem eylese kasd-ı nahçîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

şahm: Ar. 1. İç yağı. 2. Katı yağ.
Cisminin lahmı haff idi tamâm
Lahm u şahm issi değildi evhâm

Hakanî

şahne: Ar. 1. İnzibat memuru. 2. Harmanlara bakan kimse.
Unfila bezmi gece şahneye bastırmış iken
Lutfa bastırırdı bu gün zümre-i rindânı kadeh

Sâbit

Der-i mey-hâneyi şahne kapamak ister imiş
Ayağı denk alarak gizli kapağı attık

Sünbülzade Vehbi

Esîr-i şahne-i derd ü belâyızgamla dil-gîriz
Elîm hârhâr-ı ye’s olup mâtemle dil-gîriz

Üsküdarlı Hakkı Bey

şahne-i bâzâr-ı sevdâ: Sevda pazarının inzibat memuru.
Gam değil cismimde ger seng-i melâmet zahmı var
Şahne-i bâzâr-ı sevdâyem bu zîverdir bana

Fuzûlî

şahne-i devrân: Zamanın inzibat memuru.
Şahne-i devrân ne ola çekse çevirse dem-be-dem
İki kanlıdır anılmış bâde-i nâb u kebâb
Bâkî
şahne-i renc-i humâr: Sarhoşluk sonrası eziyet memuru.
Neş’e bulsa kişi ger keyfe uyup bir takrîb
Şahne-i renc-i humâr eyler o sâat te’dîb

Enderunlu Vâsıf

şahne-i şehr: Şehrin inzibat memuru.
Bir kez açılmasın ser-i hum yoksa kim bakar
Fermân-ı okla şahne-i şehrin yasağına

Nâbî

şahne-i Tebrîz: Tebriz’in inzibat memuru.
Câm-ı emeli, kırmadan ol şahne-ı Tebrîz
Mümkündür ede bâde-i hûnîn ile leb-rîz

Abdülhak Hâmit

şahs, şahıs: Ar. Kişi, kimse. c. eşhâs, şuhûs, şihâs.
Şahsın istFdâdı lutf-ı peykerinden bellidir
Kîmîyâ-yı kâbiliyyet cevherinden bellidir

Nâilî
şahs-ı afîfe: Namuslu kişi.
Muhtâc idi bir şahs-ı afife o havâlî
Oldumsa eğer sâye-i şâh-ânede vâlî

Abdülhak Hâmit

şahs-ı bî-hidmet: Hizmetsiz kişi.
Emr-i bî-ücrete ibrâz olunan hidmete yûf
Şahs-ı bî-hidmete i’tâ kılınan ücrete yûf
Yenişehirli Avni
şahs-ı ebleh: Ahmak kişi.
Ey
Behiştî
ihtirâz et şahs-ı eblehten ki ol
Vakt olur tercîh eder a’dâyı ahbâb üstüne

Behiştî

şahs-ı dagal: Hileci kimse.
Ümmîd-i vefâ eyleme her şahs-ı dagalde
Çok hacıların çıktı haçı zîr-i bagalde

Ziya Paşa

şahs-ı gabî: Kalın kafalı kimse.
Maksûda zafer-yâb olan ancak bu cihânda
Ya şahs-ı gabîdir, ya fatîn-i mütegâbîdir
Ziya (Adanalı)
şahs-ı garîb: Garip kimse.
Mutatabbib kâni çok şahs-ı garîb
Geçinir kendi hayâlinde tabîb
Nâbî şahs-ı güneh-kâr: Görmez sahâbet etmeyi Allah bile revâ
Vicdâna karşı şahs-ı güneh-kâr ü mücrimi

Tevfik Fikret

şahs-ı halTü’l-izâr: Ar damarı çatlamış kimse.
Kaçmış bu gün baban, edecek i’tizâr yok
Zevcin
Hasan, o şahs-ı halîü’l-izâr yok!

Abdülhak Hâmit

şahs-ı halîm: Yumuşak huylu kimse. Allah’a sığın şahs-ı halîmingazabından
Zîrâyumuşak huylu atın çiftesipektir

Ziyâ Paşa

şahs-ı kudsî: Kutsal kişi.
Zıll-i envârı uyûn-ı garbiyâna sürmedir
Şahs-ı kudsî sâyesi mir’ât-ı çeşmân-ı hikem

Esrar Dede

şahs-ı nâ-dân: Pişman kişi.
Derûnunpür-maârif hem-nişînin merd-i ârif kıl
Açılma, ey yüzü gül, şahs-ı nâ-dâna kitâb-âsâ
Bâkî
şahs-ı nâ-merd: Mert olmayan kişi.
Şahs-ı nâ-merde temelluk etme, dökme âb-ı rû
Hâhiş-i feyz etme bir boş çeşmeye tutma sebû
Âgâh
î (Şâkir Efendi)
eş hâs: Şahıs’lar.
Şi’r-i bâzîçe-i tıfl-âne eden eşhâsın
Kimisi söz ebesidir kimi baba-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

şahsiyyet: Her şahsa ait özellik, kişilik.
Anladım sende kendi benliğimi
Oldu şahsiyyetim seninle tamâm
Fâik
Âli Bey
şahsiyet: bk. şahs.
şâibe: Ar. Şevb’den; 1. Leke, kusur; noksan, eksiklik. 2. Kötü eser, iz. c. şevâib.
şâibe-i zerk u riyâ: Zerk ve riya eseri.
Ukbâya yarar bir işimiz yok ise bârî
Âzâde dil-i şâibe-i zerk u riyâyız

şevâib: 1. Şüpheler. 2. Ayıplar, lekeler.
Ey şi’r-i bî-şevâib-i san’at ki dâimâ
Ulviyyet-i cemâline timsâl olur semâ
cenap Şahabeddin
şâir: DZlv) bk. şi’r.
şâirân: bk. şi’r.
şâire: bk. şi’r.
şakî: bk. şeka.
şâkî: bk. şekvâ.
şâkir: ÇÂlv) bk. şükr.
şâkird: Far. 1. Hizmetkâr. 2. Çırak. öğrenci.
İlm-i vahdette sebak-daşı imâm-ı evliyâ
Hikmet-i ma’nîde şâkirdi hakîm-ı Gaznevî

Nef’î

Ey
Behiştî
ne şikâyet eder ol tâze nihâl
Bize şâkird iken onu gelse urduk mu

Behiştî

Fenn-i keremin fâzıl-ı allâmesi sensin
Billâh sana şâkird olmaz
Fâzıl ile Cafr
Nedim şâkird-i ders-i müşkil: Zorluk dersinin öğrencisi.
Ben gerçi bir bî-hâsılım şâkird-i ders-i müşkilem
Hem mekteb-i ehl-i dilim halk olmadan levh ü kalem

Nef’î

şâkird-i hakîm: Bilge öğrenci.
İlm-i vahdette sebak-daşı imâm-ı evliyâ
Hikmet-i ma’nîde şâkird-i hakîmi
Gaznevî

Nef’î

şakk: Ar. 1. Yarma, yarılma, çatlama, yırtma. 2. Yarık, çatlak. c. şukûk.
Emîn
â, ne ola etsen zahm-ı tîğ-ı cevr ile feryâd
Kalem şakk olmasa onda enîn-i iştikâ olmaz
Emin (Bursalı) (?)
Cemâline
Zekeriyâ ogûne âşık idi
Ki âh etmedi şakk etti cismini minşâr
Ziyâî şakk-ı hâme: Kalemi kesme.
Sevâd-ı harf-i evrâk üzre şakk-ı hâmeden düşmek
Eder eş’âr-ı etfâlin tulû’un rahm-i mâderden

Nâbî

şakk-ı kalem: Kalem açma.
Satr-ı nuhust-ı nâme-i şevk olmadan tamâm
Dâmâna indişakk-i kalem iştiyâktan

Nâbî

şakk-ı şefe: Dudak açmak.
Müddeî i’lâmı hâle etmeden şakk-ı şefe
Fehmedip kasd-ı derûnun lutfunu der-kâr eder

Enderunlu Vâsıf

Şakku’l-kamer: Ayın ikiye bölünmesi.
İnanmayan
Kureyşlilerden bir kısmı
Hz. Muhammed’ten bir mucize göstermesini isterler. da Allah’a yalvarır ve parmağıyla aya işaret eder.
Ay ikiye bölünür ve peygamberimize şehadet eder.
Göstere hâmen eğer i’câz-ı ve’n
Şakku’l-kamer
Haml eder taglîz-i hisse onu erzâl-i zümer
Nev’î
Ne hoş yaraşır safha-i haddinde gümüş med
Şakkulkamer etmiş bigi engüşt-ı Muhammed

İbni Kemâl

şâkûl: Ar. Ucu demirli değnek ve asa, bir ipin ucuna bağlı demir parçası, çekül.
Gevher-i dânişi sencîde-i nizâm-ı hıred
Rişte-i bîniş-işâkûlü binâyâ-yı adem

Nâbî

şâl: Far. İran ve
Hindistan’da koyun ve keçi tüyünden örülmüş bir çeşit kumaş.
Yiğit mi oldun a cânım nedir bu kırmızı şâl
Başında dün daha bağlıydı kırmızı çenber

Nedim
Zil, şal ve gül.
Bu bahçede raksın bütün hızı
Şevk akşamında
Endülüs üç defa kırmızı

Yahya Kemal

Gördüm ol meh, dûşuna bir şâl atıp lâhûrdan
Gül yanaklar üstüne yaşmak tutunmuş nûrdan

Yahya Kemal

Matla’-ı subh-ı safâdır sana ol sürh-kabâ
Zulmet-i şâm-ı belâdır bu kara şâl bana
Âhî
şâl-ı derviş: Dervişin şalı.
Tdr u pûdu terk tdr u pûd hestîdir onun
Şâl-ı dervîşi dokunmaz kişver-ı Keşmîr’de

Nedim
şâl-ı kibriti: Kibrit rengindeki şal.
Sakınpervâne bâl üper açıpşem’eyakîn olma
Yanar dûşundaki ol şâl-ı kibrîtî emîn olma

Şeyhülislam Yahya

şâl-ı Kişmir
Kişmir şalı.
Serimde şu’le-i âhum sanırlar şâl-ı Kişmîr’i
Abâ-pûş-ı gamız biz fark çoktur şâldan şâla
Rızayi şâl-ı melâmet: Ayıplanma şalı.
Tekye-i ışka girip şâl-ı melâmet giymiş
Göre billâhî

Behiştî
nice âbdâl olmuş

Behiştî

şâl-ı siyâh: Siyah şal.
Zâtında ki âsâr-ı kemâl olmaya hardır
Ya şâl-ı siyâh eğnine giymiş ya yeşil sof

Bağdatlı Ruhi

Beni öldükte bu şâl-ı siyâhımla bürürlerse
Yeridir hâkime gökte melekler yüz sürerlerse

Behiştî

şâl-pûş: Şal örten.
Nâka-ı Leylâ yününden şâl-pûş âbdâl idim
Tekye-gâh-ı ışka
Mecnûn olmadan dahi köçek
behiştî
şâm: Far. 1. Günün sonu, güneşin batmak üzere olduğu zaman; akşam. 2. Suriye’nin başşehri.
Bir şâm idi ki garîb ü tenhâ
Eflâki eder idim temâşâ

Abdülhak Hâmit

Zîr ü bâlâsına bak ol hatt-ı anber-fâmın
Cennet, altında, ya üstünde demişler
Şâm’ın (şâmın)

Bağdatlı Ruhi

Bir şâm idi ki garîb ü tenhâ
Eflâki eder idim temâşâ

Abdülhak Hâmit

Gâhi meyden el çekip geh bendden zülfün çözüp
Iyşımız telh eyleyip geh rûzumuz şâm eyledik

Nâbî

Gezerim
Rûm ile Şâm’ı yukarı illeri kamu
Çok istedim bulamadım şöyle garîb bencileyin

Yunus Emre

şâm-ı belâ: Bela akşamı.
Matla’-ı subh-ı safâdır sana ol sürh-kabâ
Zulmet-i şâm-ı belâdır bu kara şâl bana
Âhî
şâm-ı deycûr: Akşam karanlığı.
Vücûdu ol kadar kem-yâb olurdu kim felek bulsa
Ederdi vesme-i ebrûyu
Zühre şâm-ı deycûru

Nef’î

şâm-ı gaflet: Gaflet akşamı.
Olur rüsvây subh-ı mahşer ol kim şâm-ı gaflette
Bu bâğın gül sanıp hâr-ı mugaylânını devşirmiş

Nâilî

şâm-ı gam: Gam akşamı.
Subh-ı visâlin ermedi pâyâne yetti ömr
Şâm-ı gamında şem’gibi yana yana ben
Bâkî
şâm-ı garibân: Gurbette garip olanların akşamı.
Acıklı rûhunu mağrib hazîn hazîn döktü
Zemîne şâm-ıgarîbân yavaş yavaş çöktü

Mehmet Akif

şâm-ı garibân-ı felek: Feleğin garipler akşamı.
Dâimâ hurrem ü ferhunde ola devrinde
Subh u mestân-ı cihân şâm-ı garîbân-ı felek

Nef’î

şâm-ı gurbet: Gurbet akşamı.
Olur rüsvây subh-ı mahşer ol kim şâm-ıgaflette
Bu bâğın gül sanıp hâr-ı mugaylânını devşirmiş

Nâilî

şâm-ı hicrân: Ayrılık akşamı.
Ya leb-i peymâne ya bûs-ı leb-i cânânedir
Şâm-ı hicrân âşıka meşhûd olan rü’yâ budur

Nâbî

şâm-ı ikbâl: Talih akşamı.
Ey diyen kim şâm-ı ikbâlin ne yüzden tîredir
Sâye salmış aya ol gîsû-yı anber-sâya bak

Fuzûlî

şâm-ı Kadr: Kadir gecesi.
Şâm-ı Kadr olur idi halka-i zülfüne şebîh
Olsa görünür tecellinden o şâm içre seher

İbni Kemâl

şâm-ı mihnet: Sıkıntı akşamı.
Subh-ı ikbâlime çekti şâm-ı mihnet perdesin
Zülfü yüzündeki kâfur üzre oldu misk-sâ

İbni Kemâl

şâm-ı şerîf: Şerefli gece.
Rûz-ı hicre ne kadar tîre demek lâyık ise
Şâm-ı vasla o kadar dense sezâ şâm-ı şerîf

Nâbî

şâm-ı vasl: Kavuşma gecesi.
Rûz-ı hicre ne kadar tîre demek lâyık ise
Şâm-ı vasla o kadar dense sezâ şâm-ı şerîf

Nâbî

şâm-ı visal: Kavuşma gecesi.
Telh-i rûz-ı firâk bozalı ağzım dâdın
Şâm-ı visâlingelir bana seherden lezîz
Fennî şâm-ı zülf
Saçının karanlığı.
Kurs-ı mâh üstünde eyler hûşe-ı Pervîne ta’n
Şâm-ı zülfün kim düşüptürşem’-i hâver üstüne
nizami (düşüptür: düşmüştür)
Şâm-ı zülfünle gönül
Mısr’ı harâb oldu diye
Sana iletti kebûter haberi döne döne

Necati Bey

şâm u seher: Sabah ve akşam.
Ah u vâh eyleyerek şâm u seher
Dilipür-âteş olup hâkister
Enderunlu Fazıl
şâmil: bk. şümûl.
şâme: Far. Kadınların baş örtüsü, burka.
Edip tasvîr-i rûy-i âb-dârın hâller koymuş
Musavver nakş vermiş rûy-ı yâre şâme uydurmuş

Nâbî

şân: Ar. Şe’n’denl.
Şan, şöhret. 2. Hâl, keyfiyet; hadise, olay. 3. Çalım, gösteriş. 4. Huy, tabiat, âdet. c. şuûn.
Ey olup mi’râc-ı bürhân ulüvv-işân sana
Yere inmiş gökten istikbâl edip
Kur’ân sana

Fuzûlî

Vezîrân-ı cihânın şân u şevketle ser-efrâzı
Müşîrân-ı zemânın hüsn-i tedbîr ile meşhûru

Nef’î

Cehûle şân mı verir cehlin eylemek izhâr
Niçin muârız olursun meâli anlamadan

Muallim Naci

şân-ı devlet: Devletin şanı.
Dânâya kec-muâmele, nâ-dâna iltifât
Düşmez, Efendi, böyle edâşân-ı devlete
Beliğ şân-ı kerem’
Bağışlayıcılık şanı.
Beni hor eyleme kim izzeti sen vermiş idin
Lutfuna olma peşîmân ki budur şân-ı kerem

Ahmet Paşa

şân-ı rahşân: Parlak şöhret.
Şân-ı rahşânını takdîr ederiz
Sana
Hilye’ngibi tevkîr ederiz

Hakanî

şuûn: Olaylar, hadiseler.
Bir tecellî-gâh-ı ezdâdı şuûndur kâinât
Künhüne vâkıf olan âzâde-i ekdâr olur
Abdülaziz
Mecdi Efendi
Olalı turfe-nümâyân-ıgarâbât-ı şuûn
Görmedi mislini bu çâr-sû-yı reyb-i menûn

Ziya Paşa

şuûnât: Cem’in cemi, olaylar, hadiseler.
Her birin pertev-i dîdârına âyîne edip
Verdi sûret bu şuûnâta heyulâ-yı hudûs

Namık Kemâl

şuûnât-ı cihân: Cihanın olayları.
Şuûnât-ı cihân vâ-beste-i hükm-i meşiyyettir
Abestir dest-i gerdûn sitem-i bünyâddan feryâd

Ziyâ Paşa

şuûnât-ı tabîat: Tabiatın şanları.
Şuûnât-ı tabîatte bidâyet yok nihâyet yok
Vukûât-ı zemânı bir müselsel mâ-cerâ buldum

Hersekli Arif Hikmet

şâne: Far. Tarak.
Şâne ger kâkülnün bir teline verse zarâr
Çûb ü şimşâd biten yerleri sûzân ederin

Fuzûlî

Dolaşıp kâkül-i anber-şiken cânâne
Ne kadar hâtır-ı mahzûna dokundu şâne

Taşlıcalı Yahya Bey

Ey şâne ser-i zülf-i perîşâna dokunma
Tel kırma sakın hâtır-ı yârâna dokunma
TıîH şâne-i rengin: Renkli tarak.
Şâne-i rengininin zülfünde gördü dil dedi
Bir süvâr olmuş hümâdır perr-ı Anka: üstüne
Lamiî Çelebi
şâne-i ter: Yeni tarak.
Uzatmaz kimse destin kimseye eyyâm-ı adlinde
Meğer kim şâne-i ter zülf-i anber-bûy-ı zîbâya
rızayi
şâne-i zülf: Saç tarağı.
Mimdir gûyâ dehânın safha-i mâh üzredir
Sine benzer şâne-i zülfün ki, sâl üstündedir
Bâkî
şâne-âsâ: Tarak gibi.
Şâne-âsâ kâkül-i yârin tolaş pîç ü hamın
Kişver-i hüsnün temâşâ et sevâd-ı a’zamın

Nâbî

şâne-veş: Tarak gibi.
Şâne-veşyüz nâvek-igam sancılıptır cânıma
Tâ esîr-i halka-i gîsû-yı müşg-efşânınım

Fuzûlî
(sancılıptır: batırılmıştır)
Turra-i müşgînine olmazsa rûzî dest-res
Şâne-veş minşâr-ı mihnet çâk çâk eyler beni
Bâkî
Şâne-veş tek düşme ey âşık hevâ-yı zülfüne
Korkarım şemşîr-i gamze çâk çâk eyler beni

Ziyâ Paşa

şâpûr, Şâh-pûr: bk. şâh.
şarâb, şerâb: Ar. Şürb’ten; 1. İçilecek
şey. 2. Şarap, mey, sahbâ. c. eşribe.
Câm-ı cihân-nümâ-yı tarab her ne dem yürür
Turna göz şarâb ile dil-i âlemi görür
Haşmet
Meclisler içre gül gibi beşşâş olur şarâb
Giydirse aks-i ârız-ı dil-dâr al ona

Necati Bey

Çıkarsa ehl-i neşâtın adı mey-âşâma
Haremde içse de zemzem, şarâbdır derler
Zâik (Şeyh Mehmet Emin)
şarâb-ı aşk: Aşk şarabı.
Adem diyârına çoktan giderdim ey Bâkî
Şarâb-ı aşk ile reftâre iktidârım yok
Bâkî
Şarâb-ı aşk ile Nev’i gibi mest-i müdâm olmak
Bakıp bu nimet-i dünyâya hayrân olmadan yeğdir
Nev’î
şarâb-ı âteşin: Ateş renkli şarap.
Şarâb-ı âteşinin keyfi rûyunşu’lelendirmiş
Bu hâletle çerâg-ı meclis-i mestân mısın kâfir

Nedim
şarâb-ı cûşiş: Coşkunluk şarabı.
Şarâb-ı cûşişini kat-be-kat füzûn etti
Görünce gamze-i mest-ânesin kadeh-be-kadeh

Esrar Dede

şarâb-ı dil-güşâ: Gönül açan şarap.
Şarâb-ı dil-güşâ olmaz ol la’l-i cân-fezâdan yek
Müferrih hâb bulunmaz hâl rû-yi dil-berden yek
Bâkî
Sana zâhid eğer derse şarâb-ı dil-güşâdan geç
Şarâb-ı dil-güşâdan geçme ey dil sen riyadan geç

Bağdatlı Ruhi

şarâb-ı engûr: Üzüm şarabı.
Yâkût gibi şerâb-ı engûr
Elmâsgibipiyâle-i nûr

Şeyh Galip
şarâb-ı erguvân, ergavân: Erguvan renkli şarap.
Hudâ gûyâ cism-i nâzikin bu resme halk etmiş
Katıp bûy-ı gülü reng-i şarâb-ı erguvân üzre

Nedim
Gönlümü etti humâr-ı aşk-ı cânân ser-girân
Sun pey-â-pey sâkiyâ câm-ı şerâb-ı ergavân

Üsküdarlı Hakkı Bey

şarâb-ı gurûr: Gurur şarabı.
Figân ki nergis-i mesti bu serv-i lâle-ruhun
İçip şarâb-ı gurûr eylemez nigâh bana
Şeyhi şarâb-ı hakiki: Gerçek şarap.
İçip şarâb-ı hakiki mecâzı terk eyle
Bilirsin olmadı kimse serâb ile sir-âb

Hamdullah Hamdi

şarâb-ı ışk: Aşk şarabı.
Şarâb-ı ışk hoş kattâl imiş içmiş iki âşık
Tıkılmış biri sahrâda biri küh-sâra yasdanmış

Hayâlî Bey

şarâb-ı işve: İşve şarabı.
Mevc-i hattan cezb eder çeşmin şarâb-ı işveyi
Kâse-i sîr-âb olup ol mey-fürûşa la’l-i leb

Esrar Dede

şarâb-ı kevser: Kevser şarabı.
Şarâb-ı kevser içmez mey içenler der ise sûfî
Elimden ne gelir sun sâkiyâ elde ayağ olsun
Enverî
şarâb-ı köhne: Eski şarap.
Gel ey perî ki bugün azm-i sebze-zâr edelim
Şarâb-ı köhne ile ayş-ı nev-bahâr edelim

Hamdullah Hamdi

şarâb-ı lâle-reng: Kırmızı renkli şarap.
Tutar olduk gubâr-ı gamla bengî
Getir sâkî şarâb-ı lâle-rengi

Hayâlî Bey

şarâb-ı la’l: Kırmızı şarap.
Rakîb yüzünü görmek şarâb-ı la’lin için
Aceb midir ki cehennem olur cezâ-yı kadeh
Nizami şarâb-ı la’l-i nâb: Saf kırmızı şarap.
Bilip ayş-ı müdâma meylini bî-çâre-i aşkın
Şarâb-ı la’l-i nâbın sundu dil-ber müstedâm olsun

Şeyhülislam Yahya

şarâb-ı la’l-i cânân: Sevgilinin dudağının kırmızılığı.
Şarâb-ı la’l-i cânâna nice meyl etmesin sûfî
Eder ehl-i safâ olan şarâb-ı dil-güşâdan haz
enverî
şarâb-ı leb: Dudak şarabı; dudak öpücüğü.
Bîmâr-ı aşka yazmadı kimse deva diye
Versin bana şarâb-ı lebinden şifâyı gör
Hâletî (Azmizade Mustafa)
şarâb-ı muhabbet: Aşk şarabı.
Koyun şarâb-ı muhabbetle kendüden gitsin
Zemân gelir bu gönül hûşyâr olur giderek

Nedim
şarâb-ı nâb: Saf şarap.
Şarâb-ı nâb zevkinden ne hâsıl çün değil bâkî
Riyâz-ı ömre bin kez su verip kuruttun dut

Fuzûlî

Şarâb-ı nâba lutf et muhtesib kahr ile çok bakma
Mükedder kılma aks-i tîreden câm-ı musaffâyı

Fuzûlî

Kemâl-i hüsn veriptir şarâb-ı nâb sana
Sana helâldir ey muğ-beçe şarâb sana

Fuzûlî

şarâb-ı nâz: Naz şarabı.
Şarâb-ı nâz gelmiş göz yine âşûbu artırmış
Gönül ol çeşm-i mestin şimdi mahmûr olduğun ister

Şeyhülislam Yahya

şarâb-ı pend: Nasihat şarabı.
Şarâb-ı pendi gûş etmez ümîd-i akl u hûş etmez
Esîr-i zülf-i müşgîninin olan dîvâne-i aşkın

Şeyhülislam Yahya

şarâb-ı rûh-bahş: Can sunan şarap.
Ol şarâb-ı rûh-bahşi nûş edenler
Adile
Zevk-yâb-ı feyz olur bFl-cümle şeylerden lezîz

Âdile Sultan

şarâb-ı sabûh: Sabah vakti içilen şarap.
Eğer murâd ise vermek safâ-yı cevher-i rûh
Felek-misâl yürüt sâgar-ı şarâb-ı sabûh

Fuzûlî

şarâb-ı safî: Saf şarap. neşve kim bana dürdî-i derd-i aşk verir
Şarâb-ı sâfî mey-i hoş-güvârdan gelmez

Şeyhülislam Yahya

şarâb-ı şâhid-i mey-hâne: Meyhane güzelinin şarabı.
Ser-fürû etmek şarâb-ı şâhid-i mey-hâneye
Şimdi rükn-i a’zam-ı âyîn ü râhımdır benim

Esrar Dede

şarâb-ı şeb-nem: Gece neminin şarabı.
Çemen bezminde göz yumup sararmış geçmiş ol sünbül
Humârından şarâb-ı şeb-nemin gâyet zebûn olmuş

Behiştî
şarâb-ı şevkİstek şarabı.
Tahyâ şarâb-ı şevk ile peymâne-i dil pür olur
Sâkî gelince meclise destinde dolu câm-ı mül

Şeyhülislam Yahya

şarâb-ı şu’le-i havf ü recâ: Korku ve ümidin alevinin şarabı.
Ne bîm-i mihnet-i dûzah ne ârzû-yı bihişt
Şarâb-ışu’le-i havf ü recâ nedir bilmem

Fehim (Hoca Süleyman)

şarâb-ı tâhûr: Temiz şarap.
Lebin hayâli ile bâde-nûş olan âşık
Eder mi meyl-i şarâb-ı tâhûr u ke’s-i dehak

Nevres-i Kadim

şarâb-ı telh: Acı şarap.
Sâkî şarâb-ı telkini dânâ içer nâ-dân içer
Zevkin alan bu neşvenin ehl-i mezâkîdir yine

Şeyhülislam Yahya

şarâb-ı telh-i fenâ: Yokluğun acı şarabı.
Şarâb-ı telh-i fenâ çok görüp şetâretini
Humâra etti fedâ neşve-i sabâvetini

Muallim Naci

şarâb-âlûd: Şaraba bulaşmış.
Sâkî böyle sâde iken cân aparır leblerin
Ger şarâb-âlûd edersen kan olur kan üstüne

Necati Bey

(apar-: götürmek, alıp gitmek)
şarâb-hâne: 1. Şarap evi, şarap yapılan yer. 2. Büyük şarap küpü.
Fuzûlî istemezem mesned-ı Cem ü Cemşîd
Bana nişîmen-i devlet şarâb-hâne yeter

Fuzûlî

şarâb-hâr: Şarap içen.
Yeğdir şu kasrdan ki ola onun sonu harâb
Rind-i şarâb-hâreye câm içre bir habâb

Hayâlî Bey

şarâbî: 1. Şarap renginde. 2. Şarapçı.
Bir hâlete koy beni ki olsun
Dûşumdaki sof dahi şarâbî

Nedim
şârib, şâribe: İçen. şâribü’l-leyl ü ve’n-nehâr: Gece gündüz içen, alkolik.
Firkatin eşkimi şarâb edeli
Şâribü’l-leyl ü ve’n-nehâr oldum

Muallim Naci

şarâben tahûr: Çok temiz şarap.
Tûbâ dalından uçanlar yüce makamlar geçenler “Şarâben tahûr” içenler banmaz dünyâ ballarına

Yunus Emre

şârık, şârıka: bk. şark.
şârib: bk. şarâb.
şark: 1. Doğu. 2. Avrupa kültürünün dışında kalan
Müslüman ülkeler.
Hükmedenler bu cihân mülküne şark u garbdan
Ger
Süleymân ger
Skender cümlesi mihmândâr

Cem Sultan

Şark u garba hükm eder han-ı Bâyezîd
Cümle begler hükmine olur abîd
Türk
Firdevsîsi şark-ı tecellâ: Tecellinin doğusu.
Dil şark-ı tecellâdagörür şemş-i hüdâyi
Artık ona lâzım mı mütâli’le meşârık

Esrar Dede

şârık, şârıka: Doğan, parlayan.
Hazret-i şâh-ı rusül hâdî-i esrâr-ı sübül
Şârık-ı çarh-ı Hudâ hazen-i genc-i isâd

Nâbî

Şevâhikten kopan bir hande-i şârıkle zulmettiler
Perîşân bir bulut hâlinde titrerken bevâdîde

Tevfik Fikret

şârsû: Çrjlv) bk. çâr-sû, çarşı.
Himmet-i âsafa olan mazhar
Olur ol şârsûya şeh-bender

Nedim
şart: Ar. 1. Vaziyet, durum. 2. Şart.
Yemin, and. c. şürût.
Can nisâr etmektir evvel şart bezm-i aşkına
Mahrem olmaz bilmeyen âdâb-ı sohbet neydügün
Bâkî
Hulâsa, hepsi çalışmak, yorulmak isteyecek
Fakat çalışmak için önce şart olan: İstek

Mehmet Akif

şart-ı hüner: Hüner şartı.
Ettiği da’vâya kâdir olmadır şart-ı hüner
Ademi rüsvâ eder isbâta acz-i kudreti
Şuurî (Halepli Hasan Çelebi)
şart-ı îcâb u kabûl: Kabul ve gereklilik şartı.
Zarûrîdir bütün bey’ u şirâsı sûk-i îcâdın
Bu bâzâr-ı fenâda şart-ı îcâb ü kabûl olmaz
Yenişehirli Avni
şart-ı ikbâl: Talih şartı.
Nedir bilsekdi bâri çarh-ı dûnun şart-ı ikbâli
Girerdik imtihâna biz de isti’dâd lâzımza

Namık Kemâl

şart-ı liyâkat: Liyakat şartı.
Elbette murâât olunur şart-ı liyâkat
Mebzûl değil herkese semmûr-ı inâyet

Nâbî

şart-ı riâyet: Uyulması gereken şart.
Her mes’elesin kim okudum nüsha-i hüsnün
Resm-i edebe şart-ı riâyet var içinde

Nâbî

şart-ı ülfet: Dostluk şartı.
Merâsim meclis-i üns-i sebük-rûhâna sıklettir
Miyân-ı asdıkada şart-ı ülfet terk-i külfettir

Hersekli Arif Hikmet

şart-ı zekât: Zekat şartı.
Etsin cihânıgarka-i ihsân o şâh-ı hüsn
Şart-ı zekât hüsn ü letâfet-nisâb ise

Nâbî

şast, şest: Far. 1. Okçuların parmak uçlarına geçirdikleri yüksük. 2. Balık oltası. 3. Altmış sayısı.
Tîr-i gamzen öldürür bin âşıkı
Kimdir vardır ey kemân-ebrû bu şest

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Erbâb-ı garaz bizden ırağ olduğu yeğdir
Düşmez yere zîrâ okumuz sâhib-i şastız

Bağdatlı Ruhi

şast-ı gam: Gam yüksüğü.
Tîr-i kaddimi kemân edeli ol hûr-nijâd
Şast-ı gamdan dil-i sevdâ-zede bula idi şâd
Nizami şast-ı hümâyûn: Padişaha ait yüksük.
Âferîn şast-ı hümâyûnuna kim oklarının
Mumdan olsa yine taşı deler peykânı
Nefi şast-ı işkeste: Kırık yüksük.
Aceb bir deşt-i hayrette hadenk-i endâz-ı aşkım kim
Nişân-ıgümgeşte, şast-ı işkeste, tîr-i âh nâ-peydâ

Leskofçalı Galip

şa’şaa: Ar. Şu’â’dan; 1. Parlaklık, parlama. 2. Gösteriş, yaldız.
Şem’-i ruhun sûreti karşıma gelmiş-dürür
Şaşaasından banaşu’le düşeryanarım
Nesimi
Cârûb-ı şa’şaayla seher mihri âh kim
Kuyundan ol gülün yaşım ırmağa saldılar

Hayâlî Bey

Şemse-i şemse erer haclet ü şerm aya düşer
ÇünyüzünşaŞaası tâk-ı mu’allâya düşer
Nizami şa’şaa-i elmâs: Elmasın parlaklığı.
Câm-ı hûrşîd-i cihân-tâba ziyâ feyz eyler
Hâtem-i devletininşa’şaa-i elmâsı
Bâkî şa’şaa-ı FerkadânBüyük
Ayı yıldızının parlaklığı.
Hâk-i der-i refîin ile etse iktihâl
Çeşmân-ı mûra şa’şaa-ı Ferkadân verir
Nedim şa’şaa-i subh-dem: sabah vaktinin parlaklığı.
Ol ki fürûğ-ı güher-i tîğidir
Şa’şaa-i subh-dem rûzigâr

Nef’î

şa’şaa-i Tûr: Tûr dağının şaşaası.
Bürka’-figen olşa’şaa-ı Tûr görünsün
Âlem dil-ı Mûsa gibipür-nûr görünsün

şa’şaa-dâr: Parlak, gösterişli, parıltılı.
Nûru olmuştu o şem’in her bâr
Cirm-i hûrşîd gibişa’şa’-dâr

Hakanî

şâtır: bk. şetâret.
şatranç: Ar. 1. Satranç, altmış dört haneli bir tahta üzerinde 32 taşla oynanılan zeka oyunu. 2. Nazım birimi.
Şatranç sıfat ol iki leşker
Birbirine durdular berâber

Fuzûlî

Nerde gördüm ise nerd ü şatranç
Mübtelâsında hüveydâ sat renç

Sünbülzade Vehbi

Dil baydak ını eyledi iki ruh ile mât
Şatranc oynamak güc imiş pâdişâh ile

Necati Bey

şatranc-ı hüsn: Güzellik satrancı.
Dil-rübâlarla komaz zîbâ ruhun şatranc-ı hüsn
Her birinin ruhları ey şâh oluptur gerçi âc
behiştî (oluptur: olmuştur)
şatranc-ı mahabbet: Sevgi satrancı.
İgen de kec-rev olmasın bizimle beydak-ı hâlin
K şatranc-ı mahabbette değildir râh-ı şâh eğri
Âhî (igen: çok)
şatranc-ı mihr-i dostDost güneşinin satrancı.
Sıdk ile şol ki beklemeye şâhıyânını
Şatranc-ı mihr-i dostta ferzâne olmaya

Necati Bey

şâyân: Far. Yaraşır, yakışır, değer.
Bir manzaradır bu levha-i ân
Bir şi’r-ı Hudâ desem de şâyân

Kemalzâde Ekrem Bey

Şâyân değiliz zâika-i hüsn-i kabûle Üftâde-i hâkiz semer-i nîm-resiz biz

Nâbî

Devlete verdi nizâm-ı tâze re’y-i enveri
Herkesi irgürdü lutfu rütbe-i şâyânına

Nedim
((irgürdü: ulaştırdı.)
şâyân-ı istihkâr: Hakaret edilen değer.
Dil-penâh ü melce’in sensin senin ey nûr-ı dil
İşbu sırrı bilmeyen şâyân-ı istihkâr olur
Abdülaziz
Mecdî Efendi
şâyân-ı minnet: Minnete değer.
Vatan bir lâne-i idbâra dönmüş, titrer, ağlarken
Koşanlar, kurtaranlar şüphesiz şâyân-ı minnettir

Tevfik Fikret

şâyegân: bk. şâygân.
şâyeste: Far. Yakışır, uygun, layık.
Eyledi cümle tevârîh ü kasâyyidde bile
Rütbe-i memdûhuna şâyeste tertîb-i nizâm

Nâbî

Seni şâyeste görüp eyledi te’yîd ile Hak
Yed-i ikbâline teslîm-i zimâm-ı devlet
Münf
Beste-hânlık sana şâyeste değil
Silsilen onlarapeyveste değil

Sünbülzade Vehbi

şâyeste-i destûr: Destura layık.
Gerçi hâhiş-ger-i vaslın katı çoktur ammâ
Kimi şâyeste-i destûr edeceksin bilmem

Nâbî

şâyeste-ı kabûl-ı hümâyûn: Padişaha ait kabule layık.
Şâyeste-i kabûl-ı hümâyûn değil sözün
Bil rütbe-i tabîatini ütizâra çek

Nâbî

şâyeste-i merâsim-i i’zâz: Değerli bulunan merasimin uygunu.
Medh ü senâ-yı hazret-ı Sultân
Murâd ile Şâyeste-i merâsim-i i’zâzdır sözüm

Nef’î

şâyeste-i visâl: Kavuşmaya layık.
Pervâze kûy-ı yâreper ü bâlimiz mi var
Şâyeste-i visâl olacak hâlimiz mi var

Nâbî

şâygân, şâyegân: Far. 1. Yakışır, uygun, yaraşır. 2. Ucuz, bol. 3. ed. Aynı anlamlı seslerin bir şiirde kafiye gibi tekrarlanmasıdır.
Kafiye oluşturan başka seslerin bulunmaması gerekir.
Şâyegân bir kafiye hatası olup kendisinden sonra redif bulunabilir.
Vasl ü şâygân da denilen bu kusur için dize sonlarında yalnız
Farsça çokluk
eki olan “ân” sesinin kullanılması yanında, aynı anlama gelen son eklerin kafiye yerine kullanılması da şâyegân kusurunu meydana getirir.
Hecre düştüm vasl ümîdi birle gam-nâk olmadım
Vasla erdim bîm-i hecr ile ferah-nâk olmadım
Aşkî
Ey nigeh-bân-ı makâlîd-i nizâm-ı devlet
Ve ey nesak-sâz-ı câzim-i mehâmm-ı devlet

Fehim (Hoca Süleyman)

şâyi’: bk. şüyû’
şeâmet: Ar. Şevm’den; uğursuzluk.
Beni nâ-kâm eden ikbâl-i hünerdir yoksa
Eser kevkeb-i bahtımda şeâmet yoktur

İzzet Ali Paşa

Ona, herkes, onun şeâmetle
Tasadduk ettiği ikbâle müftekır, müştâk

Tevfik Fikret

şeb: Far. Gece. c. şebân.
Bu tâifenin içinde bir şeb
Bir hâl göründü gâyet agreb

Şeyh Galip

Şeb midir bu ya sevâd-ı âh-ı pinhânım mıdır.
Mey midir bu ya sirişk-i çeşm-i giryânım mıdır?

Akif Paşa

Kim rûz u şeb o sufra-i âlem-şümûlden
Her nefes rızkın almada ber-vech-i iştirâk

Ziya Paşa

şeb-i âzîne: Cuma gecesi.
Hırka-i nâmûsu gark-âb-ı harâbât eyleyen
Fikr eder mi zâhid-i huşkun şeb-i âzînesin

Esrar Dede

şeb-i çerâg-ı tal’at: Parlak ışık gecesi.
Çeşme-sâr-ı devletinden
Ab-ı Hayvân müstefîz
Şeb-i çerâg-ı takatinden mâh-ı enver müstenîr

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

şeb-i dalâl: Sapıklık gecesi.
Şeb-i dalâlde kaldık eyâ sipihr-i kerem
Hani nücûm-ı hidâyet bu yoldan azmışa

Necati Bey

şeb-i deycûr: Karanlık gece.
Rûh-ı mahzım hâk-dân-ı şûrdan kıldım ferâğ
Mihr-i bâlâyım şeb-i deycûrdan kıldım ferâğ

Esrar Dede

şeb-i dırâz: Uzun gece.
Rez duhterini sâkî-i devrâna buldurun
Böyle şeb-i dırâzda gussayile yatmanız

Şeyhülislam Yahya

şeb-i firkat: Ayrılık gecesi.
Gamınla mahv-ı vücûd ettiğin şeb-i firkat
Lisân-ı şemgece yana yana söyler idi

Sâbit

Şeb-i firkatgeçiser mihnet ü hicrângidiser
Subh-ı vasl erişiser mihr-i münevver: geliser
Nizami (geçiser: geçecek, gidiser: gidecek, erişiser: erişecek)
şeb-i gam: Gam gecesi.
Şeb-i gamda olalım muntazır-ı subh-ı ümîd
Gösterir mi o günü çarh-ı sitem-ger görelim
Cevri şeb-i hicr, hecr: Ayrılık gecesi.
Benim sabrım gibi kûtâhdır vaslın günü mâhım
Şeb-i hicrin senin zülf-i siyâhın gibi mümteddir

Şeyhülislam Yahya

şeb-i hicrân: Ayrılık gecesi.
Şeb-i hicrân yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
Uyarır halk ı efgânım kara bahtım uyanmaz mı

Fuzûlî

şeb-i îd: Bayram gecesi.
Gül değil bu görünen yine şeb-i îdde mâh
Kef-i dil-ber gibi hınâladı gül-zârın elin
Cafer
Çelebi
şeb-i Kadr: Kadir gecesi.
Evzâ’-ı hıyâm-ı müşg-fâm
Halka şeb-ı Kadr teggirâmî

Fuzûlî

Zülf-i siyehi tarf-ı binâgûşuna perde
Zannım ki şeb-ı Kadr’i nihân etmiş o yerde

Nâilî
şeb-i kâm-rân: Arzu gecesi.
Müstagnîdir ahlâkı onun şerh ü beyândan
Muhtâc değilşem’ü çerâgaşeb-i kam-rân
Nizami şeb-i kıyâmet: Kıyamet gecesi.
Olsun şeb-i kıyâmete dek hem-sürûdumuz
Bir cûy-i nağme-hîz
Cenap Şahabeddin
şeb-i lâhût: Uluhiyyet âleminin gecesi.
Şeb-i lâhûtda manzûme-i ecrâm gibi
Lafz-ı bişnev’le doğan debdebe-i ma’nâyız

Yahya Kemal

şeb-i mâtem: Matem gecesi.
Eğer tasavvur olunsaydı çâr-gûşe-i âlem
Ayân olurdu bize her felekte bir şeb-i mâtem

Kemalzâde Ekrem Bey

şeb-i mihnet: Sıkıntı gecesi.
Gamın ey cân dil-i gam-hârıma gam-hâr yeter
Şeb-i mihnettte bana derd ü belâ-yı yâr yeter
Usulî (Yenice Vardarlı)
şeb-i Mi’râc: Mirac gecesi.
Kimlerin gûşuna lâyık yine senden gayrı
Şeb-ı MTrâctaki cevher-i esrâr-ı müfâd

Nâbî

Şeb-ı Mi’râc’da yümn-i dîdâr
Nahl-i ümîdin edip ber-hûrdâr

Hakanî

şeb-i neylî-i Nîsân: Nisan’a ulaşma arzusu gecesi.
Şeb-i neylî-ı Nîsân, pür-tarâvet
Açıp karşımda bir âgûş-ı mükrim
Okur bî-intihâ eş’âr-ı da’vet

Tevfik Fikret

şeb-i târ: Karanlık gece.
Olmaz resîde kimse sadâ-yı derâsına
Sad kârvân-ı nâle şeb-i târdangeçer

Nâbî

şeb-i târîk: Karanlık gece.
Bîm-i reh bilmez şeb-i târikte tenhâ gelir
Senden ey meh-rû hayâlin bana bî-pervâ gelir

Şeyhülislam Yahya

şeb-i târîk-i gam: Gamın karanlık gecesi.
Yakmasın geçtim muradım şemsini hergiz felek
Tek şeb-i târîk-i gamda zâr u giryân etmesin

Cevrî (İbrahim Çelebi)

şeb-i yeldâ: En uzun gece. (22 Aralık)
Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir
Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç sâat

Sâbit

Şeb-i yeldâda uzar fecre kadar kıssa-i aşk
Tâ ki
Mecnûn bitirir nutkunu
Leylâ söyler

Yahya Kemal

şebân: Geceler.
Ey nâle-zen meges ki olursun sadâ-resân
Ezhâr içinde uykuya dalmış iken şebân

Muallim Naci

şebân-rûz: Yirmidört saatlik gün boyu.
Her kim derecât-ı çerhi derk eyler ise
Evkât-ı şebân-rûzu neşât üzregeçer

Nâbî

şebân-gâh, şebân-geh: 1. Geceleyin, gece vakti. 2. Gecelenecek yer.
Eylerdi teheccüd şebân-gâh
Kalbinde dururdu haşyetu’llah

Hakanî

Ol dem götür, ey bâd-ı şebân-gâh
Benden ona bir âh
Cenap Şahabeddin
şeb-âne: Gecelik; geceye ait, gece vakti olan.
Akis şeb-ânesindeki çeng ü çingâneler
Feryâd-ı âşık-âneye benzer terâneler

Abdülhak Hâmit

Birer efsâne-i şeb-âne gibi
Söylerim hâtırât-ı sevdâmı

Tevfik Fikret

şeb-ârâ: Geceyi süsleyen.
Câme-hâb ol âfeti aldukça tenhâ koynuna
Sanırım ebrin girer mâh-ı şeb-ârâ koynuna
Bâkî (aldukça: alınca)
şeb-â-şeb: Geceden geceye.
Taksîr bende yoksa şeb-â-şeb miyân-ı yâr
Hamyâze-rîz-i şevkidir âgûşumun benim

Nâbî

şeb-be-şeb: Geceden geceye.
Derhem olursa kâkül-i cânân aceb değil
Olur tekellüfât çü meslûb şeb-be-leb

Nâbî

Bezminde şeb-be-şeb leb-i cânân lisân-ı aşk
Âteş-misâl olur mu sen âteşten olmasan

Yahya Kemal

şeb-bû(y): Şebboy çiçeği.
Şitâda sebze vü ezhârdan hâlî olur dağlar
Ne sünbül kaldı ne şeb-bû(y) hazâna erdi dağlar
İlhamî, Selimî (Sultan III. Selim)
Seyret beyâz feste o zülf-i muanberi
Şeb-bûyu gör ki berg-i semenden kabası

Nedim
Reng ü bû (y)da zülf-i cânâne müşâbih olmasa
Kim bakar gül-zâr-ı dehrin sünbül ü şeb-bûsuna

Fıtnat

Hanım
şeb-çerâg, şeb-çirâg: Gece parlayan yakut.
Efsaneye göre gâv-ı bahrî (su aygırı) denilen hayvan, gece bu parlak mücevheri beraberinde getirir ve onun ışığıyla otlarmış.
Daha sonra avcılar bu hayvanı korkutup mücevheri elinden almışlar. gecede güher-i şeb-çerâg doksan bin
Müzeyyin oldu nübüvvet kulağına fil-hâl

Necati Bey

Eğer dersen ki sâkî câm-ı meyden şeb-çerâgım var
Benim de şeb-çerâg-âsâ tenimde nice dâgım var

Hakanî

Fehîm-i meh-i zamîrem kim nukât-ı hatt-ı nazmım
Şeb-çerâg ettimşu’â’-ı mihr-i tab’ı rûşenimden

Fehim (Hoca Süleyman)

şeb-çerâg-ı dil: Gönlün parlak yakutu.
Demdir yanar remâd olamaz şeb-çerâg-ı dil
Demdir ki ayş u nûş ifnâ-yı tendeyiz

Yahya Kemal
şeb-çerâg-ı îmân’
İmanın parlak yakutu.
Şeb-bûları şeb-çerâg-ı îmân
Gül-berg-i hazânı cevher-i cân

Şeyh Galip

şeb-çerâg-ı lâ-nazîr: Benzersiz yakut.
Lücce-i takdîrde yek-dâne dürr ü şâh-vâr
Dûdmân-ı Mustafâ’dan şeb-çerâg-ı lâ-nazîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

şeb-çerâg-ı mâh: Ayın gece parlayan ışığı.
Bir şem’dir kişûlesidirşeb-çerâg-ı mâh
Bir mâhtır ki lemâsıdır mihr-i tâb-dâr

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

şeb-çerâg-âsâ: Şebçırağ gibi.
Eğer dersen ki sâkî câm-ı meyden şeb-çerâgım var
Benim de şeb-çerâg-âsâ tenimde nice dâgım var

Hakanî

şeb-dîz: 1. Gece renkli, muzlim, siyah. 2. Perviz’in kara yağız atı.
Ko bizi ömr-i dırâz ile baş yarıştıralım
Koşalım ol saç-ı Şebdîz’e eşk-ı Gülgûn’u

Necati Bey

Hüsrev-ı Cem-haşem-i devr-i zemân kim yaraşır
Na’l-ı Şeb-dîzi olursa meh-i tâbân-ı felek
Nef’î
şeb-dîz-i âh: Ah karanlığı.
Vâdî-i gamdan geçemez zülf ü haddin fikr ile
Âşıkın şeb-dîz-i dh u eşk-igül-gûnun salıp
Avnî (Sultan II. Mehmet)
Tan değil şeb-dîz-i âhım göğe çıkmak istese
Kılmağa cevlân semend-i çâbüke meydân gerek

Behiştî

şeb-dîz-i zülf: Saçın gece rengi (siyah saç).
Şeb-dîz-i zülfün almış idi hüsn öğdülin
Gül-gûn-ı subh sahn-ı semâda seçilmedin

İbni Kemâl
(ögdül: mükâfat, yarış ödülü)
şeb-efrûz: Gece ışık veren.
Gerçi şevk ehli geçer şem’-i şeb-efrûz ammâ
Şevk pervânededir ki oda yanar bâl ü peri
Bâkî
şeb-gerd: 1. Gece gezip dolaşan; bekçi 2. Ay.
Teşrîfn ümîdiyle senin ey meh-i şeb-gerd
Mânende-i halka kapıda kaldı kulaklar

Nâbî

Sâkî-i hûrşîd-ruh geh bedr etti geh hilâl
Bu gece iş astı sâgar mâh-ı şeb-gerd üstüne

Necati Bey

Etrâfta kalmayınca bir ferd
Hem-râhım olur hayâl-i şeb-gerd

Mehmet Akif

şeb-gerdelik: Gece dolaşması.
Nâkısadır sana şeb-gerdelik desem

Nâbî

Aceb bu sözden o mâh-ı tamâm alınmaz mı

Nâbî

şeb-gîr: 1. Gece uyumayan. 2. Sabah vakti. 3. Kervan.
Her sînede kim mihr ü mahabbet eseri var
Hoş nâle-i şeb-gîr ile âh-ı seheri var
Nizamî
Gûyâ ki nesîm-i âh-ı şeb-gîr
Etmiştir ogonce la’le te’sîr

Fehîm (Hoca Süleyman)

şeb-gûn: Gece renkli, kara.
Ne kadar zâhirî olsa şeb-gûn
Olur âyîne gibi sâde-derûn
Enderunlu Fazıl
Varırsan ey sabâ ol zülf-i şeb-gûna selâm eyle
Düşerse hem dil-i mahzûn u meftûna selâm söyle
vecdî
şeb-hâb: Gece uykusu.
Şeb-hâbe varma var ise çeşm-i basîretin
Kandîl ile müzeyyen olan nüh kıbâbe bak

Behiştî

şeb-hîz: Gece kalkan.
Yüzün görüp murâda ermek istersen komaz zülfeyn
Gurûba varmadan hûrşîd erişir menzile şeb-hîz
Figânî
Ebhâr u sevâildeki bî-hûde sadâlar
Vermez dil-i şeb-hîzime ârâm
Cenap Şahabeddin
şeb-hûn: Gece baskını.
Rehâ bulur mu o reh bulsa da
Horasan’a
Biter mi anda o şeb-hûn-ı bî-hirâsâne
abdülhak Hâmit
şeb-hûn-ı dil: Gönle yapılan gece baskını.
Hep siyeh-pûş oldular kasd-i şeb-hûn-i dile
Girdiler müjgânların bir cenge câdûlargibi

Nâilî

şeb-istân: 1. Yatak odası, harem dairesi. 2. Gece ibadet edilecek yer.
Zülf-i miskîn ki ruh-ı yâr ile tâbende durur
Şem’-ipür-nûr ile san buldu şeb-istân revnak
Avnî (Sultan II. Mehmet Fâtih)
Bir şeb-istândır devâtım hâme
Zengî hadîmi
Olşeb-istânın arûsu dil-sitânıdır sözüm

Nef’î

Hâl-i haddin mi bu ya sûhte pervâne midir
Kararıp düşmüş ola şem’-işeb-istân üzre
Rahmi şeb-istân-ı safâ: Eğlencenin yatak odası.
Gâhîce uyandıkça şeb-istân-ı safâda
Şol gece olan sohbet-i hem-vârı unutma

Esrar Dede

şeb-istân-ı sühan: Sözün harem dairesi.
Enverîi rüzgârım kim şeb-istân-ı sühan
Şem’-i fikr ile ziyâ-yı neyyir-i rahşân bulur

Nef’î

şeb-külâh: Gece başa giyilen külâh.
Sabâdan eyle hazer çıkma hâneden ey şem’
düzd her gece bir nice şeb-külâh kapar

Şeyhülislam Yahya

şeb-nem: Gece nemi, çiy
Ten-be-hâk-i acz olan şeb-nem gibi üftâdenin
Cümleden evvel yeten hurşîd olur imdâdına

Nâbî

Arız olmuştur diye gavgâ-yı bülbülden sadâ
Goncanın başına şeb-nem sürdügül-şendegül-âb

Behiştî

şeb-nem-i Amiri: Diyarbakır çiyi.
İntizârım sanadır subha dek ey mihr-i münîr
Berg-i hdtırda olan şeb-nem-ı Âmidgibi
Nailî şeb-nem-i nâ-çîz: Değersiz gece nemi.
Dest-gîr olmak kerîmin şdnıdır üftddeye
Ref’ eder bir şeb-nem-i nâ-çîzi yerden dftdb
Said Paşa (Diyarbekirli)
şeb-nem-i seher: Seher çiyi.
Füzûn gerek arak-ı şeb-nem-i seher ki henüz
Muâşırân-ı sâf-i soffa-i çemen mahmûr

Nâilî

şeb-pere: Yarasa.
Şeb-pere kadrini mihrin ne bilir ey Nâbî
Olma dil-gîri hilâfındaki bed-ahlâkın

Nâbî

şeb-reng: Gece renginde, kara renkli.
Hatt-ı şeb-rengi gelince o mehin gün yüzüne
Dedi uşşdka güzellik: Geceniz hayr olsun

şeb-reng-i gurâb: Karganın siyah rengi.
Görse ger bârika-i re’yini rü’yâda olur
Şu’le-i şem’-i seher şeh-per-i şeb-reng-i gurâb

Nef’î

şeb-rev: Gece giden; hırsız, harami.
Gevher-i güftdnnın kdn-ı müşterî-i müflisi
Kûçe-i esrdrının hûrşîd-i düzd-i şeb-revi

Nef’î

Şeb-rev ki hdb, gdlib ola bister istemez
Ateş ki subha kalmaya hdkister istemez

Nâbî

şeb-tâb: Ateşböceği.
Bu leyl-i muzlimi tenvîre yok mu bir küçük şeb-tdb
Sen ol, eyşu’le-i âhım, benim-çün bir hazîn mehtâb

Hüseyin Sîret

şeb-tâ-seher: Sabahtan geceye.
Subh-gdh-ı vuslatın şevkıne herşeb-td-seher
Dûd-ı dh ile göğe ağan dudlar hakkıçün

Behiştî

şeb-tâ-be-seher: Sabahtan geceye kadar.
Salavdtıyla olur gulguleler
Bdm-ı eflâkte şeb-tâ-be-seher

Hakanî

Bezm-ı Cemşîd’de devrân ki kadehlerle döner
Şevk şeb-tâ-be-seher raks-ı mükerrerle döner

Yahya Kemal

Gösterir her nigehimde bana bir nakş-ı diğer
Kederimden elem ü hüzn eyle şeb-tâ-be-seher

Enderunlu Vâsıf

şeb-zinde: Gece uyumayan.
Dâg-ı gamındır âşıka hâbı harâm eden
Güller çemende eyledi şeb-zinde bülbülü
Beliğ
şeb-zinde-dâr: 1. Gece uyumayıp ibadet eden. 2. Gece işle uğraşan. 3. Gece bekçisi.
Ruşen etsin zulmeti şeb-zinde-dârân-ı gamı
Mihr-i rûyun göster ey meh-pâre Allah aşkına
İshak Efendi
Şeb-zinde-dâr olalıdan mânend-i şeyh bülbül
Teshîr edip girdi şâh-ı güle murakka’

Behiştî

şeb-zinde-dâr-ı sohbet: Sohbetin şebzindedarı, sohbetle sabahlayan.
Aceb ne bezminde şeb-zinde-dâr-ı sohbet idin
Henüz nergis-i mestinde bû-yı hâb kokar

Nedim
şebâb: Ar. Gençlik, tazelik, civanlık.
Kanda kim cem’ ola câm u dil-ber ü aşk u şebâb
Anda
İblîsin ne hâcet mekrine idlâline

Nâbî

Bilinmez kadri mahmûr olmadıkça neşve-i câmın
Şebâb eyyâmının keyfiyyetin pîr-i dü-tâdan sor

