İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Mısrayı Bercesteler-1

A
Â: Ar. Far. 1. Kelime sonuna gelen bir nidâ edatıdır: şâhidâ (ey şahit), Hüsrevâ (ey Hüsrev) gibi. 2. Sesli ile biten kelimelerin sonuna gelince “yâ” şekline girer ve Yine “ey” anlamına gelir. Bâkîyâ (Ey Bâkî), Nefîyâ (Ey Nefî).

Zulmet içre Nâbîyâ Hızr’dan aldım haber
Ab-ı çeşm-i nâ-ümîdi Çeşme-i Hayvân İmiş

Nâbî

Rûhtur maksûd olan, sûret değildir Nâbîyâ
Vâsılenfüs olan meyl etmez âfâkîlere

Nâbî

Âb: Far. Su, mâ.

Deryâdan âb istemiş olsam serâb olur
Ger altına yapışsam o sâat türâb olur
Zâtî
Adâb-ı ubûdiyyeti eşcârdan öğren
Aksin bile tâat-ver-i seccâde-i âb et

Nâbî

Mey-âşâmlıkla çıkınca nâmı bir rindin
Elinde âb görülse şerâbdır derler

Nef’î

âb-ı adâlet: Adâlet suyu.
Ey devvâr-ı zemâne ki âb-ı adâletin
Mülk-i cihâna revnak-ı bâğ-ı cinân verir

Nef’î

âb-ı adl: Adalet suyu.
Ab-ı adliyle cihân bâğ-ı behişte dönsün
Bûy-ı hulkiyle sabâ micmere-gerdân olsun

Nef’î

âb-ı âteş-fürûz: Şarap.
Odur sâkiyâ âb-ı âteş-sûz
Odur sâkiyâ âb-ı âteş-fürûz
Taşlıcalı Yahyâ
âb-ı âteş-pâre: Ateş parçası gibi (su).
Absın ma’nîde ammâ âb-ı âteş-pâresin
Lâlsin sûrette reng-i rûy ile ammâ nesin

Nef’î

âb-ı âteş-sûz: Şarap.
Odur sâkiyâ âb-ı âteş-sûz
Odur sâkiyâ âb-ı âteş-fürûz
Taşlıcalı Yahyâ
âb-ı basar: Göz suyu.
Aydın yüzüme karşı yaş akıtmasın demiş
Ne idemgöricek âb-ı basar kendüdengider
Şeyhî
âb-ı beka: Ölümsüzlük suyu.
La’l-i cân-bahşi oluncagûyâ
İmrenirdi lebine âb-ı beka

Hakanî

Enfâs-ı Mesîhâ gibidir rûh-ı kelâmın
Her mürde-i hicrâna lebin âb-ı bekâdır

Hakanî

âb-ı beste: 1. Donmuş su, buz. 2. mec. Sırça, şişe, billûr.
Nice gam teşne-i merg etmesin a’dâ-yı cerrârı
Ki âb-ı beste tîg-i âteşîninden olur câri

Belîğ

âb-ı bürûdet: Soğukluk suyu.
Isınıp cümle kulûb âb-ı bürûdet gitti
Cilve-rîz olsa acep mi dönerek arz u semâ
Nedîm
âb-ı cârî: Akan su.
Bâd-ı seher mi yâ Rab ya nefha-i Mesîhâ
Ya feyz-i kalb-i ârif ya mevc-i âb-ı cârî

Ziya Paşa

âb-ı çâh-ı nâ-dân: Cahil insanların kuyusunun suyu.
Olsam da fezâ-yı gamda leb-teşne helâk
Minnet-keş-i âb-ı çâh-ı nâ-dân olmam
Yümnî (Emin)
Âb-ı çeşm: Gözyaşı.
Zulmet içre Nâbîyâ Hızr’dan aldım haber
Ab-ı çeşm-i nâ-ümîdi Çeşme-i Hayvân imiş

Nâbî

Giryân o Leylî-veş ne ola sahrâya salsa Bâkî’yi
Mecnûn’un âb-ı çeşmine hâk-i beyâbân teşnedir
Bâki
Âb-ı engûr: 1. Üzüm suyu. 2. Şarap.
Aşk dursun ko, mecâzî ise de, gönlünde
Ab-ı engûr hum içre durarak bâde olur
Sabrî (Mehmet Şerif Çelebi)
âb-ı erguvânî: Kırmızı şarap.
Sâkî getir âb-ı erguvânî
Yaktı beni âteş-i civânî

Şeyh Galip

âb-ı frâvân: Bol su.
Hep hâzır olan teşneleri eyledi irvâ
Destinden olup âb-ı firâvân mütekâtır
Rızâyî
âb-ı gevher: Cevher suyu.
Ümîd-i merhamet sengîn-dilân-ı nâz-perverden
Tereşşuh-cûyluktan farkı yoktur âb-ı gevherden

Nâbî

Âb-ı hasret: Ümitsiz gözyaşı, üzüntüyle dökülen gözyaşı.
Olmadı bâzgûn kadeh-i ser-nigûnumuz
Hûn-âb-ı hasret oldu mey-i lalgûnumuz

Nâbî

âb-ı hayâ-rîz: Hayâ saçan su.
Sehâb-ı âb-ı hayâ-rîzgül-sitân-ı şerî’at
Sipihr-i mihr-i hüdâ âsmân-ı fazl u kirâma
Rızâyî
Âb-ı Hayât, Ebedîlik, ölümsüzlük suyu
Zulmet içre yaradan Ab-ı Hayâtı ne aceb
Zîr-i gîsû-yı muanberde kodu cilve-i aşk
Esrâr Dede
Ab-ı Hayât olmayıcak kısmet ey gönül
Bin yıl gerekse Hızr ile seyr-ı Skender et

Zeynep (Zeynünnisa Hanım)

Dedim lebin ki Ab-ı Hayâtı hacîl kılar
Mercân mı ya akîk-ı Yemen dedi iksi de
Şeyhî
Âb-ı Hayât-ı la’l: Dudağın cana can katan özelliği (lâ’l gibi kırmızı).
Ab-ı Hayât-ı la’line ser-çeşme-i cân teşnedir
Sun cür’a-i câm-ı lebin kim Ab-ı Hayvân teşnedir
Bâkî
Âb-ı Hayât-ı leb: Dudağın hayat suyu.
Ben senin Ab-ı Hayât-ı lebinin teşnesiyim
Tâlib-ı Çeşme-ı Hayvân isem insân değilim
Yenişehirli Avni
Âb-ı Hayvân: Ebedîlik suyu.
Ol siyeh câmede evvel Fahr-ı Cihân
Ab-ı Hayvân idi zulmette nihân

Hakanî

Ey Muhibbî yâr elinden bir kadeh nûş eyleyen
Hızr elinden ger olursa Ab-ı Hayvân istemez

Muhibbî, Meftûnî (Kanunî Sultan Süleyman)

Zulmet-i cehl içre teşne zâyi’ etme kendini
Hızr-ı
Gaybî
‘ye eriş kim Ab-ı Hayvân devridir

Gaybî

Âb-ı Hızr: Hızır’ın ebedîlik suyu.
Olmayan mâye-i feyz-i ezelîden sîr-âb
Ab-ı Hızr’ı, yine Hızr olsa da rehber, bulamaz

Koca Râgıp Paşa

Âb-ı hoş-güvâr: Tatlı su.
Şarâbı âb-ı hoş-güvâr, gıdası şîr ü şehd-i lezîz
Recâizâde Ekrem
Âb-ı Kevser: Kevser ırmağının suyu.
Lebinin yâdı ile içse eğer bir atşân
Ab-ı Kevser gibi cân-perver olur mâ’-i semûm
Yenişehirli Avni
Âb-ı letafet: Hoş, berrâk su.
Ab-ı letâfet ile Hayâlî kelâmını
Gül-zâr-ı kâinâtı suvarmağa saldılar
Hayali Bey
âb-ı lutf-ı izâr: Yanağının güzellik suyu.
Ya âb-ı lutf-ı izarın mı ya kenârında
Letâfet ile biten sebze-zârı mı diyelim

Ahmet Paşa

âb-ı mağfiret: Mağfiret suyu.
Gark eder âlemleri bir katre âb-ı mağfiret
Var kıyâs et vüs’at-i deryâ-yı rahmet n’eydügün
Bâkî
Âb-ı musaffâ: Süzülmüş, saf su.
Ey Rızâyî gam-ı ışka niçe şükr etmeyelim
Çeşme-i çeşmimize âb-ı musaffâ getirir
Rızâyî
âb-ı mürüvvet: Cömertlik, iyilikseverlik, insanlık, mertlik suyu (sabır).
Nâr-ı hasedi âb-ı mürüvvetle et itfâ
Kim nâr-ı hased kalbi yakar özge şererdir
Rıfat (Manastırlı)
Âb-ı pâk: Temiz su.
Vâizin ta’nı, Kabûlî, bizi tağyîr edemez
Ab-ı pâke ne zarar vakvaka-i kurbağadan
Kabûlî (Kütahyalı Mehmet Çelebi)
âb-ı rahmet: Rahmet suyu.
Ab-ı rahmet gökten inmez yeryüzü gülmez iken
Halka gûyâ şefkat-i arz ü semâ eksilmede

Bağdatlı Rûhî

âb-ı revân: Akarsu. mec. hayat.
Sâfdır âb-ı revân gibi o denlü nazmım
Ki yazarken kalem çâbük ü zîbende hırâm

Nef’î

Serkeşlik eylemezse o servin ayağına
Yüzler süriyü varayım âb-ı revângibi
Bâkî
âb-ı rû (y): 1. Yüz suyu, minnet. 2. Haysiyet, namus. 3. Övünülecek şeyler.
Sen yine bir nev-niyâz âşık mı peydâ eyledin?
Kuyuna yer yer dökülmüş âb-ı rûlar var idi
Nedîm
Makâm-ı pîr-i mugandan akarken Ab-ı Hayât
Cihânda tâlie bî-hûde âb-ı rû dökülür

Yahya Kemal

âb-ı rûy-ı mülket-i Osmânî: Osmanlı ülkesinin şerefi.
Mükedder kılmasınger d-i küdûret çeşme-i cânı
Bilirsin âb-ı rûy-ı mülket-i Osmânîyiz cânâ
Bâkî
âb-ı ruh: Yanak suyu; yüz suyu.
Ko kurursa kurusun mezra’a-i âmâlin
Tek hemân dökme yere âb-ı ruhun mültemesin

Nâbî

Âb-ı ruh-ı âlem: Âlemin yüz suyu.
Sâkî gül ü mül mevsimi bir hoş-deme benzer
Bu âlem-i âb âb-ı ruh-ı âleme benzer
Mezâkî
âb-ı sâfî-i jâle: Kırağının saf suyu.
Demdir ki âb-ı sâfî-i jâle ola revân
Selsâl-i berg berg-i gül-i âb-dârdan
Rızâyî
âb-ı sehâ: Cömertlik suyu.
Îd-i ferhundene kurbân ede a’dânı felek
Sen ahibbâna buyur âb-ı sehâ nân-ı kerem

Ahmet Paşa

âb-ı sehâb-ı rahmet: Rahmet bulutunun suyu.
Cânâ zülâl-i vaslını ağyâr umar uşşâk umar
Ab-ı sehâb-ı rahmete kâfir, Müselmân teşnedir
Bâkî
âb-ı şemşîr: Kılıç suyu.
Ab-ı şemşîri yeter def’a zemân-ı âhir
Ne kadar olsa da dâmen-zen-i tâb-ı bî-dâd
Rızâyî
âb-ı şîrîn: Tatlı su.
Vâde-i lutfun çok ammâ baht yâr olmaz ne sûd
Gül bitirmez âb-ı şîrîn vermek ile hâk-işûr

Fuzûlî

âb-ı şu’le-âmîz: Işık saçan su.
Eylemişşem’-i cemâlin âteş-efrûz-i hayâ
Arız-ıpür-tâbın âb-ışu’le-âmiz eyleyen

Fehîm (Hoca Süleyman)

Âb-ı şûr: Acı su.
Ab-ı şûru kimse içmez âb-ı şîrîn üstüne

âb-ı tevbe: Tövbe suyu.
Yu âb-ı tevbe ile Hamdî sîne mişkâtin
Dolar zücâcene envâr-ı hazret-ı Tevvâb

Hamdullah Hamdi

âb-ı tensîkât: Yoluna girmiş su yolu.
Ab-ı tensîkât akıp çirk-âbı tathîr eylemez
Şimdilik ahvâl efendim eski hamâm eski tas
Hamâmizâde İhsân
âb-ı tîğ: Kılıç suyu, yaldız.
Ey şanlı cedd-i ekberimiz, âb-ı tîgının
Bî-hadd imiş güneş gibi tenvir savleti

Yahya Kemal

Ser-i adû lekedir cism câmesi üzre
Ki her gulâmın onu âb-ı tîği birlen yur

Hayâlî Bey

Âb-ı vasl: Kavuşma suyu.
Bâkî’ye âb-ı vasl ermez ise
Ateş-i hicr ile yanar kül olur
Bâkî
âb-ı Zemzem: Zemzem suyu.
Ab-ı Zemzem suyun içen çok tevbe istiğfar eden
Ol Habîb’in nûrun gören gel varalım Muhammed’e

Yunus Emre

âb-ı zer: Altın suyu.
Ne kadar âb-dârdır şirin
Ab-ı zerle yazılsa şâyâ«dır
Muallim Nâci
Âb-ı zülâl: Katıksız, saf, berrak tatlı su.
Ab-ı zülâl akıttın elinden gazâ günü
İ’câzın etti Hızr’ı da hayrân efendimiz

Faruk K. Timurtaş

âb-ı zülâl-i aşk: Aşkın saf, katıksız suyu.
Aşıkların vücûdunu aşk odu yakmadan
Hîç elverir mi onlara âb-ı zülâl-ı aşk
Nuri
âb-ı zülâl-i çemen-istân-ı cihân: Cihan yeşilliğinin saf suyu.
Sühanım âb-ı zülâl-i çemenistân-ı cihân
Tab’ım âteş-gede-i sîne-i sûzân-ı felek

Nef’î

âb-dâr: 1. Taze, ter, güzel, hoş olan. 2. Nükteli, ince, zarif manalı söz veya şiir.
İltifâtundur sözüm bu resme rengîn eyleyen
Terbiyetle taşı la’l-i âb-dâr eyler: güneş

Hayâlî Bey

Ne kadar âb-dârdır şirin
Ab-ı zerle yazılsa şâyâdır
Muallim Nâci
Bâkî nihâl-i ma’rifetin meyve-i teri
Arif katında bir gazel-i âb-dârdır
Bâkî
Gül-berg içinde gonca, gûyâ ki zâhir eyler
Levh-i zümürrüd üzre yâkût-ı âb-dârı

Ziya Paşa

Bâğbân-ı nazm olaldan tâ ki cânım tendedir
Bâğ-ı natnde ola mîzân-ı kilkim âb-dâr
Nazîm (Yahyâ)
Âb-dest: Namaz kılmazdan önce İslâmî farzlara göre su vasıtasıyla bedenin azâlarını temizleme için icra olunan yıkanma veya gusl etme.
Yoksa yetmiş beşi geçmiş bir adam iş yapamaz
Onu ancak yapacak; beş vakit abdestle namaz
Mehmet Âkif
Âb-efşân: Su saçan.
Urunca şânegîsû-yı hayâl-i yâre müjgânım
Gül âb-efşân olur yâd-ı ruhuyla çeşm-i giryânım

Nef’î

âb-gîne: Kadeh, câm, piyâle, şişe, billûr cam, sürahi.
Ab-gîne içinde mey gibidir
Leb-i la’lîn hayâli dilde müdâm
Bâkî
Bezmimize ayak basan cânına can katar gider
Bâde-i rûh-bahşıla doludur âb-gînemiz

Bağdatlı Rûhî

Berk urur revzenlerinden âb-gîne câmlar
Gösterir dünyâda cennet olduğun günden ayân

Nef’î

âb-gîne-i ömr: Ömür şişesi.
Şikest-i seng-i kazâdan rehâ ne mümkündür
Ne denlü eyler isen hıfz-ı âb-gîne-i ömr

Nâbî

âb-gîne-i rîg-dân: Rig hokkasının şişesi.
Hezâr âh-ı şerer-efşân edermiş sahn-ıgül-şende
Görünce âb-gîne-i rîg-dân zann eyledim onu
Rızâyî
âb-gîr: Su birikmiş göl.
Ab-gîr olup o gül-şen gül ü nilüfer olur
Feyz-i te’sir-i rûh u dîde-i giryânımdan

Fehîm (Hoca Süleyman)

Âb-gûn: Su renginde, mavi.
Ab-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem
Ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su

Fuzûlî

Âb-gûn-kafes: Semâ, gök.
Cân bülbülünün budur safîri
Feryâd bu âb-gûn-kafesden
Muallim Nâci.
âb-hûr, âb-hûrd: Kısmet, nasip.
Ab-hûrdu herkesin âlemde olmaz muttarid

âb-hûrde: Su içen.
Rü’yâda âb-hûrde olan sîr olur mu hîç

Belîğ

Âb-şâr: Su şarıltısı, şelâle.
Dü-çeşm-i âb-şârım pül gibi yollarda kalmıştır

Nâbî

Âb-tâb: Güzellik, zerafet.
âb-tâb-ı ışk: Aşkın güzelliği.
Alem-i cânın Rızâyî âb-tâb-ı ışkıla
Katresi yemm zerresi hûrşîd-i âlem-tâb olur
Rızâyî
âb-veş: Su gibi.
Bâd-veşgeştte dil pehn-i cihân-ı emelî
Ab-veş alçağa meyl eylemede tab’-ı müyûl
Rızâyî
âb-yârî: 1. Sulayıcılık, sulama. 2. mec. Yardım.
âb-yârî-i cünûn: Cinnet getirenlerin yardımı.
Abyârî-i cünûn laht-ı dil etmiş kârın
Şecer-i âh-ı alev-berk-i ciğer-rîşemizin
N&âî
Âbî: Suda yetişen, suda yaşayan.
Biri kemâlat ile Nâbî’-dürür
Cümlesinin ruhları âbî-dürür

Nâbî

âb u âteş: Ateş ve su.
Cem etti âb u âteşi aks-i izâr-ıla
Nakş-ı nigârda hele sihr eyler âyîne
Rızâyî
âb ü dâne: Su ve ekmek.
Ey tâir-i âşiyâne-i aşk
Sergeşte-i âb ü dâne-i aşk

Fuzûlî

Cihânın nimetinden kendi âb ü dânemiz yeğdir
Elin kâşânesinden kûşe-i vîrânemiz yeğdir

Nâbî

âb ü gil: Su ve balçık. (balçık ve sudan yaratılmış vücut, yaratılış.)
Ne âteş ü bâd u ne âb u gil idim cânâ
Sen serv-i hevâ-bahşa ben mâil idim cânâ
Hayretî
Ab ü gil müşg ü gül-âb ola çemen sahnında
Bûy-ı hulkiyle güzâr etse nesîm-i eshâr
Bâkî
âb ü hevâ: Su ve hava; iklim.
Hoş geldi bana mey-gedenin âb ü havâsı
Billâhgüzel yerde yapılmış yıkılası
Bâkî
Altında mı, üstünde midir cennet-i a’lâ
El-hakk bu ne hâlet, bu ne hoş âb ü hevâdır
Nedîm
âb u hâk: Toprak ve su.
Esmez iken âb u hâkin üzre hergiz bâd-ı serd
Çekmez iken bülbülün goncadan âlâm ile derd

Hayâlî Bey

Âb ü nân: Su ve ekmek.
Mâlik-i mülk-i kanâat rızk-ı maksûmun bilip
Gezmez âb ü nân için kişver-be-kişver, kû-be-kû
Âgâhî (Şâkir Efendi)
âb ü tâb: Letafet, tarâvet, revnak, güzellik.
Sâkî fürûg-ı rûyunda âb u tâb göster
Germiyyet-i hayâdan hurşîd-i âb göster

Nâilî

Sahbâya âb ü tâb veren sözlerin Kemâl
Söylendi zevk ü şek ile tekrâr söylenür

Yahya Kemal

âb ü tâb-ı tal’at-i ebkâr-i nazm: Bir kız gibi taze ve saf olan nazmın yüzündeki parlaklık ve güzellik.
Ab ü tâb-i tal’at-i ebkâr-ı nazmım

Nâilî

Ta’n eder âyîne-i hurşîde meh-rûlar gibi
Nâa
abâ: Ar. Bilinen kaba çuha.
Eğninde görüp gayrların atlas ü dîbâ
Gam çekme ki eğnimde benim köhne abâ var

Bağdatlı Rûhî

Olma hergiz emîn şerrinden
Şeyh-i dehri görüp abâ içre
Tîğ-ı bâtın dediği sûfînin
Sîh-i efrencidir asâ içre
Tıflî
Şefâatinle bekâm et bu abd-i âsîyi
Bi-hakkın al abâ mefhar-i abâ-yı vücûd
Nevres-ı Kadîm
abâ-be-dûş: Abası omuzunda; külhanbeyi.
Vîrâne-i cihânda ne şâhız ne bendeyiz
Rind-i abâ-be-dûş fakîr-i revendeyiz

Yahya Kemal

abâ-pûş: Yoksul kılıklı, aba giyen.
Şeh-i iklîm-i fakr ol kim bu devlet-hâne-i dünyâ
Ne dervîş-i abâ-pûşa ne şâhen-şâha kalmıştır

Yenişehirli Avnî

abâ-pûş-ı gam: Gam elbisesi giyen derviş.
Serimde şu’le-i âhım sanırlar şâl-ı Kişmîr’i
Abâ-pûş-ı gamız biz fark çoktur şâldan şâla
Rızâyî
âbâ: Ar. Eb’ler, babalar, pederler, vâlidler.
Usûl-ı i’tikâd u âtiyâd ü resm ü âdette
Bütün ebnâ-yı âlem meslek-i âbâya tâbâdir
Yenişehirli Avni
Ya sâib görmüş olsa çâr-bâğ-ı İsfahân vasfın
Ne gûne rahne-i dîvâre eylerdi nihân âbâ
Nedîm
Abâ var, post var, meydânda er yok
Horâsân erlerinden bir haber yok

Yahya Kemal

âbâ-yı dîn: Din babaları.
Seni âbâ-yi dîn olanlardan
Dinledim “bî-şebîh ü bî-noksân”

Tevfik Fikret

âbâ vü evlâd: Atalar, babalar ve çocuklar.
Beşeriyyet nerede, sulh-i umûmî nerede?
İ’tilâf etmiyor âbâ vü evlâd henüz
Muallim Nâci
-âbâd: Far. 1. Yer. 2. Çokluk, bolluk anlamıyla tamlamalar yapar.
adem-âbâd: Yokluk yeri.
Ya beni ol dehen-i tenge eriştir ey baht
Ya vücûdumu diyâr-ı adem-âbâda ilet
Sultan Cem
gam-âbâd: Gam yeri.
Şehr gam-âbâd, behcet-hâne-i şâdî harâb
Derviş-i Kadîm
harâb-âbâd: Harap yer.
Gerçi rifâtteyim ammâ ki harâb-âbâdım
Ca’d-ı menhûs-ı Zühal mürg-i ser-i bâbımdır

Fehîm (Hoca Süleyman)

mihnet-âbâd: Sıkıntı yeri.
Mihnet-âbâd-ı dile gelse sürûr etmez karâr
Bir nefes gûyâ meserret tayf-ı râhildir bana

Nâbî

vüs’at-âbâd: Genişlik yeri.
Vüs’at-âbâd-ı saâdetde olur elbet azîz
Pâk-dâmen mübtelâ-yı neng-i zindân olsa da
Basîrî (Musullu Halîl) Âbâd: Far. Mamûr olan yer, mekân, câ.
Halk-ı cihân lûtf ile hep şâd olur
Bir söz ile bir gönül âbâd olur
Âzerî Çelebi (İbrahim)
Harâb oluptur o âbâd gördüğün gönlüm
Gamınla dopdoludur şâd gördüğün gönlüm

Hayâlî Bey

Bir kimse hâne-i dili âbâd görmedi
Kim gördü ise hâtırımı şâd görmedi

Nâbî

Harâba kul olduk bezm-i âlemde
Abâd olsak da bir, olmasak da bir
Dertli
Âbâdân: Şen, mamûr, bayındır.
Ey rûy-ı zemîn bu yedimizden sonra
İster vîrân ol ister âbâdân ol

Yahya Kemal

Lûtuf ihsâniyle yapıldı nice vîrân gönül
Devletinde oldu abâdân nice cây-ı harâb
Nedîm
âbâdî: Bayındırlık, mâmurluk.
Yine ümmîd-i âbâdî ile düştüm harâbâta
Eğer herbâd olursam da ne çâre her çî bâd-âbâd
sünbulzade Vehbi âbân: Far. 1. Eski İran tarihinde güneş yılının sekizinci ayına verilen ad. 2. Güneş ayının onuncu günü.
Abân ayı ve âbân günüdür
Rûhu şarâbla tâzeleyecek zemân
Hoca Mesut
Âbâr: Ar. “Bi’r”ler, kuyular.
âbâr-ı dalâlet: Sapıklık kuyusu.
Kalır âbâr-ı dalâlette Azâzîl gibi
Resen-i aşkına kim urmasa ihlâs ile çenk

Kâzım Paşa

abbâsî: Ar. Emevîler’den sonra kurulan halifelik ve hükümet (750-1258), Abbasîler’e ait.
Bağdâd-ı çemen ede dâvâ-yı hilâfet
Abbâsî alemler dike gül-zâra benefşe
Necâtî Bey
Müseccel saçı Dâvûdî zırıhdır
Muanber zülfü Abbâsî alemdir
Nizâmî
abd: Ar. Bende, kul, köle. c. ibâd, abîd.
Hak, kulundan intikamını yine abd ile alır
Bahrî
abd-i âciz: Çaresiz kul.
Bir senin sa’yin usûl-i dehri tağyîr eylemez
Abd-i âciz sa’y ile tahvîl-i takdîr eylemez

Ziya Paşa

abd-i âsî: Âsi kul.
Şefaâtinle bekâm et bu abd-i âsîyi
Be-hakk-ı Al-ı Abâ mefhar-i abâ-yı vücûd
Nevres-ı Kadîm
abd-i güneh-kâr: Günahkâr kul.
Ümmetinde yalınız abd-i güneh-kârındır
Asî vü cânî vügüm-râh-ı zelîl ü mazmûn
Yenişehirli Avni
abd-i Habeş: Habeş köle.
Bir abd-ı Habeş dehre olur baht ile sultân
Dahhâk’ın eder mülkünü bir
Gâveperîşân

Ziya Paşa
(Gâve: Zâlim
Dahhâk’ı öldüren
İranlı demirci)
abd-i hâs-ı Hâlık: Yaratıcı’nın temiz kulu.
Kıl hulûs ile ibâdet abd-i hâs-ı Hâlık ol
Adile aşk içre bul ibka vü câvidânelik
Âdile Sultan

abd-i kemîne: Güçsüz, âciz kul.
Abd-i kemînenin bu idi hep kabahati

Ziya Paşa

abd-i kem-ter: Aciz kul.
Şehen-şahâ! Hıdivâ! Şehriyârâ! Asüman-hadrâ!
Bu devletle bu abd-i kem-terin sebk etti akrânı
Nedîm
abd-i mahsûs: Özel kul.
Abd-i mahsûsu
Ziyâ târihi yazdı bî-bedel
Sâliha
Sultân mübâhî kıldı mehd-i şevketi

Ziya Paşa

abd-i nâlân: İnleyen kul.
Eğerçi sûretâ kıldın itâb ammâ ki ma’nâda
Nevâzişlerle memnûn eyledin bu abd-i nâlânı
Nedîm
abd-i rû-siyeh: Siyah yüzlü (günahkâr) kul.
Tarîk-ı der-gehin etme bu abd-i rû-siyehi
Eder mi aks-i ruh-i zişti âyîne merdûd
Sâmi
abd-i sâhî: Hata işleyen kul.
Benim isyânıma yoktur tenâhî Ümîd-i afv eder bu abd-i sâhî

Ziyâ Paşa

ibâd: Abd’ler, kullar, köleler.
Meded-res ol meded ey dest-gîr-i cümle ibâd
Koma hadîd-i maâsîde ki ola dil ma’bûd
Sâmî
İbâda lûtf u ihsân u atâsın eylemiş mu’tâd
Sana ol dost-ı müşfik
Hazret-ı Bârî
Ta’âlâdır

Âdile Sultan

Ey masdar-ı mâ-sivâ olan
Rabb-i ibâd
Kim sensin eden mevt ü hayâtı îcâd
Muallim Nâci
abdiyyet: Allah’a kulluk.
Abdiyyetimi vâsıtadır arza bu, yoksa
Tevhîdine lâyık söze kâdir miyim Allah
Recaizade Ekrem
abîd: Abd’ler, kullar, köleler.
Şark u garba hükm eder han
Bâyezîd
Cümle begler hükmüne olur abîd
Türk Firdevsîsi
İftihâr eyler ise mahşere dek lâyıktır
Hânedanındaki evlâd ı abîd ü huddâm

Nâbî

abîd-i Rezzâk: Kulların rızıklanm veren Allah.
Zerk satma rızk için sûfî riyâdan sâf ol
Zâhidâ zerrâk olma abîd-ı Rezzâk ol

İbni Kemâl

âbid: İbadetle meşgul olan, ibadet etmeyi alışkanlık hâline getiren. c. âbidân, abede.
Uşşâk ki aşkın elemiyle mütelezziz
Abid dahi cennet niamıyle müteşezzz
Âdile Sultan

âbid-i perîşân-hâl: Perişan halli kul.
Var idi bir âbid-i perîşân-hâl
Geçmiş evkâtı zühd ile meh ü sâl

Fuzûlî

âbidân: Kullar, ibadet ehilleri.
Fısk ile âlûde oldu âbidân
Cihânda bir temîz tıynet kalmadı
Emrah
âbdâl: Ar. Bedîl’ler, dünya işleriyle ilgilenmeyen derviş kimse veya kimseler. c. âbdâlân.
Yolunu tûğgibi doğru varmış âbdâlem
Sipâh-ı ışk içinde benem alem-i âşık

Hayâlî Bey

Kişi esrâr-ı gamı akılla fehm etmez imiş
Bırakıp câme-i nâmûsumu âbdâl olayım
Nevî
Oldu aşk-ı bikr-i fikrimle bir âbdâl âfitâb
Zülf-ı Zühre târ u pûd-ı hırka-ipeşmînesi

Nef’î

âbdâl-ı aşk: Aşk abdalı.
Abdâl-ı aşk olup yalın ayak başı kabak
Sahrâya düştü âşık-ı şûride-vâr serv
Mesihî
abdâlân: Abdâl’lar (7, 40, 70 kişi olarak sayılır.).
abdalân-ı aşk: Aşk abdalları.
Biz ol âbdâlân-ı aşkız âlem-i ma’nîde kim
Şehper-ı Cibrîl ile mestûr olur uryânımız

Leskofçalı Galip

Âb-dâr: bk. âb
Âb-dendân: Far. Şaşkınlık; zayıflık.
İsterim bir hâdim ammâ âb-dendân istemem

âbdest: bk. âb.
abdiyyet: bk. abd.
abede: bk. abd.
abes: Ar. Boş, faydasız ve beyhude olan iş.
Sakın nev-devletân-ı asrdan himmet hayâl etme
Abesdir dürr ümîdin eylemek bahr-i tasavvurdan
Esad (Şeyhülislam)
Zât olmadıkça fâide vermez nizâm-ı hâl
Lât ü Menât’a revnak ü zîb-i kabâ abes
Nüzhet (Rıdvan Paşazâde Efendi)
Abes zanneylemek tekvîn-ı Hallâk’ı hatâdır hep
Eder her şahsı
Hak rûhundan ilhâmât ile âgâh

Leskofçalı Galip

abher: Ar. Nergis, zerrin-kadeh ve yasemin denilen çiçek.
Hâline ayn-ı inâyetle nigâh eyler isen
Göz açıp ede nazar nite ki abher sünbül
Bâkî
abherî: Nergis gibi, nergise benzeyen; nergis kokulu.
Pür nem bu havâ-yi abherîde
Reng-igül hîç olur muperîde

Şeyh Galip

abîd: bk. abd.
âbidân: bk. abd.
âbid: bk. abd.
âbide: Ar. Yâdigâr kalacak eser, anıt.
Bir zemân hendeseden âbide zannettimdi
Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi

Yahya Kemal

Ne tabîat, ne de san’at o kadar haykıramaz
Anlatırken seni bir âbide kavrarsa biraz
Midhad Cemal Kuntay
âbir: Ar. Bir yerden geçen, geçici.
Nüh-tûde-i eflâkgüzer-gehde nişândır
Şâh-ı rüsül oldu taraf-ı arşa ki âbir
Rızâyî
abîr: Ar. Hoş kokulu bir terkip ismi.
Eski zamanın en hoş kokusu. (sümbül kökü, beyaz sandal, kırmızı gül, turunç ve iğde çiçekleri ile miski karıştırıp dövülmesinden meydana gelmiş koku.)
Dağıt benefşe saçlar gül yanağ üstüne
Saçgıl abîr ü anberi gül-zâra ey sabâ
Ahmedî
Söylemez nükhet-i gül-zâr-ı bahâr hilkatini
Dâmenin bâd-ı sabâ eylesepür müşg ü abîr

Nef’î

Ger terbiyet gözüyle hâk-i siyâh baksan
La’l ü akîk ola seng misk ü abîr olagil
Nizâmî
abîr-i hâk-i pây: Ayağının toprağının kokusu.
Abîr-i hâk-ipâyın sakınır bir katreyaş dökmez
O âşık kim ayağın tozuna bir kez yüzün sürdü

Şeyhülislâm Yahyâ

abîr-i Kâ’be-i kûy: Kâbe şehrinin kokusu.
Abîr-ı Kâ’be-i kûyun bana ıtr-ı kefen eylen
Kim anda hûr-ı Rıdvâna be-gâyet armağandır bu
Necâtî Bey
abîr-efşân: Abir kokusu saçan.
Nâfe gibi bağrımı hûn eyleyiptir intizâr
Arz ederken hâlimi zülf-i abîr-efşânın öp

Hayâlî Bey

Sabâ gird-i gül-istâniyle varsa bâğ-ı Rıdvân’a
Abîr-efşân olurpîrâhen-i hûr-ı cinân üzre

Nef’î

abîr ü anber: Abir ve anber.
Hâk-i derinde micmere-gerdân nesîm-i subh
Müşg ü abîr ü anber ona hâk-ipây imiş
Rızâyî
abîr ü müşg: Abir ve misk.
Müşgîn saçından bir girih boynuma tak kim müddeî
Görsün abîr ü müşgten zencîr ile gül nicedir
Şeyhî
âbiste, âbisten: Far. 1. Hâmile kadın, dişi. 2. Taşıyan.
Şibhidir hamlinden âgâh olmayan âbistenin
Rüzgârın bilmeyen sûriyle tev’em mâtemin

Nâbî

Aş yerer her demde kanına zemân ehlinin
Dehr Zâl’i fitne etfâline âbistengibi

Hayâlî Bey

âbisten-i hûrşîd: Güneşi taşıyan.
Zulmet-i ye’si eder nûr-ı ümîde tahvîl
Eden âbisten-i hûrşîd şeb-i târımızı

Nâbî

âbisten-i safâ vü keder: Keder ve temizlik taşıyan.
Abisten-i safâ vü kederdir leyâl hep
Gün doğmadan meşîme-i şebden neler doğar
Rahmî (Tersane Kâtibi Vak’anüvis Kırımlı Mustafa)
ablak: Ar. Eblâk.
Kaba görünüşlü yüz.
Ablak yüzünün lihye-i cârûb-nümâsı
Enzâr-ı temâşâya verip sıklet ü vahşeti

Tevfik Fikret

âbnûs: Ar. Abanoz denilen mâlum sert ve siyah ağaç.
Arızın devrinde iy meh zülfüne yoktur zevâl
Yata yata su içinde âbnûs olmışdurur
İbn-ı Kemal haste-dil ki ölür hadd ü hâl derdiyle
Gerek ki anun ola tâbûtu âbnûs ile âc

Hamdullah Hamdi

Asâ-yı âbnûsu ile müjgân almış etrâfin
Sevâd-ı çeşmi göz habsinde yârin kanlı merdümdür

Belîğ

Âbnûsî: Abanozdan yapılmış, abanoz renginde, siyah.
Târ-i zülf-i yâr-i nâzikten ona ey çeşm-i ter
Sâye-i müjgân ile bir âbnûsî hâne yap

Belîğ

Kapısı âc u abnûsî rengîn ruhâm
Türk
Firdevsîsi
abrâş: Ar. 1. Alacalı at. 2. Vücudunda sam yeli lekeleri olan (kimse). 3. Beyaz ve kırmızı alaca renk.
Rûyun tabîbi etti sefîdâc-ı subh ile
Yüzünün abrâşına semânın devâ seher
Necâtî Bey
Âb-şâr: bk. âb-.
abûs: Ar. Hoş olmayan, ekşi, çatık, asık (surat).
Lâzım değil inâyeti ehl-i tekebbürün
Bahş eyledim atâsını vech-i abûsuna
Nahifi (Süleyman)
Sâhil gunûde kütle-i deycûr, ufuk abûs
Gök pür-sehâb ü zıll, ona sen mehbit-i ukûs

Tevfik Fikret

âc: Ar. Fil dişi.
Taht-ı âc üstünde hâli san Habeş sultanıdır
Kaşları tuğrasını gördün hemen unvânın öp

Muhibbî, Meftûnî (Kanunî Sultan Süleyman)

haste-dil ki ölür hadd ü hâl derdiyle
Gerek ki anun ola tâbûtu âbnûs ile âc

Hamdullah Hamdi

Hâlin gibi emîr-ı Habeş kim görüp durur
Kim taht-gâhı âc ola vü sâyebânı müşg
Nizâmî
acâ’ib: bk. aceb.
a’câm: Ar. Acem’ler, İranlılar:
Oldu tedbîr-i cihângîrin ile âsûde
Kâfiristân ü Müselmân u bilâd-ı A’câm

Nâbî

a’câz: bk. acz.
aceb: Ar. Şaşılacak şey.
Tuzağa düşen gülmez, âşık hîç râhat olmaz
Kimse hâlimden bilmez bir aceb ele geldim

Yunus Emre

Zâhid-i bî-hûş ne bilsün zevkini aşk ehlinin
Bir aceb meydir mahabbet kim içen hûş-yâr olur

Fuzûlî

Dense ne aceb tabHmıza bahr-i maânî
Sahbâgibipür-hâlet ü cür’a gibipestiz
Nef’î
Gül-zâr-ı ruhun cinân olsa aceb mi?
Ünnâb-ı lebin gibi cihânda rutab olmaz
Harîmî
acîb: Şaşılacak olan, tuhaf
Bu âlem-i aceb-efzâ acîb âlemdir
Ukûlün anda bedîhîsi ayn-ı mübhemdir

Ziya Paşa

Ah eylemeden kalmadı aşkınla şekîbim
Hayrette kodu âlemi bu hâl-i acîbim.

acîbe: Şaşılacak şey, keyfiyet, hâl, durum. c. acâib.
acîbe-nümûn: Acaiplik gösteren.
Hangi
Hârut olup acîbe-nümûn
Eylemiş kubbe-i semâyı nigûn

Tevfik Fikret

acâib: Acîbe’ler, şaşılacak şeyler.
acâib-i seb’a-i âlem: Dünyanın yedi hârikası. (l.
Mısır piramitleri. 2. Bâbil’in asma bahçeleri.
Zeus heykeli. 4. Efes’teki
Artemis
Diana mâbedi. 5. Rodos heykeli. 6. Bodrum’daki
Mosoleus’un türbesi. 7. İskenderiye deniz feneri.
Ne acâib döndü merâm üzre yine olmuş iken
Böyle bir devr-i muvâfk feleğe emr-i baîd

Nef’î

acûbe: Pek acayip, taaccüb olunacak şey.
Bunca bî-had ömri men ki âlem içre sürmişem
Bu acûbe misli dünyâ içre sanma görmişem
türk Firdevsîsi
acele: Ar. Sabırsızlık ve acele ile hareket etme.
ale’l-acele: Acele ile.
Uykudan şişmiş gözler, ale’l-acele kurulanmış rutûbetli yüzler
Cenap Şahabeddin
Acele ile alınmaz menzil

acûl: Aceleci.
Eder mi fâide hîç ıztırâb-ı tab’-ı acûl
Husûl-i kâma tevakkufgerek zamânına dek

İzzet Ali Paşa

Esrâr içinde aks ediyor küçük, acûl
İki üç lem’a karşı sâhüden

Tevfik Fikret

acem: Ar. l. İran ülkesine mensup olan.
Arap olmayan kimse.
Erbâb-ı hüner ümîd-gâhı
Türk ü Arab ü Acempenâhı

Fuzûlî

Bu bezmde buldu cây-ı ârâm
Türk ü Acem ü Arab’dan a’lâm

Ziya Paşa

Ahir ağardı tan yeri re’s-i cibâlden
Serhad’de yol göründü
Acem tahtgâhına

Yahya Kemal

acem-âne: Acemlere yakışırcasına; ölçüsüz derecede mübalağalı.
Fahr-i acem-âneden masûndur
İbrâz-ı hakîkat etmek ister
Muallim Nâci
acemî: İşe yeni başlayan, beceriksiz.
Aslı “a’cemî” dir.
Oğlum usta ol acemîgörün
Cenap Şehabeddin
Acem-perestî: Acemperestlik.
Acem-perestî-ı Rûm: Anadolu
Acempe-restligi.
Lisân-ı şîve-ı Şîrâz’dan numûne idi
Acem-perestî-ı Rûm’un imâle devrinde

Yahya Kemal

acîb: bk. aceb.
acîbe: bk. aceb.
âciz: bk. acz.
acûbe: bk. aceb.
acûl: bk. acele.
acûz, acûze: Ar. Kocakarı, pîrezen.
eyyâmü’l-acûz: yedi gün esen hayırsız rüzgâr.
Bir ser-güzeşt-i köhnedir efsâne-i acûz
Neccârzâde
Gâze-i attâr ile gelmez çehre-i acûze intizâm

Ziyâ Paşa

berde’l-acûz: Kocakarı soğuğu.
Gördüm rakîb oturmuş ol gül-izâra karşı
Berde’l-acûze dönmüş evvel bahâra karşı

acûz-ı dehr: Dünyanın kocakarısı.
Bâkî acûz-i dehre er olmaz zebûn olan
Merdân-ı râh-ı ışk demezler ona recül
Bâkî
Zebûn olmaz acûz-ı dehre
Bâkî
Bu meydâna beğim merd-âne geldi
Bâkî
acz: Ar. 1. Güçsüzlük, adem-i iktidar, apışma, beceriksizlik. 2. ed. reddü’-acz-i ale’ssadr: Şiirde beytin evvel ile sonunda aynı kelime veya grubun bulunması sanatının ismi. c. a’câz. (Gerçi cânandan dil-işeydâ için kâm isterem
Sorsa cânân bilmezem kâm-ı dil-i şeydâ nedir Fuzûlî)
Eyleyip acz ü niyâz ile duâ-yı bî-riyâ
Ol ser-efrâza sen isterdin ulüvv-i i’tibâr

Fuzûlî

Ten-be-hâk-i acz olan şeb-nemgibi üftâdenin
Cümleden evvel yeten hurşîd olur imdâdına

Nâbî

Nâ-dân, firâz-ı izz ü saâdetde ser-firâz
Dânâ, hadîd-i acz ü mezelletde ser-nigûn

Ziya Paşa

acz-i ikdâm: Gayret ve sebat ile çalışmaktan âciz kalma.
Değildir şîr-i der-zencîre töhmet acz-i ikdâmı
Felekde baht utansun bî-nasîb erbâb-ı himmetten

Namık Kemâl

acz-i kudret: Güç aczi.
Ettiği da’vâya kâdir olmadırşart-ı hüner
Ademi rüsvâ eder isbâta acz-i kudreti
Şuûrî (Halepli Hasan. Çelebi)
acz-i tabîî: Tabîî acz.
Sehvine oldu sebeb acz-i tabiî kulunun
Hem odur âlem-i ma’nîde şefiî kulunun
Şinasi acz ü gaflet: Gaflet ve âcizlik.
Ademe acz ü gaflet ü cehli
Etdirirler hatâ içinde hatâ
Edhem
Pertev Paşa
acz ü mezellet: Aşağılık ve acz içinde bulunma.
Nâ-dân, firâz-ı izz ü saâdetde ser-firâz
Dânâ, hadîd-i acz ü mezelletde ser-nigûn

Ziyâ Paşa

acz ü tazarru’: Niyaz ve güçsüzlük.
Nice bin acz ü tazarrufla kılıp her dem nidâ
Zamîr-i bâtın umûrum isterem Allah’tan
Necîb (Sultan III. Ahmet)
acz ü ye’s: Acz ve üzüntü.
Hayır meskenetimden, ne acz ü ye’simden

Tevfik Fikret

a’câz: Âcizler.
Bir silsile-i cibâl-i a’câz
Kim bittiği yerde eyler âgâz

Abdülhak Hâmit

âciz: Acz sahibi, kudreti olmayan, eli ermez, güçsüz, zayıf, c. âcizân, a’câz.
Acizim hak üzre evsâfında hâlâ kim benim
Alem-i endîşenin allâme-i dânişveri

Nef’î

Zaferin, çünkü, ziyâsında uzandıkça yüzü
IIt’alar almadan âcizdi taşan mülkümüzü

Midhat Cemal Kuntay

âciz ü mazlûm: Âciz ve zulme uğramış.
Dünyâda tasavvur edemem bir iyi haslet
Olmak gibi bir âciz ü mazlûma meded-res

âcizân: Âciz’ler, zavallılar, güçsüzler.
âcizân-ı uşşak: Âşıkların âcizleri.
Ümmetinden âcizân-ı uşşâk istirhâm eder
Fevz-i vasla
Adile’yi eyle mazhar bu gece

Âdile Sultan

Âciz-âne: Âciz olana yakışır sûrette, âcizce.
Aciz-âne ola bu bendelerinden i’zâm
Rûh-ı pâkine nice tuhfe-i takdîs ü selâm

Âdile Sultan

Âcize: Elinden iş gelmeyen kadın.
Adile âcizeye merhametinle nazar et
Âdile Sultan

Ad: Ar. Âd. Hz. Hud Peygamberin Yemen tarafında bulunan, yola gelmeyen ve yok edilen kavminin adı.
Görmemiştir böyle bir tûfân-ı bâdı kavm-ı Ad

Fehîm (Hoca Süleyman)

Ad u Semûd: Âd ve
Semud kavmi.
Vücûdu âleme rahmet değil midir fikr et
Ne gûne oldu mücâzât-ı kavm-ı Ad ü Semûd
Rtzâyî
Kahreylediler bâd-ı bürûd ile cihânı
Bakmaz mı bu câh ehli aceb Ad ü Semûd ‘e
Nedîm
âd: Ar. Âdet’ler, alışkanlıklar.
Dükkânçe-i irtişâ güşâde
Hep dâd u sited hılâf-ı âde
Sâmî (Arpaemînizâde Vak’anüvis Mustafa Bey)
a’dâ: bk. adû.
âdâb: Ar. 1. Edeb’ler, medenî insanın birbirine göstermesi gereken tavır ve davranışlar. 2. Yollar, kaideler, kurallar, usüller.
âdâb-ı cibillî: Yaratılıştan edep ve ahlâk sahibi olanlar:
Ser-mâye-i âdâb-ı cibillîsi olanlar
Bu dâd u sited-gâhta zahmet mi çeker hîç
Âgâh Osman Paşa (Trabzonlu)
âdâb-ı hayât: Hayatın kuralları.
Ak ıl nereden gördü bu ciddî harekâtı
Ahmak neden öğrenmedi âdâb-ı hayâtı
Mehmet Âkif
Âdâb-ı işret: Eğlence âdetleri.
Kadeh kırarsa da erbâb-ı dil gönül kırmaz
Dokunma hâtıra, âdâb-ı işret öyle değil

âdâb-ı muhabbet: Dostluk âdâbı.
Yan âteşe pervâne-sıfat eyleme efgân
Ey âşık-ı miskîn budur âdâb-ı muhabbet

Şeyhülislâm Yahyâ

âdâb-ı sohbet: Sohbet kuralları.
Can nisâr etmektir evvel şart bezm-i aşkına
Mahrem olmaz bilmeyen âdâb-ı sohbet neydügün
Bâkî
Âdâb-ı sünnet: Sünnet edepleri.
Adâb-ı sünnetin zulem-i küfredir çerâg
IIânûn-ı şerî’atin maraz-ı dînedir şifâ
Lamiî Çelebi
âdâb-ı ubûdiyyet: Kulluğun edepleri.
Adâb-ı ubûdiyyeti eşcârdan öğren
Aksin bile tâat-ver-i seccâde-i âb et

Nâbî

âdâb-ı ümem: İnsan topluluklarının edep ve terbiyesi.
Erbâb-ı kalem terbiyet-âmûz-ı ümemdir
Adâb-ı ümem mâ-hasal-ı feyz-i kalemdir

Yenişehirli Avnî

âdâb ü erkân: Yol, iz ve saygı.
Adâb u erkâna riâyet kalmadı dünyâda
Bilenler de kaldı seng-i mezârda
Fethi Atâ
a’dâd: bk. aded.
adâlet: Ar. 1. Zulüm etmeyip cümleye haklarını teslim etmek, doğruluktan ayrılmama, âdillik. 2. Kadın adı.
Dişledimse la’lin ey kanım döken kahreyleme
Tut ki kan ettim adâlet eyle kanı kana tut

Fuzûlî

Bulunmazsa adâlet milletin efrâdı beyninde
Geçer bir gün zemîne, arşa çıksa, pâye-i devlet

Namık Kemâl

Hasret-keş-i âlemdir o millet ki cihânda
Başında adâlet gibi bir devleti vardır
Haydar (Ali)
adâlet-gâh: Adâlet yeri.
Bir adâlet-gâh-ı vâsi’dir bu dârü’l-imtihân
Milleti kurbân edenler millete kurbân olur

Namık Kemâl

adâlet-ger: Adâletle iş gören.
Şimdi eyyâm-ı adâlet-ger-ı Asaf’tır
Yürü ey ma’delet-ı Nûşirrevân hoşgeldin
Nâiiî
adâlet-hâne: Adalet evi.
Verip hakk-ı sarîhin kabz u bast u mahv u isbâtın
Adâlet-hâne-i hikmette etmiş cümlesin ırza

Nâbî

adalî: Ar. Kaslarla ilgili, kaslara ait, adaleli, sinirli ete mensup.
Bir sinir pençesinde her meyli; Her gülüş bir teşennür-i adalî

Tevfik Fikret

âdât: bk. âdet.
adâvet: Ar. Düşmanlık, husûmet, buğuz.
Kimseye buğz u adâvet etme
Terk-i âsâyişi âdet etme

Nâbî

Tarîk-ı halvete ta’nın komaz cihânda hasûd
Adâvetin komaz
İslâm’a nitekim kefre

Behiştî

Nef-i emmâre fesâda turmayıp da meyl eder
Nâra yak onu halâs et bu adâvetten beni

Âdile Sultan

add: Ar. Sayma, sayılma, itibar etme, edilme.
Muhâl add eylemişlerken gazelde şâirân-ı Rûm
Ben îcâd eyledim ol şevket-âne tarz-ı eş’ârı

Şeyh Galip

Rûhdur kâlıb-ı inşana Fehîmâ irfân
Heykel-i bî-hünerân addolunur seng-i mezâr
Fehîm-ı Kadîm (Uncuzâde)
add-i fehm: Anlayış sayma.
Şükûh-ı kudreti a’lâ-yi idrâkât-i insânî
Vücûh-ı hikmeti bîrûn-ı add-i fehm ü istîfâ

Nâbî

add-i nefes: Nefes sayma.
Olamaz zümre-i erbâb-ı nefesten ma’dûd
Bu teneffüs-kedede eylemeyen add-i nefes

Nâbî

add ü ihsâ: Sayma, sayılma.
Yoktur şuarâsına husûsâ
İmkân-ı hudûd add ü ihsâ

Ziyâ Paşa

Âde: Ar. Âdet, alışılmış, görenek.
Niyâz-mend-i visâl ol ko şermi ey Nâbî
Ne var temennî-i vuslat hilâf-ı âde değil

Nâbî

Sâkî bu sene bastı şitâ hârık-ı âde
Mecliste gerek âteş-i seyyâle ziyâde
enderunlu Vâsıf
aded: Ar. Sayı, (Far.)şümâr. c. a’dâd.
Olsa kumlar sağışınca ömrüne hadd ü aded
Gelmeye bu şîşe-i çarh içre bir sâat gibi

Muhibbî, Meftûnî (Kanunî Sultan Süleyman)

Neslindeki geçmiş şühedânın adedinden
Toprak utanır, belki rakamlar utanırken

Midhat Cemal Kuntay

aded-i çeşm: Gözün sayısı.
Dîdem olsa aded-i çeşmi kadar gırbâlin
Birini tecrübesine veremem kehhâlin

Sâbit

a’dâd: Aded’ler, sayılar.
Senin evsâfını addetmek içindir yoksa
Bu kadar olmaz idi nâmütenâhî a’dâd

Nâbî

Dîbâce-i evsâfını almaz bütün eb’âd
A’dâd edemez silsile-i feyzini ta’dâd
Mehmet Âkif
adîd, adîde: Çok, bir çok.
Alem denilen dârü’l-fenâ-yı ebedîde
Her cilveye olmak gerek esbâb-ı adîde
abdülhak Hâmit
a’del: bk. adl.
âdem: Ar. 1. İnsan, nev’-i beşerden olan kimse. 2. İlk insan ve ilk peygamber
Hz. Âdem.
Hesâb-ı rızkını kılmış tamâm-ı beşerin
Henüz Adem’e peyvend olmadan
Havvâ

Fuzûlî

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

Şeyh Galip

Ademe acz ü gaflet ü cehli
Ettirirler hatâ içinde hatâ
Ethem Pertev Paşa
Nâ-kes bir âdem oğlu merâret verir
Kemâl Nâmert olursa sîneye bir fazla dâg olur

Yahya Kemal

Âdemî: l. Âdeme mensup ve âdemle alâkalı olan. 2. Âdemoğlu.
Ademîden çok olur zâhir perî-veşler velî
Az olur vâkiperî-veşlerde sen teg âdemî

Fuzûlî

Mest eyler âdemîleri elbette hamr-ı mevt
Her kim gelir cihâna çeker sonra câm-ı fevt
Bâkî
Ger âdemîde garaz ekl ü şürb ü şehvet ise
Gerek cemî’-i ünâsı tasaddur ede sütûr

Hayâlî Bey

Âdemiyyet: Adamlık, insanlık, ahlâki değerlerle vasıflanma hâli.
Kesb-i feyz-i âdemiyyetdir gerek her âdeme
Sırr-ı insâniyyete gelmez şeref emvâl ile

Leskofçalı Galip

Hele âdemiyyet edip derd ü gam
Elin çekti dâmânımızdan o dem

Keçecizade İzzet Molla

Ne mümkün zulm ile bî-dâd ile imhâ-yı hürriyyet
Çalış, idrâki kaldır, muktedirsen, âdemiyyetten
Namık Kemal
Âdem-pîrâ: Mürşid-i kâmil, bilgili, olgun adam.
Pek çoğu olmadı âdem zîrâ
O zemân yok idi âdem-pîrâ
Muallim Nâci
Âdem-zâde: Âdemoğlu, insanoğlu.
Kıymet-i dünyâ nedir indimde var eyle kıyâs
Cenneti bir habbeye satmış bir âdem-zâdeyim
Eşref
adem: Ar. Yok olma, yavu olma, görünmez olma.
“vücûd” un zıttı.
Fenâ bekâya mukâbil, adem vücûda redîf
Cihânyok olmada, mânend-işem’, var olalı
Hâmî (Hâmî-ı Amidî)
Bir giden bir dahi gelmez ne aceb hikmettir
Alem-i râhata benzer gibi iklîm-i adem

Koca Râgıp Paşa

Gezerim kendi cenâzemle vücûdum iki kat
Bâri
Tanrım, bir âdemsiz ademin varsa yarat

Midhat Cemal Kuntay

adem-âbâd: Yokluk diyarı, ölüm.
Dolup şevk ü tarabla ser-be-ser dünyâ gam u endûh
Adem-âbâd mülkünden de sad-menzil baîd olsun
Nedîm
Ya beni ol dehen-i tenge eriştir ey baht
Ya vücûdumu diyâr-ı adem-âbâda ilet
Sultan Cem
adîm: Yok olan, mevcut olmayan. c. üdemâ.
Cismin alîl ü tâb ü tüvânın adîm iken
Hem meh dü-rûze görmez iken rû-yi sıhhati

Nâbî

Özgesin Allah bilir yoktur gümân
Ki oldur Allâm-ıgayb u a’lem-i adîm
Türk Firdevsîsi
Adîm iken o, ve mevcûd iken bu kaht-ı ricâl
Sizinle istedim etmek makâmını ibcâl

Abdülhak Hâmit

aden: Ar. Arabistan’ın güneyinde
Kızıldeniz’e bitişik, inci çıkarılan bir sahil şehri, Aden körfezi.
Dedim sadef midir şol ağız yâhûd dişlerin
Dürrî midir ya dürr-ı Aden dedi ikisi de
Şeyhî
Her tîre-meniş kadr-şinâs-ı sühan olmaz
Her sifle hırdâr-ı leâl-ı Aden olmaz

Nâbî

ades, adese: Ar. 1. Mercimek. 2. Mercek, dürbün.
Menn ü selvâya fakîr-âne kanâat lâzım
Olma muhtâc piyâz u ades ü hınta vü sûm

Yenişehirli Avnî

Cân mürgüne gıdâ-yı rûh olmaya münâsib
Hâl-i ruhun halîlim şeh-dâne bir adestir

Behiştî

Dâne için dâm-ı hırsa düşse tan mı mürg-i dil
Anda ki Ademgözleyegendüm
Halîlu’llah ades
Âhî
âdet: Ar. Alışkanlık olmuş şey, görenek. c. âdât.
Kimseye buğz u adâvet etme
Terk-i âsâyişi âdet etme

Nâbî

Hergiz yapılmasın dil-i vîrân-ı ehl-i dil
Yâ Rab eski şehre yeni âdet olmasın
İzzetî (Vişnezâde Şeyh Mehmet)
Gel getir hattun hayâlini bu yanmış sîneme
Sebze âdetdür konur çün tâze biryân üstine
cem Sultan
Âdet-i bed: Kötü âdet.
Hûy-i bed, âdet-i bed, meşreb-i bed
Eder erbâbını merdûd-ı ebed

Nâbî

âdet-i dîrîne: Eski âdet, eski usül.
Bezme geldikçe adû ol şûh âfet karşılar
Adet-i dîrînedir nâ-dânı devlet karşılar
Tıflî (Mehmet Emin)
âdet-i meşhûr: Meşhur âdet.
Benden öğren san’at-ı aşkı ey sûfiya
Adet-i meşkûrdur bilmez bilenden öğrenir
Hayretî
âdet-i nazm-âverân: Nazım dile getirenlerin âdeti.
Nef’î
duâya başla ko dahîyi kim duâ
Nazm âhirinde âdet-i nazm-âverân olur

Nef’î

âdet-i sâbık: Eskiden olduğu gibi.
Sebkat etmişti ciğer kanı gözüm yaşına bir vakt
Işk hükm etti yine cân âdet-i sâbık

Fuzûlî

âdât: Âdet’ler, huylar, alışkanlıklar. âdât-ı âlem: Âlemin âdetleri.
Ne hükm ü devri ahterden ne hurşîd ü kamerdendir
Cefâ âdât-ı âlemden, sitem hulk-ı beşerdendir

Namık Kemâl

Âdiye: Âdi olan şey. c. âdiyât.
âdiyât: Âdiye’ler, âdet olan şeyler, her zaman olabilen işler.
Hayret edecek de bir şey yok
Bunlar bütün âdiyât ü tabîiyyet

Abdülhak Hâmit

âdetâ: Ar. Enikonu, basbayağı.
Ol benefşî hat gelir evvelde la’l-i dil-bere
Kahve der-peydir bezimde âdetâgül-şekkere
Nedîm
Gösterip haylî kerâmât âdetâ
Uçtu gitti ravza-i firdevse tâ

Âdile Sultan

Adhâ’: Ar. Kurbanlar, karâbîn.
Yevm-i Adhâ: Kurban
Bayramı günü.
Îd-i Adhâ: Kurban Bayramı.
Îd-ı Adhâdır ki dil-i cânâneye cân gösterir
Her kişiye kassâbı bir demde kurbân gösterir

Fehîm (Hoca Süleyman)

Şimdi tîğ-ı cevrile öldürme kurbân olduğum Îd-ı Adhâ geldüğinde edesin kurbân-ı îd
Bâkî
adîd, adîde: bk. aded.
âdil, âdile: (, Jilc çlilc) bk. adl.
adîm: bk. adem.
âdiyât: bk. âdet.
adl: Ar. Zulüm etmeden herkesin hakkını teslim edip verme, doğruluk.
Ey Hüsrev-i âlî-nijad ey dâver-ipâk-idika-. d
Ey şâh-ı sâhib-i adl ü dâd ey pâdişâh-ı muhterem

Nef’î

Ab-ı adliyle cihân bâğ-ı behişte dönsün
Bûy-ı hulkiyle sabâ micmere-gerdân olsun

Nef’î

Sahn-ı âlem bir saâdet-zâr olurken adl ile
Ekser-i ebnâ-yı nev’in rağbeti bî-dâda, hayf
Ziya (Adanalı)
Zâlimleri adlin ne zemân hâk edecektir
Mazlûmların çıkmadadır göklere âhı

Ziyâ Paşa

adl-i Hudâ: Allah’ın adaleti.
Ey büyük kavm-i ezel-hikmet ü âlem-fitrat
Hâmî-i adl-ı Hudâ, nâşir-i rûh-ı kudret

Kemalzâde Ekrem Bey

adl-i İlâhî: İlâhî adâlet.
Bir olur adl-ı İlâhîde Süleymân ile mûr
Der-geh-iHakda hemânşâh ile sâil birdir

İzzet Ali Paşa

adl-i pâdişâh: Padişah adaleti.
Vâkıâ cennet güzeldir lîk adl-i pâdişâh
Aleme cennet gibi bağışlamıştır zîb ü zeyn
Necâtî Bey
adl-i vasl: Kavuşma adaleti.
Renc-i hecrin koymadı dillerde taş taş üstüne
Adl-i vaslınla dem-â-dem mülkünü mamûr tut
Şeyhî
adl ü dâd: Hak ve adalet.
Ey Hüsrev-i âlî-nijad ey dâver-ipâk-i’tikâd
Ey şâh-ı sâhib-i adl ü dâd ey pâdişâh-ı muhterem

Nef’î

adl ü ihsân: Bağış ve adalet.
Doğup gün gibi zerrin tâc ile burc-ı saâdetten
Yetişdişarktan garba ziyâ-yı adl ü ihsânı
Bâkî
adl ü sitem: Adalet ve zulüm.
Çün değilsin fârik-ı adl ü sitem
B. k yiyip hikmetten urma bâri dem

a’del: Çok adâletli.
Nazm-ı dünyâ sebeb-i saltanat-ı âdildir
A’del-i halkını Hak nâzım-ı eşyâ eyler

Fuzûlî

âdil: 1. Adaletli, zulüm ve eziyetten çekinerek doğruluğa uyan. 2. Benzer ve eşit olan, hakkaniyetli, bîtaraf. c. udûl. 3. Erkek adı (âdil), kadın adı (âdile).
Ya’nî Sultan Ahmed-i âdil ki ferşdür gehî
Arştan a’lâ değilse çarhtan ednâ mıdır?

Nef’î

Adile fırsat düşerse kinden istib’âd eder.
Zâlim, idbâra düşerken dinden istimdâd eder
neyzen Tevfik
adîl: Eşit, denk, müsavî.
Adâlette senin yokken adîlin yâ Resûlallah
Bizi ezdikçe ezmekte vekîlin ya Resûlallah
Eşref
adlâ: Ar. 1. Dıl’lar, kaburgalar. 2. Geometrik şekil kenarları.
Müselles bulunsa memâsil değil
Tesâvî-i adlâı kâbil değil

Keçecizade İzzet Molla

adn: Ar. 1. Cennet. 2. Oturulan yer, ika: metgâh.
Bâğ-ı vasl üzre güzer kıl Adn’e gir dîdârı gör
Vâdî-i hicrânı seyr eyle “azâbe’n-nâr”ıgör

Behiştî

Fethi Paşa eylesin Adn’i mekân
Allah dâr-ı Adn’i ona eylesin mekân
Şinasi
Bir temâşâdır fezâ-yı sâha-i bustânı kim
Seyr edenler bâğ-ı Adn’i eylemez hâtır-nişân

Üsküdarlı Hakkı Bey

Adn-ı Hudâ: Allah’ın cenneti.
Şânını ta’zm için bir gün dedi
Fahr-ı Cihân
Senden evvel kimse olmaz dâhil-ı Adn-ı Hudâ

Âdile Sultan

adn-ı maksad: Kastedilen cennet.
Mehcûr-ı Adn-ı maksad olur âdemim diyen
Dünyâda kâm alır har-ı lâ-yefhemim diyen
Fâik (Manastırlı Salih)
adû: Ar. Düşman, yağı. c. a’dâ. bk. adüvv.
Şâdî-i merg-i adûdan cismim etti cânı terk
Müddet-i ömrümde bir şâd oldum ol da şâd-ı merg
Adlî (Sultan II. Bayezid)
Ser-i adû lekedir cism câmesi üzre
Ki her gulâmın onu âb-ı tîği birlen yur

Hayâlî Bey

Bezme geldikçe adû ol şûh âfet karşılar
Adet-i dîrînedir nâ-dânı devlet karşılar
Tıflî (Mehmet Emin)
adû-yı dîv: Dev, şeytan, düşman.
Besdir adû-yı dîve vezîr-i melek-hısâl
Zîrâ ki dest-pençe yeter arslana tîğ

Hayâlî Bey

a’dâ: Adû’lar, düşmanlar.
Olmaz ey Bâkî-i bî-dil ser-i a’dâ pâ-mâl
Yine sen tab’-ı semendine süvâr olmayıcak
Bâkî
Ümmet-i merhûmeyi a’dâyagâlib olmağa
Kılşefâat der-geh-ı Hak’tan ilâyevmi’n-nüşûr
Adlî, Âdil (Sultan II. Mahmut)
Dünyâda nasîbin sitem ü cevr ise ey dil
Ahbâbın eder onu da, a’dâya ne hâcet

Şeyhülislâm Yahyâ

a’dâ-yı bed-hâh: Kötülük isteyen düşmanlar.
İster isen hıfz ede arzın
Hudâ-yı lem-yezel
Arzına a’dâ-yı bed-hâhın bile verme halel

a’dâ-yı cerrâr: Dilenci düşmanlar.
Nice gam teşne-i merg etmesin a’dâ-yı cerrârı
Ki âb-ı beste tîg-i âteşîninden olur câri

Belîğ

a’dâ-yı dîn: Din düşmanları.
Tîğin adem diyârına rûşen tarîktir
A’dâ-yı dîni durma kılıçtan geçir hemân
Bâkî
a’dâ-yı mehîn: Zayıf düşmanlar.
Oldu şâdân dostân-ı mülk ü millet vaktidir
Garka-ı âlâm u ekdâr olsun a’dâ-yı mehîn

Ziyâ Paşa

a’dâ-yı sühan: Söz düşmanları.
Ta’n-ı hussâd ile dem-beste vü lâl oldum âh
Ebkem olsun beni hâmûş eden a’dâ-yı sühan
Sünbulzade Vehbi
adüvv: Ar. Düşman, yağı. c. edâdî.
Ne memâlikte olur hîç ihtimâl-i ihtikâr
Ne adüvv bâc u harâcı vermeğe eyler inâd

Nef’î

Mâr ise adüvv biz
Yed-i beyzâ-yı kelîmiz

Bağdatlı Rûhî

adüvv-i anûd: İnatçı düşman.
Kısmen idâre ettin onun sen cünûdunu
İmhâda eyledimdi adüvv-i anûdunu

Abdülhak Hâmit

edâdî: Adüvv’ler, düşmanlar.
Haylî demdir eyledik mahrûm şâdî gönlümü
Dostum!
Şâd et alâ-rağmü’l-eâdî gönlümü
muallim Nâci
afâf: Ar. İffet, namus, dürüstlük.
afâf-ı melekût: Meleklerin namusu.
Kıbletü’l-halk afâf-ı melekût olmuş idi
Olmadan kâlıb-i salsâl sezâ-vâr-ı sücûd
yenişehirli Avni
Âfâk: Ar. 1. Ufuk’lar, dünyanın gökle yerin birleşip görüldüğü yer. 2. mec. Görüş ve dönüş sınırları.
Muttali oldum ki, Fâtih, defter-i âfâkda
Lafz-ı bî-ma’nâgibi kalmış semâ-yı merhamet
Fâtih (Şirvanlı Efendi)
San’at o benim yurdum için, ırkım içindir
Kudsî bir ışık olması âfâkım içindir

Midhat Cemal Kuntay

Garbın âfâkım sarmışsa çelik zırhlı duvar
Benim îmân dolu göğsüm gibi serhaddim var
Mehmet Âkif
Âfâk-ı adem: Yokluk ufukları.
İzârın mihrine olmuştu gönlüm cânile müştâk
Vücûd envârı âfâk-ı ademden kılmadan işrâk

Behiştî

âfâk-ı bî-hayât: Hayatsız, cansız ufuklar.
Bir dûd-ı müncemidgibi âfâk-ı bî-hayât
Pîşinde canlanır mütehâşî nazarların

Tevfik Fikret

âfâk-ı bî-nihâyet: Sonsuz ufuklar. Gezer nazarları âfâk-ı bî-nihâyette
Sükûn arar gibi âgûş-ı sermediyette
Tevfk
Fikret âfâk-ı dâir: Diğer ufuklar.
Nûr-ı hüsnün âlem-i enfüste feyz-efrûz idi
Olmadan âfâk-ı dâir neyyir-i a’zam henüz

Namık Kemâl

Âfâk-ı dünyâ: Dünya ufukları.
Misâl-i bülbül ü şeydâ olup hânendeler gûyâ
Okunsun fasl-ı şevk-efzâ tutup âfâk-ı dünyâyı

Enderunlu Vâsıf

âfâk-ı felek: Feleğin ufukları.
Ahter-i matlabım âfâk-ı felekten doğmaz
Günde bin şey doğurur leyle-i hublâ-yı adem

Âkif Paşa

Âfâk-ı hüsn-i yâr: Sevgilinin güzellik ufukları.
Ben rûze-i firâkı tamâm eyledim görüp
Afâk-ı hüsn-iyâr hilâlingüzelgüzel

Behiştî

âfâk-ı muhtevî: Kavrayan ufuklar.
Bir lânedir ki hücresi âfâk-ı muhtevî
Tevlîd eder o lânede eş’âr-ı dil-şikâr

Tevfik Fikret

âfâk-ı sabâh: Sabah ufukları.
Getirir gözlere âfâk-ı sabâh
Pür-tarâvet, yeni bir mey-i nigâh
Cenab
Şehabeddin âfâk-ı şühûde: Görülen ufuklar.
Merkûz idi leylin nazar-ı hadşe-nisâre
Afâk-ı şühûde

Tevfik Fikret

âfâk-ı teâlî: Yüce ufuklar.
A’dâsının alçaklığı ettikçe tevâlî
Eyler o ziyâ-güster âfâk-ı teâlî

Muallim Naci

âfâk-ı ziyâ-dâr: Parlak ufuklar.
Derken atılıp göklere bir huzme-i envâr
Tîrâjeler âfâk-ı ziyâ-dârı donattı
Kemalzade Ekrem Bey
âfâkî: Şundan bundan, ehemmiyetsiz sözler, şeyler.
Rûhtur maksûd olan, sûret değildir Nâbîyâ
Vâsıl-ı enfüs olan meyl etmez âfâkîlere

Nâbî

afârît, efârît: Ar. İfrît’ler, son derece şirretli ve pis işler yapan şeytanlar veya kötü cinler.
afârît-i bî-emân-ı Arab: Arab’ın amansız ifritleri.
Ki çend sâle afârît-i bî-emân-ı Arab
Irâk’ın etmiş iken arsasın harâb-âbâd

Nâbî

afârît-i fesâd ü fitne: Fitne ve fesat şeytanları.
Afârît-i fesâd ü fitne hep mahkûm-ı fermândır

Ziya Paşa

Âfât: bk. âfet.
âferîde: Far. Yaratılmış, mahlûk, halkolmuş, yaratık.
Bundan ileri değil perîde
Senden gayrı bir âferîde

Nâbî

Nûrdan âferîdedir cismin
Aftâb olsa vechi var ismin

Muallim Naci

Hubûb eder gibi reftârınız ne hâlettir
Aceb nesîm-i seherden mi âferîdesiniz
abdülhak Hâmit
Âferîn: Far. Övgü nidası olup “ne güzel oldu şu nesne” demektir.
Aferin ey sâni’-i ten-perver ü cân-âferîn
Hâlıku, l-eşyâ’ ile’l-arş Rabbü’l-âlemîn

Fuzûlî

Ebnâ-yı vakt her hünere âferîn verir Yâ Rab bu âferîn ne tükenmez hazînedir

Yâr gönlüne girip hân-ı visâle erdi
Aferin
Fevrî’ye kim rızkını taşdan çıkarır
Fevrî (Mevlânâ Ahmet bin Abdullah)
Ettim güzeller içre alâka efendime
Sad âferîn tabîat-i dil-ber-pesendime
Şeyhülislâm Mehmet Şerîf
Âferîn-gûyâ: Aferin diyen.
Arşta rûh-ı Fuzûlî âferîn-gûya olur
Bu gazelle
Gâlibâ tab’-ı sühan-dânım görüp

Leskofçalı Galip

Âferîn-hân: Aferin diyen.
Aferîn-hân oldu âlem ol vezîr-i âkıle

âferîn: Far. “Yaratan, meydana getiren” anlamlarıyla birleşik kelimeler yapar.
cân-âferîn: Can yaratan.
Aferîn ey sâni’-i ten-perver ü cân-âferîn
Hâlıku’l-eşyâ’ ile’l-arş Rabbü’l-âlemîn

Fuzûlî

hüsn-âferîn: Güzellik yaratan.
allâm-ı hüsn-âferîn
Hakîm
Arar bendegânında kalb-i selîm

Muallim Naci

sihr-âferîn: Büyüleyici söz söyleyen.
Aceb şâir-i pâk-i azbü’l-beyân
Sühan-dân-ı sihr-âferîni zemân

Keçecizade İzzet Molla

zor-âferîn: Zorluk meydana getiren.
Mümteni’dir vasfının tahkîkıgelse âleme
Urfî vü Selmân gibi sat şâir-i zor-âferîn

Üsküdarlı Hakkı Bey

Âferîne: Yaratılmış, yaratılan.
Erzân metâ’-ı fazl u hüner tâ o denlü kim Bin marifet zemânede âferînedir

Nâbî

âferîniş: Hilkat, yaratılış.
Zulme düşerdi nûr-ı bîniş
Arâm bulurdu âferîniş

Fuzûlî

Etmek gerek ehl-i feyz ü bîniş
Tahkîk-i vücûd-ı âfenniş
Fmûaî
Sevâd-ı kevn sütûr-ı berât-ı kudrettir
Sipihr beyzâ-yı tuğrâ-yı âferîniştir

Nâbî

âfet: Ar. 1. Büyük felâket, belâ. 2. Çok güzel kadın. c. âfât.
Bildin mi sen de kendini ey bîvefâ nesin
Aşub-ı dehr ü âfet-i devr-i zemânesin
Bâkî
Bezme geldikçe adû ol şûh âfet karşılar
Adet-i dîrînedir nâ-dânı devlet karşılar
Tıflî (Mehmet Emin)
Rü’yâda zâhir olsa da az çok letâfeti
Dünyâ gözüyle görmeliyim ben o âfeti

Abdülhak Hâmit

âfet-i aynü’l-kemâl-i reşk: Tam kıskançlığın kendisi olan güzel
Afet-i aynü’l-kemâl-i reşk kâr etmez bana
Def’-i zahm-ı çeşm
Hallâk-ı maânîdir bana

Nef’î

âfet-i bâd-ı hazân: Sonbahar rüzgârının âfeti.
Afet-i bâd-ı hazândan te’ebbüd mahfûz olur
Bâğ-ı dehre hüsn-i tedbîrin olursa bâğbân
Bâkî
âfet-i bed-zât: Kötü huylu kişi.
Bu illetten olur ahlâkı bir ma’sûmenin berbâd
Melek-asled bu illetten olur bir âfet-i bed-zât

Abdülhak Hâmit

âfet-i bî-gâne: Yabancı âfet.
Vasl-ı dil-dâre gönülden olur iken hâhân
Eyler ol âfet-i bî-gâne hep ağyâre heves
İlhâmî, Selîmî (Sultan III. Selim)
âfet-i cân: Güzel, dilber; ruhu sıkıntı içinde bırakan, sıkıntı veren.
Ne gördüm âh amân-el-amân bir âfet-i cân
Gelip yanımda güneş gibi oldu şem’a-nisâr
Nedîm
Dil verme gam-ı aşka ki aşk âfet-i cândır
Aşk âfet-i cân olduğu meşhûr-ı cihândır

Fuzûlî

âfet-i cân-ı cihân: Cihanın canının belâsı.
Kim gördü böyle hindû-yı mest-i kemîn-küşâ
Kim bir hadengi âfet-i cân-ı cihân olur

Nef’î

âfet-i devr-i zemân: Zamanın dönen âfeti.
Dehr içre gerçi sen de ser-âmedsin ey Güneş
Olmayasın ol âfet-i devr-i zemângibi
Bâkî
âfet-i devrân: 1. Felek, dünya. 2. mec. Başa belâ olan güzel kadın.
Çeşm ü ebrû hâl-i hindû zülf-i câdû bulsa ger
Öykünürdi âftâb ol âfet-i devrânuma
Bâkî
Dîdeler muntazır-ı devlet-i dîdârı idi
Şükr kim îd-veş ol âfet-i devrângeldi
Nedîm
âfet-i dil-efrûz: Gönle ferahlık veren güzel.
Gitse olur âteş-i cihân-sûz
Durdukta bir âfet-i dil-efrûz

Ziyâ Paşa

âfet-i dîn: Dinin güzeli.
Afet-i dîn olan ol gîsû-yı anber-bû gibi
Gâret eden gönlünü ben mübtelânın bu gibi
Necâtî Bey
Âfet-i firkat: Ayrılık âfeti.
Afet-i firkatten olmaz hâne-i vuslat tehî
Bülbül onunjçin nihâl-i gülde yapmaz lâneyi
Esat
Muhlis Paşa
Âfet-i hûn-hâr: Kan içen güzel.
Bir âfet-i hûn-hâre esir oldu gönül kim
Her nâzına her lahzada bin kerre fedâyız

âfet-i nîrû-yı âftâb: Güneşin güçlü güzelliği.
Ey tâb-ı hüsnün âfet-i nîrû-yı âftâb
Haclet-pezîr-i reng-i ruhun rû-yi âfâb

Nâilî
âfet-i semen-ber: Yasemin göğüslü güzel.
Mehd içre o âfet-i semen-ber
Mâh-ı nev içinde mihr-i enver

Şeyh Galip

âfet-i zemân: Zamanın âfeti.
Rakkâse-i şehîre imiş âfet-i zemân
Etmiş nice muhâlifi raksân o bî-emân

Abdülhak Hâmit

âfât: Âfet’ler, belâlar, ârızalar, Allah’tan olan, gökten gelen âfetler.
Ey şifâ-sâz-ı belâ-yı âfât
Melce-i cümle usât-ı arasât

Hakanî

Kılup zât-ı şeref-pîrâların âfâttan mahfûz
Ziyâd eyle safâsın anların sûriyle dünyânın
Nedîm
âfât-ı tabîat: Tabiat âfetleri.
Ya o âfât-ı tabîat ne dimek ?
Bunu fkr etmedim asla, gerçek

Abdülhak Hâmit

âfet-kâmet: Afet boylu (güzel).
Ser-nigûn eyledi
Tûbâ’yı ol âfet-kamet
Doğrusu anculayın var mı kıyâmet-kamet
Celâlî
Âfet-resân: Belâ, musîbet getirenler.
Benim ol bî-nevâ kim berg ü bâr-ı bahtım âteştir
Yanar hırmen-gehimdeşu’le-i âfet-resân ağlar

Esrar Dede

Âfet-zede: Belâ görmüş, belâya, âfete uğramış, bir sebeple mahv u perişan olmuş.
Dem gelir bir mütenekkirde olur âlet-i rızk
Uzuvv-ı maktûHgibi sâil-i âfet-zedenin
Nevres-ı Kadîm
Bilmezdim özüm gamzene meftûn imişim ben
Afet-zede dil hasta ciğer-hûn imişim ben

afif: Ar. İffetli, namuslu.
Nicesi sâhib-i perhîz ü afîf
Meyli yok mâla olunsa teklîf

Nâbî

Bir afîf âile sessizliği var evlerde; Örtüyor fakrı asâletle çekilmiş perde

Yahya Kemal

âfil: Ar. Üfûl’den; görünmez olan, kaybolan, gurûb eden (güneş, yıldız gibi).
Aftâb-ı himemin zâil ü âfil olmaz
Nûr-ı incâz verir sahn-ı mevâîde hemân
Şinasî
Unutma sen beni.
Uluvviyyet-i meâlinle
Bu şir-i âfili yâd et, terennüm et, dinle
Behcet Bey
âfiyet: Ar. Vücut sağlığı, sıhhat, tendürüstî, illetten kurtulmuş olup sapasağlam olma.
Fuzûlî buldıgenc-i âfiyet mey-hâne küncinde
Mübârek mülkdür ol mülk vîrân olmasın yâ Rab

Fuzûlî

Derdin ile yatan hastelere âfiyet olsun
Zehr-i gamını nûş edenin cânına sıhhâ

Behiştî

Haktan iste âfiyet kim istemiş
Fahr-ı Cihân
Râh-ı aşkı tut ki ondan hoş râh olmaz sana

Âdile Sultan

Âf-tâb, âfitâb: Far. Güneş, şems, mihr, münîr-i ekber.
Oldu aşk-ı bikr-i fikrimle bir âbdâl âfitâb
Zülf-ı Zühre târ u pûd-ı hırka-i peşmînesi
Nef’î
Aç yüzünden zülfünü gitsin hicâb
Sevdiğim ya doğ ya doğsun âfitâb
Sîretî
Ya aks-i hüsnün ile oldu reşk-i çeşm-i mihr
Ya âf-tâbla pür oldu âftâbe-i dil

Fehîm (Hoca Süleyman)

Âf-tâb-ı adl: Adalet güneşi.
Aftâb-ı adl
Sultân ibn-ı Sultân
Bâyezîd
Kâmi’-ı şirk ü dalâlet lâmi’-i nûr-ı yakîn
Necâtî Bey
Âf-tâb-ı Ahmed: Ahmed’in güneşi.
Nûr-ı hidâyetiyle âlem münevver oldu
Fer ile tâli oldu çün âf-tâb-ı Ahmed (Hz. Mu-
hammed (s. a. s.)

Hamdullah Hamdi

âf-tâb-ı âlem-ârâ: Âlemi süsleyen güneş.
Yanıp mânende-ipervâne buşem’-i rûy-ı cânâna
Çerâg-ı dilde rûşen âftâb-ı âlem-ârâdır
Adile Sultan
Ey Hayâlî şâh-ıgerdûn der-gehinde zerre-vâr
Aftâb-ı âlem-ârâ gibi şöhret bekleriz

Hayâlî Bey

âf-tâb-ı dü-cihân: İki cihanın güneşi.
Mehdî-i devr ü zemân mâ-hasal-ı kevn ü mekân
Aftâb-ı dü-cihân zıll-ı Hudâ nûr-ı hüdâ

Nef’î

âf-tâb-ı cihân: Cihan güneşi.
Aceb mi sâyemize yüz sürerse hayme-i mâh
Çü âfitâb-ı cihân erdi sâyebânımıza
Şeyhî
âf-tâb-ı çerh: Feleğin güneşi.
Kaldırmadı simâtın o gün âf-tâb-ı çerh
Akşam olunca câmını döndürdü âle-vâr

Nef’î

âf-tâb-ı feyz-bahşâ-yı bülend-ahter: Yıldızı yüce(uğurlu) feyiz bağışlayıcı güneş.
Sengten dil kem mi ya seng-i siyâhı la’l eder
Aftâb-ı feyz-bahşâ-yı bülend-ahter mi yok

Şeyhülislâm Yahyâ

âf-tâb-ı hâverî: Doğudan doğan güneş.
Berk uran destinde tîğ-ı pür-güher midir yâhûd
Eyledi deryâya gavta âf-tâb-ı hâverî

Nef’î

Âf-tâb-ı Kureyş, Âf-tâb-ı Kureyşî: Hz. Muhammed (s. a. s.).
Af-tâb-ı Kureyş olunca ayân
Zulümât üzre oldu nûr-fşân
Muallim Nâci âf-tâb-ı mey: Şarap güneşi.
Af-tâb-ı mey edince maşrık-ı humdan zuhûr
Akl-ı bâ-temkîn olur şîr-i vakâr-efzâ-yı berf
Benlekçi
İzzet Bey
Âf-tâb-ı nâz: Naz güneşi.
Hemân hitâb edip ey âf-tâb-ı nâz dedim
Ki ey fedâ o siyeh zülfe nâfe-ı Tâtâr
Nedîm
âf-tâb-ı pür-kerem: Kerem dolu güneş.
Şâh-ı cihân-ârâ mıdır mâh-ı zeminpira mıdır
Behrâm-ı bî-pervâ mıdır ya âf-tâb-ı pür-kerem

Nef’î

âf-tâb-ı ruhsâr: Yanak güneşi.
Afitâb ü Zühre’ye hüsnün metâın etme arz
Ona âlem müşterî lâzım değil dellâleler

Hayâlî Bey

Âf-tâb-ı saltanat: Saltanat güneşi.
Ol âfitâb-ı saltanat olşehsüvar-ı memleket
Cem-bezm ü Hatem-mekrümet memdûh-ı esnâf-ı ümem

Nef’î

âf-tâb-ı subh-ı ma’nâ: Mana sabahının güneşi.
Afitâb-ı subh-ı ma’nâ bezm-i endîşemde cânı
Bâde feyz-i lâ-yezâl-i câvidânımdır benim

Nef’î

âf-tâb-ı şevk: Arzu güneşi.
Sâye-i ümmîd zâil âf-tâb-ı şevk germ
Rutbe-i idbâr âlî pâye-i tedbir dûm

Fuzûlî

âf-tâb-ı tal’at: Parlak güneş.
Afitâb-ı talâtin duttukça evc-i irtifâ’
Katl-i ehl-i ışka tîğ-ıgamzedir andan şu’â

Fuzûlî

âf-tâb-ı Temmûz: Temmuz güneşi.
Giydikleri âfitâb-ı Temmûz
İçtiklerişu’le-i cihân-sûz

Şeyh Galip

âf-tâb-ı zer: Altın renkli güneş.
Bir secde ile kıldı ruh-ı âftâb-ı zer
Hâk-i cenâb-ı dost aceb kîmyâ imiş
Bâkî
âfitâb u Zühre: Güneş ve
Zühre.
Afitâb ü Zühre’ye hüsnün metâın etme arz
Ona âlem müşterî lâzım değil dellâleler

Hayâlî Bey

Âf-tâbe, âb-tâbe: Güneş biçiminde yapılan mücevher.
âf-tâbe-i dil: Güneşe benzeyen gönül mücevheri.
Ya aks-i hüsnün ile oldu reşk-i çeşm-i mihr
Ya âftâbla pür oldu âf-tâbe-i dil

Fehîm (Hoca Süleyman)

Âf-tâb-efrûz: Aydınlatıcı güneş.
Ne deyrin büt-nigâr-ı âftâb-efrûzudur
Ne burcun mâhısın pertev-perest-i tal’atin kimdir

Nâilî

afv: Ar. Suçundan geçme, geçilme, bağışlanma.
Senden atâ bizden hatâ böyle kuruldu ibtidâ
Afv et bizim hatâmızı
Adem Safiyyullah için

Ümmî Sinan

Ümmîd-i afv ile olma harîs-i isyân kim
Ziyân-resîde eder âdemi hisâb-ı ferah

Kâzım Paşa
(Koniçeli Musa)

Benim isyânıma yoktur tenâhî Ümîd-i afv eder bu abd-i sahî

Ziyâ Paşa

afv-ı Bârî: Allah’ın affı.
Sen hemân eyle hulûs ile rücû’
Afv-ı Bârî bulur elbette vukû’

afv-ı cemîl: Güzel afF.
Ammâ ki istinâd ile afv-ı cemîline
Bast eyleyim biraz da felekten şikâyeti

afv-ı cürm: Suçun bağışlanması.
Küçükler gerçi suç etmek hatâdır
Ulular afv-i cürm etmek atâdır

Behiştî

Bunda dahi aczimiz hüveydâ
Afv etti yine
Cenâb-ı MevM

Şeyh Galip

afv u atâ: Bağışlama ve affetme.
Bu cerîdemde hatâ olsa eğer
Kalem-i afv u atâlar çekeşer

Hakanî

âgâh, âgeh: Far. Haberdar, bilgili, uyanık. c. âgâhân.
Akıl olsa idi benimle hem-râh
Ahvâlinden olurdum âgâh

Fuzûlî

Geldikleri mescide bildim ne içindir
Yüz döndürüp andan dedim ey kavm olun âgâh
Kim sizden ırağ oldu ise
Hakk’ayakındır
Zîrâ ki dalâlet yoludur tuttuğunuz râh

Bağdatlı Rûhî

Kimden istifiâr edem keyfiyyet-i aşkı aceb
Arif-i âgâh ser-hoş, vâkıf-ı esrâr mest

âgâhî, âgehî: Haberdar ve uyanık olmak, uyanıklık, âgâhlık.
Hak’tan ümîd kesmemedir kâr-ı âgâhî
Nihâd.
Aşıkı eyler tarîk-ı müstakîmin âgehi
Her gedâsın şâh eylerpür-atâdır Nakş-bend

Âdile Sultan

Âgânî, egânî: Ar. Ugniyye’ler, şarkılar, türküler, havalar, nağmeler.
Geh sâz u tarab gehî âgânî
Eyyâm-ı neşât idi zemânı

Nâbî

egânî-i mugân: Mecusîlerin şarkıları.
Başka ugniyyesi var her kavmin
Bize hoş gelmez egânî-i mugân

Muallim Naci

âgâz: Far. Başlama, bed’ etme, şürû’
etme.
Hacle-gâha girip ol duhter-i nâz
Kıldılar resm-i zifâfa âgâz
Enderunlu Fâzıl
Hem-râz aramak kaydına düş râzdan evvel
Encâmını keşfet işin âgâzdan evvel

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

Bir silsile-i cibâl-i a’câz
Kim bittiği yerde eyler âgâz

Abdülhak Hâmit

âgâz-ı duâ: Duaya başlama.
Nef’î
ko bu tahkîki tamâm oldu kadîde
Şimdengirü âgâz-ı duâ etmek ehemmdir

Nef’î

âgâz-ı nâle: İnleme sesi.
Agâz-ı nâle etse ne ola cân-ı bî-şekîb
Oldu resîde mevsim-i feryâd-ı andelîb
Nahîfî
Âgâze: Teganni başlangıcı, ilk âheng başlangıcı.
hüsn-i savt u sûretle idüp âgâze hânende
Şerîf
âgende: Far. Doldurulmuş, dolu, tıkalı.
âgende-şikem: Karınları doymuş.
Hâli niam-feyzden âgende-şikemdir
Mestân-ı havâ mey-kede tabbahlarından
Nailî -âgîn: Far. 1. “Dolu, kaplamış” anlamlarına gelen birleşik kelimeler yapar. 2. Şişman ve semiz olan.
dürer-âgîn: İnci dolu.
Firâş-ı nâzı melâik kadar nezîh ü dil-âyîn
İner mazâhir-i kevne sehâib-i dürer-âgîn
Kemalzade Ekrem Bey
gam-âgîn: Gam dolu.
Ben eyler iken bu nazmı tezyîn
Rencûr idi cism ü cângam-âgîn

Abdülhak Hâmit

keder-âgîn: Keder dolu.
Gâzen ne kadar olsa da rengîn
Ruhsârını eyler keder-âgîn

Abdülhak Hâmit

müşg-âgîn: Misk dolu.
Hayâl-i hâl-i müşg-âgîndengayrı gıdamız yok

Nâbî

vahşet-âgîn: Korku dolu.
Biraz çiçek şu hazîn kabr-i vahşet-âgîne
tevfk Fikret
Âgiste: Far. Bulaşmış, karışmış
Hâk-i zillette gönül her gece âgiste be-hûn
Çeşm-i ser-mestin ise hufte-i gül-bister-i nâz

Fehîm (Hoca Süleyman)

ağnâm: Ar. Ganem’ler, koyunlar.
Sît-ı hâmemdir eden celb-i adû
Celb eder ağnâma kurdu çan sesi
hilmî (Kıbrıslı)
ağniyâ’: Ar. Ganî’ler, zengin ve mallı olanlar.
Ehl-i dünyâ bizden ummasın huzû’
İltifât etmez gedâya ağniyâ

Behiştî

Kâse-i leb-rîz fağfûr olsa da vermez sadâ
Servet-i efzâyiş bulunca ağniyâ hissetlenir

Koca Râgıp Paşa

Kanâat kûşesin cây eyleyenler ağniyâdandır
Gınâ-yı kalbe mâlik olmak el-hakk kîmyâdandır

Fıtnat

ağniyâ-yı devrân: Devrin zenginleri.
Garîb himmeti var ağniyâ-yı devrânın
Lisân ile doyurur, âb u nâna yer kalmaz

Nâbî

agrâz: Ar. Garâz’lar, hasûdlar, maksatlar, niyetler, düşmanlıklar. Hubs u ağrâz ile endîşesi murdâr olana
Günde beş kerre vuzû’ile tahâret gelmez

Yenişehirli Avnî

Sakın ikbâl için eşhâsa olma âlet-i agrâz

Ziyâ Paşa

agrâz-ı hükümet: Hükümet düşmanlıkları.
Müberrâyım recâ vü haften indimde âlîdir
Vazîfem menfaatten hakkım agrâz-ı hükûmetten

Namık Kemâl

agreb: Ar. Çok garip, en garip olan.
Bu tâifenin içinde bir şeb
Bir hâl göründügâyet agreb

Şeyh Galip

Demin getirdi küçük bir vesîle, hâtırıma
Sezâcığın yine bir ser-güzeşt-i agrebini

Tevfik Fikret

Nitekim karlı buzlu dağlardan
Agreb olmaz çıkarsa volkan

Abdülhak Hâmit

agsân: Ar. Gusn’lar, ağaç dalları, şahlar.
Sipihr-i ma’deletin mâh u âfitâb eseri
Riyâz-ı mekremetin serv-i sidre agsânı

Nef’î

agsân-ı hafâ: Gizli dallar.
Zehî fâtih ki agsân-ı hafâdan etmede ibrâz
Nikâb-ı berk-ipîçîde hezârân meyve-i eşherî

Nâbî

âgûş: Far. 1. Kucak, hazn. 2. mec. Sığınılacak yer.
Agûş-ı arîş içinde ol şâh
Agûşuna aldı
Aşk’ı çün mâh

Şeyh Galip

Olanlar gıbta-fermâ meyve-çîn-i vasl-ı cânâne
O nahl-i bâr-mendi zîb-i âgûş eylesin bâri

Belîğ

Meh bile zucretle âgûşunda ağlar hâlenin
Gönlüme te’sîri olmaz âteş-i seyyâlenin
Recâizâde
Ekrem âgûş-ı arîş: Asma çubuğu içi.
Agûş-ı arîş içinde ol şâh
Agûşuna aldı
Aşk’ı çün mâh

Şeyh Galip

âgûş-ı çeh: Kuyunun içi.
Aks-i huşkuyla ben âyînegibi hursendim
Ben ne hâkim ki açam
Yûsuf’a âgûş-ı çehim

Nâbî

âgûş-ı hâle: Hâlenin kucağı.
Mahviyyet eyler âdemi âzâde kayddan
Düşmez hilâl halka-i âgûş-ı hâleye

âgûş-ı hayâl: Hayal kucağı.
Kalmadı
Nâbî visâl tâze-rûyâna heves
Şimdi âgûş-ı hayâle tâze mazmûndur düşer

Nâbî

Âgûş-ı kadeh: Kadehin kucağı.
Bu gece la’l-i cüvânân oldu mengûş-ı kadeh
Duhter-i rezden tehî olmadı âgûş-ı kadeh
Rızâyî
âgûş-ı meh: Ayın kucağı.
Aks-i ruhunla eyle âyîneyi münevver
Agûş-ı mehde rahşân bir âfitâb göster
Vecdî
âgûş-ı nev-bahâr: İlkbaharın kucağı.
Agûş-ı nev-bahârda hâbidedir cihân
Sürsün sabâh-ı haşre kadar hâb uyanmasın

Yahya Kemal

Âgûş-ı sadef: Sedef kucağı.
Pâk-tıynet kûşe-i gurbette hâr olsun mu hîç
Gevher âgûş-ı sadeften dûr olur kıymetlenir

Hâmî (Hâmî-ı Âmîdî)

âgûş-ı tahayyül: Hayâl kurma kucağı.
Sevdikçe beni hâr u muattar kucağında
Ben başka bir âgûş-ı tahayyülde yaşardım

Hüseyin Sîret

Âgûş-ı vasl: Kavuşma yeri.
Tecerrüdle olur âgûş-ı vasla pîrehen nâil
Kabâyı vasldan mahrûm eden kat kat alâyıktır

Nâbî

Âgûş-ı vuslat: Kavuşma yeri.
Sebû zânûde, sâgar elde, yâr âgûş-ı vuslatte
Bu tarz-ı hâs ile meclis aceb rind-âne olmaz mı?
vecdî
ağyâr: Ar. 1. Gayr’lar, diğerler, başkaları.
Rakipler; engeller: Ağyâre nigâh etmediğin nâz sanırdım
Çok lûtf imiş ol âşıka ben az sanırdım

Nef’î

Biz kim bu cihen gül-şenini hâra değiştik
Varını yoğa yârını ağyâre değiştik
Hvaûrî
Bir gülün bin hân, bir yârin nice ağyârı var
Alem-i lâhûta baksın özge seyrân isteyen
Hanîf (İbrahim)
Beni ağyâra nisbet eylersin
Aşık oldumsa kâfir olmadım a
Âşık
Çelebi
ağyâr-ı bî-dîn: Dinsiz yabancılar.
Sicn-i mümin cennet-i kâfir-dürür dünyâ demiş
İşiten ağyâr-ı bî-dîn ile destânım benim
Necâtî Bey
ağyâr-ı denî: Alçak yabancılar.
Bilsin ağyâr-ı denî şemşîr-i hûnîn-i kazâ
Şu’le-i cevvâl-i âh-ı bî-gezendimdir benim

Esrar Dede

ağyâr-ı hâr: Aşağılık yabancılar.
Bir gelir zevk-âşnâ-yı ışka lutf u kahr-ı yâr
Birini dost ârzû eyler birin ağyâr-ı hâr
Hüsnî ağyâr-ı merdûd: Reddedilen yabancılar.
Ser-nigûn gördüm bugün ağyâr-ı merdûdu yine
Benzer ol şeytânı sürdün ey melek der-gâhtan
Âh ağyâr-ı nâ-bekâr: İşe yaramaz kimseler.
Mest-âne uğradım bu gece kûy-ı dil-bere
Ağyâr-ı nâ-bekârı kaçırdım sokak sokak

Bağdatlı Rûhî

ağyâr-ı nâ-dân: Cahil yabancılar.
Havz içinde düşmesin ağyâr-ı nâ-dân ağzına
Ol gazâl-i vahşîyi göndermen aslan ağzına
Cinânî
ağyâr-ı sitem-gâr: Zulmedici kimseler.
Alemde gönül birliği güç yâr ile yoksa
Ağyâr-ı sitem-gâra müdârâ olagelmiş
Emrî (Edirneli Emrullah)
âh: Ar. ve Far. Hüzün, sürûr, yas, ümîd gibi iç duyguyu ortaya koyan edat.
Ne gördüm âh amân-el-amân bir âfet-i cân
Gelip yanımda güneş gibi oldu şem’a-misâr
Nedîm
Söylemem derdimi hem-derdim olan âh’a bile
Belki sînemdeki şu nâle-i çâr-gâha bile
Hızır
Ağazâde
Said
Her katre kim semâdan eder kabrine nüzûl
Bir âh olur da tâ melekûta bulur vusûl

Kemalzâde Ekrem Bey

Âh-ı âşık: Âşıkın ahı.
Ah-ı âşıktır seni hüsnünden âgâh eyleyen
Na’ra-i bülbülden olur her seher bîdârgül
Necâtî Bey
Âh-ı âteş-bâr: Ateş yağdıran âh.
Ah-ı âteş-bârı uşşâkın merâretsiz değil
Akıbet her gam yeter pâyâna gâyetsiz değil

Fuzûlî

âh-ı âteşin: Ateşli ah.
Şâh-ı melâmetem kim her âh-ı âteşînden
Çektim kılıç sipâh-ı nâmûs u âra karşu

Hayâlî Bey

Âh-ı âteş-nâk: Ateşli ah.
Subha dekgiryân olup çün âh-ı âteş-nâk eder
Şem’-i bezmin handesi hep hande-i bî-hûdedir
Rızâyî
âh-ı bî-bâk: Korkmayan ah.
Ettim yine ben âh-ı bîbâk
Ateş-zede dûdmân-ı eflâk

Fehîm (Hoca Süleyman)

âh-ı bî-eser: Etkilemeyen ah.
Düşen sana tegâfüldür bana âh-ı tegâfül-sûz
Değil senden şikâyet şekve âh-ı bî-eserdendir

Nâbî

âh-ı bî-hicâb: Utanmadan edilen âh.
Tegâfül eyledi gittikçe âh-ı bî-hicâbımdan
Eser hep hâb-ı nâz olmakta âvâz-ı zebânımdan
Rızâyî
âh-ı dil-i bülbül: Bülbülün gönül âhı.
Feryâdımız ol yâre de, ağyâre de kalmaz
Ah-ı dil-i bülbül güle de, hâre de kalmaz
Fâiz (Edirneli Abdürrahim)
âh-ı derûn: İçten gelen ah.
Nâvek-i âh-ı derûn pûlâd ü mermerden geçer
Leylâ (İsmail Paşa kerîmesi Hanım)
âh-ı hasret: Hasret âhı.
Sîne-i aşk ne mümkün dâg-ber-dâg olmamak
Dûd-ı âh-ı hasret-i rûyunla ahker-sûzdur
Nâüî âh-ı hazîn: Hazin ah.
Olmadı çâre âh-ı hazîn etdi çok niyâz
Kasd etdi cân-ı zârıma çeşm-i siyâh-mest
Rızâyî
âh-ı hezâr: Binlerce âh.
Meğer ki âh-ı hezâr erişip hevâ kaptı
Çemende haylîperîşân imişgül-i ra’nâ
Rızâyî
âh-ı inkisâr: Beddua âhı.
Komazpertev-fürûz-ı câhı âh-ı inkisâr âhir
Ederpüf-kerde şem’-işu’le-dân rûzgâr âhir
Haşmet Top-ı âh-ı inkisâra pây-dâr olmaz yine
Kişver-i câhın nice sengin hisârın görmüşüz

Nâbî

âh-ı mazlûm: Zulüm görenin ahı.
Ne kadarşu’le-fürûz olsa daşem’i zâlim
Ah-ı mazlûm ile elbette söner, çok sürmez
Âgâh Osman Paşa (Trabzonlu.)
âh-ı Mecnûn: Mecnûn’un ahı.
Verseydi âh-ı Mecnûn feryâdımın sadâsın
Kuş mû karâr ederdi başındaki yuvada

Fuzûlî

âh-ı mücessem: Görünen ah.
Verziş-i âh ederek âh-ı mücessem oldum
Çarha te’sîr ederim gönlüme te’sîr edemem

Nef’î

âh-ı pinhân: Gizli âh.
Şeb midir bu ya sevâd-ı âh-ı pinhânım mıdır.
Mey midir bu ya sirişk-i çeşm-i giryânım mıdır?

Âkif Paşa

Âh-ı seher-gâh: Seher vaktinin âhı.
Ne nâleye ne âh-ı seher-gâhe ser-fürû
Etmem tarîk-ı aşkta hem-râha ser-fürû

Ziyâ Paşa

âh-ı serd: Soğuk ah.
Niçin saldın bürûdet ey hazân eczâ-yı gül-zâre?
Niye kârın hezâr-ı bî-nevânın âh-ı serd ettin?

Nâbî

Âh-ı subh-efrûz: Sabahı aydınlatan ah.
Zülfü ruhsârın hevâsından dem urmasın o kim
Ah-ı subh-efrûzuyile nâle-i şeb-gîri yok

Hamdullah Hamdi

âh-ı subh-gâh: Sabah vaktinin âhı.
Döndüren fânûs-ı çarhı dûd-ı âhımdır benim
Yandıran hurşîdi âh-ı subh-gâhımdır benim
Âhî
âh-ı şeb-gîr: Geceyi kaplayan ah. perîyâ âh-ı şeb-gîr ede câme-hâba teshîr
Olunur mu lutfu ta’bîr ne hoş istihâredir bu

Nâilî
âh-ı şerer-bâr: Kıvılcım yağdıran ah.
Ah edersem feleği âh-ı şerer-bâr yakar
Ağlamazsam ciğerim dâg-ı gam-ı yâr yakar

Nâilî
âh-ı şerer-efşân: Kıvılcım saçan âh.
Hezâr âh-ı şerer-efşân edermiş sahn-ıgül-şende
Görünce âb-gîne-i rîg-dân zann eyledim onu
Rızâyî
âh-ı şerer-nâk: Kıvılcımlı âh.
Kâ’be-i vasl umaruz âh-ı şerer-nâk ederek
Yolları tutsa ne gam hâr-ı mugaylân-ı firâk
Rızâyî
âh-ı şerer-pâş: Kıvılcım saçan ah.
Sakın ey şûh sakın âh-ı şerer-pâşımdan
Ademi çünkü denir âteş-i sûzân çarpar
Fâik
Memduh Paşa
(Esbak Dahiliye Nâzırı)
âh-ı tegâfül-sûz: Anlamamazlığı yakan ah.
Düşen sana tegâfüldür bana âh-ı tegâfül-sûz
Değil senden şikâyet şekve âh-ı bî-eserdendir

Nâbî

âh u efgân: Ah vah.
Güft ügû efsâne ile eyleme imrâr-ı vakt
Adile vakt-i seherde âh u efgân gözlerim

Âdile Sultan

Âh u enîn: Ah vah, inleme.
Kapladı deryâyı şevk u şâdumâni âlemi
Zâil oldu yer yüzünden nâle-i âh u enîn

Ziyâ Paşa

âh u eyvâh: Ah vah, eyvah.
Değmez bu azâb-ı ömr-i kûteh
Hem ömr biter hem âh u eyvâh

Abdülhak Hâmit

âh u feryâd: Ah ve feryad.
Bir rütbede za’fi oldu müzdâd
Kim edemez oldu âh u feryâd

Şeyh Galip

âh u figân: Ah vah ve inleme.
Halk-ı âlem andelîbi mürg-i cânım sandılar
Ettiği nâlişleri âh u figânım sarndılar
Hayâll âh u nâle: Ah ve inleme.
Ne kimseye teşekkî vü ne âh u nâle et
Gaddâr-ı bî-mürüvvetiHakka havâle et

Nazîf (Şeyh Hasan Dede)

âh u vâh: Ah vah etme, inleme.
Güler, şakır, bağırır, ağlar, âh u vâh eyler

Tevfik Fikret

âh u zâr: İnleyip sızlama.
Marîz-i aşka bulunmaz bu dâr-ı mihnette
Gelir gider gam ile âh u zârdan gayri
NeVî
Eyvâh!
Ne yer, ne yâr kaldı
Gönlüm dolu âh u zâr kaldı

Abdülhak Hâmit

ahad, ehad: Ar. 1. “Bir” sayısı. 2. kişi, kimse. c. âhâd. bk. ehad.
Behcetâ bak sana urup ehad
Bir melik-zâde verdi cedd-be-cedd
Behcet
Kimi sâim, kimi kâim, o tavanlar, yerler “Kul hüvallahü ehad” zemzemesinden inler
mehmet Âkif
Âhâd: Ahad’ler, vâhidler, birler, yekler, birden dokuza kadar olan sayılar.
Atâ-yı emdeki bisyâr-ı gayre gâlibtir
Eder ulûfe tekaddüm merâtib-i âhâd

Nâbî

Vücûd-ı mülke efrâd-ı raiyyet cüz’-i lâzımdır
Nasıl cem’-i ulûfe nusret-i âhâd lâzmsa

Ziyâ Paşa

Âhâd: bk. ahad.
ahaff, ehaff: bk. ehaff.
ahakk, ehakk: bk. ehakk
ahbâb: Ar. Habîb’ler, dostlar, sevilenler.
Pür-bîm-i bî-vefâyî-i ahbâbım ol kadar
Yâr-i kadîm-i gamla gönül ülfet istemez

Koca Râgıp Paşa

gâh ahbâbı ziyaret eyle
Lîk etvârma dikkat eyle

Sünbulzâde Vehbi

Sohbet-i cem’iyyet-i ahbâb kalmaz ber-siyâk
Söylenir çün kim mesel „ fi külli cemdin iftirâk“
Süleyman

Fehîm (Hoca Süleyman)

Tekrâr mülâkî oluruz bezm-i ezelde
Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler

Yahya Kemal

ahbâb-ı kirâm: Büyük dostlar.
Baş kaldırmadılar öğleye dek uykudan
Yevm-i şekk zevkine hazırlanan ahbâb-ı kirâm
nedîm
hezâr-ahbâb: Herkesle ahbap oluveren.
Hezâr-ahbâb olan ehl-i televvünden vefâ gelmez
koca Râgıp Paşa
ahbâr: Ar. Haber’den; haberler.
Hecr bîmârı tenim bâd-ı sabâdan dem-be-dem
Sıhhat için sıhhat-i ahbârın eyler ârzû

Fuzûlî

Lûtf u ihsânıyla ondan râzıyım dedi
Hudâ
Benden ol râzî mıdır ahbârını kıldı atâ

Âdile Sultan

ahbâr-ı Çîn: Çin haberleri.
İklîm-ı Rûm’a etse de bir demde râkibi
Ahbâr-ı Çîn ü ziynet-ı Hindistân verir
Nedîm
ahbâr-ı selef: Önceki haberler.
Aç gözün mâzî vü müstakbeli yâd eyle
Gelmesingûşuna efsâne-veş ahbâr-ı selef
Şerîf
ahbâr-ı visâl: Kavuşma haberleri.
Ahbâr-ı visâlin dil-i mecrûha şifâdır
Hâk-i kademin câna safâ ruha gıdâdır

Hakanî

ahcâr: Ar. Hacer’ler, taşlar. Bir aks-i mülevvendir onun için
Arzın bana ahcâr u nebâtı

Ahmet Hâşim

ahcâr-ı belâ: Belâ taşları.
Şol kadar seng-i belâ yağdırdı hicrin başıma
Şimdi ahcâr-ı belâ seng-i mezârımdır benim

Cem Sultan

ahcâr u nebât: Bitki ve taşlar. Bir aks-i mülevvendir onun için Arzın bana ahcâr u nebâtı

Ahmet Hâşim
ahd: Ar. 1. Söz verme, icrâsını üzerine alma. 2. Yemin, and. c. uhûd.
Ahd kıldın ki cefâ kesmeyesin âşıktan
Aşıkı va’de-i ihsân ile memnûn ettin

Fuzûlî

Tövbe yâ
Rab günâh eylemeyim ahd olsun
Heves-i zülf-i siyâh eylemeyim ahd olsun
Enderunlu Fâzıl
Bağlanıp zülfünde bozdum ahdi de peymânı da
Çeşmini gördüm unuttum derdi de dermânı da
şeyh Galip
ahd-i adl: Adalet sözü.
Bisât-ı bezm-i mihnet tayy olundu ahd-i adlinde
Sabrî
ahd-i çemen: Yeşillik sözü.
Ahd-i çemeni memlekete mevsim-i nev-rûz
Re’y-i felek-i saltanata şems-i duhâdır

Nef’î

ahd-i dürüst: Dürüst söz.
Yine mey-hâreler sâkî ile ahd-i dürüst etti
Bir elde dest-i cânâne bir elde câm-ı rahşândır
Riyâzî
ahd-i şebâb: Gençlik sözü.
Çeşmim görürdü âlemi bir gül-istân o dem
Ömrün bahâr mevsimi ahd-i şebâbdır
Ârif
Hikmet (İsmet Beyzâde Şeyhülislâm)
Devr-i gül erdi tâze cevândır cihân yine
Sa’y eyle ayş ü işrete ahd-i şebâbda
Bâkî
ahd-i vefâ: Bağlılık sözünde durma.
Ahd-i vefâyı va’d-i tehî sanmasın ki dost
Gözden ırağ olunca gönülden ırağ olur

Yahya Kemal

ahd-i vifâk: Uygun söz.
Hamdülillâh yine insâfa gelip çarh-ı anîd
Eyledi bahtım ile ahd-i vifâkı tecdîd
Nefi
ahd ü peymân: Söz ve yemin.
Hemen var ol da tek dünyâda sen ey ömrümün varı
Dilersen âşık aldat ahd ü peymân boz dil-âzâr ol

Nâbî

ahd ü vefâ: Söz ve vefâ.
Dil-berân ahd ü vefâyı
Unuturlar unuturlar
Mahdumî
ahdar: Ar. Çok yeşil renkli ve sebze
renkli olan.
Ellerinde yeşim-i ahdar la’l-i ahmerden kadeh
Her kim içer ol kadehden mest-i câvîdândur

Cem Sultan

Mihr ü mehle çerh-i mînâ-fâm bir bahr oldu kim
İki nilüfer verir ol
Bahr-ı Ahdar rûz ü şeb

Fehîm (Hoca Süleyman)

Ferş eyleyip zemîne bir perniyân-ı ahdar
İ’zâz eder tabîat sultân-ı nev-bahârı

Ziyâ Paşa

âheg, âhek: Far. Kireç, alçı.
Bünyâd edicek dest-i kudret devlet kasrın
Devlet ile iclâlden etmiş gil ü âhek
Nedîm
âhen: Far. 1. Demir, hadîd. 2. Sert, katı.
Eşiğin taşı
Hayâlî’nin yüzünden gitmeye
Seng-i mıknâtîs ola bir yana âhen bir yana

Hayâlî Bey

Penbeden nerm idi
Dâvud’un elinde âhen

Keçecizade İzzet Molla

Aşıka ettiğin başka fen gibi
Hîç görmedim kalbi âhen sen gibi
Âşık Ömer
âhen-dil, âhenîn-dil: Demir yürekli, merhametsiz.
Ahı te’sîr eyler elbet âşıkın âhen-dile

âhen-ger: Demirci, demir işleyen. c. âhen-gerân.
Düştü dâmân-ı dile bir şerer-i şûr-efken
Aşk-ı âhen-geri zincir-i cünûn işleriken

âhen-ger-i takdîr: Beğenilen demirci.
Tahmîn-i nisâl ettiğin âhenleri hasma
Ahen-ger-i takdîr yapar pâyına zencîr

Nâbî

âhen-gerân: Âhenger’ler, demirciler.
Râyet-keş-i adâlet ü insâf kahrede
Dahhâk-i zulmü
Gâve-i âhen-gerângibi

Nâilî

âheng, âhenk: Far. Vezinli ve sedâlı olan, uygun olan, sesin usûl üzre çıkarılması, intizam, düzgünlük.
Üstâd elinde ser-te-ser âheng olur lisân
Mızraba ses verir kelimâtiyle tel gibi

Yahya Kemal

Vecde gel sen de o âlemlerin âhengine uy
Varlığın arşa çıkan zikrini tesbîhinle duy

Ali Ulvî

Kurucu
Ki her birinde değişsin bütün bütün âheng
Zemîn-iyek-nesak olsun edâsı reng-â-renk
Mehmet Âkif
Âheng-i âh u nâle: Ah vah sesi.
Aheng-i âh u nâleleri edelim bülend
Eshâb-ı derdi cûşagetirsin bu heft bend
Bâkî
âheng-i ayş-hâne: Rumeli meyhane âhengi.
Fuzûlî eyledi âheng-i ayş-hâne-ı Rûm
Esîr-i mihnet-ı Bağdad gördüğün gönlüm

Fuzûlî

âheng-i Celâl: Allah’ın celâl sıfatının sesi.
Her zerrede âheng-ı Celâl’in duyulurken
Her nağmede binlerce lisân nâtık olurken
Mehmet Âkif
Âheng-i cûş-â-cûş: Coşkunluk uyumu.
Yükselip akvâmı almış fevc fevc âgûşuna
Hepsi dalmış vahdetin âheng-i cûş-â-cûşuna
Mehmet Âkif
âheng-i gırîv-i hücûmât: Hücüm bağrışmalarının uyumu.
Kös ü nakkâre hem-âheng-i gırîv-i hücûmât
Köpürür her kûşeden demdeme-i dîv-i memât

Tevfik Fikret

âheng-i Hicâz: Hicaz makamı.
Cennette anıp
Kâ’be-i dîdârını
Dâvûd
Aheng-ı Hicâz ile dem-â-dem negam eyler
Yenişehirli Avni
Âheng-i müstetâb: Hoş âheng.
Cemâd cân bulur elhân-ı nâ-şinîdinden
Hayât dem çeker âheng-i müstetâbından
Muallim
Cûdî
âheng-i nây u çeng ü rebâb: Çeng, rebab ve ney uyumu.
Peyâm-ı îd verip nev-bahâra bülbüller
Nevâsı oldu hem-âheng-i nây u çeng ü rebâb

Esrar Dede

Âheng-i nevâ: Ses uyumu.
Bu nakş-ı hûbu bülbül gördü âheng-i nevâ etti
Bu tarz-ı tâzeyi seyr etti cûlar bî-karâr oldu

Şeyhülislâm Yahyâ

âheng-i sâz: Saz âhengi.
Hiçbir sâz uymadı âheng-i sâz-ı şevkime
Sâz-ı pür-âheng-i istiğnâyı çaldım yalınız
Kânî (Ebûbekir)
Âheng-i tarab-sâz: Neşe veren ahenk.
Hem öyle vakâyi ki temâşâsı hazîndir
Aheng-i tarab-sâz bütün âh u enîndir
Mehmet Âkif
Âheng-i ziyâ: Işık uyumu.
Bir mevce, bir âheng-i ziyâ rûhuma sânih
Müstağrak u velhân düşürnürkern
Fâik
Âlî Bey
âhenîn: 1. Demir içinde, eczasının çoğu demir, demirden yapılmış. 2. mec. Katı, merhametsiz.
Bir âhenîn siper gibi örter semâmızı

Tevfik Fikret

Yapıldı himmet ile harb için çok âhenîn keştî
Ki her bir kıt’ası bir kal’a-ipûlâd-ı bünyândır

âheste: Far. Yavaş, ağır, acelesiz.
Şarâbı nûş edip âheste döksen cür’asın hâke
Kadeh, desti de sûfî şübhe-i sad-dâne olmaz mı

Nâilî

Erişir menzil-i maksûduna âheste giden
Tîz-reftâr olanın pâyına dâmen dolaşır
Hâtem
î (Edirneli)
Aheste çek kürekleri mehtâb uyanmasın
Bir âlem-i hayâle dalan âb uyanmasın

Yahya Kemal

ahfâd: Ar. Hafîd’ler, oğul oğulları, torunlar.
Yaşardı belki onun gölgesinde ahfâdın

Tevfik Fikret

Şükrânla vedâ’ ettiğimiz câm-ı fenâya
Son pendimiz ahfâda devâm olsun erenler

Yahya Kemal

Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfâdıyız
harbiye Marşı
ahfeş: Ar. “Ahfeş” lâkabında üç büyük
Arap âliminin lâkabı.
“Ahfeş’in keçisi gibi başını sallamak” tâbiri dilimize girmiştir.
Yâni anladığı, anlamadığı her şeye keçi gibi başını sallama.
Hem eder ta’na tahammül, hem olur sırr-ı cenâbân
Düşmene har mı desem ya büz-ı Ahfeş mi desem
Münîf
Deme koyun gibi mazlûmdur mürâîye
Başın sallarsa da mânend-i büz-ı Ahfeş

Nâbî

ahfiye: Ar. Hıfâ’lar, 1. Gizli şeyler. 2. Ağaç çiçeğinin tomurcuğunu örten dış kabuklar.
Mîvenin aslı dırahttır hem dırahtın aslı ol
Anunçün emr-i devri var dediler ahfiye

Gaybî
ahger, ahker: Far. Yanar kömür, ateş koru.
Ahger ola sefîh-i ser-keş
Etvârı kerîh ü hulku «â-hoş

Fuzûlî

Işkın şerârı düşse ona ahkeri değil
Sûfînin adı kalmaya hâkisteri değil

Behiştî

Kan ağlamaktan ahkere döndü çeşm-i ter
Her katre-i sirişki şerâr olmak istiyor

Koca Râgıp Paşa

Yazık!
Şu neş’emi tesmîm ederdi hiss-i firâk
Düşerdi rûhuma her ayrılışta bir ahker

Tevfik Fikret

ahger-pâre: Ateş parçası.
Germ olur mirât-ı dil yâd ile ahger-pâreden
Bâde-i terdir lebin ammâ ki sâgar-sûzdur

Nâilî

ahger-sûz: Ateş gibi yakıcı.
Sîne-i aşk ne mümkün dâg-ber-dâg olmamak
Dûd-ı âh-ı hasret-i rûyunla ahger-sûzdur

Nâilî
ahibbâ, ehibbâ: Ar. Habîb’ler, dostlar, sevilenler.
Ol nihâl-i gül-şen-i devlet ki şâh-ıgül gibi
Lûtf u kahrından verir ahibbâyagül, a’dâya hâr

Fuzûlî

Zehresin tîğ-ı zebânımla çalıp çâk edeyim
Düşmenin şâd u ahibbâsınıgam-nâk edeyim

Nef’î

Gitmiş haber-i neşvesi
Hayyâm’a kadar
Haz vermiş ahibbâya rubâîlerimiz

Yahya Kemal

Olunca bahtımın nahsi hüveydâ
Ahibbâ sandığım hep oldu adâ

Ziyâ Paşa

ahibbâ-yı zemâne: Zamanın dostları.
Şemşîr-i zebânımla cezâsını bulurlar
Bahteklik ederlerle ahibbâ-yı zemâne

Nef’î

âhir: Ar. 1. Son, sondaki, sonraki. 2. Eninde, sonunda. c. âhirîn, âhirûn, evâhir.
Hem evvelsin hem âhir kamu yerlerde hâzır
Hîç makam yoktur sensiz ben niçin görümezem

Yunus Emre

Çâre-cû oldukça dermân derd-nâk eyler seni
Ey gönül bu derd-i aşk âhir helâk eyler seni

Ziyâ Paşa

Pây-mâl olmada âhir şütür-i gerdûne
Padişah ilegedâsı hele yeksân ancak
Bâkî
âhir-i bezm-i cihân: Dünyanın eğlence meclisinin sonu.
Dönsün felekte sâgar-ı ikbâli gün gibi
Tâ ona dek ki âhir-i bezm-i cihân olur
Nef’î
âhir-i eyyâm: Günlerin sonu.
Mücerreb bir meseldir ki, cihânda her ne zer’ etsen
Muhakkak öyle bir mahsûl alırsın âhir-i eyyâm
Abdülganî
Seni (Yurtman)
âhir-i kâr: İşin sonu.
Hazân zemânını fikr et bahâra aldanma
Bahâr-ı âleme vardır hazân âhir-i kâr
Ulvî (Terzizâde)
Yoğiken tilki gibi hîle-güzâr
Yine postu soyulur âhir-i kâr

Sünbulzâde Vehbi

Kazma ile başın tıraş ettiren
Ahir-i kâr ayak berberin beğenmez
Kâtibî
Âhir-zemân: Son devir, kıyamete yakın devir.
Füsûn-ı gamzesinden fitne-i hatt oldu efzûn-ter
Şer artar gün-be-gün hayr eksilür âhir-zemândır bu
Esad
Muhlis Paşa
Âhirü’l-emr: İşin sonu.
Ahirü’l-emr olıcak rûz-ı kıyâm
Cismine nâr-ı cahîm ola hırâm

Hakanî

evâhir: Âhirler, sonlar.
Andan sonra gelir evâhir
Bu sınıfta şâir oldu nâdir

Ziyâ Paşa

Âhirin: 1. Âhir’ler, diğerler, başkalar. 2. Sonra bulunan ve dünyaya ahir zamanlarda gelmiş olan kimseler.
Oldu mevcûdât nûr-ı vechin ileşu’le-dâr
Yâ Resûlullah sensin evvelîn ü âhirin
Âdde
Sultan
Âhirûn: Son zamanda gelenler; diğerler, başkaları.
Feth-ı İstanbul’a fırsat bulmadılar evvelîn
Feth edip
Sultân
Muhammed dedi târih âhirûn
Mahmut
Paşa-yı
Velî
Âhîr-bîn: Her şeyin sonunu gözünün önüne getiren, işlerin sonunu gören, akıllı. c. âhîrbînân.
Merd-i âhîr-bîn olur mu mâil-i dünyâ-yı dûn

âhire: Ar. Zina yapan kadın, zinâkâr.
Mânend-i gayûr âharı bir pârelik ettin
Nâmûsunu meydâna düşüp âhirelerle
nevres-i Kadîm
Âhiret: Ar. Ölümden sonra insanın ulaşacağı âlem.
Devlet için mücâhede, cennet için duâ
Değmez bu renc ü zahmete dünyâ vü âhiret
Enderunlu Fâzıl
Dünyâda i’tibârma halkın ne i’tibâr
Cehd eyle âhirette azîz ol cinân gibi
Yahyâ Bey
(Taşlıcalı)
Dilinden âhiret hîç düşmüyor ey Müslümân lâkin
Onun hakkında âtıl bir heves mahsûl-i idrâkin
Mehmet Âkif
Âhirin, âhirûn: (, ûfi öüfi) bk. âhir.
ahissâ: Ar. Hasîs’ler, cimriler, pintiler.
Zâhiri servete kâni olur ehl-i dünyâ
O ahissâya meğer kim has u hâşâk yeterHersekli Ârif
Hikmet
ahkâm: Ar. Hüküm’ler, emirler, buyrultular.
Gerçi kim kişver-i vîrâne-i kalbimde benim
Azl ü nasb eylemez icrâ-yı rüsûm-ı ahkâm

Nâbî

Eb ü cedd ile tefâhür eden ebced-hânın
Ehil olan redd ü kabûlüne verir mi ahkâm

Nef’î

Atâlet fıtratın ahkâmına mâdâm ki isyândır
Çalışsın, durmasın her kim ki daââsmda imândır
Mehmet Âkif
ahkâm-ı asr: Asrın hükümleri.
Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selâmetten
Çekildik izzet ü ikbâl ile bâb-ı hükûmetten

Namık Kemâl

ahkâm-ı hâdisât: Hadiselerin hükümleri.
Hikmet, tekâbül üzredir ahkâm-ı hâdisât
Elbet eder verâ-yı safâdan keder zuhur
Hersekli Ârif Hikmet
ahkâm-ı İlâhiyye: İlâhî hükümler.
Ahkâm-ı İlâhiyye’yi ettin bize talîm
Ey hâce-i kevneyn edip îsâr-ı cevâhir
Rızâyî
ahkâm-ı kazâ: Kaza hükümleri.
Ahkâm-ı kazâ mevkî’-i tahkîka gelince
Hîç kimse hakîkattegüneh-kâr bulunmaz
Yenişehirli Avni
ahkâm-ı kader: Kaderin hükümleri.
Saçtığı envârı a’lâm-ı zafer
Açtığı esrârı ahkâm-ı kader

Ziyâ Paşa

ahkâm-ı rü’yâ: Rüya hükümleri.
Bilip ahkâm-ı rü’yâyı vü fetvâyı vü takvâyı
Ola evsâfını akvâlini a’mâlini muslih
Nuri
ahkâm-ı şer’ullah: Allah’ın şeriat hükümleri.
Kurup bir dâm-ı tezviri komuşlar mahkeme nâmın
Hani seccâde-i hazret hani ahkâm-ışeru’llah

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

ahkâm-ı vakt: Zamanın hükümleri.
Kej-düm-nihâd olanlara ikbâl eder bu çarh
Ahkâm-ı vakti, bak sâate, akrebindedir
Sâlim (Trabzonlu)
ahkar: Ar. Hakîr’den; çok hakîr, çok haysiyetsiz ve itibarsız, değersiz olan.
Adetin olsa tevâzu’ehl-i kibr ü nahvetin
Bezmine varsan olursun her nazarda ahkan
Münif
Adetin olsa tevâzu’ ehl-i kibr ü nahvetin
Bezmine varsan olursun her nazarda ahkarı
Nazîm (Yahyâ)
İlm-i lednüyi bilen demez diyenler bilemez
Kendini ahkar tutandır
Adile sâhib-safâ

Âdile Sultan

ahkar u âciz: Âciz ve değersiz.
Bir garîb abdim ahkar u âciz
Ey garibe muîn olan Allah
Hızır Ağazâde
Saîd ahkem: Ar. Hikmet’ten; 1. Çok bilgili ve akıllı olan. 2. En çok hükmeden.
Etti emr, ehline teslîm emânâtı
Hudâ
Ne olur emr-ı İlâhî daha bundan ahkem

Nâbî

ahkemü’l-hâkimîn: Hüküm verenlerin en güçlüsü Allah (c. c.).
Halîfendir ey ahkemü’l-hâkimîn
Onun lûtfuna müftekırdır zemîn
Muallim Nâci ahker, ahger: Far. Ateşte yakılan kömür, ateş koru.
Yazık!
Şu neş’emi tesmîm ederdi hiss-i firâk
Düşerdi rûhuma her ayrılışta bir ahker

Tevfik Fikret

Ol nazm-ı güzîn turur ser-â-ser
Ateş-kedede misâl-i ahker

Ziya Paşa

Derûnuma düşecek bir cehennemî ahker
Recaizade Ekrem
ahker-i nâr-ı firâk: Ayrılık ateşinin koru.
Ahker-i nâr-ı firâk etti çü nûr-ı ârızın
Yeridir karşında yanmak eylesem sevdâ
Latîf
Âhî
ahker-i sûzân: Yakıcı ateş koru.
Tab’-ı vakkâdın eger âteş-i rahşângörse
Kızara ahker-i sûzân nitekim dâne-i nâr
Bâkî
Ol nazm-ı güzîn turur ser-â-ser
Ateş-kedede misâl-i ahker

Ziya Paşa

ahker-pâre: Ateş parçası.
Sînede her dâg-ı sürh andan bir ahker-pâredir
Sûz-ı firkatle dil olmuştu firûzân bir ocağ

Nef’î

ahker-sûz: Ateş korunu yakan.
Sîne-i âşık ne mümkün dâg-ber-dâg olmamak
Dûd-ı âh-ı hasret-i rûyunla ahker-sûzdur
Naüî ahlâf: Ar. Halefler, birinin yerine geçenler.
Ayrıldı bizimle çünki eslâf
Varsın bizi de ayırsın ahlâf

Ziya Paşa

Şükrânla vedâ’ ettiğimiz câm-ı fenâya
Son pendimiz ahfâda devâm olsun erenler

Yahya Kemal

Yemiş içmiş selef bezm-i sühandan şimdi ahlâfe
Tenakkul etmeğe esmâr-ı nazmın hâmı kalmıştır
Ahmet Cevdet Paşa
ahlâk: Ar. 1. Hulk’lar, insanın vasıflandığı ruhî ve zihnî yapısı, beğenilecek nitelikleri.
İyi, doğru, güzeli öğreten ilim.
Hem zîver-i ahlâkıla hoş zât-ı melek-hû
Hem behcet-i endâm ile meh-peyker-i âlem
Neşâtî
Felek tebdîl-i ahlâk eyleyip adle salâ etti
Zemâne el çekip ağyârdan âlem-penâh etti

Bağdatlı Rûhî

Tagayyür eylemişdir âlemin ol rütbe-i ahlâkı
Bize nakli tevârihingelir gûya yalan şimdi

ahlâk-ı hüsn: Güzel ahlâk.
Asıfâ girmedi Hakka ki kef-i eyyâma
Zât-ıpâkingibi mecmûa-i ahlâk-ı hüsn
Nedîm
ahlâk ü edeb: Edep ve ahlâk.
Sa’y etmeli tahsîl-i kemâlâta taabla
Ahlâk ü edeble
Kesb-i hüner ü feyz-i cihân bî-taab olmaz
Olmaz gözüm olmaz AF
Emîrî (Emîrîzâde Emîrî)
ahlâm: Ar. 1. Hulm’lar, rüyalar. 2. Düş azmalar.
Kör olur mâ-hasal o kimse ki ola sana adû
Ger hirâsınla revâgörmese a’dâ ahlâm

Ziya Paşa

Kalan taht-ı nüfûzunda bu gün azgâs-ı ahlâmın
Olur mağlûbu yarın bir takım evhâm ü âlâmın

Abdülhak Hâmit

ahlâm-ı şegaf: Delicesine sevilen rüyalar.
Gösterdiğin ahlâm-ı şegâf muğfil ü müskir
Ey nevm-i huzûzât

Tevfik Fikret

ahlât: Ar. Hılt’lar, 1. Karışan şeyler. 2. İnsan vücudunda var olduğu sanılan dört unsur (kan, salya, safra, dalak: ahlât-ı erbaa).
ahlât-ı ma’siyet: Âsilik karışıklıkları.
Ahlât-ı mahiyetle alîl oldu cân-ı zâr
Ey afv-ı çâre-sâz inâyet zemânıdır

Nâbî

ahmak: Ar. Akıl ve ferâsetten boş olan. c. ahmakân.
Akıl nereden gördü bu ciddî harekâtı
Ahmak neden öğrenmedi âdâb-ı hayâtı
Mehmet Âkif
Dünyâya gönül bağlayan âdem olur ahmak
Âmidî
ahmakân: Ahmaklar.
Şol ahmakân ki rişte-i tûl-ı emel ile
Dünyâda kâma ermek için gör neler çeker
Esad (Mehmet Efendi)
Ahmed: Ar. Hamd’den; 1. Medh ü senâya çok lâyık olan, çok memdûh olan. 2. Peygamber efendimizin şerefli isimlerindendir.
Ay ile gün felekte aks-i rikâb-ı Ahmed
Bunca şeref melekte ihsân-ı bâb-ı Ahmed

Hamdullah Hamdi

Nûr-ı hidâyetiyle âlem münevver oldu
Fer ile tâli oldu çün âf-tâb-ı Ahmed

Hamdullah Hamdi

Ahmed
Muhtar: Hz. Muhammed (s. a. s.)
Şüphe yok ki feyz-ı Ahmedî’dir
Bir mu’cize-ı Muhammedî’dir

Sen Ahmed ü Mahmûd ü Muhammed’sin efendim

Şeyh Galip

Ne aceb fazlına nâ-dân eğer inkâr etse
Etti mi Ahmed-ı Muhtâr’a Ebû Cehil ikrâr
Bâkî
ahmed-i Mürsel: Mürsel olan
Hz. Muhammed (s. a. v.).
Mihr-i eflâk-ı nübüvvet, mâh-ı burc-ı asfiyâ
Ahmed-ı Mürsel ki âlem na’tın eyler rûz u şeb

Fehîm (Hoca Süleyman)

ahmed-nâm: Ahmet isimli.
Cenâb-ı Hâfiz-ı dîn Hazret-ı Paşa’yı Ahmed-nâm
Ki nâmın nakşeder erbâb-ı dil levh-i fuâd üzre

Nef’î

ahmedî: 1. Ahmet’le ilgili. 2. Hz. Peygambere ait olan ve onunla ilgili olan her şey.
Sen ki huccet-i dîn-ı Muhammedî ve kıbâle-i âyin-ı Ahmedî’sin

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

Ahmedî: bk. Ahmed.
ahmer: Ar. Kırmızı renkli, kızıl olan, sürh olan.
Ayrı düşelden yanağın benlerinden eyledi
Dâg-ı hasretle yüregin lâle-i ahmere kara

İbni Kemâl

Bilirsin çünkü bastırır imiş acıyı acı
Ayağın kesme sun bîmâr-ı hecre âb-ı ahmerden
Refî-ı Âmidî
Sahbâ-yı sürhi çeşmime yâkût-ı ahmer et

Şeyh Galip

Mu’cize enfâsın ey verd-i ahmer
Ne Mesîhâda var ne Meryem’de var
Dertli
ahrâ: Ar. Lâyık, münâsib, şâyeste, uygun.
Yûsuf-ı devrânsın ahrâdırgulâm olmak sana

İndimde medîhalar şereftir
Memdûh değilse medha ahrâ

Muallim Naci

ahrâr: Ar. Hürr’ler, soyunda köle ve cariye olmayanlar.
Asrımızda fark olunmaz oldu ahrâr u abîd

Ziyâ Paşa
Allah Allah nidâsıyle muhâcim ahrâr
Tepelerden boşalıp sâika-vâr ü kahhâr

Yahya Kemal

ahrâr-âne: Hür olanlara yakışacak tarzda “hürrâne” şeklinde de rastlanır.
Deminde seyr idik te’sîrî ahrâr-âne öttükçe
Dil-i âvâreyi hâhiş-güzârı dâm eder bülbül
Pejmürde Ekrem
ahsen: Ar. Daha güzel ve yaraşır olan; en güzel.
Bilmek, elbette, değil mi ahsen
Sorsalar “Ben onu bilmem” demeden

Nâbî

Şüphesiz bâkiredir müstahsen
Dürr-i nâ-süftedir elbet ahsen
Sünbulzade Vehbi
İnsânda bulunmaz bu ahsen sûret
Melek midir bu hüsn-i mâh dediler
Emrâh
Târ-ı zülfün dil-i âvâreye zencîr ettim
Ahsen vechile dîvâneye tedbîr ettim
Garîbî
Çeşm-ı Hak-bînipek ahsen idi
İki şeh-bâz-ı şikâr-efgen idi

Hakanî

ahsen-i hâl: En güzel iyi hâl.
İşte Allah murâd eyleyicek böyle olur
Sa’b olan emri eder ahsen-i hâl ile tamâm

Nâbî

ahsen-i hasâil: Yaratılıştan gelen huyların en güzeli.
Görünce hakkı kabûl ahsen-i hasâildir
Kabîh hulk olamaz âdemin inâdı kadar
Âsaf (Nâfıa Nâzırı Mahmut Celâleleddin Paşa)
ahsen-i insân: İnsanın en güzeli.
Sûret-i cismânîye kılma nazar gir içeri Hak Ta’âlâ öğdüğü ahsen-i insân bundadır

Ümmî Sinan

ahsenü’l-kısas: Kıssaların, hikâyelerin en güzeli (Hz. Yûsuf sûresi).
Mısr-ı cemâle Yûsuf-ı sânî misin nesin
Kim dâstânın oldu senin ahsenü’l-kısas

Cem Sultan

ahsen-i mevcûd: Var olanın en güzeli.
Vaktidir nîk ü bede tahvîl eden her sûreti
Vakt olur kim akbah-i şey’ ahsen-i mevcûd olur
Nevres-ı Kadîm
ahsen-i takvim: En iyi, en güzel kıvamda. mec. insan.
Hâssiyetini ahsen-i takvîmin ahz edip
Hasr eylemiş vücuduna Sâni’ letâfeti

Nâbî

Yegâne hüsn-ı İlâhî odur
Cemâlullah
Cihâna ahsen-i takvîmden ıyân olalı

Yahya Kemal

ahsent(e): Pek iyi, âlâ.
Bu hüsn-i dil-ârâyı gören vâlih olup der
Ahsente zihî hüsn takaddes ve teâlâ

Cem Sultan
Vassâfısın o serv-i kaddin râsttır bu kim
Tab’-ı bülend-tab’ma ahsent Bâkî yâ
Bâkî
Ahsente zihî kad ki kıyâm ettiği demde
Tahkîk-i kıyâmet kılar ol kâmet-i dil-cû
Nizâmî
ahşâb: Ar. 1. Haşeb’ler, keresteler. 2. Tahta, keresteden yapılmış olan binalar.
Bu vatandaş biraz ahşapla, biraz kerpiçten
Yapabilmiş bu güzellikleri birkaç hiçten

Yahya Kemal

ahter: Far, 1. Yıldız, kevkep, necm. 2. mec. Talih, baht. c. ahterân
Güneşten nûr alan meh-tâba tuttum tab’-ı mirâtın
Fazâil âs-mânının

Behiştî
ahteri oldum

Behiştî

Hâl-i ruhsârından anla hâlimi etme suâl
Âşıkın baht-ı siyâhı ahterinden bellidir
Vecdî
Kubbe-i âsumân altında ahterân
Hep olur iken nigerân

Abdülhak Hâmit

ahter-i baht: Talih yıldızı.
Şerâr-ı nâr âhımdıryakan eflâki ser-te-ser
Anunçün ahter-i bahtım yatar hâkister altında
Ömer Bey
(Hayâli Bey’in oğlu)
ahter-i besim: Gülen yıldız.
Gönül o duhteri her ahter-i besîme sorar
Gönül o Zühre’yi ezhâr ile nesîme sorar
İsmail Safâ
ahter-i dümbâle-dâr(dünbâle): Kuyruklu yıldız.
Âhir-i zemân-ı fitne-i hüsne nişânedir
Yârin ki hâli ahter-i dümbâle-dâr ola
Beliğ
ahter-i efsürde: Donuk yıldız.
Döner her bir şerer bir ahter-i efsürde endâma
Vezân oldukça sarsar kürre-i âteş-feşân üzre

Ziyâ Paşa

ahter-i ferhunde: Uğurlu yıldız.
Eğerçi gök yüzünde ahter-i ferhunde fer çoktur
Hani hâl-i ruhun mânendi bir rûşen-güher-i kevkeb
Bâkî
ahter-i hâtem: Son yıldız.
Burc-ı devlettir eli eylese peydâ ne aceb
Hey’et-i mâh-ı nev ü sûret ahter-i hâtem
Bâkî
ahter-i matlab: Beklenen yıldız.
Ahter-i matlabım âfâk-ı felekten doğmaz
Günde bin şey doğurur leyle-i hublâ-yı adem

Âkif Paşa

ahter-i sa’dî: Saadete ait yıldız; saadet yıldızı.
Burûc-ı çerh-i kemâlâtın ahter-i sa’dî
Halîfeler halefi ma’rifet gülsitânı
Yahyâ Bey
(Taşlıcalı)
ahter-i sâkıb: Parlak yıldız.
Semendi seğredende lâmi olmuş ahter-i sâkıb
Sipâhı depredende mevce gelmiş bahr-ı Ummân’dır

Fuzûlî

ahter-i tâli: Şanslı, talihli yıldız.
Ahter-i tâliim odurgûyâ

Abdülhak Hâmit

ahterân: Ahter’ler, yıldızlar.
Kubbe-i âsümân altında ahterân
Hep olur iken nigerân

Abdülhak Hâmit

ahter-şümâr: Gece uyuyamayan, uykusuz kalan kimse.
Ettim ahter-şümâr, çeşm-i teri
Bu şebinyok mudur aceb seheri?
Muallim Nâci.
âhû: Far. 1. Ceylan ve karaca, gazâl. 2. mec. Dilber, mahbûbe. 3. mec. Güzel, cazibeli göz. c. âhûvân.
Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek
Selîmî (Yavuz Sultan Selim I)
Hoten âhûsu ise tutmaz efâzıl makbûl
Bir gazâlin ki erâzilden ola sayyâdı

Hakanî

Feyz-i tıynet başkadır, şûhî-i sûret başkadır
Her gazâli sanma kim deşt-ı Hoten âhûsudur

Koca Râgıp Paşa

Âhû-yı çerende: Otlayan ceylân.
Bir şeb-pere-i hufte, bir âhû-yı çerende
Vermişti bu nüzhet-gehe bir vahşet-i nermîn
Cenap Şahabeddin âhû-yı Çîni Hıtâ: Çin
Hıtâ’sının ceylânı.
Hûnî gözü yüzüme kıya baksa vechi var
Kim zaferâna meyl eder âhû-yı Çîn-ı Hıtâ

İbni Kemâl

âhû-yı Hatâ: Hatâ ülkesinin âhûsu.
Çeşmin âhû-yı Hata vü müşg-ı Çin’dir saçların

İbni Kemâl

Âhû-yı harem: Harem güzeli.
Âhû-yı harem sayd-ı çerâgâh değildir

Nâilî

âhû-yı müşgîn: Mis kokulu ceylân.
Hem-dem olmayıcak ol âhû-yı müşgîn hatt ile
Ey nesîm-i seher dest-ı Huten’den ne biter
Necâtî Bey

âhû-yı nâzende: Nazlı ceylân.
Şemîm-i nâfeye dâir sabâda var bir eser
Aceb o âhû-yı nâzende kâkülün mü tarar

âhû-yı pençe-zen: Pençe vuran ceylân.
Eğer verseydi kahrî takvîd hayl-i zaîf-âne
Olurdu mâda âhû-yı pençe-zen derende-i şîr-âne

Üsküdarlı Hakkı Bey

âhû-yı Tatâr: Tatar âhusu.
Rûyında zülf ham-be-ham ü hâl müşg-bâr
Sahrâ-yı Çîn ü nâfe-i âhû-yı Tatâr
Rızâyî
âhûvân: âhû’lar, ceylanlar.
âhû-vân-ı zâr: inleyen ceylanlar.
Dendân-ı şîre lokma olur âhuvân-ı zâr
Bir gûsfendi tu’me kılaır gürg-i cân-şikâr

Ziya Paşa

Âhû-bere: Ceylan yavrusu.
Ger olsa münteşir fermân-ı adli kûh u sahrâya
Uyur âhû-bere zânû-yı şîr-i jiyân üzre

Nef’î

âhû-nigâh: 1. Âhû bakışlı. 2. mec. Yakınlıktan çekinen güzel.
Vech-i mâh âhû-nigâh çeşmi siyâh kâkül siyâh
Câm eldeşu’le dilde olşeh-i hûbânıgör

Âdile Sultan

Âhû-vâne: Âhû gibi.
âhû-vâne nigehler müşîr-i vahşettir

Nâbî

âhûr: Far. At, öküz, inek gibi hayvanların barındığı yer, dam, ahır.
Masraf-ı âhûrde oldukça zebûn
Yorulur atlı yayadan füzûn
Nâbî pâk dil ki ederse tevâzu’undan eder
Istabl-ı hasına Efrâsiyâbî mîr-âhûr

Nâbî

âhûr-sâlâr, emîr-âhûr: Ahır beyi, ahır müdürü demekse de dilimizde emîr-âhûr kullanılmış ve bugüne
İmrahor semti kalmıştır: Biri der-bânı olurdu biri mîr-âhûrı
Gelseler âleme devrinde
Peşeng ü Dârâ

Nef’î

ahvâl: Ar. 1. Hâl’ler, bulunuşlar, oluşlar.
Var olmanın sâbit olmayan işaretleri.
Hîç sorma mübtelâların ahvâli bellidir
Sen bî-vefâya dil verenin hâli bellidir
Âgâh
Tasavvur eyledim ahvâlini çok kerre dünyânın
Nihâyet sûret-i “da’ mâ keder huz mâ safâ” buldum
Hersekli Ârif
Hikmet (da’ mâ keder huz mâ safâ: el için yanma nâra, yak çubuğunu safânı ara veya al sa-
fâyı ver cefâyı)
ahvâl-i âlem: Âlemin hâlleri.
Yeter tenezzül-i ahvâl-i âleme bu delîl
Gelende kimse mi var kim giden yerin tuttu

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

ahvâl-i bâzgûne-i dehr: Dünyanın uğursuz durumları.
Ahvâl-i bâzgûne-i dehr oldu bî-sebat
Devlet midir bu devlet-i yek-rûze-i hayât

Ziyâ Paşa

ahvâl-i cihân: Cihanın hâlleri.
Ahvâl-i cihânı seyredip görmedeyim
İşrettir kâr-ı ömr bâkîsi yalan

Yahya Kemal

ahvâl-i dil-i gam-perver: Gam artıran gönlün durumları.
Bî-niyâz olsan ederler muztarib ehl-i niyâz
Sana arz ettikçe ahvâl-i dil-i gamperveri
Nazîm (Yahyâ)
ahvâl-i gam-ı ışk: Aşk gamının durumları.
Şerh eyleme ahvâl-i gam-ı ışkı
Cinânî
Tafsîlini derd-i dil-i nâ-şâdın işittik
Cinanî
ahvâl-i halk: Halkın durumları.
Etme ahvâl-i halkı istifsâr
Nakl edersem keder verir zîrâ
Osmânzâde Tâip
ahvâl-i hilâl: Ayın hâlleri.
Âgâh
olagör dehrde ahvâl-i hilâle
Âlemde, dilâ, olma heves-kâr kemâle
Sünbulzade Vehbi
ahvâl-i Kıyâmet: Kıyamet durumları.
Bir dem sanemâ kâmet-i servinle kıyâm et
Tâ kim bize zâhir ola ahvâl-ı Kıyâmet
Figânî
ahvâl-i ma’lûm: Bilinen hâller.
Müdâvât-ı ilel nisbetledir ahvâl-i mallûma
Asâdan özge, çeşm-i kûra mîl-i tûtiyâ olmaz
Hayrî (Viranşehirli Reisülküttâb Mehmet)
ahvâl-i perîşân: Perişan durumlar. Küfr-i zülfün salalı rahneler îmânımıza
Kâfir ağlar bizim ahvâl-ipenşârnımıza

Fuzûlî

ahvâl-i rakîb: Rakiblerin durumları.
Kimdir ey şûh aceb mazhar-ı lûtfun bilsem
Baktım ahvâl-i rakîbe o da me’yûs gibi
koca Râgıp Paşa ahvâl-i reâyâ: Bakmakla yükümlü olunan halkın durumları.
Mâlikin fi’lini görmez memlûk
Bilmez ahvâl-i reâyâyı mülûk

Nâbî

ahvâl-i sıbt-ı Ahmed: Ahmed (Hz. Muhammed)’in torununun durumları.
Anıp ahvâl-i sıbt-ı Ahmed’i aşr-ı Muharrem’de
Yezîd ü kavmine kim la’net etmezse Yezîd olsun

Kâzım Paşa

ahvâl-i tab’-ı arz: Yerin tabiat durumları.
Eyler tafsîl tûl u arzın
Söyler ahvâl-i tab’-ı arzın

Ziyâ Paşa

ahvâl-i visâl: Kavuşma durumları.
Şimdi ber-akstir ahvâl-i visâl ü hicrân
Vaslına mahrem idik hicrine bî-gâne idik

Nâbî

ahâl-i ümem: Ümmetlerin durumları.
Ne safâdır bilesin hâl-i ümem
Cümle mazbûtu ola ahvâl-i ümem
sünbulzade Vehbi ahvel: Ar. Gözü şaşı olan adam ve şaşı göz.
Görmez misâl-i kametin çeşm-i râst-bîn
Ahvel baka meğer ki görenler mazîr ona
Bâkî
Doğru bak ahvâle, ey ahvel, olup vahdet-şinâs
Nûr birdir olsa da mısbâh-ıpertev-zâ iki
Hasan
Hilmi (Kıbrıs Müftüsü)
Yüzüme eğri bakamaz zîrâ
Feleğin çeşm-i ahveli görülür

Nef’î

ahvel-nigâh: Şaşı bakışlı.
Zât-ı Hak, etmekle gafil iştibâh, olmaz iki
Âftâbıgörse de ahvel-nigâh olmaz iki

Namık Kemâl

ahyâ: Ar. Hayy’ler, diriler, canlılar.
Maraz ki muhrib-i bünyân-ı halktır her ân
Belâ-yı mübrem olur savletiyle ahyâye
Ferit Bey
ahyâr: Ar. Hayyır’lar; iyi ve değerli olan kimseler.
Kıldı ahyâr u eşirrâyı medâr-ı rif’at
Birisi evc-i saâdette birisi ber-dâr
Cinânî
ahyâr-ı evliyâ: Velilerin değerlileri.
Dil-haste-gân-ı aşka verir neşve-i hayât
Kem-ter gıdâ-yı dârûyu ahyâr-ı evliyâ

Nâbî

ahz: Ar. Alma, alınma, kabul etme, kendi tasarrufuna alma.
Hâssiyetini ahsen-i takvîmin ahz edip
Hasr eylemiş vücuduna Sâni’ letâfeti

Nâbî

Fârık-ı hikmet olmalı evvel
Sonra ahz etmeli onu negüzel

Ziyâ Paşa

ahz-ı bâc: Vergi alma.
Böyle bî-hâsıl
Hanîfâ hattı gelsin mi onun
Ol yükün tutmuş güzelden ahz-ı bâc etmez misin
Hanîf Efendi
ahz-i iber: İbretler alma.
Her vâkıa bir ders-i hikemdir nazarında
Her derd ü belâdan dahi ahz-i iber eyler
Şinasî ahz-ı kab: Kabı alma.
Köfte-hor u kâse-lîsi sofradan kovmak muhâl
Bitmeyince aş elinden ahz-ı kab etmek de güç
sürûrî
ahz-ı nûr: Işık alma.
Âh, o gözler, o kanlı meş’aleler
Hangi neyyirden ahz-ı nûr eyler

Abdülhak Hâmit

ahz-ı sâr: Öc alma.
Ser-kûy-ı gamdan güzâr eyleriz
Felekdenyine ahz-i sâr eyleriz

Keçecizade İzzet Molla

Kîni yok, hîle bilmez, şeytânattan anlamaz, Kimsenin bed-hâhı olmaz, etmez asla ahz-ı sâr
İsmail Safâ
ahz-ı metâ-ı lûtf: Lütuf malını alma.
Ahz-ı metâ-ı lûtfuna sâhib-sehâların
Nakdî nesi elinde duâdır gedâların
Hayrî (Viranşehirli Reisülküttâb Mehmet)
ahz ü i’tâ: Alışveriş, alım satım.
Sâde dil, ebleh olup kâr ederim vehmiyle
Ahz ü i’tâya çıkıp aldanan eşhâsa bile
Mehmet Âkif
ahzân: Ar. Hüzn’ler, hazen’ler, kederler, gam ve gussalar.
Rûşen oldu açılıp dîde-ı Ya’kûb-ı emel
Demidir menzil-i işret ola beytü’l-ahzân
Bâkî
Gönlünü âyîne-i aks-i ruh-ı cânâne yap Beyt-i ahzânı
Zelîhâgibi vuslat-hâne yap

Belîğ

Cihân hep devr-i adlinde ser-â-ser hurrem ü şâdân
Gönül zindanî-i künc-i belâ vü beyt-i ahzândır
Riyâzî
Azîz-ı Mısr-ı vuslat sûziş-i firkat nedir bilmez
Onu tenhâ-nişîn-i külbe-i ahzân olandan sor

Nazîf (Şeyh Hasan Dede)

ahzân-şekil: Hüzünlülerin bulunduğu (yer).
Çâh-ı arza düşicek Yûsuf-ı mihr oldu o dem
Mâh
Ya’kûb u felek külbe-i ahzân-şekil

Hayâlî Bey

ahzar: Ar. Yeşil.
Zayf-ı hayâlin erdiği dem çeşm-i eşk-bâr
Silker önüne ahzarı bir iki enâr

