İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Mısrayı Bercesteler-2

H
hâ: Osmanlı alfabesinin sekizinci harfi olup ebced hesabına göre sekiz sayısını karşılar. hâ-i hayret: Hayret’in hâ’sı.
Dil-berin zülfü perîşân hâli üzre gûyiyâ
Hâ-i hayrettir ki düşmüş
Hamdı miskîn üstüne

Hamdullah Hamdi

hâ(y): Far. “çiğneyen” anlamına gelerek birleşik kelimeler yapar. şeker-hâ: “şeker çiğneyen” gibi.
şeker-hâ: Şeker çiğneyen, tatlı söyleyen.
şeker-hâ-yı sühan: Sözün tatlısını söyleyen.
Ağzına almaz eğer kand-i mükerrer olsa
Lafz-ı hâyîde-i tûtî-i şeker-hâ-yı sühan
sünbülzade Vehbi
hâb: Far. 1. Uyku. 2. Rüya.
Mezhebinde sana eyler sitem ü nâzı helâl
Şevk-i hizmetle eden dîdesine hâbı harâm

Nâbî

Nâlesiz var harem-i yâre ki ey dil nâlen
Men’-i âsâyiş-i gül-bister-i hâb eylemesin

Nâilî

Agûş-ı nev-bahârda hâbidedir cihân
Sürsün sabâh-ı haşre kadar hâb uyanmasın

Yahya Kemal

hâb-ı adem: Yokluk uykusu.
Şem’-i rûyun tâbı horşîd-i kıyâmetpertevi
Hokka-i la’lin sözü hâb-ı adem efsânesi

Fuzûlî
hâb-ı afyon: Afyon uykusu.
Haste-gân-ı la’line mey şerbet-i cân-bahş ise
Taâbı bî-mârân-ı hâhe hâb-ı afyondur düşen

Nâbî

hâb-ı âremîde: Dinlenme uykusu. fitne kim onu
Hârut uyardı
Bâbil’de
Siyâh gözlerinin hâb-ı âremîdesidir

Nedim
hâb-ı aşk: Aşk uykusu.
Cemâl-i pâkini
Ashâb-ı Kehfgörmek için
İle’l-ebed olamaz hâb-ı aşkından bîdâr

hâb-ı bahâr: Bahar uykusu.
Bir ufk-ı tehî, bir gece, birlerce sitâre
Samt-ı ebediyyetle bakar hâb-ı bahâraahmet Hâşim
hâb-ı cehalet: Cahillik uykusu.
Yeter oldu bu girân-hâb-ı cehâlet artık
Uyan ey millet-i mahkûm-ı sefâlet artık

Mehmet Zeki

hâb-ı çerh: Feleğin uykusu.
İzzet bolay ki
Sûr-ı İsrâfil uyandıra
Geldi sabâh-ı haşre ne saht oldu hâb-ı çerh

Keçecizade İzzet Molla
(bolay ki: ola ki.)
hâb-ı ecel: Ecel uykusu.
Ver söze ihyâ ki tuttukça seni hâb-ı ecel
Ede her sâat seni olyuhudan bîdâr söz

Fuzûlî

hâb-ı ferâğ: Dinlenme uykusu.
Bu ribât-ı çerhte mümkün müdür hâb-ı ferâğ
Birbirin eczâ-yı kevn âmâde-i ifsâd iken

Nâbî

hâb-ı ferâğat: Dinlenme uykusu.
Nâbî kibâr katında görür hep fakîrdir
Zevkın eden zemânede hâb-ı ferâğatin

Nâbî

hâb-ı gaflet: Gaflet uykusu.
Saç sakal ağardı ey dil dahi uslanmaz mısın
Hâb-ı gafletten uyan hîç olasın sanmaz mısın

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Uyandı gerçi
Yahyâ rûzigârın hâb-ı gafletten
Velî ârâyiş-i dünyânın oldu deng ü hayrânı

Nef’î

hâb-ı girân: Ağır uyku.
Düşmüş ademden gerdûna sâye
Sarmış cihânı zulmet ser-â-pâ
Eşya çekilmiş umk-ı hafâyâ
Bir dîv-beççe-vârî bu dünyâ
Olmuşgunûde hâb-ıgirâna
Recaizade Ekrem
hâb-ı girân-ı âlem: Dünyanın ağır uykusu.
Farz edip ömrünü bir hâb-ı girân-ı âlemde
Geçirir âkıl olan mihneti rü’yâdagibi

Keçecizade İzzet Molla
hâb-ı hiffet-gân-ı sengîn: Taştan hafif uyku.
Başı serd olmayan, yumuşak başlı at
Bister-i nerm üzre hâb-ı hiffet-gân-ı sengîn olur

Koca Râgıp Paşa

hâb-ı humâr: İçkiden sonraki baş ağrısı uykusu.
Olurdu hasret-i hâb-ı humârı nahvet-i nâz
Bütân-ı âlem-i hüsnün nigâh-ı tannâzı

Nâilî

hâb-ı menhûs: Uğursuz uyku.
Tiryâkî-i herze hâb-ı menhûs
Ateşler içindepîr-i kaknûs

Şeyh Galip

hâb-ı nâz: Naz uykusu.
Mest-i hâb-ı nâz ol cem’ et dil-i sad-pâremi
Kim onun herpâresi bir nevk-i müjgânındadır

Fuzûlî

hâb-ı nâz-ı yâr: Yârin nazlı uykusu.
Dağıttın hâb-ı nâz-ı yâri ey feryâd neylersin
Edip fitneyile dünyâyı harâb-âbâd neylersin

Şeyhülislam Bahayî (Mehmet)

hâb-ı perîşân: Perişan uyku.
Hayâl ettikçe zülfün tâ sihr ol dâmen-i zülfe
Sarıldı rîşe-i reyhângibi hâb-ı perîşânım

Nedim
hâb-ı râhat: Rahat uyku.
Seninçün hâb-ı râhat çeşm-i giryânımla düşmendir
Bisât-ı istirâhat cism-i sûzânımla düşmendir

Nâbî

hâb-ı seher: Seher uykusu.
Devr-i ruhunda bulmadım uyhu halâvetin
Gerçi kim olur âdeme hâb-ı seher lezîz

Hamdullah Hamdi

hâb-ı siyeh-baht: Kara bahtlı uyku.
Teşrîfe bu şeb va’di var olşem’-i ümîdin
Ey hâb-ı siyeh-baht aşâdan mıgelirsin

Nâbî

hâb-ı şeb-i tûl-i emel: Uzun arzular gecesinin uykusu.
Halkı medhûş eylemiş hâb-ı şeb-i tûl-i emel
Subh tahkîk-i alâmâtına bir bîdâr yok

Fuzûlî

hâb-ı tegâfül: Gaflet uykusu.
Gider hâb-ı tegâfül dîdelerden dûr olur bir gün
Bu meclis böyle kalmaz mestler mahmur olur bir gün

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

hâb-âlûde: Uykulu
Yine hâb-âlûde ancak çeşm-i hûn-hârın senin
Kankı bezmi etti rûşenşem’-i ruhsârın senin
Zâti
hâb -âver: Uyutucu, uyku verici.
Vatan hikâyesi hâb-âver oldu huzzâra
Ben ağladım yine te’sîr-i dâsitânımdan

Muallim Naci

hâb-dâde: Uykuda, uyumuş.
hab-dâde-i hasret: Hasret uykusu.
Bu hâb-dâde-i hasret dolaşır fûta-be-dûş
Mürdeler seyre gelir dûşuna almış kefeni

Nâbî

hâb-gâh: Uyunacak yer, uyku yeri.
hâb-gâh-ı emvât: Ölülerin uykusu.
Benziyor hâb-gâh-ı emvâta
Hâli sakf-ı giyâh-bestesinin

Tevfik Fikret

hâb-gâh-ı yâr: Yârin yatak odası.
Hâb-gâh-ı yâre girdim arz için ahvâlimi
Pür-perîşân hâlini gördüm unuttum hâlimi
Mahmut Celaleddin
hâb-geh: Uyku yeri.
hâb-geh-i kabr: Kabrin uyku yeri.
Geçirip hâb-geh-i kabre pül-i şemşîri
Uyudu
Köprülüden kalma bakâyâ-yı fiten

Keçecizade İzzet Molla

hâb u hayâl: Uyku ve hayal.
Ah kim hâb u hayâl oldu bu devletler hep
Durmadı aksine devr eyledi çarh-ı gerdân
Bâkî
habâb: Ar. Su üzerinde hâsıl olan hava kabarcığı.
Şol câm ki nûş eylemişem bezm-i gamında
Bir sâde habâbıdır onun günbed-i hadrâ
Avnî
Bozma ey mevc gözüm yaşı habâbın ki bu seyl
Komadı hîç imâret bu binâdangayrı

Fuzûlî

Raht u bahtın suya salmış bâda vermiş varını
Bî-dil ü bî-hânümân bî-çâre bir ben bir habâb
fani
habâb-ı arz: Yeryüzü kabarcığı.
Habâb-ı arzı deryâ-yı muallâk devr ettikçe
Edindikçe revân sahn-ı zemîn üstün makarr deryâ
zâti
habâb-ı bâde: İçki kabarcığı.
Her bir habâb-ı bâdeye olsun başım fedâ
Gittikçeşu’le-i mey ile germ-ülfetim

Esrar Dede

habâb-ı ber-karâr: Karar üzerine olan kabarcık.
Bir aceb deryâdır ordu-yı hümâyûnun senin
Kim habâb-ı ber-karâr olmuş ona her çâderi

Nef’î

habâb-ı câm-ı mey: Şarap kadehindeki hava kabarcığı.
Hâne-ber-dûş-ı hevâyım çün habâb-ı câm-ı mey
Nehb-i sahbâ-yı hevesle oldu aklım târümâr

Nazîm (Yahya)

habâb-ı eşk: Gözyaşı kabarcığı.
Kopardı merdüm-i çeşmim gönül binâsın kim
Habâb-ı eşk hevâ nakdine hizâne yeter

Fuzûlî

habâb-ı eşk-i gül-gûn: Kırmızı gözyaşının kabarcığı.
Hatâ senden değil cismim okundan bî-nasîb olsa
Habâb-ı eşk-i gül-gûn içre pinhân ettigimdendir

Fuzûlî

habâb-ı mevce: Dalga kabarcığı.
Tâb-ışarâb-ışu’le-fürûz-ı safâyıgör
Her bir habâb-ı mevcesipervâne-i neşât

Esrar Dede

habâb-ı mey: Şarap kabarcığı.
Habâb-ı mey gibi zâhid şarâb vuruban tâcın
İçip rind-i cihân olmuş gezer mey-hâne mey-hâne
Revanî
habâb-ı sâf-ı sahbâ: Şarabın saf kabarcığı.
Şâhid-i maksad nevâ-yı çeng teg perde-nişîn
Sâgar-ı işret habâb-ı sâf-ı sahbâ teg nigûn
FuzûH habâb-ı sâgar-ı sahbâ: Şarap kadehinin kabarcığı.
Taayyünden halâs eyler bu bâğın hem-demi
Yahyâ
Habâb-ı sâgar-ı sahbâ gibi mahv-ı rüsûm eyler

Şeyhülislam Yahya

habâb-ı Tesnîm: Cennetteki
Tesnim ırmağının kabarcığı.
Hükm-i feyzin eder ol mertebe cârî ki döner
Şîşe-i bâde-igül-renge habâb-ı Tesnîm

Nef’î

habâb-gûne: Hava kabarcığı şeklinde.
Sipihr kara yere cür’a-veş döker kânûn
Habâb-gûne dimâğunda olursa bâd-ı gurûr

Hayâlî Bey

habâset: Ar. Kötülük, alçaklık, habislik.
Kim ki cân vermedi bunda sa’yi, oldu hep hebâ
Gitmedi nefsinden onun hîç habâset tâ ebed
Rumî (İznikli Eşrefoğlu)
Habâsetler düşünmek akl için züldür, tenezzüldür
O cevher çünkü bir bahşâyiş-i ulvî-i kudrettir

İsmail Safa

İkbâl-i felek teveccüh ederse her kime Beyz-i kebûter durur veted üzre
İdbârı da ikbâli gibi ger ederse neş’et
Kelb-i habâset bevl eder esed üzre

habâyâ: Far. 1. Gizli şeyler, gizli işler. 2. Defineler.
habâyâ-yı fünûn: Fennin gizli şeyleri.
Perde-endâz hafâyâ-yı butûn
Rûşenâ-sâz habâyâ-yı fünûn

habâyâ-yı umûr: İşlerin gizlilikleri.
Hurde-bînân habâyâ-yı umûra beştir
Hikmetü’l-ayn-ı mevâız felek-i âyîne-gûn
Münif habb, habbe: Ar. 1. Tohum, tane. 2. Hap, yutulacak ilaç. c. hubûb.
habb-i nebât: Bitki tohumu.
Temâşâ kıl hatt-ı dil-dârı la’l-ipür-nikât üzre
Yapışmış mûya benzer câ-be-câ habb-i nebât üzre
beliğ
hubûb: Taneler, tohumlar. c. hubûbât.
Hubûb eder gibi reftârınız ne hâlettir
Aceb nesîm-i seherden mi âferîdesiniz

Abdülhak Hâmit

habbe: Tane, yuvarlak şekilde olan şeyler, taneler. c. habbât, hubeb.
Yazık sana kim eyleyesin hırs u tama’dan
Bir habbe için kendini âlemlere bed-nâm

Bağdatlı Ruhi

Karz mıkrâs-ı muhabbet idügin kat’î bil
Etme ahbâbına bir habbe kadar şey ikrâz

Sünbülzade Vehbi

Terbiyet çok kaba kor insânı
Habbeyi kubbe eder bostanı
Atâyî (Nev’izade Atâullah)
habbe-i fülfül: Karabiber tanesi.
Ey hâl pâs-bânı mısın sen o gerdenin
Kâfûr içinde habbe-i fülfül müsün nesin

Nedim
habbe-i misk: Misk tanesi.
Hoş bûy gelir hâlini ansan sühanından
Ey dil koma bu habbe-i miski deheninden

Hamdullah Hamdi

habbe-i nâ-çîz: Değersiz tane.
Alır mı habbe-i nâ-çîze âşık
Cihânıngencini ol sîm-tensiz
Neyl!
habbetü’s-sevdâ: Sevda tanesi. (çörekotu).
Eskiden nazar için çörekotu kullanılırdı.
Divan şiirinde sevgilinin beni çörekotuna benzetilir.
Asıldı sünbüle mânendi sünbülüne gönül
O ben olalı izârında habbetü’s-sevdâ
HayaH Bey
habbezâ: Ar. zf.
Ne sevimli, ne güzel!
Habbezâ ma’bed-ipür-feyz-i mukaddes ki bulur
Anda bir secde kılan mağfiret-ı Rahmânî
Nef’î
(anda: orada.)
Habbezâ âlem-i sevdâ-yı muhabbet ki olur
Her kimin kûşesi bir mahşer-i gavgâ-yı cünûn