Fıtnat

Hanım
Geçmede vakt-i şebâb ü gelmede eyyâm-ı şîb
Gitmede dilden safâ gözden cilâ eksilmede
bağdatlı Ruhi
şebâbet: Gençlik, tazelik.
Arız neden olmuş size bir vaz’-ı tabîî
Yâhut bu -şebâbetdenilen hâl-i rebiî

Abdülhak Hâmit

Şebâbet gitti de elden başımdan gitmiyor sevdâ
Tükendi tâkat ü tâbım mahabbet bitmiyor hâlâ
Şarkı güftesi. (Lâ)
şebâhet: Ar. Benzeme, benzeyiş.
Bir âfitâba bir ol meh-veşe nigâh ederiz
Şebâhet öyle ki fark ında iştibâh ederiz

Ziya Paşa

şebâne: Far. Geceye ait, geceyle ilgili.
Pür-nûr idi ziyâ-yı câm ile gece meclis
Komamış idi hâcetşem’e mey-işebâne

Şeyhülislam Yahya

Bu uzak lâne-i şebânede söz
Şimdi hâbîde-i sükûnet iken

Tevfik Fikret

şebân-gâh, şebân-geh: bk. şeb.
şebeh: bk. şibh.
şebîh: bk. şibh.
şecâat: Ar. Yiğitlik, yüreklilik, hamaset, kahramanlık.
Miyân-ıgüft ügûda bed-meniş îhdm eder kubhın
Şecâat arz ederken merd-ı Kıbtî sirkatin söyler

Koca Râgıp Paşa

Göreydi
Rüstem eğer kuvvet ü şecâatini
Olurdu sîne-ı Rüstem çü sîne-ı Sührâb

Nâbî

Hem sahâvette eder defter-ı Hâtem leri tayy
Hem şecâatte kılar hamle-ı Rüstemleri red
Nizamî
şecî’, şecîa: Cesur, yürekli. c. şüc’ân: şüc’ân’ “Şecî’ler, cesurlar.
Tavr-ı ef’âl ü tüvânında teşâbüh var iken
Saf-ı şüc’ân ile kassâb berâber gelemez

Nâbî

Nice gelip olmaya küffâra ol şüc’ân kim
Her birinin nuhbe-i efkârıdır i’lâ-yı dîn

Üsküdarlı Hakkı Bey

şecer, şecere: Ar. Ağaç. c. eşcâr, şecerât.
Sebz-pûş olup kıyâma turdular her bir şecer
Kıldılar secde huzûr-ı kalb ile kûh-sâra bak
Adlî (Sultan II. Bayezid) (tur-: kalkmak)
Sana mütâbaat için kıyâma durdu şecer
Rükû’a vardı sipihr ü sücûda indi cibâl

Necati Bey

Etmişti ol haberle şehâdet şecer şütür
Taşlardı davetinle hurûşân efendimiz

Faruk K. Timurtaş

şecer-i âh: Ah ağacı.
Şecer-i âhım ucunda açıluptur gûyâ
Nice benzer nazar et
Enverî gül-nâre kamer
enverî (açıluptur: açılmıştır) şecer-i âh-ı alev-berk-ı ciğer-rîşe: Ciğer püsküllü alev şimşeğinin ah ağacı.
Abyârî-i cünûn laht-ı dil etmiş kârın
Şecer-i âh-ı alev-berk-ı ciğer-rîşemizin

Nâilî

şecer-i meyve: Meyva ağacı.
Şecer-i meyve gibidir güzelim ehl-i kemâl
Dem-be-dem dest-i edânîden ona taş gelir

Taşlıcalı Yahya Bey

şecer-i Sidre vü Tûbâ: Tuba ve
Sidre ağacı.
Şecer-ı Sidre vü Tûbâ kadd-i dil-dâra göre
Serv-i âzâde göre misl-i sanevber ar’ar

Esrar Dede

şecer-i Tûr: Tur ağacı.
Bir tecellî idi
Mûsâ’ya da kim el verdi
Şecer-ı Tûr hemîşe
Yed-i beyzâ vermez

Koca Râgıp Paşa

şecere: 1. Silsile zinciri, soy ağacı, soy kütüğü. 2. Ağaç.
şecer-istân: Ağaçlık yer.
şecer-istân-ı kalb: Kalbin ağaçlık yeri.
Şecer-istân-ı kalb içinde revân
Olan hafî suların mûsikî-i nevmîdi

Ahmet Hâşim

eşcâr: Şecer’ler.
Dikti leşker-geh-i ezhâra sanevber tuğun
Haymeler kurdu yine sahn-ı çemende eşcâr
Bâkî
Şâh-ı eşcârı şikest eyler iken sadme-i bâd

Nâbî

eşcâr-ı bâg-ı himmet: Gayret bağının ağaçları.
Her yaneden ayağına altun ak ıp gelir
Eşcâr-ı bâg himmet umar cûy-bârdan
Bâkî
eşcâr-ı gayr-ı müsmire: Meyvesiz ağaçlar.
Elbette kad-hamîde olur nahl-i mîve-dâr
Eşcâr-ı gayr-ı müsmire eflâke ser çeker
Adlî (Sultan II. Bayezid)
şecî’, şecîa: bk. şecâat.
şedâid: bk. şiddet.
şedd: Ar. 1. Sıkı bağlama, sıkma, sertleştirme, pekleştirme. 2. Bütün gücüyle koşma.
Zikr ü fikri şedd ü tanzîm-i cünûd
Fikr ü zikri sedd ü tahkîm-i hudûd

Ziya Paşa

şedd-i rahl: Yola çıkma, yolcu olma.
Korku, lâkin, azmi te’yîd eylemek îcâb eder
Kurtulursun şedd-i rahl etmiş de gitmişsen eğer

Mehmet Akif

şedd-i rihâl: Hayvana semer vurmak; mec. bir yere süratle gitmek.
Nice ber-aks olacak halbuki âtîde bu hâl
Hasret-i vuslatınızla güç olur şedd-i rihâl
abdülhak Hâmit
şeddâd: Ar. Yemen’deki
Âd kavminin hükümdarı.
Bugünkü
Suriye’de olduğu rivayet edilen bu meşhur
İrem
Bağı, Şeddad yüzünden helak olmuştur.
Hud peygamber zamanında yaşadığı söylenen bu kişi, Hz. Hud’tan işittiği cennet tasviri ile Bâğ-ı İrem denilen bir bahçe ve içine de bir köşk yaptırmış.
Halkını burasının cennet olduğuna inandırmaya başlamış.
Ordusu ile bu yaptırdığı köşke giderken yolda helak olmuş ve
Bâğ-ı İrem de yok olmuştur.
Rişte-i dâm-ı meges-gîr-i anâkib gibidir
Bünye-işer’ine nisbetle binâ-yı
Şeddâd
Beliğ
Sadme-i idbâr ile berbâd olur hâtır-şiken
Kasr-ı istibdâdını mahsûd-ı Şeddâd etse de
Yenişehirli Avni
şedîd: bk. şiddet.
şefâat: Ar. Kabahatli bir kimse için bir kimse nezdinde ve bilhassa Allah katında af dilemek; af, yarlığama, bağışlama.
Ümmet-i merhûmeyi a’dâyagâlib olmağa
Kıl şefâat der-geh-ı Hak’tan ilâ yevmi’n-nüşûr
Adlî, Âdil (Sultan II. Mahmut)
Şefâat etsen eğer âsiyân ü küffârı
Yerinde yeller eser dûzahın kıyâmette

Senden şefâat isteyi Fârûk geldi kim
Göz yaşlarında derdi nümâyân efendimiz

Faruk K. Timurtaş

şefâat-i râygân: Pek bol şefaat.
Aceb bir mahşer-âşûbdur bismil-geh-i cânân
Şefâat-i râygân olmuş şefâat-hâh-ı nâ-peydâ

Leskofçalı Galip

şefâat-hâh: Şefaat isteyen. şefâaat-hâh-ı nâ-peydâ’
Görünmeyenden şefaat isteyen.
Aceb bir mahşer-âşûbdur bismil-geh-i cânân
Şefâat-i râygân olmuş şefâat-hâh-ı nâ-peydâ

Leskofçalı Galip

şefâat-kâr: Şefaatli.
Kerem-kâr u şefâat-kâr bir âlî peyam-berdir
Güler yüzlü şeker sözlü azîmü’l-kadr serverdir
Gülistan
Tercümesi
şefî’: Şefaat edici. c. şüfeâ.
Sehvine oldu sebep acz-i tabîî kulunun
Hem odur âlem-i ma’nîde şef kulunun
Şinasi
Âsiyâna rûz-ı mahşerde odur olan şef
Mustafa kân-ı kerem sâhib-emândır
Mustafa

Âdile Sultan

Hatîce mahremin oldu
Fâtıma kadrini bildi
Nisâlar şef oldu ey yüzü gül ü alnı mâh

Ümmî Sinan

şefîü’l-müznibîn: Hz. Muhammed (s. a. s.).
Merhabâ ey rahmeten li’l-âlemîn
Merhabâ sensin şefü’l-müznibtn
Süleyman
Çelebi
şâfi’: Şefaat eden, kabahatli, günahkâr bir kimse için araya girip yalvaran.
şâfi’-i ümmet: Ümmetin şefaat edeni.
Sarıldım dâmen-i ihsânına ey şâfi’-i ümmet
Dahîlek yâ
Muhammed hasta cânım bir devâ ister
Esad Erbilî
şefakat, şefkat, şafakat: Ar. Şefkat, acıyarak ve esirgeyerek sevme. c. eşfâk.
Tutalım sende şefkat yoğ imiş kâdir misin men’e
Gürûh-ı ehl-i dânişten zuhûr-ı lûtf-ı Mevlâ’yı

Nedim
Ahmed çeke cevrini ve lütfun göre ağyâr
Ey şefkati az şâh-ı cihân yandım elinden

Ahmet Paşa

Girdikte zîr-i hâke ederşefakati zuhûr
Ehl-i kerem mürüvvet eder yer garîbine
Hâletî (Azmizade)
şefik: Şefkatli, acıyıp esirgeyici.
Huzûr isterse
Vehbî bu sipihr-i kec-nihâd içre
Demesin kimseler gönlümce bir yâr-i şef olsun

Seyyit Vehbî

Mevlâ-yı şefîk idi latîme
Gûyâpeder idi her yetîme

Ziyâ Paşa

şefkat: Şefakat kelimesinin hafifletilmişi.
Dehen-i hançer-i ser-tîzini tîz etmektir
En büyük şefkati kurbânlara kassâbların

Sâbit

Tutalım sende şefkat yoğ imiş kâdir misin men’e
Gürûh-ı ehl-i dânişten zuhûr lûtf-ı Mevlâ’yı

Nedim
şefkat-endîş: Şefkati düşünen.
Hikem-âmûz u sühan-senc ü maârif-perver
Şefkat-endîşe, kerem-pîşe, dilîr ü akal

şefkat-nisâr: Şefkat dağıtan, şefkat saçan.
şefkat-nisâr-ı gurûr: Gururun şefkat saçanı.
Birinde hüsn-i tabîîşefkat-nisâr-i gurûr
Bedîa-zâr-i tecellîsi nûr-ı îcâdın
Tevûk
Fikret
şevkat-ver: Şevket sahibi.
Ey risâlet mülkünün şâhîn-şeh-i şefkat-veri
Ve ey nübüvvet tahtının sâhib-serîr ü serveri

Âdile Sultan

şefe, şife: Ar. Dudak.
Müddeî i’lâm-ı hâle etmeden şakk-ı şefe
Fehmedip kasd-ı derûnun lutfunu der-kâr eder

Enderunlu Vâsıf
(şakk-ı şefe: dudak açmak.)
şefeteyn: İki dudak.
Bîmâr-ı aşka cân verir ey cân lebin velî
Münkir sanır kim ol şefeteynin şifâsı yok
Nesimi şeffâf: Ar. Şeff “ötesi görünme”den; saydam, bir taraftan bakıldığı zaman öte tarafı görünen.
Gümüş renginde bir dîbâ biçmiş
Cedvel-ı Sîmîn
Velâkin hâre gibi mevci var şeffâf u nûrânî

Nedim
Fevkımda bağteten açılıp bir derin semâ
Şeffâf perde çekti ona bir nevîn seher
Recaizade Ekrem
şeffâf-ı mînâ: Mine şeffafı.
Mey-i gül-gûna revnak-bahş olurşeffâfî-i mînâ
Verir rengîn edâyı tab’-ı nâzük tâze mazmûna

Koca Râgıp Paşa

şeffâf-ı vassâf: Öven şeffaflık.
Cûy-i şeffâf-ı vassâfa girdi bütân
Oldu gûyâ penye şîşe mekân
Vâhid
şefî’: bk. şefâat.
şefîk: bk. şefakat.
şefkat: bk. şefakat.
şeft-âlû: Far. Bilinen meyve. mec. buse. öpücük.
Görse bir tâze fidân-veş hûb-rû
Derdi vermez mi aceb şeftâlû

Sünbülzade Vehbi

Firkatinde tan’ mı şeftâlû dilerse cân ü dil
Meyve-i bî-vakt ederler ârzû bîmârlar
Bâkî
şeh: bk. şâh.
şehâdet, şahâdet: Ar. 1. Şahitlik, tanıklık. 2. Bir şeyin doğruluğuna inanma. 3. İşaret, delalet. 4. “Eşhedü enlâ ilahe illallâh ve eşhedü enne
Muhammeden abdühü ve resulühü” demek. 5. Şehitlik, şehit olma. 6. Varlık âlemi, gözle görülen şeyler, varlıklar. c. şehâdât.
Etmişti ol haberle şehâdet şecer şütür
Taşlardı davetinle hurûşân efendimiz

Faruk K. Timurtaş

Alem-i gayb u şehâdet hep ona mekşûf ola
Cism ola âlem ona ol âleme rûh-ı revân

Gaybî

Dinmezse hani gamzesi maktûlünün ne tan
Kâfir elinde öldü şehâdet nişânıdır

Hamdullah Hamdi

Lûtfu o kadar ki lâ demek havfından
Etmez diline lafz-ı şehâdet cereyân

Nâbî

şâhid: 1. Şahit, tanık. 2. Senet yerine geçecek şekilde büyük bir eserden veya kimseden alınan örnek. c. şühûd,
Alâka eylemek aşk-ı Hudâ’dangayri zâiddir
Cemâl-ı Lâ-yezâle âşıkım Allah şâhiddir
Valihî şâhid-i âdil: Âdil şahit.
Da’vâya yeterşâhid-i âdil bu kasîde
İsbâta eğer lâzım ise mahzar-ı âlem

Nef’î

şâhid-i adl: Adalet şahidi.
Ahı dil-sûz ile eşk olmayıcak şâhid-i adl
Da’vî-i ışkı gider ma’nîsi yok tezvîrin
behiştî
şâhid-i endîşe: Endişe şahidi.
Oldu mi’mâr-ı hüner şâhid-i endîşem için
Böyle bir hâne-i dyîneye bünyâd-fgen
Nedim şâhid-i feyz-i aşk: Aşk feyzinin şahidi.
Sînem âyîne olup şâhid-i feyz-i aşka
Eylesin tab’ımı ilhâm-ı İlâhî te’yîd

Kâzım Paşa

şâhid-i gazab: Gazap şahidi.
Ehl-i aşkı şâhid-i gazabdan Allah saklasın
Bendeye hışm edici sultândan Allah saklasın
behiştî
şâhid-i gül: Gülün şahidi.
Şâhid-i gül bâğda çün giydi gül-gûn pîrehen
Düğmeler takındı ona zînet için gonceden
Avnî
şâhid-i hâl: Hâlin şahidi.
Hevâdan mevce gelmiş bahr-i derdim şâhid-i hâlim
Dil-ipür-ıztırâb ü nâle-i bî-i’tidâlimdir
Fuzuâ şâhid-i maksad: Maksat güzeli.
Şâhid-i maksad nevâ-yı çeng teg perde-nişîn
Sâgar-ı işret habâb-ı sâf-ı sahbâ teg nigûn
FumU şâhid-i zûr: Yalancı şahit.
Dünyâ ile sen sulh et bî-huccet ü bî-daââ
İsterse cihân halkı hep şâhid-i zûr oltun

Nâilî

şühûd: 1. Şâhid’ler. 2. Vücut bulma, görünme, var olma. 3. Görme.
Karîr-i rûşenî-i talâtinle çeşm-i şühûd
Bülend mertebe-i kudretinle pây-ı vücûd

Nevres-i Kadim
(çeşm-i şühûd: şahitlerin gözü)
Ömürlerdir gözüm yollarda hâlâ beklerim, hâlâ
Şühûd imkânı yok, coştukça halkından bu vâveylâ

Mehmet Akif

Olunca perde-ber-endâz nazara çeşm-i şühûd
Göründü âyîne-i dilde çehre-i maksûd
Sâmi
şühûd-ı nüsha-i sun’: Sanat nüshasının görünenleri.
Şühûd-ı nüsha-i sun’a nev-â-nev bulmayan kudret
Edip tazyî’-i evkâtın hikâyât-ı kühen söyler

Nâbî

şühûd-ı zâhir: Görünen şahitler.
Şühûd-ı zâhir ile olma
Nâbîyâ hursend
Fakat hulâsa-ı Kirdgâr o mudur

Nâbî

şühûd u eşhâd: Şehadet edenler ve görenler.
Mu’cize münkir için hüccet-ı Rabbânîdir
Seni a’lâ bilir ashâb-ı şühûd u eşhâd

Nâbî

şehîd: Din ve vatan uğrunda ölen kimse. c. şühedâ. Far. c. şehîdân.
Eşkim sahîfe-i ruh-ı cânâna düşmesin
Hûn-ı şehîd mushaf-ı Osmân’a düşmesin

Sâbit

Minnet
Hudâ’ya iki cihânda kılıp saîd
Nâm-ı şerifin eyledi hemgâzî hem şehîd
Bâkî
Dîn şehîd ister, âsmân kurbân
Her zemân, her tarafta kan, kan, kan!

Tevfik Fikret

şehîd-i aşk: Aşk şehidi.
Şehîd-i aşkın oldum lâle-zâr-ı dâgdır sînem
Çerâg-ı türbetimşem’-i mezârım varsa sendendir

Şeyh Galip

şehîd-i dem-hurûşân: Kan fışkıran şehit.
Bir şehîd-i dem-hurûşânım ki gûş-i cânıma
Rûh-ı Yahyâ’dan gelir âvâz-ı istihsân henüz

Muallim Naci

şehîd-i gamze-i yâr: Yârin yan bakışının şehidi.
Suç öldürende değil ölendedir derler
Şehîd-i gamze-i yârim aceb kimin suçudur

Pertev Efendi

şehîd-i hancer-i müjgân: Hançere benzeyen kirpiklerinin şehidi.
Ey kemân ebrû şehîd-i hancer-i müşgânınem
Bulmuşam feyz-i nazar senden senin kurbânınem

Fuzûlî

şehîd-i ışk: Aşk şehidi.
Makâbirdir kabağım kanlı eşkim içre merdümler
Şehîd-i ışk olanlardır yatar kanlı kefenlerle
enverî (kabak: içki kadehi)
şehîd-i müstemend: Zavallı şehit.
Hayâlî hâl-i ruhsârın gamından nâr-ı hicr ile Şehîd-i müstemend olmuş ciğer dağlayı dağlayı

Hayâlî Bey

şehıd-i sâha-i perhâş-ı derd-i aşk-ı bîrahm: Merhametsiz aşk derdinin savaş alanının şehidi.
Şehîd-i sâha-iperhâş-ı derd-i aşk-ı bî-rahmım
Asıldı tîğ-ı hûn-âlûd-ı âhım arş-ı a’lâya

Esrar Dede
şehîd-i tîğ-ı aşk-ı yâr: Yârin aşk kılıcının şehidi.
Şehîd-i tîg-ı aşk-ı yâr derse cümle-i âlem
Urup şemşîre dest ey gamze-i cellâd neylersin

Şeyhülislam Bahayî (Mehmet)

şehîd-i tîğ-ı kazâ: Kaza kılıcı şehidi.
Te’sîr-i sem’le eyledi
Sıddîk irtihâl
Oldu şehîd-i tîğ-ı kazâ âkıbet
Ömer

Ziyâ Paşa

şehîdân: Şehitler.
Komaz câm-ıgururu bezm-gâh-ı haşre dek elden
O mest-âne nigeh kim teşne-i hûn-i şehîdândır

Nedim
Bir aceb feyz-i mücerred var ki tîğ-ı gamzede
Sıklet-i tekfinden etmiş şehîdân insilâh

Memduh Paşa

Mesmûmen etti zât-ı Hasan
Adn’e intikâl
Mazlûmen oldu şâh-ı şehîdân bünde-ser

Ziyâ Paşa

şehîdân-ı gam: Gam şehitleri.
Sâye-bahş-ı vuslat ol uşşâk-ı mehcûr üstüne
Etti sansınlar şehîdân-ı gamın nûr üstüne
Ethem
Sakızlı
şehîd-i zî-hayât: Canlı şehit.
Ne şândır dîn yolunda
Hakk ‘a bezl-i cân edip durmak
Ne devlettir şehîd-i zî-hayât olmak bu dünyâda

Namık Kemâl

şehîdân-ı mahabbet: Aşk şehitleri.
Huld içre şehîdân-ı mahabbet ser-i kûyun
Seyretmeğe revzenler açar kâhlanndan
Nâm
şühedâ’
Şehitler.
Elde kılıç âftâb-ı hûn-bâr
Eyler şühedâyıgark-ı envâr

Şeyh Galip

Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra fedâ
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan şühedâ

Mehmet Akif

Gölgemiz sırtını asrın ezer, edvâra yüküz; Şühedâmızla yerin kalbine hep mahkûküz

Midhat Cemal Kuntay

Neslindeki geçmiş şühedânın adedinden
Toprak utanır, belki rakamlar utanırken

Midhat Cemal Kuntay

şehâmet: Ar. 1. Zekâ ve akıllılıkla beraber olan cesaret, yiğitlik. 2. İran şahının unvanı.
Maâlî meyli hîç kalmaz, şehâmet büsbütün kalkar
Ne hâkimlik tanır artık, ne mahkûm olmadan

Mehmet Akif

Damarlarında şehâmet yüzerdi kan yerine
Yüreklerinde ölüm şevkı vardı cân yerine

Mehmet Akif

Ey muazzez melike-i hevesât
Zîr-i pâ-yi şehâmetinde hayât

Tevfik Fikret

şehd: Ar. 1. Bal. 2. Gümeç balı.
Şeh-bâz bakışlı âhûgözlü
Şîrîn hareketli şehd sözlü

Fuzûlî

Oldu nazmım şehdine ervâh-ı kudsîler meger
Şeh-perin ona meger-rân etti
Cibrîl-ı Emîn

Hayâlî Bey

Dil-berâşîrîn lebine cân verirsem ta’n değil
Kanda kim şehd ola lâ-büd meyl eder ona meges
Şâhî (Kanuni’nin oğlu Bayezit)
şehd-i la’l-i yâr: Yâr dudağının balı.
Zâhidâ dîdârsız cennet cahîm olsun bana
Şehd-i la’l-iyârsız
Kevser hamîm olsun bana
Zâti şehd-i leb: Bal dudak.
Taş deler âhım oku şehd-i lebin şevkinden
Ne ola zenbûr evine benzese beytü’l-hazenim

Fuzûlî

şehd-i lezîz: Lezzetli bal.
Şarâbı âb-ı hoş-güvâr, gıdası şîr ü şehd-i lezîz
Recaizade Ekrem
şehd-i musaffâ: Temiz bal.
Sirâyet eylemiş mektûba ladinden halâvet kim
Verir şehd-i musaffâ kîsenin mûm-ı girîbânı

Nâbî

şehd-i mükâfât: Mükâfat balı.
Dil-teng-i cevre şehd-i mükâfât eder zuhur
Tûtî kafes-nişîn iken eyler şeker zuhûr
Sâmi (Arpaeminizade Vakanüvis
Mustafa Bey)
şehd-i nevâziş: Gönül alma balı.
Sem’-i âzâra edip şehd-i nevâzişle ivaz
Hüner oldur sana zehr olana sen tirydk ol

Sâbit

şehd ü şekker: Bal ve şeker.
Şehd ü şekker ger yer isem sensiz ağudur cânıma
Çün cdnımın sensin dddı kanda bulam senden yiğrek

Yunus Emre

şehd-âb, şehd-âbe: Bal şerbeti.
Şıra de üzüm suyuna bem pekmeze dûşdb
Bal şehd denir şerbete şehd-dbe vü şehd-db

Sünbülzade Vehbi

şehd-âbe-i ümmîd: Ümidin bal şerbeti.
Beni şehd-dbe-i ümmîd ile şîrîn-kdm et
Nûş-ı zehr-dbe-i ye’s ile koma telh-mezdk
Yenişehirli Avni
şehd-kâm: Balına kavuşmuş.
Olsa eltâfinla ger nefs-i nebdtî şehd-kdm
İktibds eylerdi hanzal lezzet-i gül-şekkeri

Nedim
şehîk: Ar. Şehka “keskin çığlık”tan; Nefesi içeri alırken seslenme; hıçkırık.
Soluk alma.
Yine bir muztarib enîn-i hayât
Duyulur en küçük şehîkındanTevâk
Fikret
Dolaşır kdindt-ı nâimeyi
Bir umûmîşekîk-i tenhdî
Cenap Şahabeddin
şehka: Ar. Hıçkırık, keskin çığlık. c. şe-
hekât.
Çöllerde kalan bir küçücük makber-i bî-kes
Yollar bu muhîtdta kesik, şehkalı bir ses

Ahmet Hâşim

şehka-i bükâ: Ağlama hıçkırığı.
“Ben bir zavallıyım!.
” diye bir şehka-i bükd
İnlerken, artık inlememek, hem de en cesûr
En gür sesimle inlememek bir günâh olur

Tevfik Fikret

şehka-i seyyâl: Akan hıçkırık.
Yalnız bu derin gökte senin açtığın izler
Bir gizli gamın şehka-i seyyâlini gizler
ahmet Hâşim
şehlâ: Ar. 1. Elâ gözlü kadın. 2. Koyu mavi, ela.
Kûşe-i mihrdb tutmuştum reh-i zühd ü salâh
Koymadı öz hâlime ol nergis-i şehlâ beni

Fuzûlî

Şehlâ gözü gözetmeyeli oldu dil hardb
Vay ol imâretin ki alîl ola nâzın
Hüdai (Müezzin Hüdai-ı Atik)
Çeşm-i ruhsârını gördüm güle ra’nâ demedim
Gül-şenin nergis-i mahmûruna şehlâ demedim
behiştî
şehnâz: Türk müziğinin en eski hoş makamlarından biri.
Mutribâ sâzın dil-i uşşâka dem-sâz eyledin
Geh
Hicâz ettin makamı gâh
Şehnâz eyledin
Neccarzâde İstedikçe
Bûselikgerdâniyye
Evce doğru yükselir
Şehnâz eder

şehr: Ar. 1. Senenin on iki kısmından her
biri, ay. c. eşhür, şühûr. 2. Şehir, büyük belde. il.
Donanıp tâze arûsân gibi şehr ü bâzâr
Oldu âlem yine pür-zîb çü rûy-ı hûbân

Nedim
Mânend-ı Kays şöhre-i şehr olmak isteriz
Bî-nâm-ı ışk iken yine meftûn-ı şöhretiz
Rızayi
Geçmişim bâdeden aslâ dönüşüm yok içerim
Şeyh-i şehr içme diye bana verirse sevgend

Behiştî
şehr-i dârü’l-mülk-i adl: Adalet ülkesi (İstanbul) şehri.
Şehr-i dârü’l-mülk-i adlin seyr eden âriflere
Hıtta-i ma’mûre-i âlem dih-i vîrângelir
Bâkî
şehr-i felâket: Felaket ayı.
Şem’-i âhı diktik ey mâhım fenâ fânûsuna
Pâs-bân-ı mihnetiz şehr-i felâket bekleriz
Enven şehr-i hüsn: Güzellik şehri.
Görüp cîbimde nakd-i eşki oldu şehr-i hüsn içre
Metâ’-ı hande zîb-i çâr-sûy-ı zîr-i leb şimdi

Nâbî

şehr-i müstesnâ: Müstesna şehir.
Râgıb ındır şehr-i müstesnâları kim görünür
Dîde-i a’yân-ı Mısr’a
Yûsuf-ı zîbâ
Azîz

Behiştî

şehr-i Medine: Medine şehri.
Rehber-i cân edip aşkı diyerek kandadır âh
Mesken-ı Fahr-ı Cihân şehr-ı Medine âyâ

Âdile Sultan

şehr-i nûr: Nur şehri.
Âmid o şehr-i nûr öğünsün ile’l-ebed
Fazl ü faziletiyle bu necl-i bülendinin

Yahya Kemal

şehr-i Sıtanbul: İstanbul şehri.
Bu şehr-ı Stanbul ki bî-misl ü behddır
Bir sengine yek-pâre
Acem mülkü fedddır

Nedim
şehr-i vasl: Kavuşma şehri.
Şehr-i vaslın kal’asın top yıkmış idim bilmedim
Leşker-i hicrdna yüz verdim yanıldım bilmedim
Âhî
şühûr: Aylar.
Bu tdb-hânede bir lokma nân için hayfd
Bütün belâ ile geçmektedir sinin ü şühûr
Yenişehirli Avni
şehr-âşûb: Şehirde kargaşalık çıkarma.
Gözü yağmdcı şehr-dşûblarla çevresi dolmuş
Sanasın ortaya yıldızlar almış mâh-ı tâbânı

Hayâlî Bey

şehr-âyîn: Tören, merasim.
Her taraftan, Boğaz, o şehr-dyin
Mavi
Tunca’yla gür
Fırat akmış

Yahya Kemal
şehr-yâr, şehriyâr: Far. Padişah, hükümdar.
Aynıma almam bütün dünyâyı yârim olmasa
Şehri çoktan terkederdim şehr-yârim olmasa
Sehâbî
Doğrusu bu-durur ki bugün bâğ-ı adlde
Sen şâh-ı gülsün ey yüzü gül şehriyâr serv

Hayâlî Bey

Kazâ her kişverin ehline cem’iyyet murdd etse
Ona elbette bir ddnâ-yı kâmil şehriyâr eyşer

Fuzûlî

şehriyâr-ı fikr: Fikir padişahı.
Nerde olsam cilve-gdhım mevki’-i ta’zim olur
Şehriyâr-ı fikrimin her yerde bir evrengi var

Muallim Naci

şehriyâr-ı taht-ı dil: Gönül tahtının padişahı.
Ma’mûre-i mahabbetti yıktı tegâfülün
Ey şehriyâr-ı taht-ı dil ey pâdişâh-ı «âz

Nâilî
şehsüvâr: bk. şâh.
şehvet: Ar. 1. Aşırı istek. 2. Nefis. 3. Cinsel istek. c. şehevât.
Ger âdemidegaraz ekl ü şürb ü şehvet ise
Gerek cemi’-i ünâsı tasaddur ede sütûr

Hayâlî Bey

Heves-kârân eder ruhsâr-ı yâre nazra-i şehvet
Cenâbet şüst ü şûsu için döker dide-i terden

Nâbî

Ayıptır şehvete meyl ü niyyet
Ki odur haslet-i hayvâniyyet

Sünbülzade Vehbi

şeka, şeka: ’: Ar. 1. Rezalet, alçaklık. 2. Talihsizlik, bedbahtlık, sefalet
İltifât eylese erbâb-ı şekâya keremi
Süedâdan sayılırdı koca
Nemrûd-ı pelid

Kâzım Paşa

Fitne baş kaldıramaz haşre değin tâ o kadar
Etti kahrınla kazâ ehl-i şekâyı tahzir

Üsküdarlı Hakkı Bey

şekâvet: 1. Eşkıyalık, haydutluk. 2. Bedbahtlık, talihsizlik.
Dalmışam bahr-i şekâvet içre kârım seyyi’ât
Ya İlâhi sen hidâyet eyle bana ver necât
İkbalî, Meftunî (Sultan II. Mustafa)
Kimi tarik-ı saâdette tûşe-bahş-ı kerem
Kimi kemin-i şekâvette kûşe-gir-i kümûn
Yenişehirli Avni
Adım başında şekâvet adım başında kıtâl
Şenâatin ne kadar kanlı şekli varsa helâl

Mehmet Akif

şaki: 1. Bahtsız, fena hareketli, haylaz. 2. Haydut, yol kesen. c. eşkıyâ.
Bâğda müdhiklik edip goncayı handân eder
Bülbül-i şeydâ gibi yoktur cihânda bir şaki

Behiştî

Hâlâ yaşıyorsak kürenin orta çağında
Hakkın adı hançerse şakinin kuşağında

Midhat Cemal Kuntay

eşkıyâ: Şakî’ler, haydutlar, yol kesenler.
Eşkıyâ lutfunu zirâ unutur bir demde
Ehl-i dil böyle eder medhini ammâ tahrir

Nef’î

Selâmı nîze ucuyla verir bize şimdi
gamze oldu karîn-i eşkıyâya hayf hayf
Hâzık
şeker, şekker: Ar. >sükker’den Far. >şeker.
Nazımda “şekker” şeklinde de kullanılır.
Leblerinden şerm-sâr olalı
Mısr’ın şekeri
Gözlerimin çeşme-sârından hacîldir cûy-ı Nîl
Nizamî
Lûtf ile hâsid-i bed-hâha nedâmet gelmez
Telh olan mîveye şekkerle halâvetgelmez

Nâbî

Hâller şekker lebinde noktalardır hüsrevâ
Aks-i dendânın oluptur gûyiyâ dendâneler
Harîmî
şekker-i vasl: Kavuşma şekeri.
Şekker-i vaslına hicrân ağusun katma şehâ
Yoksa ol şerbet ile ey nice sultân ezilir

Necati Bey

şeker-âb: Dostluk arasına giren soğukluk, kırgınlık. (şekerle su uyuşmazlığı).
Olmadı hergiz o la’l-i nâ-yâb
Hîç kimseyle cihânda şeker-âb

Hakanî

şekker-âmîz: Şekerle karışık. leb ü dendânı şerh etmez
Nizâmî nazm ile Tâ ki şi’rin şekker-âmîz ü güher-rîz eylemez
nizami
şeker-bâr: Şeker saçan, şeker dağıtan.
Tebeesümle nigâhından hayâl ettim senin zâlini
Bize la’l-i şeker-bârıngüher göstermek istermiş

Nedim
şeker-gû: Tatlı söz söyleyen.
Ser sebze-i safâ diraht-ı âlû
Her meyvesi tûtî-işeker-gû

Şeyh Galip

şeker-güftâr: Tatlı sözlü, dilinden bal akan.
Leb-i şîrîni vasfında aceb rengîn gazel düştü
Okun bu şiri tûtî-i şeker-güftâra eğlensin
Bâkî
Dilimle uğradım kayda ben şu âlemde
Ne bülbül uğradı ne tûtî-i şeker-güftâr

Nedim
şeker-hâ: Şeker çiğneyen.
Ey mutrib-i cân-efzâ ey tûtî-i şekker-hâ
Lutf eyle nevâ-sâz ol yetmez mi bu istiğnâ

Esrar Dede

şeker-hâ-yı sühan: Tatlı söz söyleyen.
Ağzına almaz eğer kand-i mükerrer olsa
Lafz-ı hâyîde-i tûtî-i şeker-hâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

şeker-hâb: Tatlı uyku, şekerleme.
Ey çeşm-i baht-ı meyl-i şeker-hâb tâ ki
Bîdâr ol ki rü’yet-i dîdâr vaktidir
Vâsık şeker-hand, şeker-hande: Sevgilinin tatlı tatlı gülüşü.
Bulmuş hayât-ı tâze şeker-hand şükrden
Olmuş nebât-rîz nebâtın dehenleri

Nâbî

şekker-hâne: Tatlı yapılan yer.
Iyâr-ı lezzet-i eş’âra noksângelmez ey Nâbî
Zebân-ı hâmeye oldukça şekker-hâne derlerse

Nâbî

şeker-istân: Şeker kamışı tarlası.
Hani bir şîrîn-sühan la’l-i şeker-bârıngibi
Kanda gördü tûtî bir âyîne ruhsârn gibi
Bâkî
şeker-nûş: Şeker içen.
La’l-i lebişu’le-işeker-nûş
Gül-ruhlar nev-bahâr-ıgül-pûş

Şeyh Galip

şeker-rîz: Şeker saçan.
Dil-zinde-i feyz-ı Şems-ı Tebrîz
Neypâre-i hâme-işeker-rîz

Şeyh Galip

Leblerinle gül şeker-rîz ol dil ü cân bezmine
Kandasın ey tûtî-i şîrîn-zebânım kandesin
İshak
şeker-şiken: Tatlı söz söyleyen (güzel).
Dehenin tûtî-i şekker-şiken olsa ne aceb
Leb-i şîrîn ü hat-ı sebz ona bâl ü perdir
Bâkî
şekkerîn: Şekerli, tatlı.
Pistândaki şîr-i şekkerîne
Fıtrat onu eylemiş fütâde

Muallim Naci

şekîb: Far. > şikîb’ten; sabır, tahammül, dayanma.
Cezbe-i hüsne nice tâkat getirsin ehl-i aşk
Bir nigâh-ı germe döymez bin cihân sabr u şekîb
Nef’î
Meyl-i şekîb ederdi dil-i bî-şekîbimiz
Kasd-ı firîb edeydi eğer dil-firîbimiz

Nâbî

Agâz-ı nâle etse ne ola cân-ı bî-şekîb
Oldu resîde mevsim-i feryâd-ı andelîb
Nahîfî
şekk, şek: Ar. Şübhe, zan, tereddüt. c. şükûk.
Birdir ol rûzî-resân-ı kâinât
Şekk eden tevhidine bulmaz necât

Kâzım Paşa

Ben rûze günü görsem ebrûsu hilâlini Îd olduğuna ol gün bir zerrece şekk gelmez

Behiştî

Vakt-i iftârda şimden sonra
Şekkimiz kalmadı sâatgeldi

Sâbit

şükûk: Şek’ler, şüpheler.
Pîşimde bu secde-gâh-ı tevhîd
Aklımda şükûk dilde ümîd

Abdülhak Hâmit

şekkerîn: Ç£v) bk. şeker.
şekl, şekil: Ar. 1. Şekil, kılık, biçim. 2. Plan, taslak. 3. Cins, nevi, çeşit. 4. Çehre. beniz. 5. ed. Manzumelerin mısra ve kafiye
sırasına göre aldığı biçim. 6. Kelime sonuna
gelerek birleşik kelimeler yapar. c. eşkâl.
Ne perisin ki dili hüsnüne pervâne kılıp
Ettin ol şekl ü şemâyili giriftâr beni

Ahmet Paşa

Mazhar-ı feyz-i ubûdiyyet olandır insân
Yoksa ma’nide kişi şekl ile insân olmaz

Leskofçalı Galip

Nefsini derk et ki oldur matlab-ı âsâr-ı sun’
Sanma hilkatten ki bu şekl ü şemâildir garaz

Namık Kemâl

şekl-i bahâr: Bahar şekli.
Gül-bergi berfe gark idüben nahl-bend-i bâd
Şekl-i bahâr bağladı eşcâr-ıgülsitân

Behiştî
şekl-i bedî’-sûret-i insân: İnsan sanatlı güzel şekil.
Şekl-i bedi’-sûret-i insâna kıl nazar
Esrâr-ı râz-nâme-ı Rahmân’a mahrem ol
Yenişehirli Avni
şekl-i çâr: Dört şekil.
Hüsnüne nev-hat lebin kim şekl-i çâr ebrû verir
Âşık ı öldürmeğe halvâ ile dârû verir

Behiştî

şekl-i ejder: Ejder şekli.
Ey peri gencine-i hüsnünde çeşm-i âdeme
Şekl-i ejder görünen her lahza bugisûgibi
Enverî
şekl-i garîb: Garip şekil.
Likâsıgüldürür mevtâyı bir şekl-i garîb ancak
Edâsı öldürür insânı ammâ bundadır hikmet

Hakanî

şekl-i girdâb: Girdap şekli.
Şekl-i girdâb gelir fikre yazarken târih
Sürdü yelken kürek a’dâyı
Kapudan Paşa
(1780)
sürûrî
şekl-i habâb: Su kabarcığı şeklinde.
La’l-i lebinden ey meh donmuşşarâbgöster
Tebhâleden de onda şekl-i habâb göster
Recaizade Ekrem
şekl-i hakîkat: Hakikat şekli.
Her safhada bir şekl-i hakîkat eder ibrâz
Her gün çevirir bir varaka makleb-i âlem

Ziyâ Paşa
şekl-i ham-ı ebrû-yı latîf: Güzel kaşının büklüm şekli.
Mihrâbda şekl-i ham-ı ebrû-yı latifin
Vâcib bu cihetten kamuya secde-i mihrâb

Fuzûlî

şekl-i insân: İnsan şekli.
Hamd o
Hallâk’a ki kıldı ihsân
Bir avuç toprağa şekl-i insân

Sünbülzade Vehbi

şekl-i irtisâm: Resmedilmiş şekil.
Bir mevci hisse vermek için şekl-i irtisâm
Seyreylerim bu levhayı artık ale’d-devâm

Tevfik Fikret

şekl-i izâr: Yanak şekli.
Belirir çehre-i zerdinde dimâhiddet
Nev-hilâl-i şafak âgûşa döner şekl-i izâr

Kemalzâde Ekrem Bey

şekl-i izâr-ı yâr: Yârin yanağının şekli.
Şekl-i izâr-ı yâr gibi nakş-ı dil-firib
Levh-i zamire yazmadı sûret-ger-i hayâl
Bâkî
şekl-i jâle: Jale, çiğ biçimi.
Eşk-i şâdi akıtır gül-zâre şekl-i jâlede
Dide-i bülbül olupgûyâ billûrin nâv-dân

şekl-i kamer: Ay şekli.
Ebr âhım na’lçen şekl-i kamer sâyen melek
Çarh kûyundur habâb-ı eşk-i çeşmim ahterân
enverî
şekl-i kefen: Kefen şekli.
Yârsiz gül-şen ölümdür bana gül şekl-i kefen
Sanırım bülbül ki şîven eyleyip ağlar imiş

Behiştî

şekl-i kemân: Keman şeklinde.
Kabza-i kudretine kavs-i kuzah şekl-i kemân
Destine nîze-ı Mirrîh felekte nâvek
Cinanî şekl-i mahûf: Korkunç şekil.
Hep sevgililer girmede bir şekl-i mahûfa
Eşkâl-i dehâ münkalib olmakta tuyûfa

Abdülhak Hâmit

şekl-i murakka’: Yamalı şekil.
Cisimsiz şekl-i murakka’dır ser-â-ser dağdan
Şimdilik âlemde bir köhne kabâya mâlikiz
Bâkî
şekl-i müdevver: Tekerlek şekli.
Ol kamer kim gün gibi şekl-i müdevver bağlamış
Lâle gibi ruhlarında la’l-i ahmer bağlamış

Hamdullah Hamdi

şekl-i nizâm: Nizam şekli.
Girdi bir şekl-i nizâma hey’et-i rûy-ı zemîn
Oldu şâmil âleme eltâf-ı Babbü’l-âlemîn

Ziya Paşa

şekl-i nizâr: Uygunsuz şekil.
Nedir bu feyz-i anâsır nedir bu mâhiyyât
Nedir bu cism-i mürekkeb nedir bu şekl-i nizâr

Ziyâ Paşa

şekl-i sakka: : Saka sureti.
Câmı içre göre tâ kimlere hem-zânûnsun
Şekl-i sakkâda gezer dîde-i giryân saf saf
Bâkî
şekl-i tedenni: Aşağılama şekli.
İsâbetsiz teâlî başka bir şekl-i tedennîdir
Felek, tenzîligâhî gösterir ıs’âd şeklinde
Şekip (Tokadizade)
şekl-i u’cûbe: Garip şekil.
Şekl-i u’cûbedir nihâd-ı hafif
Nakş-ı utrûfedir mezâk-ı latîfNâbî
eşkâl: Şekil’ler.
Sûretin tefrikası etmez eser ma’nâya
Olmaz eşkâl-i ibâretle müşekkel ma’nâ

Nâbî

Bir gül-şen-i vasfa etse âgâz
Eşkâlini evvel eyler ibrâz

Ziyâ Paşa

Eyler mi dil-i sâfı havâdis mütekeddir
Gelmez keder âyîneye eşkâl ü suverden

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

eşkâl-i dehâ: Deha şekilleri.
Hep sevgililer girmede bir şekl-i mahûfa
Eşkâl-i dehâ münkalib olmakta tuyûfa

Abdülhak Hâmit

eşkâl-i gûnâ-gûn: Türlü türlü şekiller.
Saht diller kahr ile her hizmete mu’tâd olur
Aheni eşkâl-igûnâ-gûna korlar nâr ile

Nüzhet (Rıdvan Paşazade Efendi)

eşkâl-i kıyâsât-ı umûr: İşlerin kıyaslama şekilleri.
Ne ola eşkâl-i kıyâsât-ı umûr olsa akîm
Alemin suğra vü kübrâsında nisbet kalmamış

Nâbî

eşkâl u suver: Şekil ve suretler.
Eyler mi dil-i sâfı havâdis mütekeddir
Gelmez keder âyîneye eşkâl ü suverden

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

bürrân-şekl: Keskin kılıç şeklinde.
Mihrini cânda görüp başıma kasd etdi felek
Eyleyip mâh-ı nevi hançer-i bürrân-şekl

Hayâlî Bey

hîzân-şekl: Kalkan şekil.
Tâb-ı kahrından ola cümle adû nâ-peydâ
Pertev-i mihr ericek jâle-i hîzân-şekil

Hayâlî Bey

(ericek: erince)
şeklen: Şekil olarak.
Şeklen gören ağyârin âdem diyemez cindir
Bed-lehçesi
İblîs’e her vechile yakındır

Behiştî

şekûr: bk. şükr.
şekvâ, şekve: Ar. Şikâyet, hoşnutsuzluk.
Cevr-i dehr ile olur bülbül
gurâba hem-nişîn
Yine şekvâyıgurâb eyler garâbet bundadır
Nev%

Fıtnat

Hanım (?) (Bâkî’nin arkadaşları arasındaki lakabı)
Cevr-i dehr ile olur bülbül gurâba hem-nişîn
Yine şekvâyı gurâb eyler garâbet bundadır

Fıtnat

Hanım
Olmasaydı kalemin çâk-i girîbânı eğer
Der idim kalmadı âlemde nişân-ı şekvâ

Nâbî

Tasdîi ko bî-hûde figân etme
Şekvânla dolsun mu yeter defter-i âlem
Neşâtî şekvâ-yı firak’
Ayrılıktan şikâyet eden.
Biz bülbül-i muhrik-dem-işekvâ-yı firâkız
Âteş kesilir geçse sabâ gül-şenimizden
Selimî, Tâlibî (Sultan II. Selim Sarı)
şekvâ-yı gam: Gam şikâyeti.
Bahs-i şekvâ-yı gamında yine biz hâmûşuz
Nâlemiz zemzeme-i çâk-i girîbân ise de

Namık Kemâl

şekvâ-yı har: Dikeni şikâyet etme.
Bir gonca sevdim eyledim ağyâr âlemi
Şekvâ-yı hâr eden de benim gül diken de

Enderunlu Vâsıf
, (Vâlihî-ı Kadim (Kurtzade Edirneli
Şeyh ?)
şekvâ-yı rûh-ı mecrûh: Yaralı ruhun şikâyeti.
Dinle şekvâ-yı rûh-ı mecruhu
Fakat incinme iktirâbımdan

Tevfik Fikret

şekvâ-eser: Şikâyetçi, şekva uyandıran.
Gelen sesler bütün şekvâ-eserdir
Çiçekler hep açılmış yârelerdir

Tevfik Fikret

şekve: Şikâyet.
Ol Süleymân’ın şekvei dîve salmış rüst-e-hîz
Bu Süleymân savleti küffârı etmiş târ-mâr

Fuzûlî

Şekvemiz var feleğin vaz’-ı galat-kârından
İstimâ’ et ki budur zâbıta-i mülke ehemm

Nâbî

şekve-i gam-ı hicran: Ayrılık üzüntüsünden şikâyet.
Yok hüsnü şekve-i gam-ı hicrân edenlerin
Hüsn-i mecâz şevkine efgân edenlerin

Nâbî

şekve-hân: Şikâyet eden.
Gamzeler her bir bakışta kasd-ı cân eylerse de
Şekve-hân olmam o ebrûlar rızâ mihrâbıdır

Muallim Naci

şekve-kâr: Şikâyet eden, sızıldayan. şekve-kâr-ı hayât’
Hayatın şikâyetçisi.
İki âciz kadîd-i lerzende
İki mat’ûn-ı şekve-kâr-ı hayâtTevfk
Fikret
şekve-rîz: Şikâyet saçan, sızıntı yayan.
şekve-rîz-i fütûr: Gevşeklik şikâyeti.
Hazîn nazarları etrâfa şekve-rîz-i fütûr
Fakat bu günkü gazâsiyle müftehir, mağrûr

Tevfik Fikret

şekve-tırâz: Şikâyet donatan. şekve-tırâz-ı gam-ı aşk: Aşk gamının şikâyetini donatma.
Geh hâme gibi şekve-tırâz-ı gam-ı aşkız
Geh nâle gibi hâme-i şekvâda nihânız
Neşati
şâkî: Şikâyet eden.
Sebeb hep kıllet-i iz’ân ü tab’-ı nâ-şinâsındır
Ki şâkî ola senden ehl ü nâ-ehlân ola şâkir
bağdatlı Ruhi
şikâyet: Yakınma, sızlanma, yakınma. c. şikâyât.
Dinle neyden kim hikâyet etmede
Ayrılıklardan şikâyet etmede
Nahifî
Kitâbı kâinât esrâr-ı hikmetle leb-â-lebdir
Şikâyet cehlden feryâd bî-idrâkliklerden

Nâbî

Kâse kâse zehr-i gam nûş eyledim aşkınla ben
Dest-i cevrinden neler çektim şikâyet olmasın
Nahifî
Esvât-ı arza karşı sen etmiştin i’tiyâd
Bess ü şikâayet etmeyi âlâm-ı sem’den
Cenap Şahabeddin
Düşmânlara ahbâbını zem oldu zarâfet
Dil-dârdan ağyâre şikâyet yeni çıktı

Ziyâ Paşa

şikâyet-i baht-ı siyâh: Kara bahttan şikâyet.
Kasdım hemân şikâyet-i baht-ı siyâhtır
Ey dûd-ı âh sen arada bir bahânesin

Nâbî

şikâyet-i sitem-i rûzigâr: Zamanın zulmünden olan şikâyet.
Hikâyet-i gam-ı hicrân-ı yârı mı diyelim
Şikâyet-i sitem-i rûzigârı mı diyelim

Ahmet Paşa

şikâyât: Şikâyetler.
Anlamazlar o tehevvür o şikâyât niçin
Dahl edenler sana feryâdı mübâhâtin için

Tevfik Fikret

şell: Ar. Çolaklık, elin, eğri oluşu.
Artım devlet ü ikbâlini günden güne Hak Hasmının eyleye hem destini şell pâyını leng

Üsküdarlı Hakkı Bey

şelâle, şellâle: Ar. Çağlayan, yüksek bir yerden dökülen su, şelâle. c. şelâlât.
şelâle-i giryân: Ağlayan, akan şelâle.
Ne isterim meselâ: Bî-hudûd bir meşcer
Fakat ağaçları hep ser-şikeste, hep uryân
İçinde bir derecik, bir şelâle-igiryân
Tevfık Fikret şem’: Ar. 1. Mum. 2. Balmumu. c. şümû’.
Bezm-i aşk-ı yârda sûzân olup mânend-işem’
Sûz-i dil arz eylerim giryân olup mânend-işem’
Nahifî
Fenâ bekâya mukâbil, adem vücûda redîf
Cihânyok olmada, mânend-işem’, var olalı
Hâmî (Hâmî-ı Amidî)
Aşk odu evvel düşer ma’şûka sonra âşıka
Şem’igör kim yanmadan yandırmadı pervâneyi

şem’-i âh: Ah mumu.
Şem’-i âhı diktik ey mâhım fenâ fânûsuna
Pâs-bân-ı mihnetiz şehr-i felâket bekleriz
Enverî
şem’-i ahterân: Yıldızların ışığı.
Hengâm-ı şeb ki küngüre-i kasr-ı âsümân
Zeyn olmuş idişu’lelenipşem’-i ahterân
Bâkî
şem’-i baht: Talih mumu.
Olmasınpüf-kerde yâ
Rab şem’-i bahtı bir zemân
Etmesin püf-kerde şem’-i ömrünü bâd-ı hazân

şem’-i bezm: Eğlence meclisinin mumu.
Subha dek giryân olup çün âh-ı âteş-nâk eder
Şem’-i bezmin handesi hep hande-i bî-hûdedir
Rızayi
şem’-i bezm-i yâr: Yârin eğlence meclisinin mumu.
Şem’-i bezm-i yâr olup sûzân ü giryân oldum âh
Reşk eder âlem çerâg-ı hâss-ı cânân oldum âh

Enderunlu Vâsıf

şem’-i bezm-ârâ: Meclisi süsleyen mum.
Bu bir serv ü yalın yüzlü güzeldir şem’-i bezm-ârâ
Yanar par par sana karşı serinde dûdu kâküldür
Zâti
şem’-i bezm-efrûz: Meclisi aydınlatan
mum.
Şem’-i bezm-efrûz olup sen gül gibi kıl handeler
Ben yanıp karşında derdim hâlim ağlayam sana
Lamiî Çelebi
şem’-i bezm-gâh: İşret meclisinin mumu.
Ger dilersen şem’ teggayret oduna yanmayan
Şâmlar ağyârşem’-i bezm-gâhı olmagıl

Fuzûlî

şem’-i bezm-i gam: Gam meclisinin
mumu.
Yıkıldı dil yitirdi cân özün akl oldu lâ-yakl
Ayağ üzre şeb-i hecrinde şem’-i bezm-i gam kaldı
behiştî
şem’-i cân: Can mumu.
Dil-ipür-zulmet içre seyr için dîdâr-ı ma’şûka
Fener-âsâ yanar aşk ile dildeşem’-i cânım var

Âdile Sultan

şem’-i cem’-ârâ: Toplanışı süsleyen mum.
Yalın yüzlü diye kükürd-veş üstüne pervâne
Eğerçişem’-i cem’-ârâ dahi bir dünkü oğlandır
behiştî
şem’-i cemâl: Güzellik mumu.
Eylemişşem’-i cemâlin âteş-efrûz-i hayâ
Ârız-ıpür-tâbın âb-ışu’le-âmiz eyleyen

Fehîm (Hoca Süleyman)

şem’-i cihân-efrûz: Cihanı aydınlatan mum.
Pertev-i ikbâl ile şem’-i cihân-efrûzsun
Zevk-ı dîdârındadır hasiyyet-i bâd-ı bahâr

Fuzûlî

Şerm-sâr etti yüzün lutfu gül-i nevrûzu
TaFatin kıldı hacilşem’-i cihân-efrûzu
Naami şem’-i derûn: İç ışığı.
Hasret-i dîdâr içindir
Âdile feryâdı hep
Nâr-ı aşkılayakıpşem’-i derûnu dağladım

Âdile Sultan

şem’-i encümen: Meclisin ışığı.
Nûr-ı sevdâ zulmet-i mâtemde eyler iltimâ’
Kûşe-gîr-i hecre şem’-i encümen bî-gânedir
İsmet (Müstecabizade)
şem’-i fikr: Fikir ışığı.
Enverîi rüzgârım kim şeb-istân-ı sühan
Şem’-ifikr ile ziyâ-yı neyyir-i rahşân bulur

Nef’î

şem’-i fürûzân: Parlak mum.
Midhat re’y-i münîrin kim ederse tahrîr
Tâb-ışevk-ı kaleminşem’-ifürûzânıngörün

Nâilî
şem’-i girîbân: Elbise yakasının parlaklığı.
Halâyık-ı subh-teg handân olup mihr-i cemâlinden
Dil-i sûzân ile devrinde ancak şem’-igirîbândır

Fuzûlî

şem’-i gül-pûş-ı cemâl: Güzelliği gülle örten mum.
Şem’-igül-pûş-ı cemâle bülbül-ipervâneyiz
Cân attık şu’le-i ruhsâra bir ben bir habâb

Esrar Dede

şem’-i hakîkat: Hakikat mumu.
Bir şem’-i hakîkat ki fürûzân ola dilde
Tûr üzre eder lem’a-i dîdâr temevvüc

Nâbî

şem’-i hâver: Doğu ışığı.
Kurs-ı mâh üstünde eyler hûşe-ı Pervîne ta’n
Şâm-ı zülfün kim düşüptürşem’-i hâver üstüne
nizami
şem’-i hâverî: Doğuya ait ışık.
Söndü çerâg-ı encümen-i bahs-i kâinât
Bilmem ne yüzle yanmadadır şem’-i hâverî

Üsküdarlı Hakkı Bey

şem’-i hidâyet: Hidayet ışığı.
Önünde şem’-i hidâyet delîl olursa sana
Serâir-i reh-i vahdet ayân olur giderek
Hâfız
Müşfik
şem’-i hüsn: Güzellik ışığı.
Demen ol şem’-i hüsne gayrlarla germ-ülfettir
Kiminle hem-dem olsun ne eylesin müştak-ı sohbettir

Nâilî
şem’-i ışkaşk mumu.
Yanar gam âteşinden dil zaîf u bî-mecâlem ben
Bu rûşendir kişem’-i ışka fânûs-ı hayâlem ben
behiştî
şem’-i ikbâl: Talih mumu.
Ne kadar encümen-efrûz ise şem’-i ikbâl
Bestedir târ-ı fetîlinde yine reng-i zalâm

Nâbî

şem’-i İlâhî: İlahî ışık.
Aşk bir şem’-ı İlâhî’dir benimpervânesi
Şevk bir zincirdir gönlüm onun dîvânesi

Şeyh Galip

şem’-i izâr: Yanağın ışığı.
Şem’-i izârı yârin gülde değilse peydâ
Bezm-i çemende bülbül pervânedir nedendir
behiştî
şem’-i kadr: Kıymet mumu.
Ey süllem-i urûcuna nüh pâye nüh felek
Ve ey şem’-i kadrine yedi seyyârepür-ziyâ