Behiştî

Bahr-ı Ahzar ne-dürür kulzüm-i cûdunda habâb
Katre-i feyzi nedir ebr-i dür-efşân-ı kerem

Ahmet Paşa

Âhzari: Yeşil renkli.
Zayf-ı hayâli erdiği dem çeşm-i eşk-bâr
Silker önüne ahzarî bir iki emâr

Behiştî

âid: Ar. Bir kimse veya bir şeyle ilgili olan.
Nedâmettir kusûrundan hicâb eylerse bir âdem
Salâh-ı nefse isti’dâdma âid beşâreftir
İsmail Safâ
Yere hakk ıyle basarsan sana âidtir yer
Doğacak nûra da hâkimsin ayakdaysan eğer

Midhat Cemal Kuntay

Zarr u nef’-i küfr ü dîn âhar olur âid sana
Sâni’-i âlem ganîdir küfr ü dîninden senin

Muallim Naci

âide: Ar. Kâr, kazanç, fayda. c. avâid.
Sana senden gayrı aslâ kimseden yok fâide
Merci’-i âlem özündür hep sanadır âide

Gaybî

avâid: Âide’ler, âidât.
Alınır şimdi avâid yerine vaz’-ıgirân
Verilir şimdi hedâyâya bedel sâde selâm

Nâbî

avâid-i himem: Gayret kazançları.
Kalem-rev-i keremi vüs’atiyle pehn-i felek
Avâid-i himemi şâmil-i gürûh-ı beşer
Cinânî
âile: Ar. Ev halkı, bir evde yaşayan ana, baba ve çocuklar. c. âilât Hevâ-yı cây ile terketti gitti âileyi
O varsa bilmeyerek oynuyor bu hâileyi

Abdülhak Hâmit

Sönsün evler, sürünsün âileler
Kalmasın hırpalanmadık bir yer

Tevfik Fikret

Bir afîf âile sessizliği var evlerde;
Örtüyor fakrı asâletle çekilmişperde

Yahya Kemal

âilât: Âile’ler.
Lâkin Allah etmesin, bir düşse şâyet âilât
En kavî kollarla, hattâ kalkamaz imkânı yok
mehmet Âkif
Âilî: Âileye mensup, aile ile ilgili.
“Âilî bir inkılâb olsun” diyen me’yûs olur
Çünkü “çıplak” inkılâbâtın rezâlettir sonu
mehmet Âkif
Âjeng: Far. İnsanın çehresinde ihtiyarlıktan veya dargınlıktan meydana gelen buruşukluklar.
âjeng-i çehre: Yüzdeki kırışıklık.
Genç iken ben ihtiyâr oldum senin aşkınla yâr
Gösterir âjenk-i çehrem çektiğim mihnetleri

akab: Ar. 1. Arka, sırt. 2. Topuk, ökçe.
Mansûr olur senin akabından giden çeri
Olsun zamîme lutfumuza al şu hançeri
abdülhak Hâmit
akabât: Ar. Akabe’ler, korkunç hadiseler, tehlikeli anlar.
Elvedâ, ey şerefli yolcu!
Hayat
Bir karış yol; fakat şuûn, akabât

Tevfik Fikret

İkmâle kadar fâcia-i devr-i hayâtı
Atlatmaya mahkûm ne mühlik akabâtı!
mehmet Âkif
a’kal: bk. akl.
akbah, akbeh: Ar. Kabîh’ten; çok çirkin, en yakışıksız.
akbah-i şey: Bir şeyin en çirkini.
Vaktidir nîk ü bede tahvîl eden her sûreti
Vakt olur kim akbah-i şey ‘ ahsen-i mevcûd olur
nevres-i Kadîm
akd: Ar. 1. Bağlamak, bend etmek. 2. Nikâh. 3. Düzenleme, kurma. c. ukûd.
Zabt u rabt u hall ü akd kişverin edip murâd
Etti ol düstûru sadre zîver-i mecd ü celâl

Üsküdarlı Hakkı Bey

akd-i bend: Bağlama düğümü.
Öyle nâzik kim nitâk-ı mû-miyânı yâr-veş
Akd-i bendi rişte-i rûh-ı hayâlidir sözüm
Yenişehirli Avni
akd-i lisân: Dil düğümü.
Şâir-i sırdır hevâ-yı rûzgârım hâme-veş
Vasf-ı zülf-i dil-rübâ akd-i lisân olmaz bana

Ziya Paşa

akd-i nükte: Nükte bağlama.
Belki kânûn-ı sühande hall ü akd-i nüktede
Hikmet-i fikr ü hayâlin feylesof-i ekberi

Nef’î

Zulmetin nûru, küsûfun keşfi, hecrin vaslı var
İnkıbâzın bastı, usrün yüsrü, akdin faslı var

akd-i sohbet: Sohbet düzenleme; nikâh etmek.
Evkâtını eyleme izâat
Nâ-dân ile etme akd-i sohbet
Abdullah Vassâf (Akhisarlı Şeyhülislâm)
akd-i uhuvvet: Kardeşlik bağı.
Akd-i uhuvvet etti nesîm-i bahâr ile
Âvârelikte nükhet-ipâ-der-hevâ-yıgül

Nâbî

akd-i zülf: Saç bağı.
Kondurdu gerd hattın âyîne-i murâda
Kufl urdu akd-i zülfün gencîne-i visâle

Fuzûlî

ukûd: 1. Akid’ler, ukde’ler, düğümler. 2. Karar verilip rabt olunan hususlar.
ukûd-ı ribka-i a’sâr: Asırların bağlı düğümleri.
Silkip ukûd-ı ribka-i a’sân, en çetin
Bir uykudan uyandırır akvâmı dehşetin

Tevfik Fikret

akdâh: Ar. Kadeh’ler, bardaklar, içki kapları.
akdâh-ı harâbât-ı cihân: Cihanın eski kadehleri.
Yaldızlanmış akdâh-ı harâbât-ı cihân Ümîd ile, bûseyle, nevâzişle tabîat
Cenap Şahabeddin
akdâm: Ar. Kadem’ler, ayaklar. akdâm-ı küşt-gîr-i kühen: Eski güreş tutanın ayakları.
Akdâm-ı küşt-gîr-i kühenden muhâldir
Olmakgüşâde ukde-i zânû-yı mağfiret

Nâbî

akdem: Ar. Kadîm’den; çok önce ve evvel olan, önemli, ehemmiyetli olan.
Bu mevsimlerde ümmîd-i tama’ lutf-ı edânîden
Nisâr-ı âb-rûy etmekten akdem re’y-i fâsiddir

Nâbî

Lîki esahh târih-ı Ya’kûbî budur anla vü pes
Ki onların târihidir akdem kamusından ayân
Türk Firdevsîsi (Firdevsî-ı Rûmî)
Ona derlerdi nebîyü’l-akdem

Hakanî

akdes: Ar. Kuddûs’den; en kutsal, en kudsî.
Tasvîr-i gayre kılma mahal kalb-i akdesi
Esnâma mesken eyleme Beytü’l Mukaddes’i
Usûlî (Yenice Vardarlı)
Görün ey mâh-ı cihân-ı melekût-i akdes
Görün ey lem’ası bin mâha değen cânânım
Abdülaziz Mecdî Efendi
akfâl: Ar. Kufl’lar, kilitler.
Sabâh-ı îd eder efvâhını pür-hande etfâlin
Dekâkînin dehânın ser-be-ser bend etmek akfâlin

Nâbî

Âkıbet: Ar. Son, netice, en sonra, en sonunda. c. avâkıb.
Tâc u taht-ı saltanat ber-bâd olur çün âkıbet
Kendini âlem serîrinde Süleyman oldu tut

Muhibbî, Meftûnî (Kanunî Sultan Süleyman)

Işk eteğin tutmak gerek âkıbet zevâl olmaya
Işktan bir elif okursan kimseden suâl olmaya

Yunus Emre

Zen-i mekkârdır dünyâ onun âline aldanma
Çekersin âkıbet mekrin kalender ol kalender ol
Arşî Dede
âkıbet-i ye’s-engîz: Üzüntülü son.
Bu nasıl âkıbet-i ye’s-engîz Ne zelîl oldu bakın ömr-i azîz

Abdülhak Hâmit

âkıbetü’l-emr: İşin sonunda.
Sâkî mey-ı Bâkî yi getir bezme safâ ver
Çün kâr-ı cihân âkıbetü’l-emr fenâdır
Bâkî
avâkıb: Âkıbet’ler, sonuçlar, neticeler.
Eder kazâ giderek kâm-ı gayre hıdmet-kâr
Avâkıbın biliriz sad-hezâr hod-gâmın

Nâbî

âkıbet-bîn: Sonunu gören, sonunu düşünen. bk. âkıbet-endîş.
Seyreder eşk-igül-âbı hande-i gül goncada
Âkıbet-bîn eyleyenler dîde-i irfânını
Nedîm
Bu fikr ile fahr-i âkıbet-bîn
Bünyâd-ı halâsa verdi temkîn

Nâbî

âkıbet-endîş: Sonunu düşünen. bk. âkıbet-bîn.
Kâmil odur her nefes âkıbet-endîş ola
Sonunu fikr etmeyen sonra peşîmân olur
Nahîfî (Süleyman)
Âkıl: bk. akl.
âkım: bk. akm.
akib, akab: Ar. Akeb’den; bir şeyin hemen arkası, bir zaman ardı.
Akibinden erişir feyz-i sabâhı akşamın

Koca Râgıp Paşa

akib-i câh: Mevki sonrası.
Neş’e-i ikbâl-i dünyâya mürâdifdir humâr
Her akib-i câhda idbâr kendin gösterir

Leskofçalı Galip

der-akib: Hemen.
Bir husûsun bakan bidâyetine
Bakmalı der-akib nihâyetine
Muallim Nâci
akîb: 1. Bir diğerinin arkasından gelen. 2. Resullerin arkasından gelen (Hz. Muhammed (s. a. v.). akîb-i kevkebe-i iştihâr: Şöhret bulmuş yıldızların sonrası (Hz. Muhammed).
Cemâle âfet-i hattır kemîn fırsattır
Akîb-i kevkebe-i iştihârı biz biliriz

Nâbî

akîde: Ar. Bir çeşit şeker.
Ver cânı, Emriyâ, o leb-i hâldârma
Almaz mısın akîdeyi miskî bahâsına
Emrîi Kadîm (Edirneli)
Bârekallâh zehî güzîde makâl Her sözü sükker-i akîde misâl
Gelibolulu Âli âkif: Ar. 1. Bir işte sebat ve ısrar eden. 2. İbadet eden. c. akûf, âkifûn.
Ah olsa idim şu sırra vâkıf
Nerdengirip oldun anda âkif
Muallim Nâci
Âkif-i künc-i ferâğ: Feragat köşesinde ibadet eden.
Âkif-i künc-i ferâğ olsun selâmet isteyen Ehl-i nekbetten ırâğ olsun saâdet isteyen
Cinânî
akik: Ar. Yemen civarında çıkan malûm bir çeşit kırmızı, beyaz, kahverengi taş ki yüzük yaparlar.
Ger terbiyet gözüyle hâk-i siyâh baksan
La’l ü akîk ola seng misk ü abîr olagil
Nizâmî
akik-i Yemen-i cûd u atâ: Cömertlik ve ihsan Yemen’inin akîki.
Bî-bahâ oldu akîk-ı Yemen-i cûd u atâ
Bahr-i lûtfunda bitelden berü mercân-ı kerem

Cem Sultan

Dedim lebin ki Âb-ı Hayâtı hacîl kılar
Mercân mı ya akîk-ı Yemen dedi ikisi de
Şeyhî
âkil: Ar. Ekl’den; yiyici, yiyen; içen.
Âkil ol cânâ getirme bed rakîbi aklına
Terk-i nâ-ma’kûl eder makûlü idrâk eyleyen
enverî
Âkil-i hûn: Kan içen.
Bilsem ey kargalar, ki âkil-i hûn
Her karanlık sizinledir meşhûrn

Tevfik Fikret

akim: bk. akm.
âkis: bk. aks.
akkâm: Ar. 1. Çadır mehteri. 2. Deveci, katırcı, yük kaldıran hizmetçi.
akkâm başı: Hac münasebetiyle gönderilen hademe başı.
Ol cân-fezâ suhanlerin ol şûh edâların
Akkâmlar lisânına olsun mu nisbeti

Nâbî

Kimi sâyis kimisidir akkâm
Sarınıp şemle bürünmüş ihrâm
Sünbulzade Vehbi
akkâr: Ar. İlaç yerine kullanılan ot veya kök.
Etmiş eczâ-yı akkârı Hudâ
Maraz u illete esbâb-ı şifâ

Nâbî

akl, akıl: Ar. İnsan zihninin sıfatıdır ki Allah’ın yarattıkları arasında yalnız insana verdiği, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırmaya yardımcı olan kavrayış ve anlayıştır.
Türkçesi “us”, Farsçası “hıred” ve “hûş”tur. c. ukûl.
Akla mağrûr olma Eflâtûn-ı vakt olsan dahi
Bir edîb-i kâmili gördükte tıfl-ı mekteb ol

Nef’î

Zâhidâ aklına ehl-i hikemin olma hasûd
Vermeyince sana MaFûd ne yapsın
Sultân Mahmûd Şinâsî (İbrahim)
akl-ı âfet: İnsanın aklını başından alan güzelin aklı.
Yûsuf-ı hulkîdir ol şâhid-i mugnî kim olur
Dil, akl-ı âfet aşkıyla serâsîme vü deng

Nef’î

akl-ı âşık-ı şeydâ: Delicesine çılgın âşıkın aklı.
Meydâna kim piyâle-i sahbâ gelir gider
Ol demde akl-ı âşık-ı şeydâ gelir gider

İzzet Ali Paşa

akl-ı bâ-temkin: Tam temkinli akıl.
Âftâb-ı mey edince maşrık-ı humdan zuhûr
Akl-ı bâ-temkîn olur şîr-i vakâr-efzâ-yı berf

Benlekçi İzzet Bey

akl-ı beşer: İnsan aklı.
Esrâr-ı ehl-i sadra dahı vâkıf olmadı
Akl-ı beşer ki mevkifidir bâb-ı bahs

Hamdullah Hamdi

akl-ı bî-nasîb: Nasipsiz akıl.
Geh servet-i cihândan eder cehl-i behre-yâb
Geh lokma-i aşâdan eder akl-ı bî-nasîb

Ziyâ Paşa

akl-ı derrâk: Çabuk kavrayan akıl.
Fikr-i çâlâkine esrâr-ı kazâ nâ-mestûr
Akl-ı derrâkin âsâr-ı kadr nâ-mübhem

Nâbî

akl-ı dünyevi: Dünyaya hükmeden akıl.
Esrâr-ı nazmı şerhedemez akl-ı dünyevî
Eflâke perr ü bâl açan efkâr söylesin

Yahya Kemal

akl-ı evvel: Yaratılıştan olan akıl: Allah.
Kapladı gönlümü ser-tâ-be-kadem nûr u sürûr
Oldu levh-i dilim âyîne-i akl-ı evvel

Kâzım Paşa

akl-ı fa’âl: Yapıcı akıl: Cebrail.
Âlemin tavrında hîç âsâr-ı hikmet kalmamış
Akl-ı fa’âlin meğer hükmünde kudret kalmamış

Ziyâ Paşa

akl-ı Felâtûn: Eflâtun aklı.
Bak şu etvâr-ı galat-fehmine çerh-i dûnun
Re’y-ı Bâkıl geçiyor akl-ı Felâtûn yerine

akl-ı gûyâ: Söyleyen akıl.
Sühân-gûlar sühan-nâ-âşnâdır sırr-ı vahdette
Hamûşân-ı mahabbet söz verir mi akl-ı gûyâya

Esrar Dede

akl-ı hakîm-âne: Bilgece akıl.
Bin yaşa devlet ü ikbâl-i fahîm-ânen ile
Mülkü tedvîr ederek akl-ı hakîm-ânen ile
Şinasi akl-ı hasîf-âne: Olgun akıl gibi.
Kuvve-i akl-ı hasîf-ânesini
Eflâtun
İşitip fart-ı hasedten küpe binse şâyân
Şinâsî
akl-ı hercâyî: Kararsız, sebatsız âşık.
Hayâlî şâh-ı ışk oldum dahi bu akl-ı hercâyî
Gönül mülkine ayak basmasun muhkem yasağım var

Hayâlî Bey

akl-ı kâsid: Sürümsüz akıl.
Senin bâzâr-ı aşkında eder dellâl cân feryâd
Metâ’-ı akl-ı kâsidtir hırîdâr olmasın kimse

Ahmet Paşa

akl-ı küll: Tam akıl, Hak bilgisi.
Akl-ı küll verdin beni
Cibrîl-i ma’nâ eyledin
Bezm-i kurb-ı akdese lâyık dedim olmak bana

Fehîm (Hoca Süleyman)

akl-ı kûteh-bîn: Kısa görüşlü akıl.
Elden keştîleri sâhil-res-i semt-i necât âhir
Değildir nâ-hudâ, ey akl-ı kûteh-bîn, Hudâdır hep

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)
(nâhudâ: gemi kaptanı.)
akl-ı maâd: Geri dönüş aklı.
Kâş akl-ı maâd yerine kâş
Olsa akl-ı maâş-ı nefsânî

Fehîm (Hoca Süleyman)

akl-ı maâş: Geçim derdi düşüncesi.
Hikmetinde ben de hayrânım ki yok cem’ eylemiş
Meşreb-i irfân ile akl-ı maâşı bir yere

Nâilî

cem’ eylememiş meclis-i âlem kurulaldan
İrfân ile bir yerde, Hudâ, akl-ı maâşı

akl-ı melâmet-zedegân: Hor görülenlerin aklı.
Sâkî getir ol bâdeyi kim mevc-i cândır
Ârâm-dih-i akl-ı melâmet-zedegândır

Ziyâ Paşa

akl-ı mücerred: İlk cevher; ruh; birlik derecesi.
Etmiş olsa âsümân ger sâye-i adlin makarr
Eylese akl-ı mücerred der-geh-i lûtfun mekân

Üsküdarlı Hakkı Bey

akl-ı müstefâd: Anlaşılmış akıl, mutlak akıl.
Ol Hudâvend-i sühan-ver kim sözün fehmeylemez
Bulsa ruhsat meclis-i hâsına akl-ı müstefâd

Nef’î

akl-ı nâsût: İnsanlık aklı.
Ne bile hazret-i lâhûtu akl-ı nâsûtu
Ne göre neyyir-i a’lâyı dîde-i a’mâ

Hamdullah Hamdi

akl-ı nisâ: Kadın aklı.
Saçına bağlanıp aldanma zenânın sözüne
Sevdiğim akl-ı nisâ geh uzanır geh kısalır
Enderunlu Fâzıl
akl-ı selim: Sağduyu, insanı selâmete götüren akıl.
Şehriyâr-ı dâd-fermâ kim ulüvv-i tab’ını
İ’tirâf etmektedir hayretle her akl-ı selîm

Ziyâ Paşa

akl-ı vahy-âver: Vahiy getiren akıl.
Zîr-i tâk serde olmuş akl-ı vahy-âver nihân
Sanki eylemiş kendini gâr içrepeygam-ber nihân

Muallim Naci

akl u cünûn: Akıl ve delilik.
Akl u cünûnu, bâtıl u hakkı beyân için
Yoktur cihânda hayf ki mîzân-ı i’tidâl

Ziyâ Paşa

akl u dâniş: Akıllı ve bilgili.
Yâ Rab ya akl u dânişe feyz-i revâc ver
Yâhûd cihânda etmesin ehl-i hüner zuhûrHersekli Ârif
Hikmet
Âkıl: Akl’dan; akıllı, aklı çok olan. c. âkılân.
Aybdır âkıle şeytân beni aldattı demek
Kendi nefsimdir eden nefsimi ilka-yı fesâd

Nâbî

Kays’ı gör, Mecnûn iken, âlemde şöhret-gîrdir
Hîç seni bir kimse yâd eyler mi âk ıldir diye
Fâizî (Yirmi Sekiz Mehmet Çelebi)
Âk ıl nereden gördü bu ciddî harekâtı
Ahmak neden öğrenmedi âdâb-ı hayâtı
Mehmet Âkif
Âkıl-ı nâs: İnsanların akıllısı.
Âlemde akıllı kişinin nedreti vardır
En âkıl-ı nâsın yine bir cinneti vardır
Haydar (Ali)
Âkıl u dânâ: Akıllı ve bilgili.
Ey felek, lûtfun eğer câhil ü nâ-dâna ise
Ben dahi pek o kadar âkıl u dânâ değilim

âkılân: Âkıl’lar, akıllılar. Âk ılân tâ söz mahallin bulmadıkça söylemez
Selânikli Meşhurî
Âlemin olmuş usûlü şimdi bir tarz-ı cedîd
Çünkü ıslâhından etmiş âkılân kat’-ı ümîd

Ziyâ Paşa

Aklın eyler nakl-i esrâr-ı maânî gaybdan
Âkılân hayrân-ı hüsn-i intikâlindir senin

Muallim Naci

Derûnî
âşnâ ol, câhilân bî-gâne sansınlar
Hemân vaktin gözet sen, âkılân dîvâne sansınlar
Elif (Hasirîzâde Şeyh Mehmet)
Âkıl-âne: Akıllıca, akıllıcasına, akıllıya yakışacak surette.
Leylî saçında silsileye düşmeyen gönül
Mecnûn işin nite bile kim âkılânedir
Şeyhî
Haddini mürşid huzûrunda bilip
Âkıl-âne hep edep ile varıp

Âdile Sultan

a’kal: Âkıl’dan; daha, en, çok akıllı.
Hikem-âmûz u sühansen ü maârif-perver
Şefkat-endîşe, kerem-pîşe, dilîr ü akal

Neyleyim öyle rind-i eblehi kim
Kendi cinsinin a’kali görünür

Nef’î

Güftâr -ı muallakı lebîdin
Makbûlüdür a’kal u belîdin

Ziyâ Paşa

a’kalü’r-ricâl: Erkeklerin en akıllısı.
Rüştünle karîn olup kemâle
Tedbîr ile akalür-ricâl ol
Abdülaziz Mecdî Efendi
aklâm: Ar. 1. Kalem’ler, yazı âletleri. 2. Kâtip odaları
Re’yi bir mertebet rûşen ki yazarken vasfın
Şem’agâlibgörünürşu’le-i nevk-i aklâm

Nef’î

Gerçi kim evsâfını tahrîre olmazdı mecâl
Olsa eşcâr-ı behişt aklâm ü enhârı midâd
Yenişehirli Avni
aklâm-ı gufrân: Bağışlama kalemleri.
Bizim küfrânımız lağv olduğuna şüphe yok ancak
Onu sen cünbiş-i aklâm-ıgufrânınla kıl ilgâ

Nâbî

aklâm-ı sitte: Altı türlü olarak kabul edilen yazı.
Vasfını gülün zer-endûd ile tâk-ı çarha
Böyle tahrîr eder şimdi ricâl-i aklâm
Hâzık
akm, akâmet: Ar. Kısırlık.
âkım: Kısır, verimsiz.
Ben ol zerk ehline âkım ki zühdün arz edip halka
Keser yinini vü kesmez elini meyl-i dünyâdan

Hamdullah Hamdi

En âmâde ve mün’im
Bir fıtrata makrûn iken, aç âtıl ü âkım

Tevfik Fikret

akim: Kısır, hiçbir şey yetişmeyen toprak. mec. neticesiz, faydasız. c. ukamâ.
Ne ola eşkâl-i kıyâsât-ı umûr olsa akîm
Âlemin suğra vü kübrâsında nisbet kalmamış

Nâbî

Hep akîm ola mevâlîd-i selâs-i âlem
Ne nebât ola ne ma’den ne de hayvân olsun
Enderunlu Fâzıl
akrabâ, akribâ: Ar. karîb’ler, yakın alâkaya dâhil olanlar.
Tama’sız âdemin halk-ı cihân hep akribâsıdır
Erzurumlu İbrahim Hakkı
Vefâsız akrabânın âşinâdan farkı var yoktur

akrân: Ar. Karin’ler, eş ve benzeri olanlar, yaşıtlar:
Nice üstâd-ı sühan-güstere oldum gâlib
Ki bulunmaz arasan her birinin akrânı

Nef’î

Riyâ sözlerine karnımız toktur
Gerçi mahbûblukta akrânınyoktur
Dertli
Hem-râh olamaz onunla yârân
Şeh-bâz ile sa’ve olmaz akrân

Ziyâ Paşa

akreb: Ar. 1. Zehirli ve tehlikeli hayvancık. 2. Saatin kısa ibresi. 3. ast.
Kuzey yarımkürede görülen büyük burç ismi.
Çerb ü şîrîn olma halka, lokma-veş yerler seni
Telh-güftâr olma zîrâ akreb eylerler seni
Câmî (İstanbullu Mehmet)
Kej-düm-nihâd olanlara ikbâl eder bu çarh
Ahkâm-ı vakti, bak sâate, akrebindedir
Sâlim (Trabzonlu)
Abestir cây-ı dûru gösterirse dûr-bîn akreb
Hayâle menzil-i maksûdu almakla yakın olmaz

Belîğ

Velî tiryâk ile bir idi ol leb
Hemân bîhûş oldu mâr u akreb
Zâtî
aks, akis: Ar. 1. Bir nesnenin önünü
ardına ve altını üstüne getirmek. 2. Zıd, hilâf. ters. 3. ed. Bir mısraın veya bir cümlenin altını üstüne getirmekle bir başka cümle veya mısra olması. c. ukûs. “bâb “ ın aksi yine “bâb” olur.
Olsun ko Nazîm ey gül ey gül ko Nazîm olsun
Her dem gülüne bülbül bülbül gülüne her dem
Nazîm (Yahyâ)
İç ol sâkî elinden kim yanağı aksi câm içre
Düşer gül-reng olur bâde utanır lâle-zâr andan
Ahmed-ı Dâî
aks-i ârız-ı dil-dâr: Gönül çalan sevgilinin yanağının aksi.
Meclisler içre gül gibi beşşâş olur şarâb
Giydirse aks-i ârız-ı dil-dâr al ona
Necâtî Bey
aks-i âyine: Aynanın yansıması.
Hurşîd-i aks-i âyine-i rûy-ı Mustafâ’sın
Selîmî (Yavuz Sultan Selim I)
aks-i berg-i bîd: Söğüt yaprağının aksi.
Su Arızında hat göricek düşdi hançere
Etti kıyâs onu gören aks-i berg-i bîd

Hayâlî Bey

aks-i cân-rübâ: Gönül kapan (sevgilinin)‘ın aksi.
Tekrîr ederdi sem’-i hayâlime bî-mesîl
Bir aks-i cân-rübâ

Tevfik Fikret

aks-i çerh-i devvâr: Dönen feleğin aksi.
Sanır girdâb-ı pîç-â-pîç deryâ-yı maânîdir
Gören mir’ât-ı endîşemde aks-i çerh-i devpân

Nef’î

aks-i daVâ-yı vücûd: Var olan davanın aksi.
Aks-i daaâ-yı vücûd eyler ise ey Nâbî
Mahfil-i âyînede rû-be-hem olmaz da ne olur

Nâbî

aks-i dehân: Ağzının aksi.
Görüp aks-i dehânın rûh-ı galat-bînim
Temâşâya seni bir rahne sandı iştiyâkından

Belîğ

aks-i dendân: Dişlerin aksi.
Hâllerşekker lebinde noktalardır hüsrevâ
Aks-i dendânın oluptur gûyiyâ derndârneler
Hanmî aks-i eşkâl-i felek: Gök şekillerinin aksi.
Zemîn-i âsumân olmuş sanır seyreyleyen onu
Olunca aks-i eşkâl-i felek ferşinde manzûru

Nef’î

aks-i girye-veş: Ağlama şeklinin aksi.
Söndü göllerde aks-igirye-veşi
Gecenin avdet-i sükûnuyle

Ahmet Hâşim

aks-i günbed-i hadrâ: Yeşil kümbetin aksi.
Sebz ü hurrem bir fezâ mı her kenâr-ı cûy-bâr
Ya miyân-ı cûda aks-i günbed-i hazrâ mıdır

Nef’î

aks-i Hûrşîd-i pür-envâr: Işıkla dolu güneşin aksi.
Sanur tamga-i zerrînden gören bir mâ’-i hârâda
Meyân-ı âba düşmüş aks-ı Hûrşîd-i pür-envârı

Nef’î

aks-i hurûş: Coşkunluğun aksi.
Başka ses yok, bütün eb’âdı sükûn-perver-leyl
Hep onun aks-i hurûşuylegarîk-ı vâveyl!

Tevfik Fikret

aks-i huşk: Kuru görüntü.
Aks-i huşkiyle ben âyîne gibi hursendim
Ben ne hâkim ki açam
Yûsuf’a âgûş-ı çehim

Nâbî

aks-i hüsn: Güzelliğin aksi.
Ya aks-i hüsnün ile oldu reşk-i çeşm-i mihr
Ya âftâbla pür oldu âf-tâbe-i dil

Fehîm (Hoca Süleyman)

aks-i izâr: Yanağın aksi.
Cem etdi âb u âteşi aks-i izâr-ıla
Nakş-ı nigârda hele sihr eyler âyîne
Rızâyî
aks-i izâr-ı al: Kırmızı yanağın aksi.
Aldı gül-zâr içre su aks-i izâr-ı alini
Çekti güller sûretin manzûr edip timsâlini

Fuzûlî

aks-i izâr-ı sâkî: Sâkinin yanağının aksi.
Bâkî şafakda mihr-i münvver sanır gören
Aks-i izâr-ı sâkiyi câm-ı şarâbda
Bâkî
aks-i kadd: Boyun aksi.
Aks-i kaddünle gören dâireyi âyîneyi
Der meh-i bedrdir engüşt-i nübûbetden şak

Fuzûlî

aks-i kaziyye: Meselenin aksi.
Bize derlerdi vakt-i mâzîde
Senden ednâya bak da şükreyle
Şimdi aks-i kaziyyedir âlem
Senden a’lâya bak da şükreyle
Ârif
aksi-i kubbe: Kubbe aksi.
Nedir o kasr-ı muallâ kenâr-ı deryâda
Ki aks-i kubbesi olmuş nazîre-i gerdûn

Nef’î

aks-i la’l-i tebhâle: Uçuklayan dudağın yansıması.
Pür-cûş aks-i la’l-i tebhâle dârın olsun
Her sunduğun kadehte sâkî habâb göster

Nâilî

aks-i leb: Dudağın aksi.
Cem komadı elinde içti müdâm câmı
Aks-i lebin görelden
Câm-ı cihân-nümâda
Bâkî
aks-i meh-i nev: Yeni ayın yansıması.
Tavktır aks-i meh-i nev al tûtîdirşarâb
Ona bir rengîn kafestir iy lebişekker kadeh
Enverî
aks-i mihr-i tâbân: Parlak güneşin aksi.
Ya katre katre şeb-nem ya kıt’a kıt’a elmas
Ya aks-i mihr-i tâbân ya nûr-ı feyz-ı Bârî

Ziyâ Paşa

aks-i mir’ât: Aynanın aksi.
Arız oldu gönlüme yüzün göricek ıztırâb
Aks-i mirâtından ol su üzre gûyâ düştü tâb

İbni Kemâl

aks-i müjgân: Kirpiğin aksi.
Çetr-i işrettir şarâbın her habâbı sâkîyâ
Aks-i müjgânın onun müşgîn tmâhı sâkîyâ
Cinânî
aks-i mülevven: Renkli yansıma.
Bir aks-i mülevvendir anunçün
Arzın bana ahcâr u nebâtı

Ahmet Hâşim

aks-i nakş-hasir: Donuklaşmış güzelliğin aksi.
Ten-i bürehne-i âşıkta aks-i nakş-ı hasîr
Olur şehen-şeh-i aşka kafesli şâh-nişîn

Nâbî

aks-i nücûm: Yıldızların aksi.
Aks-i nücûmı eşk-i revânumda seyr eden
Sandı hazân varakların ırmağa saldılar

Hayâlî Bey

aks-i pertev-i hâver: Gün doğusunun parlaklığının aksi.
Her kaçan gönlüme fikr-i ârız-ı dil-ber düşer
Gûyiyâ mir’âta aks-i pertev-i hâver düşer
Bâkî
aks-i rikâb-ı Ahmed: Ahmed’in üzengisinin aksi.
Ay ile gün felekte aks-i rikâb-ı Ahmed
Bunca şeref melekte ihsân-ı bâb-ı Ahmed

Hamdullah Hamdi

aks-i ruh: Yanağın yansıması.
Aks-i ruhunla eyle âyîneyi münevver
Agûş-ı mehde rahşân bir âfitâb göster
Vecdî
aks-i ruh-ı rengin: Renkli yanağın aksi.
Her taraftan berf uran aks-i ruh-ı rengînidir
Sanmanız kim câmesin al eylemiş ol mû-miyân
cinânî
aks-i ruhsâr: Yanağın aksi.
Aks-i ruhsârınla mir’ât-ı Sikender dediler
Ben Halîl’im âteş-ı Nemrûd derdim bâdeye

Şeyhülislâm Yahyâ

aks-i rûy-ı tâbân: (Sevgilinin)
Parlak yüzünün aksi.
Görür âyîne-i sâgarda aks-i rûy-ı tâbânın
Onun içinşeh-levendim içse çâk eyler girîbânın
Hâletî (Azmizâde)
aks-i savlet: Saldırının aksi.
Derin gurrende aks-i savletiyle ra’d-i hevl-âver
Kımıldar bir siyâh ejder gibi âgûş-ı vâdîde

Tevfik Fikret

aks-i serv: Servi aksi.
Yelde berg-i lâle teg temkîn-i dâniş bî-sebât
Suda aks-i serv teg te’sîr-i devlet vâj-gûn

Fuzûlî

aks-i te’sîr-i sacdı: Ses tesirinin aksi.
Teâküs etmese şevk-i tecellî inlemez diller
Hurûşu hep cibâlin aks-i te’sîr-i sadâdandır
Nevres-ı Kadîm
aks-i tire: Kara bakışların aksi.
Şarâb-ı nâba lutf et muhtesib kahr ile çok bakma
Mükedder kılma aks-i tîreden câm-ı musaffâyı

Fuzûlî

aks-i zişt: Çirkin akis.
Pâk tabân eser-i hâdise-igam tutmaz
Aks-i zişt, âyînede dâg-ı derûn olmaz hîç
Recâizâde
Mahmut
Ekrem
ukûs: Akisler.
Şu pâre pâre bulutlar ki gökte sâirdir
Ukûsu makberdir bin mezârı şâirdir

Kemalzâde Ekrem Bey

ukûs-ı vahşet: Vahşet akisleri.
Zer-i nücûmu ile nakş oldu pâyımın eseri
Ukûs-ı vahşeti ta’kîbe koştuğum gecede
ahmet Hâşim
Âkis: Akseden, yansıyan ses veya renk.
Tutar cenânımı bin levha-i bülend-i cihân
Olur revânıma âkis şafak şafak elvân

Kemalzâde Ekrem Bey

Akis şeb-ânesindeki çeng ü çingâneler
Feryâd-ı âşık-âneye benzer terâneler

Abdülhak Hâmit

aks-endâz: Çarpıp duran.
Gâh aks-endâz olur âyîne-i hâtırda şevk
Bir sadâdır kim
Bebek sâhil-serâyından gelir

Yahya Kemal

Böyle aks-endâz olursa sûretin âyîneye
Seyf-igayretle mukarrerdir dü-nîm olmak bana
yenişehirli Avni
aksâ: Ar. Çok uzak ve nihâyette, en uçta olan.
Tuttuğum râh-ı taleb ümmîd sahrâsındadır
Çeşm-i isti’câlim ol sahrânın aksâsındadır

Muallim Naci

aksâ-yı deşt-i lâ-mekîn: Mekânsız çölün sonu.
Revzeninden görinür aksâ-yı deşt-ı M-imkârn
Hakkı aksâ-yı refah: Refahın son basamağı.
Bu sîmâ-yı neşâtın, işte aksâ-yı refahınla
Bütün bir ser-güzeşt-i inkisâr ağlar nigâhında

Tevfik Fikret

aksâ-yı şeb: Gecenin sonu.
Aksâ-yı şebde zulmeti çâk eyleyen şafak
Bir yer görür mü çâk-i girîbân edilmedik

Yahya Kemal

aksâm: Ar. Kısım’lar, parçalar, cüz’ler, bölükler.
aksâm-ı fazl-ı nâ-mahsûr: Sönmeyen fazilet parçaları.
Zamîr-i câhına envâ-ı dâniş ü irfân
A’lâ kadrine aksâm-ı fazl-ı nâ-mahsûr

Nâbî

akser: Ar. Kasîr’den; daha, en, pek kısa.
Gam-ıgîsûn ile âşüfte değil ger sünbül
Ne için böyleperîşân olur akser sünbül
Bâkî
aktâb: Ar. Kutb’lar, azizler, ulular, seyyidler.
Görmedi zât-ı şerîfingibi kutb-ı ma’rifet
Bunca yıllardur döner bu çarh aktâb üstine

İbni Kemâl

Rûh-ı ashâb-ı kirâmıyla
Resûl-ı Medenî
Kutb-ı aktâb-ı izâmıyla Üveyse’l
Karenî
Yahyâ Bey
(Taşlıcalı)
aktâb-ı evâil ü evâhir: Önce ve sonraki ulular.
Nâ-gâh bulundu anda hâzır
Aktâb-ı evâil ü evâhir

Nâbî

akûr: Ar. Azgın, ısıran, kuduz.
Hâtır-ı yâra tokunmuş kakmış ol it rakîb
Kakıyıp taş talasa kelb-i akûr olmaz acîb

Hamdullah Hamdi

Zillet, üstünde bir cilâ-yı gurûr
Dâimâ aç bir ihtiyâc-ı akûr

Tevfik Fikret

akvâ: Ar. Kavî’den; daha, pek kavî, kuvvetli.
Takın bu seyfin akvâsın cihâdü’l-ekberi anla
Hicâb-ı mâ-siva’llâha fenâ verip kırarsan gel

Ümmî Sinan

akvâ-yı mühimmât-ı fünûn: Fenlerin en önemli güçlüleri.
Tıptır akvâ-yı mühimmât-ı fünûn
Onu münkir değil illâ mecnûn

Nâbî

akvâl: Ar. Kavil’ler, sözler, kelâmlar, lâkırdılar: Dinleme öyle kerîh akvâli
Uğrasın başına sû’-i hâli

Sünbulzâde Vehbi

akvâl-i kibâr: Büyüklerin sözleri.
Te’vîle tevaffuk eden akvâl-i kibârı
Zâhirde koyu etmeyesin bâtını zâil
Sâmî
akvâl-i sadâkat: Sadakat sözleri.
Akl-ı evvel gibi ef’âl-i metânette mesel
Subh-ı sânigibi akvâl-i sadâkatte alem

Nef’î

akvâm: Ar. Kavim’ler, milletler, halklar, topluluklar
Sâir akvâma meyli akmaz
Kıbtî kıbtîliğin bırakmaz

Bu şehriyâr değil miydi hâdimü’l-haremeyn
Metâ’-ı cümle-i akvâm iken o zî-kudret

Abdülhak Hâmit

Birbirinden müteferrik bu kadar akvâmı
Aynı milliyyetin altında tutan
İslâm’ı

Mehmet Akif

akvâm-ı beşer: İnsan kavimleri.
Eski dünyâ, yeni dünyâ bütün akvâm-ı beşer
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi hakîkat, mahşer

Mehmet Akif

akvâm-ı cihân: Cihan kavimleri.
Dendânlarını dest-i kazâ eyledi ihrâc
Akvâm-ı cihân gördü nedir gâye-i târâc

Abdülhak Hâmit

akvâm-ı İslâm: İslâm kavimleri.
Sezâ mı kûşe-i halvette kalsın böyle allâme
Hakîkat söylerim: Olsun tüfû!
Akvâm-ı İslâm’a
Hâdî
Abdüsselimzâde al: al, kırmızı. (Farsça kurala göre tamlamalar yapar.)
Nedir ol ârız-ı al ü nedir ol çeşm-i siyâh

Fehîm (Hoca Süleyman)

Sancak o reng-i al ile fecr-i ezelgibi

Tevfik Fikret

Haddeden geçmiş nezâket yâl ü bâl olmuş sana
Mey süzülmüş şîşeden ruhsâr-ı al olmuş sana
Nedîm
Nedir ol gül gibi ruhsâre-i al
Verd-i ra’nâ ise de âlü’l-âl

Üsküdarlı Hakkı Bey

Âl: Ar. 1. Aile, ehl ü iyâl. 2. Sülâle. 3. Evlât.
âl-i Cengiz oyunu: Cengiz sülâlesinin oyunu.
Dilimize “alicengiz” olarak girmiştir.
Alına (1) vermişem gönül âli(2) çoğ âle (3) düşmesin
Yanağının kızıl gülü üstüne âle düşmesin
Nesimî (l. kırmızı. 2. âile. 3. hîle.)
Yezîd’in âline ensârına a’vânına dâim
Hemîşe sad hezârân la’net eyle cânına dâim

Behiştî

âl-i mutahhar: Temiz soy.
Hudâ râzıdır elbet mahremân-ı bezm-i feyzinden
Kimi âl-i mutahhardır kimi ashâb-ı Rıdvândır

Namık Kemâl

Âl-i Abâ: Peygamberimizin yakınları: kızı
Hz. Fâtıma, Hz. Ali, torunları
Hz. Hasan ve
Hüseyin’den meydana gelen âilesi.
Kur’ân tilâvetiyle müselmânlık olsa ger
Al-ı Yezîd’in
Al-ı Abâ’dan ne farkı var
Feyzî (Muallim)
Şefaâtinle bekâm et bu abd-i âsîyi
Be-hakk-ı Al-ı Abâ mefhar-i abâ-yı vücûd
Nevres-ı Kadîm
Âl-i Abbâs: Emevîlerden sonra 749-1258 yılları arasında hüküm süren
Abbâsî sülâlesi.
Âl-i Beyt: Ehl-ı Beyt.
Al-ı Beytin aşkına söndür bu nâr-ı hasreti

Keçecizade İzzet Molla

Âl-i İmrân: Hz. Musa, Hz. Harun peygamber ve
Hz. İsâ’nın soyuna bu ad verilir.
Çünkü her üçünün de babasının adı
İmrân’dır.
Kur’an-ı Kerîm’deki 3 numaralı sûrenin ismidir.
Şu’le-i haddin tırâş ile fürûzân oldu ki
Al-ı İmrân’dır çerâgı nâr-ı Musa’dan yakar
Aşkî
Âl-i Resûl: Hz. Muhammed’in sülâlesi.
Al-ı Resûl’e
Hamdî ihânet edenleri
Recm eyle seng-i la’netin ile Hudâ-y-için

Hamdullah Hamdi

âl: Ar. 1. Düzen, hile, mekr. 2. mec. serap, hayal.
Aklım aldın eyperî bilmem ne âl ettin bana
Vasfî
Göstermedi yüzin bize ol gonca bir zemân
Sonra açıldı vechini bildik ki âl imiş

Şeyhülislâm Yahyâ

Yanağı al, kendi âl, işi âl Beyânında lisân-ı nâtıka lâl
Taşlıcalı Yahyâ
Âl: Ar. Bülent, yüksek, yüce.
âlü’l-âl: Yükseğin yükseği.
Farsçası: bâlâterîn’dir.
Hilkat ahvâli, hayât efâli
Hâlik’ın hikmeti âlü’l-âli
İsmail
Safâ a’lâ: Ar. 1. Çok yüce ve yüksek olan.
Çok değerli ve itibarlı olan.
Bu âlem-i fânîde ne mîr ü ne gedâyız
A’lâlara a’lâlanırız pest ile pestiz

Bağdatlı Rûhî

Ermedi ser-menzil-i ümmîde
Cevrî tîr-i âh
Geçti ammâ nüh-felekten, arş-ı a’lâdan bile

Cevrî (İbrahim Çelebi)

Yâd edip lutf-ı cemîlin der zebân-ı rûzgâr
Bundan a’lâ bir hayât-ı câvidân olmaz bana

Ziya Paşa

alâ: Ar. 1. Yükseklik, yücelik, irtifa. 2. Alî olsun anlamında duâ.
Yâ Rab bu ne izzet ü alâdır
Yâ Rab ne kemâl ü kibriyâdır

Ziyâ Paşa

alâ-yı Hak: Hakkın yüceliği.
Odur pertev-i âlem-ârâ-yı Hak Budur işte a’lâ-yı alâ-yı Hak Muallim Nâci
alâ: Ar. 1. Harf-i cer, üzere. 2. İle. 3. Göre.
ale’l-acele: Çarçabuk, acele ile.
Uykudan şişmiş gözler, ale’l-acele kurulanmış rutûbetli yüzler
Cenap Şahabeddin.
ale’d-devâm: Devam üzre.
Bir mevci hisse vermek için şekl-i irtisâm
Seyreylerim bu levhayı artık ale’d-devâm

Tevfik Fikret

ale’l-âde: Adet olduğu üzere.
Evet, bu levhayı seyreylerim hayâlimde
Hayât-ı aşka ale’l-âde bir misâl olarak

Tevfik Fikret

ale’l-husûs: Hele, husûsiyle, bilhassa.
Aled-husûs ki bu bende-i kerem-dîden
Bu çâkerin bu kemînen bu abdi zâr ü nizâr
Nedîm
Neden ki kâmil ü nâkısıyârı fark etmez
Aled-husus mihekk-i ricâldir mansıb
Alî (Ali Efendi)
ale’l-amyâ, ale’l-ımyâ: Körükörüne, görmeden.
Aled-amyâ çizerler her eserden bir takım şeyler
Azîzim sanma kim ancak sizin
Divânı çizmişler
eşref
ale’l-fevr: Çabuk, acele ile.
Ayb-ı fukarâ eder ale’l-fevr zuhûr
Mestûr kalır haylî zemân ayb-ı kibâr

Nâbî

ale’l-ıtlâk: Umumiyetle, genel olarak, mutlaka.
Ne istikbâle ne cem’iyyet-i ârâya tâbidir
Aled-ıtlâk ahâli devlet-i dünyâya tâbidir
Yenişehirli Avni.
Ne âbîyim ne hâkîyim ne nârî ne hevâîyim
Aled-ıtlâk bir nûrum müberrâyım anâsırdan
Esrâr dede
ale’l-icmâl: Toplu olarak, topluca.
Sahâyif olsa felekler nihâl-ı Sidre kalem
Yazılmaya keremi defteri ale’l-icmâl
Bâkî
ale’s-sabâh: Sabahleyin, erkenden.
Ale’s-sabâh ki bânû-yu mihri ferrûh-fâl
Kenâr-ı târemi mînâdan etti arz-ı cemâl
Nedîm
Ale’s-sabâh cihân halkı kâr ü bâra gider
Belâ-keşân muhabbet de kûy-ı yâre gider

Fehîm (Hoca Süleyman)

âlâ’: Ar. 1. Ely’ler, ihsanlar, nimetler.
Tekliği kullanılmaz: 2. Ulular, büyükler.
âlâ-yı adem: Yokluk ihsanları.
Öyle muhtâc-ı tenâvül müdür âlâ-yı adem

Akif Paşa
.
âlâ-yı Hak: Hakkın nimetleri.
Odur pertev-i âlem-ârâ-yı Hak Budur işte alâ-yı âlâ-yı Hak
Muallim Nâci alâik: bk. alâka.
alâim: bk. alâmet.
alak, alek: Ar. 1. Kan pıhtısı. 2. Sülük.
İçsin ko hûn-i mâl-i harâmı alek gibi Zâlim tasavvur etmez ise imtilâsını

Nâbî

alâka: Ar. 1. İlişik, rabıta, taalluk, münasebet. 2. Aşk, muhabbet, gönül bağlanması. c. alâik.
Alâka eylemek aşk-ı Hudâ’dangayri zâiddir
Cemâl-ı Lâ-yezâle âşkım Allah şâhiddir
Valehî
Ettim güzeller içre alâka efendime
Sad âferîn tabîat-i dil-ber-pesendime
şeyhülislâm Mehmet
Şerîf
alâka-i cinsiyyet: Cinsiyet alâkası.
Olmaz idi miyân-ı leîmanda imtizâc
Mâbeynde alâka-i cinsiyyet olmasa

Nâbî

alâka-i dil: Gönül alâkası.
Gönül karâr edemez görmeyince ruhsârın
Alâka-i dilimiz ârızîdir ey gül-i ter

Nâbî

Şâirleriz alâka-i dildir kelâmımız
Yek rişte üzredir güher-i intizarımız

Şeyh Galip

Nazar olunsa velî dîde-i hakîkatle
Alâka-i dil ü cân olmaya sezâ nesi var

Ziyâ Paşa

alâik: Alâka’lar, ilişkiler, muhabbetler.
Aşık ol ammâ alâikden berî et gönlünü
Ne ham-ı gîsuya meftûn, ne esîr-i gabgab ol

Nef’î

Alâikten mücerred ol ki erkân-ı tarîkatte
Kalender olmasa kişi kazırlar onu defterdern
Tâliî
Ben esîr-i aşkıyım sultânı hürriyet
Kemâl
Alemi yek-ser alâikten ser-âzâd etse de

Namık Kemâl

alâik-i bûd u nebûd: Varlık ve yoklukla ilgilenme.
İdrâk eden netâic-i ahvâl-i âlemi
Vâreste-i alâik-i bûd u nebûd olur

Hersekli Arif Hikmet

a’lâm: bk. alem.
âlâm: Ar. Elem’ler, kederler, dertler.
Yok derdine bir çâre eder mîr ü gedâdan
Sen çektiğin âlâmı gerek sakla gerek de

Bağdatlı Rûhî

Kubbe, dalmış düşünür baş başa âlâmiyle
Cebhe, kalkar uzanır altın elif-lâmıyle

Midhat Cemal Kuntay

âlâm-ı benî: İnsanoğlunun elemleri.
İnsan ona derler ki ede kalb-i rakîki
Alâm-ı benî nev’i ile kesb-i melâl et

Ziyâ Paşa

âlâm-ı dünyâ: Dünya sıkıntıları.
Cihânda rind olur uğratmayıp âlâm-ı dünyâyı
Muvâfik yâr ile bir kûşede def’-i gumûm eyler

Şeyhülislâm Yahyâ

âlâm-ı fikr: Fikrin elemleri.
Ne sen
Ne ben
Ne de âlâm-ı fikre bir mersâ
Olan bu mâî deniz
Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz

Ahmet Hâşim

Âlâm-ı kalb: Kalp sıkıntıları.
Dest-i nigâh-ı nâzına hançer sunar hemân
Alâm-ı kalbi şerha eğer ruhsat istesem
Halil
Nihat Bey
Âlâm-ı sem’: Duyulan elemler.
Esvât-ı arza karşı sen etmiştin
Ftiyâd
Bess ü şikâyet etmeyi âlâm-ı sem’den
Cenap Şahabeddin
Âlâm u ekdâr: Elemler ve kederler.
Oldu şâdân dostân-ı mülk ü millet vaktidir
Garka-ı âlâm u ekdâr olsun a’dâ-yı mehîn

Ziyâ Paşa

Âlâm u mihnet: Sıkıntı ve keder.
Diye sükkân-ı semâ işbu duâya âmin
Kalb-i pâki ola âlâm u mihnetten emîn (Sultanzâde)
Mehmet
Dâniş
alâmet: Ar. Nişan, iz, işaret. c. alâmât, alâim.
Ref oldu alâme-i selâmet
Fevtine göründü çok aMmet

Fuzûlî

Çün Muhammed gelmesi oldu yakın
Çok alâmetler belirdi gelmedin
Süleyman Çelebi (Mevlid)
Nâme-i hattında hâlin düşse gâyet ber-kenâr
Ne ola kim mektûbda olur alâmet ber-kenâr

İbni Kemâl

alâmet-i âciz: Acze düşüren işaret.
Ekûl-i lokma-i târâctır allâme-i âciz
Harîs-i lezzet-i güllâctır alâmet-i âciz

Sürûrî

alâmet-i hüsn-i rızâ: Razı olma güzelliğinin işareti.
Hâhiş-ger-i visâl niçin cür’et eylesin
Çîn-i cebîn alâmet-i hüsn-i rızâ değil

Nâbî

alâmet-i te’kîd: Güçlendirme işareti.
Halka sirâyet eyledi âsâr-ı inbisât
İmsâke hîç alâmet-i te’kîd kalmadı

Nâbî

alâmât: Alâmetler, işaretler.
Halkı medhûş eylemiş hâb-ı şeb-i tûl-i emel
Subh tahkîk-i alâmâtına bir bîdâr yok

Fuzûlî

alâim: Alâmet’ler, nişanlar. Alâimi semâ’, alâim-i semâ: Yağmurlu günlerde gökte kavis şeklinde görülen rengârenk işaret ki şimşek ışıkları, yağmur damlaları ile birleşmesinin yüklenmesinden ortaya çıkar.
En nazlı hatlarında huşûnet alâimi

Tevfik Fikret

âlât: bk. âlet.
âlây: Alay, bölük.
Farsça tamlamalar yapar. âlây-ı cedîd: Yeni bölük.
Oldu tertîb bir âlây-ı cedîd

Nâbî

âlâyiş: Far. 1. Bulaşış, bulaşma. 2. Tantana, haşmet. 3. Fısk u fücur, pislik, murdarlık.
Kalbimi pâk eyledi âlâyişinden âlemin
Ne ola ben dil-teşne dersem ârız-ı dil-dâre su

Hayâlî Bey

Libâs-ı nev-be-nevle ey olan âlâyişe mâil
Kemâlinden haber ver kimse senden ihtişâm almaz

Koca Râgıp Paşa

Cihân âlâyişinden dest-şûy ol râhat istersen
Kanâat dâmenin elden bırakma devlet istersen

Koca Râgıp Paşa

âlâyiş -i çirk-i dünyâ: Dünyanın kirli gösterişi.
Hoş gelir ehline âlâyiş-i çirk-i dünyâ
Câme-âlûdeliği zînetidir bakkâlın

Sâbit

âlâyiş-i dünyâ: Dünya tantanası.
Alâyiş-i dünyâdan el çekmeğe niyyet var
Yakında adem derler bir şehre azîmet var
Bâkî
Gelmez dil-i dânâsına âlâyiş-i dünyâ
Yek-müşt gubâr ola mı deryâ-yı mükedder
Rızâyî
âlâyiş-i elfâz: Sözlerin gösterişi.
Alâyiş-i elfâzı zarâfet sanma
Alemde sükût-veş tazarruf yoktur

Nâbî

âlâyiş-i evhâm u zunûn: Zan ve evhamlar tantanası.
Matla’-ı subh yakîndur dil-i pâkim olsa
Ne ola vâreste-i âlâyiş-i evhâm u zunûn
Münîf
âlâyiş-i gam: Gam gösterişi.
Biz senin sûziş-i aşkın ile âteş-nâkiz
Yanmışız na’l olup âlâyiş-i gamdan pâkiz
Sultan
İbrahim
âlâyiş-i mezâk-ı cihân: Cihanın lezzet gösterişi
Alâyiş-i mezâk-ı cihân gûnegûnedir
Kimine zerde kimine kurs-ı zer lezîz
Hâtem (Akovalı zâde Ahmet)
Âlâyiş-i zemâne: Zamanın gösterişi.
Akıl cihândan el yusa ey dil aceb midir
Alâyiş-i zemâneden ol demde pâk olur

Şeyhülislâm Yahyâ

a’lem: Ar. İlm’den; çok alîm, çok bilen ve bilgili olan.
Teleb-i ilme çalış ol a’lem
Farzdır dedi
Resûl-ı Ekrem

Nâbî

Denilmez hüsn-i ta’bîr-i beyânı
Lisânü’l-gaybdur Allahü a’lem

Nef’î

Kadîr ü Muktedir ü Kadir ü Mukadder dahi
Alîm ü Alim ü Allâm ü A’lem ü A’lâ

Fuzûlî

Kadîr ü Muktedir ü Kadîr ü Mukaddir ü Hayy
Alîm-i âlem ü Allâm ü A’lem ü A’lâ
Hayrî (Viranşehirli Reisülküttâb Mehmet)
a’lem-i adîm: Yok olmayanı en iyi bilen.
Özgesin Allah bilir yoktur gümân
Ki oldur
Allâm-ıgayb u a’lem-i adîm
türk Firdevsîsi
Âlem: Ar. 1. Bütün yaratılmışların yeri, dünya, cihan. 2. Eğlence meclisi ve sarhoşluk hâli.
Husûsî hâllere mahsus durum. c. âlemin, allemûn, avâlîm
Alem-ı Ceberût, Alem-ı Melekût, AlemFl
Emvât, Alemi’l
Ulvî
: Kâinâtta özel olarak yaratılmış mesken ve yerler olarak dünyadan hariç bir âlemin isimleridir.
Alem-ı Süflî, Alem-ı Nâsût, Alem-ı Sûriyy, Alem-ı Şehâdet de meskenimiz olan dünyanın isimleridir.
Alem-ı Gayb, Alem-ı Ervâh da insanın görünen beş duyusuyla hissedilmeyen cin, melâike ve ruhlara mahsus olan âlemin isimleridir.
Alem-ı Misâl, Alem-ı Ma’nâ, Alem-ı Menâm ve
Alem-ı Hâb da rüyadır ki uykuda görünür.
Gönül!
Ağyâr için incinme yâre
Gül olmaz bâg-ı âlemde dikensiz
Neylî
Değildir hâl-ı âlem bir karârda gam yeme ey dil
Bu bâzâra gelen geh sûd eder gâhî ziyân eyler
Hâşimî
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen
şeyh Galip
Âlem-i âb: Su eğlencesi.
Sâkî gül ü mül mevsimi bir hoş-deme benzer
Bu âlem-i âb âb-ı ruh-ı âleme benzer
Mezâkî
Gidelim
Göksü’ya bir âlem-i âb eyleyelim
Ol kadeh-kâr güzeli, yâr olarak peyleyelim
Lavtacı
Hristo Efendi
Âlem-i aceb-efzâ: Şaşkınlık artıran dünya.
Bu âlem-i aceb-efzâ acîb âlemdir
Ukûlün anda bedîhîsi ayn-ı mübhemdir

Ziyâ Paşa

âlem-i anâsır: Unsurlar dünyası.
Keşfet nikâbını yeri göğü münevver et
Bu âlem-i anâsırı firdevs-i enver et

Zeynep (Zeynünnisa Hanım)

âlem-i âsûdegi: Rahat, hazırlanmış âlem.
Değildir âlem-i âsûdegî hengâme-i âlem
Cihânda herkesi bir gûne derde mübtelâ buldum
Hersekli Ârif
Hikmet
Âlem-i aşk: Aşk âlemi.
Bâdenin vardır humârı âlem-i aşkın gamı
Her safânın bir gamı var her gamın bir âlemi
Ulvî (Bursalı Hüseyin)
âlem-i bâlâ: Yüce, yüksek âlem.
Suna dahl etmek olur sânia isnâd-ı kusûr
Dehre ta’n etme ki söz âlem-i bâlâya çıkar
Nihâlî (İbrahim)
âlem-i berr: Karaya ait topraklar.
Alem-i berri koyup bahr havâsında yelen
Bû Alî ise onun aklına idrâkine yuf

Ali Çelebi (Turnacıbaşızâde Yetim)

âlem-i beşer: İnsanlık âlemi.
Sanki nefretle âlem-i beşere
Felek-ârâ-yı irtihâl olmuş

Abdülhak Hâmit

âlem-i berzah: Ölülerin ruhlarının kıyamete kadar bulunacakları âlem.
Vasfını rûh-ı Felâtûn gûş edip olmakdadır
Alem-i berzahda hâlâ şerm-sâr rûzigâr

Âkif Paşa

âlem-i bi-sûd: Faydasız, fayda sağlamayan âlem.
Sağlarla dolu makberedir âlem-i bî-sûd

Kemalzâde Ekrem Bey

âlem-i cân: Can âlemi, maddeden kurtulup manaya eren ruhların âlemi.
Biz mest-i mey-i mey-gede-i âlem-i cânız
Ser-halka-i cem’iyyet-ipeymâne-keşânız

Bağdatlı Rûhî

âlem-i cev: Arpa âlemi.
Şol kadar eyledi pervâz dil-i mürg bülende
Gözüne dane-i hardalca gelir âlem-i cev

Hayâlî Bey

Âlem-i diğer: Diğer âlem.
Meclis-i keyf-i arak âlem-i diğer etti
Rûy-ı mînâmıza aks eyledi hattâ mînû

Esrar Dede

Âlem-i dünyâ: Dünya âlemi.
Mesnevî-i ma’nevî-ı Mevlevî midir, yâhûd
Alem-i i’câzdan bir âyet-i uzmâ mıdır

Yenişehirli Avnî

âlem-i ekvân: Varlıklar âlemi.
Bir âlem-i hâr-ı hâra düştüm
Bir bildiğim diyâra düştüm
Recaizade Ekrem
âlem-i encüm: Yıldızlar âlemi.
Alem-i encümü seyr eyleme bir mâha eriş
Onlara zav’ veren şems-i duhâdır yine bes

Murâdî (Sultan III. Murat)

âlem-i endîşe: Kaygı âlemi.
Acizim hak üzre evsâfında hâlâ kim benim
Alem-i endîşenin allâme-i dânişveri

Nef’î

âlem-i enfüs: Ruhlar âlemi.
Nûr-ı hüsnün âlem-i enfüste feyz-efrûz idi
Olmadan âfâk-ı dâir neyyir-i a’zam henüz

Namık Kemâl

Âlem-i envâr: Nurlar âlemi.
Nâbîyâ meşhûddur pest ü bülend-i kâinât
Alem-i envâra müşrif kasr-ı rûşendirgönül

Nâbî

âlem-i ervâh: İnsanın görünen beş duyusuyla hissedilmeyen cin, melâike ve ruhlara mahsus olan âlem.
Câm-ı meyden anladım aks-i lebin esrârını
Alem-i ervâhtan bir sır ayân oldu bana
Âhî
İlhân-ı a’zamım ki bu âlem memâlikim
Ben belki hem de âlem-i ervâha mâlikim

Abdülhak Hâmit

âlem-i fâni: Fânî âlem, bu dünya.
Bu âlem-i fânîde ne mîr ü ne gedâyız
A’lâlara a’lâlanırızpest ilepestiz

Bağdatlı Rûhî

Bu âlem-i fânîde safâyı ol eder kim
Yeksân ola yanında eğer zevk ü eğer gam

Bağdatlı Rûhî

âlem-i fakr u fenâ: Yokluk ve fakirlik dünyası.

Fuzûlî

âlem-i fakr ü fenâda mün’im-i vaktim
Diyâr-ı meskenet nakd-i kanâat mülk ü malûmdur

Fuzûlî

Âlem-i gayb: Bilinmeyen âlem.
Bir güherdür kim nazîrin görmemişdür rûzigâr
Rûzigâre âlem-i gayb ermagânıdur sözüm
Nef’î
âlem-i hâb: Rüya
Alem-i hâb olurdu eğer ol şeh olmasa

Şeyhülislâm Yahyâ

âlem-i har-ı hâr: Yiyen eşek dünyası.
Bir âlem-i har-ı hâra düştüm
Bir bildiğim diyâra düştüm
Recaizade Ekrem
âlem-i hayret: Hayret âlemi.
Bâkî’yâ hângeh-i âlem-i hayretde hemân
Hergelen kimse bu eser ile hayrân ancak
Bâkî
âlem-i hejdeh-hezâr: On sekiz bin âlem.
Alem-i hejdeh-hezâr oldu dü-harf ile bedîd
Nazîm (Yahyâ)
âlem-i himmet: Gayret âlemi.
Avn-i millet, fahr-i ümmet, münteşâr-ı saltanat
Alem-i himmet, cihân-ı mekremet, cân-ı cihân

Nef’î

âlem-i hûr u melekût: Melek ve hûrîler âlemi.
Firdevs-i mehâsin ki, pür âlâm
Terk eyliyerek âlem-i hûr u melekûtu
Bî-neş’e vü «â-kâm

Faik Âlî Bey

âlem-i hüsn: Güzellik âlemi.
Bu gece bezme gel ey âlem-i hüsnün mâhı
Yoksa yerden göğe dek inciniriz vallâhi

Behiştî

âlem-i hüsn-i aşk: Aşk güzelliğinin dünyası.
Olsa ger hükm-i revân âlem-i hüsn-i aşka
Dil-ı Mecnûn’u komaz kâkül-ı Leylâ’da esir

Üsküdarlı Hakkı Bey

âlem-i ıtlâk: Affetme âlemi.
Mâsivâdan kıl güzer dîdâr kendin gösterir
Alem-i ıtlâka azmet yâr kendin gösterir

Leskofçalı Galip

Âlem-i i’câz: Acze düşüren âlem.
Mesnevî-i ma’nevî-ı Mevlevî midir, yâhûd
Alem-ı Tcâzdan bir âyet-i uzmâ mıdır

Yenişehirli Avnî

âlem-i ikbâl: Şans âlemi.
Eder bir har-nijâdı şeh-süvâr-ı âlem-i ikbâl
Yıkar görse beni bir esb-i be-güsiste inân üzre

Ziyâ Paşa

Âlem-i imkân: Dünya.
Mevc-i kesret mev-be-mev hep bahr-i vahdetten gelir
Alem-i imkân her var vâhidiyyetten gelir
Aczî (Mîrzâde Mustafa
Ağa)
Avniyâ çâr-sû-yı âlem-i imkân içre
Tâcir-i bender-i insâfa dükkân vermezler

Yenişehirli Avnî

âlem-i insân: İnsan dünyası.
Tersâda ihtilâf
Müslüman’da ihtilâf
Ser-tâ-be-pâ-yı âlem-i insânda ihtilâf

Ziyâ Paşa

Âlem-i insâniyyet: İnsanlık âlemi.
Fi’le çıktıkça zamîrindeki hayr-ı niyyet
Buldu bir başka şeref âlem-i insâniyyet
Şinasi âlem-i irfân: Bilim âlemi.
Aşiyân yapsa aceb mi tepesinde mürgân
Şecer bâğ-çe-i âlem-i irfân idi
Kays

Sürûrî

Âlem-i İslâm: İslâm dünyası.
Ey bunca zamandır bizi te’dîb eden Allah!
Ey âlem-ı İslâm’ı ezen, inleten Allah
Mehmet Âkif
Âlem-i kayd: Endişe, kaygı dünyası.

Fuzûlî

âlem-i kayd içresin dem urma aşkından
Kemâl-i cehl ile dacpâ-yı irfân eylemek olmaz

Fuzûlî

âlem-i kesret: Çokluk âlemi.
Vecde gel, vahdete dal, âlem-i kesretten uzak
Yalınız
Sâni’i gör, san’atı, masnû’ugör
Mehmet Âkif
Âlem-i kevn: Varlık âlemi, dünya.
Zühd ü salâha eylemeziz ilticâ hele
Tuttı egerçi âlem-i kevni fesâdımız
Bâkî
âlem-i kevn ü fesâd: Fesat ve fitnenin var olduğu âlem. (dünya)
Hikmet, nizâm-ı âlem-i kevn ü fesâdı hep
İhlâl eden müdâhanedir, irtikâbdırHersekli Ârif
Hikmet
Âlem-i kudret: Güç âlemi.
Hıtta-i haşmete sultân-ı gazâ câh u celâl
Alem-i kudrete şâhen-şeh-i takdîr-i abîd

âlem-i kuds: Kudsî
âlem.
Gürisne kalmağa muhtâc bâz-ı nef-i habîs
Şikâr-ı âlem-i kudseyarandırıncaya dek

Nâbî

âlem-i kudsî: Kutsal âlem, Tanrı âlemi.
Geh eyler âlem-i kudsîde geh lâhutta pervâz
Hümâ-yı tab’ım ârâm eylemez bir âşiyân üzre

Ziyâ Paşa

Âlem-i Lâhût: Allah’ın büyük varlığından ibaret olan ulvî âlem.
Bir gülün bin hârı, bir yârin nice ağyârı var
Alem-i lâhûta baksın özge seyrân isteyen
Hanîf (İbrahim)
Sadâ-yı âlem-ı Lâhûtı istimâ’ eyle
Nedir bu şîven-i nây ile nağme-i tanbûr

Hayâlî Bey

Âlem-i leb-rîz-i garâib: Maddî ve manevî garipliklerle dolu âlem.
Kâbil olamaz çıksa da bin dest-i muharrib
Yâ Rab bu nasıl âlem-i leb-rîz-i garâib
Mehmet Âkif
Âlem-i mahviyet: Yok olma âlemi.
Nazre-gâh-ı hayretimde dîn ü dünyâ bî-nişân
Alem-i mahviyetimde küfr ü îmân nâ-bedîd

Namık Kemâl

Âlem-i ma’nâ: Rüya âlemi.
Hem âlem-i ma’nâda bu hem dâr-ı fenâda
Hem nâle vü feryâdta hem medh ü senâda

Abdülhak Hâmit

âlem-i ma’rifet: Marifet âlemi.
Bir zerre-i mâ-çîzdir sûrette ammâ kıl nazar
Ol âlem-i ma’rifete mihr-i mücellâdır gönül

Âdile Sultan

Âlem-i meşhûd: Görünen âlem.
Ne aşk bâis-i hestî-i âferîde-i gayb
Ne aşk illeti îcâd-ı âlem-i meşhûd
Sâmi
Âlem-i mey: İçki meclisi.
La’lin ki rinde âlem-i meyden haber verir
Nûş-ı meye kadeh-be-kadeh gül-şeker verir

Esrar Dede

Âlem-i mihnet: Sıkıntı âlemi.
Alem-i mihnete sabr eyle rızâ dâd olup
Kayd-ı nâmûsugeçip ârı koyan gönlümdür

Âdile Sultan

Âlem-i Misâl: Rüya.
Ey âlem-ı Misâ’lin seyyâh-ı hûş-yârı
Hîç kasr sûretindegördün mü nev-bahârı?
nedîm
Âlem-i muammâ: Bilinmeyen âlem.
Sensin eden ey hakîm-i dânâ
Bu âlemi, âlem-i muammâ

Ziyâ Paşa

Âlem-i nev-resm-i safâ: Temizliğin yeni moda olan şekli.
Şimdi yapılan âlem-i nev-resm-i safânın
Evsâfı hele başka kitâb olsa sezâdır
Nedîm
âlem-i Nev-rûz: Nevruz eğlencesi.
Yılda bir olur bu dem-i ferhunde aceb mi
Olmazsa her eyyâmda ger âlem-i nev-rûz
Nfî âlem-i nûr: Nur âlemi.
Nûru olup âlem-i nûr üzre nûr
Şafaası oldu celiyyü’l-zuhûr
Nahîfî
Âlem-i pehnâ-ver: Geniş dünya.
Bildirir haddin sana teng eyleyip haddâd-ı çarh
Vüs’at istersen kazâ-yı âlem-ipehnâ-veri
Nazîm (Yahyâ)
Âlem-i pest: Aşağı âlem (alçak gönüllü olma).
Alem-i peste nüzûlün sebebin idrâk et
Anla dolab ile delvin amelin çâh üzre

Nâbî

âlem-i râhat: Rahat dünya.
Bir giden bir dahi gelmez ne aceb hikmettir
Alem-i râhata benzer gibi iklîm-i adem

Koca Râgıp Paşa

Âlem-i rü’yâ: Rüya âlemi.
Alem-i rü’yâdagibi eyleriz dünyâyı seyr
Mest-i câm-ıgaflet itmiştir bu köhne deyr

Behiştî

âlem-i sefâlet: Yokluk âlemi.
Şu âlem-i sefâletin güvâh-ı esfeliyyeti
Siyâh bir taş üstünü nişîmen ettik intihâb

Tevfik Fikret

âlem-i sevdâ-yı muhabbet: Sevgi sevdasının dünyası.
Habbezâ âlem-i sevdâ-yı muhabbet ki olur
Her kimin kûşesi bir mahşer-i gavgâ-yı cünûn

Leskofçalı Galip

Âlem-i sırr: Sır âlemi.
Dânâ-yı bevâtın ü zevâhir
Deryâ-yı muhît-i âlem-i sırr

Ziyâ Paşa

Âlem-i sırru’l-hafiyyât: Gizlilikler sırrının âlemi.
Ey âlem-i sırru’l-hafiyyât
Yetmez mi bu çekdiğim beliyyât

Tâhirü’l Mevlevî

Âlem-i sihrü’l-beyân: Açıklanan sihir dünyası.
Bin mehâcim karşı çıkmışken livâ’-ı hâmemi
Dikti tab’m âlem-i sihrü’l-beyânın fevkine
Muallim Nâci
Âlem-i sugrâ: Küçük âlem.
Alem-i suğrâyız ammâ âlem-i kübrâyile
Keffe-i mîzân-ı hikmette berâber gelmişiz

Nâbî

âlem-i süfli: Alçak, aşağı âlem.
Tutan mürgân-ı hırsı dânedir hâk-i mezellette
Sükûn bu âlem-i süflîde kayd-ı mâ-sivâdandır

Namık Kemâl

Âlem-i sükût: Sessizlik âlemi.
Sad şükr ola
Hayy-ı Lâ-yemûta
Kim erdi söz âlem-i sükûta

Şeyh Galip

Âlem-i tahkîk: Araştırma dünyası.
Alem-i tahkîkde mey-hâne-i feyizim
Ziyâ
Arifân bezminde rind-i lây-hârımdır bütün

Ziyâ Paşa

Âlem-i tecrîd: Soyunmuşluk âlemi (her şeyden elini eteğini çckme dünyası)
Cism terkîb-i gubârîdir gel andan fârig ol
Rûh-ı pâk ol âlem-i tecrîde gel esrâra bak

Hayâlî Bey

Âlem-i terkîb: Birleştirme âlemi.
Esâs-ı âlem-i terkîb ey Nâbî tehâlüftür
Ne mümkün ömr geçmek her zemân îş u tarablarla

Nâbî

Âlem-i tevhîd: Tevhid âlemi.
Şems-i aşka kul olalı âlem-i tevhîdde
El yuduk ağyârdan ser-çeşme-i hurşîdde

Esrar Dede

âlem-i ulvî: Yüce âlem.
Ki ey âlem-i ulvînin olan râzına tâlib
Ve ey vaz’-ı semâvâtın olan sırrına cûyâ
Nizâmî
âlem-i uzlet: Yalnızlık dünyası.
Alem-i uzletin yegânesiyem
Kaftan
Kâf’a yok bana hemtâ

Fuzûlî

âlem-i üns: Tanışıklık meclisi.
Budur merâsim-i işrâkıyân-ı âlem-i üns
Sühanla sâmia leb-rîz ü encümen hâmûş
Sâlik (Kasımpaşa Mev.
Şeyhi
Halil Efendi
Mahdumu)
Âlem-i vahdet: Birlik âlemi.
Vuslat âbın içmeyenden gizlidir erkânımız
Alem-i vahdet bâğının meyinin mestânıyız

Ümmî Sinan

Âlem-i vegâ: Savaş âlemi.
Titrerdi kevkebenle senin âlem-i vegâ
Eylerdi kanlı gölgene düşmânlar ilticâ

Kemalzâde Ekrem Bey

Âlem-i vuslat: Kavuşma âlemi.
Biliyor musun ki a sevdiğim hele âh o âlem-i vuslatın
Ne güzel nehârı leyâli var!
Ne güzel bahârı hazânı var

âlem-i vücûd: Varlık âlemi, dünya.
Rıfk-ı nazarınla dil-rübûde
Geldim yine âlem-i vücûda

Abdülhak Hâmit

âlem-i zevk: Zevk âlemi.
Girip bin âleme her âlemi bir âlem-i zevk et
Kalender ol, hakîm ol, âlemin her âleminden geç
Celâleddin Paşa
(Abdullah)
Âlemin: Âlemler.
Aferîn ey sâni’-i ten-perver ü cân-âferîn
Hâlıku, l-eşyâ, ile’l-arş
Rabbü’l-âlemîn

Fuzûlî

Matlûb-ı ilm-i evvelîn maksûd-ı fazl-ı âhirîn
Ma’lûm-ı cümle âlemîn ü şöhret-i bî-intihâ

Esrar Dede

Merhabâ ey rahmeten li’l-âlemîn
Merhabâ sensinşefî’ü’l-müznibîn
Süleyman
Çelebi
avâlim: Âlemler, dünyalar.
Vücûd-ı vahdete mevhûm zerreler mîzân
Büyük küçük şu avâlim bütün havârıktır

Abdülhak Hâmit

Evet, avâlimi, hîç şüphe yok ki, bir kânûn
İdare etmede. lâkin nedir meâli onun?
Mehmet Âkif
avâlim-i lâhut-pâye-i şiir: Şiirin manevî payesinin dünyası.
Gönül avâlim-i lâhut-pâye-i şiirin
Tasavvur eyleyemez hâricinde ulviyyet

Tevfik Fikret

avâlim-i ziyâ-pâş: Ziya saçan âlemler.
Görmez mi avâlim-i ziyâ-pâş
Göklerde nedir bu samt-ı dehhâş
Abdülhak
Mihrünisa
Hanım
Âlem-ârâ: Âleme ziynet verici, âlemin süsü.
Yanıp mânende-ipervâne bu şem’-i rûy-ı cânâna
Çerag-ı dilde rûşen âftâb-ı âlem-ârâdır

Âdile Sultan

Ey Hayâlî şâh-ı gerdûn der-gehinde zerre-vâr
Afitâb-ı âlem-ârâ gibi şöhret bekleriz

Hayâlî Bey

Merhabâ ey âftâb-ı âlem-ârâ kandesin
Yerde buldum gökte ararken seni Îsâ gibi
Yahyâ Bey
(Taşlıcalı)
Âlem-bahâ: Dünya kadar değerli.
Sensin ol âlem-bahâ cevher ki nakkâd-ı kazâ
Zâtını gencîne-i fıtrattan etmiş intihâb

Üsküdarlı Hakkı Bey

Âlem-efrûz: Âleme ışık verici olan, dünyaya ışık saçan.
Ziya-bahş olsun âfâka cemâl-i âlem-efrûzu
Fürûzân eyledikçe tal’at-i nevrûzu dünyâyı
Bâkî
âlem-efrûz-ı beyân: Âleme ışık veren açıklama.
Alem-efrûz-ı beyân
Enverîi devr-i zemân
Sühan-ârâ-yı cihân muhterî-i tarz-ı cedîd

Nef’î

âlem-gîr: Âlemi tutan.
Hazret-ı Sultân
Muhammed
Han-ı âlem-gîr kim
Efser-i mihre sezâdır her kemîne çâkeri

Nâbî

Az zemân içre çok iş etmiş idi
Sâyesi olmuş idi âlem-gîr

İbni Kemâl

âlem-neverd: Dünyayı dolaşan.
Sabâyı sît-i ruhsârınla kim âlem-neverd ettin
Hazân-veş bülbülân-ı aşkı hasm-ı berg-i verd ettin

Nâbî

Âlem-nümâ: Dünyayı gösteren.
Gönül bir câm-ı reng-âlûde döndü köhne revzende
Zemân ile ona âyîne-i âlem-nümâ derken

Nâbî

Bu rüsvâylıkla ger âyîne-i âlem-nümâ olsam
Yüzüme kimse bakmaz sûretimden âr eder âlem

Fehîm (Hoca Süleyman)

Âlem-penâh: Dünyanın sığınıp iltica edeceği ve sâyesinde bâkî olacağı nesne.
Felek tebdîl-i ahlâk eyleyip adle salâ etti
Zemâne el çekip ağyârdan âlem-penâh etti

Bağdatlı Rûhî

Yekser gazâ kılıncı kuşanmış bir ümmetin
Câlis budur erîke-i âlem-penâhına

Yahya Kemal

âlem-sûz: Dünyayı yakıp yandırıcı olan.
âlem-sûz-ı aşk: Aşkın herkesi yakanı.
Cânıma sihr etti necm-i târı âlemsûz-i aşk
Cenap Şahabeddin
Âlem-şümûl: Cihanı saran, cihanı kaplayan, cihân-şümül.
Kim rûz u şeb o sufra-i âlem-şümûlden
Her nefes rızkın almada ber-vech-i iştirâk

Ziyâ Paşa

Âlem-tâb: Dünyaya ışık veren, verici olan.
Zerrenün içindeki hurşîd-i âlem-tâbı gör
Katreye kendüyi teslîm eyleyen deryâya bak

Hayâlî Bey

Niçin ol hurşîd-i âlem-tâba öykündün diye
Mâh-ı nev hançer çeker
Mihr-i dirahşân üstüne
Bâkî
Eşiğin üftâdesi kem-ter gedâ mihr-i münîr
Pençe-i hurşîd-i âlem-tâba hüsnün destgîr

Fuzûlî

âlemiyân: Âleme mensup anlamına gelen “âlemî”nin çokluğu.
İnsanlar, adamlar.
Alem ona muhtâc o müstağnî-i âlem
Bu mes’ele ma’lûm dil-i âlemiyândır

Nef’î

Söz, kâlbüd-i kadr-i benî-âdeme cândır
Söz, vâsıta-i râbıta-i âlemiyândır

Yenişehirli Avnî

alem: Ar. l. Sancak, bayrak, râyet, livâ. 2. Özel nişan. 3. Minare tepesi, mâhçe. 4. Dağ. c. a’lâm.
Gökler açıldı vü feth oldu zulem Üç melek gördüm elinde üç alem
Süleyman
Çelebi
Mevlid
Melâmet mülküne mâlik olup tâ kim alem çektim
Selâmet defteri erkâmına evvel kalem çektim

Hayâlî Bey

Râyâtının alemleri üstünde uçmağa
Sîmürg-ı feth hem-çü nesîm-i seher gelir

Yahya Kemal

Sûretâ doğrulara fâik olur kec-nigehân
Nazar et tavrına, fevkinde minârın, alemin
Edhem (İbrahim Efendi)
alem-i emn ü emân: Emn ü emân işareti.
Ser-bülend oldu

Behiştî
alem-i emn ü eman
Zuleme cinsini âlemde melâmet gördük

Behiştî

alem-i zer-efşân: Altın ışık saçan işaret.
Subh-ı bahâr kim alem-i zer-feşân çeker
Gül-bâng-ı ârzû-yı reh-igül-sitân çeker

Esrar Dede

a’lâm: 1. Alem’ler, sancaklar, elviye, livâlar, râyât. 2. Sınır işaretleri. 3. Yüksek dağlar.
Kabile başkanları.
Bu bezmde buldu cây-ı ârâm
Türk ü Acem ü Arab’dan a’lâm

Ziyâ Paşa

Döşendi kasr-ı temennâya işret esbâbı
Dikildi kal’a-i ikbâle nusret a’lâmı
Nef’î
a’lâm-ı zafer: Zafer işaretleri.
Saçtığı envârı a’lâm-ı zafer
Açtığı esrârı ahkâm-ı kader

Ziyâ Paşa

alem-dâr: Sancaktar, sancak tutan. c. alem-dârân
alem-dâr-i Nebî: (Hz. Peygamberin bayraktarı)
Hazret-ı Ebâ
Eyyûbü’l
Ensârî (r. a.).
Hâlid
İbn-ı Zeyd-ı Ensârî’dir ol
Hem
Resûlullah alem-dârıdır ol

Âdile Sultan

Olup perçem-i rahşı sünbül-feşân
Alem-dârlık etti serv-i revân
Nedîm
alem-dâr-ı Resûl: Hz. Muhammed’in (s. a. s.) sancaktarı, Hz. Eyyüp
Sultan.
Türbe-i nûr-ı alem-dâr-ı Resûl’e bu nişân
Eser-i şâh-ı cihân
Hazret-ı Sultân
Osmân
Fârisî (Sultan II. Osman)
alem-dârân: Bayrak taşıyanlar.
Onu tahkîme hasr-ı himmet ile
Müstefîd olmalı alem-dârân

Abdülhak Hâmit

alem-efrâhte: Bayrağı yükseltmiş.
Aferin ey alem-efrâhte serdâr-ı dilîr

Nef’î

alem-efrâz: Bayrak çeken, bayrak kaldıran, bayraktarlık eden.
alem-efrâz-ı maârif: Bilimin öncüsü.
Câhile câh ile rıf’at mı gelir âlemde
Alem-efrâz-ı maârifdir olan sâhib-i tûğ

Sünbulzâde Vehbi

alem-vâlâ-şân: Şanı yüce sancak.
Mâh-ı nev sanma görüpgurre-i şehr-i savmı
Câmi’-i mağfirete bir alemvâlâ-şân

Nef’î

alenen: Ar. Meydanda, göz önünde.
Sağda yüzlerce ölen, solda hesapsız sürünen
Karşıdan bunlara gülmek ne demektir alenen
mehmet Âkif
alenî: Ar. Âşikâr, meydanda, açık.
Mutasavver değildir inkârı
Alenîdir bu incilâ alenî
Muallim Nâci
Âlet: Ar. 1. Bir iş yaparken kullanılan araç, vasıta. 2. Sebep, vasıta: “alet olmak: bir işe vesile olmak.

Binâ-yı intizâm-ı dîn ü dünyâya edip âlet
Zebâna nutk vermişgûşa vermiş kuvvet-i ısgâ’

Nâbî

Bakmazdı kimse âyîne-i sâfa
Nâbîyâ
Hod-bînlik alâkasına âlet olmasa

Nâbî

Ber-murâd olmakla bir âlet imiş
Mûris-i devlet imiş rif’at imiş

Hakanî

âlet-i azab: Azap âleti.
Nedir o sislile-i halka-dâr rûyunda
Behişt içinde olur âlet-i azabgarîb

Nâbî

âlet-i ağrâz olmak: Kötü niyetlere alet ve vasıta olmak.
Sakın ikbâl için eşhâsa olma âlet-i ağrâz
Sana lâzım mı olmak âleme cellâd lâzmsa

Ziyâ Paşa

âlet-i kurb: Yakınlık aleti.
Değildir kâr ü bâr-ı câh mâni kurb-ı Yezdân’a
Hasîrı âlet-i kurb etme zâhid bu riyâdan geç

Nâbî

âlet-i rızk: Rızık aleti.
Dem gelir bir mütenekkirde olur âlet-i rızk
Uzuvv-ı maktûHgibi sâil-i âfet-zedenin
Nevres-ı Kadîm
Âlet-i san’at: Sanat aleti.
Yüzümün kan ile kımâtını al ettim kim
Alet-i san’at ola ol büt-i bî-pervâya

Fuzûlî

âlet-i şikence: Eziyet aleti.
Metrûk idi âlet-i şikence
Kullanmaz idi tüfek tabanca

Nâbî

âlet-i tashîf: Yanlış yazma aleti.
Hat geldi rûh-ı aline yâr oldu müzellef
Devr ile olur âlet-i tashîf musahhafNâbî
Âlet-i tezvîr: Yalan dolan aleti.
Ey muallim, âlet-i tezvîrdir eşrâra ilm
Kılma ehl-i zulme ta’lîm-i maârif zinhâr

Fuzûlî

âlet-i tîmâr: Kaşağı, hayvan tarağı.
Öyle bir eşşek ki bâlâsındaki teşdîdinin
Alet-i tîmâra benzer lâ-yuadd dendânı var
Ferid (Hariciye Nezâreti
Tercüme
Mümeyyizi İbrahim)
Âlât: Alet’ler, iş takımı, avadanlık.
Müceddid havzlar, anbarlar, âlât yaptırdı
Bütün tersânenin ikmâl olundu neyse noksânı

Ziyâ Paşa
(Râşit?)
Fişek âlâtı nümâyân oldu
Sûrgâha şerer-şân oldu

Nâbî

âlât-ı sihr: Sihir aletleri.
Alât-ı sihr yanında hâzır
Bin köhne sifâl ü dühn-i vâfir

Şeyh Galip

alev: Ateşin yanışı.
Farsça kurala göre birleşik kelimeler yapar.
Abyârî-i cünûn laht-ı dil etmiş kârın
Şecer-i âh-ı alev-berk-i ciğer-rîşemizin
Nâiü
Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum
Her lâhza bir alev gibi hasretti duyduğum

Yahya Kemal

Yıldızlar, ışıklardır, alevlerdir akan sel
Yüksel!
Güneşin doğduğu son noktaya yüksel

Midhat Cemal Kuntay

alev-hîz: Alevlenen, parlayan.
Yandıkça oldu sûzân kalb-i şerer-feşânın
Oldu yine alev-hîz dâg-ıgam-ı nihânım

alev-sûz: Alev yakan.
iech-i pâkin nâra benzer, şu’le-efrûz olmada
Dil de benzer nâra ammâ kim alev-sûz olmada
süleyman Paşa
alevî: Hz. Ali’ye sevgi ve bağlılıkta aşırılık gösteren grup.
Hz. Muhammed’in vefatından sonra onun yerine halifelik hakkının kıyamete kadar
Hz. Ali ve nesline ait olduğunu iddia eden topluluk.
Alevî tuttu kamu millet-ı Osmâniyye
Dîvler oldular a’vân-ı Süleymâniyye

Behiştî

aleyküm: Ar. Sizin üzerinize.
selâmün aleyküm: Allah’ın selâmı sizin üzerinize olsun.
Ne bizden rükû’ vü ne sizden kıyâm
Selâmün aleyküm, aleyküm selâm

âlgûne: Far. Allık, kadınların yüzlerine süründükleri penbe düzgün: Al cennet-i aşka bir numûne
Aşık da süründü âlgûme
Muallim Nâci.
Alî: Ar. Peygamberimizin amcası
Ebû
Tâlib’in oğlu, damadı, dördüncü halife ve ilmin kapısı.
Hâricîlerden
Abdurrahman bin
Mülcem tarafından şehid edilmiştir.
Hilâfet makamına geçen oğlu
Hz. Hasan, babasının öldürülmesine karşılık olarak
Mülcem’i idam ettirmiştir.
Çok riyâ-kâr var velî görünür
İbn-ı Mülcem ile Alî görünür
Osman
Nuri Paşa
(Diyarıbekirli)
Gelir şûr-âne sîmâsın gören kâfirler îmâna

Behiştî
bir
Alî sûretli şâhın
Kanber’i oldum

Behiştî

Alem-i berri koyup bahr havâsında yelen

Alî ise onun aklına idrâkine yuf
Ali
Çelebi (Turnacıbaşızâde Yetim)
Âlî, âliye: Ar. Yüksek, şerîf ve celîl olan. c. âliyât.
Hâk ol ki
Hudâ mertebeni eyleye âlî
Tâc-ı ser-i âlemdir o kim hâk-i kademdir

Bağdatlı Rûhî

Râyât-ı izz ü devlet râyında oldu âlî
Ayât-ı feth ü nusretşânında oldu nâzil
Nizâmî
Ol kadar âlî revâk u tâk-ı kuds eyvânı kim
Soffa-i sîneden berk urur envâr-ı arş-ı Müsteân

Üsküdarlı Hakkı Bey

Âlî-câh: Yüksek derecede olan.
Öpmemiş kimdir onun dâmen-i âlî-câhın
İşte efvâh-ı havâss işte şifâh-ı a’lâm

Nâbî

âlî-cenâb: 1. Şeref ve celâl sahibi olan. 2. Şerefli, haysiyyetli kimse.
İtilâ etsem semâ-yı mümkinâtın üstüne
İrtika etmek diler, durmaz, dil-i âlî-cenâb

Tâhirü’l Mevlevî

Âlî-cinân: Yüce cennetler.
Ahmedâ umma vefâ dünyâ-yı fânîden yürü
Ol şâh-ı âlî-cinânın kabrini manzûr kıl
Bahtî (Sultan I. Ahmet)
Âlî-güher: Cevheri, mayası, zâtı yüce olan.
Şâh-ı âlem dâver-i âlî-güher
Zî-bahş-i mesned-i tâc u kemer
Nedîm
âlî-himmet=âlî-himem: Himmeti, yardımı çok, keremkâr.
Yine mahzun gönlümün bir şevkı var
Çünkü âlî-himmete bir yolu var

Âdile Sultan

Oldu herşah-ı şükûfe âlî-himmet
Müflis-i hâke nisâr eyledi dinâr ü dirhem

Hayâlî Bey

Alemin hakanı sultân
Ahmed-i âlî-himemem
Kim sadâ-yı şevket ü şâniyle pürdür şeş-cihet
Nedîm
âlî-kadr: 1. Kıymeti yüce ve muteber olan. 2. Bir çeşit güzel lâle.
Şuglu hak idi o âlî-kadrin her ân u zemân
Aşk-ı Hakk’ayandı yakıldı edip cânın fedâ

Âdile Sultan

Eyleyen tedbîrin ârâm ü salâh-ı âlemin
Sadr-ı âlî-kadr
İbrahim
Paşadır meğer
Nedîm
âlî-makâm: Rütbesi yüksek olan.
Hilâl-i kametin kavs etmeyen âlî-makâm olmaz
Mehi gör kim hilâl olmazdan evvel bedr-i tâm olmaz
Âsım (Çelebizâde Şeyhülislâm İsmail)
Tevâzu’-kâmetin kavs etmeyen âlî-makâm olmaz
Mehi seyr et, hilâl olmazdan evvel bedr-i tâm olmaz
Hasan
Kudsî
Ey muazzam hüsrev-i âlî-makâm
Devletin Allah kılsın ber-devâm
Nedîm
âlî-nijâd: Yüksek tabiatli, yüce soylu.
Alî-nijâda zemzeme-i aşk eder eser
Kûh-ı bülend nâleden elbette seslenir
Câzim (Zeyrekzâde)
Ey Hüsrev-i âlî-nijad ey dâver-ipâk-i’tikâd
Ey şâh-ı sâhib-i adl ü dâd ey pâdişâh-ı muhterem

Nef’î

âlî-şân: Şanı yüce, çok ünlü.
Ey sabâ etsen
Hayâlî bendeden arz-ı niyâz
Ona bu devlet yeter der-gâh-ı âlî-şânın öp

Hayâlî Bey

Ezelden şâh-ı ışkın bende-i fermânıyız cânâ
Mahabbet mülkünün sultân-ı âlî-şânıyız cânâ
Bâkî
Âlî-tebâr: Aslı ve nesebi büyük bir soydan olan.
İftihâr eyler kemâlinle kemâlât-ı cihân
Bin yaşa âlemde ey allâme-i âlî-tebâr
Şeyh Vasfî
alemi kıldı tefahhus ol şeh-i âlî-tebâr
Nedîm
âliyât: En üst tabakalar.
Ecrâm-ı âliyât şeref iktisâb eder
Câm-ı meyinde zâhir olan her habâbdan

Hayâlî Bey

Âliye: 1. Bir nesnenin en yukarısı, yüksek tarafı, tepesi.
merâtib-i âliye: yüksek okullar.
Tedrisât-ı âliye: yüksek öğretim. 2. Halvetî tarikatının şubelerinden birinin adı.
Kuvve-i kudsiyyesi kâfiri
İslâm edip
Himmet-i âliyesi münkiri eyler ilzâm

Âdile Sultan

aliyy, aliyye: Yüksek, yüce. meşhur, ünlü. (müennes şeklinde de kullanılır.
Şimdiden nakş et şu pendi kalbine
Sâde ismin olmasın oğlum aliyy
Muallim Nâci
aliyyü’l-a’lâ: En iyi, en a’lâ.
Kula efendi rızâsı aliyyü, l-a’lâdır
Bulanlar izzet-i dâreyni böyle buldu hemân
Said (Hızır Ağazâde)
Âlü’l-âl: İyinin iyisi, a’lânın a’lâsı, bihterîn olan.
Zâtın âdi azametten dahi bâlâ-ter iken
Sana birpâye midir mertebe-i âlü’l-âl
Şinasî alîl: Ar. İllet’ten; illetli, hastalıklı.
Rencûr-ı aşka kayd-ı müdârâ da bir maraz
Cân-ı alîle nâz-ı etıbbâ da bir maraz

Sâbit

Çeşm-i alîli hasret ilepür-nem eyledim
El îd-i ekber eyledi ben mâtem eyledim

Belîğ

Şehlâ gözü gözetmeyeli oldu dil harâb
Vay ol imâretin ki alîl ola nâzırı
Hüdâî (Müezzin Hüdâîi Atîk)
Kimdir veren alîle tedâviye ihtiyâc
Kimdir koyan meziyyet-i ıslâhı merheme

Ziya Paşa

alîl-i bî-ârâm: Rahatsız hasta.
Derinleşir ve güler.
Ben, alîl-i bî-ârâm
Uçan bu gölgeyi teshîre eylerim ikdâm

Tevfik Fikret

alîl ü tâb: Yorgun ve hasta.
Cismin alîl ü tâb ü tüvânın adîm iken
hem meh dü-rûze görmez iken rû-yi sıhhati

Nâbî

alîm: bk. âlim.
âlim: Ar. İlm’den; 1. İlim ile vasıflı, ilim sâhibi. 2. (her şeyi)
Bilici, bilen Allah c. âlimân.
Kadîr ü Muktedir ü Kâdir ü Mukadder dahi Alîm ü Alim ü Allâm ü A’lem ü Aflâ

Fuzûlî

Alimim dersin ammâ âlemden bî-habersin Bu andan, bu nefesten, bu demden bî-habersin
İbrahim (Efendi)
Ümmî kalıp da câzibe-i dîne incizâb
Evlâ değil mi âlim olup çekmeden azâb

Abdülhak Hâmit

âlim-i bâlâ: Yüce âlim.
Kim derk eder onu ki ola zâtına ma’lûm
Remz-i kütüb-i medrese-i âlim-i bâlâ

Bağdatlı Rûhî

âlim-i ber-geşte-hâl: Düşkün âlim.
Alim-i bergeşte-hâlem şeş-der-i ikbâlde
Baht-ı zâr-ı hîle-bâzî bir dü-şeşgöstermesin
Şehrî
âlim ü câhil: Bilen ve bilmeyen.
Mansıbda bir olsa ger âlim ü câhil
Zâhirde müsâviyse hakîkatde bir olmaz

İbni Kemâl

âlimân: Âlim’ler, bilginler.
Meşhûrdur ki fsk ile olmaz cihân harâb
Eyler onu müdâhane-i âlimân harâb

Keçecizade İzzet Molla

alîm: İlm’den; çok bilen, ilmi çok olan.
Kadîr ü Muktedir ü Kâdir ü Mukadder dahi Alîm ü Alim ü Allâm ü A’lem ü A’ıâ

Fuzûlî

Mağrûr-ı dâniş olma edîb ü halîm isen
Bildin mi sırr-ı cilve-i aşkı alîm isenHersekli Ârif
Hikmet
Bahş eder
Hazret-ı Vehhâb-ı alîm
Sevgili kullarına kalb-i selîm
Muallim Nâci alîm-i âlem: Âlemi en iyi bilen.
Kadîr ü Muktedir ü Kadîr ü Mukadder ü Hayy
Alîm-i âlem ü Allâm ü Allem ü A’lâ
Hayrî (Viranşehirli Reisülküttâb Mehmet)
allâm: İlm’den; her şeyi bilen Allah (c. c.). Allah’ın büyük isimlerindendir.
Kadîr ü Muktedir ü Kâdir ü Mukadder dahi
Alîm ü Alim ü Allâm ü A’lem ü A’lâ

Fuzûlî

Kadîr ü Muktedir ü Kadîr ü Mukaddir ü Hayy
Alîm-i âlem ü Allâm ü Allem ü A’lâ
Hayrî (Viranşehirli Reisülküttâb Mehmet)
Gurre-i îd-i visâl
Hazret-ı Hâcı
Bayrâm
Şems-i eflâk-i kemâl mazhar-ı nûr-ı Allâm

Âdile Sultan

allâm-ı avâlim-i maâlî: Ulu âlemleri en iyi bilen Allah.
Allâm-ı avâlim-i maâlî
Allâme-i ilm-i lâ-yezâlî

Ziyâ Paşa

allâm-ı gayb: Gaybı en iyi bilen.
Özgesin Allah bilir yoktur gümân
Ki oldur
Allâm-ı gayb u a’lem-i adîm
Türk
Firdevsîsi Allâm-ı hüsn-âferîn: Güzelliği en güzel şekilde ortaya çıkaran.
Allâm-ı hüsn-âferîn
Hakîm
Arar bendegânında kalb-i selîm
Muallim Nâci Allâm ü a’lem: Her şeyi bilen ve en iyi bilen.
Kadîr ü Muktedir ü Kâdir ü Mukadder ü Hayy
Alîm-i âlem ü Allâm ü Allem ü A’lâ
Hayrî (Viranşehirli Reisülküttâb Mehmet)
allâme: Çok bilgin (Allahın sıfatlarındandır.
Okudu hüsnün kitâbın mekteb-i ışkında dil
Tıfl-ı dil önünde ağzın açamaz allâmeler

İbni Kemâl

allâme-i âciz: Çok bilen âciz.
Ekûl-i lokma-i târâctır allâme-i âciz
Haris-i lezzet-i güllâçtır alâmet-i âciz

Sürûrî

allâme-i dânişver: Bilgin allâme.
Acizim hak üzre evsâfında hâlâ kim benim
Alem-i endîşenin allâme-i dânişveri
Nfî
Sa’y eder hâsid kemâlâtında noksân bulmağa
Alemin olsan eğer allâme-i dânişveri
Nazîm (Yahyâ)
allâme-i devrân: Dünyanın her şeyini bilen.
Hod-perestân zu’m ile allâme-i devrân olur
Mekteb-i irfâna gelse tıfl-ı ebced-hân olur

Hâzık (Erzurumlu Mehmet)

allâme’l-esmâ: İsimleri en iyi bilen.
İki kaşın arasında çekti hatt-ı istivâ
Allâme’l-esmâyı ta’lîm eyledi ol hattan
Hudâ
Niyâzî Allah: Ar. Yeri göğü yaratan Allahü
Teâlâ hazretlerinin bütün sıfatlarını içine alan en büyük ismidir (c. c.).
Takrîr edemem derd-i derûnum elem var Allah’ı seversen beni söyletme gam var
Sultan
Veled Allah adın her kim ol evvel ana
Her işi âsân ede Allah ana
Süleyman
Çelebi
Koyma beni böyle sen âvâre vü garîb
Kıl şâd et cemâlini ayân meded Allah

Âdile Sultan
Allah nedir diyince gâfil Allah deyip hamûş olur dil
Muallim Nâci Allahü a’lem: Allah bilir.
Devr eder
Bâkî-sıfat-ı hurşîd o mâhun menzilin
Işk ser-gerdânıdır Allahü a’lem eygönül
Bâkî
Gam değil
Aşık
Ömer Allahü a’lem şüphesiz
Düşmüşüm bir derde kim dermân içinde gizlidir
Âşık Ömer
allahü Ekber: “En büyük olan Allah’tır.

Ne lâhûtî sadâ “Allahü
Ekber” sarsıyor cânı
Bu bir gül-bâng-ı Hak’tır, çok mudur inletse ekvânı
mehmet Âkif
allahî: Ar. Allah adamı, veliyyullah.
Künc-i uzlet yakışır elbette Allahî’lere-“Lâ.
allâk: Ar. Hilekâr, itimad edilmez, bel bağlanmaz.
Merhamet merhamet ey dâd-res-i haste-dilân
Beni dûçâr-ı kuyûd eyledi nefs-i allâk
Aynî
allâm: bk. âlim.
âlû: Far. Erik.
âlû-bâlû: Âlbâlû, vişne.
Ser sebze-i safâ diraht-ı âlû
Her meyvesi tûtî-işeker-gû

Şeyh Galip
-âlûd: Far. “bulaşık, karışık, mülevves
olan” anlamına gelen birleşik sıfatlar yapar. belâ-âlûd: Belâya bulaşmış.
Cihân zindân imiş gûyâ ben anda kalmışım mahbûs
Belâ-âlûd ügiryân ü garîb ü zâr ügam-ı me’nûs
Recaizade Ekrem
berf-âlûd: Kara bulaşmış.
Önümde bir mütebâid semâ-yı berf-âlûd

Tevfik Fikret

çirk-âlûd: Pis, murdar. çirk-âlûd-ı meyl-i ma’siyet: Günaha meyleden pis (nefis).
Tâ-be-key ey nefs-i çirk-âlûd meyl-i ma’siyet
Ağla kim eşk-i nedâmet belki pâk eyler seni

Ziyâ Paşa

çirk-âb-âlûd: Pisliğe bulaşmış.
Ne revâ dil gibi bir cevher-i lâhût-ı sadef
Ola ednâs-ı tesâvîlde çirk-âb-âlûd
Yenişehirli Avni
eşk-âlûd: Gözü yaşlı.
Hasta bir nağme, bî-mecâl-i suûd
Dökülür katre katre eşk-âlûd

Tevfik Fikret

gam-âlûd: Kederli Gül ü mül bezmine meyl etme sözüm tut
Yahyâ
Ne cefâ-dîde-i hâr ol, ne gam-âlûd-ı humâr

Şeyhülislâm Yahyâ

gubâr-âlûd: Toza bulanmış, tozlanmış, tozlu.
Tulû’-ı mihr-i âtîdir, gubâr-âlûdu sevdâ-hîz
Bu da bir leyl-ipür-mâtem, o da bir leyl-iye’s-engîz

Abdülhak Hâmit

gurbet-âlûd: Gurbete bulaşmış, gurbette kalmış.
Garîb-âm terennümlerle hâlet vermeğe bezme

Behiştî
mutribe öğret bu şir-igurbet-âlûdı

Behiştî

hâb-âlûd: Uykuya varmış.
Baht-ı hâb-âlûdı bîdâr etti gûyâ hâbdan
Nâle-i dolâb-ı çarh âsiyâb-ı rûzigâr

Nef’î

hayret-âlûd: Hayrete bulaşmış, düşmüş. hayret-âlûd-ı belâ-yı intizâr: Bekleme belâsının şaşkınlığına düşmüş.
Va’de-i ferdâsına gâhî ederdim i’timâd
Hayret-âlûd-ı belâ-yı intizâr olmak dagüç
Neşâtî
heves-âlûd: Hevese bulaşmış.
Ne gırra-i âmâl ü ne dil-gîr-i memât ol
Kıl
Hakka tevekkül heves-âlûd-ı necât ol

Nâilî

hışm-âlûd: Öfkeye kapılmış.
Lebleriyle çeşm-i hışm-âlûdunu sordum dedi
Piste-işîrîn-durur ol bu acı bâdâmdır

İbni Kemâl

hidâb-âlûd: Renkli, renk renk.
Sen dil-rîşini hûn-âb edegör
Zâhid-i hâma gerek rîş-i hidâb-âlûde
Nedîm
hûn-âlûd, hûn-âlûde: Kana bulanmış.
Gözde hûn-âlûd peykânın hayâliyle hoşum
Her biri gûyâ ki bir berg-i gül-terdir bana

Fuzûlî

ıtr-âlûd: Itıra bulaşmış.
Micmer-i zerle gelip anber ü ûd
Eyledi hayme-gehi ıtr-âlûd

Nâbî

mevt-âlûd: Ölüm karışığı, ölüm gibi.
Yine kar. Bir sükûn-i câmidle
yine her yer melûl ü mevt-âlûd

Tevfik Fikret

mey-âlûd: Şaraba bulaşmış.
Ey Hayâlî câm-ı Cem’dir kim sımışgerdûn-ı dûn
Lâlenin destinde mey-âlûd olan pergâleler

Hayâlî Bey

müşg-âlûd: Misk kokusuna bulaşmış.
Arızında hattını gören sanır kim mûr-çe
Pây-ı müşg-âlûde basmış berg-i nesrîn üstüne
Nizâmî
sitem-âlûd: Sitemli, sitemle karışık.
Bir boğuk sadâ
Pûhunda inliyor, sitem-âlûd ü pür-taleb

Tevfik Fikret

şarâb-âlûd: Şaraba bulaşmış.
Hilâl-âsâ fürûzân oldu bahr-i nîl-gûn üzre
Şafaktan dem urur âb-ı şarâb-âlûdı deryânın
Bâkî
şeb-âlûd: Geceye bulaşmış. şeb-âlûd-ı zülf-i mağmûm: Gamlı saçın geceye bulanmışlığı.
Bu ra’şe. reng-işeb-âlûd-ı zülf-i mağmûmum
Bu dişlerimde gülen kanlı rûh-ı mesmûmum
ahmet Hâşim
şevk-âlûd: Şevkli.
Onun firâkı olurken içimde zehr-efşân
Nasıl görür gözüm âsâr-ı fecri şevk-âlûd

Tevfik Fikret

zehr-âlûd: Zehirli, zehir gibi.
Âşıkın bağrında zehr-âlûd hançer olduğun
Kabrim üstüne gelen bilir giyâhımdan benim
necâtî Bey
zevk-âlûd: Zevke bulaşmış.
Bulutların leb-i sâfinda belki zevk-âlûd
Bir ibtisâm arıyor, belki bir melâl arıyor

Tevfik Fikret

zükâm-âlûd: Nezleye bulaşmış.
Dimâğ-ı hâhişim gayrette nâziktir benim
Âsım
Zükâm-âlûd olur ye’s ile bû-yı imtinân çekmez
Âsım
Âlûde: Far. 1. ”
Bulaşık, bulaşmış, karışık.
” anlamlarına gelerek birleşik kelimeler yapar. 2. Mülevves, kirli.
Dehân âlûde olmaz ni’met-i elvân-ı âlemde
Dimâğ-ı dilde lezzet hân-ı yağmâ-yı seherdendir

Nâbî

Gel olma bezm-i fenâda mey ile âlûde
Ki suna sâkî-i vahdet eline
Mâ’-ı Tahûr

Hayâlî Bey

Ma’kûs-ı elemdir emel-i dehr ser-â-ser
Olma heves-i mâl ile âlûde meMZe

Sünbulzâde Vehbi

Gûş etmesin öyle söz kulaklar
Âlûdesi olmasın dudaklar

Ziyâ Paşa

Âlûde-i endûh: Gama bulaşmış, gamlı.
Zîb-i keff-i lutf ettiği sahbâ-yı nevâziş
Âlûde-i endûh humâr etmek içinmiş

Nâbî

âlûde-i hûn: Kana bulaşmış.
Âlûde-i hûn etmiş iken hâk-i cihânı
Doldurdular ol hâk ile sürâh-ı dehânı
Âlûde-i hûn-ı ciğer: Ciğer kanına bulaşmış.
Gün başına bir hil’at-i dîbâ verir ammâ
Dâmânını âlûde-i hûn-ı ciğer eyler

Nef’î

âlûde-i hülhül: Zehre bulaşmış.
Dili âlûde-i hülhül, gözü kec-bîndir âdâbın
Musâb olmaksızın azdır çıkan nezdinden ahbâbın

Abdülhak Hâmit

âlûde-i şevk u neşât: Şenlik ve şevke bulaşmış.
Leb-i erbâb-ı dil âlûde-i şevk ü neşât olmaz
Kaza onu, ne çâre, zehr-i gamdan hissemend etmiş
Vecdî
Âlûde-i tenahnuh: Öksürüğe bulaşmış.
Göstermesin o kaht-ı sühan meclisin
Hudâ
Ki âlûde-i tenahnuh ola lafz ü nükteler

Nâbî

âlûde-i zılâl: Gölgelere bulaşmış.
Ahcârı hüzn-i leyl ile âlûde-i zılâl
Eşcârı nûr-ı subh ile tâbende-i hayâl
Kemalzade Ekrem Bey
âlûde-dâmân, âmûde-dâmen: Günahkâr, fâsık, mürtekib.
Bâde-i eşkim döküp âlûde-dâmân olmayam
Atâyî (Nev’izâde Ataullah)
Âlûde-gân: 1. Bulaşmışlar, bulaşıklar. 2. Suçlular.
Âlûde-gân-ı mâil-i âzarsın velî
Âzar-ı hatıra yetişir ma’siyet mi olur

Nâbî

âlûde-meniş: Bulaşık tabiatli.
Setr için zâhid-i âlûde-meniş bâdesini
Perde eyler der-i mey-hâneye seccâdesini

Sâbit

bahâr-âlûde: Bahara bulaşmış.
Hoş nigâh et bu hazân-gâh bahâr-âlûde

Nâbî

câme-âlûde: Elbisesi kirli Hoş gelir ehline âlâyiş-i çirk-i dünyâ
Câme-âlûdeliği ziynetidir bakkâlın

Sâbit

dürûg-âlûde: Baştan başa yalan.
dürûg-âlûde-i veli m ü hayâl: Vehim ve
hayal ile baştan başa yalan.
Verir dünyâya herkes kendi efkârınca bir ma’nâ
Dürûg-âlûde-i vehm ü hayâl, efsânedir âlemHersekli Ârif
Hikmet

Abdülhak Hâmit

gam-âlûde: Gama bulaşmış.
Birlikte okurduk, yine birlikte; berâber
Hatmeyleyelim, gel, şu gam-âlûde kitâbı

Tevfik Fikret

jeng-âlûde: Pasa bulaşmış.
Nigâh-ı ref’etinde şöyle feyz-i terbiyet var kim
Olur mirât-ı jeng-âlûde baksa sebz-gûn dîbâ
nedîm
reng-âlûde: Renkle karışık.
Gönül bir câm-ı reng-âlûde döndü köhne revzende
Zemân ile ona âyîne-i âlem-nümâ derken

Nâbî

âlüfte: Far. 1. Âşüfte, iffetsiz, namussuz kadın. 2. alışık, alışkın.
Biz âşık-ı âzâdeyiz ammâ esîr-i bâdeyiz
Âlüfteyiz dil-dâdeyiz bizden diriğ etme kerem

Nef’î

Güzelsin bî-bedelsin şûhsun âlüftesin cânâ
Söz olmaz hüsnüne gelmez nazîrin âleme hakka
Nedîm
Evvel âlüftene tâ böyle itâb etmez idin
Bin suâl eylese bir tünd cevâb etmez idin

Fehîm (Hoca Süleyman)

âm: Ar. Sene, yıl. c. a’vâm.
Veririm dosta bir harf ile tevkî-i kabûl
Ederim düşmânı bir nokta ile şöhre-i âm

Nef’î

Hilkatinde pîlden eksği yoktur peşşenin
Feyz-i âmmına nazar birdir hümâyıla meges

İbni Kemâl

Âfet-i fürkat bu yıl halka belâ-yı âmdır
Yanmazam andan el ile kara gün bayramdır

Hamdullah Hamdi

Vâdî-ı Nîl’i tuttu anûd-âne ser-te-ser
Ordu-yı fethe karşı sürülmüş rnefîr-i âm

Yahya Kemal

amâ: Ar. Körlük, görmezlik; bilgisizlik, cahillik.
Ne bilsin tîh-i gaflette olanlar minnet-i menni
Piyâz ehli olan amâ ne hazz eyleye selvâdan

Hamdullah Hamdi

Aç gözün terk et amâyı dîde-ı Ya’kûb-vâr
Her ne görsen ey azîz ol Y’ûsf-ı Keâânî’dir

Hamdullah Hamdi

Hüsn-i etvârı nazar-bahş-ı deyâcîr-i amâ
Lûtf-ıgüftârı harâbîde bünyân-ı samem

Nâbî

Oldu berdâşte heylûlet-i deycûr-ı amâ
Sâha-i pehn-bürûz oldu zevâyâ-yı kümûn
Münîf
a’mâ: Ar. 1. Kör, gözü görmeyen. 2. mec. Cahil ve pişman olan kimse. (Kelime insanın sıfatı olup gözün sıfatı olmadığından “gözü a’mâ” veya “a’mâ gözlü” gibi kullanışlar dilimize yanlış olarak girmiştir.
A’mâ insan veya a’mâ adam şeklinde kullanışı doğrudur.
Değil lûtf-ı Hudâvend-i kerîmin kâbil inkâr
Meğer inkâr eden mecnûn ola ya tıfl u ya a’mâ

Nâbî

Y’ûsuf’ıgörmeğilegiryeden a’mâ oldu
Ey habîbim seni görse nic’iderdi
Ya’kûb

Behiştî

Üstüne câmlarını hep simsiyâh dikiyor
Gözüne mil çekilmiş bir a’mâgibi evler
necip Fazıl
Âmâc: Far. 1. Nişan tahtası, hedef. 2. Saban demiri.
Felek tek eylemesin ta’n-ı düşmen-âne hedef
Kaza ederse sihâm-ı havâdise âmâc

Koca Râgıp Paşa

âmâc-ı aşk: Aşk amacı.
Sîne-i mecrûhumuzdur tâ ebed âmâc-ı aşk
Tîr-i takdîrât-ı yâre her zemân âmâdeyiz
Hersekli Ârif Hikmet
Âmâc-gâh: Hedef yeri.
âmâc-gâh-ı tîr-i müjgân: Kirpik okunun hedef yeri.
Bir nigâh-ı nâza şâyân olduk ammâ neyleyim
Sînemiz âmâc-gâh-ı tîr-i müjgân oldu hep

Fıtnat

âmâde: Far. Hazır, hazırlanmış, mühey-ya.
Gâh sâkîsi gehî sâgarı geh bâdesi yok
Görmedim meclis-i maksûdu tamâm âmâde

Nâbî

Her kişi nakd-i cânını âmâde eylesin
Yârân-ı aşk sohbetimiz ârif-ânedir

Şeyhülislâm Yahyâ

Siper eyler gelen mermiye âşık, bulsa, câmânın
Reh-i cânânda cân îsârına âmâdedir sözde
Muallim Nâci
Âmâde-i ifsâd: Fesat çıkarma hazırlığı.
Bu ribât-ı çerhte mümkün müdür hâb-ı ferâğ
Birbirin eczâ-yı kevn âmâde-i ifsâd iken

Nâbî

âmâde-i islâh-ı kâr-ı derhem-i âlem: Âlemin karışık işinin düzeltilmesine hazır olma.
Olup âmâde-i islâh-ı kâr-ı derhem-i âlem
Umûr-ı dîn ü devlet müstaidd-i intizâm oldu

Nedim
Âmâde-i nisâr-ı kudûm-ı hazân: Sonbaharın gelişini yayan hazırlık.
Tezhîb-i bergten garazın bâğın anladım
Âmâde-i nisâr-ı kudûm-ı hazân eder

Nâbî

âmâde-i tahrîr: Yazı hazırlığı.
Nice bin vâridât âmâde-i tahrîr olur dilde
Olunca sâye-güster kilk-i çâlâkim benân üzre

Nef’î

a’mâk: Ar. Umk’lar, kuyu ve derenin dibi ve derinlikleri: a’mâk-ı âbâr: su kuyularının derinlikleri.
Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı
Mehmet Âkif
Bir sadâ, benliğimin fışkırıp a’mâkından
O sadâ işte benim gayret-i dîniyyemdir
Mehmet Âkif
Yalınız göğsünün eb’âdını sandın yüksek
İn de a’mâkma bir bak, ne derinmiş o yürek
Mehmet Âkif
a’mâk-ı târ-ı leyl: Gecenin karanlık derinlikleri.
A’mâk-ı târ-ı leyle birer kimsesiz çocuk
Vaz’-ı mükedderiyle bakar hep sitâreler; Öksüz kalan ufuk
Süslense bir hilâl ile, mes’ûd olur. güşev

Tevfik Fikret

a’mâk-ı zemin: Yerin derinlikleri.
İnler, çıkıyormuş gibi a’mâk-ı zemînden
Her sâati bir harhara-i muhtazır-ânen

Tevfik Fikret

a’mâl: bk. amel.
âmâl: Ar. Emel’ler, gönül istekleri, ümidler, dilekler: Yağsa bârân gibi gökden katarât-ı âmâl
Yine bed-tâli olan hâib ü hâsir bulunur

Nâbî

Tevekkül ehliyiz hergiz bizim âmâlimiz yoktur
Müheyyâdır bizimçün devlet isti’câlimiz yoktur

Nef’î

Bâzîçe-i âmâl ederek hep sademâtı
Bir mehd-i serâbîde çocuklar gibi yattık

Tevfik Fikret

âmâl-i visâl: Kavuşma istekleri.
Cünbiş-geh-i sâfyyeti âmâl-i visâlin
Zevrakçe, o bir neş ‘eligehvâre-i sevdâ

Tevfik Fikret

âmâl ü efkâr: Fikir ve istekler.
Âmâl ü efkârını ona münhasır kılmış.
Her bedîayı ona izâfetle takdîr eyler
Recâizâde
Ekrem
amân, emân, âmân: Ar. 1. Eminlik, korkusuzluk. 2. Bağış, bağışlanma.
Dün sayd-gehte gördüm o bî-rahmı hey meded
Ayyûka çıkmış idi sadâ-yı amân amân
Nevres-ı Kadîm
Ne gördüm âh amân el-amân bir âfet-i cân
Gelip yanımda güneş gibi oldu lem’a-nisâr
Nedîm
Olur geh mahrekeperdâzgeh emn ü amân üzre
Meğer oynar mı cân-bâz-ı felek bir rîsmân üzre
Hâmî (Hâmî-ı Âmidî)
a’mâr: Ar. 1. Ömür’ler, hayat müddetleri.
Yaşlar, sinler. 3. Hoşa giden garip ve tuhaf şeyler.
a’mâr-ı cihân: Cihanın tuhaflıkları.
Girdâb-ı tebâhîye düşen seyl-i revânı
Bütün a’mâr-ı cihânı

Tevfik Fikret

a’mâr-ı düşmenân-ı mestûr: Gizli düşmanların ömürleri. halka-i cevher ile bir ceddedir tîgi
Ki sahîfesmdedir a’mâr-ı düşmenân-ı mestûr

Nâbî

amden: Ar. İsteyerek veya bilerek, kasden.
Bildi kim hâk-i reh oldum eteğin dutmak için
Götürür düşmeğe koymaz yere amden eteğin
FuzM
Ben ki ol tîşe-zen-i kûh-ı belâ-yı aşkım
Âferîn etti amden dahi
Ferhâd bana
enderunlu Fâzıl
Âmed: Far. “gelme, geliş, vürûd etme” anlamına gelen birleşik kelimeler yapar.
Meşhûr meseldir bunu hod sen de bilirsin
Ez-bâd-ı hevâ âmed ü ber-bâd-ı hevâ reft

Nef’î

Sâde bir devr-i teselsülden ibârettir umûr
Rûz u şeb bir reft ü âmedden kinâyettir zemân
Yenişehirli Avni
Ne tafahhus ne hitâb ü ne suâl
Gelir âmed ü şûde müşt-i kûpâl

Nâbî

ser-âmed: Başta bulunan (boyu uzun.)
Gül nikâlimde görüp haddin gibi rengîn gülü
Bir ser-âmed kametin boynında kanım sandılar

Hayâlî Bey

Âmed-şüd: Gelip gitme, varıp gelme.
âmed ü şüd, âmed ü reft.
âmed-şüd-i emvâc-ı havâdis: Hâdise dalgalarının gidiş gelişi.
İğmâz ü tegâfül gerek âsâyişe, yoksa.
Bî-gâyedir âmed-şüd-i emvâc-ı havâdis

Tevfik Fikret

âmed-şüd-i leyl ü nehâr: Gece ve gündüzün gidiş gelişi.
Ya dest-âvîz mihnetle gelir ya tuhfe-i gamla
Usandım hâsılı âmed-şüd-i leyl ü nehârımdan
Mantıkî (Ahmet)
âmed-şüd-i sabâh u mesa: Akşam ve sabahın gidiş ve gelişi.
Âmed-şüd-i sabâh u mesâdan netîce yok
Gam gitse bâri bezmimize bâde gelse de
Neylî
âmed-şüd-i sipâh-ı gumûm: Gam askerlerinin gidiş gelişi.
Hîç eksik olmadı âmed-şüd-i sipâh-ı gumûm
Rızâyî sîne meğer taht-gâh-ı hasrettir
Rızâyî
amel: Ar. 1. İş, kâr. 2. İş işleme. 3. Bir işte tesir etme. 4. Sürgün, iç sürmesi. c. a’mâl.
Böyledir
Râgıb mücâzât-ı amel kim fid-mesel
Sorsalar mağdûrunu gaddâr kendin gösterir

Koca Râgıp Paşa

Cürm ü noksânını kayd eylemesem de elbet
Onu küttâb-ı amel deftere tekmîl yazar
Halim
Giray (Kırım Hanı)
küttâb-ı amel: sağ ve sol omuz melekleri amel-i müstevcib: Lâyık amel. der-gâh-ı kerem kim hâki ihsân-hîz-i rahmettir
Ne kâdirdir amel-i müstevcib olmağa hâşâ

Nâbî

a’mâl: Amel’ler, fiiller, işler, kârlar.
Gerçi yüzüm karadır nâme-i a’mâl gibi
Umaram kim yuya lûtfun suyıla onu kerem

Cem Sultan

Defter-i a’mâlimin hatt-ı hatâdandır siyâh
Kan döker çeşmim hayâl ettikçe hevl-i mahşeri
FuzM
Dehr durdukça dura zât-ı azîmü’ş-şânın
Kim budur kalb-i hazînimde eazz-i a’mâl
Şinasi
a’mâl-i dil-âgâh: Gönlü uyanıkların işleri.
İhtiyât olmak gerek a’mâl-i dil-âgâhda

a’mâl-i hayr: Başkaları için hayır dileme.
A’mâl-i hayr süllemidir kasr-ı Cennetin
Mümkin mi çıkma olsa eğer nerdübân harâb

Keçecizade İzzet Molla

ameli: Tecrübe edilmiş, işleme suretiyle, pratik.
Nazariyâta boğulmakla geçen ömre yazık
Amelî kıymetidir kıymeti ilmin artık
Mehmet Âkif
ameliyyât: Bir işin kaidelerini fiilen yerine getirmeyle ilgili hususlar, operasyonlar.
Ameliyyâta çıkarken sınıf, on gün evvel
Bu da gelmez mi?
Dedim: “Kim dedi, oğlum, sana, gel?
Mehmet Âkif
amel-mânde: İşten kalmış, iş göremez durumda olan, metrûk, mütekaid.
Açım! demekle amel-mânde bir topal tilki, Ayağına gönderiyor rızk ın en mükemmelini
mehmet Âkif
Âmil: Ar. Amel’den, 1. Amel edici, işleyici.
ilmiyle âmil: ilmiyle iş yapan. 2. Sarf ve nahiv ıstılâhâtından olan bir kelimedir ki diğer kelimenin ref’ veya cerr veya cezzim hâllerinden birini meydana getiren şey. c. avâmil.
Râhat istersen bu pendimle hulâsa âmil ol
Olma
Mecnûn-ı muânid ben gibi sen âkıl ol

Ziyâ Paşa

İlm-i fakrî ile olup âmil
Terk-i milk-ı Efrâsyâb ettim

Fehîm (Hoca Süleyman)

avâmil: Âmil’ler, sebepler; işleyenler.
Zemînin aldığı tohmun yekûnu: Milyarlar
Demek, tabiat icbâr eden avâmil var
Mehmet Âkif
ameliyyât: bk. amel.
âmennâ: Ar. “inandık” anlamına
Arapça fiil çekimidir ki ekseriya dînî emirlerin işitilmesi ânında söylenir.
Devlet onundur ki âmennâ diye irşâdma
Hısm eder hûr u melâik münkir ü murtâddıma

Ümmî Sinan

Vaktinizde çerh âmennâ ki bî-îmân idi
Ehl-i dil makrûn idi endûh-ı bî-pâyânına
Nedîm
Âmennâ, her hâl için fâil-i hakîkî Cenâb-ı Hakdır

Âmî: Ar. Ammeye mensup, avamdan olan, cahil.
Ne kadar kim cihân-ı bî-ihlâs
Ârifi hâric ede âmîyi hâs
Şeyhî nâ-bekâr-ı siyeh-bahtı var kıyâs eyle
Ki hem hasûd ola zât-ı habîsi hem âmî

Nef’î

Amid: Ar. Diyarbakır’ın eski adı.
Âmid o şehr-i nûr öğünsün ile’l-ebed
Fazl ü fazîletiyle bu necl-i bülendinin

Yahya Kemal

âmîhte: Far. Karışık, mahlût olan.
Edip âmîhte huşk ü ter ü germ ü serdi
Çâr-rükn üstünde yapmış bu binâyı üstâd

Nâbî

Bâdeyi âb ile âmîhte kıl ey sâkî
Haylî demdir hakîm-âne günâh işlemedik

Nâbî

Kendimin zillet ile hâkte görme selefin
Sükkeriyyât ile âmîhte sîr et halefin

Nâbî

âmîhte-i şekve-i hicrân: Ayrılık şikâyeti ile karışık.
Etti sözün âmîhte-i şekve-i hicrân
Mest olmak ile halt-ı kelâm eyledi bülbül

Nâbî

amîk: Ar. Umk’tan; derin olan, derinliği çok olan.
Benim ol nâdire gavvâs ki olsa ne kadar
Bahr-i endîşe amîk ü dürr-i ma’nî kemyâb

Nef’î

Şi’rin daha hîç duymadığı lahn-i amîkı
Cenap Şehabeddin
Bütün bu sâha-i hazrâ, bu nev-demîde çemen
Yeşil bir örtünün altında bir amîk mezâr
Mehmet Âkif
amîk-i dürr-i ma’nâ: Manâ incisinin derinliği.
Benim ol nâdire gavvâs ki olsa ne kadar
Bahr-i endîşe amîk-i dürr-i ma’nâgüm-yâb
Nef’î
amîk-i hayret: Hayret derinliği.
Şimdilik
İkbâliyâ daldım amîk-i hayrete
Lutfedip destimi al yâ
Rabbî düştüm gurbete
İkbâlî, Cihangîr (Sultan III. Mustafa)
amîk u tûl: Uzun ve derin.
Vücûd-ı âlemi benzer hayâle kim olur zâil
Bu taPîfin beyânı pek amîk u tûldür ammâ

Âdile Sultan

Âmil: bk. amel.
amîm: Ar. Umûm’dan, cümleye şâmil, cümleyi ilgilendiren, umumî, genel, yaygın.
Âferîn lûtfuna ey bâd-ı nesîm
Bu kadar ancak olur feyz-i amîm

Nef’î

Kim feyz-i avâtıf-ı amîmin
Şâd eyleyegönlün ehl-i bîmin

Fuzûlî

Adli kim memleket-ârâ-yı cihândır etse
Emn ü âsâyiş için âleme fermân amîm

Nef’î

amîmü’l-feyz-i mün’im: Nimet bolluğunu genele yayan.
Ol amîmül-feyz-i mün’imsin ki feyz-i şâmilin
Rızk taksîminde kılmaz imtiyâz-ı küfr ü dîn

Fuzûlî

âmîn: Ar. “öyle olsun, öyle yap” anlamında duadır.
âmin alayı: Eskiden çocukların mektebe başladığı ilk gün yapılan tören.
Bu duâ bilmem kabûlü vakf-ı âmîn olmaya
Âsım (Çelebizâde Şeyhülislâm İsmâil)
Belâlardan emîn olsun cihânda
İlâhî izzetin hakkıyçün âmîn
Bâkî
Diye sükkân-ı semâ işbu duâya âmin
Kalb-i pâki ola âlâm u mihnetten emîn (Sultanzâde)
Mehmet Dâniş
Amine: Ar. (binti Veheb) Fahr-i âlem efendimizin muhterem anneleridir. Adı geçenin soy kütüğü baba tarafından üç, anne tarafından dört batın yukarıda peygamberler soyuna ulaşır. Hz. Âmine on dört yaşında iken hâmile kalıp doğum olmazdan evvel beyi, peygamberimizin babası Hz. Abdullah vefat etmişti.
Peygamberimizin annesi de henüz altı yaşında iken Mekke ile Medine arasındaki Ebvâ isimli yerde vefat ederek oraya gömülmüştür:
Âmine hatun Muhammed anesi
Ki olsadeftendoğdu oldür-danesi
Süleyman Çelebi
Mevlid âmir: Ar. Emr’den, 1. Emr edici, buyurucu. 2. Bir memurun vazife bakımından büyüğü. c. ümerâ.
âmir-i mutlak: Tek emredici.
Sâye-ı Hak hâmî-i dîn-i mübîn
Âmir-i mutlak emîrü’l-mü’minîn
Muallim Nâci
ümerâ: Emirler, beyler, mîrler.
İmrenme görüp çerb pilâvın ümerânın
Kim yüreği yağıyle pişüpdür fukarânın

Azmî (Pir Mehmet)

Âmir-âne: Âmir olana yakışan surette: Bir seyf-i âmir-âne parıldar: Selâm dur!

Tevfik Fikret

âmirziş: Far. Affediş, yarlığama, affetme, bağışlama: Ye’s-i küfr olmasa ol denlügünah-kârım kim
Kendi âmirzişmi eyler idim istibâd

Nâbî

âmirz-kâr: Far. Affedici, Allah, Tanrı.
Tövbekâr ümîd-i gufrân-ı âmirz-kâr eder

âmîz: Far. “-le karışık, -le karışmış. -leyi içine alan” anlamında birleşik kelimeler yapar. anber-âmîz: Anberle karışık.
Kılmaz âfâkı muattar tâ kim enfâs-ı nesîm
Gerd-i râhın gevherini anber-âmîz eyZemez
Nizâmî
fecr-âmîz: Fecri içine alan.
Ey güzel ma’den. Oooh, ey lebrîz
Kîşe-işu’le reng-i fecr-âmîz
Gülüyor gül yüzünde istikbâl

Tevfik Fikret

hikmet-âmîz: Hikmetle karışık.
Aceb vaz’ eylemiş bu bâr-gâh-ı hikmet-âmizi

Nâbî

Hikmet-âmîz gerekdir eş’âr
Ki meâli ola irşâda medâr

Nâbî

iftirâ-âmîz: İftirayla karışık. tozlu çevrelerde, o iftirâ-âmîz
Muhit içinde görünmekte, kirli şermende
Ziya
Gökalp
maslahat-âmîz: İşi idare etme.
Berây-ı kârdır da’vâ-yı ihlâs ettiği halkın
Dürûg-ı maslahat-âmîzdir şimdi sadâkatler

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

melâl-âmîz: Melâlle karışık.
Eşktir sanman gelen çeşm-i melâl-âmîzine
Âb verir gamze-i hûn-rîzi tîğ-ı tîzine

Şeyhülislâm Yahyâ

mesel-âmîz: Atasözü ve deyimle karışık.
Ey nazm-ı Hayâlî gibi rengîn söze tâlib
Her ma’nî-i hâsın mesel-âmîz söz olsun

Hayâlî Bey

münâfese-âmîz: Kin dolu.
münâfese-âmîz-i âlem: Âlemin kin dolu
karışıklığı.
Bu meclis-i münâfese-âmîz-i âlemin
Değmez neşât-ı vuslatı hüzn-i vedâına

Nâbî

nükte-âmîz: Nükteli.
Her nigâh-ı nükte-âmîzinde rind-i aşk olan
Hem itâb-ı renciş ü hem müjde-i ihsân bulur

Nef’î

renk-âmîz: Renkle karışık.
Çiçeklerle müzeyyen böyle renk-âmîz kisvenle
Güzelsin cennetin tâvûs-rengîn şâh-bâlinden
İsmail
Safâ
şekker-âmîz: Şekerle karışık. leb ü dendânı şerh etmez
Nizâmî nazm ile Tâ ki şürin şekker-âmîz ügüher-rîz eylemez
Nizâmî
şu’le-âmîz: Işık saçan.
Eylemişşem’-i cemâlin âteş-efrûz-i hayâ
Ârız-ıpür-tâbın âb-ışu’le-âmiz eyleyen

Fehîm (Hoca Süleyman)

âmîze-mûyî: (30 opol) Far. Kır saçlılık, kır sakallılık.
Erişti mevsim-i âmîze-mûyî
Muallim Nâci
Genç iken oldum bakın âmize-muy

âmîziş: Far. Karışış, görüşüş, geçiniş, uysallık: Gül ü lîmon şarabı gibi verdi çâşnî câna
Lebin bûs eyledim âmîziş lûtf u gazabların
Şerîf
Kurup bir bârgâh-ı sun’, lûtf u kahrından memzûc
Verip azdâda âmîziş komuş nâmın onun dünyâ

Nâbî

Iztırâb-âver-i envâr-ı ruhundur nigehim
Bahr-ı Ummân ile âmîziş eden cûygibi

Nâilî
âmm, âmme: Ar. Umûm’dan; umûma şâmil, herkesi ilgilendiren, müşterek, orta malı. c. avâm.
Külçe-i mihr ü mehi az göre bir mûr-ı zaîf
Sofra-i lûtfunıla âmm ola ger hân-ı kerem

Cem Sultan

Hisse-yâb olsa aceb mi dil-i bîmâr
Nazîm
Âleme feyzini âmm eylerken şân-ı nesîm
Nazîm (Yahyâ)
Yüz tuttu ona ki feyz-i âmmı
Çekmiş bu medâra subh u şâmı

Fuzûlî

On beşinci gün oldukta tamâm
Ettiler nimet için dâvet-i âmm

Nâbî

Âmmdır lûtfu bütün âleme çün lûtf-ı bahâr
Feyz-için çeşm-i hurşîd-i dirahşân mebzûl
Rızâyî
Cihân nâmındaki bir maktel-i âmme yolum düştü
Hükûmet derler anda bir nice salk-hâmler gördüm

Ziya Paşa

avâm: Âmm’ler, herkes, halkın büyük kısmı.
Hânımız kâse-i gerdûn gibiyek-kâse iken
Nice doysun bir alay gürisne-çeşmân-ı avâm

Nâbî

Ucb u kibr ü kîn olmaz evliyâu’llahta
Kim avâm şeklinde görünür gürûh-ı asfiyâ

Âdile Sultan

Birinci zümreyi teşkîl eden zavallı avâm
Bıraksalar edecek tatlı uykusunda devâm
Mehmet Âkif
avâm-ı bed-güher: Soysuz halk.
Safâ-yı cevher-i ışk ile eyle kalbini hâs
Avâm-ı bed-güheri ışk eder cihânda hâs

Behiştî

ammâ: Ar. e. 1. Ama, fakat, lâkin, ancak; öyle ki (açıklama). 2. Yetişme, nâil olma. 3. Garip bulma, şaşma. 4. Güzel bulma: “Amma ne güzel!”
Kadd-i dil-dârı kimi ar’ar okur kimi elif
Cümlenin maksûdu bir ammâ rivâyet muhtelif

Muhibbî, Meftûnî (Kanunî Sultan Süleyman)

Gerçi her rûz kat’-ı râh ederim
Bilmem ammâ ne vakte dekgiderim

Nef’î

Gerçi cüz’-i hâkim ammâ çerhten bâlâ-terim
Âric-i evc-i kemâlim şu kadar sellem bana

Muallim Naci

âmme, âmm: bk. âmm.
Amr: Ar. Arapça gramerde belirsiz bir erkek ismini belirtmek için örnek olarak “Amr’dan başka Zeyd” ve dişi ismi belirtirken de “Hind” adı kullanılır.
Osmanlılarca fetvâ verilirken şeyhülislâmlar fetva isteyenin ismini kullanmadan, Amr, Zeyd ve Hind gibi isimleri kullanırlardı.
Kays ü Leylâ’sını dahi Zeyd ile Amr’ıgibidir Diyecek olsam olur ol dahi esmâ-yı adem

Âkif Paşa

amûd: Ar. 1. Direk, sütun. 2. Yukarıdan aşağı inen dik çizgi, dikey.
Müddet ile çün bu şehre eresin
Bu amûd üstinde şekli göresin
Türk Firdevsîsi
Zebân kalma ver miknet-i cevâb-ı savâb
Suâle geldin mi dem-i münkirât tefte-i amûd

Sâbit

amûd-ı seher: Seher vakti yükselen aydınlık.
Bir yanda bir amûd-ı seher bir minâre var Üstünde bir hilâl-igam-âlûd, Zühre var
Kemalzade Ekrem Bey
amûd-ı subh: Sabah yükselen aydınlık.
Kılma sehâb-ı zülf ile der-perde gerdenin
Olsun amûd-ı subh feleklerde gerdenin
Şeyhülislâm İshak Efendi
Gâlib
Cenâb-ı Şems’ten almış nefes meğer
Erdi amûd-ı subha dem-i subh-gâh-ı ney
şeyh Galip-âmûz: Far. “öğretici, öğrenmiş” olan anlamında birleşik yapılar kurar. edeb-âmûz: Edep öğretici.
Ârif edeb-âmûz olur her revişinde
Âkıl hikem-ı Hazret-ı Hakk’a nazar eyler
Kânî (Ebûbekir)
ilm-âmûz: İlim öğretici.
Sa’y kıl ilm-işerîf şeb ü rûz
Kalma hayvân-sıfat ol ilm-âmûz

Nâbî

terbiyet-âmûz: Terbiye öğretici.
terbiyet-âmûz-ı ümem: İnsan topluluklarına terbiye öğreticisi.
Erbâb-ı kalem terbiyet-âmûz-ı ümemdir
Âdâb-ı ümem mâ-hasal-ı feyz-i kalemdir

Yenişehirli Avnî

amyâ: Ar. Kör, görmez.
Bu köhne âlem-i kevni fesâda vermek için
Nedir müsâade etmek kuvâ-yı amyâya
Ferit Bey
ân: Far. Güzellerin cazibesi, sabâhati. (hüsn ü ân)
beraber kullanılır: c. ânât.
Hüsnü yoktur sesine dûş oldum
Ânı yok nâzına medhûş oldum
Enderunlu Fâzıl
Bir manzaradır bu levha-i ân
Bir şir-ı Hudâ desem de şâyân
Kemalzade Ekrem Bey
hüsn ü ân: Güzellik, câzibe.
Ben bugün bir nev-bahâr-ı hüsn ü ân seyreyledim
nedîm
Ân-ı kadîm: Eski güzellik.
Hüsn-i hâdis kuluyuz sanma bizi sultânım
Vech-ipâkinde olan ân-ı kadîmin kuluyuz
Hayretî
ân-ı maânî: Mana ile ilgili güzellikler.
Gelip de olmasa zînet-güzîn-i hüsn-i ifâdem
Gider de zîver-i enzâr olur mu ân-ı maânî
Ân: Ar. Lâhza, dem, vakit. c. ânât.
İki târîhimle tebşîr eyleyeyim nâsı her ân
Müjde-bâd aldı Arîş’i seyfle cenk-âverân

Sürûrî

Şuglu hak idi o âlî-kadrin her ân u zemân
Aşk-ı Hakk’ayandı yakıldı edip cânın fedâ

Âdile Sultan

Sizlersiniz bu ânı ışıklarla Türk eden
Eksilmesin şu mutlu şafaklar bu ülkeden

Yahya Kemal

Ân-ı hayât: Hayat zamanı.
Kabre doğru ilk adımdır doğduğun ân-ı hayât
Muallim Nâci
Ân-ı müstakbel: Gelecek zaman.
Geçen geçmiştir artık; ân-ı müstakbelse mübhemdir
Hayâtından nasîbin: Bir şu geçmek isteyen demdir
Mehmet Âkif
Ân-ı sekerât: Ölüm anı.
Vur, kopsa da mızrâbın ile târ-ı hayâtım
Çal, şimdi; şu ân olsa da ân-ı sekerâtım

Tevfik Fikret

ân-ı vâhid: Tek vakit.
Ân-ı vâhid nice mahrûm idüğüm râhattan
Zımn-ı hüsnünde olan ânını gör ondan sor

Nâbî

ân ü în (în ü ân): Bu, şu, teferruatla meşgul olma.
Birdir bu bezm-gâh-ı hamâkatda ân ü în
Desti kıran deliyle
Felâtûn-ı hem-nişîn

Keçecizade İzzet Molla

Çobanın hâline haset ki odur
Fâig-i în u ân ü bûd u nebûd
Recaizade Ekrem
Ân-be-ân: Bir andan diğer âna, vakit ilerledikçe, gitgide, gittikçe.
Gamzesi tîri bilir bir bir gönülden geçtiğin
Lîk o kaşı kemânım ân-be-ân bilmezlenir
Adlî, Âdil (Sultan II. Mahmut)
Ânât: Ân’lar, zamanlar.
Hüsn-i pâkîzesin bil-cümle
Safhâtında vü ânâtında
Bir şiir, bir yeni reng-i sevdâ
Bir tesellî, yeni bir mevce-i hüsn
Bulduğum çehre-i hulyâ, mûnis
Fâik Âlî Bey

Muallim Naci

ânât-ı ziyâ: Işık zamanları.
Kurdun bize ânât-ı ziyâdan
Hissiyyet-i ebkâr ile ârâste bir çeng
cenap Şehabeddin anâ’: Ar. 1. Esir olmak, esirliğe düşmek. 2. Eziyet ve sıkıntıya uğramak.
Dünyâ evi meşakkat ü renc ü anâ’ imiş
Sahn-ı safâ dedikleri mâtem-serâ imiş
Necâtî Bey
Felektir ol ki eder bir sabî ma’sûmu
Pelâs-pûş-i mihengehvâre-bend-i anâ’

Ziyâ Paşa

Olmuş kimi tüvan-ger-i devrân iken zelîl
Olmuş kimine devleti ser-mâye-i anâ

Ziyâ Paşa

anâ-yı kâinât: Kâinâtın zorluğu.
Hâtır-ı zârımda menzil-sâz-ı endûh olmağa
İttihâd etmiş gibi derd ü anâ-yı kâinât
Yenişehirli Avni
a’nâb: Ar. İneb’ler, yaş, taze üzümler.
a’nâb u nahîl: Hurma ve üzümler.
Pürdür ol bostânda a’nâb u nahîl
Var budaklarında cömerd ü bahl
Ubeydî
anâdil: bk. andelîb.
anâkib: bk. ankebût.
an’ane: Ar. Gelenek; rivayet. c. an’anât.
Ne hâtırâtma hürmet, ne an’anâtını yâd
Deden de böyle mi yapmıştı! Ey sefil evlâd ?
Mehmet Âkif
Ne zamandan beridir bağlıyız, artık bıktık
Demir aldık o sizin an’anelikten, çıktık
Mehmet Âkif
an’ane-hâh: An’ane isteyen.
Hele sen ey kadîd-i an’ane-hâh
Yetişir çizdiğin hudûd-ı siyâh

Tevfik Fikret

anâsır: Ar. Unsur’lar, başka şeylerin meydana geleni ve maddesi, ögesi olan şeyler.
anâsır-ı erbaa: (dört unsur) dünyada mevcut olan şeylerin asıl maddeleri: ateş, hava, su ve toprak.
Bestedir birbirine çenber-i dolâb-ı vücûd
Mürtebit birbirine âb ile hâk âteş ü âb
Nâbî güzde halef dûde-i âdem ki eder
Cevher-ipâkine ecrâm u anâsır ikrâm

Nef’î

Müslümânlıkta “anâsır” mı olurmuş?
Ne gezer Fikr-i kavmiyyeti tel’în ediyor Peygamber
Mehmet Âkif
anâsır-ı çâr: Dört unsurlar.
Mükevvenât ibâret ise ne ola
Zât’ından Hasâisidir onun cevher-i anâsır-ı çâr

Ziyâ Paşa

anâsır-ı firdevs: Cennetin unsurları.
Keşfet nikâbını yeri göğü münevver et
Bu âlem-i anâsırı firdevs-i enver et

Zeynep (Zeynünnisa Hanım)

çâr-anâsır: Dört unsur.
Eyâ nice bir devr ede bu çâr-anâsır
Kim ona ne evvel ola malûm ne âhir
bağdatlı Rûhî
Ânât: bk. ân.
anber: Ar. 1. Meşhur güzel kokulu bir nesne. (Kaşalu=
Ada balığı denilen balığın bağırsaklarından elde edilen, yumuşak ve misk kokulu bir madde. 2. Güzel kokulu.
Bir perîsin sen ki bu zülf-i arak-rîzin senin
Hoş murassa’ anberine taktı hânım boynuma

Ahmet Paşa

Kaddin yürütmez oldu çemende sanevberi
Zülfün yanında kıymet-i anber şikest olur
Hisâlî
Micmer-i zerle gelip anber ü ûd
Eyledi hayme-gehi ıtr-âlûd

Nâbî

anber-i eşheb: Beyaz anber.
Eylerse kazâ bezm-geh-i câhına lâyık
Mihr-i seheri micmere-i anber-i eşheb
Rızâyî
anber-i hâm: Olmamış anber.
Itr-ı hûbile pür olurdu meşâmm
Bûy-ı müşg idi yâhûd anber-i hâm

Hakanî

anber-i sârâ: Saf anber.
Hatt-ı miskînin lebinde anber-i sârâ satar
Ruhların reng-i muhabbet benlerin sevdâ satar

Hayâlî Bey

anber-i ter: Taze anber.
Geh geh tutunsa anber-i terden nikâbgül
Benzerdi rûz-ı hüsnüne ey âfitâbgül

Ahmet Paşa

anber-i zülf: Saçın anber gibi olan kokusu.
Düşürmüş anber-i zülfün hümâyûn gölgesin aya
Taâlallah zehî sünbül taâlallah zehî sâye
Nesîmî
anber-bâr: Anber yayıcı, güzel kokulu olan.
anber-bâr-ı yâr: Yârin anber yayan (saçı).
Dolaşurgül-zâr-ı hüsnin zülf-i anber-bâr-ı yâr
Rûha gelmiş seyr için seyyâh-ı Hind-sitânîdür

İbni Kemâl

Zülf-i anber-bâr-ı yâra benzedirmiş kendiyi
Nâfe miskînin dimâğında kuru sevdâya bak

Hayâlî Bey

anber-bû(y): Anber kokulu.
Kemâl-i ziyb ü ferle yaptı bu sâhil-serâyı kim
Havası dil-güşâ âbı musaffâ hâki anber-bû
Nedîm
anber-bûy-i zîbâ: Güzel anber kokusu.
Uzatmaz kimse destin kimseye eyyâm-ı adlinde
Meğer kim şâne-i ter zülf-i anber-bûy-ı zîbâya
Rızâyî anber-efşân, anber-feşân: Anber saçan, anber-nisâr.
Ey sabâ zülf-i nigârı anber-effân eyledin
Hâk olan bî-dilleri hâk ile yeksân eyledin
Necâtî Bey
Ebr-i siyâh içinde kalır san hilâl-i îd
Anber-feşân saçında olur çün nihân kaşırn
Nizâmî
Zülf-i müşgîn-i anber-effânın
Şerm-sâre etdi nâfe-i siyehi

Cem Sultan

anber-fâm: Anber ağızlı.
Zîr ü bâlâsına bak ol hatt-ı anber-fâmın
Cennet, altında, ya üstünde demişler
Şâm’ın (şâmın)

Bağdatlı Rûhî

Lebin bûsun zemân-ı hatt-ı anber-fâm için saklar
Acep nâziklik eyler bâdesin akşam için saklar
nedîm
anberî, anberîn: Anberden, anberli, anber kokulu, renkli.
Her nokta-i hûb-ı anberînin
Hâl-i siyeh izâr-ı ma’nâ
Ünsî
Çîn ü Mâçîn’in harâcın almağa hükm etdi yâr
Müşg-bâr olmuş ol iki anberîn tuğraya bak

Hayâlî Bey

anber-nisârî: Anber saçıcılık, anber-feşanlık.
Yine kıl deste alıp kilk-i cârî
Gül-âb-efşânî vü anber-nisârî
Atâyî (Nev’izâde Ataullah)
anber-sâ: Anber gibi.
Dembedem kor mıdı ol büt ayağından başını
Büt-perest olmasa ol gîsû-yı anber-sâ eger

İbni Kemâl

anber-sirişt: Anber kokulu.
Erdi yine ürd-i behişt oldu hevâ anber-sirişt
Alem behişt-ender-behişt her kûşe bir bâğ-ı İrem

Nef’î

anber-sirişte: Anberle yoğrulmuş.
Anber-sirişte hâkine baksan ne vechile
Ervâh-ı fevc fevc-i rüsül rûy-mâl eder

Nâilî

anber-sûz: Anber yakan.
Bak rûh-i pür-âline i’câz-ı hüsn-i yârı gör

Nâilî
hassiyet-i âteş ki anber-sûzdur

Nâilî
anber ü ûd: Anber ve öd.
Micmer-i zerle gelip anber ü ûd
Eyledi hayme-gehi ıtr-âlûd

Nâbî

andelîb: Ar. Bülbül. c. anâdil, ande-
lîbân.
Ol gülü çoktan ederdim zîb-i destâr-ı visâl
Bakmayaydım andelîbin hâtır-ı nâ-şâdına

Nâbî

Gül-i hâre düştü sîne figâr oldu andelîb
Bir hâre baktı bir güle zâr oldu andelîb

Nâilî

Halk-ı âlem andelîbi mürg-i cânım sandılar
Ettiği nâlişleri âh u figânım sandılar

Hayâlî Bey

Andelîb kûşe-i hırmende kalmış nâlân
Zevkte zâg ü zagân turfa-i mekândır dünyâ
İlhâmî, Selîmî (Sultan III. Selim)
andelîb-i bî-nevâ: Sessiz bülbül.
Verd-i gül-zâra dokunmaktan sabânın kasdı var
Andelîb-i bî-nevânın râz-ı pinhânın arar

Nâbî

andelîb-i gül-şen-i ma’nâ: Mana gül bahçesinin bülbülü.
Bir amdelîb-i gül-şen-i ma’nâ ki hâmesi
Taksîm eder safîr-i sarin belâgati

Âkif Paşa

andelîb-i hoş-sadâ: Güzel sesli bülbül.
Andelîb-i hoş-sadâ bir gül-şenî dervîştir
Mushaf-ı gülden okur subh u mesâ evrâdını

Şeyhülislâm Yahyâ

andelîb-i kuds: Kutsî bülbül.
Sad-hezârân andelîb-i kuds ederperverde-dil
Tâ sevâd-ı bâğ-ı sevdâ sâye-i güldür bana

Leskofçalı Galip

andelîb-i mest: Sarhoş bülbül.
Gûş-ı benefşeden sakın ey andelîb-i mest
Gül hüsn-i râzın açma ki yerin kulağı var

Ahmet Paşa

andelîb-i nâtıka: Konuşan bülbül.
Midhatinde andelîb-i nâtıka mebhût u lâl
Fikretinde şâh-bâz-ı âkıle bî-perr ü bâl
Lamiî Çelebi
andelîb-i zâr: İnleyen bülbül.
Olma terâne-senc gel ey andelîb-i zâr
Aşk ehl-i derde mâni’-igüft ü şinîd olur
Vâsık (İstanbullu Ahmet)
Bir lebi gonca yüzi gül-zâr dersen işte sen
Hâr-ı gamda andelîb-i zâr dersen işte ben
Bâkî
andelîb-ân: Bülbüller.
Döner bir hâfiz mahfil-nişîn-i nağme-perdâza
Ser-âgâz eyledikçe amdelîbân âşiyân üzre

Nef’î

andelîbân-ı cihân: Cihan bülbülleri.
Bu meclis kim füyûzât-ı Huda’nın gülsitânıdır
Yakar kalbi nevâ-yı andelîbân-ı cihândır bu

Âdile Sultan

andelîbân-ı hoş-elhân: Güzel sesli bülbüller.
Andelîbân-ı hoş-elhân-ı gül-istân-ı senâ
Ederler medhin ile hoş nagamât-ı rengîn
Bâkî
andelîbân-ı riyâz-ı hüner-i nağme-serâ: Nağme çıkaran hüner bahçelerinin bülbüllleri.
Nağme-i bâd-ı bahâr-ı keremin ettikçe
Andelîbân-ı riyâz-ı hüner-i nağme-serâ
Veysî
anâdil: Andelîb’ler, bülbüller.
Anâdil etti beyân-ı merâtib-i nagamât
Kumâr oldu terâne-keş ü sürûd-i senâ

Fuzûlî

andelîb-vâr: Bülbül gibi.
Zâr etti nâr-ı gamda beni sîne bülbülü
Feryâd ederse tan mı gönül andelîb-vâr
Figânî
âne: Far. “yakışacak sûrette, gibi ve -ce” anlamlarını veren ve sıfatı, ismi zarf yapan ek.
âciz-âne: Âcizce, alçak gönüllülükle.
Aciz-âne ola bu bendelerinden i’zâm
Rûh-ı pâkine nice tuhfe-i takdîs ü selâm

Âdile Sultan

ahrâr-âne: Serbestçe, hür olana yakışacak surette.
Deminde seyr idik te’sîrî ahrâr-ârne öttükçe
Dil-i âvâreyi hâhiş-güzâr-ı dâm eder bülbül
Pejmürde
Ekrem
Âhû-vâne: Âhû gibi.
âhû-vâne nigehler müşîr-i vahşettir

Nâbî

Âkıl-âne: Akıllıca.
Haddini mürşid huzûrunda bilip
Akıl-âne hep edep ile varp

Âdile Sultan

Âmir-âne: Âmire yakışacak surette.
Bir seyf-i âmir-âne parıldar: Selâm dur!