Leskofçalı Galip

haber: Ar. 1. Naklolunan söz. 2. Son ve yeni bilgi.
Sabâ lûtf ettin ehl-i derde dermândan haber verdin
Ten-i mecrûha cândan câna cânândan haber verdin

Fuzûlî

Ey çeşm-igirye-hîz eserin yok mudur senin
Ateş içindeyim haberin yok mudur senin

Koca Râgıp Paşa

Kâkül-i yâre bu demler güzerin var mı sabâ
Dil-i güm-keşteden ayâ haberin var mı sabâ

Fasih (Ahmet Dede)

haber-i bâ-haberân: Haberi olan kimselerin haberi.
Ey tâib-i tahkîk eğer var ise derkin
Gûş et bu sözü kim haber-i bâ-haberândır

Bağdatlı Ruhi

haber-i neşve: Neşe haberi.
Gitmiş haber-i neşvesi
Hayyâm’a kadar
Haz vermiş ahibbâya rubâîlerimiz

Yahya Kemal

haber-dâr: Haberli.
Şevkimiz yok gerçi dilde mübtelâ-yı firkatiz
Zevkimiz var lezzet-i gamdan haber-dârız biz

Nef’î

Sırr-ı vahdetten haber-dâr eyler ehl-i hâhişi
Ma’nî-i tevhîd-ı Yezdân’dır
Fütûhât ü Füsûs

Nâbî

Hûrşîd-i ezelden nasıl ister ki haber-dâr
Olsun daha bir zerreyi derk etmeyen efkâr

Mehmet Akif

habîr: Haberli, bilgili.
Ta’yîn-i hikmet-i ezelîden değil habîr
Tazyî’ eder hayâtını dil-hâh aşkına

Nâbî

Ağyâr ile mey içtiğin etmezse de izhâr
Keyfiyyetin ra’nâ biliriz rind-i habîriz

Sünbülzade Vehbi

Hâke düşmüş gevherim yok iğbirârımdan habîr
Bâb-ı ihsânın girilmez bu celâdet bâbıdır

Muallim Naci

habîr-i mâtemîn: Matemlilerin haberlisi.
Ne nazarlar habîr-i mâtemînin
Ne kulaklarda bir tanîn-i hazn

Tevfik Fikret

Habeş, Habeşî: Ar. Afrika’nın
Kızıldeniz sahiline yakın olan kısmında oturan esmer tenli kavmin ismi.
Şol kara hâlin zenahdânında ey hûrşîd-i had
Bir Habeş’tir Mısır zindânında mahbûs-ı ebed

Necati Bey

habeşî: Habeşli.
Böyle olmazdı celî-pertev âlî-kevkeb
Âsitânında Zuhal olmasa abd-ı Habeşî

Nazîm (Yahya)

habîb: Ar. Sevgili, sevilen. (Hz. Muhammed için kullanılır.)
Gül-i ruhsârına karşı gözümden kanlı akar su
Habîbim fasl-ıgüldür bu akar sular bulanmaz mı

Fuzûlî

Ne belâ oldu bana hasret-i bâlâ-yı habîb
Ne garîb etti beni kûy-ı nigâr ayrılığı

Hamdullah Hamdi

Hazâkat ile bak ıp nabzıma buyurdu tabîb
Bu illet ehline hoştur hevâ-yı kûy-i habîb
Esat (Musullu)
habîb-i kibriyâ: Büyük sevgili. (Hz. Muhammed) (s. a. s.).
Ebrû-yı ikbâlinin mâh-ı felek hasret-keşi
Bedr-i tâbân-ı cihân-ârâ habîb-i kibriyâ

Nazîm (Yahya)

habîbu’llah: Allah’ın sevgilisi (Hz. Muhammed). (s. a. s.)
Her kemâlât ile kâmil şâh idi
Onun-çün ol
Habîbullah idi
Süleyman
Çelebi
hâbîde: Far. Uyumuş, uykuya dalmış.
Şöyle pinhângidesin kûyuna cânanın kim
Râh ola hem-demin ammâ o da hâbîde gerek

Nedim
Hâbîde eder mi onu efsâne-i âlem
Ol dîde ki
Şems’in ola nûruyla uyanmış

Keçecizade İzzet Molla

Hâbîde zannedenler şîr-i jiyânı görsün
Bî-rûhtur diyenler
Osmâniyân’ı görsün

Tevfik Fikret

Sükût-ı leyl ile hâbîde her taraf, her şey
Bu rûh-ı sâmiti etmez müheyyic ü nâlân

Ahmet Hâşim

Âgûş-ı nev-bahârda hâbîdedir cihân
Sürsün sabâh-ı haşre kadar hâb uyanmasın

Yahya Kemal

hâbîde-i sükûnet: Sessizlik uykusuna dalmış.
Bu uzak lâne-i şebânede söz
Şimdi hâbîde-i sükûnet iken

Tevfik Fikret

hâbil: Ar. Hz. Âdem’in iki oğlunun küçüğü.
Büyük kardeşi
Kabil ile aralarında çıkan bir tartışmadan dolayı ağabeyi
Kabil tarafından öldürülür.
Bu yeryüzündeki ilk öldürme olayıdır. (Kur’an
Mâideş23-31).
Divan şiirinde
Kabil kötülüğün simgesi; Hâbil de masumiyetin işareti olarak zikredilir.
Dünyâda silâh mı var kalem gibi dil gibi
Döğüştürür kardeşi
Hâbil’le
Kâbil gibi
yusuf Ziya
habîr: bk. haber.
habl: Ar. Urgan, halat, ip.
habl-i verîd: Toplardamar ipi.
Tavk-ı fermânı ile silsile-bend olmazsa
Âdemi habl-i verîdle ederler ihnâk
Yenişehirli Avni
hablü’l-metin: Sağlam ip.
Arsa-i idrâke fevz-i refetin dârü’l-emân
Rişte-i ümmîde feyz-i rahmetin hablü’lmetîn

Fuzûlî

hablu’llâh: 1. Kur’an-ı Kerim. 2. İslam dini.
Çün ihtitâma erer i’tisâm-ı Hablu’llah
Ölünce rişte-i ümmîdi kesmezem kat’â

Hamdullah Hamdi

habs: Ar. 1. Hapis, alıkoyma, salıvermeme. 2. Tutma, zaptetme.
Let urup kâlıb-i fersûdemigeh habs kılar
Geh serâsîme vü uryân bırakır sahrâya

Fuzûlî

Sadef-i kevne düşürdü bizi habs etti felek
Aceb olmaz bu belâlar dürr-i galtânız biz

Bağdatlı Ruhi

Hem dahi nihân olup ol âfet
Habs oldular anda
A şk ü Gayret
şeyh Galip (anda: orada.)
habs-i beden: Bedenin hapsedildiği yer.
Saklama nakd-i gam-ı ışkını ey cân zâhir et
Kim verem habs-i bedenden çıkmağa ruhsat sana

Fuzûlî

habs-i hevâ: Arzu ve hevesi hapsetme.
Habs-i hevâda koyma
Fuzûlî sıfat esîr
Yâ Rab hidâyet eyle tarîk-ı fenâ bana

Fuzûlî

habs-i şikem: Karında saklama.
Zirve-i şâhta dâmen-keş olan mîve-i nâz
Âhir üftâde-i habs-i şikem olmaz da ne olur

Nâbî

habt: Ar. Yanlış, hata yapma. c. hubût.
Ne dedin fikrama?
A’lâ!
Beni habtettin imâm
Yola gel şöyle biraz, neydi o sözler?
Be
Hocam

Mehmet Akif

habt u hatâ: Yanlış ve hata
Olıcak habt u hatâ imlâda
Hüsn-i hattan ne çıkar ma’nâda

Sünbülzade Vehbi

hubût: Habt’lar; batıl olma, işe yaramaz olma.
Bilmez misin cümle isti’dâdımız mecbûrîdir
Kendi midir tâirin eder hubût ile suûd

Gaybî

hâc: Far. Haç, put, Hristiyanlık işareti.
Ümmîd-i vefâ eyle erbâb-ı dagalde
Çok hâcıların çıktı hâçı zîr-i bagalde

Ziyâ Paşa

Bir kitâb koltuklamış gördüm giderdi zâhidi
Çıkmadı zannım gibi koltukladığı çıktı haç
Kâmîi Âmîdî
hâcât: bk. hâcet.
hacâlet: bk. hacel, hacil.
hacc: Ar. İslam’ın beş şartından birisi.
Zengin ve sağlığı yerinde olan bir kişinin ömründe bir defa
Kâbe’yi ziyaret etme farizasını yerine getirmesi.
Bu işi yapan kişiye hacı denir.
Divan şiirinde sevgilinin bulunduğu yer
Kâbe’ye benzetilir.
Hac yollarında meş’ale-i kârbân gibi
Erbâb-ı aşk içinde nümâyânsın eygönül

Nedim
hacc-ı ekber: Arafesi
Cuma’ya rastlayan
Kurban
Bayramı. (en büyük hacc)
Onun bir hacc-ı ekberi ey cân sen olmadan Beytü’l-harâma varmamış onun safâsı yok
Nesimi hacc-ı vasl: Kavuşma haccı.
Çün yüzün
Kâ’be vü hâlin
Hacerü’l
Esved imiş
Hacc-ı vaslında yüzüm ona sürem gibi gelir

İbni Kemâl

hâcî: Hacca giden, Kâbe’yi ziyaret eden. c. hüccâc, hâciyân.
Ümmîd-i vefâ eyle erbâb-ı dagalde
Çok hâcıların çıktı hâçı zîr-i bagalde

Ziyâ Paşa

hüccâc: Hacılar.
Uşşâk-vâr şevkile hüccâc raks eder
Âheng-i âh ü nâlelerimden
Hicâz’da
Bâkî
Çün kim tamâm oldu cümle umûr-ı hüccâc
Buldu mehâmm-ı râha dâir umûr pâyân

Nâbî

hâciyân: Hacılar.
Nefs ile onlar cihâd-ı ekber eyler dâimâ
Kâ’be-i aşkındır onlar hâciyân ü serveri

Âdile Sultan

haccâc: Ar. Haccâc (661-714), Irak valisi olup
Hz. Muhammed soyuna ve taraftarlarına eziyetten dolayı “zâlim” lâkabını almıştır.
Asıl ismi
Yusuf bin
Sakafî’dir.
Tezkîr olunur la’n ile
Haccâc ile
Cengiz
Tebcîl edilir
Nûşirevân ile
Süleymân

Ziyâ Paşa

Seng-bâr-ı cevr olan tahrîb-i kalb-i âleme
Haşr olur
Haccâc ile, bin
KA’be bünyâd etse de

Namık Kemâl

haccâm: Ar. >Hacâmet’ten (aslı “hicâmet”); hacamat eden, hacamatçı, kan alıcı.
Dahi gelmez kelâl ol üstür-i ser-tîz-i müjgâne
Felekler şîşe-i haccâma döndü kanlı yaşımdan

Nedim
hâce: Far. 1. Hoca, öğretmen. 2. Efendi, ağa. 3. Aile büyüğü. c. hâcegân.
Ey hâce kime ağlayayım kim hakîm-i akl
Yazmadı ışk mes’elesini kitâbına

Necati Bey

Ey hâce eğer kim sen isen âkıl u dânâ
Şeydâlığı bin akla değişmez dil-i şeydâ

Bağdatlı Ruhi

Hâcegeh eyle be-gâyet ta’zîm
Hak üstâd aceb emr-i azîm

Sünbülzade Vehbi

hace-i âlem: Âlemin hocası.
Hall et yine müşkillerim iy
Hâce-i âlem
Hâk-i derine eyleyeyim arz-ı havâtır
Rızayî hâce-i allâme: Çok bilgin hoca.
Yürü ey hâce-i allâme melâmet eyle
Mey-i şeb-hor u pûşîde yine şebgeldi bana

Esrar Dede

hâce-i aşk: Aşk hocası.
Hâce-i aşkız bu gün bâzâr-ı mihr-i yârda
Nakd-i cânla almağa kâlâ-yı vuslat bekleriz

Hayâlî Bey

hâce-i bahşende: Affeden hoca.
Benim ol hâce-i bahşende ki harc etsem olur
Encüm-i çarhı güher yerine mahzen mahzen

Nedim
hâce-i cünûn: Delilik hocalığı.
Ders alır hâce-i cünûnumdan
Akl bir kûdek-i sebak-hândır

Esrar Dede

hâce-i dâd ü sited: Alışveriş hocası.
Hâce-i dâd ü sited zîver-i bâzâr ede tâ
Dem-be-dem tâze zuhûr emtia-igûnâ-gûn
Münif hâce-i dil ü cân: Can ve gönül hocası.
Oldu bana hâce-i dil ü cân
Âsâr-ı sühan-verân-ı Îrân

Ziya Paşa

hâce-i fikrî: Fikre ait hoca.
Hâce-i fikrîdir ol fâzıl-ı dânâ ki onun
Pîş-i bahsinde olur cevher-i küll ebkem ü denk

Üsküdarlı Hakkı Bey

hâce-i huceste-hısâl: Tabiatı uğurlu hoca.
İmâm-ı saff-ı efâdıl emîr-i hayl-i kirâm
Emîn-i dîn ü düvel hâce-i huceste-hısâl
Bâkî
hâce-i kevneyn: Her iki dünyanın hocası.
Ahkâm-ı İlâhiyye’yi ettin bize ta’lîm
Ey hâce-i kevneyn edip îsâr-ı cevâhir
Rızayî hâce-i nâm-dâr: Namlı hoca.
Hep senden alır metâ’-ı feyzi
Ey hâce-i nâm-dâr-ı ma’nî
Ünsî hâce-i nasîr: Yardım hocası.
Kaldı hayrette görüp hâce-i nasîr
Gördü kim perdelidir çeşm-i basîr

Sünbülzade Vehbi

hâce-i ser-âmed: İleri gelen hoca.
Ey hâce-i ser-âmede mümkün değil midir
Maksûd def’-i cûd ise nân-ı cevîn ile

Nâilî
hâce-i şehr: Şehir hocası.
Bâlin-i nâza hâce-i şehr eyler ittikâ
Hâk-i mezellet üzre yatır aç bir garîb

Bağdatlı Ruhi
hâce-i zemâne: Zamanın hocası.
Zer oldu baştan ayağa çünkim bu cism-i zerd
İy hâce-i zemâne beni satma bî-zerem
Enverî
hâce-i zî-iktidâr: İktidar sahibi hoca.
Peykerin irfânına bürhândı: Nûrânî idi
Hâce-i zî-iktidârın
Molla
Gûrânî idi

İsmail Safa

hâcegî: 1. Efendilik, hocalık. 2. Tüccar. 3. Kayıp.
Ey hâcegî seninle bedestânda müşteri
Alışveriş eder mi her işin dolab iken