Hamdullah Hamdi

şem’-i kâfûrî: Kâfurî mum.
Gül-istânında şeb encümle sünbül-zâr-ı pür-şeb-nem
Şeb-istânında hûrşid-i seher bir şem’-i kâfûrî

Nef’î

şem’-i külbe-i ahzân: Hüzünler kulübesinin ışığı.
Ey Fuzûlî
âteş-i âh ile yandırdın beni
Gâlibâ sandın kişem’-i külbe-i ahzânınam

Fuzûlî

şem’-i kün-fekân: “olan oldu” ışığı. (Allah’ın ‘kün: ol’ emriyle bütün varlıkları yaratması)
Şol iki ruh ki şem’-i kün-fekândır
İki aydır ki gözümden nihândır
Nizami şem’-i maksûd: Kastedilen ışık.
Acizim şükrünü îfâda ki etti lûfn
Şem’-i maksûdumu âhir nefesimle iş’âl

Ziyâ Paşa

şem’-i meclis: Meclisin mumu.
Şem’-i meclisgerm olup öykündüğiyçünyüzüne
Astılar bâzârda sonra zebânın yaktılar

Ahmet Paşa
(öykün-: taklit etmek)
şem’-i meclis-ârâ: Meclisi süsleyen mum.
Gecepervânelerle bezmigermâ-germ idişem’in
Seher bakdım neşem’-i meclis-ârâ var nepervâne

Şeyhülislam Yahya

şem’-i meh: Ay ışığı.
Kubbe-i mînâda her şeb kim yana kandîl-i mâh
Zühre şem’-i meh çerâgıgöstereşem’-i ucâb
nizami
şem’-i mezâr: Mezar ışığı.
Bâd-ı ecel ki söndüre kandîl-i cânını
Başı ucunda bî-hûde şem’-i mezârayuf

Şeyh Galip
şem’-i minhâc-ı hakîkat: Hakikat yolunun W. Iztırâb-ı zulmet-i aşk-ı mecâzîden ne bâk
Şu’le-i dilşem’-i minhâc-ı hakikattir bana
Behçet
şem’-i mahabbet: Sevgi ışığı.
Tasâvîr ile tezyîn eylemiş sûret-ger-i hikmet
Döner şem’-i mahabbetle fenerdir halka-i tevhîd

Nâbî

şem’-i murassa: Kıymetli taşlarla süslü mum.
Muntazır her gece çarh-ı pür-kevâkible kamer
Yakmağa sahnında birşem’-i murassa’şem’-dân

Nef’î

şem’-i münevver: Parlak ışık.
İzzetim şem’-i münevver tâli’im azm-i kavî
Devletim hükm-i revân ayşım evi ma’mûr idi

Fuzûlî

şem’-i ruh: Yanağının mumu (parlaklığı).
Her gece şem’-i ruhun yâdına âh eyleyicek
Âhım odu sanemâ kubbe-i eflâke düşer

Cem Sultan

BürkaHgötür ey şems ü kamer çehreli halkı
Pervâne kimişem’-i ruhun nârınayandır
Nesimi şem’-i ruh-ı dil-ber: Sevgilinin yanağının ışığı.
Dilşem’-i ruh-ı dil-berepervânedir ammâ
Âvâre-i pîrâhen-i fânûs değildir

Nâilî
şem’-i ruhsâr: Yanak ışığı.
Yine hâb-âlûde ancak çeşm-i hûn-hârın senin
Hangi bezmi etti rûşenşem’-i ruhsârın senin
Zâti
Zâhidâ zulmette kaldın zühdü terk et ışka gel
Şem’-i ruhsârın habîbim reh-nümâ etsin sana
behiştî
şem’-i rûşen: Parlak ışık.
Mağzı görünürdü üstühândan
Fânusta sankişem’-i rûşen

Nâbî

şem’-i rûy: (Sevgilinin muma benzeyen) yüzünün ışığı.
Şem’-i rûyun tâbı horşîd-i kıyâmetpertevi
Hokka-i la’lin sözü hâb-ı adem efiânesi

Fuzûlî

Şem’-i rûyun âftâb-ı âlem-ârâdır senin
Nûr-ı Hak hurşîd-i ruhsârında peydâdır senin

Fuzûlî

şem’-i rûy-ı cânân: Sevgilinin yüzünün mumu.
Yanıp mânende-ipervâne buşem’-i rûy-ı cânâna
Çerâg-ı dilde rûşen âftâb-ı âlem-ârâdır

Âdile Sultan

şem’-i ser-endâz: Korkusuz ışık.
Uşşâk gibi tanlanmanız gülse dem-â-dem
Mikrâz-ı belâdan geceler şem’-i ser-endâz
Lamiî Çelebi (tanlan-: şaşılmak)
şem’-i sûzân: Yanan mum.
Şem’-i sûzâna su dökse nâle vü zârî kılar
Ne ola peykânın ucundan inlese sûzân gönül

İbni Kemâl

şem’-i şâm-ı fürkat: Ayrılık gecesinin mumu.
Şem’-işâm-ı fürkatem subh-ı visâli neylerem
Tapmışam yanmakta bir hâl özge hâli neylerim

Fuzûlî

şem’-i şâm-efrûz: Geceyi aydınlatan mum.
Ne âşık dosttur görşem’-işâm-efrûzu kim dâim
Berây-ı hâtır-ı pervâne sûzân gösterir kendin

Nâbî

şem’-i şarâb: Şarabın parlaklığı.
Dil mest-igam bir âşık-ı hâne-harâbdır
Laht-ı ciğer onagül-işem’-i şarâbtır

Esrar Dede

şem’-i şeb-i hasret: Hasret gecesinin mumu.
Şem’-işeb-i hasrettir sînemdegamın dâgı
Kılmaz onu tâbende illâ ki yürek yağı

Behiştî

şem’-i şeb-ârâ: Geceyi süsleyen mum.
Bülbül bilir ol gonce-i ra’nâ kimi görse
Pervâne sanır şem’-i şeb-ârâ kimi görse

Nâbî

şem’-i şeb-ârâ-veş: Geceyi süsleyen(aydınlatan) mum gibi.
Yakar ehl-i dilin şem’-işeb-ârâ-veş ciğerhânın
Çerâg-ı bezm-i nâ-dâna yanar pervânedir dünyâ
Haşmet
şem’-i şeb-istân: Yatak odasının mumu.
Hâl-i haddin mi bu ya sûhte pervâne midir
Kararıp düşmüş ola şem’-i şeb-istân üzre
Rahmi
Gündüz ağyâr iledir diye elinden yârin
Yandı yakıldı bize şem’-i şeb-istân bugece
Enverî şem’-i şeb-istân-ı belâ: Belânın yatak odası mumu.
Bir şem’-i şeb-istân-ı belâyem ki değil kem
Tâ ben diriyem sûz-ı dil ü eşk-i revânım

Fuzûlî

şem’-i şu’le-dâr: Parlak mum.
Komazpertev-fürûz-ı câhı âh-ı inkisâr âhir
Ederpüf-kerdeşem’-işu’le-dârı rûzgâr âhir
haşmet
şem’-i tâbân: Parlak güneş.
Niçe döysün eşk-i çeşmim şubesini insâf et
Niçe bir etse gerek bir şem’-i tâbân ile bahs
behiştî (döy-: dayanmak, tahammül etmek)
şem’-i tâb-dâr: Parlak mum.
Benim o şifte pervâne bezm-i hüsn-i ruhunda
Geh ıztırâba düşer şem’-i tâb-dâr görünce
Nedim-ı Kadim
şem’-i Tûr: Tur dağının ışığı.
Ol reh-revâne ki
Hızr ü Kelim bedrekadır
Fürûğ-ı âh yeter şem’-ı Tûr’u neylerşer

Nâilî
şem’-i ucâb: Gülünç ışık.
Kubbe-i minâda her şeb kim yana kandil-i mâh
Zühre şem’-i meh çerâgıgöstere şem’-i ucâb
Nizamî
şem’-i ümmîd-i rakibânRakiplerin ümit mumu.
Meclis-i ağyâra olma pertev-endâz-ı visâl
Şem’-i ümmid-i rakibânı fürûzân eyleme

Nâbî

şem’-i vasl: Kavuşma mumu.
Nâr-ı aşk ile yanıp yakıldılar dil-dâr için
Şem’-i vasla yanmağı öğrendilerpervâneden
Sezayî (Hasan)
şem’-i vuslat: Kavuşma ışığı.
Seninpervâne-i hicrânınım sen şem’-i vuslatsın
Be-her-şeb hâhiş-i bûs u kenârım varsa sendendir

Şeyh Galip

şem’-i zât-ı kibriyâ: Büyük kişilerin ışığı.
Şem’-i zât-ı kibriyâpervânesidir bu gönül
Feyz-i esrâr-ı Hudâ kâşânesidir bu gönül

Necip (Sultan III. Ahmet)

şem’-i ziyâ-güster: Işık saçan mum.
Ehl-i sûzişgülse de vâreste olmaz giryeden
Baksana şem’-i ziyâ-güster hem ağlar, hem güler
Edhem
Pertev Paşa
şümû’: Şem’ler, mumlar. şümû’-ı baht: Talih mumları.
Nik-bahtân ki bulur cevf-i sadefte dürr-i pâk
Şümû’-ı bahtla biz katre-i bârân buluruz

Nâbî

şem’a: Mumlu fitil, muma batırılmış fitil.
Dili deryâ-yı nûra gûta-zen kıl
şem’a şubesinden prehen kıl
Atâyî (Nevizade Atâullah)
Re’yi bir mertebet rûşen ki yazarken vasfın
Şem’agâlibgörünürşube-i nevk-i aklâm

Nef’î

Hayâl-i şem’-i ruhsârın ko yansın hâne-i dilde
Perin ol şem’a yakıp şevk ilepervâneler dönsün
Bâkî
şem’-dân, şem’a-dân: Ar. Far. b. i. Şamdan, mumluk.
Tâ şâm-ı âftâb-ı cihân-tâbı subh-dem
Devrân ufukta göstere bir sim şem’-dân
Bâkî
Serir-i devletidir cilve-gâh-ı rif’atidir
Zebân-ı şekve nedenşem’a şem’a-dânlardan

Nâbî

İzârınşem’inin hûrşid-i zerrinşem’-dânıdır
Melek pervânen olmağa edinmiştir per ü bâli

Behiştî
şem’-gerdelikMuma alışmışlık.
Nâkısadır sana şeb-gerdelik desem

Nâbî

Aceb bu sözden o mâh-ı tamâm alınmaz mı

Nâbî

şem’-veş: Mum gibi.
Şem’-veş yansa yakılsa ağlasa
Ruhi ne gam
Sûz-i aşka olmasın kimse giriftâr ey gönül
bağdatlı Ruhi
şem’a: bk. şem’
şemâil: Ar. >Şemîle’den; şimâl’in çokluğu.
Huylar, tabiatler, ahlaklar.
Şitâb edince döner ejderhâ-yı perrâne
Girerşemâil-i hûbâne cilve-i hengâmı

Nef’î

İns ü peri ne olur kim hûr u melekte yoktur
Bu hüsn ü bu letâfet bu şekl ü bu şemâil
Nizamî
Fenâ, fenâ kadınım ben!.
Bakınşemâilime!
Kadınlık olmada gâlib bütün hasâilime

Abdülhak Hâmit

şemâil-i hûbân: Güzellerin huyları.
Şitâb edince döner ejdehâ-yı perrâna
Girer şemâil-i hûbâna cilve hengâmı

Nef’î

şemâtet, şemâte: Ar. Şamata, gürültü, patırtı.
şemâtet-hîz: Düşmanın felaketine sevinen.
Şemâtet-hîz a’dâ, ta’ziyet-fermây ihvândır
Mükedder de olursan kendini gamdan berî göster
Râşit (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)
şem’-dân: bk. şem’.
şemîm: bk. şemm.
şemle: Ar. Şeml’den; Arapların baş örtüsü, kıldan yapılmış örtü, sarık.
Kimi sâyis kimisidir akkâm
Sarınıp şemle bürünmüş ihrâm

Sünbülzade Vehbi

şemm: Ar. Koklama, koklanma, koku
alma.
Açılmış gayre ben bûy-ı cefâ şemm eyledim anda
Ne ola bülbül-veş etsem ol gül-i handândan feryâd Akif
Paşa
şemm-i pistân: Memenin kokusu.
Değişmezsem ne ola gül-bûs-ı la’le şemm-i pistân
Turuncu bâğ-ı hüsnün ey dil a’lâdır kirâsından

Enderunlu Vâsıf
şemme 1. Bir kere koklama. 2. Çok küçük şey.
Eğer bir şemme alsa turtasından bâd-ı ferverdîn
Eder kevn ü mekânı gark o demde rûh u reyhâne

Üsküdarlı Hakkı Bey

Safâ-yı cân ü dil bir şemmedir bûy-ı nesîmimden
Hayât-ı câvidân bir reşhadır âb-ı revânımdan
Palaslı
Galip
şemme-i âzâr: Mart ayının kokusu.
Oldu devrinde hevâ mahbûs-ı zindân-ı habâb
Gâlibâ görmüş hevâdan şemme-i âzâr gül
FuzûH şemme-i bûy: Koku koklama.
Sünbülünden sanemâ şemme-i bûy almağ için
Misk sevdâya düşüp külbe-i attâra gider

Ahmet Paşa

şemme-i esrâr-ı ışk: Aşk sırlarının kokusu.
Şemme-i esrâr-ı ışkımdan kime şerh eylesem
Hayretîi vâlih ü şeydâ gibi hayrân olur
Hayretî
şemme-i hâl-i dil: Gönül hâlinden bir parça.
Fuzûlî’den mizâcın münharifgördüm bu gün yârin
Meğer fırsat bulup bir şemme-i hâl-i dil beyân etmiş

Fuzûlî

şemme-i lutf: Lütuf kokusu.
Ne izzet buldu ise şemme-i lutfunla bulmuştur
Bu gül-zârın eğer verdi eğer nesrin ü reyhânı

Şeyhülislam Yahya

şemme-i noksân: Pek az kusur.
Gelmez kişinin rütbesine şemme-i noksân
Mâlen, bedenen etmede ahbâbına hidmet
Sâkıb
Dede
şemme-i türâb: Toprak kokusu.
Girdâblar açar önüme bir derin serâb
Ruhum sehâbelerden alır şemme-i türâb

Tevfik Fikret

şemme-i vefâ: Vefanın çok azı.
Gehî hayâl-iyâr ile semâya eyler idilâ
Koşar koşar peyinde cân-küşâ-yı şemme-i vefâ

Kemalzâde Ekrem Bey

şemme-i zülf: Saçın kokusu.
Şemme-i zülfünle meşâmın dilin
Gâliye-sâ eylemedin öyle mi

Ahmet Paşa

şemîm: Güzel koku.
Nefha-i kâm ü şemîm kâm-ı dil-i mevkûfdur
Zülf-i anber-bârına, gîsû-yı müşg-efşâne
Nâili
Ale’d-devâm ola ol buk’a-i mübârekenin
Gubârı nâfe-i şemîm ü hevâsı gâliye-süd

Sâbit

şemîm-i adl: Adalet kokusu.
Alem şemîm-i adlin ile doldu şöyle kim
Oldu felek şemâme-i sîmîn-i zer-nigâr

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

şemîm-i çîn-i zülf: Saç büklümünün kokusu.
Şemîm-i çîn-i zülfünden o yârin hisse-dâr olmuş
Sabânın lutfunu her cânibe neşr etmede sünbül

Şeyhülislam Yahya

şemîm-i gîsû: Saç kokusu.
Seherden eyledi yağma şemîm-igîsüsun
Nesim bir dahi uğrar mı bu diydregöre
Nedim şemîm-i hazânSonbahar kokusu.
Şu gül-şenin saçılır girye ibtisdmından
Gelir şemîm-i hazân nefha-i bahdnndan

Kemalzâde Ekrem Bey

şemîm-i kâkül: Kâkül kokusu.
Şemîm-i kâkülün anmış nesimgül-şende
Demiş ki sünbüle sende emânet olsun bu
Figânî
şemîm-i kâkül-i cânân: Sevgilinin kâkülünün kokusu.
Şemîm-i kâkül-i cânânıgezdirip yer yer
Eserdi cânlara cânlar katan nesîm-i sabâ
Halil
Nihat
Boztepe
şemîm-i mey-i tevhîd: Tevhit şarabının kokusu.
Şâbâş şemîm-i mey-i tevhîdi duyarsan
Kîmyâ-yı saâdet sana hüsrân-ı harâbât

Esrar Dede

şemîm-i nâfe: Misk kokusu.
Şemîm-i nâfeye dâir sabâda var bir eser
Aceb o âhû-yı nâzende kâkülün mü tarar

şemîm-i sühan: Sözün güzel kokusu.
A’dâya medâr-ı kalemim reşha-i semmdir
Ahbâba şemîm-i sühanım nükhet-i cândır

Nef’î

şemîm-i sünbül: Sünbülün kokusu.
Şemîm-i sünbülüne kanda öykünür nâfe
Benefş-i ter gibi olmaya müşg-i huşk-mizâc

Hamdullah Hamdi

(kanda: nerede; öykün-: taklit etmek) şemîm-i vatanVatan kokusu.
Duymaktayım şemîm-i vatan şimdi yerde ben
Buldum hele mezârımı Allah’a gitmeden

Kemalzâde Ekrem Bey

şemîm-i vefâ: Vefa kokusu.
Ey bî-vefâ
Kemâl’e şemîm-i vefâ yeter
Bir haylî mısrâHnda kalan bûy-i kâkülün

Yahya Kemal

şemîm-i zülf: Saçın kokusu.
Şemîm-i zülfüne âmâdedir meşâm-ı ümîd
Ne gûne cünbişi var rüzgârdan ne haber

Nâbî

şemîm-i zülf-i cânânSevgilinin saçının güzel kokusu.
Şemîm-i zülf-i cânânı güzel vasfeyledin

Fıtnat

Meğer taktîr olunmuştur midâdın büy-ı sünbülden

Fıtnat

Hanım
şemmâme, şemmâmet: 1. Hoş koku. 2. Yenilmeyen fakat hoş kokusu olan bir cins kavun.
şemmâmet-i anber: Amber kokusu.
Nesîm-i hulku vezân olsa bir çemen-zâra
Edip türâbını reşk-işemmâmet-i anber
Nedim şemmâme-i seherSeherin hoş kokusu.
Feyz-i şeb-i kîmyâ-eserden
Te’sîr-i şemmâme-i seherden

Fuzûlî

şemmâme: bk. şemm.
şems: Ar. 1. Güneş. 2. Hz. Mevlana’nın arkadaşı, Şems-ı Tebrizî. c. şümûs.
Pü-bürehne çâk-sîne merd-i rüsvâyîleriz
Şems’ten yaktık çerâg-ı aşkı
Mevlâyî eriz
Aşkî
Gâlib
Cenâb-ı Şems’ten almış nefes meğer
Erdi amüd-ı subha dem-i subh-gâh-ı ney

Şeyh Galip

Bir reng-i vefâ var mı nazar kıl şu sipihrin
Ne leyl ü nehârında ne şems ü kamerinde

Ziya Paşa

şems-i asr: Asrın
Şems’i.
Şems-i asr idi asırda şemsin
Zıll-i memdüd olur zemân-ı kasîr

şems-i aşk: Aşk güneşi.
Şems-i aşka kul olalı âlem-i tevhîdde
El yuduk ağyârdan ser-çeşme-i hurşîdde

Esrar Dede

şems-i bâriz: Görünen güneş.
Dikkat aşka, nigâh kalbe muhtâc olsa da
Şems-i bârizden güzeldir hüsn-i mestürun senin

Kemalzâde Ekrem Bey

şems-i cemâlGüzellik güneşi.
Âsüdeyiz bu kevnde hünkâr-ı ekberin
Şems-i cemâli üstümüze sâye-bânken

Esrar Dede

şems-i duhâ: Öğle vaktinin güneşi.
Ahd-i çemeni memlekete mevsim-i nev-rüz
Re’y-i felek-i saltanata şems-i duhâdır

Nef’î

şems-i dülbend: Tülbent güneşi.
Ser-i serv üzre gördükçe gönül mihr-i cihân-tâbı
Sanır kim kaddin üstünde göründü şems-i dülbendin
behiştî
şems-i felek: Feleğingüneşi.
Zer-bâft döşer şems-i felek râhına zîrâ
Nûr olsa yeridir tapuna zînet-i meydân
behiştî (tapu: huzur)
şems-i hakîkat: Hakikat güneşi.
Görünmüyor bize şems-i hakikatin nûru
Fakat sehâb-ı ayândır nikâb şeklinde

Abdülhak Hâmit

şems-i hüveydâ: Apaçık bir güneş.
Zâtiyâ hiç zevâl ermez ona zerre kadar
Dide-i cân ile bir şems-i hüveydâ gördüm
Zâti şems-i hakîkat: Hakikat güneşi.
Görünmüyor bize şems-i hakikatin nûru
Fakat sehâb-ı ayândır nikâb şeklinde

Abdülhak Hâmit

şems-i münîr-i ufk-ı devlet: Talih ufkunun parlak güneşi.
Odur ol şems-i münir-i ufk-ı devlet kim
Görmedi mislini çarh eyleyeli nasb-ı hiyem

Nâbî

şems-i ömr: Ömür güneşi.
Şems-i ömr oldu
Nizâmi ufk-ı mevte karib
Ah kim ermedi firkat şebine rûz henüz
Nizami şems-i rahşân: Parlak güneş.
Meh-çe-i bârigeh-i rif’at-i mahsûd-ı kamer
Râyet-i nusreti reşk-âver-işems-i rahşân
Şinasi şems-i rûy: Yüzün parlaklığı.
Şeş-cihetten seyr edip mevc-i bihâr feyzini
Şems-i rûyundanyana tâb-ı nigâh eyler semâ’

Esrar Dede

şems-i tâbân: Parlak güneş.
Yüzüne baktım cihân oldu karanu bir dahi
Dide açıp şems-i tâbâna mukâbil olmazam
behiştî (karanu: karanlık)
şems-i tâk-ı felek: Felek künbetinin güneşi.
Sarây-ı devletine şemse şems-i tâk-ı felek
Makâm-ı işretine cûy câm-ı Cem salsâl
Nizamî
şems-i Tebrîzî: Hz. Mevlana’nın mürşidi.
Ne ola rûşen kelâmımla amel etmezse
Rûm ehli
Acem mezhebsiz olduğu ne kaygu
Şems-ı Tebrizi
behiştî
şems-i vasl: Kavuşma güneşi.
Şems-i vaslınla münevver eyle kalbi hânesin
Aşkın olsun yâ
İlâhi dâimâ mihmân ona
Nuri
şems-âsâ: Güneş gibi.
Şems-âsâ pertevinden âlem olmuş pür-ziyâ
Ol cemâlin nûrudur hep dilde olan rû-nümâ

Âdile Sultan

şümûs: Şems’ler.
Rengin nefehât ü nagamât ile bu gül-şen
Ecrâm u şümûsuyle şu füshat-geh-i rûşen

İsmail Safa

şümûs-ı garam: Sevda güneşleri.
Senin yerinde olsaydım bütün şümûs-ı garam
Zebûn ü bi-ârâm
Dönerdi piş-i igtirânmda

Tevfık Fikret
şümûs-ı irfân: İrfan güneşleri.
Arşında kemâl-i kudretinden
Perrân oluyor şümûs-ı irfân

Kemalzâde Ekrem Bey

şemse: 1. Güneş şeklinde yapılan işleme resim. 2. Yazma kitapların başına yapılan süs.
Sarây-ı devletine şemse şems-i tâk-ı felek
Makâm-ı işretine cûy câm-ı Cem salsâl
Nizamî
şemse-i cild: Cilt süsü.
Hüsn-i ma’şûka olur sinedeki dâg delil
Şemse-i cild eder iş’âr kitâbın şerefin

Nâbî

şemse-i gül-duhte: Gül işlenmiş süs.
Her şemse-i gül-duhtesinin berk-i kemini
Sûret-kede-ı Çin’e geçer reng-i hacâlet

Nâbî

şemse-i hizb: Bölüm süsü.
Her safhada bulunmaz mushafta şemse-i hizb
Çeşm-i ümid her dem ruhsâr-ı yâregelmez

Nâbî

şemse-i tâbân: Parlak şemse. zerrin şemse-i tâbân ki reşk-i mihr-i rahşândır
Ziyâ-pâş olsa ger kevn ü mekâna zerrece nûru
nef’î
şemse-i dîvân: Divanın şemsesi.
Vasf-ı kaddinle kıyâmetler kopardım şöyle kim
Mihr-i mahşer şemse-i divânıdır eşârımın

Nedim
şemse-i zerrin: Altın işlemeli şemse.
Çarh-ı atlas üstüne çetr-i hümâyûndur ki onun
Şemse-i zerrîn-durur şems-i cihân-tâb üstüne

İbni Kemâl

şemse: bk. şems.
şemşîr: Ar. Kılıç, tîğ, seyf.
Ol kadar kan döktü şemşîrin ki aksile onun
Kâse-i yâkûta döndü kümbed-i nilüferi

Nef’î

Vur pençe-ı Alî’deki şemşîr aşkına
Gül-bâng-ı âsmânı tutan pîr aşkına

Yahya Kemal

Görse hûrşîd-i felek bârika-i şemşîrin
Rûy-ı arza dökülürdü eriyip zerre-misâl

Üsküdarlı Hakkı Bey

Kıldı âşıkları cellâd-sıfat tîr-i müjen
Var mı bir haste ki ol tu’me-işemşîr değil
Cinanî şemşir-i âh: Ah kılıcı.
Çekip şemşîr-i âhı kat’-ı râh etmek diler gönlüm
Adem mülküne mahmil bağladım ya’nî yarağım var
Cinanî
şemşir-i âteş-tâb-ı kinKinin ateşli kılıcı.
Nice
Mansûr olmaz ol şâh-ı müeyyed kim çeke
Hasm-ı dîn-ı Ahmed’e şemşîr-i âteş-tâb-ı kîn

Üsküdarlı Hakkı Bey

şemşir-i be-kef: Avuçtaki kılıç.
Şemşîr-ı be-kef o çeşm-i sâhir
Gencine-i mülk-i nâza nâzır

Şeyh Galip

şemşir-i berkeşide: Çekilmiş kılıç.
Şemşîr-i berkeşîde ebrû-yı cânân mıdır?
Ebrû-yı cânân mı?
Ya şemşîr-i berkeşîde

şemşir-i berk-i hâtıf: Göz kamaştıran şimşek kılıç.
Hışm etse ra’d çalsa aceb mi bulutları
Şemşîr-i berk-ı hâtıf ile ol hatâ-y-için

Hamdullah Hamdi

şemşir-i berrâk: Parlak kılıç.
Olup ömrü mezîd ikbâl ü iclâli mezîd olsun
Adûsu varsa sûzân ile sun şemşîr-i berrâkı
Akf Paşa
şemşir-i bürrân: Keskin kılıç.
Niyâmı var yâhûd altınlı bir tîğ-ı musaffâdır
Keser âşıkların ol gamzesi şemşîr-i bürrânım
Cinanî
şemşir-i celâdet: Kahramanlık kılıcı.
Berk-ı hâtıf sanma olmuştur
Selîm-i evvelin
Dest-i pür-zorunda şemşîr-i celâdet müncelî

Muallim Naci

şemşir-i cevher-dâr: Cevherli (nokta hâlinde cevherlerle işlenmiş) kılıç.
Gelir jeng-i hamûşîden küdûret tîz-güftâre
Niyâm şemşîr-i cevher-dâra çün tâbût olmuştur

Esrar Dede

şemşir-i gamze: Yan bakış, gamze kılıcı.
Melâhat mülkünü teshîr edip şemşîr-i gamzenle
Güzellik kişverinde gayrı sultân olmasın dersin

Şeyhülislam Yahya

şemşir-i hasret: Hasret kılıcı.
Sînemi şemşîr-i hasret eyledi çün çâk çâk
Pertev-i mihrin düşüptür gönlüme her çâkden

İbni Kemâl
(düşüptür: düşmüştür)
şemşir-i hatib: Hatibin kılıcı.
Dönse şemşîr-i hatîbe ne ola şemşîr-i zebân
Mülk-i nazmın hutbe-i emn ü emânıdır sözüm

Nef’î

şemşir-i hecr: Ayrılık kılıcı.
Ayrıldı dil sadef gibi sen dürr-i pâkden
Şemşîr-i hecrin eyledi bî-çâreyi dü-nîm
Bâkî
şemşir-i kazâ: Kaza kılıcı.
Asrımızın şânına lâyık budur
Kim ola şemşîr-i kazâ der-niyâm

şemşir-i mihnet: Sıkıntı kılıcı.
Ah u vâh etmek değil şemşîr-i mihnetle eğer
Yaralarsan bağrını bakmaz sana yâr ey gönül

Bağdatlı Ruhi

şemşir-i mihr: Güneş kılıcı.
Dâmenin pür-hûn eden şemşîr-i mihrindir felek
Fârig ol bizden seninle yok nizâ’ı kimsenin

Nâilî
şemşir-i sitem: Sitem kılıcı.
Gâh şemşîr-i sitem gâhî azâb-ı âteş
Küşte-i kavm-i nasârâgibidir tenbâkû

Nâbî

şemşir-i tegâfül: Görmemezlik, bilmemezlik, tanımamazlık kılıcı (bakışı).
Zahm-ı uşşâk için i’mâle ne hâcet âlet
Kabza-i gamzede şemşîr-i tegâfül var iken

Nâbî

Öldüren âşıkı şemşîr-i tegâfüldür hep
Yoksa cellâd-ı nigeh olmasa neyler hancer

Şeyh Galip

şemşîr-i vâlâ: Yüce kılıç.
Pâre-i elmâstır seng-i fesânı neyler ol
Çarha çekme bir dahi şemşîr-i vâlâ gevheri

Nef’î

şemşîr-i yâr: Yârin kılıcı.
Aşk ellerinde neyleyim yâr u rehberi
Şemşîr-i yâr gibi ola şâh-ı râhımız

Bağdatlı Ruhi
şemşîr-i zebân: Dil kılıcı.
Dönseşemşîr hatîbe ne olaşemşîr-i zebân
Mülk-i nazmım hutbe-i emn ü emândır sözüm
Nef’î
şemşîr-ı Zülfekâr-ı AlîHz. Ali’nin
Zülfekar isimli çatallı kılıcı.
Hem-nâm-ı murtaza
Alî Paşa
ki rûz-ı rezm
Şemşîr-ı Zülfekâr-ı Alî’den nişan verir

Nedim
şemşîr-i zulm: Zulüm kılıcı.
Civân-merdân-ı milletle hazer gavgadan ey bî-dâd
Erir şemşîr-i zulmün âteş-i hûn-i hamiyyetten

Namık Kemâl

şemşîr-bâz: Kılıçla oynayan, kılıçta ustalık gösteren. c. şemşîr-bâzân. şemşîr-bâz-ı ma’reke-i sahn-ı âsumân: Gök sahnesinin savaş meydanının kılıç çekeni.
Bir tîğ-ı zer-nişânla girmişti arsaya
Şemşîr-bâz-ı ma’reke-i sahn-ı âsumân
Bâkî
şemşîr-bâzân: Kılıç çekenler.
Kabza-i tîğa edip şemşîr-bâzân vaz’-ı yed
Fart-ı reşkinden felek de derdi merrîhü’l-hased
sürûrî
şemşîr-zen: Kılıç çeken.
Tîğ-ı zebân-ı tîz ile şemşîr-zen erem
Meydân-ı güft ü gûya bugün bir dil-âverem
behiştî
şen: Far. 1. Naz ve eda. 2. Göz ve gönüle hoş gelen hâl. 3. Sevinçli, ferahlı. 4. Bayındır.
Ehl-i ışkı gördüğü dem açılır pür-şevk olur
Dâimâ ey muğ-beçe şen görelim mey-hâneni

Behiştî

Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gül-şen
Gezersin; hânümânın şen, için şen, kâinâtın şen

Mehmet Akif

Subhunda bahârın şu sabâhat bulunur mu
Bak çehre-i gabrâya nasıl şen, ne cüvândır

Mehmet Akif

şe’n: Ar. Olay, hadise. c. şüûn.
Her tecellîsi onun zevk-ı cedîd ede atâ
Göstere her anda bir şe’n dâimâ ol muhdesât
gaybî
şüûn: Şe’n’ler, olaylar.
İhtilâfât-ı şüûnun gâyesi tevhîddir
Gösteren ecsâmı ezdâd-ı anâsırdır bütün
Hayrî (Viranşehirli Reisilküttâb Mehmet)
şenâat: Ar. Şen’den; kötülük, fenalık.
Çökük bir kubbe kalsın ma’bedinde
Yıldırım
Han’ın
Şenâatlerle çiğnensin muazzam kabri
Orhan’ın

Mehmet Akif

Bakınca kasd olunan gâyenin şenâatine
Ne olsa çıldırır insân işin fecâatine

Mehmet Akif

Bereden reng-i hüviyyetleri uçmuş yüzler!
Kim bilir şenâatle oyulmuş gözler!

Mehmet Akif

şenî’: Çirkin, kötü, fena, yaramaz. c. şunûât.
Safâyile ere mi anda tîre-dil sûfî
Meğer mübeddel ede eylüğe hisâl-i şenî
Avnî
Leb-i cânâneyi terk eyleme ey tâze cüvân
Devr-i gülde meyi terk etme şenî ola şenî

Necati Bey

Demek ki ettiğin cinâyeti müdriksin
Demek ki hayvândanşenî’ nev’-i mühliksin

Abdülhak Hâmit

şunûât: Şenî’ler, kötülükler, çirkinlikler.
şunûât-ı cihân: Cihanın kötülükleri.
Şunûât-ı cihân vâ-beste-i hükm-i meşiyyetdir
Abesdir dest-i gerdûn-ı sitem-bünyâddan feryâd

Ziya Paşa

şema: Pek çirkin ve fena iş.
Bu ne vicdân-gezâ şenîa, ne âr
Yere geç satvetinle ey serdâr

Tevfık Fikret

şeng: Far. 1. Neşeli, kıvrak. 2. Haydut, eşkıya.
Miskin gönül sevdâdadır şol turra-i şebreng için
Serhoşgibi gavgâdadır ol çeşm-i şûh u şeng için

Ahmet Paşa

Dîvâne dil kim hastedir ol çeşm-i şûh u şeng için
Dâm-ı belâya bestedir bu zülf-i anber-reng için
Nizamî
Görmedi hacle-i endîşe dahi şimdiye dek
Bikr-i fikrim gibi bir dil-ber-i pür şive vü şeng

Üsküdarlı Hakkı Bey

şengerf: Zincifre denilen boya.
şengerf-i gam: Gam boyası.
Mihrinle
Hudâ sînemi tenvîr-i ferâğ et
Şengerf-i gamı mıskale-i jeng-i dimâğ et

Hersekli Arif Hikmet

şenî’: bk. şenâat.
şema: bk. şenâat.
şenşene: Ar. Âdet, usül.
şenşene-i Kerûbiyân: Allah’a en yakın meleklerin âdeti.
Nağme-ı Cebre’il’dir nağme-i büt-perestleri
Şenşene-ı Kerûbiyân velvele-i derâları

Esrar Dede

şer’: Ar. Allah’ın emri, ayet, hadis, icmâ’-i ümmet ve kıyâs-ı fukahâ esasları üzere kurulmuş olan din kaideleri, şeriat, yol.
Acımaz kestiği parmak şer’in

Vücûd-ı hükmün için muktezâ vücûd-ı beka
Beka-yı şer’in için mültezim beka-yı vücûd

Nevres-i Kadim

Ayırmışız, ederek şer’i muttasıl ihmâl
Asıl ikincisi olmuş, şu var ki berzede-hâl

Mehmet Akif

şer’-i beka: Kalıcılık yolu.
Vahy-ı Hudâ’dır
Mesnevi şer’-i bekadır
Mesnevi
Haktan sadâdır
Mesnevi dinle sadâ-yı bi’-ş-nevî

Esrar Dede

şer’-i belâgat: Güzel söz söyleme yolu.
Sirkat-i şi’r edene kat’-ı zebân lâzımdır
Böyledir şer’-i belâgatte fetâvâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

şer’-i şerîf: İslam şeriati.
Kesb-i dünyâya bulursun tezyif
Sana emreyledi mi şer’-i şenf

Abdülhak Hâmit

şer’î: Şeriatle ilgili, gidilen yolla ilgili.
Ne zabt-ı hâkim-i şer% ne hükm-i zâbiti akli
Cünûn iklimini seyr eyleyenler râhatın söyler

Koca Râgıp Paşa

Hidâyet-i reh-i şer’i için alâimdir
Değil abes bu görünen menâir-i hem-vâr

Ziyâ Paşa

şerîat: 1. Yol. 2. Allah’ın emirleri. 3. Din kaideleri. c. şerâyi’
Şeriat tarikat yoldur varana
Hakikat meyvesi andan içerü

Yunus Emre

Nâfzü’l-hükm-işeriat ki urur dest-i kazâ
Sûret-i hüccet-i ahkâmına mühr-i te’kid

Nef’î

Çalış dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun
Onun hesâbına bir çok hurâfe uydurdun

Mehmet Akif

Bi-şek yegâne râh-ı hakikatşeriatin
Ettik hulûs-ı kalbile imân efendimiz

Faruk K. Timurtaş

Şeriatin ne mübârek nizâmdır ey Cem
Harâm olan meyi tecviz eder mübâha kadar

Yahya Kemal

şerâyi’: Şerîat’ler.
şerâyi’-i kudemâ: Eskilerin şeriatleri.
Diraht-ı şercinin esmâr-ıpiş-reftesidir
Şerâyi’-i kudemâ yâ
Muhammed
Arabi

Nâbî

şerâfet: Ar. 1. Şerefli olma, şereflilik. 2. Soydanlık. 3. Hz. Muhammed soyundan gelme.
Görmedi bir öyle gece kâinât
Kim ola merhûnu şerâfet cihâd
Nahifî
Şerâfetle asâlet fazl-ı zâtiden ibârettir
Fazilettir şeref-bahşâ olan ecdâd ü ensâle

İsmail Safa

şerâr, şerâre: Ar. Kıvılcım. c. şerer.
Şerâre sanma sen mâhı felekte görmek ecl-için
Burâk-ı âh-ı dilçeşmimşu’â’ına semend olmuş

Behiştî

Gedâ zaîf ise de gâfil olma âbından
Sakın vücûd-ı hakîr-i şerâre aldanma
Sâmi (Arpaeminizade Vakanüvis
Mustafa Bey)
Müheyyâ idi sînede hâr u has
Kodu bir şerâre ol âteş nefes

Keçecizade İzzet Molla

Kürre-i zemîn olursa ne ola haşre dek pür-âteş
Benim âteş-i dilimden ona bir şerâre düştü

Ziya Paşa

şerâr-ı âh: Ah kıvılcımı.
Ömründe sûfî göremez bir kerre yüz ammâ bizim
Her şeb şerâr-ı âhtan etrâfmız envârdır

Behiştî

şerâr-ı âh-ı bülbül: Bülbülün âh kıvılcımı.
Değil şeb-nem şerâr-ı âh-ı bülbüldür ki çıktıkça
Düşer kesb-i rütûbetle hevâdangül-istân üzre
Nef’î
şerâr-ı ahter-i baht: Talih yıldızının kıvılcımı.
Şeb-i firkatte güm-reh kaldı dil hâl-i siyâhından
Şerâr-ı ahter-i bahtım meğer efsürde olmuştur

Esrar Dede

şerâr-ı mekr: Hile kıvılcımı.
Şerâr-ı mekrine yanma yüzüne güler inanma
Sen onu âşinâ sanma sakın bî-gânedir dünyâ
Âşık Ömer
şerâr-ı sür’at: Sürat kıvılcımı.
Yâ cihân-ı nazma sığmaz çâk eder her gûşesin
Yâ şerâr-ı süratinden mahv olur mülk-i beyân

Ziyâ Paşa

şerâre-figen: Kıvılcım saçan.
Yine mihr-i pür âteş-ı Temmûz
Olarak muttasıl şerâre-fgen

Tevfık Fikret

şerâre-pâş: Kıvılcım saçan.
Bu rûzgârın anlamayan germ ü serdini
Ah-ı şerâre-pâşı nesîm-i seher sanır

Nâbî

şerer: Şerâre’ler. alevler, o tûde tûde şerer
Şimdi efsürde bir avuç ahker

Tevfik Fikret

Her şey cihânda pâ-zede-i inkılâb olur
Bir gün gelir bugünkü şerer âftâb olur
Abdullah
Cevdet
şerer-i âh: Ah kıvılcımı.
Şerer-i âhımı ey dost benim sanma güzel
Astı kandîl göğeşu’le-i âhım eseri
Zâti
şerer-i heybet-i ulviyye: Yüce heybet kıvılcımları.
Şerer-i heybet-i ulviyyesidir yıldızlar
Onların şu’lesi gök kubbesini yaldızlar
Şinasi
şerer-i kûre-i kîr: Katran kürenin kıvılcımı.
Nûr-ı re’yinde eser bulsa eğer zerre kadar
Ola bir mihr-i felek her şerer-i kûre-i kîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

şerer-i nâire-i kahr: Öfke ateşinin kıvılcımı.
Şerer-i nâire-i kahrı ma’âzallah eğer
Ab-ı Hayvân’a eser etse olur mâhamîm

Nazîm (Yahya)

şerer-i nûr-ı mahabbet: Muhabbet ışığının kıvılcımı.
Dil hâneye düştü şerer-i nûr-ı mahabbet
Germ oldu yine aşk-ıla tennûr-ı mahabbet
Nuri şerer-i şu’le-i berk-ı gazab: Gazap şimşeği alevinin kıvılcımı.
Düşse kem-ter şerer-i şu’le-i berk-ı gazabı
Bâğ-ı firdevs olur âteş-kede-i dârü’s-sa’îr

Üsküdarlı Hakkı Bey

şerer-i şûr-efgen: Ortalığı karıştıran kıvılcımlar.
Düştü dâmân-ı dile bir şerer-i şûr-efgen
Aşk-ı âhengeri zencîr-i cünûn işleriken

şerer-bâr: Kıvılcım saçan, dağıtan.
Ah edersem feleği âh-ı şerer-bâr yakar
Ağlamazsam ciğerim dâg-ıgam-ı yâr yakar

Nâilî

Bahr-i zehhâr değil, ebr-i şerer-bâr değil
Hep yanar dağlar ile dolsa civârım dönmem

Abdülhak Hâmit

şerer-feşân: Kıvılcımlar saçıcı.
Yandıkça oldu sûzân kalb-i şerer-feşânın
Oldu yine alev-hîz dâg-ı gam-ı nihânım

şerer-nâk: Kıvılcımlı.
Vuslata vâsıta şevk-i dil-i çâlâk yeter
Meş’al-i râh-ı heves âh-ı şerer-nâk yeter

Hersekli Arif Hikmet

şerâret: bk. şerr.
şerâyi’: bk. şerîat.
şerbet: bk. şürb.
şeref: Ar. 1. Ululuk, yükseklik 2. Övünme. 3. Üstünlük, meziyet.
Gönlümün aşk u vefâdır şeref ü unvânı
Sevenin ben kuluyum, sevmeyenin sultânı
Şinasi (İbrahim)
Hink-ı gerdûn-gerd ile seyyâre-veş seyr eylesen
Devlet ü baht u şeref önünce olur peyk-i râh
Nizamî
Ecrâm-ı âliyâtşeref iktisâb eder
Câm-ı meyinde zâhir olan her habâbdan

Hayâlî Bey

şeref-i âftâb: Güneşin şerefi.
Rûyunda la’li üzre hatt-ı müşg-bâr-ı yâr
Şirinlik yazar şeref-i âftâbda
Bâkî
şeref-i asl: Asıl şeref.
Sebkat-i zât ile eyvân-ı risâlet sadrı
Şeref-i asl ile fihrist-i rusül müntahâbı

Fuzûlî

şeref-i baht: Talih şerefi.
Sebeb-i kadri onun id-i mübârek-fıtrat
Şeref-i bahtı bunun dâver-iferhunde-şiyem

Nef’î

şeref-i ehl-i vücûd: Vücut sahibinin şerefi.
Fakr imiş fakr, Fuzûlî, şeref-i ehl-i vücûd
Özüne eyleme hem-dem fukarâdangayri

Fuzûlî

şeref-i mâder-zâd: Yaratılış şerefi.
İlm-i resmiyi tenezzül mü eder tahsile
Kisbe mevkûf değildir şeref-i mâder-zâd

Nâbî

şeref-i mahremiyyet-i vahdet: Birlik sırrının şerefi.
Besâite şeref-i mahremiyyet-i vahdet
Mürekkebâta kabûl-i terekküb-i icrâ

Fuzûlî

şeref-i nutk: Konuşma şerefi.
Ey savt-ı kilâb, ey şeref-i nutk ile mümtâz
İnsânda şu nân-körlüğe tel’in eden âvâz

Tevfik Fikret

şeref-i zât: Kendi şerefi.
Ey gubâr-ı kademin arş-ı berin başına tâc
Şeref-i zâtına ednâ-yı merâtib mi’râc

Fuzûlî

Şeref-âbâd: (şerefi bol olan) şûh ağlar bugün
Kasr-ı Şeref-âbâd’ageldikçe
O nûş-â-nûş demler hâtır-ı nâ-şâda geldikçe

Yahya Kemal

şeref-âver: Şeref getirici.
Şi’re, şâirliğe el-hakk şeref-âverdin sen
Rind idin, merd-i sühandân-ı kalenderdin sen
eşref
şeref-bahş: Şeref sunan.
Şeref-bahş-i serir-i saltanat ser-mâye-i devlet
Mühimm-sâz-ı adâlet revnak-efzâ-yı
Müselmâni

Nef’î

şeref-bahşâ: Şereflendiren, şeref veren.
Şerâfetle asâlet fazl-ı zâtiden ibârettir
Fazilettir şeref-bahşâ olan ecdâd ü ensâle

İsmail Safa

şeref-mend: Şerefli.
şeref-mend-i basîret: Derini gören şerefli.
Fakat insânki hayvânâta fâik halk olunmuştur
Evet, insânki ekmeldir, şeref-mend-i basirettir

İsmail Safa

şeref-menkabet: Ulu menkıbe.
Geldi bir nâmesi mahdûm-ı şerefmenkabetin
Müşg-i elfâzı devâ-bahş olarak
Edirne’den

Keçecizade İzzet Molla

şeref-pezîr: Şeref ve itibar bulan.
Ale’l-husûs ki ilhâm-ı vâridât-ı nuût
Derûne aşk ile oldu şeref-pezir-i vürûd
Sâmi
şeref-pîrâ: Şeref süsleyici.
Kılup zât-ı şeref-pirâlann âfâttan mahfûz
Ziyâd eyle safâsın onların sûriyle dünyânın

Nedim
şeref-yâb: Şeref bulan, şeref kazanan.
Pây-bûs ile şeref-yâb olduğumdan zevk eder
Nüktelerle şiveler eyler bilir bilmezlenir

Nâbî

şerîf: 1. Şerefli, kutsal, mübârek. 2. Soylu, temiz. 3. Hz. Hasan vasıtasıyla
Hz. Muhammed (s. a. s.)’in soyundan olanlara verilen isim. c. eşrâf, şürefâ.
Sa’y kıl ilm-i şerif şeb ü rûz
Kalma hayvân-sıfat ol ilm-âmûz

Nâbî

şerîfü’n-neseb: Soyu temiz, asil, necip.
İhtirâm eyle şerifü’n-nesebe
Sâhib-i ırz u vakâr u edebe

Sünbülzade Vehbi

eşrâf: 1. Şerifler, muhterem, muteber olanlar. 2. Hz. Muhammed (s. a. s.)’in soyun
dan olanlar. nakîbü’l-eşrâf: Peygamber soyunun defterini tutup diğer hâlleri de zabt edip yazan subay. 3. Şerefeler.
eşrâf-ı ümem: Ümmetlerin en şereflisi.
Hak muntazamü’l-hâl ede devletle vücûdun
Olpdyede kim mercieşrâf-ı ümemdir

Nef’î

şereng: Far. Zehir.
Hükm-i müstelzim-i tahvîl-i mizâc olsa kılar
Şu’le-i âb-ı revân mâhiyet-i şehd-i şereng
kâzım Paşa
şerer: bk. şerâre.
şerh: Ar. 1. Açma, açılma. 2. Açıklama. 3. Bir kitabın anlamını kelime kelime açıp şerh etme. 4. Açık anlatma, tefsir. şürûh.
Ne bilir okumayan
Mushaf-ı hüsnün şerhin
Yere gökten ne için indiğini
Kur’ân’ın

Fuzûlî

Şevk-i cemâl yâri ne ider şerh edip gönül
Gün gibi ol iyândır ona ne beyân gerek

İbni Kemâl

Dest-i nigâh-ı nâzına hançer sunar hemân
Alâm-ı kalbi şerha eğer ruhsat istesem
Halil
Nihat Bey
Şerhe sığmaz derd-i dil yardı derûn-ı sînemi
Aşikâr etti bu denlügizli râzı hançerin
Enverî şerh-i gamâşık: Âşıkın gamım açma.
Ferah-bahş-ı dil-i ma’şûk olur şerh-i gam-ı âşık
Sürûd-ı bezm-ı Şîrîn nâle-ı Ferhâd-ı mahzûndur
Fuzûlî şerh-i hâsiyyet-i tûtiyâ: Sürmenin özelliğini açıklama.
Ağyâre hâk-i râhını vasfeylemezgönül
A’mâya şerh-i hâsiyyet-i tûtiyâ abes
Beliğ şerh-i kitâb: Kitabı şerh etme.
Kasd etse husûsâ ki güher-senc-i hayâlim
Bir nüktesini şerh-i kitâb dürer eyler

Nef’î

şerh-i kitâb-ı âlem: Âlemin kitabının açıklaması.
Şerh-i kitâb-ı âleme bir metn-i muhkemiz
Lafz-ı talebde ma’nî-i matlûb-ı âdemiz

Esrar Dede

şerh-i mufassal: Geniş şerh.
Metn-i fünûnu hikmetim sırr-ı şuûn-ı fıtratım
Ebhâs-ı nüh-cild-i felek şerh-i mufassaldır bana
Namık
Kemal şerh-i râz-ı mübhem-i âlemÂlemin belirsiz sırrını açma.
Olur peydâ ümîd-i neyl-i râhattan hem-i âlem
Budur faslü’l-hitâbı şerh-i râzı mübhem-i âlem

Namık Kemâl

şürûh: Şerh’ler.
Tıfl-ı dil hüsnün kitâbın anlamağıçün temâm
Kilk-i gamzen safha-i sînemde yazmıştır şürûh
behiştî
şerh-sâz: Şerh edici, açıklayıcı.
Olaydı âtıfeti şerh-sâz-ı nüsha-i cûd
Verirdi va’de-i imrûz lutf-i ferdâya

Fehim (Hoca Süleyman)

şerha: Ar. Yarık, kesik, dilim, parça.
Sînemi tîğ-ı gam ile şerha şerha yarayım
Yârelerle yâre hâlim şerhedeyim varayım
Hayatî
Kâtil nigâhın açmadı çün şerha sîneme
Bu zahm-ı zehr-i nâb nedendir neden neden

Esrar Dede

Şerha şerha eylesin sînem firâk
Eyleyim tâ şerh-i derd-i iştiyâk
Nahifi
şerha-i cism-i nizâr: Zayıf beden yarası.
Zahm-ı şemşîr ile kendimden geçersem her ne dem
Reh-güzârım şerha-i cism-i nizârımdır benim
sürûrî
şerha şerha: Dilim dilim, parça parça.
Silindi gitti hilâlin şu anda belki izi
Zavallı
Marmara’nın şerha şerha bağrından

Mehmet Akif

şerîat: bk. şer’ şerîf: bk. şeref, şerm: Far. Utanma.
Şerm eyle bu aşk-bâzlıktan
Bî-fâide cân-güzârlıktan

Fuzûlî

Nazar ettikçe ona
Rabb-i gafûr
Terledi şerm ü hayâdan ol nûr

Hakanî

Demdir ki katre-i arak-ı şerm ola bedîd
Baktıkça mihr-i rûy-ıgülşerm-sârdan
Rızayi şerm-i cürm: Suç utanması.
Mûr medh etti
Süleymân’ı, benim
Şerm-i cürmümden açılmaz dehenim

Hakanî
şerm-i isticlâ’-yı fikr: Fikir istilasından utanma.
Muhtecibtir şerm-i isti’lâ’-yı fikrimden guyûb
Muhtefîdir reşk-i istiğnâ-yı tabamdan künûz

Muallim Naci

şerm-i nâ-dânî: Pişmanlık utanması.
Şerm-i nâ-dânî olurdu mûris-i nakd-i helâk
Hod-pesendî tesliyet-bahşâ-yı cühhâl olmasa

Nâbî

şermî: Utangaçlık.
şermî-i cürm: Suçtan dolayı utanma.
Deldi bağrım yaktı cânım eyledi hayrân beni
Hevl-i mahşer bîm-i dûzah şermî-i cürm ü hatâ
Nahifi
şerm-sâr: Utangaç.
Vasfını rûh-ı Felâtûngûş edip olmakdadır
Alem-i berzahda hâlâ şerm-sâr rûzigâr

Akif Paşa

Her nesîm-i cân-fezâ ki ol zülf-i pür-çînden çıkar
Şerm-sâr eyler kohusu müşgi kim
Çîn’den çıkar
Nizamî
şerm-sâr-ı ruh-ı pür-tâb: Güzellik dolu yanağın utanması.
Şerm-sâr-ı ruh-ı pür-tâbının âh
Ma’zeret-hâhım olan baht-ı siyâh-rûgibi

Nâilî
şermende: (ojj o Far. Utanmış, mahcup.
Ağyârı cevr ile ne var ey şûh öldürüp
Erbâb-ı aşkı lutf ile şermende eylesen

Nâilî

Dişlerin dürrün görüp şermende olmasın diye
Jâlelerden goncanın ağzına dendân ettiler

Behiştî
tozlu çevrelerde, o iftirâ-âmîz
Muhit içinde görünmekte, kirli şermende
Ziya
Gökalp
Lâübâli idi sohbette velî kılsa sükût
Halkı şermende ederdi edeb ü erkânı

Sürûrî
(Kânî’nin vefat tarihi)
şermende-i hat: Utangaç yanaklı.
Yâr şermende-i hat biz dahi şermendesiyiz
Halk ile kendi için ettiğimiz arbedenin

Nâbî

şermende-i ihsân: İhsanla utandırma.
Tegâfül gösterip şermende-i ihsân eder, yoksa
Adûdan merd olan fursat deminde intikam almaz
beliğ
şerr, şer: Ar. 1. Fenalık, kötülük. 2. Kavga, gürültü. c. şürûr.
Ne dedim tevbeler olsun bu da fi’l-i şerdir
Benim özrüm günehimden iki kat bed-terdir
Şinasi
Hayırdan şerri çok sever işlemeğe becidd iver
Nefsinin dileğin kovar nefs evine düştü gönül

Yunus Emre
(iv-: acele etmek)
şürûr: Şerr’ler.
Yok şübhe ki istemiş de
Yezdân
Kalmış bu şürûr içinde insân
Tokadizâde Şekip Bey
şerâret: Şerirlik, kötülük, fenalık.
Her kimin var ise zâtında şerâret küfrü
İstilâhat-ı ulûm ile
Müselmân olmaz

Fuzûlî

şerîr: Şer yapan, kötülük ve fenalık yapan. c. eşrâr, eşirrâ.
eşrâr: Şerîr’ler.
Seyyid-i nev’-i beşer deryâ-yı dürr ü ıstıfâ
Kim sepüptür mu’cizât-ı âteş-i eşrâra su

Fuzûlî
(sepüptür: saçmıştır)
İhtirâz et gördüğün her şahsa etme idimâd
Gâh olur gafletle insân hem-dem-i eşrâr olur
Abdülaziz
Mecdi Efendi
şirret: Şerir olma, şerirlik, ahlaksızlık; hiddet, gazap, hırs.
Ne demek!
Dörde kadar evlenir erkek, demeye
Kalmadan başladı şirretliğe.
Kızmaz mı kafam

Mehmet Akif

şerze: Far. Kudurmuş, kuduruk.
şerze-i şîr-i ücem: Yırtıcı arslanın kudurukluğu.
Tâbiş-i tîğını der pençe dem-i heycâda
Görse teb-lerze tutar şerze-i şîr-i ücemi
Beliğ şest, şast: bk. şast.
şeş: Far. Altı sayısı.
Kâheteyn’indegelir nakş çü dâim iki şeş
Ne sebebten ola pâ-beste-i şeşder nergis
Nizamî
şeş-cihet: Altı taraf, (ön, arka, sağ, sol, yukarı ve aşağı).
Alemin hakanı sultân
Ahmed-i âlî-himemem
Kim sadâ-yı şevket ü şâniyle pürdür şeş-cihet

Nedim
şeş-cihât: Altı yön.
Mümkinâtın her biri âyîne olup kendüye
Rû-yı kesretten cemâlingösteriptir şeş-cihât
gaybî (gösteriptir: göstermiştir)
şeş-cihât-ı ma’rifet: Marifetin altı yönü.
Cevher-i ferdim heyûlâ-yı tasavvurdan beri
Şeş-cihât-ı ma’rifet kevn ü mekânımdır benim
nef’î
şeş-der: Altı kapı.
Şeş-der-i ışka bırakıp zâr edelden gönlümü
Benleri fikri nigârın nakşa döndü ol zârda

İbni Kemâl

şeş-der-i çerh: Feleğin altı kapısı.
Yek yekledir müretteb bâzî-i şeş-der-i çerh
Bin kerre zâr olursan bir kez dü-bâragelmez

Nâbî

şeş-der-i dehr: Dünyanın yedi kapısı.
Zâr edip şeş-der-i dehr içre verir renc ü keder
Gâh nerrâd-ı felek âdemi bir pulluk eder