Tevfik Fikret

anûd-âne: İnadına inadına.
Vâdî-ı Nîl’i tuttu anûd-âne ser-te-ser
Ordu-yı fethe karşı sürülmüş nefîr-i âm

Yahya Kemal

Ârif-âne: Arif olana yakışır, lâyık olacak sûrette.
Telâş-ı va’d-i visâle sebeb nedir bilmem
Yalan mı yok güzelim özr-i ârif-âne mi yok
Neş’et (Hoca Süleyman)
Âşık-âne: Âşık a yakışır sûrette, yanık yanık.
Tefhîm-i sırr-ı dehr için Esrâr telâşı ko
Şi’rin safâsı bir gazel-i âşık-ânedir

Esrar Dede

bahâr-âne: Bahara yakışır şekilde.
Kad-i güftârıma evvel biçilip câme-i reng
Sonra fersûdesi bâzâr-ı bahâr-âne: gelir
Nedîm
bahtiyâr-âne: Mesut ve talihli olanlara yakışacak surette.
Ötüşürlerdi bahtiyâr-âne
Vermesinler mi neşve insâne
Muallim Nâci
belîğ-âne: Belîğ cesine, fasih ve düzgün olarak.
Yâdigâr olmak üzre devrâne Onu vasf eylemiş belîğ-âne
İsmet
büt-âne: Güzellere, gençlere yakışacak surette.
Büt-âne cilvelerin yıktı deyr-i cânımızı
Şerâr-ı şem’-i ruhun yaktı hânümânımızı

Nâilî

cehûl-âne: Pek cahilcesine.
Olsa cehûl-âne cihân düşmânım
Münkalib olmaz yine fikrim benim

Muallim Naci

dilîr-âne: Cesurca.
Pür-zûr saldıran
Kölemen fârisânını
Saf saf guzât kıldı dilîr-âne iktihâm

Yahya Kemal

düşmen-âne: Düşmanca.
Felek tek eylemesin ta’n-ı düşmen-âne hedef
Kaza ederse sihâm-ı havâdise âmâc

Koca Râgıp Paşa

fahîm-âne: Fahim olana yakışacak surette.
Bin yaşa devlet ü ikbâl-i fahîm-ânen ile
Mülkü tedvîr ederek akl-ı hakîm-ânen ile
Şinasi
fahûr-âne: Kendini medhederek.
Sana baktıkça fahûr-âne parıldar gözler

Tevfik Fikret

fakîr-âne: Fakire yakışır surette.
Topraktı her mezâr-ı fakîr-âne bî-rûham
Fakrımla ben de zâir-i zî-ibtisâr idim
Recaizade Ekrem
fâtih-âne: Fâtihler, ülke zaptetmişlere yakışacak surette.
Mağlûbken ordu, yaslı dururken bütün vatan
Rüyama girdi, her gece, bir fâtih-âne zan

Yahya Kemal

gâfil-âne: 1. Gafile yakışır surette. 2. Habersizce.
Evet, bırakmayınız, belki bir saadettir
Ki biz cezâ diyoruz gâfil-âne, bilmeyerek

Tevfik Fikret

gâib-âne: Görünmeyerek.
Yüzüne medhedeni sanma dost biri ben isem
Yolunda medhini gör gâib-âne kim söyler

Bağdatlı Rûhî

garîb-âne: Garipçe.
Va’z-ıgiryân-ıgarîb-âne kızın bâkir ü tam
Ne kadar duygusu kaldıysa tutup mahv edecek

Tevfik Fikret

gebr-âne: Mecusi’ye yakışacak şekilde, Mecusi gibi.
Gebr-âne giydi bürnüs-i hâkisteri hezâr
Çekti zebâna hırmen-i âteş-nümâ-yıgül

Nâbî

hakîm-âne: Akıllıca.
Bâdeyi âb ile âmîhte k ıl ey sâkî
Haylî demdir ki hakîm-âne günâh işlemedik

Nâbî

hamûş-âne: Sessizce.
Bâzen kocaman bir kelebektir ki müzehheb
Pervâz-ı hamûş-ânesi birlikte sürükler
Enzâr-ı temâşânızı

Tevfik Fikret

hasm-âne: Düşmancısına.
Ya ol kişi kim tîr-i ciğer-dûz-ı kazâya
Hasm-âne çekip tîğ-ı zebânın siper eyler

Nef’î

: hâşi’-âne: Alçak gönüllüce.
Ol hükmüne hâşi’-âne münkâd
Etsin seni inkıyâdın âzâd
Tokadîzâde
Şekip Bey
hûb-âne: Güzelce.
Dil kendüyü ol
Hüsrev-i hûb-âne düşürdü
Birgevher-ipâkizeyi ummâna düşürdü
Tıflî
hurûc-âne: Çıkmış gibi.
Hemen kasd-ı mazlûm olan cânedir
Hep ef’âl-i sâhib-hurûc-ânedir

Abdülhak Hâmit

küstâh-âne: Küstahça.
Gâh küstâh-âne harf-endâz-ı vasl oldukça ben
Dest-i nâzın perde-i ruhsâr-ı al eylerdi yâr
Pertev Paşa
levend-âne: Levende yakışacak surette.
Basıcak ceyş-i benefşe yine sahn-ı çemeni
Sûseni tîğ-ı levend-âne kuşandırdı sabâ
Kâmî (Edirneli)
mâder-âne: Anaya yakışır surette.
Ah o dallardaki fütûr-ı derûn
Onların tavr-ı serzeniş-kârı
Onların mâder-âne ekdârı
Cenap Şahabeddin
merd-âne: Cesurca.
Terk-i mâl etmek nedir yoluna baş u cân fedâ
Farzdır baş oynamak çün âşık-ı merd-âneye
behiştî
mest-âne: Sarhoşça.
Aşk irsâl-i niyâz eyledi mey-hânelere
Arz-ı gül-bâng-ı vefâ etmeğe mest-ânelere

Esrar Dede

mihter-âne: Mızıkacı takımı.
Bâzısı mâil olup unvâna
çalıcak îdde mihter-âne
Sünbülzâde
Vehbi
muakkad-âne: Muğlakça.
Densin mi şi’r ü inşâ öyle muakkad-âne
Kim ola hall ü akdi muhtâc-ı istişâre

Nâbî

muhtazır-âne: Can çekişiyormuşcasına.
İnler, çıkıyormuş gibi a’mâk-ı zemînden
Her sâati bir harhara-i muhtazır-ânen

Tevfik Fikret

mülûk-âne: Padişaha yakışacak tarzda.
Ola zî-bende-i âgûş ü kabûl-i Mevlâ
Dîn ü dünyâya mülûk-âne bu safi meşkûr
Enderunlu Fâzıl
münâfık-âne: Münafıkça.
Sâdık muhibbe arz-ı şefkat ederler ammâ
Zâhid münâfık-ânepîr-i mugân derûnî

Behiştî

mürg-âne: Kuş gibi.
Bunların ortasında bir lâne
Bî-hazer bir hayât-ı mürg-âne

Tevfik Fikret

müstemend-âne: Mahzunlukla, zavallılıkla.
Kerem sende inâyet sende lutf ü merhamet sende
Fütüvvet sende refet sende haylî müstemend-âne

Üsküdarlı Hakkı Bey

peleng-âne: Kaplan gibi.
Sığmamış sadr-ı peleng-ânene kalb-i şîrîn
Yetmemiş kudretine şöhret-i âlem-gîrin

Tevfik Fikret

pîr-âne: Yaşlılara yakışır tarzda olan.
Pîr-âne tekellüf etmiş el-hakk
Vermiş hele kâr-ı düzde revnak

Şeyh Galip

rind-âne: Rint olana yakışır surette.
Yine rind-âne gelin azm-i harâbât edelim
Pîr-i mey-hâne ile zikr ü münâcât edelim
Şeyhî
şâh-âne: Şaha lâyık bir tarz ve surette.
Felek fîrûzeden bir taht-ı âlî kurdu şâh-âne
Ona bir âh dîbâ perde çekti subh-ı nûrânî

Nef’î

şâir-âne: Şairce.
Dem-i seherde
Nahifî’den oldu tuhfe sana
Bedîhî bir gazel-i şâir-âne ey bülbül
Nahifî
şeb-âne: Gecelik.
Birer efâne-i şeb-âne gibi
Söylerim hâtırât-ı sevdâmı

Tevfik Fikret

şîr-âne: Arslanca.
Nice
Dahhâk’e kanlar ağlatıp mânend-ı Efrîdûn
Hezârân
Erdşîr’in niçesin şîr-âne bürdün tut
behiştî
tıfl-âne: Çocukça.
Şi’ri bâzîçe-i tıfl-âne eden eşhâsın
Kimisi söz ebesidir kimi bâbâ-yı sühan

Sünbulzâde Vehbi

üstâd-âne: Ustaca.
Musavvirleryazıp
Ferhâd’ı kûh-ı Bîsütûn üzre
Verip destine tîşe haylî üstâd-âne yazmışlar

Nef’î

yetîm-âne: Yetimce.
Çocuk o vaz’-ı yetîm-ânesiyle bir dürr-i nâb
Kadın o hâl-i harâbile bir şikeste sadef

Tevfik Fikret

zâlim-âne: Zalimce.
Bilmez misin ki câlib-i ta’zîm olur kerem
Efâl-i zâlim-âneyi ta’kîb eder nedem

Muallim Naci

zenbûr-âne: Arı gibi.
Lebin yâdiyle zenbûr-âne feryâd ettiğim şebler
Olur sem-i asel her mum yansaşem’i-dânımda

Nâbî

Ânî: Ar. Bir anda ortaya çıkan. ilâhın bütün ilhâmı fakat ânîdir
bu ateşten yaratılmış yapılar fânîdir

Yahya Kemal

Ne denlü hüsn-i hulk varsa onunla ola ol mevsûf
Ne denlü hulk-ı bed varsa gönülden çıkara ânî

Gaybî

Anî bir üzüntüyle bu rüfâdan uyandım
Tekrâr o alev gömleği giymiş gibi yandım

Yahya Kemal

anîd, anûd: Ar. İnâd’tan; inatçı olan.
Hamdülillâh yine insâfa gelip çarh-ı anîd
Eyledi bahtım ile ahd-i vifâkı tecdîd

Nef’î

Bir sözle iknâ ettim anîdi
Gitti başımdan el-hamdüli’llâh

Aksine devr etmeden âsûdedir çarh-ı anîd

Fehîm (Hoca Süleyman)

anûd u nefûr: İnatçı ve ürkek.
Şükûh-ı kevkeb-i dîn şân ü şevket-ı İslâm
Olur mu pâ-zede-i firka-i anûd u nefûr

Nâbî

anûd-âne: İnadına inadına.
Vâdî-ı Nîl’i tuttu anûd-âne ser-te-ser
Ordu-yı fethe karşı sürülmüş rnefîr-i âm

Yahya Kemal

anîf: Ar. Unf’tan; 1. Sert ve zorlu olan.
Şiddetli, sert
Anîf sademe-i gûl-ânesiyle bir kuvvet
Anîf darbe-i kahrıyla bî-insâf
Birer birer düşürür dillerinden evrâkı

Tevfik Fikret

ânifen: Ar. 1. Önceden, mukaddemâ, sâbı-
ken. 2. Yukarıda, şuracıkta.
Anifen anladığım sıfatla mevsûf ilimden hâli bolunca
Hamid
Vehbî
anka: Ar. (k kalın a uzun okunur).
İsmi olup, cismi bilinmeyen mitolojik masal kuşu, sîmurg, zümrüd-i anka.
anka-yı lâ-mekân: tas. Allah
Cîfe-i dünyâ değil kerkes gibi matlûbumuz
Bir bölük ankalarız
Kâf-ı kanâat bekleriz

Fuzûlî

Cîfe-i dünyâ değil kerkes gibi matlûbumuz
Bir bölük ankalarız
Kâf-ı himmeti besler hezârân
Zâl-i zer

Şeyhülislâm Yahyâ

Kişiye her işi a’lâgörünür
Kuzguna yavrusu
Anka: görünür
Şinâsî (İbrahim)
anka: -yı tevekkül: Tevekkül
Anka’sı.
Pâyında bulur saydını
Anka: -yı tevekkül
Etmez heves-i sayd ile bâl ü pere minnet

Nâbî

an-karîb: Ar. Yakından, çok geçmeden.
Bûmlar ötsün sarây-ı şevketinde an-karîb
Pâdişâhımperde-dâr olsun kapında ankebût
Eşref
Gam çekme ki ben olunca gam-hâr
Yârın sana ankarîb olur, yâr

Fuzûlî

ankebûd: Ar. Örümcek. c. anâkib.
ankebûd-ı siyeh-mest: Sert bakışlı örümcek.
Binlerce ankebûd-ı siyeh-mest ü kec-nigâh

Tevfik Fikret

ankebûdî: Örümcek gibi.
Gözüm üsturlâbdur hüsn-i irtifâHn almağa
Ankebûdî perde müjgân ol suturlâb üstüne

İbni Kemâl

anâkib: Ankebût’lar, örümcekler.
Rişte-i dâm-ı meges-gîr-i anâkib gibidir
Bünye-işer’ine nisbetle binâ-yı
Şeddâd

Belîğ

Bî-cürm ikengıdâ-yı anâkib olur meges
Ma’sûm iken kebûterişâhîn ederşikâr

Ziyâ Paşa

anâkib-dâr: Örümcek tutanlar.
Tez elden perde çekmek kasdı ile çeşm-i udvâna
Anâkib-dâr ü pûd-ı şevkile nessâc-ı dîbâdır
Seyyit Vehbî
anûd: bk. anîd.
âr: Ar. Utanmak, hicâb, nâmus, utanmayı gerektiren şey.
Ar etme talebde, et hazer andan kim
Kâmiller içinde ola adın nâkıs

Fuzûlî

Kadd-i dil-dârı kimi ar’ar okur kimi elif
Cümlenin maksûdu bir ammâ rivâyet muhtelif

Muhibbî, Meftûnî (Kanunî Sultan Süleyman)

Dosta bilişen ersem dostun yoluna yürüsem
Arıla nâmusu kosam dervîş olu-bilsem dervîş

Yunus Emre

âr u hayâ: Ar ve utanma.
Arif isen yırtagör âr u hayâ perdesin
Akıl isen yere sal nengini vü nâmını
Şeyhî
ârâ: Far. “Süsleyen, tezyin eden, zînetlendiren” anlamında birleşik sıfatlar yapar.
âlem-ârâ: Âlemi süsleyen.
Ol kahramân-ı kavî-baht-ı âlem-ârâ kim
Mekîn-i hikâyesidir dâstân-ı Zâl ü Kubâd

Nâbî

arş-ârâ: Göğü süsleyen.
Gündüzün böyle zulmet-i yeldâ
Sonra toprakta mâh-ı âlem-ârâ

Tevfik Fikret

bezm-ârâ: Meclisi süsleyen.
Rûzgârın şiddetinden oldu âsâyiş-güzîn
Zîr-i dâmân-ı hafâda şem’-i bezm-ârâgibi

Nâbî

cihân-ârâ: Cihânı süsleyen.
Cihân-ârâ cihân içindedür arayı bilmezler
O mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler

Hayâlî Bey

çemen-ârâ: Çemeni süsleyen.
çemen-ârâ-yı sühan: Sözün çemen süsleyeni.
Hâmemdir ol ebr-i çemen-ârâ-yı sühan kim
Bir katresi bir gül-şen-i şâd-âb-ter eyler

Nef’î

dil-ârâ: Gönlü süsleyen.
Nice âsâr-ı uzmâyı nice cây-ı dil-ârâyı
Vüfûr-i himmet-i tab’-ı bülendi eyledi ihyâ
Nedîm
encümen-ârâ: Meclisi süsleme.
Ey hoş o şeb ki yana yana bezm-i yârda
Mânend-işem’encümen-ârâlık eyledim

Ziyâ Paşa

evc-ârâ: Doruğu süsleyen.
Sensin ol hûrşîd-i evc-ârâ-yı şevket kim senin
Tuttu dehr-i nûr-ı adlin kayrevân tâ kayrevân

Üsküdarlı Hakkı Bey

felek-ârâ: Göğü süsleyen.
Bana mensûb ise bâzîçe dahi âlîdir
Şu hümâ-yı felek-ârâyı ben ettim a’M
Muallim Nâci
gül-şen-ârâ: Gül bahçesini süsleyen.
Oldu eşkim gül-şen-ârâ-yı heves cûlar gibi
Aktı gönlüm bir nihâl-i işveye sulargibi

Nâilî

harem-ârâ: Haremi süsleyen.
Ey çırâğ-ı harem-ârâ-yı sarây-ı melekût
Sensin âyîne-i esmâ vü sıfat-ı Ceberût
Enderunlu Fâzıl
hod-ârâ: Kendini süsleyen.
Ey bî-vefâ güzelliğin eyyâmı tîz geçer
Neşv ü nemâ o nahl-i hod-ârâya bir gelir

Esrar Dede

hükm-ârâ: Hüküm süsleyen.
hükm-ârâ-yı hâdisât: Hadiselerin hüküm
süsleyeni.
Neden hilâf-ı rızâdır niçin bilinmiyor âh
Mecârî-i hükm-ârâ-yı hâdisât uşuûrn
Nazım Paşa
kişver-ârâ: Memleket süsleyen (Hükümdar, padişah).
Penâh-ı saltanattır kahramân-ı dîn ü devlettir
Medâr-ı memlekettir kâm-kâr-ı kişver-ârâdır

Nef’î

ma’reke-ârâ: Savaş meydanını süsleyen.
Server-i ma’reke-ârâ ki dehân-ı tîri
Düşmene nakl-i dem-ı Rüstem destân eyZer

Cevrî (İbrahim Çelebi)
meclis-ârâ: Meclisi süsleyen.
Gece pervânelerle bezmigermâ-germ idişem’in
Seher bakdım neşem’-i meclis-ârâ var nepervâne

Şeyhülislâm Yahyâ

memleket-ârâ: Ülkeyi süsleyen.
Ey Hüsrev-ı Cem-kevkebe-i memleket-ârâ
Kim saltanatın âlemi pür-zîb ü fer eyler

Nef’î

nazm-ârâ: Nazmı süsleyen.
Zihî meşşata-i zînet-fezâ-yı tab’-ı nazm-ârâ
Arûs-ı bikr-i fikrim reşk-i rabbâtü’l-hicâl eyler
Neylî
saff-ârâ: Saf süsleyen.
Hem saff-ârâyidi hem âsaf-rây
Ne vezir ister idi vü ne müşîr

İbni Kemâl

serîr-ârâ-yı şâhî: Şâha ait süslü köşk.
Hâk olur bir gün serîr-ârâ-yı şâhî olsa da
Gâh devlet, gâh zillet böyledir de’b-i felek
Naîm (Tezkirecizâde Müverrih -)
sühan-ârâ: Söz süsleyen.
Vermez sühan-ârâlığa hîç kimseye nevbet
Nâbî dehen-i hâmeyi hâmûş edebilsem

Nâbî

şeb-ârâ: Geceyi süsleyen.
Câme-hâb ol âfeti aldukça tenhâ koynına
Sanırım ebrin girer mâh-ı şeb-ârâ koynuna
Bâkî
velvele-ârâ: Velvele süsleyen.
velvele-ârâ-yı kıyâmet: Kıyametin velvele
süsleyicisi.
Öldürdü beni fitne vü âşûbu hırâmın
Ey şîveleri velvele-ârâ-yı kıyâmet

Namık Kemâl

a’râb: Ar. Bedevî, çöl
Arapları.
Arızında hat çıkıp tuttu sevâd zülfünü
Rûm’dan leşker varıptır sanki
A’râb üstüne

İbni Kemâl

arab: Ar. Şam, Hicaz, Yemen, Mısır, Trablusgarp, Tunus ve o civarlarda oturup
Arapça konuşan insanlar.
Ey gâsıb-ı diyâr-ı Arab bekle vaktini
Evvel cezâ-yı saltanat-ı sürh-sergelir

Yahya Kemal

Türk ü Arab ü Acem’den eyyâm
Her şâire vermiş idi bir kâm

Fuzûlî

a’râbî: Ar. Bedevî
Araplarından her
biri.
Lâfzatu’l-lahi açılmış güldür
Berber-i a’râbî ona bülbüşdür

Hakanî

a’râf: Ar. 1. Cennet ile cehennem arasındaki yer. 2. Örflerin cemi: âdetler. usüller.
Sırt, tepe.
Ey
Behiştî
örf esîri bâğ-ı cennet ummasın
Mesken olursa saâdettir eğer arâfona

Behiştî

arâis: bk. arûs.
arak: Ar. 1. Ter. 2. Rakı.
Sandı handende araktır eşkimin aksin gören
Ruhların âyînesinde çeşm-i giryânım benim
Cafer
Çelebi
Düşse zülfünden arak ruhsâr-ı cânân üstine
Gûyiyâ şeb-nem düşer gül-berg-i handân üstine
Bâkî
Yürütmeyin arakı meclis içre bâde ile
Harâm-zâdeni koyman helâl-zâde ile Fuzûlî
Matlûb arak olur ona kim sana uymaya
Mahbûb-ı Hak olur sana kim kıla iktidâ
Nizâmî
arak-ı şeb-nem-i seher: Sabah vaktinin çiğ damlası.
Füzûn gerek arak-ı şeb-nem-i seher ki henüz
Muâşırân-ı sâf-i soffa-i çemen mahmûr

Nâilî
arak-ı şerm: Utanma teri.
Demdir ki katre-i arak-ı şerm ola bedîd
Baktıkça mihr-i rûy-ı gül şerm-sârdan
Rızâyî
arak-çîn: 1. Eskiden gelinlerin başlarına geçirdikleri gümüş taç başlık. 2. Üzerine sarık sarılan keçeden yapılmış bir takke.
Arak-çînin çıkar dağıt sünbülün
Hûblar keşf-i râzı senden öğrensin
Âşık Ömer
arak-nâk: Terlemiş, ter içinde kalmış.
Dökülüp rûy-ı arak-nâkineşâd-âb oldu
Tâze sünbül gibi ol kâkülpür-çîn ü şiken
Nedîm
Oldukça arak-nâk ruh-ı pür-tâbın
Gör cilve-gehin şûle içinde âbın

Fehîm (Hoca Süleyman)

arak-rîz: Ter döken, terleyen.
Bir perîsin sen ki bu zülf-i arak-rîzin senin
Hoş murassa’ anberine taktı hânım boynuma

Ahmet Paşa

Ruhsâr-ı arak-rîzi yeter yakmağa yârin
Ne eyler reşehât ile gül-istân elimizde

Nef’î

Arak-rîz olur istihmâm eden kes
Lâ (Hamama giren terler Atasözü)
arak-rîz-i hicâb: Utanma terlemesi.
Arak-rîz-i hicâb olmaz o şûh ancak letâfette
Düşer reng-i hicâbım rûyuna vakt-i temennâda

Nâbî

Ârâm: Far. 1. Rahat, huzur, kederden hâli olma, durma, eğlenme.
Ser-â-ser çeşm-i ibretten geçirdim nüsha-i dehri
İçinde ma’nî-i ârâma dâir bir ibâret yok

Nâbî

Zabt-ı âh eylemedir âşıka evvel çâre
Ben ise âhsız ârâm edemem âh meded

Nef’î

Eyleyen tedbîrin ârâm ü salâh-ı âlemin
Sadr-ı âlî-kadr
İbrahim
Paşa’dır meğer
Nedîm
ârâm-ı cân: Canın huzur bulduğu.
Nice yıllardur
Hayâlî hasta ey ârâm-ı cân
Kûşe-i mihnetde bî-sabr u sükûn olmuş yatar

Hayâlî Bey

Döner sîm-âba, fikr eyledikçe hüsnün ıztırâbından
Gönül bir yerde, ey ârâm-ı cân, sensiz karâr etmez

Ziya Paşa

Ârâm-ı cânî: Cana ait rahatlık.
Bülbül ağlar gül güler derler meseldir
Ulviyâ
Dillerin ârâm-ı cânî gül müdür bülbül müdür
Ulvî
ârâm-ı cihân: Dünya rahatlığı.
Hilmi sûret-dih-i ârâm-ı cihân olmasa olur
Katre-i zîbaka mir’ât-i kûrî üzre vatan
Nedîm
ârâm-ı dil: 1. Kendisine âşık olunan. 2. Mekân, yer.
Merd-i bî-kayda belâ-keşlikdedir ârâm-ı dil
Yoksa çoktan terkederdim cânı da cânânı da
şeyh Galip
Ârâm-bahş: Ârâm verici, dinlendirici, dinlendiren.
ârâm-bahş-i hâtır: Gönlü dinlendirici.
Arâm-bahş-i hâtır olur bir makâm bul
muallim Nâci
Ârâm-cû: Dinlenecek yer arayan, huzur arayan.
Arar sevdiğim cân-ı ârâm-cû
Muallim Nâci
Ârâm-gâh, ârâm-geh: Rahat edecek yer.
Baktıkça ben dönüp dönüp ârâm-gâhıma
Bin çehre-i elem görünürdü nigâhıma

Kemalzâde Ekrem Bey

ârâm-gâh-ı rûh-ı revân: Uçup giden rûhun rahat ettiği yer.
Ey şâh-ı hüsn bu ne zekandır ? dedim, dedi: Arâm-gâh-ı rûh-ı revânındır senin
Nazîm (Yahyâ)
Ârâm-geh-i mürg: Kuşun rahat ettiği.
Arâm-geh-i mürg idi derler ser-ı Mecnûn
Meydân-ı mahabbette ne başlar yuvalandı
Bâkî
ârâmîde, âremîde: Dinlenmiş, rahatta bulunan. fitne kim onu
Hârut uyardı
Bâbil’de
Siyâh gözlerinin hâb-ı âremîdesidir
Nedîm
âremîde-i keştî-i gaflet: Gaflet gemisinin rahatlığında yaşayan.
Biz âremîde-i keştî-i gafletiz ammâ
Nefes nefes ceryân üzredir sefîne-i ömr

Nâbî

ârâmiş: Dinlenme, istirahat, huzur.
ârâmiş-i cennet: Cennet huzuru.
Bir köy bu sükûnetle ezilmiş gibi gâib
Her yer bu sükûnetle hem ârâmiş-i cennet

Tevfik Fikret

ârâm-sûz: Rahat ve huzuru bozan.
Sevdiğim bu aşk-ı ârâm-sûz ile hâlim pek yaman

Ârâm-zâr: Dinlenecek yer.
ârâm-zâr-ı bûm u gurâb: Karga ve baykuşların dinlenme yeri.
Olmuş ârâm-zâr-ı bûm ügurâb

Tevfik Fikret

bî-ârâm: Rahatsız, ; durup dinlenmeden.
Önümde bir gece, bir gavr-ı lâciverd-i zalâm
Derinleşir beni pûyângörüp kenârmda
Derinleşir ve güler.
Ben, alîl-i bî-ârâm
Uçan bu gölgeyi teshîre eylerim ikdâm

Tevfik Fikret

dil-ârâm: Gönlü rahat.
Aşıkın hâl-i derûnun ne sorarsın

Nâbî

Onu âşık ne bilir yâr-i dil-ârâmı bilir

Nâbî

ar’ar: Ar. 1. Dikenli ardıç ağacı, dağ selvisi. 2. mec. Güzelin boyu.
Kadd-i dil-dâra kimi ar’ar dedi kimi elif
Cümlenin maksûdu bir ammâ rivâyet muhtelif

Muhibbî, Meftûnî (Kanunî Sultan Süleyman)

Vakt-i güldür bâğagel ey lâle-ruh
Serv ü ar’ar özenir çoktan sana

İbni Kemâl

Baştan ayağa göz oldu yüzünü görmek için
Ey yüzü gül, saçı sünbül, boyu ar’ar nergis
Nizâmî
ar’ar-ı bâğ: Bağın servisi.
Egerçi ar’ar-ı bâğın bülend kameti var
Nihâl-i kaddine nisbet letâfeti yoktur
Bâkî
Arasât: bk. arsa.
ârâste: Far. Bezenmiş, donanmış olan.
Şîşe-i çerhdegör bunca murassa’ nahli
Nice ârâste kılmış onu sun’-ı Cebbâr
Bâkî
Kurdun bize ânât-ı ziyâdan
Hissiyyet-i ebkâr ile ârâste bir çeng
Cenap Şehabeddin
ârâyiş: Far. 1. Ziynet, süs, bezeyiş. 2. Süsleniş, süsleyiş, süsleme.
Kimini sevdi
Hudâ kimini sevdâda kodu
Gülü ârâyiş edip bülbülügavgâda kodu
Cinânî (Müverrih Bursalı Mustafa)
ârâyiş-i âriyet-i yek-mâhe-i gül-şen: Gül bahçesinin tek burgulu temiz süsü.
Arâyiş-i âriyet-i yek-mâhe-i gül-şen
Bülbüllerin nâle vü feryâdına değmez

Nâbî

ârâyiş-i bâzâr-ı hüsn: Güzellik pazarının süsü.
Kesret-i uşşâktır ârâyiş-i bâzâr-ı hüsn
Nâ-harîdârân-ı hissete gül-ruhân kâil midir

Nâbî

ârâyiş-i destâr: Sarık süsü.
Sen herkese ârâyiş-i destâr imişsin
Ey gül ne aceb şâhid-i bâzâr imişsin sen
Râsih (Enderûnî Balıkesirli Ahmet)
ârâyiş-i devr-i kamer: Ayın dönen süsü.
Mâh-ı felek ârây-ı saâdet ki zemâne
Eyyâmını ârâyiş-i devr-i kamer eyler

Nef’î

ârâyiş-i dîhim: Taç süsü.
Şâhenşeh-i ferhunde-baht ârâyiş-i dîhim ü taht
Bahtı kavî ikbâli
İskender-ı Yûsuf-şiyem

Nef’î

ârâyiş-i dîn-i İslâm: İslâm dininin süsü.
Sensin ârâyiş-i dîn-ı İslâm
Millet-ı Ahmed’e zîver-ı Haydar
Enderunlu Fâzıl
ârâyiş-i dîn ü dünyâ: Din ve dünya süsü.
Ola kendi dahi yâ
Rab pederinden efzûn
Zîver-i memleket ârâyiş-i dîn ü dünyâ

Nâbî

ârâyiş-i dünyâ: Dünya süsü.
Uyandı gerçi
Yahyâ rûzigârın hâb-ı gafletten
Velî ârâyiş-i dünyânın oldu deng ü hayrânı

Nef’î

ârâyiş-i elvân: Renk süslemeleri.
Rüsûm-ı ilm ile gitmez denâet tab’ı nâ-kesden
İrem, ârâyiş-i elvân ile Huld-ı Berîn olmaz

Belîğ

ârâyiş-i endâm: Vücut süsü.
Felek ârâyiş-i endâmı bî-endâm için saklar
Metâ-ı kâm-ı hoş-fercâmı bed-fercâm için saklar

Râzî (Üsküdarlı Abdüllatif)

ârâyiş-i ezhâr: Çiçeklerin süsü.
Cihân ârâyiş-i ezhâr-ı gül-zâr ile nâzende
Zemîn feyz-i letâfetle sipihre imtinân üzre

Nef’î

ârâyiş-i gül-zâr: Gül bahçesinin süsü.
Hevâ ârâyiş-i gül-zâra oldu çehre-güşâ
Bahâr gül-şen giydirdi hulle-i hadrâ

Fuzûlî

ârâyiş-i hasenât: Güzelliklerin süsü.
Atâ-yı mâşıta-i cûd-ı Hak’la ey Nâbî
Ede usâte tecellî ârâyiş-i hasenât

Nâbî

ârâyiş-i merâtib-i nakz: Bozulan mertebelerin süsü.
Terkîb-i hüsn ü aşktan olmuş nümûne-sâz
Arâyiş-i merâtib-i nakz ü ziyâd eden

Nâbî

ârâyiş-i mihrâb: Mihrap süsü.
Kâfir ârâyiş-i mihrâbdan olmaz mahzûzHersekli Ârif
Hikmet ârâyiş-i mülk: Ülkenin süsü.
Habbezâ ey tâc ü tahtın mâye-i zîb ü feri
Alemin ârâyiş-i mülkün tırâz u zîveri
Nedîm
ârâyiş-i nev-rûz: Nevruzun süsü.
Arâyiş-i nev-rûz ile oldu cihân-ı bâğ-ı İrem
Gül-şende sâz ü söz ile ârifer etsin df’-igam
Nâdirî
ârâyiş-i seccâde: Seccade süsü.
Vâye-dâr olsa eğer âtıfet-i feyzinden
Olur ârâyiş-i seccâde cebîn-i ilhâd

Nâbî

ârâyiş-i silk-i eyyâm: Sıralı günlerin süsü.
Kâviş-i tîşe-i endîşe edip şimdi ayân
Oldu her gevheri ârâyiş-i silk-i eyyâm

Nef’î

ârâyiş-i sûk-ı kemâl: Olgunluk çarşısının süsü.
Kıl metâ’-ı nazmını ârâyiş-i sûk-ı kemâl
Ey Nedîm-i pür-hüner zîb-i dükân lâzım sana
nedîm
Ârâyiş-i tâbût: Tabut süsü.
Sâyesin dervîş-i bî-berg ü mevâdan dûr eden
Saklasın ârâyiş-i tâbûta nahl-i kametin
Mantıkî (Ahmet)
ârâyiş-i tâc-ı ser: Baş tacının süsü.
Rahne ârâyiş-i tâc-ı serimizdir

Nâbî

Kulle-i memleket-i aşkta bârûyuz biz

Nâbî

ârâyiş-i tâk-ı keyvân: Zuhal gezegeninin kemer süsü.
Feleğe bâis-i rif’attir ederse
Bercîş
Eser-i kilkimi ârâyiş-i tâk-ı keyvân
Şinasi a’râz: bk. arz
araz: Ar. 1. Nesnenin kendisine lâzım olmayıp o nesnede bazen mevcut ve bazen mevcut olmayan keyfiyet. 2. Hastalıktan veya diğer şeylerden insana bulaşan hâl. 3. Kaza, felâket. c. urûz.
Aşkıma noksan getirmez görmemek ol ârızı
Cevhere tağyîr-i âsâr-ı araz vermez halel

Fuzûlî

Sorulsa tıbba nedir fark-ı sâlim ü mârız.
Sayar döker bize birçok araz ki zannîdir
Cenab
Şehabeddin
Cevher-i zâtınla kâim bir arazdır lâ-mekân
Mümtenî’dir hayyiz-i ilm-ı Alîm olmak bana

Fehîm (Hoca Süleyman)

arbede: Ar. Kavga, patırtı.
Yâr şermende-i hat biz dahi şermendesiyiz
Halk ile kendi için ettiğimiz arbedenin

Nâbî

Hem-kâse-i erbâb-ı diliz arbedemiz yok
Mey-hânedeyiz gerçi velî aşk ile mestiz

Bağdatlı Rûhî

Aşûb-ı fiten doldu cihângamzen idelden
Uşşâkın ile arbede ey gözleri âhû
Nizâmî
aremrem: Ar. 1. Kalabalık ordu. 2. Seba ülkesindeki bir gölün adı.
Çevresine yerleşen insanlar taş ve neft ile örülmüş bir baraj yaparlar.
Daha sonra köstebekler barajın temelini oyarlar ve bentler yıkılıp her tarafı su kaplar.
Halk da başka yere kaçıp yerleşmek zorunda kalır.
Bu sele de seyl-ı Arem derler.
Gönül reşk-âver-i firdevs iken tûfân-ıgam bastı
Harâb etti
Sebâ iklîmini seyl-ı Arem bastı
Hâmî (Hâmî-ı Âmidî)
Etti
İran’ı hücûm-ı sipehiyle vîrân
San
Sebâ sahrâsma seyl-ı Aremrem geldi
Seyyit
Vehbî
Bir hizb-i kalîl idi muînim
A’dâ ise leşker-i aremrem

Namık Kemâl

Ârenc, âreng: Far. 1. Dirsek. 2. Tarz. gidiş, reviş.
Asümân pâye hümâ sâye hümâyûn âreng

Üsküdarlı Hakkı Bey

ârız: Ar. 1. Bir nesnenin kendisine sonradan gelen, aslı ve eski olmayan, arazî şey. 2. Yanak.
Arız mıdır bu câna ya âftâb-ı rahşân
Sünbül müdür ya kâkül ya zülf-i amber-efşân

Muhibbî, Meftûnî (Kanunî Sultan Süleyman)

Kırılır neş’esi solar sararır
Pertev-i ârızı söner kararır
Recaizade Ekrem
Gül, ârızına olsa muârız aceb olmaz
Kim yüzü açılmışta hayâ vü edeb olmaz
Nizâmî (Karamanlı)
ârız-ı ahkâm: Hükümler geleni.
Zülfesi zülf-i ârız-ı ahkâm Beyzası ayn-ı beyza-ı İslâm

Nâbî

ârız-ı dil-ber: Sevgilinin yanağı.
Her kaçan gönlüme fikr-i ârız-ı dil-ber düşer
Gûyiyâ mir’âta aks-i pertev-i hâver düşer
Bâkî
ârız-ı dil-dâr: Sevgilinin yanağı.
Kalbimi pâk eyledi âlâyişinden âlemin
Ne ola ben dil-teşne dersem ârız-ı dil-dâre su

Hayâlî Bey

Meh-i şeb-gird-i âlem ârız-ı dil-dâra benzer mi
Nigâh-ıpâk-dâmenşâhid-i bâzâra benzer mi
nedîm
Ârız-ı gül: Gülün yanağı Firâk-ı ârız-ı gül bû eder cân bülbülin sayru
Gözümden dûr dürer, incü figânumdan cihân memlû
Bâkî
ârız-ı gül-fâm: Gül renkli yanak.
Turfe sihr etmiş zemîn ârız-ı gül-fâmına
Bir çemen-zâr eylemiş peydâ reg-i frûzedern
Nedîm
ârız-ı gül-reng: Gül renkli yanak.
Hâr-ı frâkı nîşini nûş eyleyip cân bülbülü
Her dem hezârân gam çeker ol ârız-ı gül-reng için
Nizâmî
ârız-ı hûbân: Güzellerin yanağı.
Nâ-tüvânlık o kadar etti sirâyet tene kim
Kalkamaz ârız-ı hûbâna düşünce nigehim

Nâbî

ârız-ı hûy-gerde-i dil-ber: Sevgilinin terlemiş yanağı.
Arız-ı hûy-gerde-i dil-ber gibi pür-âb ü tâb
Cûşiş-i şeb-nemle olmuş matmah-ı enzâr gül
Seyyit
Vehbî
ârız-ı hûrşîd: Güneş yanaklı.
Meh hüsnünde sanma zülfü yer yer perde-pûş olmuş
Meğer ebr-i siyehtir ârız-ı hûrşîde gelmiştir
Râşid (Ayıntablı Mehmet
Ali)
ârız-ı lûtf-ı müteâl: Yüce lütuf yanağı.
Nâzır olsan ona âyîne misâl
Görünür ârız-ı lutf-ı müteâl

Hakanî

ârız-ı pür-tâb: Tam aydınlatan yanak.
Çîninde olur ârız-ı pür-tâbı nümâyân
Ol zülf ham-ender-ham imiş leyle-i mukmir
Rızâyî
ârız-ı reng-i reng-â-reng: Renkli yanak.
Görünse nikâbından ol ârız-ı reng-i reng-â-renk
Şevkınla düşer şehrin sûfîleri telvîne

Behiştî

ârız-ı yâr: Sevgilinin yanağı.
Kimisi bülbül-i nâlân-ı gül-i ârız-ı yâr Kimipervâne-i şem’-i ruh-i cânân ancak
Bâkî
ârıza: Ar. 1. Ârız olan hâdise, meydana gelen husus. 2. İsabet eden belâ ve kazâ, keder. c. ârızât ve avârız.
Kendinin zarfına bir ârıza eyler îrâs
Mütekâmil olıcak sînede icrâ-yı garaz
belîğ (olıcak: Olunca.)
avârız: 1. Ârıza’lar, ârız olan şeyler, illetler, kazâlar, belâlar. 2. Engeller, mânialar. 3. Harp zamanlarında alınan geçici vergi. c. avârızât.
Görmez nakîsa kadri avârızla kâmilin Şemsin küsûf ile halel ermez ziyâsına

ârî: Ar. 1. Çıplak olan, giyili ve elbiseli olmayan. şüpheden ârî. 2. Hür. 3. “-sız, -siz”. c. ürrât.
Şöyle gûyâyım ki yanımda cihân asmettir
Geh dilimden sihr-i ârî gâh nâ-rencâttır
Hayâiî Bey
Tutmasaydı dâmen-i dünyâya tûfân-ı riyâ
Kâinât olsaydı ârî şeyhten keşîştern
Yenişehirli Avni
Bu libâs-ı âriyetten ârî olsa can eğer
Kûy-ı cânânı eder seyr ü temâşâ mutlaka

Âdile Sultan

Âric: Ar. Urûc’tan; 1. Topal, aksak. 2. Noksan. 3. Çıkıp inen.
âric-i evc-i kemâl: En son aksaklık.
Gerçi cüz’-i hâkim ammâ çerhten bâlâ-terim
Aric-i evc-i kemâlim şu kadar sellem bana

Muallim Naci

ârif: Ar. İrfân’dan; 1. Bilici, irfanlı, anlayıcı, mâlumât sahibi olan, haberdâr olan, bilgili. 2. Erkek adı. c. ârifân, ürefâ, avârif.
Arif ona derler ki kân ola
Ma’rifet âleminde ummân ola

Yunus Emre

Arif kim ola müdbir ü nâ-dân ola mukbil
İkbâline yuf âlemin idbârma hem yuf

Bağdatlı Rûhî

Câhilin fahri câh u mâl iledir
Arifin izzeti kemâl iledir
Âhî
Dinleyen söyleyen kadar ârif
Seyreden oynayan kadar hassas

Yahya Kemal

Arif isen gir bahçeye bir gül alıp kokmaya
Hoyrat isen gir bahçeyi yıkmaya

ârif-i âgâh: Uyanık ârif.
Kimden istifsâr edem keyfiyyet-i aşkı aceb
Arif-i âgâh ser-hoş, vâkıf-ı esrâr mest

ârif-i ahvâl: Hâlleri bilen.
Arif-i ahvâl olan bir hâlete dil bağlamaz
İnkılâb eyler zemân, idbâr olur, ikbâl olur

Tâhirü’l Mevlevî

Ârif-i âlem-şinâs: Âlemi anlayan arif.
Hased evkâtına ol ârif-i âlem-şinâsın kim
Elinden câm düşmez kûşe-i mey-hânedengelmez

Nâbî

ârif-i allâme-i kudret-nisâb: Güç sermayesini en iyi bilen kimse.
Arif-i allâme-i kudret-nisâb
Vâkıf-ı fehhâme-i hikmet-meâb

Ziyâ Paşa

Ârif-i bi’l-lâh: Velilik mertebesine ulaşmış kimse.
Ne bilir kadrimi erbâb-ı maânî vü beyân
Sözümü ârif-i bi’l-lâh eder ancak tefsîr

Nef’î

Kisvet-i ehl-i fenâya durmayıp girmekde halk
Arif-i bi’l-lâh olan ehl-i fenâ eksilmede
Bağdatlı Ruhî
Ârif-i cân: Canı bilen.
Ey vâkıf-ı râz-ı aşk olan ârif-i cân
Ney gibi seninle bî-zebân söyleşelim
Hâletî (Azmizâde)
ârif-i dânâ: Ârif ve bilgili insan.
Çok hisse imiş kıssadan ehl-i dile maksûd
Maksûd nedir anla bil ey ârif-i dânâ

Bağdatlı Rûhî

ârif-i esrâr-ı hikmet: Hikmet sırlarını bilen.
Arif-i esrâr-ı hikmet kim desem şâyestedir
Râz-ı mir’ât dil-i âlem-i nihân olmaz bana

Ziya Paşa

Ârif-i Hak: Hakk’ı bilen.
Arif-ı Hak olsa âdem aşk onun yârıdır
Aşk eğer hem-râh olursa olur ona reh-nümâ
Reşid
Âkif Paşa

Ârif-i hükm-i ezel: Takdir-ı İlâhiyi, Levh-ı Mahfûz’u bilen kişi.
Olur mu ârif-i hükm-i ezel dil-beste tedbîre
Bedîhîdir ki uymaz her zemân tedbîr takdîre
Muallim Nâci
Ârif-i ibn-i vakt: Zaman çocuğunu bilen.
Hüsnünün zevkini gör ârif-i ibn-i vakt ol
Çekme endûhunu pîşîn hat-ı nev-âmedenin

Nâbî

ârif-i ma’nâ: Ruhun bir hakikat ve bedenin bir fâni kalıptan ibaret olduğunu kabul edenler.
Arif-i ma’nâ isen kılma tehâlük âleme
Mülk-i dünyâ kimseye mâl olmamış olmaz yine

Leskofçalı Galip

Ârif-i nefs: Nefsini bilen.
Arif-i nefs olmayınca kimse bulmaz
Hakk’ayol
Halilî
İlim ise maksad eğer ârif-i nefs ol
Gâlib
Kendini bilmeyen âdem gibi nâ-dân olmaz

Leskofçalı Galip

Ârif-i sâgar-perest: İçkiye düşkün arif.
Mâil-i ârâyiş olmaz ârif-i sâgar-perest
Zîver-i ehl-i melâmet câme-i sâd-çâktır

Muallim Naci

ârif-i sırr-ı nefes: Nefes alıp vermeyi bilen (insan).
Ey ârif-i sırr-ı nefes
Bu dehr-i dûndan meyli kes
Azîz (Abdülaziz Bey)
ârif-i vahdet: Birliği bilen.
Arif-i vahdet olup kesret-i yârândan geç
Râzî-i kısmet olupgayret-i akrândan geç

ârifân: Ârif ler, bilgililer.
Arifân nakd bulur âyîne-i zâtında
Vâizânın dediği cennetin evsâfında

Nâbî

Mazhar-ı sırr-ı hakâyıkdır kulûb-ı ârifân
Eylemez şugl-ı abes insân-ı kâmilden zuhûrHersekli Ârif
Hikmet
Alem-i tahkîkde mey-hâne-i feyizim
Ziyâ
Arifân bezminde rind-i lây-hârımdır bütün

Ziya Paşa

ürefâ: Arifler.
Şem-i mihrâb-ı Hudâ câmi’-i esrâr-ı Hudâ
Secde-gâh-ı ürefâ
Kâbe-i ehl-i ferheng

Kâzım Paşa

Mefhar-i ehl-i dehâ ekber-i ashâb-ı nühâ
Feyz-bahş-ı ürefâ ekmel-i mâ-dîde-misâl

Muallim Naci

avârif: 1. Arifl’ler, bilgili ve işten anlayan olanlar. 2. Arifeler, faziletli ve güzel ahlâk sahibi kimseler.
Dili dürr-i maârifte gehî bezl-i avârifte
Dem-â-dem evler isbât-ı fazîlet bahr ü kân üzre
Bâkî
Ârif-âne: Arif olana yakışır, lâyık olacak sûrette.
Telâş-ı va’d-i visâle sebeb nedir bilmem
Yalan mı yok güzelim özr-i ârif-âne mi yok
Neş’et (Hoca Süleyman)
Her kişi nakd-i cânını âmâde eylesin
Yârân-ı aşk sohbetimiz ârif-ânedir

Şeyhülislâm Yahyâ

arîş: Ar. Çardak, sundurma.
Agûş-ı arîş içinde ol şâh
Agûşuna aldı
Aşk’ı çün mâh

Şeyh Galip

Müjde-bâd aldı arîşi seyfle cenk-âverân
Azm-i cenk ettikçe hâlâ geçti pîşîni pesîn

Sürûrî

âriyyet, âriyet: Ar. İğreti, geçici olarak alınan yahut verilen şey.
“âriyet” olarak da kullanılır.
Bu libâs-ı âriyetten ârî olsa cân eğer
Kûy-ı cânânı eder seyr ü temâşâ mutlaka

Âdile Sultan

Edânîye temelluk âriyet bir ömr için değmez
Bu sûretle taayyüş fikrini pek nâ-becâ buldum
Hersekli Ârif
Hikmet
Âriyyetî, âriyetî: 1. Asıl olmayıp ihtiyaca dayalı. 2. Ödünç, muvakkat, geçici.
Vücut âriyetîdir hayât emânettir

Nâbî

arsa: Ar. Evler arasındaki boş yer, meydan. c. arasât.
arsa-i âlem: Dünya arsası.
Ceyş-i sultân-ı gama yer yok güzer-gâh olmadık
Arsa-i âlemde bir künc-i ferâgat kalmadı
Hâletî (Azmizâde)
arsa-i arz: Yer meydanı, yeryüzü.
Ecel düzdü erip âhirle reh-zen olmak yoktur
Konanlar arsa-i arza felâket kâr-bâMdır

Behiştî

arsa-i aşk: Aşk arsası.
Arsa-i aşk ey gönül merdâneler meydânıdır
Kelleler topu o meydânın kılıç çevgânıdır
Câmî
arsa-i cenk: Savaş meydanı.
Merd-i meydân-ı hüner merdüm-i pâkîze-güher
Müddeâ-bahş-ı zafer-ı saff-şiken arsa-i cenk

Nef’î

arsa-i devrân: Dönen meydan.
Yek-tâ süvâr-ı arsa-i devrân ki düşmâna
Havf-ı hücûmu tefrika-i hân-mân verir

Nef’î

arsa-i gîrûdâr: Savaş alanı.
Bu arsa-i gîrûdâra düştüm
Hîç mislini görmemiştir âdem

Namık Kemâl

arsa-i idrâk: Kavrama meydanı.
Arsa-i idrâkefevz-i refetin dârü’l-emân
Rişte-i ümmîde feyz-i rahmetin hablü’l-metîn

Fuzûlî

arsa-i ikbâl: Talih meydanı.
Zihî çâbük-süvâr arsa-i ikbâl ü devlet kim
Semend-i kudret için lâ-mekân bir teng-i meydândır
Riyâzî
arsa-i iklîm-i saltanat: Saltanat ikliminin arsası.
Sâhib-kırân-ı arsa-i iklîm-i saltanat
Ol dem ki kıldı mülk-i bekaya azîmeti
Bâkî
arsa-i istiğnâ: Tokgözlülük meydanı.
Urmayan merd midir arsa-i istiğnâda
Feleğin sîne-i ikbâline püşt-i pâyı

Nâbî

arsa-i keyân: Büyük hükümdarların meydanı.
Bâlâ-nişîn-i mesned-i şâhân-ı tâc-dâr
Vâlâ-nişân-ı ma’reke-i arsa-i keyân
Bâkî
arsa-i kûy: Köy meydanı.
Tün ü gün nâle vü zâr ile kıyâmetler edip
Arsa-i kûyun etmişti zemîn-ı Arasât

Bağdatlı Rûhî

arsa-i mahşer: Mahşer meydanı.
Mevkib-i makdereti pür azamettir o kadar
Arsa-i mahşer olur hayme-i huddâmına teng

Kâzım Paşa

arsa-i ma’nâ: Mana meydanı.
Çek inân-ı rahş-ı kilki geçmesin i’câzı da
Arsa-i ma’nâda
Neylî hem-inân lâzım sana
Neylî
arsa-i medh ü senâ: Methetme ve övme meydanı.
Arsa-i medh ü senânın haddi yok pâyânı yok
Bin endîşe aceb mi olsa bî-tâb u tüvârn

Nef’î

arsa-i nâ-üstüvâr: Çürük arsa.
Bâziçe-gâh-ı arsa-i nâ-üstüvârda
Muhtâc olur himâyesine şeh, piyâdenin

Nâbî

arsa-i sîmîn-i subh: Sabahın gümüş arsası.
Arsa-i sîmîn-i subh üstünde dâim gûy-i zer
Tâ ham-i çevgân-ı gerdûn içre ser-gerdân gelir
Bâkî
arsa-i târem: Kubbenin arsası.
Medâr-ı hilkat-i âlem bahâr-ı tıynet-i âdem
Süvâr-ı arsa-i târem emîrü’l-meclis-igabrâ
Ganizâde
Nâdirî (Ganizâde)
arsa-i târîh: Tarih meydanı.
Çatladı esb-i kalem arsa-i târîhinde
Kaçtı sahrâ-yı cihândan atı yüğrük zâde

Sürûrî

arsa-i zemîn: Yer arsası, yeryüzü.
Eflâke çıktı velvele-i arsa-i zemîn
İndi zemîne gulgule-i âsmânîden
Bâkî
arasât: 1. Arsa’lar. 2. Mahşer yeri.
Tün ü gün nâle vü zâr ile k ıyâmetler edip
Arsa-i kûyun etmişti zemîn-ı Arasât

Bağdatlı Rûhî

arş: Ar. 1. Tavan 2. Göğün üstü, felek-i a’zam, dokuzuncu kat gök. 3. Cennetin en yüce ve en güzel olan yeridir. c. urûş.
Bu ferşi gördük aldandık henüz
Arş’a ermedik
Bu Arş ü Ferş’e göre ey hoca ferrâş olan kimdir

Yunus Emre

Aferîn ey sâni’-i ten-perver ü cân-âferîn
Hâlıku, l-eşyâ, ile’l-arş
Rabbü’l-âlemîn

Fuzûlî

Yüzünü etmiş idi pâyma ferş
Bu kadar izzet ü iclâl ile arş

Hakanî

Sana her meclisinde söyleriz sen mülzem olmazsın
Değil kürsüye vâiz arşa çıksan âdem olmazsın

Sâbit

arş-ı a’lâ: Yüksek gök.
Zemîn-i cilve-gâh-ı kutsiyânı arş-ı a’lâdır
O rütbe mürtefi’dir sâha-i eyvânı istiğnâ

Leskofçalı Galip

arş-ı âmâl: Emellerin arşı.
Arş-ı âmâli bu ses tâ temelinden yıkıyor
Mehmet Âkif
arş-ı a’zam: En yüksek tabaka.
Hâk-pây-i nad-gûyânım ki arş-ı a’zamın
Zikr ü teşbîh-i lisân-ı kudsiyânîdir sözüm

Nâbî

arş-ı azîm: Büyük arş.
Tuttugül-bâng-ı zafer arş-ı azîmi öyle
Etti
Cibrîl-ı Emîn rûh-ı Üveys’i tebşîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

arş-ı Belkîs-i sühan: Söz Belkıs’inin arşı.
Ben Süleymân’ım
Fehîmâ kişver-i eş’ârda
Arş-ı Belkîs-i sühan şimdi nişîmemdir bana

Fehîm (Hoca Süleyman)

arş-ı berîn: En yüce arş.
Sütûn-ı merkadînin
Hakka yükselen tehlîl
Revâk-ı meşhedînin nâzilât-ı arş-ı berîn
Mehmet Âkif
arş-ı Cenâb: Cenâb-ı Hakk’ın arşı.
Ey sâhib-i mirâc-ı habîb-ı Vehhâb
Hâdî-i sübül şâh-ı rusül arş-ı Cenâb
Nazîm (Yahyâ)
arş-ı dil: Gönül arşı.
Arş-ı dilde ma’rifet mirâcın eden ârife
Vech-i âdemden cemâlin gösteren
Haktır begim
gaybî
arş-ı Hudâ: Allah’ın arşı.
Lebbeyk-i icâbet duyulur arş-ı Hudâ’dan
Der-gâhma kim arz-ı münâcât ederiz biz

Namık Kemâl

arş-ı İlâhî: İlâhî arş.
Eyle hâtırları ta’mîre şitâb
Eyleme arş-ı İlâhî’yi harâb

Nâbî

arş-ı muallâ: Yüce arş.
Nüsha-i vahdet benim maksûdu benden iste gel
İstivâ-yı zât olan arş-ı muallâ bendedir

Gaybî
arş-ı Müsteân: Kendisinden yardım beklenen (Allah)’ın arşı.
Ol kadar âlî revâk u tâk-ı kuds eyvânı kim
Soffa-i sîneden berk urur envâr-ı arş-ı Müsteân

Üsküdarlı Hakkı Bey

arş-ı pâye: Derecesi arş kadar yüksek olan.
En sonunda o nûr-ı arş-ı pâye
Yükseldi civâr-ı Kbriyâ’ya
Mehmet Âkif
arş-ı Rahmân: Rahman’ın arşı.
El açtık cümlemiz feryâd ile der-gâh-ı Yezdâka
Erişti na’ra-i âmînimiz tâ arş-ı Rahmân’a
Enderunlu Fâzıl
arş-ı rütbet: Basamak arşı.
Ol kûy-ı arş-ı rütbet kim hâk-i ıtr-nâkin
Mâliş-geh eylemiş
Hak pîşânî-i kibâre
Şeyhülislâm Âsım
arş-ı temkin: Sağlamlaşmış arş.
Arş-ı temkîn ü kadr-i makderet ü dehr-i sebât
Levh-i tarsîn ü kazâ bezm-i efsânemizde her çeh bâd-âbad
Hilmî (Trabzonlu)
arş-ı Yezdân: Yezdân’ın arşı. zemân sanki arş-ı Yezdân’ı
Görür enzâr-ıgirye-bâriyle

Tevfik Fikret

arş u ferş: Yer ve gök.
Erişti bir yere kim şeş-cihetle çâr-unsur yok
Zemîn ü âsümân nâ-bûd arş u ferş «A-peydâ

Sâbit

arş u kürsî-i melek: Arşın altındaki melek kürsüsü.
Nazar etsen yer ü gök dûzah u cennet sende
Arş u kürsî-i melek sendedir elbet sende

Şeyh Galip

ârûn: Far. Güzel vasıflar, iyi huylar; fazilet ve ihsan ile şöhret bulma.
Hüsrev-i kişver-küşâ sultân-ı ârûn bî-misâl

Hakanî

arûs: Ar. 1. Gelin, kocaya yeni varan kız. 2. Hüsrev
Perviz’in sekiz hazinesinden biri. 3. kim. kükürt. c. arûsân.
Nev-arûs oldukta
Leylâ dürrile yâkûtunu
Çok mudur
Nevfel ne bilsin dîde-ı Mecnûn’a sor

Hayâlî Bey

Sûr-ı arûs kim ola mâtem netîcesi
Püf şem’-i bezme meş’ale-i şu’le-dâre yuf

Şeyh Galip

arûs-ı bikr-i fikr: Yeni düşünce gelini.
Zehî meşşâta-i ziynet-fezâ-yı tab’-ı nazm-ârâ
Arûs-ı bikr-i fikrim reşk-i rabbâtü’l-hicâl eyler
Neylî
arûs-ı çemen: Çemen gelini.
Zîb ü fer vermek için rûy-i arûs-ı çemene
Yâsemen şâne sabâ mâşıta âb âyîne-dâr
Bâkî
arûs-ı çerh: Feleğin gelini.
Sana benzer dahi bir âftâbı edemez peydâ
Vilâdetten arûs-ı çerh kalmış pîre-zenlenmiş

Nâbî

arûs-ı dehr: Dünya gelini.
Sordum mihrin nedir arûs-ı dehre
Neşven dedi yüzgörümlüğüm kâbînim

Yahya Kemal

Tatlı sözüne arûs-ı dehrin aldanma er ol
Ayş-ı Ferhâd’ı sakın helvâ-yı
Şîrîn etti telh
Sühâyî (Siruzlu)
arûs-ı devlet: Devlet gelini.
Dirigâ tutmadan hatt-ı muanber yâsemen şeklin
Kocaldır her cüvân-bahtı arûs-ı devletin rnâzz
Aşkî
arûs-ı gül: Gül gelini (tomurcuk gül)
Arûs-ı gül yine başladı fitne vü âle
Çemende bülbülü kondurdu daldan dala

Azmî (Pir Mehmet)

arûs-ı gül-şen: Gül bahçesinin gelini.
Çün nev-arûs-ıgül-şen-i bâğ-ı zemânedir
Yükin yukaru yığar ise vechi var serv

Hayâlî Bey

arûs-ı hüsn: Güzellik gelini.
Arûs-ı hüsnüne meşşâta-vâr zîver için
Yaşım gül-âb ü müjem şâne vü gözüm mir’ât
Lamiî Çelebi
arûs-ı ma’nî: Mana gelini.
Tabim arûs-ı ma’nîye meşşâtalık eder
Endîşem âyîrne kalemim sürme-dân verir

Nef’î

arûs-ı medh: Övünme gelini.
Bâ-husûs ettim arûs-ı medhini tezyîn için
Birbirinden gevher-i mazmûn-ı hâsı intihâb

Nef’î

arûs-ı merg: Ölü gelin.
Eyler nigehi ederse bî-dâd
Îsâ ‘yı arûs-ı merge dâmâd

Şeyh Galip

arûs-ı nâz-perver: Naz öğreten gelin.
Her hayâlim bir arûs-ı nâz-perverdir benim
Kim bu âlemden değil esbâb-ı zîb ü zîveri

Nef’î

arûs-ı nev: Yeni gelin.
Cihâna zîb ü fer verdi yine meşşata-i kudret
Arûs-ı nev gibi ârâyiş etti köhne dünyâyı
Bâkî
arûs-ı subh: Sabah gelini.
Var ümîdim kim karîn-i şâm-ı vuslat olıcak
Adile açar hicâbı ol arûs-ı subh gül
Âdile Sultan

arûs-ı sühan: Söz gelini.
Olur arûs-ı sühanpây-kûb dest-efşân
Zebân-ı hâme-ı Nâbî
terennüm ettikçe

Nâbî

arûsî: Gelinle ilgili.
İyd-i tersâyı arûsîde çıkarmış bâzâr
Ne ola sürh boyasa beyzâyı gebr-i murdâr

Nâbî

arûsân: Arûs’lar, gelinler.
Donanıp tâze arûsân gibi şehr ü bâzâr
Oldu âlem yinepür-zîb çü rûy-ı hûbân
Nedlm arz: Ar. 1. Yer, yeryüzü, dünya, toprak. 2. Memleket, ülke, il. 3. Enlem dairesi. 4. Tabaka. c. urûz, arzîn.
Gelse reftâra kadd-i muhteremi
Gûyiyâ arzı devirirdi kademi

Hakanî

Isınıp cümle kulûb âb-ı bürûdet gitti
Cilve-rîz olsa acep mi dönerek arz u semâ
Nedlm
Nâr-ı gamınla sûhte hirmen basît-i arz
Ben bu ten-i zaîfim ile kâh-ı hırmenem

Behiştî

Ön safta koşar, ilk ölü şevkıyle ölürsün
Arzın yaşayanlardaki zevkıyle ölürsün

Midhat Cemal Kuntay

arz-ı Hicâz: Hicaz ülkesi.
Bin üç yüz otuz beş senedir arz-ı Hicâz’ın
Ateşli muhîtindeki sûzişli niyâz
Mehmet Âkif
arz-ı Nişâbûr-veş: Nişabur gibi yer.
Lerze düşmüş savlet-i kâh-ı vekârmdan tamâm
Arz-ı Nişâbûr-veş iklîm-ı İrân üstüne
Nedîm
arz-ı Rûm: Rum ülkesi.
Nakd-i nâkıs gibi düştü çeşm-i gerdûndan kamer
Tâ ki na’linden nişân-gîr oldu arz-ı Rûm

Nâbî

arz u semâ: Yer ve gök.
Arz u semâda mesken edinmem sehâb-veş
Tâ yerde gökte zerre kadar minnet olmasın
necâtî Bey
tûl u arz: Enlem ve boylam.
Eyler tafsîl tûl u arzın
Söyler ahvâl-i tab’-ı arzın

Ziyâ Paşa

Çeriden doldu tûl u arzı arzın
Adûya kaçacak yer altı kaldı

Muhibbî, Meftûnî (Kanunî Sultan Süleyman)

arzîn: Arzlar, tabakalar.
Keşf ola sırr-ı semâvât ilegayb-ı arzîn
Ger ola gözlerime sürme ayağın tozu
Nizâmî
arz: Ar. Bir nesneyi birinin önüne koyup gösterme, takdim etme, sunma. c. a’râz.
Dilde hırâş-ı hâr-ıgam, dîdede eşk-i dem-be-dem
Arz olunur cenâbına, gizlemeyiz âşikâremiz
Bâkî
Ben ol zerk ehline âkım ki zühdün arz edip halka
Keser yinini vü kesmez elini meyl-i dünyâdan

Hamdullah Hamdi

Afitâb ü Zühre’ye hüsnün metâın etme arz
Ona âlem müşterî lâzım değil dellâşeşer

Hayâlî Bey

arz-ı ârız: Yüzünü gösterme.
Subh-dem zülfün dağıt ya şâm arz-ı ârız et
Koyma subh u şâm arasında tarîk-ı ihtilâf

Fuzûlî

arz-ı besâlet: Kahramanlık gösterme.
Zâlimleri kahr eylemedir ayn-ı adâlet
Şiddet günü bir lâzımedir arz-ı besâlet

Abdülhak Hâmit

arz-ı cân: Can sunma.
Kendini ey Adile bil cümleden ednâ hemân
Kurb-ı ev-ednâya arz-ı cân eder cânân-ı aşk

Âdile Sultan

arz-ı cemâl: Güzelliğini gösterme.
Nâgehân arz-ı cemâl eylerse ol sultân-ı hüsn
Sür ayağı tozma ruhsârını dâmânın öp

Hayâlî Bey

arz-ı dârât: Tantana gösterme.
Tumturak-ı sühanımfevc-i sipâh-ı nazmım
Hüsrevân-ı hünere etmede arz-ı dârât
Nazîm (Yahyâ)
arz-ı dehâlet: Merhamet isteme.
Settâr-ı uyûba ediyor arz-ı dehâlet
Lâkin biri var ortada mahsûl-i sahâvet

Abdülhak Hâmit

arz-ı devâ: Deva gösterme.
Söylen tabîbe yok yere arz-ı devâ eder
Bîmâr-ı derd-i aşk kabûl eylemez ilâc

Şeyhülislâm Yahyâ

arz-ı dîdâr: Yüz gösterme.
Arz-ı dîdâr eylemezsen dûzah olur kâ’inât
Sensiz ey hûr-i behiştî ravza zindândır bawa
Figânî
arz-ı ecnâd: Asker birlikleri sunma.
Enbiya her biri râyet-keş-i ahkâmındır
Gittiler âhirete etmeğe arz-ı ecnâd

Nâbî

arz-ı eş’âr: Şiirler sunma.
Bizlere câiz değildir ârzû-yı câize
Arz-ı eş’âr etsen ehl-i câha tahsîn isteriz

Sürûrî

arz-ı evvel: İlk sunuş.
Kâbe
Kavseyn’i tezekkürde ıyân
Arz-ı evvel kaşı kemân idi hemân

Hakanî

arz-ı gınâ: Zenginlik sunma.
Sîm-pâş oldu zemîne kef-i lutfu o kadar
Ki zemîn çerh-i direm-dâra eder arz-ıgınâ

Nâbî

arz-ı gül-bâng-ı vefâ: Bağlılık teranesi sunma.
Aşk irsâl-i niyâz eyledi mey-hânelere
Arz-ı gül-bâng-ı vefâ etmeğe mest-ânelere

Esrar Dede

arz-ı güvâhî: Tanıklık etme.
Her nesne kılar varlığına hüsn-i şehâdet
Her zerre eder vahdetine arz-ıgüvâhî

Ziyâ Paşa

arz-ı hacâlet: Utangaçlık gösterme.
Olanlar ni’met-i irfân ile dil-sîr ü perverde
Leîme arz-ı hâcetten olur vâreste her yerde

arz-ı hâcât: İstekleri bildirme.
Der-i erbâb-ı câha arz-ı hâcât etmenin, Hikmet
Dehân-ı ejdehâya ilticâdan farkı var yoktur
Hersekli Ârif
Hikmet
arz-ı hâcet: İhtiyacını sunma.
Olanlar ni’met-i irfân ile dil-sîr ü perverde
Leîme arz-ı hâcetten olur vâreste her yerde

arz-ı hâl: Hâlini bildirme, kendini belli etme; dilekçe (arzuhal)
Arz-ı hâl etmeğe cânâ seni tenhâ bulamam
Seni tenhâ bulıcak kendimi aslâ bulamam

Yâri görünce kaldı gönül arz-ı hâlden
El değmedi şikâyete şükr-i visâlden
Hâletî (Azmizâde)
Kâbil mi arz-ı hâl ile derd-i dili beyân
Sığmaz zebân-ı hâmemize mâcerâ-yı aşk

Fıtnat

arz-ı hasret: Hasret sunma.
Sükûnlu bir gecenin ufk-ı naîminde
Kamer
Bu neşve-zâr-ı behiştîye arz-ı hasret eder

Tevfik Fikret

arz-ı havâtır: Düşünceleri sunma.
Hall et yine müşkillerim iy
Hâce-i âlem
Hâk-i derine eyleyeyim arz-ı havâtır
Rızâyî
arz-ı hikmet: Hikmet gösterme.
Mebâhisi felek ü arz-ı hikmet ü kîmyâ
Değil vesâvis-i ezhân ü fikr ü temîlât
Sadullah Paşa
arz-ı hulûs: Yaranmak, dalkavukluk.
Mest-âmelerin birbirine arz-ı hulûsu
Çingânelerin şübheli îmânına benzer
Osmânzâde
Tâip
arz-ı hüner: Hüner gösterme.
Böyle asırda azr-ı hünerden çifâide
Deycûr-ı şebde nûr-ı basardan çi-fâide
Haşmet
arz-ı hüsn: Güzelliği gösterme.
Mâh-ı âlem-tâba ahşam arz-ı hüsn etti o mâh
Ey
Behiştî
yerlere düştü yüzü mahcûb olup

Behiştî

arz-ı ihlâs: Dostluk, içtenlik gösterme.
Düşmeni dost olur sanma sakın
Arz-ı ihlâsına aldanma sakın

Sünbulzâde Vehbi

arz-ı ihtiyâc: İhtiyacı söyleme.
Eylemem bir cân için cânâna arz-ı ihtiyâc

Keçecizade İzzet Molla

arz-ı isti’dâd: Kabiliyetini gösterme.
Eğer müstelzim-i ihsân ise feryâd kâbildir
Kerem mebzûl olursa arz-ı isti’dâd kabildir
Vecdî
arz-ı kâlâ-yı kemâl: En güzel kumaşı sunma.
Arz-ı kâlâ-yı kemâl eyleyeyim sâyende
Olmuşum bak nice eltâf-ı celîle menhel

Kâzım Paşa

arz-ı kâlâ-yı vücûd: Vücut kumaşını sunma.
Gelip sahn-ı talebde arz-ı kâlâ-yı vücûd etsin
Yolunda müddeîler imtihân ister mi ister ya

Esrar Dede

arz-ı kelâl: Bıkkınlık gösterme.
Eylemez sûz-ıgüdâz-ı aşktan arz-ı kelâl
Nâle-i şekvâ fem-i pervâneye bî-gânedir

Leskofçalı Galip

arz-ı mâ-fi’l-bâl: Gönüldekini söyleme. sâf kalbine şirimle arz-ı mâ-fi’l-bâl
Bu şi’ri eyleyemem ben ilelebed ikmâl

Kemalzâde Ekrem Bey

arz-ı mahabbet: Sevgi sunma.
Sana arz-ı muhabbet eyliyorum
Bil ki cebr-i tabîat eyliyorum

Tevfik Fikret

arz-ı mehâsin: Güzellikleri sunma.
Eder arz-ı mehâsin eylemekte birbirin sebkat
Çıkıp ebkâr-ı ma’nâ safhaya şekl-i ayân üzre

Ziyâ Paşa

arz-ı meskenet: Miskinlik sunma.
Tvâzu’ meşreb-i memdûhtur erbâb-ı rif’atte
Fakîr eylerse arz-ı meskenet hod kendi hâlidir

Ziyâ Paşa

arz-ı mümkinât: Mümkün olanları sunma.
Zuhûr-ı cevher-i ferd vücûdudur bi’z-zdt
Bedâyi-i arz-ı mümkinâttan maksûd
Sâmi
arz-ı münâcât: Yakarış sunma.
Lebbeyk-i icâbet duyulur arş-ı Hudâ’dan
Der-gâhma kim arz-ı münâcât ederiz biz

Namık Kemâl

arz-ı niyâz: Niyaz sunma.
Ey sabâ etsen
Hayâlî bendeden arz-ı niyâz
Ona bu devlet yeter der-gâh-ı âlî-şânın öp

Hayâlî Bey

Geldi
Hayâlî kapına arz-ı niyâz eder
Devlet ziyâdepâdişehim ömr ber-mezîd

Hayâlî Bey

arz-ı peşîmânî: Pişmanlık gösterme.
Zemîne oldu ruh-sûde edip arz-ı peşîmânî

Enderunlu Vâsıf

arz-ı pür-mihan: Sıkıntı dolu sunuş.
Bu arz-ı pür-mihanın
Oldum üstünde hep neşîde-serâ
Cenap Şahabeddin
arz-ı recâ: Korku ile ümid arası sunuş.
Ümîd-i câh ile arz-ı recâ nedir bilmem
Hazîn isem de yine iştikâ nedir bilmem
Hersekli Ârif
Hikmet
arz-ı riyâ: İkiyüzlülük gösterme.
Hep hulûs üzre döner dâire-i hikmette
Edemez arz-ı riyâ pîr-i sipihr-i zerrâk
Yenişehirli Avni
arz-ı şefkat: Şefkat gösterme.
Sâdık muhibbe arz-ı şefkat ederler ammâ
Zâhid münâfık-âne pîr-i mugân derûnî

Behiştî

arz-ı şükrân: İyilik borcunu sunma.
Bilmem ne durur sühan-serâyân
Vâcibtir o lutfa arz-ı şükrân

Muallim Naci

arz-ı şükûh: Ululuk gösterme.
Her frâz nahlegiydirdi birer zerrîn-külâh
Subh-dem arz-ı şükûh edip şeh-i hâveristân

Ziyâ Paşa

arz-ı te’sîrât: Tesirler gösterme.
Mevkiinde çünki bir nutk-ı belîğ
Arz-ı te’sîrât eder toptan şedîd
Eşref Paşa
(Bursalı Mustafa)
arz-ı ubûdiyyet: Kulluk gösterme.
Senin
Rızâyî meğer kim bilinmedik nen var
O şâha arz-ı ubûdiyyet ise ger maksûd
Rızâyî
arz-ı zılâl: Gölgeler sunma.
Tâ kim bu nazar-gâh-ı muallâ-yı fenâda
Ecrâm-ı felek arz-ı zılâl ü zulem eyler
Yenişehirli Avni
arz u beyân: Açıklama ve sunma.
Sana ümmetliğim iki cihânda emr-i câzimdir
Bilirsin hâlimi arz u beyân etmek ne lâzımdır

Âdile Sultan

a’râz: 1. Arz’lar, keyfiyetler, sunmalar. 2. Araz’lar, muârız olan hâller, tesadüfler, hastalık işaretleri.
Meâl-i cevher ü a’râzı hıtta-i nâsût

Sâbit

arzâ: Sunma, gösterme.
Bî-çâreliğimi benim ol yâre arzâ kıl
Bâşed ki buluna derdime bir çâre ey sabâ
Ahmedî
arzâ: bk. arz.
ârzû: Far. Talep, istek, hâhiş.
Hecr bîmârı tenim bâd-ı sabâdan dem-be-dem
Sıhhat için sıhhat-i ahbârın eyler ârzû

Fuzûlî

Bir gelir zevk-âşnâ-yı ışka lutf u kahr-ı yâr
Birini dost ârzû eyler birin ağyâr-ı hâr
Hüsnî
Hazân da erse
Kemâl el çeker mi cânândan
Lebinden ol mehe îmâ-yı ârzû dökülür

Yahya Kemal

ârzû-yı âhiret: Ahreti arzulama.
Sâî-i tâat-i aşkın ârzû-yı âhiret
Kevser ü hûra değil sahbâ-yı dil-berdir bana

Namık Kemâl

Ârzû-yı bihişt: Cenneti isteme.
Ne bîm-i mihnet-i dûzah ne ârzû-yı bihişt
Şarâb-ı şu’le-i havf ü recâ nedir bilmem

Fehîm (Hoca Süleyman)

ârzû-yı câh: Mevki isteme.
Gönül ne ârzû-yı câh eder ne tâc ü taht ister
Reh-i himmette ancak kalb-i nerm ü pây-i saht ister

Nâbî

Ârzû-yı câize: Bahşiş isteği.
Bizlere câiz değildir ârzû-yı câize
Arz-ı eş’âr etsen ehl-i câha tahsîn isteriz

Sürûrî

ârzû-yı cân u dil: Can ve gönül isteği.
İki cihânda budur ârzû-yı cân u dilim
Ne ârzû-keş-i sîm ü zerim ne tâlib-i hûr
Yenişehirli Avni
Ârzû-yı câvid: Sonsuzluğu isteme.
Var dilde bu ârzû-yı câvid
Eşvâkımı eylemekte tezyîd

Muallim Naci

ârzû-yı dâg: Yarayı arzulama.
Arzû-yı dâg ederse sîne-i âşık ne ola
Reh-güzâr-ı yâre feth-i çeşm-i revzendir murâd

Nâbî

Ârzû-yı devlet: Tâlihi isteme.
Pây-mâl-i hecr iken dilpây-ı bûs-ı yâr umar
Arzû-yı devlet etmekten geçer mi câh-ı dost
Rızâyî
ârzû-yı dil: Gönül isteği.
Nevres beni düşürdü dile ârzû-yı dil
Hep çekdiğim cihânda benim dil belâsıdır
Nevres-ı Kadîm
Ârzû-yı encümen: Meclisi isteme.
Ayağ-ı meyden el çek ârzû-yı encümenden geç
nevres-i Cedîd (Osman)
ârzû-yı gamze: Yan bakışı isteme.
Katl’-i âma ârzû-yı gamzesin takrîr ile
Rûzgârın tîğ-ı kîninpâ-be-dâmân eyledim

Nâbî

ârzû-yı hem-hâb: Aynı uykuyu isteme.
Tenhâlığa mı getirmedin tâb
Kim eyledin ârzû-yı hem-hâb

Fuzûlî

ârzû-yı îd: Bayramı isteme.
Şevvâl geldi ârzû-yı îd kalmadı
Esbâb-ı şevka niyyet-i tecdîd kalmadı

Nâbî

ârzû-yı muhâl: İmkânsız, mümkün olmayan arzu.
İlm kesbiylepâye-i rif’at
Arzû-yı muhâl imiş ancak

Fuzûlî

ârzû-yı nâm ü şân: Nam ve şanı isteme.
Hırs-ı dünyâ, mâlîhulyâ, ârzû-yı nâm ü şân
Hâhiş-i ikbâl ü da’vâ-yı teferrüd, hubb ü mâl
yenişehirli Avnî
ârzû-yı nefs: Nefsin isteğine boyun eğme.
Şüphesiz nân-pâre-i huşke kanâat mümteni
Arzû-yı nefs ile meyl-i harâm etmek degüç

Sâbit

ârzû-yı reh-i gül-sitân: Gül bahçesinin yolunu isteme.
Subh-ı bahâr kim alem-i zer-feşân çeker
Gül-bâng-ı ârzû-yı reh-igül-sitân çeker

Esrar Dede

Ârzû-yı sâye-i kadd: Boy’un gölgesini arzulama.
Çeşm-i mühre tûtiyâ eyler felek her rîzesin
Arzû-yı sâye-i kaddinle her kim hâk olur
Neşâtî
ârzû-yı tal’at-ı cânân: Sevgilinin güzelliğini arzulama.
Fuzûlî bende zevk-ı âfiyet az iste kim çoktan
Ben onu ârzû-yı tal’at-ı cânâne değşirdim

Fuzûlî

ârzû-yı vasl: Kavuşmayı isteme.
Arzû-yı vasl ile şeb-zinde-dâr olduklarım
Girye-i hasretle çeşm-i intizârım söylesin

Nâbî

ârzû-yı vuslat: Kavuşma arzusu.
Arzû-yı vuslatın gitmez dil-i mehcûrdan
Dûr olur mu fikr-i sahbâ hâtır-ı mahmûrdan

Koca Râgıp Paşa

Ârzû-keş: İstekli, hevesli.
ârzû-keş-i sîm ü zer: Altın ve gümüş isteklisi.
İki cihânda budur ârzû-yı cân u dilim
Ne ârzû-keş-i sîm ü zerim ne tâlib-i hûr
Yenişehirli Avni
Ârzû-mend: İstekli, hevesli, bk. ârzû-keş.
Lûtfile zemân zemân verip pend
Islâhına olma ârzû-me«d

Fuzûlî

ârzû-mend-i ruh-i al: Al yanağın isteklisi.
Gonce kılmaz şâd gül açmaz tutulmuş gönlümü Arzû-mend-i al ü leb-i hamdâmı«âm

Fuzûlî

ârzû-mend-i visâl: Kavuşma isteklisi.
Zaf-ı tal’ mânî-i tevfîk olur her nice kim İltifâtın ârzû-mend-i visâl eyler beni

Fuzûlî

âs, âsiyâ, âsiyâb, âsyab: Far. dan bozma.
Su değirmeni.
Öğünme kendimin diye bu âsiyâ, ki mevt
Etmez, çü nevbetin gele, asla dakika fevt
Cinânî (Müverrih Bursalı Mustafa)
âsiyâ-yı âlem: Dünya değirmeni.
Hey ne deryâdır o deryâ-yı ezel kim katresi
Asiyâ-yı âlem kevn ü mekânı döndürür

Ziya Paşa

âsiyâb-ı âlem: Dünya değirmeni.
Olma ey tab’-ı harîs enhân-güşû-yı ıztırâb
Kâr ü bârı âsiyâb-ı âlemin nevbetledir

Nâbî

âsiyâb-ı çerh: Feleğin değirmeni, dünya.
Harman-i ömrü savurduk, dâneyi dermekteyiz
Asiyâb-ı çerhegeldik, şimdi nevbet bekleriz

âsiyâb-ı felek: Feleğin değirmeni.
Tâ vakti gelmeyince umûr eylemez zuhûr
Devr eyler âsiyâb-ı felek nevbet üstüne

Nâbî

Asiyâb-ı feleğingerdişinegirmeyegör
Gösterir döne döne âdeme bin dane belâ
Atâ (Tayyarzâde Ahmet
Atâullah Bey)
Âsyâb-âsâ: Değirmen gibi
Akıl isen rızk için gerdûn-ı dûna eğme ser
Asyâb-âsâ yürü var ekmeğin taştan çıkar
Hâşimî
Mürîd-i aşk isen incinme ser-gerdânlık el verme
Sipihri döndürür cûy-i irâdât âsiyâb-âsâ

Şeyhülislâm Yahyâ

âsâ: Far. Benzetme edatı, gibi.
Arapça ve
Farsça kelimelerin sonuna gelir.
âb-âsâ: Su gibi.
Akar mîzâb-ı çeşmimden sirişk-i dîde âb-âsâ
Ne ola kendim döğersem taşlar ile âsyâb âsâ

Nef’î

andelîb-âsâ: Bülbül gibi.
Sen gülün yâd eyleyip hâr-ı vefâ vü mihnetin
Andelîb-âsâ kılıp feryâd u efgân ağladım
Lamiî Çelebi
âsyâb-âsâ: Değirmen gibi.
Akıl isen rızk için gerdûn-ı dûna eğme ser
Asyâb-âsâ yürü var ekmeğin taştan çıkar
Hâşimî
âteş-âsâ: Ateş gibi.
Ateş-âsâ olma ser-keş kıl tevâzu’âb-veş
Ahir eygâfil yerin elbette zîr-i hâktir

Muallim Naci

bülbül-âsâ: Bülbül gibi.
Sîne-çâk ü kalb-i vîrân bülbül-âsâ pür-figân
Adile kuluna rahm ü mekremetle k ıl meded

Âdile Sultan

cennet-âsâ: Cennet gibi.
Mekânım cennet-âsâ bir mekândır
Gül-endâmım bahâr-ı bî-hazâ«dır

Muallim Naci

çenâr-âsâ: Çınar gibi.
Çenâr-âsâ derûnundan tutuşmuş nahl-i zîbâdır
Sabrî
dûzah-âsâ: Cehennem gibi.
Nâgeh âsâr-ı Temmuz bağı âteş-gâh ede
Nâgeh ede dûzah-âsâ âteş-i mihr iltihâb

Fehîm (Hoca Süleyman)

fener-âsâ: Fener gibi.
Dil-i pür-zulmet içre seyr için dîdâr-ı ma’şûka
Fener-âsâ yanar aşk ile dilde şem’-i cânım var

Âdile Sultan

gird-bâd-âsâ: Kasırga gibi.
Hâne-i ber-dûş ile eğlendirme rûhun bir nefes
Gird-bâd-âsâ reh-i hâk-i teninden hâne yap

Belîğ

gubâr-âsâ: Toz gibi.
Tasavvur hurdesin dilden gubâr-âsâ eder ifnâ
Ne toz konduramaz oldu ol perî kâlâ-yı nâz üzre
Hanîf Efendi
hâşâk-âsâ: Çer çöp gibi.
Bir dilde ki aşkın odu ola peydâ
Hâşâ ki sevâyanmaya hâşâk-âsâ

Şeyhülislâm Yahyâ

hayâl-âsâ: Hayal gibi.
Beni ol rütbe gam mahv u nizâr etti ki hecrinle
Hayâl-âsâ görünmem vakt olur ey hurde-bînim gel

Esrar Dede

hezâr-âsâ: Bülbül gibi.
Hezâr-âsâ ne ola etsem o gül-ruhsârdan feryâd
Eder bu gül-şenin bülbülleri hep yârdan feryâd
İlhâmî, Selîmî (Sultan III. Selim)
hilâl-âsâ: Hilâl gibi.
Hilâl-âsâ fürûzân oldu bahr-i nîl-gûn üzre
Şafaktan dem urur âb-ı şarâb-âlûdı deryânın
Bâkî
kâğıd-âsâ: Kâğıt gibi.
Kâğıd-âsâ olma zü’l-vecheyn olursunşühpesiz
Simsiyâh eyler yüzün bir kilk-i hiddet âşinâ
Râsih (Enderûnî İbrahim)
katre-âsâ: Damla gibi.
Ruh-ı pür-tâb-ı yâri gördü mihr ü mâh
NâbTnin
Bir iki katre-âsâ düştü çeşm-i i’tibârından

Nâbî

kitâb-âsâ: Kitap gibi
Ne ma’nâlar ne sözler münderictir safha-i dilde
Eğerçi sûret-i zâhirde hâmuşum kitâb-âsâ

kuhl-âsâ: Sürme gibi.
Korkum oldur göz değe hâk-i der-i cânânıma
Yoksa kuhl-âsâ çekerdim çeşm-i hûn-efşânıma
Bâkî
merdüm-âsâ: İnsan gibi.
Gözümden merdüm-âsâ hâl-i rû-yı dil-rübâ çıkmaz
Süveyda-veş dilimden fikr-i zülf müşg-âsâ çıkmaz
Neylî
mihr-âsâ: Güneş gibi.
Müşterî-rey ü Utârid-kalem ü mihr-âsâr
Arz-temkîn ü kazâ-temşiyet ü çarhahkâm

Nef’î

müşg-âsâ: Misk gibi.
Gözümden merdüm-âsâ hâl-i rû-yı dil-rübâ çıkmaz
Süveyda-veş dilimden fikr-i zülf müşg-âsâ çıkmaz
Neylî
nergis-âsâ: Nergis gibi.
Nergis-âsâ ola gark-ı hayret
Dâimâ ser-be-zemîn-i fkret
Enderunlu Fâzıl
nigîn-âsâ: Göz bebeği gibi.
Cefâ-yı çerhe dâim sîne ger, fass-ı nigîn-âsâ
Murâd üzre cihânda nâm ü şân ü şöhret istersen
fıtnat
pervâne-âsâ: Pervane gibi.
Terk edip tâc u kabâyışevk-işem’-i hüsnüne
Kendimi pervâne-âsâ bir nemed-pûş eyledim
Bâkî
rakîb-âsâ: Rakip gibi.
Şikest et şîşe-i nâmûsu ey cân-ı sitem-dîde
Eğer bezm-âşmâ-yı yâr olam dersen rakîb-âsâ
Sâmî (Arpaemînizâde Vak’anüvis Mustafa Bey)
sâye-âsâ: Gölge gibi.
Nûr-ı hüsnün âşıkı bir gûne bî-tâb etti kim
Sâye-âsâ ba’d-ezîn hicrâna istPdâdı yok

Nâbî

sebû-âsâ: Testi gibi.
Ayağ-ı mâh-ıgerdûne baş eğmem tâ sebû-âsâ
Perestişkâr-ı mihr-i sâgar-ı gerdânınım sâkî

Fehîm (Hoca Süleyman)

sehâb-âsâ: Bulut gibi.
Sehâb-âsâ yürürler yerde câmid gördüğün dağlar
Bütün zerrât bir kânûn-ı istimrâra tâbidir

Ziya Paşa

serv-âsâ: Selvi gibi.
Şu’le-i serv-âsâ çıkar hâlimden ol yerlerde kim
Pâymâl-i tevsen-i âteş-hırâm ettin beni
Nedîm
seyl-âsâ: Sel gibi.
Nev-bahâr oldu çemen-pûş oldu sahrâlar yine
Cilve etti seyl-âsâ serde sevdâlar yine

Nâbî

siper-âsâ: Siper gibi.
Siper-âsâ ebedî dönmedi müjgânından
Zahm-ı şemşîre tahammül var imiş sîrnemde

Behiştî

sîm-âsâ: Gümüş gibi.
Yaktı yandırdı bizi micmere-i sîm-âsâ
Mihr-i ruhsârı olup sînesinepertev-zern
Nedîm
sûret-âsâ: Resim gibi.
Sûret-âsâ olma tahsîl-i kemâl-i ma’nî et
Kim behâyim nevin etmez âdem-i zer-beft çul

Fuzûlî

sütûn-âsâ: Sütün gibi.
Kavuşturup dururum kollarım sütûn-âsâ
Ruûd-ı sâkıtadan bir misâl-i hîç-â-hîç

Abdülhak Hâmit

şems-âsâ: Güneş gibi.
Şems-âsâ pertevinden âlem olmuş pür-ziyâ
Ol cemâlin nûrudur hep dilde olan rû-nümâ

Âdile Sultan

tabl-âsâ: Davul gibi.
Ehl-i derdin döğülüp sîneleri tabl-âsâ
Tuttu âfâkı yine tantana-i şevket-i aşk
Nuri
tîr-âsâ: Ok gibi.
Zâhiren ol şeh-levend
Esrâr’a lutf eyler velî
Mâr-ı tîr-âsâ lisân-ı hâl ile mızrak urur

Esrar Dede

vahşet-âsâ: Vahşet gibi.
Gâhî o nigâh-ı vahşet-âsâ
Hissettiriyor ki bir gamın var

Muallim Naci

yûsuf-âsâ: Yusuf gibi.
Zelîhâ-yı murâda vâsıl olmak haylî müşkildir
Azîzim, Yûsuf-âsâ bend-i zindân olduğun var mı

Fehîm (Hoca Süleyman)

zâhid-âsâ: Zahit gibi.
Aşıkız dervâze-i şehr-i melâmet bekleriz
Zâhid-âsâ sanma kim kûy-ı selâmet bekleriz

Hayâlî Bey

zevrak-âsâ: Kayık gibi.
Zevrak-âsâgam-ı aşkınla yaşımgirdâbı
Gark ediptir sanemâ çeşm-i teri döne döne
Bâkî
zübâb-âsâ: Sinek gibi.
Bilâ-da’vet oturma hânına gayrin zübâb-âsâ

Belîğ

asâ: Ar. Değnek, çubuk ve dervişlerin elde taşıdığı sopa. c. a’sâ Yine
Fir’avn-ı şitâ ceyşine
Mûsa-mânend
Eyledi elde asâsını bir ejder sünbül
Bâkî
Tâc u tesbîh u asâ bâzârına erdi kesâd
Rind ü rüsvâ vü melâmet bâde-nûşân devridir

Gaybî

Bâzen
Edebâlî’nin asâsında, sesinde
Bâzen
Hacı
Bektâş-ı Velî’nin nefesinde

Midhat Cemal Kuntay

asâ-yı âbnûs: Abanoz ağacından yapılmış asa
Asâ-yı âbnûsu ile müjgân almış etrâfin
Sevâd-ı çeşmi göz habsinde yârin kanlı merdümdür

Belîğ

asâ-yı bâde: Kadeh tutan destek.
Düz bastı yine meclis içinde ayağımız
Elde asâ-yı bâde olaldan dayağımız
Hayretî
asâ-yı gamze: Gamze oku.
Gör ne etti ey sanem yine şehlâ gözün bize
Dikti asâ-yı gamzeden elâ gözün bize
Vâlihî-ı Kadîm
asâ-yı Mûsa: Mûsâ’nın asası.
Kalem bir bülbül-i mu’ciz-sadâdır dest-i kâmilde
Asâ-yı
Mûsa’nın ejdehâdan farkı var yoktur

a’sâb: bk. asab.
âsâb: Ar. Eseb’ler; vücudun alt kısmında çıkan kıllar.
Bir damla kıvılcım gezip âsâbımı yaktı
Birdenbire îmânımı hattâ yakacaktı

Midhat Cemal Kuntay

Asâbı çürük, göğsü çürük, rûhu çürüktür
Mağdûr olan insân gibi gaddâr olanın da

Midhat Cemal Kuntay

asab: Ar. Sinir. c. a’sâb.
Titriyor şimdi bütün asabı
Kalmamış durmağa gûya tâbı

Kemalzâde Ekrem Bey

a’sâb: Asab veya asabe’ler, sinirler, damarlar: Yayar bu mahfile a’sâbıgevşeten bir bû
Ve gözleriyle derinden bakar gülümserler

Yahya Kemal

Tıkanıp durmadayım, baksana nevbet nevbet
Zâten a’sâbıma hâkim değilim merhamet et

Mehmet Akif

Hem mücerrib ola hem ehl-i kitâb
Ola dânâ-yı havâss u a’sâb

Nâbî

Nedir hevâdaşu a’sâbı öldüren sıklet
Bu bir teneffüs-i gûl-i cahîm pür-dehşet

Kemalzâde Ekrem Bey

asabî: Sinirli, çok hassas.
Dışarda gürleyerek kükremiş bir ordu gibi
Döverdi sâhili binlerce dalgalar, asabî

Tevfik Fikret

Anlamaz aczini bilir mi sabî
Hiddet eyler mizâcı pek asabî
İsmail
Safâ
Kimi hâlâ yaşıyormuş gibi müdhiş asabî
Kiminin baldm şişmiş kabarıp gayda gibi

Midhat Cemal Kuntay

Âsaf: Ar. 1. Hz. Süleyman’ın veziri.
İbn-ı Berhayâ’nın ismi. 2. Vezir.
Gör, Süleymângibi peygam-ber-i âlî-şânın
Devleti olmuş idi
Asaf ile müstahkem

Nâbî

Şimdi eyyâm-ı adâlet-ger-ı Asaf’tır
Yürü ey ma’delet-ı Nûşirrevân hoşgeldin

Nâilî

Asafın mikdârını bilmez
Süleymân olmayan
Bilmez insân kadrini âlemde insân olmayan

Ziyâ Paşa

Âsaf-ı devrân: Devrin veziri.
Ez-cümle Nedîmâ kulun ey âsaf-ı devrân
Müstağrak-ı lûtf u kerem ü cûd u atâdır
Nedîm
âsaf-ı yegâne: Tek vezir.
Her biri müdebbir-i zemâne
Her biri bir âsaf-ı yegâne

Nâbî

âsafı: 1. Asaf’a mensup. 2. Vezirle ilgili: Şaşırdım râh-ı maksûdu kemâl-i pîç ü tâbımdan
Huzûr-ı âsafîde âteşe düştümşitâbımdan
Fikri Paşa
Âsaf-rây: İleriyi gören.
Hem saff-ârâyidi hem âsaf-rây
Ne vezir ister idi vü ne müşîr

İbni Kemâl

asâlet: Ar. 1. Köklü, sâbit ve sağlam olma. 2. Fikir, düşünce ve reyde güzel ve doğru olma. 3. Irk ve soy sâhibi olma. 4. Vekil olmayıp kendi hukukunca iş yapan olma. ed. yazı veya sözde bayağı tabirlerin bulunmaması.
Çehreler reng-i asâlet gösterir
Nazreler nûr-ı besâlet gösterir
Muallim Nâci
Şerâfetle asâlet fazl-ı zâtîden ibârettir
Fazîlettir şeref-bahşâ olan ecdâd ü ensâle
İsmail Safâ
Bir afîf âile sessizliği var evlerde; Örtüyor fakrı asâletle çekilmiş perde

Yahya Kemal

âsâm: Ar. İsm’ler, günahlar, suçlar.
Cürm olup mâ-hasal müddet-i eyyâm-ı hayât
Mansıb-ı ömrden âsâm ola ancak mahsûl
Rızâyî
Zulmet-i âsâm olur ruhsâre-pîrây-ı adem
Eylese dûşîze-i afvın eğer keşf-i kınâ’

Nâbî

asanım: Ar. 1. Sağır, kulağı işitmez olan.
Söz işitmez. 3. Arapça kelimelerin fiillerinde ikinci ve üçüncü harfinde uzun vokal bulunan kelime.
Sihrile nice halkı a’mâ vü asamm eyler
Hayrette kalır sanır kim ehl-i besârettir
Taşköprülüzâde
Kemâleddin
Gül ü bülbül asamm u ebkem ü lâl
Sulhu ben bâri etmeyeyim ihlâl

Abdülhak Hamit
âsân: Far. Kolay, yapılabilir, yesîr. Allah adın her kim ol evvel ana (zikrede)
Her işi âsân ede Allah ana
Süleyman
Çelebi
Alemi bir emrile var eylemek emrindedür
Yine bir emr ile yoğ eyler ona âsândur

Cem Sultan

Birşu’leye sen nisâr edip cân
Düşvâr-ıgamın kılırsın âsân

Fuzûlî

Öldürürsün hicr ile terk etmezem derd ü gamın
Ölmek âsândır kişiye firkat-i ahbâbdan
İshak
Âsâm: Kolaylık, suhûlet, yesirlik.
Kamusın ber-taraf kıldı edip tedbîr-i âsânî
hemdemî
Âsân-ter: Çok kolay, en kolay.
Hâtır-ı ahibbâyı teshîr etmenin âsân-teri
Bî-tekellüf bî-tasannu’ hande-rûluklardır

Nâbî

a’sâr: Çlzcl) bk. asr.
âsâr: Ar. Eser’ler, nişanlar ve umumî hediye olan nesneler.
Varsa âsârın, bırak erbâbı takdîr eylesin
Ademin da’vâ-yı irfân hüccet-i husrânıdır

Muallim Naci

Hakka ki
Nahîfî-i hüner-kâr
Yazdı nice ber-güzîde âsâr

Ziyâ Paşa

âsâr-ı amel: Yapılan işin işaretleri.
Mâhiyyeti isbât eden âsâr-ı ameldir
Mıkdârma nisbetle kişi hayr ü şer eyler
Şinâsî (İbrahim)
Âsâr-ı araz: Hâl ve keyfiyet eserleri.
Aşkıma noksan getirmez görmemek ol ârızı
Cevhere tağyîr-i âsâr-ı araz vermez halel

Fuzûlî

âsâr-ı atâ: İhsan, bağış işaretleri.
Ayân-ı zemândan kerem umma onu sanma
Asâr-ı atâ ola ya paşada ya beyde

Bağdatlı Rûhî

âsâr-ı fazl u rahmet-i Perverdigâr: Allah’ın rahmet ve fazilet eserleri.
Bûy-i nesîm ü reng-i gül ü revnak-ı bahâr
Asâr-ı fazl u rahmet-ı Perverdigâr’dır
Bâkî
âsâr-ı fecr: Tanyeri ağarmasının işaretleri.
Onun frâkı olurken içimde zehr-efşân
Nasıl görür gözüm âsâr-ı fecri şevk-âlûd

Tevfik Fikret

âsâr-ı ferâgat: Dinlenme işaretleri.
Devr-i cevrinden ten ü cânımda râhat kalmadı
Sûret-i hâlimde âsâr-ı ferâgat kalmadı

Fuzûlî

âsâr-ı feyz: Feyiz eserleri.
Halkın istFdâdına vâ-bestedir âsâr-ı feyz
Ebr-ı Nîsân’dan sadef dür-dâne ef’î semm kapar
Beliğ (Bursalı İsmail)
Kesret kemâl-i vahdetin âsâr-ı feyzidir
Zâhir olur ziyâ ile elvânda ihtilâf

Hersekli Arif Hikmet

Âsâr-ı gazab: Gazap eserleri.
Asâr-ı gazab görüp semâda
Titrer durur ellerim duâda

Abdülhak Hâmit

âsâr-ı gerdûn: Dönen dünyanın işaretleri.
Tâ bula âsâr-ı gerdûn inhidâm
Tâ ola eş’âr-ı mevzûn ber-devâm

Ziyâ Paşa

âsâr-ı hâme: Kalem işaretleri.
Sîretim âsâr-ı hâmemden kılınsın ictihâd
Sûretim bu resm ile kalsın cihânda yâdigâr

Ziyâ Paşa

Âsâr-ı hayâl: Hayal eserleri.
Zûr-ı endîşe vü âsâr-ı hayâlimdir eden
Ne eydügün nükte-şinâsân-ı zemâne ilâm

Nef’î

âsâr-ı hayât: Hayat işaretleri.
Asâr-ı hayâtı görüp cân-hırâş
Olurlar nihâyet esîr-i frâş

Abdülhak Hamit
âsâr-ı hikmet: Hikmet işaretleri.
Öğrenmek istersen
Adile
Sultânı kim
Hâme-ı Hikmet’ten çıkan âsâr-ı Hikmet’e bak
Fethi
Atâ
Âsâr-ı himem: Gayret işaretleri.
Kâr-dân-ı vükelâ cevher-i silk-i eyyâm
MenbaH izz ü a’lâ mastarı âsâr-ı himem

Nâbî

âsâr-ı inbisât: Ferahlık işaretleri.
Halka sirâyet eyledi âsâr-ı inbisât
İmsâke hîç alâmet-i te’kîd kalmadı

Nâbî

âsâr-ı intibâh: Uyanma işaretleri.
Nedir bu bâb-ı tegâfül nigâh-ı mestinde
Zuhûragelmedi âsâr-ı intibâh henüz

Kâzım Paşa

âsâr-ı isti’dâd: Kabiliyet eserleri.
Cebîninde onun envâr-ı devlet zâhir ü bâhir
Nihâdında bunun âsâr-ı istTdâd muzmerdir

Nef’î

âsâr-ı izmihlâl: Yok olma işaretleri.
Ahibbâşîve-iyağmâda mebhût eyler a’dâyı
Hudâ göstermesin âsâr-ı izmihlâl bir yerde

Yenişehirli Avnî

âsâr-ı kabûl: Değerli eserler.
Cehd kıl zâtın ola mazhar-ı âsâr-ı kabûl
Kılma ol câha tefâhür kim ola mâni’-i zât

Fuzûlî

âsâr-ı kadr: Kıymet işaretleri.
Fikr-i çâlâkine esrâr-ı kazâ nâ-mestûr
Akl-ı derrâkine âsâr-ı kadr nâ-mübhem

Nâbî

Âsâr-ı kemâl: Olgunluk işaretleri.
Zâtında ki âsâr-ı kemâl olmaya hardır
Ya şâl-ı siyâh eğnine giymiş ya yeşil sof

Bağdatlı Rûhî

âsâr-ı kerem: Alicenaplık eserleri.
Bir devrde geldik bu fenâ âleme biz kim
Asâr-ı kerem var ne beşerde ne felekde

Bağdatlı Rûhî

âsâr-ı kudret: Kudret işaretleri.
Bakılsa her varak âyîne-i âsâr-ı kudrettir
Arif Hikmet (İsmet Beyzâde Şeyhülislâm)
âsâr-ı meşâyıh: Şeyhlerin eserleri.
Körler ile haşr ola o kim görmeye
Hakk’ı
Pür etmiş iken âlemi âsâr-ı meşâyıh
Nuri
âsâr-ı mihen: Keder işaretleri.
Zevk alır feryâd u nâlişden de ehl-i ibtilâ
Cezbe-dâr-ı aşka âsâr-ı mihen bî-gânedir
Sâmih (Nasûhî zâde Mehmet)
âsâr-ı müşg-i hasiyet-i zaferân: Safranın özel kokusunun özellikleri.
Hâk-i derin müferrih-i cândır ilâc ona
Asâr-ı müşg-i hasiyet-i zaferân kodu
Şeyhî
âsâr-ı nâ-ma’dûd: Sayısız eserler.
Kitâb-ı âlemin evrâkıdır eb’dd-ı nâ-mahdûd
Sutûr-ı hâdisât-ı dehrdir âsâr-ı nâ-ma’dûd
Hoca Tahsin
Âsâr-ı Nîsân: Nisan ayının güzellikleri.
Görmeden âsâr-ı Nîsânı bahâr elden gider
Güller âhir râm olur ammâ hezâr elden gider

Ziyâ Paşa

Âsâr-ı nukûş: Süs işaretleri.
Dil-i feyz-âşnâ-yı ma’rifet ziynet-fürûş olmaz
Harîm-ı Kâ’be-i vahdette âsâr-ı nukûş olmaz

Namık Kemâl

Âsâr-ı nümâyende-i erbâb-ı nazar: Bakış sahiplerinin görünen işaretleri.
Hurşîdi ne hâcet edelim nûr ile ta’rîf
Asâr-ı nümâyende-i erbâb-ı nazardır

âsâr-ı saâdet: Saadet işaretleri.
Minnet Allah’a ki bî-minnet-i baht u ikbâl
Oldum âsâr-ı saâdetle yine ferruh-fâl
Nev’î âsâr-ı sun’: Sanat eserleri.
Nefsini derk et ki oldur matlab-ı âsâr-ı sun’
Sanma hilkatten ki bu şekl ü şemâildir garaz

Namık Kemâl

Âsâr-ı sühan-verân: İran’ın söz söyleyenlerinin eserleri.
Oldu bana hâce-i dil ü cân
Asâr-ı sühan-verân-ı Îrân

Ziyâ Paşa

âsâr-ı sükût: Sessizlik işaretleri.
Müterâdiftir sühanın feyzine âsâr-ı sükût
Oldu zann etme tehî
Hazret-ı Monlâ hâmûş

Esrar Dede

Âsâr-ı tabîat: Tabiat eserleri.
Hakkımda ne derlerse o gûne süfehânın
Asâr-ı tabîatlerine kim nazar eyler

Nef’î

âsâr-ı tali’: Talihin işaretleri.
Teşrîfederse hânemi ol meh değil baîd
Asâr-ı tâli’im şeref-i kevkebim budur
Fasîh (Ahmet Dede)
âsâr-ı tarâvet: Zariflik işaretleri.
Şûre-zâr etmiş cihânışu’le-i nâr-ı nifâk
Gül-şen-i ülfette âsâr-ı tarâvet kalmamış

Leskofçalı Galip

Âsâr-ı tecellî: Kulluğa nâil olma işaretleri.
Asâr-ı tecellîdir sûrette nümû-dârı
Bî-sâyelerin
Esrâr isyânı itâattir

Esrar Dede

âsâr-ı Temmuz: Temmuz ayının izleri.
Nâgeh âsâr-ı Temmuz bağı âteş-gâh ede
Nâgeh ede dûzah-âsâ âteş-i mihr iltihâb

Fehîm (Hoca Süleyman)

âsâr-ı uzmâ: En büyük işaretler.
Nice âsâr-ı uzmâyı nice cây-ı dil-ârâyı
Vüfûr-i himmet-i tab’-ı bülendi eyledi ihyâ
Nedîm
âsâr-ı vefâ: Vefa eserleri.
Gördü yoktur merdüm-i âlemde âsâr-ı vefâ
Girdi ism-i bî-müsemmâ şekline
Anka: gibi

Nâbî

âsâyiş: Far. Rahat, huzur, âsûdelik, dinlenme.
Adli kim memleket-ârâ-yi cihândır etse
Emn ü âsâyiş için âleme fermân amîm

Nef’î

Bî-mevc-i şûriş olmaz âsâyişi cihânın
Derya taaffün eyler oldukça âremîde

Nâbî

Zâtı ser-mâye-i âsâyiş dîn ü dünyâ
Makdemi meymenet-efzâ-yı makâm-ı devZet
Münîf
âsâyiş-i gül-bister-i hâb: Gülden yapılmış uyku döşeğinin rahatlığı.
Nâlesiz var harem-i yâre ki ey dil nâlen
Men’-i âsâyiş-i gül-bister-i hâb eylemesin

Nâilî
âsâyiş-i ikbâl: Talih rahatlığı.
Çarhın idbârı değildir yalnız rûh-gezâ
Cây-ı âsâyiş-i ikbâli de hayret verir
Nailî
Âsâyiş-i me’vâ-yı adem: Yokluk yerinin rahatlığı.
Galat ettim ne revâ cennete teşbîh etmek
Başkadır nimet-i âsâyiş-i me’vâ-yı adem

Âkif Paşa

âsâyiş-i ukbâ: Âhiret rahatı.
Menzil-i âsâyiş-i ukbâya istersen vusûl
Hubb-ı dünyâdan ferâgat gibi olmaz doğru yol
Bâkî
Âsâyiş-ger: Asayişi sağlayan.
Sâye-i bezmin celâl-i câhın âsâyiş-gehi
Râyet-i azmin hümâ-yı devletin bâl ü peri
Nedîm
âsâyiş-güzîn: Asayiş çeken.
Rûzgârın şiddetinden oldu âsâyiş-güzîn
Zîr-i dâmân-ı hafâda şem’-i bezm-ârâ gibi

Nâbî

asdâf: Ar. Sedefler.
İy gevherin bahâsını mikdârını bilen
Asdâf içinde gör ki ne dür-dâneyem yine
Nesîmî
asdika: Ar. 1. Sâdık’lar, sâdık ve sâbit dostlar. 2. İşleri sözlerine uygun olanlar.
Merâsim meclis-i üns-i sebük
Tûhâna sıklettir
Miyân-ı asdıkadaşart-ı terk-i külfettir

Hersekli Arif Hikmet

Bir acîb âlemdeyiz rif’atte hep ehl-i hilâf
Kavline fil muvâfik asdika eksilmede
bağdatlı Rûhî
asel: Ar. Bal, arı balı.
Yedirir hasta-i hummâye asel
Derd-i çeşme akıtır âb-ı basal

Nâbî

Elin çektinse âlem lezzetinden zevke sen erdin
Nice mûr u meges ayağın almış bir aseldir bu

Hayâlî Bey

Halka tatlı görüneyim diye bu
Tırsî-i zâr
Kendine bir çuha kestirdi ki rengi aselî
Tırsî
ases: Ar. Gece vakti dolaşan, gezen, gece bekçisi. c. assâs.
Gönlüme gözü sahnesi der ki ko zülfü yana bak
Neyleye kara günlü çün gecede seyr eder ases
Şeyhî
Mest-i bâ-temkîne reh-zen mi olur bîm-i ases

Koca Râgıp Paşa

Beni tâ şöyle harâb eyle ki sâkî dilde
Neşve-i mey sayam endûhunu bîm-i asesin
Nedîm
Hânede mey nûş eden bilmez nedir hâff-i ases
Pençe-i şeh-bâzdan âzâdedir mürg-i kafes
uşşâkîzâde
assâs: Gece bekçileri, ases’ler.
Tutma her bâba sakın gûşunu olma assâs
Halka-veş kalmayasın taşrada sen leyl ü nehâr
Müslim (Ebülvefa Ahmet)
asfâr: Ar. Sıfır’lar, hesap ilminde hiçe işaret eden içi boş yuvarlaklar.
Olur bidâyet-i sıfır intihâ-yı her asfâr
İdâd-ı fazl u kemâlâtın edemez madûd
Sâmî
asfâr-ı ulûf-ı erkâm: Rakamları paylaştırma sıfırları.
Neyyîr-i menkıbet-i vasfın olunmaz ta’dâd
Olsa encüm kadar asfâr-ı ulûf-ı erkam
Hâzık
asfer: Ar. Safer’den; 1. Sarı renginde olan, zerd. 2. Uçuk, soluk benizli. 3. Islık çalıcı.
Hasret-i la’l-i leb-i yâr ile tahsîl etmiş
Teni lâgar, kadi çenber, ruhu asfer hâtem
Bâkî
asfiyâ: Ar. 1. Safî’ler sâf olanlar. 2. Sâmimî dostlar, azizler.
Mihr-i eflâk-ı nübüvvet, mâh-ı burc-ı asfiyâ
Ahmed-i mürsel ki âlem na’tın eyler rûz u şeb

Fehîm (Hoca Süleyman)

Sensin ol sultân-ı cümle enbiyâ
Nûr-ı çeşm-i evliyâ vü asfiyâ
Süleyman
Çelebi
Ucb u kibr ü kîn olmaz evliyâu’llahta
Kim avâm şeklinde görünür gürûh-ı asfiyâ

Âdile Sultan

ashâb, eshâb: Ar. 1. Sâhib’ler, mâlik ve mutasarrıf olanlar. 2. Muttasıf olanlar. 3. Müteallik olanlar. 4. Müellifler, musannifler.
Ahâlî. 6. Sâkinler. 7. Arkadaş olanlar. 8. Tâbi olanlarb bk. eshâb
ashâb-ı Bedr: Bedir savaşında peygamberimizin yanında bulunan mü’minlerdir ki 305 veya 313 kişiden ibaret oldukları söylenir.
ashâbü’r-rakim: Kur’an’ın 18. suresinin 9. âyetinde bahsedilen ve bir tefsire göre soyları yazılan levha sahipleri veya diğer bir tefsire göre de dağın veya
Kıtmîr isimli köpeğin ismidir.
ashâb-ı dalâlet: Sapık kimseler.
Sâdık görünür kisvede erbâb-ı hıyânet
Mürşid sanılır vehlede ashâb-ı dalâlet

Ziyâ Paşa

ashâb-ı derd: Dert sahipleri.
Aheng-i âh ü nâleleri edelim bülend
Ashâb-ı derdi cûşagetirsin bu heft-bend
Bâkî
ashâb-ı devlet: saadet ve refah içinde yaşayanlar.
Vaktiyle hâke basmayan ashâb-ı devletin
Şimdi izâm-ı dest ü seri hâk-i râhdır

Yenişehirli Avnî

ashâb-ı fazîlet: Fazilet sahipleri.
Ashâb-ı fazîlet ona muhtâc değildir
Câhillere nâ-dânlaradır hizmet-i vâiz

Nâbî

ashâb-ı isti’dâd: Kabiliyetli kimseler.
Husûsâ zümre-i ashâb-ı isti’dâd ü idrâke
Ki çarh ol fırkaya devr edeli hasm-ı tüvâ«âdır

Nef’î

ashâb-ı istikmâl: Tam, olgun kişiler.
Bizim noksanımız hep kâbil-i ikmâldir ammâ
Bulunmaz neyleyim ashâb-ı istikmâl bir yerde
Yenişehirli Avni
ashâb-ı i’tibâr: Değerli kimseler.
Münkad emr ü nehyine ashâb-ı Ptibâr
Ednâ işâretine zevi’l-ihtirâm râm
Bâkî
ashâb-ı kâl: Söz sahipleri.
Hakkı biz bulduk diye zann etmesin ashâb-ı kâl
Cûylar çün erdiler deryâya hâmûş oldular

Hayâlî Bey

ashâb-ı Kehf: Kur’ân-ı Kerîm’de zikr olunmuş ve bir mağarada senelerce uyumuş olan kimseler (Yemlîha, Mekselîna, Mislînâ.
Mernûş, Debernûş, Şâzenûş, Kefeştatayyuş ve köpekleri Kıtmîr).
Cemâl-i pâkini
Ashâb-ı Kehfgörmek için
İle’l-ebed olamaz hâb-ı aşkından bîdâr

ashâb-ı Kirâm: Hz. Muhammed’in sahâbeleri.
Rûh-ı Ashâb-ı Kirâm’ıyla
Resûl-ı Medenî
Kutb-ı aktâb-ı izâmıyla Üveyse’l
Karenî
Yahyâ Bey
(Taşlıcalı)
ashâb-ı nazar: Görüş sahipleri.
Levha-i vâhidede seyr eder ashâb-ı nazar
Nice bin âyet-i ulviyye-i tevhîd-i me’âl

Muallim Naci

ashâb-ı nühâ: Akıl sahipleri.
Mefhar-i ehl-i dehâ ekber-i ashâb-ı nühâ
Feyz-bahş-ı ürefâ ekmel-i nâ-dîde-misâl

Muallim Naci

ashâb-ı Rıdvân: Cennet ehli.
Hudâ râzıdır elbet mahremân-ı bezm-i feyzinden
Kimi âl-i mutahhardır kimi ashâb-ı Rıdvândır

Namık Kemâl

ashâb-ı safâ: Temiz kişiler.
Vech-i berrâkının ashâb-ı safâ
Humreti gâlib idi der hattâ

Hakanî

ashâb-ı sıdk: Doğru kimseler.
İstikametşerr-i a’dâdan seni eyler masûn
Hak eder ashâb-ı sıdkın hasmını elbet zebûn

Ziyâ Paşa

ashâb-ı Suffe: Hz. Peygamberin
Medine’deki
Mescid-ı Nebevî civarında “Suffa” denilen misafirhânede yedirip içirdiği fakir müslümanlara verilen isim.
Musâhib oldu dil ü cân gamınla ışkından
Muvâfik olacağız yolda hoşdurur ashâb

İbni Kemâl

ashâb-ı Uhdûd: Uhud savaşında bulunan kimseler.
Yandı her kim handek-i ışk içre eylerse
Oldu nûr ashâb-ı Uhdûda zehî zâtü’l-vukûd
Zihnî ashâb-ı şühûd: Şahit kimseler.
Mu’cize münkir için hüccet-ı Rabbânîdir
Seni a’lâ bilir ashâb-ı şühûd u eşhâd

Nâbî

ashâb-ı unvân: Unvan sahipleri.
Bana böyle perestişkârlık ashâb-ı unvândan
Benim peygûle-i uzlette umvânsızhğımdamdır

Nâbî

ashâb-ı vegâ: Savaş sahipleri.
Etsin ashâb-ı vegâ semt-i gül-istâna hırâm

Nâbî

âsım: Ar. İsmet’ten; iffetli, masum, namuslu.
Sâkî ile ayyâş, dil-âver ile dil-ber
Asım ile âsim gidiyor hepsi berâber

Abdülhak Hâmit

Benim ol âsî vü âsim ki âleme geleli
Birer güneh-i kebîr oldu bana her girdâr

Ziyâ Paşa

âsî: Ar. 1. İsyan edici, emirde karşı hareket eyleyici. 2. Günahkâr. c. âsiyân, usât.
Ümmetinde yalınız abd-i güneh-kârındır
Asî vü cânî vügüm-râh-ı zelîl ü mazmûn
Yenişehirli Avni
Şefaâtinle bekâm et bu abd-i âsîyi
Be-hakk-ı Al-ı Abâ mefhar-i abâ-yı vücûd
Nevres-ı Kadîm
Tâat ile âlemin maksûdu sensin ey Hudâ
Kimi kâfir kimi âsî hikmetin var pek güzel

Âdile Sultan

Âsî vü âsim: Günahkâr ve suçlu.
Benim ol âsî vü âsim ki âleme geleli
Birer güneh-i kebîr oldu bana her girdâr

Ziyâ Paşa

Âsiyân: Âsî’ler, baş kaldıranlar.
Asiyâna rûz-ı mahşerde odur olan şefî’
Mustafa kân-ı kerem sâhib-emândır
Mustafâ

Âdile Sultan

Âsiyân-ı rûz-ı cezâ: Kıyamet gününün âsileri.
Ger âsiyân-ı rûz-ı cezâdan bir ehl-i şer
Seyretse ol kıyâmeti kim ol zemân olur

Nef’î

âsiyân ü küffâr: Kâfirler ve âsiler.
Şefâat etsen eğer âsiyân ü küffâ’n
Yerinde yeller eser dûzahın kıyâmette

usât: Âsî’ler, isyancılar.
Eyledin hükmüne sükkânı minkâd u mutî
Hâricî’nin edip a’yân usâtın tedmîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

âsîb: Far. 1. Çarpışma, tesâdüm, müsâdeme: çatışma. 2. Eziyet. 3. Belâ. 4. İncinme.
âsîb-i derd ü gam: Dert ve sıkıntı belâsı.
Yâ Rab ne eksilirdi deryâ-yı izzetinden
Peymâne-i vücûda zehr-âb dolmasaydı
Azâde-ser olurdum âsîb-i derd ü gamdan
Ya dehre gelmeseydimya aklım olmasaydı

Ziyâ Paşa

âsîb-i hazân: Hazan belâsı (ölüm)
Ne hoş idi bu dehrin bûsitânı
Eğer olmasaydı âsîb-i hazânı
Sinan Paşa
âsîb-i nazar: Bakış belâsı.
Levm-i hussâdtan, âsîb-i nazardan dâim
Eyleye zâtını mahfûz
Hudâ-yı zü’l-minen
Nedîm
âsîb-i rûzgâr: Rüzgârın zarar ve belâsı.
Asîb-i rûzgârı gül-istân-ı dehrde
Sen serv-igül-izâra hevâ-dâr olan bilir
Bâkî
asîl: bk. asl.
âsim: Ar. İsm’den; günahkâr, kabahatli.
Mazlûma zâlim eyler iken zulm ü gadr ü âl
Kârında âsim olduğunu eylemez hayâl

Ziyâ Paşa

Benim ol âsî vü âsim ki âleme geleli
Birer güneh-i kebîr oldu bana hergirdâr

Ziyâ Paşa

Sâkî ile ayyâş, dil-âver ile dil-ber
Asım ile âsim gidiyor hepsi berâber
abdülhak Hâmit
asîr: Ar. Şırası veya yağı alınmak için sıkılmış şey, usâre.
Dil ü cânlar aceb mi neşesinden alsalar hâlet
Asîr-i bâde-i dilşîre-i keyfiyet-i cândır
Riyâzî
asîr: Ar. 1. Güç, çetin ve zorlu olan, usretli. 2. Kıtlık ve sıkıntılı olma hâli.
Bu adâletle bu ikbâl-i bülend ile sana
Ptikadım bu ki hîç olmaya bir feth-i asîr

Nef’î

Pâye-i husrân ile nâ-kâmlık emr-i asîr
Mâye-i irfân ile tahsîl-i kâm etmek degüç

Sâbit

Hîle-kâr olma olurfi’lin asîr
İstikamet kıl, ola kârın yesîr
Esad (Takvim-ı Vakayihane-ı Âmire
Nâzırı Mehmet)
Âsitân: bk. âstân.
Âsiye: Ar. Bebekken sepetle
Nil nehrine bırakılan
Hz. Mûsa’yı nehirden alıp büyüten
Firavun’un karısısının ismi. Allah’a inanmış ve
Hz. Mûsa’nın dinini kabul etmişti.
Bâzılar derler ki ol üç dil-berin
Asiye’ydi biri ol meh-peykerin
Süleymân Çelebi Mevlid
asker: Ar. Bir yerin muhafazası için silahla donatılmış kişi, leşker, sipâh. c. asâkir.
Deryâ-misâl askerin içre alemlerin
Feth ü zafer sefinesine açdı bâd-bân
Bâkî
Asker yürüyüp top u tüfeng edilse revân
Benzer ona kim arşta âteş saça su’bân

Behiştî

Harbte askerleri bebr ü peleng
Darbda çâkerleri nemr ü neheng

Ziyâ Paşa

asker-i berd: Soğuk asker.
Leşker-i verdi çü cem’ eyledi bu sûret ile
Asker-i berdi helâk eylediyek-ser nergis
Nizâmî
asker-i deryâ: Deniz askeri.
Ya’nî çekip asker-i deryâ nehîb
Eyleye bir halk ı vatandan garîb
Atâyî (Nev’izâde Ataullah)
asker-i düşmen-figen: Düşman kıran asker.
Fevc fevc-i asker-i düşmen-figen
Mevc mevc-i leşker-i cevşen-şiken

Ziyâ Paşa

asker-i gayb: Bilinmeyen, görünmeyen asker.
Leşker-i mâle ittikâ etmem
Asker-i gaybe istinâdım var
Murâdî (Sultan IV. Murat)
asker-i İslâm: İslâm askeri.
Fetheyleyerek diyâr-ı Bağdâd’ı
Şâh-ı âlemde asker-ı İslâm
Dedi
Sultân
Murâd-ı âlî-şân
Feth-ı Bağdâd’a târîh oldu (gazâm)
Murâdî (Sultan IV. Murat)
asker-i levvâme: Başa kakıcı asker.
Şâh ol
Hayâlî kişverine mutmainenin
Tîğ-ı himemle asker-i levvâmeyi dağıt
Hayalî Bey
asker-i Mansûr: Mansur’un askeri.
Olup numûne-ipervânegângüm-şüde şem’
Nücûm-ı bî-mehe dönmüştü asker-ı Mansûr

Nâbî

asker-i nefs ü hevâ: Nefis ve arzu askeri.
Asker-i nefs ü hevâya çektiler âhı livâ
Halka halka dâglar birle zırh-pûş oldular

Hayâlî Bey

asker ü ensâr: Asker ve yardımcılar.
Al şu ihsânım götür serdârıma
Hem selâm et asker ü ensârıma

Âdile Sultan

asâkir: Askerler.
Koşar mı harbe asâkir, uyursa ser-asker
Nedir ya görmese gayret sıgâr ekâbîrde

Abdülhak Hâmit

asl, asıl: Ar. 1. Kök, dip, temel, esas, nesep, soy sop. 2. İbtidâ, başlangıç, bed’
Hep maglata vü laklakadır bâtın u zâhir
Bir nokta imiş asıl sühan evvel ü âhir

Bağdatlı Rûhî

Bed asla necâbet mi verir hîç üniforma
Zer-dûzpalan vursan eşek yine eşekdir

Ziya Paşa

Asıl merâm-ı hükm-i ezel bulmadır vücûd
Zâhirdeki savâb u hatâ hep bahânedir

asl-ı bî-şühûd: Görülmeyen temel.
Sırr-ı muhît-i zâhire ki asl-ı bî-şühûd
Ey ilm-i zî-hayât olan
Vâcibü’l-vücûd

Abdülhak Hâmit

asl-ı ebrâr: Hayır sahiplerinin aslı.
Aşk değil mi asl-ı ebrâr u mukarrebgayrı nâs
Küllişey’ hep tâkatınca
Hâlik’a meşkûr ise

Ümmî Sinan

asl-ı hayât-ı dâreyn: Her iki hayatın temeli.
Çün senin zâtın ola asl-ı hayât-ı dâreyn
Ehl-i dâreyn ne bilsin seni ey asl-ı merâm

Nâbî

asl-ı kânûn-ı tabîat: Tabiat kanununun aslı.
Asl-ı kânûn-ı tabîatde tagayyür yoktur
Vak’a tebdîl-i kıyâfetlegelir her gün için
Tevfik (Neyzen)
asl-ı küll: Tam temel.
Asl-ı küll mazhar-ı İsm-ı A’zam
Cümleden oldu merâtibte etemm

Nâbî

asl-ı makâl: Sözün aslı.
Hâlis olmazsa zer-i tâb gibi asl-ı makâl
Girse binpûta-i ta’bîreyine kâl olmaz

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

asl-ı maksûd: İstenilen esas.
Cihândan asl-ı maksûd enbiyâ vü evliyâdır hep
Nâbî.
asl-ı merâm: Arzu edilen esas.
Çün senin zâtın ola asl-ı hayât-ı dâreyn
Ehl-i dâreyn ne bilsin seni ey asl-ı merâm

Nâbî

asl-ı sühan: Sözün aslı.
Hep maglata vü lâklâkadır bâtın u zâhir
Bir nokta imiş asl-ı sühan evvel ü âhir
bağdatlı Rûhî
asîl: 1. Köklü, dipli, temelli, esaslı olan.
Vekilin zıddı. 3. Kendi adına hareket eden. 4. Edepli, terbiyeli. c. usalâ.
Yurdun ki büyük nûra babandan alışıktır
Ey Türkün asîl oğlu senin hakkın ışıktır

Midhat Cemal Kuntay

Ona bir necl-i asîl etti kerem-ı Rabb-ı Celîl
Kıldıgül-deste ile san onu tayyib-i hâtır
Behcet
asîl-âne: Asil olana lâyık olacak sûrette.
Erkekçe, asîl-âne, kerîm-âne ölürsün
Şöhretlere, destanlara bî-gâne ölürsün

Midhat Cemal Kuntay

asîl-zâde: Soyu sopu asil olan kimse.
Dokunur hâtıra kendisin bilmez
Asîlzâdelerden hîç kemlik gelmez
Karacaoğlan
aslen: Esasında, aslında; temelde, kökten, soyca.
Ne cevherdir aslen o nûr u ziyâ
Bunu fen dahi bilmiyor hâliyâ
Recaizade Ekrem
aslî: Asla mensup ve asılla alâkalı olan.
Bu hey’et-i zîr ü bâlâ merci’-i aslîye mâ’ildir
Recaizade Ekrem
Biz kamu tâlibleriz matlûb-ı aslî zâtıdır
Cümlemiz kâsıdlarız maksad cemâlidir ebed

Âdile Sultan

asîlzâde: bk. asl.
aslâ: Ar. zf.
Hiçbir zaman, hiçbir vakit.
Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem
Mehmet Âkif
Aslâ derileşmezdi vezîr esvâbı sende
Sen zorla büyüktün ne kadar istemesen de

Midhat Cemal Kuntay

Arz-ı hâl etmeğe cânâ seni tenhâ bulamam
Seni tenhâ bulıcak kendimi aslâ bulamam

aslâb: Ar. 1. Sulb’ler, beller, döller. 2. Yarı belinden aşağı kuyruk sokumuna kadar olan vücudun kısımları.
İstedi
Hak ki olşeh-i âlî-güher
Eyleye aslâb u erhâma sefer
Abîd
Mevlevî.
aslah Allah: Ar. “Allah iyi ve sâlih kılsın” anlamına dua.
Şâne urdukça zülfine cân der
Aslaha’llahü şânehu ebedâ

Cem Sultan

asled: Ar. 1. Katı, sert. 2. Pinti, cimri. tamahkâr.
Bu illetten olur ahlâkı bir ma’sûmenin berbâd
Melek-asled bu illetten olur bir âfet-i bed-zât
abdülhak Hâmit
aslî: bk. asl.
asmet: Ar. Dilsiz, konuşmayan.
Şöyle gûyâyım ki yanımda cihân asmettir
Geh dilimden sihr-i ârî gâh nâ-remcâttır

Hayâlî Bey

asr: Ar. 1. Devir, yüzyıl. 2. Uzunca müddet.
Asr-ı Saadet: Hz. Peygamber zamanı; güzel ve uzun geçen zaman 3. mec. İkindi vaktı. c. a’sâr, usûr.
Darbü’l-mesel îrâdına bu asırda

Nâbî

Kimse olamaz

Sâbit
Efendi
’ye resîde

Nâbî

Olur mu havf-i yed düzdân-ı asra mûcib-i takvâ
Ki halkın şimdi sirkat ettiği hep mîrî mâlıdır

Ziyâ Paşa

Asrın yaşamak hakkını vermez sana kimse
Sen asrını, üstünde izin varsa, benimse

Midhat Cemal Kuntay

asr-ı şevket: Büyüklük, heybet asrı.
Adı târîh olan bir efsâne
Kavminin altı asr-ı şevketine
Yazıyor titreyen eliyle: “Yalan!”

Midhat Cemal Kuntay

a’sâr: Asır’lar, yüzyıllar, vakitler.
Yüzü a’sâra bürünmüş, gözü esrâr örtülü
Başı yıldızlara çarpan bir uzun boylu ölü

Midhat Cemal Kuntay

Silkip ukûd-ı ribka-i a’sân, en çetin
Bir uykudan uyandırır akvâmı dehşetin

Tevfik Fikret

Çoktan beridir bekledi, bekler diye millet
A’sâra mı sürsün bu sefâlet, bu mezellet
Mehmet Âkif
a’sâr-ı muâsırîn: Aynı çağda yaşayanların devirleri.
A’sâr-ı muâsırînden hem
Ma’rûflar oldular murakkam

Ziyâ Paşa

assâs: bk. ases.
astân, âsitâne: Far. 1. Eşik, pabuçluk.
Dergâh, tekke.
Âstânında nigâ’n görmesem ye’s etmezem
Bu mesel meşhûrdur kim çıkmadık cânda ümîd
Avnî (Fatih Sultan
Mehmet II)
Âstân üzre yüzün bir iki def’a ferş edip
Sonra ruhsat-yâb olur
Cem girmeğe dîvânına
Nedîm
Bülbül-i gûyâ seng-i tezkârı çün vird-i melek
Subh-dem evsâf-ı şâhenşâh-ı kudsî âstân
Üsküdarlı İsmail Paşazâde Hakkı Bey
âstân-ı memâlik-sitân: Ülkeler fethedenin eşiği.
Gâhî ki deste deste yatar yerde gûyiyâ
Çârûb-ı âstân-ı memâlik-sitân olur
Nef’î
âstân-ı mey-fürûş: Meyhanecinin eşiği.
Sâgar-ı hûrşîd-tâb almış
Rızâyî destâne
Âstân-ı mey-fürûşe intisâbıngösterir
Rızâyî
âstân-ı Mollâ: Hz. Mevlâna’nın eşiği.
Dil ü serim düşeli âstân-ı Mollâya
Ne dilde gerd-i küdûret ne derd-i ser kaldı

Keçecizade İzzet Molla

Âstân-ı neş’e: Neşe eşiği.
Pîr-i bâde aşkına ey mey-fürûş
Esrâr’agel
Bahşîş-iyek-katre mey kıl âstân-ı neş’eden

Esrar Dede

Âstân-ı şâh: Şahın eşiği.
Âstân-ı şâha mesnedsiz

Behiştî
çâre yok
Terbiyetsiz tıfl azm etmez saâdetten yana

Behiştî

âstân-ı yâr: Yârin eşiği.
Rakîb-i seg uludu âstân-ı yâre varaldan
Tenezzül eylemez âşıklara âlî-cenâb olmuş
Avnî (Fatih Sultan
Mehmet II)
Âstâne, âsitâne: 1. Eşik. 2. Payitaht, başşehir; İstanbul 3. Büyük tekke. 4. Allah’a yakın olanların kabri.
Erdim figân ü zâr-ıla ol âstâne ben
Çıktım kemend-i nâle ile âsmâne ben
Bâkî
âstar, âster: Çorl) Far. Elbise dikerken kullanılan astar.
Kara benler kim ulaşmış zülf-i anber-bârma
Hacılardır kim yapışmış
Kâ’be’nin âstarma

İbni Kemâl

âstîn: Far. Elbise yeni, insanın giydiği her çeşit elbise kollarının yeni, yen ağzı, elbise kolunun aşağıdaki arka ucu.
Her teşne-i visâlin destindedir hayâtı
Âstîn içinde sâid çâh içre âba benzer
Hayalî Bey
Nâ-resâ gördüm kumâş-ı dehri tâ ol denlü kim
Câmesinde âstîn buldumsa dâmen bulmadım
Âgâh Osman Paşa (Trabzonlu)
Yed-ı Beyzâ’dır olmuş âşikârâ âstîninden
Feyzî
âstîn-i postîn: Kürk kol ucu.
Elin öpmek dilerdim pûr-ı şeyh-i postîn-pûşun
Fakat olmuştu pinhân âstîn-i postîninde

Muallim Naci

âsûde: Far. Rahat ve huzurda olan, gâilesiz olan.
Türk’ün âsûde mizâcıyla
Bizans’ın kederi
Karışıp mağfiret iklîmi edinmiş bu yeri

Yahya Kemal

Ölüm âsûde bahâr ülkesidir bir rinde
Gönlü her yerde bulurdân gibi yıllarca tüter

Yahya Kemal

Âsûde olam dersen eğer gelme cihâna
Meydâna düşen kurtulmaz seng-i kazâdan

Ziya Paşa

Âsûde-bâl: Gönlü rahat.
Muhtâc u müftekır yaşar, âsûde-bâldir
Halkın bu i’tikadını bozmak vebâldir

Abdülhak Hâmit

âsûde-derûn: İçi rahat.
Sâyemde cihân halkını âsûde-derûn et
Bu bendeni kıl mazhar-ı da’avât-ı zaîfân
İkbâl, İkbâlî, Cihangîr (Sultan III. Mustafa)
Âsûde-dilân: Gönlü rahat, başı dinç olanlar.
Bilmez âsûde-dilân hâl-i dil-i bîmârı
Muallim Nâci
Âsûde-dilî: Gönül rahatlığı, kayıtsızlık.
Humk imiş mâye-i âsûde-dilî
Muallim Nâci
Âsûde-hâl: Hâli rahat olan.
Kimdir bu rûzgârdan âsûde-hâl olan
Târîh-i ser-güzeşt-i selef ezberimdedir

Hâzık (Erzurumlu Mehmet)

Olsun o zıll-ı Hudâ’nın dâimâ âsûde-hâl
Sâyesinde bendegân-ı Rnbbü’l-ibâd

Fehîm (Hoca Süleyman)

Âsûde-hâtır: Gönlü rahat.
Kuyûd-ı dehr ile âsûde-hâtır olmayan şehten
Alâyıktangeçip dervîş olanlar mutlaka: yegdir
cinânî
Âsûde-pîrâmen: Çevresi rahat
Berf-rîz olsa elem dehre yine gül-şen biziz
Hâr-ı gamdan hâliyâ âsûde-pîrâmen biziz

Esrar Dede

Âsûde-ter: En rahat.
Cümleden âsûde-terdir san’at-ı âvâre-gî
Çâr-sûy-ı âlemin ettim tefahhuspîresin

Nâbî

âsûdegî: Far. Rahat, huzur, ârâm, istirahat.
Değildir âlem-i âsûdegî hengâme-i âlem
Cihânda herkesi bir gûne derde mübtelâ buldum
Hersekli Ârif
Hikmet
Hâk-i pâyin olmadan âsûdegî bulmaz tenim
Âlem-i bâlâya sevk eyler bu ulvî cân beni
Muallim Nâci
Âsumân, âsmân: Far. 1. Sema, gök. 2. Kelâm-ı ma’kûl, yani ciddi söz ile ona karşı söylenilen saçma sapan sözden kinâyedir.
Bin yıl yaşasan yine cihân bu
Gerdiş bu, zemîn bu, âsmân bu
Sultan V. Mehmet
Reşad
Kasr-ı cennet mi bu ya bâğ-ı İrem ya gül-istân
Ya harîm-ı Kuds ya Beytü’l-harem ya âsmân
Nev’î
Bir noktasında sâde durur, dinlenir sızım
Bir parçacık şu kubbeni ver, âsümânsızım
Midhad Cemal Kuntay
Derdimi ummâna döktüm âşumâna inledim
Yâre de ağyâre de hâl-i derûnumu söyledim
Süleyman
Nazif (şarkı güftesi)
âsmân ü zemîn: Yer ve gökler.
Sâflar düzüp hücûm edicek hayl-i düşmene
Dehşetle âsmân ü zemîn pür-figân olur

Nef’î

âsmânî, âsumânî: 1. Göğe mensup. 2. Açık mavi. c. âsmâniyân.
Ben ne keşşâfim ne sâhib-i keşf ammâ ma’nîde
Mû-şikâf-ı nükte-hâ-yı âsmânîdir sözüm

Nef’î

Eflâke çıktı velvele-i arsa-i zemîn
İndi zemîne gulgule-i âsmânîden
Bâkî
âsmâniyân: Büyük melekler: İndi zemîne gulgule-i âsmâniyân
Bâkî
Zemîni gulgule-i âsmâniyân pür eder

Nâbî

âsümân-rif’at: Göğe yükselme.
Aceb lûtf ıssıdur olpâdişâh-ı âsmân-rif’at
Güneş gibi doğup yerden götürdi zerre-veş onu

Hayâlî Bey

asnâm: Ar. Sanem’ler, putlar; put gibi güzel sevgililer.
Nârıgül-zâr etmek isterisen
Halîlu’llah gibi
Nefsinin asnâmını kıl kendi destinle cüzâz
Nuri
âsyâ, âsiyâ: Far. Su değirmeni. bk. âsiyâb.
Ne devr eyler tehî nüh âsyâ cûy-i vücûd üzre
Meğer kim kişt-zâr-ı dehrde hâsıl mı kalmıştır

Nâbî

Üstüne gerçi dönersin bir iki gün âkıbet
Âsyâ gibi edersin dâneni zîr ü zeber
Nev’î
âsyâb: Su değirmeni. bk. âsiyâb.
âsyâb-ı âlem: Âlemin değirmeni (Dünya).
Kâr ü bârı âsyâb-ı âlemin nöpbetledir

Nâbî

âsiyâb: Far. Su değirmeni, değirmen.
âsiyâb-ı âlem: Dünya değirmeni.
Olma ey tab’-ı harîs enbân-küşâ-yı ıztırâb
Kâr ü bârı âsiyâb-ı âlemin nevbetledir

Nâbî

âsiyâb-ı çarh: Feleğin değirmeni.
Âsiyâb-ı çarhagendüm geldiğim ayb eyleme
Bizde ma’nî harmeninden sıçramış bir dâneyiz
Gavsî (Ahmet Dede)
âsiyâb-ı dolab: Dolap değirmeni.
Baştan göze yaşıdır ey zâhid ehl-i ışkın
Döndüren âsiyâb-ı dolâb-ı çarhı fır fır
Hayretî
âsiyâb-ı felek: Feleğin değirmeni.
Âsiyâb-ı feleğin gerdişine girmeye gör
Gösterir döne döne âdeme bin dane belâ
Atâ (Tayyarzâde Ahmet
Atâullah Bey)
âsiyâb-ı kâinât: Kâinâtın değirmeni.
Cûyu feyz-â-feyzi cûdu cûş pür-cûş olmasa
Böyle devretmezdi çerhi âsiyâb-ı kâinât
Yenişehirli Avni
Âsiyâb-ı nâ-şâyeste: Uygun olmayan değirmen.
Dûda hem-râh olmuş âsiyâb-ı nâ-şâyeste için
Bu ribât-ı âriyette pây-best olmak galat

Nâbî

âsiyâb-ı rûzigâr: Zamanın değirmeni.
Baht-ı hâb-âlûdu bîdâr etti gûyâ hâbdan
Nâle-i dolâb-ı çarh âsiyâb-ı rûzigâr

Nef’î

âsiyâb-âsâ: Değirmen gibi.
Önün, ardın gözet, fikr-i dakîk et, onda bir söyle
Öğütme kalbine her ne gelirse âsiyâbâsâ

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

aşâ: Ar. Akşam yemeği. c. a’şiye.
Geh devlet-i cihândan eder cehl behre-yâb
Geh lokma-i aşâdan eder akl bî-nasîb

Ziyâ Paşa

Teşrife bu şeb va’di var olşem’-i ümîdin
Ey hâb-ı siyeh-baht aşâdan mıgelirsin

Nâbî

âşâm: Far. 1. İçici, içen, tadan. 2. Olmayacak kadar yiyecek.
mey-âşâm: İçki içen. c. mey-âşâmân.
Çıkarsa ehl-i meşâtın adı mey-âşâma
Harem’de içse de zemzem, şarâbdır derler
Zâik (Şeyh Mehmet Emin)
Mey-âşâmlıkla çıkınca nâmı bir rindin
Elinde âb görülse şerâbdır derler
Nef’î
mey-âşâmân-ı âlem: Âlemin içki içenleri.
Mey-âşâmân-ı âlem böyle tahkîk eylemiş
Kâzım
Humârm neş’e ve hüznün safâdan farkı var yoktur
kâzım Paşa
dürd-âşâm: Şarabın tortusun içen, kalender.
Sühan bezminde ben bir rind-i dürd-âşâm kopdum kim
Maânî câmını içmekde oldum
Câmîi sânî

Hayâlî Bey

aşer: Ar. On, dokuz ile birin toplamı.
Hâlet-i isnâ aşer evlâdı hem
Aşk ta’dâdı dile gördü ehemm

Âdile Sultan

âşık: bk. aşk.
âşikâr, âşkâr, âşikâre: Far. Ayân, rûşen, açık, belli olan.
Dilde hırâş-ı hâr-ıgam, dîdede eşk-i dem-be-dem
Arz olunur cenâbına, gizlemeyiz âşikâremiz
Bâkî
Edip muhît-i a’zâm emvâcın âşikâre
Tenler sefînesini urur kenâre karşu

Hayâlî Bey

Ey Hudâ-yı kâr-sâz u bî-niyâz
Âşikâredir sana her gizli râz
Ubeydî
Hüsn olmasaydı aşk olamazdı bu âşikâr
Aşk olmasaydı hüsn ise olmazdı dil-şikâr

Abdülhak Hâmit

(Tarhan)
âşinâ, âşnâ: Far. Bildik olan kimse, tanıdık: Vücûd-ı rahmet-âsârın tulû’-ı zulmet-i küfrü
Giderdi cümle îmân âşinâdır ya Resûlullah
Necîb (Sultan III. Ahmet)
Kadîmi âşinâlardan görüp bî-gânelik resmin
Vefâ ümîdine bî-gânelerle âşinâ oldum
Hayâli Bey
Rind-i aşkız hâsılı
Nef’î-i bî-pervâ gibi
Âşinâya âşinâ bî-gâneye bî-gâneyiz

Nef’î

Kadrimiz fehm eylemezse gam değil bî-gâneler
Âşinâya tatlıyız bî-gâneye hem acıyız

Gaybî

Âşnâ-yı bahr-i endûh: Gam denizinin yabancısı olmayan.
Âşnâ-yı bahr-i endûhuz bize sâgar sunun
Bâdelerle nûş-ı câm eden perînin yâdına
Âlî Bey
(Gelibolulu Müverrih)
âşnâ-yı hırs: Hırs yoldaşı.
Bî-gâne-i merâm kalır âşnâ-yı hırs
Mahrûm eder kişiyi emelden belâ-yı hırs

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

âşinâ-yı hicr: Ayrılığa yoldaş.
Ey gönül vuslat demin sakın getirme hâtıra
Âşinâ-yı hicr iken vuslata mu’tâd olmasın
Şemsî Paşa
Âşinâ-yı tekâsül: Üşenmeyi bilen.
Ebrûlar üzre bir dahi sark ıp görünmedin
Ey kâkül âşinâ-yı tekâsül müsün nesin
Nedîm
âşnâ-yı vahdet: Birlik dostu.
Birdir dedi âşnâ-yı vahdet
Mevc-i ehadiyyet-ı Ahmediyyet

Şeyh Galip

derûnî-âşnâ: Bildiğini gönlünde saklama.
Derûnî
âşnâ ol, taşradan bî-gâne sansınlar
Bu bir özge revişdir, âkıl ol dîvâne sansınlar
Şinâsî (Rûznâmecizâde Derviş Mehmet. Çelebi)
feyz-âşnâ: Feyiz bolluğu.
feyz-âşnâ-yı ma’rifet: Ma’rifet feyzi ile dolu.
Dil-i feyz-âşnâ-yı ma’rifet ziynet-fürûş olmaz
Harîm-ı Kâ’be-i vahdette âsâr-ı nukûş olmaz

Namık Kemâl

hezâr-âşnâ: Bin dost.
Te’sîr edip ogonca-femin bî-vefâlığı
Güllerde âdet etti hezâr-âşnâlığı
Vâhid
nâ-dân-âşnâ: Câhiller dostu.
İltifât-ı çerhi görmem nâ-becâ bî-gâneye
Düşmen-i irfân olur elbette nâ-dân-âşnâ

Bağdatlı Rûhî

Sâlik (Kasımpaşa Mevlevihanesi şeyhi
Halil efendi mahdumu)
râz-âşnâ: Sırra ermiş, sırrını bilen.
râz-âşnâ-yı bahs-i cinân ü cahîm: Cennet ve cehennem meselelerinin sırlarıyle ilgisi olma.
Nefsin tefekkür eyle fesâd ü salâhını
Râz-âşnâ-yı bahs-i cinân ü cahîm isenHersekli Ârif
Hikmet âşiyân, âşiyâne: (Lvl aiLvl) Far. 1. Kuş yuvası. 2. Ev, yuva, lâne: Gitmiş gülü gülistanı kalmış
Bülbül uçup âşiyânı kalmış

Nâbî

İtimâd etme cihâna mürg-ı zîreksin gönül
Bu diraht-ı bî-sebât üstünde kılma âşiyârn

Behiştî

Geh eyler âlem-i kudsîde geh lâhutta pervâz
Hümâ-yı tab’ım ârâm eylemez bir âşiyân üzre

Ziyâ Paşa

Âşiyân-ı âlem-i ten: Ten dünyasının yuvası.
Uçurdum mürg-i cânı âşiyân-ı âlem-i tenden
Halâs oldum gam-ı cânân ile gavgâ-yı düşmenden

Şeyhülislâm Yahyâ

âşiyân-ı andelîb: Bülbül yuvası.
Dağıttı âşiyân-ı andelîbi rûzigâr-ı âhir
Tâlib âşiyân-ı bûm: Baykuş yuvası.
Mısr’a bizden sonra bir nâdân gelirse gam değil
Lâne-i şeh-bâz âhir âşiyân-ı bûm olur
Mezâkî
âşiyân-ı bülbül: Bülbülün yuvası.
Andelîb etfâlinin açıp dehânın vaktidür
Âşiyân-ı bülbüli eylerse mûsîkârgül

Hayâlî Bey

Âşiyân-ı bülbülün başında güller kanlı dâg
Şâh-ı gül olmış gül-istân içre
Mecnûn-vâr mest

Hayâlî Bey

Âşiyân-ı bülbül-i gül-zâr: Gül bahçesi bülbülünün yuvası.
Zülfün dağıttı yâr gönül oldu bî-karâr
San âşiyân-ı bülbül-i gül-zârı bozdular

Şeyhülislâm Yahyâ

âşiyân-ı dil: Gönül yuvası.
Bana doğru meyl ede gâh o kebûter-i melâhat
Çıkar âşiyân-ı dilden ona bin terâne karşı

Tevfik Fikret

âşiyân-ı gerd-i dehân u gûş: Ağız ve kulak tozunun yuvası.
Âşiyân-ı gerd-i dehân u gûş olurdu zûd-ter
Tâir-i eş’âr-ı nâ-puhtegirân-bâl olmasa

Nâbî

âşiyân-ı hâb: Uyku yuvası.
Kalır bu bülbül-i dil gül-şen-i hayâlinde
Kaçan tuyûr kılıp âşiyân-ı hâba gider
Enverî
âşiyân-ı kadeh: Kadehin yuvası.
Tûtî-i al-sıfat yine sürâhîden akıp
Âşiyân-ı kadehe indi süzüldü mey-i «Ab
Rızâyî
âşiyân-ı mürg: Kuş yuvası.
Âşiyân-ı mürgu hâr-ı gülşen-ı Leylî sanıp
Başı üzre gül gibi yer eyledi
Mecnûn ona
Zâtî
âşiyân-ı mürg-i dil: Gönül kuşunun yuvası.
Âşiyân-ı mürg-i dil zülf-i perîşânındadır
Kanda olsam ey perî gönlüm senin yanındadır

Fuzûlî

âşiyân-ı sîne: Göğüs yuvası, kafes.
Âşiyân-ı sîneden pervâz edip mürg-ı heves
Kondu bir gül dalına mest oldu bûy-ıgoncadan

âşiyân-ı vuslat: Kavuşma yuvası.
Şâh-bâz-ı evc-i istiğnâ isen de lûtf edip
Âşiyân-ı vuslata tahrîk-bâl etmez misin

Âkif Paşa

âşiyân-ı zâg: Karga yuvası.
Uçmasın yanlış haberler ol hümânın üstüne
Âşiyân-ı zâga varmak düşmez onun üstüne
Zâtî
Âhî (her iki divanda da var.)
Âşiyâne: Yuva.
âşiyâne-i aşk: Aşk yuvası.
Ey tâir-i âşiyâne-i aşk
Ser-geşte-i âb u dâne-i aşk

Fuzûlî

âşiyâne-i devlet: Devlet yuvası.
Nâ-dân elinden alma eğer erse destine
Şeh-bâz-ı âşiyâne-i devlet yeden-be-yed
Bâkî
âşiyân-sâz: Yuva yapan.
Ey tâir-i nâz-ı sidre-pervâz
Kalbimde olaydın âşiyân-sâz
Mehmet Âkip Paşa
aşk, ışk: Ar. Aşırı derecede sevgi besleme, candan sevme.
Aslı “ışk”tır.
Aşk imiş her ne var âlemde
İlm bir kîl u kâl imiş arncak

Fuzûlî

Rind-i aşkız hâsılı
Nef’î-i bî-pervâ gibi
Âşinâya âşinâ bî-gâneye bî-gâneyiz

Nef’î

Menâr-ı dârdan
Mansûka bâng-ı aşk urdurmak
Heves-kârâne hâl-i âşıkı teşhîr içindir hep

Esrar Dede

Aşk kim kalbe gıdâdır, ne yenir ne yutulur
Bir demir leblebidir, çiğneyene aşk olsun
Şinâsî (İbrahim).
aşk-ı âhenger: Demirci aşkı.
Düştü dâmân-ı dile bir şerer-i şûr-efken
Aşk-ı âhengeri zincir-i cünûn işleriken

aşk-ı berk-cevlân: Şimşek gibi dolaşan
Aşk.
Ol tîg ile Aşk-ı berk-cevlân
Gam deştini etti rîk-i meydân

Şeyh Galip

aşk-ı bikr-i fikr: Yeni düşünce aşkı.
Oldu aşk-ı bikr-i fikrimle bir âbdâl âfitâb
Zülf-ı Zühre târ u pûd-ı hırka-i peşmînesi

Nef’î

aşk-ı bütân: Güzellerin aşkı.
Pertev-i ruhsârının her zerresi bir mâh olup
Vâcib oldu etmemek aşk-ı bütândan imtinâ’

Esrar Dede

aşk-ı cân-sûz: Can yakan aşk.
Aşk-ı cân-sûzunla nerm eyle dil-ipûlâdımı
Her dü-çeşmimden gelsin eşk-i ter gibi şerâr
Nazîm (Yahyâ)
aşk-ı cevânî (civânî): Gençlik aşkı.
Beni âzâde kılsapîrlik aşk-ı cevânîden
Yine hakk-ı velâ bu bende-i dîrîneden çıkmaz

Belîğ

aşk-ı cihân: Dünya aşkı.
Aşk-ı cihânı bu dil-i nâlâna verdiler
Bir ra’şe-dâr ele dolupeymâne verdiler
Benlekçi
İzzet Bey
aşk-ı derd: Dert aşkı.
Aşk-ı derdin şiddetinden fârig olma ey gönül
Tâ visâl-ı Nevrûzundan açıla yevmü’l-bahâr

Ümmî Sinan

aşk-ı dil: Gönül aşkı.
Aşk-ı dilde yazılıp evsâf ü şânı söylenir
Nâzil olsa kalbe sırr-ı Hak nihânî söylenir

Âdile Sultan

aşk-ı dil-ber: Dilberin aşkı.
Aşk-ı dil-berden cüdâ, sanma bedende cân yatar
Gafil olma, herkesin gönlünde bir arslan yatar
Lebîb (Mehmet Lebîb)
aşk-ı dîn-şiken: Dini ortadan kaldıran aşk.
Ne aşk-ı dîn-şiken ü kıble-bend ü küfr-fûd
Sâmi aşk-ı fakîrân: Fakirlerin aşkı.
Sanma ben ettim bu feryâd u figânı hod-be-hod
Hân-kâh-ı sînede aşk-ı fakîrân etti cûş

Esrar Dede

aşk-ı hakîkî: Gerçek aşk.
Timsâle gönül bağlama bunlar gibi sen de
Ol aşk-ı hakîkî ile kevneynden âzâd

Muallim Naci

aşk-ı Hakk: Hak aşkı.
Şuglu
Hak idi o âlî-kadrin her ân u zemân
Aşk-ı Hakkayandı yakıldı edip cânın fedâ

Âdile Sultan

Aşk-ı Haktangayrısı uşşâka olmadı kabûl
Aşk-ı Haktan gayrısı uşşâka oldu mâ-sivâ
Reşid

Âkif Paşa

aşk-ı hayât-âver: Hayat taşıyan aşk.
Ba’zen olurum aşk-ı hayât-âvere mâil
Hayfâ ki bu dünyâ ona da olmada hâil

Kemalzâde Ekrem Bey

aşk-ı Hudâ: Allah aşkı.
Muktedâmız aşk-ı Hudâdır aşkı edindik imâm
Onunjçin oldu her demde salâtımız müdâm

Gaybî
aşk-ı İlâh: Tanrı aşkı.
Cümle eşyâya hakîkat mâyedir aşk-ı İlâh
Künh-i aşkı bilmeyenler gelmesin bu meclise

Gaybî
aşk-ı İlâhî: İlâhî aşk.
Doldu âvâze-ı Ahmed’le cihân
Eyledi aşk-ı İlâhî galeyân

Hakanî

aşk-ı lâübâlî: Lâübali aşk.
Sever güzelleri hep aşk-ı lâübâlisi
Tarab-ı yegâne pesendîde-i hayâlîsi

Tevfik Fikret

aşk-ı mâşıta-i hacle-gâh-ı bîdâr: Uykusuz geçen gelin odası süsleyicisinin aşkı.
Ne aşk-ı mâşıta-i hacle-gâh-ı bîdâ’n
Ne aşk-ı perdedir bezm-gâh-ı çeşm-i rukûd
Sâmî
aşk-ı mecâz: Mecazî aşk.
Çekildi seyl ile deryâ-yı
Kulzüm’e hâs u hâr
Beni hakîkatte îsâl eder bu aşk-ı mecâz

Belîğ

aşk-ı mecâzî: Mecazi aşk.
Zühhâda vebâl ise eğer aşk-ı mecâzî
Rind-âne medâr-ı sebeb-i naks-ı ryâdır

Nef’î

aşk-ı mülevves: Kirli aşk.
Tev’em yaşıyor bende demek ekreh ü enfes
Bir aşk-ı mülevves ile bir aşk-ı mukaddes

Abdülhak Hâmit

aşk-ı nev-peydâ: Yeni ortaya çıkan aşk.
Terk et ey idrâk, ey endîşe-i ferdâ beni
Kıldı mahkûm-ı cünûn bir aşk-ı nev-peydâ beni

Doktor Abdullah Cevdet

aşk-ı nihân: Gizli aşk.
Arz eyle yâre ey gönül aşk-ı nihânın var ise
Aşkın bahâsı cân imiş al imdi cânın var ise
Nevî Aşk-ı pür-şûr: Gürültü dolu
Aşk.
Ol bâğa ki baktı
Aşk-ı pürşûr
Ne cünd-i perî göründü ne hûr

Şeyh Galip

aşk-ı ruhsâr: Yanak aşkı.
Etti ruh-ı hüsnü nesteren-zâr
Ruhsâre-i aşk u aşk-ı ruhsâr

Şeyh Galip

aşk-ı sehhâr: Büyüleyici aşk.
Her şeyde
Takattur etmeli âvâre mest ü lerzende
Bir ibtikâ-yı hazânîsi aşk-ı sehhârın

Tevfik Fikret

aşk-ı Şîrîn: Şirin’in aşkı.
Aşk-ı Şîrîn eyledi meşhûr yoksa kimseler
Bilmez idi
Bîsütûn dağında
Ferhâd olduğun
Nevres-ı Cedîd (Osman)
aşk-ı vatan: Vatan aşkı.
Hamiyyet ki aşk-ı vatandır, ona
Bütün aşklarpâymâl olmalı

Abdülhak Hâmit

aşk-ı yâr: Yârin aşkı.
Sâkiyâ mey sun ki aşk-ı yârden bî-tâkatim
Evveli âsân göründü âhiri ammâ ne güç

Şeyhülislâm Yahyâ

aşk-ı zemân: Zamanın aşkı.
Oyuncak ettiler aşk-ı zemânın aşk-bâzânı
Usûl-i devlet-i aşka mücedded bir nizâm ister
Nevres-ı Kadîm
aşk u sevdâ: Aşk ve sevda.
Bir fezleke-i hayât-ı şâir
Göz yaşlan, bir de aşk u sevdâ

aşk u şebâb: Aşk ve gençlik.
Kanda kim cem’ ola câm ü dil-ber ü aşk u şebâb
Anda
İblîs’in ne hâcet mekrine ihlâline

Nâbî

aşk u şevk: İstek ve sevgi.
Aşk u şevk ehli vecd-i hâl ister
Ne kemâl ister ü ne mâl ister
Âhî
Her sâlik-i hakîkate bir feyz eder zuhûr
Mi’râc-ı aşk u şevk idi
Mansûr’a dâr-ı HakHersekli Ârif
Hikmet aşk u mahabbet: Aşk ve muhabbet.
Sitem kerem sayılır, cevr ile cefâ bir olur
Tarîk-ı aşk u mahabbette müddeâ bir olur
Riyâzî
aşk u misk: Aşk ve güzel koku.
Aşk u misk olmaz nihân onu bilir halk-ı cihân
Âşık-ı bîçâreye mümkün müdür ihfâ-yı aşk
Hüdâyî (Üsküdarlı Şeyh Aziz
Mahmud Efendi)
aşk u vefâ: Aşk ve vefâ.
Gönlümün aşk u vefâdır şeref ü unvânı
Sevenin ben kuluyum, sevmeyenin sultânı
Şinâsî (İbrahim)
aşk ehli: Aşk sahipleri.
Bülbül gibi, aşk ehli figân eylemek olmaz
Esrâr sözün halka beyân eylemek olmaz
Ahmed
Sârbân
aşk-bâzân: Takılıp sataşarak aşk teklif eden kimse.
Oyuncak ettiler aşk-ı zemânın aşk-bâzânı
Usûl-i devlet-i aşka mücedded bir nizâm ister
Nevres-ı Kadîm
aşk-bâzlık: Aşk oyunculuğu.
Şerm eyle bu aşk-bâzlıktan
Bî-fâide cân-güzârlıktan

Fuzûlî

aşk-bâzî: Sever görünürlük.
Billâh bu mu resm-i aşk-bâzî
Dil-dâr edeşîve-i niyâzı

Şeyh Galip

Âşık: 1. Aşk ile vasıflı, aşk sâhibi, tutkun. 2. Halk şâiri. c. âşıkân.
Kendi hüsnün hûblar şeklinde peydâ eyledin
Çeşm-i âşıktan dönüp sonra temâşâ eyledin

Âşık ol ammâ alâikden berî et gönlünü
Ne ham-ıgîsuya meftûn, ne esîr-igabgab ol
Nef’î
Beyt-i cânânı tavâf et kıble-gâh-ı âşıktır
Sa’y eden onu bulur dilde sakın olma cüdâ

Âdile Sultan

Siper eyler gelen mermiye âşık, bulsa, cânânın
Reh-i cânânda cân îsârına âmâdedir sözde
Muallim Nâci
Âşık-ı âsâr-ı pâk: Temiz eserleri olan âşık.
Vâlih-i esrâr-ı tabim rûh-ı Firdevsî-ı Tûs
Âşık-ı âsâr-ıpâkim
Enverîi nîk-nâm

Üsküdarlı Hakkı Bey

âşık-ı âvâre: Başıboş âşık.
Her subh tavâf eyleyerek
Kâ’be-i kûyun
Bir yere gelir âşık-ı âvârelerin hep

Nâilî
âşık-ı âzâde: Hür âşık.
Biz âşık-ı âzâdeyiz ammâ esîr-i bâdeyiz
Alüfteyiz dil-dâdeyiz bizden diriğ etme kerem

Nef’î

âşık-ı âzürde-dil: Gönlü incinmiş.
Gülmez o âlemde elbet âşık-ı âzürde-dil

âşık-ı bî-çâre: Çaresiz âşık.
Aşk u misk olmaz nihân onu bilir halk-ı cihân
Âşık-ı bîçâreye mümkün müdür ihfâ-yı aşk
Hüdâyî (Üsküdarlı Şeyh Aziz
Mahmud Efendi)
Kanda varsa âşık-ı bî-çâre cânânın arar
Derd ile bîzâr olan elbette dermânın arar
nahîfî
âşık-ı bî-dil: Gönülsüz âşık.
Hüsnünün çağında rahm et âşık-ı bî-dillere
Yoksa su gibi geçer eşk-i revânım çağlar
Harîmî (Şehzâde Korkut)
âşık-ı dil-haste: Gönlü hasta âşık.
Her kaçan ol bî-vefâ ağyâr ile sâgar çeker
Âşık-ı dil-hasteler kanlar yudar gamlar çeker
Figânî
Hey ne zâlimdir gözün cânâ ruhun devrinde kim
Âşık-ı dil-hasteyi bir demde bin binpâreler
Şem’î
Çelebi
âşık-ı bî-hâsıl: Olmayan âşık.
Akl u nâmûsu verip aldım belâ-yı derd-i aşk
Âşık-ı bî-hâsılım fark eylemem sûd u ziyân

âşık-ı bî-kîne: Kinsiz âşık.
Eder lâkin sitemle âşık-ı bî-kînesin tekdîr
Dil-i sengînine hîç sûziş-i âh etmiyor te’sîr

Belîğ

âşık-ı bî-sabr: Sabırsız âşık.
Mübtelâ-yı derd-i hicrân eyleyen sensin beni
Âşık-ı bî-sabr u sâmân eyleyen sensin beni
İshak âşık-ı bî-sabr ü dil: Sabırsız ve gönlü elden gitmiş âşık.
Bâkî’yâ
Ferhad-ıla
Mecnûn-ı şeydâdan bedel
Âşık-ı bî-sabr ü dil kim var dersen işte ben
Bâkî
âşık-ı bî-tâb: Güçsüz âşık.
Her kim ki verir âşık-ı bî-tâba tesellî
Gûyâ nemek-feşânlık eder lahm-ı kadîde

Nâbî

âşık-ı bî-vâye: Nasipsiz âşık.
Gelirken bezme sen gitmez mi tâb-ı ihtiyâr elden
Olup mest-i temâşâ âşık-ı bî-vâye düşmez mi
Hamâmîzâde
İhsan âşık-ı dem-sâz: Sırdaş âşık.
Ney gibi bir âşık-ı dem-sâz buldum kendime
Sırr-ı aşkı söylerim hem-râz buldum kendime

Şeyhülislâm Yahyâ

âşık-ı dîdâr: (sevgilinin)
Yüzüne âşık olma.
Işkın gamıyla sımnı eşk-i revânımın
Cûyâ-yı yâr u âşık-ı dîdâr olan bilir
Bâkî
âşık-ı dîdâr-ı pâk: Temiz yüzün âşıkı.
Âşık-ı dîdâr-ı pâkindir meğer kim cûylar
Cüst ü cû eyler seni ey serv-i bâlâ semt semt
Bâkî
âşık-ı dil-haste: Gönlü yaralı âşık.
Vuslat-ı yâr için ağyâre müdârâ eyler
Zehr içer âşık-ı dil-hasteşifâ niyyetine
Râgıb (Bursalı Ahmet Efendi)
âşık-ı dîvâne: Divane âşık.
Bâde gam verir bize biz âşık-ı dîvâneyiz
Gelmeden bu bezme câm-ı aşk ile mest-âneyiz

Nef’î

âşık-ı efgende: Düşkün âşık.
Hayf kim taksîm-i derd ettikte kassâm-ı kazâ
Tîr-igamzen düştü sehm-i âşık-ı fendeye
Nedîm
âşık-ı efsürde-dil: Gönlü duygusuz âşık.
Cüriana vermezdi cân her âşık-ı efsürde-dil
Olmasan tâb-efgen-i her hâtır-ı bî-tâb u teng
Nfî
Âşık-ı feyz-i ledün: Allah yanının feyizli âşıkı.
Ey âşık-ı feyz-i ledün kudret ezeldendir bütün
Eşyâya hep zînet veren ezhâr-ı pür-envân gör

Âdile Sultan

Âşık-ı güstâh: Utanmaz âşık.
Pervâne-sıfat olma sakın âşık-ı güstâh
Peymâneden öğren reviş-i bûs-i kenârı
Tıflî (Mehmet Emin)
âşık-ı hak-bîn: Doğruyu gören âşık.
Âşık-ı hak-bîn sürer dîdâr zevkin dâimâ
Zâhid-i hod-bîn oturmuşgussa-i ferdâ çeker
Halîlî âşık-ı hâne-harâb: Evi yıkılmış âşık.
Dil mest-igam bir âşık-ı hâne-harâbdır
Laht-ı ciğer ona gül-işem’-işarâbtır

Esrar Dede

âşık-ı haste-dil: Gönlü yaralı âşık.
Âşık-ı haste-dilin niteki fânûs-ı hayâl
Nâr-ı ışkınla yanupdur ciğeri döne döne
Bâkî
âşık-ı hercâî: Kararsız âşık.
Rind-i hüşyârim harâbât-ı mahabbettir dilim
Âşık-ı hercâîyim vahdet nişânıdır sözüm
Nef’î
âşık-ı her-şûh: Her güzel âşık.
Âşık-ı her-şûh mu meşreb-i kalender tâli’im
Çektiğim peymâneler mecliste yârimdir bütün

Ziyâ Paşa

Âşık-ı mahzûn: Hüzünlü âşık.
Gel surâhî kulkuli zevkın
Hayâlî’den işit
Hande-i dil-ber safâsın âşık-ı mahzûna sor

Hayâlî Bey

Âşık-ı mecrûh: Yaralı âşık.
Bu rütbe âşık-ı mecrûhuna cevr ü cefâ etme
Bulursun rûz-ı mahşerde bana ettiklerin ferdâ
Leylâ
Hanım
Âşık-ı mehcûr: Terkedilmiş âşık.
Dökülür katreleri âşık-ı mehcûr ağlar
Yıldızı düşkün olur pâdişehim ma’zûlün
Bâkî
Cihânda âşık-ı mehcûr sanma râhat olur

Şeyhülislâm Yahyâ

âşık-ı merd-âne: Mertçe davranan âşık.
Terk-i mâl etmek nedir yoluna baş u cân fedâ
Farzdır baş oynamak çün âşık-ı merd-âneye

Behiştî

âşık-ı mihnet-keş: Sıkıntı çeken âşık.
Perî-zâdım aceb kimlerle ünsiyettedir şimdi
Demez mi âşık-ı mihnet-keşim gurbettedir şimdi

Keçecizade İzzet Molla

âşık-ı mihnet-zede: Eziyet ve meşakkat çeken âşık.
Yetmez mi temâşâ-yi cemâl elde sunarsın
Ey âşık-ı mihnet-zede buldukça bunarsın
Şâyî (Mustafa)
Âşık-ı miskin: Miskin âşık.
Derd-i aşkın âşık-ı miskini âhir öldürür
Mestlik pâyâne yetse erişir elbette hâb
Bâkî
âşık-ı muhtar: Seçilmiş âşık.
Gam değildir bana senden her ne gelse yâr güc
Sâbir olur cevre çekmez âşık-ı muhtârgüc

Murâdî (Sultan III. Murat)

âşık-ı nâlân: İnleyen âşık.
Derd-i ışkı gayndan sorman ne bilsin çekmeyen
Onu yine âşık-ı nâlâna söylen söylesin
Bâkî
âşık-ı ömr: Ömür âşıkı.
Olmaksa merâmınız o başka
Âşık-ı ömrün tevâbi’irndern

Muallim Naci

âşık-ı pîçâne: Kıvranan âşık.
Sen ağyârıla devr itdür şehâ peymâneyi dâim
Ser-i kûyun dolanup âşık-ıpîçâneler dönsün
Bâkî
âşık-ı sâdık: Sadık âşık.
Bende
Mecnûndan füzûn âşıklık istddâdı var
Âşık-ı sâdık benim
Mecnûnun ancak adı var

Fuzûlî

Âşık-ı sâdıkda dil birdir olur mu yâr iki
Hîç bir taht üstüne mümkün müdür hünkâr iki
II. Sultan
Selim (Sarı Selim)
Âşık-ı sâdık isen etme cedel ağyâr ile
Merd-i dânâ eylemez nâ-dân-ı bed-hûlarla bahs
Bekrî (Diyarbakırlı Ebubekir)
âşık-ı ser-bâz: Yiğit âşık.
Dünyâ hadeng-igamzene cân atsın ey perî
Meydân oku bu âşık-ı ser-bâze ibtidâ
Nevres-ı Kadîm
Âşık-ı ser-bâz-ı mahabbet: Sevginin yiğit âşıkı.
Ammâ yine gamzeyle müdârâ nice mümkin
Tâ olmayıcak âşık-ı ser-bâz-ı mahabbet
Nef’î

âşık-ı sevdâ-zede: Sevdaya uğramış âşık.
Her şîvene bin âşık-ı sevdâ-zede meftûn
Yâ Rab ne musîbet ne belâ şîvelerin var
Nevres-ı Kadîm
Âşık-ı şeydâ: Çılgın âşık.
Âh kim sevdim yine bir dil-ber-i ranacığı
Şimdiden bin var yanında âşık-ı şeydâcığı
Bâkî
Yek-sângelirse ne ola dile kahr u lûtf-ı dost
Zehr ü şerâb âşık-ı şeydâya bir gelir
Sabrî (Mehmet Şerif Çelebi)
âşık-ı şûrîde: Perişan âşık.
Benim ol âşık-ı şûrîde kim durmaz revân eyler
Dilinden
Âb-ı Hayvân’ıgözünden dürr-i galtânı
Bâkî
âşık-ı şûrîde-vâr: Perişan âşık gibi.
Âbdâl-ı aşk olup yalın ayak başı kabak
Sahrâya düştü âşık-ı şûride-vâr serv
Mesihî âşık-ı yek-reng: Tek renkli âşık.
Âşık-ı yek-reng ü rindân-güşâde-meşrebiz
Bezm-i hâs-ı vahdete hem bâde hem peymâneyiz

Nef’î

âşık-ı zâr: İnleyen âşık.
Var ise bencileyin âşık-ı zâr olmuştur
Gök gök etmiş döğünüp cismini yer yer sünbül
Bâkî
Benim derd-i derûnum âşık-ı zâr olmayan bilmez
Mahabbet bir belâdır ki giriftâr olmayan bilmez
Halîmî
âşıkân: Âşıklar (Farsça çokluk). Efendi
msin cihânda itibârım varsa sendendir
Miyân-ı âşıkânda iştihârım varsa sendendir

Şeyh Galip

Âşık
ân kûy-iyâre cem’ olsun
Hacı hacıyı
Kâbe’de bulsun
Bekaî (İznikli Mehmet)
Derd-i aşktır âşıkânı bekleten dermân için
Kurb-ı sultânda fedâ-yı cân etmektir garaz

Âdile Sultan

Âşıkân-ı gam-zede: Gama uğramış âşıklar.
Ey âşıkân-ıgam-zede ayş ü safâyı kon
Kûy-i belâda her biriniz bir mekân tutun
Bâkî
âşık-âne: Âşık a yakışır sûrette, yanık yanık.
Tefhîm-i sırr-ı dehr için
Esrâr telâşı ko
Şi’rin safâsı bir gazel-i âşık-ânedir

Esrar Dede

Âşık-âne gönlünü akıtmasaydı yâre su
Olmaz idi vâdî-i ışka düşüp âvâre su

Hayâlî Bey

Cezbe-i hüsnüne olup hayrân
Âşık-âne sürûd eder mürgân
Recaizade Ekrem
Âşık-küş: Âşık öldüren.
Şu karşıdan gelen dil-ber be-gâyet gamze-kâr ancak
O fitne-çeşm-ı âşık-küş kemân ebrû ancak
hayalî Bey
aşr, aşere: Ar. 1. On. 2. Dinî merasimde
Kur’an’dan 10 ayet miktarı okunan kısım.
aşr-ı Muharrem: Muharrem’in on’u.
Anıp ahvâl-i sıbt-ı Ahmed’i aşr-ı Muharrem’de
Yezîd ü kavmine kim la’net etmezse
Yezîd olsun
kâzım Paşa
Âştî: Far. Sulh, barışıklık: Bâr-i hâtırda belâ cûyân-ı aşka âştî
Lezzet ol şâdîdedir kim eyleye gamdan zuhûr

Ziya Paşa

Âştî-adû: Sulh düşmanı.