Sürurî

hâce-zâde: Hoca çocuğu.
Her birisi fazîlet ile hâce-zâdedir
Zî-asl-ı dil-pesend ü zihî fer’-i müstetâb
Cinânî hacel, hacil, hacl, haclet, hacâlet: Ar. Utanma, hayâ, utanıp şaşırma.
Şu söz kim ola misâl-i kelâm-ı ehl-i kemâl
Selâsetinde hacil ola selsebîl ü zülâl

Necati Bey

Bâğa gel kadd ü ruh u hâlin görüp olsun hacel
Serv gülden gül karanfilden karanfil lâleden

Nâbî

Ey mürtekib-i har, bu ne zillet ki çekersin
Birkaç kuruşa müddet-i ömrünce hacâlet

Ziyâ Paşa

hacâlet: Utanma.
Tekellüfsüz yenirsin sen dediğiyçin ona eller
Hacâletten kızarmıştır be-gâyet kuzu biryânı

Hayâlî Bey

hacâlet-i ukbâ: Ahiret utanması.
Bize hacâlet-i ukbâ kusûru yetmez mi
Bu hâk-dân-ı fenâda kusûru neyleyelim

Nâilî

haclet: Utanma.
Kesr oldu haclet ile a’lâmı her emîrin
Nasb oldu nusret ile çün kim livâ-yı
Ahmed

Hamdullah Hamdi

Gördüğüm bir serv-kâmettir gelen bin nâz ile
Hacletinden zâhid-i nâdân döndürdü yüzün
Figânî
Ger göre lü’lü’-i lâlâ sanemâ dişlerini
Hacletinden sadef içinde eriyip ola âb
Âhî
haclet-pezîr: Utanma. haclet-pezîr-i reng-i ruh: Yanak renginin
utanması (kızarması).
Ey tâb-ı hüsnün âfet-i nîrû-yı âftâb
Haclet-pezîr-i reng-i ruhun rû-yi âftâb

Nâilî

Eğer izhârı zilletse olur ızmârı da zillet
Kolay meksûf olur müstelzim hacletse bir illet
abdülhak Hâmit
hacîl: Utanma, utancından yüzü kızarma.
Şu söz kim ola misâl-i kelâm-ı ehl-i kemâl
Selâsetinden hacîl ola
Selsebî ü Zülâl

Necati Bey

Bahâr-istân-ı tab’mda açıldı bir gül-i sûrî
Hacîl eyler onun her bergi evrâk-ı gül-istânı

Hayâlî Bey

Dedim lebin ki
Âb-ı Hayât’ı hacîl kılar
Mercân mı ya akîk-ı Yemen dedi ikisi de
Şeyhî
Leblerinden şerm-sâr olalı
Mtsr’ın şekkeri
Gözlerimin çeşme-sarından hacîldir cûy-ı Nîl
nizami
hacer: Ar. Taş. c. ahcâr.
Mâhiyyeti ger olsa cemâdâta mürebbî
Tasvîr-i hacer kesb-i kemâl-i beşer eyler

Nef’î

Bilesin ancak eder
Rabb-i kebîr
Haceri cevher ü hâki iksîr

Sünbülzade Vehbi

hacer-i nûrânî: Nurlu taş.
Gûyiya zevk ü safâ dahmesine k ıldı tılsım
Şâh-ı mârân mı aceb ol hacer-i nûrânî

Nedim
Hacerü’l
Esved: Kara taş (Kâbe kapısı yanında bulunan ve hacıların öptüğü taş.)
Kâ’be yüzünde
Halîl’im
Hacerü’l
Esvedini
Gören önünde ölür kendüyü kurbân eyler

Hamdullah Hamdi

Çün yüzün
Kâbe vü hâlin
Hacerü’l
Esved imiş
Hacc-ı vaslında yüzüm ona sürem gibi gelir

İbni Kemâl

Aceb Allah’ın işine yazmış kubbenin başına
Hacerü’l
Esved taşına yüzümü sürmek isterim

Yunus Emre

ahcâr: Hacer’ler, taşlar.
Bir aks-i mülevvendir onunjçin
Arzın bana ahcâr u nebâtı

Ahmet Hâşim
ahcâr-ı belâ: Bela taşları.
Şol kadar seng-i belâ yağdırdı hicrin başıma
Şimdi ahcâr-ı belâ seng-i mezârımdır benim

Cem Sultan

ahcâr u nebât: Bitki ve taşlar.
Bir aks-i mülevvendir onunjçin
Arzın bana ahcâr u nebâtı

Ahmet Hâşim
hâcet: Ar. 1. İnsanın muhtaç olduğu, insana lüzumlu olan şey. 2. İhtiyaç, lüzum. c. hâcât, havâyic.
Zamîr-i sâdıka hâl-i dili ilâma hâcet ne
Olur mir’âta sûret-i mürtesem ressâma hâcet ne

Seyyit Vehbî

Hâl-i dili suâle ne hâcet ki dem-be-dem
Söyler zebân-ı cân ile her bir nigâhımız

Fasih (Ahmet Dede)

hâcet-revâ: İhtiyacı gören. hâcet-revâ-yı Murtazâ: Murtaza’nın ihtiyacını gören.
Bugün maksûdumuz hâsıldır ey Rûhî bihamdilillâh
Mukîm-i der-geh-i hâcet-revâ-yı
Murtazâ’ytz biz

Bağdatlı Ruhi

hâcât: Hâcet’ler.
Eyledim zübde-i hâcâtımı bir bir takrîr
Şart-ı âdâb-ı mülük-âne ile söyler idim

Esrar Dede
hâcât-ı hayât: Hayat ihtiyaçları.
Daldırmada insânları hâcât-ı hayâta
Döndürmede ezhânı bütün başka cihâda

Mehmet Akif

hâcî: bk. hâcc.
hâcib: bk. hicâb.
hacil: bk. hacel.
hâciz: Ar. Hacz’den; 1. Ayıran, bölen. 2. Haczeden.
Pâ-mâl-i zîveri bir sürü esbâb-ı hâcize
Kudret-nümâ-yı aşk-ı vatandır bu mu’cize
abdülhak Hâmit
hacle: Ar. Gelin odası, gerdeğe girilen oda. c. hicâl.
Tab’-ı efkâr-ı füyûzâta müzeyyen hacle
Kalb-i esrâr-ı İlâhîye muallâ micdel

Kâzım Paşa

Her yer denir ki haclesi olmuş musîbetin
Hasm-âne bir nümâyişi aşkın, muhabbetin

Abdülhak Hâmit

hacle-gâh: Gelin odası.
Hacle-gâha döndüyse türben
Aç koynunu aç ma’şûkanım ben

Abdülhak Hâmit

hicâl: Hacle’ler, gelin odaları.
Zehî meşşâta-i ziynet-fezâ-yı tab’-ı nazm-ârâ
Arûs-ı bikr-i fikrim reşk-i rabbâtü’l-hicâl eyler
Neylî
haclet: bk. hacel, hacil.
had, hadd: Ar. Yanak, izâr, ruh. c. hudûd.
Vasf-ı haddinle
Hayâlî tâze dîvân bağladı
Pâdişâhım sunmağa dîvâna gelmişlerdeniz

Hayâlî Bey

Hâl-i haddin mi bu ya sûhte pervâne midir
Kararıp düşmüş olaşem’-işeb-istân üzre
Rahmi
Aceb haddin mi bu yâhûd güneştir
Aceb mi dersem alnına mehtâb

Muhibbî, Meftûnî (Kanunî Sultan Süleyman)

Safha-i haddinde yer yer nokta-i müşgîn komuş
Hüsnünün dîvânını ister ki ede intihâb

İbni Kemâl

hadd: Ar. Sınır, iki nesne arasında engel olan şey. c. hudûd.
Bildirir haddin sana teng eyleyip haddâd-ı çarh
Vüs’at istersen kazâ-yı âlem-i pehnâ-veri

Nazîm (Yahya)

Arsa-i medh ü senânın haddi yok pâyânı yok
Bin endîşe aceb mi olsa bî-tâb u tüvân

Nef’î

Manzûr olan o safhada, bî-renk ü bî-hudûd
Timsâl-i hadşe-âveridir mevt-i hâlin

Tevfik Fikret
hadd-i ibtidâ vü intihâ: Başlangıç ve sonuç sınırı.
Harem-gâh-ı beka-bil-lâhta hükm-i fenâ yoktur
Kadem-i mülkinde hadd-i ibtidâ vü intihâ yoktur

Leskofçalı Galip

hadd-i imkân: İmkân sınırı.
Ale’l-husûs gelip
Tuna’dan ubûr etmek
Tecâvüz ola hakîkatte hadd-i imkânı

Necati Bey

hadd-i i’tidâl: Ölçü sınırı.
Hamâkatin aşıyor hadd-ı itidâli, yeter!
Eğilmeden biçilen tarla nerde var ? Göster

Mehmet Akif

hadd-i i’tirâf: İtiraf sınırı.
Bildim ki sa’yimi hep inâyet esîridir
Tâ hadd-i i’tirâfa varıp bitti gayretim

Esrar Dede

hadd-i kalem: Kalem sınırı.
Hadd-i kalem değil kijide âverde-i zebân
Unvân-ı câh kevkebe-i şân u şevketi

Nâbî

hadd-i lâ-mekân: Mekânsız sınır.
Vüs’at-ı eyvânın bu’dı vü rây-ışeş-cihât
Füshat-ı meydânın serhaddi hadd-i lâ-mekân
nev’î
hadd-i leb: Dudak sınırı.
Hadd-i lebi tecâvüz eden râz
Nâbîyâ
Bir günde gerdiş eylemedik encümün mü kor

Nâbî

hadd-i mâhiyet: Yapı sınırı.
Hadd-i mâhiyyeti ol rütbe değildir ki ede
Kuvve-i hadsle tahkîk
Felâtûn-ı hakîm

Üsküdarlı Hakkı Bey

hadd-i pergâr: Pergel sınırı.
Fusûl-ı erba’a etse tecâvüz hadd-i pergârın
Nizâm-ı mümkünâta ihtilâl eylerdi istîlâ

Nâbî

hadd-i zâtinde: Esasen, aslında, yaratılışta.
Şecerdir hadd-i zâtinde, fakat dehşet verir tâbût
Hacerdir hadd-i zâtinde, fakat ziynet verir yâkût

hadd ü adet: Sayı ve sınır.
Olsa kumlar sağışınca ömrüne hadd ü aded
Gelmeye bu şîşe-i çarh içre bir sâat gibi

Muhibbî, Meftûnî (Kanunî Sultan Süleyman)
(sağı şınca: sayısı kadar.)
hadd ü hisâb: Sınır ve sayı.
Tutalım rûz-ı şümâr olsa kim eyler da’vâ
Ettiğin zulme senin hadd ü hisâb olmayıcak
nef’î
hudûd: Hadd’ler, sınırlar, kenarlar. şehriyâr-ı serîr-i beka ki yoktur onun
Kalem-revinde sügûr u memâlikinde hudûd

Sâbit
ne mürg-i hoş-nefes kim bî-vücûd
Her yerde pervâz eder bilmez hudûd

Ziyâ Paşa
hudûd-ı akl: Akıl sınırı.
Hudûd-ı aklı aşan ma’nevî seferlerde
Yegâne meş’al-i îmân olur gönül gönüle

Yahya Kemal

hudûd-ı siyâh: Siyah sınır.
Hele sen ey kadîd-i an’ane-hâh
Yetişir çizdiğin hudûd-ı siyâhTevfk
Fikret
hâdd: Ar. 1. Sivri, keskin. 2. Dar. 3. Sert, tesirli. 4. Ekşi.
Vâye-dâr olsa eğer âtıfet-i feyzinden
Olur ârâyiş-i seccâde cebînü’l-hâdd

Nâbî

haddâd: Ar. Demirci, demir işleri yapan.
haddâd-ı çarh: Feleğin demircisi.
Bildirir haddin sana teng eyleyip haddâd-ı çarh
Vüs’at istersen kazâ-yı âlem-ipehnâ-veri

Nazîm (Yahya)

haddâd-ı gül-istân: Gül bahçesinin demircisi.
Ebr-i cûdundadır ol feyz ki reşhinden onun
Gül olup kûre-i haddâd-ı gül-istânagelir

Nedim
hâdde: Ar. Madeni tel, sırma dökmeğe, çekip inceltmeye mahsus ve çelikten yapılmış delikli sîmkeş âleti.
Haddeden geçmiş nezâket yâl ü bâl olmuş sana
Mey süzülmüş şîşeden ruhsâr-ı al olmuş sana

Nedim
hadeng: Far. 1. Kayın ağacı. 2. Bu ağaçtan yapılan ok.
Katre-i jâle-i ter-goncayı handân eyler
Ne ola peykân-ı hadengin dilimi eylese şâd
Nadirî
Sînemin dâgını teşbîh edemem lâlelere
Eyledi zahm-ı hadengin beni hem-reng peleng

Kâzım Paşa

Değse hâşâk-i hakîre nazar-ı terbiyeti
Kâbe
Kavseyn’e olur kadr ü meziyyetle hadeng

Ziya Paşa

hadeng-i âh: Âh oku.
Hâzır olun belâya, ey erbâb-ı berk ü sâz
Çıktı hadeng-i âhıgöğe bî-nevâların
Nevres-ı Kadîm hadeng-i cân-güdâz-ı âh: Ahın can eritici oku.
Bir hadeng-i cân-güdâz-ı âhtır ser-mâyesi
Biz bu meydânın nice çâbük-süvânn görmüşüz

Nâbî

hadeng-i cân-sitân: Can alıcı ok.
Hatâ ile rakîbe atma lutf et hâtırım gözle
Hadeng-i cân-sitânın eylemez çünkim hatâ cânâ

Şeyhülislam Yahya

hadeng-i cevr: Eziyet oku.
Aldın hadeng-i cevrini sînemde koymadın
Ey kaşları kemân katı cevreyledin katı

Nedim
hadeng-i firkat: Ayrılık oku.
Zahm-ı hadeng-i firkate vaslını merhem eylesin
Açmazız rakîb ile kan bıçak olsa aramız

Bağdatlı Ruhi

hadeng-i gamze: Gamze oku; yan bakış.
Dünyâ hadeng-i gamzene can atsın ey perî
Meydân oku bu âşık-ı ser-bâze ibtidâ

Nevres-i Kadim

Hadeng-i gamze görüp sînem üzre şerhaları
Demiş belâ-keş-i aşka bu yara yara mıdır ?