Muallim Feyzî

şeş-der-i gam: Gamın altı kapısı.
Şeş-der-i gamda zâr kıldı gönül
Olmadı vaslının kapısı küşâd
Bâkî
şeş-der-i ikbâl: Talihin altı kapısı.
Alim-i bergeşte-hâlem şeş-der-i ikbâlde
Baht-ı zâr-ı hîle-bâzî bir dü-şeşgöstermesin
Şehrî
şeş-hâne: 1. Altı oda. 2. Namlusunda altı yiv bulunan tüfek.
Bir hâneye mâlik değilim ben şu cihânda
Kuttâ’-ı tarîkin dahi şeş-hânesi vardır
Pertev Paşa
(Mülkiye Nâzırı
Mehmet Said)
Eline alsa eğer şeş-hâne
Teng ederşeş-ciheti insâna
Yenişehirli Avni
şeş-per: 1. Altı kanat. 2. Altı dilimli topuza verilen isim.
Bir avuç gevher saçardı âleme gûyâ kefin
Saldığınca düşmenegâhî murassa şeş-peri

Nef’î

Şeş-perinden başım ayrılmak geliptir başıma
Gûyiyâ bir gûydur kim oldu çevgândan cüdâ
enverî
şeş-zebân: Altı dil.
Hasret-i la’liyle bağrın yaktı lâle âh ile
Şeş-zebân ile derûnî derdini etti beyân
Nuri
şeşüm: Far. Atlı.
Oldukta şeşüm-i sipihre vâsıl
Bercîs’e saâdet oldu hâsıl
Bâkî
şetâret: Ar. Keyif, neşe, zevk; şenlik, sevinç.
Nef’îyim kimse benim gibi şetâret edemez
Hîç bir kimsede dahi derd-i nihânım çekemez

Nef’î

Gül meclisinde dâimâ bülbül şetâret etmede
Pervâne-i bî-çâreyi nâr-ı mahabbet etti kül

Şeyhülislam Yahya

Bülbül şetâreti gül-i handân güldürür
Taklîd-i zâğ kebk-i hırâmânı güldürür

Şeyhülislam Yahya

şetâret-pûş: Sevinç kaplayan.
Açın şu perdeyi: Bir bezm-gâh-i nûş-â-nûş
Münâdimîn-i tarab ser-be-ser şetâret-pûş

Tevfik Fikret

şâtır: 1. Neşeli, keyifli, şen. 2. Büyük bir kimsenin yanında gitmekle görevli kimse.
şâtır-ı endîşe: Düşünce görevlisi, düşünce tatarı.
Bırakır onu dahi sâyesi gibi yolda
Olsa ger şâtır-ı endîşe ile pâ-der-pâ

Nef’î

şett: Ar. Ayrı ayrı olma, dağınık olma.
Zulmet-i cürmü ne ola nûr-ı kerem mahvetse
Zülf-i şebperde-i rû-yi meh-i tâbân olmaz
Tâlib-ı Kadim (Bosnalı)
şettâ: 1. Dağınık, çeşitli. 2. Gazetelerin siyasetten bahsetmeyen kısmı.
Ederdi anda da isbât-ı fazl ü ehliyet
Açılsa bahs birinden ulûm-ı şettânın
recaizade Ekrem
şevâhik: bk. şâhika.
şevâib: bk. şâibe.
şevher: Far. Koca, eş.
Olup şevherin san’atı küze-ger
Sebû gibi koydu o da hâke ser

Keçecizade İzzet Molla

şevk: Ar. 1. İnsanda bir şeye karşı meydana gelen meyil, heves, arzu. 2. Türkçede ışık anlamına da gelir. c. eşvâk.
Dolup şevk ü tarabla ser-be-ser dünyâ gam u endûh
Adem-âbâd mülkünden de sad-menzil baîd olsun

Nedim
Bu şevk ile geçti rüzgârım
Destimde değildi ihtiyârım

Ziyâ Paşa

Bezm-ı Cemşîd’te devrân ki kadehlerle döner
Şevk tâ-be-seher raks-ı mükerrerle döner

Yahya Kemal

şevk-ı bintiyyet: Kızlık arzusu.
Kiminde şevk-i bintiyyet ki asla olmamış makdür
Görür tahyîl-i zevciyyetle bin rüyâ-yı dürâ-dür

Abdülhak Hâmit

şevk-ı cemâl: Güzellik ışığı.
Şevk-i cemâl yâri nejder şerh edip gönül
Gün gibi ol iyândır ona ne beyân gerek

İbni Kemâl

şevk-ı cennet: Cennet arzusu.
Şevk-i cennette değil havf-i cehennemde değil
Züd züd ehl-i riyâ olsa vuzükaydında

Nâbî

Şevk-i cennetle hayâlim meşgül
Yüreğim havf-ı cehennemle melül

Tevfik Fikret

şevk-ı cûd u himem: Yardım ve cömertlik arzusu.
Şevk-i cüd ü himemi cümleye mebzül ü revâ
Cüy-i feyz ü keremi âleme mecrâ vü sebîl

Âdile Sultan

şevk-ı derûn-ı âteşin: Ateşli iç arzusu.
Mebhas-ı vahdette ettikçe yakînim izdiyâd
Eyledi şevk-i derün-ı âteşînim izdiyâd
Besîm
şevk-ı fUâd: Gönül arzusu.
Yegâne şevk-i fuâdı yatakta bî-dermân
Onun ümîd-i halâsıyle rühu pür-halecân

Tevfik Fikret

şevk-ı füzûn: Artan heves.
Sanma cefâlarla ben fârig olam aşktan
Her biri bir şîve-i şevk-i fuzündur bana

Şeyhülislam Yahya

şevk-ı gîsû: Saç arzusu.
Şevk-i gîsü ile âhım ne ola çıksa çerhe
Alemin menzili yok burc-ı bedenden gayrı

Nâbî

şevk-ı gül-i ruhsâr: Yanak gülünü arzulama.
Şevk-i gül-i ruhsârın gönlümde nümâyândır
Kim eylemez aksin mirât-ı cilâ-dâde

Nâbî

şevk-ı hevâ-yı aşk: Aşk arzusunun isteği.
Girdâbı dâire tutar emvâcı raks eder
Şevk-i hevâ-yı aşk ile deryâ-yı vahdetin

Nâbî

şevk-ı hizmet: Hizmet arzusu.
Mezhebinde sana eyler sitem ü nâzı helâl
Şevk-i hizmetle eden dîdesine hâbı harâm

Nâbî

şevk-ı hûrşîd-i cemâl: Güzellik güneşini arzulama.
Şevk-i hürşîd-i cemâlinde dehânından eser
Bulmadım zerrece hîç oldu kamu mâ-hasalım

Necati Bey

şevk-ı hücûm-ı aşk: Aşk hücumunun coşkunluğu.
Şevk-i hücüm-ı aşk ile her şeb
Neşâtiyâ
Sad vecd ü hâlgâh nihân geh bedîd olur
Neşatî
şevk-ı hüsn: Güzellik arzusu.
Hep şevk-i hüsndür sebeb-i güft-gü-yı râz
Hüsn olmasa ne olurdu aceb hâlimiz bizim

Nâbî

şevk-ı hüzn-engîz: Hüzün veren arzu.
Ne hoş bir şevk-i hüzn-engîzdir ihyâ eder leyli
Bu vâdî-i süküt üstünde mehtâbı vefâ-perver

Abdülhak Hâmit

şevk-ı i’tilâ: Yükselme arzusu.
Sen, ey mâh, ey muallâ menba’-i ulviyyet-i sevdâ
Kılarsın kalb-i meftürumda şevk-i i’tilâ peydâ

Tevfik Fikret

şevk-ı kudûm-ı yâr: Yârin ayak basma arzusu.
Şevk-i kudüm-ı yâr ile olmakta çâr çeşm
Gayre nigâh-ı nâzı yine der-miyân iken

Nâbî

şevk-ı kûy: Köy, mahalle arzusu.
Meşhedimdenşevk-i kûyunla revdndır kan henüz
Görmedi tîğin benim
Kâ’be’mde bir kurbân henüz
Yenişehirli Avni
şevk-ı la’l: Dudak arzusu.
Vücûd-ı nâ-tüvânem zinde-veştir şevk-ı ladinle
Eğerçi mürdeye cân olmaz ey rûh-ı revân âteş

Behiştî

şevk-ı la’l-i yâr: Yârin kırmızı rengini arzulama.
Gerçi mey içmekten oldu bezmde hûş-yâr
Şevk-i la’l-iyâr eder lâkin beni her bâr mest

Hayâlî Bey

şevk-ı mihr: Güzellik arzusu.
Hani bir merdüm-i dîdem gibi demler sürmüş
Şevk-ı mihrinle senin yaş yaşamış gün görmüş
Cinânî şevk-ı müdâm-ı va’de-i ferdâ: Yârının verdiği sürenin devamlı olma isteği.
Şevk-ı müdâm-ı va’de-i ferdâyı dinlemez
Reşk ona kim cihânda bugün buldu yârını
Nedim şevk-ı nigâh-ı rağbet: İtibarlı bakışı arzulama.
Şevk-i nigâh-ı rağbetidir

Nâbî

ye bu şiir
Memdûh-ı nâz-perver-i âlî-cenâbının

Nâbî

şevk-ı ruh: yanak arzusu.
Şevk-i ruhunla baştan ayağa yanar çerâg
Râh-ı hevâda etti meğer terk-i ser çerâg

İbni Kemâl

şevk-ı ruhsâr: Yanağının arzusu.
Şevk-i ruhsârın ile nâleler etsem pür-sûz
Olamaz bülbül-i şûrîde hem-âvâz bana

Koca Râgıp Paşa

Sanma bülbül gibi şeydâ-yı gül-i bâğız biz
Şevk-ı ruhsârın ile lâle-i pür-dâgız biz

Behiştî

şevk-ı sefer: Sefer arzusu.
Şevk-i seferle pür-heyecân oldu tuğlar
Bâd-ı zaferle
Mısr’a vezân oldu tuğlar

Yahya Kemal

şevk-ı sühan: Söz söyleme arzusu.
Perde-i gaybde ma’nî gibi âsûde iken
Nâbîyâ şevk-i sühanperde-bîrûn etti beni

Nâbî

şevk-ı şehâdet: Şehadet arzusu.
Sanmayın; şevk-ı şehâdetle coşan bir kan var
Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var

Mehmet Akif

şevk-ı şûrîde: Karışık, perişan neşe. büt’ün hânemi teşrîfni gûş etti meğer
Şevk-ı şûrîdeyi gördüm gelir ammâ ne gelir

Nedim
şevk-ı şem’-i hüsn
Güzellik mumunun arzusu.
Terk edip tâc u kabâyı şevk-işem’-i hüsnüne
Kendimipervâne-âsâ bir nemed-pûş eyledim
Bâkî
şevk-ı taâm: Yemek arzusu.
Dendânlar oldu rîhte-i süfre-i fenâ
Tennûr-ı mi’de pür yine şevk-i taâmdan

Nâbî

şevk-ı ten: Ten arzusu.
Şevk-i ten ile cûda olup pâre pâre mevc
Agûş açtı hasret ile kadd-i yâre mevc

Nâbî

şevk-ı tecellî: Tecelli arzusu.
Teâküs etmese şevk-i tecellî inlemez diller
Hurûşu hep cibâlin aks-i te’sîr-i sadâdandır

Nevres-i Kadim

şevk-ı teşrîf: Şereflenme arzusu.
Şevk-i teşrifin ile kadd-i sürâhî hamdır
Bûse-i la’lin için çeşm-i kadehpür-nemdir

Nâbî

şevk-ı vaslî: Kavuşma ile ilgili arzu.
Meczûb-ı şevk-i vaslî olup
Râtıb ol mehin
Ki cezr ü geh medd eder etmez karâr mevc
Râtib (Bey)
şevk-ı visâl: Kavuşma arzusu.

Nâbî

ne kayd-ı girân-ı gam u derdin hamıdır
Yetiş ey Hızr-ı meded-res ki inâyet demidir

Nâbî

şevk-ı yâr: Yâri arzulama.
Kûyunugörmekle dilde sâkin olmaz şevk-ı yâr
Kâni olmaz cennet-ı Firdevs’e dîdâr isteyen

Ahmet Paşa

şevk-ı zülf: Saç arzusu.
Şevk-i zülfünle olsa dil ber-dâr
Kıla câniyle rismândan hazz

Behiştî

eşvâk: Şevk’ler, arzular, istekler.
Eşvâkıma dar gelir de eb’âd
Eyler fikrim fezâlar îcâd

Mehmet Akif

Envâr içinde âlem, eşvâk içinde her yer
Fasl-ı bahârdır bu, ey dil-ber-i semen-ber
Recaizade Ekrem
şevk-âlûd: Şevkli.
Onun firâkı olurken içimde zehr-efşân
Nasıl görür gözüm âsâr-ı fecri şevk-âlûd

Tevfik Fikret

şevk-efzâ: Musikide bir makam adı.
Misâl-i bülbül ü şeydâ olup hânendeler gûyâ
Okunsun fasl-ı şevk-efzâ tutup âfâk-ı dünyâyı

Enderunlu Vâsıf

şevk-engîz: 1. Şevk arttıran. 2. Musikide bir makam adı.
Bezm-i gamda çeşmimiz birşm’-işevk-engîz olur

Nef’î

şevket: Ar. Heybet, büyüklük, azamet (padişahlar için kullanılırdı)
Âlemin hakanı sultân
Ahmed-i âlî-himemem
Kim sadâ-yı şevket ü şâniyle pürdür şeş-cihet

Nedim
şevket-i hüsn: Güzellik heybeti.
Hüsn-i ta’bîr verir ma’nîye hüsn-i diger
Şevket-i hüsne çok imdâdı olur üslûbun

Nâbî

şevket-ı İslâm’
İslamın büyüklüğü.
Şükûh-ı kevkeb-i şân ü şevket-ı İslâm
Olur mu pâzede-i utüvv ü fütûr

Nâbî

şevket-i sultân: Sultanın büyüklüğü.
Etse bir iklîme ger bezl-i saâdet-gû gibi
Her gedâ-yı bî-nevâsı şevket-i sultân bulur

Nef’î

Şevvâl: Ar. Arabî ayların onuncusu olup ilk üç günü
Ramazan bayramıdır.
Selh-ı Şa’bân ile oldu lâtû işret nâ-bedîd
Gurre-ı Şevvâl ile yazdı felek mensûr-ı îd

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Şevvâl geldi ârzû-yı îd kalmadı
Esbâb-ı şevka niyyet-i tecdîd kalmadı

Nâbî

Vücûdudur veren âhir-zemâna zîb ü şeref
Nite ki îd-i hümâyûn ile meh-ı Şevvâl

Necati Bey

şey3: Ar. Vücut, varlık; nesne, mevcudatın her biri. (söz ve eşyada kullanılır.) c. eşyâ.
Sükût-ı leyl ile hâbîde her taraf, her şey
Bu rûh-ı sâmiti etmez müheyyic ü nâlân

Ahmet Hâşim

Avcılık bir şikâr şey mi aceb
Gönül avla budur nişân-ı edeb
Mehmet

Memduh Paşa

Her şey cihânda pâ-zede-i inkılâb olur
Bir gün gelir bugünkü şerer âfitâb olur
Abdullah
Cevdet
şeyden li’l-lâh: Dilenmek sözü “Allah için bir şey” demek.
Hindû-yı şeb micmer-i mâh ile şey’en-li’l-lâh eder
Bir kızıl altın ona her gün verir benzer güneş

Nef’î

Zâhiren derse şey’en lillâh
Alır elbette o hâh ü nâ-hâh

Sünbülzade Vehbi

eşyâ: Şey’ler, mevcut olan nesneler.
Der-i ilminde müstamel nice mâhiyet-i âlem
Reh-i hükmündepâşîdegüher-i hâsiyyet-i eşyâ

Nâbî

Eşyâ dediğin şu müncemid nûr
Eşkâl-i bedîa-i cihândır
Abdülaziz
Mecdi Efendi
Bütün rûhumla müz’ic bir cemâdiyet olur nâim
Kesâfetten ibâret bir tecellî arz eder eşyâ

Tevfik Fikret

şeyb, şeybet: Ar. Saç sakal ağarması, ihtiyarlık.
Sûz-ı ışka mâ’iliz ehl-i şebâbız vâizâ
Berf-i şeyb anma bize kim meclisi serd eyledin

Behiştî

Krk yaşında sûret döner kara sakala ak iner
Bakıp şeybetingöricek yoldurmağa düştü gönül

Yunus Emre
(göricek: görünce)
şeydâ: Far. Divane, delicesine âşık, çılgın.
Gerçi cânândan dil-i şeydâ için kâm isterim
Sorsa cânân bilmezem kâm-ı dil-i şeydâ nedir

Fuzûlî

Ey Nedîm, ey bülbül-i şeydâ niçin hâmûşsun
Sende evel çok nevâlar güft ü gûlar var idi

Nedim
Azâr-ı hezâr etse de, vazgeçse de benden
Geçmez yine şeydâ gönül, o gonca dehenden
Hacı
Arif Bey
şeydâ-yı gül-i bâğ: Bağ gülünün çılgını.
Sanma bülbül gibi şeydâ-yı gül-i bâğız biz
Şevk-ı ruhsârın ile lâle-i pür-dâgız biz

Behiştî

şeydâ-yı Rahmân: Rahmanın şeydası.
Leylî-ı Mecnûn benim şeydâ-yı
Rahmân benim
Leylî yüzün görmeğe
Mecnûn olasım gelir

Yunus Emre

şeydâ-yı sühan: Söz şeydası.
Zülf anılsa uzatır bahs-i cünûn silsilesin
Nice dîvâne-i ma’nâ nice şeydâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

şeyh: Ar. Şeyhûhat’ten; 1. Yaşlı adam, ihtiyar. 2. Tekke veya zaviyenin reisi. 3. Kabile ve aşiret reisi (Arabistan).
Tekellüf ber-taraf ey şeyh sen vaz’-ı tasallüf kıl
Sühan-dânân-ı mahvın fazl ile irfânı yokluktur

Esrar Dede

Cenâb-ı şeyhe ta’rîz eyleyip rindân ne hoş derler
Bize kâfir-i bî-dîn diyen bâri
Müslümân olsa
Yenişehirli Avni
Süm-i semend-ı Hazret-ı Sultân
Ahmed’e
Müştâk-ı rûy-mâl idi hakka ki şeyh ü şâbb

Şeyhülislam Yahya

Şeyh uçmazsa kerâmetle eğer
Mu’tekidler uçurur tâ-be-kamer

Yenişehirli Avnî

şeyh-i cihân: Cihan şeyhi.
Meş’al-i kâfile-i ehl-i yakîn
Hazret-i şeyh-i cihân
Sadreddîn

Hakanî

şeyh-i kâmil: Olgun şeyh.
Hayât-ı câvidânı şeyh-i kâmilden suâl ettim
Ölümden evvel ölmektir deyince intikâl ettim
Şeyh Sâdık
şeyh-i kebîr: Büyük şeyh.
Elli yıldır ki müsellem sana seccâde-i nazm
Şimdi sensin şuarâ zümresine şeyh-i kebîr

Nâbî

şeyh-i kerâmât-fürûş: Kerametler satan şeyh.
Nüshan maraz-ı aşka ilâc eylemedi hîç
Ey şeyh-i kerâmât-furûş ez de suyun iç

Sâbit

şeyh-i meded-kâr: Yardım eden şeyh.
Nerm eylese
Yahyâ o civânın dil-i sahtın
Bir himmet eder şeyh-i meder-kâr elin öpsem

Şeyhülislam Yahya

şeyh-i murâkıb: (kendini)Koruyan, murakabeye çeken şeyh.
Urup vahdetten ey şeyh-i murâkıb dem açılmazsın
Büründün hırkaya kunfuz gibi muhkem açılmazsın

Sürûrî

şeyh-i riyâ-kâr: Riyakâr şeyh.
Pâlâs-pâre-i ihlâsımızla rûz-ı hesâb
Cenâb-ı şeyh-i riyâ-kâra bir külâh ederiz

Ziya Paşa

şeyh-i şehr: Şehir şeyhi.
Geçmişim bâdeden aslâ dönüşüm yok içerim
Şeyh-i şehr içme diye bana verirse sevgend

Behiştî

şeyh ü şâbb: İhtiyar ve genç. mec. Herkes, halk.
Var mıydı kimse bende olan derde uğramış
Şunda huzûr içinde yatan şeyh ü şâbbtan

Kemalzâde Ekrem Bey

şeyhü’l-harem: Eskiden harem-i şerifte halife tarafından memur bulunan zat.
Bu demde kim şâm u seher mey-hâne bâğa reşk eder
Mest olsa dil-ber sevse ger ma’zûrdur şeyhü’l-harem
nef’î
şeyhü’l
İslâm: İslamiyet’te dinî işlerin reisi.
KA’be-ı İslâm’dır dersem aceb mi sâhibin
Şeyhülislâm eylemiş lutf-ı Hudâ-yı
Müsteân

Nef’î

Hâdî-i vâdî-i dîn bed-reka-i râhî yakîn
Pey-rev-i müctehîdin hazret-işeyhü’l
İslâm

Nef’î

şeyhâ: Ey şeyh.
Şeyhâ inâyet eyle naksım var ise söyle
Ben görmedim risâle “dîvâne-râ-kalem nîst”

Esrar Dede
(dîvâne-râ-kalem nîst: delinin kalemi yoktur)
şeyn: Ar. Leke, kusur, ayıp.
Tîre çeşmim aydın etsin ruhların ey hûr-ı în
Hâke pertev salsa gelmez zerrece
Hûrşîd’e şeyn
Aşkî (Tireli)
Şâiriz şeyn verir şânımıza
Giremez fâhişe dîvânımıza

Nedim
Hubb-i câha düşen erbâb-ı mihen
Kendüye hâzır eder çok şeyn

Sünbülzade Vehbi

şeytân: İbr.
>“haşatan”dan >
Ar. şeytan, iblis. c. şeyâtîn.
Kesmezem ağyâr cevri ile cânândan ümîd
Kim kesilmez hafi şeytân ile îmândan ümîd Avni
Ayıptır âkıle şeytân beni aldattı demek
Kendi neftimdir eden nefsime ilka-yı fesâd

Nâbî

Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize
Fikr-i kavmiyyeti şeytân mı sokan zihninize

Mehmet Akif

Hicvedersem hâini zâhid günâh ettin deme
Dîn-ı İslâmda sevâbtır çünkü şeytân taşlamak
eşref
şeytân-ı merîd: İnatçı şeytan.
Arsa-gâh-ı îd içinde görüp ağyârı dedim
Kurtulurmuş habsten bayrâmda şeytân-ı merîd

Behiştî

şeytân-ı recîm (racîm): Lanetlenmiş, taşlanmış şeytan.
Zâhidâ yanına gelmez idi şeytân-ı racîm
Kendi nefsimde nihân olmasa şeytân dediğin
Yenişehirli Avni
Biri
Rahmân-ı Ruhîm biri şeytân-ı recîm
Onun yazuğu müzdü sevgisine taallulktur

Yunus Emre
(yazuk: günah)
şeytân-sıfat: Şeytan gibi.
Çıkarır âdemi şeytân-sıfat cennetten
Şâh-ıgendüm gibi ol kadd-i nihâli küçücük

Neşet (Hoca Süleyman)

şeyâtîn: Şeytanlar.
Nass-ı kâtı’ olalı âleme tîğ-ı şer’î
Edemez âdemi devrinde şeyâtîn idlâl

Taşlıcalı Yahya Bey

şeytânı: Şeytana yakışır şekilde.
Etti adlin o kadar râh-ı dalâli münsedd
Hâtıra yol bulunmaz vesvese-i şeytânî

Nef’î

şeytanet: Şeytanlık, kurnazlık.
Şeytânetten dûr olan hak-gûyâ sad efsûs kim
Her sözü merdûd olur Allah’a isnâd etse de

Namık Kemâl

şeyyâd: Ar. Şeyd’den; 1. Sıvacı. 2. Riyakâr, yüze gülen. 3. Kendini helak eden.
Zerk deryâsında bir hâşâktir kim çizginir
Sûfî-işeyyâd kim devrân tutup eyler semâ’

Fuzûlî
(çizgin-: dönmek, dolaşmak)
Adâb ile baspâyını hâk-i der-i yâre
Ey zâhid-i şeyyâd bu seccâde değildir

Bağdatlı Ruhi
şıhne: Ar. Eskiden şehir muhafızı, zabıta memuruna verilen isim. gamze kor mu gönüllerde nakd-i âsâyiş
Misâl-i şıhne ki teklîf alır dükkânlardan

Nâbî

Şıhne olsan düzd-i medyûnu kalırsın farktan
Düzd-i medyûnun yekûn olmaz husûsa defteri

Nazîm (Yahya)

şıhne-i şehr-i Ramazân: Ramazan ayının zabıtası.
Yevm-i şekk niyyetine şıra sıkarken yârân
Sık boğaz etti basıp şıhne-i şehr-ı Ramazân

Nedim
şıhne-i Tebrîz: Tebrizin muhafızı.
Câm-ı emeli, kırmadan, ol şıhne-ı Tebrîz
Mümkündür eder bâde-i hûnin ile leb-rîz
abdülhak Hâmit
şıkk: Ar. 1. İkiye bölünmüş şeyin her parçası. 2. Bir işin iki cihetten her biri.
Bir hud’adır bu, hud’a-i harbiyye belki de
Vârid ikinci şıkk ise vâriddir ilki de
abdülhak Hâmit
şîa: Ar. 1. Taraflılar, yardımcılar. 2. Hz. Ali ve
Ehl-ı Beyt’e sevgide aşırılığa kaçan ve
Hz. Peygamber (s. a. s.)’in ölümünden sonra halifelik hakkının kıyamete kadar
Hz. Ali nesline ait olduğu fikrini iddia eden, bazı dinî anlayışları kabul etmeyen kişilerin genel adı.
Diğer ismi de
Şiilik ve
Alevilik’tir.
Her kişverinde kırmağa zencîr-ı Şîa’yı
Azmetti askerin ulu kişver-küşâları

Yahya Kemal

şiâr: Ar. 1. Alamet, işaret, iz. 2. Ayırıcı işaret, ayırt edici âdet. 3. “İyi, üstünlük veren işaret, âdet” anlamlarında birleşik kelimeler yapar.
Onlara zulüm medâr olmuştu
Cem’-i emvâlşiâr olmuştu

Nâbî

Serverlik ister isen üftâdelik şiâr et
Kim düşmeden ayağa çıkmadı başa bâde

Fuzûlî

şiâr-ı âile: Aile işareti. aşka çiğnetemem ben şiâr-ı dileyi
Elimle mahv edemezsem eğer o hâileyi

Abdülhak Hâmit

şiâr-ı dil-i zâr: İnleyen gönlün işareti.
İzhdr-ı kîn şiâr-ı dil-i zârımız değil
Ağydr ile ciddl bizim kârımız değil

Nâbî

şiâr-ı halk-ı cihân: Cihan halkının âdeti.
Şiâr-ı halk-ı cihân şimdi bî-fevâlıktır
Hulûs ü sıdka bedel sâde âşnâlıktır
Yümnî (Süleyman)
şiâr-ı hîç-kesân: Hiç kimsenin işareti.
Şiâr-ı hîç-kesândır rızâ’-i nâ-çârî
Hilâf-ı meşreb-i himmet şekûru neyşer

Nâilî
şiâr-ı îmân: İman işareti.
Tevekkül öyle yaman bir şiâr-ı îmândı
Ki kahramân-ı fazâil denilse şâyândı

Mehmet Akif

şiâr-ı ma’nî: Mana ile ilgili işaret.
Şeh-bâz-ı felek mesîr-i mazmûn
Şâhî n-i mülk şiâr-ı ma’nî
Ünsî
kerem-şiâr: Kerem gösteren.
Affet beni ey kerem-şiârım
Yoktur onu terke iktidârım
Tokadizâde Şekip Bey
şibh: Ar. Bir şeyin benzeri, misli.
Ey şibh ü şerîkten münezzeh
Sırr-ı ezel ü ebedten âgeh

Fuzûlî

şebeh: Benzer, benzeyiş, misl.
Sana ey nûr-ı mücessem nice teşbîh edeyim
Yoğiken vech-işebeh tâze nihâl çemeni

İbni Kemâl

şebîh: Benzeyen, benzeyici.
Şâm-ı Kadr olur idi halka-i zülfüne şebîh
Olsa görünür tecellinden o şâm içre seher

İbni Kemâl

Kim ki var misl ü şebîhi bulunur âlemde
Münhasır sana fakat rütbe-i nefy-i endâd

Nâbî

La’lin şebîhi gonca diyenler açıldılar
Sığmaz benim bu gûne büyük söz dehânıma

Koca Râgıp Paşa

şebîh-i gonca’
Goncaya benzeyen.
La’linşebîh-i gonca diyenler açıldılar
Sığmaz benim bu gûne büyük söz dehânıma
koca Ragıp Paşa Şibl: Aslan avrusu.
Şiblü’l-esed: Aslan
Yavrusu.
Dil, hâsıl kaldı şevka meclûb
Şiblü’l-esed aldu bebre mağlûb
Müslim
Nâci
şidâd: bk. şiddet.
şiddet: Ar. Sertlik, berklik, hiddet, katılık, ziyadelik; çokluk. c. şided, şedâid.
Dest-i berhem-zen olursan ne kadar şiddet ile
Kâmet-i nâzenîne etmez yine teklîf-i kıyâm

Nâbî

Darb-ı şiddet ile basdıkça kalemle kalayı
Av’aveyle kaçışırlardı misâl-ı Ktmîr
Eşref
Bakın hevâ ne güzel açtı incilâ buldu
Deminki velvele, şiddet sükûn-pezîr oldu

Tevfik Fikret

şiddet-i bâd-ı sabâ: Sabah rüzgârının şiddeti.
Şiddet-i bâd-ı sabâdan sakınıp şem’-i ruhun
Sanemâ zülf-i şebin üstünde oldufânûs
Enverî
şiddet-i efkâr: Fikirlerin şiddeti.
Her kadeh devrinde bir seyr eyleyip ruhsârını
Şiddet-i efkârı ol sûretle ta’dîl eylerim

Muallim Naci

şiddet-i kahr: Öfke şiddeti.
Şiddet-i kahrın ile lerzeye geldi düşmen
Kuvvet-i adlin ile buldu cihân istihkâm

Cevrî (İbrahim Çelebi)
şiddet-i tasmîm: Kafi, kesin.
Öyle bir şiddet-i tasmîm ile çıktım ki yola
Karşıma çıksa eğer seng-i mezârım dönmem

Abdülhak Hâmit

şedâid: Şiddet’ler.
Ömr olsa da binlerce şedâid ile meşhûn
İnsân yaşamaktan yine memnûn, yine memnûn

Mehmet Akif

şedâid-i eyyâm: Günlerin getirdiği şiddetler.
Görür şedâid-i eyyâma karşı dûşunda
Siper vazifesini lime lime bir abacık

Mehmet Akif

şedîd, şedîde: Şiddetli, sert, katı, sıkı. c. şidâd.
Olsa da münkirin inkârı şedîd
Sözünü etme kasemle teşdîd

Nâbî

Bir kemiktir, hıncı lâkin yıldırımlardan şedîd
Bir şehîdin göğsüdür, lâkin ne müdhiş bir şehîd

Midhat Cemal Kuntay

şidâd: Şedîd’ler.
Bûse-gâh-ı kademi küngüre-i arş-ı azîm
Rîze-hâr-ı niamı dâire-i seb’-işidâd

Nâbî

Hârik-ı âdet mi değil bî-imâd
Ola kıyâm üzre bu seb’-işidâd
Nahifi
şifâ: Ar. 1. İlaç, deva, çare. 2. Hastalıktan
iyi olma, sağalma.
Gönül şifâ vü maraz kimden olduğun bilmiş
Ne hindibâ taleb eyler, ne râziyâne arar
Hâmi (Hâmi-ı Âmidî)
Vermedi sadra şifâ buncılayın ibn-i hakîm
Beden-i müle dahi etmedi bahş-ı dermân
Şinasi (sadra şifa ver-: gönlü ferahlatmak.)
Vuslat-ı yâr için ağyâre müdârâ eyler
Zehr içer âşık-ı dil-haste şifâ niyyetine
Ragıb (Bursalı Ahmet Efendi)
şifâ-yı sadr: Gönlü ferahlama; öc almış olma.
Şifâ-yı sadre sebebtir ederse de düşnâm
Bu mîve telh ise de nahl-i dil-keşimdendir

Nâbî

şifâ-yı vasl: Kavuşma şifası.
Şifâ-yı vasl kadrin hecr ile bîmâr olandar sor
Zülâl-i zevk şevkin teşne-i dîdâr olandar sor

Fuzûlî

şifâ-hâne: Şifa evi.
Cemî’ vakt şifâ-hâne-i şifâsından
Cemî’ halka müyesser cemî’ derde devâ

Keçecizade İzzet Molla

Kim i’tibâr eder bu şifâ-hânede bize
Ma’cûn-ı nev-sirişte-i nâ-âzmûdeyiz

Nâbî

Nâilî
nahvet ü câh ehli muammer olmaz
Kimse zehri bu şifâ-hânede tiryâk edemez

Nâilî

şifâ-hâne-i lutf: Lütuf şifa evi.
Ger şifâ-hâne-i lutuftan içe şerbet-i hâs
Yerekân renci ile olmaya ebter nergis
Nizamî
şifâ-pezîr: Şifa bulan, iyileşen.
Olmaz yine marîz-i mahabbet şifâ-pezîr
Rûy-ı zemîne bir dahi Îsâ gelir gider

Nâbî

şifâ-sâz: İyi eden.
Ey şifâ-sâz-ı belâ-yı âfât
Melce-i cümle usât-ı arasât

Hakanî

şifâ-yâb: Şifa bulmak.
Şifâ-yâb olup içtiğim zehrden
Kodum iştikâ-yı gamı dehrden

Keçecizade İzzet Molla

şifâh: Ar. Şefe’ler, dudaklar; kenarlar. şifâh-ı a’lâm: İleri gelenlerin dudakları.
Öpmemiş kimdir onun dâmen-i âlî-câhın
İşte efvâh-ı havâss işte şifâh-ı a’lâm

Nâbî

şifâh-ı ceyb-i pîrâhenGömlek cebinin kenarları.
Teveccüh-gâh-ı uşşâk olmada ebrû değil ancak
Şifâh-ı ceyb-i pîrâhen dahi mihrâbtan kalmaz

Nâbî

şîfte: Far. Düşkün, tutkun, kaçık.
Âyîne-ı Hak’tır ruhun ey mâh-ı füsûn-sâz
Bu yüzden ona şifte uşşâk-ı nazar-bâz
Lamiî Çelebi
Eden edâ-yı hatt-ı dil-keşe bizi
Râgıb
Esîr ü şifte hep şîve-i kitâbettir

Koca Râgıp Paşa

Bülbül-i şîftenin bir gülüne göz dikenin
Sahn-ı gül-zâr-ı ümîdinde dikenler bitsin

Keçecizade İzzet Molla

şîfte-i rûzgâr: Zaman tutkunu.
Dil-i şikeste ile zülf-i yâr bir yere gelse
Bir iki şifte-i rûzgâr bir yere gelse

Nâbî

şifte-i şikeste-tâli’: Talihsiz divane.
Key şîfte-i şikeste-tâli
Efiûs ki sa’yin oldu zâyi’

Fuzûlî

şîfte-hâl: Düşkün hâl.
şîfte-hâl-i mahabbet: Sevgiye tutkun.
Biz her zemânda şîfte-hâl-i mahabbetiz
Mevkûf-ı nev-bahâr değildir cünûnumuz
Fasih (Ahmet Dede)
şihâb, şehâb: Ar. Kıvılcım. 2. Kayan, akan yıldız. c. şühbân.
Çeng-i sâzendesidir târ-ı şihâb ile hilâl
Satl-ı har-bendesidir efser-ı Nûşirvânî
Nadiri (Ganizade)
Bitirdin
Eymen-i dilde diraht-ı îmânı
Ki göre
Mûsî-i cân ışk odundan anda şihâb

Hamdullah Hamdi

Kavs-ı kuzah gibi boyum edip kemân felek
Tîr-işihâb âhıma etti nişân felek

İbni Kemâl

Ey âsmân-ı turfe-nümâdan edip şitâb
Bir tarz-ı dil-frîb ile sâkit olan şihâb

Muallim Naci
şihâb-ı gerden-i gerdûn: Feleğin boynundaki kıvılcım.
Lerzende görse havfin ile teb tutar sanır
Bağlar şihâb-ı gerden-i gerdûna rîsmân
Bâkî
şihâb-ı vesvâs: Şeytan kıvılcımı.
Ammâ ki ne tîğ tîğ-ı elmâs
Cellâd-ı adû şihâb-ı vesvâs

Şeyh Galip

şikâf: Far. 1. Yarık, yırtık. 2. gr.
Yaldızlı süsleme. 3. “yırtan, yaran” anlamına gelen birleşik kelimeler yapar. şikâf-ı gonce: Gonca yarığı.
Gül şikâf-ı gonceden etti nihânî bir nigâh
Şevket ü câhıngörüp kendin nümâyân eyledi

Şeyhülislam Yahya

şikâf-ı hâme: Kalem çatlağı.
Lûle-i çeşme-i hûrşîde şikâf-ı hâme
Mevce-i lücce-i envâre sutûr-ı erkâm

Üsküdarlı Hakkı Bey

şikâf-ı revzene-i nâz: Naz penceresinin çatlağı.
Şikâf-ı revzene-i nâzdır dehen dediğin
Nesîm-i mirvaha-i râzdır sühan dediğin

Nâbî

şikâf-ı saff-ı kemâl: Tam saf yaran.
Sana beyân edeyim nağme-i niyâzımdan
Şikâf-ı saff-ı kemâl olduğunu sultânım

Nâbî

şikâf-ı sîne: Bağır, göğüs yarası.
Düştü câna aks-i ruhsârın şikâf-ı sîneden
Hâne kim vîrân ola pertev salar yer yer güneş

Hayâlî Bey

canşikâf: Can yırtıcı, can yaralayıcı.
Bütün o manzara-i cân-şikâfı bir de kalın
Ridâ-yı berf ile örtün ki.

Tevfik Fikret

mû-şikâf: Kılı kırk yarar gibi inceden inceye araştıran.
Her mû-şikâfa bahs açarım imtihân için
Yok yere kîl ü kâl eder ol mû-miyân için
Mehmet
Salahî
saff-şikâf: Saf yaran.
Nef’î-i tîğ-ı zebânım ki zemânımda benim
Saff-şikâf-ı şuarâ-yı sühan-ârâ-yı be-nâm

Nef’î

sipeh-şikâf: Asker yarıcı; galip, muzaffer.
Sipeh-şikâf-ı yegâne
Halil Paşa
kim
Cihâna ateş urur berk-ı tîğı çektiği dem

Nef’î

şikâr: Far. 1. Av, sayd. 2. Kelime sonuna ve başa gelerek birleşik kelimeler yapar.
Gözü âhûlar ile azm-i kenâr eyleyelim
Biz de beğlergibi bir sayd-ı şikâr eyleyelim
Âhî
Avcılık bir şikâr şey mi aceb
Gönül avla budur nişân-ı edeb
Mehmet

Memduh Paşa

Bî-cürm ikengıdâ-yı anâkib olur meges
Ma’sûm iken kebûterişâhîn ederşikâr

Ziyâ Paşa
şikâr-ı âlem-i kuds: Kudsî alemin avı.
Gürisne kalmağa muhtâc bâz-ı nefs-i habîs
Şikâr-ı âlem-i kudse yarandırıncaya dek

Nâbî

şikâr-ı bûse-i la’l: Dudak busesinin avı.
Şikâr-ı bûse-i la’lin kılıp zülfünde dâr olmak
Bana ol merg değil ömrüm hayât-ı câvidânîdir
behiştî
şikâr-ı dâne: Dane avı.
Hümâ-yı devlet o dil mürgüdür ki kıldı cihânda
Şikâr-ı dâne vü dâm onu zulf ü hâl-ı Muhammed

Hamdullah Hamdi

şikâr-ı ma’rifetullahallah’ı bilme avı.
Şikâr-ı ma’rifetullahı sayda kâdir iken
Cihân-ı cîfeye insân niçin tenezzül eder

Muallim Naci

şikâr-ı rızk: Rızık avı.
Şikâr-ı rızk mukadder tesâkut üzre iken
Ne hâcet olmağa mürgân-ı hırs-ı bâl-engîz

Nâbî

şikâr-ı ömr: Ömür avı.
Dürc-i lebinde saklı-durur çeşme-i hayât
Bağlı kemend-i zülfüne yârin şikâr-ı ömr

İbni Kemâl

şikâr-efgen: Av düşüren.
Çeşm-ı Hak-bînipek ahsen idi
İki şeh-bâz-ı şikâr-efgen idi

Hakanî

şikâr-istân: Av yeri, şikâristân-ı hüsn: Güzelliğin av yeri.
Süzülmüş bir şikâra iki şeh-bâz ol iki ebrû
Şikâr-istân-ı hüsnün gözleridir iki lâ-çini

Hayâlî Bey

cân-şikâr: Can avlayan.
Dendân-ı şîre lokma olur âhuvân-ı zâr
Birgûsfendi tu’me kılargürg-i cân-şikâr

Ziya Paşa

dil-şikâr: Gönül avlayan.
Hüsn olmasaydı
Aşk olamazdı bu âşikâr
Aşk olmasaydı hüsn ise olmazdı dil-şikâr

Abdülhak Hâmit

leşker-şikâr: Asker avlayan.
Eblak-süvâr-ı rûzigâr, aşıp
Rûm ü Zengibâr
Leşker-şikâr-ı kâm-kâr, Behrâm
Efrîdûn-ı âlem

Nef’î

şikâyât: bk. şekvâ.
şikâyet: bk. şekvâ.
şikem: Far. İşkembe, karın, batın.
Olma bir lokma için ehl-i şikem cim gibi
Meclis-i dehrde leb-bestegeçin mimgibi

Nâbî

Tecellî neş’esin ehl-i şikem idrâk kâbil mi
Behişt andıkça zâhid ekl ü şürbin lezzetin söyler

Koca Râgıp Paşa

Lezzeti ethmede ziyneti pûşişte arar
Ne bilir neş’e-i idrâki nedir ehl-i şikem

Koca Râgıp Paşa

şikem-derd: Karın ağrısı.
İmâmın bîm-i destâr-ı büzürginden mesâcidde
Şikem-derd oldular dîvârlar mihrâb şeklinde
Nabi
şikem-perver: Hırs işkembesi büyüten.
Dize çîn-i neamı sofra-küşâ-yı himmet
İmtilâ-yı keremi diye şikem-perver-i âz

Nef’î

şiken: Far. 1. Büklüm, kıvrım. 2. Kelime sonuna gelerek “ kıran, kırıcı” anlamlarında birleşik kelimeler yapar.
Girer mi dest-i dili hâne-gerd-i uşşâka
Sevâd-ıgîsû-yı cânânede şiken dediğin

Nâbî

Her bir şiken ki dillere câ-yi karârdır
Zindân-ı muhabbet için bir kemend olur

Nâilî

Dökülüp rûy-ı arak-nâkineşâd-âb oldu
Tâze sünbül gibi ol kâkül-ipür-çîn ü şiken

Nedim
şiken-i dil-rübâ: Gönül çalan perçemi.
Her turtasında bin şiken-i dil-rübâsı var
Her bir şikenc-i turrada bin mübtelâsı var

Nedim
şiken-i pür-ham: Eğri kıvrım.
Hoş-bû o kadar silsile-i şâhid-i hulku
Kim her şiken-i pür-hamı bir micmer-i âlem

Nef’î

şiken-i turra-i havrâ: Huriler turrasının kıvrımı.
Bûy-ı zülfün ki ala havsala-i bâd-ı Behişt
Şiken-i turra-i havrâya tenezzül mü eder

Nâilî
şiken-i zülf: Saçın kıvrımı.
Şiken-i zülfü eder mürg-i dilipâ-beste
Dahi girâ-ter imiş olsa eğer dâm şikest

Koca Râgıp Paşa
şiken-i zülf-i dil-ârâ: Gönülü süsleyen saçının büklümü.
Mahrem yine her hâlimize bâd-ı sabâdır
Dâim şiken-i zülf-i dil-ârâda nihânız
Neşati
dil-şiken: Gönül kıran.
Sen ki şâh-ı hüsn ü ânsın elverir mi sevdiğim
Dil-şikenlikler bu nakz-ı ahd ü peymânlar sana

Ziya Paşa

hâtır-şiken: Gönül inciten.
Gönül yap zâhidâ beyt-ı Hudâ’dır, tâat istersen
Muhakkaktır ki bâb-ı cenneti hâtır-şiken açmaz
Sâhib (Pirizade Osman)
hum-şiken: Küp kıran.
Hâtır-şiken olmadan sakın da yürü var
Sâgar-şiken ü sebû-şiken hum-şiken ol

Nâbî

leşker-şiken: Asker kıran.
Bir gamzesi bin kalbi sır zülfü vü ahdi tek
Bîmâra zihî kuvvet leşker-şiken olmuştur
Şeyhi
saff-şiken: Saf yaran.
Sensin o saff-şiken kim yazılsa menâkıbın
Her muhtasar rivâyeti bir dâsitân olur

Nef’î

sâgar-şiken: Kadeh kıran.
Hâtır-şiken olmadan sakın da yürü var
Sâgar-şiken ü sebû-şiken hum-şiken ol

Nâbî

sebû-şiken: Testi kıran.
Âb-âver ile bir idi ol sebû-şiken
Mümtâzdır zemânede destî k ıran dahi

Keçecizade İzzet Molla

sükker-şiken: Şeker kıran.
Dehenin tûtî-i sükker-şiken olsa ne aceb
Leb-i şîrîn ü hat-ı sebz ona bâl ü perdir
Bâkî
şikene: Far. Kıvrım, büklüm.
Tehmeten-i vüzerâ, kahramân-ı Cem kevkeb
Şükûh-ı tâb şikenc külâh-ı Behmen ü Cem

Nef’î

Çün kıvırcık saç adı mergûl imiş
Büklüme çîn ü şiken de hem şikenc

Sünbülzade Vehbi

şikenc-i turra: Perçem kıvrımı.
Düşersin gayrı kâkül kaydına yoksa seni ey dil
Şikenc-i turrasından eylemek âzâd kâbildir
Vecdî
Her turrasında bin şiken-i dil-rübâsı var
Her bir şikenc-i turrada bin mübtelâsı var
Nedim şikenc-i turra-i müşgîn: Mis kokulu perçeminin kıvrımı.
Şikenc-i turra-i müşgînine esîr oldu
Belâya uğradı dil zülfüne belâ diyerek

Şeyhülislam Yahya

şikenc-i zülf-i tarrâr: Yankesici saçın kıvrımı.
Zemânında bulunmaz fitne-pinhân olmağa bir yer
Meğer hûbân-ı fettânın şikenc-i zülf-i tarrârı
nef’î
şikenee: Far. işkence, eza, eziyet. bk. işkence.
Metrûk idi âlet-i şikence
Kullanmaz idi tüfek tabanca

Nâbî

şikence-i gam: Gam işkencesi.
Gâhî çekerim şikence-i gam
Gâhî olurum belâya hem-dem

Fuzûlî

şikest, şikeste: Far. Kırma; kırık, kırılmış.
Şikeste bir sifâl olsun, nemiz var, sâgar-ı Cemde
Garaz bir neşve tahsil eylemekdir bezm-i âlemde

Şeyhülislam Yahya

Şikest olsa surâhî câm-ı meclis ber-karâr olmaz
Meseldir sâkiyâ baş gitse ayak pây-dâr olmaz
Adlî (Sultan II. Bayezid)
Hûn-ı ciğerle dolmuş câm-ı zer olmadansa
Bî-inkisâr-ı hâtır şikeste sâgar olsun

Nâilî

Şikest eyledi şîşe-i ahdi yâr
Döküldü mey-i dîde-i eşk-bâr

Keçecizade İzzet Molla

şikest-i dil: Gönlü kırık.
Remîde etti benden yâri seng-i ta’n-ı bed-gûyân
Şikest-i dil terakkî buldu elden mûmiyâ gitti

Nâbî

şikest-i ehl-i derd: Dert ehlinin kırıklığı.
Geçerdi ol da hassiyyetten elde ihtiyâr olsa
Şikest-i ehl-i derde çâre-ger bir mûmiyâ kaldı

Nâbî

şikest-i gamze: Gamze kırıklığı.
Şikest-i gamzen iken sâkiyâ senin pûlâd
Tahammül eyleye mi beyza-i habâb sana
Nef’î
şikest-i hâtır: Gönül kırıklığı.
Tutarsan pendimi kalsın şikest-i hâtırın ber-câ
Tefâhür-gûne vaz’-ı imtinân-ı mûmiyâdangeç

Nâbî

şikest-i kâse-i dil: Gönül kâsesini kırma.
Şikest-i kâse-i dildir figâna mâni olan
Bu denlü ketm-i nefes inkisârımızdandır

Nâbî

şikest-i seng-i kazâ: Kaza taşını kırma.
Şikest-i seng-i kazâdan rehâ ne mümkündür
Ne denlü eyler isen hıfz-ı âb-gîne-i ömr

Nâbî

şikest-i tevbe: Tövbeyi bozma.
Dehân-ı goncayı bâz et zebânı sûseni ter kıl
Şikest-i tevbeye dahl edene hâzır-cevâbımsın

Nedim
şikeste-bâl: Kanadı kırık.
Dil-i mecrûhuma rahm eyle kalsın dâm-ı zülfünde
Şikeste-bâl olan mürgü edip âzâd neylesin
Şeyhülislam Bahayi (Mehmet)
şikeste-beste: Kırık dökük, bozuk.
Yazdım ne ise şikeste-beste
Malûm değil mi hâl-i haste

Ziyâ Paşa

şikeste-dil: Kalbi kırık olan.
Gam yeme ey şikeste-dil bu dahi böyle kalmaya
Fırsat içinde haste-dil bu dahi böyle kalmaya
Ahmed-ı Dâî
Râşidâ etmez şikeste-dil kabûl-i iltiyâm
Zahm-ı şemşîr-i zebânın var mı görmüş merhemin

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

şikeste-gî: Kırıklık.
şikeste-gî-i dil: Gönül kırıklığı.
Şikeste-gî-i dile çâre-sâz olur sanma
Tabîb-i tesliyetin mûmiyâlarıngördük
Râşit
şikeste-hâl: Durumu kötü, perişan.
Gördü ki şikeste-hâl
Mecnûn
Durmuş ded ü dâm içinde mahzûn

Fuzûlî

şikeste-hâtır: Kırık gönül.
Gönlümüz âyînesin sındırdı cevr-i rûzgâr
Tabımız gâyet mükedderdir şikeste-hâtırız

Bağdatlı Ruhi

Olup hücûm-ı elemden şikeste-hâtırlar
Derûna dolmuş idi kasvet-i hümûm u keder

Nedim
Ol zülf-i yâre dokundun aceb ne tel kırdın
Şikeste-hâtır imiş mutribâ rebâb-âsâ

Kâzım Paşa

şikeste-pervâz: Kırık kanat.
Olsa ne kadar şikestepervâz
Uymaz yine kûf ü kaza şeh-bâz

Şeyh Galip

şikeste-sâk: Baldırı kırık.
şikeste-sâk-ı tüvân: Güçlü baldırı kırık.
Kavâfil-i beşeriyyetşikeste-sâk-ı tüvân
Yürür sükûn ile feyfâ-yı zindegânîde
Cenap Şahabeddin
şikîb: bk. şekîb.
şimal: Ar. 1. Sol, sol taraf. 2. coğ.
Kuzey.
Tayyib-i enfâsın açar hâtır-ı dem-bestemizi
Girih-i gonca-i bâğı nitekim bâd-ı şimâl

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

Seylâb kabrin eşti şimâl ü sabâ gelip
Mecnûn-ı bî-kes öldüğü vaktin götürdüler

Hayâlî Bey

şimâl-i zemistân: Kış mevsiminin kuzeyi.
Rakîbe yaz nesîmi gibi mülâyimsin sen
Bize şimâl-i zemistângibi mizâcın serd

Behiştî

şîme: Ar. Huy, tabiat. c. şiyem.
şiyem: Huylar, ahlaklar; âdetler, gelenekler, görenekler.
Te’sîr-i füyûz-ı nazar-ı terbiyet ile
Şeytân bile tebdîl-i nijâd ü şiyem eyler
Yenişehirli Avni
Dürrî-i çarh-ı celâl u dürr-i deryâ-yı kemâl
Kâmi’-ı küfr ü dalâl u câmi’-i hulk-ı şiyem
nizami
ferhunde-şiyem: Mübarek mizaçlı.
Sebeb-i kadri onun îd-i mübârek-fitrat
Şeref-i bahtı bunun dâver-iferhunde-şiyem

Nef’î

Yûsuf-şiyem: Yusuf mizaçlı.
Şâhenşeh-i ferhunde-baht ârâyiş-i dîhim ü taht
Bahtı kavî ikbâli
İskender-ı Yûsuf-şiyem

Nef’î

şimşâd: Far. Şimşir ağacı.
Şâne ger kâkülnün bir teline verse zarâr
Çûb ü şimşâd biten yerleri sûzân ederim

Fuzûlî

Afet-i cân dediler gamze-i cellâdın için
Nahl-i gül söylediler kâmet-işimşâdın için

Nedim
Anda her şimşâd bir
Azrâ-yı
Vâmık sûz-ı dehr
Anda her bir nârven
Leylâ-yı
Mecnûn dâstân

Üsküdarlı Hakkı Bey

şinâh, şinâ: Far. Suda yüzme.
Etmeden farkı nedir
Ab-ı Hayât içre şinâ
Hased-âgûşa çeken rinde o sîm endâmı

Nâbî

Ne bâd-bâna ne fülke ne rûzgâra dayan
Bu garka-gâhta ancak şinâh lâzımdır

Nâilî

Zalâm-ı hayret içinde şinâh ederken ümîd
Önünde rehber olan meşâlem hayâlindir

Mehmet Akif

Beşerin işte, pür-ümmîd ü heves, kıvranarak
Ka’r-ı târındaşinâh ettiğigirdâb-ı üfûl

Tevfik Fikret

şinâs: Far. 1. “tanıyan, bilen, anlayan” anlamlarında birleşik sıfatlar yapar. 2. Tanıma.
Sâhil-res-i fütûr olalı keştî-i ümîd
Deryâ-yı ârzûda şinâs etmez oldu dil

Ziyâ Paşa

Âlem-şinâs: Âlemi bilen, tanıyan.
Hased evkâtına ol ârif-i âlem-şinâsın kim
Elinden câm düşmez kûşe-i mey-hâneden gelmez

Nâbî

had-şinâs: Sınır bilen.
Erbâbının değil çoğu hayfa ki had-şinâs
Hîç bilmek istemez ki nasıldır mizâc-ı nâs

Abdülhak Hâmit

hak-şinâs: Hak bilen.
Müddeî münkir olursa çekerim işhâda
Hak-şinâs, ehl-i nazar anladığım yârânı

Nef’î

hurde-şinâs: Dikkat sahibi, ince şeyleri anlayan.
Ey hurde-şinâs-ı ma’nî-ipâk
Gûş et ki ne der bu kilk-i çâlâk

Şeyh Galip

kadr-şinâs: Kıymet bilen.
kadr-şinâs-ı sühan: Söz kıymeti bilen.
Her tîre-meniş kadr-şinâs-ı sühan olmaz
Her sifle hırdâr-ı leâl-ı Aden olmaz

Nâbî

nabz-şinâs: 1. Nabız bilen, iyi hekim. 2. mec. Adamını tanır.
Sensin ol nabz-şinâs-ı lebi tab’-ı umûr
Dürc-i re’yindedir eczâ-yı kıvâm-ı devlet
Münif
nükte-şinâs: Nükte bilen, zarif. c. nükteşinâsân.
Çeke mazmûnunu fehmetmede bir nükte-şinâs
Ne kadar dikkat ederse o kadar renc-i elîm

Nef’î

nükte-şinâsân: Nükte bilenler.
Söz müdür o kim nüshasını nükte-şinâsân
Haşv-işikem-i rahne-i dîvâr ü der eyler

Nef’î

perde-şinâs: Şarkıcı, okuyucu; hanende.
Üst perdeden izhâr-ı garâm eyleme zinhâr
Kânûn-ı muhîtte çalış perde-şinâs ol

serîre-şinâs: Sır bilen.
Tamâm-ı hüsnüne söz yok o âfetin ammâ
Aceb serîre-şinâsı lisân-ı hâl midir

Nedim
vahdet-şinâs: Birlik bilen.
Doğru bak ahvâle, ey ahvel, olup vahdet-şinâs
Nûr birdir olsa da mısbâh-ıpertev-zâ iki
Hasan
Hilmi (Kıbrıs Müftüsü)
vazâif-şinâs: Vazifeleri bilen.
Edîb ü nutûk vazâif-şinâs
Lebîb ü halûk u letâif-şinâs

Keçecizade İzzet Molla

şinâver: Far. Suda yüzen, dalgıç, gavvas.
Bahr-i aşk içre şinâver geçinenler ne bilir
Düşmese câh-ı zenahdânına girdâb nedir
Bâkî
Oldu gavvâsı şehâdet bahrinin gerçi
Hasan
Gûte-i hûn yutmuş ol bahre şinâverdir
Hüseyn
Aşkî
Ceyhûna döndü dîdelerim hûn-ı al ile
Merdüm şinâver oldu siyeh peştemâl ile

Seyyit Vehbî

Olur mu muztarib deryâ-dilân mevc-i havâdisle
Zarar vermez rûh-ı deryâya seylî-i şinâverden

Nedim
şinâver-i emvâc-ı nûr-ı ârız-ı yâr: Yârin yanağının ışık dalgalarına dalan.
Aceb gelir mi o gün kim bu dîde-i hûn-bâr
Ola şinâver-i emvâc-ı nûr-ı ârız-ı yâr

Nâbî

şinîd, şinîde: Far. İşitme, sem.
Geldi kelâl kıssa-ı Ferhâd ü Kays’tan
Derd-i derûnu söyle gönül şinîdedir

Fıtnat

Hanım
Nazmım ol sikl-i güherdir kim olur hem-vâre
Halka tahmîn-i bahâsı sebeb-i güft ü şinîd

Nef’î

şinîde: İşitilmiş, duyulmuş.
Hep keşf-i râz-ı dil deheninden şinîdedir
Ol goncadan hezâr tabîat remîdedir