Nâbî

seninle etti kasem sulha çerh lîk
Bir âştî-adûdur inanma yemînine

Nâbî

âşûb: Far. 1. Fitne, karışıklık, kavga. 2. Fitne çıkarıcı olan, karıştırıcı, karıştıran.
Hânesinden o sehî-kadd ü kıyâfet mi kopar
Ne bu âşûba sebeb yoksa kıyâmet mi kopar
Rızâyî
Cân alıp baş kesmeyi kesmedi gamzen hançeri
Kanda âşûb olsa anda bir katîl eksik değil

Hamdullah Hamdi

âşûb-ı cân: Can kargaşalığı.
Sevgili bir annesi âşûb-ı cân
Ayrılıp bir dânesinden bî-amân

Âdile Sultan

Âşûb-ı cihân: Dünya kavgası.
Hışm ile çeker gamzesipeymâne-i nâzı
Âşûb-ı cihân olsa ne ola her nigeh-i mest

Nef’î

âşûb-ı dehr ü âfet: Zaman ve güzelliği karıştıran.
Bildin mi sen de kendini ey bî-vefâ nesin
Âşub-ı dehr ü âfet devr-i zemânesin
Bâkî
âşûb-ı dil: Gönül kavgası.
Meydir mihek-i âşıkân, âşûb-ı dil, ârâm-ı cân
Ser-mâye-i pîr-i mugân, pîrâye-i bezm-i sanem

Nef’î

âşûb-ı fiten: Fitneler kavgası.
Âşûb-ı fiten doldu cihângamzen edelden
Uşşâkın ile arbede ey gözleri âhû
Nizâmî
âşûb-ı gavgâ: Kavga kargaşalığı.
Leşker-i gam geldi dil şehrine kondu cevk cevk
Koptu yer yer fitne vü âşûb-ıgavgâ semt semt
Bâkî
âşûb-ı hırâm: Salına salına yürüyen sevgili için edilen kavga.
İmdâd-ı nigâh ile cihân-gîn-i fitne
Âşûb-ı hırâmiyla mübâhât-ı kıyâmet

Nef’î

âşûb-ı kazâ: Kaza kargaşası.
Çün gamze-i dil-berân-ı tannâz
Âşûb-ı kazâya harf-endâz

Şeyh Galip

Âşûb-ı reste-hîz: Kıyamet günü kargaşlığı.
Sarsıldığınca zelzele-i hamleden zemîn
Âşûb-ı reste-hîz ü kıyâmet ıyân olur

Nef’î

âşûb-gâh, âşûb-geh: Kavga yeri.
Tecellî-zâr-ı dil âşûb-gâh-ı lenterânîdir
Yenişehirli Avni
Âşûb-geh-i mihnet: Sıkıntı karışıklığının yeri.
Âşûb-geh-i mihnet olur kûçe-i dil-ber
Böyle olıcak âşık-ı mâlân müteaddid

Nâbî

âşûb u gavgâ: Kavga ve kargaşalık.
Leşker-i gam geldi dil şehrine kondu cevk cevk
Koptu yer yer fitne vü âşûb u gavgâ semt semt
Bâkî
âşûb u sitem: Sitem ve kargaşa.
Gerd-i âşûb u sitem öyle hücûm etmiştir
Ki komaz gözlerimi açmağa bir lahza barna
Cmânî
-âşûb: Far. “karıştıran, karıştırıcı” anlamlarında birleşik sıfatlar yapar. dil-âşûb: Gönül karıştırıcı.
Bu hatt-ı dil-âşûbla bir nâme-i mergûb
Dil-dârdan olsaydı eğer âşıka mektûb

Nef’î

mahşer-âşûb: Mahşeri karıştıran.
Aceb bir mahşer-âşûbdur bismil-geh-i cânân
Şefâat-i râygân olmuş şefâat-hâh-ı nâ-peydâ

Leskofçalı Galip

şehr-âşûb: Şehri karıştıran.
Gözi yağmâcı şehr-âşûblarla çevresi dolmuş
Sanasın ortaya yıldızlar almış mâh-ı tâbânı

Hayâlî Bey

Âşûr, âşûrâ’: Ar. 1. Muharrem ayının onuncu günü, on gün tutulan oruç. 2. Muharrem’de pişirilen aş, âşûr da denir.
Nakd-i cân nezrini kurbânuna uydur yola gir
Kerbelâ-yıgama gel sen dahi âşûr eyle

Hayâlî Bey

âşüfte: Far. Çılgın, delicesine seven, azgın ve baştan çıkmış deli gibi olan iffetsiz kadın. c. âşüfte-gân.
Ser-geşteliğim kâkül-i müşgînin uçından
Âşüfteligim zülf-i perîşânın içindir

Fuzûlî
(uçından: sebebiyle)
Zülf-i âşüftesi dîvâneye döndürdü beni
Çeşm-i hâmûşunugördükçe edebgeldi bana

Esrar Dede

Alnında halka halkadır âşüfte kâkülü
Göğsünde yosma
Gwnata’nın en güzel gülü

Yahya Kemal

Âşüfte-gân: Âşüfteler.
Bahâr âşüfte-gânın çekmeye kayd-ı leb-i cûya
Müselsel mevc-i enhârı gümüş zencîr eder mehtâb

Koca Râgıp Paşa

Âşüfte-cân: Canı altüst olmuş.
Kılca kalmış bir nice âşüfte-cândırşevkten
Mû değildir
Caferâ bu zülf-i amber-tâblan
Cafer
Çelebi (Tâcizâde)
Âşüfte-hâl: Perişan, dağıtmış, aklını kaybetmiş.
Tîr-i gamzen atma kim bağrım deler kanım döker
Ikd-ı zülfün açma kim âşüfte-hâl eyler beni

Fuzûlî

âşüfte-hâtır: Gönlü azgın, gönlü dehşete düşmüş.
Gerçi bülbüldür olan âşüfte-hâtır gonceden
Goncanın da, sorsalar, vardır hezâr endîşesi

Ziya Paşa

Âşüfte-kâm: Çılgınlığa kavuşmuş.
Nükhet-i gîsû ile geldin bize âh ey nesîm
Turra-i sünbül-sıfat âşüfte-kâm ettin beni
Nedîm
âşüfte-kâr: Çılgınca iş yapan.
Evc-i istiğnâda pervâz etmedikçe mürg-i dil
Pây-bend-i aşk ile âşüfte-kâr olmak dagüç
Neşâtî
atâ: Ar. Bahşiş, bağış, ihsan, atiye.
Bulur atâsı seni çekme zahmet-i hâhiş
Hemân duâsını addeyle eşref-i evrâd

Nâbî

Küçükler gerçi suç etmek hatâdır
Ulular afv-i cürm etmek atâdır

Behiştî

Lâzım değil inâyeti ehl-i tekebbürün
Bahş eyledim atâsını vech-i abûsuna
Nahifi (Süleyman)
Senden atâ bizden hatâ böyle kuruldu ibtidâ
Afv et bizim hatâmızı
Âdem
Safiyyullah için

Ümmî Sinan

atâ-yı çarh: Feleğin ihsanı.
Ârif
ol dest-küşâ olma atâ-yı çarha

Nâbî

atâ-yı emdek: Azacık ihsan, bağış.
Atâ-yı emdeki bisyâr-ı gayre gâlibtir
Eder ulûfe tekaddüm merâtib-i âhâd

Nâbî

atâ-yı Îzidî: Allah’a ait ihsan.
Atâ-yı Îzidî der-kâr olursa kâre yer kalmaz
Gelirse bahr-i rahmet cûşa istiğfâra yer kalmaz

Nâbî

atâ-yı kerem: Cömertlik bağışı Cevr ü sitem atâ-yı kerem bir ibâredir
Âşık
bu râha girdiği dem bî-nişân olur

Esrar Dede

atâ-yı mâşıta-i cûd-ı Hak: Hakkın cömert süsleyicilik ihsanı.
Atâ-yı mâşıta-i cûd-ı Hak’la ey Nâbî
Ede usâte tecellî ârâyiş-i hasenât

Nâbî

atâ-bahş: Bahşış veren, ihsan eden.
Dest-i sultân-ı atâ-bahş ile deryâ himmetin
Şol gam-ı iflâs ile mahzûn olan medyûna sor

Hayâlî Bey

Şimdi yine bir tuhfe gazel dedi
Rızâyî
Üstâd-ı atâ-bahş ü hatâ-pûşa getürdi
Rızâyî
atiyye: Bahşiş, ihsan, hediye. c. atâyâ. atiyye-i dîvân-hâne-i kısmet: Kısmet divanhanesinin ihsanı.
Budur atiyye-i dîvân-hâne-i kısmet
Gehîpalâs-ı kühen gâhî hil’at-i samûr

Nâbî

atiyye-i eltâf: İhsan hediyelerı.
Ta’mîm edip atiyye-i eltâfin âleme
Bir böyle pâdişâh-ı Skender-tüvân verir
Nedîm
atiyye-i rahmet: Rahmet bağışı.
Vücûd vücûd
İlâhî hayât-bahş-ı kerim
Nefs-i atiyye-i rahmet kelâm-ı fazl-ı kadîm

Nâbî

atâyâ’: Atiyye’ler, ihsanlar, bağışlar. Arz edip yine hedâyâlarmı
Aldılar cümle atâyâlarını

Nâbî

Nâbîyâ şimdi atâyâsı kibâr-ı asrın
Değmez ebrûlarının çînine bevvâbların

Nâbî

atâyâ-yı adem: Yokluk bağışları.
Çekme dünyâlık için gam dil-i nâ-bûdîde
Var iken mâ-hasalı rızkı atâyâ-yı adem

Âkif Paşa

ataş: Ar. Susama, susuzluk, hararet.
Sirişk-i dîdemipâ-mâle teşne-lebdir o şûh
Tarîk-ı pâdan eder nahl gibi def’-i ataş

Nâbî

atâlet: Ar. Boş olma, işten kalma, işsizlik, tembellik, üşengeçlik.
Atâlet fıtratın ahkâmına mâdâm ki isyândır
Çalışsın, durmasın her kim ki da’vâsında imândır
Mehmet Âkif
Atâletin o mülevves teressübâtı bütün
Nümûne işte biziz.
Görmek isteyen görsün
Mehmet Âkif
Bütün hakaykı pâ-mâl edip atâletime
Biraz da râhatıma baksam

Tevfik Fikret

âtıl: Atâlet’ten; boş olma, durma, bir şey yapmama.
Rûzigârım öyle âtıl geçti kim bilmem henüz
Rûz-i nûrânî midir ya leyle-i zulmâ mıdır
Yenişehirli Avni
Dilinden âhiret hîç düşmüyor ey Müslümân lâkin
Onun hakkında âtıl bir heves mahsûl-i idrâkin
Mehmet Âkif
Bakıp etrâfa da ibret alalım!
Bize lâyık mı ki âtıl kalalım?

İsmail Safa

En âmâde ve mün’im
Bir fıtrata makrûn iken, aç âtıl ü akîm

Tevfik Fikret

atâyâ: bk. atâ.
atbâk: Ar. 1. Tabak’lar, tabakalar, katlar. 2. Dâireler.
atbâk-ı tahüyyül: Hayal tabakaları.
Çâk etti biz atbâk-ı tahayyülde uçarken
Bir sadme-i bâliyle hakîkat bu zılâli

Tevfik Fikret

ateh: Ar. Bunama, bunaklık.
Pîrlikten o kadar fâide gördüm ancak
IOoldugüstâhlığım özrüne bâis atehim

Nâbî

ateh-lika: Bunak yüzlü; şaşkın.
Mensûh ü münhasif, mütenahnih, ateh-lika: Bir varlık.
İşte çehre-i mâzî-i zî-beka

Tevfik Fikret

âteş: Far. Ateş, od, âzer.
Gül âteş gül-bün âteş gül-şen âteş cûy-bâr âteş
Semender-tıynetân-ı aşka bestir lâle-zâr âteş

Şeyh Galip

Şaşırdım râh-ı maksûdu kemâl-ipîç ü tâbımdan
Huzûr-ı âsafîde âteşe düştüm şitâbımdan
Fikri Paşa
Asker yürüyüp top u tüfeng edilse revân
Benzer ona kim arşta âteş saça subân

Behiştî

âteş-i âh: Ah ateşi.
Bâlâ-yı serde âteş-i âhum duhânını
Şâh-ı mahabbet üstine bir sâyebân tutun
Bâkî
âteş-i âh-ı Esrâr: Esrar’ın ah ateşi.
Takmadan bahr ü beri âteş-i âh-ı Esrâr
Keştî-i nâza süvâr ol da efendim tîzgel

Esrar Dede

Âteş-i aşk: Aşk ateşi.
Âteş-i aşkımı itfâ edemez bahr-ı Muhît
Mâcerâmız bizim ey dil dahi çok sugötürür

âteş-i bâde: Şarap ateşi.
Sâgar-ı Cemde bu beyt-i dil-küşâ mersûm imiş
Âteş-i bâdeylegermâ-germ iken kâşânesi

Hayâlî Bey

Âteş-i berk-ı firâk: Ayrılık şimşeğinin ateşi.
Âteş-i berk-ı firâkın nâr-ı dûzah teg elîm
Cür’a-i câm-ı visâlin âb-ı kevser teg lezîz

Fuzûlî

âteş-i cân-sûz: Canı yakan ateş.
Hased bir âteş-i cân-sûzdur kim intıfâ bulmaz
Recaizade Ekrem
âteş-i cân-sûz-ı aşk: Aşkın can yakan ateşi.
Gönülde âteş-i cân-sûz-ı aşk olmazsa âh olmaz
Meseldir kim olur elbette cây-ı bî-duhân tenhâ
Sâkıb
Dede
âteş-i cihân-sûz: Cihanı yakan ateş.
Gitse olur âteş-i cihân-sûz
Durdukta bir âfet-i dil-efrûz

Ziyâ Paşa

âteş-i civânî: Gençlik ateşi.
Sâkî getir âb-ı erguvânî
Taktı beni âteş-i civânî

Şeyh Galip

âteş-i dil: Gönül ateşi.
Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdangayri

Fuzûlî

âteş-i derûn: Gönül ateşi.
Tâkût-ı âfitâb ile hem-pâyedir gönül
Ey âteş-i derûn edemezsin zarar bana
Fehîm-ı Kadîm (Uncuzâde)
âteş-i dûzah: Cehennem ateşi.
Ravza-i cennet cemâlin gül-şeninden bir varak
Âteş-i dûzah firâkın sûzişinden bir lehîb
Nizâmî
âteş-i dûzah-misâl: Cehennem misali ateş.
Kimse ıslâh eylemek mümkün değil ol kâfiri
Kâbil-i itfâ değil ol âteş-i dûzah-misâl
Yenişehirli Avni
Âteş-i eşrâr: Kıvılcımlar ateşi (kötülerin ateşi).
Seyyid-i nev’-i beşer deryâ-yı dürr-i ıstıfâ
Kim sepiptir mu’cizâtı âteş-i eşrâre su

Fuzûlî

âteş-i fakr: Fakirlik ateşi.
Pîrlikte âteş-i fakrın olur te’sîri saht
Gör çenâr-ı köhnenin hâlin nice sûzân olur
Âsım (Çelebizâde Şeyhülislâm İsmail)
âteş-i gam: Gam ateşi.
Âteş-i gam ger vücûdum hânesin kılsa remâd
Açmayam minnet gözün âlemde deryâdan yana
behiştî
Âteş-i germâ: Sıcak ateş.
rütbe âteş-i germâ ki olmaz istiğrâb
Hevâ yüzünde kebûter dönerken olsa kebâb

Esrar Dede

Âteş-i gül: Gül ateşi.
Tek-rengdir zebân-ı hakikatte
Hüsn ü Aşk
Bâng-ı hezâr şulesidir âteş-i gülün

Şeyh Galip

âteş-i hadd: Yanak ateşi.
Başım değil görünen kim gözüm gümüşlerini
Hayâl-i âteş-i haddin eritti sanki rasâs

Behiştî

âteş-i hasret: Hasret ateşi.
Derim kim gelip yâdına firkatim
Onu yaksın âteş-i hasretim

Keçecizade İzzet Molla

âteş-i hecr: Ayrılık ateşi.
Tansın yakılsın âteş-i hecrinle âftâb
Derdinle kara çullara girsin sehâbdan
Bâkî
âteş-i hevl: Korku ateşi.
Ne gam pür-âteş-i hevl olsa da gavgâ-yı hürriyet
Kaçar mı merd olan bir cân için meydân-ı gayretten

Namık Kemâl

Âteş-i hicrân: Ayrılık ateşi.
Şöyle sûzân olmuşum aşk ında kim yanmak değil
Tâb verdim sûz-ı dilden âteş-i hicrâna ben

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

âteş-i hûn-i hamiyyet: Millî onur kanının ateşi.
Civân-merdân-ı milletle hazer gavgâdan ey bî-dâd
Erir şemşîr-i zulmün âteş-i hûn-i hamiyyetten

Namık Kemâl

Âteş-i hüsn: Güzellik ateşi.
Zülf-ipür-çînin var iken müşg-i hoş-bû isteyü
Key katı dîvânedir her kim ki meyl-i çîn eder
cem Sultan (key: çok)
Âteş-i ışk: Aşk ateşi.
İç mey-i nâb ki bağrından eder cümle kebâb
Âteş-i ışk ile uşşâk-ı ciğer-hâr sanî

Fuzûlî

âteş-i ıztırâb: Istırap ateşi.
Düşüp âteş-i ıztırâba yine
Vedâ eyledik hurd u hâba yine

Keçecizade İzzet Molla

âteş-i Ibrâhîm: Hz. İbrahim’in ateşi.
Olsak ne aceb tâlib-i gül-zâr-ı visâl
Biz sûhte-i âteş-ı İbrâhîm’iz

Nâbî

âteş-i Irân: İran ateşi.
Kisrâ’nın oldu tâkı zuhûrunla hâk-sâr
Sönmüştü ol dem âteş-ı İrân efendimiz

Faruk K. Timurtaş

Âteş-i la’l: Dudak ateşi.
Sun lebin yoksa yakar âteş-i la’lin cânı
Mey-i kübrâ-durur ey dost biraz âb gerek
Necâtî Bey
Âteş-i Mevlâ: Mevlâ’nın ateşi.
Âteş-ı Mevlâ’da yanmış nây-ı Mevlânâ idi
Mesnevî’nin cevherinden damlayan ma’nâ idi
Seferî âteş-i mihr: Güneş’in ateşi.
Nâgeh âsâr-ı Temmuz bağı âteş-gâh ede
Nâgeh ede dûzah-âsâ âteş-i mihr iltihâb

Fehîm (Hoca Süleyman)

âteş-i Nemrûd: Nemrut’un ateşi.
Aks-i ruhsârınla mir’ât-ı Sikender dediler
Ben Halîl’im âteş-ı Nemrûd derdim bâdeye

Şeyhülislâm Yahyâ

Hztlgüller yaratsın câm-ı gül-gûn nâr-ı hasretten
Bu cûşiş âteş-ı Nemrûd’ugül-zâr etti sansınlar

Yahya Kemal

Âteş-i pinhân: Gizli ateş.
Kılma hâkister-i erbâb-ı vefâyı ber-bâd
Sakın ey şûh-ı cihân âteş-ipinhânından
Fâizî
âteş-i rahşân: Parlak ateş.
Tab’-ı vakkâdan eger âteş-i rahşân görse
Kızara ahker-i sûzân nitekim dâne-i nâr
Bâkî
âteş-i ruhsâr: Yanak ateşi.
Tarf-1 bürka’götürüp arz-ı cemâl eylerse
Şehri nûr ede gibi âteş-i ruhsâr yine
Avnî (Fatih Sultan Mehmet II)
Âteş-i seyyâle: Su gibi akıp giden ateş. mec. şarap.
Meh bile zucretle âgûşunda ağlar hâlenin
Gönlüme te’sîri olmaz âteş-i seyyâlenin
Recâizâde
Ekrem
Kavurmuş âteş-i seyyâl-i girye-i dîde seni
Döküp zemân zemân ecfân-ı hûn-çekânından
Uzak ufuklara bir iştiyâk-ıpür-helecân
Okur neşîde-i derd her mersiyede seni

Tevfik Fikret

âteş-i sûzân: Yakıcı ateş.
Tahammül mülkünü yıktın
Hülâgû
Han mısın kâfir
Amân dünyâyı yaktın âteş-i sûzân mısın kâfir
Nedîm
Olmakta derûnunda hevâ âteş-i sûzân
Nâyın diyebilmem ki ne hâlet var içinde
Nedîm
Gönlümün sen âteş-i sûzânı ol gel bir kere
Cennetin bitmez tükenmez ânı ol gel bir kere
Gözlerim görmez inan senden güzel bir yâri hiç
Lutfedip şol ravzanın yârânı ol gel bir kere

Şeref Yılmaz

Âteş-i sûzân-ı firâk: Ayrılığın yakıcı ateşi.
Sîne-çâk etdi beni âteş-i sûzân-ı firâk
Elime girmeye mi haşrde dâmân-ı frâk
Rızâyî
âteş-i şevk: Arzu, istek ateşi.
Kül olmış âteş-i şevkında bülbül kebk-i küh-sârî
Edinmiş sâyebân bir hârı seng-i hârâ yasdanmış

Hayâlî Bey

Âteş-i şirk: Ortak koşma ateşi.
Âteş-i şirke düşüp olma mu’azzeb ey hasûd
Hakkı birle
Hakdan artık yok-durur hergiz vücûd

Gaybî

âteş-i şu’le-i şemşîr-i cihân-tâb: Cihanı aydınlatan kılıcın parlak ateşi.
Âteş-işu’le-işemşîr-i cihân-tâbmdan
Küfr ü ilhâd kütüb-hânesin etti sûzân
Bâkî
âteş-i takdîr: Takdir ateşi.
Sûy-ı Hak’tangelicek âteş-i takdîr sana
Sidre ola mı ki hîç penbe-i tedbîr sana
Enderunlu Fâzıl
Âteş-i tecellâ: Allah’ın lütfuna ulaşma ateşi.
Görünür kemîne cür’a o kadehde mihr-i eflâk
Bana herşu’â’-i mevci olur âteş-i tecellâ

Esrar Dede

âteş-i teb: Sıtma ateşi.
Nefes-i serdîni gûş ettim imâm-ı şehrin
Getir ol bâdeyi çün âteş-i teb geldi bana

Esrar Dede

âteş-i Temmûz: Temmuz sıcaklığı.
Yine mihr-i pür âteş-ı Temmûz
Olarak muttasılşerâre-fgen

Tevfik Fikret

âteş-i ter: Kırmızı şarap.
Terketme âteş-i teri ey rind-i bî-haber
Yakmıştır âl ile o nice hârnümârnları
Muallim Nâci âteş-i Tûr: Tur dağının ateşi.
Olurdu vâdî-ı Eymen gül-istân-ı Halîlullah
Alevlendirseger âh-ı derûnum âteş-ı Tûr’u

Nef’î

âteş-i vicdân: Vicdan ateşi.
Benim sirişkimi mahveylediyse âteş-i vicdân
Bulutlarında senin yok mudur leâlî-i bârân
Kemalzâde Ekrem
Âteş-âsâ: Ateş gibi.
Âteş-âsâ olma ser-keş kıl tevâzu’âb-veş
Âhir ey gâfil yerin elbette zîr-i hâktir

Muallim Naci

âteş-bâr: 1. Ateş yağdırıcı. 2. Tesir edici.
Harekete geçirici.
Kaleler olduğu dem âteş-bâr
Durmayıp kaynadı fevvâre-i nâr

Nâbî

Gülleri pejmürde eylersin yazıktır bülbüle
Varma bağa âh-ı âteş-bâr ile nevrûzda
Recaizade Ekrem
Âteş-bâzân: Ateş ile oynayanlar, hokkabazlar.
Yine ol gecede âteş-bâzân
Ettiler sûr-gehi şu’le-sitân

Nâbî

âteş-bâzî: Ateşbâzlık, ateşle oynayan; eski savaşlarda yapılan harp malzemesi yeri.
Âteş-bâzî edersem evlâ
Bezm-i aşka nedîmim

Fehîm (Hoca Süleyman)

Âteş-dân: Ateş yakılan yer, ocak, mangal.
Yazsalar ravzasının nâmını âteş-dâna
Zîr-i âteşte olur bir çemen-i sebz-remâd

Nâbî

âteş-dem, âteşîn-dem: Sözü veya sesi tesirli ve tahrik edici olan.
âteş-dem-i nazm: Şiirin tesirli sesi.
Ben ol âteş-dem-i nazmım ki olur hussâdın
Hirmen-i nâtıkası berk-i hayâlimle harîk
Nazîm (Yahyâ)
Âteş-fâm: Ateş renkli, kırmızı.
Bir zamanda cereyân etse mi âteş-fâm
Muallim Nâci
Tâ ki seyretsin felek ol şûh çözmüş kâkülü
Bir elinde câm-ı âteş-fâma kalbetmişgülü

Yahya Kemal

âteş-fürûz, âteş-efrûz: 1. Ateş yakan, ateş tutuşturucu. 2. Kav, kibrit gibi ateş yakacak âletler.
Eylemişşem’-i cemâlin âteş-efrûz-i hayâ
Ârız-ıpür-tâbın âb-ışu’le-âmiz eyleyen

Fehîm (Hoca Süleyman)

Âteş-gâh: Ateşperestlerin ibadet yeri.
Nâgeh âsâr-ı Temmuz bağı âteş-gâh ede
Nâgeh ede dûzah-âsâ âteş-i mihr iltihâb

Fehîm (Hoca Süleyman)

Âteş-gede, âteş-kede: Ateşperestlerin ibadet yeri.
Gördü ki pertâb-ı semender-sıfat
Hemser-i âteş-kede-ı Sûmnât

Nâbî

Düşse kem-ter şerer şu’le-i berk-ı gazabı
Bâğ-ı firdevs olur âteş-kede-i dâr-ı sa’îr

Üsküdarlı Hakkı Bey

Âteş-gûn: Ateş gibi kırmızı.
Ne iktizâ eder elmas u la’l-i âteş-gûn
Vuralım âteşe kâlâ-yı gam-ı devrânı
Yine nûş eyleyelim bâde-i âteş-gûnu

Nâbî

Âteş-hâne: Ateşperestlerin ibadet yeri.
Kâbe âteş-hâne olmuş der gören vicdânımı
Muallim Nâci
Âteş-hırâm: Sürat ve hararetle yürüyen kimse.
Şu’le-i serv-âsâ çıkar hâlimden ol yerlerde kim
Pâymâl-i tevsen-i âteş-hırâm ettin beni
Nedîm
âteş-nâk: Ateşli, yakıcı.
Biz senin sûziş-i aşkın ile âteş-nâkiz
Yanmışız na’l olup âlâyiş-i gamdan pâkiz
Sultan
İbrahim (Deli)
her yolu bir dâg-ı âteş-nâk olur mâhîlerin
Ger semûm-ı kahrî olsa rûy-ı deryâya revân

Nef’î

Eşkimin her mevc tûfân-ı bârı bir deryâ-yı aşk
Sînemin her dâg-ı âteş-nâki bir küh-sâr-ı feyz
Leskofçalı Ârif
Âteş-nihâd: Ateş tabiatli, ateş mizaçlı. mec. kızgın, gazûp.
Donup kaldım anda gelip incimâd
Tutuştu o gül nahl-i âteş-nihâd

Keçecizade İzzet Molla

Âteş-nümâ: Ateş gösteren.
Dilde dâg dag-ı hasret sûz-âşinâdır hep
Bu gül-şen-gâh-ı aşkın gülleri âteş-nümâdır hep
haşmet
Âteş-pâre: 1. Ateş parçası, kıvılcım. 2. mec. Kararsız, tek durmaz.
Bir âteş-pâre er vardır cihânda ışktır adı
Gam u derd ü belâlar ıssıdır gönlüm ocağıdır
Zâtî (ıssı: sahibi)
Şimdi hâkisterle örtülmüş bir âteş-pâreyim
muallim Nâci
Âteş-pâş: Ateş saçan.
Yine verdi fişek-i âteşpâş
Dil-i çarh-ı sitem-endûza hırâş

Nâbî

âteş-perest: Ateşe tapıcı, tapan.
Âteş âteş-pereste rahmetmez
Muallim Nâci
Âteş-perestî: Ateşe tapma, ateş perestlik.
Cihân âteş-perestî-ipertev-i ikbâl ü devlettir

Ziya Paşa

Âteş-reng: Ateş renginde, kızıl.
Rezm hengâmında görmüş tîg-i âteş-rengini
Benzi sararmış dahi ol korkudan titrer
Güneş

Hayâlî Bey

Âteş-sühan: 1. Sözü tesirli. 2. Hatır kıracak yolda söz söyleyen.
Olma âlemde sakın âteş-sühan

âteş-tâb: Ateş gibi sıcak, hararetli; ışıklı, ziyalı.
Urup bir na’ra-i cân-sûz “yâ
Hak” mâsivâyı yak
Nedir te’sîr-i âteş-tâb-ı berk-ı âhı görsünler.
Sırrı Paşa (Giritli)
Nice
Mansûr olmaz ol şâh-ı müeyyed kim çeke
Hasm-ı dîn-ı Ahmed’e şemşîr-i âteş-tâb-ı kîn

Üsküdarlı Hakkı Bey

Âteş-ter: 1. Kırmızı şarap. 2. La’l, yakut.
Terketme âteş-teri ey rind-i bî-haber
Yakmıştır âl ile o nice hânümânları
Muallim Nâci
Âteş-zâr: Ateşi çok olan yer, çok yakıcı yer.
Harîm-ı Tûr-ı tecellâyı sandı âteş-zâr

âteş-zebân: Ateş dilli. mec. keskin ve tesirli söz söyleyen.
Rütbe-i iclâlini varsın kıyâs etsin felek
Kim kulundur ben gibi bir şâir-i âteş-zebân

Ziya Paşa

Âteş-zede: Yakılmış, ateşe uğramış.
Ettim yine ben âh-ı bîbâk
Âteş-zede dûdmân-ı eşMk

Fehîm (Hoca Süleyman)

Âteş-zen: Yakıcı, yakan.
Ey aşk belâ-yı cânım oldun
Âteş-zen-i dûdmânım oldun
Muallim Nâci.
Pertev-i nûr-ı cemâlin olalı berk-efken
Dâmen-i mahşere dek olmadadır âteş-zen
Yenişehirli Avni
Âteşîn: 1. Kızgın ateşli ve kırmızı, ahmer olan. 2. Canlı, ateşli.
Gerer beyaz kuğular nâzenîn boyunlarını
Füsûn-ı nevm ile görmez bu âteşîn ravza

Yahya Kemal

İki kan çanağı idi gözleri
Yakardı beni âteşîn sözleri

Keçecizade İzzet Molla

Âteşîn-izâr: Ateşli yanak.
Zülf-i siyâhı
Hindî-i âteş-peresttir
Kim cây-gâhı secde-geh-i âteşîn-izâr
Rızâyî
âteşîn-dem: Sözü ve sesi yanık ve dokunaklı olan. bk. âteş-dem.
Almış mı nefes bir âteşîrn-dem
Muallim Nâci
atf, atıf: Ar. 1. Çevirmek, döndürmek.
Meyil etmek. 3. Dokunma, temas etme. 4. gr.
Bağlaç. c. a’tâf.
Mâziye atfedip nazar-ı infâlini

Tevfik Fikret

atf-ı hayâl: Hayale çevirme, hayal bağlantısı.
Şâir bütün bu şeylere atf-ı hayâl ile
Eyler vürûd-ı refref-i ilhâma intizâr

Tevfik Fikret

atf-ı hitâb: Sözü bağlama; sözü çevirme.
“Len terânî”yle edip sonra yine atf-ı hitâb
Eyledin âşıkı bin nâz ile zâr u bî-tâb

Esrar Dede

atf-ı merhabâ: Merhabaya çevirme.
Haşr olur âhir ser-i râhında ammâ neyleyim
Kûşe-i çeşmiyle atf-ı merhabâ mümkin değil

Esrar Dede

atûf: Birisine sevgisi olan.
Hem münâdî vü nidâyım hem atûfum hem raûf
Hem kulum hem kulların
Rezzâk’ı vügayyûruyum
Nesîmî
Ey kerîm ü ey rahîm ü ey alîm ü ey atûf
Kullara dâim işin ihsândır yâ
Rabbenâ

Murâdî (Sultan III. Murat)

ather: Ar. Tahâret’ten; çok tâhir, pâk ve temiz olan.
Câme-i gül-gûnı onun ather idi

âtıfe, âtıfet: Ar. 1. Karşılık beklemeden birine lûtf ve kerem ile bakma, esirgeme, merhamet, şefkat. 2. İki kelime veya ibareyi birbirine bağlayan harf veya kelime. c. avâtıf.
Germ olup tâb-ı havâdîsten eyâ evc-i kerem Sâye-i âtıfetin üstüne bir hayme yeter

Nâbî

Kim âşığa böyle hürmet eyler? Allah!
Nedir bu âtıfetler
Mualüm
Nâci
Devâ-yı âtıfet erdi âhar
Eyyûb’e
Ferâiş-i hicre kalmış idi bunca yıl bîmâr

Ziyâ Paşa

âtıfet-i feyz: Feyizli merhamet.
Vâye-dâr olsa eğer âtıfet-i feyzinden
Olur ârâyiş-i seccâde cebîn-i ilhâd

Nâbî

âtıfet-kâr: Esirgeyip koruyan, gözetici.
Âtıfet-kâra aceb âyînedir benim bahtım
Şâhid-i ümmîdi benden rûy-gerdân gösterir

Fehîm (Hoca Süleyman)

Âtıfet-meâb: Şefkatin barındığı yer.
Garîb ü âciz ü dil-rîş ü derd-memdânın
Melâzı bâr-geh-i âtıfet-meâbı idi

Ziyâ Paşa

avâtıf: Âtıfet’ler, karşılık beklemeden gösterilen iyilikseverlikler.
avâtıf-ı amîm: Yaygın iyilikler.
Kim feyz-i avâtıf-ı amîmin
Şâd eyleye gönlün ehl-i bîmin

Fuzûlî

avâtıf-ı küremâ: Cömertlerin iyilikseverlikleri.
Demen o hâtem-i nâza recâ ne lâzımdır
Avâtıf-ı küremâya bahân lâzımdır
Seyyit
Vehbî
âtî: Ar. 1. Gelecek. olan, sonra meydana gelen. 2. Gelecek zaman, istikbâl. 3. Önde, aşağıda.
Harâbîsin harâbâtî değilsin
Gözün mâzîdedir, âtî değilsin
Ziya
Gökalp
Ne harâbîyim ne harâbâtî
Kökü mâzide olan âtîyim

Yahya Kemal

Sarsılmayan îmânıma mev’ûd olan âtî
Canlandırır elbette bu enkâz-ı hayâtı
Süleyman Nazif
Peyindegavr-ı leylâ-leyl-i mâzî, pîşgâhında
Lika: -yı subh-ı nûr-â-nûr-ı âtî müncelî, meftûh

Kemalzâde Ekrem Bey

Mâzî cadı hâlinde yaşar öldürülürse
Âtî kararır altına mâzî gömülürse

Midhat Cemal Kuntay

âtî-i müştekî: Şikâyet edecek olan gelecek.
Her şey vedîadır sana, ey genç, unutma ki.
Senden de bir hisâb arar âtî-i müştekî

Tevfik Fikret

âtıl, âtıla: bk. atâlet.
atîk, atîka: Ar. Itk’tan; 1. Köle olmayıp hür olan. 2. Güzel genç kız. 3. Asîl. 4. Hz. Ebûbekir’in lâkabı. Beytü’l-atîk, Beyt-i atîk: Kâbe-ı Muazzama.
Bâ-husûs ol reh-i tahkîka refîk
Zıll-ı Hakk-ı Hazret-ı Sıddîk-i atîk

Hakanî

Sâir hüsn-i atîkanın hep
Makûlâtı olur müretteb

Ziyâ Paşa

atiyye: bk. atâ.
atlas: Ar. Bir çeşit ipek kumaş, kıymetli kumaş.
Kimi gam-nâk bu halkın kimi ayyâş nedir
Kiminin bâlişi atlas kiminin taş nedir

Bağdatlı Rûhî

Gerçi atlas perdeler içre şeh-igül-nâzda
Dinletir bülbül de feryâdın bülend-âvâzı var
Rızâyî
Bu kühen dâr-ı şifânın nazar-ı dânâya
Çarh-ı atlas dediğin köhne firâşı görünür
Nailî atlas-ı çerh: Feleğin atlası.
Sen ol kim dûş-ı isti’dâdın ile lâyık-ı hil’at
Sana hayyât-ı gerdûn atlas-ı çerhı libâs eyler
Şehid
Ali Paşa
atlas-ı gerdûn: Feleğin atlası.
Kubbe-i iclâli üzre atlas-ı gerdûn mudur
Ya zemîni gök müzerkeş-târ bir dîbâ mıdır
Yenişehirli Avni
atlas-ı şâhî: Şaha yakışan atlas.
Gel, geç libâs-ı atlas-ı şâhîden ey gönül
Cûy-i fenâya, halk, çü uryân gelir geçer Beyânî (Cârullahzâde Mustafa)
atlas ü dîbâ: İpekli kumaş ve atlas.
Gerek seng-i siyâh olsun gerekse atlas ü dîbâ
Garaz bir bâliş-i râhat bulunmaktır ser altında
Hasan
Çelebi (Kınalızâde.)
Hayâlî fakr şâlını çekenler cism-i uryâna
Onunla fahr ederler atlas ü dîbâyı bilmezler

Hayâlî Bey

atse: Ar. Tek aksırık.
Çarh etti dimâğını muattar
Berk eyledi atseyi mükerrer

Şeyh Galip

atş: Ar. Susuzluk, susama.
Kemâl-i lûtf ile leb-i teşne-gâne rûz-ı atş
Cenâb-ı sâkî-i kevser sunar piyâle-i mey

Def’-i hâcet belki mümkündü atşdan, zâbıta
Tahta perde çekmese
Almanya şadurvâne

Tâhirü’l Mevlevî

atşân, atşâne: Susamış, susayan. c. ıtâş.
Şemsine pervâneyem koy yanayım ben yâ
Resûl
Feyzine atşâneyem sun kanayım yâ
Resûl
Necîb (Sultan III. Ahmet)
Eyledim tebşîr atşâna
Ziyâ târihini
Oldu câri gel
Gümüşsuyu’ndan iç
Âb-ı Hayât

Ziyâ Paşa

Lebinin yâdı ile içse eğer bir atşân
Âb-ı Kevser gibi cân-perver olur mâ’-i semûm
Yenişehirli Avni
ıtâş: Atşân’lar, susamışlar. Felektir ol felek-i bî-emân ki çeşmine Gelen ıtâşı eder hûn-ı dil-i ebed irvâ

Ziya Paşa

atşân, atşâne: bk. atş.
attâr: Ar. Itr’dan; 1. Itriyyât ve bahariyyât satanlar. 2. Her türlü hurda eşya satan dükkancı (aktar). 3. Feridun-ı Attar (büyük meşhur mutasavvıf)
Mestiz ol câm-ı fenâdan ki kenârınki hat

Nâilî
nice
Senâyî nice
Attâr okutur

Nâilî

MantıkutTayr okutur bülbül çemende etfâline
Şerh eder her faslın onun nitekim
Attâr gül

Hayâlî Bey

Gâze-i attâr ile gelmez acûze intizâm

Ziyâ Paşa

attâr-ı gül-zâr: Gülzar’ın attarı.
Gül-âb-ı ma’rifet bûyu dolup bâzâr-ı uşşâka
Kaçan kim ışk dükkânın aça attâr-ı gül-zârın

Hamdullah Hamdi

attâr-ı sabâ: Sabah rüzgârının getirdiği güzel kokular.
Açtı anber hokkasın sahrâda attâr-ı sabâ
Düzdü rengin câmesin bostanda beyyâz-ı zemân

Ahmet Paşa

atûf: bk. atf.
atvel: Ar. Tavîl’den; çok uzun olan.
atvel-i eyyâm: Günlerin uzunluğu, uzun günler. atvel-i leyâl= şeb-i yeldâ: yılın en uzun gecesi (22, 23 Aralık).
Ömr-i atvelle muammer olsan
Adl ü dâdunla kerem-ger
Dârâ
Şerîf
avâid: Ar. 1. Âide’ler, âidât, gelen mal ve paralar. 2. Bahşişler. bk. âide.
Alınır şimdi avâid yerine vaz’-ıgirân
Verilir şimdi hedâyâya bedel sâde selâm

Nâbî

avâid-i himem: Gayret kazançları.
Kalem-rev-i keremi vüs’atiyle pehn-i felek
Avâid-i himemi şâmil-i gürûh-ı beşer
Cinânî
avâik, avâyık: Ar. Âika’nın çokluğu, müşkiller, zor işler, engeller.
Ne erbâb-ı saâdet gibi aczim var avâiktan
Ne erbâb-ı ticâret gibi fakrımdan melâlim var
cinânî
avâkıb: bk. âkıbet.
avâlim: bk. âlem.
avâm: bk. âmm.
avâmil: bk. âmil.
avân: Ar. Vakit, zaman.
Âlem-ı Lâhûtdaki eltâfinın tahmîdine
Vakf-ı avân etmede ümmetlerinin her biri

Âdile Sultan

avân: Ar. Avn’den; yardımcı, muâvenet edici.
Fransız, İngiliz de
Moskovun olmuştu avânı

Ziya Paşa

Âvâre: Far. Başı boş, işsiz, boş gezen, şaşkın, serseri
Ne idem elim ermez yâre bulunmaz derdime çâre Oldum ilimden âvâre beni bunda eğler misin

Yunus Emre

Hâk-i pâyine yettim der ömürlerdir muttasıl
Başını taştan taşa urup gezer âvâre su

Fuzûlî

dil derd-i yâre düşdü bir çâre var mı yâ Rab
Bir ben gibi cihânda âvâre var mı yâ Rab
Sultan III. Murâd
Ser-i kûyunda bir dem sensiz ârâm etmeyen gönlüm
Garîb illerde şimdi derd ile âvâredir cânâ
Nahîfî âvâre-i beşâret-i feth-i hucest-fâl: Uğurlu fetih sevincinin başıboşluğu.
Tutsun cihânı bang-ı nefîr-i guzâttan
Âvâre-i beşâret-i feth-i huceste-fâl
Veysî
âvâre-i deşt-i ibtilâ: Çöl düşkünün başıboşluğu.
Çoktan beri dil misâl-i sayyâd
Âvâre-i deşt-i ibtilâdır

Muallim Naci

âvâre-i hüsn: Güzelliğin verdiği serbestlik.
Esîrin bir beni sanma cihân âvâre-i hüsnün
Pesendîde-i âlem civân-ı dil-pesendimsin
Necîb (Sultan III. Ahmet)
âvâre-i kûy: Köy rahatlığı.
Sûziş-i aşka giriftâr olmayan dil dil midir
Olmayan âvâre-i kûy-ı cünûn âkıl mıdır

Nâbî

âvâre-i melâmet: Ayıplanma rahatlığı (Utanmazlık).
Kimsenin ser-mâye-i ârâmı gâret olmasın
Kimseler âvâre-i melâmet olmasın

Nef’î

âvâre-i pîrâhen-i fânûs: Fanus kılıfının serbestliği.
Dilşem’-i ruh-ı dil-berepervânedir ammâ
Âvâre-i pîrâhen-i fânûs değildir
Nailî âvâre-i tâli’: Talih serbestliği.
Ağlar beriden bir sürü âvâre-i tâli
Nân-pâre için eyleyerek ırzını zâyi’
Mehmet Âkif
Âvâre-gî: Serserilir, boş gezicilik, başı boşluk, âvarelik.
Cümleden âsûde-terdir san’at-ı âvâre-gî
Çâr-sûy-ı âlemin ettim tefahhus pîresin

Nâbî

âvâre-gî-i aşk: Aşkın âvâreliği.
Âvâregî-i aşk ile âlemde
Fehîmâ Mahsûd-ı safâ-pîşe-i erbâb-ı sükûnuz.
Fehîm-ı Kadîm
âvâre-reviş: Başı boş dolaşan.
Dağıtır kendini bir âh ile zülfünde gönül
Rind-i âvâre-reviş fikr-i tecemmül mü arar

Nâilî

âvâre-ser: Başıboş, serseri, boş gezen.
Döner âvâre-ser tehzîz-i bâd-ı pür-tehevvürle

Tevfik Fikret

avârız: bk. ârıza.
avârif: bk. ârif.
a’vân: bk. avn.
avâsıf: Ar. Âsıfa’lar; fırtınalar, sert ve şiddetli esen rüzgârlar.
Zilzâl ü avâsıftan emân ise murâdın
Bünyân-ı felek-sâ-yı tevekkülde mekîn ol

Nâbî

avâtıf: bk. âtıfet.
av’av, av’ave: Ar. 1. Havlama, havlayış.
Edebsizce bağırıp çağırma.
Darb-ı şiddet ile basdıkça kalemle kalayı
A’aveyle kaçışırlardı misâl-i Ktmîr
Eşref av’av-ı düşmen: Düşmanın havlaması.
Av’av-ı düşmeni duymaz cemel-i tab’ı
Saîd
Dinlemiştir bu cihânda nice bingümgüm-i kûs
saîd-i Âmidî
Âvâz: Far. 1. Ses, sedâ. 2. Şöhret ve meşhur olma.
Nâleden doldu ceres âvâz ile mülk-i vücûd
Rıhlet-i kûy-ı ademdir ona mahmil dostum

Behiştî

Hem safvet-i rûh olan o âvâz
Oldukça harîm-i cânda dem-sâz

Mehmet Akif

ey savt-ı kilâb, ey şeref-i nutk ile mümtâz
İnsânda şu nân-körlüğe telin eden âvâz

Tevfik Fikret

âvâz-ı âh u vâh: Ah vah sesi.
Ne bir ziyâ-yı hidâyet ne bir ümîd-i necât
Cehennemî idi âvâz-ı âh u vâh-ı memât
kemalzade Ekrem Bey
âvâz-ı bülbül: Bülbül sesi.
Beni hem-şu’le-i âvâz-ı bülbül eyleyen
Râgıb
Sükût-ı cân-güdâz ile ol gonca-femdir hep

Koca Râgıp Paşa

Âvâz-ı cenân: Kalbin sesi.
Öyle yükseldi semâvâta ki âvâz-ı cenân
Dinliyor nağme-i eşvâkımızı kalb-i cihân
kemalzade Ekrem Bey
âvâz-ı cû: Irmağın sesi.
Zîb-i gûş etmeye âvâz-ı cûsun
Bâb-ı erbâb-ı kerem halka-veş açmışgûşun

Nâbî

âvâz-ı dühül: Davul sesi.
Bağlama tantana-i tabla gönül
Dûrdan hoş gelir âvâz-ı dühül

Nâbî

âvâz-ı efgân: İnleme sesi.
Berk-ı ra’d-ı âvâz-ı efgânımla inler kûhsâr
Hüzn-i rûy-ı kehribâ rengimle ağlar zaferân

Üsküdarlı Hakkı Bey

Âvâz-ı horoz: Horoz sesi.
Suhân-ı bî-hûdeden hoş gelir âvâz-ı horoz
Bâri ma’nâsını bilmezse de hengâmı bilir

Nâbî

âvâz-ı Hû: Allah sesi.
Zikr-i hamdindir ki her milletten oldu âşikâr
Kâ’be, den âvâz-ı Hû büt-hâneden bâng-ı ceres
Âhî
âvâz-ı istihsân: Beğenme sesi.
Bir şehîd-i dem-hurûşânım ki gûş-i cânıma
Rûh-ı Yahyâ’dangelir âvâz-ı istihsân henüz

Muallim Naci

âvâz-ı istîmân: Aman dileme sesi.
Tîğ-ı dehşet-güsterim destimde parlar parlamaz
Karşıdan âvâz-ı istîmân olur yer yer bülend

Muallim Naci

âvâz-ı istimdâd: İmdat sesi.
Kimseler de gelmiyor âvâz-ı istimdâdıma
Kendi gönlüm rahm eder ancak yine feryâdıma

Kemalzâde Ekrem Bey

âvâz-ı medâyih: Övülmeye değer olanların sesi.
Mûnis, açılan her leb ü âgûşa koşarsın
Baksan, o dudaklardaki âvâz-ı medâyih
Hep kendi sesindir

Tevfik Fikret

âvâz-ı nâle: İnleme sesi.
Aşktır âvâz-ı nâlem böyle pür-sûz eyleyen
Neşve-i sahbâ verir meclisde bâng-ı sâza şevk
Rızâyî
âvâz-ı ra’d ü sâika: Gök gürültüsünün ve yıldırımın sesi.
Evc-i hevâda sît-i çek-â-çâk-ı tîgden
Âvâz-ı ra’d ü sâika reh-güm-künân olur

Nef’î

âvâz-ı tanîn: tınlama sesi.
Tehî-mağzân gibi erbâb-ı dil sâhib-enîn olmaz
Iyandır kâse-i pür meyde âvâz-ı tanîn olmaz
Ârif (Mütercim Mîr Süleyman)
âvâz-ı zebân: Dil sesi.
Tegâfül eyledi gittikçe âh-ı bî-hicâbımdan
Eser hep hâb-ı nâz olmakta âvâz-ı zebânımdan
Rızâyî
hem-âvâz: Aynı seste.
Şevk-i ruhsârın ile nâleler etsem pür-sûz
Olamaz bülbül-i şûrîde hem-âvâz bana

Koca Râgıp Paşa

Âvâze: 1. Yüksek ses, şiddetli seda. 2. Şöhret, ün.
Yunus
Emre’min bu sözü câna doldu âvâzesi
Kördür münkirlerin gözü ben nicesi göstereyim

Yunus Emre

Âvâzeyi bu âleme
Dâvûd gibi sal
Bâkî kalan bu kubbede bir hoş-sadâ imiş
Bâkî
Hem sînesi pür-dâg hem âvâzesi muhrik
Neyden bilinir sûz-i muhabbet neye derler

Âvâze-i Ahmed: Hz. Muhammed (s. a. s.)’in şöhreti.
Doldu âvâze-ı Ahmed’le cihân
Eyledi aşk-ı İlâhîgaleyân

Hakanî

âvâze-i bâng-ı sürûr: Sevinç sesinin gürültüsü.
Dehri etti cây-ı raks âvâze-i bâng-ı sürûr
Çerhi kıldı pür-tanîn âvâze-i çeng-i garâm

Üsküdarlı Hakkı Bey

âvâze-i beşâret-i feth: Fetih müjdesinin sesi.
Tuttun cihânı bâng-ı nefîr-i guzâttan
Âvâze-i beşâret-i fethi hüceste-fâl

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

âvâze-i çeng-i garâm: Aşk çalgısının sesi.
Dehri etti cây-ı raks âvâze-i bâng-ı sürûr
Çerhi kıldı pür-tanîn âvâze-i çeng-i garâm

Üsküdarlı Hakkı Bey

Âvâze-i ceres: Çan sesi.
Hîç gelmiyor mu gûşuna âvâze-i ceres
Dağlarda bir maval okuyan nîm-perde ses

Kemalzâde Ekrem Bey

âvâze-i feryât: Feryat gürültüsü.
Tûtî-i nâtıkama nisbet eyle bebgânın
Nağme-i nazmı hem âvâze-i feryâd zagan
Nedîm
âvâze-i ışk: Aşkın feryadı.
Nâlendendir ney kimi âvâze-i ışkım bülend
Nâle terkin kılmazam ney tek kesilsem bend bend

Fuzûlî

Âvâze-i kulkul: Kul kul sesi.
Handesi âvâze-i kulkul, giryesi taktîr-i mey
Mâ-cerâ-yı meclise sâgar hem ağlar hem güler
Pertev Paşa
Âvâze-i telılil: Tevhid sesi.
Rûh-ı vâlih nice âvâze-i tehlîl duyar
Tayrân-gâh-ı melâik yüce âlemlerden

İsmail Safa
avd: Ar. Geri gelme, dönme.
avd ü kufûl: Seferden, yolculuktan geri gelme.
Dahi etmeden sözde avd ü kufûl
Yine eski kapıdan eyler duhûl

Keçecizade İzzet Molla

avdet: Geri dönme, avdet etme, dönüş.
Cennet ne cehennem ne gören yok a gönül
Bir avdet edip haber veren yok a gönül

Yahya Kemal

Mümkün olaydı avdet ederdim sabâvete
Ta’rîf-i lutfu bence o halâlin muhâldir

Muallim Naci

avdet-i sükûn: Sessizliğin geri dönüşü.
Söndü göllerde aks-igirye-veşi
Gecenin avdet-i sükûnuyle

Ahmet Hâşim
avdet: bk. avd.
âveh: Far. “eyvah, ah, vah, yazık” deme. bk. âvâh.
Bu bey’ ü şirâdır etme âveh
Ver gonce ve al hezâr dûzah

Şeyh Galip

Âveng: Far. Asılı, aşağı sarkan şey, askı. hevenk: Her ne dem kim rûyun üzre kâkülün âveng olur
Ebre germinden girer hurşîd reng-â-reng olur

Leskofçalı Galip

a’ver: Ar. 1. Bir gözlü, bir gözü kör olan.
Silahsız. 3. Misafirsiz olan.
Dîde-i a’veri tarh olmuş idi
Zûr-ı şâhid gibi cerh olmuş idi
Atâyî (Nev’izâde Ataullah)-âver: Far. “Getirici, taşıyan” anlamlarında birleşik sıfatlar yapar. bâr-âver: Meyveli.
Olur feyz-i tevâzu’la diraht-ı pest bâr-âver
Komuştur mîveden mahrûm servi ser-firâz olmak

Nâbî

hat-âver: Sakalı belirmeğe başlamış.
Hat-âverler güzeşte hüsn ü ânın yâd eder gâhî
Misâl-i merdüm-i müflis zemân-ı devletin söyler

Sünbulzâde Vehbi

hüzn-âver: Hüzün taşıyan.
Gerçi fasl-ı bahâra düştü sefer
Reng-i rûyum hazân-ı hüzn-âver
Muallim Nâci
in’ikâs-âver: Tersine dönen.
İn’ikâs-âver olur âyîne-i idbâra
Âkıbet nakş-i nigûn-sâr-ı umûr-ı ikbâlHersekli Ârif
Hikmet
nâm-âver: Nam taşıyan.
Selb edip aklı geçen nâm u nişân kaydından
Defter-i aşkda
Mecnûn gibi nâm-âver olur
Neşâtî
şeref-âver: Şeref getirici.
Şi’re, şâirliğe el-hakk şeref-âverdin sen
Rind idin, merd-i sühan-dân-ı kalenderdin sen
eşref
Âverde: Getiren, getirici.
Nâbî olur bütân-ı hat-âverde âşıka
Dil germ-ter evâhir-i fasl-ı bahârdan

Nâbî

âverde-i zebân: Dile getiren.
Hadd-i kalem değil kijde âverde-i zebân
Unvân-ı câh kevkebe-i şân u şevketi

Nâbî

âvihte: Far. Asılmış, asılı, muallak.
Âvîhtelikten hazer et çâh-ı kenîfe
İstersen eğer kıymet ile nâfe-i çîn ol

Nâbî

Etti âvihte ol
Hayy-ı Kadîr
Tâk-ı çarha iki kandîl-i münîr

Nâbî

Eder âvîhte bin cân ile İzzet kendin
Görse çâh-ı zekan yârimi rûh-ı Bîjen

Keçecizade İzzet Molla
-âvîz, âvîze: Far. Asılan, asılı bulunan, asılmış.
âvîze: Asılı şamdan veya ziynetten meydana gelen şey.
Türbe-dârın gibi tâ fecre kadar bekletsem
Gündüzün fecr ile âvîzeni leb-rîz etsem
mehmet Âkif
Âvîze-gûş: Küpe.
Pâkîze kelâmım ki der-bahr-i hayâlim
Âvîze-i gûş dil-i yârân-ı safâdır

Nef’î

dil-âvîz: Gönül asıcı, alıcı.
Ay doğar gibi yolunda görinür ârız-ı yâr
Yel esip her kaçan ol zülf-i dil-âvîz açılır

İbni Kemâl

avk: Ar. Alıkoyma, durdurma, vazgeçirme. c. a’vâk.
Gam reh-zeni huzûrun râhından atsın avk
Mâ-tahtına nazar kıl ey dil gözetme mâ-fevk
behiştî
avk u te’hir: Alıkoyma ve durdurma.
Gelir diye gözüm yollarda kaldı yâr gelmez mi
Hisâlî bilmezem bâis ne oldu avk u tehre
Hisâlî
avn: Ar. 1. Yardım, muavenet. 2. Yardımcı, mededkâr. c. a’vân.
avn-i Cenâb-ı Hak: Cenâb-ı Hakk’ın yardımı.
Avn-ı Cenâb-ı Hakk ile düşmân olup hâr u zelîl
Feth ile şehin-şâhımız mesrûr ede
Rabb-i mecîd
nedîm
avn-i ezeli: Ezelden beri devam eden yardım.
Nâgehân cûşa gelip lücce-i avn-i ezelî
Eylemedi bendelerin tâ-be-kâvgurfe-i kâm

Nâbî

avn-i İlâhi: İlâhî yardım.
Mukdim insâna olur avn-ı İlâhî rehber
İsmail
Safâ
avn-i insâf: Acıma yardımı.
Avn-i insâfiyle mülk-i ma’delet bî-ihtilâl
Sadme-i kahriyle iklîm-i sitem pür-inkılâb

Nef’î

avn-i Hak: Hakkın yardımı.
Aşk bârını götürmezken zemîn ü âsumân
Avn-ı Hak bir nâ-tüvâna onu âsân eyledi

Şeyhülislâm Yahyâ

avn-i hazret: Hazretin yardımı.
Savn-ı kudrettir muîn ü hem-demi
Avn-i hazrettir karîn ü mahremi

Ziyâ Paşa

avn-i Hudâ: Allah’ın yardımı.
Sipeh-i haşmetine avn-ı Hudâ yâver olup
O şehin ettiği dem azm-i çemen-zâr gazâ
Nazîm (Yahyâ)
avn-i millet: Millet yardımı.
Ehl-i dâniş, rükn-i devlet, illet-i mecd ü şeref
Mahz-ı bîş, avn-i millet, zühur-ı dîn, fahr-i kirâm

Üsküdarlı Hakkı Bey

avn-i Rabbânî: Rabbani yardım.
Her ne emre iştigâl etsen saâdetle ola
Avn-ı Rabbânî zahîr ü lûtf-ı Yezdânî muîn

Nef’î

avn-i Rahmân: Allah’ın yardımı.
Her ne denlü cürmüne hadd ü nihâyet yoğsa
Avniyâ kat’ eyleme sen avn-ı Rahmân’dan ümîd
Avnî (Fatih Sultan
Mehmet II)
avn ü inâyet: İnayet ve yardım.
Meded Allah meded avn ü inâyet senden
Bu firâk âteşine doymağa tâkat senden
Bâkî
avnu’l-lah: Allah’ın yardımı.
Nihâyet hatarât-ı tarîk me’mendir
Tevakkuf eyleme
Avnî aleyke avnu’l-lah

Yenişehirli Avnî

a’vân: Yardım edenler, yardakçılar. Yezîd’in âline ensârına acvânına dâim Hemîşe sad hezârân lanet eyle cânına dâm

Behiştî

a’vân-ı Süleymâniyye: Süleymanın yardakçıları.
Alevî tuttu kamu millet-i Osmâniyye Dîvler oldular acvân-ı Süleymâniyye

Behiştî

avret: Ar. 1. Örtülmesi gerekli bedenin a’zâları, açığı haram olan yerler. 2. Kadın, zevce, nisâ, avrat. c. avrât.
Dünyâya bu telâşın nedir ey esîr-i nefs
Râhat bulur mu avret alan avret üstüne

Nâbî

Sen beni zen-pâre mi sandın ki bastın ey nefer
Komşudan sor kim bu avret kendi karımdır benim

Sürûrî

Bu dünye ki avrettir eyyâmı yalancı
Onun için onu sevmedişol gerçek erenler
Nazmî
Eşeği saldım çayıra otlaya karnın doyura
Gördüğün düşü hayıra yoranın da avradına
rıza Tevfik Bölükbaşı âvşin: Far. Kekik otu.
Gül gibi hurrem ü handân ola rû-yı bahtın
Sâgar-ı âvşin ola lâle-sıfat cevher-dâr
Bâkî
avvâd, avvâde: Ar. Udcu, ud çalan.
Şehin ol hâline avvâd dem-sâz
Münâsip bir gazel kıldı âgâz
Şeyhî
âyâ: Far. “acaba?” anlamına tereddüt edatı.
Ayâ ne gûne câme giyer subh-ı haşrde
Kâlâ-yı zühdü sûk-ı riyâda mezâd eden

Nâbî

Rehber-i cân edip aşkı diyerek kandadır âh
Mesken-i fahr-i cihân şehr-ı Medîne âyâ

Âdile Sultan

Sen ne câmın mestîsin âyâ kimin hayrânısın
Kendin aldırdın gönül ne oldun ne hâl olmuş sana
Nedîm
Fasl-ı gül geldi mi âyâ diye perîşân olarak
Bülbülü kûçede gördüm ki gül-istâne gelir
Nedîm
a’yâd: Ar. Îd’lar (îd’ler), bayramlar. Eğer nücûm-ı felek sad-i ekber olsa tamâm
Verilse hem dahi her rûza revnak-ı ayâd

Nef’î

ayağ, eyağ: (T.Far.)Türkçe’de kadeh anlamına gelen bu kelime Türkçe’den Farsça’ya geçmiştir. Tevriye sanatı yapmada ve Farsça kaideye göre tamlamalar yapmakta kullanılır.
Vardım ki yurdundan ayak götürmüş
Yavru gitmiş ıssız kalmış otağı
Câmlar şikest olmuş meyler dökülmüş
Sâkiler meclisten çekmiş ayağı
Bayburtlu Zihni
ayağ-ı mâh-ı gerdûn: Dönen ayın ayağı.
Ayağ-ı mâh-ıgerdûne baş eğmem tâ sebû-âsâ
Perestişkâr-ı mihr-i sâgar-ı gerdânınım sâkî

Fehîm (Hoca Süleyman)
.
ayâl: bk. ıyâl.
a’yân: bk. ayn.
ayân, ıyân: Ar. Açık, âşikâr, şüphesiz olan. bk. ıyân.
Zıdd-ı kâmil sanuban ayn-ı müsemmâyı ayân
Zann-ı fâsidte idim mazhar-ı esmâda iken

Esrar Dede

Gencine-i uşşâka ziyân eylemek olmaz
Ser vermek olur, sırrı ıyân eylemek olmaz
Ahmet Sârbân
Koyma beni böyle sen âvâre vü garîb
Kıl şâd et cemâlini ayân meded Allah

Âdile Sultan

ayâr, ıyâr: Ar. 1. Altın, gümüş gibi madenlerin karışma derecesi. 2. Saadete yönelme.
Ateş-i aşka yananlar gıll ü gışştan pâk olur Pûtede kâl olmayınca sîm ü zer bulmaz ayâr

Muhibbî, Meftûnî (Kanunî Sultan Süleyman)

Belâya merd olanlar sabr eder nâ-merd sabretmez
Tamâm olsa ayârı etmez altuna ziyân âteş

Hayâlî Bey

ayar-ı hüsn ü ân: Güzellik ölçüsü.
Var ise seng-i siyâhı kalb-i âşıktır mehek
Yoksa ol şûhun ayâr-ı hüsn ü ânın kim bilür

Nâilî

Derler bütün hadâik-i cennetle hem-ayâr
Dağlar bütün burûc-ı letâfetle hem-civâr

Kemalzâde Ekrem Bey

Âyât: bk. ayet.
Ayaz: Ayaz ile Mahmut hikâyesinin kız kahramanı.
Gazneli
Mahmut bir gece içkili iken saçlarının kesilmesini istemiş ve kız da saçlarını kestirmiş.
Sabahleyin uyandığında o hâlde görünce bir daha içki içmemeye tövbe etmiş.
Hâk-i Mahmûd sebzesinden sor
Bûy-ı zülf-i Ayâzgelmez mi

Ahmet Paşa

Kemend-i sayd-ı dil ü cân iken kesip zülfün
Yine kesilmedi zülf-ı Ayaz’dan
Mahmûd

Belîğ

Şâne-i zülf-ı Ayas ancak yed-ı Mahmûd olur
kastamonulu Sâdi ayb, ayıb: Ar. 1. Bir nesnenin kadr ü itibarına halel verir olan husus. 2. Utanılacak iş.
Cevre el sundı diye kesme dedim zülfün ucun Dedi ayb eyleme ger kesseler ayyânn elin

Cem Sultan

Işk aybını bilirsen hüner ey zâhid-i gâfil
Hünerin aybtır ammâ dediğin ayb hünerdir

Fuzûlî

Aybdır âkıle şeytân beni aldattı demek
Kendi neftimdir eden nefsimi ilka-yıfsâd

Nâbî

ayb-ı fukarâ: Fakirlerin aybı.
Ayb-ı fukarâ eder ale’l-fevr zuhûr
Mestûr kalır haylî zemân ayb-ı kibâr

Nâbî

ayb-ı kesân: Ayıplı kimseler.
Kendi aybından olur rûy-nümâ ayb-ı kesân
Olsa âyîne şikeste olur endâmşikest

Koca Râgıp Paşa

ayb-ı kibâr: Büyük ayıp.
Ayb-ı fukarâ eder ale’l-fevr zuhûr
Mestûr kalır haylî zemân ayb-ı kibâr

Nâbî

ayb-ı yekdiğer: Diğerin aybı.
Bütün halk-ı cihân câsûs-ı ayb-ı yekdiğerdir hep
Eder herkes, ne sırdır, şöhret-i râz-ı nihândan haz

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

ayb-âyîn: Ayıp töreni.
Nedir ol çîn-ipîşânî o zu’m-ı ayb-âyîn kim
Tahallüf’etmeden matlab girândır vaz’-ı remmâlin

Nâbî

ayb-bîn: Kişinin ayıbını gören, kişiyi ayıplayan.
Hudâ settârdır, ta’netme rinde, ayb-bîn olma

Şeyhülislâm Yahyâ

ayb-cû: Kişinin aybını araştırıp soran.
Değil mi lûtf-ı Hakk’a karşı ayb ayb-cûluklar
Kemîne lokmayı bî-ithâm alır bulunur

Nâbî

ayb-pûş: Ayıp örten.
Geçmişizdir bâdeyi gizli kapaklı içmeden
Olmaz oldu bize ser-pûş-ı piyâle ayb-pûş
Rızâyî
âyende: Far. 1. “Gelici, gelen” anlamlarında birleşik kelimeler yapar. 2. Gelen, gelici.
Gurûbtur geçen eyyâm ü şebtir âyende
Kemâl-i hîçe mukârin zevâl-i hîç-â-hîç

Abdülhak Hâmit

İmâret rüknidür âyendeye huld-ı naîm
O saâdet dârı kim in’âm-ı Hak’tır bî-add
Türk
Firdevsîsi
hoş-âyende: Hoş gelen.
Düşer bir böyle matbûû hoş-âyende gazel işte
Mübârek ola subh u şâmının encâm u âgâzı

Nef’î

âyet: Ar. 1. Kur’an-ı Kerîm’in birbirine bağlı cümle ve ibareleri. 2. Nişan, emare, alâmet. c. âyât.
Cân oldu hatt-ı la’lin tefiîr içre âciz
Sırr-ı nihânı vardır bir müşkil âyet ancak

İbni Kemâl

Telli sazdır bunun adı
Ne âyet dinler ne kadı
Dertli âyet-i aşk: Aşk ayeti.
Zebân-ı hâl eder tağyîr ederse âyet-i aşkı
Ne gûş u hûş olur mahrem ne bir harfin hatâ söyler

Âdile Sultan

Âyet-i ber-kenâr: Kenadaki ayet.
Hatt-ı la’lünle ruhun devrinde hâlindir gören
Hatt-ı yâkût-ıla bir mushaftır âyet-i ber-kenâr

İbni Kemâl

âyet-i büşrâ: Müjde ayeti.
Aleme âlem olalı muhtefî olan sana
Açtım ihsân eyledim kim âyet-i büşrâ budur

Gaybî
âyet-i Hudâ: Allah’ın ayeti.
Derd-i dile nüsha-i şifâsın
Alemde bir âyet-ı Hudâ’sın

Fuzûlî

âyet-i hüsn: Güzellik âyeti.
Ger şerhedersem âyet-i hüsnün kitâbını
Her bâb içinde faslına yüz bin fusûl ola
Nesimî âyet-i nûr: Nur ayeti.
Misâl-i âyet-i nûr ol cemâl-i âlem-efrûzun
Hemân nûrun alâ-nûr olduğu gün gibi eclâdır
Seyyit
Vehbî
âyet-i rahmet: Rahmet işareti.
Ayet-i rahmet lebindir kim verir cân lezzetin
Ölü dirilirse tan mı
Ab-ı Hayvân vaktidir
Şeyhî
âyet-i ruh-ı nûr: Parlak yanağın işareti.
Ayet-i ruh-ı nûrun ol dem ki tertîl eylerim
Rûh-ı Dâvud’u menâkıb-hânı tebcîl eylerim
Ali
Rûhî
Âyet-i sihr ü beyân: Sihir ve beyan ayeti.
Vasf-ı hatında mısrâ’-ı ber-ceste söylemek
Hârût-ı kilke âyet-i sihr ü beyân mıdır

Esrar Dede

âyet-i sun’: Sanat işareti.
Felekler âyet-i sun’ ile hâmid
Zemîn seccâde-i âb üzre sâcid
Atâyî (Nev’izâde Ataullah)
âyet-i tevbîh: Azarlama ayeti.
Nasîhat etmeğe uşşâka ey yüzü mushaf
Müjen satırları olmuştur âyet-i tevbîh

Behiştî

âyet-i ulviyye-i tevhîd-i me’âl: Yüce tevhid anlamının ayeti.
Lemha-i vâhidede seyr eder ashâb-ı nazar
Nice bin âyet-i ulviyye-i tevhîd-i me’âl

Muallim Naci

âyet-i uzmâ: En büyük ayet.
Mesnevî-i ma’nevî-ı Mevlevî midir, yâhûd
Alem-i i’câzdan bir âyet-i uzmâ mıdır

Yenişehirli Avnî

âyât: 1. Âyet’ler, Kur’an-ı Kerîm’in ibareleri. 2. İşaretler.
Neş’e-i şevk ile âyâtına tapmak dilerim
Anla var
Hâlık’ıma gayri ne yapmak dilerim
şinasi
Âyât-ı cemâl: Güzel ayetler.
Bana keşf oldu bugün esrâr-ı âyât-ı cemâl
Her suâle müftî-i ışkam cevâbım var benim

İbni Kemâl

âyin: Far. 1. Görenek, âdet, resim, tarz, usul. 2. Tarikat ehlinin tekkelerde icra ettikleri usül, âdâb.
Giryeyi ol dem ki ehl-i aşka âyîn ettiler
Dîde-i giryânımı ser-çeşme ta’yîn ettiler
Nevres-ı Kadîm
Kangı bî-insâftan kaldı ki kânûn-ı riyâ
Vaz’-ı âyîn eyleyen hep
Cem olaydı kâşkî

Şeyhülislâm Yahyâ

âyîn-ı Ahmedî
: Ahmed’e (Hz. Muhammed’e ait) ayin.
Sen ki huccet-i dîn-ı Muhammedî ve kıbâle-i âyin-ı Ahmedî’sin

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

âyîn-i vefâ: Vefa âdeti.
Ey Nizâmî çünkü yok hûblarda âyîn-i vefâ
Hamdüli’llah kim bularun hüsnü bî-pâyân değil
Nizâmî
âyîne, âyine: Far. 1. Ayna, mirât, gözgü.
Mazhar, vâsıta; görüntü.
Ayînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde

Ziyâ Paşa

Zinhâr eline âyîne vermen o kâfirin
Endîşem âyîne kalemim sürme-dân verir
Nef’î
Zer-şümârânla tezyîn eder kendüyü dehr
Oldu âyîne o pîre-zene rûy-ı menhûs

Esrar Dede

Gönül âyînesin seng-i belâ sad-pâre kılmıştır
Safâ-yı kalbimiz yok mübtelâ-yı inkisârız biz
cinânî
Âyîne-i âb: Su aynası.
Verir tâb-ı safâ-bahşım keder âyîne-i âba
Eder kilk-i dür-efşânım hacîl ebr-igüher-zâyi

Nef’î

âyîne-i adem: Yokluk aynası.
Ayîne-i ademde nukûş-ı mükevvenât
Sûret-sıfat nümûdu var ammâ ki bûdu yok

Nâbî

âyîne-i ahvâl: Kendi hâllerini seyretme.
Zâtında görür sûret-i noksan ü kusûrun
Ayîne-i ahvâline her kim nazar eyler
Haşmet
âyîne-i akl-ı evvel: Allah’ın aynası.
Kapladı gönlümü ser-tâ-be-kadem nûr u sürûr
Oldu levh-i dilim âyîne-i akl-ı evvel

Kâzım Paşa

âyîne-i aks-i ruh-ı cânân: Sevgilinin yanağının yansıyan aynası.
Gönlünü âyîne-i aks-i ruh-ı cânâne yap Beyt-i ahzânı
Zelîhâ gibi vuslat-hâne yap

Belîğ

âyîne-i âlem: Dünya aynası.
Nev’iyâ âyîne-i âlemde yok resm-i vefâ
Ya kerâmet gitti ya ehl-i kerâmet kalmadı
Nev’î âyîne-i âlem-nümâ: Âlemi gösteren ayna.
Ne ola olsa muztarib hâl-i dil-i uşşâkdan
Sînesi âyîne-i âlem-nümâdır neylesin

Nef’î

âyîne-i ârız: Yanak aynası.
Zinhâr getirme ey semen-ber
Ayîne-i ârızın berâber

Fuzûlî

âyîne-i âsâr-ı kudret: Kudret eserlerinin aynası.
Bakılsa her varak âyîne-i âsâr-ı kudrettir
Ârif
Hikmet (İsmet Beyzâde Şeyhülislâm)
âyîne-i âteş-feşân: Ateş saçan ayna.
Zebân-ı tûtî-i kilkim beyân ister mi ister ya
Velî âyîne-i âteş-feşân ister mi ister ya

Esrar Dede

Âyîne-i cân: Can aynası.
Sanemâgün yüzün âyîne-i cândır bilirim
Dücihân naksı kamu anda ayândır bilirem
Şeyhî
âyîne-i celâl: Büyüklük aynası.
Bütün cihânda akseyleyen hemâlindir
Esîr sanki bir âyîne-i celâlindir
Mehmet Âkif
âyîne-i cemâl: Güzellik aynası.
Ahmed tutuştu dûd-ı dilinden sakın tutar
Ayîne-i cemâlini jengâr kaçmagel

Ahmet Paşa

âyîne-i çarh: Feleğin aynası.
Erişti pertev-i feyz-i bahâr âyîne-i çarha
Acep mi şimdi olsa jeng-i ebr-i tîreden âri

Nef’î

âyîne-i çârsû-yı hikmet: Hikmet çarşısının aynası.
Görelim âyîne-i çârsû-yı hikmette
Subh her dem dür-i şeb-nemle ne alır ne satar
Hâtem (Akovalı zâde Ahmet)
âyîne-i devrân: Dönen ayna (felek).
İyd-gehden varalım dolaba dil-ber seyrine
Bakalım âyîne-i devrân ne sûret gösterir
Bâkî
âyîne-i dîdâr-ı vahdet: Allah’ın birliğini gösterme aynası.
Birer âyîne-i dîdâr-ı vahdetdir kevâkib hep
Temâşâ eyleyen ârifde hayret artar eksilmez
Fâik
Memduh Paşa
(Esbak Dahiliye Nâzırı)
âyîne-i dil: gönül aynası.
Müncelî âyîne-i dilde nukûş-ı kâinât
İş o mir’ât-ı musaffâya cilâ vermektedir
Selîmî (Yavuz Sultan Selim)
Yârin tecelliyâtını sad-gûne gösteren
Ayîne-i dilimde olan inkisârımdır
Şeyhülislâm t
Şeyhülislâm Bahâyî (Mehmet)
âyîne-i dünyâ: Dünya aynası.
Zikr-ı Mevlâ ile her dem kalbini pâk ede gör
Dâimâ âyîne-i dünyâya bak da ibret al
Âşık Ömer
âyîne-i endîşe: Endişe aynası.
Feyz-ı Hak berk urur âyîne-i endîşemden
Çeşm-i cân rûşen olur maşrık-ı idrâkimden

Nef’î

âyîne-i esrâr: Sırlar aynası.
Rûy-ı rahşânıdır âyîne-i esrârullah
Beni hak-bîn eden âyîne-i esrâra bak

Muallim Naci

âyîne-i esrâr-ı hikmet: Hikmet sırlarının
aynası.
Ferâset ehli vü sâhib-i kiyâset
Dili âyîne-i esrâr-ı hikmet

İbni Kemâl

âyîne-i esrârullah: Allah’ın sırlar aynası.
Rûy-ı rahşânıdır âyîne-i esrârullah
Beni hak-bîn eden âyîne-i esrâra bak

Muallim Naci

âyîne-i gayb-bîn: Bilinmeyeni gören ayna.
Jengâr-ı gamdan et dil ü cân gözgüsünü pâk
Câm-ı mey ile ki âyîne-i gayb-bîn ola
Şeyhî
âyîne-i gîtî-nümâ: Cihanı gösteren ayna. (Aristo’nun makedonyalı İskender için yaptığı ve
İskenderiyye’de yüksek bir yerde bulunduğu söylenen mitolojik ayna.
Bu aynada, yüz mili aşkın bir uzaklıktan gelen düşmanın görülebildiği veya cihanın seyredildiği söylenir.
Câm-ı cihânnümâ veya câm-ı gîtî-nümâ şekli de
Cemşîd’in kadehi anlatılmış olur ki, bu kadehten de dünya seyredilir.)
Câma bu
İskender-i dil nice mâil olmasın
Sûfiyâ âyîne-i gîtî-nümâdırgördüğün
Zâtî
Henüz âsârı ile yâd ederler sûretâ baksan
Ne
İskender, ne de âyîne-i gît-nümâ kaldı
Râsim (Eğrikapılı Mehmet Mevlevî)
âyîne-i Hak: Hakk’ın aynası.
Ayîne-ı Hak’tır ruhun ey mâh-ı füsûn-sâz
Bu yüzden ona şifte uşşâk-ı nazar-bâz
Lamiî Çelebi
âyîne-i hâtır: Gönül aynası.
Bir kişinin verme, olup ta’ne-kâr.
Ayîne-i hâtınma inkisâr
Âzerî
Çelebi (İbrahim)
Âyîne-i hayâl: Hayal aynası.
Pür itdi kâlıb-ı bî-nûr mâhı pertev-ı Hûrşîd
Cemâli oldu ya âyîne-i hayâle leb-â-leb
Rızâyî
âyîne-i hayât: Hayat aynası.
Konmuş bu çâr-sûya bir âyîne-i hayât
Sûret-veş olmuş anda temâsîl-i kâinât

Ziyâ Paşa

âyîne-i hod-bîn: Bencillik aynası.
Hod-gâmların mâ-hasalı nakd-i kederdir
Ayîne-i hod-bîni şikest et heme-bîn ol

Nâbî

âyîne-i hurşîd: Güneşin aynası.
Ol reşk-âver âyîne-i hurşîd oldu
Yümn-i pâ-bûsu ile ferş-i ruhâm-ı devlet
Münîf
âyîne-i hüsn: Güzellik aynası.
Senin âyîne-i hüsnün cilâsı artar eksilmez
Cihânda vech-i hûrşîdin ziyâsı artar eksilmez

Âdile Sultan

Âyîne-i hüsn-i edâ: Güzel görünüşlü ayna.
Her hayâlin saykal-i âyîne-i hüsn-i edâ
Her kelâmıngevher-i gencîne-i faslü’l-hitâb
Nefi âyîne-i ibret-nümâ: İbret gösteren ayna.
Ayn-ı mevcûdâta eyler kudretullah ıyân
Bâdiyâ, âyîne-i ibret-nümâdır kâinât
Bâdî (Edirneli Ahmet)
âyîne-i idbâr: Talihsizlik aynası.
İn’ikâs-âver olur âyîne-i idbâra
Akıbet nakş-ı nigûn-sâr-ı umûr-ı ikbâlHersekli Ârif
Hikmet âyîne-i idrâk: Akıl aynası.
Ayîne-i idrâkini pâk eyle sivâdan
Sultân mı gelir hâne-i nâ-pâke, hicâb et

Nâbî

âyîne-i ilhâm: İlham aynası.
Zîrâ şuarâ zümresinin tab’-ı selîmi
Ayîne-i ilhâm
Hudâvend-i cihâır

Yenişehirli Avnî

âyîne-i îmân: İman aynası.
Küfrünü âyîne-i îmâna aks ettirdi tâ
Sûret-i hâmûş-ı Îsâ’yı be-mihrâb etti zülf

Esrar Dede

Âyîne-i irfân: Bilim aynası.
Eğer âyîne-i irfânına akseyler ise
Katre-i lâ-yetecezzâ görünür bahr-i ulûm
Yenişehirli Avni
Âyîne-i İskender: Büyük
İskender’in aynası.
Rivayete göre
Aristo tarafından yapılıp
İskenderiye’de yüksek bir yere konulmuş bir ayna imiş.
Gûya meşhur
İskender buna bakıp yüz fersah mesafede bulunan düşmanlarının hareketini görürmüş.
Bil kıl üzredir esâs-ı hüsnün etme i’timâd
Rûzigâr âyîne-ı İskender’e verdi halel
Necâtî Bey
Yok seninçün ihtiyac âyîne-ı İskender’e
Gevher-i zâtında rûşen her misâlin sûreti
Nevres-ı Kadîm
Câm ladindir senin âyîne rûy-ı enverin
Adı var câm-ı Cem ü âyîne-ı İskender’in
Bâkî
âyîne-i işrâk: Güneşin aynası.
Tb’ı âyîne-i işrâk ola tâ kim andan
Mantuku’t
Tayr okuya tûtî vü bepgâ-yı sühan

Sünbulzâde Vehbi

âyîne-i işret: Eğlence aynası.
Bu meclisten gidüp
Cem, kalmamış evvelki âlemler
Hani âyîne-i işret zabt eden ol eski âdemler
Rızâyî
âyîne-i kalb-i âşık: Âşık kalbinin aynası.
Sâf eyleyenler âyîne-i kalb-i âşıkı
Vermişler inkisâr-ı derûndan safâ bana
Fasîh (Ahmet Dede)
âyîne-i kibriyâ: Büyüklerin aynası.
Makamı halvet-i kurb-ı Hudâ’da cem’ü’l-cem’
Cemâli âyîne-i kibriyâda nûru’n-nûr
Yenişehirli Avni
Âyîne-i murâd: Murat aynası.
Kondurdu gerd hattın âyîne-i murâda
Kufl urdu akd-i zülfün gencîne-i visâle

Fuzûlî

âyîne-i mücellâ: parlak ayna.
Dil sâfdır kederden ammâ güler yüz ister
Hûb olmayana neyler âyîne-i mücellâ

Şeyhülislâm Yahyâ

âyîne-i mül: Şarap aynası.
Ol gonca-i ser-mest sabâh oldu uyansın
Ayîne-i mül gül yüzünü görsün utansın
Pertev Paşa
âyîne-i pür-safâ: Lekesiz ayna.
Gör yaşımı gamınla geçen mâ-cerâ budur
Bak dâgıma ki âyîne-i pür-safâ budur

Hayâlî Bey

âyîne-i pür-tâb-ı mücellâ: Parlak ayna.
Ettik o kadar ref’-i taayyün ki
Neşâtî
Ayîne-ipür-tâb-ı mücellâda nihânız
Neşâtî
âyîne-i ruh: Yanağın aynası.
Küstâh çeşmime etme rûy-ı dili nümâyân
Ayîne-i ruhunda reng-i hicâb göster
Vecdî
Âyîne-i ruhsâr: Yanak parlaklığı.
Ne bu renciş sana küstâh nigâh eylemedik
Bakıp âyîne-i ruhsârına âh eylemedik

Nâbî

Âyine-i rûy-ı Mustafâ: Hz. Peygamberin yüzünün aynası Hurşîd-i aks-i âyine-i rûy-ı Mustafâ’sın
Selîmî (Yavuz Sultan
Selim I)
âyîne-i sâf: Temiz ayna
Bakmazdı kimse âyîne-i sâfa
Nâbîyâ
Hod-bînlik alâkasına âlet olmasa

Nâbî

âyîne-i sâgar: Kadeh aynası.
Görür âyîne-i sâgarda aks-i rûy-ı tâbânın
Onunğçinşeh-levendim içse çâk eyler girîbânın
Hâletî (Azmizâde)
âyîne-i tâat: Boyun eyme aynası.
Mey-hâne-i aşkında rimdân-ı kadeh-nûşa
Güstâh-revîşlik hep âyîne-i tâattir

Esrar Dede

âyine-i tasvir: Tasvir aynası.
Cilve-gâh-ı yâr olan dil nakş-i gayr etmez kabûl
Sûret-i diğer muhâl âyîne-i tasvîrde
Nihâlî (İbrahim)
âyîne-i zemâne: Zamanın aynası.
Açtı gülün nikâbın bâd erdi gül-istâna
Gösterdi rû-yı bahtı âyîne-i zemâne
Bâkî
âyîne-i zât: Kendi aynası.
Ver kalbe cilâ mühre-i mihriyle o mâhın
Mir’ât-ı dil-i pâkini âyîne-i zât et

Şeyhülislâm Yahyâ

âyîne-dân: Ayna mahfazası.
Ol mihr-i dil-efrûz ile can bir yere gelse
Ayîne ile âyînedân bir yere gelse

Yenişehirli Avnî

Bânû-yı halvet-serây fikrine şeb perde-dâr
Nev-arûs-ı hacle-i reyine subh âyîne-dân

Nef’î

âyîne-dâr: Berber, ayna tutan.
Ey harîm-i hâs-ı bezm-i rü’yet-ı Perverdigâr
Vech-ı Hakk’a zâtı hem âyîne hem âyîne-dâr
Nazîm (Yahyâ)
Zîb ü fer vermek için rûy-ı arûs-ı çemene
Yâsemen şâne, sabâ mâşıta, âb âyîne-dâr
Bâkî
âyîne-fâm: Ayna renkli.
Cilve-i hüsnünle her mûyum perî-hîz olmada
Aşk ile ser-tâ-kadem âyime-fâm ettin beni
Nedîm
âyîne-gûn: Ayna renkli.
Görülse sahîfe-ı Erteng çarh-ı âyîne-gûn
Gelir zuhûra hezârân nukûş-ı bûkalemûn
Yenişehirli Avni
Âyîne-sıfat: Ayna şeklinde, ayna gibi.
Ayîne-sıfat sîr olamazsın bu suverden
Etsen ne kadar âlem-i dünyâyı temâşâ
Tâlib (Bursalı Mehmet)
Âyîne-veş: Ayna gibi.
İnsân oldur ki âyîne-veş kalbi sâf ola
Sînende neyler âdem isen kîne-ipeleng
Bâkî
Sen hemân levh-i dili âyîne-veş sâf idegör
Bir gün anda sûret-i dîdâr kendin gösterir
Âsım (Çelebizâde Şeyhülislâm İsmail)
ayn: Ar. 1. Göz, çeşm. 2. Çeşme, su başı, pınar, kaynak. 3. Asıl, kendisi, nefsi, zâtı, benzeri. c. a’yân.
Bâğbân mey içeli bildi üzüm kıymetini
Meded öldüm! diyenin aynına sıkmaz koruğu

ayn-ı adâlet: Adaletin kendisi.
Zâlimleri kahr eylemedir ayn-ı adâlet
Şiddet günü bir lâzımedir arz-ı besâlet

Abdülhak Hâmit

ayn-ı ârif: Bilenin kendisi.
Ayn-ı ârifde vücûd-ı eşyâ
Görünür cümle be-nakş-i fi’l-mâ
Ârif-ı Kadîm (Hüseyin)
ayn-ı dil-ârâ: Gönül alan göz.
Ol şehin duhter-i vâlâ-güheri
Kıldı bu ayn-ı dil-ârâyı revân
Nedîm
ayn-ı eşyâ: Eşyanın kendisi.
Ayn-ı eşyâyız dü-âlem zâtımızdır
Gaybiyâ
Bu Vücûd-ı Mutlak’ın hem bahri hem emvâciyiz
gaybî
ayn-ı gerdûn: Feleğin kendisi.
Ayn-ı gerdûn görünür dîdeme her çeşm-i habâb
Habbeyi kubbe eder bezme gelince mey-i nâb
Yenişehirli Avni
ayn-ı hikmet: Hikmetin kendisi.
Kişinin burda kalmayınca işi
Ayn-ı hikmettir irtihâl edişi

Abdülhak Hâmit

ayn-ı ibret: İbret gözüyle.
Ayn-ı ibretle bakılsa dehre
Her nazarda alınır bir behre

Nâbî

ayn-ı inâyet: Yardımın kendisi.
Hâline ayn-ı inâyetle nigâh eyler isen
Göz açıp ede nazar nite ki ahber sünbül
Bâkî
ayn-ı istikâmet: Doğruluğun kendisi.
Hadengi menzile îsâle çünki âlettir
Kemânın eğriliği ayn-ı istikâmettir

Nâbî

ayn-ı kâinât: Kâinatın kendisi.
Sen benim menba’-ı hayâtımsın
Sen benim ayn-ı kâinâtımsın
Kemalzâde Ekrem
bey
ayn-ı kerem: Cömertliğin kendisi.
Erbâb-ı dile ayn-ı keremdir sitem-i aşk

Kâzım Paşa
(Koniçeli Musa)

ayn-ı mevcûdât: Bütün varlıkların gözleri.
Ayn-ı mevcûdâta eyler kudretullah ıyân
Bâdiyâ, âyîne-i ibret-nümâdır kâinât
Bâdî (Edirneli Ahmed)
ayn-ı mübhem: Bilinmeyenin kendisi.
Bu âlem-i aceb-efzâ acîb âlemdir
Ukûlün anda bedîhîsi ayn-ı mübhemdir

Ziyâ Paşa

ayn-ı müsemmâ: Adlanmışın kendisi.
Zıdd-ı kâmil sanuban ayn-ı müsemmâyı ayân
Zann-ı fâsidte idim mazhar-ı esmâda iken

Esrar Dede

ayn-ı nazar: Bakışın aynısı.
Gözlerim yaşı gibi dil-bere ey peyk-i nesîm
Ne için saldı beni ayn-ı nazardan sorasın

Ahmet Paşa

ayn-ı nigâr: Sevgilinin gözü.
Lûtf u gazab ki ayn-ı nigârın feni geçer
Ey dil sakın ogamze-i zâlim senigeçer

Hayâlî Bey

ayn-ı râhat: Rahatın kendisi.
Cihânın zahmeti erbâb-ı hırsa ayn-ı râhattır
Değil âsûde bâra girmeyince püştü hammâlın

Nâbî

ayn-ı rif’at: Yüceliğin kendisi.
Tenezzül ayn-ı rif’at olduğun seyr et ki sun’-ı Hak
Ser-i kâkülleri bâlâ-yı çeşm-i izzet etmiştir
Ahmet
Cevdet Paşa
ayn-ı serâb: Serâbın kendisi.
Hulûs-ı âlemi nakş-ı ber-âbdır derler
Vefâ zemânede ayn-ı serâbdır derler

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

ayn-ı şîve-gâh: Naz, işve yerinin kendisi
Gül hazâna muntazır, bülbül figâna münhasır
Çeşm-i ibrette gülistan ayn-ı şîve-gâhdır
Haşmet
ayn-ı uşşâk: Âşıkların gözü.
Ayn-ı uşşâka cihân hâne-i evbâşgelir
Encüm-i çarh-ı felek dâne-i haşhâş gelir
Yahyâ Bey
(Taşlıcalı)
ayne’l-yakîn: Yakînen, gözüyle görerek bilme.
Var ise mühr-i nübüvvet merdüm-i bînendedir
Ol teni pür-nûru lâyıktır desem ayne’l-yakîn
Nâdirî (Ganizâde)
Ben sana
Hak’sın dedim ilme’l-yakîn ayne’l-yakîn
Âdile
Sultan.
a’yân: 1. Ayn’ler, gözler, çeşmler. 2. Bir memleketin ileri gelenleri: a’yân-ı memleket
Senato üyesi. 4. Altınlar, akçeler. (Vaktiyle mülkiye kaymakamlarına verilmiş unvan.).
Müsteniddir birine afânın
Hakkını iste var ise canın

Nâbî

Gizli bir nûr idim subh-ı ezelde
Cilveler gösterip a’yâne güldüm
Doktor
Rıza Tevfik
Eyledin hükmüne sükkânı minkâd u mutî
Hâricî’nin edip a’yân usâtın tedmîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

a’yân-ı zemân: Zamanın ileri gelenleri.
A’yân-ı zemândan kerem umma onu sanma
Âsâr-ı atâ ola ya paşada ya beyde

Bağdatlı Rûhî

a’yân-şekil: Gözbebekleri şeklinde (vezir, kazasker, beylerbeyi gibi ileri gelenler)
Şeb ki meh geçdi felek tahtına sultân-şekil
Oldu her kevkeb-i rahşân ona a’yân-şekil

Hayâlî Bey

ayniyyet: Bir şeyin aslı gibi, tıpkısı olma.
ayniyyet-i aşk: Aşkın kendisi.
Dem olur âşıkı ma’şûk ile bir şekle koyar
Kaldırır perde-i gayretini ayniyyet-i aşk
Nuri
ayneyn: Ar. Her iki göz.
Medd-i ayneyn eylemek olmaz metâ’-ı dünyeye
Aynı dünyâdan yumup a’yâna ermişlerdeniz
Nuri
ayniyyet: bk. ayn.
ayş, îş, ıyş: Ar. Yiyip içip zevk u safâ
etme.
Gâhi meyden el çekip geh bendden zülfün çözüp lyşımız telh eyleyip geh rûzumuz şâm eyledik

Nâbî

Döşeyip sofra-i ayş u tarabı
Çekse
İncirli’de bintü’l-inebi

Yenişehirli Avnî

ayş-ı Ferhâd: Ferhad’ın eğlencesi.
Tatlı sözüne arûs-ı dehrin aldanma er ol
Ayş-ı Ferhâd’ı sakın helvâ-yı
Şîrîn etti telh
Sühâyî (Siruzlu)
ayş-ı mey-i hoş-güvâr: Hoş lezzetli şarabı içme.
Sâkî zemân-ı ayş-ı mey-i hoş-güvârdır
Bir kaçpiyâle nûş edelim nev-bahârdır
Bâkî
ayş ü dem eyle-: İçip içip keyfetmek.
Sen bî-haber hayâlin ile gûşelerde biz
Tâ subh olunca her gece ayş ü dem eyleriz
Nedîm
ayş ü işret: Yiyip içip eğlenme.
Eyyâm-ı zühd ü mevsim-i zerk u riyâ değil
Hengâm-ı ayş ü işret ü geşt ü güzârdır
Bâkî
ayş ü nûş: Yiyip içip eğlenme.
Ayş ü nûş eyle bugün anmagam-ı ferdâyı
Sana ısmarladılar mı bu yalan dünyâyı

İbni Kemâl

ayş ü safâ: Yiyip içip eğlenme.
Bu cihân kimine kasr-ı tarab ü ayş ü safâ
Kiminın mihnet ile başına zindân ancak
Bâkî
İy âşıkân-ıgam-zede ayş ü safâyı kon
Kûy-i belâda her biriniz bir mekân tutun
Bâkî
ayş ü tarab: Yiyip içip, söyleyip keyfetme.
Bir hâne ki vîrân ola ayş ü tarab olmaz
Adlî (Sultan II. Bayezid)
Menzil-i ayş ü tarab hurrem ü âbâd olsun
Tokalım zerk u riyâ deyrini vîrân edelim
Bâkî
ayyâr: Ar. Dolandırıcı, hîlebâz, yalancı kimse.
Sûreti zîbâ sanemler çoh demen büthânede
Var çok ammâ sana benzer büt-i ayyâr yok

Fuzûlî

Cevre el sundu diye kesme dedim zülfün ucun
Dedi ayb eyleme ger kesseler ayyârm elin

Cem Sultan

Zemânında anlamaz oldu nâmı düzdü ayyârın
Meğer yâd ede âşık gamze-i câdû-yı tannâzı
Cenap Şahabeddin
Zer gibi erbâb-ı câh olsaydı muhtâc-ı mihekk
Bilinirdi lâyık-ı ser-kâr kim, ayyâr kim
Esad
Muhlis Paşa
ayyâr-ı efsûn-ger: Büyü yapan hileci.
Bül-aceb ayyâr-ı efiûn-gersin ey kilk-ı Nedîm
Çok tabîat sarhoş eylersin bu dârûlarla sen
Nedîm
ayyâr-ı zemân: Zamanın düzenbazı.
Dehr içinde bir iki nâil-i devlet var ise
Kimi ayyâr-ı zemândır kimi tarrâr-ı felek
Yenişehirli Avni
ayyâş: Ar. Ayş’tan; eğlenceye, işrete düşkün, çok işret eden.
Sen de aklın var ise bir rneş’e tahsîl et yürü
Âlemin ta’n etme tiryâkisine ayyâşma
Seyyit
Vehbî
Her ayş ki mevkûf ola keyfiyyet-i hamra
Ayyâşına yuf hamrına hammânma hem yuf

Bağdatlı Rûhî

Kimi gam-nâk bu halkın kimi ayyâş nedir
Kiminin bâlişi atlas kiminin taş nedir

Bağdatlı Rûhî

Ayyûk: Ar. 1. Kehkeşan denilen yıldızın her zaman sağında ve
Süreyya yıldızının arkasında görülen parlak yıldızın ismidir (Alpha Avriga).
Çok yüksek olmasından dolayı dilimizde “sesi ayyuka çıkıyor” denilir. 2. Semanın en yüksek yeri.
Hep kevn ü mekân âşık yâ
Rab bu ne hâlettir
Ayyûka çıkar feryâd gûyâ ki kıyâmettir

Esrar Dede

Dün sayd-gehte gördüm o bî-rahmı hey meded
Ayyûka çıkmış idi sadâ-yı amân amân
nevres-i Kadîm
Âz: Far. Hırs, tamah.
Dize çîn-i neamı sofra-küşâ-yı himmet
İmtilâ-yı keremi diye şikem-perver-i âz
Nef’î
Erbâb-ı dili müttehem-i âz edemezsin
Ey çerh-i siyeh-kâse bize nâz edemezsin

Nâilî

Hırs u âzın var ise bâri biraz az olsun

Keçecizade İzzet Molla

azâ: Ar. Sabır, tahammül.
Uzzâ’ya tâbi olanın işi azâ-y-idi
Azm etse rezme heybet ile kasd edip gazâ

Hamdullah Hamdi

Demdir azâ-yı hûn-ı şehin-şâh-ı dehr ile
Ser-pençe-i kazâda kalem kan ağlasın
Yenişehirli Avni
Tutmuştu tarîk-ı ehl-i mâtem
Tecdîd-i azâ kılıp dem-â-dem

Fuzûlî

a’zâ’: Ar. l. Uzv’lar, bedenin parçaları.
2. Üyeler.
Felcin a’râzınınıgöstermeye başlar a’zâ
Böyle bir bünye için âkıbet elbette fni
Mehmet Âkif
A’zâsını hangi sevgi birleştirir
Âhir bu vücûdu hangi kîn etti şikest

Yahya Kemal

a’zâ-yı şerîf-i nebevi: Hz. Peygambere ait şerefli uzuvlar.
Cümle a’zâ-yı şerîf-i nebevî
Biri birinden idi tünd ü kavî

Hakanî

azâb: Ar. İşkence, eziyet, ukûbet.
Dûzaha girmez siteminden yanan
Kâbil-i cennet değil ehl-i azâb

Fuzûlî

Hadeng-i gamzelerin üzre dilde cân oynar
Bu lu’bu hançer-i tîz üzre cân-bâz edemez

Hamdullah Hamdi

Ümmî kalıp da câzibe-i dîne incizâb
Evlâ değil mi âlim olup çekmeden azâb

Abdülhak Hâmit

azâb-ı aşk: Aşk azabı.
Ne bîm-i dûzaha benzer, ne hevl-i câna firâk
Azâb-ı aşkı kim anlar, kiminle söyleşelim

Leskofçalı Galip

azâb-ı âteş: Ateş azabı.
Gâh şemşîr-i sitem gâhî azâb-ı âteş
Küşte-i kavm-i nasârâgibidir tenbâkû

Nâbî

azâb-ı cehennem: Cehennem azabı.
Nâ-dân ile mücâlesedir ehl-i dânişe
Dünyâda çâşnisi azâb-ı cehennemin

Nâbî

azâb-ı dûzah: Cehennem azabı.
Seni koyup büte eyler ibâdetin kâfir
Azâb-ı dûzaha ol vechden olur kâbil

Fuzûlî

azâb-ı gûr: Mezar azabı.
Cehd eyle azâb-ı gûr yığma
Sa’y eyle metâ’-ı mûryığma

Fuzûlî

azâb-ı imtinân: İyiliği başa kakma azabı.
Ey fakîrân!
Kış geçer, geçmez azâb-ı imtinân
Bir eteksiz kürk için takbîl-i dâmenden geçin

Muallim Naci

azâb-ı kabr: Kabir azabı.
Dünyâda çekilmeyen felâket olmaz
İnsân alışır azâb-ı kabr olsa dahi
Veled
Çelebi (İzbudak)
azâb-ı ma’nevi: Manevî azap.
Her günâha bin azâb-ı ma’nevî çekmekteyim
Dûzahı dünyâda gördüm kendi vicdânımla ben

Namık Kemâl

azâb-ı ömr-i kûteh: Kısa ömrün azabı.
Değmez bu azâb-ı ömr-i kûteh
Hem ömr biter hem âh u eyvâh

Abdülhak Hâmit

azâb-ı seyyâle: Su gibi akan azap.
Bu rükûdet, bu samt-ı cevf-i leyâl
Rûhu bir sekîne-i tereddütle
Habs eder bir azâb-ı seyyâle
Cenap Şahabeddin azâb-ı vicdân: Vicdan azabı.

Rab nedir ettiğim bu isyân
Hîç kalmadı mı azâb-ı vicdân

Abdülhak Hâmit

azâbe’n-nâr: Ateş azabı Bâğ-ı vasl üzre güzer kıl
Adn’e gir dîdârı gör
Vâdî-i hicrânı seyr eyle “azâbe, n-nâr”ıgör

Behiştî

azâb u elem: Azap ve elem.
Felek dedikleri ol nâ-bekâr-ı kec-revden
Nedir bu ehl-i dilin çektiği azâb u elem

Nef’î

âzâd: Far. 1. Kurtulmuş, kurtulan. 2. Kayıt altında olmayan, hür.
Kulluğundan etmesin âzâd Allah’ım beni
Avnî (Fatih Sultan
Mehmet II)
Ârifin gönlün
Hudâ gam-gîn eder şâd eylemez
Bende-i makbûlünü
Mevlâ’sı âzâr eylemez
NeVî
Timsâle gönül bağlama bunlar gibi sen de
Ol aşk-ı hakîkî ile kevneynden âzâd

Muallim Naci

Zindân-ı firâk içre koma âşık-ı zârı
Sultân-ı visâlin erişip eylesin âzâd
Nuri
Yıllardır başımda bir deli rüzgârdır esen
İster çektir bendene âzâd eyle istersen
şeref Yılmaz
Âzâde: 1. Kayd u bend altında olmayan, serbest, hür, bir işle uğraşmayan, başıboş. 2. ed. Tam bir anlam anlatan mısra, bağımsız mısralar. c. âzâde-gân
Biz âşık-ı âzâdeyiz ammâ esîr-i bâdeyiz
Âlüfteyiz dil-dâdeyiz bizden dirîğ etme kerem

Nef’î

Beni âzâde kılsapîrlik aşk-ı cevânîden
Yine hakk-ı velâ bu bende-i dîrîneden çıkmaz

Belîğ

Ben ölsem de müdhikât-ı dehre tasvîrim güler

Muallim Naci
(Naci’nin bir gülen resminin altına yazmış olduğu mısra.)
c.
âzâdegân.
Gül-şeninde âlemin ermez bu sırra hîç kes
Zâğlar âzâde, bülbüller giriftâr-ı kafes
Firâkî
âzâde-i der-kayd: Kayıtta hür.
Neyl-i matlab hâtır-ı âzâde-i der-kayd eder
Bestedir kârı kemendin gerden-i nahçîrde
Nedîm
âzâde-i derd ü keder: Keder ve dert hürü.
Yâ Rab beni âzâde-i derd ü keder etme
Her mûyumu cân ü dile bir nişter etme

Leskofçalı Galip

Âzâde-i dehr: Dünyanın hürü.
Giriftâr-ı gam-ı ışk olalı âzâde-i dehrem
Gam-ı ışka beni bundan beter yâ
Rabgiriftâr et

Fuzûlî

Âzâde-i ekdâr: Kederlerin hürü.
Bir tecellî-gâh-ı ezdâdı şuûndur kâinât
Künhüm vâkıf olan âzâde-i ekdâr olur
Abdülaziz
Mecdî Efendi
âzâde-i hayât: Hayatın hürü.
Sen bir gül isen bugün dikensiz
Âzâde-i hayâtsın mihensiz
Ben âlemi neyleyim çemen-zâr
Ben âleme neyleyim çemensiz

Abdülhak Hâmit

âzâde-i jeng-i zalâm: Karanlıkların kirli serbestliği.
Müjde halk-ı âleme envâr-ı feyz-i lâ-yezâl
Kıldı kevni ser-te-ser âzâde-i jeng-i zalâm

Üsküdarlı Hakkı Bey

âzâde-i lâ vü neam: Tam ve noksandan (evet ve hayır) arınmış.
Sun’-ı Hak âzâde-i lâ vü neamdır, hoşça bak, Gördüğün noksan senin çeşm-igalat-bînindedir
Âgâh
Osman Paşa
(Trabzonlu)
âzâde-i zerk u riyâ: Riya ve hile serbestliği.
Beridir çirk-i teşvîşât u çirk-i hod-nümâyîden
Melâmet ehlini âzâde-i zerk u riyâ buldumHersekli Ârif
Hikmet âzâde vü fârig: Serbest ve herşeyden el çekmiş.
Cihânda başıma sultân iken âzâd vü fârig
Beni zencîr-i aşkın boynu bağlı bir esîr etti
Bâkî
âzâde-gân: Âzâde’ler, serbest ve hür olanlar.
Bâd-ı hazân serve nesîm-i bahâr gelir
Âzede-gâna cevr-i felekten ne gam gelir
Âsım (Bursalı Seyyid
Mustafa. Çelebi)
âzâde-gân-ı kayd-ı emel: Emel kaydından kurtulmuş olanlar, ihtiras peşinden koşmayanlar.
Âzâde-gân-ı kayd-ı emel ser-firâz olur
Nâz eylesin cihâna o kim bî-niyâz olur

Koca Râgıp Paşa

Âzâde-dil: Gönlünde ukde olmayan, kayıtsız, âzâde-ser.
Görmedim âlemde ben bir âkıl-i âzâde-dil

âzâde-gi: Âzâdelik, hürlük, serbestlik.
Lezzet-i âzâde-gî bî-ârzûluklardadır
Çâşnî-i istirâhat nerm-hûluklardadır

Nâbî

âzâde-nihâd: Kayıtsız, kaygısız.
Benim ol rind-i belâ-dîde-i âzâde-nihâd
Kim eder kasdıma her kûşede bin fitne-i kemîn

Nef’î

âzâde-ser: Başında gâile olmayan, kayıtsız.
Yâ Rab ne eksilirdi deryâ-ıyı izzetinden
Peymâne-i vucûda zehr-âb dolmasaydı
Âzâde-ser olurdum âsîb-i derd ü gamdan
Ya dehre gelmeseydim, ya aklım olmasaydı

Ziyâ Paşa

Âzâde-serimgaile-i şevk u keselden
Mâ-dâme ki encâm-ı havâdisde fenâ var
abdülhak Hâmit
Âzâdî: Âzâdlık hâli.
Esîrin hâtmndan dûr olur mu şevk-i âzâdî
muallim Nâci
a’zam: bk. azamet.
azamet: Ar. 1. En büyük olma, büyüklük, ululuk. 2. Kibirlilik.
Dahi şehzâde-i vâlâ-kadre
Ya’nî evc-i azametle bedre

Nâbî

Bâ-husûs ekserîden dûn himmet
Büyüdükçe olup ehl-i azamet

Sünbulzâde Vehbi
Hak Teâlâ azamet âleminin pâdişehi
Lâ-mekândır olamaz devletinin taht-gehi
Şinâsî
Ebedî bir azamet, bir ahadiyyet meşhûd
Bî-cihettir nazarım mest-ı Hudâ-cûyânım
Abdülaziz
Mecdî Efendi
azîm, azîme: 1. Büyük, ulu. 2. Yüce, derecesi yüksek. 3. Önemli. c. uzemâ.
Bender-i çeşme olur azîm reh-i kırtâstan
Kârvân-ı nazm çıksa hıtta-i enfâstan

Nâbî

Müslümânlar kâfirim vallâhi billâhî azîm
Dîn ü îmân var ise ol gamze-i mest-ânede
Yenişehirli Avni
Bir tevbe-i mey etmeğe bin tevbe-i azîm
Bezm-i şerâbdan geçemem doğrusu
Nedîm

Yahya Kemal

azîm-i Sıfahân: Büyük Isfahan.
Hemen saâdet ile azîm-ı Sıfahân ol
Kurup memâlik-ı Şark’a otağ-ı igrâsı

Nâilî

azîmü’ş-şân: Şânı yüce.
Dehr durdukça dura zât-ı azîmü’ş-şânın
Kim budur kalb-i hazînimde eazz-i a’mâl
Şinasi
a’zam: Ar. Azîm’den; çok ulu, azîm, büyük olan.
Asl-ı küll mazhar-ı İsm-ı A’zam
Cümleden oldu merâtibte etemm

Nâbî

Kef-i ihsân lâkabı mazhar-ı İsm-ı Aüzam
Dest-berd-i gadabı hançer zü’l-batş-ı şedîd

Kâzım Paşa

Bâbı sensin cümle ilmin şehri şâh-ı Mustafâ
Kenz-i a’zam kapısın buldu cemâatMurtazâ

Ümmî Sinan

Dest-i kudret bizi mücellâ-yı a’zam eylemiş
Zâhir ü bâtında uymaz kimseye reftârımız

Gaybî
âzân: Ar. Üzn’ler, kulaklar, gûşlar. âzân-ı âlem: Âlemin kulakları.
Sıytım(sîtım) yayılmamış mıdır âzân-ı âleme
muallim Nâci
Âzâr: Far. Rûmî aylardan
Mart ayı.
Basît-i hâke bir garrâ bisât-ı nev salıp âzâr
Girihler bağladı bâd-ı sabâ âb-ı revân üzre
Bâkî
âzâr, âzâre: Far. 1. İncinme, kederlenme, sıkıntı. 2. inciten, kıran.
Yıkılmaz dil pey-der-pey çekerken câm-ı âzârı
Bu bezmin bâde-nûşu mest olur ammâ harâb olmaz
Şeyhülislâm Bahâyî (Mehmet)
Bed-nihâd, ehl-i dili âzâra lâzım mı sebeb
Bülbül-i şeydâya zahm urmakda var mı hâre haz

Şeyhülislâm Yahyâ

Elden gelen âzârda hîç eyleme taksîr
Eyyâm-ı gurûrun sana pâyende kalırsa

Nâbî

Böyle âteşle gelip âb gibi geçmekten
Kasdın âzâre mi tatyîb-i dil-i zâre midir
Nedîm
âzâr-ı dil: Gönül ve hatır kırılma.
Sâili âzâr ederler onu bilmezler mi kim
Her dil-i âzârın yine âzâr-ı dildir keyferi
Nazîm (Yahyâ)
Âzâr-ı dostân: Dostların rahatsız etmesi.
Lâyık değil vedâ’ ile âzâr-ı dostân
Mânend-i nâme gizli sefer meşrebimcedir
Âgâh (Mehmet. Efendi)
âzâr-ı hâr: Dikenin incitmesi.
Demdir ki berg-i nâzük-i gül i’tizâr ede
Yeksâle hecr ü renciş âzâr-ı hârdan
Rızâyî
âzâr-ı hezâr: Bin sıkıntı.
Âzâr-ı hezâr etse de, vazgeçse de benden
Geçmez yine şeydâ gönül, o gonca dehenden
Hacı
Ârif Bey
Âzâr-dîde: İncitilmiş, incitilen, tekdîr olunmuş, olunan.
Tıfl-i âzâr-dîde ağlarkengüler

dil-âzâr: Gönül kırıcı.
Çok görmüşüz zevâlinigaddâr olanların
Hengâm-ı fırsatta dil-âzâr olanlarm

Nâbî

Azâzîl: Ar. Şeytanın melekken, isyan etmeden önceki ismi.
Âdem topraktan idi
Azâzil oddan idi
İşittik
Azâzil’iÂdem’e baktıgüldü

Yunus Emre

Ey Hak’tan ırak olan
Azâzîl
Ger dîv değilsen âdemi bil
Nesimî
Eyleyen mel’ûn
Azâzîl’i gurûr u ucb iken
Etme ey hâce tekebbür olma tâ tarda sezâ

Âdile Sultan

azb: Ar. Tatlı, şirin, hoş-güvâr.
Olur mu me’haz azb olsa da azâb lezîz

Şeyh Galip

Hadeng-i gamzelerin nîşi bana nûş oldu
Zülâl-i azb içerim vâdî-i azâbmdan

Hamdullah Hamdi

Muhîtin vasfıdır azb ü ücâc-ı lezzet-i enhâr
Müsemmâ vâhid ammâ muhtelif evsâf ü emâ

Nâbî

azbü’l-beyân: Açıklama güzelliği.
Aceb şâir-i pâk-i azbü’l-beyân
Sühan-dân-ı sikr-âferîn-i zemân

Keçecizade İzzet Molla

azb-ı Furât: Fırat suyunun tatlılığı.
Erişse katre-i şûru sirişkimin
Nîl’e
O demde azb-ı Furât iken ola milh-i ücâc
Lamiî Çelebi
azb-ı lisân: Dilin hoşluğu, tatlı dil.
Vicdânını tatbîk edegör azb-i lisâna

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

azdâd, ezdâd: Ar. Zıd’lar, karşı ve aykırı olan nesneler veya kelimeler bk. ezdâd.
Lisân-ı emrine tâbi teânuk-ı husemâ
Nigâh-ı hükmüne nâzır tevâfuk-ı azdâd

Nâbî

Kurup bir bârgâh-ı sun’, lûtf u kahrından memzûc
Verip azdâda âmîziş komuş nâmın onun dünyâ

Nâbî

Eyleyip gâhî mürâât-ı nazîr
Gâhî azdâdla kıldım ta’bîr

Sünbulzâde Vehbi

âzer: Çil) Far. 1. Ateş, nâr, âder. 2. Hz. İbrahim’in put yapıp satmakla geçinen babasının adı.
Ger dokunsa nefes-i lûtf u dem-i ihsânın
Gidere dûd-ı kebûdı vere âzer sünbül
Bâkî
Kâbe bünyâd-ı Halîl-ı Âzerest
Gönül nazar-gâh-ı Celîl-i ekberest

âzerm: Far. Utanma, hayâ.
Ref oldu iki taraftan âzerm
Hengâme-i rezmi ettilergerm

Fuzûlî

âzerm-i behişt-i câvidân: Ebedî cennet hayâsı.
Tâk divârıyla reşk kubbe-i fîrûze-renk
Nakş-ı zer-kânyla âzerm-i behişt-i câvidân

Üsküdarlı Hakkı Bey

azgâs: Ar. Karma karışık söylentiler, rüyalar. azgâs-ı ahlâm: Düş azma rüyalar.
Kalan taht-ı nüfûzunda bu gün azgâs-ı ahlâmın
Olur mağlûbu yarın bir takım evhâm ü âlâmın
abdülhak Hâmit
azher: Ar. Çok açık, âşikâr ve zâhir olan.
Sür’at-i seyrinden azherdir ki rahş-ı himmetim
Hem-inân-ı sâbıkûn olmak temennâsındadır
Muallim Nâci
azîm, azîme: (, ®c aö.
®c) bk. azamet.
âzim, âzime: bk. azm.
azîmet: Ar. 1. Gitme, bir yere gitme.
azîmet-i râh: yola çıkış. 2. Efsun, büyü.
Yâni olup diyâr-ı Halebden keşîde-pâ
Tahrîk edince
Rûm’a rikâb-ı azîmeti

Nâbî

Eylesem her ne zemân fikre azîmet erişir
Gûşuma zemzeme-i zeng berîd-i ilhâm

Nef’î

Bir başka çâre kalmadı tahlîs-i cân için
Terk-i diyâra eyledim âhir azîmeti

Ziyâ Paşa

azîmet-i râh: Yola çıkış.
Fi’l-hâl kılıp azîmet-i râh
Mecnûn-i hazîmi etti âgâh

Fuzûlî

âzîne: Far. Cum’a günü.
şeb-i âzîne: Cum’a gecesi. 2. bayram günü.
Âkıle lâyık mı ferdâyı ferâmûş eylemek
Fikr-i şenbih tıflın eylerken tebâh âzînesin

Sünbulzâde Vehbi

Levh ü lu’b erbâbı da yek-dil değil bildim görüp
Rind ü tıflın ihtilâf-ı meşrebin âzineden
Şenf
Hırka-i nâmûsugark-âb-ı harâbât eyleyen
Fikr eder mi zâhid-i huşkun şeb-i âzînesin

Esrar Dede

Muhassardır fikri dâmâdın şeb-i âzîneye

azız, azîze: Ar. 1. İzzet sahibi, izzet ile vasıflı, saygıdeğer. 2. Sevgili. c. azîzân.
Hevâ-yı nefsden ser-mâye-i izzetdir istiğnâ
Azîz olmazdı
Yûsuf çekmese dâmen
Züleyhâ’dan

Koca Râgıp Paşa

Hakkı bâtıldan etmedik temyîz
Hezeyânlarla geçti ömr-i azîz
Şâkir
Ahmet Paşa
(Trabzonlu)
Hoş dut cihânda cân-ı azîzi, konaktır
Çün bu kafeste bâkî değil lâ-cerem uçar
Nesîmî
azîz-i âlem: Âlemin azizi.
İhânetimde nedir bilmezem murâdın kim
Azîz-i âlem iken hâr u hâk-sâr ettirn

Fuzûlî

azîz-i Mısr: Mısır azîzi.
Azîz-ı Mısr-ı vuslat sûziş-i firkat nedir bilmez
Onu tenhâ-nişîn-i külbe-i ahzân olandan sor
Nazîf (Şeyh Hasan. Dede)
azîze: “Azîz” kelimesinin müennesi, kadınlar için olanı.
İstiyorsun ki bî-haber kalalım
Bî-karâr-i kalb ü sevdâdan
Ey azîzim severken aynlakm
Cenap Şehabeddin
azîzân: Aziz’in f. cemi. değerli kimseler.
Yârân-ı azîzân beni yâd eyleyiniz
Zîrâ ki dönülmez seferimdir bu benim

Yahya Kemal

Ey azîzân işte başlarız söze
Bir vasiyyet kılavuz illâ size
Süleyman
Çelebi
azîz-rek: Daha aziz (Türkçe -rek eki ile)
Cândan azîz-rek severem ben seni inan
Dâî sözünde
Tanrı tanık kim hatâ değil
ahmed-i Dâî
azl: Ar. 1. Birini işten çıkarmak.
azl-i memûr: memur çıkarılması. 2. Birleşmede meniyi dışarı akıtma.
Kılmazam kâr ü bâr-ı âleme meyl
Çekmezem azl ü nasb için kavgâ

Fuzûlî

Gerçi kim kişver-i vîrâne-i kalbimde benim
Azl ü nasb eylemez icrâ-yı rüsûm-ı ahkâm

Nâbî

Azli nasbından muanvendir ricâl-i devletin
Kıymet-i gevher nigîninden dahi efzûndur
hanîf (İbrahim)
azlem: Ar. Zulm’den; 1. Çok zâlim olan. 2. Çok karanlık olan.
Biri birinden ehass u müzevvir ü azlem

Nef’î

azm: Ar. Bir iş işlemeye kalpten yönelmek, gerçekten niyet edip o işi yapmaya karar vermek.
Azm eyleyende bâğa dün ol nahl-i pür-gurûr
Ezhâr-ıgül-istâne verip tâze bir sürûr

Fuzûlî

Şevk ile azm edip bedestâne
Tâlib oldum metâ-ı cânâne
Vâhid
Dünyâları bir ferd evet oynattı yerinden
Sarsıldı, demirler evet azmin demirinden

Midhat Cemal Kuntay

azm-i diyâr-ı iftirâk: Ayrılık diyarına yönelme.
Ettiğim günden beri azm-i diyâr-ı iftirâk
Dîde-i hûn yârim olmuş çeşme-i zâr-ı iftirâk
M.
Esad Erbilî
azm-i gül-istân: Gül bahçesine yönelme.
Nev-bahâr oldu gelin azm-i gül-istân edelim
Açalımgonca-i kalbi gül-i hamdân edelim
Bâkî
azm-i gül-zâr: Gül bahçesine gitme.
Olperî-peyker letâfet-kânı şâh-ı kâmrân
Azm-i gül-zâr eyledi vakt-i seherde nâgehân
Nuri
azm-i kavi: Güçlü niyet.
İzzetim şem’-i münevver tâli’im azm-i kavî
Devletim hükm-i revân ayşım evi ma’mûr idi

Fuzûlî

azm-i kenâr: Kenarda yürüme.
Gözü âhûlar ile azm-i kenâr eyleyelim
Biz de beğler gibi bir sayd-ı şikâr eyleyelim
Âh azm-i künc: Bir köşeye çekilme.
Gör
Fuzûlî aşk tuğyânın âdem mülkün gözet
Azm-i künc et kim hevânın i’tidâli kalmadı

Fuzûlî

azm-i pür-nasr: Yardım dolu yöneliş.
Azm-ipür-nasrı ile ma’reke-ı Bedr ü Huneyn
Geh mecârî-i huyûl ügehî mecrâ-yı süyûl
Rızâyî
azm-i râh: Yola çıkma.
Aldı onu azm-i râh kıldı
Azm-i harem-ı İlâh kıldı

Fuzûlî

Azm-i râh eyleyenin gerçi olur âdettir
Böreği baklavâsı belki şeker helvâsı
Cinânî
azm-i reh-i âşık: ân: Âşıklar yoluna girme.
Bakılsa azm-i reh-i âşıkân kolay sanılır
O deşt-i vâdî-i hayrette çok bilen çok yanılır
Râsih (Enderûnî Balıkesirli Ahmet)
azm-i reh-i cennet: Cennet yolunu tutma.
Azm-i reh-i cennet etti ol hûr
Firdevs mekânım etti ma’mûr

Fuzûlî

azm-i rezm: Savaşa niyetlenme.
Azm-i rezm eyledik erbâb-ı gazâyız şimdi
Rezmi der-pîş edelim bezm-i müheyyâ yerine
Benlekçi
İzzet Bey
azm-i sebze-zâr: Yeşil yerlere gitme.
Gel ey perî ki bugün azm-i sebze-zâr edelim
Şarâb-ı köhne ile îş-i nev-bahâr edelim
Hamdullah Hamdî
azm-i sefer: Sefere çıkma.
Azm-i sefer ettin dil-i nâ-ça’n unutma
Gittin güzel ammâ bu dil-figar unutma

Esrar Dede

azm-i şitâb: Acele edişteki niyet.
Bezme bir dahi dönüp gelmek değildi niyyetin
Gittiğin vakt anladım azm-i şitâbından senin
nedîm
azm-i vegâ: Savaşa yönelme.
Tâ-be-key azm-i vegâ fasl-ı bahâr erdikçe
Etsin ashâb-ı safâ semt-igül-istân hırâm

Nâbî

âzim, âzime: 1. Azm edici, niyet eden, karar veren. 2. Azîmet eden, bir yere giden.
Yazmaya âzim oldu: Yazmaya başladı.
Etrafa âzim oldu: Etrafa doğru yola çıktı, hareket etti.
Oldum bu merâma çünkü âzim
Fırsat demin igtinâm lâzım
Recaizade Ekrem
âzim-i sûy-ı kerâmet: Keramet yönüne
gidiş.
Tarfetü’l-aynde mescid-ı Aksâ’yı bulan
Âzim-i sûy-ı kerâmât aleyhissalavât
Âdile Sultan

-âzmâ, -âzmây: Far. “Tecrübeli, denenmiş” anlamlarında birleşik kelimeler yapar. hüsn-âzmâ: Güzelliği denenmiş. metbû-ı hüsn-âzmâ-yi hakîm
Arar bendegânında kalb-i selîm
Muallim Nâci
söz-âzmâ: Söz söylemekte usta.
Ne bağın virdisin, bûy-âşinâ-yı ülfetin kimdir
Ne bezmin şemsisin söz-âzmâ-yı sohbetin kimdir
Fasîh (Ahmet Dede)
âzmâyiş: Far. Tecrübe, deneyiş, deneme.
Ne var bir kerre de et imtihân lûtf-ı visâlinle
Dilimde âzmâyiş etmedik kangı cefâ kaldı

Nâbî

Gâh teklîs gehî istiktâr
Azmâyiş ile geçer leyl ü nehâr

Nâbî

Zannetme ki âzmâyiş etmiş
Ehl-i hünere nümâyiş etmiş

Ziyâ Paşa

Âzmâyiş-kede-i pûte-i peyk-i fikr: Düşünce merkezinin potasındaki tecrübe evi.
Azmâyiş-kede-i pûte-i peyk-i fikrim
Gâyet fâsıla-i hadd cihetten bîrûn
Münîf
âzmûde: Far. 1. Tecrübe etmiş olan. 2. Sınanmış, tecrübe edilmiş.
Kim i’tibâr eder bu şifâ-hânede bize
Ma’cûn-ı nev-sirişte-i nâ-âzmûdeyiz

Nâbî

âzmûn: Far. Tecrübe, sınama, deneme.
Ser-hadd-i matlûba pür-mihnet tarîk-ı imtihân
Menzil-i maksûda pür-âsîb râh-ı âzmûn

Fuzûlî

Azrâ’il: Ar. Ruhları almaya memur büyük meleklerden biri.
Melekü’l
Mevt.
Ye’s ile ol rütbe oldum ki memâtın mâili
Görsem âgûşa alırdım şevk ile Azrâ’il’i

Tâhirü’l Mevlevî

Ölüm haberi gelmeden ecel yakamız almadan
Azrâ’il hamle kılmadan gel dosta gidelim gönül

Yunus Emre

âzürde: Far. Kırılmış, incinmiş.
Râzıyım fâkadan ammâ beni âzürde eden
Sehv ile eylediğim cürm ü hatânıngamıdır

Nef’î

Yâre niyazı vâsıta-i vahşet etmişiz
Azürde etmişiz o mehi gaflet etmişiz

Nâbî

Halâs olmaz kişi ebnâ-yı cinsin vaz’-ı derdinden
Gehî sûhândan, geh tîşeden âzürdedir âhen

âzürde-i çûn ü çirâ: Niçin, nasıldan incinmiş.
Belâ-yı akl ile âzürde-i çûn ü çirâ olmaz
Cünûn erbâbını âlemde bî-havf u recâ buldumHersekli Ârif
Hikmet âzürde-i dâ’-i halecân: Yürek çarpıntısı hastalığına üzülmüş.
Lûtfunla, itâbınla bulur illeti şiddet
Kalbim âzürde-i dâ’-i halecândır
Cenap
Şahabed-
din
âzürde-i meşakkat ü renc: Sıkıntı ve eziyetten incinmiş.
Ne mümkün olmamak âzürde-i meşakkat ü renc
Meğer ki olmayasın sâkin-i sarây-ı sipenc

Bağdatlı Rûhî

derûn-âzürde: Gönlü incitilmiş.
Derûn-âzürdedir ebnâ-yı âlem öyle kim sorma
Şikâyettir cevâbı her kime dersen nedir hâlin

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

azv: Ar. İftira, birinin üstüne atma, ona yakıştırma. c. azviyyât.
Hükûmet eylediği yoktu ki onun re’sen
Olan fenâlığı azv eylemektesin ona sen

Abdülhak Hâmit

azze ve celle: (çlx 3 op±)
“Aziz ve şanı büyük olsun” anlamına gelen tabir. Allah’ın isimlerinden sonar hürmet maksadıyla söylenir.
Dem-be-dem sıdk u safâyıla duâ eyleyelim
Tâ kabûl ede onu hazret-ı Hak azze ve celle

Nef’î

Kâ’inâtı yaratan
Hazret-ı Hak azze ve cell
Kim onun vahdetidir mebde-ı Feyyâz-ı ezel
Şinâsî
Bizde var havf-ı Hudâ azze ve celle
Korkutur mu bizi âlemde ecel

B
bâ: Ar. 1. Yakınlaştırma edatı. Türkçe’de ile ve -la, -le yerine geçer: bâ-tahrîrât: mektup ile.
bâ-sened: senetle.
bâ-husûs: husûsiyle, hele. 2. Bazen sahiplik ifade eder: cemâl-i bâ-kemâl: kemalli, kemal sâhibi.
bâ-haber: haberdâr, haberli, vukûf sâhibi.
bâ-haber: Haberli, haberdar. c. bâ-haber-ân.
Pür hevâdır ney gibi ışkınla tâb-ı pür-heves
Derd-i dilden bâ-haber âlemde yok bir hem-nefes
Bâkî
bâ-haber-ân: Haberli olan kimseler.
Ey tâib-i tahkîk eğer var ise derkin
Gûş et bu sözü kim haber-i bâ-haberândır
bağdatlı Rûhî
bâ-hemm: Kederli.
Pâ-mâl olurdu gerd-i kesâda dükânları
Yek-kârda cemâl ü nazar bâ-hemm olmasa

Nâbî

bâ-husûs: Husûsiyle, bilhassa.
Bâ-husûs ettim arûs-ı medhini tezyîn için
Birbirinden gevher-i mazmûn-ı hâsı intihâb

Nef’î

bâ-kemâl: Tam bir olgunlukla.
Ne denlü âlem-ârâ ise hûrşîd-i ziyâ-güster
Letâfette cemâl-i bâ-kemâli ondan ahsendir
bağdatlı Rûhî
bâ-safâ: Temizlik sâhibi.
Yârân-ı bâ-safâ ile işrette mi yine
Bu bendesin anar mı
Ali Han ne demdedir

Bağdatlı Rûhî

bâ-şitâb-ı ömr: Ömür koşturmasında.
Güzâr-ı bâ-şitâb-ı ömrü işrâba gelir dâim
Leb-i cûda sımâh-ı câna cûş-ı âbtan feryâd

Koca Râgıp Paşa

bâ-temkîn: Tedbirle.
Aftâb-ı mey edince maşrık-ı humdan zuhûr
Akl-ı bâ-temkîn olurşîr-i vakâr-efzâ-yı berf

Benlekçi İzzet Bey

bâb, bâbâ: Far. 1. Baba, ata. 2. Önder, şeyh.
Çocuk sahibi olan erkek, baba.
Türkçe’de dede, cet anlamına da gelir.
İrzâ’ edeler bâbâlarmı
Böyle edeler duâlarını

Şeyh Galip

bâbâ-yı zemâne: Zamanın önderi.
Baştan başa dünyâyı dolaşsan bulamazsın
Bir ârif-i hoş-sohbet ü bâbâ-yı zemâne

Nef’î

bâbâ-yı sühan: Söz babası.
Şi’ri bâzîçe-i tıfl-âne eden eşhâsın
Kimisi söz ebesidir kimi bâbâ-yı sühan
sünbulzade Vehbi
bâb: Ar. 1. Kapı. bâb-ı saâdet: saadet kapısı, sultanın sarayı; İstanbul. 2. Fasıl, bölüm, bend, madde. 3. Resmî
daireler: bâb-ı seraskerî, bâbı fetvâ, bâb-ı hükûmet. 4. Husus, keyfiyet.
Bu bâbda ne söylenirse uygundur. 5. Hayır, uğur, yümn.
bâb tutmak: uygun, uğurlu bulmak.
Ger şerh edersem âyet-i hüsnün kitâbını
Her bâb içinde faslına yüz bin fusûl ola
Nesimî
Fenn-i aşka başladım dikkatle gördüm nice bâb
Metni derd ü faslı hicrân ile dolmuş bir kitâb
Nişani (Karamanlı Nişancı
Mehmet Paşa)
Der-i muârazayı açma fasl-ı sohbette
Gıcırtı etme ayıptır sarîr-i bâbgibi

Sâbit

bâb-ı âlî: (yüksek kapı)
Osmanlı İmparatorluğu zamanında
İstanbul’daki devlet dairelerinin bulunduğu bina.
Bulundum ben dahi dârü’ş-şifâ-yı
Bâb-ı âlîde
Felâtûnî beğenmez anda çok dîvâneler gördüm

Ziya Paşa

bâb-ı aşk: Aşk kapısı.
Es-salâ dest-i irâdetle açıldı bâb-ı aşk
Eylesin cân sohbetin cânânıla erbâb-ı aşk

Şeyhülislâm Yahyâ

bâb-ı atâ: İhsan kapısı Ey kottanma bâb-ı atâsı meftûh
Fermânına ser-beste cemâd u zî-rûh
Nahîfî
bâb-ı bahs: Bahis kapısı.
Esrâr-ı ehl-i sadra dahı vâkıf olmadı
Akl-ı beşer ki mevkifidir bâb-ı bahs

Hamdullah Hamdi

bâb-ı belâgat: Güzel söz söyleme kapısı.
Dîvân-ı Hâletî yaraşır medh olunsa kim
Miftâh olup açar bize bâb-ı belâgati
Hâletî (Azmizâde)
bâb-ı cennet: Cennet kapısı.
Gönül yap zâhidâ beyt-ı Hudâdır, tâat istersen
Muhakkaktır ki bâb-ı cenneti hâtır-şiken açmaz
Sâhib (Şeyhülislâm Pîrîzâde Osman)
bâb-ı dâd: Adalet kapısı.
Kaldı keçkûl be-kef sâil-ı Bağdâd-sıfat
Bâb-ı dâdında ilâhî okuyup
Bermekiyân
Şinasî bâb-ı der-geh-i kadr: Yücelik evinin kapısı.
Ey ki bâm-ı kubbe-i kasrında bir
Hindû
Zühal
Ve’y ki bâb-ı der-geh-i kadrinde bir çâker güneş
Lamiî Çelebi
bâb-ı erbâb-ı kerem: Kerem sahiplerinin kapısı.
Zîb-i gûş etmeye âvâz-ı cûsun
Bâb-ı erbâb-ı kerem halka-veş açmışgûşun

Nâbî

bâb-ı fazl: Fazilet kapısı.
Kâl ile cümle kalbi pâk etti kâli onun
Feth etti bâb-ı fazlı fasl-ı hitâb-ı Ahmed