Akif Paşa

Hadeng-i gamzelerin üzre dilde cân oynar
Bu lu’bu hançer-i tîz üzre cân-bâz edemez

Hamdullah Hamdi

hadeng-i nâz: Naz oku.
Bihbûdu olsa câiz zahm-ı hadeng-i nâzın
Nakd-i sarây-ı kevneyn merhem-behâ değildir

Nâbî

hadeng-i niyâz: Niyaz oku.
Süflî-nazardır ol ki hadeng-i niyâzna
Bir düşmen-i mürüvveti durmaz nişân eder
Nâbî hadeng-i ta’ne-i düşmen: Düşmanı kınama oku.
Kâr-ger düşmez hadeng-i ta’ne-i düşmen bana
Kesret-i peykânın etmiştir demirden ten bana
FvaM hadeng-i yâr: Yârin oku.
Goncelerle zeyn olmuş nahle döndü kametim
Şöyle gark etti hadeng-i yâr peykân zahmına
Bâkî
hades: Ar. 1. Yeni olma, yeni peyda olma.
Aptes ve guslün yenilenmesi gereken hâl.
İnsan pisliği. c. ahdâs, hadesât.
Hakkıyle kalmamış ise yâdımda mâ-hades
Son mev’idindir aşkına râm olmuyor
Yudes
abdülhak Hâmit
hâdî: bk. hidâyet.
hadîd: Ar. 1. Öfkeli, hiddetli. 2. Keskin. 3. Demir. 4. Yıldız ve gezegenlerin arza en yakın bulundukları nokta.
Zıddı “evc”dir.
Seri pâ, pâyı ser eyler cihân bî-ser ü pâdır
Hadîdi evc, evci hadîd eyler bu dünyâdır
Ali
Çelebi (Turnacıbaşızade Yetim)
Göster ne oldu manzara-i hüsnün?
Ey kadîd
Bildir kim urdu tâcına bir pençe-i hadîd

Abdülhak Hâmit

hadîd-i meâsî: Günahların şiddeti.
Meded-res ol meded ey dest-gîr-i cümle ibâd
Koma hadîd-i meâsîde ki ola dil ma’bûd
Sâmî
hadîka: Ar. Hadk’ten, kuşatmadan; yeşillikli, ağaçlıklı, meyveli çevrili bahçe ve bostan. c. hadâik, hadâyık.
hadîka-i ahlâk: Ahlâk bahçesi.
Hâmûşî-i edeb ki güşâyiş-pezîr olur
Bir goncadır hadîka-i ahlâktan kopar

Nâilî
-ı Kadîm (Mustafa)
hadîka-i çeşm: Gözün bahçesi.
Bilir misin neye ürker nazarlarım nâ-gâh
Görür hadîka-i çeşminde bir gazâl-i siyâh

Hüseyin Sîret

hadîka-i hikâyet: Hikâye bahçesi.
Dihkan hadîka-i hikâyet
Sarrâf cevâhir-i rivâyet

Fuzûlî

hadîka-i maksûd: Kastedilen bahçe.
Fasl-ı bahâr bâğ-ı murâdın resîdedir
Gülbeste-i hadîka-i maksûd çîdedir

Nazîm (Yahya)

hadîka-i nâz: Naz bahçesi.
İşitti çünki sözüm ol gül-i hadîka-i nâz
Derûn-ı sîneden âh eyleyip çü bülbül-i zâr

Nedim
hadîka-i ömr: Ömür bahçesi.
Nev-bâve-i hadîka-i ömrünle dâimâ
Zât-ı şerîfin eylesin Allah pâyidâr
Cinânî
hadîka-i reyyân: Suya kanmış bahçe.
Kenâr-ı bahre kurulmuş, cesîm bir eyvân
Önünde ruh-fezâ bir hadîka-i reyyân

Tevfik Fikret

hadâik, hadâyık: Hadîka’lar, bahçeler.
Şimdi her kûşe ebkem ü câmid
Ne ağaçlarda zemzemât-ı riyâh
Ne hadâyıkta ihtizâz-ı cenâh
Cenap Şahabeddin
Derler bütün hadâik-i cennetle hem-ayâr
Dağlar bütün burûc-ı letâfetle hem-civâr

Kemalzâde Ekrem Bey

hâdim: bk. hidmet.
hâdis: bk. hudûs.
hadîs: Ar. 1. Peygamberimizin kutsal sözü. 2. Hadislerden bahseden ilim dalı. 3. Taze, yeni. 4. Söz, söylenti. c. ehâdîs.
Bu hadîs içre budur kavl-i ehem
Ya’nîallah
Taâlâ a’lem
Nice pâkîze sühandan sonra
Fahr-i âlem dedi benden sonra
Hilye-i pâkimi kim görse benim
Ola görmüş gibi vech-i hüsnüm

Hakanî

Ağzın hadîsine açamaz zerrece dehân
Esrâr-ı tab’a vâkıf olan tab’-ı hurde-dân

Fuzûlî

İlm ile akl iledir maslahat-ı devlet ü dîn
Gör ne buyurdu hadîsinde
Resûl-ı Ekrem

Nâbî

hadîs-i aşk: Aşk hadisi.
Aşkiyâ ölmezden ön öl kim hadîs-i aşkta
Âşıkın şânındadır “Mûdû ve kable en-temût” Aşk
Ko Kays kıssasını Kûh-ken hikâyetini
Hadîs-i aşk u muhabbet değildir efsâne

Şeyhülislam Yahya

hadîs-i nefs: Nefis sözü.
Muhaddis olmak istersen hadîs-i nefsini anla
Hadîsin sırrını duyan duyar sırr-ı nübüvvetten

Gaybî

hadîs-i vahy-veş: Vahiy gibi hadis.
Hadîs-i vahy-veşin zâyi’ etme ağyâre
Revâ mıdır edesin kadrin âyetin nâzil

Fuzûlî

hadîsü’s-sinn: Yaşı taze; çok genç.
Benim ol müflik ü münşihadîsü’s-sinn kim
Müftehir zâtım ile pîr ü civân ihvân
Şinasi hâdise: bk. hudûs.
hadrâ’, hazrâ’: Ar. 1. Yeşil anlamına gelen “ahdar”ın müennesi. 2. Daha, pek yeşil. 3. Sebzeler, yenilen yeşil otlar.
Hevâ arâyiş-i gül-zâra oldu çehre-küşâ
Bahâr gül-şene giydirdi hulle-i hadrâ’

Fuzûlî

Kubbe-ı Hadrâ değil nev-gonce-i lâhûttur
Kim yüzünden berk urur nûr-ı mübîn-ı Müsteân

hads: Ar. 1. Zan, tahmin. 2. Sezgi, seziş. c. hadsiyyât.
Hadd-i mâhiyyeti ol rütbe değildir ki ede
Kuvve-i hadsle tahkik Felâtûn-ı hakîm

Üsküdarlı Hakkı Bey

hadşe: Ar. Vesvese, endişe, merak, ürküntü. c. hadeşât.
hadşe-âver: Rahatsızlık veren.
Manzûr olan o safhada, bî-renk ü bî-hudûd
Timsâl-i hadşe-âveridir mevt-i hâlin

Tevfik Fikret

hadşe-i melâl-âver: Üzüntü verici endişe.
Verirdi aşkıma bir hadşe-i melâl-âver

Tevfik Fikret

hadşe-âver: Üzüntü veren.
Manzûr olan o safhada, bî-renk ü bî-hudûd
Timsâl-i hadşe-âveridir mevt-i hâlin

Tevfik Fikret

hadşe-hîz: Endişeli saldırış.
hadşe-hîz-i gulüvv: saldırışın endişeli atılışı.
Siyeh kefenlere girmiş kabîle-i câdû
Olur riyâh-ı savâikle hadşe-hîz-i gulüvv

Kemalzâde Ekrem Bey

hadşe-nisâr: Gocunduran, vesvese saçan.
Merkûz idi leylin nazar-ı hadşe-nisâre Âfâk-ı şühûde

Tevfik Fikret

hadşe-res: Vesvese ulaştıran. hadşe-res-i kalb-i menûn: Zamanın kalbine vesvese ulaştıran.
Na’ralar müşte-zen-i tabl-ı sımâh-ıgerdûn
Sadmeler, zelzeleler hadşe-res-i kalb-i menûn

Tevfik Fikret

hafâ: Ar. Gizli olma, gizlilik. c. hafâyâ.
Debîr-i bâd verip tıfl-ı andelîbe sebak
Götürdü çehre-i hezârdan nikâb-ı hafâ

Fuzûlî

Rûzgârın şiddetinden oldu âsâyiş-güzîn
Zîr-i dâmân-ı hafâdaşem’-i bezm-ârâgibi

Nâbî

Sûret-i âdemde olmuş idi mestûr sırr-ı Hak
Hubb-ı zâtı koptu
Hak’tan mürtefi’ ola hafâ

Gaybî

hafâ-gâh: Gizlenme yeri.
Oooh gelgel, bu hafâ-gâha berâber gidelim
Orda sensiz geçecek günleri tazmîn edelim

Tevfik Fikret

hafâyâ: Hafâ’lar, gizli şeyler.
Bir nigâh et kalmasın ta’rîfe hâcet hâlimi
Gönlümün anlar hafâyâsın kemâhî gözlerin

Muallim Naci

hafâyâ-yı sühan: Sözün gizlilikleri.
Tab’ım âyîne-i ilhâm-ı füyûzât-ı Hudâ
Bana keşf olundu bu sûretle hafâyâ-yı sühan
sünbülzade Vehbi
hafi: Gizli, saklı.
Zahm-ı nigâhın etmez idi kimseden dirîğ
Zımnında bilmeseydi hafî merhem olduğun

Nâbî

Gâibde bir muhâvere geçmiş de pek hafî

Gaybî
ye söylemiş bunu
İdrîs-i muhtefî

Yahya Kemal

Bu bir lisân-ı hafîdir ki rûha dolmakta
Kızıl havâları seyr et ki akşam olmakta
ahmet Hâşim
hafiyyât: Açık olmayan şeyler, kapalı gizli olan şeyler.
Âlem sırr-ı hafiyyât-ı cihân
Vâkıf cümle-i zerrât-ı nihân

Hakanî

hafakân: Ar. 1. Sıkıntı, çarpma, vurma. 2. Yürek oynaması.
Bî-anber-i sevâd-ı sühan eylemem karâr
Bilmem ki hâme-veş hafakânım mı var benim

Nâbî

Bekliyordum ki senin belsem-i eltâfınla
Mütemâdî halecânım, hafakânım dursun
Doktor
Abdullah Cevdet
hâff: Ar. Bir şeyin etrafını dolaşan.
hâff-i ases: Dolaşan bekçi.
Hânede mey nûş eden bilmez nedir hâff-i ases
Pençe-i şeh-bâzdan âzâdedir mürg-i kafes
Uşşakizâde haffaf.
haffâf: Ar. Kavaf, ayakkabıcı.
Sûk-ı haffâftan ettikçe güzer
Kınalı bir topuğa etse nazar

Sünbülzade Vehbi

Topukların göricek mest olup safâsından
Pabuç gibi açılıp kaldı ağzı haffâfın
Nedm
hâfız: bk. hıfz.
hafi: bk. hafâ.
hafîf: bk. hiffet.
hâh: Far. 1. “isteyen” anlamında birleşik kelimeler yapar. 2. ister öyle, ister böyle, gerek.
Rumûz-ı hikmetin eyler beyân-ı merâtib ile
Cemî’ hâl-i beşer hâh fakr u hâhgınâ

Fuzûlî

Çıkaran doğruya hâbî-i sübüldür
Kim ki bir hâha gider ol rehi şâh-râh bilir
Keçecizade izzet
Molla
hâh u nâ-hâh: ister istemez.
Gerçi gûş eyledi hâh u nâ-hâh
Tab’ı ammâ ki edip istikrâh

Sünbülzade Vehbi

an’ane-hâh: An’ane isteyen.
Hele sen ey kadîd-i an’ane-hâh
Yetişir çizdiğin hudûd-ı siyâh

Tevfik Fikret

bed-hâh: Kötülük isteyen.
Lûtf ile hâsid-i bed-hâha nedâmet gelmez
Telh olan mîveye şekkerle halâvetgelmez

Nâbî

beka-hâh: Kalıcılık isteyen.
Mazhar olan ol cevhere olmaz mı beka-hâh
Fâniliğini bilse ya etmez mi şikâyet
İhsân edip evvelce ona akl u dirâyet
Encâmda lâyık mı ki hâk eyleye Allah

Abdülhak Hâmit

belâ-hâh: Bela isteyen.
İncizâbın görülür nerde bir âfet görsen
Görmedim sen gibi âlemde belâ-hâh gönül

Muallim Naci

çâre-hâh: Çare isteyen.
Husûle geldiği yok müşkilât-ı âmâli
Tevekkülü bırakıp aklı çâre-hâh edenin

Nâbî

dâd-hâh: Adalet isteyen.
Rahm eyle dâd-hâhına ey şûh-ı ser-firâz
Her sû fütâde pâyına kadd-i hamîdeler

Nâbî

devlet-hâh: Devlet isteyen.
Pây-bûs-ı yâre hâk olmakla mümkindir vusûl
Pây-mâl olsun diyen
Yahyâ’ya devlet-hâhıdır

Şeyhülislam Yahya

dil-hâh: Gönül isteyen.
Ta’yîn-i hikmet-i ezelîden değil habîr
Tazyî’ eder hayâtını dil-hâh aşkına

Nâbî

el-amân-hâh: Aman dileyen.
Bir haste bu kim neuzü billâh
Azrâil önünde eFamân-hâh

Şeyh Galip

feyz-hâh: Feyiz isteyen.
feyz-hâh-ı Mesnevi: Mesnevî’den feyiz isteyen.
Ey Mevlevî ey Mevlevî dinle sadâ-yı bişnevi
Ey feyz-hâh-ı Mesnevî dinle sadâ-yı bişnevi

Esrar Dede

gevher-hâh: Cevher isteyen.
Bâr-ı giyeh-i dehre tâlib eyleme mürg-âb-veş
Lücce-i tevhîdinin gavvâs-ı gevher-hâhı kıl

Behiştî

hâtır-hâh: Hatırda tutmayı isteyen.
Dü-rûze gerdişi yoktur be-vefk-i hâtır-hâh
Tabîat-i felek-i nâ-bekârı biz biliriz

Nâbî

hayır-hâh: Hayır isteyen.
hayr-hâh-ı maslahat: iş yapmada hayır isteyen.
Dâd-bahşâ-yı riâyet hayr-hâh-ı maslahat
Müşfik ü hâtır-nevâz-ı ehl-i ayân elvedâ

Nâbî

hevâ-hâh: Sevgili, yâr, dost.
Câsûs-ı kazâdan oldu âgâh
Kim Hüsn ile Aşk’tır hevâ-hâh

Şeyh Galip

inzivâ-hâh: Yalnızlık isteyen.
inzivâ-hâh-ı zîr-i hâk: Toprak altında inziva isteyen.
Hâne ber-dûş sîne çâk benim
İnzivâ-hâh-ı zîr-i hâk benim

Muallim Naci

ma’zeret-hâh: Mazeret isteyen.
Çün geldi o şâir-i felek-câh
Olşâhtan oldu ma’zeret-hâh

Şeyh Galip

nâ-hâh: istemeyerek, zorlanarak.
Hâh u nâ-hâh olur âvîze-i gûş-ı ahbâb
Nâbîyâ her gazelin böyle hoş-âyende midir