Nâilî
kâfir mâcerâyı
Müslümanlar gûş edin benden
Diyâr-ı aşkta bir nâ-şinîde dâstândır bu

Keçecizade İzzet Molla

şi’r: Ar. 1. Anlama, fehm. 2. ed. Şiir, edebî değeri olan nazımlı ve kafiyeli söz. c. eş’âr.
Şi’rimin beş beyti
Yahyâ ma’nîdeyek-sândır
Söylenir illerde gerçi düz değil engüşt-i penç

Taşlıcalı Yahya Bey

Şi’ri bâzîçe-i tfl-âne eden eşhâsın
Kimisi söz ebesidir kimi baba-i sühan

Sünbülzade Vehbi
.
İlm ü şi’r ikisi ma’nâda mürâdifler iken
Bir midir şâir-i nâ-dân ile dânâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

Şi’rinin kadri erip şuarâya
Oldu aşk ehline bir ser-mâye
Atâyî (Nevizade Atâullah)
şi’r-i âb-dâr: Nükteli şiir.
Hele deryâ-yı ma’nînin

Behiştî
rûzgâr içre
Re’îsi olduğum bes şi’r-i âb-dârımdan

Behiştî
şi’r-ı Bâkî
: Bâkî’nin şiiri.
Cihânı câm-ı nazmım şir-ı Bâkî gibi devr eyler
Bu bezmin şimdi biz de
Câmîi devrânıyız cânâ
Bâkî
şi’r-i dil-firîb: Gönül aldatan, alımlı şiir.
Okunmasın
Necâtî getirmez gözüne dost
Şolşi’r-i dil-firîbi ki mest-âne olmaya

Necati Bey

şi’r-i dil-güşâ: Gönül açan şiir.
Ne lâzımdır düşürmek şiri

Nâbî

kayd-ı iğlâka
Bu denlü bî-tekellüf sâde şir-i dil-güşâ derken

Nâbî

şi’r-i dil-pesend: Gönlün beğendiği şiir.
Ey
Behiştî
bu cihândan çoktan eylerdim sefer
Eyleyen birpâre şi’r-i dil-pesendimdir benim

Behiştî

şi’r-i dil-sûz: Yürek yakan şiir.
TâlEin tutup müneccim ey meh-ı Mirrîh-çeşm
Dedi kim bunun ucundan günde yüz bin kan olur
Zâti
şi’r-i dil-sûz-ı Necâtî: Necati’nin yürek yakan şiiri.
Şi’r-i dil-sûz-ı Necâtî var iken hayf ola kim
Halk yazıp yanılıp defter ü dîvân yazalar

Necati Bey

şi’r-i gurbet-âlûd: Gurbete bulaşmış, gurbette kalmış.
Garîb-âne terennümlerle hâlet vermeğe bezme

Behiştî
mutribe öğret bu şi’r-i gurbet-âlûdı

Behiştî

şi’r-i hâlet-engîz: Hâl ortaya koyan şiir.
Bu şi’r-i hâlet-engîzin bize kâr etti ey Yahyâ
Gazel olunca böyle sûz-nâk u hasb-ı hâl olsa

Taşlıcalı Yahya Bey

şi’r-i hasen-üslûb: Güzel üsluplu şiir.
Ey Hayâlî yine bu şi’r-i hasen-üslûba
Umarın hüsrev-ı Rûm’un sana tahsîni ola

Hayâlî Bey

şi’r-i Hudâ: Allah’ın şiiri.
Bir manzaradır bu levha-i ân
Bir şi’r-ı Hudâ desem de şâyân

Kemalzâde Ekrem Bey

şi’r-i kâmilân: Olgun kimselerin şiiri.
Nev-hevesler kim eder tanzîr-işi’r-i kâmilân
Sohbet-i sadre karışmak gibidir dehlîzden
Esat
Muhlis Paşa
şi’r-i lâtif: Hoş şiir.
Yahyâ kulunun olşeh-i mülk-i saâdete
Şi’r-i latîfi aynı ile arz-ı hâlidir

Taşlıcalı Yahya Bey

şi’r-i mahzûn: Hüzünlü şiir.
Ediyor katre katre istiktâb
Banagûyâ birşi’r-i mahzûnu
Cenab
Şahabeddin şi’r-i nâ-tüvân: Değersiz, zayıf şiir.
Ağla, ey şi’r-i nâ-tüvân, ağla!
Öldü rûhumda mübtesim âmâl

Tevfik Fikret

şi’r-i Necâtî: Necati’nin şiiri.
Şi’r-ı Necâtî olsa dahi etmeye eser
Işk âteşinden olmayıcak muktebes gönül

Necati Bey

şi’r-ı Nef’î: Nefî’nin şiiri.
Dürr-i nazmım çarha mengûş olsa bilmez rûzigâr
Şi’r-ı Nef’î midir ol ya kevkeb-i şuarâ mıdır

Nef’î

şi’r-i nemek-nâk: Tuzlu şiir.
Leb-i hûbân gibi şûr-ı dü-cihânpinhândır
Çeşm-i nem-nâkim ile şi’r-i nemek-nâkimde

Nâbî

şi’r-i nerm: Yumuşak şiir.
Şi’r-i nermim ne acebtir ki

Behiştî
dokunur
Müddeînin yüreği başına bir taşgibi

Behiştî

şi’r-i pür-sûz: Tam yakan şiir.
Nâbîyâ bu şir-i pür-sûzunla şimdi hak bu kim
Artırırsın dâimâ derd ehlinin germiyyetin

Nâbî

Ey
Behiştî
derdi yetmez mi hasûda sen dahi
Şi’r-i pür-sûzunla bir yanından eylersin azâb
behiştî
şi’r-i revân: Akıp giden şiir.
Tahfîf-i elem etmedin ey şir-i revdnım
Sen dur, yürüsün dem’-i dem-â-dem cereydnım

Muallim Naci

şi’r-i selâset: Akıcı şiir.
Dil çeşme-i belâgat ona lüledir kalem
Ab-ı zülâlşi’r-i selâsetşiârdır
Bâkî
şi’r-i siyâh: Siyah şiir.
Benim de ağlayarak yazdığım bu şir-i siyâh
Lebinde kâriemin handelerle titreyecek

Tevfik Fikret

şi’r-i şeker-rîz: Şeker saçan şiir.
Kanda bir ehl-i mezâk olsa

Behiştî
onun
Ağzını tatlı eden şir-i şeker-rîz midir
behiştî
şi’r-i tarab-nâk: Sevinç dolu şiir.
İşitirse ravzasından dura raks ura
Kemâl
Ahmed’in şi’r-i tarab-nâkin ki
Selmân oynatır

Ahmet Paşa

şi’r-i tâze: Yeni şiir.
Bu şi’r-i tâze berâber değilse
Bâkî’ye Budur tefâvütü
Vecdî o köhne bu tâze
Vecdî
şi’r-i ter: Taze, yeni şiir.
Ey şi’r-i terim eşkim ile hem cereyân ol
Sînemdeki nîrân-ı gama reşha-feşân ol

Muallim Naci

şi’r-i üstâd: Ustanın şiiri.
Şi’r-i üstâddakigülleri seyret
Tıflî
Döktü evrâkını san âb-ı zülâl üstüne gül
Tıflî
şi’r-i zülâl: Saf, tatlı şiir.
Sâkî-ı Kevser olduğun anlar

Behiştî
’nin
Kim nûş ederse şir-i zülâlin güzel güzel

Behiştî

şi’r ü inşâ: Nesir ve nazım. Beyti bozarsın rakîbi anma şiirde sakın
Avnî dil-ber vasfıdır çün şi’r ü işnâdan garaz
Avnî (Sultan II. Mehmet)
Şi’r ü inşâyı hüner yapma değildir

Nâbî

Hüner âfâkta seyr eylemedir envârın

Nâbî

şâir: Şiir yazan, kimse c. şuarâ, şâirân.
Ger derse
Fuzulî ki güzellerde vefâ var
Aldanma ki şâir sözü elbette yalandır

Fuzûlî

Olsak ne ola
Nef’î
gibi rüsâ-yı dü-âlem
Hem âşık u hem şâir ü hem bâde-perestiz

Nef’î

Kalbin ilhamına
Mevlâdır
Sana şâir dememek evlâdır

Muallim Naci

şâir-i âteş-zebân: Ateş dilli şair.
Rütbe-i iclâlini varsın kıyâs etsin felek
Kim kulundur ben gibi bir şâir-i âteş-zebân

Ziyâ Paşa

şâir-i deryâ-nisâb: Derya miktarı.
Şâir-i deryâ-nisâbım ebr-ı Nîsândır dilim
Fikretim bahr-i beyândır sözlerim lü’lü’-i nâb
Yenişehirli Avni
şâir-i efsah: En fasih şair.
Olur mu

Behiştî
gibi bir şâir-i efsah
Kim oldu fasâhatlerine sözleri bürhân

Behiştî

şâir-i felek-câh: Felek mertebeli şair.
Çün geldi o şâir-i felek-câh
Olşâhtan oldu ma’zeret-hâh

Şeyh Galip

şâir-i hoş-tacbîr: Hoş tabirli şair.
Lûtf-i mudâd ile ol şâir-i hoş-ta’bîrin
Şâhid-i nazmına ver hüsn-i beyân hoşgeldin
Nâüî şâir-i mâhir: Maharetli şair.
Yazılır cümleye târîh gelir bir gün olur
Kodular âh iki şâir-i mâhir kevni-(1883)
Üsküdarlı Talat
şâir-i nâ-dân: Pişman şair.
İlm ü şi’r ikisi ma’nâda mürâdifler iken
Bir midir şâir-i nâ-dân ile dânâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

şâir-i nâzik-tabîat: Nazik tabiatlı şair.
Değildir tâze-gû yârâna peyrev

Nâilî
ammâ
Yine inkâr olunmaz şâir-i nâzik-tabîattir

Nâilî
şâir-i pâkîze-edâ: Temiz görünüşlü şair.
Devletinde ne ola
Örfî gibi meşhûr olsan
Var mı bir bencileyin şâir-i pâkîze-edâ

Nef’î

şâir-i Rûm: Rum şairi.
Meydân-ı sühanda yoğiken sen gibi bir er
Bir şâir-ı Rûm oldu sana şimdi berâber

Ziya Paşa

şâir-i sır: Sır şairi.
Şâir-i sırdır hevâ-yı rüzgârım hâme-veş
Vasf-ı zülf-i dil-rübâ akd-i lisân olmaz bana

Ziyâ Paşa

şâir-i şâyeste: Layık şair.
Oh, ey mu’ciz edâ şâir-i şâyeste gurür
İnliyor nây-i beyânında nevâ-yı
Mansür

Tevfik Fikret

şâir-i şîrîn-zebân: Tatlı dilli şair.
Mukarrer şâir-i şîrîn-zebânız
Nev’iyâ ancak
Bu devr içinde bir şöhret verir
Ferhâd’ımız yok
Nev’î
şuarâ: Şâir’ler.
Meddâh olalı çeşm-i gazâlânına
Bâkî
Öğrendi gazel tarzını
Rûm’un şuarâsı
Bâkî
Zîrâ şuarâ zümresinin tab’-ı selîmi
Ayîne-i ilhâm
Hudâvend-i cihândır
Yenişehiıü Avni
şâirân: Şâir’ler.
Attı
Murâd bu nazmı meydân-ı şâirâna
Her kim dilerse mansıb feth ede bunu ra’nâ
Muradî (Sultan IV. Murat)
Ser-mâye-i şâirân tükenmez
Dünyâ tükenir yalan tükenmez
Râzî
şâirân-ı bü’l-heves: Maymun iştahlı şairler.
Fehîmâ şâirân-ı bü’l-hevesde kalmamış insâf
Kanâat eylemez mazmüna dîvânı çalar çarpar

Fehim (Hoca Süleyman)

şâirân-ı dehr: Zamane şairleri.
TabHmı feyz-i nuûtun eyledi
Hassan-ı Rûm
Hamdülillah şâirân-ı dehrin oldum eş’ârı

Nazîm (Yahya)

şâirân-ı Rûm: Rum (Anadolu)’nun şairleri.
Muhâl add eylemişlerken gazelde şâirân-ı Rûm
Ben îcâd eyledim ol
Şevket-âne tarz-ı eş’ân

Şeyh Galip

şâirân-ı şehd-i makâl: Tatlı dilli şairler.
Anılmaz idi
Ferîdûn ü Cem’le
Keyhüsrev
Cihâna gelmese ger şâirân-ı şehd-makâl

Hayâlî Bey

şâire: Kadın şair. c. şeâir.
şeâir: Şaire’ler.
Şeâirin nice şerh ede bir niçe eş’âr
Menâkıbın nice vasf ede bir niçe ebyaz

Hamdullah Hamdi

şâiriyyet: Şairlik, şair olma hâli ve sıfatı.
Kifâyet eylemez mi bu kasîde şâiriyyette
Eğer lâzım gelirse hüccet-i devâmın ibrâzt

Nef’î

İntikâm almaz isem hicv ile ben de ondan
Şâiriyyet bana her vech ile bühtân olsun

Nef’î

Velî ben bildiğim şâir fakat
Neylî vü Kâmî’dir
Hatâdır gayra etmem şâiriyyet ile bühtânı
osmanzade Tâib
şîr: Far. 1. Arslan. 2. Süt.
Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek

Selimî (Yavuz Sultan Selim)

Şîr akıtmağıla hep hâsıl olur sandı murâd
Vâdî-i aşkta süd döktü yanıldı
Ferhâd
Nâdirî
Olsa ger ma’deleti takviye-bahş acze
Bere âhûya gezend erdiremez savlet-i şîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

şîr-i arak: Terin sütü.
Şîr-i arak benât-ı mülü ede feyz-yâb
Bir bahr içinde berk ura
Hûrşîd ü mâh-tâb
şeyh Galip
şîr-i çarh: Feleğin arslanı.
Hasedten yere çalmış şîr-i çarh evreng-i hurşîdi
Görüp
Kays’ı peleng-i kulle-i küh-sâra yasdanmış

Hayâlî Bey

şîr-i der-zencîr: Zincirdeki arslan.
Değildir şîr-i der-zencîre töhmet acz-i ikdâmı
Felekde baht utansun bî-nasîb erbâb-ı himmetten

Namık Kemâl

şîr-i dilîr: Cesur arslan.
Çıksa eyvân-ı bezme mihr-i münîr
Girse meydân-ı rezme şîr-i dilîr

İbni Kemâl

şîr-i felek: Feleğin arslanı.
Şîr-i felek oldu şîr-i berfn
Dendânı yerinde idi
Pervîn

Şeyh Galip

şîr-i Hak: Allah’ın arslanı.
Şîr-ı Hak dedi o mescûd-ı melek
Feyz-i hikmetle tekellüm edicek

Selimî (Yavuz Sultan Selim)
(edicek: edince)
şîr-i hûrşîd: Güneşin arslanı.
Kûh-ı ebr içre girip yettim getirdim kûyuna
Şîr-i hûrşîdi kemend-i db ile ey meh-lika: Enverî (yet-: ulaşmak, vasıl olmak)
şîr-i jiyân: Kızgın arslan.
Şîr-i jiydna pençe salar gdh hışm u kîn
Bebr-i ydbdna karşı varır vakt-i kdr-zdr
Bâkî
Nefsinin verme murâdını yeter terbiyet et
Ki sakın kendin için şîr-i jiydn beslersin

Behiştî

şîr-i künâm: İn arslanı.
Ketm-i esrdra eğer mâni olursa emri
İhtifd eyleyecek yer bulamaz şîr-i kündm
Yenişehirli Avni
şîr-i mâder: Ana sütü.
Lokma-i gam ki gelû-gîr-i melâl oldu bana
Şîr-i mâder gibi mey şimdi helâl oldu bana
Benlekçi
İzzet Bey
şîr-i mihr: Güneş arslanı.
Vücûdum şîr-i mihre menzil olup ey güneş yüzlü
Ona bu rişte-i cânım dahi muhkem kemend olmuş
behiştî
şîr-i ner: Erkek arslan.
Her dem ağzından saçar ejder-veş a’dân üzre od
Etse rahşın tan mı
Rüstem gibi şîr-i ner güneş
Lamiî Çelebi
şîr-i ner-i Rahmân: Allah’ın erkek arslanı.
Gör kuvvet-i adlin ki revâdır olsa
Gelmemiş zâtı gibi âleme bir ferd-i ferîd

Kâzım Paşa

şîr-i neyistân: Yavrusunun kulağına karınca girince ölümüne sebep olacağı için sazlıklarda yatan arslana verilen isim.
Bir midir şîr-i neyistân ile hîç şîr-i hasîr
Rûz-ı himmettir garaz tavr u edâ lâzım değil

Şeyh Galip

şîr-i Nevâyî: Nevâyî arslanı.
Erişmiş olsa bu vakte
Bû Ali
Şîr-ı Nevâyî ger
Olurdu ol hıdivv-i ekremin bî-şübhe seg-bânı

Nedim
şîr-âne: Arslanca.
İstimâ’ etse bebr-i heybet şîr-âneni ger
Gâbe-i kûh-ı bekada olur ol dem lerzân
Şinasî şirâ’: Ar. Yelken, gemi, yelkenli.
Şirâ’ı olmasaşer’i felâh zevrakınının
Kimesne bahr-i hatâdan bulamaz idi necât

Hamdullah Hamdi

şîrâze: Far. 1. Kitabın yapraklarını tutan ve cilde rabteden bağ ve örgü. 2. Esas, düzen, nizam. 3. Pehlivan kispetlerinin paçası.
Rişte-i adlile ger bend etmeye şîrâzesin
Târumâr olurdu eczâ-yı kitâb-ı rûzgâr

Nef’î

Geldi eczâ-yı behem berzede-i devrânın
Sûzen-i sulh ile şîrâzesine kuvvet tâm

Nâbî

Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdâsına
Benzeyip şîrâzesiz bir mushafin eczâsına

Mehmet Akif

şîrâze-i cem’iyyet: Cemiyetin nizamı.
Bül-aceb mecmûa-i kesret-nümâdır kâinât
Cümlenin şîrâze-i cemdyyet eczâsı bir

Hersekli Arif Hikmet
.
şirâze-i murâd: Murat düzeni.
Gerdûn verir mi kimseye şirâze-i murâd
Tâ sıkmayınca mengene-i ıztırâbta

Nâbî

şîrâze-i nizâm: Nizam şeridi.
Gerdûn verir mi kimseye şîrâze-i nizâm
Tâ sıkmayınca mengene-i ıztırâbta

Nâbî

şîrâzebend: Düzen veren.
Sahfa-i diller olup şîrâzebend-i ittifâk
Fenn-i pür zor-ı nezâkette kitâb olmuş sana

Koca Râgıp Paşa
şîrâze-bend-i nazm-ı umûr: İşlerin düzenine nizam veren.
Şîrâze-bend-i nazm-ı umûr eylemez felek
Tâ sıkmayınca cendere-i ıztırâbta

şîre: Far. 1. Şıra. 2. Süt.
Bu köhne bâğdan ümmîd-i şîre eylemese
Meğer asılmağa engûre rîsmân mı verir

Nâbî

Sarartıp şîre dönderdi gamın ben zerd-sîmâyı
Rakîbe gâv göstersen bana göster temâşâyı

Behiştî

şîre-i engûr: Üzüm şırası (şarap)
Sanman bizi kim şîre-i engûr ile mestiz
Biz ehl-i harâbâttanız mest-i elestiz

Bağdatlı Ruhi

şîre-keş: Şıra içen.
Bengî ketm eylemez esrârın
Şîre-keş tatlı sanır güftârın

Sünbülzade Vehbi

şirin.
şîrîn: Far. 1. Tatlı, süt gibi tatlılıkta. 2. Sevimli, cana yakın, sempatik. 3. Hüsrev ü Şîrîn mesnevisinin kadın kahramanı.
Beni âlemde
Ferhâd eyleyen şîrîn zebânımdır
Beni bülbül gibi zâr eyleyen gonce-dehânındır
III. Sultan
Murat
Teneffür kılmaz erbâb-ı mahabbet şûr-ı sevdâdan
Mezâk-ı mâhiyân şîrîn olur telhî-i deryâdan

Hersekli Arif Hikmet

Leb-i şîrîniyle cânımı şûrîde kılıp
Kûh-ı gamda dil-i miskînimi
Ferhâd kılar

İbni Kemâl

Katülfet gâlibâ düşvârdır kim eylemiş
Nakş-ı Şîrîn ile Ferhâd-ı mukayyed
Bî-sütûn

Fuzûlî

şîrîn-dehen: Şirin ağızlı.
Hüsnünü bir dem gören ey Hüsrev-i şîrîn-dehen
Aşkına
Ferhâd olup yolunda cân verse muhâl
Bâkî
Hicr-i zülfün cânıma kâr etti dedim bu nedir
Döndü ol şîrîn-dehen hışm ile dedi zehr-i mâr
enverî
şîrîn-güftâr: Tatlı söz.
Şâh-ıgül neşv ü nümâ bulsa nem lûtfundan
Ola her gonce-i ter bülbül-i şîrîn-güftâr
Bâkî
şîrîn-güvâr: Tadı iyi olan.
Zemân-ı va’d-i tahassürde başkadır âlem
telh şerbet-i şîrîn-güvârı benden sor

Nedim
şîrîn-kâm: Tadı damağında kalmış.
Beni cüllâb-ı câm-ı lutfun etti şöyle şîrîn-kâm
Ki şirimde bulur her kim okursa lezzet-i şekker
Nef’î
Sonra alıp elime ney-şeker-i kilk-i teri
Olayım vasf-ı cihân-dâver ile şîrîn-kâm

Nedim
şîrîn-kelâm: Tatlı söz.
Zebân-ı sükkerîninden o şûhun va’de-i vaslın
İşitip dedi
Yahyâ böyle bir şîrîn-kelâm olmaz

Şeyhülislam Yahya

şîrîn-leb: Tatlı dudak. c. şîrîn-lebân.
Hüsrev-i hûbân eden sen dil-ber-ı Şîrîn-lebi
Bîsütûn-ı ışk içinde beni
Ferhâd eyledi
Hoca Dehhânî
şîrîn-lebân: Tatlı dudaklar. şîrîn-lebân-ı belde-ı Kostantiniyye: Kostantiniyye (İstanbul) beldesinin tatlı dudaklıları.
Bezm-i tarabta sana şeker çiğneten

Belîğ

Şîrîn-lebân-ı belde-ı Kostantiniyyedir
Beliğ
şîrîn-makâl: Tatlı söz.

Behiştî
şöyle benzer kim tecellî farkın etmiştir
Gülü seyretmeyen bülbül igen şîrîn-makâl olmaz
behiştî (igen: çok)
şîrîn-sıfat: Şirin görünümlü.
Hüsrev-i eflâktır destinde san bâz-ı sefîd
Yayınur
Şîrîn-sıfat havz içre bî-mi’zer güneş
Lamiî Çelebi (san: sanki; yayın-: dağılmak, yayılmak)
şîrîn-ter: Daha çok tatlı.
Bulmuştum elezz vaslınızı ülfetinizden
Şîrîn-ter imiş ülfetiniz vuslatınızdan
Recaizade Ekrem
şîrîn-zebân: Tatlı dil.
Şîve-i güftârı hem-şîren mi öğretti sana
Her sözün şîrîn-zebânım cânıma cân oldu hep

Nedim
Leblerinle gül şeker-rîz ol dil ü cân bezmine
Kandasın ey tûtî-i şîrîn-zebânım kandesin
İshak şirk: Ar. Allah’a ortak koşma.
Verdiler meclis-i küfrü bâde
Şekk ü şirki komadı dünyâda

Hakanî

Hak kul olmaz kul
Hak olmaz mülhid olma sûfiyâ
Gayrı isbât eyleyenler şirk ilegavgâdadır

Gaybî

Yok şirke eğerçi
Hibârı
Tevhîde de yoktur iltifâtı

Muallim Naci

şirk-i esnam: Putların ortak koşması.
Büyük bir gayretu’llah tuttu kalb ü cân-ı İslâm’ı
Geçirdi, kırdı, berbât etti vahdet şirk-i esnâmı

Kemalzâde Ekrem Bey

şirket: Ar. Ortaklık.
Geceler azmettiğim ol mâha sâyem havfidir
Bir tarîk ile kabûl etmez muhabbet şirketi
Fasîh (Ahmet Dede)
şîşe: Far. Şişe, sırça.
Bir şîşe ki oldu pâre pâre
Peyvendine var mı hîç çâre

Fuzûlî

Cûy-i şeffâf-ı vassâfa girdi bütân
Oldu gûyâperiye şîşe mekân
Vâhid
Selâmet şişesin benden taleb etme ki ben onu
Melâmet sengine çalıp

Behiştî
târ-mâr ettim

Behiştî

Yine zevrak-ı derûnum kırılıp kenâre düştü
Dayanır mı şişedir bu reh-i seng-zâre düştü

Enderunlu Vâsıf

şîşe-i ahd: Söz şişesi.
Şikest eyledi şîşe-i ahdi yâr
Döküldü mey-i dîde-i eşk-bâr

Keçecizade İzzet Molla

şîşe-i bâde-i gül-reng: Gül renkli
şarap şişesi.
Hükm-i feyzin eder ol mertebe cârî ki döner
Şîşe-i bâde-i gül-renge habâb-ı Tesnîm

Nef’î

şîşe-i câm-ı dirahşân: Parlak kadeh şişesi.
Ne ola yer basmasa şimdi ayağı zâhid-i şehrin
Şikest etti zemâne şîşe-i câm-ı dirahşânı

Riyazî
şîşe-i çerh: Feleğin şişesi.
Olsa kumlar sağışınca ömrüne hadd ü aded
Gelmeye bu şîşe-i çarh içre bir sâat gibi

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)
(sağışınca: sayısınca)
Şîşe-i çerhdegör bunca murassa’ nahli
Nice ârâste kılmış onu sun’-ı Cebbâr
Bâkî
şîşe-i dil: Gönül şişesi.
Edecek câm-ı muhabbetle beni dil-ber mest
Seng-i hicrâna düşüp şîşe-i dil oldu şikest
Râmî
şîşe-i dîvâr: Duvarın sırçası.
Nitekim ola sâlim bu hisâr şîşe-i dîvârın
Gezend-i mancınık fitneden dervâze vü sûru

Nef’î

şîşe-i haccâm: Hacamat şişesi.
Dahıgelmez kelâl o nişter-i ser-tîz-i müjgâna
Felekler şîşe-i haccâma kanlı yaşımdan

Nedim
şîşe-i mey: Şarap şişesi.
Yâd-ı la’liyle eğer içsem olur tenbakû
Nargile şîşe-i mey sünbül-i müşgîn lûle
Sâmi şîşe-i nâmûs: Namus şişesi.
Çaldım taşa ben şîşe-i nâmûs ile nengi
Mutrib kerem et sen dahı çal ber-bat-ı çengi
Sâmi şîşe-i pür-bâde: Şarap dolu şişe.
Hûn sanma bu çeşmümden akan mey-i ışkındır
Bir şîşe-i pür-bâde ammâ ki şikestim ben

Behiştî

şîşe-i rindân: Rindlerin şişesi.
Ayağın sakınarak basma amân sultânım
Dökülen mey kırılan şîşe-i rindân olsun

Nedim
şîşe-i sad-pâre: Yüz parça olmuş şişe.
Mînâ-yı kalb-ı Âsım-i şeydâ şikestedir
Zinhâr basma şîşe-i sad-pârem üstüne

Âsım (Çelebizade Şeyhülislam İsmail)

şîşe-bâz: Sırçadan şeylerle hokkabazlık eden kimse.
Rû-yi latîf-i şîşe-bâz-ı çarhı dil görmüş gibi
Jeng-dâr âyîsinden safvet ümmîdindedir

Nâilî
Şît: Ar. Hz. Âdem ve
Havva’nın üçüncü oğlu.
Kabil’in öldürdüğü kardeşi
Hâbil’in yerine
Tanrı’nın bir armağanı olarak verildi.
50 sayfalık bir kitapla halkını irşad etti.
İlk defa kılıcı bulan ve kâfirlere karşı savaşan odur.
İsmi hadislerde geçer.
Hz. Hûd onun neslindendir.
Mekke’de yaşadı, taş ve çamur kullanarak
Kâbe’yi yaptı.
912 yıl yaşadı.
Tûfan’ın geleceğini bildirdi.
Şît-i adl: Şit adaleti.
Şît-i adlinle şeref bulalı sahrâ-yı cihân
Hem-dem olup salınır şîr-i jiyân ile gazal

Necati Bey

şita.
şitâ: Ar. Kış.
Kopardı kıyâmet gelişi fasl-ı şitânın
Çün ümmet-ı Ahmed yüzü ağ oldu cihânın

Necati Bey

Yine
Fir’avn-ı şitâ ceyşine
Mûsâ-mânend
Eyledi elde asâsını bir ejder sünbül
Bâkî
Sath-ı zemin ü küngüre-i âsümân nedir
Fasl-ı bahâr ü sayf üşitâ vü hazân nedir

Ziyâ Paşa

şitâ-yı pür-kîne: Kin dolu kış.
Gel göğüs ver şitâ-yı pür-kîne
Yetiş ey postîn-ipârîne

Muallim Naci

şitâb: Far. Acele, sürat, seğirtme.
İhtizâzından eder ta’lîm etvâr-ı hırâm
Hüsn-i reftâr öğrenir âhû şitâbından senin

Mahmut
Nedim
Paşa

Ukde-i hâtırı biz halle şitâb ettikçe
O büt-i ser-keşin ebrûları pür-çîn oldu

Nedim
Sür’atlegeçseyâr-i azizim aceb değil
Çün her zemânda âdeti ömrün şitâb imiş

Behiştî

şitâb-ı ömr: Ömr aceleliği.
Güzâr-ı bâ-şitâb-ı ömrü işrâba gelir dâim
Leb-i cûda sımâh-ı câna cûş-ı âbtan feryâd

Koca Râgıp Paşa

şitâbân: Acele eden, süratle giden, seğirden.
Ey zülf-i ham-be-ham dökülüp sinem üstüne
Zencîr-ipây-ı ömr-i şitâbânım ol benim

Nedim
Gördüm o serv-kâmetin ardınca rûz-ı vasl
Ömr-i fürû-güzeşte şitâbân olup: gelir

Nedim
Sînede bir lâhza ârâm eyle gel cânım gibi
Geçme ey rûh-ı revân ömr-i şitâbânımgibi

Nedim
Kaftan kafa şitâbân oldum
Hüdhüd-i bezm-ı Süleymân oldum
Enderunlu Fazıl
şivâz, şüvâz: Ar. 1. Dumansız alev. 2. Güneş ve ateşin kuvvetli harareti.
şivâz-ı nâr-ı cahîm: Cehennem ateşinin dumansız alevi.
Kemine katre-i âb-ı şefâati eyler
Şivâz-ı nâr-ı cahîmi füsürde tâb-ı humûd
Sâmi
şive.
şîve: Far. 1. Eda, naz, işve, tarz. 2. Telaffuz olayında söyleyiş biçimi.
Meyl eder her gördüğüne bir akar sudur hemân
Şivesi ancak banadır vâz geldim sevmezin
Muîdî (vâz geldim: vaz geçtim; sevmezin: sevmem)
Görmedi hacle-i endîşe dahi şimdiye dek
Bikr-i fikrim gibi bir dil-ber-i pür şîve vü şeng

Üsküdarlı Hakkı Bey

Şîvesinden duramaz bir dem ayağ üstüne yâr
Tâze şâhın yine kendüye olur mîvesi bâr
Hâtem
î (Edirneli İbrahim)
şîve-i güftâr: Konuşma biçimi. kadd ü hat o tenâsüb o gabgab o pistân
O yâl ü bâl o temâyül o şîve-igüftâr

Nedim
şîve-i harf: Harfin telâffuzu.
Yazdığın ol hatt-ı ta’lîk-i hayât-efzânın
Şîve-i harfi eder rûh-ı imâda îhâm

Cevrî (İbrahim Çelebi)
şîve-i hikmet: Bilgelik edası.
Muvâfıktır yine elbet mizâce şîve-i hikmet
Tabîbin olsa da kizbi marîzin sıhhatin söyler

Koca Râgıp Paşa

şîve-i i’câz: Âciz bırakan tarz, naz.
Nedir bilmem
Ziyâ bu şîve-i i’câz nazmında
Meğer
Rûhü’l
Kuds endîşene imdâdagelmiştir

Ziyâ Paşa

şîve-i imkân: İmkân şivesi.
Matlabım olşâhid-i ma’dûm-ı mutlaktır benim
Kim vücûdu şîve-i imkândan rencîdedir

Leskofçalı Galip

şîve-i küttâb: Kâtiplerin nazı.
Sarîr-i hâme sanma ıstılâhâta boğulmakla
Eder bî-çâre dâim şîve-i küttâbtan feryâd

Koca Râgıp Paşa

şîve-i mağfiret: Bağışlama edası.
Münkeşif olması ezdâd iledir eşyânın
Şîve-i mağfirete cürm ü günehdir bâis
Pertev Paşa
(Mülkiye Nazırı
Mehmet Sait)
şîve-i mecruh: Yaralılık edası.
Bahâne bulma takdîre teveccüh verme tedbîre
Hele nâ-sâzlıklar şîve-i mecrûhdandır hep
Kânî (Ebubekir)
şîve-i nâz: Naz edası.
Çün şîve-i nâza mâiliz biz
Bir tâze edâya kâiliz biz

Şeyh Galip

şîve-i nazm: Nazım edası.
Şîve-i nazmıma erbâb-ı fasâhat meftûn
Nağme-i kilkime kânûn-ı belâgat dem-sâz

Nef’î

şîve-i pervâne: Pervanenin nazı.
Âteş içre cilve etmek şîve-i pervânedir
Sen var ey bülbül çemende hâr u hastan hâne yap
beliğ
şîve-i reftâr: Edalı yürüyüş.
Açıl bâğın gül ü nesrîni ol ruhsârı görsünler
Salın serv ü sanevber şîve-i reftârıgörsünler
Bâkî
şîve-i şimşâd-ı kadd: Şimşada benzeyen boyun edası.
Şîve-i şimşâd-ı kaddin görse eyler bâğ-bân
İ’tidâl-i servden elbette selb-i i’tikâd

Fuzûlî

şîve-i tedbîr: Tedbir tarzı.
Şîve-i tedbîrdir esbâb-ı neyl-i her-murâd
Menzil-i maksûda varmaz kimse hîç ihmâl ile

Leskofçalı Galip

şîve-i ülfet: Görüşüp konuşma tarzı.
Muhill-i tavr-ı uzlettir kabûl-i şîve-i ülfet
Müreccahdır yanımda merhabâdan dest-i red şimdi

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

şîve-i üştür: Deve nazı.
Kays’a sordum kadem-i nâkaya yüz sürdün mü
Şîve-i üştür edip der, deveyi gördün mü

şîve-i yağmâ: Yağma şivesi.
Ahibbâşîve-iyağmâda mebhût eyler a’dâyı
Hudâgöstermesin âsâr-ı izmihlâl bir yerde
Yenişehirli Avni
şîve-kâr: Nazlı, edalı, işveger.
Bir şûh şîve-kâr esîr etti kim beni
Ne öldürdür cefâsı ne gamdan emân verir
Nefi
Ben olsam bir de mutrib bir de taraf-ı cûy-bâr olsa
Hoş imdi bir de farazâ bir civân şîve-kâr olsa-
Nedim.
Gam-ı aşka tahammül etmeği bu dâr-ı mihnette
Sen öğrettin bana ammâ seni ben şîve-kâr ettim
behiştî
şîve-nâk: Şiveli, işveli.
Sâbûn-ı çirk-igamdır olşîve-nâklikler
Ma’cûn-ı renc-i dildir ol hande-rânlıcıklar

Nâbî

şîven: Far. Nâle, feryat, figan. c. şîveniyân.
Eylerdi bu sûziş ile şîven
Ol dem ki olurdu rûz-ı rûşen

Fuzûlî

Meyl etmediğim sûr-i safâ-bahşine dehrin
Mâtem-kede-i dilde olan şîven içindir

Nâilî

Erbâb-ı temâşâya seher-gâh-ı bahârân
Bir levha-i hûnin görünür şîvenimizden

Yahya Kemal

şîven-i nây: Neyin feryadı.
Sadâ-yı
Âlem-ı Lâhût’ı istimâ’ eyle
Nedir bu şîven-i nây ile nağme-i tanbûr

Hayâlî Bey

şîveniyân: Matemler, feryatlar.
Harâbe hâlini kesb eylemişgülistânım
Vücûh-ı şîveniyân renk alır hîzânımdan

Muallim Naci

şîven-kâr: Feryat eden.
Sana kim gerdûn olur beyhûde her şeb ferve-pûş
Dehr-i şîven-kâr kıldık hep melâl-i kalb ile

Leskofçalı Galip

şiyem: bk. şîme.
şöhre, şöhret: (Onv, oi)
Ar. Şehr “yaymaktan; 1. Şöhretli, ünlü. 2. Ün, ad, san, unvan yapma.
Ey Hayâlî şâh-ıgerdûn der-gehinde zerre-vâr
Âfitâb-ı âlem-ârâgibi şöhret bekleriz

Hayâlî Bey

şöhre-i âfâk: Ufukların şöhreti.
Şem’-veş mahvetmesin şevkin sakın rûz-ı firâk
Mihr odur gün geldiğince şöhre-i âfâk ola
Nev’î şöhre-i âlemÂlemin şöhreti.
Gerd-i râhın azm-i gerdûn etti kim bu kadr ile
Şöhre-i âlem hemîn
İsî-ı Meryem olmasın

Fuzûlî

şöhre-i âm: Yılın şöhreti.
Veririm dosta bir harf ile tevkî-i kabûl
Ederim düşmânı bir nokta ile şöhre-i âm

Nef’î

şöhre-i şehr: Şehrin şöhreti.
Mânend-ı Kays şöhre-i şehr olmak isteriz
Bî-nâm-ı ışk iken yine meftûn-ı şöhretiz
Rızayi şöhre-i şehr-i melâhat: Güzellik şehrinin şöhreti.
Lutf ile burc-ı sipihr-i hüsne şol kim mâhtır
Şöhre-i şehr-i melâhat şimdi
Abdullahtır
Âh şöhret-i âlem: Âlemin şöhreti.
Olsak ne ola bî-nâm u nişân şöhret-i âlem
Biz dil gibi turfa muammâda nihânız
Neşatî
şöhret-i bî-intihâ: Sonsuz şöhret.
Matlûb-ı ilm-i evvelîn maksûd-ı fazl-ı âhirîn
Ma’lûm-ı cümle âlemîn ü şöhret-i bî-intihâ

Esrar Dede

şöhret-i elfâz: Sözlerin şöhreti.
Tutar temâyül-i tabHmla dehrişöhret-i elfâz
Çıkar terâne-i hâmemle evce şân-ı maânî

Muallim Naci

şöhret-i lûtf u kerem: Cömertlik ve lütfunun ünü.
Tutsa dünyâyı ne ola şöhret-i lûtf u keremin
Etmede mekremetin âleme îsâr-ı merâm

Nef’î

şöhret-i pervâne: Pervanenin şöhreti.
Fürûzândır çirâğ-ı şöhret-i pervâne tâ mahşer
Zebân-ı şu’le-i âvâzı hâmûşân hâmûş olmaz

Koca Râgıp Paşa

şöhret-i râz-ı nihân: Gizli sırrın ünü.
Bütün halk-ı cihân câsûs-ı ayb-ı yekdiğerdir hep
Eder herkes, ne sırdır, şöhret-i râz-ı nihândan haz
Râşit (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)
şöhret-i Rûm: Rum’un şöhreti.
Magârib oldu dirîgâ metâli’-i irfân
Ne kaldı şöhret-ı Rûm ü Arap, ne
Mısr ü Herât
Sadullah Paşa
şöhret-gîr: Şöhret tutmuş.
Kays\gör, mecnûn iken, âlemde şöhret-gîrdir
Hîç seni bir kimse yâd eyler mi âkıldir diye
Faizî (Yirmi Sekiz
Mehmet Çelebi)
şöhret-perest: Şöhrete düşkün.
Şöhret-perest olana eyler riâyetini
Çarh-ı denî-cibillet nâ-merd-i pîr-zendir

Behiştî

şöhret-yâb: Şöhret bulan.
Zûd-ter ma’nî-i nâzük-ter olur şöhret-yâb
Mübtelâsı çok olur dil-ber-i şehr-âşûbun

Nâbî

Bizim taûşşukumuz hâlin etti şöhret-yâb
Sipende mâye-i bâl ü per oldu âteşimiz

Nâbî

Magârib oldu dirîgâ metâli’-i irfân
Ne kaldı şöhret-ı Rûm ü Arap, ne
Mısr ü Herât
sadullah Paşa
şu’âc: Ar. 1. Güneş’in ışını. 2. Dağılmak, yayılmak. c. şucâ’ât, eşi’a.
Afitâb-ı tal’atin duttukça evc-i irtifâ’
Katl-i ehl-i ışka tîğ-ıgamzedir andanşu’â’

Fuzûlî

Bu bâğı eyle temâşâ güzellerin yeridir
Şu’â’ıdır bütün ol goncanın ruhundaki nûr

Âdile Sultan

Çölde şemsinşu’â’-i sûzânı
Yakarak gözlerinde elvânı

Tevfik Fikret

şucâ’-i çehre-i sâkî: Sakinin yüzünün ışığı.
Koma çeşm ü dilin tîre dururken bezm-i dünyâda
Şu’â’-i çehre-i sâkî safâ-yı sûret-i bâda

Nâbî

şucâ’-i çeşm: Göz ışığı.
Ettimşu’â’-içeşmimi ebrû-yıyâre râst
Sayd-ı ümîdim okunu saldım kemâne ben

Behiştî

şucâ’-i ışk: Aşk ışını.
Görenler derşu’â’-i ışkı zulmet-hâne-i dilde
Bu ne şem’-işeb-istândır yanar şevkile revgânsız
behiştî
şucâ’-i mevc: Dalga ışını.
Görünür kemîne cür’a o kadehde mihr-i eflâk
Bana herşu’â’-i mevci olur âteş-i tecellâ

Esrar Dede

şucâ’-i mey: Şarabın rengi.
Şu’â’-i meyleçerâg-ı izâr-ı dil-ber ile
Sevâd-ı şâmı ziyâ-bahş-ı âftâb edelim

Nâbî

şucâ’-i mihr: Güneş ışını.
Şehâ kavs-i kuzah çeng ü bu bezme
Zühre çengidir
Şu’â’-i mihr ü meh nây ü felek def ay gün püldür
zâti
şu’â’-i muhrik: Yakıcı ışık.
Şu’â’-i muhriki altında, gündüzün, şemsin
Yanan alınlar için hayât olur lemsin
Mehmet Âkif
şu’â’-i neyyir: Parlak ışık.
Açın şu kâkülü hayt-ı şu’â’-i neyyirden
Teşekkül eyleye bir câme-hâb hüsnünüze

Abdülhak Hâmit

şu’â’-i şem’: Mum ışığı.
Verir istiğnâ güneşten gündüzün fikr-i ruhun
Geceler âhımşu’â’-işem’a komaz ihtiyâç

İbni Kemâl

şu’â’-i Şems: Güneş’in ışını.
Şu’â’-ışems değildir ziyâ veren dağa
Seherdir nûr iner ey meh mezâr-ı Mecnûn’a

Behiştî

şu’â’-i Şems-i duhâ: Öğle güneşinin ışığı.
Şehîd olanlaragûyâ ki nûr iner gökten
Erişse lâleler üzre şu’â’-ı Şems-i duhâ

Taşlıcalı Yahya Bey

şu’â’-i tîg-i kahr: Kahır kılıcının ışını.
Yakan âb üzre âteş sanmanız keştî-i sahbâyı
Şu’â’-i tîg-i kahrından tutuştu
Şeh
Süleymân’ın
Bâkî
şu’â’ât: Şu’â’lar. şu’â’ât-ı kanâdîl-i şeb-i rûze: Oruç gecesi kandillerinin ışıkları.
Kef-i âzâdegânda nukre-veş imsâke eğlenmez
Şu’â’ât-ı kanâdîl-i şeb-i rûze menâr üzre

Nâbî

şu’â’ât-1 necm-i müzehheb: Süslü yıldız şuaları.
Şenindir fakat nûrlar hep senin
Şucâcât-ı necm-i müzehheb senin
Recaizade Ekrem
eşi’a: Şu’â’lar.
Gördüm eşhasıyla onun râh-ı eslemi
Manzûrum oldu bir dem o rü’yâlar âlemi

Abdülhak Hâmit

eşi’a-i hûrşîd: Güneş’in ışınları.
Küşâde olsa nikâb-ı cemâl-ipür-nûru
Eder eşi’a-i hûrşîd sâyegibi nümûd
Sâmi eşi’a-i ikbâl: Talih ışıkları.
Nâ-dânda kim eşi’a-i ikbâl eder zuhûr
Gûyâ sehâb-ı fitneden eyler kamer zuhûr

Hersekli Arif Hikmet

eşi’a-güster: Işınlar yayan.
Ale’l-husûs geçip leyl-i tîre-fâmı fenâ
Eşi’a-güster olur âftâb-ı subh-ı nüşûr
Yenişehirli Avni
şuayb: Hz. Mûsa’nın kayınpederi.
Hz. Şuayb, Medyen ve
Eyke halkına peygamber olarak gelmiştir.
Halkı tarafından yalanlanıp işkence edilince halkının üzerine korkunç bir sıcaklık geldi.
Sonra bir bulut gelip hepsi onun altına toplanırlar.
Buluttan ateş yağıp hepsi helâk olurlar.
Hz. Şuayb inananları alıp
Mekke’ye gider ve orada 300 yaşına kadar yaşar.
Anne tarafından da
Hz. Lût peygamberle akrabadır.
Hz. İbrahim peygamberin şeriatiyle amel etmiştir.
Kur’an (Hudş85).
Yed-i beyzâ-nümâ-yı
Mûsâ’dan
Şu’belendi menâkıbât-ı Şuayb

Şeyh Galip

şu’be: Ar. 1. Şube, bölük, kısım, takım. 2. Dal budak.
Yed-i beyzâ-nümâ-yı
Mûsâ’dan
Şu’belendi menâkıbât-ı Şuayb

Şeyh Galip

şu’be-gîr: Şube tutan.
şu’be-gîr-i vasf: Vasfının dal budak saran şekilleri.
Hüsnünün
Dâvûd olup bir na’t-ı hân-ı muhlisi
Şu’be-gîr-i vasfın idi ol dem elhân-ı hikem

Esrar Dede

şubede: Far. El çabukluğu, hokkabazlık.
Tâ hasıl ola ma’aş-ı etfâl
Bir şubededir bu gördüğüm hâl

Fuzûlî

Böyle pîrâste vü bûkalemûn-hüsn olmaz
Kendi gûyâ ki melek gamzelerişu’bede-bâz

Nef’î

şu’bede-i hîç-kâr: İşe yaramaz oyun.
Billâhi yuf bu şu’bede-i hîç-kâre yuf
Yuf kadr-i câh u tantana-i iştihâre yuf

Şeyh Galip

şu’bede-bâz: El çabukluğu yapan.
şu’bede-bâz-ı kirişme: Kaş göz işaretinin
el çabukluğu.
Gamze değil bu şu’bede-bâz-ı kirişmedir
Sihri bitirdi şîve-i i’câza başladı

Nef’î

şugl: Ar. Boş durmamak, bir işle uğraşmak; iş, kâr, amel, fiil. c. eşgâl.
Şuglu hak idi o âlî-kadrin her ân u zemân
Aşk-ı Hakk’a yandı yakıldı edip cânın fedâ

Âdile Sultan

şugl-ı abes: Boş iş.
Mazhar-ı sırr-ı hakâyıkdır kulûb-ı ârifân
Eylemez şugl-ı abes insân-ı kâmilden zuhûr

Hersekli Arif Hikmet

şugl-ı dünyâ: Dünya işi.
Şugl-ı dünyâ gelse çâbük merd olursun bî-emân
Şugl-ı ukbâya niçin te’hîr edip küydüngönül

Ümmî Sinan
(küy-: yanmak)
şugl-ı esmâ: İsimlerin meşguliyeti.
Çünkü hallolmaz muammâ-yı dehânı sûfiyâ
Rûz u şeb yok yere sana şugl-ı esmâdan ne olur
Lamiî Çelebi
şugl-ı ukbâ: Ahiret uğraşısı.
Yine ol
Hâlık-ı zemîn ü zemân
Kıldı bâğ-ı cihânı haşr-nişân
Vücudî şugl-ı zemîm: Kötü uğraşı.
Âlemi sen yeniden feth ettin
Komadın mürtekib şugl-ı zemîm

Nef’î

eşgâl: Şugl’ler. vezîr-i hüner-endûz-ı reâyâ-perver
Ki adâlettir ona gâyet ehemm-i eşgâl

Nef’î

şûh: Far. 1. Şen, işvebaz, hoppa. 2. Utanmaz, hayasız. 3. Çekici güzel, afet.
Hem kadeh hem bâde hem bir şûh sâkîdir gönül
Ehl-i aşkın hâsılı sâhib-i mezâkıdır gönül

Nef’î

Tâ ki seyretsin felek ol şûh çözmüş kâkülü
Bir elinde câm-ı âteş-fâma kalbetmişgülü

Yahya Kemal

Bezme geldikçe adû ol şûh âfet karşılar
Adet-i dîrînedir nâ-dânı devlet karşılar
Tıflî (Mehmet Emin)
şûh-ı âfet: Baştan çıkaran güzel. kadar dil-dûzdur gûyâ ki bir şûh-ı âfetin
Nâvek-i müşgîn-i kemân-ı ebruvânıdır sözüm

Nef’î

şûh-ı bî-pervâ: Kayıtsız, umursamaz güzel.
Sorsalar bilmezlenir ol şûh-ı bî-pervâ beni
Bilmiş olsun öldürür âhir bu istiğnâ beni
Hâletî (Azmizade)
şûh-ı bî-vefâ: Vefasız güzel. şûh-ı bî-vefâ ağyâre yâr oldu sen ey Rûhî
Kimin cevrin çekersin ya muhabbet kimden istersin

Bağdatlı Ruhi

şûh-ı câfî: Cefa eden güzel.
Zulm ü sitemin değil mi kâfi
Elvermedi mi a şûh-ı câfî
Tâhirül
Mevlevi şûh-ı cefâ-cû: Cefakâr güzel
Seferin cevri çok ümmîd-i vefâ ile velî
Olduk âşüftesi bir şûh-ı cefâ-cû yerine

Gazi Giray
şûh-ı cefâ-pîşe: Zulüm eden güzel.
Hem gönlümü hem aklımı hem sabrımı aldın
Ey şûh-ı cefâ-pîşe bana sen neler ettin

Hayâlî Bey

şûh-ı cihân: Cihanın güzeli. (Hz. Muhammed ‘s. a. s. ’).
Alal’dangönlüm ol şûh-ı cihânım
Gönülsüz durur oldu tende cânım
Aziz
Mahmut
Hüdayi (Üsküdarlı)
şûh-ı dil-ârâ: Gönlü süsleyen, şenlendiren güzel.
Bikr-i fikrim o kadar şûh-ı dil-ârâdır kim
Reşkeder gamzesine
Zühre-i fettân-ı felek

Nef’î

şûh-ı dil-sitân: Kendine meftun olan güzel.
İtâb-ı gamze âfet hışm-ı çeşm bî-âmân âfet
Cihâna hüsn ile saldı o şûh-ı dil-sitân âfet
Cevn şûh-ı fettân: Fettan güzel.
Mest gördüm yâr zânûsunda ağyârı yatar
Hîç düşürmezdim ol şûh-ı fettân üstüne
Veysî
şûh-ı münevver: Parlak güzel.
Bir iz bırakır şûh-ı münevver
Bir ebr ki her zerresi ahter

Kemalzâde Ekrem Bey

şûh-ı müntahab: Seçilmiş güzel.
Bülbül gibi terennüm ederken o gonce-leb
Sabr u tahammülüm yanar ey şûh-ı müntahab
Recaizade Ekrem
şûh-ı nükte-dân: Nükteci güzel.
Ruhu gül lebleri mül kâmeti serv-i revân olsun
Olursa bâri dil-ber böyle şûh-ı nükte-dân olsun

Nedim
şûh-ı rakkâs: Raks eden güzel.
Giriftâr olmasın keştî-i dil ol şûh-ı rakkâsa
Ki meşk-i lerziş eyler mevcgirdâb-ı sürrîninden

Nâbî

şûh-ı revân: Su gibi akıp giden güzel.
Meğer fevvâreden âb-ı letâfet sıçramış çıkmış
O rütbe kâmet-i ber-cesten ey şûh-ı revân vardır

Nedim
şûh-ı sengîn-dil: Taş gönüllü güzel.
Sana ey şûh-ı sengîn-dil demen büt nişe kim büt hem
Eğerçi seng-dil-ber böyle bî-dâd ü sitem kılmaz

Fuzûlî
(nişe: niçin, nasıl)
şûh-ı sitem-ger: Zulmeden güzel.
Her zemân manzûr bir şûh-ı sitem-gerdir bana
Kanda olsam bir belâ
Hak’tan mükerrerdir bana

Fuzûlî

şûh-ı sitem-güster: Sitem yayan güzel.
Sebak-hân-ı cefâdır şimdi ol şûh-ı sitem-güster
Hemân bî-hûde derdin ol cefâ-cûyâne söylersin
Sebkatî (Sultan I. Mahmut)
şûh-ı sitem-kâr: Sitem yapan güzel.
Bir şûhun olur ol dahı dermânde-i aşkı
Ettikleri ol şûh-ı sitem-kâra da kalmaz
Neylî
Yine oldum esîri âh bir şûh-ı sitem-kârın
Ki dil-ber sevmemiş bilmez belâsın âşık-ı zârın

Nedim
şûh-ı şen: Şen güzel.
Hazân bulmadan nergis-i gül-şenim
Görünsün gelip bana şûh-ı şenim

Keçecizade İzzet Molla

şûh-ı şîrîn-kâr: İşveli güzel.
Bu gün gelse gerektir meclise ol şûh-ı şîrîn-kâr
Yine nâz ile gelsin ercemend olsun da seyreyle
Âşık Ömer
şûh-ı tannâz: Alaycı güzel.
Nice dil ihtiyâr ile sever ol şûh-ı tannâzı
Kosa öz hâline ger gamze-i fettân u gammâzı

Nef’î

şûh-ı telh-gû: Acı söz söyleyen güzel. şûh-ı telh-gû ifrât eyler cevr ü nâzında
Aceb bilmez mi ki lezzet olur her şeyin azında
Hilmi (Trabzonlu)
şûh-meşreb: Güzel, cilveli huylu.
Şûh-meşrebdir cihân aldanmayın ikbâline
Bâis-i endûh olur meftûnuna sevdâ gibi
Âsaf (Ahmet İzzet
Paşazade Süleyman)
Şûh-meşrebler gazel-hânlar nedîm-i ayşlar
Tâze sâkiler o hem-demler o mahremler hani
riyazi
şûh-nigâr: Resim gibi güzel olan sevgili.
Ey
Behiştî
bana ol şûh-nigâr ettiği nakş
Sûzen-i cevregöğüs tutana örnek olsun

Behiştî

şuhûd: bk. şühûd
şukka: Ar. Şakk “yarılma, ayrılma”dan; Kumaş veya kâğıt parçası. 2. Küçük tezkere, yazı.
şukka-i râyât-ı baht: Talih bayraklarının parçası.
Şukka-i râyât-ı bahtınla rikâbın olmasa
Keştî-i nüh-âsmânın bâd-bân u lengeri

Nef’î

şukka-i râyet: Bayrak parçası.
Alem-efrâz-ı nigeh-bânî-i âlem ki düşer
Şukka-i râyeti sath-ı feleğe ferş-i zılâl
Nef’î
şukka-i râyet-i ikbâl’
Talih bayrağının parçası.
Şukka-i râyet-i ikbâli olup âlem-gîr
Serîr-i efrâhte oldukça livâ’-ı İslâm

Nâbî

şu’le: Ar. Alev, ateş alevi.
Vech-i mâh âhû-nigâh çeşmi siyâh kâkül siyâh
Câm eldeşu’le dilde olşeh-i hûbânıgör

Âdile Sultan

Bir kerre batıp da mihr-i tâbân
Kaldıkça oşu’leşu’le elvân

Tevfik Fikret

şu’le-i âb-ı revân: Akan suyun ışığı.
Hükm-i müstelzim-i tahvîl-i mizâc olsa kılar
Şu’le-i âb-ı revân mâhiyet-işehd-işereng

Kâzım Paşa

şu’le-i âfet: Âfetin alev ışığı.
Benim ol bî-nevâ kim berg ü bâr-ı bahtım âteştir
Yanar hırmen-gehimdeşu’le-i âfet-resân ağlar

Esrar Dede
şu’le-i âhah alevi.
Serimde şu’le-i âhum sanurlar şâl-ı Kişmîr’i
Abâ-pûş-ıgamuz biz fark çoktur şâldanşâla
Rızayi
şu’le-i âh-ı garîbân: Gariplerin ahının alevi.
Beni şâd eylemedin sen dahi nâ-şâd olasın
Şu’le-i âh-ı garîbân gibi ber-bâd olasın

Nâbî

şu’le-i âh-ı nedâmet: Pişmanlık ahının ışığı.
Şu’le-i âh-ı nedâmet bilen anlar serde
Lâleden fâide-mend olduğunu destâra

Nâbî

şu’le-i ârız: Yanağının parlaklığı.
Şu’le-ı Arızının aksi düşelden câma
Eşkimiz revgân-ı kındîl-i şuûr eylemişiz

Nâbî

şu’le-i aşk: Aşk alevi.
Şu’le-i aşkı hevâ-yı dildir efzûn eyleyen
Bâd-zen-i bâl semenderdir bu âteş-hâneye
Nedim şu’le-i âteş-i âh-ı dil-i sûzân: Yakıcı gönül âhının ateşinin alevi.
Sanmanız kanlı dögün sîne delip baş çekmiş
Şu’le-i âteş-i âh-ı dil-i sûzândır bu

Fuzûlî
(döğün: yara)
şu’le-i âvâz-ı kulkul: Kulkul sesinin ışığı.
Şu’le-i âvâz-ı kulkulden alıp reng-i sükût
Başladı
Esrâr feyz-ı Şemsi gûşa la’l-i leb