Hamdullah Hamdi

bâb-ı gaflet: Gaflet kapısı.
Nedir bu bâb-ı tegâfül nigâh-ı mestinde
Zuhûra gelmedi âsâr-ı intibâh henüz

Kâzım Paşa

bâb-ı gâr: Mağara kapısı.
Geh kılar
İblîs’i
Me’vâ’dan sürüp kelb-i hakîr
Gâh bâb-ıgârda
Iltmîr’e
Me’vâgösterir
Aşkî
bâb-ı güşâde: Açık kapı; ferahlık kapısı.
Nâbî sezâ-yı ser-zeniş ebvâb-ı bestedir
Yok ihtiyâc dakkına bâb-ıgüşâdenin

Nâbî

bâb-ı hâcet: Dua kapısı.
Pâyân ver elverir bu inâd ü lecâcete
Celb eyledim, unutma, seni bâb-ı hâcete

Abdülhak Hâmit

bâb-ı hakîat: Hakikat kapısı.
Pîr aşkın eyledim bâb-ı hakîkatten suâl
Dedi: Ne sâil bilir ol sırrı ne kâil bilir
Nev’î
bâb-ı hâlî: Boş kapı.
Bulundum ben dahi dârü’ş-şifâ-yı bâb-ı hâlîde
Felâtûni beğenmez anda çok dîvâneler gördüm

bâb-ı hayrât: Hayırlı işlerini kapısı.
Rû-yi nâsa bâb-ı hayrât olmada gittikçe sedd
Kalb-i ehl-i hâlden mihr-ı Hudâ eksilmede

Bağdatlı Rûhî

bâb-ı hazîre-i firdevs: Cennet haziresinin kapısı.
Mesâbe-i dürrî bâb-ı hazîre-i firdevs
Nümûne-i haremi sahn-ı gül-istân-ı İrem

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

bâb-ı hükümet: Hükümet kapısı.
Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selâmetten
Çekildik izzet ü ikbâl ile bâb-ı hükûmetten

Namık Kemâl

bâb-ı iltifat: İltifat kapısı.
Mesdûdtur kudûmumuza bâb-ı iltifât
Biz şimdi bezm-i yârde menfûrlardanız

Nâbî

bâb-ı inâyet: Lütuf kapısı. Allah muammer ede seni hem vezîrini
Kim açtı rûy-ı cânıma bâb-ı inâyeti

Nâbî

Çalışır ehl-i hüner etmeğe te’yîd-i kemâl
Ne kadar olsa dahi bâb-ı inâyet mesdûdHersekli Ârif
Hikmet bâb-ı lutf: Lütuf kapısı.
Necîbi derd-mend kem-ter kuludur bâb-ı lutfunda
Kerem kılmak kadîmi ona lutf-ı hûyudur ancak
Necîb (Sultan III. Ahmet)
bâb-ı mahabbet: Sevgi kapısı.
Yahyâ harem-i aşka girerse nejtla bî-bâk
Meftûhtur erbâb-ı dile bâb-ı mahabbet

Şeyhülislâm Yahyâ

bâb-ı nâz: Naz kapısı.
Ey mushaf-ı cemâl cemâlin kitâbının
Her faslı fasl-ı şîve vü her bâbı bâb-ı nâz
Nizâmî
bâb-ı rahmet: Rahmet kapısı.
Mu’allâ der-gehin dârü, l-emâmdır bâb-ı rahmettir
O bâbın bendegânının nevâsı artar eksilmez

Âdile Sultan

bâb-ı saâdet: Saadet kapısı.
Sâkin-i hâk-i der-i mey-hâneyiz şâm ü seher
İrtifâ-yı kadr için bâb-ı saâdet bekleriz

Fuzûlî

bâb-ı sabâ: Sabah rüzgârının girdiği kapı.
Zülfünü bâb-ı sabâ senin çözeli ey habîb
Itr ile âlem dimâğını muattar kıldı tîb
Ulvî
bâb-ı sefer: Sefer kapısı.
Görüldü mü açılaldan berü bu bâb-ı sefer
Bu gûne hedm-i kılâ ü hezîmet-i tabur

Nâbî

bâb-ı şerh-i mütûn: Metinler şerhinin kapısı.
Nice kasîde ki her beyti bir kitâb-ı metîn
Nice kitâb ki her fasl u bâb-ı şerh-i mütûn

Nef’î

bâb-ı tegâfül: Gaflet kapısı.
Nedir bu bâb-ı tegâfül nigâh-ı mestinde
Zuhûra gelmedi âsâr-ı intibâh henüz

Kâzım Paşa

bâb-ı temennâ: Temenna kapısı.
Açılır bâb-ı temennâ gibi esrâr-ı kazâ
Kufl-i takdîre
Hudâ re’yini kılsaydı medenk

Kâzım Paşa

bâb-ı teslîm: Selâmet kapısı.
Girenler nakd-i cân ederler bâb-ı teslîme
Erenler bezmine bir başka türlü armağan olmaz

Nâbî

bâb-ı vefâ: Vefa kapısı.
Hûblar eylediler şîve kitâbın ezber
Fenn-i hüsn içre velî bâb-ı vefâ muğlaktır
Nev’î
bâb-ı vüzerâ: Vezirlek kapısı.
Benzer mi onun der-gehi bâb-ı vüzerâya
Bir bir çekilir hân u simâtı fukarâya

Manastırlı
Nâilî

Bâbil: Ar. Irak’taki
Bağdat’ın aşağı tarafına düşen bir eski çağ şehri.
Büyücülükle uğraştıklarından dolayı edebiyatımıza “çeh-ı Bâbil” (Babil kuyusu) olarak girmiştir.
Dünyanın yedi acayip hârikaları arasında geçen “asma bahçeleri” yüzünden çok kullanılır.
Burc-ı hâverden ivazdır zülfün ey kâfir-nijâd
Çâh-ı Bâbil’den beterdir çeşmin ey câdû-firîb
Nizâmî
Üftâde-i ka’r-ı çâh-ı Bâbil olsam
Minnet-keş-i rîsmân-ı nâ-dân olmam
Bülendî (Çelebi)
fitne kim onu
Hârut uyardı
Bâbil’de
Siyâh gözlerinin hâb-ı âremîdesidir
Nedîm
bâc: Far. 1. Harç, vergi. 2. Gümrük vergisi.
Farsçası “bâj” dır.
Ne memâlikte olur hîç ihtimâl-i ihtikâr
Ne adüvv bâc u harâcı vermeğe eyler inâd

Nef’î

Başına giydi “le-ömrüke” tâcın
Aldı ma’mûre-i ilmin bâcın

Hakanî

bâc-ı sipâh: Asker vergisi.
Bâc-ı sipâhdan iki yüz akçe almağa
Dîvân-ı hüsne çıktı verip arzuhâl hat

Sâbit

bâc u harâc: Haraç ve vergi.
Ne memâlikte olur hîç ihtimâl-i ihtikâr
Ne adüvv bâc u harâcı vermeğe eyler inâd

Nef’î

bâc-gâh: Vergi alınan yer.
Çarha fer ü tâb salsın râyet-i meh-peykerin
Mihr ü mehten bâc-gâh olsun nigînin hançerin
nedîm-bâd, bâdâ: dil lil) Far. “olsun, olayıdı” anlamında birleşik kelimeler yapar.
Dediler cümle-i âfâk-ı mübârek bâdâ Allahü’l-hamd
Hudâ eyledi itmâm-ı neam

Nâbî

Bu âlem bir kitâb-ı hikmet-endûz-ı hakâyıktır
Meâlin her kim istihrâc ederse âferîn bâdâ

Nâbî

âferîn-bâd: Âferin olsun.
Yekser dediler sad âferîn-bâd

Nâbî

müjde-bâd: Müjde olsun.
Müjde-bâd aldı
Arîş’i seyfle cenk-âverân
Azm-i cenk ettikçe hâlâ geçti pîşîni pesîn

Sürûrî

İki târîhimle tebşîr eyleyeyim nâsı her ân
Müjde-bâd aldı
Arîş’i seyfle cenk-âverân

Sürûrî

bâd: Far. Hava, rüzgâr, yel. 2. müz. Özel bir sesin ismi. 3. mec. Söz, kelâm. 4. Rüzgâr gibi şiddetli, süratli bir nesneye ıtlâk olunur. 5. Medh ü senâ; âh u vâh. 6. Hüsrev
Pervîz’in hazinelerinden ikincisinin ismine (genc-i bâd-âver) denir.
7. Kibir, gurur, 8. At.
9. “bâde” sözünün hafifletilmiş! olarak şarap anlamına gelir.
10. “bâd-nümâ”: rüzgârın hangi cihetten estiğini gösteren alet.
Bize ey bâd bâdî-i perîşânî olursan da
Dokun gâhî o zülf-i târ-mâra gerçi bâd-â-bâd
Sünbülzâde
Vehbi
Bir pîr gelip nâ-gâh pend etti ale’l-âde
Al destine bir bâde derd ü gamı ver bâde

Şeyh Galip

Bînî-gonce eder bağda izhâr-ı ruâf
Bâd kim bûy-ı hat-ı gâliye-fâmın getirir
Rızâyî
bâd-ı âh: Ah rüzgârı.
Bâd-ı âhımla gül-istân-ı felâket hurrem
Eşk-i çeşmimle çemen-zâr-ı belâ sebz ü nadîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

bâd-ı aşk: Aşk rüzgârı.
Bahr-i firkatte nice fırtınalar çektim ben
Bâd-ı aşkın alaband eyledi sabrım gemisin
Âgehî
bâd-ı bahâr: Bahar rüzgârı.
Gül-şen-i ma’nîye feyz-i nefesim bâd-ı bahâr
Çemenistân-ı hayâle kalemim ebr-i matîr

Nef’î

bâd-ı behişt: Cennet rüzgârı.
Bûy-ı zülfün ki ala havsala-i bâd-ı Behişt
Şiken-i turra-i havrâya tenezzül mü eder

Nâilî
bâd-ı bürûdet: Soğukluk rüzgârı.
Bâd-ı bürûdet ederdi füşürde bedenlerin
Nâr-ı tama’ müeddî-i germiyyet olmasa

Nâbî

bâd-ı bürût: Bıyık rüzgârı. mec. benlik, kendini düşünme, egoist, bıyığı yelli.
Lîk mümkün ki bu evzâ’a tahammül ki eder
Ademi her birinin bâd-ı bürûtu sersâm

Nâbî

bâd-ı çîn-seher: Dalgalı, hafif esen rüzgâr.
Erdikçe şâm-ı zülfüne ey bâd-ı çîn-seher
Müşgîn deminle meclis-i cânı muattar et
Lamiî Çelebi
bâd-ı ecel: Ecel rüzgârı Bâd-ı ecel ki söndün kandîl-i cânını
Başı ucunda bî-hûdeşem’-i mezârayuf

Şeyh Galip

bâd-ı efkâr: Fikirler rüzgârı.
Böyle gitsin hep fasıllar bende kalsın gözlerin
Esmesin hîç bâd-ı efkâr taht u tâcım sözlerin
şeref
Yılmaz
bâd-ı ferverdîn: Hoş hava, sabah rüzgârı.
Eğer bir şemme alsa turrasından bâd-ı ferverdîn
Eder kevn ü mekânı gark o demde rûh u reyhâne

Üsküdarlı Hakkı Bey

bâd-ı fitne-şikest: Fitneyi ortadan kaldıran rüzgâr.
Verir esâspül çarha bâd-ı fitne-şikest
Bu cilve-gâha ne menzil ne reh-güzâr kalır

Nâilî
bâd-ı gîsû: Saçın salllanmasıyla ortaya çıkan rüzgâr; gurur rüzgârı.
Müşg-sây etti dimâğı bâd-ı gîsûlar yine
Nâfe-rîz oldu bu sevdâlarla âhûlar yine

Nâbî

bâd-ı gurûr: Gurur rüzgârı.
Sipihr kara yere cür’a-veş döker kânûn
Habâb-gûne dimâğund’olursa bâd-ı gurûr

Hayâlî Bey

bâd-ı hazân: Sonbahar rüzgârı.
Saltanat tâcın giyen âlemde mağrûr olmasın
Nice sultan börkin almıştır begim bâd-ı hazân
Bâkî
Eşcâr-ı bâğ hırka-i tecrîde girdiler
Bâd-ı hazân çemende el aldı çenârdan
Bâkî
bâd-ı hevâ: Masrafsız, bedelsiz, beleş, bedeva.
Dolmuştur içi âhile ma’mûre-i dehrin
Mahsûlü benim iki gözüm bâd-ı hevâdır

Hakanî

Hümâ-yı himmetim bâd-ı hevâya rağbetim yoktur
Kanâat kûşesinde rüzgâra minnetim yoktur
Zekâî
bâd-ı himem: Gayret rüzgârı.
Esmedi bâd-ı himem doğmadı hûrşîd-i kerem
Kaldı pejmürde vü efsürde gül-istân-ı emel

Nef’î

bâd-ı hoş-bû: Hoş kokulu rüzgâr.
Mâ’-i cârî taraf taraf çağlar
Bâd-ı hoş-bû eser hafif haşîş

Muallim Naci

bâd-ı muattar: Kokulu rüzgâr.
Nefha-i anber mi ya zülf-i benefşe cân veren
Ya dem-i Îsâ gibi bâd-ı muattar devridir
Şeyhî
bâd-ı müşg-bâr-ı bahâr: Baharın mis kokusu saçan rüzgârı.
Muâşirângeliniz zevk-ı câvidân bulalım
O ruhtan ki saçar bâd-ı müşg-bâr-ı bahâr

Tevfik Fikret

bâd-ı nâle: İnilti rüzgârı.
Sessiz eserdi bâdiyeye bâd-ı nâle pür
Mahfî düşerdi hâke katarât-ı girye-ver

Kemalzâde Ekrem Bey

bâd-ı nâlân-ı hazân: Sonbaharın inleyen rüzgârı.
Bâd-ı nâlân-ı hazân giryeli ıslıklarla

Tevfik Fikret

bâd-ı nâverd: Hızlı esen rüzgâr.
Ki ey bâdiye-gerd-i bâd-ı nâverd
Nâzik beden ile naz-perperd

Fuzûlî

bâd-ı nefes: Nefes rüzgârı.
Mâye-i teşvîş olur kalbe hevâ-yı mâ-sivâ
Eyleyen bâd-ı nefestir pür-gubâr âyîniHersekli Ârif
Hikmet bâd-ı nev-bahâr: İlkbahar rüzgârı.
Bülbül-i bî-çâreyi bî-sabr u ârâm eyledi
Gülleri takrik edip gül-şende bâd-ı mev-bahâr
Rızâyî
bâd-ı Nevrûz: Baharda çıkan hafif ve tatlı esen rüzgâr.
Bâd-ı Nevrûzî ile olsun da deryâ mevc mevc
Olmasın mı dildeki ummân-ı sevdâ mevc mevc
Muallim Nâci
bâd-ı peyâm-res: Haber getiren rüzgâr.
Ey bâd-ı peyâm-res
Getir ondan bana bir ses
Cenap Şahabeddin bâd-ı sabâ: Sabah rüzgârı.
Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdangayri

Fuzûlî

Seherde eylese peydâ aceb mi çîn-i cebîn
Bu gecegonca-i bâğa dokundu bâd-ı sabâ
Rızâyî
Zülfün koma kim hem-ser ola bâd-ı sabâya
Vermek yile ol nâfe-ı Tatar’ı sebeb ne

Cem Sultan

Bilirim bâd-ı sabâ olsa da günlerdir esen
Gül-i ra’nâ bulamaz böyle bir endâma desen

Şeref Yılmaz

bâd-ı pür-va’d: Vaat dolu rüzgâr.
Bâd-ıpür-va’d-i nev-bahâ’n eder
Bir enîn elîm ile tekzîb
Cenap Şahabeddin
bâd-ı sarsar: Fırtına, bora.
Ne bâd-ı sarsar âh cüz-i hâk-i beden
Ne sûz-i dil ne nem-i çeşm-i eşk-bâr kalır

Nâilî

bâd-ı sebük-hîz: Hızlı esen sabah rüzgârı.
Dünyâyıgüzer etse ne ola bâd-ı sebük-hîz
Mânendi onun bulmaya me’vâ-yı selâmet

Nâbî

bâd-ı seher: Sabahleyin esen hafif ve serin rüzgâr.
Bâd-ı seher mi yâ
Rab ya nefha-ı Mesîhâ
Ya feyz-i kalb-i ârif ya mevc-i âb-ı cârî

Ziyâ Paşa

bâd-ı seher-hîz: Gün doğusundan hafif rüzgâr, tanyeli.
Bağdâd’a yolun düşerse ger ey bâd-ı seher-hîz
Adâb ile var hizmet-i yârân-ı sâşâya

Bağdatlı Rûhî

bâd-ı semen-bû: Yasemin kokulu rüzgâr.
Bana bakmaz bak ıyor penceresinden gûyâ
Dağıtır saçlarını bâd-ı semen-bû-yı bahâr

Kemalzâde Ekrem Bey

bâd-ı semûm: Yakıcı ve kavurucu sıcak rüzgâr.
Etse bir kûha güzer bâd-ı semûm satvetin
Ma’den-i kükürd eder te’sîri kân-ıgevheri
Nedîm
bâd-ı serd: Sert rüzgâr.
Esmez iken âb u hâkin üzre hergiz bâd-ı serd
Çekmez iken bülbülün goncadan âlâm ile derd

Hayâlî Bey

bâd-ı subh-dem: Sabah vakti rüzgârı.
Esti bâd-ı subh-demgeşt ügüzâr eyyâmıdır
Gonce-veş diller açılsın nev-bahâr eyyâmıdır
Rızâyî
bâd-ı sümûn-ı gazab: Gazap zehirlerinin rüzgârı.
Ger bâd-ı sümûm-ı gazabı olsa şerer-hîz
Firdevs-i musîbet-kede-i hemm ügam eyler
Yenişehirli Avni
bâd-ı şeban-gâh: Gece eser rüzgâr.
Yâhûd götür ey bâd-ı şeban-gâh
Benden ona bir âh
Cenap Şahabeddin.
bâd-ı şevk: Arzu rüzgârı.
Sâ’id-i sâkîde sâgar gösterir çîn-i cebîn
Bâd-ı şevkıla leb-i cûy-i musaffâ mevc ur«r
Rızâyî
bâd-ı şimâl: Kuzey rüzgârı, poyraz, yıldız.
Tayyib-i enfâsın açar hâtır-ı dem-bestemizi
Girih-i gonca-i bâğı nitekim bâd-ı şimâl

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

bâd-ı taleb: İstenilen rüzgâr.
Bâd-ı taleble fülk-i dil sâhil-i kâma ermedi
Vay ona ki reh-beri himmet-i rûzigâr ola
Sabrî (Mehmet Şerif Çelebi)
bâd-ı vezzân: Esen rüzgâr.
Belki bir göz yaşıdır bârân-ı pür-cûş-ı bahâr
Belki bir feryâd te’sîriyledir bâd-ı vezzân
Yenişehirli Avni
bâd-ı zafer: Zafer rüzgârı.
Şevk-i seferlepür-heyecân oldu tuğlar
Bâd-ı zaferle
Mısria vezân oldu tuğlar

Yahya Kemal

bâd-â-bâd: Rüzgârdan rüzgâra.
Bize ey bâd bâdî-i perîşânî olursan da
Dokun gâhî o zülf-i târ-mâra gerçi bâd-â-bâd
Sünbülzâde
Vehbi
bâd-âver, bâd-âverd: 1. İran’ın efsanevi padişahı Hursev
Pervîz’in meşhur sekiz hazinesinden birinin ismi.
Diğerleri şunlardır: Genc-ı Efrâsiyâb, Genc-ı Arûs, Dîbeb-ı Hüsrevî, Genc-ı Sûhte, Genc-ı Hadrâ, Genc-ı Şâdâverd, Genc-ı Bâr. 2. Çakır dikeni, boğa dikeni, karna batmaz şeytan arabası denilen bir çeşit diken ki rüzgârın önünde yuvalanıp gider. 3. Doğu müziğinde bir ses, nağme.
Sevâhil-i çemene çıktı genc-ı Bâd-âver
Yöneldi
Hüsrev-ı Nevrûz’a devlet ü ikbâl
Bâkî
Şol gedâ kim kıldı istiğnâ serîrin tekye-gâh
Genc-ı Bâd-âverd ile taht-ı Süleymân istemez
hayalî Bey
bâd-bân: 1. Yelken. 2. Geminin ortasındaki direk. 3. Gemi sireni.
Deryâ-misâl leşkerin içre alemlerin
Feth ü zafer sefinesim açtı bâd-bân
Bâkî
Bâd hükmün sürüp enfâs-ı Mesîhâ’ya kadar
Bâd-bân açtı zafer sâhil-i a’dâya kadar

Yahya Kemal

Olur fermânına dil-beste hükm-i rûzgâr elbet
Eğer mellâh nâmın yazsa levh-i bâd-bân üzre

Ziyâ Paşa

bâd-bân-ı himmet: Ermiş kimsenin yardım yelkeni.
Sal geştî-i umûrunu bahr-i tevekküle ak
Aç bâd-bân-ı himmetiyangel de zevke bak

bâd-bîz: Yelpaze.
Ser-nüviştim haşre olmazsa
İlâhî dâg-ı dil
Bâd-bîz-i dûzah eyle nâme-i a’mâlimi

Namık Kemâl

bâd-efrâ, bâd-efrâh: 1. Ceza. 2. Bir çeşit fırıldak.
Sûz-ı şevkinde safâ kesb etmek için cânımın
Mürg-i âhım şeh-perin her demde bâd-efrâhı kıl

Behiştî

Cihânda şeh-per-i tâvûs dûd-ı âhımdır
Zemân-ı tâbiş-i hasrette bana bâd-efrâh

Behiştî

bâd-pâ: Ayağı çabuk, süratli, seri hareket eden.
bâd-pây-ı azm: Niyeti hızlı.
Bâd-pây-ı azm-i kişver-gîr-i âlem-i gerd ile
Kehl-i a’yân-ı Acem kıldıkta hâk-i reh-güzâr

Fuzûlî

bâd-pây-ı çarh: Zamanın rüzgâr gibi hızlı giden ayağı.
Bir cenîbet arz edersen şâha rûz-ı azm için
Bâd-pây-ı çarha kim zerrin siper bağlar güneş
Lamiî Çelebi
bâd-peymâ: 1. Rüzgârı ölçen, rüzgâr gibi hızlı giden. 2. Boş gezen, serseri.
Yirmi dört senedir kim kulun tarîka girip Ümîd-i nef’-i menâsıbla bâd-peymâdır

Belîğ

bâd-veş: Rüzgâr gibi.
Tîr-i dil-ber her kaçan kim bâd-veş eyler güzâr
Sîne-i bî-kîne-i uşşâktan kalkargubâr
Rızâyî
bâd-zen, bâd-zene: Yelpaze.
bâd-zen-i bâl: Kalbin yelpazesi.
Şu’le-i aşkı hevâ-yı dildir efzûn eyleyen
Bâd-zen-i bâl semenderdir bu âteş-hâneye
Nedîm
bâdâm: Far. 1. Bâdem, çağla çekirdeği.
Arp. lûze ve levz’dir. 2. mec. Sevgilinin gözü.
Çeşminin hastesiyim girmeğe kâdir değilim
Çûb-ı bâdâm ile kızdırmasalar hammâmı

Nâbî

Öpdüler birbirinin gözlerini dil-berler
Yine bâdemlerime kapladılarşekkerler
Arşî
Bezm-i meyde nakle el sunmaz hemân ancak
Nedîm
Dil-berin ünnâb-ı la’lin, çeşm-i bâdâmın bilir
nedîm
bâdem-i teb: Sıtmalı göz.
Teb-lerze gelirdi nefes-i serd-i adûdan
Olmasa bana bâdem-i teb çeşm-i sühan-gû

Esrar Dede

bâdâm-ı teVem: Benzer badem.
Birdir basîret ehline hep neş’e-i dü-kevn
Bâdâm-ı tev’emin iki olmaz şükûfesi

Belîğ

bâd-bân: bk. bâd.
ba’de: Ar. Sonra.
ba’dezâ: Bundan sonra, artık.
Ba’dezâ bast-ı makâl eyleyelim
Sebeb-i nazmı nedir söyleyelim
Enderunlu Fâzıl
ba’d-ezîn: Bundan sonra, bundan böyle.
Nûr-ı hüsnün âşıkı bir gûne bî-tâb etti kim
Sâye-âsâ ba’d-ezîn hicrâna isti’dâdı yok

Nâbî

Ömrüm oldukça senin vasfına hasretmez isem
Ba’d-ezîn kilkim ola ehl-i kemâle mat’an

Keçecizade İzzet Molla

min-ba’d: Bundan sonra.
Sûret-i hâlimde âsâr-ı ferâğat kalmadı
Mihnet ügam çekmeğe min-ba’d tâkat kalmadı

Fuzûlî

bâde: Far. Şarap, süci.
Çağ. çağır, çakır’dır.
Dilimizde “çakır keyf” deyimi buradan gelir.
Münhariftir sâkiyâ endûh-ı dünyâdan mizâc
Bâde tut kim illet-i endûha gaflettir ilâc

Fuzûlî

Bâkî yine mey içmeğe and içti demişler
Dîvâne midir bâde dururken içe andı
Bâkî
Kan yağı oldu la’lin için lâle bâdeye
Bulsa içerdi kanını onun çanak çanak

İbni Kemâl

bâde-i Âb-ı Hayât: Ebedilik suyunun şarabı.
Sâkî getir şu bâde-ı Ab-ı Hayâtı kim
akla mezîd câna ferah cisme cân ola
Ahmed-ı Dâî
bâde-i ahmer: Kırmızı şarap.
Ger sorarsan tâ ezelden neydügün keyfiyyetim
Bâde-i ışk ile tahmîr eylemişler tıynetim

Behiştî

bâde-i aşk: Aşk şarabı.
Bâde-i aşka vücûdun câmesin rehin etti
Aferînler ol melâmet bezminin kallâşına
Bâkî
Ger sorarsan tâ ezelden neydügün keyfiyyetim
Bâde-i ışk ile tahmîr eylemişler tıynetim

Behiştî

bâde-i âteş-gûn: Ateş renkli şarap.
Ne iktizâ eder elmas u la’l-i âteş-gûn
Vuralım âteşe kâlâ-yı gam-ı devrânı
Yine nûş eyleyelim bâde-i âteş-gûnu

Nâbî

bâde-i câm: Kadeh şarabı.
Kays’ı lâ-yakıl edip
Kûh-keni kıldı helâk
Bâde-i câm muhabbet bizi neyler görelim

Cevrî (İbrahim Çelebi)
bâde-i cân-bahş: Can veren şarap.
Aceb feyz-i eser var bâde-i cân-bahş-ı la’linde
Hayâliyle vücûdum ser-te-ser ayn-ı mül olmuştur

Leskofçalı Galip

bâde-i cân-perver: Can besleyen şarap.
Bâde-i cân-perver imiş tûşe-i râh-ı sürûr
Menzil-i maksûda ey dil ayak ayak varıgör

Behiştî

bâde-i cennet: Cennet şarabı.
Sâkiyâ kalmaz imiş çünki bu sohbet bâkî
Mey-i gülgûn içelim bâde-i cennet bâkî
Bâkî
bâde-i dil: Gönül şarabı.
Dil ü cânlar aceb mi neşesinden alsalar hâlet
Asîr-i bâde-i dil şîre-i keyfiyet-i cândır
Riyâzî
bâde-i Elest: Elest şarabı.
Kimdir sana “belî” demeyen ey
Behiştî
kim
Var sözlerinde râyiha-i bâde-ı Elest

Behiştî

bâde-i eşk: Gözyaşı şarabı.
Bâde-i eşkim döküp âlûde-dâmân olmayam
Atâyî (Nev’izâde Ataullah)
bâde-i gaflet: Gaflet şarabı.
Sâkî-i bezm-i cünûn nergis-i mestindir kim İçirir bâde-i gaflet dili âgâhlara
FuzûM
bâde-i gül-fâm: Gül renkli şarap.
Mübâhât eylemez rind-âne-meşreb her husûsunda
Meğer kim bâde-i gül-fâm ile sâğar husûsunda

Koca Râgıp Paşa

bâde-i gül-gûn: Gül renkli, kırmızı şarap.
El safâ câmını aldıkça ele reşkile ben
Hûn-ı dil nûş ederim bâde-igül-gûne bedel

Nef’î

Dokunupdur bâde-i gülgûna çeşm-i rûzgâr
Sâgar üzre sanmanuz peydâ olur yer yer habâb
Bâkî
bâde-i gül-reng: Gül renkli şarap.
Hükm-i feyzin eder ol mertebe cârî ki döner
Şîşe-i bâde-igül-renge habâb-ı Tsnîm

Nef’î

Câm-ı zerrîn dolu bâde-i gül-reng almış
Gül-i ra’nâ sihri kılmak için def’-i humâr
Bâkî
bâde-i hamrâ: Kızıl şarap.
Bâlâyı humda bâde-i hamrâ alev olup
Pür-âteş olsa mey-kede onagiremgibi

Behiştî

bâde-i heves: Heves şarabı.
Ey bâde-i hevesten olan neşve-yâb-ı aşk
Ser-kûçe-i ümîdde mest-i harâb-ı aşk

Nâilî
bâde-i hûnîn: Kanlı şarap.
Câm-ı emeli, kırmadan ol şahne-ı Tebrîz
Mümkündür ede bâde-i hûnîn ile leb-rîz

Abdülhak Hâmit

bâde-i ışk: Aşk şarabı.
Ger sorarsan tâ ezelden neydügün keyfiyyetim
Bâde-i ışk ile tahmîr eylemişler tıynetim

Behiştî

bâde-i idrâk: Olgunlaşma şarabı.
Bâde-i idrâkimin tevhîd-i ser-cûş-ı humu
Sâkî-i endîşemin tahkîk-i derd-i sâgan
Nef’î
bâde-i ikbâl: Talih şarabı.
Ey olan bâde-i ikbâl ile ser-mest-i gurûr
Korkarım bir gün olur sen de olursun mahmûr
Şinasî
bâde-i keyf-i humâr: İçkiden sonraki baş ağrısı keyfi üzerine içilen şarap.
Ser-germ-i nahvet olmasın ol şâh çok da kim
Değmez neşât-ı bâde-i keyf-i humârma
Seyyit
Vehbî
bâde-i la’l-i leb: Dudağın kırmızı şarabı.
Kâm-bîn oldum görünce bâde-i la’l-i lebin
Dürr-i dendân gören mest-i şarâb-ı nâb olur
Rızâyî
bâde-i leb-rîz: Ağzına kadar şarap dolu.
Devlet-i meyde gönül gussa-i âlem çekmez
Sâgar-ı bâde-i leb-rîz çeker gam çekmez

Nâbî

bâde-i nâb: Hâlis, duru şarap.
Ateşîn bâde-i nâbı yine takrîb etmiş
Gözü kızmış sunuyor bûs-i leb-i yâre habâb
Rızâyî
bâde-i nâb u kebâb: Kebap ve saf şarap.
Şahne-i devrân ne olaçekseçevirse dem-be-dem
İki kanlıdır anılmış bâde-i nâb u kebâb
Bâkî
bâde-i nâ-pür-şûde: Doluluğu geçmeyen şarap.
Bezm-i meyden olur erbâb-ı heves neş’e-rübâ
Çekmeden bâde-i nâ-pür-şûdenin fincânın

Nâbî

bâde-i nâz: Naz şarabı.
Çeşm-i bezm-i fitne kurmuş işve almış câm ele
Bâde-i nâz ile etmiş gamzesin mest-i harâb

Nef’î

bâde-i neşât-fezâ: Sevinç artıran şarap.
Ol bâde-i neşât-fezâyiz ki bâğ-bân
Etmiş nişânede hum yerine tâkimiz bizim

Nâbî

bâde-i nev: Yeni şarap.
Hoş gelir tab’a husûsâ
Ramazân ayında
Bâde-i nev ne kadar olsa da nâ-puhte vü ham
nedîm
bâde-i rûh-bahş: Ruh bahşeden şarap; cana can katan şarap.
Bezmimize ayak basan cânına can katar gider
Bâde-i rûh-bahşıla doludur âb-gînemiz

Bağdatlı Rûhî

bâde-i sâf: Saf şarap.
Hûn-ı dil kim bâde-i sâf mahabbettir bana
Ab-ı rûy-ı çeşme-i hûrşîddir her katresi

Nâilî
bâde-i şevk: Arzu şarabı.
Bu bezm-i ser-nigûn sâgarda kim def’-i humâr etmiş
Dökülmüş bâde-i şevki tehî humhânedir dünyâ
haşmet
bâde-i tahkîk: Hakikat şarabı.
Reh-i tâk-ı hafâdan cûşagel ey bâde-i tahkîk
Kadehler şişeler humlar sebûlar hep seninçindir

Nâbî

bâde-i telh: Acı şarap.
Bâde-i telh ile doldur beri sun câm-ı zeri
Senin olsun
Arab’ın çehresi
Şâm’ın şekeri
Refet
bâde-i ter: Taze şarap.
Germ olur mir’ât-ı dil yâd ile ahger-pâreden
Bâde-i terdir lebin ammâ ki sâgar-sûzdur

Nâilî
bâde-i tevhîd: Birlik şarabı.
Câm kıl bâde-i tevhîde
Hayâlî serini
Ya belâ bezmine bir kâse-i tanbûr eyle

Hayâlî Bey

bâde-i vahdet: Vahdet şarabı.
Bezm-i safâda bizden alır neşve ehl-i zevk
Peymâneyiz ki bâde-i vahdetle dolmuşuz

Bağdatlı Rûhî

bâde vü peymâne: Şarap ve kadeh.
La’lingörünce bâde vü peymâne cûş eder
Girer bir birisine mest-âne cûş eder
Rızâyî
bâde-fürûş: Şarap satan, meyhaneci.
Hum-ı felek gibi bir gün olur bu kûçe tehî
Ne pîr-i bâde-fürûş vü ne de bâde-hâr kalır

Nâilî

bâde-güdâz: Meyhanenin gizli şarap tüketeni.
Benim o bâde-güdâz-ı harîm-i mey-kede kim
Elimde gül gibi bir câm-ı şu’le-tâbım var

Nâilî

bâde-hâr: Şarap içen.
Hum-ı felek gibi bir gün olur bu kûçe tehî
Ne pîr-i bâde-fürûş vü ne de bâde-hâr kalır

Nâilî

Kâse-i deryûzeye tebdîl olur câm-ı murâd
Biz bu bezmin
Nâbîyâ çok bâde-hârın görmüşüz

Nâbî

bâde-hâr-ı câm-ı aşk: Aşk kadehinden şarap içen.
Bâde-hâr-ı câm-ı aşkım bulsa feyzimden eser
Haşre dek bezmimde
Zühre nağme-sâzn çeng olur

Leskofçalı Galip

bâde-keşân: Şarap içenler, bekriler.
Gelin ey bâde-keşân azm-i harâbât edelim
Câyımızdır ki
Cemşîd’de isbât edelim

Nâbî

bâde-keş: Şarap içen.
Ne rind-i bâde-keşiz

Nâilî
ne zâhid-i huşk
Bize ne mey-kede ne hân-gâh lâzımdır

Nâilî

bâde-nûş: Şarap içen. c. bâde-nûşân.
Bâde-nûşum bir aceb ayn-ı tecellâdan ki ben
Bezmimin akl-ı mücerred cevher-i mînâsıdır

Leskofçalı Galip

bâde-nûşân: Şarap içenler.
Tâc u tesbîh u asâ bâzârına erdi kesâd
Rind ü rüsvâ vü melâmet bâde-nûşân devridir
gaybî
bâde-perest: Şaraba tapan. mec. çok şarap içen.
Olsak ne ola
Nef’î
gibi vüsvA-ji dü-âlem
Hem âşık u hem şâir ü hem bâde-perestiz

Nef’î

Ne gördü bâdede bilmem ki oldu bâde-perest
Mürîd-i meşreb-i zühhâd gördüğün gönlüm

Fuzûlî

bâdem: bk. bâdâm.
bâdî: Ar. 1. Herşeyin evveli, ilki, ibtidası. 2. Sebep, bâis, mûcib.
Ey sabâ zülf-i dil-âvîzini tahrîk ettin
Bu kadar fitne vü âşûba sen oldun bâdî
Bâkî
bu zahm-ı aşkıma bâdî nigâhım olmuştur
Yine bu tîr bana kendi ter-keşimdendir

Nâbî

Zâtının kuvvet-i istüdâdı
Oldu ihyâsına kevnin bâdî

Hakanî

Dil-i pür-zahmıdır her âşkın feryâdma bâdî
Eğer sûrâh sûrâh olmasa neyden sadâ gelmez
Fâik
Memdûh Paşa
(Esbak Dâhiliye Nâzırı)
bâdî-i mübâhât: İftihar sebebi.
Bâdî-i mübâhât bu fermân-ı hümâyûn
Bin hamd ü senâya görürüm kendimi medyûn

Abdülhak Hâmit

bâdî-i nigâh: Bakışa sebep olan.
Bu zahm aşkıma bâdî-i nigâhım olmuştur
Yine bu tîr bana kendi terkeşimdendir

Nâbî

bâdî-i perîşânî: Perişanlığa sebep olan.
Bize ey bâd bâdî-i perîşânî olursan da
Dokun gâhî o zülf-i târ-mâragerçi bâd-â-bâd
Sünbülzâde
Vehbi
bâdî-i sükûnet: Sükûnete sebep olan.
Iztırâb-ı hâl bâdî-i sükûnet olduğu
Tıfl iken ma’lûmum oldu cünbiş-igehvâreden
Ârif (Mütercim Mîr Süleyman)
bâdî-i zevk u safâ: Zevk ü safa başlangıcı.
Bâdî-i zevk u safâsın gerçi nâmın bâdedir
Cür’anı nûş eyleyenler gussadan âzâdedir

Nef’î

bâdî-i ziyân: Ziyan sebebi.
Ol mey ki olur saykal-ı dil ehl-i kemâle
Nâ-puhtelerin aklına bâdî-i zyândır

Ziyâ Paşa

bâdingân, bâdincân: (IViL, 011;) Far. Patlıcan denilen sebze.
Renc-i sevdâya verir bâdincân
Kan alır kanda görse yerken

Nâbî

bâdiye: Ar. Sahra, çöl, ova. c. bevâdî.
Sessiz eserdi bâdiyeye bâd-ı nâle pür
Mahfî düşerdi hâke katarât-ıgirye-ver

Kemalzâde Ekrem Bey

Senden bir i’tilâ diler
Ehrâm-ı bâdiye
Her pençe tırmanır sana bir i’tilâ diye
Cenap Şahabeddin
Zannım, bize münfail ki
Mevlâ
Bir bâdiye halk ı yandı.
Hâlâ
Bir damla su inmiyor semâdan
Mehmet Âkif
bâdiye-i aşk: Aşk çölü.
Yığdı benim başıma dehr gamın neylesin
Bâdiye-i aşkta ben gibi âvâre yok

Fuzûlî

bâdiye-i derd-i belâ: Belâ derdinin çölü.
Hâkânî sakın bâdiye-i derd-i belâdan Beytü’l-harem vaslına ermek ne safâdır

Hakanî

bâdiye-i gam: Gam çölü.
Bulmadım bâdiye-i gamda refîk-ı müşfik
Gel seninle olalım biz yine hem-râh gönül
Muallim Nâci.
bâdiye-peymâ: Çölde dolaşan.
bâdiye-peymâ-yı tarîk-ı aşk: Aşk yolunun çölde dolaşanı.
Benim ol bâdiye-peymâ-yı tarîk-ı aşkım
Hamdülillah dil-i dânâ gibi hem-râhım var
Enderunlu Fâzıl
bevâdî: Bâdiyeler, çöller, sahralar, ovalar.
O safâsız susuz bevâdîden
Gerçi geçmiş idik misâl-ı sabâ
Muallim Nâci
Derin gurrende aks-i savletiyle ra’d-i hevl-âver
Kımıldar bir siyâh ejder gibi âgûş-ı vâdîde

Tevfik Fikret

Şevâhikten kopan bir hande-i şârıkle zulmettiler
Perîşân bir bulut hâlinde titrerken bevâdîde

Tevfik Fikret

bâd-pâ (y): bk. bâd.
bâd-peymâ: bk. bâd.
bâd-zehr: Çajilj) Far. Panzehir.
bâd-zehr-i gam-ı devrân: Dolaşan gamın panzehiri.
Renc-i endûh komaz dillerde
Bâd-zehr-igam-ı devrândır berş

Nâbî

bâf, -beft: Far. Dokuyan, dokuyucu.
hulle-bâf: Elbise biçen, terzi.
Gûnegûne hulle-bâf kâr-gâh-ı feyizdir
Bikr-i endîşem kabûl etmez cihâz-ı müsteâr
Nazîm (Yahyâ)
zer-bâf: Dokuyan, dokuyucu.
Dem gelir kim ben gedâ-yı kûyuna bir hâl olur
Câme-i zer-bâft-ı şâhı rûz-merre şâl olur

Behiştî

zer-beft: Sırma ile dokunmuş dokuma.
Bu tâk-ı lâciverdî zer-beft otağın olsun
Mihr eyleme yengece iki solağın olsun
Ubeydî
bâfet: Far. Dokuma kumaş.
Mâî kâlîçe-i zer bâfeti yaydı gerdûn
Tâ ki pâ-bûs-ı şerîfiyle ola rif’at-yâb
enderunlu Fâzıl
bagal: Far. Koltuk.
Ümmîd-i vefâ eyleme her şahs-ı dagalde
Çok hacılarm çıktı haçı zîr-i bagalde

Ziyâ Paşa

bagal-gîr: Koltuk tutan, koltuk altına giren.
Nerdübân ile bagal-gîrliğe sür’at eden
Nerdübân üzre eder sebkate şimdi ikdâm

Nâbî

Düşünce berg-i güle mihr olur bagal-gîri
Çemende katre-i şeb-nemden al fütâdeliği
Neylî
bâgî, bâgiye, bagy: Ar. Âsi, serkeş, baş kaldıran. c. bâgîyân, bugât.
Tecemmu’ eyledi
Meydân-ı Lâhm’e
Edip küfrân-ı ni’met nice bâgî
Koyup kaldırmadan ikide birde
Kazan devrildi söndürdü ocağı

Keçecizade İzzet Molla

bâgîyân: Serkeşler.
Tehdîd ü hücûm bâgîyândan
Havf etmek bir zemân zebîrim

Muallim Naci

bugât: Bagî’ler, serkeşler, âsiler, haksızlık edenler.
bugât-ı kavm-i Yehûd: Yahudi kavminin serkeşleri. dem ki dest-i zebânî-i dûzaha verile
Tugât-ı kıbt-i nusarâ bugât-ı kavm-ı Yhûd

Sâbit

bagy: Aşırılık, azgınlık, sapıklık, Hak’tan ayrılış.
bagy ü isyân: İsyan ve azgınlık.
Ocaklınıngüzâr etmişti haddi bagy ü isyânı

Ziya Paşa

bagîz: Ar. Herkese kin besleyen.
bagîz-i âlem: Dünya kindarları.
Bulunur nice bagîz-i âlem
Bî-sebeb düşmân-ı erbâb-ı niam
sünbulzade Vehbi
bagy: bk. bâgî.
bagzâ, bagza: Ar. Şiddetle nefret, hiç sevmeyiş.
bagzâ-yı adem: Yokluktan gelen nefret ediş.
Farkı gûyâ bu iki sûretin aklımca benim
Birisi hubb-ı fenâdır biri bagzâ-yı adem

Âkif Paşa

bâğ: Far. 1. Ağaçlı, çiçekli yer, bostan. 2. Üzüm kütüklerine mahsus yer.
Azm eyleyende bâğ a dün ol nahl-i pür-gurûr
Ezhâr-ıgül-istâne verip tâze bir sürûr

Fuzûlî

Bâğ hem gayret-i behişt-i berîn
Bezm kurmuş cihâna huld-ı âyîn

Fuzûlî

Bu şehir ne şehr-i dil-sitândır
Bu bâğ ne bâğ u bûstândur

Şeyh Galip

bâğ-ı adl: Adalet bağı.
Doğrusu bu-durur ki bugün bâğ-ı adlde
Sen şâh-ı gülsün ey yüzü gül şehriyâr serv
hayalî Bey
bâğ-ı Adn: Adn cenneti.
Bir temâşâdır fezâ-yı sâha-i büstânı kim
Seyr edenler bâğ-ı Adn’i eylemez hâtır-nişân

Üsküdarlı Hakkı Bey

bâğ-ı âlem: Dünya bağı.
Gönül ağyâr için incinme yâre
Gül olmaz bâğ-ı âlemde dikensiz
Neylî
bâğ-ı aşkaşk bahçesi.
Bâğ-ı aşkın olalı gül-şen-i me’vâ-jı cünûn
Fark-ı eflâke düşer sâye-ı Tûbâ-yı cünûn

Leskofçalı Galip
Bey
bâğ-ı belâ: Belâ bağı.
Dehre-i dehr-i denî bâğ-ı belâda yaşımı
Katre katre akıtır mânendi tâk eyler beni
Bâkî
bâğ-ı cemâl: Güzellik bağı.
Zülfeyn-i yâri bâğ-ı cemâlinde der gören
Seyrân eder bu ravzada gûyâ ki iki hûr
Enverî
bâğ-ı cennet: Cennet bahçesi.
Bûstân-ı bâğ-ı cennettir ruhun ki erdikçe bâd
Hûşe-i sünbül diye zülf-i perîşân oynatır

Ahmet Paşa

bâğ-ı cihân: Dünya bahçesi, dünya, âlem.
Yine ol
Hâlık-ı zemîn ü zemân
Kıldı bâğ-ı cihânı haşr-nişân
Vücûdî bâğ-ı cinân: Cennet bahçeleri.
Ey devvâr-ı zemâne ki âb-ı adâletin
Mülk-i cihâna revnak-ı bâğ-ı cinân verir

Nef’î

Kimdir bizi men’ eyleyecek bâğ-ı cinândan
Mevrûs-ı pederdir, gireriz, hâne bizimdir

Nâbî

bâğ-ı cûd: Cömertlik bahçesi.
Ey muhît-i keremin katresi ummân-ı kerem
Bâğ-ı cûd ebr-i kefinden dolu bârân-ı kerem

Ahmet Paşa

bâğ-ı çemen: Yeşillik bahçesi.
Müzeyyen oldu reyâhin bezendi bâğ-ı çemen
Meğer ki bâğa haber geldi yârdan bugece
Ahmedî
bâğ-ı dehr: Dünya bahçesi.
Afet-i bâd-ı hazândan te’ebbüd mahfûz olur
Bâğ-ı dehre hüsn-i tedbîrin olursa bağbân
Bâkî
Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz
Biz neşâtın da gamın da rûzigârm görmüşüz

Nâbî

bâğ-ı devlet: Devlet bahçesi.
Çok serv-i kadd-keşîdesi var bâğ-ı devletin
Şâhında mürg binse bir âşiyâne yok

İzzet Ali Paşa

bâğ-ı dil: Gönül bahçesi.
Belâdır şah-sârı berg ü bârı mihnet ügamdır
Diraht-ı aşk derler bâğ-ı dilde bir nihâlim var
Rahmî
bâğ-ı feth: Fetih bahçesi.
Zât-ı mülûke âb-ı rû, şemşîr-i bâğ-ı fetha cû
Gül-zâr-ı mülke verdi su, mîzâb-ı kilki dâimâ
Seyyit
Vehbî
bâğ-ı fikr: Düşünce bahçesi.
Hulyâ-yı kametin bergeşte etti her birin
Bâğ-ı fikrimde nihâl arzular var idi

Keçecizade İzzet Molla

bâğ-ı Firdevs: Firdevs cennetinin bahçesi.
Düşse kem-ter şerer-i şu’le-i berk-ı gazabı
Bâğ-ı Firdevs olur âteş-kede-i dârü’s-sa’îr

Üsküdarlı Hakkı Bey

bâğ-ı gam: Gam bahçesi.
Hezâr-ı bâğ-ı gamım âşiyân gözümde değil
Değil bu köhne kafes gül-sitân gözümde değil

Keçecizade İzzet Molla

bâğ-ı hicrân: Ayrılık bahçesi.
Bâğ-ı hicrân vermesingül-berg-i handânın dirîg
Zâr ugiryân olmasın uşşâk-ı nâlânın dirîg
şeyh Galip
bâğ-ı Huld: Sekiz cennetten biri olan
Huld cenneti.
Zülfüne nisbet ya alnın ola cennet ya ruhun
Çünkü
Şam’ın bâğ-ı Huld altında ya üstündedir
Necâtî Bey
bâğ-ı hurrem: Sevinç bahçesi.
Övmesin vâiz âşıklara riyâz-ı Cennet’i
Bâğ-ı hurrem olmaz ehl-i aşka dîdârıngibi
Bâkî
bâğ-ı hüsn: Güzellik bağı.
Vâlih ü ser-mest ü hayrân nâ-geh eylerken güzer
Gördüm ki gonce-i ter bâğ-ı hüsn içre gezer

Cem Sultan

Bâğ-ı hüsn içre urdu rengin
Bir açılmış güle benzerdi hemîn

Hakanî

bâğ-ı hüsn-i dil-rübâ: Gönül alıp götüren güzellik bağı.
Benefşe seyrin et gel bâğ-ı hüsn-i dil-rübâlarda
Onun dünyâ değer ey zâhid-i firdevs her bâğı
enverî
bâğ-ı hüzn: Hüzün bahçesi.
Midhat-i sıbteyn ile verdikçe ben ma’nâya reng
Bâğ-ı hüznün gül-nihâli sebz ü âlîdir sözüm

Yenişehirli Avnî

Bâğ-ı İrem: Âd kavminin kralı Şeddâd’ın cennet örneği olarak inşa ettirdiği meşhur bahçe.
Bir kân-ı niamdır ki onun gevheri ikbâl
Bir
Bâğ-ı İrem’dir ki gülü izz ü alâdır
Nedîm
Hâsıl olmaz berk ü bâr-ı ârzû ehl-i dile
Gül-bün-ı Bâğ-ı İrem’den, Nahl-ı Tûbâ’dan bile

Cevrî (İbrahim Çelebi)

bâğ-ı îş: Eğlence bahçesi.
Sarsar-ı azl salıp tefrika bâğ-ı îşe
Hâneden mansıbın ardınca bile gitti nizâm

Nâbî

bâğ-ı işve: Naz bahçesi. nihâl-i bâğ-ı işve sana da eder temâyül
A gönül ne âh edersin buna rûzigâr derler
Üsküdarlı Sırrî
bâğ-ı kadr: Kıymet bahçesi.
Sensin ol bâdî-i hilkat ki denirse erzân
Bâğ-ı kadrinde bütün mülk-i cihân bir erzen

Yenişehirli Avnî

bâğ-ı kûy-ı yâr: Sevgilinin mahallesinin bahçesi.
Bülbül-âsâ bâğ-ı kûy-ı yâri seyrân eyledim
Görmeden ol goncayı çâk-igirîbân eyledim

Nâbî

bâğ-ı Lâ-yezâlî: Ebedî Allah’a ait bahçe.
Ey gül-şen-i bâğ-ı Lâ-yezâlî
Bir evc-i safâ meh-i kemâlî

bâğ-ı maânî: Manalar bahçesi.
Bâğ-ı maânî oldu kasîdem benim şehâ
Gayrı diraht anda yok illâ ki var serv
Hayalî Bey
bâğ-ı melekût: Melekler âleminin bahçesi.
Kime kim mülk-i kanâatte riyâzet ola kût
Odur ol mürg-i dilin bülbül-i bâğ-ı melekût

Behiştî

bâğ-ı musavver: Resimlenmiş bağ.
Feyzi yoktur ne kadar olsa da zîbâ taklîd
Gül-bün-i bâğ-ı musavver gül-i bûyâ vermez

Koca Râgıp Paşa

bâğ-ı naîm: Cennet.
Feyz-i endîşe-i rengînim eyle bâd-ı sabâ
Etse ger geşt ü güzâr-ı çemen bâğ-ı «âîm

Nef’î

bâğ-ı na’t: Na’t bahçesi.
Bâğbân-ı nazm olaldan tâ ki cânım tendedir
Bâğ-ı narinde ola mîzân-ı kilkim âb-dâr
Nazîm (Yahyâ)
bâğ-ı nesrin: Yaban gülü bahçesi.
Çü erdi
Bîsütûn’a serv-i sîmîn
Bu sengîn dağı kıldı bâğ-ı nesrîn
Şeyhî
bâğ-ı ömr: Ömür bahçesi.
Biz tâlib-i teveccüh ü ikbâl-i rûzgâr
Gül-berg-i bâğ-ı ömr ise berbâd olupgider
Bâkî
bâğ-ı pür-şürûr: Kötülüklerle dolu bağçe.
Gördükçe o bâğ-ı pür-şürûru
Dağlardı dilin belâ-yı dûrî

Şeyh Galip

bâğ-ı Rıdvân: Rıdvan cenneti.
Sabâ ger gül-istâniyle varırsa bâğ-ı Rıdvân’e
Abîr-efşân olur pîrâhen-i hûr cenân üzre

Nef’î

bâğ-ı ruh: Yanak bahçesi.
Bir gül eline girmez iken bâğ-ı ruhundan
Hem nergis ü hem sünbül ü hem nesteren ister

Bağdatlı Rûhî

bâğ-ı saltanat: Saltanat bahçesi.
Ermişti bâğ-ı saltanata mevsim-i hazân
Gitmişti eski revnak u reng ü tarâveti

Ziyâ Paşa

bâğ-ı senâ: Övgü bahçesi.
Bâğ-ı senâ vü gül-şen-i medhinde mürg-i dil
Bu nazm-ı ruh-bahşî okur su gibi revân
Bâkî
bâğ-ı sevdâ: Sevda bahçesi.
Sad-hezârân andeMb-i kuds ederperverde-dil
Tâ sevâd-ı bâğ-ı sevdâ sâye-i güldür bana

Leskofçalı Galip

bâğ-ı sine: Göğüs bahçesi.
Zahm-ı hûn-geşte bâğ-ı sînemde
Gonca-i müşg-nâb-ı hicrindir

Leskofçalı Galip

bâğ-ı sûr: Düğün bahçesi.
Ümmeti oldukça gülçîn sürûr-ı bâğ-ı sûr
Düşmeni olsun figâr-ı hâr zâr-ı hârhâr
Nazîm (Yahyâ)
bâğ-ı sühan: Söz bahçesi.
Hüdhüd-i nutkuma bâğ-ı sühanımda görse
Ola zindân dil-ı Belkîs’a çemen-zâr-ı Sebâ
Nazîm (Yahyâ)
bâğ-ı temennâ: El ile selâm verme bahçesi.
Takâtur eylemedikçe sirişk-i dîde-i tâk
Olur mu bâğ-ı temennâda hûşe-i engûr

Nâbî

bâğ-ı tevhid: Birlik bahçesi.
Çeşm-i hak-bînde ağyâr ile yâr ikisi bir
Bâğ-ı tevhidde zîra gül ü hâr ikisi bir
Halim
Giray (Kırım Hanı)
bâğ-ı ümîd ü emel: Emel ve ümit bağı.
Aceb ki bâğ-ı ümîd ü emelde hâsıl olan
Hemîşe sebze-i derd ü giyâh hasretdir
Rızâyî
bâğ-ı vasl: Kavuşma bağı.
Bâğ-ı vasl üzre güzer kıl
Adn’e gir dîdârı gör
Vâdî-i hicrânı seyr eyle “azâbe’n-nâr”gör

Behiştî

bâğ-ı vatan u devlet: Devlet ve vatan bağı.
Mîzâb-ı kalemden dökülen mâ’-ı maârif
Bâğ-ı vatan u devlete bârân-ı keremdir

Yenişehirli Avnî

bâğ-ı visâl: Kavuşma bahçesi.
Nev-nihâl-i çemen-istân-ı cemâl
Gonca-i tâze-res bâğ-ı visâl

Sünbulzâde Vehbi

bâğ-ı vuslat: Kavuşma bahçesi.
Benim ol bülbül-i kudsî-safîr-i bâğ-ı vuslat kim
Gelir her dem nevâ-yı lika: -ullah âşiyânımdan

Namık Kemâl

bâğ-ı zemâne: Zamanın bahçesi.
Çün nev-arûs-ıgül-şen-i bâğ-ı zemânedir
Yükinyukaru yığar ise vechi var serv

Hayâlî Bey

bâğ-ı zîbâ: Süslü bahçe.
Bahâr eyyâmıdır gül-şenlerin vakt-i temâşâsı
Beşiktaş’ın behişte benzedi her bâğ-ı zîbâsı
Enderunlu Fâzıl
bâğ-bân: Bağ ve bahçe işleriyle uğraşan kimse, bahçıvan.
Yâr için ağyâre minnet ettiğim ayb eyleme
Bâğ-bân bir gül için bin hâra hizmet-kâr olur

Fıtnat

Hanım bâğ-bân-ı bülbül-i giryân: Ağlayan bülbülün bahçıvanı.
Hârı zahmından neler çekdigimi gülzârda
Bâğ-bân-ı bülbül-i giryâna söylen söylesin
Bâkî
bâğ-bân-ı çerh: Feleğin bahçıvanı.
Berg-i gül sefîd olup bâğ-bân-ı çerh
Mânend-i berf yollarına eyledi nisâr
Bâkî
bâğ-bân-ı girân-dest-mâye: Zengin, hünerli bahçıvan.
Tab’ım o bâğ-bân-ıgirân-dest-mâyedir
Kim bir gül istesem bana bir gül-istân verir
nedîm
bâğ-bân-ı kazâ: Kaza bahçıvanı.
Nihâl-i gül-şen-i derdim ki su yirine verir
Bana hemîşe ciger-i kanî bâğ-bân-ı kazâ

Fuzûlî

bâğ-çe: Bahçe, meyveli ufak ağaçlı veya çiçekli yer.
bâğ-çe-i âlem-i irfân: İlim âleminin bahçesi.
Âşiyân yapsa aceb mi tepesinde mürgân
Şecer bâğ-çe-i âlem-i irfân idi Kays

Sürûrî

bâğ-çe-i pâdişâh-ı rûy-ı zemin: Dünya padişahının bahçesi.
Habbezâ bâğ-çe-i pâdişâh-ı rûy-ı zemîn

Nef’î

bâğ-çe-vân: Bahçıvan, bahçelerde çalışan, bahçeleri tanzim eden kimse.
Olsa lâyıktır
Nişât-âbâd’a
Kisrâ bağçevân
ziya. Paşa
bâğ-zâr: Bağlık yer, bahçe, bağ.
bâğzâr-ı ömr: Ömür bahçesi.
Firdevs idi bâğzâr-ı ömrüm
Recaizade Ekrem
bâğ u râğ: Bağ ve yeşillik.
Lâle-haddler kıldılar gül-geşt-i sahrâ semt semt
Bâğ ü râgıgezdiler edip temâşâ semt semt
Bâkî
Saçtım şu denlü hûn-ı ciğer bâğ u râga kim
Baştan başa bu rûy-ı zemîn lâle-zâr olur

Muhibbî, Meftûnî (Kanunî Sultan Süleyman)

bâğ-bân: bk. bâğ.
bâğ-çe: bk. bâğ.
bâğ-çevân: bk. bâğ.
bağdâ: Far. Hiç sevmeyiş, şiddetle nefret
ediş.
bağdâ-yı adem: Yokluktan gelen nefret ediş.
Farkı gûyâ bu iki sûretin aklımca benim
Birisi hubb-ı fenâdır, bir bağdâ-yı adem

Âkif Paşa

bağdâd: Ar. Irak’ın başşehridir.
Abbasîler zamanında
İslâm âleminin başşehri idi.
Buk’a-i Bağdâd’ın etmiş vasfını dârü’s-selâm Kim ona teslîm tahsîn ede her kişver ki var

Fuzûlî

Fetheyleyerek diyâr-ı Bağdâd’ı Şâh-ı âlemde asker-ı İslâm
Dedi
Sultân
Murâd-ı âlî-şân
Feth-ı Bağdâd’a târîh oldu (gazâm)
Murâdî (Sultan IV. Murat)
Bağdâd sadeftir güheri dürr-ı Necef’dir
Yanında onun dürr ü güher seng ü hazeftir
Bağdatlı Ruhî
bağdâd-ı çemen: Yeşil Bağdat.
Bağdâd-ı çemende ede dâvâ-jı hilâfet
Abbâsî alemler dike gül-zâra benefe
Necâtî Bey
bağdâd-sıfat: Bağdad gibi.
Kaldı keçkûl be-kef sâil-ı Bağdâd-sıfat
Bâb-ı dâdında ilâhî okuyup Bermekiyân
Şinasî bağrâ: Far. Erkek domuz.
Lâzımsa buna bir ism-i garrâ
Bağrâ demeli bu şahsa bağrâ
Muahm Naci bağteten: Ar. Birdenbire, apansızın.
Fevkımda bağteten açılıp bir derin semâ
Şeffâf perde çekti ona bir nevîn seher
Recaizade Ekrem
Bağteten sâbit olup gurre, firâşında imâm
Hâb için yatmış iken etti terâvîhe kıyâm
Nedîm
bâh: Ar. Şehvet, cinsî istek.
Denîdir o kim iffeti terk edip
Tefâhür ede kesret-i bâh ile Şâhî (Okçuzâde Mehmet)
Zaf-ı bâhım vardır ammâ izdivâc etsem gerek
Koca karılar elinde bir ilâc etsem gerek

Sürûrî

bahâne: Far. 1. Sebep, vesile. 2. Kusur, noksan, garaz.
Asıl merâm-ı hükm-i ezel bulmadır vücûd
Zâhirdeki savâb u hatâ hep bahânedir

Kasdım hemân şikayet-i baht-ı siyâhtır
Ey dûd-ı âh sen arada bir bahânesin

Nâbî

Mâderle peder olup bahâne
Sevk etti kazâ beni cihâne

Namık Kemâl

bahâne-cû: Bahane arayan.
bahâne-cû-yı vuslat: Kavuşmaya bahane
arayan, fırsat gözleyen.
Bahâne-cû-yı vuslat olduğum yâre duyurmuşlar
Nifâk etmişler ammâ ma’nevî himmet buyurmuşlar
Hoca Vehbî (
Şeyhülislâm Yahyâ
?)
bahâne-perdâz: Bahane uydurucu.
Bir gün dahi ol bahâne-perdâz
Bir özge bahâne kıldı âgâz

Fuzûlî

bahâr: Far. 1. Kışla yaz arasındaki mevsim.
Mart, Nisan ve
Mayıs aylarını içine alan mevsim. 2. Güzellik. c. bahârân.
Yine errâş-ı sabâ sahn-ı ribât-ı çemene
Geldi bir kâfile kondurdu yükü cümle bahâr
Bâkî
Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bahârm görmüşüz
Biz neşâtın da gamın da rûzigârm görmüşüz

Nâbî

Hevâ-jı aşka uyup kûy-ı yâre dek gideriz
Nesîm-i subha refîkız bahâra dekgideriz

Nâilî

Erişip bahâra bülbül yenilendi sohbet-igül
Yine nevbet-i tahammül dil-i bî-karâra düştü

Şeyh Galip

Görmeden âsâr-ı Nîsân’ın bahâr elden gider
Güller âhir-i râm olur ammâ hezâr elden gider

Ziyâ Paşa

bahâr-ı âlem-i gam: Gam dünyasının güzelliği.
Bahâr-ı âlem-i gam yok diyenler var ise
Yahyâ
Vücûd-ı dâg-dârm rûy-ı zerdin onlara göster

Şeyhülislâm Yahyâ

bahâr-ı ârız: Yanak güzelliği.
Arz et bahâr-ı ârızını merg-zâra kim
Bu rengi görüp ola hayâdan gül-âb gül

Ahmet Paşa

bahâr-ı behcet: Güzellik baharı.
Rızâyî ruhları rûz-ı bahâr-ı behcettir
Aceb mi etse cemâli terakkî rûz-be-rûz
Rızâyî
bahâr-ı bî-hazân: Sonbaharı olmayan bahar.
Mekânım cennet-âsâ bir mekândır
Gül-endâmım bahâr-ı bî-hazândır

Muallim Naci

bahâr-ı câvidân: Sonsuz güzellik.
Zülâl-i ma’rifet bir reşhadır ebr-i bahârımdan
Bahâr-ı câvidân bir nefhadır bâd-ı hazânımdır
Namık
Kemal bahâr-ı devlet-i şâh-ı cihân: Cihan şahının talih baharı.
Çün nev-bahâr-ı devlet-i şâh-ı cihân ola
Hurşîd-i bî-zevâl mey-i ergavân ola
Necâtî Bey
bahâr-ı dil-güşâ: Gönül açan bahar.
Oldu hevâlar mu’tedil erdi bahâr-ı dil-güşâ
Sürsün safâsın âlemin zevk etsin erbâb-ı safâ

Bağdatlı Rûhî

bahâr-ı eltâf-ı kerem: Cömertlik ihsanlarının baharı.
Bahâr-ı eltâf-ı keremdir kef-i gevher-bahşı
Bâkî
bahâr-ı gül-pûş: Gül örtülü bahar.
La’l-i lebişu’le-işeker-nûş
Gül-ruhları mev-bahâr-ıgül-pûş

Şeyh Galip

bahâr-ı hande-nikâb: Gülüş peçesinin baharı.
Müteverrim bahâr-ı hande-nikâb
Bütün eşyâda ihtizâr-ı şebâb

Hüseyin Sîret

bahâr-ı heves: Arzu, istek baharı.
Bahâr-ı heveste çektiğim âlâma karşılık
Bir dürer-i semîne gibi kıldı yâdigâr
Cenap
Şahabbettin bahâr-ı hüsn: Güzellik baharı.
Ey pür-gül ü şükûfe yüzünle bahâr-ı hüsn
Zehr-i ruhunla rûşen olur rûzgâr-ı hüsn
Avnî (Fatih Sultan
Mehmet II)
bahâr-ı lûtf: Lütuf baharı.
Düşse ger hâke nem-i ebr-i bahâr-ı lûtfu
Kesb-i rûh eyler idi zîr-i zemînde ecsâm

Nef’î

bahâr-ı ma’delet: Adalet baharı.
Dem-i serdî gamın eyyâm-ı nahsın gerçi kim çektik
Bahâr-ı ma’delet ref’ etti sermâ-jı zemistânı
cinânî
bahâr-ı serv: Servi güzelliği.
Tebdîl-i câme etmeğe yok meyli
Nâbîyâ
Yek-rengdir libâs-ı hazân ü bahâr-ı serv

Nâbî

bahâr-ı tarab-efzâ: Sevinç artıran bahar. Dil safâ kesb edeli seyr-i ruh-ı pâkinde
Ne bahâr-ı tarab-efzâda ne nev-rûzdadır

Bağdatlı Rûhî

bahâr-ı tevbe: Tövbe baharı; tövbeden dolayı şarap içilmeden geçen bahar.
Bahâr-ı tevbeye
Şeyhî cünûn demiş âkıl
Bugün muvâfakat et irtepârsâ olalım
Şeyhî
bahâr-ı vasl: Kavuşma baharı.
Hazân-ı hüzn ile pejmürdedir sermâ-yı hicrette
Dil-i zârım bahâr-ı vaslıla cânâ dil-ârâ et

Âdile Sultan

bahâr-ı vuslat: Kavuşma baharı.
Pür zemzeme bir bahâr-ı vuslat Eylerdi önümde haşr-ı ezhâr

Tevfik Fikret

bahâr ü hazân: Bahar ve sonbahar. O kim mâ-sivâdan yuma çeşmini
Berâberdir ona bahâr ü hazân

Şeyhülislâm Yahyâ

bahârân: Baharlar. Gel ey fasl-ı bahârân mâye-i ârâm u hâbımsın
nedîm
bahârî: İlk yazla ilgili olan.
Bir kuşcağızın ömr-i bahârîsi kadar hoş

Tevfik Fikret

bahâr-istân: İlkbahar mevsimi.
bahâr-istân-ı tab’: Tabiatın hüküm sürdüğü bahar zamanı.
Maânî câmını içmekte oldum
Câmîi sânî
Bahâristân-ı tab’ımda açıldı bir gül-i sûrî

Hayâlî Bey

bahâr-istân-ı îd: Bayram (bahar manzarası) yeri.
Salınır şâh-ı gül-i nâzik nihâl-i erguvân
Bâğ-ı cennetten nişan verdi bahâristân-ı îd
Bâkî
bahâr-âlûde: Bahar karışımı.
Hoş nigâh et bu hazân-gâh-ı bahâr-âlûde
Kimi bülbül gibi mahzûn kimi gül gibi şâd

Nâbî

bahâr-veş: Bahar gibi.
Gelip bu meclise fasl-ı bahâr-veş kıldın
Misâl-i gül dil-i sıhr-ıgüzînin handân
Nedîm
bahâriyye: 1. Kasidelerin bahar tasviriyle başlayan bölüm. 2. İstanbul’da
Haliç’te tekkesiyle meşhur bir semt.
Serv-kâmetleri seyr eyle
Bahâriyye’yegel

Belîğ

köhne-bahâr: Sonbahar, güz.
Pâ-mâl-i şitâ olmadan iklîm-i çemen-igül
Ver hükmünü ey serv-i revân köhne-bahârm
nedîm
nev-bahâr: İlkbahar.
Sipihri sâkin ü küh-sâ’n bî-karâr edemem
Hazânı kendi merâmımca nev-bahâr edemem

Nâbî

Esti nesîm-i nev-bahâr açıldı güller subh-dem
Açsın bizim de gönlümüz sâkî meded sun câm-ı Cem

Nef’î

bahîl: Ar. Cimri, hasis, tamahkâr, eli sıkı, mıh. c. bahîlân.
Yanında hâib ü makhûr yok meğer ki bahîl
Derinde hâsır u matrûd yok meğer ki direm
Nedîm
Kerem erbâbına vermezdi âtâya növbet
Zevkini bilse bahîlân dahi bezl-i diremin

Sünbulzâde Vehbi

Eksik olman ehillerden kaça görün câhillerden
Tanrı bîzâr baMUlerindm bahîl dîdâr görür değil

Yunus Emre

bâhilân: Cimriler.
Kerem erbâbına vermezdi âtâya növbet
Zevkini bilse bahîlân dahi bezl-i diremin

Sünbulzâde Vehbi

bâhir: Ar. Parlak, rûşen, açık.
Lem’a eylerdi o nûr-ı bâhir
Şu’leler yer yer olurdu zâhir

Hakanî

Büyüklük meyli ebnâ-yı beşerde pek tabîidir
Buna bürhân bâhir ârzûsu hüsn-i şöhrettir

İsmail Safa

bahîre: bk. bahr.
bâhis: bk. bahs.
bahr: Ar. 1. Deniz. 2. Aruzda her bir vezin ile o vezinden türemiş diğer vezinlerin hepsine verilen ad. bahr-i hezec, bahr-i remel, bahr-i rezec vb. c. bihâr.
Dili dürr-i maârifte gehî bezl-i avârifte
Dem-â-dem eyler isbât-ı fazîlet bahr ü kân üzre
Bâkî
Şîr-i arak benât-ı mülü ede feyz-yâb
Bir bahr içinde berk ura
Hûrşîd ü mâh-tâb

Şeyh Galip

Her dem efrencin kılıç başın iki şak eyleyip
Sûy-ı bahre akıtırdı kanın ırmak eyleyip

Sürûrî

Ey bahr ki peyk-i fevc fevcin
Her sûdan olur zemîne şâmil

Abdülhak Hâmit

bahr-i adâlet: Adalet denizi.
Şâh-ı cihân
Sultân
Murâd şâhen-şeh-i âlî-nijâd
Bahr-i adâlet kân-ı dâd zıll-ı Hudâ-yı zü’l-minen

Nef’î

bahr-i adem: Yokluk denizi.
Bir kenz-i vücûda dalarak bahr-i ademde
Şöyle olayım mest-i mey-i cân-ı mahabbet

Âdile Sultan

bahr-i Ahzar, Ahdar: Hint Okyanusu.
Bahr-ı Ahzar ne-dürür kulzüm-i cûdunda habâb
Katre-i feyzi nedir ebr-i dür-efşân-ı kerem

Ahmet Paşa

bahr-i aşk: Aşk denizi.
Bahr-i aşkında çekip almağa gönlüm zevrakın
Dest-i cevrinle ham-ı zülfünü çengâl eyledin

Ahmet Paşa

bahr-i atâ: İhsan denizi.
Birisi bahr-i atâdır birisi kulzüm-i sa’d
Birisi kân-i hayâdır birisi genc-i sehâ
Nazîm (Yahyâ)
bahr-i beyân: Belâgat ilmini öğreten deniz.
Şâir-i deryâ-nisâbım ebr-ı Nîsândır dilim
Fikretim bahr-i beyândır sözlerim lü’lü’-i nâb
Yenişehirli Avni
bahr-i bihâr: Denizlerin denizi.
Bahr-i bihâr lüccesi târ-ı hisâb olup
Dünyâyı tûl u arzıgirân-tâ-girân çeker

Esrar Dede

bahr-i bî-gerân: Ucu bucağı belli olmayan deniz.
Dürr-i visâl-i dil-bere ermek ümîdine
Gözüm yaşı olursa ne ola bahr-i bî-gerân
Avnî (Fatih Sultan
Mehmet II)
Işkının deryâsına nisbet vücûd-ı kâinât
Mevc-i bahr-i bî-gerân üzre bir avuç hâr u has
Bâkî
bahr-i cezbe: Cezbe denizi.
bahr-i cezbede kim gönlüm ıztırâba gelir
Güher derûn-ı sadeften çıkıp habâba gelir
şeyh Galip
bahr-i cûd: Cömertlik denizi.
Şu bahr-i cûd için kim olsa mevvâc
Cihânda kalmaz idi ac u muhtâc

İbni Kemâl

bahr-i derd: Dert denizi.
Hevâdan mevce gelmiş bahr-i derdim şâhid-i hâlim
Dil-ipür-ıztırâb ü nâle-i bî-i’tidâlimdir

Fuzûlî

bahr-i devlet: Devlet denizi.
Lüccesi bahr-i devletingarka-gâh-ıgumûmdur
Râhat-ı dil murâd ise kendini kenâra çek
Âsım (Çelebizâde Şeyhülislâm İsmail)
bahr-i dil: Gönül denizi.
Buldu bahr-i dilde mihrinden
Atâyî nazmı zeyn
Adet-i meşhûrdur olduğu dürr-perver güneş
Atâyî (Nev’izâde Ataullah)
bahr-i dil-i ârif: Arifin gönül denizi.
Değildir cilve-gâh-ı mâ-sivâ bahr-i dil-i ârif
Derûnundan eder her cîfeyi deryâ-yı ummân red

Belîğ

bahr-i efkâr: düşünce deryası.
Bahr-i efkâra dalıp çekme emek
Nükte-i çûn ü çerâdan el çek

Hakanî

bahr-i emel: İstek denizi.
Tevekkül bâd-bânın kıl güşâde fülk-i ihlâsa
Eser bahr-i emelde bir muvâfık rûzgâr elbet
fıtnat
bahr-i endîşe: Endişe denizi.
Benim ol nâdire gavvâs ki olsa ne kadar
Bahr-i endîşe amîk-i dürr-i ma’nâ kem-yâb

Nef’î

bahr-i endûh: Gam denizi.
Aşnâ-ji bahr-i endûhuz bize sâgar sunun
Bâdelerle nûş-ı câm eden perînin yâdına
Âlî Bey
(Gelibolulu Müverrih)
bahr-i eş’âr: Şiirler denizi.
Necâtî bahr-i eş’ârm nedendir pür-güher bu hod
Selâsette letâfette hemânâ bir akar sudur
Necâtî Bey
bahr-i fazîlet: Fazilet denizi.
Şeref vermez dürr ü gevher kemâl olmaz zer ü zîver
Hüner kesbet hüner, bahr-i fazîlet, kân-ı irfân ol
Bâkî
bahr-i fenâ: Yokluk denizi.
Ummân içinde pençe-i mihre mümâsilim
Oldum garîk-ı bahr-i fenâ merd-i kâmilim

Şeyh Galip

bahr-i feyz: Feyiz denizi.
Bir tek işâretin bize rahmet için yeter
Ey bahr-i feyzi katresi ummân efendimiz

Faruk K. Timurtaş

bahr-i firkat: Ayrılık denizi.
Bahr-i firkatte nice firtınalar çektim ben
Bâd-ı aşkın alaband eyledi sabrım gemisin
Âgehî
bahr-i gam: Gam denizi.
Füsûsa kim cihân-ı fitne-engîz
Eder bahr-i gamı mevc-i belâ-hîz
Atâyî (Nev’izâde Ataullah)
Bir bahr-i gamda urmadayız dest ü pây kim
Keştîsi yok, kenâresiyok, nâ-hudâsı yok

Nâbî

bahr-i gavgâ: Kavga denizi.
Döken idi saff-ı sevdâ bulan idi bahr-i gavgâ
Başıma kopaydı bâri o kıyâmet-i zemâne

Esrar Dede

bahr-i gurbet: Gurbet denizi.
Daldıkça cebr-i nef ile ben bahr-i gurbete
Rûhum dönerdi sanki o me’vâ-ji cennete

Kemalzâde Ekrem Bey

bahr-i güher-pâş-ı sühan: Söz incisi saçan deniz.
Tab’ım ol bahr-i güher-pâş-ı sühandır kim onun
Rîze-seng-i sâhilinden ter düşer dürr-i hOş-âb

Nef’î

bahr-i hatâ: Hata denizi.
Şirâ’ı olmasaşer’i felâh zevrakınının
Kimesne bahr-i hatâdan bulamaz idi necât

Hamdullah Hamdi

bahr-i hayâl: Hayal denizi.
Pâkîze kelâmım ki der-bahr-i hayâlim
Avîze-igûş dil-i yârân-ı safddır
NePî bahr-i hayret: Hayret denizi.
Bahr-i hayrettedir sefîne-i rûh
Lengeri
Lâ ilâhe illa’l-lâh
Şeyhî
bahr-i hezec: Neşeyle şarkı söyleme bahiri (1. dört mefâilün. 2. iki mefâilün bir feûlün. 3. mefâilün feûlün mefâilün feûlün. 4. mefûlü mefâilün mefûlü mefâilün. 5. mefûlü mefâîlü mefâîlü feûlün. 6. mefûlü mefâîlün feûlün. 7. mefûlü mefâîlü feûlün. kalıplarından meydana gelen bahir).
Her biri bahr-i remel bahr-i hezeçten savurup
Rîh-i enfâsın eder furtunarfersâ-yı sühan

Sünbulzâde Vehbi

bahr-i hestî: Varlık denizi.
Gâfl olma bahr-i hestîde re’îs-i akla uy
Zevrak-ı cismin muhâlif rûzgârıdır hevâ

Behiştî

bahr-i hikem: Hikmetler denizi.
Emtâr-ı kerem bahr-i hikem üstüne yağıp
Bir iki habâb oldu bu nüh kubbe-i mînâ
Nuri
bahr-i hûn: Kan denizi.
Belkigark-ı bahr-i hûn olurdu felek dilgibi
Ettiğince tîğ-ı hûn-efşân ile cevelân-gerî
NePî bahr-i hurûşân: Coşan deniz. Beyninde öter demdeme-i sarsar-ı cûşân
Medhûş gözünde köpürür bahr-i hurûşân
Mehmet Âkif
bahr-i hüsn: Güzellik denizi.
Çeşme-i billûrdan yâkût-ı nâb olsun revân
Bahr-i hüsnün dil-berin pür dürr ü mercan eylesin
Hayalî Bey
bahr-i ilm ü irfân: İlim ve irfan denizi.
Yâhûd iki bahr-i ilm ü irfân
Birleşti berâber oldu ummân

Ziyâ Paşa

bahr-i kâğıd: Kâğıt denizi.
Sevâd-ı nazma bakıp rûy-ı bahr-i kâğıdta
Aceb mi mâil olursa kenâra deryâ-dil

Esrar Dede

bahr-i kemâl: Olgunluk denizi.
Dil-ber odur ki mâlik-i bahr-i kemâl olup
Şi’r okuya sefîne suna âşinâlara
Bâkî
bahr-i kerâmet: Keramet denizi.
Her sâgar-ı ser-şârı bir nehr-ı Cinânî dir
Her ritl-ı mey-efşânı bir bahr-i kerâmettir

Esrar Dede

bahr-i kerem: Cömertlik denizi.
Çok keştî-i isyânı çeker sâhil-i afve
Bahr-i keremin mevc-i atâsın ne bilirsin

Nâbî

bahr-i letâfet: Hoşluk denizi.
Bahr-i letâfet içre güher görmek istesen
Nev’î sözünü dinle kelâm-ı edîbigör
Nev’î bahr-i lûtf: Lutuf denizi.
Bî-bahâ oldu akîk-ı Yemen-i cûd u atâ
Bahr-i lûtfunda bitelden beri mercân-ı kerem

Cem Sultan

bahr-i maânî: Manalar denizi.
Dense ne aceb tabımıza bahr-i maânî
Sahbâgibi pür-hâlet ü cür’agibi pestiz

Nef’î

bahr-i mahabbet: Sevgi denizi.
Dil sefînesini sal bahr-i mahabbet üstüne
Dest-i mürşidle husûl-i gevher ü mercâna gel

Âdile Sultan

bahr-i ma’nâ: Anlam denizi.
Silk-i nazma ol kadar çektim dürr-i sîr-âbı kim
Tâb-ı endîşeyle ettim bahr-i ma’nâji serâb

Nef’î

bahr-i mescûr: Taşkın deniz.
Kâse-i çarhı şikest eyledi tîr-i da’avât
Cereyân eyledi hep âleme bahr-i mescûr
Enderunlu Fâzıl
bahr-i mevc-â-mevc: Çok dalgalı deniz.
Duyarlar şübhesiz bir gün gelir hadsiz nedâmetler
Kuranlar bahr-i mevc-â-mevce hayâl üstünde kâşâne
Tokadîzâde
Şekib
bahr-i mihnet: Sıkıntı denizi.
Gark oldu bahr-i mihnete dil zevrakı meded
Ey Hızr-ı pey-huceste yetiş dil-rübâlık et
Necâtî Bey
bahr-i Muhît: Okyanus.
Ateş-i aşkımı itfâ edemez
Bahr-ı Muhît
Mâcerâmız bizim ey dil dahi çok su götürür

bahr-i mukatta’: Kesik bahir.
Yaşım denizin kesse ol
İskender-i devrân
Bir hûbgazel derdim ona bahr-i mukatta’
Bâkî
bahr-i müstağrık: Batmış deniz.
Bahr-i müstağrıktır dalınmaz bu bahra gavvâs bulunmaz
Lâ-taayyündür bilinmez künh-i zâtın yâ
Rabbenâ

Ümmî Sinan

bahr-i nâle-gîr: İnleyen deniz.
Gûyâ sorar sevâhiline bahr-i nâle-gîr
Olmak neden nişîb-i mezellette bir esîr

Ahmet Hâşim

bahr-i nazm: Nazım denizi.
Bahr-i nazm içre bugün dürr-i girân-mâye iken
Hâk-i zillette kalıptır nitekim gevher-i kân
Bâkî
bahr-i Necef: Necef denizi.
Çün düştü aks-i gamzesi mânend-ı Zülfekâr
Mahv oldu gitti bahr-ı Necef gibi cû-yı dil
Fâiz
î (Kafzâde Abdülhay Çelebi)
bahr-i nîl-gûn: Lâcivert deniz.
Hilâl-âsâ fürûzân oldu bahr-i nîl-gûn üzre
Şafaktan dem urur âb-ışarâb-âlûdı deryânın
Bâkî
bahr-i nûr: Nur denizi.
Sâgar-ı habâb mevce-i meh-tâbtır bu şeb
Fânûs-ı bahr-i nûragirdâbtır bu şeb

Şeyh Galip

bahr-i pür-girdâb: Girdaplarla dolu deniz.
Hîç revâ mıdır gam-ı dünyâya düşmek ey gönül
Bir kenârma erilmez bahr-i pür-girdâb iken

Şeyhülislâm Yahyâ

bahr-i pür-hurûş: Coşkunluk dolu deniz.
İsyân-ı mevc-i zâhire ettinse vakf-ıgûş
Çarparken ufk-ı zulmete bir bahr-i pür-hurûş

Ahmet Hâşim

bahr-i rahmet: Rahmet denizi.
Çirk-i günâhı lekke-i nâ-şüstenî sanır
Cûş u hurûşun anlamayan bahr-i rahmetin

Nâbî

bahr-i remel: Remel bahir. üç fâilâtün, bir fâilün; 2. iki fâilâtün, bir fâilün; 3. üç fâilâtün bir fa’lün’den meydana gelen aruz kalıbı).
Her biri bahr-i remel bahr-i hezeçten savurup
Rîh-i enfâsın eder furtuna-fersâ-ji sühan

Sünbulzâde Vehbi

bahr-i safvet: Saflık, temizlik denizi.
Hamr-ı aşkı tâ ezel nûş eyleyen sekrân olur
Bahr-i safvet içre ol kalbi safâ-efşân olur

Âdile Sultan

bahr-i sühan: Söz denizi.
Tab’ım ol bahr-i sühandır ki kef-i mevci tutar
Penbeler içre nihân sübha-i lü’lü-i azîm

Nef’î

bahr-i şekâvet: Bahtsızlık denizi.
Dalmışam bahr-i şekâvet içre kârım seyyPât
Ya İlâhî sen hidâyet eyle bana ver necât
İkbâlî, Meftûnî (Sultan II. Mustafa)
bahr-i şevk-ı yâr: Sevgiliyi arzulama denizi.
Ben garka-i bahr-i şevk-i yârim
Berhem-zede-i gam-nigârım

Fuzûlî

bahr-i tasavvur: Tasavvur edilen deniz.
Sakın nev-devletân-ı asrdan himmet hayâl etme
Abesdir dürr ümîdin eylemek bahr-i tasavvurdan
Esad (Şeyhülislam)
bahr-i tavîl: Uzun bahir.
Bir bahrin ismidir bahr-i tavîl
Mâh-ı nev gibi tavîl ü bârîk

Hakanî

bahr-i tevekkül: Tevekkül denizi.
Sal geştî-i umûrunu bahr-i tevekküle ak
Aç bâd-bân-ı himmeti yan gel de zevke bak

bahr-i ucb-ı gurûr: Gururla kendini beğenme denizi.
Sen yaman cehl içinde kalmışsın
Bahr-i ucb-ıgurûra dalmışsın

Fuzûlî

bahr-i ulûm: İlimler denizi.
Eğer âyîne-i irfânına akseyler ise
Katre-i lâ-yetecezzâ görünür bahr-i ulûm
Yenişehirli Avni
bahr-i Ummân: Arap yarımadasının güneyi ile
İran’ın güneyinde kalan deniz.
Semendi seğredende lâmi olmuş ahter-i sâkıb
Sipâhı depredende mevce gelmiş bahr-ı Ummândır

Fuzûlî

bahr-i vahdet: Birlik denizi.
Mevc-i kesret nev-be-nev hep bahr-i vahdetten gelir
Alem-i imkân her var vâhidiyyetten gelir
Aczî (Mîrzâde Mustafa Ağa)
bahr-i vefâ: Vefa denizi.
Kimi bezm-i safâ içinde rakkâs
Kimi bahr-i vefâ içindegavvâs

İbni Kemâl

bahr-i vücûd: Varlık denizi.
Bulanır girye-i hûn-înim ile bahr-i vücûd
Sararır âhım ile sebze-i sahrâ-ji adem Akif Paşa
bahr-i zehhâr: Coşkun deniz.
Bahr-i zehhâr değil, ebr-i şerer-bâr değil
Hep yanar dağlar ile dolsa civârım dönmem

Abdülhak Hâmit

bahr-i zülâl: Saf, berrak deniz.
Şu kimse ki bula bahr-i zülâli
Kaçan yâd eder ol köhne sifâli

İbni Kemâl

bahr u berr: Deniz ve kara.
Olşeh ki kef-i himmeti hengâm-ı keremde
Dünyâyı ganî, kânı tehî, bahri berr eyler

Nef’î

bihâr: Bahr’ler; denizler.
Bu emvâc-ı bihârın karna reh-yâb olan anlar
Ki var tahtında bir dürr-i hakîkat bir aceb deryâ

Nâbî

Bahr-i bihâr lüccesi târ-ı hisâb olup
Dünyâyı tûl u arzıgirân-tâ-girân çeker

Esrar Dede

Mâr-ı zemîne lokma olur mürg-ı tîz-per
Mürg-ı hevâya tu’me olur mâhî-i bihâr

Ziyâ Paşa

bihâr-ı lutuf: Lutuf denizleri.
Bihâr-ı lûtfuna kıldı seni gark
Hudâ’nun lûtfusun ez-pây tâ-fark

İbni Kemâl

bihâr-ı mekremet: Cömertlik denizleri.
Zülâl-i merhametin reşhasıdır
Ab-ı Hayât
Bihâr-ı mekremetin katresiyem-ı Ummân
Cinânî
bihâr-ı sun’: Sanat denizleri.
Zihî zâtın nihân ü ol nihândan mâ-sivâ peydâ
Bihâr-ı sun’una emvâc peydâ ka’r nâ-peydâ

Fuzûlî

bahîre: Gölcük. c. bahîrât.
bahîre-i kalb: Kalp gölcüğü.
Akşam, hayâtımın şu sükûnetli hâlidir
Nâlende bir sürûd ile bir yâd-ı pür-hüzn
Ba’zen olur bahîre-i kalbimde mevc-zen

Tevfik Fikret

bahîrât: Gölcükler.
bahîrât-ı bî-şümâr-ı serâb: Serabın sayısız gölcükleri.
Dilinde nâ-mütenâhî vü sermedî bir şeb
Nazar-gehinde bahîrât-ı bî-şümâr-ı serâb
Cenab
Şahabeddin
bahrî, bahriyye: Denize ait, denize mensup.
Kuvve-i berriye vü bahriyyesi
Devletin olmuş iken misl-i serâb

Ziyâ Paşa

bahreyn: 1. İki deniz (Basra Körfezi ile Hint
Denizi veya
Karadeniz Akdeniz)
2. İki önemli şey, iki esaslı, temel şey.
bahreyn-i nazm u nesir: Nazım ve nesrin iki denizi.
Mülk-i sühan kalem-rev-i tab’-ı kerîmidir
Bahreyn-i nazm u nesirde cârî hükûmeti

Âkif Paşa

bahrî kutâs veya kâv-ı bahrî: Deniz aygırı, deniz öküzü denen hayvan.
Asya’daki bir dağ silsilesinin eteklerinde bulunan bir cins yabanî öküz.
Kuyruğundaki tüyler çok yumuşak ve uzun olduğu için
Osmanlı vezir ve emirlerine, atlarına nişan olarak takılırmış.
Türkçe’ye de bahri hotaz şeklinde değişerek girmiştir.
Daha sonra da kadınların serpuşlarına taktıkları hotoz şekline girmiştir.
Mehmet
Salâhi, Kamus-ı Osmanî’sinde kelimenin aslının
Yunanca olduğunu söyler.
bahreyn: bk. bahr.
bahrî: bk. bahr.
bahs: Ar. 1. Bir şeyin aslını anlamak için araştırma, bir maddenin aslı ve esasını öğrenmek için söz açmak. 2. Karşılıklı söz etme. 3. İki kişinin birbirini aldatmak için tutuştukları konu.
Eski Türkçe’de “ögdül: yarış ödülü” olarak geçer.
Bugün de “ödül” olarak kullanılır. 4. Bir maddenin tedkik ve tahkikine dair sözleri içine alan makale. c. ebhâs.
Tîğın içirdi düşmene zahm-ı ziyânları
Bahs etmez oldu kimse kesildi zebânları
Bâkî
Mecnûn ile bahs etmeğe gitti ukalâmız
Var ona kıyâs eyle ne söyler büdalâmız

Yenişehirli Avnî

Aşık-ı sâdık isen etme cedel ağyâr ile Merd-i dânâ eylemez nâ-dân-ı bed-hûlarla bahs
Bekrî (Diyarbakırlı Ebûbekir)
Allâmedir ol edîb-i mâhir
Her ilm ü hünerde bahse kâdir

bahs-i cârî: Geçen konu.
Bahs-i cârîsini hasbe’l-âde
Gûş edip coştu
Suyolcuzâde

Sünbulzâde Vehbi

bahs-i cinân: Cennetler bahsi.
Nefsin tefekkür eyle fesâd ü salâhını
Râz-âşnâ-yı bahs-i cinân ü cahîm isenHersekli Ârif
Hikmet bahs-i cünûn: Cinnet bahsi.
Zülf anılsa uzatır bahs-i cünûn silsilesin
Nice dîvâne-i ma’nâ nice şeydâ-yi sühan

Sünbulzâde Vehbi

bahs-i da’vâ-yı taazzum: Büyüklük satma davası.
Bahs-i da’vâ-ji taazzumda ne lâzımdır cedel
Yol geçer üstünden olsa ne kadar yüksek cebel
Hilmî (Trabzonlu)
bahs-i kâninât: Kâinat bahsi.
Söndü çerâg-ı encümen-i bahs-i kâinât
Bilmem ne yüzle yanmadadır şem’-i hâverî

Üsküdarlı Hakkı Bey

bahs-i mübâhât: Övünme bahsi.
Bana da bahs-i mübâhât ile at tut derdi
Olsa har-bende kadar bende de sa’d-i eyyâm
Yenişehirli Avni
bahs-i şekvâ-yı gam: Üzüntünün şikâyet konusu.
Bahs-i şekvâ-ji gamında yine biz hâmûşuz
Nâlemiz zemzeme-i çâk-i girîbân ise de

Namık Kemâl

bahs-i tefsîr: Açıklama konusu.
Hattına dolaşsa dil-i hüsnün kitâbında ne ola
Ekseriyyâ bahs-i tefsîr olur i’râb üstüne

İbni Kemâl

bahs-i tekevvün: Var olma bahsi.
Eğer bileydi beşer mâ-cerâ-ji sâbıkını
Olurdu bahs-i tekevvünde vâkıf-ı hikmet
Nâzım Paşa
bahs-i vahdet: Birlik konusu.
Hatâ-ji ehl-i kesret ol kadardır bahs-i vahdetde
Rakam kâfî değildir cümlesin ta’dâd lâzımsa

Namık Kemâl

bahs-i vasl: Kavuşma bahsi.
Yâri rind-i zemânedir sandım
Bahs-i vaslı terânedir sandım
Sultan I. Bayezid (Yıldırım)
bahs-i zülf: Saçtan söz etme.
Perçemin sevdâsı her şeb kîl u kadimdir benim
Bahs-i zülfün çok zemânlardır hayâlimdir benim
şeyh Galip
ebhâs: Bahis’ler, konular.
Hâsılı şiire girişmek müşkül
Çünkü ebhâsı bütün lâ-tâil
Sait
ebhâs-ı nüh-cild-i felek: Feleğin dokuz ciltlik bahisleri.
Metn-i fünûnu hikmetim sırr-ı şuûn-ı fitratım
Ebhâs-ı nüh-cild-i felek şerh-i mufassaldır bana

Namık Kemâl

bahs ü cedel: Bahis ve tutuşma.
Her bî-vefâya bunca özenmek ne derd-i ser
Ma’şûka ile bahs ü cedelden nefâide
Şeyhî
bâhis: Bahs eden, bahs edici, bir şeye dâir ve âid.
Lâkin niçin ol dilîr-i bâhis
Hayriyye’den açılmamış mebâhis

Ziyâ Paşa

bahş: Far. Karşılıksız verme, hibe etme, ihsan etme.
Lâzım değil inâyeti ehl-i tekebbürün
Bahş eyledim atâsını vech-i abûsu
Nahîfi
Hoş geldin eyâ berîd-i cânân
Bahş et bana bir nüvîd-i cânân

Şeyh Galip

Bahş eylemiş iken sana bunca nâm u nişân
Kalbinde oldu cümlesi bî-nakş u bî-nişân

Abdülhak Hâmit

bahş-i eşrefiyyet: En şerefli olma hâlinin bahşi.
Nutkudur ser-mâye-i bahş-i eşrefiyyet âdeme
Bâis-i ihlâl-i şân-ı feyz-i insândır sükûtHersekli Ârif
Hikmet -bahş, -bahşâ: Far. bağışlayıcı, affedici, verici“ anlamlarında birleşik kelimeler yapar. cân-bahş: Can sunma.
Cür’a-i cân-bahşma leb-i teşne bin
Hızr ü Mesîh
Ab-ı Hayvân’sın yâhûd la’l-i leb-i cânânesin

Nef’î

Vasf-ı leb-i cân-bahşıdır ol dil-berin
Esrâr
Her bir gazelim mahrem-i cân olmağa bâis

Esrar Dede

hayat-bahş: Hayat sunucu.
hayat-bahş-ı kerîm: Cömert hayat sunucu.
Vücûd vücûd
İlâhî hayât-bahş-ı kerim
Nefs-i atiyye-i rahmet kelâm-ı fazl-ı kadîm

Nâbî

rûh-bahş: Ruh bahşeden.
Rûh-bahş oldu
Mesîhâ-sıfat enfâs-ı bahâr
Açtılar dîdelerin hâb-ı ademden ezhâr
Bâkî
rûh-bahşâ: Ruh bağışlayıcı.
Cellâd nigâhın et temâşâ
Azrâil’i gör ki rûh-bahşâ

Şeyh Galip

ser-mâye-bahş: Sermaye sunan. ser-mâye-bahş-ı sûziş: Yakıp kavuran sermaye.
Birşem’dir cihâna ser-mâye-bahş-ı sûziş
Ammâ bu sûzun aslın pervâneler de bilmez

Nâbî

tesliyet-bahşâ: Teselli sunucu.
tesliyet-bahşâ-yı adem: Yokluğun avutucusu, yokluğun avundurucusu.
Avutan halkı bu gam-hânede oldur yoksa
Olmasa müşkil idi tesliyet-bahşâ-yı adem

Âkif Paşa

bahşâyiş: Far. Merhamet, şefkat, inayet, ihsan.
bahşâyiş-i Hak: Hakkın ihsanı.
Takdîse ehaktır bu
Bahşâjiş-ı Hak’tır bu
Muallim Nâci
bahşâyiş-i ulvî-i kudret: Kudretin yüce sunuşu.
Habâsetler düşünmek akl için züldür, tenezzüldür
O cevher çünkü bir bahşâyiş-i ulvî-i kudrettir
İsmail Safâ
bahşende: Far. Bağışlayıcı, verici, yarlığayıcı, affedici.
“bahşâyende” de aynı anlama gelir.
Bi-hakkın
Girdgâr mün’im ü bahşende kim lutfu
Mürebbîi
Müselmân ü Yehûd ü Gebr ü Tersâdır

Nef’î

Benim ol hâce-i bahşende ki harc etsem olur
Encüm-i çarhı güher yerine mahzen mahzen
Nedîm
bahşende-i kişver: Ülke verici.
Bahşende-i kişver-i muhalled
Şâhenşeh-i enbiyâ
Muhammed

Nâbî

bahşiş: Far. İhsan, atiyye, beleş olarak verilen para vesaire.
Türkçe’de “bahşîş” şeklindeki imlâsı yanlıştır. bahşiş-ı İlâhîİlahî bağış.
Ammâ daha bahşiş-ı İlâhî
MiPâcını bulmadı kemâhî

Şeyh Galip

bahşiş-i nâ-be-mahal: Yerinde olmayan bahşiş.
Bahşiş-i nâ-be-mahal cûddan olmaz ma’dûd
Sıfr-ı ma’kûs ile artar mı hesâbı rakamın

Belîğ

bahşiş-âmûz: Bahşiş, bağış öğreten.
bahşiş-âmûz-ı himem-i havsala-sûz: Tahammül yıkan gayretlerin bağış öğreteni.
Bahşiş-âmûz-ı himem-i havsala-sûzu hisset
Kîse-perdâz-ı kerem kâfile-sâlâr-ı kirâm

Nef’î

baht: Ar. Talih, kader, kısmet, ikbâl, tesâdüf, yazı, uğur. c. bahtân
Şükür kim bir bâr-gâh-ı lûtfa kıldım intisâb
Kim olur hâk derdinden baht u devlet behre-yâb

Nef’î

Bâzû-yi baht ger pür ederse kemânımı
İster verâ-ji
Kâf’a kosunlar nişânımı
İsmetî (Birgili Fazlullahzâde)
Zülfün görenlerin hep bahtı siyâh olurmuş
Tek zülfünü göreydim bahtım siyâh olaydı
Nevres-ı Cedîd (Osman)
Tâli’-i akla muâvin olmaz
Baht ile hüner mukârin olmaz

Ziyâ Paşa

baht-ı âlem-ârâ: Âlemi süsleyen talih.
Ol kahramân-ı kavî-baht-ı âlem-ârâ kim
Mekîn-i hikâyesidir dâstân-ı Zâl ü Kubâd

Nâbî

baht-ı bîdâr: Uyanık baht
Devlet-i dünyâ hayâl ü hâba benzer nesnedir
Baht-ı bîdâr isteyenler terk-i hâb etmek gerek
Bâkî
baht-ı bî-şuûr: Şuursuz talih.
Nakş etti bir tehekküm için baht-ı bî-şuûr
Târih-i zulme bir yeni dîbâce-igurûr

Tevfik Fikret

baht-ı bî-vefâ: Vefasız baht.
Ne gamzeden ne gam-ı yâr-i pür-cefâdandır
Bizim şikâyetimiz baht-ı bî-vefâdandır

Nâilî
baht-ı bülend: Yüce talih.
Sanki vaz’ etmiş idi baht-ı bülend
Behce-i hüsne gümüş bâzû-bend

Hakanî

baht-ı civân: Genç talih.
Zemân-ı hükm-i âlem ola dest-i ihtiyârmda
İlâhî pîr ola tâ haşre dek baht-ı civân üzre

Ziyâ Paşa

baht-ı cüvân: Kuvvetli talih.
Hazret-ı Pâşa-yı rûşenre’y-i gerdûn-ı ihtişâm
Sâhib-i tedbîr pîr ü mâlik baht-ı cüvân
Nev’î
baht-ı dagal-bâz: Hile yapan talih.
Ammâ hemîşe baht-ı dagal-bâz neyleyim
Tab’-ı bülende halecân-ı nihân verir
Nedîm
baht-ı devlet: Devlet talihi.
Destân-serâ-ji midhati şâh-ı tarabda nağme-sâz
Tâvûs-ı baht-ı devleti bâm-ı felekte cilve-gâr
Bâkî
baht-ı dûn: Alçak talih.
Baht-ı dûn elinden bir dolu içtim
RızaTevfik
Bölükbaşı baht-ı ebedî: Sonsuz talih.
Sâk-ı ezelîde ne taaddüd ne teessür
Baht-ı ebedîde ne ziyâde ve ne noksân
Nev’î
baht-ı erâzil: En rezil talih.
Kim kaçardı irtifâ-ji neyjir-i ikbâlden
Kevkeb-i baht-ı erâzil vahşet-engîz olmasa
Nâilî
baht-ı güm-râh: Yolunu şaşırmış baht.
Zulmet-i âhir-zemândırşem’-i devlet olmasa
Ey Necâtî yola girmez baht-ı güm-râhım benim
Necâtî Bey
baht-ı hâb-âlûd: Uyumuş, kapalı talih.
Baht-ı hâb-âlûdu bîdâr etti gûyâ hâbdan
Nâle-i dolâb-ı çarh âsiyâb-ı rûzigâr

Nef’î

baht-ı hudâygân-ı kerîm: Cömert ulu padişahın talihi.
Elinden aldı zimâm-ı tasarrufu şimdi
Yed-i müeyyed-i baht-ı hudâygân-ı kerîm

Nef’î

baht-ı İskender: İskender’in talihi.
Cihân-gîr-i hayâl-efser rübâ-ji baht-ı İskender
Sipeh-sâlârı-ı Mâni saff-şikâf-ı rezm-ı Timûrî
nef’î
baht-ı kara: Kara talih.
Hicrinde dâima gelirim âh ü zâra ben
Bî-çâre ben, felek-zede ben, baht-ı kara ben

Fuzûlî

baht-ı memâlik: Ülkelerin talihi.
Göründü tâli’-i âlemde i’tilâ-yı suûd
Bulundu baht-ı memâlikte irtika-jigüşâd

Nâbî

baht-ı nâ-fercâm: Uğursuz talih.
Geh esîr-i gurbet eyler, geh enîs-igam beni
Şaşmışım bilmem ne yapsam baht-ı nâ-fercâme ben
Nevres-ı Kadîm
baht-ı nâ-fermân: Ferman dinlemeyen talih.
Fuzûlî hâli olmak câm-ı ayşım sâf sahbâdan
Nişân-ı baht-ı nâ-fermân ü ikbâl-i nigûnumdur

Fuzûlî

baht-ı nâ-sâz: Uygun olmayan talih.
Bu günden ahdim olsun kimseyi hicv etmeyim illâ
Vereydim ger icâzet hicv ederdim baht-ı nâ-sâzı
nef’î
baht-ı pâk: Temiz talih
Bu baht-ı pâki debistân-ı fazl u dânişte
Bu sûret ile ki takrîr eder ûlü’l-ebsâr
Nedîm
baht-ı pür-hâb: Uyku dolu talih.
Gafletim oldu reşk-i bîdârî
Baht-ı pür-hâb pâs-bânı mıdır
Riyâzî
baht-ı ser-geşte: Baş döndüren talih.
Baht-ı ser-geştesi üstüne döner bir dahı yok
Ehl-i mihrin ne diyem çarh-ı sitem-gâr gibi
Lamiî Çelebi
baht-ı sezâ-vâr: Övmeye lâyık talih.
Her kim ki muvaffak değil itmâm-ı merâma
Bî-câ dolaşır baht-ı sezâ-vâra yapışmaz

Nâbî

baht-ı sitem-kîs: Zulüm eden talih.
Sanma ebnâ-yi zemâne beni dil-rîş etti
Her ne ettiyse bana baht-ı sitem-kîs etti

Koca Râgıp Paşa

baht-ı sitîze-kâr: Kavgacı, inatçı talih.
Serkeşlik etti tûsen-i baht-ı sitîze-kâr
Düştü zemîne sâye-i eltâf-ı Krd-gâr
Bâkî
baht-ı siyâh: Kötü talih.
Bir taraftan dahi ey seng-i dil, ey baht-ı siyâh
Sen mi urdun bu gece şîşemi dîvâra aceb
Nedîm
Kasdım hemân şikâyet-i baht-ı siyâhtır
Ey dûd-ı âh sen arada bir bahânesin

Nâbî

baht-ı tîre: Kara talih.
Yok şekveye tenezzülümüz baht-ı tîreden
Ceyb-i kalemde zâhir olur çâkimiz bizim

Nâbî

baht-ı vâj-gûn: Kötü talih.
Eğer ben gül-şen olsaydım bu baht-ı vâj-gûnumla
Biterdi her giyeh-i maİkûs hey’et-i hâk-dâmdımdan

Ziyâ Paşa

baht-ı vârûn: Ters dönmüş, uğursuz talih.
Ser-nigûn olur hemen fevvâreden çıktıkta âb
Rif’at-i rûşen-dilânı baht-ı vârûn istemez
Sâmî (Arpaemînizâde Vak’anüvis Mustafa Bey)
baht-ı yâver: Uygun talih.
Baht-ı yâver padişâh-ı âsumân-mesned ki dîn
İstinâd-ı devletiyle kuvvet-i erkân bulur
Nef’î
baht-ı zâr-ı hîle-bâz: Hilebaz zarın talihi.
Âlim-i bergeşte-hâle şeş-der-i ikbâlde
Baht-ı zâr-ı hîle-bâzı bir düşeş göstermesin
Şehrî
baht-ı zebûn: Kötü talih.
Hayf o bî-çâre-i sergeşte-dilin hâline kim
Olmaya çâre-geri baht-ı zebûndan gayri

Nâbî

baht-ı zişt: Çirkin talih.
Muhibbim, siz benim âgâh olunca ser-nüviştimden
Bilin ki maksadım şekvâ değildir baht-ı ziştimden

Abdülhak Hâmit

baht u saâdet: Talih ve saadet.
Dost yolunda olur devlet eşiğinde mukîm
Her kime feth edeler baht u saâdet kapısın
Şeyhî
bahtân: Baht’lar.
Nîk-bahtân ki bulur cevf-i sadefte dürr-i nâb
Şûmî-i baht ile biz katre-i bârân buluruz

Nâbî

bahtek: Far. 1. Ağırlık basma (uyku hâlinde). 2. Fena talih.
Şemşîr-i zebânımla cezâsını bulurlar
Bahteklik ederlerle ahibbâ-ji zemâne

Nef’î

bâhter: Far. 1. Batı, güneşin battığı yer. 2. Doğu, güneşin doğduğu yer.
Var ümîdim tâ bu deryâ üzre keştî-i hilâl
Gâh seyr-i hâver eyler gâhgeşt-i bâhter

Fuzûlî

bahtiyâr: Far. Talihli, kısmetli, mesut, yaşayışı güzel.
Ben yolcu o şîve-kâr yolcu
Densin bana bahtiyâr yolcu
Muallim Nâci
Kim bilir belki bahtiyâr olacak
Geçecek mes’adetle eyyâmı
İsmail Safa

bahtiyârî-i vuslat: Kavuşma bahtiyarlığı, hoş hâl içinde olma.
Bâzû-yi rahm-i izzetine ittikâ edip
Te’sîr-i bahtiyârî-i vuslatla ağlasam
Cenap Şahabeddin
bahtiyâr-âne: Mesut ve talihli olanlara yakışacak surette.
Ötüşürlerdi bahtiyâr-âne
Vermesinler mi neşve insâne
Muallim Nâci
bâhûr: Ar. 1. Şiddetli sıcaklık, çok sıcak. 2. Temmuz ayının 19’undan 26’sına kadar olan 7 güne “eyyâm-ı bâhûr” denir.
Farsça’da “mâhûr” denir.
Bu günlerde denize girenin vücûdunda beyaz veya kırmızı lekeler oluştuğu söylenir.
Nesîmî tâzeler pejmürde olmuş berg-i ezhârı
Hevâ-ji dil-keşi nevrûz eder eyyâm-ı bâhûru

Nef’î

Fusûle etse taalluk nesîm-i ma’deleti
Eder musâlaha berdül-acûz ile bâhûr

Nâbî

Bahârın zîr-i minnet-i nevrûzu olmaktan
Harâret-dîde-i eyyâm-ı bahûr olmamız yegdir

Nâbî

bahye: Far. Dikiş, teyel.
Eder hande dehân-ı bahyeden zer-beft-i şâhâne
O delk-ı kem-bahâ kûy-ı fenânın hırka-pûşunda

Nâbî

bahye-i kefş: Pabucun dikişi.
Pinhân olamaz az ise de bahye-i kefş
Pûşîde kalır hezâr çâk-i destâr

Nâbî

baîd: bk. bu’d.
bâir, bâyir: Ar. Sert, katı toprak, sürülüp açılmamış toprak.
Bâyir olmuş mülke ta’yîn etti mi’mâr-ı hıred
Susamışgül-zâra irsâl ebr-i nev-bahâr

Fuzûlî

baîr: Ar. Erkek deve.
Bu gamlar kim benim vardır baîrin başına koysan
Çıkar kâfir cehennemden güler ehl-i azâb oynar

Fuzûlî

bâis: Ar. Asıl anlamı gönderici, gönderendir.
Dilimizde sebep olucu, sebep olan anlamında kullanılır. c. bevâis.
Pîrlikten o kadar fâide gördüm ancak
K’oldugüstâhlığım özrüne bâis atehim

Nâbî

Tükenmezse ne ola âh-ı derûnumla gözüm yaşı
Olur her lâhza bâis sûz-ı sînemle dem-i serdim
Cinânî
Vasf-ı leb-i cân-bahşıdır ol dil-berin
Esrâr
Her bir gazelim mahrem-i cân olmağa bâis

Esrar Dede

Ma‘lûmun idi egerçi hâlim
Lûtfundur olan suâle bâis

Koca Râgıp Paşa

bâis-i âgâz: Seslenmeye sebep olan.
Şiir pür-kârumgibi encâmı lâ-büdd şevk olur
Olsa pergâre
Rızâyî bâis-i âgâza şevk
Rızâyî
bâis-i cemâl: Güzelliğe sebep olan.
Bir beldede hicâb-ı zenân ayb olup yine
Bir şehirde bu hâlet olur bâis-i cemâl

Ziyâ Paşa

bâis-i cem’iyyet: Toplanmaya sebep olan.
Ehl-i îmâna cihânda maksad-ı kâm oldu hac
Bâis-i cem’iyyet eshâb-ı ihrâm oldu hac
İlhâmî, Selîmî (Sultan III. Selim)
bâis-i cevr: Sıkıntıya sebep olan.
Makbûl olur eğerçi güzellerde hüsn ü ân
Ammâ ne ân ki bâis-i cevr ola her zemân
Şâhî (Okçuzâde Mehmet)
bâis-i endûh: Istıraba sebep.
Şûh-meşrebdir cihân aldanmayın ikbâline
Bâis-i endûh olur meftûnuna sevdâ gibi
Âsaf (Ahmet İzzet Paşazâde Süleyman)
bâis-i hande: Gülüşe sebep olan.
Bâis-i hande olur setre çalışmak aşkı
Vaz’-ı kufl etme gibi türbe-ı Nasreddîn’e
Atâullah (Şeyhülislâm Mehmet)
bâis-i hestî-i âferîde-i gayb: Bilinmeyen yaratılmışlığın varlığına sebep olan.
Ne aşk bâis-i hestî-i âferîde-i gayb
Ne aşk illeti îcâd-ı âlem-i meşhûd
Sâmi
bâis-i ihlâl-i şân-ı feyz-i insân: İnsanın feyizli şanını bozan sebep.
Nutkudur ser-mâye-i bahş-i eşrefiyyet âdeme
Bâis-i ihlâl-i şân-ı feyz-i insândır sükûtHersekli Ârif
Hikmet bâis-i kîne: Kine sebep olan.
Bâis-i kîne nedir ehl-i kemâle bilmem
Müddeâsından olaydım feleğin âh habîr

Nef’î

bâis-i meserret: Sevinç sebebi.
Belâ budur ki alıştı belâlarınla gönül
Gamın da gelse dile bâis-i meserret olur

Nef’î

bâis-i nakz-ı hamiyyet: Namuslu insanın işi olmama.
Esîr-i fursat olmak bâis-i nakz-ı hamiyyettir
Güzer-gâh-ı adûda merd-i kâmil der-kemîn olmaz
Belîg (Bursalı İsmail)
bâis-i rağbet: Değer verilmeye sebeb olan.
Bâis-i rağbet olur dil-berin istiğnâsı
Nemek-i hüsndür insâf edecek şîve vü nâz

Şeyhülislâm Yahyâ

bâis-i rahmet: Rahmet sebebi.
Gel bu gün fakr u fenâyı cân ile eyle kabûl
Zât-ı Haktan bâis-i rahmet olur bu zilletin

Âdile Sultan

bâis-i şekvâ: Şikayet sebebi.
Bâis-i şekvâ bize hüzn-i umûmîdir
Kemâl
Kendi derdi gönlümün billâh gelmez yâdıma

Namık Kemâl

bâis-i tahrîk-i nahvet: Kibirlenme tahrikine sebep olan.
Niyâz ehl-i gurûra bâis-i tahrîk-i nahvettir
Bütân-ı serkeşi ibrâm-ı âşık tünd-hû eyler

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

bâis-i zulmet-i sehâb: Bulutun karanlık olmasına sebep olan.
Öyle bed-ahterim ki mihr ü mehi
Bâis-i zulmet-i sehâb ettim

Fehîm (Hoca Süleyman)

bâk: Far. 1. Korku, havf, korkma. 2. İltifat, yönelme. 3. Arkaya bakmak. 4. Tür, nev’, çeşit. 5. Kelime ve eklerin sonuna gelerek birleşik kelimeler yapar.
Devrân havâdisinden yok bâkimiz

Fuzûlî

Dârü’l-emânımızdır mey-hâneler ocağı
Fuzûî
Zamîr-i rûşenimizden yakar çerağını mihr
Ne bâk sâye-veş olduksa rû-siyâhîler
Hayalî Bey
Yağsa bârân-ı gamın ıslanmadan yok bâkimiz
Vâdî-i mihnette zîrâgerek bârân-dîdeyiz
Râmî
Iztırâb-ı zulmet-i aşk-ı mecâzîden ne bâk
Şu’le-i dil şem’-i minhâc-ı hakîkattir bana
Behcet bî-bâk: Korkusuz.
Saç kabrime dürd-i câmı bî-bâk
At üstümeya’nî bir avuç hâk
Riyâzî
Reng-i gülgûn izârın gerçi âteş-nâkdir sevdiğim
Gönlüm dahi pervâne-i bî-bâkdir

Tâhirü’l Mevlevî

Ben ol rindem ki oldum deyr-i ışkın mest-i bî-bâki
Görünür köhne hırkamdan ser-â-ser sînemin çâki
behiştî
bakâyâ: bk. bakıyye.
Bâkıl: Ar. Çaresiz, âciz bir
Arab’ın ismidir.
Bundan dolayı dilimize “a’yâ min
Bâkıl”: “Bâkıl’dan daha beceriksiz” anlamında kullanılmıştır.
Rivayete göre bu adam bir gün on bir dirheme satın aldığı bir yavru ceylanı kucağında tuttuğu sırada, yolda giderken bir dostuna rast gelir.
Dostu, bunu kaça aldın diye sorunca, ağzıyla cevap vermek aklına gelmediğinden, ellerini bırakıp on sayısını gösterdikten sonra dilini de çıkararak bir sayısını göstermiş.
Pek tabii ki elindeki yavru ceylan da hemen kaçmış.
Bu sebepten bu söz
Arapça atasözü olmuş.
Aldanma
Bâkıl olup emlâk-i dehr-i dûna
Alûd eder serini bil kim gubâr-ı hûna
Fârisî (Sultan II. Osman)
Bezm-i cühhâlde
Hassân ile Bâkıl birdir
Aynî
Herkesin gayreti memdûh olur idrâki kadar
Bir midir himmet-i âkıl ile sa’y-ı Bâkıl
Eşref Paşa
(Bursalı Mustafa)
Bak şu etvâr-ıgalat-fehmine çerh-i dûnun
Re’y-ı Bâkıl geçiyor akl-ı Felâtûn yerine

bakıyye: Ar. Artık, artan, geriye kalan şey. c. bakâyâ.
bakıyyetü’s-seyf: Kılıçtan kurtulan.
Eşârı alıp götürdüler hayf
Kaldık hele biz bakıyyetü’s-seyf

Şeyh Galip

bakıyyetü’s-selef: Eskiden kalanlar.
Eşârda eşref-i haleftir
Hakka ki bakıyyetü’s-seleftir

bakıyye-i kîne-i dîrîne: Eski kinden arta kalan.
Kalmış bakıyye-i kîne-i dîrîneden gibi
İtmâmına bu def’a tamâm etti himmeti

Âkif Paşa

bakıyye-i şeb: geceden kalan.
Bu hüzn içinde bana hoş gelir neden bu seher
Bakıyye-i şeb rûhânî-i visâl midir
Recaizade Ekrem
bakâyâ: Bakiyye’ler, geriye kalanlar, artık, fazla olanlar. bakayâ-yi fiten: Fitneden geri kalanlar.
Geçirip hâb-geh-i kabrepül-i şemşîri
Uyudu
Köprülü’den kalma bakayâ-yı fiten

Keçecizade İzzet Molla

bakayâ-yi sühan: Sözden kalanlar.
İşitip şöhretimi milk-i bekada bâki
Anlamış kalmadığın ona bakayâ-yı sühan
sünbulzade Vehbi bâkî: Ar. 1. Allah’ın isimlerindendir.
Yüce hâlini değiştirmeyen, beka üzre bulunan, fânî ve zâil olmayan, dâimî. 2. Artan, artık, fazla, geri kalan, bundan başka. 3. Alt taraf. 4. Bâkî
xvı. yüzyılın meşhur divan şâiri.
Sâkiyâ kalmaz imiş çünki bu sohbet bâkî
Mey-i gülgûn içelim bâde-i cennet bâkî
Bâkî
Mahv olup gitmez mürûr-ı dehr ile bâkî kalır
Hâme ile safha-i evrâkda mezbûr olan
Ebussuud (Şeyhülislâm.
El’İmâdî)
Cihâna bî-vefâ bâkî değildir kimseye ey yâr
Değildir berkarâra çün bilirsin çarh-ı nâ-hem-vâr
Süheylî
Minnet
Hudâfa devlet-i dünyâ fenâ bulur
Bâkî kalır sahîfe-i âlemde adımız
Bâkî
Nazm-ı eşhâsa kıyâs eyleme
Bâkî şi’rin
Ola mı her girye-i huşke berâber sünbül
Bâkî
bâkî-i beşer: İnsanın kalanı.
Bâkî-i beşer her ne kadar eylese tenzîh
Fâniyeti îcâbı eder kendine teşbîh
Mehmet Âkif
Bâkî-i bî-çâre: Çaresiz
Bâkî
Zülfün esîri
Bâkî-i bî-çâre dostum
Bir mübtelâ-ji bend-i kemend-i belâ imiş
Bâkî
Bâkî-i bî-dil: Gönlü olmayan, taş kalpli
Baki.
Olmaz ey Bâkî-i bî-dil ser-i a’dâpâ-mâl
Yine sen tab’-ı semendine süvâr olmayıcak
Bâkî
Bâkî-i haste-hâtır: Hasta gönüllü
Bâkî
Bâkî-i haste-hâtırı inletme dostum
Makbûl olur duâsı sakın mübtelâların
Bâkî
bâkî-i merhûm: Rahmetli
Bâkî
Tavâf-ı Kâ’be-i kûyun be-kavl-ı Bâkî-i merhûm
Derûn-ı dilde niyyet-i âb-ı zemzemden musaffâdır

Nef’î

bâkî-i nâ-murâd: Arzusuna kavuşamamış
Bâkî
Vasl-ı nigâra erip olmadı ber-murâd ol
Ağla gözüm yan ey dil
Bâkî-i nâ-murâde
Bâkî
bâkî-sıfat: Bâkî gibi.
Bâkî-sıfat verdin elem ettin gözüm yaşını yemm
Kıldın garîk-i bahr-i gam deryâlara saldın beni
Bâkî
bâkıyât-ı sâlihât: Kur’an tâbirlerindendir. Allah katında ecir ve sevâbı devamlı olan amellerdendir.
Bazıları “Sübhanallah, Elhamdülillah, Lâilâhe illallah, Allahüekber” kelimeleriyle, bazıları da
Hz. Peygambere getirilen beş salavat-ı şerife çeşitleriyle tefsir etmişlerdir.
bâkî: bk. bükâ.
Bâkîr, Bâkîre: Ar. El değmemiş, işlenmemiş, kızoğlan kız.
Fakat o evli kadın hürr ü bâkir oldu bu gün
Demek ki başlayacak pek yakın zamanda düğün

Abdülhak Hâmit

Şüphesiz bâkiredir müstahsen
Dürr-i nâ-süftedir elbet ahsen

Sünbulzâde Vehbi

Ey köhne
Bizans, ey koca fertût-ı müsahhar
Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir

Tevfik Fikret

Bâkîre-i bâkûre: Yeni yetişen kız.
Seyyibât olsa dahi ma’mûre
Ala gör bâkire-i bâkûre

Sünbulzâde Vehbi

bakkâl: Ar. Erzak ve hububat satan dükkâncı.
Düşmez âlûdelere dâiye-i istiğfâr
Çıkmaz ol çirk ki pîrâhen-i bakkâldadır

Nâbî

Hoş gelir ehline âlâyiş-i çirk-i dünyâ
Câme-âlûdeliği zînetidir bakkâlın

Sâbit
(Bosnalı Alâaddin)
Müşterîye hîle etmek âdetidir bakkâlın
Bu sebebtendir ki çektirmez ile pûjîneji

bâkûre: Ar. 1. Sığır sürüsü. 2. Faydayı zararı ayıramayan sersem, budala.
Seyyibât olsa dahi ma’mûre
Alagör bâkire-i bâkûre

Sünbulzâde Vehbi

bâl: Far. 1. Kanat, kanat tüyü. 2. Boy bos. kadd ü kâmet. 3. Gerdan anlamına gelen “yâl”
sözüyle beraber kullanılır
Bilmezdi hâkin olduğunu bister-i hayât
Nûr-i cenâh-yafte bî-per ü bâl iken

Nâbî

Şu’le-i aşkı hevâ-yı dildir efzûn eyleyen
Bâd-zen-i bâl semenderdir bu âteş-hâneye
Nedîm
Esrâr-ı nazmı şerhedemez akl-ı dünyevî
Eflâke perr ü bâl açan efkâr söylesin

Yahya Kemal

bâl-i Cebrâîl: Cebaril’in kanadı.
Rahşende çerâgı nûr-ı tenzîl
Ferş-i çemen anda bâl-ı Cebrâîl

Hakanî

bâl-i Cibrîl: Cebrail’in kanadı.
Olsa şâne yaraşır yâline bâl-ı Cibrîl
Olsa pâ-bend-i mahal pâjine zülf-ı Hüsrevâ

Nef’î

bâl-i Hümâ: Hümâ kuşunun kanadı.
Eylesin bâl-ı Hümâ’dan kalem-i mûjînin
Sûret-i esbin eğer etse musavvir tasvîr
Bâkî
bâl-i münakkaş: Süslü kanat tüyleri.
Görünce zâğı havâda, kafeste der tâvûs: Bu kaydlar bana bâl-i münakkaşımdandır

Nâbî

bâl-engîz: Kanat çırpan.
Şikâr-ı nzk mukadder tesâkut üzre iken
Ne hâcet olmağa mürgân-ı hırs-ı bâl-engîz

Nâbî

bâl-şikeste: Kanadı kırık.
Dil bu hevâ ile kafes-i teng-i sînede
Mânend-i mürg-i bâl-şikeste tapan olur

Nef’î

bâl ü per: Kol kanat.
Sakınpervâne bâl ü per açıp şem’eyakın olma
Yanar dûşundaki ol şâl-ı kibrîtî emîn olma

Şeyhülislâm Yahyâ

Sâye-i bezmin celâl-i câhın âsâyiş-geri
Rayet-i azmin hümâ-ji devletin bâl ü peri
Nedîm
Stanbul’a o rütbe ârzû var dilde ey Vecdî
Uçardım bulsam ammâ neyleyim bâl ü perim yoktur
vecdî
yâl ü bâl: Boy bos düzgünlüğü. kadd ü hat o tenâsüb o gabgab o pistân
yâl ü bâl o temâyül o şîve-i güfâr
Nedîm
Haddeden geçmiş nezâket yâl ü bâl olmuş sana
Mey süzülmüş şîşeden ruhsâr-ı al olmuş sana
nedîm
şikeste-bâl: Kanadı kırık.
Dil-i mecrûhuma rahm eyle kalsın dâm-ı zülfünde
Şikeste-bâl olan mürgü edip âzâd neylesin
Şeyhülislâm Bahâyî (Mehmet)
tahrîk-bâl: Kanat vurmak, uçmak.
Şâh-bâz-ı evc-i istiğnâ isen de lûtf edip
Âşiyân-ı vuslata tahrîk-bâl etmez misirn Akif Paşa
bâl: Ar. Hatır, kalp, gönül.
Olmaz karîn-işevkgumûm-idiyâd olan
Bilmez safâ-yi bâl nedir, nâ-murâd olan
Sâlim (Trabzonlu) münkesirü’l-bâl: Gönlü kırık, gücenmiş.
Yine gül-şende bugün bülbüle bir hâl olmuş
Gülü hâr ile görüp münkesirü’l-bâl olmuş
vizeli

Behiştî

bâlâ: Far. Yüksek, âlî, yüce.
Bâlânı bâğa arza k ıl olsun çinâr pest
Sal sâye şah-ı serv-i ser-efrâzı server
Şeyhî
Delv olsa tehî çâha ederler ilka
Bâlâya çekerler dolıcak rağbetle

Nâbî

Ne yerde bir kadd-i bâlâsı müntehî görsem
Belâsı âşık-ı miskîne bî-nihayettir

Hamdullah Hamdi

bâlâ-yı aşk: Aşk üstü.
Bildi
Zârî rütbe-i bâlâ-ji aşka mahzarım
Geldi ahbâb eyledi tebrîk tebrîk üstüne
Enderûnî
Zârî
bâlâ-yı bâm: Damın yukarısı.
Lâf eyleme zebân-ı tefâhür-feşân ile
Bâlâ-yi bâma çıkma çürük nerdübân ile

Nâbî

bâlâ-yı bülend: Uzun boy.
Sidre-sâ idi o bâlâ-yı bülend
Ona ermezdi hayâl atsa kemend

Hakanî

bâlâ-yı çarh: Yedi göğün üstü.
Bâlâ-yi çarh-ı heftime keyvân-ı köhne sal
Oturmuş idi nite ki
Hindî-ipîl-bân
Bâkî
bâlâ-yı çeşm-i izzet: Aziz gözün üstü.
Tenezzül ayn-ı rif’at olduğun seyr et ki sun’-ı Hak
Ser-i kâkülleri bâlâ-yı çeşm-i izzet etmiştir
Ahmet
Cevdet Paşa
bâlâ-yı dâr: Darağacının tepesi.
Demiş
Mansûr
EnelHak-gûy olup bâlâ-ji dâr üzre
Kişi nâ-hakk yere âlemde ber-dâr olmasın yâ Rab

Keçecizade İzzet Molla

bâlâ-yı dest: Elin üstü.
Pençe-i şîr olsa pençen âhir eyler şikest
Bu mesel meşhûrdur dest ber-bâlâ-yı dest
Nev’î bâlâ-yı dü-tâ: İki ayak üstü.
Zâhid-i râki’a bâlâ-ji dü-tâşâhiddir
Rindden râh-ı mahabbettegirân-bârcadır

Nâbî

bâlâ-yı firâk u hasret: Hasret ve ayrılığın üstü.
Kâr etti dile bâlâ-ji firâk u hasret
Oldu günden güne derd-i dil-i zârım efzûn

Âdile Sultan

bâlâ-yı habîb: Sevgilinin uzun (boyu)
Ne belâ oldu bana hasret-i bâlâ-ji habîb
Negarîb etti beni kûy-ı nigâr ayrılığı

Hamdullah Hamdi

bâlâ-yı hakîkat: Hakikat üstü.
Kasr-ı bâlâ-ji hakîkat ki ukûl-ı aşere
Gurfe-i esfel-i kem-pâyesinin süllemidir

Nef’î

bâlâ-yı hum: Şarap küpünün tepesi.
Bâlâ-ji humda bâde-i hamrâ alev olup
Pür-âteş olsa mey-kede onagiremgibi

Behiştî

bâlâ-yı kudret: Kudret üstü.
Taâlî eyleyince bir zemân bâlâ-yı kudrette
Ziyâlar mevc mevc oldu o pehnâ-yı rükûdette

Mehmet Akif

bâlâ-yı sadr-ı câh: En yüksek mevkinin tepesi.
Pâşîde etsin âb-ı ruhun hâk-i zillete
Bâlâ-ji sadr-ı câha terakkî murâd eden

Nâbî

bâlâ-yı ser: Başının üstü.
Bâlâ-ji serde âteş-i âhum duhânını
Şâh-ı mahabbet üstine bir sâyebân tutun
Bâkî
bâlâ-yı sühan: Söz yüceliği.
Köhne mazmûngiyip ol câme-i müsta’mel ile Şîvesingösteremez kâmet-i bâlâ-ji sühan

Sünbulzâde Vehbi
bâlâ-yı tecâhül: Bilmemezliğin en üstü; tam câhillik.
Sûret-i idrâkten selh-i tefekkür eyledim
Tavr-ı bâlâ-yı tecâhül mahremiyyettir bana

Esrar Dede

bâlâ-dest: Üstte olan, üstün olan İhtiyâc eylemesin destini pest
Bahşedip sen olasın bâlâ-dest

Nâbî

bâlâ-hâne: Evin üstü, çatı.
bâlâ-hâne-i kasr: Köşkün üst katı.
Ki teşrîf ede her gün sadr-ı bâlâ-hâne-i kasrın
O hûrşîd-i cihân-devletin dîdâr-ıpür-nûru

Nef’î

bâlâ-nazarân: Yüksekten bakanlar.
Hâl-i bâlâ-nazarâna eremez teng-nigeh
Hîç
Anka: ‘jilapervâz edebilsin mi hurûs

Esrar Dede

bâlâ-nişîn: Üstte, yukarıda oturan.
Bâlâ-nişm-i mesned-i şâhân-ı tâc-dâr
Vâlâ-nişân-ı ma’reke-i arsa-i keyân
Bâkî
bâlâ-pervâz: Yüksekten uçan.
Var mıdır bâz-ı hayâlim gibi bâlâ-pervâz
muallim Nâci
bâlâ-rev: Yukarı ve yüksek giden.
Tab’ı sahbâgibi cûş-âver mînâ-yı makâl
Fikri
Anka: gibi bâlâ-revi etbâk-ı hayâl

Nef’î

bâlâ-rev-i ikbâl: Talihin yüksekten uçanı.
Esîr-i fursat olma ki nice bâlâ-rev-i ikbâl
Uçup haylî per-i nahvet ile encâmı kalmıştır
Cevdet Paşa
(Lofçalı Ahmet)
bâlâ-ter: 1. Çok yüksek, en yüce. 2. Üst, yukarı.
Hûrşîd-veş gerekdir ola feyzi kâmilin
Bâlâ-ter eyledikçe felek kadr ü şânını

Koca Râgıp Paşa

bâlâ-terîn: En yüksek.
Verdi taht-ı şevkete bir şevket-i bâlâ-terîn

Ziyâ Paşa
dü-bâlâ.
İki kat.
Türkî dili evvel idiyek-tâ
Etti onu
Fârisî dü-bâlâ

Ziyâ Paşa

Dü-bâlâ oldu aşkım hatt-ı anber-fâmdan sonra
Mücerrebdir cünûn efzûn olur akşamdan sonra
Halim Giray (Kırım Hanı)
balgam: Ar. Vücutta bulunan dört unsurdan biri. (safra, sevda, dem ve balgam).
Giderdi telhî-i kahrın fesâd tuğyânın
Kılar mazarrat-ı balgam izâlesin hanzal

Fuzûlî

Görse bir tâzeyi gayre hem-dem
Ara yerde bırakırdı balgam
Sünbulzade Vehbi
Savurur balgamı tâ alnımızın ortasına
Tükürürmüş gibi taşlıktaki tükürük taşına

Mehmet Akif

bâliğ: Ar. Bülûğ’dan.
Bülüğa eren. 2. Varan, erişen, vasıl olan. 3. Ttoplam, yekün. 4. Son mertebeyi bulan.
Bahr-i aşka düştüm ey dil lezzet-i cânı unut
Bâliğ oldun gel rahimden içtiğin kanı unut

Fuzûlî

Cimrinin kesrete hırsı o kadar var ki eder
Daha mâ-bâliğ iken dâiye-i istîlâd

Nâbî

bâlîn: Far. 1. Yastık, koltuk yastığı. 2. Koltuk.
Bî-tekellüf yüz sürer her şeb ruh-ı rengîne
Böyle niçin yüz verirsin sevdiğim bâlînine
Bâkî
Fârigü’l-bâl et kulun tâ per açıp tûtî-i tab’
Oynasın âyîne-i methinde bâlin sûreti
Nevres-ı Kadîm
Dürr ile sâyende tezyîn eyledim bâlînini
Gözlerimden etti taktîr-ı leâlî gözlerin
Muallim Nâci
Serim dûr idi zevk-ı bâlînden
Gözüm doymadı hâb-ı nevşîmden

Keçecizade İzzet Molla

bâlin-i nâz: Naz yastığı.
Bâlin-i nâza hâce-i şehr eyler ittikâ
Hâk-i mezellet üzre yatır aç bir garîb

Bağdatlı Rûhî

bâlin-çe: Küçük yastık.
bâlinçe-i hokka: Hokkanın küçük yastığı (yüze benzeyen yastığa).
Rencûr-ı kelâl olmuş idi hâme-ı İzzet
Bâlin-çe-i hokkaya bir pâre dayanmış

Keçecizade İzzet Molla

bâliş: Far. 1. Yastık, baş altına konulan yüz yastığı. 2. Nakit, altın.
Kimigam-nâk bu halkın kimi ayyâş nedir
Kiminin bâlişi atlas kiminin taş nedir

Bağdatlı Rûhî

Sana gül-gûn bâliş u zer-beft bister âşıka
Seng-i hûn-âlûd bâlîn bûriyâ bister yeter
Âhî
Nedîmâ sîne vü bazunu nerm et yâr geldikçe
Misâfir râhat ister bâliş ü bister husûsunda
nedîm
bâliş-i azamet: Büyüklük yastığı.
Vücûduna yaraşır çâr bâliş-i azamet
Nihâline yakışır ittikâ-yı sadr-ı sudûr

Nâbî

bâliş-i nâz: Naz yastığı.
Bâliş-i nâza yaslanıp ol mâh
Gâh u bîgâh eder nihânî âh
Vâhid
bâliş-i râhat: Rahat yastık.
Gerek seng-i siyâh olsun gerekse atlas u dîbâ
Garaz bir bâliş-i râhat bulunmaktır ser altında
Hasan
Çelebi (Kınalızâde.)
bâliş-i zer-kâr: Altın işlemeli yastık.
Hayâlin hem-demi yaşım düşüp ruhsâra yasdanmış
Nedîm-i şâhtır kim bâliş-i zer-kâra yasdanmış

Hayâlî Bey

bâliş-i zer-târ: Altın telli yastık, sırmalı yastık.
İttikâya müstaidd olmaz kibâr-ı devlete
Bâliş-i zer-târ eğer huddâma pâ-mâl olmasa

Nâbî

çâr-bâliş, çâr-bâlişt: Eskiden padişah ve büyüklerin üzerine oturdukları dört katlı şilte.
Vücûduna yaraşır çâr bâliş-i azamet
Nihâline yakışır ittikâ-yı sadr-ı sudûr

Nâbî

bâm: Far. 1. Üst, satıh; çatı, dam. 2. Gök.
Tanbur ve kanun gibi çalgılara âheng vermek için takılan kalın tel.
bâm-ı Mesîh: “Mesih’in göğü”: dördüncü gök.
Rivayete göre
Yahudiler tarafından öldürülmek istenen
İsa, bu göğe çıkarılmış.
bâm-ı zemâne: 1. Birinci gök, en aşağı dünya. 2. Tanbur 3. Borç. 2. bâm teli: Sakalın dudağa bitişik kalın tüyleri.
Mi’mâr-ı aşkın ermese nekbet konar sere
Vîrâne kalsa mesken olur bûm-ı şûma bâm
Behişti
Engûr-ı siyâh-ı hindû-yı bâm
Ammâ yeri çâr-tâk-ı ecrâm

Şeyh Galip

Düşerdi soğuktan başa mîh-ı bâm
Ciğer-gâha işler idi sîh-ı bâm

Keçecizade İzzet Molla

bâm-ı bülend: Ulu çatı.
Menârât-i refî’-i mehbit-i envâr-ı Yezdânî
Leb-i bâm-ı bülendi maşrik-ı mihr-i hidâyettir
nedîm
bâm-ı devlet: Devletin üstü.
Sana mahsûs bu tevfîk u terakkî el-hakk
Lîk nâ-ehle hatardır leb-i bâm-ı devlet
Münîf
bâm-ı eflâk: Feleklerin üstü.
Salâvâtıyla olur gulguleler
Bâm-ı eflâkte şeb-tâ-be-seher

Hakanî

bâm-ı felek: Feleğin çatısı.
Destân-serâ-ji midhati şâh-ı tarabda nağme-sâz
Tâvûs-ı baht-ı devleti bâm-ı felekte cilve-gâr
Bâkî
bâm-ı gerdûn-ı kühen: Eski feleğin çatısı.
Bâm-ı gerdûn-ı kühenden sakf-ı merfû’un bülend
Sidreden ol südde-i âlî-cenâbın müntehâ
Cinânî
bâm-ı kubbe-i kasr: Köşk kubbesinin çatısı.
Ey ki bâm-ı kubbe-i kasrında bir
Hindû
Zühal
Ve ey ki bâb-ı der-geh-i kadrinde bir çâker güneş
Lamiî Çelebi
bâm-ı ma’nâ: Anlam çatısı.
Sûret-i zâhire-i kevne tenezzül mü ider
Bâm-ı ma’nâya kurar pertev-i aklı sellem

Nâbî

bâm-ı sîne: Göğüs üstü.
Zâğ-ı gamlar bâm-ı sînemde perîşân oldular
Nâle tîrin saldığı gibi kemânından rebâb

Behiştî

bâm-ı visâl: Kavuşma tepesi.
Çıkardı gûşe-i bâm-ı visâle dil ammâ
Ham-ı kemend-i emel küngür-i recâda değil

Nâbî

bâm-ı ten: Ten üstü. denlü oldu sehâb-ı dü-dîde bârân-rîz
Ki oldu her ser-i mû bâm-ı tende bir mîzâb

Nâbî

bâmdâd, bâmdâdân, bâm-gâh, bâm-geh: (jljoL, 0İaljolj, «l£olj aSoL) Far. Sabah vakti, seher vakti, tan yeri.
Kılar subh u mesâ feryâd şâm ü bâmdâdından

Tevfik Fikret

bâmdâd-ı haşr: Haşir sabahı (Kıyamet).
Hûş-yâr olmaz yatar tâ bâmdâd-ı haşre dek
Nûş eden bezm-i mahabbet içre peymânen senin
cinânî-bân: Far. “Muhafız, gözetici; -cı, -ci.
” anlamlarına gelen birleşik kelimeler yapar. cihân-bân: 1. Cihanı gözeten, koruyan (padişah). 2. Allah.
Bu dehre nice şeh cihân-bân
Geldi gitti olundu nisyân

Ziyâ Paşa

Zemâne eylemez hürmet, amân vermez dem-i fursat
Gerek dervîş-i dil-rîş ol, gerek şâh-ı cihân-bân ol
Pertev Paşa
(Mülkiye Nazırı Mehmet Said)
mihr-bân: Güneşi engelleyen.
Nâ-ümîd-i âfiyet olmuş hayâtım hastedir
Mikr-bânım!
Seyfine dermân-ı cân vâ-bestedir

Tâhirü’l Mevlevî

pâs-bân: Gece bekçisi. (pâs: gece)
Gafletim oldu reşk-i bîdârî
Baht-ı pür-hâb pâs-bânı mıdır
Riyâzî
pîl-bân: Fil sürücüsü.
Bâlâ-ji çarh-ı heftime keyvân-ı köhne sal
Oturmuş idi nite ki
Hindî-i pîl-bân
Bâkî
sâr-bân: Deveci.
Çekme gurbet azmine ey sâr-bân mahmil sakın
Kim bu yolda bîm-i gurbetdendir efgân-ı ceres

Fuzûlî

bân: Ar. Bey
söğüdü, sorkun söğüdü.
Bu ağaç biçimli, kokulu ve siyah olur.
Nasıl
Farslılar serviye teşbih etmişlerse, Arap şairleri de sevgilinin boyunu bu ağaca benzetmişlerdir.
Araplar bu ağacın meyvesine “habbü’l-bân” derler.
Türkler de bân otu derler.
Görsün nihâl-i serv-i sanevber hırâmını
Artık çemende beslemesin bâğbân-ı bân
Bâkî
Nahl-i nâzım bilemem doğrusunu hangisi râst
Serpe benzetti
Acem kaddini urbânı bâna

Sürûrî

ban.
: (Slavca’dan) Bey, küçük prens.
Gördü nihâl-ı serv-i ser-efrâz nîzeni
Serkeşlik adın anmadı bir dahi banlari
Bâkî
bânevâ: Far. 1. Zengin, mallı. 2. Meşhûr.
“bî-nevâ”nın zıddı.
“bânüvâ” şeklinde de okunur.
Eğer bî-nevâ vü eğer bânevâ
Her âyîne âhir rûdezîn serâ
Mîr
Nazmî
bâng: Far. Şiddetli seda, sayha, bağırma çağırma.
bâng-ı âb-ı cûşân: Coşan suyun sesi.
Geliyor bâng-ı âb-ı cûşânı
Gûş-ı tahsîne dikkat ettikçe

bâng-ı aşk: Aşk sesi.
Menâr-ı dârdan
Mansûr’a bâng-ı aşk urdurmak
Heves-kârâne hâl-i âşıkı teşhîr içindir hep

Esrar Dede

bâng-ı ceres: Çan sesi.
Kalmadı sabr u karârım yine âl’im der-kâr
Kâfilegitti dahi bâng-ı ceres bâkîdir
Rızâyî
bâng-ı el-hamd: Hamdülillah sesi.
Mesned-i fetvâya zîver-bahş olup ikbâl ile
Bâng-ı el-hamd etti gûş-ı çarha îrâs-ı tanîn
Nedîm
bâng-ı Ene’l
Hak: “Ben
Hak’ım” diyen ses.
Karışsın cân ü cânânyükselen bâng-ı EnelHak’la
Şerîat bir dahi
Mansûr’u ber-dâr etti sansınlar

Yahya Kemal

bâng-ı ezân: Ezan sesi.
Ra’d-ı tekbîr kopup gitmelidir bâng-ı ezân
Dâr-ı küffârda meşhûr kenîsâya kadar

Yahya Kemal

bâng-ı Hakk: Hakkın sesi.
Turfa kıssîs-i sanem-hâne-i aşk-ı ezeliz
Bâng-ı Hakkı fem-i nâkustan ısgâ ederiz

Üsküdarlı Hakkı Bey

bâng-ı hezâr: Bülbül sesi.
Yek-rengdir zebân-ı hakikatte
Hüsn ü Aşk
Bâng-ı hezâr şu’llesidir âteş-i gülün

Şeyh Galip

bâng-ı nefîr-i guzât: Gaziler topluluğunun sesi.
Tuttun cihânı bâng-ı nefîr-i guzâttan
Âvâze-i beşâret-i fethi hüceste-fâl

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

bâng-ı rebâb: Kemançe sesi.
Tövbemi zemzeme-i bâde-i nâb etti şikest
Ahdimi velvele-i bâng-ı rebâb etti şikest

Hakanî

bâng-ı rıhlet: Ölüm sesi.
Yeter oldu kulağa bâng-ı rıhlet dehr bâğında
Ne durmuşsan temâşâ-yı gül-i ruhsâr yetmez mi

Fuzûlî

bâng-ı sâz: Saz sesi.
Aşktır âvâz-ı nâlem böyle pür-sûz eyleyen
Neşve-i sahbâ verir meclisde bâng-ı sâza şevk
Rızâyî
bâng-ı sürûr: Sevinç sesi.
Dehri etti cây-ı raks âvâze-i bâng-ı sürûr
Çerhi kıldı pür-tanîn âvâze-i çeng-i garâm

Üsküdarlı Hakkı Bey

bâng-ı temennâ-yı kerem: Kerem dileyen
ses.
Herkesin zikri hemân ed’iye-i izz ü şükûh
Her taraftan çıkıyor bâng-ı temennâ-yı kerem

bâng-ı yâ Hû: Yâ
Hû sesi.
Bin şevk u tarab hezâr korku
Nâkûs u nakkâre bâng-ı yâ

Şeyh Galip

bâng-ı yâ Rab: Yâ
Rab sesi.
Ey mâh uyu, uyu ki bu şeb
Gûşunda yer ede bâng-ı yâ Rab

Şeyh Galip

bâng-ı namâz: Namaz sesi demek ise de ezân-ı Muhammedî için kullanılır.
bânî: Ar. Bina eden, yapıcı; yaptıran. müen.
bâniye: yaptıran.
“Üsküdar’da
Toptaşı’-
ndaki câmi-i şerifin bâniyesi “Büyük
Safiye” denilen “Kösem
Vâlide” sultanındır.