Nâbî

neş’e-hâh: Neşe isteyen.
neş’e-hâh-ı aşk: Aşkın neşesini isteyen.
Neş’e-hâh-ı aşk dâim derd-nûş olmak gerek
Sâliki râh-ı fenâ bî-hîş ü hûş olmak gerek

Esrar Dede

nîk-hâh: iyilik isteyen.
Takrîr-i nîk-hâhına hep urma dest-i red
Gâhî olur nasîhat-ı âşık da eslenir

Nâbî

(eslen-: dinlenmek)
özr-hâh: Özür dileyen.
Ne özür edersem artık gelir günâhımdan
Meğer inâyet-i şâh ola özr-hâh bana

Ahmet Paşa
(artık: fazla)
sâye-hâh: Koruma isteyen.
Sâye-hâh olsun mu fikrim böyle pertev-bâr iken

Muallim Naci

şefâat-hâh: Şefaat isteyen. şefâat-hâh-ı nâ-peydâ: Görünmeyenden
şefaat isteyen.
Aceb bir mahşer-âşûbdur bismil-geh-i cânân
Şefâat-i râygân olmuş şefâat-hâh-ı nâ-peydâ

Leskofçalı Galip

vâm-hâh: Borç isteyen. vâm-hâh-ı âh: Âhtan borç isteyen.
Nakd-i ümmîd ile pürdür ceyb-i subh ey dil hemân
Vâm-hâh-ı âhın elden koyma sen dâmânını

Nedim
hâhân: Far. istekli.
Vasl-ı dil-dâre gönülden olur iken hâhân
Eyler ol âfet-i bî-gâne hep ağyâre heves
ilhâmî, Selîmî (Sultan III. Selim)
hâher: Far. Hemşire, kız kardeş.
Hâher! Uyu artık eyle ârâm
El işleri çokcadır bu akşam

Muallim Naci

hâhiş: Far. istek, dilek, isteyiş.
Bulur atâsı seni çekme zahmet-i hâhiş
Hemân duâsını addeyle eşref-i evrâd

Nâbî

Emret öleyim ger sana bâr ise hayâtım
Mahşerde dahi hâhişin olmazsa dirilmem

Nevres-i Kadim

Feleğin meşrebini mezhebini anlayarak
Meyl-i ikbâl edenin hâhişine eyvallâh
Neş’et (Hoca Süleyman)
hâhiş-i alâka: ilgi isteme.
Hem hâhiş-i alâka eder hem gam istemez
Gönlüm belâ-yı aşkı hem ister hem istemez
Hâzim
hâhiş-i bûs ü kinâr: Çevre ve kenarı isteyen.
Senin pervâne-i hicrânınım sen şem’-i vuslatsın
Beher şeb hâhiş-i bûs u kinârım varsa sendendir

Şeyh Galip

hâhiş-i câh: Mevki isteği.
Neden olduk bu kadar kûfte-ipâ-yi melâl
Dilimiz ferş-i reh-i hâhiş-i câh eylemedik

Nâbî

hâhiş-i celse-i hafife: Hafif celse isteği.
Esnâ-yı seferde çeşm-i im’ân
Gördükçe mevâki’-i latîfe
Bulmaz mı tabîatinde insân
Bir hâhiş-i celse-i hfe

Muallim Naci

hâhiş-i dil: Gönül isteği.
Hele yetişti hatt oldu mukaddemât-ı murâd
Şürû’-ı hâhiş-i dil bî-saded ne müşkil imiş

Nâbî

hâhiş-i esbâb-ı ihtişâm: Gösteriş sebeblerini isteme.
Tekellüfât-ı rüsûmiyye yok nihâdımda
Telâş-ı hâhiş-i esbâb-i ihtişâm edemem

Nâbî

hâhiş-i feyz: Bolluk isteme
Şahs-ı nâ-merde temelluk etme, dökme âb-ı rû
Hâhiş-i feyz etme bir boş çeşmeye tutma sebû
Âgâhî (Şâkir Efendi)
hâhiş-i ikbâl: Talih isteği.
Hırs-ı dünyâ, mâlîhulyâ, ârzû-yı nâm ü şân
Hâhiş-i ikbâl ü da’pâ-yı teferrüd, hubb ü mâl
Yenişehirli Avni
hâhiş-i lûtf: Lûtuf bekleme.
Hâhiş-i lûtf eylemek kem-mâyegân-ı asrdan
Nûr ümmîd etmedir, ayniyle, çeşm-i kûrdan
Nihat (Bey)
hâhiş-i tağyir: Değiştirme isteği.
Hatt-ı takdîri o kim hâhiş-i tağyîr eyler
Derdine dârû-yı pür-zehr ile tedbîr eyler
Sâkıb Dede
hâhiş-i visâl: Kavuşma isteği.
Nâmûs-ı aşka kesr verir hâhiş-i visâl
Bir lokma ile bozmayalım iştihâmızı

Nâbî

hâhiş-i vuslat: Kavuşma isteği.
Dem-i vuslatta olan lerzeyi ondan kıyâs et kim
Sudûr ettikte harf-i hâhiş-i vuslat dehen titrer

Nâbî

hâhiş-i zevk-ı visâl: Kavuşma zevkini isteme.
Hâhiş-i zevk-ı visâlinle bilir misin aceb
Göricek ben seni cânâ ne gelir hâtırıma

Enderunlu Vâsıf

hâhiş-kâr, hâhiş-ker, hâhiş-ger: istekli. c. hâhiş-gerân.
Teşne-gânın çâk çâk olmuş leb-i hâhiş-geri
Çeşme-sâr-ı merhamette bir içim su kalmamış

Nâbî

Zemîne rahmet ise âsmâna rif’attir
Zemînin olduğu hâhiş-ger âsmânlardan

Nâbî

Hâhiş-ker olma râhata kayd-ı hayât ile
Tâ aktı sulh etmeyicek kâinât ile
Şânizâde
hâhiş-ker-i ihsân: iyilik yapmaya istekli, hevesli.
Ol şûh dirîğ etmez idi nakd-i visâlin
Hâhiş-ker-i ihsânı hemân bir ben olaydım

Nâbî

hâhiş-ger-i visâl: Kavuşma isteği.
Hâhiş-ger-i visâl niçin cür’et eylesin
Çîn-i cebîn alâmet-i hüsn-i rızâ değil

Nâbî

hâhiş-gerân: istekliler.
hâhiş-gerân-ı devlet: Devlet isteklileri.
Fakr u rızâda hüsn-i sülûk-ı Muhammedî
Hâhiş-gerân-ı devleti hâmûş u lâl eyler

Nâilî

hâhiş-güzâr: isteği geçen.
Deminde seyr idik te’sîrî ahrâr-âne öttükçe
Dil-i âvâreyi hâhiş-güzârı dâm eder bülbül
pejmürde Ekrem
hâib: bk. haybet.
hâif: bk. havf.
hâil, hâile: bk. hevl.
hâin: bk. hıyânet.
hâit: Ar. Bir yeri çevreleyen duvar; tahta perde, çit. c. hıyât.
Ba’zısı dedi olşahs-ı lâhid Üstüne hedm olunur bir hâit
Kıbrıs Müftüsü hâiz: Ar. Bir nesneye sahip ve malik olmak.
Dersen olayım kemâli hâiz
Tazyî’-i zemânı görme câiz

Muallim Naci

hâk: Far. Toprak.
Hâk ol ki
Hudâ mertebeni eyleye âlî
Tâc-ı ser-i âlemdir o kim hâk-i kademde

Bağdatlı Ruhi

Zulmet-kede-i gamda dilin sûz ü güdâzın
Dök hâke yaşın şem’-i şeb-i târ ile söyleş
Neşati
Pây-bûs-ı yâre hâk olmakla mümkindir vusûl
Pây-mâl olsun diyen
Yahyâ’ya devlet-hâhıdır

Şeyhülislam Yahya

hâk-i acz: Acizlik toprağı.
Ten-be-hâk-i acz olan şeb-nem gibi üftâdenin
Cümleden evvel yeten hurşîd olur imdâdına

Nâbî

hâk-i ahkar: En hakir toprak.
Zemîn-i arsa-i hüsrânda şimdi hâk-i ahkardır
O serler kim cihâna sığmaz idi efser altında
Yenişehirli Avni
hâk-i âsitân: Eşiğin toprağı.
En şanlı ekâbiri cihânın
Ruh-sûde-i hâk-i âsitânın

Muallim Naci

hâk-i Bağdâd: Bağdat toprağı.
Fuzûlî ister isen izdiyâd-ı rütbe-i fazl
Diyâr-ı Rûm gözet terk-i hâk-ı Bağdâd et

Fuzûlî

hâk-i bâr-geh: Sultan çadırının toprağı.
Gerdûn ayağı tozuna eylerdi ser-fürû
Dünyâya hâk-i bâr-gehi secde-gâh idi
Bâkî
hâk-i beden: Beden toprağı.
Ne bâd-ı sarsar âh cüz-i hâk-i beden
Ne sûz-i dil ne nem-i çeşm-i eşk-bâr kalır

Nâilî
hâk-i beyâbân: Çöl toprağı.
Giryân o
Leylî-veş ne ola sahrâya salsa
Bâkî’yi
Mecnûn’un âb-ı çeşmine hâk-i beyâbân teşnedir
Bâkî
hâk-i bünyâd: Yapı toprağı.
Vâdî-igamdandır âb u hâk-i bünyâdım benim
Kûh-ı hasrettengeliptir âteş ü bâdım benim

Behiştî

hâk-i cenâb-ı dost: Sevgilinin avlusunun toprağı.
Bir secde ile kıldı ruh-ı âftâb-ı zer
Hâk-i cenâb-ı dost aceb kîmyâ imiş
Bâkî
hâk-i cenâb-ı südde-i devlet-meâb: Padişah kapısının önündeki avlunun toprağı.
Yollarda kaldı gözlerimiz gelmedi haber
Hâk-i cenâb-ı südde-i devlet-meâbtan
Bâkî
hâk-i cevâd: Cömert toprağın zerresi.
Rîze-seng-i reh-güzârı kıymet-i kevn ü mekân
Zerre-i hâk-i cevâdı hûn-ı behâ-yı kâinât-
Yenişehirli Avni
hâk-i cihân: Cihan toprağı.
Alûde-i hûn etmiş iken hâk-i cihânı
Doldurdular ol hâk ile sürâh-ı dehânı

Abdülhak Hâmit

hâk-i cism: Beden toprağı.
Konmasın yâr eşiğinde hâk-i cismimden gubâr
Ey gözüm bil-lâh eşk-i seyl-bârumdan meded
Lamiî Çelebi
hâk-i darâat: Miskinlik toprağı.
Dök cûy-bâr-ı eşkini hâk-i darâate
Sîr-âb-ı nihâl-i nedâmet zemânıdır
Nâbî hâk-i dem-i feyz-ı Hudâ: Allah’ın feyiz zamanı toprağı.
Olur üftâde-i hâk-i dem-i feyz-ı Hudâ âşık
Serây-ı dilde lâciverd cây-ı pâk-i şânım var

Âdile Sultan

hâk-i der: Eşik toprağı.
Kâ’be cûyân-ı mahabbet
Hızr’ı rehber eylemez
Secde-gâh-ı ehl-i dil hâk-i derinden bellidir
Vecdî (Abdülbaki)
hâk-i der-i cânân: Sevgilinin kapısının toprağı.
Korkum oldur göz değe hâk-i der-i cânânuma
Yoksa kuhl-âsâ çekerdim çeşm-i hûn-efşânuma
Bâk hâk-i derd ü gam: Gam ve dert toprağı.
Ezelden işbu cismim hâk-i derd ü gamla yuğrulmuş
Cefâ kaftanını anma ki takdîrim revâ görmüş

Âdile Sultan

hâk-i der-gâh: Dergâhın toprağı.
Şöyle nûrânî oluptur kim yüzünden nûr akar
Hâk-i der-gâhıla tâ kim buldu zîb ü fer güneş

İbni Kemâl

hâk-i derûn: Kalp toprağı.
Lâle-reng etti gözüm kan ile hâk-i derûnu
Gîyâ-gerdir eder gördüğü toprağı kızıl

Fuzûlî

hâk-i dervîşân: Dervişlerin toprağı.
Cism ü cân seyreyle bak dilde çerâg-ı nûr-ı aşk
Kîmyâ-yı pâk-i cândır hâk-i dervîşânı gör

Âdile Sultan

hâk-i edeb-hâne: Edep evinin toprağı.
hâk-i eşref: En şerefli toprak.
Evliyâ burcu imiş zîrâ ki hâk-i eşrefi
Buk’a buk’a evliyâu’llaha olmuştur mezâr

Fuzûlî

hâk-i gül-zâr: Gül bahçesinin toprağı.
İçelim la’l-i müzâbı saçalım cür’aları
Hâk-i gül-zârı bugün kân-ı Bedahşân edelim
Bâkî
hâk-i harâbât: Harabeler toprağı.
Gubâr-ı der-geh-ı Monlâ-yı
Rûm’a rûy-mâl oldum
Düşüp hâk-i harâbât oldum ammâ kîmyâ buldum

Esrar Dede

hâk-i harîm: Kutsal toprak.
Rîzesinin âsitânıgevher-i tâc-ı mülûk
Cevher-i iksîr ile hâk-i harîmi hem ayân

Nazîm (Yahya)

hâk-i hebâ: Zerre toprağı.
Temâm ikbâl eder insânı ilka cây-ı idbâre
Olur üftâde-i hâk-i hebâ meyve kemâlinde
Haşmet hâk-i hilâfet-hîz-i hatm-i çâr-yâr: Dört sevgilinin (Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve
Hz. Ali) mührünü taşıyan toprak.
Bunda olmuş hüccet-i hükm-i hilâfet muntavî
Bundadır hâk-i hilâfet-hîz-i hatm-i çâr-yâr

Fuzûlî

hâk-i huşk: Kuru toprak.
Sînemde bu pey-â-pey peykân mübârek olsun
İhyâ-yı hâk-i huşke bârân mübârek olsun

Behiştî

hâk-i ıtr-nâk: Kokulu toprak.
Ol kûy-ı arş-ı rütbet kim hâk-i ıtr-nâkin
Mâliş-geh eylemiş
Hak pîşânî-i kibâre
Şeyhülislam Âsım
hâk-i kadem: Ayak toprağı; mec. alçak gönüllülük.
Gerçi şâh-ı mülk-i aşkım dûd-ı âhımdır alem
Birgedâyım kûy-ı dil-berde yüzüm hâk-i kadem

İbni Kemâl

hâk-i kadem-i yâr: Yârin ayak bastığı toprak.
Hâk-i kadem-i yâri hemân başına görme
Ey bâd-ı sabâ yürüdüğün râhı seversen
Âhî
hâk-i kerîm: Cömert toprak.
Sûde-i hâk-i kerîmi cevher-i terkîb-i hûr
Zerre-i gird-i harîmi nûr-ı çeşm-ı Ferkadân

Üsküdarlı Hakkı Bey

hâk-i kûy: Ülke toprağı.
Dil çekse n’ol cân ü teni hâk-i kûyuna
Hâr ü has ilter anda ki kuş âşiyân dutar