Esrar Dede

şu’le-i berk-ı gazab: Gazap şimşeğinin alevi.
Düşse kem-ter şerer şu’le-i berk-ı gazabı
Bâğ-ı firdevs olur âteş-kede-i dâr-ı sair

Üsküdarlı Hakkı Bey

şu’le-i bî-hemtâ: Benzersiz alev ışığı.
Katredir zâhir olan deryâdan
Zerredirşu’le-i bî-hemtâdan
Enderunlu Fazıl şu’le-i câm-ı şeb-efrûz: Geceyi aydınlatan kadehin ışığı.
Şem’ lâzım değil ey sâkîyeter mecliste
Şu’le-i câm-ı şeb-efrûz çerâg-ı rûşen
Bâkî şu’le-i cân-sûz-ı hüsn ü ân: Güzelliğin ve cazibenin can yakan alevi.
Ne ma’nâgösterir dûşundaki ol âteşîn atlas
Kiya’nîşu’le-i cân-sûz-ı hüsn ü ân mısın kâfir

Nedim
şu’le-i cevvale: Hareket eden ışık.
Sûziş-i aşk ile âteş-hânedir mey-hânemiz
Şu’le-i cevvâledendir gerdiş-ipeymânemiz
Lemli
şu’le-i cevvâl-i âh-ı bî-gezend: Elemsiz âhını dolaşan ışığı.
Bilsin ağyâr-ı denî şemşîr-i hûnîn-i kazâ
Şu’le-i cevvâl-i âh-ı bî-gezendimdir benim

Esrar Dede

şu’le-i cihân-sûz: Cihanı yakan ışık.
Giydikleri âftâb-ı Temmûz
İçtiklerişu’le-i cihân-sûz

Şeyh Galip

şu’le-i dâg: Yaranın alevi.
Şu’le-i dâglagönlü büyüdü abdâlın
Ne ola mağrur ise başındaki tâc-ı Key’i

Şeyhülislam Yahya

şu’le-i dil: Gönül alevi.
Iztırâb-ı zulmet-i aşk-ı mecâzîden ne bâk
Şu’le-i dilşem’-i minhâc-ı hakikattir bana
Behçet şu’le-i dil-dâr: Sevgilinin alevi.
Ruşen eden âlemi dâim ser-â-ser
Enverî
Şu’le-i dil-dârdır sanma felekte âfitâb
Enverî
şu’le-i dûzah: Cehennem alevi.
Ateş-i aşkın dilimde her ne dem pür-cûş olur
Dûd-ı âhımşu’le-i dûzahla hem-âgûş olur

Leskofçalı Galip

şu’le-i endîşe: Endişe alevi.
Açılır gonca-i ilhâmı leb-i hârrından
Berk ururşu’le-i endîşesi enzânnda

Tevfık Fikret
şu’le-i hadd: Yanağının ışığı.
Eylemişşem’-i cemâlin âteş-efrûz-i hayâ
Arız-ıpür-tâbın âb-ı şu’le-âmiz eyleyen

Fehim (Hoca Süleyman)

şu’le-i hall-gerde: Çözülmüş alev ışığı.
Tâb-ı ruhun ki aksini sâgarda gösterir
Mevc-i şarâbı şu’le-i hall-gerde gösterir

Esrar Dede

şu’le-i hüsn: Güzellik ışığı.
Ya şu’le-i hüsn olmuş ya şem’-i şeb-i hicrân
Elbette urur kendinpervâne midir bilmem

Nef’î

şu’le-i idrâk: Kavrama ışığı.
Reng-i bî-rengi verip mir’ât-ı hûşe la’l-i leb
Şu’le-i idrâktir mahv-ı nukûşa la’l-i leb

Esrar Dede

şu’le-i mâh: Ayın ışığı.
Vasf-ı yâr ile
Behiştî
uyumazdı geceler
Yazı yazmağa vefâ etse eğerşu’le-i mâh

Behiştî

şu’le-i mey: İçki alevi.
Tâb-ı ruhun oldukçafüzûnşu’le-i meyden
Bir lem’ası dünyâyı yakar berk-ı belâsın
NâA
şu’le-i misbâh-ı îmân: İman aydınlatıcısının alevi.
Hâne-i târîk-i kalb-i gâfil tenvîr eder
Şu’le-i misbâh-ı îmândır
Fütûhât ü Fusûs

Nâbî

şu’le-i müşkilât: Zorluklar alevi.
Şu’le-i müşkâtınapervâne cân-ı Cebreîl
Âb-ı feyz âyâtına dîvâne rûh-ı kudsiyân

şu’le-i nâr-ı derûn: İç ateşinin ışığı.
Cinânî şâm-ıgamdaşu’le-i nâr-ı derûnumdur
Değildir mâh-ı enver târem-i nîlüfer üstünde
Cinanî
şu’le-i nîlufer-i dağ: Dağ nilüferinin şulesi.
Şu’le-i nîlûfer-ı dağım olup tûtî-i reng
Tâb-ı derd-i rûy u hat mirât-ı sohbettir bana

Esrar Dede

şu’le-i nûr-ı ikbâl: Talih nurunun ışığı.
Cân verir halk-ı cihân şevkıne pervâne gibi
Ne acebşem’a imişşu’le-i nûr-ı ikbâl

Hersekli Arif Hikmet

şu’le-i peykân: Okun parlaklığı.
Nâvek-i âha kipeyveste oluryâd-ı ruhun
Tutuşur bâm-ı felek şu’le-i peykânından

Nâilî
şu’le-i reng-i fenâ: Yokluk renginin ışığı.
Perde-dârân-ı tesettür reşk eder tecrîdime
Şu’le-i reng-i fenâ mihrâb-ı sûrettir bana

Esrar Dede

şu’le-i sûzân: Yakıcı alev.
Tâb-ı gamdan şu’le-i sûzân olur ağzımda dil
Olmasa medhinle ger sûsen gibi razbü’l-lisân

Nef’î

şu’le-i şeker-nûş: Şeker içenin alevi.
La’l-i lebişu’le-işeker-nûş
Gül-ruhları nev-bahâr-ıgül-pûş

Şeyh Galip

şu’le-i şem’: Mumun alev ışığı.
Bağrı yağı erimezdi eser-i tâbından
Nûr-ı hıfzından eğerşu’le-işem’alsa ziyâ

Nazîm (Yahya)

şu’le-i şem’-i ruh: Yanağın mumunun alevi.
Şu’le-işem’-i ruhun ağyâre bezm-efrûz olur
Âh kim yetgec bana bir berk-i âlem-sûz olur

Fuzûlî
(yetgec: yetince)
şu’le-i şem’-i zafer: Zafer mumunun ışığı.
Önündeşu’le-işem’-i zafer-durur inler
Nesîm-i nusretin esdikçe nâ-gehân hancer

İbni Kemâl

şu’le-i şemşîr: Kılıcın alevi.
Zemâne ateş urdu hirmen-i cân-i bed-endîşe
Düşeldenşu’le-işemşîri
Azerbaycan üzre
Bâkî şu’le-i şemşîr-i tâb-dâr: Parlak kılıcın parıltısı.
Gerd-i siyehteşu’le-işemşîr-i tâb-dâr
Gûyâ sehâb-ı tîrede berk-ı cehân olur

Nef’î

şu’le-âmiz: Şule ile karışık.
Eylemişşem’-i cemâlin âteş-efrûz-i hayâ
Ârız-ıpür-tâbın âb-ışu’le-âmiz eyleyen

Fehim (Hoca Süleyman)

şu’le-bâr: Işık yağdıran.
Ey sîne vaktidir ki çekip âh-ı şu’le-bâr
Döndür sabâha leyle-i zalmâ-yı mâtemi

Üsküdarlı Hakkı Bey

şu’le-dâr: Şuleli, parlak, ışıklı.
Oldu mevcûdât nûr-ı vechin ileşu’le-dâr
Yâ Resûlullah sensin evvelîn ü âhinn

Âdile Sultan

şu’le-efrûz: Işık yakan.
Vech-ipâkin nâra benzer, şu’le-efrûz olmada
Dil de benzer nâra ammâ kim alev-sûz olmada
Süleyman Paşa
şu’le-efşân: Işık saçan.
Zâhirdir âh-ışu’le-feşânımdan eyperî
Sûz-âşinâ-yı âteş-i hicrânın olduğum
Nahifî
şu’le-figen: Işık atıcı.
Âleme olmuş idişu’le-figen
Ederdi zerresiyek-reng subh ile şâmı

Nef’î

şu’le-fürûz: Alev parlatan.
Ne kadarşu’le-fürûz olsa daşem’i zâlim
Âh-ı mazlûm ile elbette söner, çok sürmez
Âgâh
Osman Paşa
(Trabzonlu)
şu’le-pâş: Işık saçan.
Bârekallâh feyz-i sahbâ-yı mahabbet kim onun
Şu’le-pâş-ı âlem-i tevhîdtir her katresi

Hersekli Arif Hikmet

şu’le-pezîrâ: Işık kabul eden.
şu’le-pezîrâ-yı hudûs: Sonradan meydana gelen ışığı kabul eden.
Nûr-ı vahdetten olup şu’le-pezrâ-yı hudûs
Verdi fer-i âlem tekvîne merâyâ-yı hudûs

Hersekli Arif Hikmet

şu’le-pûş: Alev renkli olma, alev içinde kalmış olma.
Nâbîyâyansakyakılsakşu’le-pûş olsak ne ola
Düştü bir destâr-ı al ile serv-kaddin senin

Nâbî

şu’le-sitân: Işık yeri.
Yine ol gecede âteş-bâzân
Ettiler sûr-gehi şu’le-sitân

Nâbî

şu’le-ver: Aydınlık, ışıklı.
Zî-rûh gül olsaydı mizâcı sen olurdun
Mül şu’le-ver olsaydı sirâcı sen olurdun
Üsküdarlı Süleyman
Sâlim Bey
şûm: Far. Şom, uğursuz. bedr-i kâmil ü ol âşinâ-yı bahr-i ulûm
Fenâya vardı telef etti onu tâli’-i şûm

Taşlıcalı Yahya Bey

La’net-ı Hak ber-devâm olsun o kavm-işûma kim
Mefedette her biri şeytândan şeytân olur
kâzım Paşa
şûmî: Uğursuzlukla ilgili.
şûmî-i baht: Talihlerin uğursuzlukla ilgili tarafı.
Nîk-bahtân ki bulur cevf-i sadefte dürr-i nâb
Şûmî-i baht ile biz katre-i bârân buluruz

Nâbî

şûr: Far. 1. Tuzlu. 2. Kekremsi. 3. Gürültü, patırtı, şamata.
Kalem olsun eli ol kâtib-i bed-tahrîrin
Ki fesâd-ı rakamı sûrumuzu şûr eyler

Fuzûlî

Gönül gözü hayâlinde olamaz fitneden hâlî
Çü uydu mest-i ayyâra ko çeksin şûr u gavgâyı
Şeyhi
Hâh sunsun bâde sâkî hâh emdirsin lebin
Bezm-iyek-rengîde telh u şûra etmem iltifât

Nevres-i Kadim

şûr-ı bî-cây: Yersiz gürültü patırtı.
Kümûn-ıgayb-ı ezelde kalaydı mahlûkât
Olurdu belki müreccah bu şûr-ı bî-câya
Ferit
şûr-ı deryâ-yı mahabbet: Muhabbet denizinin tuzluluğu.
Aleme hubb-ı İlâhî’dir esâs-ı îcâd
Şûr-ı deryâ-yı mahabbet nemek-i âlemdir

Nâbî

şûr-ı sevdâ: Sevda kargaşası.
Teneffür kılmaz erbâb-ı mahabbet şûr-ı sevdâdan
Mezâk-ı mâhiyân şîrîn olur telhî-i deryâdan

Hersekli Arif Hikmet

şûr-efgen: Kargaşalık çıkaran, ortalığı karıştıran.
Düştü dâmân-ı dile bir şerer-i şûr-efgen
Aşk-ı âhengeri zincir-i cünûn işleriken

şûr-efgen-i dünyâ: Dünyayı karıştıran.
Nigehin etti dil-ı Cevrî’yi âşûb-ı cihân
Gamze-i mestile şûr-efgen-i dünyâsın sen

Cevrî (İbrahim Çelebi)

şûr-efgen-i haşr: Haşr zamanı ortalığı karıştıran.
Benzerdi nihâl-i kâmetine
Şûr-efgen-i haşr olaydı
Tûbî

Fehîm (Hoca Süleyman)

şûr-engîz: Şamata, gürültü yapan.
Olşeker-leb nice şûr-engîz ü türüş-ebrû ise
Telh-ayş olman ki gehgeh hande-i şîrîni var

Ahmet Paşa

şûre: Çorak toprak.
Bir sebze-i nâ-yâb-i muhabbet var imiş
Bu şûre gönüllerde şimdi o bitmez
Beliğ
Bir leb-i çeşme-ı Hızır’ım velî huşk-ı lebim
Bîh-i ber-şûre zemîn bir de meğer rîşe-i mâ’
Tarzî
şûre-zâr: Çorak yer.
Şûre-zâr etmiş cihânışu’le-i nâr-ı nifâk
Gül-şen-i ülfette âsâr-ı tarâvet kalmamış

Leskofçalı Galip
şûre-zârı eyledi ihyâ misâl-i ebr
Yârâ-yı çîre-destî-i ikdâm u himmeti

Ziya Paşa

şûrâ: Ar. Konuşmak için kullanılan toplanma yeri.
Kim vasfını ne ben diyeyim hod ne sen işit
Ammâ biraz vefâcığı nâkıs şûrâsı var

Nedim
şûrâb, şûrâbe: Far. Acı, kirli su.
şûrâbe-i çeşm: Gözün acı suyu.
Olsa cûşân derd ile şûrâbe-i çeşmim ne ola
Dîg-i fitne kaynatır çeşm-i siyeh-kdnn senin

Nâbî

şûrîde: Far. 1. Karışık, perişan. 2. Âşık, tutkun.
Ey kemân ebrûsunapeyveste kurbân olduğum
Zülf-i şûrîden gamındandır perîşân olduğum

Ahmet Paşa

Benim ol âşık-ı şûrîde kim durmaz revân eyler
Dilinden
Ab-ı Hayvân’ıgözünden dürr-i galtânı
Bâkî
Sözün melâhati şûrîde eyler işiteni
O sihri kim dehenin etti hokka-bâz edemez

Hamdullah Hamdi

Leb-i şîrîniyle cânımı şûrîde kılıp
Kûh-ı gamda dil-i miskînimi
Ferhâd kılar

İbni Kemâl

şûrîde-baht: Talihi karışık.
Kemend-i zülfüne yarın giriftâr olmasın kimse
Benim şûrîde-bahtımdan siyeh-kâr olmasın kimse

Ahmet Paşa

şûrîde-dil: Perişan gönüllü.
Bülbül-işûrîde-dil kıldı niyâz-ı âşıkân
Gonce-i gannâcı nâz-ı nâzeninân eyledi
Bâkî
şûrîde-hâl: Perişan hâlli.
Devr-i adlinde mükedder yok meğer kim ağlaya
Kahr-ı cevr-i dil-rübâdan âşık-ı şûrîde-hâl

Üsküdarlı Hakkı Bey

şûrîde-makâl: Âşık ötüşlü.
Dağlar sînede dil nâlede gûyâ kodular
Kafes-i bülbül-i şûrîde-makâl üstünegül
Tıflî
şûrîde-meşreb: Âşık yaratılışlı.
Şûrîde-meşrebiz baş açık lâubâliyiz
Ehl-i dilin musâhabetinden safâlıyız

Behiştî

şûrîde-vâr: Âşık gibi.
Abdâl-ı aşk olup yalın ayak başı kabak
Sahrâya düştü âşık-ı şûride-vâr serv
Mesihî şûriş: Far. Kargaşalık, karışıklık.
Bî-mevc-i şûriş olmaz âsâyişi cihânın
Derya taaffün eyler oldukça âremîde

Nâbî

Sebeb bilinmedi gitti bu şûrişe
Nevres
Ne dost belli ne düşmen, garîb mahrekedir

Nevres-i Kadim

Olurdu sahne-i hestî fezâ-yı âsâyiş
Ne sûriş anda bulurdu zemîn ne âlâyiş
abdülhak Hâmit
Olmasaydı mahşer-i sevdâ ser pür-sûrişim.
Derdim olmaz bir avuç toprakta bir mahşer-i nihân

Muallim Naci

şûriş-i bî-câ: Yersiz karışıklık.
Ancak o zemân hâlis olur niyyet-i heycâ
Ben yoksa bu gavgâya derim şûriş-i bî-câ

Abdülhak Hâmit

şûriş-i kıyâmet: Kıyamet karışıklığı.
Yâ Rab bu ne şûriş-i kıyâmet
Hengâme-i haşere mi alâmet

Abdülhak Hâmit

sûriş-engîz: Karışıklık arttıran.
Nağmendir eden riyâhı tehzîz
Senden bu nevâ-yı sûriş-engîz
Mehmet Âkif
şurta: Ar. 1. Uygun rüzgâr. 2. Önde giden düşmanla savaşan asker.
şurta-i lutf: Lütuf rüzgârı.
Şurta-i lutf ile tûfân-ı fiten buldu sükûn
Keştî-i emn ü emân buldu muvâfik eyyâm

Nâbî

şurta-i tevfîk: Uygun rüzgâr.
Olıcak şurta-i tevfîk vezân sâhilden
İndi deryâya suyun buldu sürâğ-i bahrî
şinasi (olıcak: olunca)
şuûr: Ar. Şi’r’den; anlama, anlayış, hissetme, duyma.
Girdâb-ı şuûr içre ser-geştedir âkıller
Azâdeliğin zevkı dîvânede kalmıştır

Esrar Dede

Hudâygân-ı muazzam şehen-şeh-i âlem
Muhît-i cûd-ı kerem âsümân-ı akl u şuûr

Nâbî

Lâ-beka olduğun idrâk eden erbâb-ı şuûr
Olmaz âlemde heves-kâr-ı sürûr-ı ikbâl

Hersekli Arif Hikmet

şübbân: bk. şâbb.
şübhe: Ar. Tereddüt, zihince kestirememe, gümân. c. şübühât, şübeh.
Tokluk ukûle reh-zen, varlık nedir bilinmez
Bir şübhe var ki rûşen, bilmekle hîç silinmez
Rıza Tevfik
Bölükbaşı
Sen
Süleymân’dan ise eşfaksın
Şübhe yok mazhar-ı lutf-ı Hak’sın

Hakanî

Def’ eylemeğe nâvekini tîr-i kazânın
Bî-şübhe, tevekkül gibi muhkem siper olmaz

şübhe-i sad-dâne: Yüz tane şüphe.
Şarâbı nûş edip âheste döksen cür’asın hâke
Kadeh, desti de sûfî şübhe-i sad-dâne olmaz mı

Nâilî

şüc’ân: bk. şecâat şüd: Far. Gitme, gidiş; “gitti geçti” anlamlarıyla âmed ü şüd: ‘Gelip gitti’ anlamına gelir. şüd-i hıramYürüyüşe gitme.
Düşünüp bezme bisât-ı tarab-endûz neşât
Etti ahmâl-i vegâ rıhlet için şüd-i hırâm

Nâbî

şüfre: Ar. 1. Yassı bıçak. 2. Kılıç ağzı.
şüfre-i tîğ: Kılıç ağzı.
Cihân durdukça dursun câh-ı vâlâ-yı meşîhatte
Olapîrâye hasmı şüfre-i tîğ ü sinân üzre

Ziyâ Paşa

şühedâ: bk. şehîd.
şühûd: bk. şâhid.
şükr, şükür: Ar. Görülen iyiliğe karşı
gösterilen, minnettarlık, memnuniyet.
Arif ol kimsedir ki her hâle
Şükr edip
Hakk’a ittika eyler
Câhil oldur kigark-ı ni’met iken
Tine
Rabb’inden iştikâ eyşer
Lamiî Çelebi
Ey Rızâyî gam-ı ışka niçe şükr etmeyelim
Çeşme-i çeşmimize âb-ı musaffâgetirir
Rızayi
Şükür kim terk-i ahbâb ettiğim günden beri
Esrâr
Harâb oldu ser-â-ser kişver-i ma’mûre-i teşvîş

Esrar Dede

şükr-i taâm: Nimet şükrü.
Şükr-i taâmı vâizâ sûfî-i lût-bâza öv
Bana bu pendi etme ki âşıka gam yemek yeter

Hamdullah Hamdi

şükr-i visal: Kavuşma şükrü.
Târi görünce kaldı gönül arz-ı hâlden
El değmedi şikâyete şükr-i visâlden
Hâletî (Azmizade)
şükrâne: İyilik bilme nişanesi.
şükrâne-i visâl: Kavuşmanın iyilik bilme
nişanesi.
Şükrâne-i visâline cân verdiğim bu kim
Çok derd çekmişem ki bu dermâna yetmişem

Fuzûlî

şâkir, şâkire: Şükr eden.
Her kim âşıktır cefâ vü çevrine sâbir geçinir
Tüz çevirmez her ne kim senden gele şâkir geçinir

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Öldürürse beni kahrın yutsam dûn ü gün zehrin
Şekvâya ağız açmam şâkir kulunum cânâ

Bağdatlı Ruhi

Bünyesin seyl-i havâdis yıksa âşık yok demez
Zâhidi gör gark-ı nimettir yine şâkir değil

Behiştî

şâkir-i ni’met: Nimete şükreden.
Bânîleriyâ
Rab ne büyükmüş.
Bu ne himmet
Şâkir dleri elbette olur şâkir-i ni’met

İsmail Safa

şekûr, şekûre: 1. Allah’ın nimetlerine devamlı şükreden. 2. Allah’ın güzel isimlerinden biri.
Şiâr-ı hîç-kesândır rızânâ-çârî
Hilâf-ı meşreb-i himmet-i şekûru neyler

Nâilî

Sutûr-ı midhat-i zâtın sürûr-ı kalb-i şekûr
Misâl-işeh-per-ı Rûhü’l
Emîn oldu hemîn

Taşlıcalı Yahya Bey

şükrân: Teşekkür etme, iyilik bilme.
Edelim secde-i şükrânı zihî lutf-ı Hudâ
Etti seccâde-i hadrâyı keremle izhâr

Âdile Sultan

Bilmem ne durur sühan-serâyân
Vâcibtir o lutfa arz-ı şükrân

Muallim Naci

şükûfe, şikûfe: Far. Çiçek. c. şükûfehâ.
Ey pür-gül ü şükûfe yüzünle bahâr-ı hüsn
Zehr-i ruhunla rûşen olur rûzgâr-ı hüsn Avni
Bağlamaz her şükûfe meyve-i ter
Ekserî bittiği yerinde biter

Fuzûlî

Oldu her şah-ı şükûfe âlî-himmet
Müflis-i hâke nisâr eyledi dinâr ü dirhem

Hayâlî Bey

Nihâlin ağzı köpürdü şükûfe zannetme
Cihânı eyledi dîvâne cûy-bâr-ı bahâr

Şeyh Galip

şükûfe-i çengâl: Çengel şeklindeki şükûfe.
Gönülde kim ki yer açmazsa rây-ı ebrûna
Ola bu dâr-ı fenâda şükûfe-i çengâl

Behiştî

şükûfe-i pür-engübîn: Bal dolu çiçek.
La’lin misâli bal alacak bir çiçek gezer
Zenbûr-ı dil şükûfe-i pür-engübîn arar
Hâzık Efendi
şükûfe-rû: Yüzü açık. şûhu bâğda gördüm şükûf-rû tâze
Elinde bir gül açılmış o tâze bu tâze

Nâilî
şükûfe-i ter: Yeni şükûfe.
Leb-i bahârda revnak bulan şükûfe-i ter
Bana unutturamaz gül-dehân-ı nâzınızı
Cenap Şahabeddin
şükûfehâ: Çiçekler.
şükûfehâ-yı rûhânî: Ruhani çiçekler.
Taraf taraf açar şükûfehâ-yı rûhânî
Fezâ-yı sîneyi tahkiktir semâ’-ı safâ

Esrar Dede

şükûfe-dehen: Şükûfe ağızlı.
Her şükûfe-dehen ü berg-i zebândır gûyâ
Zikr eder
Hâlık’ını hâl diliyle eşcâr

Hayâlî Bey

şükûfe-zâr: Çiçek bahçesi. şükûfe-zâr-ı behiştî
Cennete ait çiçek
bahçesi.
Şükûfe-zâr-ı behiştî midir bu mecma’-ı hûbân
Bu âb-ı sâfî-i gîtî-nümâ, bu kevser-i cûşân
İsmail Safâ
bî-şükûfe: Çiçeksiz.
Behre-dâr olur niamdan ziyneti terk eyleyen
Nahl olunca bî-şükûfe bâr kendin gösterir

Âsım (Çelebizade Şeyhülislam İsmail)

şüküfte.
şüküfte: Far. 1. Açılmış çiçek. 2. “Açılmış” anlamında birleşik kelimeler yapar.
Bir gül-istândır hayâlim dil şüküfte bülbülü
Ol gül-istânın latîf âb-ı revânıdır sözüm

Nef’î

Ey ibtisâm ile gûyâ, şüküfte rûh-ı bahâr

Tevfik Fikret

şüküfte-derûn: Açılmış kalp, gönül.
Olurdu gonce-i gül gibi tâ kıyâmete dek
Güşâde-çehre vü handân-leb ü şüküfte-derûn
Nef’î
şüküfte-gül-bünaçılmış gül kökü.
Olurdu reng-i tebessüm şüküfte-gül-bünden
Henüz olmadan evvel resîde gonca-i ter

Nedim
şüküfte-rû: Yüzü açık. şûhu bâğda gördüm şüküfte-rû tâze
Elinde bir gül açılmış o tâze bu tâze

Nâilî

nev-şüküfte: Yeni açılmış (çiçek).
Bülbül gül-zâr-ı aşkım sîne-i pür-dâgla
Nev-şüküfte gonca-i dil âşiyânımdır benim

Nef’î

şükûh: Far. Ululuk, şevket, şan, debdebe.
Dîvân-ı celâlinde kazâ münşî-i ahkâm
Eyvân-ı şükûhunda felek perde-serâdır

Nef’î

Şükûh ü satvet-i iclâl mahv eder fi’l-hâl
Ecell ecell denilen bir belâ-yı mübremdir

Ziyâ Paşa
şükûh-ı düşmenDüşman debdebesi.
Sultân-ı berr ü bahr
Süleymân-ı ins ü cânn
Ki alır şükûh-ı düşmeni olup bahâne tîğ

Hayâlî Bey

şükûh-ı kevkeb-i şân u şevket-ı İslâmİslam’ın şan ve şevketinin ululuğu.
Şükûh-ı kevkeb-i şân ü şevket-ı İslâm
Olur mu pâzede-i utüvv ü fütûr

Nâbî

şükûh-ı kudret: Kudret ululuğu.
Şükûh-ı kudreti a’lâ-yi idrâkât-i insânî
Vücûh-ı hikmeti bîrûn-ı add-i fehm ü istîfâ

Nâbî

şükûh-ı nev-hat: Yeni çizginin şanı.
Güm etse şevket-i hüsnü şükûh-ı nev-hatlar
Siyeh haberde belî iştihâr olurpeydâ

Nedim
şükûh-ı saltanat: Saltanat debdebesi.
Şükûh-ı saltanattır şevket-i şâh-âne şâh-âne
Ulüvv-i menkabettir himmet-i merdâna merdâna

Nâbî

şükûh-ı tâb: Güç ululuğu.
Tehmeten-i vüzerâ, kahramân-ı Cem kevkeb
Şükûh-ı tâb şikene külâh-ı Behmen ü Cem

Nef’î

şükûh-bahş: Ululuk bahşeden.
Müeevherâta ziyâ saldı hüsn ü ânından
Şükûh-bahş idi semmûr ü şâle devrinde

Yahya Kemal

şümâr: Far. 1. Hesap, sayı. 2. Kelimelerin sonuna gelerek “ sayan, sayıcı; eden, edici” anlamlarında birleşik kelimeler yapar.
Cân tuta gelir isen ger eânım var der isen
Cânı şümâr edersen sağıne ile kalasın

Yunus Emre

Tutalım rûz-ı şümâr olsa kim eyler da’vâ
Ettiğin zulme senin hadd ü hisâb olmayıeak
Nef’î

Gerdûn-ı dûn bizi sükalâdan şümâr eder
Takvîm-i i’tibârda mahzûrlardanız

Nâbî

Vuslat ü firkati tev’em bilir erbâb-ı kemâl
Fark nedir harf ü şümârında emelle elemin
Edhem (İbrahim Efendi)
bî-şümâr: Sayısız, pek çok, hadsiz.
Bir subh-dem ki sürükle ebr-i nev-bahâr
Gönderdi jâleden saçılık dürr-i bî-şümâr
NeVî
hatve-şümâr: Adım sayıcı.
hatve-şümâr-ı hareket: Hareketin adım
sayıcısı.
Kimipergârgibi hatve-şümâr-ı hareket
Kimisi nokta gibipây-ı bed-emân-ı sükûn
Münif
varak-şümâr: Yaprak sayıcı. varak-şümâr-ı gül-i işret: Eğlence gülünün yaprak sayıcısı.
Varak-şümâr-ı gül-i işret ol gel ey vâiz
Zemân-ı ayş u tarabtır kitâbı neylersin
Nâm
şümûl: Ar. 1. İçine alma, kaplama. 2. Ait olma, delalet etme. 3. Anlamlar arasında başka bir anlamı daha olma. 3. Kapsam.
Zâtın olmuş ukûl-i şâmil
Olsun mu ona şümûl ka. bil

Abdülhak Hâmit

âlem-şümûl: Cihanı saran, cihanı kaplayan, cihan-şumül.
Kim rûz u şeb o sufra-i âlem-şümûlden
Her nefes rızkın almada ber-veeh-i iştirâk

Ziya Paşa

şâmil: İçine alan, kaplayan, çevreleyen.
Bî-nihâye kerem-i âleme şâmil mi değil
Yoksa âlemde kulu âleme dâhil mi değil
Şinasî şümûs: bk. şems.
şürb: Ar. İçme, içilme.
Ger âdemîdegaraz ekl ü şürb ü şehvet ise
Gerek eemî’-i ünâsı tasaddur ede sütûr

Hayâlî Bey

Teeellî neş’esin ehl-i şikem idrâk kâbil mi
Behişt andıkça zâhid ekl ü şürbin lezzetin söyler

Koca Râgıp Paşa

şürb-i himmet: Himmet içmesi.
Dâmenim gird-i gam-ı hâhişten eyler şüst ü şû
Cûy-i tesnîm-i safâdır şürb-i himmet bana
Neylî
şürb-i müdâm: Devamlı içme.
Bizler kadehte aks-i ruh-i yâri görmüşüz
Bundandır işte lezzet-i şürb-i müdâmımız

Yahya Kemal

şürb-i Yehûd: Yahudi içkisi. (Gizli ve az içilen şarap.)
Zâhidâ şürb-ı Yehûd ile görülmez neş’e
Zevk-ı rindâneyi bir mey-kedeye var da gör
Pertev Paşa
Şevk ile yine gevremiş îmânı rakîbin
Çekmiş gibi kâfir o bütü şürb-i yehûde

Nedim
şerbet: 1. İçilecek tatlı şey. 2. Bardakla ilaç olarak içilen ilaç. 3. Bazı maddelerin suda eritilmiş hâli (çimento veya gübre gibi).
Hak’tan gelen şerbeti içtik elhamdülillah
Şol kudret denizini geçtik elhamdülillah

Yunus Emre

Istılâhâtı sever ma’nâsız
Şerbet ü hukne yapar eezâsız

Nâbî

Bu nimetler yenip çünkim içildi sâfî şerbetler
Şeb-i hûn etdi şâh-ı rûza ceyş-i leyl-i zulmânî

Hayâlî Bey

şerbet-i cân-bahş: Can bahşeden şerbet.
Haste-gân-ı la’line mey şerbet-i cân-bahş ise
Taabı bî-mârân-ı hâhe hâb-ı afyondur düşen

Nâbî

şerbet-i ecel: Ecel şerbeti.
Her kûşeden gelir

Behiştî
şerbet-i ecel
Gurbette sen sakın deme bîmâra kim bakar

Behiştî

şerbet-i hâs: Saf, temiz şerbet.
Ger şifâ-hâne-i lutuftan içe şerbet-i hâs
Yerakân renci ile olmaya ebter nergis
Nizami şerbet-i kahr: Kahır şerbeti.
Şerbet-i kahrın sunar her kâseden devrân bana
Âh kim el vermedi demler-dürür dermân bana
cenabî
şerbet-i lutf: Lütuf şerbeti.
Cevher-i tîğ ile bî-vahîme ıslâh-ı mizâc
Şerbet-i lûtf ile bî-çûn ü çerâ def’-i ilel

Nâilî
şerbet-i mekr: Ölüm şerbeti.
Şerbet-i merki sunar sana tabîb-i gerdûn
Fenn-i hikmette olursan da eğer
Eflâtûn
Nedim (?)
şerbet-i sâfî: Saf şerbet.
Gerçi kim şerbet verip perhîz umar eyler tabîb
Olmaya bir şerbet-i sâfî velî çün la’l-i nâb

Behiştî

şerbet-i vasl: Kavuşma şerbeti.
Nûş-ı dârû-yı lebindir haste-i aşka devâ
Şerbet-i vaslından olur âşık-ı bîmâra hazz

Şeyhülislam Yahya

şerbet-i vasl-ı habîb: Sevgilinin kavuşma şerbeti.
Şerbet-i vasl-ı habîb ile rakîbin hûnudur
Var ise ben derd-mende ey tabîb-i cân ilâc
Lamiî Çelebi
şürû’: Ar. Başlama.
Ne maksûdaşürû’ eylerse ber-aks olmadır kârı
Esîr-i mihnet-i tûl-i emel mû-tâbtan kalmaz

Nâbî

Bast-ı mukaddimât-ı suâle edipşürû’
Zammetti hayır-hâhlık üzre sadâkati

Nâbî

Hüsnünün vasfın
Nizâmî yazmağa kılsa şürû’
Cân u dilden dil diler kim defter ola cân kalem
Nizamî
şürû’-ı hâhiş-i dil: Gönlün isteğini yerine getirme.
Hele yetişti hatt oldu mukaddemât-ı murâd
Şürû’-ı hâhiş-i dil bî-saded ne müşkil imiş

Nâbî

şüst: Far. Yıkama.
şüst ü şû: Yıkama.
Aks-i hüsnün girye mahvetmez derûn-ı sîneden
Şüst ü şû kılmaz izâle sûret-i âyîneden

Nazîm (Yahya)

Heves-kârân eder ruhsâr-ı yâre nazra-i şehvet
Cenâbet şüst ü şûsu için döker dîde-i terden

Nâbî

şüst ü şû-yı eşk: Gözyaşıyla yıkama.
Şüst ü şû-yı eşk ile gitmez gözümden aks-i ruh
Ab ile kimşu’le-iyâkûtu teskîn eylemiş
Hayrî (Viranşehirli Reisülküttâb Mehmet)
şüste: Yıkanmış.
Şüste et destin bu âb u gilden ey gâfil ne sûd
Yine vîrân olacak vîrâneyi ta’mîrden

Nâbî

Kamîs-ı Yûsuf’u arz etme
Cebraîl ki ben
Demimle şüste şehîdim kefen nedir bilmem

Muallim Naci

şüste-i çeşme-i afv: Af çeşmesinde yıkanmış.
Şüste-i çeşme-i afv olmadan olma nevmîd
Hum-ı sahbâ gibi leb-rîz-i günâh olmayasın

Nâbî

şütûm: Ar. Şetm’in c. Küfürler, sövmeler.
şütûm-ı dil-rübâ: Gönül alan küfürler.
Netîce ağzının dadın bilen uşşâka dünyâda
Şütûm-ı dil-rübâdan özge masûn-ı mübîn olmaz
fennî
şütür: Far. Deve.
Ger gitti ise esb ü şütür bârı ile
Bârî’yeşükürler ki sebük-bâr olduk

Etmişti ol haberle şehâdet şecer şütür
Taşlardı davetinle hurûşân efendimiz

Faruk K. Timurtaş

şütür-i gerdûn: Feleğin devesi.
Pây-mâl olmada âhir şütür-i gerdûne
Padişah ilegedâsı hele yeksân ancak
Bâkî
şütür-gürbe: Birbirine uymayan iki şey (deve ve kedi gibi).
Geh nakaya meyl etti, geh hirresine
Evzâ’ı şütür-gürbe idi
Mecnûn’un

Sâbit

şüûn: bk. şe’n.
şüvâz: bk. şivâz.
şüyû’: Ar. Duyulma, yayılma (herkesce).
Ne zâtında ne vukûundadır
Fenâlık onunşüyû’undadır

Ziyâ Paşa

şâyi’: 1. Duyulmuş, herkesçe bilinmiş. 2. huk. Taksim olunmamış müşterek hisse.
Olmasa şâyi’ onu tahrîre vermezdim rızâ
Özrüm ümmîdim budur makbûl ola inde’l-kirâm

Nâbî

T
tâ: (b) Far. Sona gelen edat, kadar, değin, dek.
Sensin ol hûrşîd-i evc-ârâ-yı şevket kim senin
Tuttu dehri nûr-ı adlin kîrvân tâ kîrvân
Hakkı Bey
(İsmail Paşazade)
Tâ ki görünüp harîm-ı Aksâ
Abdiyetin oldu sırrıpeydâ

Şeyh Galip

tâ-be-ebed: Sonsuza kadar.
Zindedir tâ-be-ebed âşık olan
Cân fedâ eylemede sâdık olan

Sünbülzade Vehbi

tâ-be-key: Ne zamana kadar, niceye dek.
Tâ-be-key azm-i vegâ fasl-ı bahâr erdikçe
Etsin ashâb-ı safâ semt-i gül-istân hırâm

Nâbî

Ferah bîgâne resmin gösterirse etmem istib’âd
Gönül me’nûs-ı ahzân oldu derd-i tâ-be-keylerle

Nedim
tâ-be-sabâh: Sabaha kadar.
Dün gece baş başa verdik aradık tâ-be-sabâh
Mürdeler defterine her ne ki olmuş mestûr
Azîz Bey
(Abdülaziz)
şeb-tâ-be-seher: Geceden sabaha kadar.
Gösterir her nigehimde bana bir nakş-ı diğer
Kederimden elem ü hüzn ile şeb-tâ-be-seher

Enderunlu Vâsıf

tâ-serâ-perde: Otağ çadırına kadar.
Ol gece vâkıada gördü resûl
Tâ-serâ-perdesine etti nüzûl

Hakanî

tâ-be-key: Ne vakte kadar.
Tâ-be-key nâleden olmuş dili yârin muğberr
Dem-i hicrân şeb u rûz âh ile vâh etmeyelim

Nâbî

Tâ-be-key zemzemepîrâ-yı tegazzül
Kâzım
Eyle evsâfına ol şâh-ı enâmın âhenk

Kâzım Paşa

tâ-ebed: Ebede kadar.
Hükmü gerdûnda merâm etseyidi sa’d-i ber-karâr
Eylemezdi tâ-ebed
Bercîs’ keyvân-ı iftirâk

Üsküdarlı Hakkı Bey

tâ-hüsrev-i seyyare: Gezegen güneşe kadar
Mamur ede her yerde
Hudd rdyet-i bahtın
Td-hüsrev-i seyydre felekte sefer eyşer

Nef’î

tâ-key: Ne vakte kadar.
Bî-gdne-meşrebd bize td-key tegdfülün
Bir âşinâ nigdha da mı fursat olmasın
Nedim-ı Kadim
Mey gibi ney gibi hey hey gibi şeyler td-key
Hey gidi san’at-ı tekrdr mükerrer dediğin

İsmail Safa

Bir böyle muhît içinde eyd
İşkence-i ıstıbdr td-key
Abdullah
Cevdet
tâ-ki: Vakta ki, o zaman ki.
Td ki görünüp harîm-ı Aksd
Abdiyyetin oldu sırrıpeydd

Şeyh Galip

taab: Ar. 1. Yorgunluk. 2. Sıkıntı, zahmet.
Cevri gönlümdür çeken gözdür gören ruhsdrını Allah Allah kdm alan kimdir çeken kimdir taab

Fuzûlî

Ellere karşımda edenler taab
Görmediğim yerde ne eyler aceb

Şeyhülislam Yahya

taab-ı nekbet: Felaket yorgunluğu.
Bir sabdh, evde, bütün bir şeb-i tdkat-şikenin
Taab-ı nekbeti altında ezilmiş, gamgîn

Tevfik Fikret

taabbüd: Ar. Abd’den; 1. İbadet etme, kulluk etme. 2. Tapma, tapınma. c. taabbüdât.
Taabbüd edip zdtına rûz u şeb
Rızd-yı
İldhî’ni kıldı taleb

Muallim Naci

Ne bir ehl-i dünydya ettim taabbüd
Ne bir ehl-i takvdya var intisdbım

Muallim Naci

Es ey sabd latîf olur çemenlerin teseccüdü
Cendb-ı Hakk’a onların aceb bu mu taabbüdü

Muallim Naci

Ona hicrdnla.
Hayır, sdde taabbüdle eğil
Ölüdür, doğru, fakat öldüğü hîç belli değil

Midhat Cemal Kuntay

taabbüs: Ar. Abs’ten; yüz ekşitme, surat asma. c. taabbüsât.
Edib taabbüsü mehcur vech-i zdhid için
Cihdna hande eder rind-i neşve-ddr olalım

Muallim Naci

taaccüb: Ar. Aceb’ten; şaşma, şaşakalma.
Taaccüb eylemem olşem’-i bezm-drdgirydnsam
Benim suz-ı derunum yüreği ndr olmayan bilmez
Enverî
Taaccüb etme eşkinden iki zencîre bend olsa
Cihdn ışkınla dîvdne

Behiştî
uslu mu sandın

Behiştî

En cdy-ı taaccübü bu bdbın
Bdisleridirşu inkıldbın

Ziya Paşa

taaddî: Ar. Adüvv’den; 1. Geçme, öteye geçme, saldırma. 2. Zulüm, adaletsizlik; töre, örf ve kanunun sınırlarını aşma. c. taaddiyyât.
Dünydyı yakıp yıkmaya bir seyf-i taaddî
Emrinle mi yd
Rab ediyor böyle tasaddî

Mehmet Akif

Kapılan pençe-i taaddîne
Ağlasın kendi zaf ü zilZetine

Tevfik Fikret
zemdn sen yed-i kahhdr-ı hamiyyette aydn
Olarak ehl-i taaddîye verirsin husrdn

Tevfik Fikret

taaddiyyât: Zulüm ve adaletsizlikler.
Taaddiyydta karşı böyle sütsüz zannolunmazken
Niçin bilmem otuz yıldır kabarmaz
Türkün ayranı
eşref
taaddüd: Ar. Add’den; birden fazla olma, çoğalma, sayısı artma.
Sdk-ı ezelîde ne taaddüd ne teessür
Baht-ı ebedîde ne ziydde ve ne noksdn
Nev’î
Taaddüd eylemez îcdb menba’-ı feyze
Piydle olsa hezdrdn yine sebû birdir

Keçecizade İzzet Molla

taaffün: Ar. Ufûnet’ten; kötü koku çıkarma, çürüyüp kokma, bozulma. c. taaffünât.
Bî-mevc-i şûriş olmaz dsdyişi cihdnın
Derya taaffün eyler oldukça dremîde

Nâbî

taaffünât: Çürümeler, kokmalar.
Taaffündtını ydd ile beyzd vü ferdhın
Piliç lezîzdir ammd çepel bozuntusudur

Nâbî

(çepel: bataklık)
taahhüd: Ar. Ahd’den; söz verme. c. taahhüdât.
taahhüd-i vasl: Kavuşmaya söz verme.
Bizi taahhüd-i vasliyle saldı ferddya
Vefdsı ol sanemin hep cefâ imiş hayfâ
Nahifı taakkul: Ar. Akl’dan; zihin yorarak anlama, akıl erdirme.
Taakkul vechine gaflet hicâbın çekti çün zâhid
Bizim ondan tegâfül gösteren dîvânemiz yeğdir
Bâkî
taalluk: Ar. Alak’tan; 1. Asılı olma, asılma. 2. İlgisi, ilişiği olma. 3. Alaka duyma, sevme. 4. tas.
Dünya bağlılığı. c. taallukât.
Kesmişti taalluku cihândan
Kat’-ı nazar eylemişti cândan

Fuzûlî

Fusûle etse taalluk nesîm-i ma’deleti
Eder musâlaha berdü’l-acûz ile bâhûr

Nâbî

Tutmuş o kadar dehri zencîr-i taalluk kim
Ser-rişte-i bî-kaydî dîvânede kalmıştır

Şeyh Galip

Leîme rabt-ı taalluktan ihtirâz eyle Ümîd-i nef’ ile celb-i mazarrat etme sakın
Nesib-ı Mevlevi (İki Bayraklızade Yusuf)
taalluk-ı çirk ü riyâ: İkiyüzlülük ve pislikle
Ugm.
Olur taalluk-ı çirk ü riyâdan âzâde
Kabâ-yı ber-zede-dâmânper-niyân-ı hulûs

Nâbî

taallukât: İlgi duymalar. taallukât-ı cihân: Cihana ait şeylere ilgi duymalar.
Aceb mi
Hamdî kılırsa yezîd-i nefsi zebûn
Taallukât-ı cihândan o kim müseyyebtir

Hamdullah Hamdi

taalllül: Ar. İllet’ten; vesile ve bahane arama, yalandan bir bahane ile işten kaçma.
Sen hem gele gör taallül etme
Ben muntazırım tegâfül etme

Fuzûlî

Dimâğım olmayıcak devletin tevaggulüne
Sıkılmağın yeri yok tâlûin taallülüne

Nâbî

taallüm: Ar. İlm’den, öğrenme, öğrenilme; elde etme.
Ta’lîm ü taallümyoğ iken mekteb-igamda
Bir noktada
Kays ile sebak-daşlarız biz
Nev’î
Ne ta’lîm ü taallümden ne hod üstâddangördüm
Ne gördümse felekte feyz-i istûdâddan gördüm
Nâşit (İbrahim. Bey)
taallüm-i âdâb-ı devr: Devrin edeplerini öğrenme.
Üstâddan taallüm-i âdâb-ı devr için
Çeşm-i piyâle cânib-i çerhegüşâdedir

Nâbî

taâm: bk. ta’m, taam.
taammüm: Ar. Umûm’dan; 1. Umumileşme, umumi olma. 2. İmâme’den; Sarık sarma. 3. Amm’dan; amca olma.
Taammüm etmesi lâzım maârifin mutlak
Okur yazarsa ahâlî, ne var yapılmayacak

Mehmet Akif

taan: bk. ta’n.
taannüd: Ar. İnad’tan; direnme, inat etme. c. taannüdât.
Fakat bilmem niçin, mâzîde taannüd var

Tevfik Fikret

taannüf: Ar. Unftan; Çok fazla azarlama.
Olıcak bâz-ı mecâliste dûçâr
Etme tevbîh ü taannüf izhâr

Nâbî
(olıcak: olunca)
taarruz: bk. ta’rîz.
taassub: Ar. Asab’dan; 1. Bir konuda veya dinî bir meselede lüzumundan fazla taraftarlık etme. 2. Kendi dininden başka dinden olanlara düşman olma. c. taassubât.
Şimdi

Behiştî

Rûm’da en mu’teber kemâl
Fazl ehline taassub u buğz u nifâktır

Behiştî

Olmuş insâna taassub bir onulmaz illet
Hüsn-i tedbîrin ile kurtulur ondan milletŞinasi
İsnâd-ı taassub olunur merd-i gayûra
Dinsizlere tevcîh-i reviyyetyeni çıktı

Ziyâ Paşa

taaşşuk: Işk’tan; âşık olma, gönül verme.
Herkes gibi var sende de ezvâk-ı temdyül
Bilsem ne demektir, bu taaşşuk, bu tahayyül
abdülhak Hâmit
tâat: Ar. Allah’ın emirlerini yerine getirme, ibadet. c. taât.
Ko bu îş ü işreti çünkim fenâdır dkıbet
Yâr-i bâkî ister isen olmaya tâat gibi

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Vardım seherî tâat için mescide nâ-gâh
Gördüm oturur halka olup bir nice gümrâh

Bağdatlı Ruhi

Vâizâ terbiyet-i nefsin içindir tâat
Yoksa Allah’a ne tâat ne ibâdet lâzım
Yenişehirli Avni
Gönül yap zâhidâ beyt-ı Hudâ’dır, tâat istersen
Muhakkaktır ki bâb-ı cenneti hâtır-şiken açmaz
Sâhib (Pirizade Osman)
tâat-i Hak: Hakk’a ibadet.
Tâat-ı Hak mûnis-i bezm-i bekâdır âkıbet
Sıhhat-i cân u beden senden cüdâdır akıbet
Bâkî
Tâat-ı Hak’tan dili gaflettir âgâh etmeyen
Reh-revi alıkoyan menzilden ekser hâb olur

Nazîm (Yahya)

tâat-ı kevneyn: Her iki dünya taati.
Tâat-i kevneyn istiğnân ile bâd-ı hevâ
Cennet-i firdevs dîdârın ile berg-i heves
Şeyhi tâat-ı nâkıs: Eksik ibadet.
Fuzûlî behre vermez tâat-ı nâkıs nedir cehdin
Kerem kıl zerki tâat sûretinde hadden aşırma

Fuzûlî

taât: Tâat’ler. Beyhûde mi olsun ya sığındımsa
Hudâ’ya
Hep hîçe mi gitsin onu taât u sücûdum

Abdülhak Hâmit

taât-i ins ü melek: İnsan ve melek ibadetleri.
Taât-ı ins ü melektenya’nî
Şân-ı a’lâsı iken müstağnî

Hakanî

taât-i aşk: Aşk ibadetleri.
Sâî-i tâat-i aşkın ârzû-yı âhiret
Kevser ü hûra değil sahbâ-yı dil-berdir bana

Namık Kemâl

taavvün: Ar. Avn’den; yardımlaşma.
Nef’-i ukbâyı edersin tafdîl
Buna mâni mi taavvün, tahsîl

Abdülhak Hâmit

taavvüz: Ar. İyâz’dan; “Eûzübillâh” deme, Allah’a sığınma.
Eyle taavvüz
Ehad ü Vâhid’e
Râh-ı sefer seddola tâ hâside
Nahifi
Şerîkim yok nazrim yok
Ehad
Ferdim vezîrim yok
Bi-külli işbu mevcûdât taavvüz kıldığı hânam

Ümmî Sinan

taayyün: Ar. Ayn’dan 1. Meydana çıkma, belirme. 2. Belli başlı adam olma. c. taayyünât.
Ufk-ı taayyünden doğdu bir güneş
Zerrât-ı âleme saldı bir âteş
Edhem
Pertev Paşa
Taayyünden halâs eyler bu bâğın hem-demi
Yahyâ
Habâb-ı sâgar-ı sahbâgibi mahv-ı rüsûm eyler

Şeyhülislam Yahya

Ettik o kadar ref’-i taayyün ki
Neşâtî
Ayîne-ipür-tâb-ı mücellâda nihânız
Neşati
Hayâtı bence teessürdür eyleyen isbât
Taayyün eyleyemez nevm içinde hayât

Tevfik Fikret

taayyünât: Ortaya çıkmalar.
Tan mı desem vücûduna fahr-i taayyünât
Çünkim zuhûr-ı âleme zâtın-durur sebeb

Hamdullah Hamdi

taayyüş: Ar. Ayş’tan, yaşama, geçinme
Pîrlik vakti taayyüş gamını çekmededir
Dest-i cûdundan umar şânına lâyık ikrâm

Nâbî

Edânîye temelluk âriyet bir ömr için değmez
Bu sûretle taayyüş fikrini pek nâ-becâ buldum

Hersekli Arif Hikmet

Tahammül mihnete ser-mâye-i emr-i taayyüştür
Olur nef’i füzûn bârı girân oldukça hammâlın
Sâmi (Arpaeminizade Vakanüvis
Mustafa Bey)
Taayyüşü mütenâsibi kadr ü şânı ile
Hakîkaten şu demin a’zâmı kibârı idi
Recaizade Ekrem
taazzum: Ar. Azm’den; 1. Büyüklük
taslama, kibirlenme. 2. Kemikleşme.
Bahs-i daPâ-yı taazzumda ne lâzımdır cedel
Yol geçer üstünden olsa ne kadar yüksek cebel
hilmi (Trabzonlu)
tâb: Far. 1. Takat, güç. 2. Parlaklık, ışık, aydınlık. 3. Sıcaklık, hararet. 4. Kıvrım, büklüm. 5. Tazelik, canlılık.
Ol rûz-ı haşri seyr eden olmaz cihânda kim
Dîdâr gördü herkesi bî-tâb intizâr
NeVî
Arsa-i medh ü senânın haddi yok pâyânı yok
Peyk-i endîşe aceb mi olsa bî-tâb u tüvân

Nef’î

Kâkülün aç, ruh-ı pür-tâbınıgöster cânâ
Bilelim biz de cihânda gecemiz gündüzümüz
Münif
Bağlanıp zülf-i hezârân tâbına
İbret oldum âh aşk erbâbına

Muallim Naci

tâb-ı âh: Ah kıvılcımının ışıması.
Ateş-i aşk ü fürûğ-ı hüsn ü tâb-ı âhtan
Sîneler nîrân beden sûzân ciğer büryân olur

Nazîm (Yahya)

tâb-ı aşk: Aşk gücü.
Tâb-ı aşk ile gazel mi söylemiş
Vehbî yine
Nazma sûziş verdi böyle tab’-ı âteş-pâresi

Sünbülzade Vehbi

tâb-ı âşık: Âşıkın gözündeki parlaklık.
Çeşminde tâb-ı âşık nihân olmaz âşıkın
Sâf şarâb kendüyü sâgarda gösterir
Gavsî (Ahmet Dede)
tâb-ı dîdâr-ı Hudâ: Allah’ın “Cemal” sıfatının parlaklığı.
Tâb-ı dîdâr-ı Hudâ ile Resul
Bir hilâl olduğuna dâl idi ol

Hakanî

tâb-ı gam: Gam sıcaklığı.
Tâb-ı gamdan şu’le-i sûzân olur ağzımda dil
Olmasa medhinleger sûsen gibi ratbü’l-lisân
nef’î
tâb-ı girye: Gözyaşı sıcaklığı.
Eşkimde böyleşu’le nedendir meğer ki sen
Çün sûz u tâb-ıgiryede pinhânsın eygönül

Nedim
tâb-ı hecr: Ayrılık ateşi.
Tâ-be-gerden garka-i eşk oldu tâb-ı hecr ile
Nâbî’ye hem hâlet-i rûz-i hisâb ettin bu şeb

Nâbî

tâb-ı hûrşîd: Güneşin sıcaklığı.
Tâb-ı hûrşîd sitem-i sûzân ederdi âlemi
Ger sehâb-ı adl ü dâdın olmasaydı sâyebân

Nef’î

tâb-ı hüsn: Güzelliğin parlaklığı.
Tâb-ı hüsnünden
Muhibbî bir harâret bağladı
Teb tutar gibi olur sâhibî-firâş üç günde bir

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

tâb-ı ihtiyâr: Seçme gücü.
Gelirken bezme sen gitmez mi tâb-ı ihtiyâr elden
Olup mest-i temâşâ âşık-ı bî-vâye düşmez mi

Hamamizâde İhsan
tâb-ı kahr: Kahır sıcaklığı.
Tâb-ı kahrından ola cümle adû nâ-peydâ
Pertev-i mihr ericek jâle-i hîzân-şekil

Hayâlî Bey

(ericek: erince)
tâb-ı kem-ter: Eksik parlaklık.
Alnın levâmidnden meh-pâre tâb-ı kem-ter
Ruhsârın âteşinden hurşîd bir kabestir

Behiştî

tâb-ı kevkeb: Yıldız parlaklığı.
Eşk-i çeşmimle olur la’l-i leb-iyâr ferih
Tâb-ı kevkeble bulur la’l-ı Bedehşan revnak
Avnî
tâb-ı mehâbet: Ululuğun ateşi.
Ol saf-der-i yegâne ki tâb-ı mehâbeti
Cevşen-güdâz-ı Tehmeten ü Kahraman olur
Nef’î
tâb-ı mey: Şarabın parlaklığı.
Tâb-ı meyden aks-i hüsn-i yâr yaktı meclisi
Sâkiyâ şimdengirü şem’-işeb-istân oynasın

Necati Bey

tâb-ı na’l: Nalın parlaklığı.
Tâb-ı na’lim ne olager tâb urur ise arşa
Tâb-ı sathında onun eyle hazer rûz ile şeb
Muradî (Sultan III. Murat)
tâb-ı ruh: Yanağın parlaklığı.
Tâb-ı ruhunla sûzunu yazarken
Ahmed’in
Şevkından odlara tutuşup yana yazmışam

Ahmet Paşa

Tâb-ı ruhun oldukçafüzûnşu’le-i meyden
Bir lem’ası dünyâyı yakar berk-ı beldsın
NâıH tâb-ı sath: Yüzey parlaklığı.
Tâb-ı na’lim ne ola ger tâb urur ise arşa
Tâb-ı sathında onun eyle hazer rûz ile şeb
Muradî (Sultan III. Murat)
tâb-ı sûz-ı sine: Göğüs yanışının sıcaklığı.
Tâb-ı sûz-ı sîneden eksilmeseydi göz nemi
Göz yumup açınca seylâba verirdim âlemi
FuzûH tâb-ı şarâb-ı şu’le-fürûz-ı safâ: Temiz ışık saçan şarabın parlaklığı.
Tâb-ı şarâb-ı şu’le-fürûz-ı safâyıgör
Her bir habâb-ı mevcesi pervâne-i neşât

Esrar Dede

tâb-ı teb-i âzâr: Azarlama sıtmasının ateşi.
Tâb-ı teb-i âzâr ile mânend-i süveydâ
Efzûn-ter idi lerzişimiz kıble-nümâdan
Nâiâ tâb-ı temâşâ-yı cemâl: Güzelliği seyretme gücü.
Çün bana bir zerre yok tâb-ı temâşâ-yı cemâl
Ben kim ü vasl etmek ol hurşîd-i rahşândan tama’