Ey râkım-ı nüsha-i maânî
Ma’mûre-i alîm-i dîne bânî

Fuzûlî

Ma’rifet
Hakkın ecell-i lûtf-ı Sübhânîsidir
İzzetin hâmîsi, ma’mûriyyetin bânîsidir

Namık Kemâl

Bânîleriyâ
Rab ne büyükmüş.
Bu ne himmet
Şâkir dleri elbette olur şâkir-i ni’met

İsmail Safa
bânî-i âşiyân: Yuva yapıcısı.
Ben bir kuş idimgarîb ü mehcûr
Sen bânî-i âşiyânım oldun
Recaizade Ekrem
bânî-i cefâ: Cefa yapıcısı.
Yap gönlümün harâbesin ey bânî-i cefâ
Bir gün ola harâba vara kâr ü bâr-ı hüsn
Avnî (Sultan II. Mehmet)
bânû: Far. 1. Kadın, hanım. 2. Gelin. 3. Şarap ve gülsuyu şişesi.
bânû-yı maşrık: Güneş.
Bânû-yı Mısr: Zelîhâ.
bânû-yı devrân: Güneş.
Doğurdu subh-dem bânû-ji devrân
Bir altın başlı sırma saçlı oğlan
Ahî
bânû-yı halvet-serây: Harem dairesi, yalnız kalınan daire.
Bânû-ji halvet-serây fikrine şeb perde-dâr
Nev-arûs-ı hacle-i reyine subh âyîne-dân

Nef’î

bânû-yı ismet: Namus timsali kadın.
Gel ey bânû-ji ismet perdeden seyr et bu âlâyı

Nâbî

bânû-yı mihr-i ferruh-fâl: Uğurlu güneş (güzellik) kadını.
Ale’s-sabâh ki bânû-yı mihr-i ferruh-fâl
Kenâr-ı târem-i mînâdan etti arz-ı cemâl
nedîm
bâr: Far. 1. Yük.
. 2. Defa, kerre.
bâr-ı evvel: Birinci defa.
her-bâr: Her defa, dâima. 3. İzin, ruhsat, müsâade. 4. İş, güç.
kâr ü bâr: iş güç. 5. Meyve, yemiş. (ber).
Feryâd ki ber vermedi bî-dâddan özge
Göz yaşı ile beslediğim tâze nihâlim

Fuzûlî

Çekilir şey midir bak imdi şu bâr
Bunu ben yüklenir miyim ?
Tkrâr
Muallim Nâci
Lâkin feleğe hüner gerekmez
Her bârı çeker bu bârı çekmez

bâr-ı âlem: Alemin sıkıntısı.
Kılmazam kâr ü bâr-ı âleme meyl
Çekmezem azl ü nasb için kavgâ

Fuzûlî

bâr-ı ârzû: İstenen yaprak ve meyve.
Hâsıl olmaz berg ü bâr-ı ârzû ehl-i dile
Gül-bün-ı Bâğ-ı İrem’den, nahl-ı Tûbâdan bile

Cevrî (İbrahim Çelebi)

bâr-ı bahâr: Baharın yükü.
Açıldı bâğçe-i reng ü bûda bâr-ı bahâr
Pür etti gül-şeni hep tuhfe-i diyâr-ı bahâr
şeyh Galip
bâr-ı baht: Talih yükü.
Benim ol bî-nevâ kim berg ü bâr-ı bahtım âteştir
Yanar hırmen-gehimde şu’le-i âfet-resân ağlar

Esrar Dede

bâr-ı beden: Beden yükü.
Gerçi ni’met çok, kifayetten tecâvüz kılma kim
İmtilâ bâr-ı bedendir bî-huzûr eyler seni

Fuzûlî

bâr-ı belâ: Belâ yükü.
Herkese bâr-ı belâ kendisinin varlığıdır
Gam u âlâmdan âzâde berâyâ-ji adem Akif Paşa
bâr-ı belâ-yı ışk: Aşk belâsının yükü.
Bâr-ı belâ-yı ışkını çekmekdedür işim
Çeksem aceb mi el götüri kâr ü bârdan
Rızâyî
Bâr-ı belâ-yı ışka heves kılma
Bâkî’yâ
Zîrâ tahammül etmeyesin ihtimâldir
Bâkî
bâr-ı belâ-yı minnet: İyilik borcu belâsının yükü.
İzzet-i dünyâ için memnûnu olmam kimsenin
Çekmeğe bâr-ı belâ-yı minneti tâkat mı var

Şeyhülislâm Yahyâ

bâr-ı câh: Mevki yükü.
Değildir kâr ü bâr-ı câh mâni kurb-ı Yezdân’a
Hasîrı âlet-i kurb etme zâhid bu riyâdan geç

Nâbî

bâr-ı dûş: Omuz yükü.
Girân gelmez vekârı ehl-i feyzin müstemend-âne
Sebû-yı bâde makmûrân-ı şevke bâr-ı dûş olmaz

Koca Râgıp Paşa

bâr-ı gam: Gam yükü.
Zen-perestân-ı cihân yek-şebe kâm almak için
Zen-i dünyânın alır bâr-ı gamın gerdenine

Nâbî

Fikr-i emvâl ile bâr-ı gama hammâl oldun
Senin ey hâce cezâ-yı amelindir çekegit

Belîğ

bâr-ı gayrî: Başkasına ait yük.
Bileli kendimi ben gönlümü âşık buldum
Bâr-ı gayrî ten-i bî-tâb ü tüvânım çekemez

Nef’î

bâr-ı gevher-i zât: Kişinin cevher yükü.
Kılıp mahfûz bâr-ı gevher-i zât kerem-kârın
Murassa’ efser-i ikbâlin olsun mâye-i rasîfi
nedîm
bâr-ı girân: Ağır yük.
Derd ü gamdan ıztırâb etmez hevâyî-meşrebân
Keştîye bâr-ı girânı bâis-i temkîn olur

Koca Râgıp Paşa

bâr-ı girân-ı gam: Gamın ağır yükü.
Ne ola ben çekdiğim cevr ü cefâyı yâr bilmezse
Dil-i zevk-âşinâ bâr-ıgirân-ıgam kabûl etmez
Râmî
Mehmet Paşa
Bâr-ı girân-ı gamdır eden âhı ser-firâz
Elbette başı kûh-ı bülendin dumanlıdır
Esad (Şeyhülislâm Mehmet -)
bâr-ı hâtır: Gönül yükü.
Hemîşe bâr-ı hâtırdır nasîbi râst-güftârin
Zebânından değil mi çektiği bî-hûde kantârın
İshak (Ebu İshak Efendi
zâde
Şeyhülislam. Efendi)
bâr-ı hayât: Hayat yükü.
Cismi lerzân edince bâr-ı hayât
Mahv olurken ümîd-i sabr u necât

bâr-ı hazer: Çekinme yükü.
Ey bâr-ı hazerle iki kat gezmeye me’lûf
Eşrâf ü tevâbi’, koca bir unsûr-ı ma’rûf

Tevfik Fikret

bâr-ı hukûk-ı sohbet: Sohbet âdâbının erkân ve ağırlığına uyma.
İş tahammül etmedir bâr-ı hukûk-ı sohbete
Sanma kim vardır hüner teksîr-i yârân etmede
Akif (Amasyalı)
bâr-ı hulûs: Temiz kalp.
Bâğ-ı âlemde olur mîve değil bâr-ı hulûs
Haşmet
bâr-ı hüsn: Güzellik yükü.
Yap gönlümün harâbesin ey bânî-i cefâ
Bir gün ola harâba vara kâr ü bâr-ı hüsn
Avnî (Sultan II. Mehmet)
bâr-ı inâyet: Yardım meyvesi.
Ne ise lûtf kıl iy gonce hemân gönlünden
Hâr-ı hicrân mı biter bâr-ı inâyet mi kopar
Rızâyî
bâr-ı kasâvet: Sıkıntı yükü.
Cebra’îl olsa dahi hem-dem-i gayret-kârım
Sıklet-i bâr-ı kasâvet yine gitmez benden
Yenişehirli Avni
bâr-ı katâr-ı ecdâd: Ecdadın katar yükü.
Bü’l-beşerden sana dek ey güher-i dürc-i vücûd
Nûr-ı rûhânî idi bâr-ı katâr-ı ecdâd

Nâbî

Şerâfetle asâlet fazl-ı zâtîden ibârettir
Fazîlettir şeref-bahşâ olan ecdâd ü ensâle
İsmail
Safâ
bâr-ı kazâ: Kaza yükü.
Üç beş sene seyretmek için mülk-i fenâyı
İnsân çekiyor inleyerek bâr-ı kazâji

Kemalzâde Ekrem Bey

bâr-ı ma’siyet: Günah yükü.
Yeter cem’ eyle bâr-ı ma’siyet tağjîr-i etvâr et
Hayâ k ıl yok mudur insâf ol kim var yetmez mi

Fuzûlî

bâr-ı mezâlim: Zulüm yükü.
Beli bâr-ı mezâlimden bükülmüş onun içindir
Şehâ dîvân-ı hüsnünde kaşın bî-iştibâh eğri

Ahmet Paşa

bâr-ı mihnet: Gam yükü.
Ne dürlü cân u dilden hidmet etsen hep hebâ eyler
Vücûd-ı nâzenînin bâr-ı mihnetle dü-tâ eyler
Süheylî
Bâr-ı mihnetten nihâl-i kametin ham olmasın
Başımızdan sâye-i serv-i kaddin kem olmasın

Fuzûlî

bâr-ı riyâ: İki yüzlülük yükü.
Gel doğrulalım mey-gedeye rağmına onun
Kim bâr-ı riyâdan kadd-i bergeştesi hamdır

Bağdatlı Rûhî

bâr-ı sakîl: Ağır yük.
Vzn olundukta zünûbum keffe-i mîzânda
Her günâh-ı bî-girânım ola bir bâr-ı sakîl

Enderunlu Vâsıf

bâr-ı sanevber: Çam ağacı yemişi, kozalak.
Dilleri bâr-ı sanevber gibi sad-pâre olur
Tîğ-ı berrânını yâd eyledikçe adâ

Nef’î

bâr-ı taalluk: Dünya ilgisinin yükü.
Çekmek istersen bu gün bâr-ı taalluktan elin
Serv gibi sebze-zâr-ı âleme âzâde gel
Necâtî Bey
bâr-ı tahrîr: Yazma yükü.
Hep bilirsiniz kadd-i râstımı hâme gibi
Etti engüşt gibi ham-zede bâr-ı tahrîr

Nâbî

bâr-ı tazallum: Zulüm yükü.
Veh ne zâlimdir kaşın kim götürür bî-ictinâb
Ol kadar bâr-ı tazallum kim belini ham tutar
Nizâmî
bâr-ı tâze: Yeni ürün.
Hep görenler dedi bu tarz-ı nev’i ey Yahyâ
Ma’rifet nahli veriptiryine bâr-ı tâze

Şeyhülislâm Yahyâ

bâr-ı ümîd: Ümit meyvesi.
Diraht-ı ye’sden izhâr-ı berg ü bâr-ı ümîd
Tasarrufât-ı İlâhiyye’den baîd midir

Nâbî

bâr-âver, bâr-ver: Meyve verici, meyveli.
Olur feyz-i tevâzu’la diraht-ı pest bâr-âver
Komuştur mîveden mahrûm servi ser-firâz olmak

Nâbî

bâr-keş: Yük çeken.
bâr-keş-i âlem: Alemin yükünü çeken.
Kadr-i sipihrin anlayan anlar ham olduğun
Bî-çâre çerh bâr-keş-i âlem olduğun

Nâbî

bâr-mend: Yemişli, yemiş veren ağaç.
Olanlar gıbta-fermâ meyve-çîn-i vasl-ı cânâne
O nahl-i bâr-mendi zîb-i âgûş eylesin bâri
Belîğ-bâr: Far. “yağdıran, serpen” anlamlarında birleşik kelimeler yapar.
anber-bâr: Anber kokusu saçan.
Fitnesiyle gözlerinin gönlüme gavgâ düşer
Zülfxi anber-bârin ile başıma sevdâ gelir
Avnî (Fatih Sultan
Mehmet II)
Âteş-bâr: Ateş saçan.
Tîğ-ı hûn-rîz-i kazâdır âh-ı âteş-bârımız
Şu’le-i dâg-ı derûndur cevher-işemşîrimiz

Esrar Dede

cûy-bâr: Büyük ırmak, akarsu.
Ben olsam bir de mutrib bir de taraf-ı cûy-bâr olsa
Hoş imdi bir de farazâ bir civân şîve-kâr olsa
nedîm.
encüm-bâr: Yıldız yağdıran.
Kanatlarından edip mevce mevce nûr isâr
Döner fezâlara keh-keşân-ı encüm-bâr
Kemalzade Ekrem Bey
eşk-bâr: Gözyaşı döken.
Ya’kûb’u kıldı firkat-i ferzend eşk-bâr
Oldu Cenâb-ı Yûsuf’a çâh-ı belâ makarr

Ziya Paşa

feyz-bâr: Feyiz saçan.
Niçin bu nûr ile meyyâl-i istitâr olalım
Çıkıp güneş gibi âfâka feyz-bâr olalım

Muallim Naci

gevher-bâr: Cevher saçan.
Çeşm-i gevher-bârima nisbet benim
Bahr-ı Muhît
Tıfldır hâk ile oynar şimdi girdi yaşına
hayalî Bey: girye-bâr: Gözyaşı serpen.
Girye-bâr olmada cûlar gibi cûş eyleyelim
Cüst ü cû etmede cûlar gibi giryân olalım
Yenişehirli Avni
hûn-bâr: Kan saçan.
Mecnûnu hem etti çeşm-i hûn-bâr
Sular saçuban yüzüne bîdâr

Fuzûlî

jâle-bâr: Çiğ yağdıran.
Fasl-ı hazânda gül bitire şâh-ı huşkta
Ebr-i bahâr-ı lûtfi eğer olsa jâle-bâr

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

lem’a-bâr: Işık saçan.
Gül-şen-serây-i vahdete mir’ât-ı lem’a-bâr
Agûş-ı nâz nâz-ı melek-hande bir bahâr

Kemalzâde Ekrem Bey

meyve-bâr: Meyve dağıtan.
Bir varak-pâre-i hazân-dîde
Ayrılıp sâk-ı meyve-bârından
Düştü bir şâirâne ümmîde
Cenap Şahabeddin
müşg-bâr: Misk saçan.
Dem-i bahârin ile dü-cihânı hurrem eden
Nesîm-i gâliye-i zülf-i müşg-bânmdır

Ahmet Paşa

neşve-bâr: Neşe saçan.
Kalbimde incimâd eder âmâl-i neşve-bâr
Mecrûh nâlelerle dolar ömr-i intizâr

Kemalzâde Ekrem Bey

seng-bâr: Taş atan.
Seng-bâr-ı cevr olan tahrîb-i kalb-i âleme
Haşr olur
Haccâc ile, bin
Kâ’be bünyâd etse de

Namık Kemâl

seyl-bâr: Sel yağdıran.
Konmasın yâr eşiğinde hâk-i cismimdengubâr
Ey gözüm bi’l-lâh eşk-i seyl-bârumdan meded
Lamiî Çelebi
sirişk-bâr: Göz yaşı saçan, ağlayan.
Ey hâme sirişk-bâr olupsun
Ser-geşte vü bî-karâr olupsun

Fuzûlî

şa’şaa-bâr: Parlaklık saçan. şehsüvâr-ı Nerîmân-şükûh-ı zîşân kim
Cihânaşa’şaa-bâr oldu berk-ı samsâmı

Nef’î

şeker-bâr: Şeker yağdıran.
Güzellik genciyidi ol şeker-bâr
Belî genc olduğı yerde olur mâr
İbn-ı Kemal
şerer-bâr: Kıvılcım saçan.
Bahr-i zehhâr değil, ebr-i şerer-bâr değil
Hep yanar dağlar ile dolsa civârım dönmem

Abdülhak Hâmit

şu’le-bâr: Işık saçan.
Gül-zârı feyz-i nâmiye encüm-i nazîr edip
Döndü nihâl ile meşcer-işu’le-bâragül

Nâilî

tesellî-bâr: Teselli dağıtan.
Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir
O yeldâ-ji sefâlet, şimdi bir subh-ı tesellî-bâr

Tevfik Fikret

ziyâ-bâr: Işık saçan.
Duyulan zemzemeler kalb-i ziyâ-bârından
Saçılan velveleler cûşiş-i efkârından

Kemalzâde Ekrem Bey

bârân: Far. Yağmur.
Ger suâl eyler isen dîde-i giryânımdan
Berk u bârân gibi hep akması hicrân iledir
İlhâmî, Selîmî (Sultan III. Selim)
Yağsa bârân gibi gökden katarât-ı âmâl
Yine bed-tâli olan hâib ü hâsir bulunur

Nâbî

Bî-baht olanın bâğına bir katresi düşmez
Bârân yerine dürr ü güher yağsa semâdan

Ziyâ Paşa

Bâriş-i bârân müsâdif düştü hicrân şâmına
Oldu sandım hâlime rahm eyleyip giryân sehâb
Muallim Nâci
bârân-ı belâBelâ yağmuru.
Bir katre için çeşme-i pür-hûn-ı fenâdan
Başın alamaz bir daha bârân-ı belâdan

bârân-ı ecel: Ecel yağmuru.
Tîg-ı berkin gösterirse düşmene âheng edip
Yağdırır bârân-ı ecel ki cân olur ona buhâr
Türk
Firdevsîsi
bârân-ı eşk-i çeşm: Gözyaşı yağmuru.
Dâg-ı gam-ı ruhunla bârân-ı eşk-i çeşmim
Bitirdi tâze güller hâk-i tenimde yer yer
Hayretî
bârân-ı felâket: Felâket yağmuru.
Rûz u şeb üstüme bârân-ı felâket yağıyor
Kime arz eylesem ahvâlimi bîzâr ederim
Eşref bârân-ı gam: Gam yağmuru.
Yağsa bârân-ı gamın ıslanmadan yok bâkimiz
Vâdî-i mihnette zîrâ gerek bârân-dîdeyiz
Râmî
bârân-ı hışm: Öfke yağmuru.
San yağar bârân-ı hışm ile tegerg-i pür-belâ
Ol kemân-ebrû kaçan tîr ile peykân yağdırır
Necâtî Bey
bârân-ı ihsân: İhsan yağmuru.
Deminde yağmasa bârân-ı ihsân
Letâfet sebze-zârı tâze olmaz
Gazali
bârân-ı kerem: Lûtuf, kerem yağmuru.
Mîzâb-ı kalemden dökülen mâ’-ı maârif
Bâğ-ı vatan u devlete bârân-ı keremdir

Yenişehirli Avnî

bârân-ı Nîsân: Nisan yağmuru.
Mahalle kâbiliyyet şarttır bârân-ı Nîsân’ın
Temâşâ kıl ki her bir katresi dürr-i semîn olmaz
Hâmî (Hâmî-ı Âmidî)
bârân-ı pür-cûş-ı bahâr: Coşkunlukla dolu bahar yağmuru.
Belki bir göz yaşıdır bârân-ı pür-cûş-ı bahâr
Belki bir feryâd te’sîriyledir bâd-ı vezzân
Yenişehirli Avni
bârân-dîde: Yağmur görmüş.
Yağsa bârân-ı gamın ıslanmadan yok bâkîmiz
Vâdî-i mihnette zîrâ gerek bârân-dîdeyiz
Râmî
bârân-rîz: Yağmur saçan. denlü oldu sehâb-ı dü-dîde bârân-rîz
Ki oldu her ser-i mû bâm-ı tende bir mîzâb

Nâbî

bârânî: Yağmurluk.
Hîç tâc-ı Kubad’a benzeye mi
Kem-bahâ bir külâh-ı bârânî
Hayalî Bey
bârânî: bk. bârân.
bârekallah: Ar. “mübarek ola, hayır ve bereketli olsun” anlamında dua ve övgü için kullanılır.
Ey hâme hezâr bârekallah
Oldun cezebât-ı hüsne âgâh

Şeyh Galip

Sûz-ı ciğerimden oldun âgâh
Ahsentü ahsentü bârekallah

Fuzûlî

bâr-gâh, bâr-geh: Far. Sultan çadırı, otağ. (> bâr-ı gâh, bâr-ı geh: İzin yeri, yani ruhsat ile girilebilecek yer, mahal, çadır, divan, hümâyûn)
Gerdûn ayağı tozuna eylerdi ser-fürû
Dünyâya hâk-i bâr-gehi secde-gâh idi
Bâkî
Bâr-gâhından felekler pâye-bend
Hâk-râhmdan melekler vâye-mend

Ziyâ Paşa

Ne yapsın, mârümîd olsun mu
Şark’ın intihâhmdan
Perîşân rûhumuz, hâib dönerken bâr-gâhından
Mehmet Âkif
bâr-gâh-ı âlem: Dünyanın girilebilecek en yüksek makamı.
Vâkıf olmaz bâr-gâh-ı âlemin tertîbine
Bilmeyen saff-ı niâli mesned-i izzet gibi
Ebussuud (Şeyhülislâm El’İmâdî)
bâr-gâh-ı âs-mân: Göğün çadırı.
Tâb-ı adlinden mücellâ kâr-gâh-ı inkılâb
Feyz-i bahtından muallâ bâr-gâh-ı âsmân

Üsküdarlı Hakkı Bey

bâr-gâh-ı çerh: Feleğin çadırı.
Fürûğ-ı devletidir tâk-ı âsmâna çerâg
Ulüvv-i himmetidir bâr-gâh-ı çerhe imâd

Nâbî

bâr-gâh-ı hikmet-âmiz: Hikmetli çadır.
Aceb vaz’ eylemiş bu bâr-gâh-ı hikmet-âmîzi
Ki kem-ter sun’unu derk eyleyince pîr olur bernâ

Nâbî

bâr-gâh-ı lûtf: Lûtuf çadırı.
Şükür kim bir bâr-gâh-ı lûtfa kıldım intisâb
Kim olur hâk derdinden baht u devlet behre-yâb

Nef’î

bâr-gâh-ı ma’nâ: Mana çadırı.
Ey pâdişeh-i serîr-i dâniş
Ve ey hüsrev-i bâr-gâh-ı ma’nâ

Nef’î

bâr-gâh-ı sun’: San’at çadırı.
Kurup bir bâr-gâh-ı sun’ lûtf u kahrından memzûc
Verip ezdâda âmîziş komuş nâmın onun dünyâ

Nâbî

bârî: Far. Hasılı, hulâsa, hiç olmazsa.
Bârî birkaç gün huzûr-ı kalb ile dünyâya bak
Bâkî
Goncasın söyle sabâya eylesin bârî sana
Reng-i gülden câme, bûy-ı yâsemenden pîrehen
Nedîm
Ukbâya yarar bir işimiz yok ise bârî
Azâde-dil-i şâibe-i zerk u riyâyız

bârî: Ar. Yaratan, Allah.
Zehî
Bârî ki lubet-hâne-i sun’unda halk eyler
Hezârân dil-ber-i mevzûn, hezârân duhter-i hasnâ

Nâbî

Dü âlemde cemâl-ı Bârî’den mahcûb olursun sen
Eğer zevk almaz isen
Gaybiyâ sırr-ı maiyyetten

Gaybî

günlerde koyup yüz yerlere der-gâh-ı Bârî’de
Der idik ki
İlâhî hâlimiz gâyet yaman oldu
nedîm
bârid: bk. berd.
bârîk: Far. Nazik, dakik, ince.
Gösterişte idi hilâl ile şerîk
Mâh-ı nev gibi tavîl ü bârîk

Hakanî

Gam-ı aşkınla döndüm zafdan bir mûy-ı bârîke
Firâkın âteşine dönmeyip oldum dü-tâ cânâ

Şeyhülislâm Yahyâ

Daha geçen aya dek hilâl idi bârîk
Bugün sabâhılagördüm ki âfitâb olmuş
Nedîm
Dilâ endîşe-i bârik ile çok kîl ü kâl ettin
Ya gördün mû-miyânın ol perînin ya hayâl ettin
şerîf
bârîk-bîn: Bir şeyi iyice gözden geçiren, inceleyen.
Dürc-i güherde hâtem-i la’l oynatır nigâr
Bârîk-bîn isen nazarın hokka-bâza tut

Ahmet Paşa

Bârîk-bîn olanlar eder kaşların hayâl
Demdânını tasavvur eder tab’-ı hurde-dân
Bâkî
bârîk-nazar: Parlak bakış.
Hîç bânk-mazar ol ince belinden seçemez
Mûy-ı gîsûların ki oldu sana hemm ü belâ

İbni Kemâl

bârik: Ar. Parıldayan, parlak.
Birden yetişti mahve bu tedbîr-i hârıkı
Söndürdü bir nefeste bu ümmîd-i bâriki

Tevfik Fikret

Seyfü sinânla bârik olur çehre-i emel
Tîr ü kemânla vaz’ olunur en kavî temel

Abdülhak Hâmit

Döner bir pertev-i bârik ebed-gâh-ı muallâda
Cenap Şahabeddin
bârika: Şimşek parıltısı, şimşek bulutu, parıltı. c. bevârık.
Birden yetişti mahve bu tedbîr-i hârikı
Söndürdü bir nefeste bu ümmîd-i bârikı

Tevfik Fikret

bârika-i re’y: Fikir şimşeği.
Görse ger bârika-i re’yini rü’yâda olur
Şu’le-i şem’-i seher şeh-per-i şeb-reng-i gurâb
NePî bârika-i şems-i duhâ: Kuşluk vaktinin parıltısı.
Kalmaz envâr-ı cemâlinle gönüllerde dalâl
Nitekim bârika-i şems-i duhâdan zulemât

Yenişehirli Avnî

bârika-i şemşîr: Kılıç parıltısı.
Görse hûrşîd-i felek bârika-i şemşîrin
Rûy-ı arza dökülürdü eriyip zerre-misâl

Üsküdarlı Hakkı Bey

bârika-i tîg-ı şerer-bâr: Kıvılcım saçan kılıcın şimşek parıltısı.
Eyledin bârika-i tîg-ı şerer-bârınla

Üsküdarlı Hakkı Bey

bevârık: 1. Bârika’lar, şimşek ve yıldırım parıltıları. 2. Göz kamaştırıcı şeyler.
bevârık-ı çehre-i eflâk: Felekler çehresinin göz kamaştırıcı şeyleri.
Nigâh u sayha-i gayyâya düştü: Perde-i zulmet
Ziyâ-dâr oldu, meşhûn bevârık-ı çehre-i eflâk

Kemalzâde Ekrem Bey

bârika: bk. bârik.
bâriş: Far. Yağış.
bâriş-i bârân: Yağmur yağışı.
Bâriş-i bârân müsâdif düştü hicrân şâmına
Oldu sandım hâlime rahm eyleyip giryân sehâb
muallim Nâci
bâriz: Ar. Açık, ayan, meydanda, görünen.
Dikkat aşka, nigâh kalbe muhtâc olsa da
Şems-i bârizden güzeldir hüsn-i mestûrun senin

Kemalzâde Ekrem Bey

bârû: Far. 1. Set, siper, hisar burcu, istihkâm, kale duvarı. 2. Sundurma, koruluk. 3. Sığınılacak yer, melce, penâh.
Rahne ârâyiş-i tâc-ı serimizdir

Nâbî

Kulle-i memleket-i aşkta bârûyuz biz

Nâbî

Ceyş-i gamdan kanda etsin ilticâ ehl-i niyâz
Kal’a-i himmette

Nâbî

burc u bârû kalmamış

Nâbî

Yerde dursak ne çıkar, gökte yürür maksadımız
Titretip burcunu, bârûsunu zulmün, adımız

Midhat Cemal Kuntay

bârûd: Far. Barut.
bârûd-ı rû-siyâh: Siyah yüzlü barut.
Bârûd-ı rû-siyâh yakıp yıktı hânemi
Döndürdü çarh-ı hâtırıma âşiyânemi

Nâbî

basâ’ir: bk. basîret.
basal: Ar. Soğan, soğana benzer kökler.
Yedirir hasta-i hummâye asel
Derd-i çeşme akıtır âb-ı basal

Nâbî

Okkası çıktı ona hayrette kaldık mâ-hasal
Olmamıştır böyle
İstanbul’da buhrân-ı basal
Üsküdarlı Tal’at Bey
basar: Ar. 1. Göz. 2. Görme. c. ebsâr.
Görme çok dersem bu dem ân-ı kıyâmettir bana
Nûr-ı çeşmim geçti yanımdan “kelemehin bi’lbasar”

Muallim Naci
(kelemehin bi’l-basar: çok hızdan kinayedir.)
Tûti-yı hâk-ipâyinden eden katnazar
İki gözüme gerekmez çıksın ey nûr-ı basar
Sultan
Korkut
Kuhlü’l-basarız sâye gibi dîde-i mihre
Hâk-i kadem-i ehl-i melâmette kipestiz
Sâmî
ebsâr: Basar’lar, gözler.
Helâli görmez isen eyle tasdîk
Haber verdikte sana ehl-i ebsâr

Taşköprülüzâde Kemaleddin

Olan muhâtab-ı mazmûnya ulü’l-ebsâr
Olur tefekkür-i âlâ-yı Hak’ta leyl ü nehâr

Ziyâ Paşa

Reng-i hakîkat nedir, fark eden ebsâr için
Goncada matvî duran her varak ümmü’l-kitâb
Mehmet Âkif
ebsâr-ı âşık: ân: Âşıkların gözleri.
Dost yüzünün nikâbı cân gözünün hicâbı
Verir mi ihticâbı ebsâr-ı âşık: âne
Nuri
bâsır, bâsıra: 1. Görme kuvveti, görme hassası. 2. Göz.
kuvve-i bâsıra: mec. göz.
Kuvvet-i bâsıra-ı Mustafavî
Gece gündüz gibi olurdu kavî

Hakanî

Devr-i çeşmânında görmem cezbeden hâli basîr
Çok görülmez etse meczûb ehl-i hâli gözelerin

Muallim Naci

basîr: 1. Görücü. 2. Bilici. 3. Her şeyi görüp bilen; Allah.
Kaldı hayrette görüp hâce-i nasîr
Gördü kim perdelidir çeşm-i basîr

Sünbulzâde Vehbi

Devr-i çeşmânında görmem cezbeden hâli basîr
Çok görülmez etse meczûb ehl-i hâli gözelerin

Muallim Naci

Hep gördü onu basîr olanlar
Câhil kaldı darîr olanlar

Ziyâ Paşa

basâret, besâret: Ar. Gözaçıklığı, inceden inceye, etraflı derin görüş.
Vâ-beste-i basârettir şâh-ı âdilin
Mülkün imâreti fukarânın selâmeti

Ziyâ Paşa

Sihrile nice halkı a’mâ vü asamm eyler
Hayrette kalır sanır kim ehl-i basârettir
Taşköprülüzâde
Kemâleddin bâsır, bâsıra: bk. basar. bâsıt: bk. bast.
basîr: bk. basar. basîret: Ar. Seziş, önden görüş, idrâk, ferâset.
Fakat insânki hayvânâta fâik halk olunmuştur
Evet, insânki ekmeldir, şeref-mend-i basîrettir
İsmail
Safâ
Nâ-dân ile sohbet ne kadar müşkil imiş âh
Mahrûm-ı basîret olan a’mâyagücendim
Ali
Emîrî (Emîrîzâde Emîrî)
basîret basarı: Kalp gözü.
Göremez zâtını mahlûkunun âdi nazarı
Hisseder nûrunu ammâ ki basîret basarıŞinasi
basâire: Basîret’ler, ibretli görünüşler, deliller, ibretler.
Çeşm-i zü’l-basâire her seng-i makbere
Mirât-ı sâf çehre-i ibret değil midir?
Hersekli Ârif
Hikmet basît: Ar. Bast’tan; 1. Sade, düz, yalın. 2. Kolay. 3. Neşeli, güleryüzlü. c. besâit.
Devrân-ı basît hâke niçin saldı ferş-i sîm
Devrinde ta ki ermeye bir hâtıra-i gubâr
Bâkî
Basît esfel-i hâke fütâde olmaz idi
Cihânda sâye-i ma’dûmun olsa ger mevcûd
Sâmi
basît-i arz: Yer üstü
Nâr-ı gamınla sûhte hirmen basît-i arz
Ben bu ten-i zaîfim ile kâh-ı hırmenem

Behiştî

basît-i hâk: Düz toprak.
Basît-i hâke bir garrâ bisât-ı nev salıp âzâr
Girihler bağladı bâd-ı sabâ âb-ı revân üzre
Bâkî
basît ü mürekkeb: Basit ve karışık.
Eğer basît ü mürekkeb arzla cevher hem
Lisân-ı vâhid olup etseler senâ-yı vücûd
Nevres-ı Cedîd (Osman)
besâit: Basît’ler, basit olan şeyler.
Besâite şeref-i mahremiyyet-i vahdet
Mürekkebâta kabûl-i terekküb-i icrâ

Fuzûlî

bast: Ar. Yayma, açma, uzun uzadıya anlatma.
Eğer hâk-i siyeh bast eylemezse hân-ı ihsânı
Olur kâr-ı şikem-hârân-ı âlem âh u vâveylâ

Nâbî

Sana kaldı meded ü merhamet ey sıhr-ı Nebî
Ne düşerse onu kılşânına bast u temhîd
Kâzım
Ammâ ki istinâd ile afv-ı cemîline
Bast eyleyim biraz da felekten şikâyeti

bast-ı cenâh: Kol açma.
Sâyebân-ı keremin bast-ı cenâh etmiş iken
Etmem ümîd ki açıkta kalam rûz-ı mîâd

Nâbî

bast-ı licâm: Gem’i yayma.
Tayy-ı meydân-ı ümîd etmeğe az kalmış idi
Tevsen-i ye’s o kadar etmiş idi bast-ı licâm

Nâbî

bast-ı makâl: Söz açma.
Yaraşır eyler isem ben de berây-ı tahdîs
Vasf-ı mâhiyyet tab’ımda biraz bast-ı makâl

Üsküdarlı Hakkı Bey

bast-ı mukaddimât-ı suâl: Soru başlangıcını açma.
Bast-ı mukaddimât-ı suâle edip şürû’
Zammetti hayır-hâhlık üzre sadâkati

Nâbî

bâsıt: 1. Bast edici, yayıcı, yayan. 2. “dilediğinin rızkını dağıtıcı” anlamında Allah’ın sıfatıdır.
bâsıtü’r-rızk: rızıkları dağıtan (Allah). 3. Meraya uzak su kaynağı, su. 4. “bâsita” olunca uzak yer anlamına gelir. 5. tıp. Bir uzvu uzatıp açan adale.
Zehî Kâbız ki âlem kabza-i hükmünde muztardır Zehî Bâsıt ki çekmiş kâinâta sofra-i yağmâ

Nâbî

bâşe: Far. Atmaca.
bâşe-i perrân: Uçan atmaca.
Güncişk-i zârı bâşe-i perrân helâk eder
Eyler tezerviyi pençe-i gadrinde bâz-hâr

Ziya Paşa

bât: Ar. Kesin, kat’î.
Bir pula değmez benim indimde sevk-i kâinat
Alemi ben hîçe sattım bir sebîl-i bey’-i bât

Yenişehirli Avnî

batâet: Ar. Ağır hareket etme, ağır davranma, yavaşlık.
Nazmında eder ziyâde külfet
Andan görünür biraz batâet

Ziya Paşa

Zîrâ hükm-i tabîat üzre Efkâr yürür batâet üzre

Ziya Paşa

Bathâ3: Far. 1. Mekke şehrindeki dağ arasında çakıl taşları bulunan büyük dere. 2. Mekke-ı Mükerreme. c. batâyih.
Al Kâ’be’nin ey hâcı dilden haberin gör kim
Yesrib ne aceb kûşe Bathâ ne aceb yerdir

Bağdatlı Rûhî

zât-ı pür nûru mihr-i tâbende
Garb u şark ona
Yesrib ü Bathâ
Nâdirî (Ganizâde)
Sürre-ı Bathâdan ol dem kim doğup mihr-i kemâl
Kâinâtı garka-i envâr-ı îmân eyledi
Nedîm
Zalâm-ı şirki yarıp fişkırınca dîn-i mübîn
Yayıldı sîne-ı Bathâ’ya bir hayât-ı nevîn
Mehmet Âkif
bâtıl, bâtıla: bk. butlân.
bâtın: bk. batn.
batn: Ar. 1. Karın. 2. Sülâle, yakın akraba, soy. c. butûn.
Pâk batnıyle o nâzik sîne
Hûb u hem-vâr idi biri birine

Hakanî

batn-ı pâk: Temiz karın.
Taş bağladı mecâ’a ile batn-ıpâkine
Dünyâya rağbet eylemedi seyjidü’l-beşer

Ziyâ Paşa

butûn: 1. Batn’lar, karınlar. 2. Nesiller, soylar. Perde-endâz -ı hafayâ-jı butûn
Rûşenâ-sâz habâyâ-ji fünûn
Şeyhî
Munfasıl gerçi ki peyvend-i tasâvîr-i zuhûr
Muttasılyek-diğere lîk temâsîl-i butûn
Münîf
butûn-ı âtiye: Gelecek nesiller.
Gözünde mütebessim ü girye-dâr hulyâlar
Butûn-ı âtiyeye müjde-i hakîkattir

Doktor Abdullah Cevdet

butûn-ı hâl: Zamanın yakınları.
Tezyîn-i zâhir ile değildir butûn-ı hâl
Hâlât-ı bâde kâse-i fağfûrdan mıdır

Esrar Dede

bâtın: 1. İç, iç yüz, gizli, görünmeyen nesne, zahirin zıddı. 2. Esmâ-i hüsnâdandır.
Yani göz ile görülmekten münezzeh olan
Cenâb-ı Hak. c. bevâtın 3. İçteki, iç yüzdeki.
Hep maglata vü laklakadır bâtın u zâhir
Bir nokta imiş asıl sühan evvel ü âhir

Bağdatlı Rûhî

bâtınahvâl: Hâllerin iç yüzü.
Etme nazar zâhir-i ef ‘âline
Eyle nigeh bâtın-ı ahvâline

Nâbî

bâtın-ı hum: Küpün içi.
Meyden safâ-yı bâtın-ı humdur garaz hemân
Erbâb-ı zâhir anlayamazlar murâdımuz
Bâkî
bâtın-ı Kur’ânî: Kur’an’a ait iç yüz.
Remz ü îmâları rûhânîdir
Cümlesi bâtın-ı Kur’ânîdir

Nâbî

bâtın-ı sâf: Saf iç temizliği.
Mürşid-i kûşe-nişîndir hum-ı mey ey zâhid
Bâtın-ı sâfi onun eyledi hoş-hâl beni

Hayâlî Bey

bâtın u zâhir: İç ve dış.
Hep maglata vü laklakadır bâtın u zâhir
Bir nokta imiş asıl sühan evvel ü âhir

Bağdatlı Rûhî

bevâtın: Bâtın’lar, gizli ve kapalı şeyler.
bevâtın ü zevâhir: Gizli ve açık şeyler.
Dânâ-jı bevâtın ü zevâhir
Deryâ-yı muhît-i âlem-i sırr

Ziyâ Paşa

batş: Ar. Zor ve şiddetle yakalama, ars-
lan gibi kavramak.
batş-ı şedîd: Şiddetli arslan.
Kef-i ihsân lâkabı mazhar-ı İsm-ı A’zam
Dest-berd-i gadabı hançer zü’l-batş-ı şedîd
kâzım Paşa
batt: Ar. 1. Kaz. 2. Uzun boyunlu sürahi, testi.
Bu vücûdum gark eder bir gün benim eşkim hele
Şimdi oldum eşk içinde bî-vefâ mânend-i batt
Fârisî (Sultan II. Osman)
batt-ı sahbâ: Şarap kabı.
Sen batt-ı sahbâ değil tâvûs-ı kudsîsin
Nedîm
Kim zuhûr-ı hâletin mecliste cevlânındadır
nedîm
battâl: Ar. 1. Cesur, kahraman. 2. Pek büyük. 3. Hantal, işe yaramaz. 4. İşşiz. c. ebtâl.
Hakk u insâf ile kan etmeden ettin kânûn
Oldu bâtıl işi cellâd-ı leîmin battâlŞinasi
battâliyye: Eskiden işi bitmiş resmî kâğıtların konulduğu torba
Cây-gâh oldu o kâğıtlara battâliyye
Her konakta bulunur bir iki torbâ-ji sühan
Sünbulzade Vehbi
ebtâl: Battâl’lar, yiğitler, cenkçi kahramanlar.
Oldu pîr ü aşîret ebtâli
Hepsinin elde tîğ u kûpâli
Muallim Nâci.
bâver: CjL) Far. 1. Tasdik, itimad, inanma. 2. Metin, sağlam, muhkem. 3. Pek doğru.
Bir vech ile eylemezdi bâver
Kim hüsn ola rû-yı aşka çâker

Şeyh Galip

bây: Far. 1. Emir, bey. 2. Zengin.
Dünyâ bir köprü ya bir kârvân-sarây
Muttasıl konar göçer yohsul u bây
Ali
bây u gedâ: Zengin ve fakir.
İndinde senin bây ugedâ cümlesi birken
Kalmaz ebeden kimsede bir kimsenin âhı

Ziyâ Paşa

Bir donanma etti kim bây u gedâ
Görmemiş emsâlini nev-i beşer

Ziyâ Paşa

Ya bister-i kemhâda, ya vîrânede cân ver
Çün bây ü gedâ hâke berâber girecekdir

Ziyâ Paşa

bây u yohsul: Zengin ve fakir.
Çıkar ne denlü varsa bây u yohsul
Hemîn sultân kalır u bir nice kul

İbni Kemâl

bâyir: bk. bâir.
baytâr: Ar. Hayvan hekimi, veteriner.
Çünki bir tecrübe etsen senin aklın da yatar
Bize insân hekiminden daha lâzım baytâr
Mehmet Âkif
baytâr-nâme: Baytar mektubu.
Yöğrük at kendi yemin artırdığın idrâk edip
Eyledim hizmette baytâr-nâme kavliyle kıyâm
vâhid Mahdumî ba’z: Ar. 1. Bir şeyin küçük kısmı, parçası. 2. Bir miktar, biraz, bir kısım, bir takım.
Edip ona aklımca ba’z ilâc
Etibbâya mess etmedi ihtiyâc

Keçecizade İzzet Molla

Vardır
Arabîde ba’z külfet
Etmek gerek iştikâka dikkat

bâz: Far. Doğan denilen av kuşu.
Hem-râh olamaz onunla yârân
Şeh-bâz ile sa’ve olmaz akrân

Ziyâ Paşa

Bin havf ile çeşm-i cânı bâz et
Encâm-ı belâdan ihtirâz et

Şeyh Galip

Dehân-ı goncayı bâz et zebân-ı sûseni ter kıl
Şikest-i tövbeye dahl edene hâzır cevâbımsın
nedîm
bâz-ı hayâl: Hayal kuşu.
Var mıdır bâz-ı hayâlim gibi bâlâ-pervâz
Muallim Nâci
bâz-ı himmet: Gayret doğanı.
Bâz-ı himmetle şikârın alıp inşâallah
Diye mürg-ı zaferi beste-i fitrâk ettim

Şeyhülislâm Yahyâ

bâz-ı sefîd: Beyaz doğan, çakır renkli doğan ki
Türkçe’de “toygun” derler.
Hüsrev-i eflâkdır destinde san bâz-ı sefîd
Yayınur
Şîrîn-sıfat havz içre bî-mizer güneş
Lamiî Çelebi
bâz-hâr: Doğan yiyen.
Güncişk-i zârı bâşe-i perrân helâk eder
Eyler tezerviyi pençe-i gadrinde bâz-hâr

Ziya Paşa
-bâz: Far. “Oynayıcı, oynayan; yapan” anlamlarında birleşik kelimeler yapar. c. bâzân.
cân-bâz: Canıyla oynayan.
Kimi şemşîr-bâz oldu kimi can-bâz bu halkın
Temâşâ eylesen ol günde görsen hâl-i insânı
Bâkî
çeşm-bâz: Göz oynatma, yalvarma.
Sipihre olmadan gayrı çeşm-bâz-ı niyâz
Ne nefî var bize bu kâmet-i hamîdemizin

Nâbî

dagal-bâz: Hileci.
Sâhib-i nakş dürüstüm ki bu lu’bet-gehde
Gâlib olmaz ne kadar olsa dagal-bâz bana

Koca Râgıp Paşa

dehen-bâz: Söylemek için ağzını açan.
Bî-vefâ-ji zen dehri görüp ehl-i fenâ
Hayretinden dem-i mevtinde dehen-bâz kalır
Seyyit
Vehbî
desîse-bâz: Hile yapan.
Hûbân-ı bî-vefâ gibi dehr-i desîse-bâz
Nâz ehline niyâz eder ehl-i niyâza nâz
Ahmet
Cevdet Paşa
hayâl-bâz: Hayal oynatan, Karagöz.
hayâl-bâz-ı zemâne: Zamanın
Karagözü.
Verâ-yı perdede yakmış çerâg-ı hûrşîdi
Hayâl-bâz-ı zemâne ne gösterir görelim

hîle-bâz: Hile yapan.
İnsânoğlu hîle-bâzdır kimse bilmez fendini
Her kime iylik edersen sakla ondan kendini

hokka-bâz: 1. Oyun oynayan. 2. Hokkabaz.
Dürc-igüherde hâtem-i la’l oynatır nigâr
Bârîk-bîn isen nazarın hokka-bâza tut

Ahmet Paşa

işve-bâz: Naz eden.
Tâ ezelden sevmişem ol dil-ber-i nâzik-teni
Bir lebi şekker rûhugül işve-bâzım var benim
Fârisî (Sultan II. Osman)
lu’bet-bâz: Oyuncu.
Bezm-i ayş ü işretinde turfe lu’bet-bâzdır
Sihr edip ağzından âteşler eder izhâr şem’
Riyâzî
lût-bâz: Tatlı yemeklerle uğraşan.
Şükr-i taâmı vâizâ sûfî-i lût-bâza öv
Bana bu pendi etme ki âşıkagam yemek yeter

Hamdullah Hamdi

mühre-bâz: Mühreci. mühre-bâz-ı felekFeleğin mührecisi.
Târ-ı mûyu çıkarır gâh siyeh gâh sefîd
Mühre-bâz-ı felek mesabesidir tenimiz

Nâbî

nazar-bâz: Bakan, seyreden.
Ayîne-ı Hak’tır ruhun ey mâh-ı füsûn-sâz
Bu yüzden ona şifte uşşâk-ı nazar-bâz
Lamiî Çelebi
nîm-bâz: Yarı açık.
Nîm-bâz etmiş nûrun zîr-i nikâb-ı turradan
Rûyunu hem gördüm ol meh-pârenin hemgörmedim

Sâbit

nîze-bâz: Mızrakla oynayan.
nîze-bâz-ı evhâm: Evham mızağıyla oynayan.
Ebrûları hıyre-sâz-ı ifhâm
Müjgânlari nîze-bâz-ı evhâm

Şeyh Galip

pâk-bâz: “Temiz oynayıcı, oynayan” mec. bağlı âşık.
Nûr içre nümâyiş-i zemîn
şâd eyledi rind-ipâk-bâzı

Muallim Naci

resen-bâz: İple oynayan, ip canbazı.
Kâkül-i yâr iledir kârı dil-i şeydânın
Rîsmânın kurar üstâd-ı resen-bâz bülend

Şeyhülislâm Yahyâ

rîsmân-bâz: İple oynayan, canbaz.
Lezzet-i ömr o mudur k’olmaya hâlî bâli
Rîsmân-bâz gibi havu u recâdan gayrı

Nâbî

sayyâd-bâz: Avcılıkla uğraşan.
Defter-i nisyânda kayd et ism ü resmim nâ-bedîd
Pençe-i dest-i ecel sayyâd-bâzda bul beni
Âşık Ömer
ser-bâz: Başıyla oynayan.
Hazânsız bir zemân isterse, şâyed rûh-ı ser-bâzın
Ufuklar, bu’d-ı mutlaklar bütün mahkûm-ıpervâzın
mehmet Âkif
sûret-bâz: Oyun oynatan.
Çeşm-i sûret-bâzıma müjgân saf-ı hengâmedir
Kana batmış her müjem bir şûh-ıgül-gûn câmedir

Fuzûlî

şâhid-bâz: Güzel sever.
Ben bu bâzârın ne bâzergânı ne bezzazıyım
Kûy-ı ışkın onmadık bir rind-i şâhid-bâzıyam
Hayretî
şeh-bâz: İri cins doğan. 2. Yiğit, gösterişli kimse. şeh-bâz-ı âşiyâne-i devlet: Devlet yuvasının doğanı.
Nâ-dân elinden alma eğer erse destine
Şeh-bâz-ı âşiyâne-i devletyeden-bi-yed
Bâkî
şemşîr-bâz: Kılıçla oynayan. c. şemşîrbâzân. şemşîr-bâz-ı ma’reke-i sahn-ı âsumân: Gök sahnesinin savaş meydanının kılıç çekeni.
Bir tîğ-ı zer-nişânla girmişti arsaya Şemşîr-bâz-ı maâeke-i sahn-ı âsumân
Bâkî
şemşîr-bâzân: Kılıç çekenler.
Kabza-i tîğa edip şemşîr-bâzân vaz’-ı yed
Fart-ı reşkinden felek de derdi merrîhü’l-hased
sürûrî
şîşe-bâz: Sırçadan şeylerle hokkabazlık eden kimse.
Rû-yi latîf-i şîşe-bâz-ı çarhı dil görmüş gibi
Jeng-dâr âyîsinden safvet ümmîdi«dedir

Nâilî

şu’bede-bâz: El çabukluğu yapan. şu’bede-bâz-ı kirişme: Kaş göz işaretinin
el çabukluğu.
Gamze değil bu şu’bede-bâz-ı kirişmedir
Sihri bitirdi şîve-i i’câza başladı

Nef’î

tâs-bâz: Tasla oynayan.
Çıkarma tâs-ı zer-i mihri ey felek minbat
Dil ehli sencilejin tâs-bâza bakmazlar

Nâilî

tabl-bâz: Davulcu.
Tabl-bâz etti elin sînesini döğmekten
Eyledi dest-i kader kûfte tabl-ı ârâm

Nâbî

bâzân: Oynayanlar. aşk-bâzân: Aşkla oynayanlar.
Oyuncak ettiler aşk-ı zemânın aşk-bâzânı
Usûl-i devlet-i aşka mücedded bir nizâm ister
Nevres-ı Kadîm
Âteş-bâzân: Ateşle oynayanlar. Yine ol gecede âteş-bâzân
ettiler sûr-gehi şu’le-sitân

Nâbî

bâzâr, pâzâr: (jljl> t jljL) Far. 1. Çarşı, mal ve eşya satılan yer, alışveriş yeri. 2. mec. Dünya, âlem.
Meh-i şeb-gird-i âlem ârız-ı dil-dâra benzer mi
Nigâh-ı pâk-dâmenşâhid-i bâzâra benzer mi
Nedîm
Donanıp tâze arûsân gibi şehr ü bâzâr
Oldu âlem yine pür-zîb çü rûy-ı hûbân
Nedîm
Hâce-i dâd ü sited züyûr-ı bâzâr ede tâ Dem-be-dem tâze zuhûr emtia-i gûnâ-gûn
Münâf bâzâr-ı âfitâb: Güneş pazarı.
Derden yüzü güzellerin olur güher-fürûş
Şevkinle çünkü germ ola bâzâr-ı âfitâb

İbni Kemâl

bâzâr-ı aşk: Aşk pazarı.
Aşkı âsân mı sanırsın ey Murâdî bilmiş ol
Nakd-i cânıla olur dâim hemân bâzâr-ı aşk

Murâdî (Sultan III. Murat)
bâzâr-ı bahârân: Bahar pazarı.
Kad-i güftârına evvel biçilip câme-i reng
Sonra fersûdesi bâzâr-ı bahârânegelir
Nedîm
bâzâr-ı fenâ: Yokluk âlemi, fâni dünya.
Zarûrîdir bütün bey’ u şirâsı sûk-i îcâdın
Bu bâzâr-ı fenâda şart-ı îcâb ü kabûl olmaz

Yenişehirli Avnî

Ne cem’-i servet-i dünyâ ne kesb-i râhat-ı ukbâ
Bu bâzâr-ı fenâda
Akifâ hüsrândır feryâd

Âkif Paşa

bâzâr-ı hüsn: Güzellik pazarı.
Gönlümü zülfü ayağa urur ise gam değil
Bâzâr-ı hüsn içinde binin gör birisin al
Necâtî Bey
bâzâr-ı imkân: Dünya.
Terâzû-ji tekâbül vaz’ edip bâzâr-ı imkâna
Nakîzine tevâfukla tehâlüf eylemiş ilka

Nâbî

bâzâr-ı merhamet: Merhamet pazarı.
Zâhid riyâ ile ne dökersin gözün yaşın
Bâzâr-ı merhamette geçer sanma dirhemin
behiştî
bâzâr-ı revâc: Değer verilen pazar.
Dil ararken gevher-i enfâsa bâzâr-ı revâc
Gavta-i efkâr ile buldum aceb ummân imiş

Nâbî

bâzâr-ı sûk-ı ehl-i aşk: Aşk ehlinin çarşı pazarı.
Sensin ol ser-mâye-i bâzâr-ı sûk-ı ehl-i aşk
Düştü feyzinle kesâda cevher-i nâmûs u neng

Nef’î

bâzâr-ı uşşâk: Âşıklar pazarı.
Gül-âb-ı ma’rifet bûyu dolup bâzâr-ı uşşâka
Kaçan kim ışk dükkânın aça attâr-ı Gül-zârın

Hamdullah Hamdi

bâzergân: Far. 1. Bezirgan, tüccar, 2. Yahudilerce ağalık makamı.
Benim bunda karârım yok bengine gitmeğe geldim
Bâzergânem metâ’ım çok alana satmağa geldim

Yunus Emre

Ben bu bâzârın ne bâzergânı ne bezzâzıyam
Kûy-ı ışkın onmadık bir rind-i şâhid-bâzıyam
Hayretî
bâzgûn, bâzgûne: (<0 j?jl>) Far. 1. Ters, başaşağı, içi dışarı. 2. Uğursuz, şom, yümnsüz, meş’ûm.
Bak câm-ı şarâb-ı lâle-gûne
Serpûş-ıgam oldu bâzgûne
Riyâzî
Olmadı bâzgûn kadeh-i ser-nigûnumuz
Hûn-âb-ı hasret oldu mey-i lalgûnumuz

Nâbî

Evzâ’-ı bâzgûneye mâil mizâc-ı aşk
Bunda kad-i hamîde olur i’tidâle dâl

Koca Râgıp Paşa

bâzgûne-i dehr: Dünyanın tersine dönmüşlüğü.
Ahvâl-i bâzgûne-i dehr oldu bî-sebat
Devlet midir bu devlet-i yek-rûze-i hayât

Ziya Paşa

bâzî: Far. Eğlence, oyun.
Temkîn ü vakâr ederken îmâ
Bâzî mi ya işve mi nedir bu
Recaizade Ekrem
bâzî-i mûsîkâr: Musikar oyunu.
Kanatlanır heves-i sayda bâzî-i mûsîkâr
Tezerv-i nağmeye cây olsa lâne-i tamhûr

Şeyh Galip

bâzî-i şeş-der-i çerh: Feleğin altı kapı oyunu.
Yek yekledir müretteb bâzî-i şeş-der-i çerh
Bin kerre zâr olursan bir kez dübâra gelmez

Nâbî

bâzî-i tâli’: Talih oyunu.
Az olursa feleğin kârı derim
Bâzî-i tâli’imin zârı derim
Kemalpaşazâde
Sait
bâzî-gâh: Oyun yeri.
bâzî-gâh-ı nerd: Tavla oyun yeri.
Dehr bâzî-gâh-ı nerd ü sufra-i satrançtır

Nâbî

bâzî-gûş: Şen, lâtifeci kimse.
Oynatır uşşâkını etfâl-i bâzî-gûşlar
koca Râgıp Paşa -bâzî: Far. “oynayan, oyuncu.
” anlamında birleşik kelimeler yapar. aşk-bâzî: Sever görünürlük.
Billâh bu mu resm-i aşk-bâzî
Dil-dâr ede şîve-i niyâzı

Şeyh Galip

Âteş-bâzî: Ateşbâzlık, ateşle oynayan; eski savaşlarda yapılan harp malzemesi yeri.
Ateş-bâzî edersem evlâ
Bezm-i aşka nedîmim

Fehîm (Hoca Süleyman)

hîle-bâzî: Hilekârlık.
Alim-i bergeşte-hâlem şeş-der-i ikbâlde
Baht-ı zâr-ı hîle-bâzî bir dü-şeşgöstermesin
Şehrî
resen-bâzî: Canbazlık.
Eğer isterse eyler rîsmân üzre resen-bâzî
Ne ayağı değer târe ne hod muhtâc-ı mîzândır
Riyâzî
bâzîçe: Far. 1. Oyuncak.
bâzîçe-i sıbyân: çocuk oyuncağı. 2. Oyun.
bâzîçe-i hayâl: hayâl oyunu.
Çekilmez zahmet-i firkat karâr etmez dem-i vuslat
Gönül tıflına bir bâzîçe bulsam pâyidâr olsa
İsmetî tıfl-ı işve-bâz ile bâzîçe tarh edip
Mihr-i lebin gönülde nihân eyledin bu şeb
Fasîh (Ahmet Dede)
Eyvâh bu bâzîçede bizler yine yandık
Zîrâ ki ziyân ortada bilmem ne kazandık

Ziyâ Paşa

bâzîçe-i âmâl: Emellerin oyunu.
Bâzîçe-i âmâl ederek hep sademâtı
Bir mehd-i serâbîde çocuklar gibi yattık

Tevfik Fikret

bâzîçe-i aşk: Aşk oyunu.
Oldu bâzîçe-i aşkında nihân hâtem-i dil
Çîn zülfünde midir sende midir bende midir

Nâbî

bâzîçe-i âvâre-i kudret: Gücün boş oyunu.
Bir sahne ki her perdesi tertîb-i meşiyyet
Eşhâsı da bâzîçe-i âvâre-i kudret
Mehmet Âkif
bâzîçe-i bâsıra: Göz oyunu.
Bâzîçe-i bâsıramdır emvâc
Mağlûb-ı metânetimdir efvâc
Muallim Nâci bâzîçe-i dest-i tekâbül: Karşılaşma elinin oyunu.
Ser-â-pây-ı cihân bâzîçe-i dest-i tekâbüldür
Karâr etmek ne mümkün hâl-i âlem bir siyâk üzre

Nâbî

bâzîçe-i etfâl: Çocukların oyunu.
Ben Vehbî-i pâ-mâlim hayret-zede vü lâlim
Bâzîçe-i etfâlim gel gör

Sünbulzâde Vehbi

bâzîçe-i nâz: Naz oyunu.
Vakf-ı bâzîçe-i nâz olmak ise dil-hâhın
Nâbîyâ ver dili bir dil-ber-i endek-sâle

Nâbî

bâzîçe-i nefis: Nefis oyunu.
Bâzîçe-i nefs bî-emândır
Rahm etmez isen işiyamandır

Ziyâ Paşa
bâzîçe-i nerd-i mahabbet: Sevgi tavlası oyunu.
Gönül baş oynatır bâzîçe-i nerd-i mahabbet
Misâl-i zâr kendin hâsılı ortaya atmıştır
Rızâyî
bâzîçe-i tıflân: Çocuk oyuncakları.
Nev-hevesler ne aceb etse onunla da’vâ
Kendi asrında da bâzîçe-i tıflân idi
Kays

Şeyh Galip

bâzîçe-i tıfl-âne: Çocukça oyun.
Şi’ri bâzîçe-i tıfl-âne eden eşhâsın
Kimisi söz ebesidir kimi bâbâ-yı sühan

Sünbulzâde Vehbi
bâzîçe-gâh, bâzîçe-geh: Kumarhane.
Tevakkuf eyle bu bâzîçe-gehde
Nâiliyâ
Verâ-yı perdede esrâr var zuhûr edecek

Nâilî

bâzîçe-gâh-ı âlem: Dünyanın kumarhânesi.
Evvel yutul da sonra çalış yutmaya
Bâzîçe-gâh-ı âlemin öğren kumârını
Âtıf
bâzû: ÇjL) Far. 1. Kol. 2. mec. Güç, kuvvet.
Feth-ı Hayber olalı eylememiştir kimse
Zor bâzû ile bir böyle hisârı teshîr

Nef’î

Sîm ü zer eylemez âheni zûr-ı bâzû
Devlet-i dâd-ı Hudâ sa’y ile tahsîl olmaz
Belîğ (Bursalı İsmail)
Takdîr-ı Hudâ kuvve-i bâzû ile dönmez
Bir şem’i ki
Mevlâ yaka bir vechile sönmez

Ziyâ Paşa

bâzû-yı bâd-ı Hâlık: Yaratanın rüzgâr gücü.
Rûhu bâzû-ji bâd-ı hâlıkte
Ömer-i nâ-çîzi gam-zedâ-ji ziyâ
Cenab
Şahabetttin bâzû-yı baht: Talih gücü.
Bâzû-yı baht ger pür ederse kemânımı
İster verâ-ji
Kâf’a kosunlar nişânımı
İsmetî (Birgili Fazlullahzâde)
bâzû-yı dil: Gönül gücü.
Gamze-i dil-ber ne ola reşk eylese endîşeme
Hırz-ı bâzû-yı dil sâhib-kırâmdır sözüm

Nef’î

bâzû-yı ikbâl: Talih gücü.
Heykel-i bâzû-yı ikbâl
Hüseyin
Pâşâ kim
Süllem-i kasr-ı celâli olamaz heft-ecrâm

Nâbî

bâzû-yı iktidâr: Kudret gücü.
Olsun hulûsla kapına bende olmayanın
Bâzû-yı iktidârı benim kuvvetim gibi

Nâbî

bâzû-yı kazâ: Kaza gücü.
Alem-efrâz-ıgazâ
Haydar-ı Kerrâr-ı vegâ
Zor-ı bâzû-ji kazâ saff-şiken-i düşmen-gîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

bâzû-yı lâtîf: Hoş güç.
Bâzû-ji latîf-i şâh-ı sîmîn
Gûyâ ki hamîri berg-i nesrîn

Şeyh Galip

bâzû-yı mey: Şarap gücü.
Mînâji vakf-ı gerdiş eden zûr-ı bâdedir
Bâzû-ji meyde devr-ipiyâle kebâbedir

Nâbî

bâzû-yı rahm: Merhamet gücü.
Bâzû-ji rahm-i izzetine ittikâ edip
Te’sîr-i bahtiyârî-i vuslatla ağlasam
Cenap Şahabeddin bâzû-yı vasl: Kavuşma gücü.
Ben dahi gam mı çekerim nazar-ı a’dâdan
Bâzû-ji vaslda ta’vîzim olaydı hâmim

Nâbî

bâzû-yı zafer: Zafer gücü.
Hırz-ı cân-ı saltanat nîrû-yı bâzû-ji zafer
Rükn-i savlet unsur-ı haşmet esâs-ı sajf-den
Nedîm
bâzû-bend: Kola bağlanılan bant, kolbağı, pazvant.
Sanki vaz’ etmiş idi baht-ı bülend
Behce-i hüsne gümüş bâzû-be«d

Hakanî

Zanbakın goncasıdır bâğa gümüş bâzû-bend
Zaferân ile yazılmış ona hatt-ı tûmâr
Bâkî
bâzû-şiken: Güç kıran.
bâzû-şiken-i şîr-i ücem: Gâyet kükremiş
yırtıcı arslanın gücünü kıran.
Olsa ger tab’-ı nebâtâta mürebbî gazabın
Gürbe-i bîd ola bâzû-şiken-i şîr-i ücem

Nef’î

be: (l) Far. 1. Kelimelere “-e” hâlini verir: dest-be-dest: El ele.
leb-be leb: Dudak dudağa.
mâh-be-mâh: Ay aya, yani her ay.
sû-be-sû: Öteye beriye, oraya buraya.
ruh-be-ruh: Yanak yanağa. 2. Araya gelerek “ e kadar” anlamını verir: tâ-be-mahşer: mahşere kadar. tâ-be-kıyâmet: kıyamete kadar. 3. e göre anlamını verir: be-kavl-ı Câmî
: Molla
Câmî’nin sözüne göre. 4. Yemin edatı olarak kullanılır: be-hakk-ı Hudâ: Allah hakkı için.
be-nâm-ı Îzd: Allah ismi için.
Hasm-ı bed-kîşi oyunda ruh-be-ruh şeh-mât eder
Cengde at oynatır ferzâna bir er yok mudur ?
hâfız Paşa
be-ceyb: Yakaya doğru.
Aşık erişti sıdkile eflâke seyr eder
Ancak hemen başını zâhid çeker be-ceyb

Muhibbî, Meftûnî (Kanunî Sultan Süleyman)

be-der: Dışarı, kapı dışına.
Geldi bir velvele-endâz ferâh nâmında
Menzilinden beni etbâım ile etti be-der

Nâbî

be-dûş: Omuza, omuzda.
“dûş”: 1. Omuz. 2. Dün gece.
Sâkî getir ol âbı ki âteş-fürûş ola
Her bir habâbı kulzüm-ı dûzah-be-dûş ola
şeyh Galip
be-gâyet: Aşırı mertebe.
Yine bir pâdişehin kulu kulunun kuluyuz
Eşiğinde itiyiz şimdi be-gâyet uluyuz
İshak
Çelebi
Nâzik söyler sözü be-gâyet
Bir sâdelik içre bin letâfet

Ziyâ Paşa

be-güsiste: Gevşemiş at.
Eder bir har-nijâdı şeh-süvâr-ı âlem-i ikbâl
Yıkar görse beni bir esb-i be-güsiste inân üzre

Nâbî

be-gil: Killi.
Yek hatvede eyler yine tay şark ile garbı
Reh-vâr-ı kalem her ne kadarpâ-be-gil olsa

Nâbî

be-hak: Hakkına, hakkı için.
Olsun be-hak levh ü kalem dem-be-dem füzûn
İkbâl ü kadr ü menzilet ü ömr ü devleti

Âkif Paşa

be-hakk-ı hazret-i Mecnûn: Mecnun hazretlerinin hakkı için.
Be-hakk-ı hazret-ı Mecnûn izâle eyler Hak Serimde derd-i hıredten biraz eser kaldı

Keçecizade İzzet Molla

be-her-şeb: Her gecede.
Senin pervâne-i hicrânınım sen şem’-i vuslatsın
Be-her-şeb hâhiş-i bûs u kenârım varsa sendendir
şeyh Galip
be-kavl: Sözüne göre.
Tavâf-ı Kâ’be-i kûyun be-kavl-ı Bâkî-i merhûm
Derûn-ı dilde niyyet-i âb-ı zemzemden musaffâdır

Nef’î

be-kef: Avuçta, el içinde.
Şemşîr-ı be-kef o çeşm-i sâhir
Gencine-i mülk-i nâza nâzır

Şeyh Galip

Palâspâre-i rindî be-dûş u kâse be-kef
Zekât-ı mey verilir bir diyâre dek gideriz

Nâilî
be-kef-i fitne: Fitnenin eli içi.
Gamzenden emîn olmak mümkin mi
Neşâtî veş
Hancer-be-kef-i fitne mest-âne değil mi ya
Neşâtî
be-leb: Dudakta.
Rakîk ü hande-be-leb bir dehân-ı istihzâ

Tevfik Fikret

be-nâm: Namlı, nam kazanmış, meşhûr, ma’rûf.
Bevvâl-i çeh-i zemzemi lanetle anar halk
Sen
Kâ’begibi kendini hürmetle be-nâm et

Ziya Paşa

be-nevbet: Nöbet ile.
Hep sen mi kâm-yâb olacaksın zemâneden
Ey teng-çeşm kâr, be-nevbet değil midir

Nâbî

be-tekrâr: Tekrar ile, bir daha.
Ol gözden geçen hep âsâr
Gözden geçti bütün be-tekrâr

Ziyâ Paşa

be-ser: Baş üstünde.
be-ser ü çeşm: Göz ve baş üstüne.
Sayyâd be-ser ü çeşm diye
Süheylî
tâ-be-seher: Sabaha kadar.
Gösterir her nigehimde bana bir nakş-ı diğer
Kederimden elem ü hüzn ile şeb tâ-be-seher

Enderunlu Vâsıf

yeden-be-yed: Elden ele.
Geldim ayağın öpmeğe destimde nakd-i cân
Gel al elim ki beycimiz olsun yeden-be-yed
Vâlihî-ı Kadîm
bebga, bebgâ: Ar. Tûtî, dudu, papağan. bk. bepgâ.
Oldu mu yoksa meğer tanbûr-veş târın şikest
Lüknetin mi var zebânında yâhûd bebgâ gibi
Nedîm
Tûtî-i nâtıkama nisbet eyle bebgânın
Nağme-i nazmı hem âvâze-i feryâd zagan
Nedîm
bebr, bebir: ÇmÇ Far. 1. Hindistan ve
Afrika’da bulunan kediye benzer, tüylü ve yırtıcı bir vahşi hayvan.
Saldırıya geçtiği zaman tüylerini kabartıp saldırırmış.
Derisinden kürk yapılır.
Dilimize “böbürlen-“ fiili bu münasebetle girmiştir. 2. Meşhur
Zaloğlu
Rüstem’in giydiği elbise bu hayvanın derisindenmiş.
Dil hâsılı kaldı şevka meclûb
Şiblül-esed oldu bebre mağlûb
Muallim Nâci bebr-i heybet: Heybetli kaplan.
İstimâ etse bebr-i heybet şîr-âneni ger
Gâbe-i kûh-ı bekada olur ol dem lerzân
Şinasî bebr-i vegâ: Savaş kaplanı.
Beni kaptırma hased kurduna ey bebr-i vegâ
Merta’-ı lu’ba varan
Yûsuf-ı hûbân-şekl
Bâkî
bebr-i yâbân: Çöl kaplanı.
Şîr-i jiyâna pençe salar gâh hışm u kîn
Bebr-iyâbâna karşı varır vakt-i kâr-zâr
Bâkî
bebr ü peleng: Arslan ve kaplan
Harbte askerleri bebr ü peleng
Darbda çâkerleri nemr ü neheng

Ziyâ Paşa

becâ: (UÇ Far. Yerinde, münâsip, uygun.
Bir gelir kevne senin gibi muhît-i her-kemâl
Olsa zâtınla becâdır iftihâr-ı rûzigâr

Âkif Paşa

Vz’-ı târîhimepertev diyemezler bî-câ
Pek becâ merkez-i takvîm-i vakâyi’dir bu
Pertev Paşa
Dil-ber tecâhül etse becâdır rakîbten
Olmazgedâ-ji dehre şeh-i âlem âşinâ
Halim Giray
becbece: Ar. Çocukları avutmak için yapılan gürültü, hokkabazlık.
Civarında bir duht-ı tersâ-beçe
Edip zârını âleme becbece

Keçecizade İzzet Molla

becidd: (U) Far. 1. Ciddi, gerçek. 2. zf.
Gerçekten, cidden.
Hayırdan şerri çok sever işlemeğe becidd iver
Nefsinin dileğin kovar nefs evine düştü gönül

Yunus Emre
(iv-: acele etmek)
beçe, -beççe: Far. 1. “İnsan ve hayvan yavrusu” anlamına gelen birleşik kelimeler yapar. 2. Çocuk, yavru.
Mânend-i dîv beççelerin iltikâm eder
Köhne ribât-ı dehr aceb âşiyânedir

Ziyâ Paşa

dihkân-beçe: Köylü çocuğu.
Dihkân-beçenin hüsnüne dil verme sakın kim
Meşhûrdur ol destte bâzın yeri yoktur

Nâbî

kâfir-beçe: Kâfir çocuğu.
Bir avuç bârût-ı efrenddir ol kâfir-beçe
Levh-i uşşâkı nişân-gâh eyleyip tak tak urur

Esrar Dede

muğ-beçe: Meyhane çırağı.
Bâde bu bâde muğ-beçe bu muğ-beçe yine
Tahkîk-i mey-fürûşa ne hâcettir ihticâc

Esrar Dede
piristû-beçe, piristû-beççe: Kırlangıç yavruları.
Miyânın fikr eden diller ki zülfün âşiyân etmiş
Piristû-beçelerdir gûyiyâ bir mûya bağlanmış

Nâilî

tersâ-beçe: Hristiyan çocuğu.
Civârımda bir duht-ı tersâ-beçe
Edip zârını âleme becbece

Keçecizade İzzet Molla

bed: Far. Çirkin, kötü, yaramaz.
Ebkem ol kim nîk ü bed bî-hûde halk olmuş değil
Her biriyle çerh-i dâniş-perverin bir işi var

Bağdatlı Rûhî

Ümmîd-igendüm etme sakın cev-feşân olup
Alemde nîk ü bed kişi hep ekdiğin biçer
Şefik (Masrafzâde Vak’anüvis Mehmet)
Bilir âşık ki sana a’dâdan hergiz zarar gelmez
Velîkin çeşm-i bedden sakınır ol sun’-ı Yezdânî
cinânî
bed-ahd: Sözünde, vaadinde durmayan.
Ben ol bed-ahde rağmen bir vefâ-dâr eyledim peydâ
Dil aldırdımsa ey dil böyle dil-dâr eyledim peydâ

Hakanî

bed-ahter: Bedbaht, talihsiz.
Öyle bed-ahterim ki mihr ü mehi
Bâis-i zulmet-i sehâb ettim

Fehîm (Hoca Süleyman)

bed-âmûz: Kötülük öğreten.
Bed-âzmâ vü bed-âmûz ü bed-ma’âş olma

Nâbî

bed-asl: Soyu alçak olan.
Hâli bir bed-aslın ikbâle tahavvül etmesin
Çünki müstakbelde ya
Fir’avn veyâ
Nemrûd olur
Nevres-ı Kadîm
Bed-hâhlara
İlâhî rif’at verme
Bed-asl eline rişte-i fırsat verme

Nâbî

Bed-asla necâbet mi verir hîç üniforma
Zerdûzpalan ursan eşek yine eşektir

Ziyâ Paşa

bed-âyîn: Âdeti, usûlü kötü.
Görse bir duhter-i gâret-ger-i dîn
Şaşırıp kıblesin ol bed-âyîn

Sünbulzâde Vehbi

bed-âzmâ: Kötülüğü belli.
Bed-âzmâ vü bed-âmûz ü bed-ma’âş olma

Nâbî

bed-baht: Kötü talihli, kısmetsiz, kadri bozuk.
Bed-baht ona derler ki elinde cühelânın
Kahr olmak için kesb-i kemâl-i hüner eyler
Şinasî
bed-bîn: Her şeyi fena gören.
Dersen bana olma böyle bed-bîn
Mümkün mü ki çeşm-i girye-âjîn
Tokadizâde
Şekîb
bed-bû (y): Fena kokulu.
Zihî sâni ki eyler berg-i tût ü kirm-i bed-bûdan
Libâs-ı iftihâr-ı şehriyârâna atlas ü dîbâ

Nâbî

bed-bûy-ı hayvân: Hayvanın fena kokanı.
Maârif arz edenler bî-şuûr insân-ı nâ-dâna
Gül-âb-efşâna benzer cîfe-i bed-bûy-ı hayvâna
Lebîb-ı Âmidî (Abdülgafûr Hüseyin)
bed-duâ: Kötü dua.
Demezem
Vâsıf-ı nâlende gibi zâr olasın
Bed-duâ eylemezem sağ olasın var olasın

Enderunlu Vâsıf

Esîr-i keşmekeş-i ıztırâb iken ehli
Beka-ji câha duâ bed-duâ değil de nedir?

Nâbî

Bed-duâ eylemem ancak göresin olgünü kim
Teşne-i nâz olasıngark-ı nigâh olmayasın

Nâbî

bed-endîş: Fena düşünen, fenalık isteyen.
Zemâne ateş urdu hirmen-i cân-i bed-endîşe
Düşeldenşu’le-işemşîri
Azerbâycân üzre
Bâkî
bed-fercâm: Âkıbeti, sonu fena.
Felek ârâjiş-i endâmı bî-endâm için saklar
Metâ-ı kâm-ı hoş-fercâmı bed-fercâm için saklar

Râzî (Üsküdarlı Abdüllatif)

bed-girdâr: İşi, hareketi kötü.
Himâyet et ki senin bir yanar çerâgındır
Taarruz eylemesin rûzgâr-ı bed-girdâr
Nedîm
bed-gû: Fena söyleyen.
Bed-gûlara leb-bestegörünmekteyiz ammâ
Rindân-ı Mesîhâ-deme miftâh-ı fütûhuz

Bağdatlı Rûhî

Bî-gümân eyler temessül sûret-i ayba eğer
Fursat-ı güftâr yâ
Rab değmesin bed-gûlara
Nedîm
bed-güher, bed-gevher: Soysuz, nesebi belli olmayan.
Çarhın da bed-güherliğim dâl imiş hilâl
Dellâl-i hod-fürûş-ı zebân küteh olmasa

Nâilî

Safâ-yı cevher-i ışk ile eyle kalbini hâs
Avâm-ı bed-güheri ışk eder cihânda hâs

Behiştî

bed-güherân: Soysuzlar, nesebi bozuklar.
Nazar-ı vifâk-ı ahibbâda

Nâilî
yoksa
Nifâk-ı bed-güherân-ı cesûru neylerler

Nâilî

bed-gümân: Fena şüphede bulunan, su-i zan sahibi.
Bilirsin sen tarîk-ı ışk içindepâk-bâzam ben
Ne gam a’dâ gerekse hakkımızda bed-gümân olsun
Cinânî
Zehre-çâk olsa nejtla toptan adû-ji bed-gümân

Ziya Paşa

bed-hâh: Kötülük isteyen; kötü niyetli.
Etmişiz gafletle nefs-i büt-peresti terbiye
Düşmen-i bed-hâha bilmezlikle fursat vermişiz

Nâbî

Lûtf ile hâsid-i bed-hâha nedâmet gelmez
Telh olan mîveye şekkerle halâvetgelmez

Nâbî

Dil-berâ seni rakîbinden sakınsa dil ne ola
Aşık olan kişi saklar sevdiğin bed-hâhdan
Âhî
Kîni yok, hîle bilmez, şeytânâttan anlamaz, Kimsenin bed-hâhı olmaz, etmez asla ahz-ı sâr
İsmail
Safâ
bed-hâh-ı nâkesân: Kötü niyetlilerin kötü duruma düşmesini isteme.
Nâzır bulunma aybına âlemde kimsenin
Bed-hâh-ı nâkesân bile olma kerîm isen

Nâilî

bed-hû (y): Kötü huylu, huysuz.
Ahû gibi hoş-hırâm u bed-hû
Hîç kimseye eylemez tekâpû

Şeyh Galip

Aşık-ı sâdık isen etme cedel ağyâr ile
Merd-i dânâ eylemez nâ-dân-ı bed-hûlarla bahs
Bekrî (Diyarbakırlı Ebûbekir)
bed-kâr: İşi kötü.
Bir tîg urulup dü-pâre olmuş
Bed-kâr idi bed-sitâre olmuş

Şeyh Galip

bed-kîş: 1. Mezhepsiz, yolu fena. 2. Tutumu bozuk adam.
Hasm-ı bed-kîşi oyunda ruh-be-ruh şeh-mât eder
Cengde at oynatır ferzâna bir er yok mudur ?
hâfız Paşa
bed-lika: Yüzü çirkin.
Cin nev’i hezâr bed-likâlar
Câdû kılığında ejdehâlar

Şeyh Galip

bed-ma’âş: Geçimsiz.
Dü-kevnda garaz âsâyiş ise ey Nâbî
Bed-âzmâ vü bed-âmûz ü bed-ma’âş olma

Nâbî

bed-mâye: Yaratılışı ve tabiati kötü olan.
Bed-mâye olan anlaşılır meclis-i meyde
İşret güher-i âdemi temyîze mihektir

Ziyâ Paşa

bed-meniş: Kötü huylu. c. bed-menişân.
Miyân-ı güft ü gûda bed-meniş îhâm eder kubhın
Şecâat arz ederken merd-ı Kıbtî sirkatin söyler

Koca Râgıp Paşa

Derd ile kalmak hayât-ı câvidânîdir bana
Tek tabîb-i bed-meniş minnetle dermân olmasın

Cevrî (İbrahim Çelebi)

bed-menişân: Kötü huylular.
Lîk kim fursatî-i bed-menişândan feryâd
Ki verir vaz’ları serdî-i deydenpeygam

Nâbî

bed-mest: Sarhoşluğu kötü.
Bed-mest-i gazab elimde bu câm
Dursun diyorum bu seyl-i eyyâm

Abdülhak Hâmit

bed-mihr: İyilik etmeyen, mürüvvetsiz.
Bir meh-i bed-mihre mâilsin
Fuzûlî yok aceb

Fuzûlî

bed-nâm: Kötü şöhretli.
Yazık sana kim eylesen hırs u tama’dan
Bir habbe için kendini âlemlere bed-nâm

Bağdatlı Rûhî

Bilmeyesin bed-nâm u nâm bir ola sana hâs u âm
Bildin ise ilmi tamâm gel imdi oku bir varak

Yunus Emre

bed-nigâh: Kötü bakışlı.
Birkaç nazîr-i tayf-ı adem
Zâg-ı bed-nigâh

Tevfik Fikret

Senünçün âleme bed-nâm oldum
senünçün böyle düşmen-kâm oldum

İbni Kemâl

bed-nihâd: Fena huylu, kötü yaratılışlı.
Bed-nihâd, ehl-i dili âzâra lâzım mı sebeb
Bülbül-i şeydâya zahm urmakda var mı hâre haz

Şeyhülislâm Yahyâ

bed-reg: Huysuz, kötü, damarı bozuk.
Bende hamyâze-i âgûş ü rakîb-i bed-reg
Sarılır gerdenin illet-i kulun gibi

Nâbî

bed-reng: Açıkla koyu renk arasındaki kirlimsi bir renk.
Kaplumbağa iki çeşm-i bed-reng
Kirpikleri hemçüpâ-yı harçenk

Şeyh Galip

bed-sadâ: Çirkin sesli.
Kelâm-ı Hakk’ı her kimden işitsen istimâ’ et kim
Bozulmaz ma’nî-ı Kur’ân olursa bed-sadâ hâfiz

Sünbulzâde Vehbi

bed-sigâl: Herkesin aleyhinde kötü niyet besleyen.
Pâk idi sıdk u safâ âyînesiydi sîretim
Rû-nümâ olmazdı anda bed-sigâlin sûreti
Nevres-ı Kadîm
bed-sîret: Kötü ahlâklı.
Eder tenzîl ilmin kadrini ahlâk noksânı
Felâtûn olsa almaz kimse bir bed-sîreti kâle

İsmail Safa
.
bed-siriştân: Soyu kötü olanlar.
İşte bu iki fazâhat-pîşe
Bed-siriştân-ı fesâd endîşe
Sünbulzade Vehbi
bed-sitâre: Yıldızı kötü.
Bir tîg urulup dü-pâre olmuş
Bed-kâr idi bed-sitâre olmuş

Şeyh Galip

bed-tâli’: Talihi kötü.
Yağsa bârân gibi gökten katarât-ı âmâl
Yine bed-tâli olan hâib ü hâsir bulunur

Nâbî

bed-ter (bk. beter): En kötü, çok fena.
Düşmez dil ü tab’ ehli bu endîşeye
Teşvîş-i dil ü tab’ı bu elbet beter eyler

Nef’î

Ne dedim tövbeler olsun bu da fi’l-işerdir
Benim özrüm günehimden iki kat bed-terdir
şinasi
bed-tıynet: Yaratılışı, tabiati, soyu fena olan.
Edip zevk u safâlar dâim sâhil-sarâjmda
Helâk olsun hasseden düşmen-i bed-tıynet ü bed-gû
Nedîm
Eylemez îrâs-ı hüsn ârâjişi bed-tıynetin
Ziynet olmaz mâra endâmındaki nakş u nigâr

Koca Râgıp Paşa

bed-zebânlık: Kötü konuşma.
Bed-zebânlık yaraşır sûreti çirkin olana
Herkesin uygun olur zâtına elbette sıfat
Belîğ (Bursalı İsmail)
bed ü nîk: Kötü ve iyi.
Aşık verir benim gibi bed ü nîke karâr
Dilden ferâğat eyleyen yârdan geçer
Rızâyî
bed’, bedâ’: Ar. Başlama, başlayış, âgâz.
Bed’ eyledi aşk pîç ü tâba Bend oldu kımât-ı ıztırâba

Şeyh Galip

bedâheten: Ar. Açıklık, belirlilik, ortada olma; ansızın, düşünmeksizin.
Tahkîka yol bulan nazarın her hakikati Bir gün bedâheten görecektir

Tevfik Fikret

Bedahş, Bedahşân: (ufj Ivfjj) Far. Hindistan ile Horasan arasında bir yerin ismi.
Bu yer la’l ve yakut madenleriyle meşhurdur.
Ruh-ı aksinden ol hurşîd-i rahşân
Taşı la’l eyledi dağı
Bedahşân
Şeyhî
Ger kara taşı kızıl kan ile rengîn etsen
Tab’a tağjîr verip la’l-ı Bedahşân olmaz

Fuzûlî

İçelim la’l-i müzâbı saçalım cür’aları
Hâk-i gül-zârı bugün kân-ı Bedahşân edelim
Bâkî
Her tûde-i hâk olup
Bedahşân
La’l ırmağı oldu bâğa cûşân

Şeyh Galip

bedâyi’: bk. bedî’.
bedel: Ar. 1. Bir şeyin yerine verilen ve yerini tutan şey, karşılık, ivaz. 2. Karşılık, karşı. 3. Başkasının adına ve masraflarıyla hacca giden.
Bedel olmaz buna zîrâ ki senin nâmındır
Tutamaz mihr-ı Süleymân yerin âhir-i hâtem
Bâkî
Eylemişti onu
Hallâk-ı ezel
Hüsn-i ahlâk ile bî-misl ü bedel

Hakanî

El safâ câmını aldıkça ele reşkile ben
Hûn-ı dil nûş ederim bâde-i gül-gûne bedel

Nef’î

beden: Ar. Gövde. c. ebdân.
Penbe-i dâg-ı cünûn içre nihândır bedenim
Diri oldukça libâsım budur ölsem kefenim

Fuzûlî

Gerçi ni’met çok, kifâyetten tecâvüz kılma kim
İmtilâ bâr-ı bedendir bî-huzûr eyler seni

Fuzûlî

Çöktü bünyân-ı beden bozuldu timsâl-i cesed
Deyr dîvârmda yer yer mahv olan sûret gibi
Ebussuûd Efendi
beden-i mûy-misâl: Kıl gibi ince beden.
Sınmış müje teg halk gözünden akıtır yaş
Nezzâre-i zaf-ı beden-i mûy-misâlim

Fuzûlî

beden-i mül: Şarap vücut.
Vermedi sadra şifâ bumcılaJin ibn-i hakîm
Beden-i müle dahi etmedi bahş-ı dermân
Şinasi (sadra şifa ver-: gönlü ferahlatmak.)
beden-i pâk: Temiz beden.
Tâze gül gibi mutarrâ idi hep
Beden-ipâki musaffâ idi hep

Hakanî

beden-i serd: Soğuk beden.
Hazân yeli eser etmiş misâl-i rîh-i firâk
Bu hastanın beden-i serdi korkarım sarsar
Nedîm
beden-i uryân: Çıplak beden.
Nîl-gûn fûtaya sardı beden-i uryânın
San benefşe içine düştü mukaşşer bâdâm

Fuzûlî

ebdân: Beden’ler, vücutlar.
Böyledir şimdi tabîbân-ı zemân
Ekseri câhil-i ahvâl-i ebdân

Nâbî

ebdân-ı metânet: Sağlam vücutlar.
Evtâdları zahm-zen-i a’dâ
Her medd-i tınâbı rek-i ebdân-ı metânet

Nâbî

bedenen: Vücutça, şahsen, beden ile.
Gelmez kişinin rütbesine şemme-i noksân
Mâlen bedenen etmede ahbâbına hidmet
Sâkıb (İzmirli Şeyh Mustafa Dede)
bedevî: Ar. Sahrada yaşayan.
Türkçesi yörük.
Ne havf-ı emîrân biliriz ne bedevîyiz
Râzî-i südde-i hükm-i kazâ
Murtazavî’yiz
şeyh Galip
bedeviyyet: Bedevîlik, göçebelik.
Dâimâ meskenimiz cennettir
Bedeviyyet dediğin devlettir

Yenişehirli Avnî

bedî’: Ar. 1. Eşi ve benzeri olmayan. bedîü’s-semâvâtı ve’l-arz: Yer ve göğün sanatkârı (Cenâbı Allah). 2. Tek, nadîde, lâtif, güzel şey.
şi’r-i bedî’: Güzel şiir. 3. ed. Sözün güzel olması ile ilgili usül ve kaidelerden bahseden ilim, estetik ilmi. c. bedâyi’.
Saçı
Hindû gözü
Türkî belî hat ağızı nukat
Bedî olmaya zîrâ ki mürâât-ı nazîr olmaz
Kadı
Burhanettin
Sa’y eyle ulûma mukdim-âne
Ez-cümle bedî’ ile beyâne

Ziyâ Paşa

Üsküp’te kabr-i mâdere olsun bu nev-gazel
Bir tuhfe-i bedî’ ü beyân-ı Muhammedî

Yahya Kemal

bedî’ül-cemâl: Güzelliğin teki.
Ah o bedîü’l-cemâl sâhib-i kalb ü zekâ
Ah o feyz-ı Hudâ nâdire-i nükte-dân

Kemalzâde Ekrem Bey

bedî’-i gamze: Gamze güzelliği.
Gâh iltifât u gâh tenâfür eder beyân
Remz-i bedî’-i gamze ile her nezzâreden
Münîf
bedî’-i rikkat: İncelikle meydana getirme.
Bir edâ-yı bedî’-i rikkatle
Söylesin en acıklı hislerini

Tevfik Fikret

bedî’-sûret: İnce görünüş.
Şekl-i bedî’-sûret-i insâna kıl nazar
Esrâr-ı râz-nâme-ı Rahmân’a mahrem ol

Yenişehirli Avnî

bedâyi’: Bedî’ler, bedîa’lar, eşi ve benzeri olmayan güzellikler, nâdir şeyler, sanat eserleri.
Her kalbe safâ veren bedâji’
Yâ Rabbi sana değil mi râci’
Recâizâde
Ekrem
Doğan bedâyi’e bir şâirin hayâlinden
Bu şeylerin biri mümkün müdür nazîr olmak

Tevfik Fikret

bedâyi-i arz-ı mümkinât: Mümkün olanlardakini sunma güzellikleri.
Zuhûr-ı cevher-i ferd vücûdudur bi’z-zât
Bedâyi-i arz-ı mümkinâttan maksûd
Sâmi
bedîa: Güzel, güzellik. c. bedâyi.
Manzûme-i fenâda ne mu’ciz-bedîadır
Bir ömr-i ma’nevî ne mübârek vedîadır

Abdülhak Hâmit

Amâl ü efkârını ona münhasır kılmış.
Her bedîayı ona izâfetle takdîr eyler
Recâizâde
Ekrem
Meydanda bedî’ ile maânî
Biz de okuduk biraz beyânı

Ziyâ Paşa

bedîa-i cihân: Cihanın güzel şekilleri.
Eşyâ dediğin şu müncemid nûr
Eşkâl-i bedîa-i cihândır
Abdülaziz
Mecdî Efendi
bedîa-i hulyâ-nüvâz: Hulyayı okşayan güzellik.
Bu kâinât-ı nefâisde bir ketîbe-i nâz
Birer bedîa-i hulyârnüvâz u his-engîz. kadd ü kâmet-i nâzânla her zemân mümtâz
Birer hayâl-igirizân-ı şi’r ü handesiniz
Fâik
Âlî Bey
bedîatü’l-ehâsin: En güzel güzellikler.
Bir çehre-i dil-nüvâz-ı muhsin
Bir nûr-ı bedîatü’l-ehâsin
Recaizade Ekrem
bedîa-zâr: Güzellik yeri.
bedîa-zâr-ı tecellî’
Tecellinin güzellik yeri.
Birinde hüsn-i tabîî şefkat-nisâr-i gurûr
Bedîa-zâr-i tecellîsi nûr-ı îcâdın

Tevfik Fikret

bedîa: bk. bedî’.
bedîd, bedîdâr: (, jjjj jljjjj) Far. Açık, zâhir, âşikâr, belli.
Kimde var yârâ-ji arz-ı müddeâ ey tünd-hû
Ah hasretinden temennâlar bedîdâr olmasa

Koca Râgıp Paşa

Olur ne mısrâ’-ı ber-cestelerde sekte bedîd
O dem ki nabz-ı sühan dest-i intihâba gelir

Şeyh Galip

Bedîd gerdiş-i germinde halka-i tevhîd
Çeker sabâha dek ism-ı Vedûd pervâne

Şeyh Galip

Bu sâl-i ferrûh-fâlde hûrşid-i zîbâ-peykerin
Burc-ı Hamel’de yümn ile ruhsârı oldukta bedîd
Nedîm
Kararmıştı fikrimde reng-i sefîd
Hele kar yağıp oldu levni bedîd

Keçecizade İzzet Molla

Levh ü kalem ü hezâr esrâr
Hem oldu kerrûbiyân bedîdâr

Şeyh Galip

nâ-bedîd: Belirsiz.
Acep kimse etmez mi ihsân ümîd
Cihânda kerem oldu mu nâ-bedîd

Keçecizade İzzet Molla

bedîhî: Ar. 1. Akla kendiliğinden gelen. 2. Açık, âşikâr, belli.
Çü buldu sözüne mahbûb-ı dem-sâz
Bu tercî’e bedîhî kıldı âgâz
Şeyhî
Bu âlem-i aceb-efzâ acîb âlemdir
Ukûlün anda bedîhîsi ayn-ı mübhemdir

Ziyâ Paşa

Olur mu ârif-i hükm-i ezel dil-beste tedbîre
Bedîhîdir ki uymaz her zemân tedbîr takdîre
Muallim Nâci
bedîhî-i nâm: Namı belli.
Olmaya sözü bedîhî-i nâm
Ede nice tecrübeyle itmâm

Şeyh Galip

bedîhiyyât: Akla kendiliğinden gelenler.
Çıkarsa vâdî-i zanna reh-i bedîhiyyât
Nasıl denir faraziyyât-ı sırfa ya fendir
Cenap Şahabeddin
Bedr, Bedr: Ar. 1, On dört gecelik ay. Türkçe’de dolunay denilir. bedr leyletü’l-bedr, leyle-i bedr: Ayın ondördü, dolunay. 2. Mekkei mükerreme ile Medine-i münevvere arasında su kuyuları bulunan yer. Orada 313 asker ile Hz. Peygamber’in ordusu, 950 kişilik müşrik ordusu arasında meşhur Bedir savaşı olmuştur. Bu Bedir gazasında bulunan ashâb-ı kirâma “Bedriyyûn” ve bu yüce kimselerin her birine de “Bedrî” denilmiştir.
Tâ hisâb-ı mâh u sâl âlemi tahkîk için
Bedr ede mihr-i cikân-tâh-ı felek mâh-ı nevi

Nef’î

bedr-i âlem-tâb: Âlemi aydınlatan ayın ondördü.
Lâmi’î rûşen dil olsan tan mı ışk-ı yâr ile
Gün tokunsa bedr-i âlem-tâb olur sâfî zücâc
Lamiî Çelebi
bedr-i kâmil: Dolunay.
Gün günden olup kemâl hâsıl
Ol mâh-ı nev oldu bedr-i kâmil

Fuzûlî

bedr-i münîr: Parlak ay.
Kıla muhlislerin vechini
Hak bedr-i münîr
Ola düşmânlarının kalbi gibi yüzleri zeng

Kâzım Paşa

Mahlûktan kuyûdu koparmak muhâldir
Seyr et semâda hâlesi bedr-i münîre bend
Memduh Paşa
(Ankara Valisi Mehmet)
bedr-i ra’nâ: Güzel ay.
Çün bastı sipihr-i evvele pâ
Oldu ikipâre bedr-i ra’nâ

Şeyh Galip

bedr-i tâbân-ı cihân-ârâ: Cihanı süsleyen parlak ay.
Ebrû-yı ikbâlinin mâh-ı felek hasret-keşi
Bedr-i tâbân-ı cikân-ârâ hahîb-i kibriyâ
Nazîm (Yahyâ)
bedr-i tâm: Dolunay.
Hilâl-i kametin kavs etmeyen âlî-makâm olmaz
Mehi gör kim
Mâl olmazdan evvel bedr-i tâm olmaz
Âsım (Çelebizâde Şeyhülislâm İsmail)
Tevâzu’-kâmetin kavs etmeyen âlî makam olmaz
Mehi seyr et, hilâl olmazdan evvel bedr-i tâm olmaz
Hasan
Kudsî
bedr-i tamâm: Dolunay.
Rûy-ı hûbâna teşebbühe heves etse de meh
Bulamaz bedr-i tamâm olmayıcak vech-i şebeh

Nâbî

bedreka: Far. Delil, kılavuz, yol gösteren, rehber.
Ol reh-revâne ki
Hızr ü Kelîm bedrekadır
Fürûğ-ı âh yeterşem’-ı Tûr’u neylerler

Nâilî
bedreka-i ehl-i yakîn: Yakın kimselerin rehberi.
Hâdî-i vâdî-i dîn bedreka-i ehl-i yakîn
Pîr ü müctehidîn hazret-işeyhü’l
İslâm
NeFî bedreka-i hâme: Kalemin yol göstericiliği.
Ol ki olmaz idi ma’nîye rehâ-yâb-ı vusûl
Olmasa bedreka-i hâmesi ger râh-nümûn
Münîf
bedreka-i ihsân: İhsan rehberi.
Kime kim rehber ola bedreka-i ihsânın
Yoluna karşı tutarşem’-i hidâyet meş’al
Bâkî
bedreka-i reh: Yol gösteren.
Tab’-ı şîrîni olur bedreka-i reh yoksa
Bulamaz câdde-i rekdten fem-ipistânî-lebin

Keçecizade İzzet Molla

bedrûd: Far. Veda, feragat etme, esenlik dileme.
Çün bu iki şâir oldu mevcûd
İran’a belâgat etti bedrûd

Ziyâ Paşa

Bedûh: Ar. 1. “Vedûd” gibi esmâ-yı
İlâhiyye’dendir. 2. Yürüme. 3. Gönderilenleri yerlerine ulaştırmakla görevli melek isminden dolayı gönderilen zarfların üzerine bu kelimeyi yazarlar veya bu sözün mührünü basarlar.
Yine bu lâfzı ifade etmek için ebced hesabıyla bu harflerin rakamlarını yazarlar.
Yazılsam arz-ı hâl-i dil-berân üzre
Bedûh olsam
İffet
Ba’zılar nâm-ı Hudâ dedi
Bedûh
Yürümek tarz-ı nezâketle bedûh
Sünbülzâde
Vehbî
Varak-ı hüsnünü yazdıkta debîr-i kudret
Nokta-i hâli komuş vuslatına bâr-ı Bedûh
Kâmî
begter, bekter: Far. Zırhlı elbise.
begter-i miğfer: Miğferin zırhlı elbisesi.
Leşker-ı Hind’in görüp
Şâmî zırıhgiydiklerin
Çekti
Mısrî tîğ urundu begter-i miğfer güneş
Lamiî Çelebi
be-güsiste: Far. 1. Kopmuş, kopuk. 2. Gevşek, düşük, çözük.
Eder bir har-nijâdı şeh-süvâr-ı âlem-i ikbâl
Yıkar görse beni bir esb-i be-güsiste inân üzre

Ziya Paşa

behâ, bahâ: Far. Kıymet, bedel, değer.
Aldayıp aldı dehânı yok behâya hâtemi
Sorana bir bûseye aldım diye ad eyledi
Hoca Dehhânî
Şu iki târîhime verdi behâ aldı vezîr
Hakka hamd olsun
Arîş’i evvelâ aldı vezîr
Sürûn
Nazîrin yok cihânda hüsünle mihr-i münevversin
Behâ olmaz sana cânâ aceb pâkîze gevhersin
nedîm
behâ-yı hüsn: Güzellik kıymeti.
Bilsin behâ-yı hüsnünü dil gibi destine
Mir’ât-ı tâb-nâk-i cilâ-dâde vermişiz
Münîf
behâ-yı kâinât: Kâinatâtın kıymeti.
Rîze-seng-i reh-güzârı kıymet-i kevn ü mekân
Zerre-i hâk-i cevâdı hûn-ı behâ-yı kâinât

Yenişehirli Avnî

behâ-yı kâle-i vasl-ı dil-ârâ: Gönlü süsleyen kavuşma kumaşının kıymeti.
Behâ-yı kâle-i vasl-ı dil-ârâ cevher-i cândır
Nukûd-ı eşk-i âşık sûk-ı gamda nâ-revâdır hep
Seyyit
Mehmet
Nesip behâ-yı râygân: Bedava kıymet.
Hüsnün olsun behâ-ji râygânı cân u baş
Tâlihân-ı vasl olan bî-derdler kılsın telâş

Şeyh Galip

girân-behâ: Kıymeti ağır, değeri çok.
Azdır sühan-ı girân-behâsı
Bâkî si acûzeler duâsı

behâ’, bahâ’: Ar. 1. Alışmak, ünsiyet etmek, dadanmak. 2. Güzellik, ziynet, parıltı.
Sâhib-i hüsn ü behâ’ idi Resûl Hâsılı ayn-ı vefâ idi Resûl

Hakanî

behâî: Alışkın; parıltılı.
Bu şîvede bir dahi Behâî Bülbül-veş eder sühan-serâyî

Ziya Paşa

behcet: Ar. 1. Güzellik, güler yüzlülük, şirin ve beşûş oluş. 2. Sevinç.
Kudûmu pâdişah-ı âleme ser-mâye-i behcet
Vücûdu efser-i ikbâle bir dürr-i girân-mâye
NePî
Siyeh-dilsin düşmen-i bî-vefâsın hayf bilmezsin
Çerâg-efrûz-ı mâh-ı âsümân-ı behcetin kimdir
Nailî
Eyâ gül-zâr-ı hüsn-i behcetin nahl-i ser-efrâzı
Kim üstâd etti fenn-i işvede ol çeşm-i tannâzı
Nedîm
Cihânı kaplamış envâr-ı behcet özge seyrândır

Ziyâ Paşa

behcet-i endâm: Boy güzelliği.
Hem zîver-i ahlâkıla hoş zât-ı melek-hû
Hem behcet-i endâm ile meh-peyker-i âlem
Neşâtî
behcet-efzâ: Güzellik dağıtıcı.
behcet-efzâ-yı bahârân: Baharların güzellik dağıtışı.
Behcet-efZâryı bahârân oldugel
Muallim Nâci.
behcet-fezâ: Güzellik dağıtan.
denlü hurrem ü behcet-fezâ ki bir dem eğer
Açılsa feyz-i nesîmiyle bir dil-i mahzûn

Nef’î

behcet-hâne: Güzellik evi.
behcet-hâne-i şâdî: Mutlulukla ilgili sevinç
evi.
Şehr gam-âbâd, behcet-hâne-i şâdî harâb
Derviş-i Kadîm
behem, bahem: Far. Toplu, bir arada, hep bir yerde.
Geldi eczâ-yı behem berzede-i devrânın
Sûzen-i sulh ile şîrâzesine kuvvet tâm

Nâbî

Ser behem dâde-i dest-i ahadiyyettir hep
Yek-be-yek silsile-i nisbet-i inşâ-yı kurûn
Münif
Müdhişti gözleri, deheni lerze-dâr-ı hışm
Gîsûsu târumâr idi ebrûları behem
Recaizade Ekrem
behem-âgûş: Kucak kucağa.
Şefâat ile o rûz-ı belâda bendene kim
Halâjikı behem-âgûş eder zebâne vü dûd

Sâbit

behem-âheng: Aynı âhengde.
Gâziyân böyle hep behem-âheng
Oldu âmâde tehâcüm ü cenk
Müstecâbîzâde
İsmet
behîc: Ar. Şen, güzel; güleryüzlülük.
Ta’kîd ü rekîke uğramaz hîç
Eyler okudukça tab’ı behîc

Ziyâ Paşa

behîc-i emelarzu güzelliği.
Bakarsınız mütehâlik, münevver ü şeydâ
Bu şimdi neş’eli bir gamzedir behîc-i emel

Tevfik Fikret

behîc-i nâz: Naz şenliği.
İçim kan ağlar iken siz behîc-i nâz ediniz
Ne gösterirdi yüzüm ibtisâmdan başka

Tevfik Fikret

behîmî: Ar. Dört ayaklı hayvana mensup, onlarla ilgili.
Zimâmın hangi ellerde ise artık onlarınsın sen
Behîmî bir tahammül varlığından en büyük hissen
Mehmet Âkif
behîmiyyet: Hayvanlık hâli.
Behîmiyyet çerâ-gâh-ı safâdır
Gam-ı âlem benîâdem içindir
Şeyhülislâm Ârif
Hikmet behişt: Far. Cennet, uçmak.
Bûy-ı zülfün ki ala havsala-i bâd-ı Behişt
Şiken-i turra-i havrâya tenezzül mü eder

Nâilî

Hattını dedi görenler sebz-pûşân-ı Behişt
Zeynî gül-şen görmeğe cem’ oldu kevser üstüne
Zeynî
Şükûfe-zâr-ı behiştî midir bu mecma’-ı hûbân
Bu âb-ı sâfî-igîtî-nümâ, bu kevser-i cûşân
İsmail
Safâ
behişt-i aşk: Aşk cenneti.
Behişt-i aşkını mest-âne gezdiğim anda
Behişt-i aşkıma gel der uzaktan hande
Cenap Şahabeddin
behişt-i berîn: Cennetin en yüksek yeri.
Bâğ hem gayret-i behişt-i berîn
Bezm kurmuş cihâna huld-ı âyîn

Fuzûlî

Gezerdim itlerin içre fezâ-yı kûyunda
Yerim behişt-i berîn idi ben bir âdem idim

Fuzûlî

behişt-i câvidân: Ebedî cennet.
Tâk divârıyla reşk kubbe-i fîrûze-renk
Nakş-ı zer-kârıyla âzerm-i behişt-i câvidân

Üsküdarlı Hakkı Bey

behişt-ender-behişt: Cennet içinde cennet.
Erdi yine ürd-i behişt oldu hevâ anber-sirişt
Alem behişt-ender-behişt her kûşe bir bâğ-ı İrem

Nef’î

behişt-i ma’rifet: Bilim cenneti.
Hamdülillah biz behişt-i ma’rifette sâkiniz
Dûzah-ı cehl içre dâim yanmada ehl-i azâb

Gaybî

behiştî: Cennete ait.
Her âşiyâne konma ey tâir-i behiştî
Cândır senin maka-mın gönlümdür âşiyânın
Nevres-ı Cedîd (Osman)
Kelimen: Far. 1. İran hükümdarlarından
İsfendiyar’ın oğlu
Erdşîr’in lâkabı. 2. Zeki, kavrayışlı. 3. Tedbirli.
Sezâ-vâr olmaz ol sadra eğer
Dârâ eğer
Behmen
Bu dil yârin serîridir verilmez bir yol ağyâre

Murâdî (Sultan III. Murat)

Behmen ü Şâpûr: Behmen ve
Şâpûr.
Süvâr olunca saâdetle rahşân-ı ikbâle
Güzer-gehinde turur rûh-ı Behmen ü Şâpûr

Nâbî

Behmen ü Cem: Behmen ve
Cem.
Tehemten-i vüzerâ, kahramân-ı Cem kevkeb
Şükûh-ı tâbşiken külâh-ı Behmen ü Cem

Nef’î

Bülbül nedir figânın gül-zâr-ı hüsn ü ânın
Zâgân-ı Behmen âhir güllerini dererler

Esrar Dede

behrâm: Far. 1. Merih yıldızı. 2. İran hükümdarlarından birkaçının ismi ki bunlardan en meşhuru yaban eşeği avına meraklı olduğu için
Behrâm
Gûr lâkabıyla anılmıştır.
İran pehlivanlarından meşhurlarından birinin adı.
Müşterî oldu harîdâr-ı metâ-ı Nâhîd
Oldu der-beste idbâr-ı dükkân-ı Behrâm

Nâbî

Rezmde şemşîrî
Behrâm masâff
Bezmde tedbîri samsâm-ı hilâf

Nâbî

Mâh-ı nev sanma felekte göricek pınar gibi
Titredi
Behrâm elinden düştü zerrin hançeri

Nef’î

Behrâm-ı bî-pervâ: Pervasız Behram Şâh-ı cikân-ârâ mıdır mâh-ı zemin-pira mıdır
Behrâm-ı bî-pervâ mıdır ya âfitâb-ı pür-kerem

Nef’î

behrâm-ı darb-efgen: Darbe atan Behrâm.
Dedi Behrâm-ı darb-efken görelden darb-ı şemşîrin
Koluna kuvvet ey rûz-ı neberdin şâh-ı merdânı
Bâkî
behrâm-ı sileh-şor: Silahşör
Behram.
Yegâne şeh-süvâr-ı kahramân kevkeb ki lâyıktır
Felek ona sileh-dâr etse
Behrâm-ı sileh-şoru

Nef’î

behre: Far. Hisse, pay, kısmet, nasip.
Çeng-zen bezminde
Zühre ûdla ber-batt helâl
Rü’yetinde mâh-ı devvâr aldı behre rûz u şeb
Türk
Firdevsîsi
Keyfiyetle ser-şâr-ı muhabbet olduğum bilmem
Bana esbâb-ı şâdîden nasîb ü behre kemdir hep

Koca Râgıp Paşa

hâini uğratır Allah kahre Bulur erbâb-ı sadâkat behre

Sünbulzâde Vehbi

behre-i fazl u edeb: Fazilet ve edeb payı.
Ey seyfü kalem, ey iki mahkûm-ı siyâsî Ey behre-i fazl u edeb ey çehre-i mensî

Tevfik Fikret

behre-i ilm-i şerîat: Şeriat ilminin hissesi.
Bunda bulmuş behre-i ilm-i şerîat irntişâr

Fuzûlî

behre-i kân: Hazine hissesi.
Kemîne müflise kem-ter atâsı hâsılı deryâ
Muhakkar meclise bezl-i hakîri behre-i kândır

Fuzûlî

behre-dâr: Nasip, hisse alan.
Behre-dâr olur niamdan ziyneti terk eyleyen
Nahl olunca bî-şükûfe bâr kendin gösterir
Âsım (Çelebizâde Şeyhülislâm İsmail)
behre-dâr-ı kurb-ı cebbârân-ı devlet: Devlet zalimlerine yakın olanların hissesi.
Esâfil behredâr-i kurb-ı cebbârân-ı devlettir
Kilâb olmaz cüdâ sayyâd-ı bî-dâdın rikâbmdan

Namık Kemâl

behre-mend: Hisseli.
Bu derdinden bizi de behre-mend et
Yakıp ışk odına ûd ü sipend et

İbni Kemâl

behre-ver: Hisse ve nasibini almış.
Ahlâkı güzel
Hâlide, nin kendi de güzeldi
Fânîyidi fakat behre-ver-i hüsn-i ezeldi
İsmail Safâ
behre-yâb: Hisse ve nasibi olan.
Geh servet-i cihândan eder cehl-i behre-yâb
Geh lokma-i aşâdan eder akl-ı bî-nasîb

Ziya Paşa

Budur ümmîd o âsiye diyesin
Ki şefâatle behre-yâb ettim

Fehîm (Hoca Süleyman)

beht: Ar. Şaşkınlık, hayranlık.
Hevâ sükûnda, zemîn uykuda, zemân hâmûş
Bu hâle beht ile nâzır felekte her ahter
recaizade Ekrem İşrîn sine esîr-frâş oldum inledim
Bir beht içinde hep gile-i rûhu dinledim
recâizâde Ekrem beka: Ar. 1. Var oluş, evvelki hâl üzre kalma. 2. Devam, sebat, karar, sürüş.
Sâhib-kırân-ı arsa-i iklîm-i saltanat
Ol dem ki kıldı mülk-i bekaya azîmeti
Bâkî
Varsa üç beş gün bekası ömrün
Olmasın muhtell safâsı ömrümün

Muallim Naci

Gördüm feleğin vefâsı yoktur
Zevk ü elemin bekası yoktur

Enfâs-ı Mesîhâ gibidir rûh-ı kelâmın
Her mürde-i hicrâna lebin âb-ı bekadır

Hakanî

beka-yı aşk: Aşkın kalıcılığı.
Beka-ji aşkını gâhî teemmül eyler de
Derim: Fenâ bulamaz, kâinât bâkîdir

Tevfik Fikret

beka-yı câh: Mevki kalıcılığı.
Esîr-i keşmekeş-i ıztırâb iken ehli
Beka-yı câha duâ bed-duâ değil de nedir?

Nâbî

beka-yı cemiyyât: Cemiyetlerin bekası.
Zemân zemân terakkî-i cihân cihân-ı ulûm
Olur mu cehl ile kâim beka-yı cem’iyyât
Sadullah Paşa
beka-yı cûy-i vücûd: Varlığın devam eden kalıcılığını arama.
Kimisi nîstî-i gamla beka-yı cûy-i vücûd
Kimi hestî-i elemle taleb-efzây-ı adem

Âkif Paşa

beka-yı dîn: Dinin kalıcığı.
Kurursa bir gün o menba’ ne hiss kalır, ne hayât
Beka-yı dîn ile kâim hayât-ı cem’iyyât
Mehmet Âkif
beka-yı kavmiyet: Kavimle ilgili kalıcılık.
Fakat erîke vü ünvânda yok ehemmiyet
Tezâhür etmede mahzâ beka-yı kavmiyet

Abdülhak Hamit

beka-yı nâtık: Kalıcı konuşma şekli.
Cû’ olmada ekl ü şürbe sâik Ümmîd-i beka beka-yı nâtık

Abdülhak Hâmit

beka-yı rif’at: Yücelik kalıcılığı.
Hırka-i beyzâ vücûd-ı devletile kâm-bîn
Mesned-i fetvâ beka-yı rif’atile kâm-rân

beka-yı şer’: Şer’î kalıcılık.
Vücûd-ı hükmün için muktezâ vücûd-ı beka
Beka-yı şer’in için mültezim beka-yı vücûd
Nevres-ı Kadîm
beka-yı vücûd: Var olma kalıcılığı.
Vücûd-ı hükmün için muktezâ vücûd-ı beka
Beka-yı şer’in için mültezim beka-yı vücûd
Nevres-ı Kadîm
bekabi’l-lâh: Allah’ta devamlı kalma.
Harem-gâh-ı beka-bil-lâhta hükm-i fenâ yoktur
Kadem-i mülkinde hadd-i ibtidâ vü intihâ yoktur

Leskofçalı Galip

bekâm: Far. Maksat ve meramına nâil olan.
Olaydım eğer ben müfUü’l-enâm
Nice bî-kesânı ederdim bekâm

Keçecizade İzzet Molla

Şefâatinle bekâm et bu abd-i âsîyi
Bi-hakkın al abâ mefhar-i abâ-yı vücûd
Nevres-ı Kadîm
bekâret: Ar. Kızlık, kız oğlan kız olma hâli.
Ey tûde-i hâk-i zî-mehâbet
Parlar üzerinde nûr-ı iffet
Yok sende o vahşet-i makâbir
Densin sana hacle-i bekâret

Tâhirü’l Mevlevî

bekter: bk. begter.
bel’: Ar. Yutma; emme.
Ey midelerin zehr-i tekâzâsı önünde
Her zilleti bel’ eyleyen efvâh-ı kadîde

Tevfik Fikret

Doymaz niam-ı Hâlıkı bel etse ser-â-ser
Bahşetse
Hudâ kendine bir âlem-i diğer

Kemalzâde Ekrem Bey

belâ: Ar. Musûbet, âfet, ceza, büyük gaile, gam, keder. c. belâyâ.
Az eyleme inâyetini ehl-i derdten
Ya’ni ki çok belâlara kıl mübtelâ beni

Fuzûlî

Ol şehirde kîmyâ olurmuş
Yolda belî çok belâ olurmuş

Şeyh Galip

Çok belâya saluban halka kıyâmet koparır
Çok kıyâmet edip ol kâmet-i bâlâ salınır
zeynî (saluban: salarak) Beyân-ı maksad için yâre tercümânım var
Belâya bak ki onu tercümâna anlatamam

Muallim Naci

belâ-yı âm: Yılın belâsı.
Afet-i fürkat bu yıl halka belâ-jı âmdır
Yanmazam andan el ile kara gün bayramdır

Hamdullah Hamdi

(andan: o sebepten)
belâ-yı akl: Akıl belâsı.
Belâ-yı akl ile âzürde-i çûn ü çirâ olmaz
Cünûn erbâbını âlemde bî-havf u recâ buldumHersekli Ârif
Hikmet belâ-yı aşk: Aşk belâsı.
Kıldım belâ-yı aşk ile ben mübtelâ sefer
Meşhûrdur ki âşıka ya sabr ü ya sefr

Ahmet Paşa

belâ-yı baht-ı siyeh: Kara bahtın belâsı.
Belâ-yı baht-ı siyeh mi hevâ-yi kâkül mü
Nedir başımdaki sevdâ bilinmedi gitti
Hızır
Ağazâde
Sait Bey
belâ-yı cân: Can belâsı.
Ey aşk belâ-jı cânım oldun
Ateş-zen-i dûdmânım oldun
Muallim Nâci belâ-yı cihân: Cihanın belâsı.
Bir derde uğramış nigehî derd-i cân iken
Düşmüş belâya kendi belâ-ji cihân iken

Keçecizade İzzet Molla

belâ-yı çerh-i gerdân: Dönen devrin cefası.
Getir câm-ı sürûr-encâmı ey sâkî yeter çekdik
Cefâ-yı devr-igerdûnı belâ-yı çerh-igerdânı
Bâkî
belâ-yı dil-i zâr-ı müstemend: İnleyen zavallı gönlün belâsı.
Gel ey belâ-yı dil-i zâr-ı müstemendim gel
Beni esîr-i firâk eyleyen efendimgel
Halim
Giray
belâ-yı dûrî: Uzaklık belâsı.
Gördükçe o bâğ-ı pür-şürûru
Dağlardı dilin belâ-yı dûrî

Şeyh Galip

belâ-yı firkat: Ayrılık belâsı.
Beni hâk etse de derd ü belâ-yı firkatin cânâ
Giyâh-ı kabrim eyler ârzû-ji vuslatın cânâ
Nahîfî belâ-yı gam: Sıkıntı belâsı.
Bir gün olur dâg-ı derûnşu’le-dâr olur
Sabreyleyen belâ-yı gama kâm-kâr olurHersekli Ârif
Hikmet.
belâ-yı hırs: Hırs belâsı.
Bî-gâne-i merâm kalır âşnâ-yı hırs
Mahrûm eder kişiyi emelden belâ-yı hırs

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

belâ-yı kadd: Boyunun belâsı.
Verdikçe pend perçemine bend olurdu dil
Çeksin belâ-yı kaddini şimdi cezâsıdır
Nevres-ı Kadîm
belâ-yı Kays: Kays’ın belâsı.
Belâ-yı
Kays’ı gören vâdî-i melâmette
Hezâr la’net eder hüsn ü ân-ı Leylâ’ya
Ferid Bey
(Kam)
belâ-yı keşmekeş-i intizâr: Bekleme kavgasının belâsı.
Düşüp ümîde neler çektiğimi ben bilirim
Belâ-yı keşmekeş-i intizârı benden sor
Nedîm
belâ-yı mihnet: Sıkıntı belâsı.
Temkînimi belâ-jı mihnette kılma süst
Nâ-dost ta’n edip demeye bî-vefâ beni

Fuzûlî

belâ-yı meşreb: Yaratılış, huyun belâsı.
Piyâle-keşliğimiz muktezâ-jı meşrebtir
Cihânda çektiğimiz hep belâ-yı meşrebdir
Resîm (Mustafa Çelebi)
belâ-yı mübrem: Kaçınılmaz belâ.
Maraz ki muhrib-i bünyân-ı halktır her ân
Belâ-yı mübrem olur savletiyle ahyâye
Ferit Bey
belâ-yı nâ-gehân: Ansızın gelen belâ.
Var nigâh-ı çeşmine çeşm-âşimâlık sînede
Gamze-i dil-ber belâ-jı nâ-gehân olmaz bana

Ziyâ Paşa

belâ-yı nâ-gehânî: Ansızın gelen belâ veya dertle ilgili.
Safâ-yı câvidânîdir neşât-ı lûtfu ahbâba
Belâ-yı nâ-gehânîdir hayâl-i tîğı adâya

Nef’î

belâ-yı nîş-i zenbûr: Eşek arısı dikeninin belâsı.
Akıbet vîrân olur her tünd-rûyun hânesi
Kim belâ-ji nîş-i zenbûru yine kendi çeker

Belîğ

belâ-yı siyâh: Kara belâ.
Peder değil bu belâ-yı siyâhtır başıma
Sözüm yerinde rne ola güç gelirse ger
Han’a

Nef’î

belâ-yı şâir-i bî-vâye: Nasipsiz şairin belâsı.
Belâ-ji şâir-i bî-vâyedir zarûret-i vezn
Daha belâsı onun ıztırâbı kâfiyedir

belâ-yı ümmîd: Umut belâsı.
Çîn-i sitemi belâ-yı ümmîd
Mihr-i keremi safâ-yı câvid

Şeyh Galip

belâ-yı yâr: Yâr belâsı.
Gamın ey cân dil-igam-hârıma gam-hâr yeter
Şeb-i mihnettte bana derd ü belâ-yı yâr yeter
Usûlî (Yenice Vardarlı)
belâ-cû (y): Kendine dert arayan, belâ isteklisi. c. belâ-cûyân.
Çün
Kâbe’ye erdi ol nîkû-hûy
Mecnûn’a dedi ki ey belâ-cûy

Fuzûlî

belâ-cûyân: Belâ arayanlar. Bâr-i hatırdır belâ-cûyân-ı aşka âşti
Lezzet ol şâdidedir kim eyleye gamdan zuhûr

Ziyâ Paşa

belâ-ender-belâ: Belâ içinde belâ.
Belâ-ender-belâdır dilde derd-i aşk-ı yâr ammâ
Yazıklar ona kim bir böyle sevdâdan müberrâdır

Nef’î

belâ-hâh: Belâ isteyen.
İncizâhın görülür nerde bir âfet görsen
Görmedim sen gibi âlemde belâ-hâh gönül

Muallim Naci

belâ-hîz: Belâ fırlatan.
Füsûsa kim cihân-ı fitne-engîz
Eder bahr-i gamı mevc-i belâ-hîz
Atâyî (Nev’izâde Ataullah)
belâ-keş: Belâ çeken.
Ne cinstir aslın ey belâ-keş
Kim
Ab-ı Hayât’ın oldu âteş

Fuzûlî

Yâre aşk inkârı müşkil gayre ikrâr güç
Bir belâ-keş neylesin ikrâr güç inkâr güç

Bağdatlı Rûhî

belâ-keş-i aşk: Aşkın belâ çekeni
Hadeng-i gamze görüp sînem üzre şerhaları
Demiş belâ-keş-i aşka bu yara yara mıdır ?

Âkif Paşa

belâ-perver: Belâ ile doldurulmuş.
Sâkî-i devlet ki her bî-meşrebe sâgar sunar
Bana geldikde kadeh câm-ı belâ-perver sunar
hayalî Bey
belâ-zede: Belâya uğramış.
Ey aşk bildiğin gibi yak yıkık derûnumu
Bir kimsesiz belâ-zedenin hânumânıdır

Keçecizade İzzet Molla

belâ: Arapça “evet, hayhay, peki” edatı.
“elestü birabbiküm” (Rabbiniz değil miyim?)
İlâhî sorusuna “Kâlü belâ” cevabı.
Dem-ı Elest olıcak mest anda bulunduk “Belâ” dedik vü belâlu cihânda bulunduk
Şeyhî
Kâlû
Belâ’da ekti çün tohm-ı belâyı aşk
Bitirdi âb-ı derd ile ben bî-mevâyı aşk

Hamdullah Hamdi

Hoş bir zemânda verdi emânât-ı aşkı yâr
Uşşâkın âh ol dem
Kâlü
Belâ’sıdır
memduh
Fâik
belâg: Ar. 1. Yetiştirme, eriştirme. 2. Bildirme, ihbâr.
Belâg-ı Mübîn: İlâhî tebliğ; Kur’ân-ı Kerim.
Bu âsumân
Belâg-ı Mübîrn’in envârı
İle’l-ebed tutacaktır lika-yı a’sârı

Kemalzâde Ekrem Bey

belâgat: Ar. 1. İyi, güzel, pürüzsüz söz söyleme. 2. Güzel konuşmayı öğreten ilim.
Dil çeşme-i belâgat ona lüledir kalem
Ab-ı zülâlşir-i selâsetşiârdır
Bâkî
Cefâ taşın ne gam, atsa
Hayâlî sana alçaklar
Belâgat meyvesin hâsıl eden nahl-i hünersin sen

Hayâlî Bey

Bir andelîb-i gül-şen-i ma’nâ ki hâmesi
Taksîm eder safîr-i sarîri belâgati

Âkif Paşa

belâhet: Ar. Bönlük, alıklık.
Echel-i dûn u denîyim bana da bir nazar et
Gayriden humk u belâhette de ednâ değilim
Şânî Bel’am bin Bâ’ur: Ar. 1. Terbiyesiz, aç gözlü, pisboğaz, obur. 2. Hz. Musa’nın kavmini yok etmesi için kendisine başvurulan
Ken’an ulularından.
Musa ve kavmi hakkında beddua edilmesi için
Belam’a gitmişler.
Beddua ettirmek için yalvarmışlar.
O da beddua edince dili ağzından göğsüne kadar sarkarak kendisine tesir etmiş.
Böylece kötü söz sahipleri için bu isim kullanılır.
Kur’an’da
A’raf suresi
Belam’dan bahseder (175-176. ayetler).
Eyleme kibr ü hased merdûd olan şeytâna bak
Zühdüne dayanma gel gör n’oldu
Bel’am-ı Bâ’ûr
Muhibbî, Meftûnî (Kanunî Sultan
Süleyman
İbâdetine dayanma ki sana pend yeter
Hemîn hikâyet-ı İblîs ü Bel’am-ı Bâ’ur
Hayalî Bey
beled, belde: Ar. Şehir, memleket. c. bilâd.
Bir beldede hicâb-ı zenân ayb olup yine
Bir şehirde bu hâlet olur bâis-i cemâl

Ziyâ Paşa
belde
Durur menâtık-ı dûşîze-i tahayyülde

Ahmet Hâşim

belde-i Kostantiniyye: Kostantiniyye (İstanbul) beldesi.
Bezm-i tarabta sana şeker çiğneten

Belîğ

Şîrin-lebân-ı belde-ı Kostantiniyyedir

Belîğ

beldetün tayyibetün: İstanbul.
Bu kelime ebced hesabıyla
H.
857 adedine bâlig olur ki, İstanbul’un fethine tekabül eder.
Rüsûm-ı âmed ü reft üzredir nizâm-ı cihân
Siyâk-ı resm-i beled hep bedel bozuntusudur

Nâbî

bilâd: Belde’ler, kentler, şehirler.
Niyyet-i âsâyiş-i bilâd
Fikreti efzâyiş-i mâl-i ibâd

Ziyâ Paşa

bilâd-ı A’câm: Acem beldeleri.
Oldu tedbîrin cihângîrin ile âsûde
Kâfiristân ü Müslümân u bilâd-ı A’câmNâbî
bilâd-ı Berberistân: Berberler ülkesinin şehirleri
Tıraş etti ser-i a’dâji bir tîg-i bürrânı
Atan fethetti gürz ile bilâd-ı Berberistân’ı
Bâkî
beli: Far. Evet. bk. belâ. şehirde kîmyâ olurmuş
Yolda belî çok belâ olurmuş

Şeyh Galip

Güzellik gencijidi ol şeker-bâr
Belî genc olduğı yerde olur mâr
İbn-ı Kemal
Kılan ifşâ-ji râzı zahm-ı hûn-âlûd-ı sînemdir
Belî bî-hûde âşık râz-ı pinhânın ıyân etmez
cinânî
belîd: Ar. Belâdet’ten; ahmak, bön, iz’ansız, sersem.
Güftâr -ı muallakı lebîdin
Makbûlüdür a’kal u belîdin

Ziyâ Paşa

beliğ: Ar. 1. Düzgün, fasih söz söyleyen. 2. Fasih, düzgün söz veya eser.
Tâlibâ sa’y-i belîğ et kûy-ı yâre varıgör
Cânı cânâne verip terk eyle yoğu varı gör
Selîmî, Tâlibî, Sarı Selim (II. Selim)
Bu, lücce lücce tekâsüf, bu sa’y-i dehşet-mâk
Belîğ sa’yidir îmân-ı kudretin, ezelî
Mehmet Âkif
Fahriyyeleri belîğdir pek
Zâten güzeli ne hâcet öğmek

Ziyâ Paşa

belîğ-âne: Belîğ cesine, fasih ve düzgün olarak.
Yâdigâr olmak üzre devrâne
Onu vasf eylemiş belîğ-âne
İsmet
beliyyât: Ar. Beliyye’ler, felâketler, belâlar.
Ey âlem-i sırru’l-hafiyyât
Yetmez mi bu çekdiğim beliyyât

Tâhirü’l Mevlevî

beliyye: Keder, gam, tasa, sıkıntı, zahmet.
beliyye-i idbâr: Talihsizlik sıkıntısı.
Etmiş kimisi râhatın ikbâl için fedâ
Olmuş kimi beliyye-i idbâra mübtelâ

Ziyâ Paşa

Belkîs: Sebâ ülkesinin meşhur melikesi.
Benî
İsrail peygamberlerinden
Hz. Süleyman ile Sebâ melikesi arasındaki kıssa.
Din tarihi kitaplarında genişçe bilgi vardır.
Bir dem dîv olur ya perî vîrâneler olur yeri
Bir dem uçar
Belkîs ile sultân-ı ins ü cânn olur

Yunus Emre

Pây-ı hayâle et meded ey dîde rûy-mâl
Belkîs’dir sâha-i mînâya bir gelir
Rızâyî
Belkîs-i maksûd’
Kastedilen
Belkıs.
Devlete
Belkîs-i maksûdu getir bir lâhzada
Kuvve-i kudsiyye olsun âşikâr rûzigâr

Âkif Paşa

Belkîs-i sühan: Söz
Belkıs’ı.
Ben Süleymân’ım
Fehîmâ kişver-i eş’ârda
Arş-ı Belkîs-i sühan şimdi neşîmendir bana

Fehîm (Hoca Süleyman)

belki: Far. e. Belki, olabilir, umulur, olabilir.
Ar. bel.
Gelmesin ikisi bir yere benâtü, n-na’şın
Belki cem’iyyet-ı Pervîrn’iperîşân olsun

Nef’î

Belki bir göz yaşıdır bârân-ı pür-cûş-ı bahâr
Belki bir feryâd te’sîriyledir bâd-ı vezzân
Yenişehirli Avni
Afv eyleyelim ki belki bilmez
Bir sürçen atın başı kesilmez

Şeyh Galip

belsem: Ar. Bazı ağaçlardan sızan ve elemi teskin için kullanılan sert ve kokulu bir çeşit reçine.
belsem-i eltâf: Lütuflar reçinesi.
Bekliyordum ki senin müşfik ü nâzende elin
Benim isyân-ı firâvânıma zencîr ursun
Bekliyordum ki senin belsem-i eltâfınla
Mütemâdî halecânım, hafakânım dursun

Doktor Abdullah Cevdet

belvâ: Ar. Çile, mihnet, ıztırap.
Yâ Rab bu ne ibtilâ ne belvâ
İnsânda bu acz ile bu da’vâ

Ziyâ Paşa

bemm, bem: Ar. Kanun, tambur gibi çalgılara takılan tel; saz kirişi.
Farsça’sı “bâm” dır.
Hâfizam olur leb-i beste-dem
Hâmem edince zîr ü bemm

Nef’î

Hakanî
’yem ben
Muhteşem yanımda ser-heng-i haşem
Hâfiz olur leb-beste-dem hâmem edince zîr ü bemm

Nef’î

Sâz-ı cünûn âgâz eder efgânıma dem-sâz olur
Her nağme-i eyvâha zîr ü bemm güler ben ağlarım

Esrar Dede

bem-i sâz: Sazın kalın teli.
Ey gıbta-i nâhîd, ki zîr ü bem-i sâzın
Eflâkı da, ecrâmı da inletse revâdır

Tevfik Fikret

bemm ü zîr: En ince ve en kalın tel.
Evc-i eflâki tutar zemzeme-i vecd-i melek
Bezm-i vasfında ne dem hâmem ederse bemm ü zîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

be-nâm: çü) bk. be-.
benân: Ar. Parmaklar, parmak uçları.
Kinayeten el anlamına da kullanılır.
Nice bin vâridât âmâde-i tahrîr olur dilde
Olunca sâye-güster kilk-i çâlâkim benân üzre

Nef’î

Bahr-i zehhâr-i mürüvvet kim kef-i dür-pâşânın
Her benânı neyl-i ifdâl ü atâ mikyâsıdır
Nedîm
Zehî allâme-i mu’ciz-beyân kim meyl-i nazm etse
Alıp kilk-igüher-efşânını nevk-i benân üzre

Ziyâ Paşa

benân-ı halk: Halkın eli.
Benân-ı halka şeref-bahş olan kalem-ı Mesûd
Senâ-nüvîs-i şeref-hâhidir benânımızm

Muallim Naci

benân-ı kalem: Kalem uçları.
Halleyleyen elbette benân-ı kalemindir
Olsa ne kadar ukde-i müşkil-ter âlem
Neşâtî
benân-ı re’y: Düşünce uçları. kâr-dân-ı zemân kim benân-ı re’ji verir
Ne denlü müşkil ise ukde-i umûra güşâd

Nâbî

benân-ı nigâh: Bakış uçları.
Hûn-âb-ı zahm sîneyi çeşm-i revân edip
Eyler onu benân-ı nigâha hızâb-ı dil

Âkif Paşa

benât: bk. bint.
benc: Ar. Uyku verici bir ot.
“Ban otu” da denilen bu ot
Farsça “beng”in
Arapçasıdır.
Mey gibi çihre-fürûzende-i hûbân olmak
Hoştur ifsâd-ı ukûl eylemeden benc gibi

Nâbî

bend: Far. 1. Bağ, yular, bağlama. 2. Kelepçe. 3. Fıkra, makale, madde. 4. Su biriken yer. 5. Kafiyeleri çeşitli ve birkaç kısımdan meydana gelmiş manzumenin her bölümünün sonunda tekrar veya ayrıca söylenen beyit.
Bu çeşit manzumelerde bend tekrar edilirse “tercî-i bend” ve başka bend yapılırsa ona da “terkîb-i bend” denilir. 6. “bağlayan, bağlanmış” anlamlarında birleşik kelimeler yapar.
Ruhsârı üzre zülfün edip deste deste bend
Her târın etti cân u dile halka-i kemend
Nazîm (Yahyâ)
Bir kapıyı bend ederse bin kapı eyler küşâd
Hazret-ı Allah! Efendi
fâtikü, l-ehvâhdır

Zülfünün zencîrine bend eyledi şâhım beni
Kulluğundan etmesin âzâd Allah’ım beni
Avnî (Fatih Sultan Mehmet II)
Zencîr-i girih-gîri çü bu zülf-i siyehtir
Bend eyle
Cem’in boynuna dîvâne gerekse

Cem Sultan

Zülf-i pîç-â-pîçi diller bend eder zencîrdir
Uslu varır kim o zencîrin olur dîvânesi

Şeyhülislâm Yahyâ

bend-i belâ: Belâ bağı.
Zülf-i kullâbı ile gönlüm
Muhibbî cân çeker
Bağlanır bend-i belâya habs ile zindân çeker

Muhibbî, Meftûnî (Kanunî Sultan Süleyman)

bend-i cinân-ı hûriyân: Hûriler cennetinin kelepçesi.
Bürîde-i süm-i esbin eder hamâil-vâr
Temîme bend-i cinân-ı hûriyâna zîb-i nühûr

Nâbî

bend-i dil: Gönül bağı.
Açılır elbet nesîm-i mev-bahâr essin hele
Bend-i dil muhkem değil bend-i nikâbmdan senin
nedîm
bend-i gîsû: Saçlarının bağı.
Ham-ebrûlarmagurre-i garrâ tâlib
Bend-i gîsûlarına ıkd-ı Süreyyâ tâlib

Hakanî

bend-i hikmet: Hikmet bağı.
Bend-i hikmet eylemez mecnûna kâr ey akıl eri
Nef’î
olmaz kûr-ı mâder-zâda kuhl cevheri
Lamiî Çelebi
bend-i hikmet-âmîz: Hikmet dolu bend.
Dağılsın âleme terkîb-i bend-i hikmet-âmîzi
Bu rıhlet-gehde (Nâci)nin de kalsın nâm-ı nâ-çîzi
Muallim Nâci
bend-i ıstabl: Ahır bağı.
Bend-i ıstablı olan rahş-ı felek-reftârın
Eremez kösteğine târ-ı nigâhı düşmen

Keçecizade İzzet Molla

bend-i kemend-i belâ: Belâ kemendinin bağı.
Zülfün esîri
Bâkî-i bî-çâre dostum
Bir mübtelâ-yı bend-i kemend-i belâ imiş
Bâkî
bend-i nâ-bedîd: Görünmeyen bağ.
Zencîr-i aşkın urmasa bir bend-i nâ-bedîd
Kûh-ı cünûna çoktan olurdum revân demîd

Behiştî

bend-i nikâb: Peçe, örtü bağı.
Açılır elbet nesîm-i nev-bahâr essin hele
Bend-i dil muhkem değil bend-i nikâbından senin
nedîm
bend-i rîsmân: Halat bağı.
Çâhının bir delve-i nâ-çîzi olmaz âfitâb
Boynuna târ-ı şu’â’ın kılsa bend-i rîsmân

bend-i ser-i zülf: Saçın ön bağı.
Çöz bend-i ser-i zülfünü ey şâne ki olsun
Dillerde olan ukde-i efkârgüşâde
Neşâtî
bend-i tarîkat: Tarikat bağı.
Kemer-bend-i tarîkat olsa sâlik dest-i mürşidden
Berehmen-hâne-i taklîdde zünnâra yer kalmaz

Nâbî

bend-i zencîr: Zencir bağı.
Bihamdillâh satl-ı dil-keşinden nem kalır hâli
O zülfün bend-i zemcîrimdeJİm çeşmimde yaşım var
nedîm
bend-i zindân: Zindana bağlı.
Zelîhâ-yı murâda vâsıl olmak haylî müşkildir
Azîzim, Yûsuf-âsâ bend-i zindân olduğun var mı

Fehîm (Hoca Süleyman)

bend-i zebân: Dili tutan, söyletmeyen.
Kılca gam bend-i zebân olduğu erbâb-ı dile
Fehmolunmaz mı fem-i hâmedeki mûlardan
Sâib (Mehmet Ali)
bend-i zülf: Saç bağı.
Gönül zevk-ı mahabbetle dolup kalmadı efkârım
Dolaşıp bend-i zülfe cânı kurbân eyledi gitti

Âdile Sultan

heft-bend: Yedi bağ.
Aheng-i âh u nâleleri edelim bülend
Ashâb-ı derdi cûşagetirsin bu heft-bend
Bâkî
nizâm-bend: Nizam bağı.
nizâm-bend-i şühûd: Görülen nizama bağlı.
Nizâm-bend-i şühûd olalı bu bezm-i cihân
Ne rindler ne kadeh-keşler ettilergüzerân

kemer-bend: Kemer bağı.
kemer-bend-i tarîkat: Tarikatin kemer bağı.
Kemer-bend-i tarîkat olsa sâlik dest-i mürşidden
Berehmen-hâne-i taklîdte zünnâra yer kalmaz

Nâbî

nazar-bend: Görüş bağlantısı.
Olur kâsır verâ-yı perde-i sun’un şühûdundan
Nazar-bend olmayanlar âlemin bûd u nebûdundan

Nâbî

bende: () Far. Kul, köle. c. bende-gân.
Ben kimim bir fakîr bî-ser ü pâ
Kem-terîn bende vü kemînegedâ

Fuzûlî

Dersin ki bu gün eylemesin yarın eder zevk
Çok mu iki gün bendelerin eylese işret

Bağdatlı Rûhî

Berg-i gül üzre kim ol zülf-i semen-sâ salınır
Bendine bende olup her dil-i şeydâ salınır
Zeynî
Yıllardır başımda bir deli rüzgârdır esen
İster çektir bendene âzâd eyle istersen

Şeref Yılmaz

bende-i âsî: Asi köle.
Kerem ü lûtfun ümîdinde kunûtum yoktur
Gerçi ben bende-i âsî değilim ehl-i kunût
Enderunlu Fâzıl
bende-i bâr-geh: Çadır, divan kölesi.
Hâdim-i halka-be-gûş dürrü sâdât-ı kirâm
Bende-i bâr-gehi cûdî hezârân çelebi
Nazîm (Yahyâ)
bende-i bî-imtinân: Çekinmeyen köle.
Gerekmez imtinân-ı halk ile şâh-ı cihân olmak
Bana bestir kapında bende-i bî-imtinân olmak
cinânî
bende-i dîrîne: Eski köle.
Beni âzâde kılsapîrlik aşk-ı cevânîden
Yine hakk-ı velâ bu bende-i dîrîmden çıkmz

Belîğ

bende-i dîvân-ı mahabbet: Sevgi divanının kölesi.
Yâ Rab olayım bende-i dîvân-ı mahabbet
İrgür beni hum-hâneye hayrân-ı mahabbet

Âdile Sultan

bende-i efgende: Düşkün köle.
Her kim ki bu gam-hânede dil-şad olayım der
Bir serv-kaddin bende-i efgendesi olsun

Bağdatlı Rûhî

Bir serv-i kaddin bende-i efgendesi osun
Alemde o kim gussadan âzâd olayım der

Bağdatlı Rûhî

bende-i fermân: Ferman dinleyen köle; emir kulu.
Ezelden şâh-ı ışkın bende-i fermânıyız cânâ
Mahabbet mülkünün sultân-ı âlî-şânıyız cânâ
Bâkî
Mahabbet şâhının bir bende-i fermânıyız cânâ
Gedâ-yı kûy-ı aşkız âlemin sultânıyız cânâ
Selîmî (Yavuz Sultan Selim)
bende-i ferzâne-veş: Filozof gibi kul.
Ey kamer-ruh fil-mesel bir bende-i ferzâne-veş
Atı önüncepiyâde sen şehin ben kul yeter
Zâtî
bende-i hakîr: Âciz kul.
Lîk bir bende-i hakîrim ben
Amelim ehl-i hayra hayr-ı duâ

Fuzûlî

bende-i halka-be-gûş: Kulağı küpeli köle, esir.
Yaratıp
Hak bana bir râh-ber-ı âgâhı
Bende-i halka-be-gûş etti dil-igüm-râhı

Enderunlu Vâsıf

bende-i hâs: Has kul.
Erenler der-gehinde bir kalender bende-i hâs ol
Tıraş et çâr-darb ile gönülden fikr-i ağyârı
Hayrî
bende-i kem-ter: Aciz kul.
Arzeder hâk-sâr-ı bî-mikdâr
Bende-i kem-terîn
Fuzûlîi zâr

Fuzûlî

bende-i kerem-dîde: Cömertlik görmüş köle.
Ale’l-husûs ki bu bende-i kerem-dîdenBu çâkerin bu kemînen bu abdi zâr ü nizâr
nedîm
bende-i makbûl: Makbul köle.
Arifin gönlün
Hudâ gam-gîn eder şâd eylemez
Bende-i makbûlünü
Mevlâ’sı âzâr eylemez
Nev’î
bende-i makbûl-i şâh-ı nüktedân: İnce manalı sözden anlayan padişahın makbul kölesi.
Ser-fürû etdi
Hayalî bana erbâb-ı kemâl
Bende-i makbûl-i şâh-ı nüktedânım sandılar
Hayalî Bey
bende-i mecbûr: Mecbur köle.
Hümâ dedikleri ümîd-i mürg-i dest-âvîz
Atâ dedikleri mânend-i bende-i mecbûr

Nâbî

bende-i medyun: Borçlu kul.
Nâbîyâ olsak ne ola vâreste-i kayd-ı hayât
Çünkü
Vehhâb-ı kerîmin bende-i medyûnuyuz

Nâbî

bende-i muhlis: Katıksız, saf, gönülden köle.
Kimdürür dersen Necâtî dostum Bende-i muhlis muhibb-i bî-riyâNecâtî Bey
bende-i mukbil: Kutlu köle.
Sen lebin depretmek ile cân fidâ eyler gönül
Cünbiş-i şehden murâdı bende-i mukbil kapar

Hamdullah Hamdi

bende-i nâ-çîz: Değersiz kul.
Bu dârâtı temâşâ kıldı çün kim bende-yi nâ-çîz
Celâlet pertevinden hîrelendi çeşm-i hayrânı
Nedîm
bende-i pîr-i aşk: Aşk pirinin kölesi.
Bende-i pîr-i aşk
Esrâr-ı garîb-i bî-nevâ
Haşr-ı niyâza dek gider bu dil-i mübtelâjile

Esrar Dede

bende-i pîr-i harâbât: Meyhaneler pirinin kölesi.
Bende-i pîr-i harâbâtım ki yoktur sıkleti
Zâhid-i zerrâkın olsun ilmi de irfânı da

Şeyh Galip

bende-i Settâr: Settâr olan Allahın kölesi.
Ko benliği bende oluban bendi halâs et
Sayd eyleye bendesini ol bende-ı Settâr

Ümmî Sinan

bende-i şöhret: Şöhret kulu.
Bende-i şöhret için yoktur halâs
Olsa
Mevlâ’dan meğer ihsân-ı hâs
Nahîfî bende-i tahsîl: Öğrenme kulu.
Biz kenz-i kanâatle fenâ mülküne şâhız Erbâb-ıgınâ bende-i tahsîl-i teemmül
Cinânî
bende-gân: 1. Bende’ler, kullar, köleler. 2. Padişahın hizmetinde olanlar.
Bizzât terbiyetle yetiştirdi bende-gân
Matlûbu üzre eyledi teşkîl hey’eti

Ziya Paşa

bende-hâne: Köle evi.
Gerçek mi bende-hânene geldiklerin aceb
Bana yalan gibi gelir ey yâr-ı gonca-leb
Yahyâ Bey
(Taşlıcalı)
bender: (Ar. ve
Far.)
Ticaret yeri, iskele, liman.
Geçmez bu bender içre metâ-ı hüner-veri
Lâyık budur ki beste tura bârımız bizim
Hâletî (Azmizâde)
bender-i Bangale: Bangale limanı.
Hâl-i Hindûsu eder anda şirâ-yı cevher
Sâhil-i la’lile bak bender-ı Bangale gibi

Keçecizade İzzet Molla
(anda: orada.)
bender-i çeşme: Su kaynağının limanı.
Bender-i çeşme olur azîm reh-i kırtâstan Kârvân-ı nazm çıksa hıtta-i enfâstan

Nâbî

bender-i insâf: İnsaf limanı.
Avniyâ çâr-sû-ji âlem-i imkân içre
Tâcir-i bender-i insâfa dükkân vermezler

Yenişehirli Avnî

bender-gâh, bender-geh: İskele, liman.
Her metâın bir revâcı var bu bender-gâhda Geh tahammül geh niyâz vü gâh istiğnâ yürür

Koca Râgıp Paşa

Ne kânûna ne cebr ü zora ne hünkâra tâbidir
Bu bender-gehte herkes dirhem ü dîmâra tâbidir

Ziyâ Paşa

bender-gâh-ı fânî: Fâni ticarethane.
Ne kesb ettim hayâtımdan bu bender-gâh-ı fânîde
da nisyâna merhûn, âh boş bir nâmdan başka
Muallim Nâci
bender-geh-i aktâr: Attar limanı.
Dilim bender-geh-i aktâr-ı minnet eylemiş gûyâ
Çeker iklîm-i gamdan kârbânlar kârbân üzre

Ziya Paşa

benefşe: Far. Menekşe, güzel kokulu ve renkli çiçek.
Tut imdi sâgar-ı zerrîn kem olma nergisden
Benefşe gibi gözetme gam-ı penşânı
Şeyhî
sünbülle benefşeyi görür dûn
kâkülü eyleyen temâşâ
Olsam da tahayyüliyle mecnûn
Zencîr demem o zülfe hâşâ
Muallim Nâci
benefşe-zâr: Menekşe tarlası, menekşelik.
Devâtı gâliye-dân u buhûr olur kalemi
Benefşe-zâr behişte döner sevâd-ı rakam

Nef’î

beng: Far. 1. Afyon gibi uyuşturucu ve keyif verici “ban” denilen kurutulmuş haşhaş. 2. Küçük çitlenbik. 3. Atlas üzerine işlenmiş sırmalı bir kumaş cinsi.
Yutar olduk gubâr-ı gamla bengi
Getir sâkîşarâb-ı lâle-rengi

Hayâlî Bey

Sana hâşâ benzetem afyûn u bengin neş’esin
Anlarım dahi husûsan keyfini kim bulmadım

Nef’î

Basra’da bir mürîd-i rûşen-dil
Benge olmuştu rûz u şeb mâil

Fuzûlî

bengî: Beng, esrar tiryakisi, esrarkeş.
Bengî ketm eylemez esrârın
Şîre-keş tatlı sanır güftârın

Sünbulzâde Vehbi

benî: Ar. Oğullar, çocuklar.
Dahl eden de sözüme bârî bir üstâd olsa
Söyledikçe benî ma’kûlle kılsa ilzâm

Nef’î

İnsân ona dirler ki ede kalb-i rakîki
Alâm-ı benî nev’î ile kesb-i melâl et

Ziyâ Paşa

Eyledi tab-güher-perver
Esad Paşa
Ben deryâ-yı hünerde benî lâl ü elken

Keçecizade İzzet Molla

benî -âdem: İnsanoğulları.
Behîmiyyet çerâ-gâh-ı safâdır
Gam-ı âlem benî âdem içindir
Ârif
Hikmet bem-nev’: İnsanoğulları.
İnsan ona derler ki ede kalb-i rakîki
Alâm-ı benî nev’i ile kesb-i melâl et

Ziyâ Paşa

bem
Ya’kûb: Yâkub’un oğullar.
Rindân-ı benî
Ya’kûb bir câm ile mest oldu
Peymâne-i râz oldu tîz yine dem-ı Mûsâ

Esrar Dede

bennâ: Ar. Yapı yapan, mimar, dülger.
bennâ-yı adem: Yokluk mimarı.
Öyle bîmâr-ı gamım, sahn-ı fenâdagûyâ
Yaptı enkâz-ı elemden beni bennâ-jı adem

Âkif Paşa

bennâ-yı kudret: Kudret mimarı.
Binâ-yı ışka tûfân-ı havâdis kâr-ger olmaz
Esâsın gûyiyâ bennâ-jı kudret kârgîr e»i
Bâkî
bennâ-yı sühan: Söz mimarı.
Hâne-i tab’-ı harâbî gibidir yaptığı beyt
Yıktı nazmı temelinden nice bennâ-yı sühan

Sünbulzâde Vehbi

bepgâ, bebega: Far. Dudu kuşu.
Dilimize bozularak papağan şeklinde girmiştir.
Arapça’da “bebgâ”dır. bk. bebgâ.
Bülbülleri tûtî-i sühan-sâz
Bepgâları söz ü sâza hem-râz

Şeyh Galip

bepgâ-yı sühan: Söz papağanı.
Tab’ı âjîne-i işrâk ola tâ kim andan
Mantuku’t
Tayr okuya tûtî vü bepgâ-yı sühan
sünbulzade Vehbi
ber: Far. Üst, üzre, gibi.
ber-âb: Su üzeri.
Hulûs-ı âlemi nakş-ı ber-âbdır derler
Vefâ zemânede ayn-ı serâbdır derler

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

ber-aks: Aksine, tersine.
Şimdi ber-akstir ahvâl-i visâl ü hicrân
Vaslına mahrem idik hicrine bî-gâne idik

Nâbî

ber-âver: Yemiş ağacı.
Rızâyî bî-emelsiz câm-ı lât ü nahl-i recâdan
Ber-âver ola mı hîç bîd ü câm-ı lâle leb-â-leb
Rızâyî
ber-bâd: 1. Perişan, mahv olmuş. 2. Bozuk, bozulmuş, bitmiş. 3. Pis, kirli.
“âbâd” ın zıddı.
Ber-bâd kıldı taht-ı Süleymân’ı rûzigâr
Sultân
Selîm
Han
Skender serîri gör
Bâkî
Eyledik bir hamlede ber-bâd milk-i düşmeni
Gerd-i rahşıngerçi kim sed etti râh-ı sarsarı

Nef’î

Bahtını ber-câ ederse câyını ber-bâd eder
Sana da olmaz hevâ-dâr ey Süleymân-ı rûzigâr
Nevres-ı Kadîm
Zâhidin ber-bâd eder îmânını bir demde hep
El-hazer zülf-i seher-hîzi perîşân olmasın

Esrar Dede

ber-bâdî: Berbatlık.
Hangi cürmüm buna cidden bâdî
Kime oldum sebeb-i ber-bâdî

Abdülhak Hâmit

ber-câ: Yerinde, tam, doğru, münasip.
Bahtını ber-câ ederse câjinı ber-bâd eder
Sana da olmaz hevâ-dâr ey Süleymân-ı rûzigâr
Nevres-ı Kadîm
Hande-sâz olmadadır hâlime her dem a’dâ
Ah aceb n’olsa gerek bu sitem nâ-ber-câ

Enderunlu Vâsıf

nâ-ber-câ: Yerinde değil, münasebetsiz.
ber-cehennem: Cehenneme.
Gûlânı ederdi hem dem-â-dem
Bir tîg ile cân ber-cehennem

Şeyh Galip

ber-çîde: Toplanmış, devşirilmiş.
Ferhâd ile Kays eyledi ber-çîde metâın
Ey dil ser-i bâzâr-ı melâmet sana kaldı

Nâbî

ber-dâr: Asılmış.
Sözüme uymadın ey asılası dil dilerem
Ser-i zülfüne onun âhiri ber-dâr olasın
Melîhî
Çok
Hak dîni eylediler zulm ile ber-dâr
Bâtıl söze âgâz edelim biz dahi nâ-çâr

Bağdatlı Rûhî

Hey ne âfet dil-rübâsın her kılında zülfünün
Yoluna cânlar verir bin bin gönül ber-dâr imiş
Figânî
Ettiler
İbrân’ı ber-dâr ol zemân
İbret aldı onu görüp ins ü cânn
Türk
Firdevsîsi ber-dâr-ı aşk: Aşk yüzünden asılmış.
Ol cemâle şöyle kıldı âşık u şeydâ beni
Eyleyiser âkıbet
Mansûr-veş ber-dâr-ı aşk

Murâdî (Sultan III. Murat)

ber-devâm: Devam üzre
Bu kim bilir ne kadar böyle ber-devâm olacak
Uyûn-ı şefkatine uykular harâm olacak

Tevfik Fikret

ber-dûş: Omuzda, omuz üzerinde.
Sanırım bir şehîd-i dem-hurûşândır kefen-ber-dûş
Cenap Şahabeddin
Yârin güzer-gehidir uşşâka cây-ı râhat
Rimdân-hâne-i ber-dûş dâr u diyârı neylerNâbî
Hâne-ber-dûş sîne çâk benim
İnzivâ-hâh-ı zîr-i hâk benim
Muallim Nâci
ber-endâz: Yukarı kaldıran.
Olunca perde-ber-endâz nazara çeşm-i şühûd
Göründü âyîne-i dilde çehre-i maksûd
Sâmî
ber-güzîde: Seçme, seçilmiş, şey, müntehap.
Hakka ki
Nahîf-i hüner-kâr
Yazdı nice ber-güzîde âsâr

Ziyâ Paşa

ber-hayât: Hayat üzre, diri, sağ.
Kimse bilmez kadrini oldukça ârif ber-hayât
Bir güherdir ma’rifet, fkdân ile kıymetlenir

Namık Kemâl

ber-hâk: Toprak üzere.
Salarlar onu dâmen gibi ber-hâk
Giribânın ederler gül gibi çâk

İbni Kemâl

ber-hâne: Eski veya harap bulunan ev.
İhtiyârımla değildir bu dilin şerh ettiği
Nutk-ı Rahmândır cesed ona bugün ber-hânedir

Ümmî Sinan

ber-hurdâr: Mesut olan, mutlu olan.
Edip vücûdunu bâğ-ı cihânda ber-hurdâr
Devâm-ı devletini eylesin ziyâde
Hudâ
Yahyâ Bey
(Taşlıcalı)
ber-kaide: Kaide üzre.
Ber-kaide îş eyleyelim vakt-i safâdır
Kânûna hemen uyduralım nağme-i nâyi
Rızâyî
Sana ber-kaide ağyâre aksiyle bakardım ben
Elimde hâme-i mu’ciz-nümâ bir dûrbîn olsa

Nâbî

ber-karâr: Karar üzre.
Şikest olsa sürâhi câm-ı meclis ber-karâr olmaz
Meseldir sâkiyâ baş gitse ayak pâjidâr olmaz
Hilâlî
Gazze olma hüsnüne ki hûbluğun
Çün zemâne kalmayısar ber-karâr
Türk
Firdevsîsi (gazze ol-: Gururlanma, kibirlenme.)
ber-mezîd: Çoğalsın, artsın.
Geldi
Hayâlî kapına arz-ı niyâz eder
Devlet ziyâde pâdişehim ömr ber-mezîd
hayalî Bey
ber-minvâl: Şekildeki gibi.
ber-minvâl-i âtî: Aşağıda olduğu gibi.
Der-akab serdâr-ı Osman-iktidâr
Verdi ber-min; vâl-i âtî bir karâr

Muallim Naci

ber-murâd: Arzusu üzre, istediği gibi, dileğine erdiği gibi.
Yıkanlar hâtır-ı mahzûnumu âlemde şâd olsun
Benümçün nâ-murâd olsun diyenler ber-murâd olsun
Ulvî (Bursalı Hüseyin)
Ber-murâd olmayıcak ben yere geçsin âlem
Necm ü mihr ü mehi olsun eser-pâ-yı adem

Âkif Paşa

ber-mu’tâd: 1. Alışıldığı, âdet olduğu, her zaman olduğu gibi. 2. Pis, fena, kirli.
“Şiir değil!” diye bühtân ederdi ber-mu’tâd
Hayâl ü hiss ile mâli güzîde bir gazele.