Fuzûlî
(anda: orada.)
hâk-i kûy-ı yâr: Yâr diyarının toprağı.
Ey Fuzûlî hâk-i kûy-ı yâre yettim hani
Hızır Kim verem kâmın olam
Ab-ı Hayât’a reh-nümûn

Fuzûlî

hâk-i lahid: Lahit toprağı.
Hatt-ı lebin gam ile kara yer olanlara
Hâk-i lahid abîr ola seng-i mezâr la’l
İbn-ı Kemal
hâk-i mahabbet: Sevgi toprağı.
Şeb-nem gibi fütâde-i hâk-i mahabbetiz
Kalmaz bir âftâbı görünce karârımız

Nâbî

hâk-i makdem: Ayak basılan toprak.
Kim verse cân yolunda bulur hâk-i makdemin
Gûyâ ki hâk-i râhımdır nakd-i cân bana

Fuzûlî

hâk-i megâk: Mezar toprağı.
Kimin destine girse hâk-i megâk
Çıkıp bu harâretle olmaz helâk

Keçecizade İzzet Molla

hâk-i merg: Ölüm toprağı.
Hâk-i merg olmaz siper tîğ-ı nigâh-ı hasrete
Göz göz oldum şöyle kim gırbâle döndüm yâreden
Pertev Paşa
hâk-i mezâr: Mezar toprağı.
Nâr-ı gam bağrım

Behiştî
şöyle biryân etti kim
Haşre dek hâk-i mezârımdan gele bûy-ı kebâb

Behiştî

Görmeden bugünü vaktiyle ölenler gülsün
Gül gibi hâk-i mezâra dökülenler gülsün

hâk-i mezellet: Hakirlik toprağı.
Tutan mürgân-ı hırsı dânedir hâk-i mezellette
Sükûn bu âlem-i süflîde kayd-ı mâ-sivâdandır

Namık Kemâl

hâk-i mukaddes: Mukaddes toprak.
Ey her yeri kopmuş vatan, ey hâk-i mukaddes
Baktım basıyor göğsüne toprak diye herkes

Midhat Cemal Kuntay

hâk-i pâk-i âsitân: Eşiğin temiz toprağı.
Der-gehe devlet-penâhî mültecâ-yı hâs u âm
Hâk-i pâk-i âsitânı bûse-cây-ı ins ü cânn

Nef’î

hâk-i pây: Ayak toprağı, ayağın bastığı yer.
Hâk-ipâyine yüzün bir kerre sürsün
Adliyâ Başına devlet yeterdi sana ol Allah’tan
Adlî (Sultan II. Bayezid)
Hâk-i pâyine yettim der ömürlerdir muttasıl
Başını taştan taşa urup gezer âvâre su

Fuzûlî

hâk-i pây-i şehsüvâr: Atın ayağının toprağı.
Gözlerim yol gözlemekten tîre-dildir ey sabâ
Tûtîyadır hâk-i pây-i şehsüvârımdan meded
Lamiî Çelebi
hâk-i râh: Yol toprağı.
Kim verse cân yolunda bulur hâk-i makdemin
Gûyâ ki hâk-i râhımdır nakd-i cân bana

Fuzûlî

hâk-i râh-ı yâr: Yâr yolunun toprağı.
Hâk-sâr olup hevâ ilegubâr olan gönül
Hâk-i râh-iyârdan bir dem özün dûr istemez
Avnî (Fâtih Sultan Mehmet)
hâk-i reh: Yol toprağı.
Gerçi bir hâk-i rehem kimse beni almaz göze
Çok hakâretler nazar kılma gubârımdan sakın

Fuzûlî

Onun için varmazam ben kûyuna giryân olup
Hâk-i râhın korkarım cânâ gözümden ter düşer
Bâkî
hâk-i reh-güzâr: Geçilecek yerin toprağı.
Bâd-pây-ı azm-i kişver-gîr-i âlem-i gerd ile
Kehl-i a’yân-ı Acem kıldıkta hâk-i reh-güzâr

Fuzûlî

hâk-i rızâ: Rıza toprağı.
Ser-i teslimi edip hâk-i rızâya sûde
Dânişâ terk-i cedel-kârî-i takdîr ettim
Dâniş (Dâniş-ı Atîk; Dâniş-ı Kadim)
hâk-i rûh-ı müşg-efşân: Misk saçan ruhun toprağı.
Hâr isem de gül-şen-i hüsnünde hârım hâle ben
Hâk isem de bâri hâk-i rûh-ı müşg-efşânınam

Nedim
hâk-i rûy-ı zerd: Sarı yüzümün toprağı.
Eyle rîk ol nâmeye bu hâk-i rûy-i zerdimi
Nâme-veş yazıp şikeste hâtırım rahm et bana
Zâti hâk-i sâgar: Kadeh toprağı.
Hâk-i sâgar Cem ü Cemşîd’dir ey pîr-i mugân
Haber et sâkiye kim dutmaya sâgargüstâh

Fuzûlî

hâk-i ser-i kûy: Sevgilinin bulunduğu yerin toprağı.
Hîç meskende karârım yokdurur ol zevkten
Kim kaçan hâk-i ser-i kûyun ola mesken bana

Fuzûlî

hâk-i sîne-i çâk: Yırtık göğüs toprağı.
Vâdî-i huşkîde yok bir cür’a ya bir katre âb
Belki hâk-i sîne-i çâki görmemiş zıll-ı serâb

hâk-i siyeh: Kara toprak.
Bastığın hâk-i siyekten tutma alçak nefsini

Sâbit
ol azminde dehr-i bî-sebâtın rağmına

Namık Kemâl

hâk-i Stanbul: İstanbul toprağı.
Bilen hâk-ı Stanbuldur rüsûm-ı şîve ü nâzı
Kenârın dil-beri nâzik de olsa nâzenîn olmaz

Nâbî

hâk-i sücûd: Secde edilecek toprak.
Sensin getiren gördüğün eflâkı vücûda
Sensin beni meyyâl kılan hâk-i sücûda

İsmail Safa
hâk-i şûr: Çorak toprak.
Vâde-i lutfun çok ammâ baht yâr olmaz ne sûd
Gül bitirmez âb-ı şîrîn vermek ile hâk-işûr

Fuzûlî

hâk-i tarab: Eğlence toprağı.
Varayım hâk-i tarab-nâkine yüzler süreyim
Bir gün olsun alayım hâr-i felekten bir kâm

Nedim
hâk-i tazarru’: Yalvarma toprağı.
Alemde senden istediğim budur ey şefî’
Hâk-i tazarrud koyuban rûy-ı iltiyâm

Behiştî

hâk-i tîb: Güzel koku toprağı.
Sahrâ-yı
Çîn’i neyleyim bû
Mey-hânedir meşâmmımıza hâk-i tîb olan

Behiştî

hâk-i vatan: Vatan toprağı.
Vücûdun kim hamîr-i mâyesi hâk-i vatandandır
Ne gam râh-ı vatanda çâk olursa cevr ü mihnetten

Namık Kemâl

hâk-i zillet: Aşağılık toprağı; toprak altı.
Bilmedi gitti zemâne kıymetim
Râmî benim
Hâk-i zillette yatar bir gevher-i erzendeyiz
Râmî
Hâk-i zillette gönül her gece âgiste be-hûn
Çeşm-i ser-mestin ise hufte-i gül-bister-i nâz

Fehim (Hoca Süleyman)

hâk-i zî-mehâbet: Heybetli toprak yığını.
Ey tûde-i hâk-i zî-mehâbet
Parlar üzerinde nûr-ı iffet
Yok sende o vahşet-i makâbir
Densin sana hacle-i bekâret

Tâhirü’l Mevlevî

hâk-be-ser: Toprak başında
Keşmekeşlerle eder ömr-i güzer
Buna devlet mi denir hâk-be-ser

Nâbî

hâk-dân: Dünya; toprak parçası.
Düşelden jâle-veş bu hâk-dâna âferîn ey dil
Dikip göz süfre-igerdûne nân-hora sunmazsın

Nâbî

Ecrâm-ı bî-nihâye ile pürdür âsümân
Nisbet olunsa zerre değildir bu hâk-dân

Ziyâ Paşa

hâk-dân-ı fenâ: Fâni toprak (bu dünya).
Bize hacâlet-i ukbâ kusûru yetmez mi
Bu hâk-dân-ı fenâda kusûru neyleyim

Nâilî

Bu hâk-dân-ı fenâya olunsa ger nisbet
Fezâda zerre kalır bu cesîm olan heybet
Nâzım Paşa
hâk-dân-ı şûr: Gürültülü dünya.
Rûh-ı mahzm hâk-dân-ı şûrdan kıldım ferâğ
Mihr-i bâlâyım şeb-i deycûrdan kıldım ferâğ

Esrar Dede

hâki: Toprağa mensup; mec. değersiz, hakir.
Ederse kadrıni hâkîlerin eder a’lâ
Sitârelerce değildir bu bir şeref aslâ

Abdülhak Hâmit

hâk-nişîn: Toprakta oturan. mec. fakir, düşkün, sefil.
Tohm olmayınca hâk-nişîn bulmaz irtifâ’
Olmaz cihânda kimse aziz, olmadan zelîl

Nâbî

hâk-reh, hâk-râh: Yol toprağı. mec. uğur.
Bâr-gâhından felekler pâye-bend
Hâk-râhından melekler vâye-mend

Ziyâ Paşa

hâk-pâ, hâk-pây: Ayağın toprağı, tozu.
Yüz sürmeye geldi hâk-pâye
Dâvetli bulundular alaya

Şeyh Galip

hâk-rûb: Süpürge.
hâk-rûb-ı bâr-gâh: Çadırın süpürgesi.
Hâk-rûb-i bârgâhı şeh-per-i kerrûbiyân
Hâdim-i der-gâhı
Rûhü’l
Kuds’tür leyl ü nehâr

Nazîm (Yahya)

hâk-sâr: Toprakla beraber; toz toprak içinde kalmış, hâli perişan. c. hâk-sârân.
Ben gittim o hâk-sâr kaldı
Bir kûşede târümâr kaldı

Abdülhak Hâmit

Kisrâ’nın oldu tâkı zuhûrunla hâk-sâr
Sönmüştü ol dem âteş-ı İrân efendimiz

Faruk K. Timurtaş

hâk-sârân: Perişan hâlliler.
hâk-sârân-ı gam: Gamın perişan hâllileri.
Hâk-sârân-ıgama mi’mâr-ı cûd u himmetin
Gurre-ı Şevvâl’i cüft ü tâk-ı ümmîd eylesin

Nedim
hakâik, hakâyık: bk. hakîkat.
hakan: Türk hükümdarlarına verilen unvan.
Hakan ki at sürünce bir iklîm-i düşmene
Pîş ü pesinde mahşer-i tîğ ü teber gelir

Yahya Kemal
hakan-ı bülend-ahter-i âlem: Âlemin yüce talihli hakanı.
Ol mihr-i cihân-tâb-ı saâdet ki derinde
Berpâ nice hakan-ı bülend-ahter-i âlem
Neşatî
hakan-ı Osmânî: Osmanlı hükümdarı.
Hakan-ı Osmânî neseb kim münderic zâtında hep
İslâm-ı fârûk-ı Arab ikbâl-ipervîz-ı Acem

Nef’î

hakan-ı taht-ı izzet: Aziz tahtın hakanı.
Sultân-ı tâc-ı devlet hakan-ı taht-ı izzet
Tâbân-ı subh-ı rahmet vech-i sabîh-ı Ahmed

Hamdullah Hamdi

hâki: bk. hikâye.
hakik: Ar. 1. Hakı, lâyık. 2. Hak sahibi olan.
Fahr-i âlem ki onun medhin ederim şeb ü rûz
Sühanım midhatine olsa sezâ-vâr ü hakîk

Nazîm (Yahya)

hakîkat: Ar. Doğruluk, asıl, gerçek. c. hakâyık.
Ale’l-husûs gelip
Tunadan ubûr etmek
Tecâvüz ola hakîkatte hadd-i imkânı

Necati Bey

Hakîm-i kâmile kâr-ı abes nakîsa verir
Hakîkat ehline terk-i mecâz lâzımdır
Nahîfî (Süleyman)
Az çok hayâlden gelir insâna teselliyet
Bir iğbirârdır yüzü gülmez hakîkatin

Abdülhak Hâmit

hakîkat-i eşyâ: Eşyanın hakikati.
Mümkün müdür hakîkat-i eşyâyı vezn ü derk
Mîzân-ı akla dirhem-i ta’dîl iken zunûn

Ziyâ Paşa

hakîkat-i hâl: Hâlin gerçeği.
Bu bir garîb tesâdüf yaman sukût-ı hayâl
Hayât şâiri mecrûh eder hakîkat-i hâl

Kemalzâde Ekrem Bey

hakîkat-bîn: Gerçeği gören.
Dilinde mâye-i irfân olan hakîkat-bîn
Olur her âyine-i himmetle vâkıf-ı esrâr

hakîkat-perest: Gerçek sever.
Terk-i hakîkat eden olmaz mı pest
Olmayan insân mı hakîkat-perest

Muallim Naci

hakâyık, hakâik: Hakîkat’ler; doğru olan asıllar, şüphesiz bulunan şeyler.
Evet bu dâr-ı hakâyıkta her eser mutlak
Şikâr-ı nâhun-ı tenkîd olur

Tevfik Fikret

hakâyık-ı esrâr-ı âlem: Âlemin sır gerçekleri.
Benden sorun hakâyık-ı esrâr-ı âlemi
Te’lîf-i râz-nâme-i dehr ezberimdedir

Nâbî

hakâyık-ı ekvân: Varlıkların gerçekleri.
Bir keşf eden hakâyık-ı ekvânı var mıdır
Zannım budur ki zandadır erbâb-ı fen dahi
Ali
Ruhî (Bey)
hakâyık-âşnâ: Hakikatleri bilen.
hakâyık-âşnâ-yı âlem: Âlemin gerçeklerini bilen.
Hakâyık-âşnâ-yı âleme bî-gânedir dünyâ
İmâret-yâb-ı istiğnâya bir vîrânedir dünyâ
Haşmet
hâkim: Ar. 1. Hükmeden, hükmedici, yargıç 2. Her şeye hükmeden
Tanrı. 3. Kadı, vali, emir, hükümdar. c. hükkâm, hakeme, hâkimûn. hükm etsin, bütün dünyâ vü ukbâya o hâkimdir
Cihân âgâh olur ma’sûm yâhûd müttehim kimdir

Abdülhak Hâmit

Galata kazâsında hâkim idim
Ne sâhib-i adâlet ne zâlim idim

Keçecizade İzzet Molla

Yere hakk ıyle basarsan sana âidtir yer
Doğacak nûra da hâkimsin ayakdaysan eğer

Midhat Cemal Kuntay

hâkim-i âdil: Adaletli hâkim.
Ya’nî sultân serâ-perde-i gayb
Hâkim-i âdil bî-illet ayb