Fuzûlî

tâb-ı vech: Yüzün parlaklığı.
Tâb-ı vechindir cihânda zulmeti ref eyleyen
Nûr-ı hüsnünden güneş tâ haşre dek tâbân olur

Âdile Sultan

tâb-ı zülf: Saç kıvrımı.
Tâb-ı zülfündür mü ruhsârında cânlar meskeni
Ya bırakmış bir reh-ipür-pîç ü hamgül-zâra mûr

Fuzûlî

tâb-âver: Dayanan, güç yetiren.
Necm-i şi’r-i enver re’yinden alır feyz-i fürûğ
Burc-ı Cevzâ kurb-ı bahtından bulur tâb u tüvân

Üsküdarlı Hakkı Bey

tâb-dâr: 1. Parlak, ışıklı. 2. Kıvrımlı, büklümlü.
Uzanır rişte-i tûl-i emel dîdâr zevkıyle
Ham açıldıkça ol gül-çihre zülf-i tâb-dârından

Fuzûlî

Necm sanman her gece olan felekte tâb-dâr
Tîr-i âhım ser-te-ser cismimi peykân eylemiş
Bin şems-i tâb-dâr u hezârân meh-i münîr
Yüz bin sevâbit ü nice seyyâre-i ıyân

Ziyâ Paşa

tâb-efgen: Güç kırıcı, güç bırkmayan, dayanma gücü bırakmayan.
Cür’ana vermezdi cân her âşık-ı efsürde-dil
Olmasan tâb-efgen-i her hâtır-ı bî-tâb ü teng

Nef’î

tâb-efgen-i hûrşîd: Güneşin güç kırıcılığı.
Mahşer ki ola hüsnünden ayân safvet-i dîdâr
Tâb-efgen-i hûrşîd olangermiyyet-i dîdâr

Nâilî

tâb-hâne: 1. Ocak veya soba ile ısıtılan kışlık yer, çiçek sobası. 2. Şifa evi, hastahane.
Cihânda kimden edersin ümîd-i hân-ı kerem
Bu tâb-hânede ikrâm-ı zayf bilmezler

Nâilî

Bu tâb-hânede bir lokma nân için hayfâ
Bütün belâ ile geçmektedir sinîn ü şühûr
Yenişehirli Avni
tâb-nâk: Parlak, ışıklı, ziyadar.
O denlü tâb-nâk etmiş o zerrîn şem’a etrâfn
Görünmez sâyesinde âfitâb subhun âsârı

Nef’î

Bir katre mâ düşünce gülün kalb-i pâkine
İsmim çıkar hemân varak-ı tâb-nâkine

Namık Kemâl

tab’: Ar. 1. Tabiat, huy, âdet, alışkanlık. yaratılış. 2. Mühür, damga basma. 3. Kitap basma. c. tıbâ’.
Ger kara taşı kızıl kan ile rengîn etsen
Tab’a tağyîr verip la’l-ı Bedahşân olmaz

Fuzûlî

TabHmın bir tercemânı ter-zebânıdır kalem
Hâmemin bir hem-zebân-ı nükte-dânıdır sözüm

Nef’î

Neylesin râyiz-i endîşe nice zabt etsin
Rahş-ı tab’ımgibi bir tevsen-i çâbük-pâyı

Nef’î

tab’-ı adem: Yokluk tabiatı.
Tab’-ı ademde olup havsala-i istâdâd
Olmasa ma’nî-i “lâ-yüs’el” ile redd-i cevâb

Esrar Dede
(lâ-yüs’el: Allah yaptığından sorumlu olmaz.
Enbiyaş23)
behiştî
tab’-ı âdem: İnsanın tabiatı.
Tâ ede hâsiyyeti te’sîr tab’-ı âdeme
Göstere cümle mevâlîd ona rûy-ı iltifât

Nâbî

tab’-ı âteş: Ateşin tabiatı.
Verse tab’-ı âteşe ger berk-ı tîğı terbiyet
Ma’den-i elmâs ederdi tûde-i hâkisteri
Nef’î
tab’-ı âyîne-i meşşata-i rûy-ı âlemÂlemin yüzünü süsleyen kadının aynasının mührü.
Tab’-ı âyîne-i meşşata-i rûy-ı âlem
Fikr-i üstâd-ı kühen-sâl-i debistân-ı felek

Nef’î

tab’-ı beşer: İnsanlık huyu.
Her kim ki arar bûy-ı vefâ tab’-ı beşerde
Benzer ona kim devlet umar zıll-i hümâdan

Ziyâ Paşa

Alışmıyor ne aceb inkılâba tab’-ı beşer
Bugün cihânda olurken ne varsa diğer-gûn

Abdülhak Hâmit

tab’-ı bülbül: Bülbül huylu.
Gül gibi nâziksin ammâ nâzını az eyle kim
Tab’-ı bülbül gibi hâziktir dil-işâir dahi

Ahmet Paşa

tab’-ı bülend: Yüksek ahlak.
Ammâ hemîşe baht-ı dagal-bâz neyleyim
Tab’-ı bülende halecân-ı nihân verir
Nedim tab’-ı bülend-tab’: Yüce yaratılışlı ahlak.
Sultan vassâfısın o serv-i kaddin râsttır bu kim
Tab’-ı bülend-tab’ına ahsent
Bâkî yâ
Bâkî
tab’-ı cehennem: Cehennemin yaratılışı.
Rütbeni bilmek ile tab’-ı cehennemde bile Ümmet-i müznib için yok heves-i istîkâd

Nâbî

tab’-ı derrâk: Çabuk kavrayışlı tabiat.
Tob’-ı derrâkını hıfz eyleye
Hak âfetten
Ala dil-hâhı kadar feyz-ı Hudâ’dan vâye

Nâbî

tab’-ı gazel-perdâz: Gazel düzenleyen tabiatı.
Aferîn
Nef’î
yine tab’-ı gazel-perdâzına
Penç-beytin nüsha-i sihr-i beyândır her biri

Nef’î

tab’-ı güher-perver: Cevher seven tabiatlı.
Eyledi tab’-ıgüher-perver
Es’ad Paşa
Ben deryâ-yı hünerde benî lâl ü elken

Keçecizade İzzet Molla

tab’-ı harîs: Hırslı, tamahkâr.
Olma ey tab’-ı harîs enbân-güşâ-yı ıztırâb
Kâr ü bârı âsiyâb-ı âlemin nevbetledir

Nâbî

tab’-ı hayvânî: Hayvanî huy.
Hevâ-yı nefsi terk eden melâik rütbesin bulur
Mukarreb olamaz ref etmeyen bu tab’-ı hayvânî

Gaybî

tab’-ı heves-nâk: Hevesli tabiat.
Bilirim aczini endîşemin ammâ nideyim
Yenemem tab’-ı heves-nâk u dil-işeydâyı

Nef’î

tab’-ı hurde-dân: Nükte ve inceliği anlayan yaratılışlı.
Bârîk-bîn olanlar eder kaşların hayâl
Dendânını tasavvur eder tab’-ı hurde-dân
Bâkî
tab’-ı latîf: Hoş yaratılış.
İffet ü ismet ile tab’-ı latîfi hem-zâd
Himmet ü gayret ile kalb-işerîfi tev’em

Nâbî

tab’-ı mevâlî: Mevlevılik payesine ulaşmış kişilerin tabiatı.
Ebed-igird-i fenâ ermez idi tab’-ı mevâlîde
Eğer olsaydı adli feyz-bahşâ çâr-erkâna

Üsküdarlı Hakkı Bey

tab’-ı mi’mârî-i takdîr: Taktir edilen mimarî yaratılış.
Tab’-ı mi’mân-i takdîre hezârân tahsîn
Ki edip hedm mebânî-i felek-sâ-yı hısâm

Nâbî

tab’-ı mir’ât: Aynanın huyu.
Güneşten nûr alan meh-tâba tuttum tab’-ı mir’âtın
Fazâil âs-mânının

Behiştî
ahteri oldum

Behiştî

tab’-ı müstemendân: Gamlı tabiatlılar.
Ne nâmedir ki bu hüsn-i beyân unvânı
Edergüşâde dil ü tab’-ı müstemendânı

Nef’î

tab’-ı mühîn: İhanet eden tabiat.
Akrebin sokması sanmam sana kînindendir
Bu redâat hep onun tab’-ı mühînindendir

tab’-ı müyûl: Gönlü akanların huyu.
Bâd-veşgeştte dil pehn-i cihân-ı emelî
Ab-veş alçağa meyl eylemede tab’-ı müyûl
Rızayi tab’-ı nâ-kes: Cimri tabiat.
Rüsûm-ı ilm ile gitmez denâet tab’-ı nâ-kesden
İrem, ârâyiş-i elvân ile Huld-ı Berin olmaz
Beliğ
tab’-ı nâs: İnsanların huyu.
Öğren lisân-ı asr ü rüsûm-ı zemâneyi
Bak tab’-ı nâsa hâle münâsib tekellüm et
Esat Bey
(Vakanüvis İstanbullu Mehmet)
tab’-ı nâ-şâd: Şad olmayan huy.
Boşanıp seyl-i sirişkim reg-i feryâdımdan
Tab’-ı nâ-şâd felek haylî bulandı bu sabâh

Esrar Dede

tab’-ı nazenin: Nazlı tavır.
Şâd olmağa hâtır-ı hazîni
Eğlenmeğe tab’-ı nâzenîni
Fuzûlî tab’-ı Nefî
: Nefî’nin huyu.
Tab’-ı Nef’î bülbül-gûyâdır ol gül-şende kim
Gonca-veş dem-bestedir anda dehân-ı şâirân
nef’î
tab’-ı nükte-dân: Nükteci tabiat.
Sühan bir genc-i lâ-yefnâ-yı esrâr-ı İlâhîdir
Ki tab’-ı nükte-dânımdır o gencin şimdi gencûru
nef’î
tab’-ı pâk: Temiz yaratılış.
Tab’-ıpâki âzmâyîşten
Cinânî kim kaçar
Kâbil-i medh olmağa ammâ ki bir memdûh yok
Cinânî

Behiştî
tab’-ıpâkinden ne hâletler konulmuştur
Ki eş’ârın semâ’ etse tarabtan ehl-i hâl oynar

Behiştî

tab’-ı pür-hüner: Hüner dolu yaratılış.
Bî-pîç ü tâb-ıgam olamaz tab’-ıpür-hüner
Ef’î olur mu hîç der-i gencîneden cüdâ

Şeyh Galip

tab’-ı rûşen: Aydın görüşü.
Hüsn-i matla’da edip çeşme-i mihri rîzân
Eyledi hükmünü icrâyine tab’-ı rûşen
Nedim tab’-ı safâ-şi’âr: Berraklık veren görünüş.
Gül-zâr-ı ma’rifette mizâb-ı hâmesinden
Tab’-ı safâ-şi’ârım bir çeşme-sâr akıttı

Şeyhülislam Yahya

tab’-ı sahbâ: Kadehin huyu.
Tab’-ı sahbâ gibi cûş-âver mînâ-yı makâl
Fikr-ianka: gibi bâlâ-revi etbâk-ı hayâl
Neft tab’-ı sâhir-pîşe: Sihirbazlığı iş edinmiş olan yaratılış.
Tab’-ı sâhir-pîşene
Bâkî gönüller meyl eder
Sükker-i şi’r-i dil-âvîzin meğer efsûnludur
Bâkî
tab’-ı selim: Yumuşak tabiat.
Zîrâ şuarâ zümresinin tab’-ı selîmi
Ayîne-i ilhâm
Hudâvend-i cihândır
Yenişehirli Avni
tab’-ı semend: Kula atın huyu.
Olmaz ey Bâkî-i bî-dil ser-i a’dâpâ-mâl
Yine sen tab’-ı semendine süvâr olmayıcak
Bâkî
tab’-ı sühan-dân: Söz bilen yaratılış.
Arşta rûh-ı Fuzûlî
âferîn-gûyâ olur
Bu gazelle
Gâlibâ tab’-ı sühan-dânımgörüp

Leskofçalı Galip

tab’-ı sühan-gû: Güzel söyleyen yaratılışlı.
Feyz-bahş olsa eğer tab’-ı sühan-gûyum olur
Kıssa-perdâz-ı maânî-suveriperde-i râz
Nef’î
tab’-ı şâir-âne: Şairce tavır.
Hemîşe dil-ber-i mevzûn hırâma meyl eyler
Belâya uğramışız tab’-ı şâir-âne ile
Neylî
tab’-ı şirin: Hoş, güzel huy.
Tab’-ı şîrîni olur bedreka-i reh yoksa
Bulamaz câdde-i rekdten fem-i pistânî-lebin

Keçecizade İzzet Molla

tab’-ı şûh: Şen tabiat.
Olmasa
Nef’î
ne ola dil-beste zülf-i dil-bere
Tab’-ı şûhu dâma düşmez bir hümâdır ne eylesin
Nef’î
Şu rütbe etti eser bana ol edâ-yı selîs
Ki tab’-ı şûhum olup hâkisâr-ı ceyb-i karâr

Nedim
tab’-ı vakkâd: Parlak tabiat.
Tab’-ı vakkâdın eger âteş-i rahşângörse
Kızara ahker-i sûzân nitekim dâne-i nâr
Bâkî
tab’-ı yârân: Dostların davranışı.
Levh-ı Mahfûz-ı sühendir dil-i pâk-ı Nef’î
Tab’-ı yârân gibi dükkânçe-i sahhâf değil
Nefi
tıbâ’: Tab’ lar, huylar, âdetler, mizaçlar, yaratılışlar.
Terbiyet-gerde-i hulk-ı hüsnî olsa tıbâ’
Hüsn-i ahlâka mübeddel olur ef’âl-i zemîm

Nazîm (Yahya)

tıbâ’-ı kevneyn: Her iki dünyanın âdeti.
Sultân-ı cihân-mutâ’-ı kevneyn
Rûhu’r-rûhu tıbâ’-ı kevneyn

Ziyâ Paşa

tıbâ’-ı millî: Millî âdetler.
Olmaz mı tehâlüf-i cibillî
Yek-şîve midir tıbâ’-ı millî

Ziyâ Paşa

tabîî: 1. Tabiate mensup, fıtrî, yaratılış icabı. 2. olağan, alışıldığı üzere. 3. yaratılıştaki durum, tabiat c. tabîiyât.
Çemendir, bahrdir, kûh-sârdır, subh-ı rebiîdir
Bu yerlerde doğan bir şâir olmak pek tabiîdir

Abdülhak Hâmit

Sâhilyeşil, eşcâryeşil.
Sanki tabîat
Vermek dilemiş mevkii şâyân-ı perestiş
Bir reng-ı
Behiştî

Tevfik Fikret

tabîiyât: Tabiîlikler.
Felekiyât ü tabîiyâtı
İnfâl ü kem ü keyfyâtı

Sünbülzade Vehbi

tabîat: 1. Yaratılış, huy, mizaç. 2. Kâinat, evren. 3. Büyük abdest etme kolaylığı veya zorluğu. c. tabâyi’.
Oldukça tabîatimce hem-dem
Cennet gibidir bana cehennem

Üsküdarlı Talat Bey

tabâyi’: Tabiatlar.
Hem anâsır, hem tabâyi’ hem mürekkeb hem basit
Cümlenin aslı vü feri
Kâdir’in makdûrudur
Nesimi
Bu mahsûd-ı tabâyi’sözleri kanda bulursun sen
Küdûret vermesem
Vecdî dil-i yârâne olmaz mı
vecdî
tabiye, tabî: Tabı, kitap baskısı ile ilgili.
Evet, beş on kişi ancak okur, tenevvür eder
Bizim masârif-i tabiye olmayaydı heder

Mehmet Akif

tabak: Ar. 1. Tabak (kap). 2. İnce kat. c. etbâk, tıbâk.
Bir tabak mîve gelirse meclise âdet budur
Olur elbette onun ba’zısıpuhte ba’zı hâm

Nâbî

Çînî tabakta çarh meh ü mihr ü encümü
Bu bezme düzdü sîb ü bih ü dâne-i enâr

Nâbî

Bir fazla takab sofrayı bir dağ gibi ezdi

Tevfik Fikret

tabaka: 1. Kat, katman. 2. Sınıf, topluluk. 3. Bir veya iki yapraklık kâğıt. 4. Tütün ve kâğıt konulan kap. c. tabakât.
Halkı irşâd edecek var mı ya sizden başka
Onu insân bile saymaz mütefekkir tabaka

Mehmet Akif

etbâk: Tabak’lar, tabaka’lar.
Tab’-ı sahbâgibi cûş-âver mînâ-yı makâl
Fikr-ı Anka: gibi bâlâ-revi etbâk-ı hayâl

Nef’î

etbâk-ı arş-ı zulmet: Karanlık göğün tabakaları.
Her nağmesinde bir şeb-i hicrân hazırladım
Etbâk-ı arşı zulmeti gezdim adım andım
Mehmet
Behçet Bey
tıbâk: 1. Kat, tabaka. 2. Uygunluk, uyma.
Cehennem iken bana seb’-i tıbâk
Yakıp bir taraftan da nâr-ı firâk

Keçecizade İzzet Molla

tabaka: bk. tabak.
tâbân: Far. Işıklı, parlak.
Ay u gündür devr-i hüsnünde cemâlin âcizi
Gûyiyâ anan meh-i tâbân atan âftâb

Fuzûlî

Gözü yağmâcı şehr-âşûblarla çevresi dolmuş
Sanasın ortaya yıldızlar almış mâh-ı tâbânı

Hayâlî Bey

Cân aynına ayân olur ise misâl-i aşk
Tâbân ola dil-hânede nûr-ı cemâl-i aşk
Nuri
tâbân-ı subh-ı rahmet: Rahmet sabahının parlaklığı.
Sultânı tâc-ı devlet hakanı tahtı izzet
Tâbânı subh-ı rahmet vech-i sabîh-ı Ahmed

Hamdullah Hamdi

tabasbus: Ar. Basbasa’dan; yaltaklanma, alçakça yalvarma. c. tabasbusât.
Hallâk-ı cihân kulluğa şâyestedir ancak
Kendin gibi bir şahsa tabasbus ne belâdır

Sünbülzade Vehbi

tabâyi’: bk. tabîat.
Hâli niam-feyzden âgende-şikemdir
Mestân-e havâ mey-kede tabbâhlarından
Nâili
tabbâh: bk. tabîat.
tâbende: Far. Parlayan, ışık veren.
Zülf-i miskin ki ruh-ı yâr ile tâbende durur
Şem’-ipür-nûr ile san buldu şeb-istân revnak
Avnî
Sipihr-i nf’atin tâbende mâh-ı âlem-efrûzu
Riyâz-ı devletin zîbende serv-i kâmet-efrâzı

Nef’î

Yana pervâne-veş cismi adûnun nâr-ı kahrınla
Ola tâbende şâhâ devletin şem’-işeb-istânı

Hayâlî Bey

Zulmete ashâb-ı a’mâ bendedir
Nûr ise bînâlara tâbendedir
MuaHim
Naci
tâbende-i deryâ-yı ezelEzel deryasının ışık vereni.
Zerresi mihr-i celîşa’şaa-i evc-i ebed
Katresi cevher tâbende-i deryâ-yı ezel

Kâzım Paşa

tâbende-i hayâl: Hayal ışığının parlaklığı.
Ahcârı hüzn-i leyl ile âlûde-i zılâl
Eşcârı nûr-ı subh ile tâbende-i hayâl

Kemalzâde Ekrem Bey

tâbi’, tâbi’a: Ar. Teb’den; 1. Bir şeyin hükmü ve emri altında bulunan, birinin hükm ü mesleğine uyucu. 2. Boyun eğen. 3. Hz. Muhammed’i görmüş olup kendisinden hadis dinlemiş olan. 4. gr.
Kendinden önceki kelimeye göre hareke alan. c. tevâbi’, tâbiîn, tâbiûn, tebea, tebâi’.
Tarîk-ı fakr tutsam tab’ tâbi nef râm olmaz
Gınâ kılsam taleb esbâb-ı cem’iyyet temâm olmaz

Fuzûlî

Sehâb-âsâ yürürler yerde câmid gördüğün dağlar
Bütün zerrât bir kânûn-ı istimrâra tâbidir

Ziyâ Paşa

Serine tâbi ederdi cesedi
Bunu terk etmemişti ebedî

Hakanî

Herkes cihânda olmalı tâbi diyânete
Ondan terakkub etmeli ma’nen sıyânete

Abdülhak Hâmit

tâbi’-i fermân: Fermana uyma. Hak Teâlâ devlet ü ikbâlin efzûn eylesin
Tâbi-i fermânın olsun devr-i çarhın çenberi

Nedim
tâbi’-i devr-i zemâne: Zamanın dönüşüne uyma.
Bir kerre bana gelmedin ey sâgar-ı neşât
Bildim ki sen de tâbi-i devr-i zemânesin

Nâbî

tâbi’-i ikbâl ü efâl: Talih ve işlere bağlı olma.
Tâbi-i ikbâl ü ef’âl olma kim hiçbir zemân
Tâliin yüz döndürürse dostların düşmân olur
Andelîb (Mehmet Esat Fâik)
tevâbi’: Tâbi’ ler.
Her şems eder tevâbi-i mahsûsasasıyla seyr
Her tâbie tevâbi-i uhrâ eder
Kurân

Ziyâ Paşa

Olmaksa merâmınız o başka
Âşık-ı ömrün tevâbi’inden

Muallim Naci

tâbiiyyet: Tâbi’lik, tâbi’ olma, bir devletin teb’asında bulunma.
İttibâ’ eylediler meslek-i âşık-ı ömre
Aşk u şevkıle nice kâfiye-cûyâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

tabîat: bk. tab’.
tabîb: bk. tıbb.
tabîî: bk. tab’.
ta’bîr: Ar. Ubûr’dan; 1. Anlatma, ifade. 2. Deyim. 3. Terim. 4. Bir anlamı olan söz. 5. Rüya yorma. c. ta’bîrât.
Şâir olursa da senin gibi
Nâbî yâ Ta’bîri hoş nikâtı muhayyel beyânı şûh

Nâbî

Cihânın cünbişi ol hüsn-i âlem-gîr içindir hep
Meâl-i güft-gû zâtında bir ta’bîr içindir hep

Esrar Dede

Meâl-i gaflet-i erbâb-ı dünyâ hep nedâmettir
Bu rü’yâ hâbdan evvel dahi ta’bîr olunmuştur

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

ta’bîr-i latîf: Hoş tabir.
Bir tâze reviştir bu ki ta’bîr-i latîji
Revnak-şiken-i hüsn-i beyân-ı kudemâdır
Nef’î
ta’bîr-i mezâyâ-yı nihân: Gizli meziyetlerin tabiri.
Evsâf-ı mahabbet dehen-i hâmeye sığmaz
Ta’bîr-i mezâyâ-yı nihân nâmeye sığmaz

Nâbî

ta’bîrât: Tabirler.
Bu ta’bîrât vüs’unda değildir kuvvet-i tab’ın
Bu feyz-i ma’nevî
Nâbî’ye mecrâ-yı diğerdendir

Nâbî

tâbiş: Far. Parlayış, parıldayış.
Çehrende nedir bu hüsn-i tâbiş
Sandım ki kamer telessüm etmiş

Muallim Naci

tâbiş-i fikr-i ruh: Parlak yanağı düşünme.
Cânıma âteş bıraktı tâbiş-i fikr-i ruhun
Gönlüme saldı hayâl-i çîn-i zülfün pîç ü tâb
Çermikli
Zihni
tâbiş-i gül: Gülün parlaklığı.
Gül-goncedeki jâle değil tâbiş-i gülden

Sâbit
yüreği yağı erir bülbül-i zârın

Sâbit

tâbiş-i hasret: Hasret parlayışı.
Göklerde melek tâbiş-i hasrette kalıptır
Sen şâh olalı yer yüzüne sâye-ı Rahmân

Behiştî

tâbiş-i hüsn: Güzelliğin parlayışı.
Tâbiş-i hüsn ile buşu’le-i ruhsâre ile
Kimi ser-mâye-res-i nûr edeceksin bilmem

Nâbî

Çehrende nedir bu hüsn-i tâbiş
Sandım ki kamer telessüm etmiş

Muallim Naci

tâbiş-i mihr-i ruh: Güneşe benzeyen yanağının parlayışı.
Tabiş-i mihr-i ruhun lâle-i hamrâ ne bilir
Reviş-i kametini serv-i dil-ârâ ne bilir
Makalî
tâbiş-i tîğ: Kılıç parlayışı.
Tâbiş-i tîğını der pençe dem-i heycâda
Görse teb-lerze tutar şerze-i şîr-i ücemi
Beliğ
tâbiş-geh: Parıltı yeri.
tâbiş-geh-i envâr: Nurların parıltı yeri.
Bir nûr-ı mübîndir ki bu tâbiş-geh-i envâr
Bir mislini olsun edemez tâ ebed ezhâr

Muallim Naci

ta’biye: Ar. Yerli yerine koyma, yerleştirme, tertip etme (askeriyede)
ta’biyetü’l-ceyş: Strateji.
Çekîde-i katerâtından âferînişdir
Olundu ta’biye-i hilkat u hakîkat bûd
Sâmi tabl: Ar. 1. Davul. 2. Tıp. kulak zarı. c. tubûl
Çalındı kûslar tabl u nakkâre kıldı âvâze
Düğün bayrâm idi gûyâ guzâta cenk meydânı
Bâkî
Atına bir na’l-i sîmîn kapına bir halka mâh
Cünnene zerrîn gılaf ü tablına çenber güneş
Lamiî Çelebi
Tutsun cihânı debdebe-i tabl-ı haşmetin
Olsun felekte devlet-i câhın cihân cihân

Nedim
tabl-ı ârâm: Rahat davul.
Tabl-bâz etti elin sînesini döğmekten
Eyledi dest-i kader kûfte tabl-ı ârâm

Nâbî

tabl-ı gam u mihnet: Gam ve sıkıntı davulu.
Çaldım niçe gün derdile tabl-ı gam u mihnet
Al sen de vefâ sâzın ele kâr-ı növbet
Zâti tabl-ı kıyamet: Kıyamet davulu.
Cünbüş-i kamet ile tabl-ı kıyâmet koparır
Def döğer sînesini cülcüle başlar zâre
Beliğ tabl-ı sîne: Göğüs davulu.
Tabl-ı sînem döğülür azm eyle meydân vaktidir
Zülf ile çal başımın tûpunu çevgân vaktidir

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

tabl-ı tehî: Boş davul.
Tabl-ı tehîden gümdür sühanlar
Bî-hûde
Gâlib efgân edersin

Şeyh Galip

tabl-âsâ: Davul gibi.
Ehl-i derdin döğülüp sîneleri tabl-âsâ
Tuttu âfâkı yine tantana-i şevket-i aşk
Nuri
tabl-bâz: Davulcu.
Tabl-bâz etti elin sînesini döğmekten
Eyledi dest-i kader kûfte tabl-ı ârâm

Nâbî

table, tabla: Üzerine bir şeyler konan taşıma eşyası.
tabla-i mihr: Güneşin tablası.
Dest-i kahrından yemiştir bir tabanca var ise
Tabla-i mihr üzre hâlâ ol eserdir câvidân

Ziyâ Paşa

table-kâr, tabla-kâr: 1. Tabla üzerinde öteberi satan küçük esnaf, işportacı. 2. Yemek yenirken iş gören hizmetçi.
Helvacıya table-kâr lâzım
O kâra da iktidâr lâzım

Ziya Paşa

tâbût: Ar. Ölülerin kabristana nakilleri için kullanılan, üstü kapalı tahtadan yapılmış sandık.
Âşık ifnâ-yı vücûd eylemeden kasdı budur
İstemez kimseye bâr olduğunu tâbûtun

Nâbî

Zülfün hevâsına ölenin ud-ımış diye
Tdbûtu tahtasını melekler buhûr eder

Cem Sultan

Sâyesin dervîş-i bî-berg ü nevâdan dûr eden
Saklasın ârâyiş-i tâbûta nahl-i kametin
Mantıkî (Ahmet)
Mahmil-i tâbûtta olur metâ’ı bir kefen
Şol ki birkaç gün fenâ dünyâda şöhret bağladı

Hayâlî Bey

tâc: Ar. 1. Hükümdarların başlarına giydikleri süslü, cevahirli taç, efser. 2. Gelinlerin başlarına koydukları süslü başlık. 3. Sorguç, tarak, kuşların başlarındaki uzun tüy. 4. Eski tarikat şeylerinin başlarına giydikleri başlık. c. etvâc, tîcân.
Hırka vü tâcıla zâhid kerem et sıkleti ko
Âdeme cübbe vü destâr kerâmet mi verir

Şeyhülislam Yahya

Zâhidâ o denlü sıklet-i tâc ü kabâ ile
Uçmak ümîdin etmez idi ebleh olmasa
Nergisî
Rîzesinin âsitânı gevher-i tâc-ı mülûk
Cevher-i iksîr ile hâk-i harîmi hem ayân

Nazîm (Yahya)

tâc-ı belâ: Bela tacı.
Urunup tâc-ı belâ geçmez ise taht-ı gama
Mülk-i aşk oldu
Nizâmî’ye müsellem demeyem
nizami
tâc-ı Dârâ: Dârâ’nın tacı.
Tâc-ı Dârâ’da olan gevheri biz neyleyelim
Câm-ı Cem’de konulan la’l-i müzâb olsa bile

Şeyhülislam Yahya

tâc-ı fahr-i felek: Feleğin övünme tacı.
Tâc-ı fahr-i feleğe bir nazar et kim
Neş’et
Mürde destârıgibi rû-be-kafâgeldi bana
Neş’et tâc-ı fark-ı vükelâ’
Vekillerin farklı tacı.
Nûr-ı çeşm-i vüzerâ kuvvet-i kalb-i ulemâ
Tâc-ı fark-ı vükelâ kurre-i ayn-ı hükkâm

Nâbî

tâc-ı Feridun: Feridun’un tacı.
Pîrâye-i mülk ü milel ser-mâye-i dîn ü düvel
Ki olmuş nasîbi tâ ezel tâc-ı Ferîdûn taht-ı Cem
nef’î
tâc-ı ışk: Aşk tacı.
Her kim ki tâc-ı ışkıgiye ihtiyâr ile
Kendi eliyle satır alır başına belâ

Behiştî

tâc-ı iftihâr: Övünme tacı.
Sen ol mükerrem-i levlâksin ki hâk-i rehin
Ser-i melâikede tâc-ı iftihâr kalır

Nâilî
tâc-ı Keyhüsrev: Keyhüsrev’in tacı.
Tâc-ı Keyhüsrev gerekmez lîk
Hak’tan rûz u şeb
Kullarınla kendimi kapında der-bân isterim

Ahmet Paşa

tâc-ı mahabbet: Sevgi tacı.
Tâc-ı mahabbetin giyemez müstahak değil
Şol kelleler ki itin önünde yalak değil
Enverî
tâc-ı murassa’: Süslü taç.
Saçar bezme nûru döker rezme nârı
O tâc-ı murassa o tîğ-ı mücevher
Bâkî
tâc-ı ser: Baş tacı.
Tâc-ı ser seng-i belâ yüz suyu hâk-i kademin
Yeter ey dost yeter bana ne nâmûs u ne âr

Necati Bey

tâc-ı ser-i âlem: Âlemin baş tacı.
Hâk ol ki
Hudâ mertebeni eyleye âlî
Tâc-ı ser-i âlemdir o kim hâk-i kademdir

Bağdatlı Ruhi

tâc-ı tarâvet: Zariflik tacı.
Nevrûz erişip azm-i gülistân edelim gel
Ey tâc-ı tarâvet yürü başımda yerin var
Şeyhi tâc-ı zer: Altın taç.
Senşâh-ı hüsne olmasa bir doğru bendeşem’
Giymezdi tâc-ı zer sere her encümende şem’
behiştî
tâc-ı zerrin: Altın işlemeli taç.
Felek tâc-ı zerin terk etti
İbrâhim
Edhem-veş
Derûnunda aceb mi eylese nûr-ı siyâh me’vâ
Nadiri (Ganizade)
tâc u hırka: Taç ve hırka.
Sanma zâhid meyl var gönlümde tâc u hırkaya
Bî-ser ü pâ olamaz gûş u destâra heves

İbni Kemâl

tâc u kabâ: Taç ve cübbe.
Terk edip tâc u kabâyı şevk-işem’-i hüsnüne
Kendimipervâne-âsâ bir nemed-pûş eyledim
Bâkî
tâc u tesbîh u asâ: Taç, tesbih ve asa.
Tâc u tesbîh u asâ bâzârına erdi kesâd
Rind ü rüsvâ vü melâmet bâde-nûşân devridir
gaybî
tâc-bahş: Taç bağışlayan. tâc-bahş-ı ser-i sultân-ı selâtîn-i cihân: Cihan sultanlarının sultanının başına taç bağış layan.
Tac-bahş-ı ser-i sultân-ı selâtîn-i cihân
Zînet-i taht u nigîn
Hazret-ı Sultân-ı kerem

Ahmet Paşa

tâc-dâr: Taç tutan, taç sahibi, hükümdar. c. tâc-dârân.
Şehriyâr-ı şehriyârân-ı cihân
Tâc-dâr-ı tâc-dârân-ı zemân

tâc-dârân: Taç sahipleri, hükümdarlar. tâc-dârân-ı cihânCihan hükümdarları.
Kem-ter ihsânı saâdet tâcı
Tâc-dârân-ı cihân muhtâcı

Hakanî

tâc-ser: Muhterem, baş tacı, aziz, değerli.
Hâk ol ki
Hudâ mertebeni eyleye âlî
Tâc-ser-i âlemdir o kim hâk-i kademdir
bağdatlı Ruhi
tâc-ver: Hükümdar, padişah.
Sultân
Murâd-ı tâc-verfermân-revâ-yı bahr ü berr
Sâhib-kırân-ı dâd-ger şehin-şâh-ı âlî-nazar
Bâkî
Bir himmete kâdir ki nice bî-ser ü pâyı
Bir demde murâd murâd etse şeh tâc-ver eyler

Nef’î

Tâc-verlerle gerekmez hem-dem olmak ehl-i ışk
Ne yaraşır hüdhüd ile bülbül olmak hem-nefes

İbni Kemâl
tâc-ver-i felek-i çârümîn: Dördüncü feleğin taç sahibi.
Sürdükçe hâk-ipâyine reşk eder
Mesîh
Hûrşîd-i tâc-ver-i felek-i çârümîn işe

Nâilî
ta’cîl: Ar. Acele’den; acele etme. c. tadîlât.
Ta’cîl edip helâkime kasd etme ey ecel
Şâyed visâl-i yâre erem ihtimâldir
Bîdârî
Koşarken
Avrupa ta’cîle ihtizârımızı
İçerde bir sürü hâin kazar mezârımızı

Mehmet Akif

ta’dâd: Ar. Aded’ten; sayma, sayım, sayı.
Gece gündüz yürüdüm bulmak için
Taşkent’i
Geçtiğim yerleri ta’dâda mahal yok şimdi

Mehmet Akif

ta’dîl: Ar. Adl “doğruluk”tan; 1. Doğrultma, doğrulama. 2. Değişiklik. c. ta’dilât.
Mümkün müdür hakîkat-ı eşyâyı vezn ü derk
Mîzân-ı akla dirhem-i ta’dîl iken zunûn

Ziyâ Paşa

ta’dîl-i hissiyât: Hislerin değişikliği.
Ta’dîl-i hissiyyât için elzem hayâlât
Onsuz kalırsa mûcib-i isyân olur hayât
abdülhak Hâmit
tafdîl: Ar. Fadl’dan; bir şeyi veya kimseyi faziletinden dolayı tercih etme, üstün görme. c. tafdîlât.
Nef’-i ukbâyı edersin tafdîl
Buna mâni mi taavvün, tahsîl

Abdülhak Hâmit

tafra: Ar. 1. Sıçrama, atlama. 2. Yukarıdan atıp tutma. 3. Eskiden ilim dalında, sarıklarda rütbe, derece alma.
Tafra ettikse de biz kat’-ı tarîk eylemedik
Razıyız her kişinin böyle gele hem-pâsı

Sünbülzade Vehbi

Uşşâka eski eylediğin nâz ü tafraya
Söyle utanma şimdi peşîmân değil misin
esat Bağdadî
tafsîl: Ar. Fasl’dan; etraflıca, uzun uzadıya anlatma, bildirme. c. tafsîlât.
Noktayı idrâk eder harf üzre tahmîl ettiğin
Kâtib-i sun’un bilen icmâli tafsîl ettiğin

Nâbî

Şerh eyleme ahvâl-i gam-ı ışkı
Cinânî
Tafsîlini derd-i dil-i nâ-şâdın işittik
Cinanî
Eyler tafsîl tûl u arzın
Söyler ahvâl-i tab’-ı arzın

Ziyâ Paşa

Bırakın, söylenemez; mevkiimiz câmidir
Başka yer olsa da tafîle hayâ mânidir

Mehmet Akif

tafsîl-i âsâr: Eserlerin bildirdiği. mücmel noktanın tafsîl-i âsârın temâşâ et
Olur bir tohm-ı kem-terden diraht-ı bâr-âver peydâ

Nâbî

tafsîl-i derd-i aşk: Aşk derdini açıklama.
Tafsîl-i derd-i aşkı sorun zahm-ı sîneden
Leb-beste etti gam beni şimdi şebim budur

Nâbî

tafvîz: Ar. İhale, sipariş etme. tafvîz-i kabza-i kader-ı Hâlık: Yaratıcının kader elini sipariş etme.
Buldum huzûr-ı kalb, Ziyâ, cümle kârımı
Tafvîz-i kabza-i kader-ı Hâlık eyledim

Ziya Paşa

tagallüb: Ar. Galebe’den, zorla hüküm sürme, zorbalık etme.
Mestân-ı harâbâta salâdır ne dururlar
Zühhâda tagallüb edecek dem bu zemândır

Nef’î

Bilmem ey menhûs adını
Es’ad mıdır
Gâlib midir
Zâtını ta’rîf kıl kimsin kime mensûbsun
Gerçi dersin şâirâne ben tagallüb eyledim
Pîş-i erbâb-ı sühandagâliba mağlûbsun

Sürûrî

Hem de yaraşır mı bir dilîre
Fahr ede tagallüb ilepire

Ziya Paşa

tagannî: Ar. Gınâ’dan; 1. Zenginleşme.
Yetinme, muhtaç olmama. 3. Makamlı okuma.
Olmaz terennümâta her dem felek müsâid
Et rûz u şeb tagannî hîç etme fevt-i fırsat
Reşîd
tagarrür: bk. tegarrür.
tagayyür: bk. tağyîr.
tâgî: Ar. İsyancı, isyan eden; azgın. c. tugât.
Kim vardı gam-ı aşkın yolunu benim gibi
Ferhâd ise bir azgın
Mecnûn ise bir tâgî

Behiştî

tugât: İsyancılar, azgınlar. tugât-ı kıbt-i nusarâ: Eski
Mısır’ın azgın yardımcıları. dem ki dest-i zebânî-i dûzaha verile
Tugât-ı kıbt-i nusarâ bugât-ı kavm-ı Yhûd

Sâbit

tağlît: Ar. Galat’tan; 1. Yanlışlığını çıkarma. 2. Yanıltma; yanıltılma. c. taglîtât.
Arz-ı İhlâs iken hatm-i süverden
Riyâ tağlît edip
Tebbet’te kaldım
Pertev Paşa
taglîz: Ar. Gılzet’ten; kaba ve çirkin söyleme.
taglîz-i hiss: Hisleriyle oynama, kaba sözler söyleme.
Göstere hâmen eğer i’câz-ı ve’n
Şakku’l-kamer
Haml eder taglîz-i hisse onu erzâl-i zümer
Nev’î
tagrîb: Ar. Gurbet’ten; 1. Gurbete çıkma, gurbete çıkarılma. 2. Uzaklaştırma, gurbete çıkarma. 3. Kovma.
Bir desti ederse tard u tagrîb
Bir desti eder niyâz-ı ricât
Cenap Şahabeddin tağyîr: Ar. Gayr’dan; değişme, başkalaşma; değiştirme, bozma. c. tağyîrât.

Fuzûlî

âşıka onlar ki derler terk-i aşk eyle
Demezler mi hatâ tağyîr kıl hükm-i kazâ derler

Fuzûlî

Ger kara taşı kızıl kan ile rengîn etsen
Tab’a tağyîr verip la’l-ı Bedahşân olmaz

Fuzûlî

Vâizin ta’nı, Kabûlî, bizi tağyîr edemez
Ab-ı pâke ne zarar vakvaka-i kurbağadan
Kabulî (Kütahyalı Mehmet Çelebi)
tağyîr-i âsâr-ı araz: İşaret izlerinin değiştirilmesi.
Aşkıma noksan getirmez görmemek ol ârızı
Cevhere tağyîr-i âsâr-ı araz vermez halel

Fuzûlî

tağyîr-i baht: Talihi değiştirme.
Cehli de tahsîl için elbet ederdik ihtimâm
Mümkün olsaydı fedâ-yı fazl ile tağyîr-i baht

Ziyâ Paşa

tağyîr-i hakîkat: Gerçeği değiştirme.
Kâbil midir elfâz ile tağyîr-i hakîkat
Mümkün mü ki tefrîk oluna küfr ile îmân

Ziyâ Paşa
tağyîr-i mâhiyyât-ı eşyâ: Eşyanın yapılarını değiştirme.
Zehri tiryâk eyleyip tiryâki zehr eylerdi halk
Olmasa tağyîr-i mâhiyyât-ı eşya mümteni
Yenişehirli Avni
tağyîr-i sûret: Şekli değiştirme.
Kılıp tağyîr-i sûret vesmeden yağmâ kılırlar dil
Harâmî kaşların resm ü reh-i nîreng dutmuşlar

Fuzûlî

tağyîr-i takdîr-i Hudâ: Allah’ın takdirini değiştirme.
Ey ki ehl-i ışka söylersen melâmet terkin et
Söyle kim mümkün müdür tağyîr-i takdîr-ı Hudâ

Fuzûlî

tağyîr-i tarîk: Yolu değiştirme.
Halka taklîd-i sülûkun sebeb-i hüsn-i ma’âş
Mülke tağyîr-i tarîkin eser-i sû’-i mizâc

Fuzûlî

tağyîr-i zevk: Zevkı değiştirme.
Çarh devrinden ne hâsıl kim verir tağyîr-i zevk
Devrden zevk artırır miskîn-i devr-i bâdem

Fuzûlî

tagayyür: 1. Başkalaşma, değişme. 2. Bozulma, kokma. 3. Rengi değişme. c. tagayyürât.
Deryâ-dilân-ı himmete kâr eylemez gumûm
Vermez mizâc-ı bahre tagayyür hezâr mevc

Hersekli Arif Hikmet

Gelmez tagayyür aslına birdir hakîkati
Deryâda gerçi zâhir olur sad-hezârân mevc
Râtib (Bey)
Tagayyür eylemiştir âlemin ol rütbe ahlâkı
Bize nakl-i tevârîhin gelir gûyâ yalan şimdi

Ziyâ Paşa

tagayyür-gâh: Başkalaşma yeri.
tagayyür-gâh-ı âlem: Âlemin başkalaşma
yeri.
Ne kâdir etmeğe şekkerle halvâ sohbetin gendüm
Tagayyür-gâh-ı âlem kalsa bâkî bir karâr üzre

Nâbî


Hâ: Ar. Kur’an-ı Kerim’in yirminci suresinin adı.
İlk ayeti

Hâ “Ey Muhammed” anlamına geldiği için
Hz. Muhammed (s. a. s.)’den bahseden şiirlerde sık sık geçer.
Bi-hakk-ı sûre-ı Tâ
Hâ vü hürmet-ı Bathâ
Bi-hakk-ı nutk-ı Kelîm ü bi-hakk-ı nûr-ı Zebûr
Nev’î
Çeşm ü ebrun üzre neyler hâl-i müşgîn ey sanem
Nokta konmaz sûre-ı Yâ
Sîn ü Tâ
Hâ üstüne
Lamiî Çelebi
Vasfını
Ve’n
Necmi ve’ş
Şemsi
Tebârek söyledi
Şânına

Hâ vü Yâ Sîngeldi
Hak’tan beyyinât

Nedim
tahaddüs: Ar. Hads ve hudûs’tan; 1. Sezgi. 2. Yok iken ortaya çıkma.
tahaddüs-i niam: Nimetlerin ortaya çıkışı.
Değil bu ehl-i maânî katında lâf-ı kabîh
Tahaddüs-i niam eydür bu hâle ehl-i makâl
nizami
tahaddüş: Ar. Tırmalama. cibâlin perîsine benzer
Zihni işgâl eder tahaddüş

Abdülhak Hâmit

tahakkuk: Ar. Hakk’tan; gerçekliği anlaşılma, hakikat olarak meydana çıkma. zât-ı ganî etmez idi kasd-ı tenezzül
Bulsaydı tahakkuk biri sensiz bu sıfatın

Nâbî

Âlemde ictimâ’-i meziyyât-ı subh u şâm
Bizde tahakkuk eylese olmaz mı gül-tenim
Cenap Şahabeddin tahakküm: Ar. Hükm’den; 1. Hâkimlik takınma. 2. Zorbalık etme.
Tahakküm eyler ise ittihâd-ı ezdâda
Eder mâni’a-i dostî sabâ vü debûr

Nâbî

Hükmün ki tahakküm edemez seyrine bir şey
Bir anda bu pâyânsız olan cevvi eder tayy

Mehmet Akif

Bilmem ne demektir ne tekâpû, ne tahakküm
Lûtfümle de, kahrımla da
Türk’üm

Midhat Cemal Kuntay

Düşsün sanameyyâl-i tahakküm eğilen ser
Kopsun senibir hak diyealkışlayan eller

Tevfik Fikret

tahakküm-i cühelâ: Cahillerin tahakkümü.
Gûya ki bunca minnet ü gam azgelip olur
Bir de tahakküm-i cühelâ ile bağrı hûn

Ziya Paşa

tahalluk: Ar. Hulk’ten; ahlaklanma, bir huy edinme.
Lîk her şahsa temelluk etme
Tavr-ı zilletle tahalluk etme

Sünbülzade Vehbi

tahallüf: Ar. Hilâf’tan; 1. Geride kalma, arkada bırakılma. 2. Uygun gelmeme.
Zebân-ı ma’nî-i maksûddur işâretimiz
Tahallüf ettiği yoktur bizim beşâretimiz

Nâbî

Gam çekmeziz vesîle-i tûl-i hayâttır
Tahsîlden tahallüf ederse umûrumuz

Nâbî

Nedir olçîn-ipîşânî o zu’m-ı ayb-âyîn kim
Tahallüf etmeden matlab girândır vaz’-ı remmâlin

Nâbî

Bu beytim yâdigâr olsun cihâna
Tahallüfle derûnum gamla doldu
Esat tahallüf-i va’d: Söz uygunsuzluğu.
Her bir sözü tahallüf-i va’dingüvâhıdır
Eymânı hîn-i va’dede bisyâr olanların

Nâbî

tahallül: Ar. Halel’den; 1. Bozulma, halel bulma. 2. Ekşime, sirkeleşme. 3. Araya girme.
Miyân-ı âşık u ma’şûka eşktengayrı
Tahallül eyleyemez mâcerâ-yı hüsn budur

Nâbî

tahallüs: Ar. Hulûs’tan; 1. Kurtulma, halas olma. 2. ed. Şiirde mahlas kullanma.
Mukaddem altı yıl
Hüznî tahallüs eylemiştim ben
Bihamdillâh meserret-yâb kıldı
Hayy-i bî-enbâz
sürûrî
tahammül: bk. tahmîl.
tahannün: Ar. Hanîn’den; çok isteme. şiddetle arzulama.
Ayrıldı kuzu olup mükedder
İzhâr-ı tahannün etti mâder

Muallim Naci

tahâret: (öjÇT)Ar. 1. Temiz olma, temizlik. 2. Tuvalet ihtiyacını giderdikten sonra temizlenme. c. taharât.
Sâkiyâ
Cum’a namâzını kıl da gel mey-hâneye
Hurmetin anla tahâretle yapış pey-hâneye
Beliğ
Hubs u ağrâz ile endîşesi murdâr olana
Günde beş kerre vuzû’ ile tahâret gelmez
Yenişehirli Avni
tahâret-i vicdân: Vicdan temizliği.
Eğer tahâret-i vicdâna dikkat etseydin
Bu hâle gelmeye kalmazdı orta yerde sebeb

Mehmet Akif

tâhir: Temiz, pak, arık.
Tâhir efendi bize kelb demiş
İltifâtı bu sözde zâhirdir
Mâlikî mezhebim benim zîrâ
İtikâdımca kelb tâhirdir

Nef’î

tahûr: Çok temiz; temizleyici.
Emîn-i cennet-i kurbet ki vermeyince rızâ
Mezâk-ı Hızr’a dahi zehr olur şarâb-ı tahûr
Yenişehirli Avni
taharrî: Ar. Hary’den; araştırma, arama, aratma. c. taharriyyât.
Ukalâ onda taharrî eyler
Ekserî meyl-i teserrî eyler

Sünbülzade Vehbi

Atarak ben de geniş bir kebe mangal yanına
Başladım uyku taharrîsine, lâkin ne gezer

Mehmet Akif

taharrî-i hakîkat: Hakikati araştırma.
Cibillîdir taharrî-i hakîkat hırsı âdemde
Onun mahsûlüdür meşhûd olan âsâr âlemde

Mehmet Akif

taharrük: Ar. Hareket’ten; hareket
etme, kımıldama.
Şevkınla raks urur diye gözüm dolagelir
Görsem taharrük eylese kûyundagerd-bâd

Behiştî

taharrüz: Ar. Hırz’dan; sakınma, çekinme.
Eyledi takdîr sandûk-ı taharrüzde nihân
Mevsim-i eyyâm-ı îdde saklanan kâlâ gibi

Nâbî

taharrüz-i zihâfât: Zihaflardan, kısmalardan çekinme.
Evzânda tahürrüz-i zihâfât
Teksîr-i tetâbu’-ı izâfât

Ziya Paşa

tahassun: Ar. Hısn’dan; kale ve hisar kapanma, istihkâma çekilme.
Hemân sen inkısâr-ı ehl-i dilden ihtirâz eyle
Tahassun mümkün olmaz tûp-ı âha burc u bârûdan
Nâşit (İbrahim Bey)
tahassür: Ar. Hasret’ten; 1. Hasret çekme. 2. Çok istenen şeye ulaşamamadan dolayı üzülme.
Kûyuna eyler tahassür ehl-i ışk
Ehl-i îmân özler elbet cenneti

Behiştî

Mükedder biri yâd-ı ihvân eder
Tahassürle imrâr-ı evân eder

Abdülhak Hâmit

Sekiz yıl oldu bu gün, ey ferişte-i mechûl
Geçer sükûn u tahassürle hep leyâl-i fusûl

Hüseyin Sîret

tahassüs: Ar. Hiss’ten; hislenme, duygulanma. c. tahassüsât.
A’sâr ile memlû yine bir rîh-i tahassüs
Eyler o karanlıkta, o çöllerde teneffüs

Ahmet Hâşim

Bir neş’eli hengâmede çepçevre yamaçlar
Hep aynı tahassüsle meyillenmiş ağaçlar

Yahya Kemal

Hep aynı tahassüsle meyillenmiş ağaçlar
Dalgın duyuyor rüzgârın âhengini dal dal

Yahya Kemal

tahassüsât: Hislenmeler.
Söz gölgesidir tahassüsâtın
Derler; bu hatâ değilse, eyvâhş

Tevfik Fikret

tahaşşî: Ar. Haşyet’ten; ürperme, korkma.
Eş’âr ü fünûn hep o dudaklarda müheyyâ
Çirk-âb-ı taarruzdan ederlerdi tahaşşî

Tevfik Fikret

tahaşşüd: Ar. Yığılma, toplanma; yığınak.
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya
Ne hayâsızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı

Mehmet Akif

tahattur: Ar. Hatır’dan; hatırlama, unutulduktan sonra akla getirme.
Halel verirse gâh gâh sükûn-ı leyle bir nevâ
Birinci
Etirâfimı tahattur et terennüm et
Mustafa
Reşit
Bize bir zevk-ı tahattur kaldı
Bu sönen, gölgelenen dünyâda

Ahmet Hâşim

Bu iğbirâr-ı latîfin sirâyetiyle gönül
Neler tahattur eder neşve-bahş ü girye-fezâ

Tevfik Fikret

Ne mutlu sizlere, dünyâda çok ölüm gördüm
Tahattur etmiyorum böyle kahramân ölüm

Mehmet Akif

tahavvül: Ar. Hâl’den; değişme, başka türlü olma, bir hâlden başka hâle girme. c. tahavvülât.
Göstermek için nükât-ı nazmı
Ezmân-ı tahavvülât-ı nazmı

tahavvülât: Başka hâller.
tahavvülât-ı nazm: Nazım değişiklikleri.
Göstermek için nikât-ı nazmı
Ezmân-ı tahavvülât-ı nazmı

Ziya Paşa

tahayyül: bk. tahyîl.
tahayyür: Ar. Hayret’den; şaşırma, hayran olma, hayrete düşme. c. tahayyürât.
Kl san’at-ı üstâdı tahayyürle temâşâ
Dem urma eğer ârif isen çûn ü çirâdan

Ziyâ Paşa

Dil-haste idim teessürümden
Dem-beste idim tahayyürümden

Muallim Naci

tahazzün: Ar. Hüzn’den; kederlenme, hüzünlenme.
tahazzün-i yâr: Yârin hüzünlenmesi.
Ne de ca’lî imiş tahazzün-i yâr
Susayım bâri gülmesin ağyâr

Muallim Naci

tahcîl: Ar. Hacle’den; 1. Utandırma. 2. (Gelin veya güveyiyi)
Gerdeğe koyma.
Eyleme kimseyi kat’â techîl
Etme mahlûk-ı Hudâ’yı tahcîl

Nâbî

Şeyh-i zî-şân ü kerem-pîşe ki bâbında onun
Kimse mahcûb değil bendesin etmez tahcîl

Âdile Sultan

tahdîd: Ar. Had’ten; 1. Sınırlama. 2. Belli etme. 3. Bir sınır koma. c. tahdîdât.
Tahdîd idi, onun nazarında, hayâtında
Bir şahsa hasrediş emel ü irtibâtını

Tevfik Fikret

tahdîş: Ar. Hadeş’ten; tırmalama, tırnakla incitme. c. tahdîşât.
Yeter hayâlimi tahdîşe ba’zı en nârin
İhtizâz, ufacık bir teheyyüc-i ilhâm
Tevfk
Fikret
tahdîş-ser: Başı kaşıma.
tahdîş-ser-i nâhun: Tırnakla baş kaşıma.
Gâh endîşe-i ser-mâye-i sâmân-ı ma’âş
Gâh tahdîş-ser-i nâhun îfâ-yı düyûn
Münif
tahfif: Ar. Hiffet’ten; 1. Hafifletilme; yükünü azaltma. 2. Kolaylaştırma.
tahfîf-i elem: Elemin hafifletilmesi
Tahfîf-i elem etmedin ey şir-i revânım
Sen dur, yürüsün dem’-i dem-â-dem cereyânım

Muallim Naci

tahfîf-i kadr-i şer’: Şer’î değerin düşürülmesi.
Tahfîf-i kadr-i şer’den endîşe kılmadın
Evlâd-ı Mustafâ’ya cefâ kıldın ey felek

Fuzûlî

tâhir: bk. taharet.
tahiyyât: Ar. Hayy’dan; 1. “Allah ömürler versin.
” demeler.
Hayır dualar etme. 2. Namazda okunan “ettehiyyâtü” duası.
Namâz-ı şâm gamın ka’de-i ahîresidir
Gönül kapında tahiyyât-ı ye’se etti kuûd

Sâbit
tahiyyât-ı erbâb-ı devlet: Devletin ileri gelenlerinin “Allah ömürler versin.
” demeleri.
Söz yok belî tahiyyât-ı erbâb-ı devlete
Ammâ rükû’udur urefânın belin büken
Nesip (Seyyit Mehmet)
tahkik: Ar. Hakk’tan; doğru olup olmadığını araştırma, inceleme, ortaya çıkarma. c. tahkîkât.
Tahkîk bu kim hep işiniz zerk u riyâdır
Taklîddesiz tâatiniz cümle hebâdır
Bâkî
Ey satan harfi tasavvufla velâyet halka
Harfi taklîd ile onulmaz ona tahkîk gerek

Nâbî

Güzel sevmekte zâhid müşkilin var ise bizden sor
Bizim ol fende çok tahkîkimiz itkânımız vardır

Nedim
Haklıyı haksızı im’ân ile tefrik edelim
Dur telâş etme, efendi!
İşi tahkîk edelim

Muallim Naci

Birdir, Ziyâ, fenâda tahkîk ile tasavvur
Var u yoğu cihânın hep emr-i i’tibârî

Ziyâ Paşa

tahkîk-i alâmât: İşaretlerin araştırılması.
Halkı medhûş eylemiş hâb-ı şeb-i tûl-i emel
Subh tahkîk-i alâmâtına bir bîdâryok

Fuzûlî

tahkîk-i derd-i sâgar: Kadeh derdini araştırma.
Bâde-i idrâkimin tevhîd-i ser-cûş-ı humu
Sâkî-i endîşemin tahkîk-i derd-i sâgarı

Nef’î

tahkîk-i hâl-i dehr: Dünya hâlini inceleme.
Etmeden tahkîk-i hâl-i dehri erbâb-ı lûgat
Mâteme şâdî demiş şâdiye mâtem koymuş ad

Ziyâ Paşa

tahkîk-i kıyâmet: Kıyameti araştırma.
Ahsente zihî kad ki kıyâm ettiği demde
Tahkîk-i kıyâmet kılar ol kâmet-i dil-cû
Nizami tahkîk-i mey-fürûş: İçki satanı araştırma.
Bâde bu bâde muğ-beçe bu muğ-beçe yine
Tahkîk-i mey-fürûşa ne hâcettir ihticâc