Tevfik Fikret

Başı boş kaldı mı, zîrâ şaşırıp ber-mu’tâd
Bulamaz kendiliğinden yolu aslâ efrâd
mehmet Âkif
ber-rîhte: Üzerine dökülmüş.
Tîğını ber-rîhte kılma üstühân-ı halk ile
Ol senin şâyed diraht-ı ömrüne nisâr ola

Behiştî

ber-siyâk: Sözün gelişi üzre.
Sohbet-i cem’iyyet-i ahbâb kalmaz ber-siyâk
Söylenir çün kim mesel „ fi külli cem’in iftirâk“
Süleyman

Fehîm (Hoca Süleyman)

ber-şûre: Çorak.
Bir leb-i çeşme-ı Hızır’ım velî huşk-ı lebim
Bîh-i ber-şûre zemîn bir de meğer rîşe-i mâ’
Tarzî
ber-taraf: 1. Ne ise ne, lâzım değil. 2. Bir tarafa atıldığı gibi.
Tek olmasın kavâid-i ihlâs ber-taraf
Mâni’ değil merâsime dâir-i kusûrumuz

Nâbî

Bezm-i nûş-â-nûşda gam ber-taraf mey ber-taraf
Sâkiyâ gam kanda âlem ber-taraf mey ber-taraf

ber-ter: Daha yüksek; değerli, kıymetli.
Kadr-i zâtın çarhtan ber-ter der isem vechi var
Müttefiktir bunda cümle râz-dâr-ı rûzigâr

Âkif Paşa

ber-ter-i akl u vehm ü idrâk: Akıl, vehim ve idrakte en değerli.
Ey ber-ter-i akl u vehm ü idrâk
Ma’rûf hitâb-ı “mâ-arak-nâke”

Ziyâ Paşa

ber-terîn-i rüteb: Rütbelerin en yükseği.
Sensin ey zât-ı muhterem rehber
İlm ü irfânsa ber-terîn-i rüteb
İsmail Safa

ber-vech: Olduğu gibi, olarak. ber-vech-i iştirâk: Ortaklıkla.
Kim rûz u şeb o sofra-i âlem-şümûlden
Her nefis rızkın almada ber-vech-i iştirâk

Ziyâ Paşa

ber-vech-i tahkîk: İncelenerek.
Ammâ ki eger ber-vech-i tahkîk
Seng ügüheri olunsa tefîk

Ziyâ Paşa

ber-vech-i yesîr: Kolaylıkla, kolaylık üzre.
Yürü bu feyz-i adâlet ile al dünyâyı
Dest-i teshîr kadar zoruna ber-vech-i yesîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

ber-vefk: Uygun bir şekilde.
ber-vefk-i hevâ vü heves: Hevâ ve hevesine uygun.
Tahkîk-i safâ gerçi budur lîk bu tahkîk
Ber-vefk-i hevâ vü heves nev-hevesândır

Nef’î

ber-vefk-i merâm: Meramına, isteğine uygun.
Olalı dehr ne mesmû’ vü ne manzûr oldu
Cilve-i şâhid-kâm olduğu ber-vefk-i merâm

Nâbî

ber-vefk-i murâd: İsteğine uygun.
Rûzgârı oldu müsâidyine ber-vefk-i murâd
Cevr ü âzârı edinmişken ehemm-i eşgâl

Üsküdarlı Hakkı Bey

ber: Far. 1. Meyve, yemiş, semere. 2. Sine, göğüs. 3. Farsça “ez” edatıyla, göğüs anlamına gelen “ber” birleştirilerek “ez-ber” akılda tutmak anlamında kullanılır.
Feryâd ki ber vermedi bî-dâddan özge
Göz yaşı ile beslediğim tâze nihâlim

Fuzûlî

Hâsıl olmaz berg ü bârı ârzû ehl-i dile
Gül-bün-ı bâğ-ı İrem’den nahl-ı Tûbâdan bile

Cevrî (İbrahim Çelebi)

ber-batt: (Ar. Far.)
1. Kaz göğüslü (Göğsü kazın beyaz tüyleri kadar beyaz olan sevgili.). 2. Lûvuta, lâguta veya kopuz denilen bir saz.
Çeng-zen bezminde
Zühre ûdla ber-batt helâl
Rü’yetinde mâh-ı devvâr aldı behre rûz u şeb
Türk
Firdevsîsi
ber-bat-ı çengî: Çengi sazı.
Çaldım taşa ben şîşe-i nâmûs ile nengi
Mutrib kerem et sen dahı çal ber-bat-ı çengi
Sâmi
ber-endâz: Yukarı kaldırıp atan, üste fırlatıcı.
müşkil-ber-endâz: Zorluğu yenen.
Olunca perde ber-endâz-ı nazara çeşm-i şühûd
Göründü âyîne-i dilde çehre-i maksûd
Sâmî (Arpaemînizâde Vak’anüvis Mustafa Bey)
semen-ber: Ak göğüslü.
Envâr içinde âlem, eşvâk içinde her yer
Fasl-ı bahârdır bu, ey dil-ber-i semen-ber
Recâizâde
Ekrem
sîm-ber, sîmîn-ber: Gümüş göğüslü.
Sîm-âb-ı sirişk etti beni garka

Fuzûlî

Tâ devr cüdâ kıldı büt-i sîm-berimden

Fuzûlî

ber: Far. “Alan, götüren.
” anlamlarında birleşik kelimeler yapar. c. berân.
dil-ber: Gönül götürücü, gönül alan. c. dil-berân.
Rişte-i mûy-ı dil-bere dolaşan
Beste-i bend-i zülf ü kâkül olur
Bâkî
dil-berân: Dilberler.
Âşıkın gönlü safâsıdır cefâ-yı dil-berân
Aşk derdi var-iken zevk-ı cihânı neylerim

Âdile Sultan

nâme-ber: Mektup getiren.
Ederdim gehî âhımı nâme-ber
O da bî-mecâl oldu benden beter

Keçecizade İzzet Molla

peyâm-ber: Haber getiren.
Bû Hanîfe şehrin ihmâlinle vîrân ettiler
Sende eyâgayret-i dîn ü peyam-ber yok mudur
Sultan
Murat
berâat, berâet: Ar. Meziyet, fazilet, ve güzel vasıflar bakımından benzerine üstün olmak.
berâat-i istihlâl: ed. Bir eserin başında içindekiler hakkında bilgi veren güzel sözler söyleme.
Yâhûd o nâzenîn-i zemândır ki gösterir
Her hatvesinde nice delâl-i berâati

Âkif Paşa

berâber: Far. (>ber-â-ber)
1. Birlikte, bir arada. 2. Eşit, müsavi, farksız, iki şey bir oluş.
Subh u şâm ol kıble-i ebrû berâberdir bana
Ey Fuzûlî
Tanrı gözden saklasın ikbâlimi

Fuzûlî

Nazm-ı eşhâsa kıyâs eyleme
Bâkî şi’rin
Ola mı her girye-i huşke berâber sünbül
Bâkî
Bin bir sene geçsin, Atatürk’ün sesi ölmez
Yıllarla berâber yürüyen gölgesi ölmez

Midhat Cemal Kuntay

Gönüllerle berâber gönlümüz şâd u mükedderdir
Dil-i tevhîdimizde münferid hazz u azâb olmaz
Abdullah
Cevdet
berâet: Ar. Temizlik, arılık. nâsiyen ki pürüz bilmeyen bir âyîne
Berâetiyle, bütün kavminin berâetine
mehmet Âkif
berât: Ar. Devlet tarafından nişan, rütbe verildiğinde yazılıp verilen resmî kâğıt, fermannâme. c. berevât.
İşte köhne berevât, işte ferâmîn-i kadîm
Hakk-ı insâfila tatbîk olunursa da’vâ

Nâbî

leyletü’l-berât, leyle-i berât: Şaban ayının on beşinci gecesi.
Benim ol
Hüsrev ü sâhih-kırân-ı mülk-endîşe
Ki münşî-i kadr yazmış berâtımda bu menşûrı

Nef’î

Çekti müsvedde-i tahvîl-i berât ademe
Hatt-ı butlân kalem-i sun’
Hudâ-ji bîçûn
Münîf
Kim benzer ona kim tuta
Kadr ü Berât’da
Sahn-ı harîm-ı Kâ’be yüzin ser-be-ser çerağ
Nizâmî
berât-ı hümâyûn-ı hüsn: Güzelliğin şahâne fermanı.
Hakka bu kim berât-ı hümâyûn-ı hüsnüne
Ebrû-ji dil-finbi ne garrâ nişân çeker
Bâkî
berât-ı kudret: Güç fermanı.
Sevâd-ı kevn sütûr-ı berât-ı kudrettir
Sipihr beyzâ-yı tuğrâ-yı âferîniştir

Nâbî

berât-ı müsellem: Bütün tekliflerden arınarak verilen ferman veya berat.
Erişti âleme ya müjde-i hayât-ı ebed
Ya oldu dehre berât-ı müsellemi teslîm

Nef’î

berât-ı şâir: Şairin nişanı.
Hüsrev-i dîvân-ı nazmım kim berât-ı şâiri
Nakş-ı elkâbımla zîb ü zebûr unvân bulur

Nef’î

berât-ı vasl: Kavuşma nişanı.
Bilmem berât-ı vaslı kime hükm eder kazâ
Bu mansıbın mülâzımı çok infisâli yok

Nâbî

berevât: Nişanlar.
İşte köhne berevât, işte ferâmîn-i kadîm
Hakk-ı insâfila tatbîk olunursa davâ

Nâbî

berâverde: Far. 1. Yukarı kaldırılmış ve yükseğe götürülmüş şey. 2. İltimas, himâye ile ileri çekilmiş kimse. 3. Birbirinden farklı, ayrılmış, seçilmiş nesne. 4. Bina, hisar, kale.
Ademden etti beni kudreti berâverde
Gıdâmı eyledi âmâde rahm-ı mâderde

Nâbî

Ne mümkün rûy-ı hûbân şimdi olmak hatt-berâverde
Cihân yek kayz u yek hâsiyyetfirdevs-i a’lâdır
seyrî
berây: Far. “için, maksadıyla” anlamında kullanılan edat.
berây-ı gayret-i Hak: Hakkın gayreti için
Zebûn bulup bizi pâ-mâl-i cevr edenlerden
Berây-ı gayret-ı Hak intikâm alan bulunur

Nâbî

berây-ı hâtır: Hatır için.
Bir gazel söylesen olmaz mı berây-ı hâtır
Ne kadar sıklet ise nazm-ı mukaffâ-yı adem

Âkif Paşa

berây-ı kâr: Kâr, kazanç için.
Berây-ı kârdır dacvâ-yı ihlâs ettiği halkın
Dürûg-ı maslahat-âmîzdir şimdi sadâkatler

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

berây-ı nusret-i İslâmiyân: Müslümanlara yardım için.
Geldi ol dem kim berây-ı nusret-ı İslâmiyân
Fevc-i ervâh-ı mücerredle doldu rûy-ı zemîn

Üsküdarlı Hakkı Bey

berây-ı tahdîs: Şükür için.
Yaraşır eyler isem ben de berây-ı tahdîs
Vasf-ı mâhiyyet tabHmda biraz bast-ı makâl

Üsküdarlı Hakkı Bey

berâyâ: bk. beriyye.
ber-bâd: bk. ber-.
ber-batt: bk. ber-.
berber: Far. 1. Saç ve sakala ait temizlik, kesme ve güzelleştirmeyi yapan kimse. 2. Kuzey
Afrika’da bulunan bir kavim adı.
Bir giren bir dahi çıkmaz idi dükkânından
Dest-i berberdeki mıkrâs demeseydi: çık çık !

Nâbî

Eğerçi aybdır teslîm-i dest-i diğere rîşin
Bu ma’nâ nâ-müsellemdir velî berber husûsunda

Nâbî

Bakma tel kırmasına mîr-i hat-âver
Simon’un
Nâ-tirâşîde olur çâre ne berber dediğin

Muallim Naci

berberistân: Çuimi)
Mısır’dan öte olan
kuzey
Afrika ülkesi.
Tıraş etti ser-i a’dâyı bir tîg-i bürrânı
Atan fethetti gürz ile bilâd-ı Berberistân’ı
Bâkî
ber-câ: bk. ber-.
ber-ceste: Far. 1. Nazik, ziba, müstesna, yakışıklı. 2. Sağlam. 3. Seçme. 4. ed. Sıçramak, fırlamak anlamından, zahmetsizce akla gelen ve güzel anlam taşıyan mısra.
Su gibi bir mısrâ’-ı ber-ceste aktı hâmeden
Yaptı bu nev-çeşme-i pâkizeji
Mahmûd
Han

Âkif Paşa

Vasf-ı hatında mısrâ’-ı ber-ceste söylemek
Hârût-ı kilke âyet-i sihr ü beyân mıdır

Esrar Dede

Eğer maksûd eserse mısrâ’-ı ber-ceste kâfîdir
Aceb hayretteyim ben sedd-ı İskender husûsunda

Koca Râgıp Paşa

bercîs, Bircis: Ar. 1. Müşteri denilen yıldız. 2. Sütü çok olan deve.
Oldukta şeşüm-i sipihre vâsıl
Bercîs’e saâdet oldu hâsıl
Bâkî
Tîrin zebân-şimâsı mahdûmu üstâdı
Bircis’in akl u fikri hem-râz ü müsteşârı
Nedîm
Ta ki bu levha-i pîrûzede kilk-ı Bercîs
Ede her rengte tecdîd mezâmîn-i kühen

Keçecizade İzzet Molla

Feleğe bâis-i rif’attir ederse
Bercîş
Eser-i kilkimi ârâyiş-i tâk-ı keyvân
Şinasi Bercîs-i kavs: Kavis şeklindeki
Bercîs.
Bercîs-i kavs elinde kalem tîr ile şihâb
Mirrîh çengi bigi tutar cünneye hadeng
Şeyhî
berçîde: Far. Toplanmış, devşirilmiş.
Der-kemîndir sipeh-i hat sakın ey zülf-i siyâh
Reh-zeni hâr olanın dâmeni berçîde gerek
Nedîm
berd: Ar. Soğuk.
Leşker-i verdi çü cem’ eyledi bu sûret ile
Asker-i berdi helâk eyledi yek-ser nergis
Nizâmî
Çekip sûz-ı firkatle bir âh-ı serd
Aceb imtizâc eyledi harr ü berd

Keçecizade İzzet Molla

berd-i acûz: Kocakarı soğuğu.
Ki zarûretle çekip derd-i acûz
Ol efsürde dil berd-i acûz

Sünbulzâde Vehbi

berd-i hasret: Hasret soğuğu.
Geh sûzişimden âteş içinde kalır tenim
Bâzen tiril tiril üşütür berd-i hasretim

Ziyâ Paşa

berdü’l-acûz, berd-i acûz: Kocakarı soğuğu.
Rûmî
Şubat ayının yirmi altısından
Mart ayının dördüncü gününe kadar devam eden soğuk günler.
Yâni miladi takvimdeki 10
Mart’tan 16 Mart’a kadar devam eden soğuk.
Fusûle etse taalluk nesîm-i ma’deleti
Eder musâlaha berdü’l-acûz ile bâhûr

Nâbî

Ki zarûretle çekip derd-i acûz
Ol efsürde dil berd-i acûz

Sünbulzâde Vehbi

bârid: Soğuk. c. bevârid.
Düşnâm-ı yârdan dil şöyle safâ alır kim
Pür-teşne buldu gûyâ bir kâse mâ’-i bârid

Behiştî

Evrâk düşüp yerlere kalmış yine uryân
Eşcârda manzûrum olan manzara bârid
İsmail
Safâ
Yine dargın edecek hâlini gûyâ ızmâr
Savt-ı bâridle temâdî ediyor sohbet-i yâr

Kemalzâde Ekrem Bey

berdâşte: Far. 1. Çıkarılmış, ref olunmuş, yükseğe kaldırılmış. 2. Giderilmiş, def1 ü izâle kılınmış.
Oldu berdâşte heylûlet-i deycûr-ı amâ
Sâha-ipehn-bürûz oldu zevâyâ-yı kümûn
Münîf
berde: Far. Esir, köle, tutsak.
Ten-i hâkîde kalb-i feyz-cû pejmürde olmuştur
O bir mâhî-i kudsîdir ki berde mürde olmuştur

Esrar Dede

bere: Far. 1. Kuzu. Ar. Hamel burcu. 2. Burc
bere-i dü-mâderî: Farsça’da iki koyunun sütüyle beslenen kuzuya denir.
Buradan da kinaye olarak bir eli yağda bir el balda yaşayan kimse için kullanılmış. burc-ı bere, bere-i felek: bere-i felek: Güneş’in 21. Mart’ta girdiği on iki burçtan biri.
Hamel burcu.
Ger olsa münteşir fermân-ı adli kûh u sahrâya
Uyur âhû bere zânû-yı şîr-i jiyân üzre

Nef’î

Ahd-i adlinde onun hancer-i bürrân görünür
Çeşm-işîrinde âhû berenin müşgânı
Nedîm
Olsa ger ma’deleti takviye-bahş acze
Bere âhûya gezend erdiremez savlet-i şîr
üsküdarlı Hakkı Bey
berehmen, berhemen: ûl) Far. Putperestlerin ruhani memurları, mecusî papazı. berheme ve berehmend şekilleri de kullanılır.
Deyr-i aşkın o berhemenleriyiz kim el-hakk
Bâng-ı yâ
Rab ile nâkûsunugûyâ ederiz
Manastırlı Fâik
İçse bir cür’asını berehmen-i sad-sâle
Bir olur seng-i mezâr ile yanında esnâm

Nef’î

berehmen-hâne: Mecûsi tapınağı.
berehmen-hâne-i taklîd: Taklit edilen mecusi tapınağı.
Kemer-bend-i tarîkat olsa sâlik dest-i mürşidden
Berehmen-hâne-i taklîdde zünnâra yer kalmaz

Nâbî

bereket: Ar. 1. Bir şeyin çoğalması, artışı, ziyade oluşu, bolluk. 2. mec. Hayır, saadet. c. berekât.
Bereket sûret-i lafında bile zâhirdir
Lâ-yı bî-ma’nîye nisbetle cevâb-ı neamın

Nâbî

Emrî vech üzere yer eyler gece gündüz hareket
Değişir tâzelenir mevsim-i feyz ü bereket
Şinâsî
Bizim ev mahkeme ; hâkim bereket versin, acar
Geceden hükmü verir, gündüzün icrâya koşar
Mehmet Âkif
berekât: Bereketler.
Bir bârikadır ömr-i beşer hîn-i güzerde
Tek-dâne-i rahmetten ibâret berekâtı

Abdülhak Hâmit

Bî-nemâz olmak ile kaldırdı
Bu kazadan berekâtı o bahîl

Sürûrî

berf: Far. Kar.
Döşendi berf ser-â-pâ sahn-ı sahrâya
Ağardı rûy-ı zemîn sanki tahte-i remmâl
Bâkî
Deycûr ile berf edince ülfet
Bir kâlıbagirdi nûr u zulmet

Şeyh Galip

Berf sanman görünen halka sovuk yüz gösterir
İşbu çarh-ı pîre-zen saçı ağarmış karıdır
Enverî
Aftâb-ı mey edince maşrık-ı humdan zuhûr
Akl-ı bâ-temkîn olur şîr-i vakâr-efZâryı berf
Benlekçi
İzzet Bey
berf-i fenâ: 1. Yok olma karı. 2. mec. Ak saçlar.
Serde mû ağardı serd oldu hevâ şimden girü
Düştü sînem deştine berf-i fenâ şimden girü
behiştî
berf-i sefîd: Beyaz kar.
Ezhâr-ı bahârın yerine berf-i sefîdi
Elhân-ı tuyûrun yerine samt-ı ümîdi
Cenap Şahabeddin berf-i şeyb: Saç sakalın ağarması.
Sûz-ı ışka mâ’iliz ehl-i şebâbız vâizâ
Berf-i şeyb anma bize kim meclisi serd eyledin
behiştî
berf-âlûd: Kara batmış, kar içinde.
Önümde bir mütebâid semâ-yı berf-âlûd

Tevfik Fikret

berfîn: Kardan, kara mensup.
Şîr-i felek oldu şîr-i berfîn
Dendânıyerinde idi
Pervîn

Şeyh Galip

berf-nâk: Kış, karlı olan yer.
Kat’ eyledi dest-i berfmâki
Gördü o musîbet-i helâki

Şeyh Galip

berf-pâre: Kar parçası.
Şu berf-pâreler ki doğrusu üşütmüyor beni

Tevfik Fikret

berf-rîz: Kar saçan, kar dağıtan.
Berfrîz olsa elem dehre yine gül-şen biziz
Hâr-ı gamdan hâliyâ âsûde-pîrâmen biziz

Esrar Dede

berg: Far. Yaprak.
Diraht-ı ye’sten izhâr-ı berg ü bâr-ı ümîd
Tasarrufât-ı İlâhiyye’den baîd midir

Nâbî

Benim ol bî-mevâ kim berg ü bâr-ı bahtım âteştir
Tanar hırmen-gehimdeşu’le-i âfet-resân ağlar

Esrar Dede

Bûs-ı la’l ü hat-ı ser-sebzini dilden sorman
Kaht-ı Tûsufda olan berg ü nevâji ne bilir
Rızâyî
berg-i bahâr: Bahar yaprağı.
Nesim ateş çıkardı gonce-i çeşm-i ümîdimden
Bıraktı gül-şen-i âmâlime berg-i bahâr
şeyh Galip
berg-i bîd: Soğüt yaprağı.
Su ârızında hat göricek düştü hançere
Etti kıyâs onu gören aks-i berg-i bîd

Hayâlî Bey

berg-i çınâr: Çınar yaprağı.
Onun berg-i çınârı zîr-dest etti
Sitamhul, ü Kimesne demesin dünyâda kim el üzre el olmaz
Bahtî (Sultan I. Ahmet)
berg-i diraht: Ağaç yaprağı.
Nâm u nişâne kalmadı fasl-ı bahârdan
Düştü çemende berg-i diraht i’tibârdan
Bâkî
berg-i dırahtân-ı sebz: Yeşil ağaçların yaprağı.
İbret gözüyle berg-i dırahtân-ı sebze bak
Hûş-yâr olana her varakı bir cerîdedir
Bâkî
berg-i ezhâr: Çiçeklerin yaprağı.
Berg-i ezhârı hevâ şöyle çıkardı feleğe
Pür kevâkib görünür günbed-i çerh-i devvâr
Bâkî
berg-i gûş-ı gül-i firdevs: Cennet gülünün kulak yaprağı.
Bülbül-i nâdire-gûyum nagamât-ı sühanım
Berg-i gûş-ı gül-i firdevse olur cevher-i tal
kâzım Paşa
berg-i gül: Gül yaprağı.
Berg-i gül üzre kim ol zülf-i semen-sâ salınır
Bendine bende olup her dil-i şeydâ salınır
Zeynî
Ne berg-i güldür o leb çiğnesem şeker sanırım
Negoncedir o dehen koklasam şerâb kokar
Nedîm
berg-i gül-i ra’nâ: Güzel gülün yaprağı.
Sâî-i bâd-ı sabâ gonca-i cerâbını açıp
Bülbüle nâme-i berg-i gül-i ra’nagösterir
Rızâyî
berg-i hakîr-i firsâd: Aciz karadut yaprağı.
Ey eden câme-i atlasla tefâhür gözün aç
Sana atlas görünür berg-i hakîr-i firsâd

Nâbî

berg-i hâtır: Gönül yaprağı.
İntizârım sanadır subha dek ey mihr-i münîr
Berg-i hâtırda olan şeb-nem-i ümmîdgibi

Nâilî
berg-i hazân: Hazan yaprağı.
An ol günü ki âhir olup nev-bahâr-ı ömr
Berg-i hazâna dönse gerek rûy-ı lâle-renk
Bâkî
berg-i hazân-veş: Hazan yaprağı gibi.
Figân etsem ne ola berg-i hazân-veş rûzgârımdan
Ayırdı ben nizârı bir nihâl-i gül-izârumdan
Rızâyî
berg-i heves: Heves yaprağı.
Tâat-i kevneyn istiğnân ile bâd-ı hevâ
Cennet-ı Firdevs dîdârın ile berg-i heves
Şeyhî
berg-i kâh: Saman çöpü yaprağı.
Ko
Necâtî kapına sürsün yüzün men’ etme kim
Muhkem olmaz kangı dîvârın ki berg-i kâhı yok
Necâtî Bey
berg-i lâle: Lâle yaprağı.
Telde berg-i lâle teg temkîn-i dâniş bî-sebât
Suda aks-i serv teg te’sîr-i devlet vâj-gûn

Fuzûlî

berg-i nâ-çîz: Değersiz yaprak.
Değse ger dâmen-i temkînine berg-i nâ-çîz
Tüni-bâd-ı haşr-engîze olur sedd-i sedîd
Yenişehirli Avni
berg-i nâzik-i gül: Gülün nazik yaprağı.
Demdir ki berg-i nâzük-i gül i’tizâr ede
Teksâle hecr ü renciş âzâr-ı hârdan
Rızâyî
berg-i nesrin: Yaban gülü yaprağı.
Bâzû-yı latîf-i şâh-ı sîmîn
Gûyâ ki hamîri berg-i nesrîn

Şeyh Galip

berg-i reyhân: Reyhan yaprağı.
Berg-i reyhâmdır saçın gelmiş gül-i ter üstüne
Mâh-ı tâbâmdır yüzün çıkmış sanevber üstüne
Nizâmî
berg-i sebz: Yeşil yaprak.
Zîb-i destâr kabûl et lûtf edip reddeyleme
Eyledim der-gâhma bu berg-i sebzi ber-güzâr
Nazîm (Yahyâ)
Geldikçe berg-i sebz ile toğruluban şehâ
Bu tekyegâh-ı âlemde dervîş-vâr serv
HayalîBey
berg-i sebz-veş: Yeşillik yaprağı.
Mâ-beyn-igülde rüste olan berg-i sebz-veş
Sen şâh-ı hüsn bengâşiye-dârın senin

Nâbî

berg-i sefer: Sefer azığı.
Düşmez sana kim şeb-nem bâlâ-rev-i mihr oldu
Ey gonca senin gûyâ berg-i seferin yok mu

Şeyh Galip

berg-i semen: Yasemin yaprağı.
Seyret beyâz feste o zülf-i muanberi
Şeb-bûyu gör ki berg-i semenden kabâsı var
Nedîm
berg-i sûsen: Susam yaprağı.
Reşk-i dendânın ile hancere düştü jâle
Berg-i sûsendegören etti sanır onu karâr
Bâkî
berg-i şâh-sâr: Koruluğun yaprağı.
Cândır sücûd eder sana her nahl-i hande-per
Eldir duâ eder sana her berg-i şâh-sâr

Kemalzâde Ekrem Bey

berg-i Tûbî: Tûbâ ağacının yaprağı.
Bunda
Tûbâ’dan kalır mı bîd-i müşg-i ser-nigûn
Tâ gubâr-ı berg-ı Tûbî anda müşg-âsâ mıdır

Nef’î

berg-i tût: Dut yaprağı.
Zehî sâni ki eyler berg-i tût u kirm-i bed-bûdan
Libâs-ı iftihâr şehriyârâna atlas u dîbâ

Nâbî

berg-i verd: Gül yaprağı.
Sabâyı sît-i ruhsârınla kim âlem-neverd ettin
Hazân-veş bülhülân-ı aşkı hasm-ı berg-i verd ettin

Nâbî

berg-i zebân: Lisan yaprağı.
Her şükûfe-dehen ü berg-i zebâmdır gûyâ
Zikr eder
Hâlık, ını hâl diliyle eşcâr

Hayâlî Bey

berg-i zer-i bâğ: Bağın sarı yaprağı.
Berg-i zer-i bâğ üzre döküp cüVa-i câmı
Gül mevsimi hükmün verelim fasl-ı hazâna

Şeyhülislâm Yahyâ

berg-hûr: Yaprak yiyen.
Her kim ki ola berg-hûr-işâh-sâr-ı aşk
Ebrîşimi figâna gelir târ-ı çenk olur

Nâbî

berg ü bâr: Yaprak ve meyve, mec. mal mülk.
Sahn-ı çemende durma salınsın sabâjile
Azâdedir nihâl bugün berg ü bârdan
Bâkî
Zahm-ı firâkını çekerek berg ü bârının
Olmuştu çâk çâk dırahtın bedenleri

Nâbî

Berg ü bârmdan biz el çekdik bu fânî gül-şenin
Meyve-i maksûd ister olsun ister olmasın
Fasîh (Ahmet Dede)
berg ü ber: Yaprak, yemiş; azık, yiyecek.
Zemherîr öyle berg ü ber vermiş
Kış gününde kemâle erdirmiş

Abdülhak Hâmit

berg ü nevâ: Geçinecek şey.
Tehî destân künc-i gurbetiz berg ü nevâmız yok
Nevâl-i vasıldan gayri nevâle iştihâmız yok

Nâbî

berg ü sâz: Gerekli şeyler.
Simât-ı haşmetinde âsmân meşgûl-i hurd ü mürd
Erem gül-şen-serây-i devletinde düzd-i berg ü sâz
nedîm
bergeşte: Far. Tersine dönmüş, ters olmuş.
Gel doğrulalım mey-gedeye rağmına onun
Kim bâr-ı riyâdan kadd-i bergeştesi hamdır

Bağdatlı Rûhî

Nedîmâ lutf-ı yârî-i musavverle olur bir gün
Büt-i âmâle bir bergeşte müjgân baht-ı vârûnun
Nedîm
Hulyâ-yı kametin bergeşte etti her birin
Bâğ-ı fikrimde nihâl arzular var idi

Keçecizade İzzet Molla

bergeşte-hâl: Perişan hâlli.
Alim-i bergeşte-hâle şeş-der-i ikbâlde
Baht-ı zâr-ı hîle-bâzı bir düşeş göstermesin
Şehrî
bergüstvân: Far. Hayvana, ata mahsus bir çeşit zırhlı örtüdür ki vaktiyle cenge çıkılacağı zaman kullanılırmış.
Türkçe’de çukal, kesme ve yancuk olarak geçer.
Çuval da buradan bozmadır.
Vâdî-i medhinde cevelân ettiği içinyaraşır
Atlas-ı çarh olsa rahş-ı tab’ıma bergüstvârn

Nef’î

Kesse çarh-ı atlas bin mislini hayyât-ı sun’
Eşheb-i iclâline çıkmazdı bir bergüstvân
kâzım Paşa
ber-güzâr: Far. Bir adamın sevdiği bir zata “beni hatırından çıkarma” diye verdiği hediye.
Bûy-ı aşk-ı sâfimı duysun meşâmm-ı iffetin
Kokla ey gül-bün!
Menekşem yâdigâr olsun sana
Eyleme pâ-mâl-i nahvet sevdiğim!
Tak göğsüne
Aşkımın timsâli farz et ber-güzâr olsun sana

Tâhirü’l Mevlevî

Zîb-i destâr kabûl et lûtf edip reddeyleme
Eyledim der-gâhma bu berg-i sebzi ber-güzâr
Nazîm (Yahyâ)
ber-güzâr-ı muhabbet: Muhabbeti hatırlatan armağan.
Uşşâka zahm-ı sîne değil, zahm-ı cân gerek
Zîrâ ki ber-güzâr-ı muhabbet nihân gerek

İzzet Ali Paşa

ber-güzâr-ı rûzigâr: Zamanın hediyesi.
Necm-i bahtın rûzgâra yâdigâr-ı âsümân
Hâk-ipâyin çeşm-i çarha ber-güzâr-ı rûzigâr

Akif Paşa

berhem: Far. Karışık, dağınık, ters.
berhem-zede: Karışıklığa uğramış, perişan edilmiş
Şâne ne bilir kadrin o berhem-zede zülfün
Ser-rişte-i devlet gibidir dest-i eşellde

Nâbî

berhem-zede-i gam-nigâr: Gamla işlenmiş berhemzede.
Bengarka-i bahr-i şevk-iyârim
Berhem-zede-i gam-nigârım

Fuzûlî

berhem-zen: Perişan, karma karışık edici; altını üstüne getiren.
Dest-i berhem-zen olursan ne kadar şiddet ile
Kâmet-i nâzenîne etmez yine teklîf-i kıyâm

Nâbî

berhem-zen-i dünyâ vü ukbâ: Dünya ve ahretin karıştırıcısı.
Kâfiri meşgûl-i dünyâ zâhidi ukbâ-pesend
Aşıkı berhem-zen-i dünyâ vü ukbâ eyledin

Yenişehirli Avnî

berhem-zen-i hayl ü haşem: İnsan ve hayvan sürüsünü karıştırıcı.
Şimdi benim ol sâf dürr-i yek-tâ ki hücûmum
Berhem-zen-i hayl ü haşem hasm-ı cebâ«iır

Nef’î

berhem-zen-i hengâme-i Ferhâd: Ferhat kavgasını karıştırma.
Ömrün geçirip kûh-ı belâda dil-i şeydâ
Berhem-zen-i hengâme-ı Ferhâd olayım der

Bağdatlı Rûhî

berhûr, ber-hûrdâr: (f, ; jlijfjj) Far. Hisse, behre, nasip.
ber-hûrdâr: Feyzyâb, behremende, mesut, bahtiyar, kârlı, nasipli.
Devha-i ömrünü ser-sebz ü ser-efrâz etsin
Mîve-i bâğ-ı dilin eyleye
Hak ber-hûrdâr
Cinânî
Dilersen olasın bâg-ı cihân içinde ber-hûrdâr
Bu kavli cân ile gûş et sana pendim budur her bâr
Süheylî
Şeb-ı MFrâcda yümn-i dîdâr
Nahl-i ümîdin edip ber-hûrdâr

Hakanî

berî: Ar. Berâet’ten; kurtulmuş, sâlim, âzâde, temiz.
Münzevî olsan geçilmez lokma ile kisveden
Ak ıl ü dîvânede olmaz o sevdâdan berî
Nazîm (Yahyâ)
Sihr ederdim medhine geldikçe ammâ neyleyim
Eylemiş
Hak vasfinı kayd u tasavvurdan ben

Nef’î

Visâlin
Kâ’be’sine mushaf-ı ışkınla azm ettim
Ter-i mahfel gibi eskâl-i mihnetten berî oldum
behiştî
berîü’l-lisân: Sağlam sözlü.
Sakın olma rind-i cerîü-lisân
Berîül-lisân ol, berîül-lisân

Muallim Naci

berîd: Far. Haberci, tatar, postacı, ulak.
berîd-i felek: Zühal yıldızı ve
Ay’dan kinâyedir.
Arapça’da 12 mil veya 3 fersah yere “berîd” derler.
berîd-i cânân: Sevgilinin habercisi.
Hoş geldin eyâ berîd-i cânân
Bahş et bana bir nüvîd-i cânân

Şeyh Galip

berîd-i daVet: Davet habercisi.
İnsâf mıdır berîd-i da’vet
Mihmânı komak esîr-i vahşet

Nâbî

berîd-i ilhâm: İlham habercisi.
Eylesem her ne zemân fikre azîmet erişir
Gûşuma zemzeme-i zeng berîd-i ilhâm

Nef’î

berîd-i perestîde: Sevilen haberci.
Gel ey berîd-i perestîde, bir sürûdunla
Bugün melâl ü neşâtım takarrür eyleyecek

Tevfik Fikret

berîn: Far. 1. En yüksek, en yüce. 2. Yarık, yırtık, delik, rahne. 3. “ber-în” olursa bunun üzerine anlamını taşır.
Çarh-ı berîne hem-ser olup livâ’-ı adlin
Ser-menzil-i saâdet dâim konağın olsun
Ubeydî
Döndü sahn-ı çemene ravza-i firdevs-ı Berîn
Sâye-bânlar kurulup çetr-i hümâyûnlar ile

Şeyh Galip

Eder vücûdun ille da’vî-i mübâhâtı
Zemîn-i sipihr-i berîne, zemîne çarh-ı kebûd
Sâmî
beriyye: Ar. 1. Halk, insanlar. 2. Çöl, kır, sahra. c. berâyâ.
Kâ’be kapın koyup çekerizgam beriyyesin
Ömre komaz temettu’u ol bî-safâ sefer

Ahmet Paşa

berâyâ: 1. Beriyye’ler, halkın vergi vermeyen müslüman ve kılıç ehli. (diğerlerine de “reâyâ” denir.)
2. Çöller, sahralar.
Uzak olmak için belâyâdan
İttika eyleyin berâyâdan
Muallim Nâci berâyâ-yı ademYokluk insanları.
Herkese bâr-ı belâ kendisinin varlığıdır
Gam u âlâmdan âzâde berâyâ-ji adem

Akif Paşa

berk: Ar. Şimşek. c. bürûk.
Feyz-ı Hak berk urur âyîne-i endîşemden
Çeşm-i cân rûşen olur maşrık-ı idrâkimdern

Nef’î

Şîr-i arak benât-ı mülü ede feyz-yâb
Bir bahr içinde berk ura
Hûrşîd ü mâh-tâb

Şeyh Galip

Anda her beyit bir sehâbe-i şark
Fikr-i cevvâl içinde rahşiş-i berk

Muallim Naci

berk-ı âh: Ah şimşeği.
Seng-i dilâ hazer tünd-i berk-i âhtan
Tîşe-i kûh-ken ile hîç saht-i hâre bir midir
Nailî berk-ı âlem-sûz: Alemi yakan şimşek.
Yakar bir berk-ı âlem-sûz tîğın ser-be-ser onu
Misâl-i hâr u has tutsa adüvv ger rû-ji gabrâjı

Nef’î

berk-ı belâ: Belâ şimşeği.
Berk-ı belâyı hîçe sayar ol garîb kim
Deşt-i fenâda çûb ü hasîri bulunmaya

Namık Kemâl

berk-ı be-renk: Renkli şimşek.
Arş-ı temkîn ü kadr-i makderet ü dehr-i sebât
Levh-i tarsîn ü kazâ temşît ü berk-ı be-renk

berk-ı cehân: Kımıldayan, çakan şimşek.
Gerd-i siyehteşu’le-işemşîr-i tâb-dâr
Gûyâ sehâb-ı tîrede berk-ı cehân olur

Nef’î

berk-ı cihân: Cihan şimşeği.
Ey saff-der-i cihân ki felek rahş-ı avnine
Mehten rikâb, berk-ı cihândan inân verir
Nedîm
berk-ı dehâet: Dâhilik şimşeği.
Nasıl berk-ı dehâettir ki lemh-i in’ikâsıyla
Hayât-engîz olur bir kütle-i câmidde?
Hayretler

Tevfik Fikret

berk-ı fenâ: Ölüm şimşeği.
Şem’ kurbiyle tefâhür kılma eypervâne kim
Hırmen-i ömrün yanar berk-ı fenâdan an-karîb

Fuzûlî

berk-ı felek-peymâ: Feleği tartan şimşek.
Hasma hüccetler nümâyân eyleyem kim her biri
Hatf-ı ebsâr eylesin berk-ı felek-peymâ gibi
Nedîm
berk-ı firâk: Ayrılık şimşeği.
Ateş-i berk-ı firâkın nâr-ı dûzah teg elîm
Cür’a-i câm-ı visâlin âb-ı kevser teg lezîz

Fuzûlî

berk-ı firkat: Ayrılık şimşeği.
Nüzûl-ı berk-ı firkat def’aten yaktı harâb etti
Kül oldu hecr ilepûlâd iken kalb-i metînimgel

Esrar Dede

berk-ı gazab: Gazap şimşeği.
Düşse kem-ter şerer-i şu’le-i berk-ı gazabı
Bâğ-ı firdevs olur âteş-kede-i dârü’s-sa’îr

Üsküdarlı Hakkı Bey

berk-ı girye: Gözyaşı şimşeği.
Ya şarâb eyler ya berk-ı girye rûyun pür-arak
Feyz-bahş ol gevher-i şeh-vâra bir ben bir habâb

Esrar Dede

berk-ı hasret: Hasret şimşeği.
Kâinata düşse berk-ı hasretimden bir şerer
Mahşer-i nîran olur tâ mâ-verâ-jı kâinat
Seyyit
Vehbî
berk-ı hâtıf: Göz kamaştıran şimşek.
Berk-ı hâtıf gibi bir demde ederdi onu tayy
Olsa ger arsa-i pehnâ-yı felek meydânı

Nef’î

berk-ı hayâl: Hayal şimşeği.
Ben ol âteş-dem-i nazmım ki olur hussâdın
Hırmen-i mâtıkası berk-ı hayâlimle hark
Nazîm (Yahyâ)
berk-ı lâmi’: Parlak şimşek.
Ta’ne-i ehl-i melâmetten ne noksan âşıka
Berk-ı lâmi’ def’in eyler mi hücûm-ı hâr u has

Fuzûlî

berk-ı mahz: Saf şimşek.
Berk-ı mahz iken direnk etse bilinmez peyken
Rahş-ı çâbük-pâ mıdır ya kûh ya bir câ mıdır

Nef’î

berk-ı neş’e: Neşe şimşeği.
Mânend-i berk-ı neş’e gelip geçti bî-haber
Bî-gâne-meşreb etmedi bir âşinâ nazar

Şeyh Galip

berk-ı rahşende: Parlak şimşek.
Ruhun görgeç olur sûz-ı derûn ü dûd-ı dil hâsıl
Bahâr eyyâmı sıçrar berk-ı rahşende sehâb oynar

Fuzûlî

berk-ı rûz-efrûz-ı âhGünden güne artan ah şimşeği.
: Berk-ı rûz-efrûz-ı âhımdan cihân yek-renk olup
Ferve-i ârâmı şebten kıldı dünyâ insilâh

Leskofçalı Galip

berk-ı samsâm: Keskin kılıç şimşeği. şehsüvâr-ı Nerîmân-şükûh-ı zîşân kim
Cihânaşa’şaa-bâr oldu berk-ı samsâmı

Nef’î

berk-ı sehâb-ı hâdise: Hadise bulutun şimşeği.
Berk-ı sehâb-ı hâdiseden tîğler çekip
Bir bir havâle-işühedâ kıldın ey felek
Fuzûî berk-ı şemşîr-i sitem: Sitem kılıcının şimşeği.
Hem yıkarsın berk-ı şemşîr-i sitemle âlemi
Hem yine dersin ser-i kûyumda feryâd olmasın
Şeyhülislâm Bahâyî (Mehmet)
berk-ı şu’le-tâb: Işık parlaklığında olan şimşek.
Sûziş-i hecri yaşım girdâb-ı âteş-hîz edip
Çeşmimi deryâ-yı berk-ışu’le-tâb eyler firâk

Esrar Dede

berk-ı tîg: Kılıç şimşeği.
Berk-ı tîğın ten-i a’dâda eder cevşeni âb
Döner üstünde habâba ser-i bî-sâmânı

Nef’î

berk-efzûd: Şimşek çoğaltan.
Şu’le-pûş-ı âteş-i aşkız ki tâb-ı sîneden
Zerreyi
Hûrşîd eyler âh-ı berk-efhûdumuz

Manastırlı
Nâilî

berk-cevlân: Şimşek gibi dönen.
Ol tîg ile Aşk-ı berk-cevlân
Gam deştini etti rîk-i meydân

Şeyh Galip

berk-veş: Şimşek gibi.
Berk-veş bir dem görünüp gizlenirsin ey perî
Ademîler öldürür vallâhi bu hûyun senin
Lamiî Çelebi
berk u bârânYağmur ve şimşek.
Ger suâl eyler isen dîde-i giryânımdan
Berk u bârân gibi hep akması hicrân iledir
İlhâmî, Selîmî (Sultan III. Selim)
ber-keşîde: Far. Çekilmiş, sıyrılmış.
Şemşîr-i ber-keşîde ebrû-yı cânân mıdır?
Ebrû-yı cânân mı?
Ya şemşîr-i berkeşîde

bermek: (Ar. Far.)
Abbasi hilafetinin ilk kuruluşundan
Harunürreşid’in zamanına kadar vezirlik hizmetini devam ettiren ailenin babasıdır.
Bunlara “Berâmeke ve
Al-ı Bermek” denilirdi.
Bunlar dört kişiden ibarettir.
Birincisi
Hâlid bin
Bermek dir ki, Ebu’l
Müslim
Horasânî’nin yanında bulunarak
Abbasî
Devleti’nin kuruluşuna çalışmış ve halife
Ebu’l
Abbâs
Sifah zamanında vezirlik makamında bulunmuştur.
İkincisi
Yahyâ bin
Hâlid olup halife
Mehdî’nin hilafet zamanında vezirlik makamına getirilmiştir.
Üçüncüsü ve dördüncüsü
Yahyâ bin
Hâlid’in oğulları olan Fâzıl ile Cafer ki, ikisi de
Harunü’r
Reşîd’in hilafet devrinde vezirlik makamında bulunmuşlardır.
Bu hânedânın şairler, ulema ve fukara hakkında, emsali görülmeyen ihsan ve inam cömertliğine vardığından, bağış ve cömertlik örneği olarak edebiyatta “Bermekî-meşreb, Bermekî-haslet, kerem-i Bermekiyâne” gibi sıfatlar kullanılmıştır.
Kaldı keçkûl be-kef sâil-ı Bağdâd-sıfat
Bâb-ı dâdında ilâhî okuyup
Bermekiyân
Şinasî bernâ: Far. 1. Genç, yiğit, civan.
Ayrıca
Farsça’da “bürnâ, bürnâk, bürnâh” şekilleri de kullanılır. 2. Güzel, zarif güzel, iyi.
Aceb vaz’ eylemiş bu bâr-gâh-ı hikmet-âmîzi
Ki kem-ter sun’ını derk eyleyince pîr olur bernâ

Nâbî

Evliyâ mürdeyi ihyâ eyler
Pîr-i sad-sâleyi bernâ eyler

Nâbî

Cihân-ı köhneyi lutf u keremle eyledi ta’mîr
Sipihri kıldı sa’y u ihtimâmıpîr iken bernâ
Nedîm
pîr ü bernâ: Genç ve ihtiyar.
Mehmidet-hân sıfatı mihterîn ü gühterîn
Midhatinde pîr ü bernâ bî-inân-ı ihtiyâr
Nazîm (Yahyâ)
berpâ(y): Far. Ayakta, ayak üzerinde, yıkılmamış.
Pîş-i der-gâhında ber-pâ saff-nişînân-ı felek
Zîr-i eyvânındapervâz etmede kerrûbiyân

Nef’î

Zehî hayyât-ı hil’at-dûz-ı bâzâr-ı hakâyık kim
Kadd-i ma’nâji etmiş câme-i terkîb ile ber-pâ

Nâbî

berr: Ar. 1. Kara, bahr’ın zıddı.
berrî, berriyye: Karaya ait, yere mensup.
kuvve-i berriyye: Kara kuvvetleri.
mühendis-hâne-i berrî: Yer mühendisevi. 2. Memleket, diyar, ülke, toprak.
berrü’ş
Şâm: Şam ülkesi.
Elâ ey berr ü bahrin pâdişâhı
Cihânınpüştî, devrânınpenâhî
Şeyhî
Sultân
Murâd-ı tâc-ver fermân-revâ-yı bahr ü berr
Sâhih-kırân-ı dâd-gerşehin-şâh-ı âlî-nazar
Bâkî
Ol şeh ki kef-i himmet-i hengâmı keremde
Dünyâyı ganî kânı tehî bahri berr eyler

Nef’î

Ol şeh ki kef-i himmeti hengâm-ı keremde
Dünyâyı ganî, kânı tehî, bahri berr eyler
Nef’î
bahr u berr-i âlem’ Alemin kara ve denizi.
Ol rahş-ı sabâ seyr-i cihân-gerd ki dâim
Yeksândır onapûyede bahr ü berr-i âlem
Neşâtî
berrî: Karaya mensup.
Bir deşt içinde dîv ü perî
Arslan kaplan vuhûş-ı berrî

Şeyh Galip

berrâk: Ar. 1. Parlak, nurlu. 2. Saf, durgun olan, bulanık olmayan.
Sâfu berrâk u ziyâ-güster idi
Ya’nî hâlis gümüşe benzer idi

Hakanî

Sînesi destindeki peymâneden berrâk u sâf
Rûhları destindeki sahbâ-yı terden kırmızı
Nedîm
Olup ömrü mezîd ikbâl ü iclâli mezîd olsun
Adûsu varsa sûzân ile sun şemşîr-i berrâkı

Akif Paşa

berrâka: Yüzü elmas gibi parlak ve çok güzel olan kız.
Vech-i berrâkının ashâb-ı safâ
Hürmeti gâlib idi der hattâ

Hakanî

Olup ömrü mezîd ikbâl ü iclâli mezîd olsun
Adûsu varsa sûzân ile sun şemşîr-i berrâkı

Akif Paşa

berş: (Ar.)
1. Afyon şurubu.
Keten yaprağından yapılan bir çeşit sarhoş eden mâcundur. 2. Arzu, gönül isteği.
“beriş” de deve demektir.
Ne belâdır hele berş u afyon
Ki eder âdemi süst ü mecnûn

Sünbulzâde Vehbi

Renc-i endûh komaz dillerde
Bâd-zehr-i gam-ı devrândır berş

Nâbî

Kahve kesti iştihâmı, berş kesti şehveti
Bir kaşınmak kaldı ancak bana dünyâ lezzeti

berş-i rahîkî: Saf afyon şurubu.
Def’-i sermâ-yı tekâsülde müessir aşktır
Benzemez berş-i rahîkî mest-i uşşâkîlere

Nâbî

berter, berterîn: Ar. 1. Daha, pek. en yüksek. 2. Çok meziyetli, değerli.
Ne desem rif’atin ol mertebeden berterdir

Nâbî

Perverdigâr’a berter olan rûhlar gider
Ancak habîs olan ebediyyen üfûl eder

Abdülhak Hâmit

Kadr-i zâtın çarhtan berter der isem vechi var
Müttefikdir bunda cümle râz-ı dâr-ı rûzigâr

Akif Paşa

Sensin ey zât-ı muhterem rehber
İlm ü irfânsa berterîn rüteb
İsmail
Safâ
Ey berter-i akl u vehm ü idrâk
Ma’rûf hitâb-ı “mâ-arak-nâke”

Ziyâ Paşa

berzah: Ar. 1. İki şey arasına giren engel, fasıla. 2. Ölümden sonra ruhların kıyamet kadar bulunacakları yer, dünya ile âhıret arasındaki geçit, mânevî âlem. 3. Ada veya yarımadayı karaya bağlayan uzun kara parçası, dil. 4. İnsanın canını sıkacak, huzursuz edecek yer veya şey. varta-gâh-ı belâ berzahından eyle halâs
Ulaşmadan daha ecsâda nâr-ı zât-ı vakûd

Sâbit

Vasfını rûh-ı Felâtûn gûş edip olmakdadır
Alem-i berzahda hâlâ şerm-sâr rûzigâr Akif Paşa
berzah-ı havf u recâ: Korku ve ümid berzahı.
Berzah-ı havf ü recadan beni yâ
Rab kurtar
Zevk ü gam dûzah u firdevse nigâh eylemeyem

Esrar Dede

berzah-ı uzmâ: En büyük manevî âlem.
Vücûdu berzah-ı uzmâ zuhûru mahşer-i esmâ
Hudâ’nın sırr-ı kübrâsı
Celâlü’d-dîn-ı Rûmî’dir

Esrar Dede

berzâhî: Berzah âleminde bulunan.
Hak yolu aşktır dediler kümmelîn-i vâsılîn
Berzahîler dediler kim
Hakk’ayol esmâ’dadır
gaybî
berzede: Far. Toplanılmış, biriktirilmiş, bir araya getirilmiş. berzede-i dest-i rûzigâr: Zamanın elde toplanışı.
Her târı oldu berzede-i dest-i rûzigâr
Ettikleri o zülf-iperîşâna kalmadı

Ziyâ Paşa

berzede-i devrân: Zamanın bir araya getirilişi.
Geldi eczâ-yı behem berzede-i devrânın
Sûzen-i sulh ile şîrâzesine kuvvet tâm

Nâbî

berzede-dâmen: Eteği toplanmış.
Pîr mi berzede-dâmen iki desti dolu mu
Gidiyor kendi ayağıyla bâda

berzede-hâl: Durumu iyi.
Ayırmışız, ederek şer’i muttasıl ihmâl
Asıl ikincisi olmuş, şu var ki berzede-hâl

Mehmet Akif

bes: Far. 1. Yeter, yetişir, kâfi. 2. Çok.
Nisyân ise garaz gam gününü bes hemân
Nûş etse bezm-i aşkda bir câm tâb-ı dil

Akif Paşa

Alemde bana hubb-ı Nebiyy-ı Kureyş bes
El-minnetu’llah-ı Te’âla ve tekaddes
Nâzım Paşa
Var iken mey-hâne-i aşk eylemem cennet murâd
Bezm-i âlemde bana sâkî vü câm u bâde bes

Âdile Sultan

be’s, be’is: Ar. 1. Zarar, ziyan. 2. Zahmet, zorluk. 3. Azap, şiddet, korku.
be’s-i şedîd’ Şiddetli zorluk.
Gökten hadîd indiği be’s-i şedîd ile
Ya’nî kılıc ki içinde bulur milk-i dîn sebât
Şeyhî
besâit: bk. basît.
besâlet: Ar. Bahadırlık, kahramanlık. yiğitlik, cesurluk.
Zâlimleri kahr eylemedir ayn-ı adâlet
Şiddet günü bir lâzımedir arz-ı besâlet

Abdülhak Hâmit

Çehreler reng-i asâlet gösterir
Nazreler nûr-ı besâlet gösterir
Muallim Nâci
besâret, basâret: Ar. İleri görüşlülük.
Vâ-beste-i besâretidir şâh-ı âdilin
Mülkün imâreti, fukarânın selâmeti

Ziyâ Paşa

Sihrile nice halkı a’mâ vü asamm eyler
Hayrette kalır sanır kim ehl-i basârettir
Taşköprülüzâde
Kemâleddin besî: Far. 1. Birçok. 2. Çokluk, ziyadelik.
Yâ Rab kerem et ki hâr u zârım
Der-gâha besî ümîd-vârım

Fuzûlî

besîm: Ar. Besm’den; güler yüzlü, güleç kimse.
Alemi gül gibi açtı nefesin
Eyledin çehr-i eyyâmı besîm

Nef’î

Ah o dem görürüm
Sarı bir çehre, bir hayâl-i besîmahmet Hâşim
Îdin bana dâim görünür levh-i kerîmi
Mâzî-i tufûliyyetimin yâd-ı besîmi

Mehmet Akif

besîm ü hurrem: Sevinçi ve neşeli.
Mevsim nev-bahâr-ı âlem idi
Rûy-ı âlem besîm ü hurrem idi
İsmet besîr: Ar. Çok, birçok.
Besîrine benât-ı na’ş bende
Pervîn’e ederdi nazmı hande

Nâbî

besmele: Ar. “Bismillâhirrahmânirrahîm” cümlesinin kısa adı.
Besmeleyle edelim feth-i kelâm
Feth ola tâ bu muammâ-yı be-nâm

Hakanî

Olmasa besmele resm-i memdûd
Cins-i eşyâda olur muydu vücûd

Hakanî

bess: Ar. 1. Yaymak, dağıtmak. 2. Haber ve sırları açıklamak. 3. Ağır elem ve hüzün.
bess ü şikayet: Hüzün ve şikâyet.
Esvât-ı arza karşı sen etmiştin i’tiyâd
Bess ü şikâayet etmeyi âlâm-ı sem’den
cenap Şahabeddin
best: Far. Düğüm.
best ü güşâd (küşâd): Düğüm ve açılış.
Zârdır kabzla bastın dü-ser-i engüştünde
Vaz’-ı hikmetle bu bâzîçe ki best ü küşâd

Nâbî

beste: Far. 1. Müzik makamı ve âhengi. 2. Bağlı, bağlanmış, bitiştirilmiş.
Hasret-i la’l-i lebinlegark-ı eşk-i dîdejim
Mevce-i takdîre yây-ı ihtiyârım bestedir

Leskofçalı Galip

Zencîr takıp bu büt-pereste
Abdiyyete çek şikeste beste

Şeyh Galip

Fitrâkine beste nûr u îmân
Zünnârıgüsiste rişte-i cân

Şeyh Galip
beste-i bend-i zülf ü kâkül: Saç ve kâkül bağının ahengi.
Rişte-i mûy-ı dil-bere dolaşan
Beste-i bend-i zülf ü kâkül olur
Bâkî
beste-dehân: Ağzı bağlı.
Bir kimseden ermezse ne olagûşuma tahsîn
Efsûn kelâmımla cihân beste-dehândır

Nef’î

beste-dem: Nefesi tutulmuş.
Böyle kalmazdı hele hayretle
Ekrem beste-dem
Ah eğer olsaydı bir kadr-âşmâsı hâmemim
Recaizade Ekrem
beste-dil: Gönlü bağlı.
Sanman bizi kim beste-dil-i nefi-igavîjiz
Hâk-i kadem
Al-ı Abâ
Mustafavî’yiz

Şeyh Galip

Niçin vasf-ı Kays’a olur beste-dil
Gönül minnetullaha mecnûn değil

Sâbit

beste-gî: 1. Bağlılık. 2. Kapalılık. dil-bestegî: Gönül bağlılığı.
Sende var mâ-dâm ki dil-bestegî
Hâtırından geçmesin vârestegî

beste-hân: Beste okuyan.
Beste-hânlık sana şâyeste değil
Silsilen onlara peyveste değil

Sünbulzâde Vehbi

beste-kâr: Besteci, beste yapan. yerlerde sabâ bir beste-kâr-ı sersendir ki
Perîşân nağmeler perrân olur gûyâ enîninden
rıza Tevfik
beste-leb: Dudağı kapalı, tutuk.
Derd-i aşkı zahm-ı sînemden suâl etsen eğer
Beste-leb etti beni ammâ diye billâh bu şeb

Âdile Sultan

Ah-ı serdim girye-i keremim midir bilmem sebeb
Kaldı gitti gonca-i maksûd böyle beste-leb

Akif Paşa

Bu lugaz ilmin bilen ehl-i edeb
Olur âlemde
Ziyâ-veş beste-leb

Ziyâ Paşa

beste-rahim: Kısır kadın.
Ümm-i devrân beste-rahim olmuş da kalmıştır, senin
Mislini kehvâre-i imkâna ityân etmede

destbeste: Eli bağlı.
Bir gün eyler dest-beste pâygâh-ı câygâh
Bî-aded mağrûr-ı sadr-ı i’tibârın görmüşüz

Nâbî

şikeste-beste: Kırık dökük, bozuk.
Yazdım ne ise şikeste-beste
Ma’lûm değil mi hâl-i haste

vâ-beste: “. e bağlı.

Nâ-ümîd-i âfiyet olmuş hayâtım hastedir
Mikr-bânım!
Seyfine dermân-ı cân vâ-bestedir

Tâhirü’l Mevlevî

beşâret: Ar. 1. Müjde, muştu. 2. Yeni çıkan garip şey.
Kimisi zevk u işrette kimi sâz u beşârette
Kimi belâ vü mihnette dün olmuş günleri gördüm

Yunus Emre

Nedâmettir kusûrundan hicâb eylerse bir adam
Salâh-ı nefse isti’dâdma âid beşârettir
İsmail
Safâ
Bu beşâretle olup hurrem ü handân âlem
Herkes evsâfını bir gûne edince ta’bîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

beşâret-i afv-ı hatâ: Hatanın affedilme sevinci.
Havf-ı hatâda muztaribem var ümîd kim
Lûtfun vere beşâret-i afv-i hatâ bana

Fuzûlî

beşâşet: Ar. Güler yüzlülük, güler yüz.
Herkesin vechinde bir reng-i beşâşet müncelî
Kalmadı ehl-i melâl ü hüznde çîn-i cebîn

beşâşet-i safvet-i bâl: Kalpten gelen temiz güleryüzlülük.
Ulü’l-ebsâre karşı nâsiyen mir’ât-ı kalbindir
Delâlet eylemez ca’lî beşâşet-i safvet-i bâle

İsmail Safa

beşâşet-nümâ: Sevinç gösterici.
Verildikçe yüz oldu vahşet-nümâ
Nasıl olsun âdem beşâşet-nümâ

beşşâş: Çok sevinçli, neşeli.
Meclisler içre gül gibi beşşâş olur şarâb
Giydirse aks-i ârız-ı dil-dâr al ona
NecâtîBey
beşer: Ar. İnsan.
Bir devirde geldik bu fenâ âleme biz kim
Asâr-ı atâ yok ne beşerde ne melekte

Bağdatlı Rûhî

Düştü cüdâ naHm-i safâdan Ebu’l
Beşer
Oldu
Halîl’e tecrübe-gehgerden-i beşer

Ziyâ Paşa

Yeri göğü yaratırken eyâ bihîn-i beşer
Hudâ bilir ki vücûd-ı latîfin idi me’âl
Necâtî Bey
Fikr etmeli kim
Cenâb-ı Bî-çûn
Ettikde beşerle arzı meskûn

hayrü’l-beşer: insanların hayırlısı, Hz. Muhammed (s. a. s.)
Yâ habîbu’llah yâ
Hayrü’l
Beşer müştâkınım
Öyle kim leb-i teşneler yanıp diler hem-vâre su

Fuzûlî

beşeriyyet: İnsanlık hâli, insanın yaratılış ve meşrebi.
Çün ol beşeriyyetin unuttu
Ahû hem onunla üns tuttu

Fuzûlî

Coşkun, koca bir sel gibi, dâim beşeriyyet
Müstakbele koşmakta verip seyrine şiddet

Mehmet Akif

beşşâş: bk. beşâşet.
beter: Far. “bed-ter” in hafifletilmişidir.
Pek kötü, en fena, çok çirkin ve bayağı demektir.
Müşkül budur ki her kime kim hâlim ağlasam
Aşkın yolunda ol dahi benden beter çıkar

Ahmet Paşa

Düşmez dil ü tab’ ehli bu endîşeye
Teşvîş-i dil ü tabi bu elbet beter eyler

Nef’î

Burc-ı hâverden ivazdır zülfün ey kâfir-nijâd
Çâh-ı Bâbil’den beterdir çeşmin ey câdû-firîb
Nizâmî
betyâr, betyâre: Far. 1. Şeytan, ifrit, gulyabâni; dev. 2. Düşman. 3. Görülmesi istenmeyen şey.
Pey-rev-i nefi-i emmâre
Ser-be-zencîr dîv-i betyâre
Şeyhülislâm Bahâyî (Mehmet)
bevâdî: bk. bâdiye.
bevarik: bk. bârika.
bevâtın: bk. bâtın.
be-vefk: Ar. Uygun olarak.
be-vefk-i hâtır-hâh: Hatırda tutmayı isteyene uygun olarak.
Dü-rûze gerdişiyoktur be-vefk-i hâtır-hâh
Tabîat-i felek-i mâ-bekârı biz biliriz

Nâbî

bevl: Ar. İşeme, çiş yapma.
İkbâl-i felek teveccüh ederse her kime Beyz-i kebûter durur veted üzre
İdbârı da ikbâli gibi ger ederse nefet
Kelb-i habâset bevl eder esed üzre

bevvâb: Ar. Kapı bekçisi, kapıcı.
Nâbîyâ şimdi atâyâsı kibâr-ı asrın Değmez ebrûlarının çînine bevvâbların

Nâbî

bevvâl: Ar. Çok sık işeme hastalığına tululan.
Diyabitis hastalığına tutulan.
bevvâl-ı çeh-i zemzem: Zemzem kuyusuna işeyen (yalnız şöhret olmak için, uygunsuz iş yapan kimse için kullanılır.)
Bevvâl-i çeh-i zemzemi la’netle anar halk
Sen
Kâ’begibi kendini hürmetle be-nâm et

Ziya Paşa

bey1: Ar. Satma, satış, satılma, satın alınma.
Geldim ayağın öpmeğe destimde nakd-i cân
Gel al elim ki beycimiz olsun yeden-bi-yed
Vâlihî-ı Kadîm
bey’-i bât: 1. Kat’î, kesin satış. 2. Beyit pazarı.
Bir pula değmez benim indimde sevk-i kâinat
Alemi ben hîçe sattım bir sebîl-i bey’-i bât
Yenişehirli Avni
bey’ men yezîd: Açık artırma ile satış.
Metâ’-ı hûn-ı azîzâne müşterî olma
Bu Kerbelâ’da olan bey’ men yezîd midir?

bey’ ü şirâ-yı rûh: Ruhun alım satımı.
Ver nakd-i cânı bûs-ı leb-i la’line gönül
Gel eyle sûk-i aşkda bey’ ü şirâ-yı rûh
Fıtnat
beyâbân: Far. Sahra, çöl.
Düştü vasf-ı dür-i dendânı ağızdan ağıza
İşitip saldı beyâbâna deniz gevherini

Fuzûlî

Şol ki aşk ehlidir olur kûy-ı dil-berde mukîm
Eyleyip dîvânelik dağ u beyâbân istemez
Muhibbî, Meftûnî (Kanunî Sultan Süleyman Giryân o
Leylî-veş ne ola sahrâya salsa
Bâkî’yi
Mecnûn’un âb-ı çeşmine hâk-i beyâbân teşnedir
Bâkî
beyâbân-ı adem: Yokluk çölü.
Sürdükçe hasma yek-tene bakmaz silah ü cevşene
Yer kalmaz asla düşmene illâ beyâhân-ı adem

Nef’î

beyâbân-ı gam: Gam çölü.
Eczâmızı hep rîg-i beyâbân-ı gam etsek
Cânânagiden nâme-i hicrâna dökülsek

Nâilî
beyâbân-ı hatâ: Hata çölü. Beyâbân-ı hatâda serseri gezme perîşân-hâl
Seni sen gözleyip bul râh-ı Hak’ta özge seyrânı

Âdile Sultan

beyâbân-ı mahabbet: Muhabbet çölü. Beyâbân-ı mahabbetde yitirdim nâgehân kendim
Ne cismimden nişân zâhir ne çeşmim üzre ter peydâ
hayalî Bey
beyâbânî: Çöl adamı.
Muhabbet râhımın resmin bana sor anma
Mecnûn’ı
Makâm-ı aşkın âdâbın ne bilsin bir beyâbânî
hayalî Bey
beyân: Ar. 1. Açık söyleme, anlatma, bildirme. 2. ed. Belâgat ilminin, mecaz, hakikat, hikâye, teşbih, istiare gibi bahislerini öğreten kısmı.
Ne nâmedir ki bu hüsn-i beyân unvânı
Edergüşâde dil ü tab’-ı müstemendânı

Nef’î

Yılan kuşandığını cenkte beyân eyler
Lisân-ı ef’îyile zehr-i cân-sitân hançer

İbni Kemâl

Meydânda bedîğ ile maânî
Biz de okuduk biraz beyânı

Ziyâ Paşa

beyân-ı hâl: Durumu açıklama. Beyân-ı hâl benümçün muhâl sevdiğime
Aceb eder mi delâlet bu hâl sevdiğime
İsmail
Safâ
Ne beyân-ı hâle cür’et ne figâna tâkatim var
Ne recâ-jı vasla gayret ne firâka kudretim var

Enderunlu Vâsıf

beyân-ı kudemâ: Eskilerin beyanı.
Bir tâze reviştir bu ki ta’bîr-i latîfi
Revnak-şiken-i hüsn-i beyân-ı kudemâdır

Nef’î

beyân-ı maksad: Kastedilen açıklama. Beyân-ı maksad için yâre tercemânım var
Belâya bak ki onu tercemâna anlatamam

Muallim Naci

beyân-ı merâtib: Mertebeleri açıklama.
Rumûz-ı hikmetin eyler beyân-ı merâtib ile
Cemî’ hâl-i beşer hâh fakr u hâh gıni
Fuzî beyân-ı Muhammedî: Hz. Muhammed (s. a. s.)’e ait açıklama.
Üsküp’te kabr-i mâdere olsun bu nev-gazel
Bir tuhfe-i bedî’ ü beyân-ı Muhammedî

Yahya Kemal

beyân-ı ukde-güdâz: Düğüm çözen beyan. Beyân-ı ukde-güdâzmh mübhemât-ı şuûn
Yavaş yavaş açılıp bir vuzûh olur rûşen
mehmet Âkif
beyâz: Ar. 1. Aklık. 2. Yumurta akı. 3. Aydınlık.
Havâss-ı hâk-ipâjinşerhini tahkîk eden merdim
Gubâr ile beyâz dîde-i hûn-bâre yazmışlar

Fuzûlî

Oldu beyâz subh gibi mûy-ı ser-sefîd
Ey hufte-i çeşm uyan ki ibâdet zemânıdır

Nâbî

Vücûdu hâm gümüşten beyâzgülden nerm
Boyu henüz yetişmiş nihâlden hem-vâr
Nedîm
beyâz-ı subh-ı vuslat: Kavuşma sabahının aklığı.
İntizârım dûrî-i dil-dârdan zann etme kim
Dîde-i ispîd beyâz-ı subh-ı vuslattır bana

Esrar Dede

bey-gâh: Far. Pazar yeri, pazar. bey-gâh-ı âlem ü kevn ü fesâd: Âlemin olma ve bozulma pazarı. Bey-gâh-ı âlem ü kevn ü fesâd içre
Fehîm
Cevher-i cânın ziyân etmektir ancak sûdumuz

Fehîm (Hoca Süleyman)

beygâr, beygâre: Far. Başa kakma.
beygâre-i nâ-dân: Pişmanlık başa kakması.
Ehl-i dil beygâre-i nâ-dânı çekmez bir zemân

beyn: Ar. 1. Aralık, ara. 2. Ek sonuna gelerek “arada, araya, arasında” anlamlarında birleşik kelimeler yapar.
Kaldı bî-çâre gönül havf ü recâ beyninde
Avnî
beyne’s-semâi ve’l-arz: Yerle gök arasında.
Ser çekmesin semâya kaddini kılmasın arz
Farkı boyunla serin beyne’s-semâi ve’l-arz
Şânî
mâ-beyn: Haremle selâmlık arasında olan oda.
Zâhid püsere mâil ü hem duhtere âşık
Mâ-beyn odası gibi iki yüzlü münâfik
Lâ mâ-beyn-i gül: Gülün arası.
Mâ-beyn-i gülde rüste olan berg-i sebz-veş
Sen şâh-ı hüsn bengâşiye-dârın senin

Nâbî

beyt: Ar. 1. Ev, mesken, hâne. 2. ed. Aynı vezinde iki mısradan ibaret söz. c. ebyât. Beytimin her biri bir büt-gededir kim yaraşır
Olsa seng-i dil-i hûbâmdan ona ferş-i ruhâm

Nef’î

Ma’nî-i rengîne her bir beyti gûyâ selsebîl
Cisr-i her-mısrâı âb-ı la’l-i rümmân üstüne
Nedîm
Andelîbi vird-i sad-berg ile tekfîn ettiler
Bir gül-istân beytini kabrinde telkîn ittiler

Keçecizade İzzet Molla

beyt-i ahzân: Hüzün ve kederle dolu olan ev.
Cihân hep devr-i adlinde ser-â-ser hurrem ü şâdân
Gönül zindânî-i künc-i belâ-yı beyt-i ahzândır
Riyâzî
beyt-i ankebût: Örümceğin evi.
San beyt-i ankebûta dolaşmış meges-durur
Bu sîne-i müşebbek içinde ol hayâl-i hâl
Nizâmî
beyt-i bî-revzen: Penceresiz ev.
Tabîat rûşen olmaz olmadıkça dîde-i hak-bîn
Alır mı beyt-i bî-revzen ziyâ, hûrşîd-i enverden
fıtnat
beyt-i dil: Gönül evi. Beyt-i dilini dâniş ile etmeyen âbâd
Ma’mûr sanır sadrını her hâne-i harâbın
Muallim Nâci
beyt-i ebrû: Kaş evi (kaşın kıvrımı).
Cûş eder mevc-i hayâl-i şuarâ dûş-be-dûş Beyt-i ebrûsunun ara yeri dîvân yoludur

Nâbî

beyt-i evvel: İlk ev.
Rübâîden kaşındır beyt-i evvel
Celî hatt ile yazmış kâtib onuHurrem Paşa
Beyt-i Harâm, Beytü’l
Harem: Mekke’deki
Kâbe.
Mukîm-i bâb-ı safâ-bahşına olur hâsıl
Ziyâret-i harem-ı Kuds ü tavaf-ı Beyt-ı Harâm

Bağdatlı Rûhî

Oldu hicâbetle sikâyet tamâm
Onlar için hidmet-ı Beytü’l-harem
Nahîfî Beyt-i Huda: Allah’ın evi (Kâbe)
Gönül yap zâhidâ beyt-ı Hudâdır, tâat istersen
Muhakkaktır ki bâb-ı cenneti hâtır-şiken açmaz
Sâhib (Pîrîzâde Osman) Beyt-i İlâhî: İlâhî ev (Kâbe)
Sâyen beni vâreste eder nârdan elbet
Cânımla sığındım sana ey Beyt-ı İlâhî
Recaizade Ekrem
beyt-i intihâb: Seçilmiş beyit.
Gül-istânda nümâyân ol çü manâ-ji bülend ey serv
Bu mevzûn kaddile hakka ki beyt-i intihâhımsın
nedîm
beyt-i kezzâb: Yalancı evi.
Ateşe yansa da beyt-i kezzâb
İnanıp kimse getirmez ona âb

Sünbulzâde Vehbi
Beyt-i Ma’mûr, Beytü’l
Ma’mûr: Yedinci kat gökte
Firdevs cennetinde bir köşk olup
Hz. Âdem’le yer yüzüne indirilmiş
Kâbe mevkiineTûfân’dan sonra yine
Cennet’teki yerine kaldırılmıştır.
Gönülyıkmak harâb etmek gibidir beyt-i ma’mûru
Velî yapmak hezârân
Kd’be bünyâd etmeden yeğdir

İbni Kemâl

Hemîşe kudsiyân-ı âsumândır hem-dem bezmi
Harîm-i hâsı gûyâ beyt-i ma’mûr-ı muallâdır
Nef’î
Beyt-i ma’mûr-ı Hudâ feth olalı gelmedi hîç
Dehre zâtın gibi bir fâtih-i kahhâr u kadîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

beyt-i nemekîn: Tatlı, lezzetli ev. Beyt-i nemekîndir hat-ı püşt-i lebi ammâ
Çıkmazsa eğer ye’se onun dahi meâli

Nâbî

Gönül yıkmak harâb etmek gibidir beyt-i ma’mûru
Velî yapmak hezârân
Kâ’be bünyâd etmeden yeğdir

İbni Kemâl

beytü’lahzân: Hüzün ve kederle dolu olan ev.
Rûşen oldu açılıp dîde-ı Ya’kûb-ı emel
Demidir menzil-i işret ola beytü’l-ahzân
Bâkî
beytü’l-gazel: Bir gazelin en güzel beyti.
Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdangayrı

Fuzûlî

Bir tek gazel bıraksa yeter bir gazel-serâ
Her beyti ancak olmalı beytü’l-gazel gibi

Yahya Kemal

beytü’l-hazen: Keder evi.
Taş deler âhım oku şehd-i lebin şevkinden
Ne ola zenbûr evine benzese beytü’l-hazenim

Fuzûlî

Dil var mı ki kahr-i dehr ile vîrân edilmedik Beytül-hazen mi kaldı perîşân edilmedik

Yahya Kemal

beytü’l-hüzün: Hüzün evi.
Ne ola gül-zâr-ı âlem ser-be-ser beytül-hüzün olsa
Bu Yûsuf-ı tal’atân dünyâyı
Ya’kûb eylemişler
Vecdî
Eyler beni durmayıp ziyâret Beytül-hüznümde bin meserret
Muallim Nâci
Bildigim bu ki bu beytü’l-hüzn-i âlemde
Kûşe-i mey-kededir var ise bir cây-ı sürûr
Rızâyî
beytü’l-kasîd: Kasidenin en güzel beyti.
Ne mümkündür edâ-yı vasf-ı pâkin eylemek tekmîl
Gerekse şâirin her beyti bir beytü’l-kasîd olsun
nedîm
beytü’l-mâl: Maliye dairesi.
Bir devletin olmaz iki hazinesi
Biri evkaf, ötekisi Beytü’l-mâl
Ziya
Gökalp
beytü’l
Ma’mûr, Beyt-i Ma’mûr: Yedinci kat gökteki
Firdevs cennetinde
Kâbe’ye benzeyen meleklerin kıblesi.
Hz. Âdem tarafından yapıldığı söylenir.
Mûsî ağdığı
Tûr’u
Kuds’te Beytü’l
Ma’mûr’u
İsrâfil urduğ sûru cümle vücûdda bulduk

Yunus Emre

Kiblesijim sâdıkların ma’şûkların âşıkların
Maksûduyum lâyıkların çün Beyt-ı Ma’mûr olmuşam
Nesimî
beytü’l
Mukaddes, Makdis: 1. Mukaddes ev 2. Mescid-ı Aksâ
Kudüs
Câmi i. Buhtunnasar hûnî gamzelerle tuttu âfâkı
Yıkar Beytü’l
Mukaddes gibi her dem kalb-i uşşâkı

Belîğ

Tasvîr-i gayre kılma mahal kalb-i akdesi
Esnâama mesken eyleme Beytü’l
Mukaddes’i
Usûlî (Yenice Vardarlı.)
beyyinât: Ar. Beyyine’ler; açık, belli şeyler.
Vasfını
Ve’n
Necmi ve’ş
Şemsi
Tebârek söyledi
Şânına

Hâ vü Yâ Sîngeldi
Hak’tan beyyinât
Nedîm
Benden terekküb etmede mecmû’kâinât
Zerrâttır vücûduma bî-gâye beyyinât

Abdülhak Hâmit

beyyinât-ı ma’nâ: Anlamları belli şeyler.
Tâk ında müncelîdir
Hey beyyinât-ı ma’nâ

Abdülhak Hâmit

beyza, beyz: Ar. Yumurta. tavuklar gibi ki şâm u seher Beyzasında oturup da bekler

Abdülhak Hâmit

Mânende-i mâkiyân-ı garrâ
Yek beyza vü sad hezâr da’vâ

Şeyh Galip

beyz-i kebûter: Güvercin yumurtası.
İkbâl-i felek teveccüh ederse her kime Beyz-i kebûter durur veted üzre
İdbârı da ikbâli gibi ger ederse neş’et
Kelb-i habâset bevl eder esed üzre

beyza-i Anka: -yı adem: Yokluk kuşunun bulunmaz yumurtası.
Bu kasîde kaleme
Kâf-ı fenâdan geldi
Olsa nâmı yakışır beyza-ı Anka: -ji adem

Âkif Paşa

beyza-i İslâm: İslâm ülkeleri.
Zülfesi zülf-i ârız-ı ahkâm Beyzası ayn-ı beyza-ı İslâm

Nâbî

beyza-i sürh: Kırmızı yumurta (Paskalya’da pişirilen yumurta).
Kilise kapısına durmuş idi Beyza-i sürh tokuşturmuş idi

Sünbulzâde Vehbi

beyzâ’: Ar. Daha ak, beyaz demek olan ebyaz’ın müennesi.
Hırka-i beyzâ vücûd-ı devletile kâm-bîn
Mesned-i fetvâ beka-yı rif’atile kâm-rân

Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı muannid
Bir zulmet-i beyzâ ki pey-â-pey mütezâjid

Tevfik Fikret

Hil’at-i beyzâ-yı
İslâm’ı siyeh-fâm ettiler

Yed-i beyzâ’
Hz. Mûsa’nın bir mucize olmak üzere parlak görünen mübarek eli.
Bir tecellî idi
Mûsâ’ya da kim el verdi
Şecer-ı Tûr hemîşe
Yed-i beyzâ vermez

Koca Râgıp Paşa

Kılmaz dil-ı Firavn’ı münevver
Yed-i beyzâ

Fuzûlî

bezirgân: Far. Tüccar, esnaf.
Yûnus’a âşık diyüben zinhâr özenip gelmeniz
Çok bezirgân ziyân eder varıcağız uzun yola

Yunus Emre

Ulu bezirgânım kumaş satarım
Gökyüzünde uçan kuşu tutarım
Pir
Sultan Abdal
bezl: Ar. Bol bol verme, esirgemeyerek dağıtma, ibzâl etme.
Bezl kıl mâlını muhtâclara
Nimet-ı Hak yeter açlara

Nâbî

Bezl etmede üftâdeler gül-ruhlara cânın yine
Seyr eyle istiğnâsını uşşâka hûbânın yine
Râmî
Ne rütbe bezl edersen artar ol nisbetde mahsûlü
Maârifdir cihânda bî-nefâd îrâd lâzımsa

Namık Kemâl

bezl-i avârif: Bilginlerin bol bol verişi.
Dili dürr-i maârifte gehî bezl-i avârifte
Dem-â-dem eyler isbât-ı fazîlet bahr ü kân üzre
Bâkî
bezl-i cân: Canını fedâ etme.
Ne şândır dîn yolunda
Hakka bezl-i cân edip durmak
Ne devlettir şehîd-i zî-hayât olmak bu dünyâda

Namık Kemâl

bezl-i direm: Dirhem kadar dağıtım.
Kerem erbâbına vermezdi atâya növbet
Zevkini bilse bahîlân dahi bezl-i diremin

Sünbulzâde Vehbi

bezl-i gencîne-i Kârûn: Karun hazinesini dağıtma.
Sîr-çeşm oldular ol mertebe kim etmezler
Bezl-i gencîne-ı Kârûn’a tenezzülfkarâ

Nâbî

bezl-i güher: Cevher saçma, inci dağıtma.
Girdi miftâh-ı der-i genc-i maânî elime
Aleme bezl-i güher eylesem itlâf değil

Nef’î

bezl-i hayât: Hayatın dağıtılışı Vatan muhabbeti, millet yolunda bezl-i hayât
Hulâsa, âile hissiyle cümle hissiyyât
Mehmet Âkif
bezl-i ırz: Şan ve şerefi dağıtma.
Geceler aç doyuran, gezmeğe sa’y eyler idim
Bezl-ı ırz ile varıp kime zelâlet kılayım
Cinânî
bezl-i ictihâd: Kudreti yettiği kadar gayret sarfetme.
İdrâk-i nefse eylemeyen bezl-i ictihâd
Kâbil midir ki anlayabilsin
Hudâ nedir
Recep
Vahyî
bezl-i imkân: Mümkün olan dağıtım.
Etmez mi kelâma bezl-i imkân
Sözden gören iltifât u ihsân

Ziyâ Paşa

bezl-i makdûr: Elden geldiği kadar yapma.
Vasf-ı zâtında husûsâ ede bezl-i makdûr
Bir benim gibi sühan-senc-i pesendîde-i kelâm

Nef’î

bezl-i mechûd: Olanca gücünü sarfetme.
Yedim semt-ı Haleb’de bir pilav ismin suâl ettim
Arap kuskus deyince bezl-i mechûd eyledim kustum
sürûrî
bezl-i mekârim: Cömertliklerin dağıtılması.
Cihânda her kime tahsîl-i nîk-kâmgerek
Hemîşe bezl-i mekârimde ihtimâm gerek
Besîm (Kırımlı)
bezl-i saâdet-gû: Saadet veren sözler sarfetme.
Etse bir iklîmeger bezl-i saâdet-gûgibi
Her gedâ-yı bî-nevâsı şevket-i sultân bulur

Nef’î

bezl-i vücûd: Vücudunu fedâ etme.
Muhibb-i sâdık odur muktezâ-jı hâl üzre
Ya sarf-ı mâl ede ahbâhınaya bezl-i vücûd

Belîğ

Kılıp zebâne-işem’ipiyâle-i sahbâ
Eder mahabbete bezl-i vücûd-ı pervâne

Şeyh Galip

bezl ü isrâf: Dağıtma ve saçma.
Lezzeti inkâr olunmaz bezl ü isrâf etmenin
Ah zımnında eğer endîşe-i vâm olmasa

Nâbî

bezl ü seref: Dağıtma ve harcama.
Kesr ü noksân veremez bezl ü seref
Yoktur anda hatar-ı mahv ü telef
Sünbülzâde
Vehbi (anda: orada.)
bezle: Far. 1. İnsanın tabiatine hoş gelen nazik, latif söz, latife, 2. Şiiri âhengle ve güzel okuma.
“bizle”
Aslı Ar. olup her gün giyilen, yani gündelik elbise anlamına gelir.
Yine bezminde sultân-ı gülün kumru ile bülbül
Birisi bezle-senc-i turfa-gû biri gazel-hândır
Riyâzî
bezle-gû (y), bezle-bâz: Şakacı, latifeci.
Olamaz tab’-ı Necâtî gibi bülbül bezle-gûy
Fi’l-mesel hıfz etse ebyât-ı gül-istânı dürüst
Necâtî Bey
Peymâneye baş eğip sebûlar
Rengîn söze girdi bezle-gûlar

Nâbî

bezle-senc: Şakayı ölçerek, tartarak kullanan.
Bezle-senc olsan seni îmâ ile eyler mezâk
Meclisin dânâ rûşen nâ-dân yâve-güsteri
Nazîm (Yahyâ)
bezle-senc-i turfa-gû: Garip şeyleri ölçerek kullanan.
Yine bezminde sultân-ı gülün kumru ile bülbül
Birisi bezle-senc-i turfa-gû biri gazel-hândır
Riyâzî
bezm: Far. 1. İşret, sohbet, muhabbet meclisi. 2. Dostça kurulan eğlence topluluğu.
Çadır.
Her ne dem lûtf eyleyip bezmi müşerref eylesen
Ehl-i bezm ayağına yüz sürmeğe âmâdedir

Nef’î

Geldimse ne ola benşuarâ bezmine âhir
Adet budur en sonra gelir bezme ekâbir
Nev’î
Bu gece bezme gel ey âlem-i hüsnün mâhı
Yoksa yerden göğe dek inciniriz vallâhi

Behiştî

bezm-i âlem: Âlemin meclisi.
Harâba kul olduk bezm-i âlemde
Abâd olsak da bir, olmasak da bir
Dertli
Şikeste bir sifâl olsun, nemiz var, sâgar-ı Cem’de
Garaz bir neşve tahsil eylemekdir bezm-i âlemde

Şeyhülislâm Yahyâ

bezm-i âlem-ârâ: Âlemi süsleyen meclis.
Bu bezm-i âlem-ârânın içinde câmlar güldür
Sürahigonce vü âvâzesi feryâd-ı bülbüldürZâti bezm-i aşk: Aşk meclisi.
Nisyân ise garaz gam gününü bes hemân
Nûş etse bezm-i aşkda bir câm tâb-ı dil

Âkif Paşa

Cân nisâr etmektir evvel şart bezm-i aşkına
Mahrem olmaz bilmeyen âdâb-ı sohbet neydügün
Bâkî
bezm-i bahâr: Bahar meclisi.
Lâle-veş kalkıp ayak tolularını içelim
Gül gibi îş edelim bezm-i bahâr eyleyelim
Revânî (tolu: içi dolu kadeh)
bezm-i bî-beka: Dünya.
Yazık ol hevâ-pereste ki bu bezm-i bî-bekada
Bırakıp safâ-yı câmı gam-ı rüzgâra düştü

Ziya Paşa

bezm-i cân: Ruhlar meclisi. zemân ki bezm-i cânda bölüşüldü kâle-i kâm
Bize hisse-i mahabbet dil-i pâre pâre düştü
şeyh Galip
bezm-i Cem: Cem’in meclisi.
Sifâl-i köhneden nûş-ı meye mu’tâd iken rinde
Mücevher câmını bin kerre bezm-ı Cem kabûl etmez

Nâilî

bezm-i cihân: Cihan meclisi.
Nizâm-bend-i şühûd olalı bu bezm-i cihân
Ne rindler ne kadeh-keşler ettilergüzerân

bezm-i cühhâl: Câhiller meclisi.
Ehl-i dil sohbet-i nâ-cins ile şâdân olmaz
Bezm-i cühhâl gibi ârife zimdân olmaz

Leskofçalı Galip

bezm-i çemen: Yeşillik meclisi.
Yine bezm-i çemene lâle fürûzân geldi
Müjdeler gül-şen kim vakt-i çerâgangeldi
Nedîm
bezm-i devr-i dil-ârâ: Gönlü alıp götürenin meclisi.
Adem bu bezm-i devr-i dil-ârâya bir gelir
Bil kadr-i ömrünü kişi dünyâya bir gelir
Rüşdî (Ahmet)
bezm-i dil-ârâ: Gönül açıcı meclis.
Adem hemîn bu bezm-i dil-ârâya bir gelir
Bil kadr-i ömrünü kişi dünyâya bir gelir
Sezâyî (Hasan)
bezm-i dil-güşâ: Gönül açan meclis.
Bu bezm-i dil-güşâya mahrem olmaz
Bâkî’yâ herkes
De gelsin ehl-i diller gelmesin bî-gâneler dönsün
Bâkî
bezm-i düşmen: Düşman meclisi.
Tertîb-i bezm-i düşmeni bir gün bozar felek
Kalır tehî piyâle bu devrân gelir geçer
Nevres-ı Kadîm
bezm-i edeb: Edep meclisi.
Bezm-i edebin bana muâşırları yegdir
Bî-rûy u riyâ savmaa küstahlarından
Nailî
bezm-i Elest: Elest meclisi. (“Ben sizin
Rabbiniz değil miyim” dediği meclis, insan ruhlarının yaratıldığı zaman.)
Tâ ezelde bir sözüm var
Rabb’imin fermânıdır
Şüphesiz bezm-ı Elest’in tuhfe-i peymânıdır
İzzet Bey
Vazgeçmek olmuyor bu muhabbet belâ imiş
Bezm-ı Elest’ten beri dil mübtelâ imiş

Faruk K. Timurtaş

bezm-i erâzil: Rezillerin meclisi.
Cemşîdgörse bezm-i erâzilde bâdeyi
Bî-şek teessüf eyler idi ihtirâına

Nâbî

bezm-i ezel: Özel meclis.
Tekrâr mülâkî oluruz bezm-i ezelde
Evvel giden ahbâba selâm olsun erenler

Yahya Kemal

Sen miydin o âfet ki dedim bezm-i ezelde
Bir kanlı gül ağzında ve mey kâsesi elde

Yahya Kemal

bezm-i fenâ: Dünya.
Yokdur bilen, cihâna gelenlerde, mebdei
Bilmez meâdı bezm-i fenâdan giden dahi
Ali
Rûhî (Bey)
bezm-i feyz: Feyiz, bereket meclisi.
Hudâ râzıdır elbet mahremân-ı bezm-i feyzinden
Kimi âl-i mutahhardır kimi ashâb-ı Rıdvândır

Namık Kemâl

bezm-i fütûh: Zafer meclisi.
Bir bezm-i fütûh açar ki vicdân
Leb-rîz-i safâ-yı aşk olur mu cân
Mehmet Âkif
bezm-i gam: Gam meclisi.
Bezm-i gamında cân ü dil yandı yakıldı sâkiyâ
Depret eli sür ayağın mecliste yârân teşnedir
Bâkî
bezm-i hâs: Özel meclis.
Ammâ hıred teeddüb edip ihtisâsına
Nâz u niyâz hizmet eder bezm-i hâsına

Şeyh Galip

Etse
Nef’î
ne ola ger gönlüyle dâim bezm-i hâs
Hem kadeh hem bâde hem bir şûh sâkîdir gönül

Nef’î

bezm-i hâs-ı vahdet: Birliğin has meclisi.
Aşık-ı yek-reng ü rindân-güşâde-meşrebiz
Bezm-i hâs-ı vahdete hem bâde hem peymânejiz

Nef’î

bezm-i hicr: Ayrılık meclisi.
Çerâg-ı bezm-i hicri olduğum yapmış yakıştırmış
Gönül pervânesine vuslat âteş intizâr âteş
şeyh Galip
bezm-i ışk: Aşk meclisi.
Ermedi şîrîn lebine bâde-veş kan yutmayan
Bezm-i ışka girmedi ney gibi nâlân olmayan

İbni Kemâl

bezm-i inâk-ı aşk: Aşkın sarmaş dolaş olmuş meclisi.
Bezm-i inâk-ı aşkta cân mey-perest iken
Öğrenmiş idi câm adını
Cem dedikleri
Nizâmî
bezm-i kadeh: Kadeh meclisi.
Câ-be-câ sâf hahâb-ıla gelir bezm-i kadeh
Benzer ol zevraka kim kâse-i mînâ getirir
Rızâyî
bezm-i mey: İçki meclisi.
Emr eyledi şâh-ı şûh-meşreb
Bir bezm-i mey ettiler müretteb

Nâbî

bezm-i mihnet: Sıkıntı meclisi.
Bisât-ı bezm-i mihnet tayy olundu ahd-i adlinde
Sabrî
bezm-i muhabbet: Muhabbet meclisi.
Gören bezm-i muhabbette vücûdum nahl-i gül sandı
Ser-â-pâ tâze dâğımdan bu cism-i nâ-tüvân üzre
Bâkî
bezm-i nazmNazım meclisi.
Yazsa vasf-ı nükhet-i hulkunu bir sâhib-sühan
Bezm-i nazma hâmesi olur buhûr-ı anberîn

Nef’î

bezm-i nûş-â-nûş: İçtikçe içilen meclis.
Hayâl-i la’l-i nâbın câm-ı çeşm-i terde kalmıştır
Humâr-ı bezm-i nûş-â-nûş vaslın serde kalmıştır
Râmî
Mehmet Paşa
bezm-i nûş-â-nûş-ı hestî: Var olmanın içtikçe içilen meclisi.
Bezm-i nûş-â-nûş-ı hestîde kalender-meşreb ol
Neşve-yâb eyler sabır erbâbını sahbâgibi
Âsâf
bezm-i rûh-bahş: Cana can katan meclis.
Müheyyâ oldu meclis sâkiyâ peymâneler dönsün
Bu bezm-i rûh-bahşın şevkına mest-âneler dönsün
Bâkî
bezm-i safâ: Safâ meclisi.
Bir bezm idi ol bezm-i safâ kim yoğ-idi hîç
Uşşâka temâşâ-ji cemâle bu bahâne
Sâmî
bezm-i sâkî-i devrân: Dönüp dolaşan sâkinin meclisi.
Geh âm-ı zehr-i kâtil ügeh derd-i ser çeker
Mihmân-ı bezm-i sâkî-i devrân neler çeker
Adlî (Sultan II. Bayezid)
bezm-i sanem: Put gibi güzel olanın bulunduğu meclis.
Meydir mihek-i âşıkân, âşûb-ı dil, ârâm-ı cân
Ser-mâye-i pîr-i mugân, pîrâye-i bezm-i sanem

Nef’î

bezm-i sohbet: Sohbet meclisi.
Cem’ oldu bezm-i sohbete yârân birer birer
Câm aldı dest-i işrete rindân birer birer

Nâbî

bezm-i sühan: Söz meclisi.
Ben sürâhî-peş ele aldıkça
Sabrî câmeji
Gûş eden bezm-i sühanda nağme-i gulgul sanır
Sabrî
bezm-i şarâb: Şarap meclisi.
Bezm-i şarâbdan geçemem doğrusu
Nedîm
İşret tabîatimce tarab meşrebimcedir
Nedîm
bezm-i tarab: Eğlence meclisi.
Bezm-i tarabta sana şeker çiğneten

Belîğ

Şînn-lebân-ı belde-ı Kostantiniyyedir

Belîğ

bezm-i vasf: Övme meclisi.
Evc-i eflâki tutar zemzeme-i vecd-i melek
Bezm-i vasfında ne dem hâmem ederse bemm ü zîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

bezm-i vasl-ı yâr: Sevgiliye kavuşma meclisi.
El-hased ey rind-i sevdâ-pîşe aşk olsun derim
Bezm-i vasl-ı yâre cân attın da çattın keyfini
Hamâmîzâde
İhsan bezm-i vatan: Vatan toplantısı.
Ey sâkimân-ı bezm-i vatan, gâhi yâd edin
Gurbet esiri, derd ü belâ mübtelâlarin
Nevres-ı Kadîm
bezm-i visâl: Kavuşma meclisi.
Ol tünd-hûy bir gün olur bezm-i visâle râm
Uşşâkının duâsı eğer müstecâb ise

Nâbî

bezm-i vuslat: Kavuşma meclisi.
Çalmakta başında çeng-i rıhlet
Hâlâ mı hevâ-ji bezm-i vuslat

Abdülhak Hâmit

bezm-i vücûd: Var olma meclisi.
Ademden gelmeden bezm-i vücûda bâde ol demden
Lebin esrârının biz vâlih ü hayrânıyız cânâ
Selîmî (Yavuz Sultan Selim)
bezm ü bezm-gâh: Meclis ve eğlence meclisi.
Pür-safâdır tâb-ı dîdârınla bezm ü bezm-gâh
Rûşenâyî bahş-ı kalb sâgar u peymânesin

Nef’î

bezm-ârâ: Meclisi süsleyen.
Bu şebpâjina düşdüm görmedi ol şem’-i bezm-ârâ
Meseldir mum dibi olur karanlık ey dil-i şeydâ
Abdî (Himmetzâde Abdullah)
Şevk-i rûyun âşıkı sûzân ugiryân eyledi
Onu söyler şem’-i bezm-ârâ zebân-ı hâl ile Rızâyî
bezm-gâh, bezm-geh: Eğlence yeri.
Ol sâf-zamîr ü pâk-meşreb
Bir bezm-geh eyledi müretteb

Fuzûlî

bezm-gâh-ı hamâkat: Ahmaklık meclisi.
Birdir bu bezm-gâh-ı hamâkatde ân u în
Desti kıran deliyle
Felâtûn-ı hum-nişîn

Keçecizade İzzet Molla

bezm-gâh-ı rindegânî: Rindlere âit olan eğlence meclisi.
Göçüp gitti bekaya bezm-gâh-ı rindegânîden
Safvet
bezm-gâh-ı neşve: Sevinç meclisi.
Bezm-gâh-ı neşvenin hep ser-girânlıktır sonu

bezm-gâh-ı nûş-â-nûş: Eğlence dolu meclis.
Açın şu perdeyi bir bezm-gâh-ı nûş-â-nûş

Tevfik Fikret

bezm-gâh-ı şevket: Büyüklüğün görüldüğü eğlence yeri.
Asumân-ı devletin
Hûrşîd-i kudsî pertevi
Bezm-gâh-ı şevketin
Cemşîd ü Hûrşîd efseri

Nef’î

bezr: Ar. Çicek ve sebze tanesi. bezr-kâr, bezr-ker, bezr-ger: Tohum ekici, çiftçi.
Bezr-ger yerini tutmaz zer-ger
Kefş-ger kârını bilmez dürger

Nâbî

bezzâz: Ar. Bezci, kumaş satan, manifaturacı.
Ben bu bâzârın ne bâzergânı ne bezzâzıyam
Kûy-ı ışkın onmadık bir rind-i şâhid-bâzıyam
Hayretî
bezzistân, bezzâzistân: (lorp loJpj) Far. Türkçe’deki galatı “bedestân, bedesten” şeklindedir ki ağır, pahalı, kıymetli kumaş ve eşya satan esnaf çarşısı demektir.
Değil çekmece bir bedestân imiş
Meğer kim o bir cevhere kân imiş

Keçecizade İzzet Molla

Şevk ile azm edip bedestâne Tâlib oldum metâ-ı cânâne
Vâhid
bıdâat, bidâa: Ar. Sermaye.
Fikr et ne kadar bidâat ister
Bu nazm ne istitâat ister

Ziya Paşa

bî-: Far. “-sız, -siz, -maz, -mez” anlamına
gelen olumsuzluk eki
bî-aded: Sayısız.
Bir gün eyler dest-beste pâygâhı cây-gâh
Bî-aded mağrûr-ı sadr-ı itibârıngörmüşüz

Nâbî

bî-âfet: Âfetsiz, âfet gibi güzelsiz.
Râhat hevesin etmese dil râhat olurdu
Ol âfete meyl etmese bî-âfet olurdu

Nâbî

bî-akl: Akılsız.
Bıktım beni bî-akl olanın dinlemesinden
Hod-bînliğimi âkile ifşâdan usandım

Kemalzâde Ekrem Bey

bî-amân: Aman vermez, acımasız.
En sinsi bir ezâ gibidir geçmeyen zemân
Bin türlü başka cevri de vardır ki bî-amân

Yahya Kemal

bî-âr: Arsız, utanmaz.
Âşinâ olma günehkâr olana
İltifât eyleme bî-âr olana
Taşlıcalı Yahyâ
Etibbâ nusha-i dermân yazanda ehl-i emrâza
Perî-veşler lebin em dip ben-i bî-âra yazmışlar
Fuzûlî bî-ârâm’
Rahatsız, ; durup dinlenmeden.
Önümde bir gece, bir gavr-ı lâciverd-i zalâm
Derinleşir beni pûyângörüp kenârında
Derinleşir ve güler.
Ben, alîl-i bî-ârâm
Uçan bu gölgeyi teshîre eylerim ikdâm

Tevfik Fikret

bî-araz: Arazsız, işaretsiz.
Bî-araz bir cevher-i sâfîdir ammâ muttasıl
Ehl-i tabin zîver-i tîğ u sinânıdır sözüm

Nef’î

bî-asl: Asılsız.
Tûbâ eremez lûtf ile sen serv-i bülende
Bî-asl olanın hem-seri âlî-neseb olmaz
Nizâmî
bî-aşk: Aşksız.
Bî-aşk gönül hâm kalır bende kalırsa
Olmaz bana da fâidesi sende kalırsa

Nâbî

bî-bahâ: Kıymet biçilmeyecek kadar değerli.
Bî-bahâ oldu akîk-ı Yemen-i cûd u atâ
Bahr-i lûtfunda bitelden berü mercân-ı kerem
cem Sultan
bî-bahâne: Bahane olmadan.
Öter hezâr-i nağme-ger
ki şevki bî-bâhânedir

Tevfik Fikret

bî-baht: Bahtsız, talihsiz.
Bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez
Bârân yerine dürr ü güher yağsa semâdan

Ziya Paşa

bî-bâk: Korkusuzluk, aldırış etmeme.
Bizi bî-bâkimizdür çıkarır çîn-i cebîne
Eylesek hâtır için birinden dacvârJi sürûr
Rızâyî
Sensin fakat şeftim rûz-ı cezâda mâ-dâm
Çıkmaz mıyım huzûra bî-bâk yâ
Muhammed
Na’t-ı Şerîf
bî-bâk-âne: Çekinmeyene yakışacak şekilde.
Ey dil-i dîvâne bî-bâk-âne reftâr eyleme
Seng-i ta’n-i reh-güzâr-ı ışk tûde tûdedür
Rızâyî
bî-bedel: Karşılıksız.
Cânânı sanma bu dil-i şeydâya bir gelir
Hûrşîd-i bî-bedeldir o dünyâya bir gelir
Rızâyî
bî-behre: Kısmetsiz, değersiz.
Hamdülillah değilim bî-behre
Her hünerden bulunur bir zerre
Enderunlu Fâzıl
bî-beka: Kalıcı olmayan.
Bî-bekadır, sakın aldanma, cihân-ı fânî
Eylemez âkıl olan devlet-i dünyâdan haz
Rüştü Paşa
(Erzurumlu Mehmet)
bî-berg: Yapraksız.
Mütefekkirem o zemân bir nihâle benzer ki
Alîl ü ra’şe-nümâşâh-sâr-ı bî-bergi

Tevfik Fikret

bî-berg ü nevâ: Elinde avucunda bir şeyi olmayan; kısmetsiz, nimetsiz.
Sâyesin dervîş-i bî-berg ü nevâdan dûr eden
Saklasın ârâyiş-i tâbuta nahl-i ka-metin
Mantıkî (Ahmet)
bî-bünyâd: Temelsiz, asılsız.
Dehr-i bî-bünyâd için renc-i talebden fârig ol
Bâri birkaç gün huzûr-ı kalb ile dünyâya bak
Bâkî
bî-câ(y): Yersiz, mahalsiz; münasebetsiz.
Revzen-i hâneyi sermâda güşâd etmektir
Serd-i bezm-i edeb hande-i bî-câdandır
Sâmî
Ancak o zemân hâlis olur niyyet-i heycâ
Ben yoksa bu gavgâya derim şûriş-i bî-câ

Abdülhak Hâmit

bî-câ(y)-nişest: Yersiz oturan.
Ser-geşteleriz dûr olalı menbaHmızdan
Seylâb-ı sahârâ gibi bî-cây-nişestiz
Sâmî
bî-cân: Cansız.
Zâhid-i bî-ışkdan hazzeylemez erbâb-ı aşk
Cismi bî-cân gibidir bir kâlıb-ı fersûdedir
Rızâyî
bî-cezb: Cezbesiz.
bî-cezb-i dost: Dostun cezbesizi.
Âşık a vuslat mecâli olamaz bî-cesb-i dost
Cezb ederse aşk rûhu vuslat-ı cânân olur

Âdile Sultan

bî-cürm: Suçsuz.
Bî-cürm iken gıdâ-ji anâkib olur meges
Ma’sûm iken kebûteri şâhîn eder şikâr

Ziyâ Paşa

bî-çâre: Çaresiz.
Erhâma nazar eyleseniz doğmaya kimse
Âlemde meğer derd ile M-çâre benfe
Necâtî Bey
Yanılsın biçareler âlüfteler âvâreler
Sâgar suna meh-pâreler nûş etmemek olur sitem

Nef’î

Hani gerçek âşık hani gelin isteyelim onu
Bî-çâre
Yûnus’un cânı dost yoluna îsâr olur

Yunus Emre

Hey
Emrem
Yûnus bî-çâre bulunmaz derdine çâre
Var imdi gez şardan şara şöyle garîb bemcileJİn

Yunus Emre

bî-çâre-i sergeşte-dil: Deli gönüllü bîçare.
Hayf o bî-çâre-i sergeşte-dilin hâline kim
Olmaya çâre getir baht-ı zebûndangayri

Nâbî

bî-çîn: Buruşuk, eğri olma.
bî-çîn-i cebîn: Alnı buruşuk olma.
Eylersen eğer halkdan ümmîd-i teveccüh
Mir’ât-ı musaffâgibi bî-çîn-i cebîn ol

Nâbî

bî-çûn: 1. Allah. 2. Emsalsiz, eşsiz, sebep sorulmaz.
Ey sun’-ı safâ-fezâ-yı
Bîçûn
Dil oldu tenezzülünle memnûn
Muallim Nâci
Fikr etmeli ki
Cenâb-ı Bîçûn
Ettikte beşerle arzı meskûn

bî-dâd: Zulüm, işkence.
Eyler nigehi ederse bî-dâd
Îsâ’yı arûs-ı merge dâmâd

Şeyh Galip

Feryâd ki bir vermedi bî-dâddan özge
Gözyaşı ile beslediğim tâze nihâlim

Fuzûlî

Ne şîrinden olaydı tıfl-dil-şâd
Ne zehirden ereydi câna bî-dâd

İbni Kemâl

bî-dahl: Harcanmama, sarfedilmeme.
Harc kim bî-dahl ola mevcûd olan nâ-bûd olur
Olsa mâlın fi’l-mesel mahsûl-i bahr ü kân eger
Bâkî
bî-dâvâ: Davasız.
Dünyâ ile sen sulh et bî-huccet ü bî-da’vâ
İsterse cihân halkı hep şâhid-i zûr olsun

Nâilî

bî-derd: Dertsiz, kaygısız.
Gam değil yanmazsa şimdi nâr-ı mâtemle dilin
Sabr et ey bî-derd âhir menzilin nîrân olur

Kemalzâde Ekrem Bey

bî-derk: Anlayışsız.
Bî-derk ola kusûruna nâkıs gelir gider
Ayn-ı kemâl imiş kişi bilmek hatâsını
Haşmet
bî-dest-gîr: Yardımcı olmayan.
Bî-dest-gîr gayri kıyâmın asîr iken
Bî-vakt bu nüzûl ü rükûbun ne illeti

Nâbî

bî-dil: Gönülsüz. c. bî-dilân.
Ey sabâ zülf-i nigârı amher-efşân eyledin
Hâk olan bî-dilleri hâk ile yeksân eyledin
Necâtî Bey
Olmaz ey Bâkî-i bî-dil ser-i a’dâpâ-mâl
Yine sen tab’-ı semendine süvâr olmayıcak
Bâkî
bî-dilân: Dilsizler.
Gerektir encümen-i aşka bî-dilân u hâmûş
O bezme bülbül-i âteş-sürûdpervâne

Şeyh Galip

bî-dîn: Dinsiz.
Kangı bî-dîndir saçın küfrünü îmân bilmeyen
Kangı bî-dildir kaşın yayına kurbân olmayan

İbni Kemâl

bî-direng: Eğlenmeyen.
Ey pây-bend-i dâm-geh-i kayd-ı nâm ü neng
Tâ-key hevâ-yı meşgale-i dehr-i bî-direng
Bâkî
bî-dûd: Dumansız.
Âh etmeyicek eğlenemem kûşe-i gamda
Erbâb-ı dile meclis-i bî-dûd gerekmez

Nâbî

bî-gubâr: Gücenmeme.
Bî-gubârım hasret-i hattınla hâk olsam yine
Sıhhatim rûh-ı lebindendir helâk olsam yine
şeyh Galip.
bî-edeb: Edepsiz, terbiyesiz.
Goncayı servi sana teşbîh eder her bî-edeb
Hep sükûtunla sükûnundur buna cânâ sebeb

Şeyhülislâm Yahyâ

bî-emân, bî-amân: Amansız, aman vermez.
Felektir ol felek-i bî-emân ki çeşmine
Gelen ıtâşı eder hûn-ı dil-i ebed irvâ

Ziyâ Paşa

bî-enbâz: Eşi ve ortağı olmayan.
Nev’-i insânı hem ol bî-enbâz
Eyledi nâtıka ile mümtâz

Sünbulzâde Vehbi

bî-endâze: Ölçüsüz, tahmin edilemeyen.
Tâze dil-ber tâze dâg-ı hasret tâze şevk
Tâzeler verdi dil-i sad-çâke bî-endâzeşevk
Rızâyî
bî-fâide: Faydasız, boş.
Kimsin nedir bu güft ü gûlar
Bî-fâide bâtıl ârzûlar

Fuzûlî

Zâtında fürû-mâyeliği
Hak da bilirken
Bî-fâidedir rif’at ile muhteşem olmak

Nâbî

bî-gâh: Vakitsiz.
Eyler seni îmâ bana, ey mürg-i hevâ-hâh
Bir lemha-i bî-gâh
Umkunda leyâlin

Tevfik Fikret
gâh ü bî-gâh: Gakitli vakitsiz.
Bâliş-i nâza yaslanıp ol mâh
Gâh u bî-gâh eder nihânî âh
Vâhid
bî-gaile: Gailesiz.
Bu re’yi olup kazâ müessis
Bî-gaile hatm olundu meclis

Şeyh Galip

bî-gam: Gamsız.
Cihânda âdem olan bî-gam olmaz
Onun-çün bî-gam olan âdem olmaz
Necâtî Bey
bî-gâne.
1. Yabancı. 2. Kayıtsız, ilgisiz. 3. tas.
Dünya ile ilgisini kesmiş olan.
Kadrimiz fehm eylemezse gam değil bî-gâneler
Âşinâya tatlıyız bî-gâneye hem acıyız

Gaybî

Bî-gâne eylemiş beni sabr u şekîbden
Sen bî-vefâya eden âşinâ beni
Fasîh (Ahmet Dede)
Kadîmi âşinâlardan görüp bî-gânelik resmin
Vefâ ümîdine bî-gânelerle âşinâ oldum
NecâtîBey
bî-gâne-i merâm: Derdine ilgisiz.
Bî-gâne-i merâm kalır âşnâ-yı hırs
Mahrûm eder kişiyi emelden belâ-yı hırs

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

bî-gâne-meşreb: Yabancı meşrepli.
Mânend-i berk-ı rneş’e gelip geçti bî-haber
Bî-gâne-meşreb etmedi bir âşinâ nazar

Şeyh Galip

bî-gâne-meşrebâ: Ey yabancı huylu.
Bî-gâne-meşrebâ bize tâ-key tegâfülün
Bir âşinâ nigâha da mı fursat olmasın
Nedîm-ı Kadîm
bî-garez: Garaz tutmayan; tarafsız, kötü niyetten arınmış olan.
Biz bendesiyiz bî-garez ol nahl-i revânın
Benzer mi bize servine âzâd olayım der
Rızâyî
Yok bî-garez muâmele ehl-i zemânede
Kimse ibâdet etmez idi cennet olmasa

Nâbî

bî-gâye: Nihayetsiz, sonsuz, sınırsız.
Hamd-i bî-had o kerem-fermâya
Ki onun nimetidir bî-gâye

Sünbulzâde Vehbi

bî-gede: Dilenmeyen.
Dehri arasan bî-gede bir âdem bulamazsın
Âdem görünen harları âdem mi sanırsın

Ziyâ Paşa

bî-gezend: Zararsız, ziyan vermeyen.
Felekler el-hazer eyle birbirine girer
Suûd-ı yek-şerer-i âh-ı bî-gezemdimden

Esrar Dede

bî-gışş: Hilesiz, karışıksız.
Ma’nâsı latîf lafzı bî-gışş
Mazmûn-ı nev insicâmı dil-keş

Ziyâ Paşa

bî-gümân: Şüphesiz.
Her kimin ki evine gire bir mihmân
Âb-ı revân teg akıtmalı bî-gümân
Fethi
Atâ
bî-günâh: Günahsız.
Bî-günâh kulların hep destin açar hevâya
Bî-mürüvvet kullarından beklemez hîç hedâyâ
Fethi
Atâ
Kaçıp sümûm-ı sefâlet onun civârından
Gelir bu âile-i bî-günâhı ifnâya

Tevfik Fikret

bî-hâb: Uykusuz.
Afv itmeğe kadınları mahkûmdur ricâl
Onlarsa da eden bizi bî-hâb u bî-mecâl

Abdülhak Hâmit

bî-haber: Habersiz; hissiz, duygusuz.
Neş’e-mend etmiş bizi bir vechile feyyâz-ı aşk
Kim kazâ mâ-âşinâ takdîr hâlâ bî-haber

Leskofçalı Galip

Âlimim dersin ammâ âlemden bî-habersin
Bu andan, bu nefesden, bu demden bî-hahersin
İbrahim (Efendi)
Mânend-i berk-ı neş’e gelip geçti bî-haber
Bî-gâne-meşreb etmedi bir âşinâ nazar

Şeyh Galip

bî-hadd: Sınırsız.
Ey şanlı cedd-i ekberimiz, âb-ı tîğının
Bî-hadd imiş güneş gibi tenvîr sanati

Yahya Kemal

bî-hadd ü pâyân-ı felek: Sınır ve sonu olmayan felek.
Bu kadar cevre tahammül mü olur âdemde
Nice bir bu sitem bî-hadd ü pâyân-ı felek

Nef’î

bî-hadd ü bî-pâyân: Sınır ve sonu olmayan.
Bî-nihayet lûtfuna lâyık edâ mümkin degül
Gerçi ma’nâ hâtıra bî-hadd ü bî-pâyân gelir
Bâkî
bî-hakîkat: Gerçeği söylemeyenler, doğrudan bahsetmeyenler, yamuk yumuk (kimseler).
Bî-hakîkatlerle hem-sohbet olup âlemde biz
Bî-vefâ dünyâda bir kesden hakîkat ummazuz
Rızâyî
Âdem ganî-dil olsa, gedâ-meşreb olmasa
Rind olsa, bî-hakîkat ü bî-mezheb olmasa

Nâilî

bî-hâlet: Durgun.
Böyle bî-hâlet değildi gördüğüm sahrâ-yı aşk
Anda mecnûn bîdler, dîvâne cûlar var idi
Nedîm
bî-hareket: Hareketsiz.
Kaldı cismim önünde bî-hareket

Tevfik Fikret

bî-hâsıl: Verimsiz.
Akl u nâmûsu verip aldım belâ-ji derd-i aşk
Âşık-ı bî-hâsılım fark eylemem sûd u ziyân
Lâ fikr-i bî-hâsıl-ı dünyâ: Dünyanın verimsiz düşüncesi.
Göz mü açdırdı bize cevr ü cefâ-ji eyyâm
Fikr-i bî-hâsıl-ı dünyâ ile geçti evkât

Şeyhülislâm Yahyâ

bî-hayât: Cansız, hayatsız.
Bir dûd-ı müncemid gibi âfâk-ı bî-hayât
Pîşinde canlanır mütehâşî nazarların

Tevfik Fikret

bî-hemâl: Eşsiz, benzersiz.
Düşünmeden geçemem, yâr bî-hemâldir
Odur beni arayan hîn-i inkisârda
Recaizade Ekrem
bî-hemtâ: Eşsiz, benzersiz.
Katredir zâhir olan deryâdan
Zerredirşu’le-i bî-hemtâdan
Enderunlu Fâzıl
bî-hengâm: Vakitsiz.
Açıldı cehl ile Rusya üzre harb-i bî-hengâm

Ziya Paşa

bî-hıredân: Akılsızlar. Erbâb-ı hıred zerre kadar mu’tekid olmaz
Ol mürşide kim mu’tekid-i bî-hıredâmdır

Bağdatlı Rûhî

bî-hicâb: Hicapsız, utanmaz olan.
Ko hâli gayrı sen ey cân dîni gör
Ne oldu mâ-hasalın çerh âsyâbında
N&iâ
bî-hiss: Duygusuz.
Mûnis, fakat en kirli kadınlar gibi mûnis Üstünde coşan giryelerin hepsine bî-hiss

Tevfik Fikret

bî-hîş: Soysuz.
Neş’e-hâh-ı aşk dâim derd-nûş olmak gerek
Sâliki râh-ı fenâ bî-hîş ü hûş olmak gerek

Esrar Dede

bî-huccet: Delilsiz, şahitsiz.
Dünyâ ile sen sulh et bî-huccet ü bî-dacvâ
İsterse cihân halkı hep şâhid-i zûr olsun

Nâilî

bî-hûd: Kendinden geçmiş, kendisini kaybetmiş.
Aşk içre gönül deme ki ben bî-hûdum ancak
Ey gâfil özünden senin ancak haberin var

Fuzûlî

Bî-hûd eylerdi temâşâ-yı cemâlin âlemi
Dîdelerden olmasan ey cân-ı âgâhım nihân
Muallim Nâci
bî-hûd-âne: Kendinden geçmişcesine.
Bî-hûd-âm muvâfakat ediyor
Evvibi(?) emrine henüz cibâl
Muallim Nâci
bî-hûde: Boşuna, beyhude.
Tegâfül eyleyip bî-hûde hâl-i zârımı sorma
Beni söyletme cânâ arz-ı hâlim çün nigâhımdır
Rızâyî
Subha dekgiryân olup çün âh-ı âteş-nâk eder
Şem’-i bezmin handesi hep hande-i bî-hûdedür
Rızâyî
Tasdîi ko bî-hûde figân etme
Şekvânla dolsun mu yeter defter-i âlem
Neşâtî
Bâd-ı ecel ki söndün kandîl-i cânını
Başı ucunda bî-hûdeşem’-i mezârayuf
şeyh Galip
bî-hûde-pû: Boşuna koşma.
Sabr ile gönül derdine dermân ere umma
Cân atma oda bî-hûde cânân ere umma
Hoca Dehhânî
Kuvvet-i reftârdan vâ-mânde olmuşken yine
Pây-i bed-hûy-ı heves
M-hûde-pûluklardadır

Nâbî

bî-hudûd: Sınırsız, sayıya gelmeyecek kadar çok.
Hâstır zât-ı İlâhîsine mülk-i ezelî
Bî-hudûd anda olan kevkebe-i lem-yezelî
Şinasî
bî-hûş: Akılsız, şaşkın, kendinden geçmiş, deli.
Velî tiryâk ile bir idi ol leb
Hemân bîhûş oldu mâr u akreb
Zâtî
Kaçan ki bu sözü gûş etti dil kalıp bî-hûş
Kemâl-i hayretle hemçü sûret-i dîvâr
Nedîm
bî-hutût: Hatsız, çizgisiz.
İçinde rengi bozuk bî-hutût sîmâlar

Tevfik Fikret

bî-huzûr: Rahatsız, rahatı olmayan.
Bî-huzûrum nâle-i mürg-i dil-i dîvâneden
Fark olunmaz cism-i bîmârım bozulmuş lâneden
Sultan Abdülaziz
Yârân bana der ki zî-şuûrum
Mecnûn gibi bense bî-huzûrum

Abdülhak Hâmit

bî-hüner: Hünersiz, beceriksiz. c. bî-hünerân.
Zevâlin istemez mi bî-hümr, ehl-i kemâlâtın
Vefât-ı hâceyi eyler temennî dâimâ etfâl
Fehîm-ı Kadîm (Uncuzâde)
bî-hünerân: Câhiller, beceriksizler.
Rûhdur kâlıb-ı insâna
Fehîm
â, irfân
Heykel-i bî-hünerân addolunur seng-i mezâr
Fehîm-ı Kadîm (Uncuzâde)
bî-ışk: Aşksız.
Zâhid-i bî-ışkdan hazzeylemez erbâb-ı aşk
Cismi bî-cân gibidir bir kâlıb-ı fersûdedir
Rızâyî
bî-ibhâm: İbhâmsız. (ed. Açıklık)
Şâir-i nâdire-gûyem ne desem hisse çıkar
Düşmen ü dosta bî-tevriye vü bî-ibhâm

Nef’î

bî-ictinâb: Çekinmeden, çekinmeksizin.
Veh ne zâlimdir kaşın kim götürür bî-ictinâb
Ol kadar bâr-ı tazallum kim belini ham tutar
Nizâmî
bî-idrâklik: Anlayışsızlık, kavrayışsızlık.
Kitâb-ı kâinât esrâr-ı hikmetle leb-â-lebdir
Şikâyet cehlden feryâd bî-idrâkliklerden

Nâbî

bî-ihtiyâr: Elinde olmaksızın.
Bî-ihtiyâr ışkın olup dil figân eder
İncinme çünki nâle-i bî-ihtiyârdır
Rızâyî
bî-iktidâr: Gücü yetmeyen, kudretsiz.
Çökmüştü ol kadar dile bâr-ı girân-ı derd
Kim âh çekmeğe bile bî-iktidâr idim
Recaizade Ekrem Bey
bî-imâd: Direksiz, sütünsuz.
Hârik-ı âdet mi değil bî-imâd
Ola kıyâm üzre bu seb’-işidâd
Nahîfî
bî-imtinân: Çekinmeden.
Hakka ki hamd-i vâcib o
Feyyâz-ı mutlak’ın
Kim ni’meti ibâdına bî-imtinân verir
Nedîm
bî-inkisâr: Gücenmeden, kırılmadan. bî-inkisâr-ı hâtır: Gönlü kırılmadan
Hûn-ı ciğerle dolmuş câm-ı zer olmadansa
Bî-inkisâr-ı hâtır şikeste sâgar olsun

Nâilî

bî-insâf: İnsafsız, merhameti olmayan.
Anîf darbe-i kahrıyla bî-insâf
Birer birer düşürür dillermden evrâkı

Tevfik Fikret

Muîni zâlimin dünyâda erbâb-ı denâettir
Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insâfa hizmetten

Namık Kemâl

bî-intihâ: Nihayetsiz, sonsuz.
Okur bî-intikâ eş’âr-ı daet

Tevfik Fikret

bî-irtiyâb: Şüphesiz.
Bî-irtiyâb her neden i’râz ederse halk
Bi’t-tabi refte refte tedennî-nümûn olur

Muallim Naci
bî-iştibâh, bilâ-iştibâh: Şüphesiz.
Beli bâr-ı mezâlimden bükülmüş onun içindir Şehâ dîvân-ı hüsnünde kaşın bî-iştibâh eğri

Ahmet Paşa

dûr olan gözden, gönülden dûr olur bî-iştibâh
Bu mesel zâhirdir etsen dermiyân âyîneyi
Tâlib (Bursalı Mehmet)
bî-ithâm: Töhmet altında olmadan.
Değil mi lûtf-ı Hakk’a karşı ayb ayb-cûluklar
Kemîne lokmayı bî-ithâm alır bulunur

Nâbî

bî-i’tidâl: Hadden aşırı.
Hevâdan mevce gelmiş bahr-i derdim şâhid-i hâlim Dil-i pür-ıztırâb ü nâle-i bî-itidâlimdir

Fuzûlî

bî-izzet: İtibarsız.
Devrân ister ki hâr ola nazm
Bî-izzet ü i’tibâr ola nazm

Fuzûlî

bî-kâr: İşsiz, aylak.
Cihanda sen gibi müşfik efendisi var iken
Yazık değil mi kala böyle bî-kes ü bî-kâr
Nedîm
bî-karâr: Kararsız.
Erişip bahâra bülbül yenilendi sohbet-igül
Yine nevbet-i tahammül dil-i bî-karâra düştü

Şeyh Galip

Hiçbir belâ mı var ki gönül onu bilmeye
Seyyâh-ı bî-karârın olur âşinâsı çok

Şeyhülislâm Yahyâ
bî-karâr-ı kalb ü sevdâ: Kalp ve sevdânın kararsızlığı.
İstiyorsun ki bî-haber kalalım
Bî-karâr-i kalb ü sevdâdan
Ey azîzim severken ayrılalım
Cenap Şehabeddin
bî-kayd: İlgisiz, aldırmaz.
Merd-i bî-kayda belâ-keşliktedir ârâm-ı dil
Yoksa çoktan terkederdim cânı da cânânı da

Şeyh Galip

biz çocuktuk.
Seni defn eylediler
Bî-vefâ kumlara bî-kayd eller

Tevfik Fikret

bî-kaydî: İlgisizlik, kayıtsızlık Tutmuş o kadar dehri zencîr-i taalluk kim
Ser-rişte-i bî-kaydî dîvânede kalmıştır

Şeyh Galip

bî-kerâhet: İğrenmeden.
Bî-kerâhet rind-i dürd-âşâm içerken sâkiyâ
Sûfîye câm-ı safâ sunmak neden ikrâhla
Cinânî
bî-kerân: Uçsuz bucaksız.
Dürr-i visâl-i dil-bere ermek ümîdine
Gözüm yaşı olursa nejtla bahr-i bî-gerân
Avnî
bî-kerem: Merhametsiz.
Süzüldü lûtf u cûd erbâbı, gitti ayş u nûş ehli
Yemez içmez, cihan bezminden, birkaç bî-kerem kaldı

bî-kes: Kimsesiz. c. bî-kesân.
Yetti bî-kesliğim al gâyete kim çevremde
Kimse yok çevrilegirdâb-ı belâdangayrı

Fuzûlî

Çöllerde kalan bir küçücük makber-i bî-kes
Yollar bu muhîtâta kesik, şehkalı bir ses

Ahmet Hâşim

Sormadan söylemeden dinlemeden
Kapar ol bîkesi bî-keslerden

Abdülhak Hâmit

Bî-çâreye çâresâz olursun
Bî-keslere dil-nüvâz olursun

bî-kes-i zâr u ser-gerdân: Şaşkın ve inleyen kimsesiz.
Gam beyâhânında bî-kes-i zâr u ser-gerdân olup
Hem-nişînim hem-demim yârânım andım ağladım
Zaifî
bî-kesân: Kimsesizler.
Melce-i bî-kesân melâz-ı cihân
Kâm-bahşâ-yı cümle âlemiyân
Nedîm
bî-kesel: Üşenmeden.
Aşk dâmeninin elden koma kim neyl-i kemâl
Heves-i bî-kesel ü himmet-i üstâd ister

Şeyhülislâm Yahyâ

bî-kıymet: Kıymetsiz.
Sözün lü’lü’-i lâlâdan zemâne tuttu zî-kıymet
Neden şâh-ı cihân bî-kıymet eyler böyle lâlâyı
Bâkî
bî-kîne: Kinsiz, garezsiz.
Eder lâkin sitemle âşık-ı bî-kînesin tekdîr
Dil-i sengînine hîç sûziş-i âh etmiyor te’sîr

Belîğ

bî-kîne-i uşşâk: Âşıkların kin gütmeyeni.
Tîr-i dil-ber her kaçan kim bâd-veş eyler güzâr
Sîne-i bî-kîne-i uşşâktan kalkargubâr
Rızâyî
bî-lâne: Yuvasız.
Aşkınla hevâlandım bî-lâmliğim gel gör
Yanmakta firâkınla pervâneliğim gel gör
Sünbülzâd
Vehbî
bî-lerziş: Titremeden.
bî-lerziş-i nefret: Nefretten gelen titremeyiş.
En kanlı muhabbetleri bî-lerziş-i nefret
Perverde eden sîne-i meshûf-ı sıfâhat

Tevfik Fikret

bî-lüzûm: Gereksiz, faidesiz.
Mecbûr eden mezâlime erkân-ı devleti
İsrâf-ı bî-lüzûm sefâhat değil midir

Şeyhülislâm Yahyâ

bî-mahal: Yersiz, sırasız.
Bî-mahal fkraya âgâz eyler
Zanneder kim hüner ibrâz eyler

Sünbulzâde Vehbi

bî-ma’nâ: 1. Manasız, anlamsız. 2. Yolsuz, lüzumsuz, boş yere.
Lâf-ı bî-ma’nâya âkil eylemez vakf-ı sımâh

Uzakta bir mütereddid ziyâ-yı bî-ma’nâ
Yolun lika: -ji ratîbinde, muhteriz, dolaşır

Tevfik Fikret

bî-mâye: Mayasız; iktidarsız.
Olıcak sırr-ı peder sende nümâyân dediler
Hem eşek, hem deli, hem câhil ü bî-mâye köpek
haşmet
bî-mecâl: Güçsüz, takatsiz.
Câm-ı şarâbı içmez elinde tutar durur
Işkın meyinden oldu meğer bî-mecâlgül
Bâkî
Niçe tasvîr eylemiş
Kays’ı hele üstâdı gör
Işkı anlar her gören ol bî-mecâlin nakşına
Rızâyî
Afv etmeğe kadınları mahkûmdur ricâl
Onlarsa da eden bizi bî-hâb u bî-mecâl

Abdülhak Hâmit

bî-meâl: Manasız, hükümsüz.
Derk etmemekle biz olamaz gerçi bî-meâl
Öldük de bilmedik yine biz sırr-ı hilkati

Abdülhak Hâmit

bî-mehâbb: Rüzgârsız, esintisiz; delilsiz.
Bî-mehâba halka söylenmez hakâjık söyledim
Oldu âlem insilâb-ı ihtiyârımdan habîr

Muallim Naci

Bî-mehâba reh-i nâ-refteyegitsem de ne var
Kahr-ı hasm eylemeğe elde asâdır hâmem
reşid Paşa
bî-mesîl: Eşi ve benzeri olmayan.
Ba’zen sürûd-ı bûse kadar tatlı bir sadâ
Bir şâir-âne zemzeme-i sâf selsebîl
Tekrîr ederdi sem’-i hayâlimde bî-mesîl

Tevfik Fikret

bî-meşreb: Soysuz.
Sâkî-i devlet ki her bî-meşrebe sâgar sunar
Bana geldikde kadeh câm-ı belâ-perver sunar
hayalî Bey
bî-meze: Tatsız, tuzsuz.
Dilde safâ olmayıcak ârife
Bî-mezedir hep niam-ı rûzigâr
Nef’î

bî-mezheb: Mezhepsiz.
Arif ol, ehl-i dil ol, rind-i kalender-meşreb ol
Ne
Müselmân-ı kavî, ne mülhid-i bî-mezheb ol

Nef’î

bî-mihr: Şefkatsiz, sevgisiz.
Ol meh cefâyı sanma ki devrândan öğrenir
Bî-mihr ü bî-vefâlığı devr-i ândan öğrenir
Re’yî
bî-mikdâr: Değersiz, önemsiz.
Arz eder hâk-sâr-ı bî-mikdâr
Bende-i kem-terîn
Fuzûlîi zâr

Fuzûlî

bî-minnet: Şükran borcu olmayan.
Şükr kim bî-minnet ü bî-ıhtırâb rûzigâr
İzzet ü rif’atle oldum kâm-yâb-ı rûzigâr

Nef’î

bî-misâl: Benzersiz, eşsiz.
Mest-i bî-misâl-i muhabbetle ağlasam

Tevfik Fikret

bî-misl ü bahâ: Benzersiz, eşsiz; değer biçilmeyen.
Bu şehr-ı Stanbul ki bî-misl ü bahâdır
Bir sengine yek-pâre
Acem mülkü fedâdır

Nedim
bî-mi’zer: Peştemalsiz.
Hüsrev-i eflâkdır destinde san bâz-ı sefîd
Yayınur
Şîrîn-sıfat havz içre bî-mizer güneş
Lamiî Çelebi
bî-muâdil: Benzersiz, eşsiz.
Bu subh-i tâze kipür-feyz ü bî-muâdildir

Tevfik Fikret

bî-mübâlât: Dikkatsiz, kayıtsız.
Gâhî yine yâd eder mi dersin
Mehcûrların o bî-mübâlât
Recaizade Ekrem
bî-muhâbâ: Çekinmeksizin, sakınmadan.
Bî-muhâbâ reh-i nâ-refteyegitsem de ne var
Kahr-ı hasm eylemeğe elde asâdır hâmem
reşîd Paşa
bî-mûnis: Candan kimsesi olmayan.
Rahm et ki garîb ü hâk-sârım
Bî-mûnis ü yâr ügam-güsârım

Fuzûlî

bî-mübâhâ: Övünmeksizin.
Gelû-gîr-i selâmettir tereddüd hükm-i takdîre
Hakîmin şerbet-i nâ-hoş-güvârın bî-mübâhâ çek

Nâbî

bî-müdânî: Emsalsiz, eşsiz.
Yek-reng-i hiremle nev-civânı
Sevdâ ile hüsn-i bî-müdânî
Müstakbel o fikr-i câvidânî
Mâzî gibi hep gurûr-ı muğberr

Tevfik Fikret

bî-mürüvvet: İnsaniyetsiz, mürüvvetsiz.
Bî-günâh kulların hep destin açar hevâya
Bî-mürüvvet kullarından beklemez hîç hedâyâ
fethi Atâ
bî-müsebbib: Sebep olmayan.
Gerçi esbâb ile herkes vâsıl-ı maksûd olur
Nerde gördük bî-müsebbib bir sebeb mevcûd olur
azmî-i Âmidî
bî-nakş: Süssüz, gösterişsiz.
Bahş eylemiş iken sana bunca nâm u nişân
Kalbinde oldu cümlesi bî-nakş u bî-nişân
abdülhak Hâmit
bî-nâm: Adsız, ünsüz.
Sâzların zıll-ı kesîfinde o bî-hadd, bî-nâm

Tevfik Fikret

bî-nâm-ı ışk: Aşkın tanınmazı.
Mânend-ı Kays şöhre-i şehr olmak isteriz
Bî-nâm-ı ışk iken yine meftûn-ı şöhretiz
Rızâyî
bî-nasîb: Kısmetsiz, mahrûm.
Bî-gâne, tek, feyâfî-i gurbette bî-nasîb
Me’yûs idim garîb vatan, târik-i habîb

Kemalzâde Ekrem Bey

bî-nazîr: Eşsiz, emsalsiz.
Ne vücûd-ı bî-nahirin gibi bir memdûh olur
Ne benim gibi senâ-kâre felek akrân bulur

Nef’î

bî-nefâd: Bitmez tükenmez.
Ne rütbe bezl edersen artar ol nisbette mahsûlü
Maâriftir cihânda bî-nefâd îrâd lâzımsa

Namık Kemâl

bî-nemâz: Namaz kılmayan.
Bî-nemâz olmak ile kaldırdı
Bu kazâdan berekâtı o bahîl

Sürûrî

bî-nemek: Tuzsuz; tatsız, lezzetsiz. c. bînemekân.

Nâbî

aceb mi sözlerimiz olsa bî-nemek
İstanbul’un lisânın unuttuk kenârda

Nâbî

Nesi var cünbiş-i kânûn-ı cihânın

Nâbî

Bî-nemek zemzeme-iperde-i bîrûndan gayrı

Nâbî

Bî-nemekdir kap hicrinde bize ey sâkî
Gerdiş-i sâgar mı lerziş-i mahmûm gibi
Nedîm
bî-nemekân: Tatsız, tuzsuz şeyler.
bî-nemekân-ı kenâr: Sahilin tatsız, tutsuz şeyleri.
Olduk girifte bî-mmekân-ı kenârdan
İstanbul’un gözümde uçar mâh-rûları

Nâbî

bî-nevâ: Zavallı, nasipsiz, muhtaç, çaresiz.
Kerem kıl kesme sâkî iltifâtın bî-mevâlardan
Elinden geldiği hayrı dirîğ etme gedâlardan

Fuzûlî

Niçin saldın bürûdet ey hazân eczâ-yı gül-zâre
Yine kârın hezâr bî-nevânın âh-ı serd ettin

Nâbî

Kâlû
Belâda ekti çün tohm-ı belâyı aşk
Bitirdi âb-ı derd ile ben bî-nevâyı aşk

Hamdullah Hamdi

Yâ Mustafâ bırakma bizi böyle bî-nevâ
Bitsin şefâatin ile husrân efendimiz

Faruk K. Timurtaş

bî-nihâye (t): Sonsuz.
Senin hüsnün benim aşkım, senin cevrin benim sabrım
Efendim dem-be-dem artar tükenmez bî-nihayettir
Riyâzî
Bî-nihayet lûtfuna lâyık edâ mümkin değil
Gerçi ma’nâ hâtıra bî-hadd ü bî-pâyân gelir
Bâkî
bî-nikâb: Örtüsüz.
Zihn-i âyîne-misâlinden temâşâ eyler ol
Şâhid-i ma’nî cemâlin bî-hicâb ü bî-nikâb
Necâtî Bey
Bî-nikâb olmasın habîbim görmesin yüzün rakîb
Mushaf açık olıcak derler şeytân okur
Necâtî Bey
bî-nişân: Belirsiz.
Vasf-ı âdem vasf-ı Hak’tır ehl-i hak olan bilir
Ma’nîde oldur bilirsin bî-nişân u lâ-mekân

Gaybî

Bahş eylemiş iken sana bunca nâm u nişân
Kalbinde oldu cümlesi bî-nakş u bî-nişân

Abdülhak Hâmit

bî-niyâz: İhtiyacı olmayan; niyazsız.
Bî-niyâz olsan ederler muztarib ehl-i niyâz
Sana arz ettikçe ahvâl-i dil-i gamperveri
Nazîm (Yahyâ)
bî-niyâm: Kılıçsız.
Merdümân-ı çeşmi ki onun tîğ-ı müjgân bağlanır
Bî-niyâm ol resme seyfi kangı insân bağlanır
Huff
bî-nûr: Nursuz.
Pür etdi kâlıb-ı bî-nûr mâhıpertev-ı Hûrşîd
Cemâli oldu ya âyîne-i hayâle leb-â-leb
Rızâyî
Cemâlin dâimâ yavuz nazardan saklaya
Rabbi
Gözün hemçün çerâg-ı mürde bî-nûr eyle a’dânın
nedîm
bî-pâyân: Sonsuz olan, nihayetsiz olan.
Sinîn-i ömrüme dâir ne söylersem çıkar noksân
Ki ben mâziye baktıkça gelir bir ömr-i bî-pâyân

Abdülhak Hâmit

Nâz-ıla güftâra gelmezse helâk eyler beni
Ol cefâ vü cevri bî-pâyâna söylen söylesin
Bâkî
bî-pâye: Payesiz, derecesiz, rütbesiz.
Zulm-ı bî-pâye edip hem komadı ağlamağa
Dîdemi girye-i hasret ile hûnîn etti

Esrar Dede

bî-per: Kanatsız.
Her kimin aşk ile sûz ü sâzı yok
Mürg-i bî-perdir onun pervâzı yok
Nahîfî
bî-pergâr: Pergelsiz.
Nitekim her nokta-i bârâna bâis ebr olur
Devr eşkâlinde resm oldukça bî-pergâr gül
hayalî Bey
bî-pervâ: Pervâsız, korkusuz, kayıtsız, kaygısız.
Dost bî-pervâ felek bî-rahm devrân bî-sükûn
Derd çok hem derd yok düşmen kavî tâli zebûn

Fuzûlî

Sorsalar bilmezlenir olşûh-ı bî-pervâ beni
Bilmiş olsun öldürür âhir bu istiğnâ beni
Hâletî (Azmizâde)
Mest-i nâzım kim büyüttü böyle bî-pervâ seni
Kim yetiştirdi bu gûne servden bâlâ seni
Nedîm
bî-pîç ü tâb: Sıkıntısız, yorulmadan.
bî-pîç ü tâb-ı gam: Endişesiz, telaşsız, yorulmadan, sıkıntısız.
Bî-pîç ü tâb-ıgam olamaz tab’-ıpür-hüner
Ef’î olur mu hîç der-i lgencîneden cüdâ

Şeyh Galip

bî-râbıta: Uygunsuzluk, bağlı olmayış.
Görüp bî-râbıta etvârı düşme kayd-ı tensîka
Sebük-mağzâne âkil, âkile dîvânedir dünyâ
haşmet
bî-râhat: Rahatsız.
Buna hengâm-ı mükâfât denilir ey Nâbî
Halkı bî-râhat eden kimse de râhat bulmaz

Nâbî

bî-rahm: Aman vermeyen ve merhametsiz.
Gamzeni edip kazâ cellâd-ı bî-rahm u emân
Çeşmini gâret-ger sâmân-ı îmân eylemiş

Üsküdarlı Hakkı Bey

Dem-â-dem cevrlerdir çektiğim bî-rahm bütlerden
Bu kâfirler esîri bir
Müselmân olmasın yâ Rab

Fuzûlî

bî-rengî: Renksizlik.
Bakın gözlerindeki
M-rengî-i temâşâya

Tevfik Fikret

bî-renk: Renksiz, tek renk olan.
Manzûr olan o safhada, bî-renk ü bî-hudûd
Timsâl-i hadşe-âveridir mevt-i hâlin

Tevfik Fikret

bî-reyb: Şüphesiz, muhakkak.
Sür’at-i azmi meded-kâr olsa bî-reyb ügümân
Heft-ecrâmı delip arşıgüzâr eylerdi tîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

bî-riyâ: Riyasız, iki yüzlü olmayan.
Eyleyip acz ü niyâz ile duâ-jı bî-riyâ
Ol ser-efrâza sen isterdin ulüvv-i i’tibâr

Fuzûlî

bî-rûh: Ruhsuz, ölü, cansız.
Güneş yemiş yüzünün rengini; hevâ yutmuş
Yanık teneffüsünü.
Sanki levha-i bî-rûh

Kemalzâde Ekrem Bey

bî-rûy u riyâ: Yüzsüzlük ve riyasızlık.
Bezm-i edebin bana muâşırları yegdir
Bî-rûy u riyâ savmaa küstahlarından
Nailî
bî-sabr: Sabırsız.
bî-sabr u ârâm: Durmadan ve sabredemeden.
Bülbül-i bî-çâreyi bî-sabr u ârâm eyledi
Gülleri tahrîk edipgül-şende bâd-ı nev-bahâr
Rızâyî
bî-sabr u bî-dil: Gönülsüz ve sabırsız.
Düşmüş izârı üzere muanber selâsili
Âşüfte-hâl edip nice bî-sabr ü bî-dili

Fuzûlî

bî-sabr ü ihtiyâr: Bir şeyin yapılıp yapılmamasının insanın elinde olması.
Kaçan hayâlin ile ben ki bî-karâr olurum
Kara saçın bigi bî-sabr ü ihtiyâr olurum
Hümâmî
bî-saded: Lâkırdısız, sözsüz.
bî-saded-i küh-sâr: Dağlık yerin sessizliği.
Hilâf-ı cins ile sohbet netîcesiz idügin
Cevâb-ı bî-saded-i küh-sârdan gördük
Sâmî (Arpaemînizâde Vak’anüvis
Mustafa Bey)
bî-sâmân: Tertipsiz, intizamsız; nasipsiz.
Berk-ı tîğın ten-i a’dâda eder cevşeni âb
Döner üstünde habâba ser-i bî-sâmârnı

Nef’î

bî-sebât: Sebatsız.
Yelde berg-i lâle teg temkîn-i dâniş bî-sebât
Suda aks-i serv teg te’sîr-i devlet vaj-gûn

Fuzûlî

bî-sebeb: Sebepsiz.
Feyz-ı Hak’da buhlyok herkes veli tâlib değil
Bî-sebeb ıslâh-ı âlem
Tann’ya vâcib değil

Şeyhülislâm Yahyâ

bî-semen: Kıymet biçilmez.
Ammâ dedigim sühan sühandır
Nedrette çü dürr-i bî-semendir

Ziyâ Paşa

bî-ser: Başsız.
bî-ser ü bün: İpe sapa gelmez; başsız kıçsız, tertipsiz, intizamsız.
Gerçi şâir oldum ammâ bî-şuûr oldum
Nihâd
Bî-ser ü bün lâfa bâis eş’âr oldu hep
Halîl
Nihâd Bey
bî -ser ü pâ: Başsız ayaksız; sefil, perişan.
Çekme taht u tâc kaydın bî-ser ü pâlık gözet
Kim ayağa bendtir taht u belâdır başa tâc

Fuzûlî

Ben kimim bir fakîr bî-ser ü pâ
Kem-terîn bende vü kemînegedâ

Fuzûlî

Seri pâ, pâyı ser eyler cihân bî-ser ü pâdır
Hadîdi evc, evci hadîd eyler bu dünyâdır
Ali
Çelebi (Turnacıbaşızâde Yetim)
bî -ser ü sâmân: Sefil, perişan hâl.
Bu kûyun biz gedâ-ji bî-ser ü sâmânıyız cânâ
Aceb âlemdeyiz kim âlemin sultânıyız cânâ

Şeyhülislâm Yahyâ

bî-sipeh: Askersiz, ordusuz.
Hazer hazer saff-ı müjgân-i dil-siyehtir bu
Kafâ-yıgamzede bir gürd-i bî-sipehtir bu

Nâilî

bî-sitâre: Talihsiz.
Benim gibi hani bir bî-sitâre
Yüregi tîr-igamdan pârepâre

İbni Kemâl

bî-sûd: Faydasız, beyhude.
Bir reng-i nümâyişten ibârettir edâmız
Bî-sûd u ziyânşu’le-iyâkût-ı teriz biz

Şeyh Galip

bî-sûziş: Yanıp yakılmaksızın.
Bî-sûziş-i dil çeşnî-i aşk bilinmez
Ser-mest-i hevâ neş’e-ver-i âh değildir
Nailî
Bî-sûziş-i aşk istemeziz tû-yı hayâtı
Mâmmd-işerer böyle ölünce gideriz biz

Şeyh Galip

bî-sükûn: Durmaz, hareketten kalmaz.
Dost bî-pervâ felek bî-rahm devrân bî-sükûn
Derd çok hem derd yok düşmen kavî tâli zebûn

Fuzûlî

bî-şebîh: Benzeri yok.
Seni âbâ-yi dîn olanlardan
Dinledim “bî-şebîh ü bî-noksân”

Tevfik Fikret

bî-şefkat: Şefkatsiz.
Sûz-i sînemdir eden dil-germ ol bî-şefkati
Âheni nerm eylemekdir âteşin hâsiyyeti
Rezmî (Bahadır Giray
Han)
bî-şekk: Şüphesiz.
Binâ-ji
Hakk’a
M-şek bir taarruzdur bu, kuvvetten
Muârızlar demek zâlim, muhâfzhr demek mazlûm

Abdülhak Hâmit

Bî-şek yegâne râh-ı hakîkatşerîatin
Ettik hulûs-ı kalbile îmân efendimiz

Faruk K. Timurtaş

bî-şikîb, bî-şekîb: Sabırsız olan.
Tahsîl-i ıztırâb dahi bir nasîbtir
Hâşâ ki fevt-i matlab ede bî-şekîbler

Nâbî

Bî-gâne eylemiş beni sabr u şekîbden
Sen bî-vefâya eden âşinâ beni
Fasîh (Ahmet Dede)
bî-şuûr: Şuursuz, idraksiz.
Nakş etti bir tehekküm için taht-ı bî-şuûr
Târih-i zulme bir yeni dîbâce-igurûr

Tevfik Fikret

Gerçi şâir oldum ammâ bî-şuûr oldum
Nihâd
Bî-ser ü bün lâfa bâis eş’âr oldu hep
Halîl
Nihâd Bey
bî-şübhe: Şüphesiz.
Def ‘ eylemeğe nâvekini tîr-i kazânın
Bî-şübhe, tevekkül gibi muhkem siper olmaz

bî-şükûfe: Çiçeksiz.
Behre-dâr olur niamdan ziyneti terk eyleyen
Nahl olunca bî-şükûfe bâr kendin gösterir
Âsım (Çelebizâde Şeyhülislâm İsmail)
bî-şümâr: Sayısız, pek çok, hadsiz.
Bir subh-dem ki sürükle ebr-i nev-bahâr
Gönderdi jâleden saçılık dürr-i bî-şümâr
Nev’î
Eder bir bir hikâyet eşk ü âhın
İsmetî yâre
Ne denlü mâ-cerâ-jı derd-i aşkın bî-şümâr olsa
İsmetî
bî-taab: Zahmetsiz, sıkıntısız.
Ma’lûm olur meşakkat ile kadri devletin
Olmaz husûl-i kâm-ı cihân bî-taab lezîz
Vâlî (Vâlî-ı Âmidî)
bî-tâb: Takatsiz, halsiz, yorgun.
Bir dil-i bî-tâb ile bin gamzeye âmâdeyim

Nâilî

bî-tâb u tüvân: Güçsüz ve yorgun.
Yok aczi yine tab’ımın endîşeden aslâ
Gerçi sitem-i çarhla bî-tâb u tüvândır

Nef’î

bî-tâb u bî-mecâl; Yorgun ve takatsiz.
Yine bir nefha-ı hayâl esiyor
Bu nefha dalları bî-tâb u bî-mecâl uyutur
ahmet Hâşim
bî-tâbî: Pek fazla takatsizlik.
bî-tâbî-i tehâlük: Koşuşturan yorgunluk.
Bî-tâbî-i tehâlükle yolda kaldı hep
Ser-menzil-i murâda vakitsiz şitâb eden

Koca Râgıp Paşa

bî-tâkat: Takatı olmayan, güçsüz.
Sayda bî-tâkat olup kıydı
Hayâlî câna
Döndü şol hâceye kim el ura ser-mâyesine
Hayalî Bey
bî-tâkat ü fer: Güçsüz ve kuvvetsiz.
Yanınca sürünür cânsız bedenler
Sanasın sâyedir bî-tâkat üfr

İbni Kemâl

bî-târ: Aydınlık, karanlık olmayan.
Lem’a ger nûr-ı cemâlinden cihâna ermese
Zulmet-i kahr-ı celâlin kimse bî-târ eylemez

Murâdî (Sultan III. Murat)

bî-taraf: Tarafsız.
Ne taraf-gîr-i filânım ne kafadâr-ı filân
Ceng-i heft-âd ü dü-millette bu gün bî-tarafim
Yenişehirli Avni
bî-tekellüf: Zahmetsizce, külfetsiz, lâübâliyâne.
Bî-tekellüf yüz sürer her şeb ruh-ı rengîne
Böyle niçin yüz verirsin sevdiğim bâlînine
Bâkî
Iztırâb-ı nâ-be-hengâm istemez tahsîl-i kâm
Mevkiinde bî-tekellüf kâr kendin gösterir

Koca Râgıp Paşa

bî-teemmül: Düşünmeden.
Bî-teemmül söze âgâza cesâret etme
Sonra haclet çekerek samt ü nedâmet etme
ahmet Râşit
bî-tenâhî: Bitmeden, tükenmeden.
Ey fezâ dil-teng olur dem-i bî-tenâhî olmasan
Gönlümün cevelân-geh-i hayret-penâhı olmasan

bî-terahhüm: Acımasız.
Bî-terahhumsun nigârâ nice bir cevr ü cefâ
Cânıma kâr etti aşkın kıl terahhum bî-vefâ
Bahtî (Sultan I. Ahmet)
bî-teşebbüs: Karar verilmeden.
Tesliyet-dâd ise de âdemi vâsıl edemez
Bî-teşebbüs reh-i maksûduna hulyâ vü heves
Münip Paşa
bî-tevakkuf: Beklemeden.
Dedi neyse murâdun bî-tevakkuf
Bana bir bir de olmasın tekellüf

İbni Kemâl

bî-vakf: Vakıfsız, vakfı olmayan.
Şöhreti mâl iledir ma’bed-ı İslâm’ın da
Câmi’-i köhne-i vakfa cemâatgelmez

Nâbî

bî-vakt: Vakitsiz, zamansız.
Bir bahâneyle şikest olmakta pek benzer hele
Tövbe-i bî-vakt âşık dil-berinpeymânına
Nedîm
bî-vâye: Kimsesiz, koruyucusu olmayan; nasipsiz, mahrum.
Fer almışken tulû’-ı Kibriyâ’dan
Bugün bî-vâye kalmış her ziyâdan

Yahya Kemal

Araştırır beni öksüz yuvamda bî-vâye
Garip yavrum ile bir hayâl-i pejmürde

Hüseyin Sîret

Belâ-ji şâir-i bî-vâyedir zarûret-i vezn
Daha belâsı onun ıstırâbı kâfiyedir

bî-vefâ: Vefasız.
Vefâ her kimseden kim istedim andan cefâ gördüm
Kimi kim bî-vefâ dünyâda gördüm, bî-vefâ gördüm

Fuzûlî

Bildin mi sen de kendini ey bî-vtfâ nesin
Âşub-ı dehr ü âfet devr-i zemânesin
Bâkî
Bî-gâne eylemiş beni sabr u şekîbden
Sen bî-vefâya eden âşinâ beni
Fasîh (Ahmet Dede)
bî-vefâ-yı ahbâb: Dostların vefasızlığı.
Pür-bîm-i bî-vtfâyî-i ahbâbım ol kadar
Yâr-i kadîm-i gamla gönül ülfet istemez

Koca Râgıp Paşa

bî-velâyet: Dost olmadan.
Her kişi anlayamaz mâni’-ı ZıUu’Uâh’ı
Bî-velâyet olamaz kimse o ma’nâya habîr

Nâbî

bî-vukûf: Durmayan.
Her cümle merkezinde eder seyr-i bî-vukûf
Her kıt’a mihverinde bulur feyz-i câvidân

Ziya Paşa

bî-vücûd: Vücutsuz.
Bî-vücûd olmak gibi yoktur cihânın râhatı
Gör ki
Sîmürg’ün ne dâmı var ne de sayyâdı var

Koca Râgıp Paşa

Ol ne mürg-i hoş-nefes kim bî-vücûd
Her yerde pervâz eder bilmez hudûd

Ziyâ Paşa

bî-zebân: Dilsiz.
Gel ey esîr-i sühan eyle meşk-i hâmûşu
Zebân-ı memleket-i aşk bî-zebânlıktır

Nâbî

Fikrim gibi nutk-ı bî-zebânsın
Hüsnün görünür de sen nihânsın

Abdülhak Hâmit

bî -zer: Altınsız; cimri.
Nice bir gayr ile sen bûseye bâzâr tutup
Beni bî-zer diye bî-zâr edesin cânımdan
necâtî Bey
bî-zevâl: Zeval ve fena bulmayan, bâki, ebedî, daimî.
Kevkeb-i bahtında bâhir nûr-ı mecîd bî-zevâl
Meşreb-i lûtfunda zâhir hâlet-ı Yahyâü’l-izâm

Üsküdarlı Hakkı Bey

bî-zebânî: Konuşmamazlık.
bî-zebânî-i ışk: Aşkın susması.
Niyâza mâni olur sanma bî-zebânî-i ışk
Lisân-ı hâl gibi çünki tercemân bulunur
Rızâyî
bi-: Ar. Başlarına geldiği kelimeleri ismin hâline getirir.
“ile, için” anlamlarını vererek, Fasça’daki “be-“ edatıyla aynı işi görür.
Kameriyye harfleriyle başlayan kelimelere eklendiği zaman “bi’l-“ şeklini alır.
bi’l-akis: Aksine.
Seninle nisbeti yok, şereflisin, ulusun
Ne sis yüzünde ne züll; bi’l-akis safâ vü vakâr

Tevfik Fikret

bi’l-cümle: Hep, bütün, toptan.
Gidip mey-hâneye çektim ayağ bi’l-cümle dünyâdan
Mekânım kûşe-i vahdet edindim gayriden geçtim

Bağdatlı Rûhî

Sânî-ı Nef’î-ı Rûm’um ki ederler tahsîn
Kuvvet-i tab’ımı bi’l-cümle esâtîz-i be-nâm

Üsküdarlı Hakkı Bey

bi’l-farz: Farzedelim ki.
Bin cân ile elbet çekecek etse de bi’l-farz
Her ânı hayâtın ona binlerce belâ arz
mehmet Âkif
bi’l-fi’l: Lâfla değil, gerçek olarak.
Bi’l-kuvvesi bi’l-f’l zuhûr eyledi sende
Gencine-i gaybde olan ilm ü hayâtın

Nâbî

bi’l-kuvve: Fikirde, düşünce hâlinde.
Bi’l-kuvvesi bi’l-f’l zuhûr eyledi sende
Gencine-i gaybde olan ilm ü hayâtın

Nâbî
bi’ş-nevi
Çeşitleri içinde.
Vahy-ı Hudâ’dırMesnevîşer’-i bekadır
Mesnevî
Hak’tan sadâdır
Mesnevî dinle sadâ-yı bi’-ş-nevî

Esrar Dede

bi’t-tabi’: Tabiî olarak.
Medenî bittabi’geçen insân
Elbet eyler o zevki istihsân

Abdülhak Hâmit

bi’t-terâzî: Gönül rızasıyle.
Bi’t-terâzî edicek bast-ı makâl
Belki ol eyleye hall-i zşgâl

Sünbulzâde Vehbi

bi’z-zât: Kendi, kendisi, kendim.
Hüner-mend olmağın kendi ederdi terbiyet bi’z-zât
Zemânında olan erbâb-ı fazl u ilm ü irfânı

bi’l-lah, bi’l-lahi: Allah için.
Sâhib-i iffet idim hem de güzel
Böyle bi’l-lah değildim evvel

Abdülhak Hâmit

Bi’l-lâh çoktan eyler idim nefsimi telef
Men’ etmeseydi tal’atinşevkî rü’yeti

Ziyâ Paşa

bi-hamdi li’l-lah: Allah’a şükürler olsun.
Eğer uşşâka derd ü mihnet ise ışktan hâsıl
Bi-hamdi li’llah ki vâfirdir bize ışkında hâsıllar
Avnî
Felek pest etti kadrim diye gam çekme hirhamdi li’l-lah
Ki mahmın devlet medhinde hem-câh-ı Süreyyâ’dır
Sabrî
Ham açıldıkça zülfünden belâ vü mihnetim artar
Bi-hamdilillah ömrüm uzanır cem’iyyetim artar

Fuzûlî

yeden-bi-yed: Elden ele.
Nâ-dân elinden alma eğer erse destine
Şeh-bâz-ı âşiyâne-i devletyeden-bi-yed
Bâkî
Geldim ayağın öpmeğe destimde nakd-i cân
Gel al elim ki beycimiz olsun yeden-bi-yed
Vâlihî-i Kadîm
bîat: Ar. Kabul ve tasdik işi.
Benliğin satıp yerine
Hak alan erbâb-ı Hak
Dest-i erbâb-ı resimden resm-i bîat istemez
gaybî
bîd: (r) Far. Söğüt ağacı.
Olsa ger tab’-ı nebâtâta mürebbî gazabın
Gürbe-i bîd ola bâzû-şiken-i şîr-i ücem

Nef’î

Ola mı mecmere-efrûz vücûd
Şâh-ı bîd eyler ise da’vî-i ûd

Nâbî

Rızâyî bî-emelsiz câm-ı Lât ü nahl-i recâdan
Ber-âver ola mı hîç bîd ü câm-ı lâle leb-â-leb
Rızâyî
Böyle bî-hâlet değildi gördüğüm sahrâ-ji ışk
Anda mecnûn bîdler dîvâne cûlar var idi
Nedîm
bîd-i Mecnûn: Mecnun’un söğüt ağacı.
Bîd-ı Mecnûna safâsından yine gelmiş cünûn
Kim gümüş zencîrler takmış ona cûy-i revân

Bulur neşv ü nemâyı bîd-ı Mecnûn hâk-ı Leylâ’dan

Şeyh Galip

bîd-i müşg-i ser-nigûn: Talihsiz kokulu söğüt ağacı.
Bunda
Tûbâ’dan kalır mı bîd-i müşg-i ser-nigûn
Ya gubâr-ı berg-ı Tûbî anda müşg-âsâ mıdır

Nef’î

bîd-i sâye-güster: Gölge veren söğüt ağacı.
Geh bir leb-i cûda hoş-nişînim
Perverdesi bîd-i sâye-güster

Muallim Naci

bîdâr: Far. 1. Uyanık, uykusuz. 2. mec. Gâfil olmayan, mütebassır.
Bîdâr bulunca dil-nüvâzın
Açmazdı sahîfe-i niyâzın

Şeyh Galip

Söyletirse bize efsâne-i dilden gamzen
Çeşm-i mest-âne-i pür-hâbını bîdâr ederiz

Cevrî (İbrahim Çelebi)
Gönlüm leyâl-i firkatin bîdâr yâ
Rab hânıdır
Fikr ettiğim bir âfetin dîdâr-ı nûr-efşânıdır
Muallim Nâci
bîdârî: Uyanıklık, dikkatlilik.
Fürûg-ı mihr-i âlem-tâbıgör meh-tâbı neylersin
Temâşârgâh-ı bîdârî dururken hâbı neylersin

Nâbî

Gafletim oldu reşk-i bîdârî
Baht-ı pür-hâb pâs-bânı mıdır
Riyâzî
Çıkıp gûl-i beyâbân gibi geldi meclise zâhid
Biz hengâm-ı bîdânde kâbûs-ı elem bastı

bid’at: Ar. Sonradan ortaya çıkan şey.
Bid’at-ı hasene ve bid’atı seyyie olmak üzere ikiye ayrılır.
İyi olarak çıkanlara bid’at-ı hasene denir.
Meselâ peygamberimiz zamanında minare yoktu.
Yüksek bir yere çıkılıp ezan okunurdu.
Sonradan mescit ve camilere yapılan minareler bid’at-ı haseneden sayılır.
Bid’at kelimesinin “sonradan çıkan kötü iş” anlamına kullanıldığı görülür. c. bida’.
Tarf-1 ruhsârında yârin zülfü olmuştur bedî
Şâh-ı âdil devridir olsun ko bid’at ber-kenâr

İbni Kemâl

bida’: Bid’at’ler.
Bida’a kalmaz idi iftihâr-ı mahdûma
Fürû-nihâde olunsa efendizâdeliği

Koca Râgıp Paşa

bidâyet: Ar. Evvel, ibtidâ, ön, başlangıç, başlama. c. bidâyât.
Bidâyet yok gönülde derde meylin gayre bî-tâbân
Benim hâlim senin aşkınla cânâ âlem-ârâdır

Nâbî

Şuûnât-ı tabîatte bidâyet yok nihâyet yok
Vukûât-ı zemânı bir müselsel mâ-cerâ buldumHersekli Ârif
Hikmet bidâyet-i sefer: Seferin başlangıcı.
Olur bidâyet-i sefer intihâ-ji her-asfâr
İdâd-ı fazl u kemâlâtın edemez madûd
Sâmî
bidâyât: Evveller, başlangıçlar.
Mekâna sığmadı zâtım, ezeldendir bidâyâtım
Nesîmî teg bu ma’nîden mekânı lâ-mekân oldu
nesîmi
bîdester: () Far. Kunduz denilen hayvan.
Bîdesterin helâkine hâye olur sebeb
Katl-i samûr-ı zâre olur postu medâr

Ziyâ Paşa

bih: Far. 1. İyi, yeğ, nîk. 2. Ayva.
Çînî tabakta çarh meh ü mihr ü encümü
Bu bezme düzdü sîb ü bih ü dâne-i enâr

Nâbî

Alemde günü derd ile eyvâyile geçsin
Cân mîvesi bihdir diye her kim zekanından

Hamdullah Hamdi

bîh: Far. Asıl, kök.
Kal edip bîh ü esâsından usûl-i fitneyi
Himmet-i şâh-ânesi vermekte devrâna nizâm

Üsküdarlı Hakkı Bey

bîh-i ber-şûre: Çoraklık üzerine kök.
Bir leb-i çeşme-ı Hızır’ım velî huşk-ı lebim
Bîh-i ber-şûre zemîn bir de meğer rîşe-i mâ’
Tarzî bîh-i seylâb-ı hurûşân: Coşan selin aslı.
Bîh-i seylâb-ı hurûşânın arasında kazâ
Aştı seddine verdi ne güzel istihkâm

Nâbî

bîh-efgen: Kök söken.
Ol kadar dîdemde bî-efgen hayâl-i kadd-i yâr
Tohm-ı eşkim kanda düşse setr olur serv-i sehv
lâ sarsar-ı bih-efgen-i sermâ: Kışın kök deviren rüzgârı.
Çıktı yine bir sarsar-ı bîh-efgen-i sermâ
Kuşlar çekilip lâneler, vardı sükûta
Tûfân gibi bârân oluyor gulgule-fermâ
Hattâ melekûta

İsmail Safa

bîh ü esâs: Temel ve kök.
Kal edip bîh ü esâsından usûl-i fitneyi
Himmet-i şâh-ânesi vermekte devrâna nizâm

Üsküdarlı Hakkı Bey

yek-bîh: Tek kök.
Yek-bîhten demîde olurken nihâl-i kerm
Düşâb ügûre sirke vü mey imtiyâzda

Nâbî

bihâr: çUj) bk. bahr.
bihbûd: Far. Sağ, iyi hâlde bulunuş, sağlam, sıhhatli.
Çâre-i bihbûdumu muâlicten dedi
Derd derd-i aşktır mümkün değil ilâc sana

Fuzûlî

Pür-mehâsindir o mes’ûd vücûd-ı bihbûd
Bulamaz ehl-i rakam onları ta’dâda mecâl

Muallim Naci

Bihbûdu olsa câiz zahm-ı haneng-i nâzın
Nakd-i sarây-ı kevneyn merhem-behâ değildir

Nâbî

bihbûd-ı vasl: Kavuşma sağlamlığı.
Merhem-i bihkûd-ı vaslınla tabîbim kıl devâ
Mübtelâ-yı derd-i hicrân olduğum bilmez misin
halim Girây
bihbûdî: İyi olmaklık.
bihbûdî-i ümîd: İyi olmaklık ümidi.
Bihbûdî-i ümîdime sa’y etme ey felek
Rüsvây eder cerâhat-i nâsûr merhemin

Nâbî

bihîn: Far. 1. Pek iyi, en iyi, seçkin. 2. Hallaç.
İbret-güzîn-i nakş-bihîn-i hakîkat ol
Aldanma reng-i tûr-ı cihâna hakîm isenHersekli Ârif
Hikmet
Perî-rû kaddi dil-cû zülfü anber-bû hilâl-ebrû
Melek-hû verd-i ter ruhsâr u etvârı bihîn olsa
behiştî
bihîn-i beşer: İnsanlığın en seçkini.
Yeri göğü yaratırken eyâ bihîn-i beşer
Hudâ bilir ki vücûd-ı latîfin idi me’âl
Necâtî Bey
bihter: Far. Daha, en, pek iyi.
Dîvân-ı hümâyûna şerefvermedi el-hakk
Zâtın gibi bir sadr-ı cihân bihter-i âlem
Nedîm
bihter-i âlem: Âlemin en iyisi.
Dîvân-ı hümâyûna şerefvermedi el-hakk
Zâtın gibi bir sadr-ı cihân bihter-i âlem
Nedîm
bihterîn: Far. Daha, pek, çok iyi.
bihterîn-i vüzerâ: Vezirlerin en iyisi.
Bihterîn-i vüzerâ âsaf-ı sânî ki sezâ Nâmına eyler ise cevher-i evvel ikrâm

Nâbî

Bih-zâd: Far. 1. Doğuşu iyi, soyu güzel, aslı ve nesli temiz, asilzâde. 2. XV. yy. ’da
İran ve
Herat’ta yaşamış bir
Türk minyatür ressamın ismi.
“Behzad” şeklinde de geçer.
Rengîn eder evsâf-ı ruhun hâme-ı Bâkî
Ol sûreti vermez sanma nakşına
Bihzâd
Bâkî
Güzel tasvîr edersin hatt u hâl-i dil-beri ammâ
Füsûn u fitneye geldikte ey Bihzâd neylersin
Şeyhülislâm Bahâyî (Mehmet)
Süvâr oldukça tasvîrinde âcizdir musavverler
Ne denlü dikkat eylerse eğer
Behzâd eğer
Mânî

Nef’î

bîjen, Bîcen: Far. İran mitolojisinde
meşhur
Rüstem’in kızkadeşinin oğludur.
Bîçen de denir.
Efrâsiyâb’ın kızı
Menîje, bu genci bir yerde görüp âşık olmuş ve kendisini bir sandık içinde oturtarak gizler.
Daha sonra bu durumdan haber alan
Efrâsiyab, kızı
Menîje’yi kovar ve oğlanın da idamını ister.
Fakat sonradan oğlan affedilerek bir kuyunun içine hapsedilir.
Bundan sonra
Rüstem olaydan haberdar olup, tüccar kıyafetinde kuyunun bulunduğu yere gider.
İp ile biçare genci belâ kuyusundan kurtarır.
Efrasiyâbın kızı
Menîje’yi de yanına alarak iki genci başka bir diyara götürür.
Eder âvîhte bin cân ile
İzzet kendin
Görse çâh-ı zekan yârimi rûh-ı Bîjen
keçecizade İzzet Molla Şeh-i zemâne
Süleymân-ı ins ü cânn ki onun
Kemîne kullarıdır
Bîcen ü Gîv ü Huşeng
Hayalî Bey
tâk olup Kisrî-i ikbâline kavs-ı Rüstem Ola tecvîf-i felek düşmene çâh-ı Bjen
Nedîm
bikr: Ar. 1. Kızlık. 2. Kız oğlan kız, henüz evlenmemiş kız. 3. Dokunulmamış, el değmemiş.
bikr-i fikr: Yeni fikir.
Etse tasvîr eğer ol münakkaşa bikr-i fikrin
Tapınur âlem ona sûret-i ma’bûde misâl
Şinasî bikr-i mesel: Örneği tek.
Tanzîrine çok çalıştı yârân
Kaldı yine bikr-i mesel
Kur’ân

Ziya Paşa

bikr-i mazmûn: İlk defa söylenen nükte, mazmûn.
Tasarruf edip bikr-i mazmûnları
Ki milk-iyemîni ola ekseri

Sâbit

bilâ: Ar. “-sız, -siz “ olumsuzluk eki.
bilâ-cûyân: Aramayanlar.
Kimse düşmez biz gibipîş nigâh-ı kahrına
Aşkına düşmüşlerin bizler bilâ-cûyânıyız
Tevfk
bilâ-da’vet: Dâvetsiz.
Bilârdacvet oturma hânına gayrin zübâb-âsâ

Belîğ

bilâ-gâye: Gayesiz.
Ola dâjim semend-i baht u devlet zîr-i rânında
Vere sıhhatle hem lutf-ı Hudâ ömr-i biM-gâye

Nef’î

bilâ-imhâl: Hiç vakit geçirmeden.
Bir ârzû olıcak nakş levh-i hâtırda
Hemân o lâhzada firsat bulup bilâ-imhâl
Nedîm
bilâ-keşân: Çekmeden.
Ale’s-sabâh cihân halkı kâr ü bâra gider
Bilâ-keşân muhabbet de kûy-ı yâre gider

Fehîm (Hoca Süleyman)

bilâ-ta’ab: Yorulmadan, eziyetsiz.
Bilâ-ta’ab olur efrûhte çerâg-ı ümîd
Gehi düşer geh nefes vaktine müsâdif olur

Nâbî

bilâ-tevakkuf: Durmadan. gün
Hasan bölüğün tâ önünde on saat
Bilâ-tevakkuf avuçlarla kurşun atmıştı

Tevfik Fikret

bilâ-vâsıta: Vasıtasız.
Sühan oldur ki bilââsıta-i tab’-ı selîm
Ola makbûl dil-i nâdire-sencân-ı fhîm

Nef’î

bilâ-udûl: Sapmadan, dönmeden.
Bilâ-udûl ü tevakkuf devâm eder yoluna

Tevfik Fikret

bilâd: bk. belde.
Bilâl: Ar. Peygamberimiz zamanında İslâmiyet’i seçen sesi çok güzel olan Habeşli köle. Müşriklerin işkencelerine uzun süre direnmiştir. 641 yılında
Şam’da vefat etmiştir.
Kelâm-ı Hakk’ı işitse hücûm eder cühelâ
Nişân-ı seng-i münâfık olursa tan mı Bilâl
Bâkî
billûr: Ar. Çok parlak ve şeffaf taş veya cam, kristal.
Derûnu ol kadar rûşen ki cirm-i âfitâb anlar
Gören rûzenlerinde her müdevver câm-ı billûru

Nef’î

Çeşme-i billûrdan yâkût-ı nâb olsun revân
Bahr-i hüsnün dil-berin pür dürr ü mercan eylesin
Hayalî Bey
Feyz-i lûtfu dil-i sâfa erişir eyler eser
Sâf billûrun içinden nitekim nûr geçer
Şinâsî
billûrîn: Billurdan, billur gibi.
Ol kadar rûşen kim anda ol hiüûrîn câmlar
Hakkı
Eşk-i şâdî akıtırgül-zâre şekl-i jâlede
Dîde-i bülbül olup gûyâ billûrîn nâv-dân

bîm: Far. 1. Korku. 2. Tehlike.
Bîm kahrın cân u mâl hasma berk-hâne-i sûz
Lûtf-ı tab’ın lâle-zâr milke ebr-i dür-feşân

Fuzûlî

Sensin kılan mezâhir-i ümmîd ü bîm edip
Mûsâ, nı ilm genc-i asâsını ejdehâ
Fuzûî
Ne gam u gussa ne renc ü elem ü bîm ümîd
Olsa şâyeste cihân cân ile cûyâ-yı adem Akif Paşa
bîm-i adl: Adalet korkusu.
Sezâ ki eyleye üftâde bîm-i adlinden
Muâmilân-ı fesâdı meşîme-i takdîr

Belîğ

bîm-i ases: Gece bekçisi korkusu.
Beni tâ şöyle harâb eyle ki sâkî dilde
Neşve-i mey sayam endûhunu
Mm-i asesin
Nedîm
bîm-i cân: Can korkusu.
Bîm-i câna düşmemek kâbil mi gamzenden gönül
Tîr-i dil-dûz-ı kazâdan ihtirâz etmezse de

Nâilî
bîm-i destâr-ı büzürg: Büyük sarık korkusu.
İmâmın bîm-i destâr-ı büzürginden mesâcidde
Şikem-derd oldular dîvârlar mihrâb şeklinde

Nâbî

bîm-i dûzah: Cehennem korkusu.
Deldi bağrım yaktı cânım eyledi hayrân beni
Hevl-i mahşer bîm-i dûzah şermî-i cürm ü hatâ
nahîfî
bîm-i ecel: Ölüm korkusu.
İki gündür ki ol ruhlar şeb-i hat zâhir etmiştir
O yüzden
Zâtî yâ dün gün aceb bîm-i ecel çektim
Zâtî
bîm-i gurbet: Gurbet korkusu.
Çekme gurbet azmine ey sâr-bân mahmil sakın
Kim bu yolda bîm-i gurbetdendir efgân-ı ceres

Fuzûlî

bîm-i hecr: Ayrılık korkusu.
Hecre düştüm vasl ümîdi birle gam-nâk olmadım
Vasla erdim bîm-i hecr ile ferah-nâk olmadım
aşkî
bîm-i kahr: Kahredici korku.
Ma’nî-i çengle baş koşmaz oldu bîm-i kahrından
Meğer nâhîd kim sâzende-i nüh-kasr-ı mînâdır
Sabrî
bîm-i kazâ: Kaza korkusu.