Hakanî

hâkim-i âfâk: Ufukların hâkimi.
Akla muvâfık mı ki olsun nifâk
Hâkim-i âfâk dururken vifâk

Muallim Naci

hâkim-i ahkâm-ı kazâ: Kaza hükümlerinin hâkimi.
Nite kim hâkim-i ahkâm-ı kazâyâ vü kader
Zîver-işer’-işerifi kıla
İslâm’a şiâr
Cinânî
hâkim-i şer’: Şeriatın hâkimi.
Hâkim-i şer’ iken ammâ ki kuzât
Etmez ettikleri zulmü haşerât

Nâbî

hâkim-i vakt: Devrin valisi.
Dedi bir kim şehrimizin hâkim-i vakti
Hayretmek için halka gelir mescide her gâh

Bağdatlı Ruhi

hükkâm: Hâkim’ler, hüküm verenler.
Giderek sonra büyür hengâme
Sana vermez yedirir hükkâma

Nâbî

Nûr-ı çeşm-i vüzerâ kuvvet-i kalb-i ulemâ
Tâc-ı fark-ı vükelâ kurre-i ayn-ı hükkâm

Nâbî

hükkâm-ı kazâ: Kaza hâkimleri.
Me’lûfı sitem ekseri hükkâm-ı kazânın
Her beldede ahvâli yamandır fukarânın

Ziya Paşa

hakîm: Ar. 1. Bilge, filozof. 2. Allah. 3. Çok bilgili. 4. Hekim, doktor. c. hükemâ.
Renc çekme sıhhat ümmîdin
Fuzûlî’den götür
Kim kabûl-i sıhhat etmez böyle bîmâr ey hakîm

Fuzûlî

Oku üslûb-ı hakîm üzre hemân
Fenn-i teşrîhada eyle im’ân

Sünbülzade Vehbi

Cihâna bu tahavvülâtı sen vermedin
Ey hakîm sen hod reyinle hakîm olmadın

Abdülhak Hâmit

Hükûmet hikmet ile müşterektir
Vezîr olan hakîm olmak gerektir

Namık Kemâl

? (Keçecizade Fuat Paşa
?)
hakîm-i akl: Akıl filozofu.
Ey hâce kime ağlayayım kim hakîm-i akl
Yazmadı ışk mes’elesini kitâbına

Necati Bey

hakîm-i endîşe: Tasa bilgesi.
Hakîm-i endîşe şâirdir kerâmet-pîşe sâhirdir
Tefekkürde
Felâtûn’dur tekellümde
Mesîhâ’dır

Nef’î

hakîm-i Gaznevî: Gazneli bilge.
İlm-i vahdette sebak-daşı imâm-ı evliyâ
Hikmet-i ma’nîde şâkirdi hakîm-ı Gaznevî

Nef’î

hakîm-i kâmil: Olgun bilge.
Hakîm-i kâmile kâr-ı abes nakîsa verir
Hakîkat ehline terk-i mecâz lâzımdır
Nahifi (Süleyman)
hakîm-i Mutlak: Cenabıhak, Allah.
Hakîm-ı Mutlakın olmaz ise bir işte takdîri
Müfîd olmaz hezâr erbâb-ı aklın re’y ü tedbîri
Derviş
Çelebi-ı Mevlevi (Konyalı)
hakîm-âne: Akıllıca.
Bâdeyi âb ile âmîhte k ıl ey sâkî
Haylî demdir ki hakîm-âne günâh işlemedik

Nâbî

hükemâ: hakîm’ler, bilgeler, filozoflar.
Gizlidir hikmet-ı Rabb-i mu’teâl
Hükemâ sözleridir vehm ü hayâl

Sünbülzade Vehbi

hakîr: Ar. Değer ve itibarı olmayan, âdi ve bayağı olan.
Lîk bir bende-i hakîrim ben
Amelim ehl-i hayra hayr-ı duâ

Fuzûlî

Hakîr olduysa ümmet şânına noksân gelir sanma
Yere düşmekle cevher sâkıt olmaz kadr ü kıymetten

Namık Kemâl

Hakîr olsun mu yâ
Rab kalb-i hicrân dağlayan
İslâm
Sürüp der-gâha yüzler ağlayan el bağlayan
İslâm

Hamamizâde İhsan
hakîr-i fırsâd: Aciz karadut.
Ey eden câme-i atlasla tefâhür gözün aç
Sana atlas görünür berg-i hakîr-i firsâd

Nâbî

hakîr-i şerâr: Kıvılcım küçüklüğü.
Gedâ zaîf ise de gâfil olma âhından
Sakın vücûd-ı hakîr-i şerâre aldanma
Sâmi (Arpaemînizade Vak’anüvis Mustafa. Bey)
hâkister: Far. Kül, ateş külü.
Ehl-i kadrim yanalı ışk oduna pervâne-veş
Sürme-i çeşm eylemişlerşem’ler hâkisterim

Fuzûlî

Ümmîd-i nevâl asldan et, fer’den etme
Ateş var iken eyleme hâkistere minnet

Nâbî

Şeb-rev ki hâbı gâlib ola pister istemez
Ateş ki subha kalmaya hâkister istemez

Nâbî

Verse tab’-ı âteşe ger berk-ı tîğı terbiyet
Ma’den-i elmâs ederdi tûde-i hâkisteri

Nef’î

hâkister-i cahîm: Cehennem külü.
Vay
Dante sen misin koca dâhî-i müfterî
Hâk-i siyâh tîneti hâkister-i cahîm

Abdülhak Hâmit

hâkister-i dûzah: Cehennemin ateş külü.
Tâ cilve-geh-i berk-i belâ hırmenimizdir
Hâkister-i dûzah çemen-igül-şenimizdir
NâA hâkister-i erbâb-ı vefâ: Vefa sahiplerinin külü.
Kılma hâkister-i erbâb-ı vefâyı ber-bâd
Sakın ey şûh-ı cihân âteş-ipinhânından
Fahî
hâkister-i gam: Gam külü.
Erbâb-ı kemâlin yeri hâkister-i gamdır
Hâk üzre düşer mîve kemâliyle olunca
Beliğ Hakk, Hak: Ar. 1. Allah, Tanrı. 2. Doğru, savap, hakikat. 2. Kanunların verdiği hisse, pay. 3. Geçmişte harcanmış emek. 4. Layık, münasip. 5. Doğruluk ve insaf, c. hukûk. Hak Teâlâ devlet ü ikbâlin efzûn eylesin
Tâbi’-i fermânın olsun devr-i çarhın çenberi

Nedim
Hak Teâlâ azamet âleminin pâdişehi
Lâ-mekândır olamaz devletinin taht-gehi
Şinasi
Bekâyı hak tanıyan, sa’yi bir vazîfe bilir
Çalış çalış ki beka: sa’y olursa hak edilir

Mehmet Akif

Bâtıl isteyü hakdan ayrıldım
Boynuz umdum kulaktan ayrıldım
Şeyhî
Her ne denlü şâd olursa hak bu kim şâyestedir
Her ne gûne fahr ederse hak bu kim ol rütbe var

Nedim
Nush ile yola gelmeyeni etmeli tekdîr
Tekdîr ile uslanmayanın hakkı kötektir

Ziyâ Paşa

Hakk azze ve celle: Aziz ve
Celil olan
Hak (c. c.).
Dem-be-dem sıdk u safâyıla duâ eyleyelim
Tâ kabûl ede onu hazret-ı Hak azze ve celle
Nef’î
Hakk celle celâle: Aziz ve
Celil olan
Hak (c. c.).
Gûyiyâ âh-ı şerer-nâk-i dil-i nâ-kâmın
Eyledi terbiyet-i hikmet
Hak celle celâle
Nef’î
hakk-ı cîrân: Komşuluk hakkı.
Kafa-dâr oldular şîr ü pelenk âhûya sahrâda
Ederler şol kadar şimdi riâyet hakk-ı cîrânı
Bâkî
hakk-ı edâ: Naz, işve hakkı.
Nây-ı gülûsu nây-i aşkın elindedir
Hakk-ı edâ terennüm-ı Mansûr’dan mıdır

Esrar Dede

hakk-ı halâs: Kurtuluş hakkı.
Mâlik sesin o sevret-i ra’dinigayza ki
Her yerde hiss-i hakk-ı halâsın muharriki

Tevfik Fikret

hakk-ı hayât: Yaşama hakkı.
Herkes gibi dünyâda henûz hakk-ı hayâtın
Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın

Mehmet Akif

hakk-ı hazret-ı Mecnûn: Mecnun hazretlerinin hakkı.
Be-hakk-ı hazret-ı Mecnûn izâle eyler Hak Serimde derd-i hıredten biraz eser kaldı

Keçecizade İzzet Molla

hakk-ı insâf: İnsaf hakki.
İşte köhne berevât, işte ferâmîn-i kadîm
Hakk-ı insâfila tatbîk olunursa da’vâ

Nâbî

hakk-ı istiklâl: İstiklal hakkı, bağımsızlık hakkı.
Parçalanmış sînesinden, cehbesinden ırkımın
Hakk-ı istiklâli kan şeklinde fışkırmaktadır
Görsün, inkâr eyleyenler varsa, kuvvet haktadır
Midhat
Cemal (Kuntay)
hakk-ı kelâm: Söz hakkı.
Budur hakk-ı kelâm ey sadr-i zîşân kim kıyâs olmaz
Senin eltâfina bezl-i atâ-yı
Hâtem-ı Tâyî

Nedim
hakk-ı maânîyye: Manalarla ilgili hak.
Tekellüfât-ı ibârâttan tehî

Nâbî

Edâ-yı hakk-ı maânîyye bu gazelyetişir

Nâbî

hakk-ı nân: Ekmek hakkı.
Kim tatlı sohbetinde gözetmesze hakk-ı nân
Acıya vü ezile nitekim suda nemek
Şeyhî
hakk-ı nemek: Tuz hakkı.
Ser-hân-ı gam-ı aşkta çok işret olundu
Ey dil bize hakk-ı nemek ü nânı helâl et
Nesib (Seyyit Mehmet)
hakk-ı Resûl: Resül hakkı.
Müsâadet ede ömrüne dîn-i hakk-ı Resûl
Müsâraat ede emrine ihtimâm-ı ricâl

Necati Bey

hakk-ı sarîh: Açık hak.
Aciz olanın ketm olunur hakk-ı sarîhi
Mahmîleri her yerde himâyet yeni çıktı

Ziyâ Paşa

hakk-ı semûhî: Cömertlikle ilgili hak.
Çünkü muhtâc-ı tezâhür değil istPdâdın
Şüphe yok, hakk-ı semûhîleri var üstâdın

Mehmet Akif

hakk-ı teneffüs: Nefes alma hakkı.
Ey şahsa masûniyyet ü hürriyete makrûn
Bir hakk-ı teneffüs veren efsâne-i kanım

Tevfik Fikret

hakk-ı velâ: Yakınlık hakkı.
Beni âzâde kılsapîrlik aşk-ı cevânîden
Yine hakk-ı velâ bu bende-i dîrîneden çıkmaz
Beliğ
hakk-bîn: Hakk’ı görücü.
Tabîat rûşen olmaz olmadıkça dîde-ı Hakk-bîn
Alır mı beyt-i bî-revzen-i ziyâ hûrşîd-i enverden
fıtnat
hakk-şinâs: Hakkı tanıyan; hakka riayet eden.
Müddeî münkir olursa çekerim işhâde
Hakk-şinâs ehl-i nazar anladığım yârânı

Nef’î

hakka’l-yakîn: Gerçekliğine hiç şüphe olmayan.
Gördüm seni gümânsız her dil-berin yüzünde
Hakka’l-yakîngörene zann u gümângerekmez
Nesimi
İns ü cinni yaratıp
Hak kendüye tâat için
Şöyle bil hakka’l-yakîndan tâatim budur hemân
ümmi Sinan
hukûk: 1. Hakk’lar. 2. hakikatler.
Şer’i ile kıldı ol kamer-tâb
Ta’lîm-i hukûku fazl ü âdâb

Ziya Paşa

hukûk-ı ibâd: İnsan hakları.
Bulmaz halâs sâika-i intikâmdan
Tahrîb eden hukûk-ı ibâdı harâb olur

Abdullah Cevdet Bey

hakka: Ar. zf.
Doğrusu. 2. Hak olarak, gerçekten.
Neyin tedbîr ederek hakka ol âsaf-ı menzilet
Kulleye dikti livâ’-ı fethi cânından geçip
Lütîî
Güzelsin bî-bedelsin şûhsun âlüftesin cânâ
Söz olmaz öz hüsnüne gelmez nazîrin âleme hakka

Nedim
Rükn-i devlet dense hakka kim sezâdır zâtına
Kim bulur her kâr tedbîrin ile feyz-i kıvâm

Üsküdarlı Hakkı Bey

Hakka ki kasîdede zahîre
Nazm etmedi kimseler nazîre

hakkâk: Ar. Kazma, oyma sanatını icra
eden kimse.
Dile resm etmeden nakş-ı hayâlin gördüğü şûhun
Derûn-ı pür-heves mecmûa-i hakkâke dönmüştür

Nâbî

Tıfl-ı hakkâke dedim çekme fakr yayını var
Er olan ekmeği taştan çıkarır dedi o yâr
Sâmi hâl: Ar. Her şeyin değişen durumu; içinde bulunulan zaman. c. ahvâl, hâlât.
Şükr etti görüp sebû o hâli
Hîç secdeden olmaz idi hâli

Şeyh Galip

Sen ne câmın mestîsin âyâ kimin hayrânısın
Kendin aldırdın gönül ne oldun ne hâl olmuş sana

Nedim
Hâlime kâfirler etti rahm u sen rahm etmedin
Böyle miydi ahdimiz ey dîni yok îmânı yok
Usûlî (Yenice Vardarlı)
hâl-i acîb: Acayip durum.
Ah eylemeden kalmadı aşkınla şekîbim
Hayrette kodu âlemi bu hâl-i acîbim

hâl-i âlem: Dünyanın hâli.
Feylesofun kendisi nâ-kâbil-i ıslâh iken
Kalkar ıslâh etmeğe zu’munca hâl-i âlemi
Vasfî (Şeyh)
hâl-i âşık: Âşığın hâli.
Menâr-ı dârdan
Mansûr’a bâng-ı aşk urdurmak
Heves-kârâne hâl-i âşıkı teşhîr içindir hep

Esrar Dede

hâl-i aşk: Aşk hâli.
Hâlât-ı aşkı sanma ki bir hâle benzeye
Bir özge hâl imiş biline
Nuri hâl-i aşk
Nuri
hâl-i bâlâ-nazarân: Yüksekten bakanların hâlleri.
Hâl-i bâlâ-nazarâna eremez teng-nigeh
Hîç
AnkaFyıla pervâz edebilsin mi hurûs