Esrar Dede

tahkîk-i mûy-ı miyân: Karıncanın ince belini inceleme.
Medâriste tahkîk-i mûy-i miyânın
Dekâyıktan ortaya atmış mebâhis
Fuzûlî tahkîk-i riyâziyyât-ı sun’: Sanatın matematiğini inceleme.
Eyledimgül-şende tahkîk-i riyâziyyât-ı sun’
Oldu evrâkıgül-istân nüsha-i hikmet bana
Neylî
tahkîk-i safâ: Saflığı, temizliği araştırma.
Tahkîk-i safâ gerçi budur lîk bu tahkîk
Ber-vefk-i hevâ vü heves nev-hevesândır
Nef’î
tahkîk-i vücûd-ı âferîniş: Yaratılış varlığını araştırma.
Etmek gerek ehl-i feyz ü bînîş
Tahkîk-i vücûd-ı âferiniş
FuzûH tahkîm: Ar. Hükm’den; sağlamlaştırma, kuvvetlendirme. c. tahkîmât.
Onu tahkîme hasr-ı himmet ile
Müstefîd olmalı alem-dârân

Abdülhak Hâmit

tahkîm-i hudûd: Hududu güçlendirme.
Zikr ü fikri şedd ü tanzîm-i cünûd
Fikr ü zikri sedd ü tahkîm-i hudûd

Ziya Paşa

tahkîr: Ar. Hakâret’ten; 1. Hakaret etme, 2. Hor görme, küçük görme. c. tahkîrât.
Dîde-i tahkîr ile bakma
Cinânî mest iken
Besdir ey zâhid harâbât ehline mey-hârlık
Cinânî
Humkun zekâya karşı takrizi şöyle dursun
Ta’rîzi bir inâyet, tahkîri bir senâdır

Abdülhak Hâmit

Devletlülere bizleri tahkîr düşer mi
Biz âciz isek de yine mahlûk-ı Hudâ’yız

Ziya Paşa

tahlîl: Hall’den; 1. Karışık bir cismi incelemek için esas unsurlarına ayırma, çözümleme. 2. Analiz. c. tahlîlât.
Mizâc-ı âlemi, hâzık isen, tahlîle sa’y eyle
Geçir her şahsı bir unsur gibi inbîk-i dikkatten

Olduğun anlar bu âlem bir mi’mârıgarîb
Fehm eden üstâdının terkîb ü tahlîl ettiğin
Nabi
Şimdi artık bütün âmâlini tahlîl etsen
Bir yudum zehr olacak

Tevfik Fikret

tahlîl-i insân: İnsanı inceleme.
Meh-be-meh tahlîl-i insân etmek içingâlibâ
Çarh-ı merdüm hor hilâli râhat-ı dendân kılar
behiştî
tahlîs: Ar. Halâs’tan; kurtarma.
Zülf-i yâre bend olup tahlîs ümmîd eylemem
Gerden-ı Mecnûn olur mu tavk-ı âhenden halâs

Fehim (Hoca Süleyman)

Deliler içinde kaldı
Nâci
Tahlîsine yok mu duâcı

Muallim Naci

tahlîs-i cân: Canı kurtarma.
Bir başka çâre kalmadı tahlîs-i cân için
Terk-i diyâra eyledim âhir azîmeti

Ziya Paşa

tahliye: Ar. Halâ’dan; 1. Boşaltma, boşatılma, boş bırakma. 2. Serbest bırakma, bırakılma.
Sensin ol gevher-i nâ-yâb ki mislin bulamaz
Etsegavvâs-ı kader tahliye-i kîse-i yemm

Nâbî

tahmîd: Ar. Hamd’den; hamdetme. şükretme, elhamdülillah deme. c. tahmîdât.
Hamd ona ki k ıldı halka rahmet
Tahmîdde verdi acze ruhsat
Abdullah
Vassâf (Akhisarlı)
Alem-ı Lâhût’daki eltâfnın tahmîdine
Vakf-ı avân etmede ümmetlerinin her biri

Âdile Sultan

Sülûf ayakta iken, dalgalar ayakta idi
Hurûş edince hatîbin nidâ-yı tahmîdi

Mehmet Akif

tahmîk: Ar. Humk’tan; “ahmak” olduğunu söyleme. c. tahmîkât.
Nice bin mes’ele tahkîk etmiş
Nice fehhâmeyi tahmîk etmiş
Kânî (Ebubekir)
Vefâ etmek diler yârin dedikçe hazz eder gönlüm
Hoş-âmedden safâlar kesb eder tahmîka katildir
behiştî
tahmîl: Ar. Haml’den; 1. Yükleme, yükletilme. 2. Bir işi, birinin üzerine bırakma.
Noktayı idrâk eder harf üzre tahmîl ettiğin
Kâtib-i sun’un bilen icmâli tafîl ettiğin

Nâbî

Bârını gerden-i ahbâba edenler tahmîl
Ne kadar olsa sebük-rûh olur elbette sakîl

Koca Râgıp Paşa

Her kime eylerse tahammül sademât-ı dehre
Bulur elbette umûrunda
Hudâ’dan behre

tahammül: 1. Yüklenme, bir yükü üstüne alma. 2. Katlanma, dayanma. 3. Kaldırma. c. tahammülât.
Tahammül mülkünü yıktın
Hülâgû
Han m ısın kâfir
Amân dünyâyı yaktın âteş-i sûzân mısın kâfir

Nedim
Her metâ’ın bir revâcı var bu bender-gâhta
Geh tahammül geh niyâz ü gâh istignâ yürür

Koca Râgıp Paşa

Ben değil meftûn-ı hüsnün mübtelâ âlem sana
Bir perî-rûsun tahammül edemez âdem sana

Aşkın yolunda hicre tahammül günâh imiş
Uşşâkın işi onun için her gün âh imiş
Ahmet Paşa
tahammül-i evzâ’-ı rûzgâr: Zamanın şartlarına tahammül.
Gülünde hâr u meyinde humâr der-pey iken
Nice tahammül-i evzâ’-ı rûzgâr olunur

Nâbî

tahammül-be-dûş: Çok tahammül eden.
Ahsente ol gedâ-yı tahammül-be-dûşa kim
Yansa cihân içinde hasîri bulunmya

Nâilî
-ı Kadim
tahammül-gezâ: Dayanılmaz, tahammül edilemez.
Soğuk, soğuk.
Bu tahammül-gezâ bürûdetle
Çocuk harâb olacak; âh, ey saâdetle

Tevfik Fikret

tahmîn: Ar. Hamn’den; aşağı yukarı bir fikir söyleme. c. tahmînât.
Çıkmadı bir nîm-ten kadd-i bülend himmete
Atlas-ı gerdûnu birkaç kere tahmîn ettiler

Nevres-i Kadim

tahmîn-i bahâ: Kıymet tahmini.
Nazmım ol sikl-i güherdir kim olur hem-vâre
Halka tahmîn-i bahâsı sebeb-i güft ü şinîd

Nef’î

tahmîn-i nisâl: Ok veya kargıların uçlarındaki demiri tahmin.
Tahmîn-i nisâl ettiğin âhenleri hasma
Ahen-ger-i takdîr yapar pâyına zencîr

Nâbî

tahmîr: Ar. Hamr’dan; yoğurmak, mayalandırmak, mayalandırılma. c. tahmîrât.
Tahmîr edince tıynetin üstâd-ı LemYezel
Etmiş fürûğ-ı nûr ile perverde gerdenin
Şeyhülislam İshak
Dahi gili
Eerhâd’ın olmamış iken tahmîr
Ben râh-ı meşakkatte pâ-der-gil idim cânâ
Hayretî
Ger sorarsan tâ ezelden neydügün keyfiyyetim
Bâde-i ışk ile tahmîr eylemişler tıynetim

Behiştî

Hey ne kudret hey ne san’attir ki
Hallâk-ı ezel
Bir avuç toprağı tahmîr etmiş
Adem koymuş ad

Ziya Paşa

tahrîb: Ar. Harâb’dan, yıkıp bozma.
Dehri tahrîb eyledi
Ye’cûc ü MePûc-ı zemân
Halkın ümîdi yine
Mehdî ile
Deccâl’dir

Memduh Paşa

Bulmaz halâs sâika-i intikamdan
Tahrîb eden hukûk-ı ibâdı harâb olur
Doktor Abdullah Cevdet

Mülkü tahrîb eyledik zevk-ı riyâset nâmına
Adli yıktık halk ı mahvettik siyaset namına
Reşit
Akif Paşa

tahrîb-i bilâd: Beldeleri yıkma.
Her biri eder mihnet ile çâk-i girîbân
Tahrîb-i bilâd etmek ile düşmen-ı İslâm
Cihangir (Sultan III. Mustafa)
tahrîb-i kalb-i âlem: Âlemin kalbini kırma.
Seng-bâr-ı cevr olan tahrîb-i kalb-i âleme
Haşr olur
Haccâc ile, bin
Kâ’be bünyâd etse de

Namık Kemâl

tahrîb-i tab’: Huyu ortadan kaldırma.
Eyler havâle tîşe-i gadri esâsına
Tahrîb-i tab’a kasdı binâ sûretindedir

Nâbî

tahrîf: Ar. Harften; bir kelimede harflerin yerini veya bir harfi değiştirme, bozma.
Bir ibarenin anlamını bozma. c. tahrîfât.
Ketminde aceb tekellüf etmiş
Tahrîf etmiş, tasarruf ‘etmiş

Ziyâ Paşa

tahrik: Ar. Hareket’ten; 1. Kımıldatma. kımıldatılma, oynatma. 2. Kışkırtma, azdırma.
Uyandırma. 4. Yola çıkarma. c. tahrîkât.
Vasfı pâk-ı dâvere eylerdi tahrîk-i zebân
Bulmuş olsa idi eğer kim kudret-i güftâr-ı şem’

Riyazî

Tahrîk ile kılmış yine beyhûde perîşân
Zülfünle keşâkeşliği var bâdın işittik
Cinanî
Tuttu teb-lerze-i mevt etti yerinden tahrîk
Huldu hak etsin onun cây-geh-i ihsânı

Sürûrî
(Kânî Mersiyesi)
tahrîk-i bâd: Rüzgârı hareketlendirme.
Tâ serîr-i sebzeyi depretmeye tahrîk-i bâd
Sâyesinden urdu her levhine bir mismârgül

Fuzûlî

tahrîk-i gazab: Gazabı harekete geçirme.
Bilsem ne için varmış idin kûyuna ey eşk
Tahrîk-i gazabtan mı recâdan mıgelirsin

Nâbî

tahrîk-i zencîr-i cünûn: Delilik zincirini harekete geçirme.
Saçın endîşesi tahrîk-i zencî-i cünûnumdur
Cünûnum def’ine zikr-i leb-i la’lin füsûnumdur

Fuzûlî

tahrîk-i tîğ: Kılıç hareketi.
Dem-be-dem tahrîk-i tîğinden bulur başlar safâ
Öyle kim su mevc urup zâhir kılar her dem habâb

Fuzûlî

tahrîk-i zebân: Dili harekete geçirme.
Vasf-ıpâk-ı dâvere eylerdi tahrîk-i zebdn
Bulmuş olsa idi eğer kim kudret-i güftâr-ı şem’
riyazi
tahrîk-bâl: Kanat vurmak, uçmak.
Şâh-bâz-ı evc-i istiğnâ isen de lütfedip
Âşiyân-ı vuslata tahrîk-bâl etmez misin

Akif Paşa
tahrîr: Ar. Hürr’den; 1. Yazma, yazılma. 2. ed. Kompozisyon. 3. Kaydetme. c. tahrîrât.
Vasfnıgülün zer-endûd ile tâk-ı çarha
Böyle tahrîr eder şimdi ricâl-i aklâm
Hâzık
Tahrîr edemem hâl-i dil-i zârımı
Yahyâ
Bir hâlete vardım gam-ı aşk ile denilmez

Şeyhülislam Yahya

Bende bin şevk u neşât ile o demde ettim
Midhat-i zât-ı hümâyûnunu böyle tahrîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

Takrîr edemem çektiğim âlâmı felekten
Zîrâ ki onun zikri de bir güne elemdir
Râşit (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)
takrîr-i gam: Gamı yerleştirme.
Etti takrîr-i gamı herkese iresi keder
Dinlesen ağlar idin sen de ser-encâmımızı
Süleyman Nazif
tahrîr-i karâr: Karar yazısı.
Olur sebük-serî-i cevre fark-ı naks u ziyâd
Ferâh-ı havsaladır tahrîr-i karâragelir

Nâbî

tahrîr-i medâr-ı şeref: Şerefe layık yazısı.
Takrîr-i kemâl-i hüneri nutk-ı zebândır
Tahrîr-i medârı-ı şerefi kilk ü rakamdır

Nef’î

tahrîs: Ar. Hırs’tan; hırslandırma, birinin tamahını uyandırma. c. tahrîsât.
Erbâb-ı harâbâtı komak hâline yeğdir
Tahrîse sebebtir mey-i gül-fâma yasaklar

Nâbî

Tahsîl-i kemâlâta eden ârifi tahrîs
Enzâr-ı mürüvvetle olan lütf u atâdır
Cehdî (Diyarbekirli İbrahim)
tahrîş: Ar. 1. Harş’tan; 1. Yakıp kaşındırma, azdırma. 2. Tırmalama. c. tahrîşât.
Erbâb-ı harâbâtı komak hâline yegdir
Tahrişe sebebtir mey-i gül-fâma yasaklar

Nâbî

tahsîl: Ar. Husûl’den; 1. Hâsıl etme, edilme, ele geçme, geçirilme. 2. İlim öğrenme.
Vergi veya gelir toplama. c. tahsîlât.
Hasret-i la’l-i leb-i yâr ile tahsîl etmiş
Teni lâgar, kadi çenber, ruhu asfer hâtem
Bâkî
Neşve tahsîl ettiğin sâgar da senden gamlıdır
Bir dokun bin âh dinle kâse-i fağfürdan
Âli (Ali Efendi)
Cehli de tahsîl için elbet ederdik ihtimâm
Mümkün olsaydı fedâ-yı fazl ile tağyîr-i baht

Ziyâ Paşa

tahsîl-i beka: Kalıcı tahsil.
Eczâ-yı beşer câlib-i ta’cîl-i fenâdır
İbka-yı eser mücib-i tahsîl-i bekadır

Namık Kemâl

tahsîl-i cürm-i tâze: Yeni suçu öğrenme.
Gayrın şefâat etmeğe cürm ü günâhını
Tahsîl-i cürm-i tâzeye biz rağbet etmişiz

Nâbî

tahsîl-i fünûn: Fen bilimleri tahsili.
Tahsîl-i fünün ile serâir bilinir mi
Sırdan o haber-dâr olur kim geçe serden

Muallim Naci

tahsîl-i hendese: Geometri ilmi.
Zenbür kimden eyledi tahsîl-i hendese
Bülbüllere kim eyledi ta’lîm-i zemzeme

Ziyâ Paşa

tahsîl-i hiffet: Hafif öğrenme.
Tahsîl-i hiffet eylemeden gayri nef’i yok
Âsî muârız olsa bile cüy-ı Nîl ile

Nâbî

tahsîl-i ıztırâb: Istırap öğrenme.
Tahsîl-i ıztırâb dahi bir nasîbtir
Hâşâ ki fevt-i matlab ede bî-şekîbler

Nâbî

tahsîl-i ilm: İlim tahsili.
Tahsîl-i ilmin üstüne tercîh eder mi nâs
Tahsîl-i mâl vâsıta-i rif’at olmas
Nabi
tahsîl-i ilm ü ma’rifet: İlim ve bilim tahsili.
Âdeme oldur kim edip tahsîl-i ilm ü ma’rifet
Meclisin telvîs kılmaz sohbet-i cühhâl ile

Leskofçalı Galip

tahsîl-i kâm: Zevk elde etme, arzu, istek tahsili.
Iztırâb-ı nâ-be-hengâm istemez tahsîl-i kâm
Mevkiinde bî-tekellüf kâr kendin gösterir

Koca Râgıp Paşa

Tahsîl-i kâma sanma değildir emek gerek
Derler emeksiz adama olmaz yemek gerek
Esat Paşa
tahsîl-i kemâl: Olgunluk tahsili.
Tahsîl-i kemâl ile olur izzete ermek
Bûy olmasa rağbet mi bulurdu gül-i reyhân

Behiştî
tahsîl-i kemâl-i ma’nîTam manayı elde etme.
Sûret-âsâ olma tahsîl-i kemâl-i ma’nî et
Kim behâyim nevin etmez âdem-i zer-beft çul

Fuzûlî

tahsîl-i kemâlât: Olgunluk tahsilleri.
Tahsîl-i kemâlâta eden ârifi tahrîs
Enzâr-i mürüvvetle olan lûtf u atâdir
Cehdî (Diyarbekirli İbrahim)
tahsîl-i mâl: Mal elde etme.
Tahsîl-i ilmin üstüne tercîh eder mi nâs
Tahsîl-i mâl vâsıta-i rif’at olmas

Nâbî

tahsîl-i merâm: Bir arzuyu yerine getirme isteği.
Tahsîl-i merâm etmeğe lâ-büdd taleb ister
Elbette her imkân husûle sebeb ister
Câzim (Zeyrekzade)
tahsîl-i mizâc: Herkesin huyu ve suyuna göre davranma.
Esrârını keşfeyleme tahsîl-i mizâc et
Nûş eyle mey-i nâbı hakîmâne duyurma
Bâkî
tahsîl-i nîk-kâm: İyi emel elde etme.
Cihânda her kime tahsîl-i nîk-kâm gerek
Hemîşe bezl-i mekârimde ihtimâm gerek
Besîm (Kırımlı)
tahsîl-i teemmül: Emelini elde etme.
Biz kenz-i kanâatle fenâ mülküne şâhız
Erbâb-ıgınâ bende-i tahsîl-i teemmül
Cinânî
tahsîl-i vasl-ı kâm: : Emeline ulaşmak isteyen.
Girmez ele tekâsül ile şâhid-i emel
Tahsîl-i vasl-ı kâma etek der-miyân gerek
Âtıf (Defterdar Mustafa)
tahsîn: Ar. Hüsn’den; 1. Güzel bulma. beğenme, takdir etme. 2. Güzelleştirme, güzel bulma. c. tahsînât.
Tahsîn sana ki gönlüm evin tîre koymadın
Her zahm-ı nâvekin bana bir revzen eyledin

Fuzûlî

Vasfı tahsîn iledir gerdişinin cümle hemân
Var mı yoksa tek ü tâz eyler iken onugören

Nef’î

Tahsîn ini arz eyleyip evvelce
Ziyâ’nın
Bu beyti huzûrunda oku hatm-i kelâm et

Ziyâ Paşa

tahsîn-i Yâ vü Sîn: Kur’an’daki
Yasin suresini övme.
Senden buluptur
Ahmed-ı Mürsel makâm-ı kurb
Tahsîn-ı Yâ vü Sîn ile teşrîf-ı Tâ vü Hâ

Fuzûlî

tahsîr: Ar. Hasâr’dan; zarara uğratma.
Bu nevâdan bir diraht-ı bâr-ver eyler zuhûr
Hâk eder tahsîr devr-i çarh taklîl ettiğin

Nâbî

tahsîs: Ar. Husûs’tan; 1. Bir şeyi birine veya bir şeye mahsus kılma. 2. Aylık ayırma. c. tahsîsât.
Bırak izzet ü câhı edip pâ-beste-i tahsîs
Semend-i rahmet-i âmmın inânın eylemiş irhâ’

Nâbî

tahsîs-i mezâyâ: Üstün vasıfları ayırma.
Sırr-ı dili eczâ-yı beden derke ne kâdir
Tahsîs-i mezâyâsını ta’mîm ne mümkün

Nâbî

taht: Far. 1. Hükümdar, padişah oturağı. 2. Hükümdarlık makamı. 3. Orta, merkez.
Âşık-ı sâdıkda dil birdir olur mu yâr iki
Hiçbir taht üstüne mümkün müdür hünkâr iki
Selimî, Tâlibî (Sultan II. Selim (Sarı Selim)
Gönül ne ârzû-yı câh eder ne tâc ü taht ister
Reh-i himmette ancak kalb-i nerm ü pây-i saht ister

Nâbî

Gördü vücûdum pür-cidâl el vermedi sabra mecâl
Kurdu hümâyûn köşk ü taht çalındı kös nakkâresi

Ümmî Sinan

taht-ı âc: Fildişinden yapılmış taht.
Taht-ı âc üstünde hâli san
Habeş sultânıdır
Kaşları tuğrasını gördün hemen unvânın öp

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

taht-ı âlî: Ulu taht.
Felek fîrûzeden bir taht-ı âlî kurdu şâh-âne
Ona bir âh dîbâperde çekti subh-ı nûrânî

Nef’î

taht-ı bî-şuûr: Şuursuzun tahtı.
Nakş etti bir tehekküm için taht-ı bî-şuûr
Târih-i zulme bir yeni dîbâce-igurûr

Tevfik Fikret

taht-ı cihân: Cihan tahtı.
Bilin ki taht-ı cihân bahr-i hûn sefinesidir
Mukarrer ona cülûs eyleyen girer kana

Behiştî

taht-ı devlet: Devlet tahtı.
Nüh felek arş ile rif’at bulalı eylemedi
Taht-ı devlette cenâbıngibi bir şâh makâm

Cevrî (İbrahim Çelebi)
taht-ı gam: Gam tahtı.
Urunup tâc-ı belâ geçmez ise taht-ı gama
Mülk-i aşk oldu
Nizâmî’ye müsellem demeyem
nizami
taht-ı hasret: Hasretin merkezi.
Hîç eksik olmadı âmed-şüd-i sipâh-ı gumûm
Rızâyî sîne meğer taht-gâh-ı hasrettir
Rızayi taht-ı istiklâl: Bağımsızlık tahtı.
Devril ey köhne taht-ı istiklâl
Zîr-i kahrında inliyor ensâl

Tevfik Fikret

taht-ı Kâvûs: Keykâvus’un tacı.
Taht-ı Kâvûs gül ü çetr-ı Ferîdûn lâle
Bezm-ı Cemşîd çemen câm-ı Sikender nergis

İbni Kemâl

Taht-ı Kâvûs’ageçip işret ile Cem olalım
Halvetine bizi nâ-mahrem eder zâhidi gör
Avnî
taht-ı mücevher: İşlemeli taht.
Basmazdı baştan ayağı taht-ı mücevhere
Olmasa şehr-işevke eğer tâc-dâr şem’
Enverî
taht-ı münevver: Parlak taht.
Bir taht-ı münevver oldu peydâ
Olpîr ile Aşk oturdu hem-tâ

Şeyh Galip

taht-ı nübüvvet: Peygamberlik tahtı.
Olalı taht-ı nübüvvette mukîm
Cilve-gâhıydı onun arş-ı azîm

Hakanî

taht-ı revân: Dört kişi veya iki katır tarafından taşınan nakil vasıtası.
Taht-ı revân bozulsa ben idim düzen demiş
Katırları topal edici na’lband imiş

Sürûrî

tahtü’r-revân: Tahtırevan.
Visâlin
Kâ’be’dir rûz-ı ecel azmi zemânıdır
Kefen ihrâmı tâbût ol yolun tahtü’r-revândır

Behiştî

taht-ı saltanat: Saltanat tahtı.
Misâl-i hâle-i bî-mâh-tâb kalmış idi
Derûn-ı milki hazîn, taht-ı saltanat mağdûr

Nâbî

taht-ı sultân-ı hayâl: Hayal sultanının tahtı.
Taht-ı sultân-ı hayâlindir çügönlü
Ahmed’in
Devlet-i hüsnünde ey şeh niçin âbâdân değil

Ahmet Paşa

taht-ı Süleymân: Süleyman’ın tahtı.
Şol gedâ kim kıldı istiğnâ semin tekyegâh
Genc-ı Bâd-âverd ile taht-ı Süleymân istemez

Hayâlî Bey

Seyr etti hevâ üzre denir taht-ı Süleymân
Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde

Ziya Paşa

taht-ı sîm: Gümüş taht.
Başın hevâ yolunda komayaydı ortaya
Bulmazdı taht-ı sîme geçip i’tibâr şem’

İbni Kemâl

taht-ı zerrin: Altın işlemeli taht.
Gülerdi taht-ı zerrîn üzre
Cem gül-şende güllerle
Sebû-endâm sâkîler elinden bâde geldikçe

Yahya Kemal

taht-ı zümürrüdîn: Zümrüt renginde taht.
Taht-ı zümürrüdînine geçtikte şâh-ı gül
Yahyâ işitesin nice feryâd eder hezâr

Şeyhülislam Yahya

taht-gâh, taht-geh: Taht yeri; padişahın oturduğu şehir; pâyitaht, başşehir, merkez. Hak Teâlâ azamet-i âleminin pâdişehi
Lâ-mekândır olamaz devletinin taht-gehi
Şinasi
Taht-gâh oldu bana çünki sarây-ı nâsût
Pâdişâhem ki benim oldu cihân-ı melekût
Nesimi
Kimseyi dil-teng-i âzâr etme sultânlık budur
Kalb-i mûru taht-gâh eyle
Süleymânlık budur

Nazîm (Yahya)

taht-gâh-ı Ahmed: Hz. Muhammed’in taht yeri.
Kevn ü mekâna sığmaz çün taht-gâh-ı Ahmed
Nice beyâna sığsın evsâf-ı câh-ı Ahmed

Hamdullah Hamdi

taht-gâh-ı dil: Gönlün merkezi.
Mesken şeh-i mahabbetine taht-gâh-ı dil
Menzil hayâl-i la’line halvet-serây-ı cân
Bâkî
taht-gâh-ı feyz: Feyiz, bereket merkezi.
Şâh-ıgedâ-nihâdız olur taht-gâh-ı feyz
Ma’mûre-i mahabbete kalb-i harâbımız

Namık Kemâl

taht-gâh-ı hasret: Hasretin merkezi.
Hîç eksik olmadı âmed-şüd-i sipâh-ı gumûm
Rızâyî sîne meğer taht-gâh-ı hasrettir
Rızayi taht-gâh-ı lâciverd: Lâcivert taht merkezi.
Şeh-i hâver geçelden taht-gâh-ı lâciverd üzre
Kapından olmamıştır bana benzer bir gedâ peydâ
cinânî
taht-nişîn: Tahtta oturan, padişah.
Bir kudrete mâlik ki nice taht-nişînin
Alır kelle vü eğerini der-beder eller

Nef’î

taht: Ar. Alt, aşağı. zıddı fevk.
taht-ı emvâc: Dalgaların altı.
Taht-ı emvâcında deryâ-yı maânî müstetir
Şi’rinin ta’bîrini
Nâbî vecîz eylerse de

Nâbî

taht-ı nüfûz: İdaresi altında.
Kalan taht-ı nüfuzunda bugün azgâs-ı ahlâmın
Olur mağlûbu yarın bir takım evhâm ü âlâmın

Abdülhak Hâmit

tahte’l-bahr: Denizin altı.
Olmayınca nef’i fevka’l-bahre kesb-i şân için
Şark filosun
Rusya tahte’l-bahre tebdîl eyledi
Tahirü’l Mevlevi
tahte’s-semâ: Gökyüzünün altı.
Şeb-i meh-tâbta ey âf-tâb-ı burc-ı istiğnâ
Çıkıp tahte’s-semâda kadrinipest eyle mâhın gel

Nedim
tahte’s-serâ’
Yer altı, toprak altı.
Olsa ger tahte’s-serâda gâv ü mâhı muztarib
Olsa ger fevka’l-ulâda sâye-endâz vakâr

Nazîm (Yahya)

Şöyle bil tahte’s-serâdan tâ
Süreyyâ her ne var
Oldu ey hâce ser-â-ser ez mey-ı Cebbâr mest
Nesimi
Ahım feleğe erdi yaşım taht-ı serâya
Yerden göğe dek hayf oluptur bu gedâya

Necati Bey

taht-ı zülf: Saçın altı.
Kanda görsem nâzenîn kec kec nigâh eyler bana
Taht-ı zülfe gizleyip vechin siyâh eyler bana
dertli
taht u tâc: Taç ve taht.
Böyle gitsin hep fasıllar bende kalsın gözlerin
Esmesin hîç bâd-ı efkâr taht u tâcım sözlerin

Şeref Yılmaz

tahte, tahta: (aıg’)Far. >tahte’den; 1. Tahta, yontulup biçilmiş, ağaç. 2. Levha. yazı ve resim tahtası gibi.
Tahte perde yarığından pinhân
Hârem-i câre olurdu ngrân

Sünbülzade Vehbi

tahta-i hâkToprak tahtası.
Münakkaş oldu bisât-ı çemen şükûfe ile
Nazîri lücce-i eflâk oldu tahta-i hâk

İbni Kemâl

tahta-i meşk-füsûn: Meşk büyüsü tahtası.
Bizde eyler imtihân-ı çeşmânî hep sihrin
Nedîm
Tahta-i meşk-füsûnuz şimdi biz câdûlara

Nedim
tahta-i mey-hâne: Meyhane tahtası.
Cem that-gâhı tahta-i mey-hâne kendidir
Kâşâne-ı Havernak-ı şâh-âne kendidir

Nâilî
-ı Kadim
tahta-i reml: Remil tahtası.
Cismimi eyler ise tahta-i reml üzre sabâ
Remillerle araya bulmaya remmâl beni

Hayâlî Bey

tahte-i remmâl: Remil dökücülerin tahtası.
Döşendi berf ser-â-pâ sahn-ı sahrâya
Ağardı rûy-ı zemîn sanki tahte-i remmâl
Bâkî
tahta-i tâbût: Tabut tahtası.
Edip berbâd ömrün tahta-i tâbût eder devrân
Bu mülk-i bî-bekânın olsa da âdem
Süleymân’ı
Seyyit
Süleyman (Alâiyeli Şeyh)
tahta-i ta’lîm: Talim tahtası.
Gayre sarf etmededir zevk-ı zemdn-ı hattını
Meşk-i nâz-ı yâre sinem tahta-i ta’lim iken

Nâbî

tahta-pâre: Tahta parçası.
Gâh olur mevte müeddî cür’a-i âb-ı zülâl
Gâh eder bir tahta-pâre âdemi yemden halâs
Ahmet
Remzi (Akyürek)
tâhûn, tâhûne: Far. Değirmen taşı. c. tevâhîn.
tâhûne-i çarh: Feleğin değirmen taşı.
Tir-i feleğe nişâne oldum
Tâhûne-i çarha dane oldum
FuzûH tahûr: bk. tahâret.
tahvîf: Ar. Havf’tan; korkutma, korkuya düşürme. c. tahvîfât.
Beni dûzahla tahvîf eylemezdin zâhidâ bilsen
Benim bu pîç ü tâbım dest-bürd-i serdi-i deyden

Nâbî

Zâhid bizi tahvîf ile teşvişe düşürme
Sen mahkeme-i rûz-i cezâdan mıgelirsin

Nâbî

Azâbın ile tahvife efendi kalmadı hâcet
Çün ettin kesret ihsân ile âfâkı istirkâk
Nuri
tahvîl: Ar. Havl’den, değiştirme, çevirme, döndürme. c. tahvilât.
Vaktidir nik ü bede tahvil eden her sûreti
Vakt olur kim akbah-i şey’ ahsen-i mevcûd olur

Nevres-i Kadim

Bûsenin pençe-i şekvâya görüp tahvilin
Secde-i şükr eder âsâyişine dâmenimiz

Nâbî

Gözü âhûlara şimdi şikâr olmak münâsibtir
Esed burcuna etti âftâb ey meh-lika: tahvil

Behiştî

tahvîl-i âftâb: Güneşi değiştirme.
Geldi şitâda tahtına sultân-ı kâm-yâb
Gûyâ takaddüm eyledi tahvil-i âftâb

Şeyhülislam Yahya

tahvîl-i berât: Beratı değiştirme.
Çekti müsvedde-i tahvil-i berât ademe
Hatt-ı butlân kalem-i sun’
Hudâ-yı biçûn
Münif
tahvîl-i sûret: Şekli değiştirme.
Görürse tâli’-i menhûsuma bir sâat-ı mes’ûd
Felek tahvil-i sûret eyleyip leyl ü nehâr etmez

Keçecizade İzzet Molla

tahvîl-i takdîr: Takdiri değiştirme.
Bir senin sa’yin usûl-i dehri tağyir eylemez
Abd-i âciz sa’y ile tahvil-i takdir eylemez

Ziya Paşa

tahyîl: Ar. Hayâl’den; akla, fikre, zihne getirme. c. tahyîlât.
Dile her mûyu bir ejder görünür ol zülfün
Nice bin ejderi bir yerde tahayyül ne beM

Nef’î

Cûş-ı hayretten tecelli-hâne-i tahyilde
Lâl olur dil-i bi-tâb-ı hüsnünü tertilde

Muallim Naci

tahayyül: Hayâl’den; hayale getirme, bir şeyi zihnen düşünüp kurmak ve mevcut gibi düşünmek. c. tahayyülât.
Var eyle o gül-şeni tahayyül
Pervânesigül çerâgı bülbül

Şeyh Galip

Tahayyül eylese dil rû-yi mâi-i hâkin
Meşâm-ı câna verir dûd-ı âh nükhet-i ûd
Sâmi
Zinhâr bülbülün dahi tağliti hüsn ile
Gül-bün tahayyül ettiği ol kâmet olmasın

Nedim
Dünyâ biter o yerde ki mağlûb olur hayâl
Temdid-i ömre kudreti kalmaz tahayyülün

Yahya Kemal

tahayyülât: Tahayyül’ler.
Hepsi, en bi-vefâ emellerden
En samimi tahayyülâta kadar

Tevfik Fikret

tahyîr: Ar. Hayr’dan; 1. İki şey arasında seçme durumunda kalma. 2. İstediğini seçmeyi teklif etme.
Kader dedikleri halkın murâd-ı Hak’tır kim
Ezelde etti bizi her umûrda tahyir
Şinasi tahzîr; Ar. Hazer’den; sakındırma, çekindirme, men etme. c. tahzîrât.
Olur tahzire bâis düşmen ammâ dost ta’zire
Bana nâfi’gelir tedkik olunsa dosttan düşmen

Nâbî

Fitne baş kaldıramaz haşre değin tâ o kadar
Etti kahrınla kazâ ehl-i şekâ: yı tahzîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

tahazzür: Korunarak hareket etmek, sakınmak.
Eyledi takdîr sandık tahazzürde nihân
Mevsim-i eyyâm-ı îdde saklanan kâlâ gibi

Nâbî

tâib: bk. tevbe.
tâif, tâife: bk. tavaf.
tâir, tâire: bk. tayr.
tâk: Far. Asma, üzüm kütüğü.
Takâtur eylemedikçe sirişk-i dîde-i tâk
Olur mu bâğ-ı temennâda hûşe-i engûr

Nâbî

Kollar atmıştı o şahs-ı bî-bâk
Konşu divârına mânende-i tâk

Sünbülzade Vehbi

tâk: Ar. 1. Bina kemeri, 2. Yarım daire şeklinde kapı ve pencere üstü. 3. Kubbe, künbet. 4. Bayramlarda veya önemli günlerde bir olayı anmak için yapılan yarım kubbe şeklinde ve üzeri çiçeklerle süslenen kemer. c. tâkât, etvâk, tîkan.
Kisrâ-yı hüsnündür ki bugün kaşı tâkına
Zencîr-i müşg asar ham-ı gîsûsu
Kâsım’ın

Ahmet Paşa

Ehl-i behişt cennete girmezdi ol perî
Tasvir olunsa tâkdır cennet üstüne
Yenişehirli Avni
Felekte kaldı mı nâmın yazılmadık bir tâk
Zemînde kaldı mı methin okunmadık bir yer

Nedim
tâk-ı celâl: Yücelik takı.
Âsmân-pâye hümâ-sâye
Ali Paşa
kim
Eremez tâk-ı celâline kemend-i efkâr
Bâkî
tâk-ı çarh: Çarhın kubbesi.
Vasfını gülün zer-endûd ile tâk-ı çarha
Böyle tahrîr eder şimdi ricâl-i aklâm
Hâzık
tâk-ı ebrû: Kaşın kıvrımı.
Tâk-ı ebrûsunapeyveste sücûd eylemeyen
Ahmed ol gûşe-i mihrâb duâsın bilir

Ahmet Paşa

Tâk-ı ebrûnu yıkma kim yoktur
Bana bir dahi kıble-i hâcet

Behiştî

tâk-ı eyvân: Saray çatısı.
Nice şeh
Sultân
Süleymân-ı Selimü’l-kalb kim
Tâk-ı eyvânında hurşid oldu bir zer-kâr gül

Hayâlî Bey

tâk-ı gerdûn: Feleğin kubbesi.
İrtika: -yı câha ikbâl eylemem
Hikmet yine
Nerdübân etse kazâ nüh tâk-ı gerdûnu bana

Hersekli Arif Hikmet

tâk-ı hakîr: Aşağı kubbe.
Tâk-ı hakirde bulunan mive-i leziz
Ol kâmet-i bülende bedeldir çenârda

Nâbî

tâk-ı hamiyyet: Hamiyyet kemeri.
Eğil hürmetle zâir, piş-i ta’zizinde heybetler
Celâdetler kuşanmış yükselen tâk-ı hamiyyettir

Tevfik Fikret

tâk-ı hüsn: Güzellik kemeri.
Bârik-bin olanlar eder kaşların hayâl
Dendânını tasavvur eder tab’-ı hurde-dân
Bâkî
tâk-ı Kisrâ: Kisrâ’nın kubbeli büyük binası.
Nice şeb zelzele-endâz-ı cihândır ol şeb
Tâk-ı Kisrâ dil-i küffâr gibi oldu harâb
Enderunlu Fazıl
Bundadır bâki nişân-ı mu’ciz-ı Hayrü’l-beşer
Tâk-ı Kisrâ nüsha-i mülk ü mülûkü kâm-kâr

Fuzûlî

tâk-ı Kürsî: Levh-ı Mahfuz’un kubbesi.
Bundadır bâki nişân mu’ciz-ı Hayrü’l-beşer
Tâk-ı Kürsi nüsha-i mülk-i mülûk-ı kâm-kâr

Fuzûlî

tâk-ı lâciverdî: Lacivert kubbe.
Bu tâk-ı lâciverdi zer-beft otağın olsun
Mihr ile meh yanınca iki solağın olsun
Übeydî tâk-ı mihrâb: Mihrabın kubbesi.
Secde-i sehv ile geçti ol kişinin ömrü kim
Tâk-ı mihrâbı onun ebrû-yı dil-dâr olmadı

Hamdullah Hamdi

tâk-ı muallâ: Yüce görünüşlü kubbe.
Ey kasr-ı felek-rif’at ü ey tâk-ı muallâ
Her bâb ile benzer kapında cennet-ı Me’vâ

Ahmet Paşa

tâk-ı revâk-ı haşmet: Korkunun kemeraltı kubbesi.
Arzıla hem-dûş ola tâk-ı revâk-ı haşmetin
Pây-dâr ettikçe
Hak ne kubbe-i nijûferi
Nedim tâk-ı sarây-ı Kisver: Kisver’in sarayının damı.
Bedrin tecellî kıldığı şeb-i âftâb-vâr
Tâk-ı sarây-ı Kisver’i çâk oldu
Hüsrevâ
Lamiî Çelebi
tâk-ı sipihr: Gök kubbesi.
Zerrîn kalemle yazsa sezâ mihre
Nâbîyâ
Tâk-ı sipihre bugazel-i âb-dârımız

Nâbî

tâk-ı şarâb: Şarap kubbesi.
Tâk-ı şarâbı çeşme-i hurşîdten sular
Sîm-âb-dârı mûğ-beçenin mâh-tâbıdır

Esrar Dede

tâk-ı yâr: Yârin kemeri.
Bir sûr çekti kim bedende bu tâk-ı yâr
Baştan ayağa mülk-i melâhat hisârıdır
Âh tâk-ı zafer: Zafer kemeri.
Çürüyen göğsü için tâk-ı zaferler gene dar
Gene sağdır, gene sağlamdır o, hem dünkü kadar
Midhat Cemal Kuntay

tâk-ı zer-nigâr: Altın işlemeli kubbe.
Tâ ki tâk-ı zer-nigârın çarh vîrân eylemiş
Hışt-ı zerrînin sabâ ferş-igül-istân eylemiş
Fuzûb takaddüm: Ar. Kıdem’den; önce gelme, önden davranma. 2. İleride bulunma, ileri geçme.
Selâm pîş-rev-i sohbet olduğundandır
Takaddüm eylediği nimete nemek-dânın

Nâbî

Geldi şitâda tahtına sultân-ı kâm-yâb
Gûyâ takaddüm eyledi tahvîl-i âftâb

Şeyhülislam Yahya

Tarz-ı selefe takaddüm ettim
Bir başka lûgat tekellüm ettim

Şeyh Galip

takallüb: Ar. Kalb’den; 1. Bir yandan diğer yana çevrilme, dönme. 2. Başka şekle girme, değişme. c. takallübât.
Mestân-ı harâbâta salâdır ne dururlar
Zühhâda takallüb edecek dem bu zemândır

Nef’î

Olmaz mı o kelâmı mahva bâis
Enbûh-ı takallüb-i havâdis

Ziyâ Paşa

takallübât: Dönmeler, altüst olmalar.
Takallübâtına bîgâneyiz hayâl ettik
Kımıldamaksızın îmânı küfre çiğnettik

Mehmet Akif

takarrüb: bk. takrîb.
takarrür: Ar. Karâr’dan; 1. Karar bulma. kararlaştırma. 2. Yerleşme.
Gel ey berîd-i perestîde, bir sürûdunla
Bugün melâl ü neşâtım takarrür eyleyecek

Tevfik Fikret

Bugün senin harekâtın veya sükûnunla
Takarrür eyleyecektir huzûr-ı istikbâl

Tevfik Fikret

tâkat: Ar. Güç, kuvvet, kudret. c. tâkât.
Buna tâkat mı gelir ya buna cân mı daynır
Meğer imdâd ede hestîde de eczâ-yı adem

Akif Paşa

Sabra tâkat mı kor âh etmemeğe dillerde
O girişme o hırâm ol nigeh-i sabr-güdâz

Nef’î

Pervâne niçinşem’-işeb-ârâya dokundu
Yok tâkati çün şu’le-i şemşîr-zebâne

Şeyhülislam Yahya

tâkat-ı masraf’
Harcanan güç.
Aşka düştüm cân u dil müft-i civânân oldu hep
Sabr u tâkat-ı masraf çâk-ıgirîbân oldu hep

Nedim
tâkat-ı nezzâre: Bakış gücü.
Kimsede ruhsârına tâkat-ı nezzâre yok
Âşıki öldürdü şevk bir nazara çâre yok

Fuzûlî

tâkat-ı visâl: Kavuşma takati.
Yakmağa beni yeter hayâlin
Yoktur bana tâkat-ı visâlin

Fuzûlî

tâkat-güzâr: Takati, gücü eriten.
tâkat-güzâr-ı cism: Cismin gücünü eriten.
Sûz-i muhabbet öyle ki bir derde benzemez
Tâkat-güzâr-ı cism ile cân söylerim sana
Enderunlu Fazıl
tâkat-şiken: Takati tüketen.
Söyle tâkat-şiken, hayâl-figen
Bu mesâfât-ı bî-nihâye nedir
Fâik
Âli Bey
Bir sabâh, evde, bütün bir şeb-i tâkat-şikenin
Taab-ı nekbeti altında ezilmiş, gamgîn

Tevfik Fikret

tâkat-sitîz: Güç çekişmesi.
Yok kimsede tâb-ı tîğ-ı tîzim
Endîşe-i tâkat-sitîzim

Fuzûlî

takâtur: bk. takattur.
takattur: Ar. Katr, kutûr ve kataran’dan; damlama, damla damla akma. c. takatturât.
Her şeyde
Takattur etmeli âvâre mest ü lerzende
Bir ibtikâ-yı hazânîsi aşk-ı sehhârın

Tevfik Fikret

takâtur: Damlama, damla damla dökülme.
Takâtur eylemedikçe sirişk-i dîde-i tâk
Olur mu bâğ-ı temennâda hûşe-i engûr

Nâbî

takayyüd: Ar. Kayd’dan; 1. Bağlı olma, bağlanma. 2. Çalışma, çabalama, gayret etme. 3. Dikkatli davranma, uyanık bulunma. c. takayyüdât. takayyüd-i nâmŞöhrete bağlanma.
Olan takayyüd-i nâm ile mâil-i şöhret
Nihâyetinde eder kesb-i şeyn şân yerine

Enderunlu Vâsıf

takaza: bk. tekâzâ.
takbîl: Ar. Kabl’den; öpme.
Ey gönül bir dem leb-i ikbâl ile misl-ı Necîb
Kûşe-i seccâde-i irfânı takbîl etmedim

Necip (Sultan III. Ahmet)

Bendesidir
Han
Mahmûd’un bütün halk-ı cihân
Kim ederler sû-be-sû takbîl hâk-ipâyini
Lebîb (Mehmet Lebîb)
takbîl-i dâmen: Etek öpme.
Ey fakîrân!
Kış geçer, geçmez azâb-ı imtinân
Bir eteksiz kürk için takbîl-i dâmenden geçin

Muallim Naci

takdîm: Ar. Kıdem’den; 1. Öne alma, ileriye sürme. 2. Büyük bir kimseye bir şey sunma. 3. Birini bir başkasına tanıtma.
Olurdum bî-tevakkuf menzil-i maksûduna vâsıl
Cinânî bâis-i takdîm olaydı imtihân olmak
cinânî
takdîr: Ar. Kader’den; 1. Beğenme, değer verme, değer biçme. 2. Değer ve kıymetini anlama. 3. Kader; ezelde Allah’ın olmasını istediği şeyler. c. takdîrât.
Nakl ü kitâb mâil-i takdîr eder bizi
Akl u hisâb kâil-i tedbîr eder bizi
Şinasi
Ne bilir kadrimi erbâb-ı maânî vü beyân
Sözümü ârif-i bil-lâh eder ancak takdîr

Nef’î

Yazık ki câhil eder matlabınca şerr ü fesâd
Koyar netîce-i ef’âli ismini takdîr
Şinasi
takdîr-i behâ: Kıymet takdiri.
Takdîr-i behâ eylemez sayrefî-i dehr
Bir cevhere kim hâk-i siyâh içre nihândır
Yenişehirli Avni
takdîr-i ezel: Ezelin takdiri.
Bizi takdîr-i ezel çün kıldı rind-i mey-perest
Ah kim hâsıl değil tedbîr ile takdîrimiz
Şeyhi takdîr-i Hudâ: Allah’ın takdiri.
Def’ edemedik ceyş-i gamı sa’y ede gördük
Tedbîr ne mümkün boza takdîr-ı Hudâ’yı

Şeyhülislam Yahya

Takdîr-ı Hudâ kuvve-i bâzû ile dönmez
Bir şem’i ki
Mevlâ yaka bir vechile sönmez

Ziyâ Paşa

takdîr-i Yezdân: Allah’ın takdiri.
Şerm-sârım yâ
Resûlullah vedâından senin
Böyle imiş neyleyim takdîr-ı Yezdân elvedâ

takdîrât: Takdirler.
Sîne-i mecrûhumuzdur tâ ebed âmâc-ı aşk
Tîr-i takdîrât-ı yâre her zemân âmâdeyiz

Hersekli Arif Hikmet

takdîs: Ar. Kuds’den; 1. Kutsîleştirme, mukaddesleştirme, kutsal sayma. 2. Allah’a şükretme. 3. Büyük saygı gösterme, ululama. c. takdîsât.
Mazhar olmuş iltifât
Hazret-ı Peygamber’e
Mün’atıftır dîde-i takdîs-i ümmet güllere
Şeyh Vasfî
Târihimizin tûde-i etlâlini her gün
Ta’zîm ile, takdîs ile, te’lîh olsun
Süleyman Nazif
Aciz-âne ola bu bendelerinden i’zâm
Rûh-ı pâkine nice tuhfe-i takdîs ü selâm

Âdile Sultan

ta’kîb: Ar. Akb veya akab’dan; 1. Arkasına düşme, arkasından gelme. 2. Kovalama.
Bezm-i âlemde bu vâdide kurulmuş tertîb
Zevk ugam, şevk u mihen birbirin eyler takîb

Enderunlu Vâsıf

Felek getirmedi âfâka senden önce beni
Ki subh-ı sâdık eder subh-ı kâzibi takîb
Şinasi
Bilmez misin ki câlib-i ta’zîm olur kerem
Ef’âl-i zâlim-âneyi takîb eder nedem

Muallim Naci

ta’kîd: Ar. Akd’ veya ukde’den; 1. Düğümleme, düğümlenme. 2. ed. Bir söz veya ibareyi anlaşılmaz şekilde düzenleme. c. ta’kîdât.
Ukde-i reşk ü haset yok dil-i bî-bâkimde
Olmasa nazm-ı selisimde aceb mi takîd

Nef’î

Takîd ü rekîke uğramaz hîç
Eyler okudukça tab’ı behîc

Ziya Paşa

taklîd: (jJ.
â;)Ar. 1. Birinin hareketini tekrarlayarak onunla alay etme, öykünme. 2. Bir şeyin sahtesini yapma. c. taklîdât.
Ey satan harf-i tasavvufla velâyet halka
Harf-i taklîd ile onulmaz ona tahkîk gerek

Nâbî

Taklîd ile olmaz bu kadar lezzet-igüftâr
Bu lehçe-ipâkîze bana dâd-ı Hudâ’dır

Nef’î

Kurbağa mandayı taklîd edemez
Yak ışır mı deveye kazzâzlık

İsmail Safa

Gül-istânda baş açık nûş edelim câm-ı şarâb
Nefs atın rişte-i taklîd ile nice yedelim

Necati Bey

taklîd-i sülûk: Gidilen yolu taklit.
Halka taklîd-i sülûkun sebeb-i hüsn-i ma’âş
Mülke tağyîr-i tarîkin eser-i sû’-i mizâc

Fuzûlî

taklîd-i zâğ: Karga taklidi.
Bülbül şetâreti gül-i handânı güldürür
Taklîd-i zâğ kebg-i hırâmânıgüldürür

Şeyhülislam Yahya

taklîl: Ar. Kıllet’den; azalma, azaltma; indirme.
Bu nevâdan bir diraht-ı bâr-ver eyler zuhûr
Hâk eder tahsîr devr-i çarh taklîl ettiğin

Nâbî

takrîb: Ar. Kurb’dan; 1. Yaklaştırma, yaklaştırılma. 2. Tahmin. 3. Yolunu bulma.
Derdimi bârî bu takrîb ile takrir edeyin
Tâ şifâ-hâne-i lutfundan ere dermânı

Nef’î

Neş’e bulsa kişi ger keyfe uyup bir takrîb
Şahne-i renc-i humâr eyler o sâat te’dîb

Enderunlu Vâsıf

Yakın etti felek eyyâm-ı şekke rûz-ı nev-rûzu
Bu takrîb ile birkaç gün temâşâ-gâh olur sahrâ

Şeyhülislam Yahya

takrîb-i bûy-ı aşk: Aşk kokusunu yaklaştırma.
Takrîb-i bûy-ı aşk ile dîvân-ı şi’r olur
Mânend-i şerha sîne-i satrında fâsıla

Nâbî

takriben: Yaklaşık olarak.
Takriben adamlık sana yetmezdi, tamâmdın
Sen kütle-adam, millet-adam, bayrak adamdan

Midhat Cemal Kuntay

takarrüb: Kurb’dan; 1. Yanaşma, yaklaşma. 2. Vakti yakın olma.
Kemân misâl kec ol maksadın takarrüb ise
Atılma ok gibi yâbâna istikamet ile

Nâbî

Habîb’in sev takarrübse murâdın
Hakk’a ey Alî
Rakîb olmak gibi Allah’a rengîn intisâb olmaz
Âli Bey
(Gelibolulu Müverrih)
Olmak istersen dü-âlemde saîd
Kıl takarrüb hayra, ol şerden baîd
Esat (Takvîm-ı Vekayi-hâne-ı Âmire
Nâzırı Mehmet)
takrîr: Ar. Karâr’dan; 1. Yerleştirme, yerleştirilme. 2. Sağlamlaştırma, sağlamlaştırılma. 3. Anlatış, anlatma. 4. Önerge. 5. Siyasi nota. c. takrîrât.
Takrîr edemem derd-i derûnum elem var Allah’ı seversen beni söyletme gam var
Sultan
Veled
Şeyhe bak ketm-i ademden diye takrîr eyler
Bilmez ammâ ki nedir ma’nâ-yı ihfâ-yı adem

Akif Paşa

Hâl-i dili ol âfete takrîre ne hâcet
Bir vâkıa kim hayr ola ta’bîre ne hâcet
Aıif
Kays çekmiş derd-i aşkı ona da erişmedim
Kime takrîr edeyim hâl-i dili hem-derd yok

Şeyhülislam Yahya

takrîr-i gamze: Yan bakışı yerleştirme.
Müjgân-ı sâye-perveri setr eyliyor gibi
Takrîr-i gamzesinden meâl anlaşılmasın

Tevfik Fikret

takrîr-i kemâl-i hüner: Hünerini tam yerleştirme
Takrîr-i kemâl-i hüneri nutk-ı zebândır
Tahrîr-i medârı-ı şerefi kilk ü rakamdır
Nef’î
takrîr-i nîk-hâh; İyilik isteyenin kararı.
Takrîr-i nîk-hâhına hep urma dest-i red
Gâhî olur nasîhat-ı âşık da eslenir

Nâbî

takrîr-i râz-ı aşk: Aşk sırrını anlatma.
Takrîr-i râz-ı aşka zebânım mı var benim
Cânâneden şikâyete cânım mı var benim

Nâbî

takrîz: Ar. Bir şeyi tenkit etme. c. tak-
rîzât.
Humkun zekâya karşı takrîzi şöyle dursun
Ta’rîzi bir inâyet, tahkîri bir senâdır
abdülhak Hâmit
taksîm: Ar. Kısm’dan; 1. Bölme, ayırma. 2. mat.
Bölme. c. taksîmât.
Ol amîmü’l-feyz-i mün’imsin ki feyz-i şâmilin
Rızk taksîminde kılmaz imtiyâz-ı küfr ü dîn

Fuzûlî

Ezhârı taksîm etdiler gül düştü hârın pâyına
Hâr cefâ çekti gül-i terden hezârın pâyına

Sâbit

Erbâb-ı sûza erişe çok hisse
Nev’iyâ
Taksîm olunsa bugazel-i âb-dârdan
NeVî taksîm-i derd: Dert bölümü.
Hayf kim taksîm-i derd ettikte kassâm-ı kazâ
Tîr-igamzen düştü sehm-i âşık-ı efgendeye
taksîm-i hekîm-âne-ı Yezdân: Allah’ın hikmetlice taksimi.
Ol hisse-geh-i hursend sakın eyleme

Nâbî

Taksîm-i hakîm-âne-ı Yezdân’a taarruz

Nâbî

taksîr: Ar. Kasr’dan; 1. Kısaltma. 2. Bir işi eksik yapma. 3. Kusur etme. 4. Kusur. c. taksîrât.
Elden gelen âzârda hîç eyleme taksîr
Eyyâm-ıgurûrun sanapâyende kalırsa

Nâbî

Bî-mecâlim sitem-i dehr ile gâyet, afvet
Vasfı pâkinde ger ettimse zarûrî taksîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

Bakma taksîrime ey şâh-ı cihân teşrîf et
Yıkılıp hâne-i dil olmada her dem vîrân

Âdile Sultan

taksîr-i eser: İşaret edilen kusur.
Sana isbât-ı taksîr eylemek bî-vechdir ey dil
Bu taksîr-i eser senden değildir çeşm-i terdendir

Nâbî

taksîr-i ibâdet: İbadet kusuru.
Ref’ eyle duâ niyyetine destini ammâ
Taksîr-i ibâdette ruh-ı şerme nikâb et

Nâbî

taktîr: Ar. Katr, kutûr ve katarân’dan; 1. Damla damla akıtma, dökülme. 2. İmbikten geçirme, damıtma. c. taktîrât.
Bûy-ıgül taktîr olunmuş nâzın işlenmiş ucu
Biri olmuş hoy birisi dest-mâl olmuş sana

Nedim
taktîr-i leâlî: İncilerin dökülmesi.
Dürr ile sâyende tezyîn eyledim bâlînini
Gözlerimden etti taktîr-ı leâlî gözlerin

Muallim Naci

taktîr-i mey: İçki damlası.
Handesi âvâze-i kulkul, giryesi taktîr-i mey
Mâ-cerâ-yı meclise sâgar hem ağlar hem güler
Pertev Paşa
tekâtur: Katr, kutûr ve katarân’dan; damlama, damla damla dökülme.
Takâtur eylemedikçe sirişk-i dîde-i tâk
Olurmu bâğ-ı temennâda hûşe-i engûr

Nâbî

Nedim
takvâ: Ar. Vikâye’den; Allah’ın yasak ettiği şeylerden kaçınma, Allah’tan korkma.
Harâbât ehlinin yanında çün bir cür’aya değmez
Yeridir âteşe salsam libds-ı zühd ü takvdyı
Avnî
Sanma menşûr-ı hıred ya iffet ü takvâ yürür
Bezm-ı Cem’dir bunda hükm-i câm-ı gam-fersâ yürür

Koca Râgıp Paşa

Ne bir ehl-i dünyâya ettim taabbüd
Ne bir ehl-i takvâya var intisâbım

Muallim Naci

takvîd: Ar. Yederek çekme, yetme.
Eğer verseydi kahrî takvîd hayl-i zaîf-âne
Olurdu mâda âhû-yı pençe-zen derende-i şîr-âne

Üsküdarlı Hakkı Bey

takvîm: Ar. Kıvâm ve kıyâm’dan; 1. Eğriyi doğrultma, düzeltme, kesme. 2. Takvim. c. takâvîm.
Çıkarırlar senede bir takvîm
Olmasın tâlib-i ilm-i tencîm

Sünbülzade Vehbi

Hâssiyetini ahsen-i takvîmin ahz edip
Hasr eylemiş vücûduna
Sâni’ letâfeti

Nâbî

Yegâne hüsn-ı İlâhî odur
Cemâlullah
Cihâna ahsen-i takvîmden ıyân olalı

Yahya Kemal

takvîm-i i’tibâr: İtibar takvimi.
Gerdûn-ı dûn bizi sükalâdan şümâr eder
Takvîm-i iâibârda mahzûrlardanız

Nâbî

takviye, takviyet: Ar. Kavî’den; kuvvetlendirme, kuvvetlendirilme.
Bu uslûb ile maksadım ta’ziyet
O mahzûna kalbini takvyet

Mu