Nâilî
hâtıra-i bîm-i kazâ yok bizde
Rind-i âgâh bu ma’nâda teemmül mü eder

Nâilî
bîm-i mihnet-i dûzah: Cehennem sıkıntısı korkusu.
Ne bîm-i mihnet-i dûzah ne ârzû-yı bihişt
Şarâb-ışu’le-i havf ü recâ nedir bilmem

Fehîm (Hoca Süleyman)

bîm-i reh: Yol korkusu.
Bîm-i reh bilmez şeb-i târîkte tenhâ gelir
Senden ey meh-rû hayâlin bana bî-pervâ gelir

Şeyhülislâm Yahyâ

bîm-i ta’ne: Ayıplama korkusu.
Cân vermeyim mi gurbete kim bîm-i ta’neden
Yâd-ı vatan figânıma sensiz bahânedir

Fuzûlî

bîm-i tîğ-ı zebânDil kılıcının korkusu.
Bîm-i tîğ-ı zebân kilkimden
Feleğin reng-i sandalı görünür

Nef’î

bîm-i ziyân: Ziyan korkusu.
Perîşânlık nizâm-ı hâl kaydından gelir, yoksa Ümîd-i sûdu nâ-bûd eyleyen bîm-i ziyân çekmez

Asım (Çelebizâde Şeyhülislâm İsmail)

bîm ü ümmîd: Ümit ve korku. (havf ü recâ)
Oldu ser-mâye-i hayret bana bîm ü ümîd
Bilemem eyleyecek girye midir hande midir?

Nâbî

Ki zâhir olup hezâr tehdîd
Ki mevc ururdu bîm ü ümîd

Şeyh Galip

bîmâr: Far. Hasta, alîl, marîz. c. bîmârân.
Kamu bîmârma cânân devâ-jı derd eder ihsân
Niçin kılmaz bana dermân beni bîmâr sanmaz mı

Fuzûlî

Dil derdini gamınla dil-figâr olan bilir
Bîmâr hâlini yine bîmâr olan bilir
Bâkî
Zebûn-ı derd ü güm olmuş dili cânâna tabşırdım
Ben ol ölümlü bîmârı tabîb-i âna tabşırdım

Behiştî

bîmâr-ı aşk: Aşk hastası.
Bîmâr-ı aşka cân verir ey cân lebin velî
Münkir sanır kim ol şefeteynin şifâsı yok
Nesîmî
bîmâr-ı derd-ı aşk: Aşk derdinin hastası.
Söylen tabîbe yok yere arz-ı devâ eder
Bîmâr-ı derd-i aşk kabûl eylemez ilâc

Şeyhülislâm Yahyâ

bîmâr-ı derd-i ihtiyâc: İhtiyaç derdinin hastası.
Halk-ı âlem ser-te-ser bîmâr-ı derd-i ihtiyâc
Zehir bir dârü’ş-şifâ lûtfun tabîb-i mihr-bân

Nef’î

bîmâr-ı gam: Gam hastası.
Sıhhat gibi bîmâr-ı gama geç geliyorlar
Öldürdü bizi nâz-ı etıbbâ ne belâdır

Sâbit

bîmâr-ı gam-ı ışk: Aşk gamının hastası.
Bîmâr-ıgam-ışkın oluptur bu
Figânî
Senden olur olursa tabîbim ona çâre
Figânî
bîmâr-ı hecr: Ayrılık hastası.
Bilirsin çünkü bastırır imiş acıyı acı
Ayağın kesme sun bîmâr-ı hecre âb-ı ahmerden

Refî-ı Amidî

bîmârân: Hastalar.
Derdine bulur tabîb-i lutf-ı Hakk’ı çâre-sâz
Vakf-ı bîmârân eden dârü’ş-şifâ-yı devletin

Nâbî

bîn: Far. Görücü, gören.
hakîkat-bîn: Gerçeği gören.
Dilinde mâye-i irfân olan hakîkat-bîn
Olur her âjine-i himmetle vâkıf-ı esrâr

dûr-bîn: Uzağı gören, dürbün.
Sana ber-kaide, ağyâre aksiyle bakardım ben
Elimde hâme-i mu’ciz-nümâ dûr-bîn olsa

Nâbî

Eski eş’ârda dûr-bîn ile ma’nâgörülür
Teni eş’ârda ma’nâ gibi külfetyoktur
Eşref
nakş-bîn-i âlem: Dünyânın güzelliğini gören.
Ne tûtî-i nakş-bîn-i âlem esrâr-ı lâhûtî
Ki levh-i cevher-i gül ona mir’ât-ı mücellâdır
Sabrî
bînâ: Ar. Gören, görücü. 2. Göz.
Nûr-ı çeşmimperdelendi
Kâ’be-i ulyâgibi
Kûşe-gîr-i halvet oldu dîde-i bînâ gibi

Nâbî

Eyler o merâyâda bu gün dîde-i bînâ Üç bin sene evvel geçen akvâmı temâşâ
muallim Nâci
binâ3: Ar. 1. Ev, yapı. 2. Yapma, kurma.
Ey kevni binâ eden mühendis
Sensin bu menâzıra müessis

Şefik Mehmet (Ziyâ Paşa)

Hâne-i dil yapmak eyâ nüktedân
Kâ’be binâ eylemedir bî-gümân

Azerî Çelebi (İbrahim)

Tıkmak bu binâji mâ-revâdır
Kim bir yüziyârdan yanadır

Şeyh Galip

binâ-yı adl: Adalet binası.
Tarz-ı nev saldı binâ-yı adle mimâr-ı kazâ
Hemçü erkân-ı kavîmi kubbe-i fîrûze-fâm

Üsküdarlı Hakkı Bey

binâ-yı câh: Mevki binası.
Olsa ne denlü muhkem esâs-ı binâ-yı câh
Bir dem gelir ki cûşiş-i seyl-i bükâ yıkar

Şâkir (Hüseyin)

binâ-yı dil-keş: Gönül çeken bina.
Ne âlî vü bülend olmuş binâ-yı dil-keşi el-hakk
Ne istihkâm ile vaz’ eylemiş bünyâdını üstâd
nedîm
binâ-yı fakr: Fakirlik binası.
Vermez binâ-jı fakre halel cûş-ı hâdisât
Gark edemez kemîne hüsnâ sad-hezâr-ı mevc
Sâmi
binâ-yı Hak: Hakkın binası. mec. insan.
Binâ-yı
Hakk’a bî-şek bir taarruzdur bu, kuvvetten
Muârızlar demek zâlim, muhâfzlar demek mazlûm

Abdülhak Hâmit

binâ-yı hurâfât: Hurafeler binası.
Bu iddiâları hep terk edin ki pek boştur
Yıkık binâ-jı hurâfâta tırmanan yorulur

Kemalzâde Ekrem Bey

binâ-yı intizâm: Nizamlı bina.
Binâ-yı intizâmı dîn ü dünyâya edip âlet
Zebâna nutk vermişgûşa vermiş kuvvet-i ısgâ’

Nâbî

binâ-yı İslâm: İslâm binası.
Etti endâze-i hikmetle kıyâm
Penc erkân binâ-yı
İslâm

Nâbî

binâ-yı râhat: Rahat bina.
Nizâm-ı âlemi bozdu savâik-i cân-gâh
Binâ-yı râhatı yıktı zelâzil-i pür-zûr

Nâbî

binâ-yı Şeddâd: Şeddâd’ın binası.
Rişte-i dâm-ı meges-gîr-i anâkib gibidir
Bünye-işer’ine nisbetle binâ-yı
Şeddâd Belîğ
binâ-yı şi’r: Şiir binası.
Binâ-yı şi’r
Nâbî öyle âlî-ter gerektir kim
Nümâyân ola sahn-ı âlem-i ma’nî zemîninden

Nâbî

binâ-yı zühd: Sûfilik binası.
Bir revâcı var harâhâtın ki bir gün korkarım
Zâhid-i şehre binâ-yı zühdü vîrân ettirir

Şeyhülislâm Yahyâ
binâgûş, bünâgûş, benâgûş: b) Far. Kulak memesi, küpe takılan yer.
Jâleler damlamak ister gül-i terden gûyâ
Görünen dürr-i binâgûşu değildiryârin
Bâkî
Âşıkın subhun eder şâm-ı garîbândan siyeh
Etmedin tarf-ı binâgûşa ser-i perçem henüz

Nâbî

Baht-ı siyehim hâlini yârin kulağına
Arz eyleyimez kimse meğer hâl-i binâgûş

Hamdullah Hamdi

binende: Far. 1. Gören, görücü. 2. İlerisini gören, akıllı, uyanık.
Var ise mühr-i nübüvvet merdüm-i bînendedir
Ol tenipür-nûru lâyıktır desem ayne’l-yakîn
Nâdirî (Ganizâde)
bîm: Far. 1. Uç. 2. Burun. 3. Dağ tepesi.
bînî-i Süreyyâ: Süreyyâ gezegeninin ucu.
On yerde yakıp micmere-i anber ü ûdu
Pür oldu meşâmm-ı meh ü bînî-ı Süreyyâ

Nâbî

bînî-gonce: Gonca burunlu.
Bînî-gonce eder bağda izhâr-ı ru’âf
bâd kim bûy-ı hat-ıgâliye-fâmıngetirir
Rızâyî
bînî: Far. Görürlük, görücülük.
dûr-bînî: Uzak görürlük dûr-bînî-i nigâh: Bakışın en ilerisi
Dûr-bînî-i nigâh-ı hiredindendir kim
Vatanın zahmı zuhûr etmeden eyler merhem

Nâbî

hurde-bînî: İnce şeyleri görme.
Hurde-i bînî iken şu hayvanlar mehîb u dil-firîb
Neydi mebde’de nasıl almaktadır gayretleri

İsmail Safa

bîniş: Far. 1. Görüş. 2. Uyanıklık, basîret.
Gevher-i dânişi sencîde-i mîzân-ı hıred
Rişte-i bînişişâkul-i binâ-yı âlem

Nâbî

Kelîm-i lem’a-i bîniş ki envâr-ı hayâlinden
Devâtı tûr-ı feyz ü kilk-i nazmı nahl-ı Mûsâ’dır
Sabrî
Zannetse revâdur ehl-i bîniş
Envâr-ı kamer tekâsüf etwiş
Muallim Nâci
bint: Ar. Kız. c. benât. bintü’l-ineb: (üzümün kızı) Şarap.
Teşne-leb tâlib iken câmına bintü, l-imbin
Değmedi neş’esi âlâmına bintü, l-imbin
Remzi Baba
Zâhidâ bintü’l-inebde bence hürmet başkadır
Ta onun kevser değil mi âhiret hemşîresi
Şinasî
Hürmetinden mi düşer gâhî ayağa düşse de
Gelmede bintü’l-meb tâ devr-ı Cemdenyed-be-yed
Ali Rıza Paşa
benât: Bint’ler, kızlar.
Durmuş iki yanına katârın
Nev-reste benâtı nev-bahârınMuallim Nâci benât-ı mül: Şarap kızları.
Şîr-i arak benât-ı mülü ede feyz-yâb
Bir bahr içinde berk ura
Hûrşîd ü mâh-tâb

Şeyh Galip

benât-ı na’ş: Astr.
Dübb-ı Ekber denilen yıldız kümesinin en ucundaki sönük yıldız.
Besîrine benât-ı na’ş bende
Pervîn’e ederdi nazmı hande

Nâbî

Gece bakmazdı benât-ı na’şe
Cünbüş-ı Zühre’ye derdi ra’şe

Sünbulzâde Vehbi

benâtü’n-na’ş: bk. benât-ı na’ş.
Gelmesin ikisi bir yere bemâtü, n-na’şın
Belki cem’iyyet-ı Pervîn’iperîşân olsurn

Nef’î

bintiyyet: Ar. Kızlık hâli, kızlık.
Kiminde şevk-i bintiyyet ki asla olmamış makdûr
Görür tahyîl-i zevciyyetle bin rüyâ-yı dûrâ-dûr

Abdülhak Hâmit

birîşüm: Far. İbrişim’in hafifletilmiş şekli.
Ger mugannî beli vasfın ede mecliste edâ
Lutf için çenge birîşüm yerine kıl bağlar
Nizâmî
bîrûn: Far. Dış, dışarı, hâriç.
Beni bîrûn edemez dâire-i hayretten
Cebrâ’il olsa meded-kâr dil-i mebhûtum

Yenişehirli Avnî

Âzmâjiş-kede-i pûte-i peyk-i fikrim
Gayet fâsıla-i hadd cihetten bîrûn
Münîf
Meş’aleler yandı derûn u bîrûn
Nâr-ı tecellî olup ol hân-gâh

Şeyh Galip

bîrûn-ı add-i fehm ü istîfâ: Tam olarak ve dış anlayış sayılan.
Şükûh-ı kudreti a’lâ-yi idrâkât-i insânî
Vücûh-ı hikmeti bîrûn-ı add-i fehm ü istîfâ
Nâbî derûn u bîrûn: İç ve dış.
Her zâviye feyz-ı Hak’la meşhûn
Pür-nûr-ı Hudâ derûn ü bîrûn

Ahmet Hâşim

biryân: Far. Ateşte kızartılarak pişirilen kebap.
Âteş-i fakr ile sûzân olmuş
Cigeri derd ile biryân olmuş

Sünbulzâde Vehbi

Sözüm arz etse kebûter yâre sözümden benim
Bir od çıkıp minkârdan kaknûsgibi biryân olur
Usûlî
Nâr-ı gam bağrım Behiştî şöyle biryân etti kim
Haşre dek hâk-i mezârımdangele bûy-ı kebâb

Behiştî

Şeb u rûz eylerim bülbül gibi feryâd ile zârî
Ciger-gâhım yakar aşk âteşi biryân eder yâ

Âdile Sultan

bisât: Ar. Kilim, minder, döşeme.
Işk devrânı bana tapşurdu Mecnûn nevbetin
Hâlî olmaz nakş-ı erbâb-ı vefâdan bu bisât

Fuzûlî
(tapşur-: verilmek, teslim edilmek)
bisât-ı arz: Çemen, yeşillik.
Hep o göz yaşlarıdır aktı bisât-ı arza
Ağlaşır ehl-i semâ hazret-i sultân üzre
Bâkî
bisât-ı bezm-i mihnet: Sıkıntı meclisinin kilimi.
Bisât-ı bezm-i mihnet tayy olundu ahd-i adlinde
Sabrî
bisât-ı bister: Yatak minderi.
Ne ola her sâat od üstünde durursam ûd teg
Ûd-ı bezm-i aşkım âteştir bisât-ı bisterim

Fuzûlî

bisât-ı çemen: Yeşillik minderi.
Münakkaş oldu bisât-ı çemen şükûfe ile
Nazîri lücce-i eflâk oldu tahta-i hâk

İbni Kemâl

bisât-ı istirâhat: Dinlenme minderi.
Seninçün hâb-ı râhat çeşm-i giryânımla düşmendir
Bisât-ı istirâhat cism-i sûzânımla düşmendir

Nâbî

bisât-ı kadr-i çarh: Feleğin kıymet minderi.
Zemîn-i bisât-ı kadr-i çarh hayme-i azamet
Nücûm-ı sâbit ü seyyâre meş’al-i kudret

Nâbî

bisât-ı kurb: Yakınlık minderi.
Ermez bisât-ı kurbagönül kimse sa’y ile
Devlet onun ki tâli’i eyler muâvenet
K
Nizâmî
bisât-ı naîm: Cennet minderi.
Dilsîr-i bisât-ı naîmin mürg-ı hevâyî
Sîr-âb-ı zülâl keremindir suda mâhî

Ziyâ Paşa

bisât-ı nev: Yeni minder.
Basît-i hâke bir garrâ bisât-ı nev salıp âzâr
Girihler bağladı bâd-ı sabâ âb-ı revân üzre
Bâkî
bisât-ı saltanat: Saltanat minderi.
Ey Fuzûlî odlara yansın bisât-ı saltanat
Yeğdir andan
Hak bilir bir kûşe-i külhân bana

Fuzûlî

bisât-ı sebz: Yeşillik minderi.
Saldı bisât-ı sebzi reh-i gül-şene bahâr
Sâkî zemânıdır yürüsün câm-ı hoş-güvâr

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

bisât-ı tarab-endûz: Âheng toplayan minder.
Düşünüp bezme bisât-ı tarab-endûz neşât
Etti ahmâl-i vegâ rıhlet için şüd-i hırâm

Nâbî

bi’set: Ar. Gönderme, gönderilme.
Cihân uyandı o neş’e ile kim haber verdi
Peyâm-ı bFsetin ervâha mübtedâ-yı vücûd

Nef’î

bismil: Far. Boğazlanmış, kesilmiş (hayvan).
Fedâ edeyim sana cân u teni
Kerem kıl koma nîm-bismil beni

Şeyhülislâm Yahyâ

bismil-geh: Mezbaha, hayvan kesilen yer.
Çün lâle-sıfat yaktı derûnum dil-ı Şîrîn
Bismil-gehim olsa ne ola küh-sâr-ı melâhat

Nâbî

bismil-geh-i cânân: Sevgilinin mezbahası
Aceb bir mahşer-âşûbdur bismil-geh-i cânân
Şefâat-i râygân olmuş şefâat-hâh-ı nâ-peydâ

Leskofçalı Galip

nîm-bismil: Yarı kesilmiş.
Nîm-bismilken yed-i gadrinde, kurbân etmiyor
Etmiş olsa hakkı var ya iddiâ-yı merhamet

Tâhirü’l Mevlevî

bismillâh:Ar. “Allah’ın adıyle” demek.
Bilmeyen şevket-i bismillâhı
Anlamaz sırr-ı kelâmullâhı

Hakanî

Bu doğru yârı tan mı medd-ı Bismillâh’a benzetsem
Ki doğru yoldan Allah’a delîl-i reh-nümâdır bu
Taşlıcalı Yahyâ
bister, pister: Far. Yatak, döşek. bk. pister.
Bisterde taleb kılan nişânın
Görmezdi vücûd-ı nâ-tüvânın

Fuzûlî

Şeb-rev ki hâb, gâlib ola bister istemez
Âteş ki subha kalmaya hâkister istemez

Nâbî

Himmetim şeh-bâzını salam murâdım
Kafına
Bâlin ü bister derûnun pür per-ı Anka: edem

Behiştî

Sana gül-gûn bâliş u zer-beft bister âşıka
Seng-i hûn-âlûd bâlîn bûriyâ bister yeter
Âhî
bister-i gam: Gam yatağı.
Bister-i gamda gözüm geceler uyku görmez
Ederim subha degin nâleleri döne döne
Bâkî
bister-i gül: Gül döşek.
Sen bister-i gülde yatasın şevk ile handân
Ben kül döşenem külhân-ı mihnette buna sebeb ne

Cem Sultan
(Ağabeyi II. Bayezid’e sorduğu soru.
Cevâbı “rûz-ı ezel”de)
bister-i hâr: Dikenden yatak.
Hem-sohbet-i mûr u hem-dem-i mâr
Tekye-geh-i hâk ü bister-i hâr

Fuzûlî

bister-i hayât: Hayat döşeği.
Bilmezdi hâkin olduğunu bister-i hayât
Nûr-i cenâh-yafte bî-per ü bâl iken

Nâbî

bister-i kemhâ: İpekten yapılmış kumaşla yapılan döşek.
Ya bister-i kemhâda, ya vîrânede cân ver
Çün bây ü gedâ hâke berâber girecektir

Ziyâ Paşa

bister-i mihnet: Sıkıntı döşeği.
Yatarım bister-i mihnette açılmaz dehenim
Nâ-ümîdim ser-i bâlînime koydum kefenim
RYat bister-i nâz: Naz döşeği.
Hâk-i zillette gönül her gece âgiste be-hûn
Çeşm-i ser-mestin ise hufte-i gül bister-i nâz

Fehîm (Hoca Süleyman)

bister-i nerm: Yumuşak yatak.
Başı serd olmayan, yumuşak başlı at
Bister-i nerm üzre hâb-ı hiffet-gân-ı sengîn olur

Koca Râgıp Paşa

bister-i sengîn-i hâkî: Toprakla ilgili taştan yatak.
Uzanmış, hasta, uryân, bister-i sengîn-i hâkîde
Arar cism-i tabîat bir şifâ, bir feyz, bir muhyî

Tevfik Fikret

bister-i sincâb: Sincap yatağı.
Pâdişâh-ı aşka bestir gûşe-i külhân serîr
Bister-i sincâb ise maksûd hâkister yeter
Bâkî
bister-i sünbül: Sünbül gibi kokan yatak.
Ruhların üzre yatar zülf-i semen-sâ gûyâ
Gül-i terden edinir kendiye bister-i sünbül
Bâkî
bister-i vâsi’-i tabîat: Tabiatin geniş yatağı.
Bu mesâfât-i bî-nikâyette
Bister-i vâsi’-i tabîatte
Cenap Şahabeddin bister-i vuslat: Kavuşma yatağı.
Bu ecel sanma bana ölmektir
Bister-i vuslata: gömülmektir

Sâbit

bister ü bâlîn: Yatak ve yastık.
Yetmez mi sana bister ü bâlîn kucağım
Serd oldu hevâ çıkma koyundan kuzucağım
nedîm
bister ü bâliş: Yastık ve döşek.
Ne âb u kadeh ne câm-ı Cemşîd
Ne bister ü bâliş ü ne câvîd

Nâbî

Nedîmâ sîne vü bâzunu nerm et yâr geldikçe
Misâfir râhat ister bâliş ü bister husûsunda
Nedîm
bîsütûn: Far. 1. Ferhad isimli âşıkın
sevgilisi
Şîrîn’in emriyle deldiği dağ. 2. Gök. sema.
Çü erdi
Bîsütûn’a serv-i sîmîn
Bu sengîn dağı kıldı bâğ-ı nesrîn
Şeyhî
Olsaydı bendeki gam
Ferhâd-ı mübtelâda
Bir âh ile verirdi bin
Bîsütûn’u bâda

Fuzûlî

Geşt-i kûh-sâr eylemek lâzım değil
Ferhâd-veş
Nâr-ı âhım hâne-i vîrânım eyler
Bî-sütûn
Cinânî
Bîsütûn-ı Ferhâd: Ferhad’ın
Bîsütûn dağı.
Herkesin hâlince vardır bir tecellî-gâh-ı aşk
Bîsütûn-ı Ferhâd’e kûh-ı Tûr şeklin gösterir
Esad
Muhlis Paşa
bîsütûn-ı ışk: Aşk dağı.
Hüsrev-i hûbân eden sen dil-ber-i şîrîn-lebi
Bîsütûn-ı ışk içinde beni Ferhâd eyledi
hoca Dehhânî
bisyâr: Far. Çok, bol.
Her bir sözü tahallüf-i va’dingüvâhıdir
Eymânı hîn-i va’dede bisyâr olanların

Nâbî

Gubâr-ı hâtırı ser-geşteliktengayrı ey Nâbî
Nedir tahsîli bisyâr olduğundan çeşmi gırbâlin

Nâbî

Ehl-i hakkın nutkunu irfân-ı sûrî nutk eder
Zâhid-i nâ-dân ne denlü remz-i bisyâr eylese

Gaybî
bisyâr-ı gayr: Başka çok.
Atâ-yı emdeki bisyâr-ı gayre gâlibtir
Eder ulûfe tekaddüm merâtib-i âhâd

Nâbî

bisyâr-gû: Çok konuşan.
Dinle çok, olma sakın bisyâr-gû

bîş: Far. 1. Artık, ziyade. 2. Çin’de yetişen ve öldürücü zehri olan bir köktür.
Türkçe’de “bıldırcın otu” derler.
Dâim ola hem-sohbet-i rindân-ı kadeh-nûş
Varın koya meydâne eğer bîş ü eger kem

Bağdatlı Rûhî

Ehl-i dâniş, rükn-i devlet, illet-i mecd ü şeref
Mahz-ı bîş, avn-i millet, zühur-ı dîn, fahr-i kirâm

Üsküdarlı Hakkı Bey

bîş ü kem: Az çok.
Az çok ehil olana vermez keder
Kayd-ıgam bîş ü kem rûzgr

Nef’î

bîş ü kemîn: Az çok.
Sûret-i yek-diğere âjînedir nakş u kemâl
Eyleme hüsnünü inkâr sakın bîş ü kemîn

Nâbî

bîş-ter: Daha fazla, daha çok.
Her kimde aşk gâlib ise kurb-ı hazrete
Ol denlü ondadır elem ü derd-i bîş-ter

Ziyâ Paşa

bîşe: Far. Orman, meşelik, sazlık.
Yine endîşe kıldı bîşesini
Ele aldı külüng ü tîşesini
Şeyhî
bîşe-i eflâk: Feleğin meşeliği.
Gâra girdi kulle-i çarhın pelengi doğdu çün
Bîşe-i eflâkten mânend-işîr-i ner güneş

Hayâlî Bey

bîşe-i himmet: Gayret meşeliği.
Ser-fürû etmez kilâb-ı nahvete rindân-ı aşk
Bîşe-i himmette zîrâ her biri bir şîrdir
Andelîb (Mehmet Es’at Fâik)
bîşe-zâr-ı kadr: Kıymetli ormanlık.
Nücûm birle felek bîşe-zâr-ı kadrinde
Peleng-i sayd-figendir hilâl ona çengâl
HayalîBey
bişnev: Ar. “Dinle” (neyden çıkan “hû” sesi)anlamına gelen
Arapça ibare.
Ey Mevlevî ey Mevlevî dinle sadâ-jı bişnevi
Ey feyz-hâh-ı Mesnevî dinle sadâ-yı bişnevi

Esrar Dede

Şeb-i lâhûtda manzûme-i ecrâm gibi
Lafz-ı bişnev’le doğan debdebe-i ma’nâjiz

Yahya Kemal

bîve: Far. Dul kadın.
bîve-i Bâkîr: Bâkî r dul kadın
Ey köhne
Bizans, ey koca fertût-ı müsahhar
Ey bin kocadan arta kalan bîve-i bâkir

Tevfik Fikret

bîver: Far. On bin. mec. Sayısız.
bîver-i gam: Gam çokluğu.
Bîver-i gamdan felek ârâm versin şâhid-i nazmın
Belîğ-i zârdan matlûb ise tekmîl-i nâmusu

Belîğ

bîzâr: Far. Rahatsız, bıkmış, usanmış, küskün.
Eksik olman ehillerden kaça görün câhillerden
Tanrı bîzâr bahîlllerinden bahîl dîdâr görür değil

Yunus Emre

Cevr ile kimseyi bîzâr etme
Sana cevr etse de âzâr etme

Nâbî

Kim anda şâd-mân olup güler, gül bülbül eyler zâr
Bu remzi gördüm, oldum gülmeden oynamadan bîzâr

Şeyh Galip

Rûz u şeb üstüme bârân-ı felâket yağıyor
Kime arz eylesem ahvâlimi bîzâr ederim
Eşref bîzâr-ı vücûd. ’Vücut rahatsızlığı.
Ben o bîzâr-ı vücûdum ki dil-i gam-zedeme Üns-i mevtin görünür vahşet-i sahrâ-yı adem

Akif Paşa

bû (y): Far. Koku.
Gül-istân-ı dehre geldik renk yok bû kalmamış
Sâye-endâz-ı kerem bir nahl-i dil-cû kalmamış

Nâbî

Murâd-ı dünyevî fevt ettiğinden ehl-i dünyânın
Sirişk-i hasreti bed-reng ü bû çirk-âbdan kalmaz

Nâbî

bûy-ı cefâ: Cefâ kokusu.
Açılmışgayre ben bûy-ı cefâ şemm eyledim anda
Ne ola bülbül-veş etsem ol gül-i hamdândan feryâd

Akif Paşa

bûy-ı cünûn: Cinnet kokusu.
Eserdi cûş-ı mahabbetle ehl-i sevdâ hep
Dimâğa bûy-ı cünûn verdi rûzgâr-ı bahâr

Şeyh Galip

bûy-ı gonca: Gonca kokusu.
Âşiyân-ı sîneden pervâz edip mürg-ı heves
Kondu bir gül dalına mest oldu bûy-ıgoncadan

bûy-ı gül: Gül kokusu.
Bûy-ı gül taktîr olunmuş nâzın işlenmiş ucu
Biri olmuş hûy birisi dest-mâl olmuş sana
Nedîm
bûy-ı gül ü nesrîn: Nesrin ve gül kokusu.
Yeter arz eyleme bâd-ı sabâ bûy-ı gül ü nesrîn
Bana dök zülf-i hoş-bûyu benim anber-feşânımdır
Necîb (Sultan III. Ahmet)
bûy-ı gül ü semen: Yasemin ve gül kokusu.
Hatt u arakta ârızı bûy-ı gül ü semen midir
Nice muattar olmaya müşg ü gül-âb içindedir
Şeyhî
bû-yı hâb, bûy-ı hâb: Uyku kokusu.
Aceb ne bezmde şeb-himde-dâr-ı sohbet idin
Henüz nergis-i mestinde bûy-ı hâb kokar
Nedîm
bûy-ı imtinân: Yapılan iyiliği başa kakma kokusu.
Ol mey ki neş’esinde ola bûy-ı imtinân
Seng-i kazâ dokunması yeğdir sebûsuna

Nâbî

Bir mey ki ola neşvesinde bûy-i imtinân
Seng-i kazâ dokunması yeğdir sebûsuna

Namık Kemâl

bûy-ı kebâb: Kebap kokusu.
Ey lebi mey-gûn ölürse nâr-ı hicrinden
Mesîh
Haşre dek onun mezârındangele bûy-ı kebâb
Mesîhî
bûy-ı müşg: Misk kokusu.
Itr-ı hûbile pür olurdu meşâmm
Bûy-ı müşg idi yâhûd amher-i hâm

Hakanî

bûy-ı sünbül: Sünbül kokusu.
Şemîm-i zülf-i cânânı güzel vasfeyledin

Fıtnat

Meğer taktîr olunmuştur midâdın bûy-ı sümhülden
fıtnat
bûy-ı ülfet: Dostluk kokusu.
Tutuşsun ol çemen kim lâlesinde dâg-ı hasret yok
Gülünde bûy-ı ülfet nergisinde çeşm-i ibret yok
Nevres-ı Kadîm
bûy-ı vefâ: Vefa kokusu.
Nakş-ı safâ sahîfe-i âlemde kalmamış
Bûy-ı vefâ hamîre-i âdemde kalmamış

Nâbî

Gül-istân-ı cihânda bunca demdir âh u zâr eyler
Aceb bûy-ı vefâ görmüş müdür sor bülbüle gülden
sermed
bûy-ı verd: Gül kokusu.
Ne cânı var çıka bûy-ı verdi gül-şenden
Nesîm almayıcak bâğ-bândan destûr

Nâbî

bûy-ı yâsemen: Yasemin kokusu.
Goncasın söyle sabâya eylesin bârî sana
Reng-i gülden câme, bûy-ı yâsemenden pîrehen
nedîm
bûy-ı zülf: Saç kokusu.
Bûy-ı zülfünü sabâdan işitip nâfe-ı Çîn
Dedi ben
Rûm’a varıp neyleyejim bu olıcak
Necâtî Bey
Bâd-ı seheri getirse bûy-ı zülfün
Kâşâne-i rûh ser-be-ser revzen olur
Hâleti
bûy-âver: Koku ulaştıran, koku ulaştırıcı.
Gül-i sad-berg-i cemâlinden olup bûy-âver
Eyledin meclisimiz bâg-ı cinân hoşgeldin
Nâima
hoş-bûy: Güzel koku.
Nerde ol bâd-zen-i hoş-bûy
Hani ol cûy-i revân-ı dil-cûy

Abdülhak Hâmit

bûd ü nebûd: Far. Varlık.
Olur ka. sır verâ-ji perde-i sun’un şühûdundan
Nazar-bend olmayanlar âlemin bûd u nebûdundan

Nâbî

İdrâk eden netâyic-i ahvâl-i âlemi
Vâreste-i alâik bûd ü nebûd olur

Hersekli Arif Hikmet

Çobanın hâline haset ki odur
Fârig-i în u ân ü bûd u nebûd
Recaizade Ekrem
bu’d: Ar. 1. Uzaklık. 2. Aralık. 3. Boyut.
Vüs’at-ı eyvânın bu’dı vü rây-ışeş-cihât
Füshat-ı meydânın serhaddi hadd-i lâ-mekân
NeVî
Fışkırır âsumâna zıll-ı hayât
Cûş eder cevv-i bu’da vehmiyyât

Kemalzâde Ekrem Bey

bu’d-ı mutlak: Sonsuz uzaklık.
Nücûm-ı nâ-mütenâhî bütün çalışmakta
Sükûn-ı tasavvuru ka. bil mi bu’d-ı mutlakda

Mehmet Akif

bu’d-ı mücerred: Sonsuz uzaklık.
Hasmı vâreste-i tedmîr olamaz bulsa bile
Sâha-i bu’d-ı mücerred gibi bir semt-ı baîd
Yenişehirli Avni
baîd: Uzak, ırak.
Ne acâib döndü merâm üzre yine olmuş iken
Böyle bir devr-i muvâfk feleğe emr-i baîd

Nef’î

Her âyîne benden değildi cüdâ
Baîd eylesin infikâkın Hudâ

Keçecizade İzzet Molla

Diraht-ı ye’sden izhâr-ı berg ü bâr-ı ümîd
Tasarrufât-ı İlâhiyye’den baîd midir

Nâbî

Gül ile halk olunmuş çünkü ey dil hâr bir yerde
Baîd olmaz olursa yâr ile ağyâr bir yerde
Bezmî (Yasakçızâde İbrahim Çelebi)
budâlâ, büdelâ: Ar. 1. Abdal, derviş. 2. Aptal, bön, budala.
Menba’-ı sırr-ı fenâda katı nâdir bulunur
Şimdi bir mürşid-i kâmil budâlâ şeklinde

Behiştî

Zâhirde görüp bizleri sanma ukalâyız
Biz bir sürü âkil sıfatında budâlâyız

Ziyâ Paşa

bugât: bk. bagî.
buğz: Ar. Kin, nefret, sevmeme.
Şimdi Behiştî Rûm’da en mu’teber kemâl
Fazl ehline taassub u buğz u nifâktır

Behiştî

Meskenet bâbmda başın top edip atmak gerek
Kim ki buğz u gaybet ü herze k ılırsa gel sana

Ümmî Sinan

Öldürme zafer, yıkma şeref, nehb ü heder şân
Ma’rûf adı buğz u sitemin adı ve ihsân

Tevfik Fikret

buğz u adâvet: Kin ve düşmanlık.
Kimseye buğz u adâvet etme
Terk-i âsâyişi âdet etme

Nâbî

Olıcak buğz u adâvet der-kâr
Etme bî-gâneye keşf-i esrâr

Sünbulzâde Vehbi

buhâr: Ar. Sıcak sudan meydana gelen buğu. c. ebhire.
Eşk-i gam boğmaktadır her ân beni
Ah ile çıkmakda ağzımdan buhâr

buhâr-ı bâde: Dudak buharı.
Oldu dili zevkten güşâde
Çıktı başına buhâr-ı bâde

Nâbî

buhayre: Ar. Küçük deniz, göl.
buhayre-i kalb: Kalp gölü.
Nâlende bir sürûd ile bir yâd-ı pür-hazen
Ba’zen olur buhayre-i kalbimde mevc-zen

Tevfik Fikret

buhl, buhul: Ar. Hasislik, cimrilik, eli sıkılık.
Buhl ile âleme darbü’l-mesel olmak yeğdir
Mahz-ı da’vâ ile sâhib-i kerem olmaktan ise
Âgâh
Osman Paşa
(Trabzonlu)
Feyz-ı Hak’da buhl yok herkes veli tâlib değil
Bî-sebeb ıslâh-ı âlem
Tann’ya vâcib değil

Şeyhülislâm Yahyâ

buht, buhtî: Far. Çift hörgüçlü deve.
Göç oldu açıldı bâr-gehler
Buhtîlere mehd çekti mehter

Fuzûlî

buhtunnasar: Ar. Beytü l
Pukaddes’i yıkıp yetmiş bin
Yahudi’yi öldürdüğü söylenen
Bâbil kıralı Nebukadnezar’ın lâkabı.
Buhtunnasar hûnî gamzelerle tuttu âfâk ı
Yıkar Beytü’l
Mukaddes gibi her dem kalb-i uşşâkı

Belîğ

buhûr: Far. Buhur, tütsü.
Zülfün hevâsına ölenin ud-ımış diye
Tâbûtu tahtasını melekler buhûr eder

Cem Sultan

Devât-ı gâliye-dân ü buhûr olur kalemi
Benefşe-zâr-ı behişte döner sevâd-ı rakam

Nef’î

Ateş-i ruhsâre salmış ûd-ı hâlinden buhûr
Zengî-i zülf-i siyâhı üstüne dâmen tutar
Nizâmî
buhûr-ı anberîn: Anber kokulu buhur.
Yazsa vasf-ı nükhet-i hulkunu bir sâhib-sühan
Bezm-i nazma hâmesi olur buhûr-ı anberîn

Nef’î

buhûr-ı ışk: Aşk tütsüsü.
Başım şevk oduna hâkister oldu
Buhûr-ı ışka cânım micmer oldu

İbni Kemâl

buhûr-ı Meryem: Meryem tütsüsü.
Rivayete göre
Hz. Meryem doğum yaparken bu çiçeğe tutunmuş.
Sonradan onun elinin değdiği bu çiçeğin tütsüsünün doğum anında kadınların kullanması âdet olmuş.
Erişti hâkten bûy-ı buhûr-ı Meryem eflâke
Muattar eyledi göklerde dâmân-ı Mesîhâ’yı
Bâkî
buhûr-ı nazm: Nazım tütsüsü.
Yâ Rab ne resme sığsın birkaç buhûr-ı nazma
Deryâ-yı bî-kerandır çün kim medîh-ı Ahmed

Hamdullah Hamdi

buhûr-dân: Far. Tütsülük, tütsü
kabı.
Ölüm âsûde bir bahâr ülkesidir bir rinde
Gönlü her yerde, buhûr-dân gibi yıllarca tüter

Yahya Kemal

buk’ a: Ar. 1. Yer, toprak, ülke. 2. Büyük yapı. 3. Benek, leke.
Buk’a, buk’a kıldı tayy-i ma’mûre-i mahrûsayı
Aldı feyz-i feth milkiçin duâ-yı farz-ı âmm

Fuzûlî

Evliyâ burcu imiş zîrâ ki hâk-i eşrefi
Buk’a buk’a evliyâu’llaha olmuştur mezâr

Fuzûlî

buk’a-i Bağdâd: Bağdad ülkesi.
Buk’a-iBağdâd’ın etmiş vasfını dârü’s-selâm
Kim ona teslîm tahsîn ede her kişver ki var

Fuzûlî

buk’a-i cevr: Eziyet toprağı.
Buk’a-i cevre gönülden koduğuyâr esâs
Muhkem olsun diye ben taş ile bünyâd eyler
Nizâmî
buk’a-i memât: Ölüm ülkesi.
Bir yanda makbere o derin muhît-i hayât
Ecdâdıma nişîmen olan buk’a-i memât

Kemalzâde Ekrem Bey

buk’a-i mübâreke: Mübârek toprak.
Ale’d-devâm ola ol buk’a-i mübârekenin
Gubârı nâfe-i şemîm ü hevâsı gâliye-süd

Sâbit

bûkalemûn: Far. 1. Bulunduğu yere göre renk değiştiren, böcek yiyen ve fare büyüklüğünde bir hayvan. 2. mec. Düşünce ve kanaatini sık sık değiştiren.
Bu nukûş-ı aceb engîhte-i bûkalemûn
Münîf
Görülse sahîfe-ı Erteng çarh-ı âyîne-gûn
Gelir zuhûra hezârân nukûş-ı bûkalemûn
Yenişehirli Avni
bûkalemûn-hüsn: Bukalemun güzellik.
Böyle pîrâste vü bûkalemûn-hüsn olmaz
Kendi gûyâ ki melek gamzeleri şu’bede-bâz

Nef’î

bûm, bûme: Far. Baykuş.
Bûm âr eyler iken konmağa vîrânemize
Ol Hümâ hîç ola mı sâye sala hânımıza

Nâilî

Mısr’a bizden sonra bir nâdân gelirse gam değil
Lâne-i şeh-bâz âhir âşiyân-ı bûm olur
Mezâkî
bûm-ı pür-nekbet: Felâket dolu baykuş.
Nağme-i bülbül-i ferah-bahş ü server-i encâm iken
Gam-fezâ oldu sadâ-yı bûm-ı pür-nekbet gibi

Şeyhülislâm Yahyâ

bûm-ı şûm: Uğursuz baykuş.
Mimâr-ı aşkın ermese nekbet konar sere
Vîrâne kalsa mesken olur bûm-ı şûma bâm
Behişti
bûm-veş: Baykuş gibi.
Niçin kendüzini bîgane k ıldın
Yerini bûm-veş vîrâne kıldın

İbni Kemâl

Burâk: Ar. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in
Mi’râç’ta bindiği binek. (at).
Reh-i mi’râc-ı aşkında ümîd-ipây-ı bûsenle
Misâl-i rîg pâ-mâl-ı Burâk’ım yâ
Resûlallah

Enderunlu Vâsıf

Lâzım mı
Burâk’ı medh ü tavsîf
Kim etti ona bu kârı teklîf

Şeyh Galip

Bir esbi beyâna bulsa meydân
Seyrine eder
Burâk’ı hayrân

Ziyâ Paşa

burâk-ı âh-ı dil: Gönül ahının
Burak’ı.
Şerâre sanma sen mâhı felekte görmek ecl-için
Burâk-ı âh-ı dil çeşmim şu’â’ına semend olmuş

Behiştî

burâk-ı yek-tâ: Tek, eşsiz
Burak.
Adın kodılar
Burâk-ı yek-tâ
Geldi ayağına arş-ı a’lâ

Şeyh Galip

burc: Ar. 1. Kale, hisar. 2. Güneşin ayrıldığı on iki kısımdan biri. 3. Hareketsiz yıldızlar kümesi. c. burûc.
Bir burcu makam tutmuş ol mâh
Kim olmaz ona nesîm hem-râh

Fuzûlî

burc-ı âbî: Su ile ilgili burc. (Seretan, Akrep, Balık burçları.)
Bindi bir zevraka
Dâmâdı ile Hazret-ı Şâh
Burc-ı âbîde kırân eyledi san mihr ile mâh
Nedîm
burc-ı a’lâ: Yüksek kale.
Asaf-ı akdem ü a’lemşeref-i burc-ı a’lâ

Nâbî

burc-ı asfiyâ: Azizler burcu.
Mihr-i eflâk-ı nübüvvet, mâh-ı burc-ı asfiyâ
Ahmed-i mürsel ki âlem na’tın eyler rûz u şeb

Fehîm (Hoca Süleyman)

burc-ı ârız: Yanak burcu.
Şair sevgilinin yanağındaki beni talih burcuna benzetiyor.
Meh-i burc-ı ânzmdagönül oldu hâle mâil
Bana kendi tâli’imden bu siyeh sitâre düştü

Şeyh Galip

burc-ı Cevzâ: Cevzâ burcu.
Necm-i şi’r-i enver re’yinden alır feyz-i fürûğ
Burc-ı Cevzâ kurb-ı bahtından bulur tâb u tüvân

Üsküdarlı Hakkı Bey

burc-ı çeşm: Gözyaşı burcu.
Burc-ı çeşmimden olur seyyâre-i eşkim revân
Her kaçan ol âfitâbım dîdedenpinhân olur
Zâtî
burc-ı devlet: Devletin kalesi.
Burc-ı devlettir eli eylese peydâ ne aceb
Hey’et-i mâh-ı nev ü sûret ahter-i hâtem
Bâkî
burc-ı Esed: Arslan burcu.
Değil burc-ı Esed sükkân-ı ulvî-i selc-i beyzâdan
Gazanfer şekli tasvîr eylemiştir âsmân üzre

Ziyâ Paşa

burc-ı fikret: Düşünce burcu.
Düşerdi burc-ı fikrete zılâl-i leyle-i elem
Güler sekînet-i hayâta kanlı çehre-i adem

Kemalzâde Ekrem Bey

burc-ı Hamel: Hamel burcu.
Bu sâl-i ferrûh-fâlde hûrşid-i zîbâ-peykerin
Burc-ı Hamel’de yümn ile ruhsârı oldukta bedîd
nedîm
burc-ı hâver: Gün doğusu burcu.
Burc-ı hâverden ivazdır zülfün ey kâfir-nijâd
Çâh-ı Bâbil’den beterdir çeşmin ey câdû-firîb
Nizâmî
burc-ı hazîz: Mutluluk burcu.
Burc-ı hazîzi devletinin öyle yücedir
Ki ermez mürûr-ı dehr ile ona gerd-i inkılâb
Şeyhî
burc-ı hümâ: Talih burcu.
Tâli’li gönüldür erişen zülfüne yârin
Zî mürg-i saâdet ki kona burc-ı hümâya

Hamdullah Hamdi

burc-ı ismet: Namus kalesi.
Burc-ı ismettir emîn ol bâmım
Gördüğün kûhlar istihkâmım

Abdülhak Hâmit

burc-ı istiğnâ: Zenginlik burcu.
Şeb-i meh-tâbta ey âf-tâb-ı burc-ı istiğnâ
Çıkıp tahte’s-semâda kadrini pest eyle mâhıngel
Nedîm
burc-ı izz ü devlet: İzzet ve ikbal burcu.
Hoşâ ey burc-ı izz ü devletin hûrşîd-i tâbânı
Yine lûtfunlapür-nûr eyledin çeşm-i dil ü cânı
nedîm
burc-ı melâhat: Güzellik burcu.
Ne fâide ki değil küncümüzde nûr-efşân
Tutam ki burc-ı melâhatta ay imiş bildik

Ahmet Paşa

burc-ı nûr: Işık burcu.
Muazzam heykeli feyz-i tabîat cebhe-i mağrûr
Semâdan sâha-i emvâca düşmüş burc-ı nûr-â-nûr

Kemâl Paşazâde Ekrem Bey

burc-ı saâdet: Saadet kalesi.
Eğer burc-ı saâdetten gurûb ettiyse bir kevkeb
Cihâna fer veren Hûrşîd-i devlet pâjidâr olsun

Doğup gün gibi zerrîn tâc ile burc-ı saâdetten
Yetişdi şarktan garba ziyâ-yı adl ü ihsânı
Bâkî
burc-ı sipihr-i hüsn: Güzellik göğünün burcu.
Lutf ile burc-ı sipihr-i hüsne şol kim mâhtır
Şöhre-i şehr-i melâhat şimdi
Abdullah’tırahî burc-ı şeref: Şeref burcu.
Tâli’-i düşmen
Zühal gibi nuhûset bulmağa
Gösterir burc-ı şereften hoş saâdetler güneş
Lamiî Çelebi
burc-ı ten: Vücut burcu.
Gûş-ı câna subh-dek her şeb sadâ-yı Hû gelir
Burc-ı tende dil değil bir mürg-ı dem-keş var gibi

Asım (Çelebizâde Şeyhülislâm İsmail)

burûc: Burc’lar, hisarlar, kaleler; gökler, semalar.
Turra-i tâk u rakı hem-ser-i zâtü’l-burûc
Sâye-i sakf-ı bülendi hâb-gâh-ı ahterân

Nef’î

Yıkık burûcunu bir devlet-i ebed-nâmın
Yanık nücûmunu bir asümân-ı hûn-fâmın

Kemalzâde Ekrem Bey

burûc-ı letâfet: Hoş burçlar.
Derler bütün hadâik-i cennetle hem-ayâr
Dağlar bütün burûc-ı letâfetle hem-civâr

Kemalzâde Ekrem Bey

burc u bârû: Burc ve hisar.
Ceyş-i gamdan kanda etsin ilticâ ehl-i niyâz
KaVa-i himmette
Nâbî burc u bârû kalmamış

Nâbî

bûriyâ: Far. Hasır.
Bir hasîrim yoğiken külbe-i ahzânımda
Bûriyâ nakşı görünür ten-i uryânımda
Ahî
Değildir kâr ü bâr-ı câh mâni kurb-ı Yezdân’a
Hasîrı âlet-i kurb etme zâhid bu riyâdan geç

Nâbî

Ey olan sâkin-i mescid ne bulupsan bilmem
Bûriyâsında onun bûy-i riyâdangayrı

Fuzûlî

bûriyâ-yı sücûd: Secde hasırı.
Gel ey gönül edelim der-geh-ı İlâhide
Cebîn-i zilleti hem-çünîn bûriyâ-jı sücûd
Sâmî
burûc: bk. burc.
bûs, bûse: Far. Öpme, öpüş, öpücük.
Olsun harâm câm-ı muhabbet o meste kim
Nâbî kanâat etmeye bûs u kenâr ile

Nâbî

Gül ü lîmon şarâbı gibi verdi çâşnî câna
Lebin bûs eyledim âmîziş lûtf u gazabların
Şerîf
Server-ı Cem-i câh kim senin rikâbın bûs eder

Üsküdarlı Hakkı Bey

bûs-ı dâmân: Etek öpme.
Olamaz nâil-i bûs-ı dâmân
Geçinen taşrada sâhib-i unvân

Nâbî

bûs-ı dâmân-ı müdârâ: Dost gibi görünerek etek öpme.
Halâvet-yâb olur mu ni’met-i elvân-ı dünyâdan
Dehen-şûy olmayanlar bûs-ı dâmân-ı müdârâdan

Koca Râgıp Paşa

bûs-ı fem: Ağız öpme.
Var mıdır yok mu zamîrimde senin bûs-ı femin
Cây-gîr-i dil olan muzmere sor sorma bana

Enderunlu Vâsıf

bûs-ı pây: Ayak öpme.
Hayâl-i bûs-ı pâye dest-i ümîdle sarılmaktan
Gönülde halka halka âhlar halhâle dönmüştür
nihâd
bûs-ı la’l: Dudak öpme.
Bûs-ı la’l ü hat-ı ser-sebzini dilden sorman
Kaht-ı Yûsuf’da olan berg ü nevâyı ne bilir
Rızâyî
Bûs-ı la’linşöyle sîr-âb-ı zülâl eyler beni
Kim gören
Ab-ı Hayât içmiş hayâl eyler beni
nedîm
bûs-ı leb-i câm: Kadeh öpme.
Ter-dâmen olanlar bizi âlûde sanır lîk
Biz mâil-i bûs-ı leb-i câm u kef ü destiz

Bağdatlı Rûhî

bûs-ı leb-i cânâne: Sevgilin dudağını öpme.
Ya leb-i peymâne ya bûs-ı leb-i cânânedir
Şâm-ı hicrân âşıka meşhûd olan rü’yâ budur

Nâbî

bûs-ı leb-i nân-ı kanâat: Kanaat ekmeğinin kenarını öpme.
Ol bûse-i lebten ki ola renc ile hâsıl
Şîrîn-ter imiş bûs-ı leb-i nân-ı kanâat

Nâbî

bûs-ı leb-i yâr: Yarin dudağını öpme.
Ateşîn bâde-ı Nâbî
yine takrîb etmiş
Gözü kızmış sunuyor bûs-i leb-i yâre habâb
Rızâyî
Aldanıp bir bûsesin bin câna ikrâr eylemiş
Yalvarıp öpmek gerek ta kipeşîmân olmasın
İshak
Herkese olsa da hânem meftûh
Herkese bûse velâkin sana tûh

Abdülhak Hâmit

bûs-ı yâr: Sevgilinin eteğini öpme.
Pây-mâl-i hecr iken dilpây-ı bûs-ı yâr umar
Arzû-yı devlet etmekten geçer mi câh-ı dost
Rızâyî
bûs u kenâr: Öpme ve kucaklama.
Olsun harâm câm-ı muhabbet o meste kim
Nâbî kanâat etmeye bûs u kenâr ile

Nâbî

bûse-câ(y): Öpecek yer.
Der-gehe devlet-pemâhî mültecâ-jı hâs u âm
Hâk-ipâk-i âsitânı bûse-cây-ı ins ü cârnrn

Nef’î

bûse-dâde: Öpücük verici.
Dil-ber esîr-i bâde olursa aceb midir
Mest-âne bûse-dâde olursa aceb midir

Nâbî

bûse-gâh, bûse-geh: Öpülecek yer.
Olunca bûse-geh-ipâyı dâmen-ı Arafât

Nâbî

bûse-figen: Bûse atan.
Güşâde sîne bulutlarla süslenen gökten
Leb ü dâî nehârın zemîne bûse-fgen

Tevfik Fikret

bûse-lik (pûse-lik): Mûsikide bir makam ismi.
İstedikçe
Bûselikgerdâniyye
Evce doğru yükselir
Şehnâz eder

bûsî: Öpme.
Dest-bûsî ârzûsuyla ölürsem dostlar
Kûze eylen toprağım onunla sunun yâre su

Fuzûlî

bûsiş: Şapırtılı öpüş.
Şimdi bir mevc-i bûsiş-i nagamât

Tevfik Fikret

bûsiş-i nefrîn: Nefret öpücüğü.
Ey nehr-i mutalsam! Ki uçar mevcelerinden
En rûh-firîb, en güzel, en şûh ü münevver
Bir bûsiş-i nefrîn

Tevfik Fikret

bûsiş-i nermîn-i dâmân: Eteğin yumuşak öpülüşü.
Nerdübânlar bûsiş-i nermîn-i dâmâniyle mest
İndi bin işveyle bir kâşâne-ı Fağfûr’dan

Yahya Kemal

bûstân: Far. Bostan, gül ve çiçek kokullanmn olduğu bahçe.
Ne hoş idi bu dehrin bûstânı
Ger olmasayidi âsîb-i hazânı
Sinan Paşa
Cevher-i sîr-âb-ı şeb-nem gûşyâre zer varak
Sahn-ı bûstân oldu gûyâ çâr-şû-yı zer-gerân
Bâkî
Bu şehir ne şehr-i dil-sitândır
Bu bâğ ne bâğ u bûstândur

Şeyh Galip

bûstân-ı âlem: Dünya bostanı.
Ne ola hep bûstân-ı âlem ezhâr ile pür olsa
Getirirdi bâğ a çok dürlü şükûfe armağân nev-rûz

Hakanî

bûstân-ı bâğ-ı cennet: Cennet bağının bostanı.
Bûstân-ı bâğ-ı cennettir ruhun ki erdikçe bâd
Hûşe-i sünbül diye zülf-i perîşân oynatır

Ahmet Paşa

bûstân-ı cennet: Cennet bahçesi.
Neylesin gül-zârı âşık, olmayınca gül-izâr
Bûstân-ı cennete sûret veren dîdâr imiş
Necâtî Bey
bûstânü’l-imkân: İmkân bahçesi.
Kametin ey bûstânü’l-imkân pîrâyesi
Nûrdan bir servdir düşmez zemîne sâyesi
Zâtî
bûte: Far. Pota, kuyumcu kalıbı.
Yok yere etme tehî hemyânın
Bûteye koyup eritme cânın

Nâbî

Olup dil bûte gibi tâb-ı hicrân ilegerm-ülfet
Temennâ-yı visâl-i yâr-i sîmîn-berden el çektik

Nâbî

butlân: Ar. Bâtıl, boş oluş.
Elim mahbere, endîşe-lîka, ye’s-i midâd
Çekmede satr-ı ümîde hatt-ı butlân-ı kalem

Âkif Paşa

Çekti müsvedde-i tahvîl-i berât ademe
Hatt-ı butlân kalem-i sun’
Hudâ-ji bîçûn
Münîf
bâtıl: Butlân’dan; esassız, boş şey, hakkın zıddı.
tefrîk-ı hakk u bâtıl: Gerçek ve asılsız şeyin ayrılması.
Akıl bir mîzân-ı nâkıstır hukukî vezn için
Vakt olur kim hak çıkar vaktiyle bâtıl sandığın

Ziyâ Paşa

Hakk u insâf ile kan etmeden ettin kânûn
Oldu bâtıl işi cellâd-ı leîmin battâl
Şinasi
Vuslat metâ’ın alamadan nakd-i cân ile
Bâzâr-ı gamda bâtıl imiş evdeki hisâb

Behiştî

bâtıl u bî-hûde: Boş ve beyhude.
Bâtıl hemîşe bâtıl u bî-hûdedir velî
Müşkil budur ki sûret-i haktan zuhûr ede
Bâkî
butûn: bk. batn.
bûy: bk. bû.
bûyâ: Far. Güzel kokulu.
Varsa ger nükhet-i hulkıyle sabâ gül-zâre
Lâlede sünbül ügül gibi olurdu bûyâ
Nef’î
Feyzi yoktur ne kadar olsa da zîbâ taklîd
Gül-bün-i bâğ-ı musavver gül-i bûyâ vermez

Koca Râgıp Paşa

bü’l-heves: Ar. Keyfine buyruk, maymun iştahlı.
Ey nefs-i bü’l-heves hazerinyok mudur senin
Yoksa netîceden haberin yok mudur senin
Râmiz
Temdîd eden bir aşkıki vuslatta muhtasar
Fıtratta bü’l-hevesyaşarey yâr-i dil-pezîr
Fâik
Âlî Bey
Kocamış durmuş oturmuşlara ayb olmaz mı
Bü’l-hevesler gibi olmak neye münkâd-ı hevâ
Havâyî
bü’l-heves-i aşk: Aşkın maymun iştahlısı.
Mecnûn gibi yâbâna giden bü’l-heves-i aşk
Hall etmediği müşkili üstâda getirsin

Şeyhülislâm Yahyâ

büdalâ: Ar. Bedîl’ler, akılsızlar, sersemler.
Tekliği kullanılmaz.
Mecnûn ile bahs etmeğe gitti ukalâmız
Var ona kıyâs eyle ne söyler büdalâmız

Yenişehirli Avnî

bühtân: Ar. Yalan, iftira.
Aceb mi girye vü âh eylesem mânende-i gerdûn
Giriftâr etti bühtâne kimin başına döndümse
Râsih (Enderûnî Balıkesirli Ahmet)
Hem mey içmez hem güzel sevmez demişler hakkına
Eylemişler
Râsih’e bühtân bühtân üstüne
Râsih (Enderûnî Balıkesirli Ahmet)
Şiir değil; diye bühtân ederdi ber-mu’tâd
Hayâl ü hiss ile mâlî güzîde bir gazele

Tevfik Fikret

Dermân aradım derdime derdim bana dermân imiş
Bürhân aradım aslıma aslım bana bürhân imiş
Niyazi
Halvetî (Mısırlı Şeyh Mehmet)
bükâ’: Ar. Ağlayıp sızlama, göz yaşı dökme.
c bükât.
Ol dem bulutlar etmedi sîr-âb teşneyi
Cem’ olsalar ne fâ’ide şimdi bükâ-y-için

Hamdullah Hamdi

Olsa ne denlü muhkem esâs-ı binâ-yı câh
Bir dem gelir ki cûşiş-i seyl-i bükâ yıkar

Şâkir (Hüseyin)

Ümîd iledir bükâ-ji etfâl
Süd vermede bî-emel mi mâder
Muallim Nâci bükâ-yı melâl: Üzüntü ağlaması.
Nûrlardan tulû’eder ezlâl
Handelerden gelir bükâ-yı melâl

Kemalzâde Ekrem Bey

bükâ-yı tıfl: Çocuk ağlaması.
Uzaktan bir sadâ, bir lahn-i giryân
Bükâ-yı tıfla benzer bir boğuk ses

Tevfik Fikret

bükâ-engîz: Ağlatıcı.
Bak şu zulmette çehre-i kamere
Reng-i mevta kadar bükâ-engîz
Gizlenir hüzn ile sehâbelere
mükeffen hayâl-i «âzre-girîz

Hüseyin Sîret

bükât: Ağlayanlar.
Destinle uzattın şu harâbât-ı bükâta
Bir câm-ışafak-reng-i tebessüm
Cenap Şahabeddin
bâkî: Ağlayıcı, ağlayan.
Gülse bile kâinât bî-kes
Gönlüm kalacak yegâne bâkî

Doktor Abdullah Cevdet

bü’l-aceb: Ar. Çok acayip, çok tuhaf.
Bül-aceb mecmûa-i kesret-nümâdır kâinât
Cümleninşîrâze-i cemdyyet eczâsı birHersekli Ârif
Hikmet.
Zâhid ü rindi kodun aşkın ile bir şekle
Bül-aceb şûh dil-ârâ büt-i ra’nâsın sen

Cevrî (İbrahim Çelebi)
Bül-aceb hâleti var bilmedik ol şûhu
Nedîm
Vahşî şâhîn mi yâhûd kumrî-i âvârem midir

Nedim
bülbül: Ar. Güzel öten kuş. c. bülbülân.
Bülbüller öter güller açar şâd gönül yok
Hîç böyleliğin görmemiştir fasl-ı bahârın

Şeyhülislâm Yahyâ

Etti sözün âmîhte-i şekve-i hicrân
Mest olmak ile halt-ı kelâm eyledi bülbül

Nâbî

Deminde seyr idik te’sîrî ahrâr-âne öttükçe
Dil-i âvâreyi hâhiş-güzâr-ı dâm eder bülbül
Pejmürde
Ekrem
Bir mevsim-i bahâr yine geldik ki âlemin
Bülbül hâmûş, havz tehî gül-istân harâb

bülbül-i âb: Su bülbülü.
Susar meşâcir-i pür-şâm içinde bülbül-i âb
Sular semâ-yı hayâlâtı eyler istîâb

Ahmet Hâşim
bülbül-i alem-dâr: Bayrak tutan bülbül.
Mutribim bülbül-i alem-dârım sehî-serv-i bülend
Pâdişâh-ı mülk-i lyşem devlet ü ikbâl ile

Behiştî

bülbül-i âteş-sürûd: Yakıcı sesli bülbül.
Gerektir encümen-i aşka bî-dilân u hâmûş
O bezme bülbül-i âteş-sürûdpervâne

Şeyh Galip

bülbül-i bâğ-ı cemâl: Güzellik bağının bülbülü.
Merhabâ ey bülbül-i bâğ-ı cemâl
Merhabâ ey âşinâ-yı
Zü’l-celâl
Süleyman Çelebi (Mevlid bülbül-i bâğ-ı melekût: Melekler bağının bülbülü.
Kime kim mülk-i kanâatte riyâzet ola kût
Odur ol mürg-i dilin bülbül-i bâğ-ı melekût

Behiştî

bülbül-i belâ-keş: Belâ çeken bülbül.
Ey bülbül-i belâ-keş çekme cefâ-yı hârı
Vasl-ı dü-rûze-i gül değmez bu hârhârı

Ziyâ Paşa

bülbül-i bî-çâre: Zavallı bülbül.
Bülbül-i bî-çâreyi bî-sabr u ârâm eyledi
Gülleri tahrîk edipgül-şende bâd-ı mev-bahâr
Rızâyî
bülbül-i cân: Can bülbülü.
Hattın üstünde gören zülfünü ey bülbül-i cân
Düm-i tâvûs sanır perr-i gurâb üstünde
Nizâmî
bülbül-i dil: Gönül bülbülü.
Bülbül-i dil çok mudur eylerse feryâd-ı hezâr
Bir yüzü gül gonca-i dil-berden ayırdı rûzgâr
Atâyî (Nev’izâde Ataullah)
bülbül-i dil-sûhte: Gönlü yanmış bülbül.
Biz bülbül-i dil-sûhte-i aşk u hevâyız
Pervâne-i âteş-kede-i bâğ u vefâyız

Leskofçalı Galip

bülbül-i dil-şüde: Gönlü gitmiş, âşık bülbül.
Bülbül-i dil-şüdenin bir gülüne göz dikenin
Sahn-ıgül-zâr ümîdinde dikenler bitsin
Müverrih
Râşid
bülbül-i ferah-bahş: Ferahlık veren bülbül.
Nağme-i bülbül-i ferah-bahş ü server-i encâm iken
Gam-fezâ oldu sadâ-yı bûm-ı pür-nekbet gibi
Ebussuud (Şeyhülislâm el İmâdî)
bülbül-i gam-hâr: Kederlenen bülbül.
Sezâdır olsa feryâdında sâbit bülbül-i gam-hâr
Tecellî-gâh-ı hikmetten nasîb-i nâra düşmüştür
Abdülaziz
Mecdî
Efendi
bülbül-i gûyâ: Öten bülbül.
Gül-istân-ı aşka girdim bülbül-i gûyâ benim
Yârimin gördüm cemâlin vâlih ü şeydâ benim

Murâdî (Sultan III. Murat)

Tab’-ı Nef’î bülbül-i gûyâdır ol gül-şende kim
Gonce-veş dem-bestedir anda dehân-ı şâirân

Nef’î

bülbül-i gül-şen: Gül bahçesinin bülbülü.
Okusun vasf-ı ruh-ı yâr ile Bâkî şi’rin
Bülbül-i gül-şeni meclistegazel-hân edelim
Bâkî
bülbül-i gül-zâr-ı hulûs: Temiz gül bahçesinin bülbülü.
Semt-i gül-zâr-ı vefâdan güzerânı yoğiken
Kimi söyletsen olur bülbül-i gül-zâr-ı hulûs
Haşmet
bülbül-i hoş-elhân: Hoş sesli bülbül.
Ya’nî ki o bülbül-i hoş-elhân
Hâmûş hâmûş ederdi efgân

Şeyh Galip

bülbül-i İstinye: İstinye bülbülü.
Ko kafes nağmesini nağme-i pey-der-peyegel
Râyegân dinleyelim bülbül-ı İstinyefegel

Şeyhülislâm Yahyâ

bülbül-i mest: Sarhoş bülbül.
Olmuş iken bülbül-i mest ile işret-sâz gül
Al tûtîler gibi etmek dilerpervâzgül

Hayâlî Bey

bülbül-i mu’ciz: Acze düşüren bülbül.
Kalem bir bülbül-i mu’ciz sadâdır dest-i kâmilde “Asâ-yı
Mûsâ’nın ejdehâdan farkı” varyoktur

bülbül-i muhrik-dem-i gül-zâr-ı firâk: Ayrılık gül behçesinin yakıcı nefesli bülbülü.
Biz bülbül-i muhrik-dem-i gül-zâr-ı firâkız
Ateş kesilir geçse sabâ gül-şenimizden
Selîmî, Tâlibî (Sultan II. Selim bülbül-i mutrib: Çalgıcı bülbül.
Açıl ey fasl-ı dey sen gül-istânlardan açılsın gül
Terennüm eyle bülbül-i mutribim çünkim rebâbımsın
Nedîm
bülbül-i müştâk-ı gül: Gülü özleyen bülbül.
Biz giriftâr-ı kafes bülbül-i müştâk-ı gülüz
Gül-sitândan bize bir berg-i terin var mı sabâ
Fasîh (Ahmet Dede)
bülbül-i nâ-çîz: Değersiz bülbül.
Hânümân-ı tâkatı vîrân ederken rûy-i dil
Bülbül-i nâ-çîzegül bî-hûde âteş-nâk olur

Nâbî

bülbül-i nâdire-gû: Nadir sesli bülbül.
Bülbül-i nâdire-gûyum nagamât-ı sühanım
Berg-i gûş-ı gül-i firdevse olur cevher-i tal

Kâzım Paşa

bülbül-i nâlân: İnleyen bülbül.
Gül-i handâna bülbül-i nâlân
Eyledi kuşca cânını kurbân
Vâhid
Dirîgâ bir nefes dinlenmedik gül-zâr-ı âlemde
Bu bâğın nice yıldır bülbül-i nâlânıyız cânâ

Şeyhülislâm Yahyâ

bülbül-i pâkize-makâl: Temiz sözlü bülbül.
Bî-zebânân-ı çemen hâlini eyler güle arz
Tercemân cümlesine bülbül-ipâkize-makâl

Şeyhülislâm Yahyâ

bülbül-i pervâne: Pervane bülbül.
Geh güle geh şem’a benzettim ruh-ı câmâneJİ
Bülbül-i pervâne hâl ettim dil-i dîvâneyi
Esad
Muhlis Paşa
bülbül-i pür-gûş: Kulağı dolu bülbül.
Öyle bî-ma’nâ figân etmez maânî dosttur
Kim makîs olmaz bahârın bülbül-i pür-gûşuna

Tevfik Fikret

bülbül-i rengîn-edâ: Renkli tavırlı bülbül.
La’lini
Yahyâ inen rengîn ü şîrîn vasf eder
Tûtî-i şîrîn-sühandır bülbül-i rengîn-edâ

Şeyhülislâm Yahyâ

bülbül-i şeydâ: Çılgın bülbül.
Ey Nedîm, ey bülbül-i şeydâ niçin hâmûşsun
Sende evvel çok nevâlar güft ü gûlar var idi
Nedîm (Nedîm’in mezar taşındaki beyit)
Agâzı güzel eyledin ey bülbül-i şeydâ
Hoş gelmedi ammâ dil-i pür-şevke karârın

Şeyhülislâm Yahyâ

bülbül-i şîfte: Âşüfte bülbül.
Bülbül-i şîftenin bir gülüne göz dikenin
Sahn-ı gül-zâr-ı ümîdinde dikenler bitsin

Keçecizade İzzet Molla

bülbül-i şîrîn-güftâr: Tatlı söz söyleyen bülbül.
Şâh-ı gül neşv ü nümâ bulsa nem lûtfundan
Ola her gonce-i ter bülbül-i şîrn-güştâr
Bâkî
bülbül-i şitâ-zede: Kışın eziyetine uğramış bülbül.
Soğuk rakîb ile biz bülbül-i şitâ-zedeyiz
Nesîm-i âh ile ammâ bahâr dek gideriz

Esrar Dede

bülbül-i şûrîde: Perişan bülbül.
Şevk-i ruhsârın ile nâleler etsem pür-sûz
Olamaz bülbül-i şûrîde hem-âvâz bana

Koca Râgıp Paşa

Ya sahn-ı cihân bir çemen-istân-ı dil-ârâ
Tab’ım ona bir bülbül-i şûrîde nagamdır
Nef’î
Dâmen-efşân yetiş ey bülbül-i şûrîde yetiş
Çıktı gül-şende ser-i şâh-ı nihâl üstüne gül
Tıflî
bülbül-i şûrîde-makâl: Perişan dilli bülbül.
Dağlar sînede dil nâlede gûyâ kodular
Kafes-i bülbül-i şûrîde-makâl üstüne gül
Tıflî
bülbül-i ter-zebân-ı irfân: Yeni bilim dilinin bülbülü.
Ey bülbül-i ter-zebân-ı irfân
Dembeste nevâlarınla vicdân
Mehmet Âkif
bülbül-i zâr: İnleyen bülbül.
Ahi yetişti bülbül-i zârın ki bâğ-bân
Çûb-ı duhân edindi gülün şâhsârını
Nedîm
bülbülân: Bülbüller.
bülbülân-ı gülsitân-ı dehr: Dünya gül bahçesinin bülbülleri.
Nâleler kıldım ser-i kûyinda yârin
Bâkî’yâ
Bülbülân-ıgülsitân-ı dehri hâmûş eyledim
Bâkî
bülbül-âsâ: Bülbül gibi.
Bülbül-âsâ bâğ-ı kûy-ı yâri seyrân eyledim
Görmeden ol goncayı çâk-igirîbân eyledim

Nâbî

bülbül-veş: Bülbül gibi.
Açılmışgayre ben bûy-ı cefâ şemm eyledim anda
Ne ola bülbül-veş etsem ol gül-i handândan feryâd

Âkif Paşa

büldân: Ar. Beld’ler, belde’ler, şehirler, memleketler.
İ’tidâl olsa hevâsında eger
Gayr-ı büldâne kim eylerdi nazar

Nâbî

Her semt-i memâlikte nice türlü mehâlik
Buldum ki ta’addîyle yıkılmış nice büldân
İkbâl, İkbâlî, Cihangîr (Sultan III. Mustafa)
bülegâ’: Ar. Belîg’ler, belâgat sâhipleri.
Muntavî nutk-ı fasîhinde kelâm-ı bülegâ
Münderic nazm-ı şerîfinde nikât ü mazmûn
Cinânî
bülegâ-yı A’câm: Acem’in söz söyleyenleri.
Örfî-ı Rûm idügüm kim cümle ederler teslîm
Görseler ger bu kasîdem bülegâ-yı
A’câm

Nef’î

bülegâ-yı Kahtân: Kahtân’ın bülegâları.
Ebkem oldu füsahâ-yı
Adnan Kaldı hayrân bülegâ-ji
Kahtân

Sünbulzâde Vehbi

bülend: Far. Âlî, yüksek, yüce.
Aheng-i âh u nâleleri edelim bülend
Ashâb-ı derdi cûşagetirsin bu heft-bend
Bâkî
Nerede buldu
Ferîdûn bu celâl ü câhı
Nerede gördü ya Kisrâ bu bülend eyvânı
Nedîm
Pest eder cem’iyyet-i adâyı hâkister gibi
Fırkamızdan dem-be-dem oldukça âteşler bülend
Muallim Nâci
bülend-i cihân: Cihanın yüceliği.
Tutar cenânımı bin levha-i bülend-i cihân
Olur revânıma âkis şafak şafak elvân

Kemalzâde Ekrem Bey

bülend-i kâinât: Kâinatın yüceliği.
Nâbîyâ meşhûddur pest ü bülend-i kâinât
Alem-i envâra müşrif kasr-ı rûşendirgönül

Nâbî

bülend-i Sıddîkî: Sıddıkî yücelik.
Ale’l-husûs
Cenâb-ı bülend-ı Sıddîkî
Ki buldu onun ile dîn-ı Ahmed istikmâl
Necâtî Bey
bülend-ahter: Yıldızı yüksek.
bülend-i ahter-i âlem: Âlemin yıldızı yüksekleri.
Ol mihr-i cihân-tâb-ı saâdet ki derinde
Berpâ nice hakan-ı bülend-ahter-i âlem
Neşatî bülend-i muhteşem: Büyük yücelik.
Lütfun olursa ger sühan pest-pâyesi
Nazm-ı bülend-i muhteşeme kesr-işân verir

Nef’î

bülend-âvâz: Yüce ses.
Gerçi atlas perdeler içre şeh-i gül-nâzda
Dinletir bülbül de feryâdın bülend-âvâzı var
Rızâyî
bülend-âyîn: Yüce ayin.
Çenârı gör elin açık tut eyyâm-ı hazân erdi
Nisâr-ı zer bülend-âjînlerin bu demde kârıdır
behiştî
bülend-eyvân: Büyük kemerli.
Te’âlallâh zihî kasr-ı bülend-eyvân-ı halkavî
Yed-i beyzâ-yı kudrettir meğer kim dest-i mFmârı

Nef’î

bülend-mertebe: Yüce mertebeli.
Ulüvv-i kadr ile tuğra-sıfat müdâm olsun
Bülend-mertebe vâlâ-mahal refüş-şân
Cinânî
bülend-pâye: Yüce payeli.
bülend-pâye-i muazzam: En büyük yüce
payeli.
Bülend-pâye-i muazzam serîr-i levlâkâ
Eyâ güzîde-i mahlûk ü zübde-i mevlûd

Sâbit

bülend-tab’: Yüce yaratılışlı.
Sultân vassâflsın o serv-i kaddin râsttır bu kim
Tab’-ı bülend-tab’ına ahsent
Bâkî yâ
Bâkî
bün: Ar. Esas, temek, kök, temel, dip.
Gerçi şâir oldum ammâ bî-şuûr oldum
Nihâd
Bî-ser ü bün lâfa bâis eş’âr oldu hep
Halîl
Nihâd Bey
bün-i çeh: Kuyu dibi.
İllâ bün-i çehte bir resen var
Cinnîler ona değil haber-dâr

Şeyh Galip

bün-i dendân-ı hasûd: Hasut diş kökü.
Pîçîde olur söz bün-i dendân-ı hasûda
Ağzın açamaz vâhime-i müşt-i kazâdan

Nâbî

bün-i mû: Kıl kökü.
Her bün-ı mûdan çıkar âh eyledikçeşu’leler
Dil değil sînemde bir deryâ-jı âteş var: gibi

Âkif Paşa

bün-i yem-i vahdet: Vahdet denizinin kaynağı.
Bahr-i fenâda garka-i müstehlek olmuşuz
Biz
Nûh ile bün-i yem-i vahdette hem-demiz

Esrar Dede

bün ü bîh: Temel ve kaynak.
Nazm-ı kudemâ vü fenn ü târîh
Gül-nahl-i fasâhata bün ü bîh

Ziyâ Paşa

bünâgûş: bk. binâgûş.
bünyâd: Far. 1. Esas, temel. 2. Bina, yapı.
Edeli seyl-i hücûmun hâne-i zühdi harâb
Tövbenin bünyâdını hâtırda muhkem bulmadım

Nef’î

Dahi yer gök yoğ iken var idi ışk bünyâdı
Işk kadîmdir ezelî ışk getirdi ne varın

Yunus Emre

Gönül yapmak, Halîlim, Kâ’be bünyâd etmeden yeğdir
Dil-i mahzûnu şâd etmek kul âzâd etmeden yeğdir

bünyâd-ı halâs: Kurtuluş yapısı.
Bu fikr ile fahr-i âkıbet-bîn
Bünyâd-ı halâsa verdi temkîn

Nâbî

bünyâd-ı Halîl-i âzerest: Babası put yontan Halil’in yapısı.
Kâbe bünyâd-ı Halîl-i âzerest
Dil nazar-gâh-ı Celîl-i ekberest
Lâ bünyâd-ı sarây-yı âlem: Dünya sarayının yapısı.
Nûh ömrün versin Allah’ım hatâdan saklasın
Yıksa bünyâd-ı sarây-ı âlemi tûfan eger
Bâkî
bünyâd-ı tahkik: Gerçek yapı.
Esas-ı dîn-ı Hak bünyâd-ı tahkîk
Emîrü’l
Mü’minîn
Bu Bekr-ı Sıddîk

İbni Kemâl

bünyâd-ı tevâzu’: Tevazu yapısı. rütbe mürtefi’dir kasr-ı bünyâd-ı tevâhu’kim
Riyâz-ı Cennet’e nezzâre kâbil tâ zemîninden
Fâiz
î (Kafzâde Abdülhay Çelebi)
bünyâd-ı Uluğ Mirzâ: Ulu
Mirza’nın yapısı.
Râsıdân fark edemezler irtifâ-ji kevkebin
Kılsalar birkaç rasad bünyâd-ı Uluğ
Mîrzâ gibi
nedîm
bünyâd-figen: Temel atan, temel atıcı.
Oldu mi’mâr-ı hünerşâhid-i endîşem için
Böyle bir hâne-i âjîneye bünyâd-figen
Nedîm
bünyân: Ar. Yapı, bina.
Budur ümîdimiz kim düşmenin bünyân sâmânı
Bu günden sonra bî-şek rahne-yâh-ı inhizâm oldu
Nedîm
Te’sîs olunurken daha bir dest-i hıyânet
Bünyânına katmış gibi zehr-âbe-i la’net

Tevfik Fikret

bünyân-ı beden: Beden yapısı.
Çöktü bünyân-ı beden bozuldu timsâl-i cesed
Deyr dîvârında yer yer mahv olan sûret gibi
Ebussuûd
Efendi bünyân-ı felek-sâ-yı tevekkül: Tevekkülün feleğe benzer yapısı.
Zilzâl ü avâsıftan emân ise murâdın
Bünyân-ı felek-sâ-jı tevekkülde mekîn ol

Nâbî

bünyân-ı halk: Halkın yapısı.
Maraz ki muhrib-i bünyân-ı halktır her ân
Belâ-ji mübrem olur savletiyle ahyâye
FeritBey
bünyân-ı ikbâl: Talih yapısı.
Bulmasın bünyân-ı ikbâlin hitâm
Olmasın dîvân-ı iclâlin tamâm

bünyân-ı samem: Sağırlık yapısı.
Hüsn-i etvârı mazar-bahş-ı deyâcîr-i amâ
Lûtf-ıgüftârı harâbîde bünyân-ı samem

Nâbî

bünyân-geh: Bina yeri.
Te’sîs olunurken daha, bir dest-i hıyânet
Bünyân-gehe katmış gibi zehr-âbe-i la’net

Tevfik Fikret

bünye: Ar. 1. Beden, vücut. 2. Kuruluş. yapı. bünye-i günbed-i berbâd-ı hayât: Hayatın kötü vücut yapısı.
Kâh-ı ikbâle esâs olmaz inanma bulmaz
Bünye-i günbed-i berbâd-ı hayât istihkâm

Nâbî

bünye-i şer’: Şeriatın sağlam binası.
Rişte-i dâm-ı meges-gîr-i anâkib gibidir
Bünye-işer’ine nisbetle binâ-yı
Şeddâd

Belîğ

bürd: Far. Bir çeşit çubuklu kumaş.
Nice
Dahhâk’e kanlar ağlatıp mânend-ı Efrîdûn
Hezârân
Erdşîr’in niçesin şîr-âne bürdün tut
behiştî
bürde: Ar. Arapların giydikleri bir çeşit aba.
Kasîde-i Bürde: Arap şairlerinden
Kâ’b bin
Züheyr’in
Hz. Peygamber’in huzurunda kendilerini tavsif etmek için söyledikleri kasidedir.
Peygamber efendimiz işbu seçkin kasideyi takdir etmek için üzerlerindeki saadet hırkalarını şaire ihsan buyurmuşlardır.
bürde-i saâdet: Saadet hırkası.
Kâ’b bin
Züheyrî kıldı hazret
Şâyeste-i bürde-i saâdet

Ziyâ Paşa
bürde-i sûrâh-ı siyeh-fâm: Siyah ağızlı gediğin abası.
Oldu efsûn müsâfât ile hayât-ı suyûf
Ser-fürû bürde-i sûrâh-ı siyeh-fâm yanam

Nâbî

bürehne, berehne: Far. Çıplak, uryan.
Dem-â-dem etmede germ-âbe-i hayâlimde
Ten-i bürehnesini ye’s câme-pûş-ı ümîd

Nâbî

Ariyetten âr eder kesrette vahdet eylemiş
Gövdesi ser-pâ bürehne sîreti zîbâdadır
Âşık Ömer
Bu yolda velî kelâmı çok yok
Melbûsundan bürehnesiçok

Ziyâ Paşa

bürehne-pâ: Çıplak ayak.
Bürehne-pâ yürürdü hâr üzre
Basardı sanasın mismâr üzre

İbni Kemâl

bürehne-ser: Çıplak kafa.
Bürehne-ser varır mey-hâneye göz yumup açınca
Serin açar velîkin açmaz bir zemân ser-hoş
Kânî (Ebûbekir)
bürhân: Ar. Delil, hüccet, ispat, tanık.
Hükm-i sâtigâlibdir nass-ı kâtı’ kuvvetin
Bak cidâl-i kâinâta başka bürhân istemez
Abdülaziz
Mecdî
Efendi
Tuttu beni ol söz ile yârân
Da’vâya gerek gel imdi bürhân

Şeyh Galip

Vehbî’ye lûğatte yoktur akrân
Tuhfe ile Nuhbe iki bürhân

Ziyâ Paşa

bürhân-ı Hak: Hakkın delili.
Bürhân-ı Hak’tır ey gönül her nesteren nisbetli gül
Sâni’ olan mümkün değil masnûHndan ola cüdâ

Fuzûlî

bürhân-ı kavi: Güçlü delil.
Varlığım
Hâlık’ımın varlığına şâhiddir
Gayrı bürhân-ı kavî var ise de zâiddir
Şinâsî
bürhân-ı münîr: Parlak delil.
Kimi sâbit kimi seyyâr bi-takdîr-ı Kadîr
Tanrı’nın varlığına her biri bürhân-ı münîr
Şinâsî
bürhân-ı süllem: Merdiven delili.
Bürhân-ı süllemi olup eflâke çıkmağa
Fikrim ukûl-ı felsefeye nerdüban verir

Sünbulzâde Vehbi

bürhân-ı ulüvv-i şân: Şanlı yüce delil.
Ey olup mi’râc bürhân-ı ulüvv-i şân sana
Yere inmiş gökten istikbâl edip
Kur’ân sanuzûH bürîde: Far. Kesilmeş.
Bağ hâsü’l-hâs kurbun bü’l-aceb fevvâresi
Ser bürîde gerdenindir ya Hüseyin ibn-ı Alî

Tâhirü’l Mevlevî

bürîde-i süm-i esb: Kesilmiş at tırnağı.
Bürîde-i süm-i esbin eder hamâil-vâr
Temîme bend-i cinân-ı hûriyâna zîb-i nühûr

Nâbî

bürîde-ser: Kesilmiş baş.
Mesmûmen etti zât-ı Hasan Adn’e intikâl
Mazlûmen oldu şâh-ı şehîdân bürîde-ser

Ziya Paşa

bürka’: Ar. Kadınların yüzlerine örttükleri peçe, tül.
BürkHndan cân u dil mihrin gamâm-ıgam tutar
Perdeden çık kim cemâlin âlemi hurrem tutar
Nizâmî
Hâtim-i hüsn olduğuna her kim isterse delîl
Bürka’ı açıp yüzünden gösterir vech-i hasen
Nizâmî
Tarf-1 bürkgötürüp arz-ı cemâl eylerse
Şehri nûr ede gibi âteş-i ruhsâr yine
Avnî (Fatih Sultan Mehmet II)
bürka’-i bürrân: Keskin tül.
Oluyorken güneş ufukta nihân
Nâ-gehân setr eder sehâb-ı hazân
Ne ola benzer o bürka-i bürrân
Görünür bir gurûb-ı pür-halecân

Hüseyin Sîret

bürka’-ı ruhsâr-ı rızâ: Rıza verilen yanak örtüsü.
Açıl ey perde-i târîk-i kazâ
Açıl ey bürka-ı ruhsâr-ı rızâ

Abdülhak Hâmit

bürka’-figen: Örtü açan, örtü atan.
Bürka’-figen olşa’şaa-ı Tûr görünsün
Alem dil-ı Mûsa gibipür-nûr görünsün

bürnüs: Ar. 1. Araplar’ın üstten giydikleri giyecek. 2. Bornuz, hamam havlusu. 3. Bir çeşit kadın yeldirmesi. c. berânis.
bürnüs-i hâkister: Kül rengi giyecek.
Gebr-âne giydi bürnüs-i hâkisteri hezâr
Çekti zebâna hırmen-i âteş-nümâ-yı gül

Nâbî

bürran.
bürrân: Far. Keskin, kesici.
Ne dem azm eyleyip meydâna at salsaydı küffâra
Sanaydın berk-ı hâtıftır elinde tîğ-ı bürrânı
Hemdemî
Kanlar dökülür hançer-i bürrânın ucundan
Başlar kesilir zülf-ipenşânın ucundan
Fazlî
Elinde
Hazret-ı Dâvud’un âhendir ki mûm oldu
Ziyâ-bahş olsa âfâka ne ola şemşîr-i bürrânı
Bâkî
bürrân-şekl: Keskin kılıç şeklinde.
Mihrini cânda görüp başıma kasd etdi felek
Eyleyip mâh-ı nevi hançer-i bürrân-şekl
HayaâBey
bürûdet: Ar. Soğukluk.
Niçin saldın bürûdet ey hazân eczâ-yı gül-zâre
Yine kârın hezâr bî-mevânın âh serd ettin

Nâbî

Bâd-ı bürûdet ederdi füşürde bedenlerin
Nâr-ı tama’ müeddî-i germiyyet olmasa

Nâbî

Isınıp cümle kulûb âb-ı bürûdet gitti
Cilve-rîz olsa acep mi dönerek arz u semâ
Nedîm
bürût: Ar. Bıyık.
Lîk mümkün ki bu evzâ’a tahammül ki eder
Ademi her birinin bâd-ı bürûtu sersâm

Nâbî

Dünbekîler eser-i fakr u fenâ gösteremez
Nitekim merd-i kalender edemez lâf-ı bürût

Behiştî

Sende mâdâm ki vardır o tirâşîde bürût
Bıyık altından eder hande kalender dedigin
muallim Nâci
bürûz: Ar. Meydana çıkma, açık ve belli olma.
Oldu berdâşte heylûlet-i deycûr-ı amâ
Sâha-ipehn-bürûz oldu zevâyâ-ji kümûn
Münîf
Nûrü’z-zâhir etse dilde bürûz
Ola elbâtın ismi feyz-efrûz
Zât-ı pâki bilindi bil-âsâr
Muhtecibdir velî anü’l-ebsâr
Şâkir

Ahmet Paşa

büşrâ: Ar. Sevinçli haber, müjde.
Aleme âlem olalı muhtefî olan sana
Açtım ihsân eyledim kim âayet-i büşrâ budur
gaybî
büt: Far. 1. Put, 2. Güzel.
; genç c. bütân.
Ehl-i hâlim deme büt vasfln bana ey büt-perest
Hâl bilmez dil-ber-i sâhib-cemâli neylerem

Fuzûlî

Dem-â-dem cevrlerdir çektiğim bî-rahm bütlerden
Bu kâfirler esîri bir
Müselmân olmasın yâ Rab

Fuzûlî

Dembedem kor midi ol büt ayağından başını
Büt-perest olmasa ol gîsû-yı anber-sâ eger

İbni Kemâl

büt-i âmâl: Emellerin putu.
Nedîmâ lutf-ı yârî-i musavverle olur bir gün
Büt-i âmâle bir bergeşte müjgân baht-ı vârûnun
nedîm
büt-i âteşîn: Ateşli put (güzel)
Bî-çâre gönül gamiyle yansın
Tek ol büt-i âteşîn inansın

Şeyh Galip

büt-i ayyâr: Hileci güzel.
Sûreti zîbâ sanemler çoh demen büt-hânede
Var çok ammâ sana benzer büt-i ayyâr yok

Fuzûlî

büt-i bî-gâne: Yalancı güzel.
Harâb-kân-i zünnâriyân-ı âlem-i dil
O nâzenîn büt-i bî-gâne âşinâdandır
Nailî büt-i bî-pervâ: Pervasız güzel.
Yüzümün kan ile k ımâtını al ettim kim
Alet-i san’at ola ol büt-i bî-pervâya

Fuzûlî

büt-i bî-sebât: Dönek, sebatsız güzel.
Gönül ki bunca büt-i bî-sebâta gülmüştür
Gülümseyip bana va’d ettiğin sebâtagüler
Muallim Nâci
büt-i cefâ-pîşe: Cefaya alışmış güzel.
Saçınla eğleniriz ey büt-i cefâ-pîşe
Ki halka halka-durur çün kilîd-i e«işe
NecâtîBey
büt-i Çîn: Çin güzeli.
Biz ey büt-ı Çîn ebrû-ji bütân-nişîniz
Gel gönlümüzü yıkma ki mihrâb-rnişîrniz
Rızâyî
büt-i Çînî: Çinli güzel.
Cemâlin iy büt-ı Çînî cihânı tuttu ser-tâ-ser
Nite kim
Rûm ilin şi’riyle bugün tuttu
Dehhânî
Hoca Dehhânî
büt-i dil-cû-yı muhabbet: Sevgi akıtan güzel.
Cây edeli sînem büt-i dil-cû-yı muhabbet
Dil odu perî-hâne-i câdû-ji muhabbet
Nedîm
büt-i Îsâ-perest: Îsâ’ya tapan güzel (Hristiyan güzeli).
Bir siyeh-zülf ü siyeh-câme büt-i Îsâ-perest
Eyledi reng-i hayâliyle beni sevdâ-perest

Esrar Dede

büt-i nağme-serâ: Şarkı söyleyen güzel.
Etti teşrîfkudûmuyla büt-i nağme-serâ
Mutrib-i def-zeni bî-tâb u mecâl-i bâzû

Esrar Dede

büt-i nâzende: Nazlı güzel.
Ne gördüm ol büt-i nâzende nîm-mest olmuş
Kolunda dâmen-i kerrâke elde bir gül-i al
Nedîm
büt-i nev-hat: Yeni ayva tüyü çıkmış güzel.
Setîreyle izârın mühreletmiş ol büt-i nev-hat
Kumâşın rûy-ı kârın gösterip bâzâra yüz tutmuş

Nâbî

büt-i perî-veş: Periye benzer güzel.
Mecnûn dedi ey büt-i perî-veş
Hâşâk-i zaîfe urma âteş

Fuzûlî

büt-i ra’nâ: Güzel sevgili.
Elinde tîğı cellâd-ı felektir ol büt-i ra’nâ
Siyâset-gâh-ı aşkında yine merd-âne bî-pervâ
Be&ğ büt-i ser-keş: Baş çeken güzel.
Ol büt-i ser-keşgelir salmış cemâlinden nikâb
Ey selâmet, el-frâk ey akl u îmân el-vedâ’

Fuzûlî

büt-i sîm-ber: Gümüş göğüslü güzel.
Sîm-âb-ı sirişk etti beni garka

Fuzûlî

Tâ devr cüdâ kıldı büt-i sîm-berimden

Fuzûlî

büt-i sîmîn: Gümüş gibi beyaz olan güzel.
Ol büt-i sîmîn gözünü süzdü zülfünden yana
Tıfl-ı tersâdır ne ola eylerse zünnâra heves

İbni Kemâl

büt-i şengül: Şengül güzeli.
Ben ölsem sen büt-i şengül surâhî eyleme kulkul
Ne kulkul kulkul-ı bâde ne bâde bâde-i ahmer
hasanoğlu
büt-i tersâ: Hristiyan güzeli.
Ol büt-i tersâ sana mey nûş eder misin demiş
El-amân ey dil ne müşkil-ter suâl olmuş sana
nedîm
büt-i vefâ-dâr: Vefalı güzel.
Ma’şûk idin ey büt-i vefâ-dâr
Aşıklığını hem etti izhâr

Fuzûlî

bütân: Büt’ler, putlar, güzeller.
Cûy-i şeffâf-ı vassâfa girdi bütân
Oldu gûyâ perîye şîşe mekân
Vâhid
Nice âsûde olsun
Cevrîi âvâre âlemde
Muhabbet âfet ü dil âfet ü hüsn-i bütân âfet

Cevrî (İbrahim Çelebi)
bütân-ı âlem-i hüsn: Güzellik âleminin güzelleri.
Olurdu hasret-i hâb-ı humârı nahvet-i nâz
Bütân-ı âlem-i hüsnün nigâh-ı tannâzı
Nâülî bütân-ı serkeş: Âsî güzeller.
Niyâz ehl-i gurûra bâis-i tahrîk-i nahvettir
Bütân-ı serkeşi ibrâm-ı âşık tünd-hû eyler

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

büt-âne: Güzellere, gençlere yakışacak surette.
Büt-âne cilvelerin yıktı deyr-i cânımızı
Şerâr-ı şem’-i ruhun yaktı hânümânımızı

Nâilî

büt-kede, büt-gede: Puthane. Beytimin her biri bir büt-gededir kim yaraşır
Olsa seng-i dil-i hûbândan ona ferş-i ruhâm

Nef’î

Aldın hezâr büt-gedeyi mescid eyledin
Nâkûs yerlerinde okuttun ezânları
Bâkî
büt-hâne: Puta tapanların ibadet ettikleri
yer.
Mescid ü mey-hânede
Kâ’be’de büt-hânede
Hânede vîrânede çağırırım dost dost
Niyazi
Mısrî
büt-perest: Puta tapan.
Ehl-i hâlim deme büt vasfln bana ey büt-perest
Hâl bilmez dil-ber-i sâhib-cemâli neylerem

Fuzûlî

Aklı olur mu müdâm mestin
İmânı olur mu büt-perestin

Fuzûlî

Zencîr takıp bu büt-pereste
Abdiyyete çek şikeste beste

Şeyh Galip

büz: Far. Keçi.
büz-i Ahfeş: Ahfeş’in keçisi. (Arap’ların üç âlimlerine birden verilen lâkap.
Bu âlimlerden birisi keçisinin boynuna ip takıp ona hitâben dersini anlatır ve ara sıra ipini çekerek keçiyi tasdîke mecbur eylermiş.
Bundan dolayı, anladığı, anlamadığı her söze baş sallayanlara “büz-ı Ahfeş” denilir.
Hem eder ta’na tahammül, hem olur ser-cünbân
Düşmene har mı desem ya büz-ı Ahfeş mi desem
Münîf
büzürg: Far. 1. Büyük, ulu, 2. Şef, reis.
Ney saldı büzürg ü küçüke şûr
Def’-i gama oldu şâh-ı Mansûr

Nâbî

Olsa ebr-i rahmet-ı Hak âleme rîzân olur
Katrenin hurd u büzürgü olduğu meşhûr-ı enâm

Nâbî

İmâmın bîm-i destâr-ı büzürginden mesâcidde
Şikem-derd oldular dîvârlar mihrâb şeklinde

Nâbî

C
câbî: Ar. Ufak gelirleri toplayan memur.
Koynu defterli o câbî ne belâ

Sünbülzade Vehbi

câblûs: Ar. Baş sallayıp alçaklanma, yaltaklanma.
Durdı huzûrunda edîb câblûs

Nâbî

ca’d: Ar. Kıvırcık, büklüm, kıvrım
Yâ Rab ne sihr eder şu perî-şekl ü şîve kim
Zencîr-i ca’d-ı zülfüne dîvâneyem yirne
Nesîmî
Çehre gül, sîne semen, çeşm mükehhel-i nergis
Hat çemen, gonca dehen, ca’d muanber-i sünbül
Bâkî
ca’d-ı bütân: Güzellerin kıvrımı.
Tel kırma visâl isteyerek ca’d-i bütândan
Zîrâ ki seni dil gibi bir şâneden eyler

Esrar Dede

ca’d-i kâkül: Kâkül büklümü.
Gül yüzün üzre ki düşmüş ca’d-i kâkül şâh şâh
Zînet etmiş bâğ-ı hüsnün tâze sünbül şâh şâh
Avnî
ca’d-i menhûs-ı Zühal: Zühal yıldızının uğursuz kıvrımı.
Gerçi rif’atteyim ammâ ki harâb-âbâdım
Ca’d-ı menhûs-ı Zühal mürg-i ser-i bâhımdır

Fehîm (Hoca Süleyman)

ca’d-i muanber: Amber kokulu kıvırcık saç (sümbül)
Çehre gül sîne semen çeşm-i mükehhal nergis
Hat çemen gonca dehen ca’d-i muanber sünbül
Bâkî
ca’d-ı zülf: Saç kıvrımı.
Yâ Rab ne sihr eder şu perî-şekl ü şîve kim
Zencîr-i ca’d-ı zülfüne dîvâneyem yirne
Nesîmî
ca’d-i zülf-i muanber: Amber kokulu saçın büklümü. meh-i cebîn-i münevver o kec-rev ebrûlar
O ca’d-i zülf-i muanber o kâkül-ipertâb
Sîret
î câdde: Ar. Geniş, işlek, büyük yol.
Câddesigül-zâr-ı maksûdun tarîk-ı sabırdır
Semt-ı Sa’d-âbâd doğrudur reh-ı Eyûb’den
Şerîf
câdde-i rekd: Durgun cadde.
Tab’-ı şîrîni olur bedreka-i reh yoksa
Bulamaz câdde-i rekdten fem-i pistânî-lebin

Keçecizade İzzet Molla

câdde-i tasdîk: Tasdik caddesi.
Lâyık mı olup mudekid câdde-i tasdîk
Dünbâle-rev tab’ın ola bir nice câhil
Sâmî
câdû: Far. Hortlak, gûl, cadı.
Çeşm ü ebrû hâl-i hindû zülf-i câdû bulsa ger
Öykünürdi âftâb ol âfet-i devrânıma
Bâkî
Olmada diller rübûde gamze-i câdûsına
Deşt-i hüsnün saydolurlar şîrler âhûsına

Fıtnat

Akıbet gönlüm esîr ettin o gîsûlarla sen
Hey ne câdûsın ki âteş bağladın mûlarla sen
Nedîm
câdû-yı dost: Dost cadı.
Sihir ta’lîm eylemektegamze-i câdû-yı dost
Çâh-ı Bâbil’de eder
Hârût-ı fettân ile bahs

Ahmet Paşa

câdû-yı efsûn-ger: Büyücü cadı.
Ne sihr ettin yine sözde hezâr ahsent ey Nefî
Senin gibi aceb olur mu bir câdû-ji efsûn-ger

Nef’î

câdû-yı efsûn-sâz: Büyücülük eden cadı.
Her nigâhın kûşe-i çeşminde sayd-ı cân için
Sûret-i âhûda bir câdû-ji efsûn-sâz eder

Nâilî
câdû-yı Halîl: Halil’in cadısı.
Pîr-i efsürde iken eyledi ser-germ-i hevâ
Nâbîi haste-dili gamze-i câdû-yı
Halîl

Nâbî

câdû-yı mahûf: Korkunç cadı.
Birpîre-zen etmiş anda me’vây
Câdû-yı mahûf dîv-i sîmâ

Şeyh Galip

câdû-yı muhabbet: Sevgi cadısı.
Cây edeli sînem büt-i dil-cû-yı muhabbet
Dil odu perî-hâne-i câdû-ji muhabbet
Nedîm
câdû-yı tannâz: Hileci cadı.
Zemânında anlamaz oldu nâm-ı düzd-i ayyârın
Meğer yâd ede âşık gamze-i câdû-yı tannâzı

Nef’î

câdû-fenn: Sihirbaz, büyücü.
Sakın o nergis-i câdû-fenn olmasın
Nâcî
Seni bu mertebe meşhûr eden nedir bilmem

Muallim Naci

câdû-firîb: Cadı aldatan.
Burc-ı hâverden ivazdır zülfün ey kâfir-nijâd
Çâh-ı Bâbil’den beterdir çeşmin ey câdû-firîb
Nizâmî
câdû-vâne: Büyücülere yakışır şekilde. câdû-pâme bakış kimsede karâr komaz
Sana muhabbet eden vermesin firâra karâr
bağdatlı Ruhî
câfî: bk. cefâ.
câ (y): Far. Yer, mahal.
Zülfün hayâli cây edeli çeşmin olmadı
Gîsû-yı hâb şâne-i müjgâna âşirnâ
Nedîm
cây-ı ârâm: Rahat yer.
Bu bezmde buldu cây-ı ârâm
Türk ü Acem ü Arabdan a’lâm

Ziyâ Paşa

cây-ı âsâyiş-i ikbâl: Talihin düzen yeri.
Çarhın idbârı değildir yalnız rûh-gezâ
Cây-ı âsâyiş-i ikbâli de hayret verir
Nailî cây-ı bî-duhân: Dumansız yer.
Gönülde âteş-i cân-sûz-ı aşk olmazsa âh olmaz
Meseldir kim olur elbette cây-ı bî-duhân tenhâ
Sâkıb
Dede
cây-ı dehân: Ağız yeri.
Görüp cisminde nâfen dedim ak gül goncasıdır bu
Ya öpmüş onu bir gonce-dehen cây-ı dehânıdır
emrî
cây-ı dil-ârâ: Gönül süsleyen yer.
Nice âsâr-ı uzmâyı nice cây-ı dil-ârâji
Vüfûr-i himmet-i tab’-ı bülendi eyledi ihyâ
Nedîm
cây-ı dil-keş: Gönül çekici yer.
Şehr-i cemâl o gamze vü ebrû vü hâl ile
Hakka ne cây-ı dil-keş olur dil-rübâsı çok

Şeyhülislâm Yahya
cây-ı dil-güşâ: Gönül açıcı yer.
Dâimâ böyle müferrih mi bu cây-ı dil-güşâ
Her zemân âb u hevâsı böyle rûh-efzâ mıdır
Nef’î
cây-ı duhûl-i nağme-i temcîd: Sabah ezanından önce okunan niyaz duasının girdiği yer.
Mismâr-ı hâb revzene-i gûşu etti bend
Cây-ı duhûl-i nağme-i temcîd kalmadı

Nâbî

cây-ı dûr: Uzak yer.
Abestir cây-ı dûru gösterirse dûr-bîn akreb
Hayâle menzil-i maksûdu almakla yakın olmaz

Belîğ

cây-ı emân: Emin yer.
Fart-ı eltâflyla oldu der-gehi cây-ı emân
Feyz-i enfâsıyla buldu mürde-diller tâze cân

cây-ı harâb: Harap yer.
Lûtf ihsâniyle yapıldı nice vîrân gönül
Devletinde oldu nice cây-ı harâb
Nedîm
cây-ı hurrem: Sevinç yeri.
Ne âlemdir ne hazzdır bir müferrah cây-ı hurremdir
Muvâfik bir iki yârân ile ayş u safâ etmek

Şeyhülislâm Yahya

cây-ı îd: Bayram yeri.
Hûrlar ile müzeyyen olup yine cây-ı îd
Reşk-i hayâl olursa yeridir safâ-yı îd
Enverî
cây-ı idbâr: Talihsizlik yeri.
Temâm ikbâl eder insânı ilka cây-ı idbâre
Olur üftâde-i hâk-i hebâ meyve kemâlinde
Haşmet
cây-ı ikâmet: Oturulan yer.
Ey gönül cây-ı ikamet çün değildir bu cihân
Kim ki gelmiştir buna âhir gider ol bağrı kan

Muhibbî, Meftûnî (Kanunî Sultan Süleyman)

cây-ı karâr: Karar yeri.
Olup sahrâlara hıfz-ı nigeh-bân ahd-ı lûtfunda
Künâm-ı şîr-i ner âhûlara cây-ı karâr oldu

Fıtnat
cây-ı kürek: Kürek yeri.
Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efrâz
Birkaç kuruşu mürtekibin cây-ı kürektir

Ziyâ Paşa

cây-ı makâl: Söz yeri.
Söylemezsin diye eyler miydi
Yahyâ
Ftirâz
Ol dehân-ı yârde bulmasa bir cây-ı makâl

Şeyhülislâm Yahya

cây-ı nüzûl: İnme yeri.
Bir zemân
Edrene vü İstanbul
Oldu sî sâl bana cây-ı nüzûl

Nâbî

cây-ı pâk-i şân: Şanı temiz yer.
Olur üftâde-i hâk-i dem-i feyz-ı Hudâ âşık
Serây-ı dilde lâciverd cây-ı pâk-i şânım var

Âdile Sultan

cây-ı pervâne: Pervanenin yeri.
Yatıp bülbül olurdu sâye-igül cây-ı pervâne
Husûl-i zevk-ı râhat olsa mevkûf-ı edeb şimdi

Nâbî

cây-ı râhat: Rahat yer.
Yârin güzer-gehidir uşşâka cây-ı râhat
Rindân-ı hâne-ber-dûş dâr u diyârı neyler

Nâbî

cây-ı raks: Raks yeri.
Dehri etti cây-ı raks âvâze-i bâng-ı sürûr
Çerhi kıldı pür-tanîn âvâze-i çeng-i garâm

Üsküdarlı Hakkı Bey

cây-ı safâ: Temizlik yeri.
Mevsim-i gül, nâliş-i bülbül zemânında aceb
Sû-yı
Sad-âbâda benzer var mıdır cây-ı safâ

cây-ı selâmet: Selâmet yeri.
Çeşm-i hansa cây-ı selâmet gelir hatar
Girdâba sevk-i zevrak eder nâ-hudâ-yı hırs
Râşit (Malatyalı Müverrih Mehmet)
cây-ı süflî: Pis yer.
Tenezzül eylemez ziymet-serâ-yı dehre âşıklar
Hümâ-pervâz-ı aşka cây-ı süflî âşiyân olmaz
Necîb (III. Sultan Ahmet)
cây-ı sükûnet-i karâr: Sâkin karar verilen
yer.
Bak hâlime şu cây-ı sükûnet-i karârda
Encâm-ı kâr dağdağa-i rûzigârı gör
Recaizade Ekrem
cây-ı sürûr: Sevinç yeri.
Dilâ bu menzil-i vîrânı sanma cây-ı sürûr
Ki kasr-ı dehre bulunur hezâr dürlü kusûr
Hayalî Bey
cây-ı taaccüb: Şaşılacak yer.
En cây-ı taaccübü bu bâbın
Bâisleridirşu inkılâbın

Ziyâ Paşa
cây-ı tarab-engîz-i gam-fersâ: Gam bırakmayan neşeli yer.
Sun’-ı Hak ya gül-şen-i cennetten ifrâz eylemiş
Başka bir cây-ı tarah-engîz-i gam-fersâ mıdır

Nef’î

cây-ı uzlet: Yalnızlık köşesi.
Aratır fitne-i hulk ile fesâd-ı ahlâk
Ademe kûşe-i vahdet ile cây-ı uzlet
Râşid (Ayıntablı Mehmet
Ali)
câ-nişîn: Birinin yerine oturan.
Ettim demîn de vâlide fenA-nde câ-nişîn
Gâyet mülâyim oldu o bir merd iken haşîn

Abdülhak Hamit

câ-nişîn-i hicrân: Ayrılığın yerine geçen.
Hepsinin câ-nişîn-i hicrânı
Şimdi bir tûde zulmet-i makber

Tevfik Fikret

câ-be-câ(cây-be-cây): Yer yer.
Câ-be-câ tarh-ı imâret etti
Mülkün imârına himmet etti

Dûdlar çıktı yanıp reşk-i ruhun nârına bâğ
Câ-be-câ sanma çemende görünenler sünbül
Bâkî
Câ-be-câ sâf habâh-ılagelir bezm-i kadeh
Benzer ol zevraka kim kâse-i mînâgetirir
Rızâyî
cây-gâh: Mekân, karargâh.
Cây-gâh etmişti kız taşın
Kızların taşı yarardı başın
Sünbülzâde Vehbî
cây-gîr: Yer tutucu, yerleşmiş.
Derûnumda o denlü cây-gîr olmuştur ihlâsın
Ki yanımda kul olmak sana şâh olmaktan evlâdır

Nef’î

cây-gîr-i dil: Gönülde yer tutan.
Var mıdır yok mu zamîrimde senin bûs-ı femin
Cây-gîr-i dil olan muzmere sor sorma bana
enderunlu Vâsıf
bî-câ: Yerinde olmayan, mahalsiz, münasebetsiz.
Vz’-i târîhime pertev diyemezler bî-câ
Pek becâ merkez-i takvîm-i vakâji’dir bu
pertev Paşa
bûse-cây: Öpecek yer.
Hâk-ipây-i âsitânı bûse-cây-ı ins ü cânn

Nef’î

câh: Far. Rütbe, kıymet, mansıp, mevki.
Tutalım çarha erişmiş câhın
Yine ednâ kulusun Allah’ın

Nâbî

Câhilin fahri câh u mâl iledir
Arifin izzeti kemâl iledir
Âhî
Ne câh iledir ne mâl iledir
Begim ululuk kemâl iledir
Şâhidî
câh-ı Ahmed: Ahmed (Hz. Muhammed s. a. s.)’in yeri.
Kevn ü mekâna sığmaz çün taht-gâh-ı Ahmed
Nice beyâna sığsın evsâf-ı câh-ı Ahmed

Hamdullah Hamdi

câh-ı celâl: Büyüklük yeri.
Kşver-i câh-ı celâlindir o mülk-i bî-kerân
Kim onu tayyetmeğe peyk-i kader edip şitâb

Nef’î

câh-ı devrân: Dönen yer.
Şeh-ı Cem câh-ı devrânın güzîde sadr-ı dîvânı
Şehin-şâh-ı cikân-gîrin sipeh-sâlâr-ı mansûru

Nef’î

câh-ı dost: Dost yeri.
Pây-mâl-i hecr iken dil pây-ı bûs-ı yâr umar
Arzû-yı devlet etmekten geçer mi câh-ı dost
Rızâyî
câh-ı saltanat: Saltanat yeri.
Vaktine mâlik olan dervîşdir sultân-ı vakt
İzz ü câh-ı saltanat değmez cihângavgâsına
Bâkî
câh-ı Süreyyâ: Süreyya yıldızının yeri.
Felek pest etti kadrim diye gam çekme bi-hamdi lPl-lah
Ki nazmın devlet medhinde hem-câh-ı Süreyyâ’dır
Sabrî
câh-ı vâlâ-yı meşîhat: Şeyhliğin yüce yeri.
Cihân durdukça dursun câh-ı vâlâ-ji meşîhatte
Ola pîrâye hasmı şüfre-i tîğ ü sinân üzre

Ziyâ Paşa

câh-ı zenahdân: Çene çukuru.
Bahr-i aşk içre şinâver geçinenler ne bilir
Düşmese câh-ı zenahdânına girdâb nedir
Bâkî
câh u celâl: Büyüklük ve mevki.
Zî-kıymet olunca n’idelim câh u celâli
Yuf onu satan dûna harîdârına hem yuf
Bağdatlı Ruhî
câh u mâl: Mevki ve mal.
Câhilin fahri câh u mâlladır
Arifin izzeti kemâlledir
Âhî
câhid: bk. cehd.
câhil: bk. cehl.
cahîm: Ar. Cehennem, tamu.
Ahirü’l-emr olıcak rûz-ı kıyâm
Cismine nâr-ı cahîm ola hırâm

Hakanî

Cennet-âbâd gördüğüm yerler
Dûd-gâh-ı cahîmden bedter

Muallim Naci

Vay
Dante sen misin koca dâhî-i müfterî
Hâk-i siyâh tîneti hâkister-i cahîm

Abdülhak Hâmit

cahîm-ender-cahîm: Cehennem içinde cehennem
Ateşi üzre saçıp ateş ocaklıgaziyân
Kâfire hısnı cahîm-ender-cahîm etti hemân

Sürûrî

câil, câile: bk. cevelân.
câiz: bk. cevâz.
ca’l Ar. 1. Sabır, tahammül, 2. Yapma, meydana getirme.
Himmet-i tab’-ı bülendim o kadar âlî kim
Bir gelir cünbüş-iankadjilapervâz-ı ca’l

Nazîm (Yahya)

ca’lî Ar. Sahte, yapmacık, taklit, yapma, sun’î.
Ülü’l-ebsâre karşı nâsiyen mir’ât-ı kalbindir
Delâlet eylemez ca’lî beşâşet-i safvet-i bâle

İsmail Safa

Ne de ca’lî imiş tahazzün-iyâr
Susayım bârî gülmesin ağyâr

Muallim Naci

câlib: bk. celb
câlis: Ar. Tahta oturan, oturucu.
Bir yerde olup ikisi câlis
Ayîneye girdi aks ü âkis

Şeyh Galip

Teferrüd etmedi derler nazîri bir sâkî
Cem’in serîrine câlis sülâle devrinde

Yahya Kemal

Yek-ser gazâ kılıncı kuşanmış bir ümmetin
Câlis budur erîke-i âlem-pemâhına

Yahya Kemal

Câlînûs: Ar. İlkçağların
İpokrat ile birlikte en büyük
Grek hekimi, Galen.
Bir dem cehâlette kalır hîç nesneyi bilmez olur
Bir dem dalar
Câlînûs ü Lokmân olur

Yunus Emre

câm Far. 1. Sırça; pencere camı. 2. Kadeh.
Rindler bezminde sâkî bir aceb nâm eyledim
Mescidin kandîlini mey-hâneye câm eyledim

Muhibbî, Meftûnî (Kanunî Sultan Süleyman)

Bir câm sun Allah için bir kâse de ol mâh için
Tâ medh-i şâhenşâh için alam ele levh ü kalem

Nef’î

Bir elinde gül bir elde câm geldin sâkiyâ
Kangısın alsam gülü yâhûd ki câmı ya seni
Nedîm
câm-ı aşk: Aşk kadehi.
Câm-ı aşkın içtim oldum derd-nâk
Arz için geldim huzûra sîne çâk

Bâde gam verir bize biz âşık-ı dîvâneyiz
Gelmeden bu bezme câm-ı aşk ile mest-ânejiz

Nef’î

câm-ı aşk-ı yâr: Sevgilinin aşk kadehi.
Şöyle olmuş câm-ı aşk-ı yârdan mest ü harâb
Kendüsün dîvârdan dîvâra urmuş âft’âb
Bâkî
câm-ı âteş-fâm: Ateş renkli, kırmızı kadeh.
Tâ ki seyretsin felek ol şûh çözmüş kâkülü
Bir elinde câm-ı âteş-fâma kalbetmişgülü

Yahya Kemal

câm-ı âteş-renk: Ateş renkli kadeh.
Cilâ verirse ne ola kalbe câm-ı âteş-renk
Cihânı rûşen eder âb-ı çeşme-i hûrşîd

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

câm-ı ayş: Zevk ve safa kadehi.
Fuzûlî hâli olmak câm-ı ayşım sâf sahbâdan
Nişân-ı baht-ı mâ-fermân ü ikbâl-i nigûnumdur

Fuzûlî

câm-ı âzâr: İncitme kadehi.
Yıkılmaz dilpey-ender-pey çekerken câm-ı âzârı
Bu bezmin bâde-nûşu mest olur ammâ harâb olmaz
Şeyhülislâm Bahâyî (Mehmet)
câm-ı bâde: Şarap kadehi.
Biz topuk çalmada siz zevk u safâda her şeb
Kaldırıp kâ’b-ı muhannâgibi câm-ı bâde
Nedîm
câm-ı belâ-perver: Belâ ile doldurulmuş kadeh.
Sâkî-i devlet ki her bî-meşrebe sâgar sunar
Bana geldikte kadeh câm-ı belâ-perver sunar
Hayalî Bey
câm-ı billûr: Billur kadeh.
Derûnu ol kadar rûşen ki cirm-i âfitâb anlar
Gören rûzenlerinde her müdevver câm-ı billûru

Nef’î

câm-ı cân-fezâ: Can bağışlayan kadeh.
Dil hânesini zulmet-i gam aldı sâkiyâ
Bir câm-ı cân-fezâ ile onu münevver et
Lamiî Çelebi
câm-ı Cem: Cemşîd’e nisbet olunan işret kadehi.
Câm-ı Cem nûş eyle ey Cem bu
Freng-istân’dır
Her kulun başına yazılan gelir devrândır

Cem Sultan

Esti nesîm-i nev-bahâr açıldı güller subh-dem
Açsın bizim de gönlümüz sâkî meded sun câm-ı Cem

Nef’î

Nef ‘ ise mizâca garazın şerbet-i mülden
Ben tecribe ettim onu câm-ı Cem’e ermez

Behiştî

câm-ı Cemşîd: Cemşid’in kadehi.
Gönül âyînedir sevmez gubârı
Götürmez câm-ı Cemşîd inkisârı
Âhî
câm-ı ceza: Ceza kadehi.
Her kişi câm-ı cezâ içse gerek
Hayr ü şer, ekdiğini biçse gerek

Nâbî

câm-ı cihân-nümâ: Cihanı gösteren kadeh.
Cem komadı elinden içti müdâm câmı
Aks-i lebin görelden câm-ı cihân-nümâda
Bâkî
câm-ı cihân-nümâ-yı tarab: Neşeli dünyayı gösteren kadeh.
Câm-ı cihân-nümâ-yı tarab her ne dem yürür
Turna göz şarâb ile dil-i âlemi görür
Haşmet
câm-ı cür’a-i mahabbet: Sevgi yudumunun kadehi.
Saçıldı cür’a-i câm-ı mahabbet bâğ-ı Rıdvân’a
Suyun kevser nebâtın ney-şeker hâkin abîr etdi
Bâkî
câm-ı dirahşân: Parlak kadeh.
Barıştık rûzigâr ile araya girdiler şimdi
Gerek sâkî-i meclistir gerek câm-ı dirahşâmdır
Riyâzî
câm-ı fenâ: Yokluk kadehi.
Mestiz ol câm-ı fenâdan ki kenârınki hat

Nâilî
nice
Senâyî nice
Attâr okutur

Nâilî
câm-ı fevt: Ölüm kadehi.
Mest eyler âdemîleri elbette hamr-ı mevt
Her kim gelir cihâna çeker sonra câm-ı fevt
Bâkî
câm-ı gurûr: Gurur kadehi.
Sımış câm-ıgurûru geçmiş ol mest-âmliklerden
Olalı mübtelâ ışka

Behiştî
derd-mend olmuş

Behiştî

câm-ı gül-fâm: Kırmızı şarap kadehi.
Olma dil-beste-i câm-ıgül-fâm
Ki eder âdemi rüsvâ-yı enâm

Nâbî

câm-ı gül-gûn: Gül renkli, pembe kadeh.
Câm-ıgülgûn nûş eder hûn-âbe-i eşkin döker
Benzine bir pâre âşık derd-mendin kangelir
Bâkî
Kızılgüller yaratsın câm-ı gül-gûn nâr-ı hasretten
Bu cûşiş âteş-ı Nemrûd’ugül-zâr etti sansınlar

Yahya Kemal

câm-ı gül-renk: Kırmız renkli kadeh.
Bir meh-i revnak vere câm-ı gül-renk
Bir taraftan ede mutrib-i âhenk
Sünbülzâde Vehbî
câm-ı hecr: Ayrılık kadehi.
Acı imiş mevtten bin kerre cânâ câm-ı hecr
Bin kez ölmek yeg tapundan bir kez olmaktır cüdâ
Lamiî Çelebi (yeg: daha iyi; tapu: huzur)
câm-ı hurşîd: Güneş’in kadehi.
Her seher tâ ki döne
Cem gibi câm-ı hûrşîd
Her gece tâ kim ola bezm-i çerâgân-ı felek

Nef’î

câm-ı ışk-ı yâr: Yârin aşk kadehi.
Şöyle olmuş câm-ı ışk-ı yârdan mest ü harâb
Kendisin dîvârdan dîvâra urmuş âfâb
Bâkî
câm-ı ikbâl: Talih kadehi.
Câm-ı ikbâli felek şimdi rakîbe sunsun
Dil-i nâ-kâma da nevbet gelir inşâallah
Ahmet
Cevdet Paşa
câm-ı işret: Eğlence kadehi.
Câm-ı işret ola hem âmâde
Veresin hırmen-i hüznü bâde
Sünbülzâde Vehbî câm-ı kader: Kader kadehi.
Ne sendendir ne bendendir ne çerh-i kîne-verdendir
Bu derd-i ser humâr-ı neşve-i câm-ı kaderdendir

Nâbî

câm-ı kerem: Kerem kadehi.
Cür’a-nz olsa eger gül-şene câm-ı keremin
Tuta nergis-sıfat elde kadeh-i zer sünbül
Bâkî
câm-ı lâle-fâm: Lâle renkli kadeh.
Zevki o rind eyler tamâm kim tuta mest ü şâd-kâm
Bir elde câm-ı lâle-fâm bir elde zülf-i ham-be-ham

Nef’î

câm-ı leb-â-leb: Ağzına kadar dolu kadeh.
Gül gibi sunup her birine câm-ı leb-â-leb
Bezm ehlini bülbülgibi feryâda getirirsin

Şeyhülislâm Yahya

câm-ı leb-rîz: Ağzına kadar dolu kadeh.
Dil-i pür-gam nasıl figân etsin
Câm-ı leb-rîzde sadâ neyler

Üsküdarlı Hakkı Bey

câm-ı meclis: Meclis kadehi.
Şikest olsa surâhî câm-ı meclis ber-karâr olmaz
Meseldir sâkiyâ baş gitse ayak pâyidâr olmaz
Hilâlî
câm-ı memlû: Dolu kadeh.
Sunar bir câm-ı memlû bin tehî peymâneden sonra
Döner vefk-i merâm üzre felek ammâ neden sonra

Sâbit

câm-ı merg, merg: Ölüm kadehi.
Gam çekme câm-ı mergi yeksân sunar zemâne
Ol zehri
Cem de çekmiş gerdûn-ı dûn elinden
nev’î
câm-ı mevt: Ölüm kadehi.
Mest eyler âdemîleri elbette hamr-ı mevt
Her kim gelir cihâna çeker sonra câm-ı fevt
Bâkî
câm-ı mey: Şarap kadehi.
Gönül tâ var elinde câm-ı mey tesbîhe el urma
Namâz ehline uyma onlarınla durma oturma

Fuzûlî

Câm-ı mey böyle şikest olacağı belli idi
Halk çoktan okumuşlardı duâsın kadehin
Bâkî
Elden komasın gül gibi câm-ı meyi bir dem
Her kim ki bu gam-hânede dil-şâd olayım der
Bağdatlı Ruhî
Câm-ı mey öperse lebini ger aceb olmaz
Elden ele düşmüşde hayâ vü edeb olmaz
Muîdî
câm-ı mey-i mahabbet: Aşk şarabının kadehi.
Bezm-i belâda bir kişi huşyâr kalmadı
Câm-ı mey-i mahabbet sâkî ne kattılar
NecatiBey
câm-ı mînâ: Billur kadeh.
Cevher-i sahbâ ki eyler câm-ı mînâdan zuhûr
Rûhdur gûyâ eder ceyb-ı Mesîhâdan zuhûr

Nevres-i Kadim

Merhabâ ey câm-ı mînâ mı yâkût-renk
Devri gelsin senden öğrensin sipihr-i bî-direnk

Nef’î

câm-ı muhabbet: Sevgi kadehi.
Olsun harâm câm-ı muhabbet o meste kim
Nâbî kanâat etmeye bûs u kenâr ile

Nâbî

Edecek câm-ı muhabbetle beni dil-ber mest
Seng-i hicrâna düşüp şîşe-i dil oldu şikest
Râmî
câm-ı murâd: Emel kadehi.
Kâse-i deryûzeye tebdîl olur câm-ı murâd
Biz bu bezmin
Nâbîyâ çok bâde-hârın görmüşüz

Nâbî

câm-ı musaffâ: Temiz, parlak, saf kadeh.
Şarâb-ı nâba lutf et muhtesib kahr ile çok bakma
Mükedrer kılma aks-i tîreden câm-ı musaffâyı

Fuzûlî

Seni bir câm-ı musaffâ ile hûrşîd edelim
Gel benim kaşı hilâlim akıl âyînesin jeng edelim
Bağdatlı Ruhî
câm-ı müdâm: Devamlı içki kadehi.
Lebinle câm-ı müdâmı harâm eder müftî
Halâl olduğuna akl ol şarâba şâhittir
Şeyhî
câm-ı nazm: Nazım kadehi (insanı sarhoş eden şiir).
Cihânı câm-ı nazmım şi’r-ı Bâkî gibi devr eyler
Bu bezmin şimdi biz de
Câmîi devrânıyız cânâ
Bâkî
câm-ı neşât: Sevinç kadehi.
Dil-i derd-âşinâ câm-ı neşâta eylemez minnet
Gubâr-ıgamla da bir lâhza olmak şâd-ı kâbildir
vecdî
câm-ı neşve: Neşe kadehi.
Yârin ki her tebessümü dâg üstü bâğ olur
Destinde câm-ı neşve semâvî çerâg olur

Yahya Kemal

câm-ı rahşân: Parlak kadeh.
Yine mey-hâreler sâkî ile ahdi dürüst etti
Bir elde dest-i cânâne bir elde câm-ı rahşâmdır
Riyâzî
câm-ı rûşen: Parlak kadeh.
Rindin yok elinde câm-ı rûşen
Sâğar gibi zehr akar yüzünden
Riyâzî
câm-ı sabûhî: Mahmurluğu açmak için sabah içilen şarap kadehi.
Çeker câm-ı sabûhî her seher zerrîn kadehlerle
Aceb mi çeşm-i nergis olsa ger mahmûr u mest-âne

Üsküdarlı Hakkı Bey

câm-ı safâ: Saadet kadehi; eğlence kadehi.
Câm-ı safâ gerekmez dünyâ-yı dûn elinden
Merdâneler şikârı almaz zebûn elinden

Nef’î

câm-ı sürûr-encâm: Sevinç sonu kadehi.
Getir câm-ı sürûr-encâmı ey sâkî yeter çektik
Cefâ-yı devr-i gerdûnı belâ-yı çerh-igerdânı
Bâkî
câm-ı şarâb: Şarap kadehi.
Câm-ı şarâbı gör bize sen şimdilik
Nedîm
Fersûdedir dimâğ gazelden kasîdeden
Nedîm
Ruhlarından ter düşer gül-zârdagül-berg al
Leblerinden bezm-i meyde renk alır câm-ı şarâb

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

Neş’e vaktinde ıyârı kişinin belli olur
Aceb insâna mihek taşı mıdır câm-ı şarâb
Şinasi câm-ı şarâb-ı aşk-ı yâr: Sevgilinin aşk şarabının kadehi.
Dilâ câm-ı şarâb-ı aşk-ı yârı öyle nûş et kim
Felekler güm güm ötsün başına hum-hâneler dönsün
Bâkî
câm-ı şarâb-ı nâb: Halis şarap kadehi.
Mübtelâ oldu gönül câm-ı şarâb-ı nâba
Ah kim zevrak-ı dil düşdü yinegirdâba
Bâkî
câm-ı tecellâ: Tecelli kadehi.
Sun ey sâkî mey-i bâkî yine câm-ı tecellâdan
Onun bir cur’ası yeğdir bana bin zühd ü takvâdan

Hamdullah Hamdi

câm-ı tehî: Boş kadeh.
Câm-ı tehî nevâna kulak tuttu sâkiyâ
Kulkul terennümâtını tekrâr vaktidir
Nedîm
câm-ı vâj-gûn: Ters çevrilmiş kadeh
Bir câm-ı vâj-gûn ile çerh-i desîse-kâr
Mest ü harâb-ı gaflet eder ehl-i devleti

câm-ı vuslat-ı şân: Şanlı kavuşma kadehi.
Ser-mest-i câm-ı vuslat-ı şân oldu tuğlar
Tebriz’e reh-nümâ-ji mân oldu tûğlar

Yahya Kemal

câm-ı zehr-i kâtil: Öldüren zehir kadehi.
Geh câm-ı zehr-i kâtil ügeh derd-i ser çeker
Mihmân-ı bezm-i sâkî-i devrân neler çeker
Adlî (Sultan II. Bayezid)
câm-ı zer: Altın kadeh.
Hûn-ı ciğerle dolmuş câm-ı zer olmadansa
Bî-inkisâr-ı hâtır işkeste sâgar oltun
Nailî câm-ı zerrîn: Altın işlemeli kadeh.
Câm-ı zerrîn dolu bâde-i gül-renk almış
Gül-i ra’nâ sihri kılmak için def’-i humâr
Bâkî
câm u bâde: Kadeh ve şarap.
Var iken mey-hâne-i aşk eylemem cennet murâd
Bezm-i âlemde bana sâkî vü câm u bâde bes

Âdile Sultan

câm ü hâtem: Kadeh ve mühür.
Sâhib-i tîğ u kalem mâlik-i câm u hâtem
Asaf-ı Cem-azamet dâver-ı Cemşîd-vakâr
Bâkî
câm-veş: Kadeh gibi.
Câm-veş kimdir bu bezm içre ciğer-hûn olmayan
Gonce-igül-zârı seyret lâle-i hamrâya bak
Bâkî
câme: Far. Elbise, kaftan.
Döktükleri zemînden olur rüste şâh-ı gül
Çirk-âb-ı câmesin o gülün câme-şûları

Nâbî

Umarız ede atâ fâris-i meydân-ı kerem
Câme kim olmuş idi arkalarından ma’hûd

Necati Bey

Ey şeh-i hûbânım eyle ol kad-i mevzûna sen
Reng-i gülden câme bûy-ı yasemenden pîrehen
nedîm
câme-i aşk: Aşk elbisesi.
Târ u pûdu olalı câme-i aşkın reg-i cân
Pîrehen rişte-ı Meryem’le kaba geldi bana
Neş’et
câme-i atlas: Atlastan biçilen elbise.
Ey eden câme-i atlasla tefâhür gözün aç
Sana atlas görünür berg-i hakîr-i firsâd

Nâbî

câme-i câh: Yer elbisesi.
Çıkaran âlemi baştan senin ey câme-i câh
Vakt-ipûşişte olan bûs-i: giribânmdır

Nâilî

came-i devlet: Devlet elbisesi.
Mâl-i rüşvet kişiye oldu harâm
Lekedir came-i devlette müdâm

Taşlıcalı Yahya Bey

câme-i dil-hâh: Gönlün istediği elbise.
Vücûd-ı pâkine Nâbî budur Hak’tan recâmız kim
Ede hayyât-i kudret câme-i dil-hâhını iksâ

Nâbî

câme-i dünyâ: Dünya elbisesi.
Lâle-veş çâk-ıgirîbân eyleyip yeg tutmağa
Câme-i dünyâdan ey dil dâmen-i sahrâ yeter
Lamiî Çelebi (yeg: daha iyi)
câme-i gayr: Başka elbise.
Câme-i gayrı bozup entari yapmak gibidir
Nazm-ı Türkî’ye çevirmek
Acem’in güftârın

Nâbî

câme-i gûş: Kulak elbisesi.
Meğer ki eyleye ilbâs çeşme câme-i gûş
Eden tevakku’-ı takrir bî-zebânlardan

Nâbî

câme-i gül-gûn: Gül renkli elbise.
Nazarı câmeyedir zâta değildir halk ın
Abdan kıymetlidir câme-i gül-gûn ile mey

Nâbî

câme-i gül-penbe: Gül pembesi renginde elbise.
Câme-i gül-penbe açmış ey gül-i hod-rû seni
Bir gümüşten serve döndürmüş kadd-i dil-cû seni

İzzet Ali Paşa

câme-i hâb: Uyku elbisesi.
Hayret-efzâdır kıyâmın câme-i hâbından senin
Mahmud Nedim Paşa
câme-i ihrâm: Hacıların giydiği elbise.
Tecerrüdse murâdın kûy-ı cânânda fedâ kıl cân
Çıkılmaz câme-i ihrâmdan, sa’y etme, kurbansız

Şeyh Galip

câme-i ikbâl: Talih elbisesi.
Asaf-ı gerdûn-haşem kim câme-i ikbâline
Dest-i eyyâm eylemiş medh ü senâdan pûd u târ

Nedim
câme-i mâtem: matem elbisesi
Hicretinden berügözden döküp eşk-i zemzem
Kâbe’ye oldu siyeh câme-i mâtem mu’tâd

Nâbî

câme-i mihnet: Sıkıntı elbisesi (kefen).
Yeni biçti bu câme-i mihneti
Felek bana giydirdi ol hil’ati

Keçecizade İzzet Molla

câme-i müsta’mel: Kullanılmış elbise.
Köhne mazmûngiyip ol câme-i müsta’mel ile
Şîvesingösteremez kâmet-i bâlâ-ji sühan

Sünbülzade Vehbi

câme-i nahvet: Kibir elbisesi.
Ne denlü câme-i nahvet olursa teh-ber-teh
O denlü serdî-i âh-ı sitem-keşân geçiyor
Râmî
Mehmet Paşa
câme-i nâmûs: Namus elbisesi.
Kişi esrâr-ı gamı akılla fehm etmez imiş
Bırağup câme-i nâmûsumu âbdâl olayım
Nevî câme-i reng: Renk kumaşı.
Kad-i güftârıma evvel biçilip câme-i reng
Sonra fersûdesi bâzâr-ı bahâr-âne: gelir
Nedîm
câme-i sabr: Sabır elbisesi.
Câme-i sabrımı çâk eyledi mikrâz-ı gamın
Olmadın gamzelerin sûzeni dil-dûz henüz
Nizâmî
câme-i sad-çâk: Yüz parça olmuş elbise.
Mâil-i ârâyiş olmaz ârif-i sâgar-perest
Zîver-i ehl-i melâmet câme-i sad-çâktır

Muallim Naci

câme-i sebzîn: Yeşil renkli elbise.
Bulur câme-i sebzîn varakla revnak
Sen ise ahsen olursun çıkarıp pîreheni
İbn-ı Kemal
câme-i sıhhat: Sağlık elbisesi.
Câme-i sıhhat
Hudâ’dan halka bir hil’at gibi
Bir libâs-ı fâhir olmaz cisme ol kisvetgibi
Bâkî
câme-i ta’bîr: Yorum elbisesi.
Vasf-ı feminde câme-i ta’bîr teng olur
Fikr-i miyânın etmede tedbîr teng olur

Nâbî

câme-i terkîb: Birleştirme elbisesi.
Zehî hayyât-ı hil’at-dûz-ı bâzâr-ı hakîkat kim
Kadd-i ma’nâji etmiş câme-i terkîble ber-pâ

Nâbî

câme-i yek-renk: Tek renkli elbise.
Bu fakîrin bâzı âsârı dil-i zârım gibi
Bulmamıştı câme-iyek-renk ile hüsn ü nizâm

Ziyâ Paşa

câme-i zerrin: Altın işlemeli elbise.
Câme-i zerrini ne eyler vermeyen cisme vücûd
Sâyesinden âr eden hûrşîd-i rahşân istemez
Hayalî Bey
câme-i zer-beft: Altın işlemeli elbise.
Hayâlî câme-i zer-beft ü atlastan olup fârig
Libâs-ı müsteârîden geçip belki bedenden geç

Hayâlî Bey

câme-i zer-târ: Sırma elbise.
Esâfil olmasa olmaz e’âlî nâil-i sâmân
Veren zîrâ ki sûret câme-i zer-târa sûzendir

Nâbî

câme-i zîbâ: Süslü elbise.
Câme-i zîbâ ile tâvûs-ı zerrîn-bâldir
Dil-rübâ kim eyler ol reftâr-ıla cevlân-ı îd
Bâkî
câme-i zîver: Süs elbisesi.
Kâse-i zehr-i melâmet başıma efser yeter
Eğnime zillet libâsı câme-i zîver yeter
Âhî
câme-âlûde: Elbisesi kirli.
Hoş gelir ehline âlâyiş-i çirk-i dünyâ
Câme-âlûdeliği znetidir bakkâlın

Sâbit
(Bosnalı Alâaddin)
câme-dûzî: Elbise dikiciliği, terzilik.
Nermî vü sahtî telâzüm etmeğin vâ-bestedir
Kâr-gâh-ı câme-dûzîpenç pâre âhene

Nâbî

câme-hâb: Yatak.
Uyurken seyr eden ol dil-rübâyı câme-hâb içre
Sanır tasvîr-ı Yûsuf’tur yazılmıştır kitâb içre

Nef’î

Dîde mahmûr u girîbân çâk, kâkül târumâr
Hayret-efzâdır kıyâmın câme-hâbmdan senin
M.
Nedim Paşa
Mihr-i ruhsârı ziyâ vermiş cihâna gün gibi
Câme-hâbmda seher-geh gördüm ol cânân yatar
Lebîb (Mehmet Lebîb)
câme-hâb-ı sîne: Göğüs yatağı.
Ey tıfl-ı nâz bir gece mihmânım ol benim
Gir câme-hâb-ı sîneme gel cânım ol benim

Nedim
câme-kân: Camlık, elbise soyunulacak
yer.
Gurûr etme libâs-ı fahr ile ömrüm cihândır bu
Kabâ-ji cismini kor bunda herkes câme-kâmdır bu
Ulvî (Bursalı Hüseyin)
câme-pûş: Elbise giyen.
Aceb mi câme-pûşi lerziş olsa dîde baktıkça
Letâfetten ten-i nâzük-terindepîrehen titrer

Nâbî

câme-şû (y): Çamaşırcı.
Döktükleri zemînden olur rüste şâh-ı gül
Çirk-âb-ı câmesin o gülün câme-şûları

Nâbî

câmi’: Ar. Cem’den; 1. Cem edici, toplayan. 2. Câmi, ibadet edilen yer. c. cevâmi’ Hat-âver olsa da ebrûsudur perestiş-gâh
Yıkılsa câmi hüsnü yerindedir mihrâb

Sünbülzade Vehbi

Dâr-ı vahdette dü-âlem zevkini câmi edip
Dehr ile devr eyleriz budur bize

Gaybî
meâb

Gaybî

Mebhas-ı fark-ı miyân-ı Harem ü deyr nedir
Cihet ü hiddet-i matlab cihet-i câmiedir
Antalyalı
Münif câmi’-i esrâr-ı Hudâ: Allah sırlarını toplayan.
Şem’-i mihrâb-ı Hudâ câmi’-i esrâr-ı Hudâ
Secde-gâh-ı ürefâ
Kâbe-i ehl-i ferheng

Kâzım Paşa

câmi’ü3l-fünûn: Fen bilgilerini toplayan.
Câmi dahi câmiü’l-fünûndur
Destinde onun sühan zebûndur

Ziyâ Paşa

câmi’-i hulk-ı şiyem: Huyların yaratılışını toplayan.
Dürri-i çarh-ı celâl u dürr-i deryâ-yı kemâl
Kâmi’-ı küfr ü dalâl u câmi’-i hulk-ışiyem
Nizâmî
câmi’-ı hüsn: Güzelliği toplayan.
Hat-âver olsa da ebrûsudur perestiş-gâh
Yıkılsa câmi’-i hüsnü yerindedir mihrâb

Sünbülzade Vehbi

câmi’-i kemâlât: Olgunlukları toplayan.
Sühan-verâna salâ câmi’-i kemâlâtım
O rütbelerde ki tab’-ı bülendim oldu menâr

Sünbülzade Vehbi

câmi’-i köhne-i bî-vakf: Vakfı olmayan eski câmi.
Şöhreti mâl iledir ma’bed-ı İslâm’ın da
Câmi’-i köhne-i bî-vakfa cemâatgelmez

Nâbî

câmi’-i Kur’ân-ı mübîn: Mübin (iyiyi kötüyü, hayrı şerri bildiren) olan
Kur’an’ı toplayan.
Biri de câmi’-ı Kurân-ı mübîn
Zî’n-nûreyn
Menba’-ı hilm ü hayâ
Hazret-ı Osmân-ı halîm

Nazîm (Yahya)

câmi’-i ma’mûr: İmar edilmiş cami.
Bir beyti bir de câmi’-i ma’mûru var
Kemâl
Yağsın türâb-ı kabrinegufrân-ı müşg-bû

Yahya Kemal

câmi’-i mağrifet: Mağrifet t