Esrar Dede

hâl-i bed-meâl: Kötü anlayış hâli.
Mecnûn’um ki hâl-i bed-meâlim böyle gördükçe
Adûlar kahkaha eyler gürûh-ı dostân ağlar
Enderunlu Fazıl
hâl-i beşer: İnsanlık hâli.
Rumûz-ı hikmetin eyler beyân-ı merâtib ile
Cemî’ hâl-i beşer hâh fakr u hâh gınâ

Fuzûlî

hâl-i dehr: Dünya hâli.
Etmeden tahkîk-i hâl-i dehri erbâb-ı lûgat
Mâteme şâdî demiş şâdiye mâtem koymuş ad

Ziya Paşa

hâl-i derûn: İç hâl.
Aşıkım hâl-i derûnun âleme izhârı güç
Ketmi lâzımdır velâkin derdimin izhârı güç

Âdile Sultan

hâl-i derûn-ı haste: Hastanın iç hâli.
Derd-i firâk-ı dil-beri mehcûr olan bilir
Hâl-i derûn-ı hasteyi rencûr olan bilir

Hâlis (Şeyh Ahmet Efendi)

hâl-i diğer-gûn: Bozuk hâl.
Baksa bir kerre benim hâl-i diğer-gûnuma ol
Çeşm-i insâf ile etmez mi mürüvvet acaba

Âşık (Tokatlı Nuri)

hâl-i dil: Gönül hâli.
Hâl-i dili ol âfete takrîre ne hâcet
Bir vâkıa kim hayr ola ta’bîre ne hâcet
Ârif
hâl-i dil-i mest-âne: Sarhoş gönlün hâli.
Ey Cinânî ışk ola ol âşık-ı şeydâya kim
Zabt edip fâş etmeye hâl-i dil-i mest-ânesin
Cinânî
hâl-i dil-ber: Sevgilinin hâli.
Güzel tasvîr edersin hatt u hâl-i dil-beri ammâ
Füsûn u fitneye geldikte ey Bihzâd neylersin

Şeyhülislam Bahayî (Mehmet)

hâl-i dünyâ: Dünya hâli.
Gam çeken mâl ü metâ’-ı dehr-i bî-bünyâd için
Neydügün bilse meâl-i hâl-i dünyâ kâşkî
Bâkî
hâl-i esrâr: Sırların durumu.
Ehl-i dil âlemde her dil-dâra mâildir sever
Mahrem olursa revâdır hâl-i esrâra eğer
Ulvî
hâl-i felek: Feleğin hâli.
Feryâd.
Bu söz terceme-i hâl-i felektir
Her ân cihân bir ebedî âh demektir

Kemalzâde Ekrem Bey

hâl-i fukarâ: Fakirlerin durumu.
Zulm-i vüzerâyı söylemiştir
Hâl-i fukarâyı söylemiştir

Ziyâ Paşa

hâl-i harâb: Harap hâl.
Çocuk o vaz’-ı yetîm-ânesiyle bir dürr-i nâb
Kadın o hâl-i harâb ile bir şikeste sadef

Tevfik Fikret

hâl-i hazin: Hüzünlü durum.
Gördüğün hâl-i hazînin bâisi bir mâddedir
Kim Hudâ-yı Zül-celâl
Kur’ân’da etmiştir beyân

hâl-i hirmân: Mahrum olma hâli.
Rind olan yeksân bilir hicr ile devr-i vuslatı
Pûla saymaz hâl-i hirmânında kenz-i fırsatı
Ebubekir Sâmi Paşa

hâl-i ıttırâd: Uyumlu hâl.
Hayâtın her zemân bî-zâr hâl-i ıttırâdından
Vücûdun dâimâ muztarr kuyûd-ı bî-idâdından

Tevfik Fikret

hâl-i ihticâb: Utanma hâli.
Ses almayayım mı daha nağme-i rebâbından
Tevahhuş eyliyorum hâl-i ihticâbından
Recaizade Ekrem
hâl-i istiğrâk: Dalma hâli.
Pek müessirdi sadâ-yı hâtifi yâhûd ki ben
Hâl-i istiğrâk ile olmuş idim pek nâ-tüvân

hâl-i leb: Dudak hâli.
Teberrük aldı görüp fikr-i zülf-i meftûlün
Hayâl-i hâl-i lebin bulduyâdigârgözüm

İbni Kemâl

hâl-i mecâzi: Mecazî durum.
Getirir hâl-i mecâzîden hakîkat yoluna
Tâir-i kurb-ı İlâhîdir o mâhiyet-i aşk
Âdile
Sultan hâl-i mecrûh: Yaralı hâli.
Aftâba sor beyim üftâdelik mâhiyyetin
Hâl-i mecrûhu ne bilsin düşmeyenler dâmdan

Sâbit

hâl-i miskin: Miskin hâl.
Sipâh-ı gussa vü gamdan beni saklar penâhında
Yüzünde hâl-i miskîningibi bir kara dâgım var

Hayâlî Bey

hâl-i perîşân: Perişan hâl.
Ey şâne kîl u kâl ile tel kırmadan varıp
Şerh eyle yâre hâl-iperîşânı mû-be-mû
Cevdet Paşa
Görüp hâl-iperîşânım benim bî-hûde ta’n etme
Bu emri bir de gel mülk-i dile sultân olandan sor
Nazîf (Şeyh Hasan. Dede)
hâl-i ümem: Ümmetlerin hâli.
Ne safâdır bilesin hâl-i ümem
Cümle mazbûtu ola ahvâl-i ümm

Sünbülzade Vehbi

hâl-i tab’-ı hasta-mizâc: Hasta mizaçlı kişilerin hâli. çeşm ederse ne ola az günâh için çok hışm
Hemîşe nâzik olur hâl-i tab’-ı hasta-mizâc
Lamiî Çelebi
hâl-i uşşâk: Âşıkların hâli.
Kabûl ü tard-ı der-gâh-ı talebde hâl-i uşşâkı
Temennâ keçkûlü redd ile meksûr olmayan bilmez

Esrar Dede

Sohbet-i ehl-i riyâdan çek ayak ikrâh et
Hâl-i uşşâkı ne bilsin sûfî kim nâ-dândır

Âdile Sultan

hâl-i zâr: İnleyen hâl.
Tegâfül eyleyip bîhûde hâl-i zârımı sorma
Beni söyletme cânâ arz-ı hâlim çün nigâhımdadır
rızayî
hâl-i zemân: Zamanın hâli.
Fikr-i müstakbel ü mâzîyi bırak ârif isen
Böyledir hâl-i zemân bir var imiş bir yok imiş
Kânî (Ebubekir)
hâl-i zulmânî: Karanlık hâl.
Çıkar sa’y ile gönülden hevâyı mâ-sivâyı hep
Çalışıp zâhir ü bâtında terk et hâl-i zulmânî

Âdile Sultan

hâlât: Hâller, durumlar.
Yeter hikâye-i hâlât-ı Şems ü Mevlânâ
Ne rütbe mihr-i dirahşân olur gönül gönüle

Yahya Kemal

hâl: Ar. 1. İnsanın yüzünde, bedeninde olan kara benek, ben. 2. Annenin erkek kardeşi, dayı. (Dilimizde bu anlamda kullanılmaz.)
3. Süs, çerçeve.
Zer-i rûyum sirişkimle ezip mektûba hâl çektim
Ter ü rengîn edip sûret veripgâyet güzel çektim
Zâti
Mihr-i burc-ı ârızındangönül oldu hâle mâil
Bana kendi tâlidmden bu siyeh sitâre düştü

Şeyh Galip

Hâl kâfir zülf kâfir çeşm kâfir el-amân
Ser-be-ser iklîm-i hüsnün
Kâfir-istân oldu hep

Nedim
Şöyle gerd olmuş
Freng-istân birikmiş bir yere
Sonra gelmiş kûşe-i ebrûda hâl olmuş sana

Nedim
hâl-i anber-bâr: Koku saçan ben.
Kâ’be-i hüsnünde müşgînperde olmuş tâb-dâr
Hâl-i anber-bâr bir hindûdur olmuş perde-dâr

İbni Kemâl

hâl-i anberînîn: Amberlerin beni.
Sevâd-ı çeşm alır hurşîd hâl-i anberînînden
Duâ-yı
Nûr okur meh nüsha-i satr-ı cebîninden

Nâbî

hâl-i hadd: Yanak beni.
Hâl-i haddin mi bu ya sûhte pervâne midir
Kararıp düşmüş olaşem’-işeb-istân üzre
Rahmî
hâl-i gendûm-gûn: Buğday renkli ben.
Hâl-i gendûm-gûnı mekrin bana hoş gördü rakîb
Ademe
İblîs verdiği öğüttür bu öğüt

İbni Kemâl

hâl-i Hindû: Hintli beni.
Hâl-ı Hindûsu eder anda şirâ-yı cevher
Sâhil-i la’lile bak bender-ı Bangalegibi

Keçecizade İzzet Molla
(anda: orada.)
hâl-i karanfül: Karanfil beni.
Her kim yüzünde benlerin görmüş değil bilmez nedir
Kâfûr-ı ânz üzre ol hâl-i karanfül nicedir
Şeyhî
hâl-i Muhammed: Hz. Muhammed’in beni.
Hümâ-yı devlet o dil mürgüdür ki kıldı cihânda
Şikâr-ı dâne vü dâm onu zülf ü hâl-ı Muhammed

Hamdullah Hamdi

hâl-i müşg-âgîn: Misk kokulu ben.
Hayâl-i hâl-i müşg-âgînden gayrı gıdamız yok

Nâbî

hâl-i müşgîn: Mis kokulu ben.
Çeşm ü ebrun üzre neyler hâl-i müşgîn ey sanem
Nokta konmaz sûre-ı Yâ
Sîn ü Tâ-hâ üstüne
Lamiî Çelebi
hâl-i ruh-ı cânâne: Sevgilinin yanak beni.
Hâl-i ruhunu gözler zülf-i siyâhın özler
Yahyâ sevâd-ı çeşm ü kalbimdeki süveydâ

Şeyhülislam Yahya

Bahş eyledim
İran’ı ben hâl-i ruh-ı cânâneye
Şîrâz ü Keşmîr ü Hoten olsun fedâ bir dâneye

Sünbülzade Vehbi

hâl-i ruhsâr: Yanaktaki ben.
Hâl-i ruhsârından anla hâlimi etme suâl
Aşıkın baht-ı siyâhı ahterinden bellidir
Vecdî
hâl-i siyeh: Siyah ben.
Derd çekmiş başım ol hâl-i siyeh kurbânı
Tâb görmüş tenim ol turra-i tarrârafdâ

Fuzûlî

hâl-i siyeh-dâne: Siyah taneli ben.
Ya’nî ol hâl-i siyeh-dâne kişeh-dâne-i müşg
Ona hindûsu olup kendüye sultân eyler

Hamdullah Hamdi

hâl-dâr: Benli, benekli, alacalı, rengârenk.
Kıl temâşâ
Lâmi’î ol hâl-dârın hattını
Benzer ol tûtîye kim başına üşmüş zâğlar
Lamiî Çelebi
halâ: Ar. Tehî, boş yer. 2. Hela, tuvalet.
Bahâr gül-şeni ezhâr ile kılıp memlû
Yakînim oldu ki mümkün değil vücûd-ı halâ

Fuzûlî

Bir bok sineği nağme ile çıktı halâdan
Kim uyduramaz ona sadâ bokluca bülbül

Sürurî

Şol dem ki dahı mülk-i zemâne halâ-y-ımış
Dil tal’at-ı cemâlin ile âşinâ-y-ımış

Cem Sultan

hâlâ: Ar. zf.
Şimdi, henüz.
Bilmezem bu hilkat-i âlemde mi insâf yok
Olmadım mı yoksa ben hâlâ sezâ-yı merhamet
Avnî
Yaşar hâlâ yaşar bî-çâre mahkûm-ı ezâ, ma’lûl
Yaşar zîrâ ölümden ba’zen en mehcûr olur menzûl

Kemalzâde Ekrem Bey

Burnumuzdan tuttu düşmân biz boğaz kaydındayız
Bir bak ın: Hâlâ mı hâlâ ihtiras ardındayız

Mehmet Akif

halâik, halâyık: Ar. Halîka’lar, mahluklar, yaratıklar. 2. Satın alınan kadın hizmetçi.
Rîze rîze cevher-i cân-ı halâiktir bütün
Sâhasında pây-mâl-i nâs olan rîk-i revân

Ziyâ Paşa

Şefâat eyle o rûz-ı belâda bendene kim
Halâikı behem-âgûş eder zebâna
Vdûd

Sâbit

Halâyıktan kadın olan kurnayı deler tas ile
Köleden müezzin minâreyi yıkar ses ile

halâs: Ar. 1. Kurtarma. 2. Kurtulma, kurtuluş.
Bende-i şöhret için yoktur halâs
Olsa
Mevlâ’dan meğer ihsân-ı hâs
Nahîfî
Bu gamdan beni eyle yâ
Rab halâs
Düşmenler kapından bulur hep halâs

Keçecizade İzzet Molla

Bulmaz halâs sâika-i intikamdan
Tahrîb eden hukûk-ı ibâdı harâb olur
Abdullah Cevdet Bey
halâvet: Ar. 1. Tat, tatlılık, şirinlik. 2. Zevk.
Lûtf ile hâsid-i bed-hâha nedâmet gelmez
Telh olan mîveye şekkerle halâvetgelmez

Nâbî

Mezâk-ı telhe verdiyâd-ı la’lin bir halâvet kim
Gamınla içtiğim bin kâse zehr-âbı unutturdu

Nâilî

Lezzet-i la’l-i lebi telhî-i âzâr iledir
Olmaz ol meyde halâvet ki merâret yoktur

İzzet Ali Paşa

halâvet-yâb: Tat alan, tadına varan.
Halâvet-yâb olur mu nimet-i elvân-ı dünyâdan
Dehen-şûy olmayanlar bûs-i dâmân-i müdâradan
koca Râgıp Paşa
hâle: Ar. Bazen güneşin ve ayın etrafında görünen ve bir çeşit ay ağılı.
Gün yüzünde hat belirse gözlerim giryân olur
Hâle görünse kenâr-ı mâhta bârân olur
Hoca
Dehhanî
Fark yerden göğe dek ulvî ile süflînin
Halka-i hâleyegirdâb berâber gelemez

Nâbî

Mahlûktan kuyûdu koparmak muhâldir
Seyr et semâda hâlesi bedr-i münîre bend
Memduh Paşa
(Ankara Valisi Mehmet)
hâle-i bezm: Meclisin hâlesi.
Sipihr-ipîr çürüttü hezâr kefş-i hilâl
O mâhı hâle-i bezme dadandırıncaya dek

Nâbî

hâle-i bî-mâh-tâb: Mehtapsız ay ağılı misali.
Misâl-i hâle-i bî-mâh-tâb kalmış idi
Derûn-ı milki hazîn, taht-ı saltanat mağdûr

Nâbî

hâle-i hunin: Kanlı hâle.
Gâhîşafakta hâle-i hûnîngibi hilâl
Gâhî kamer sabâha kadar arzeder cemâl

Kemalzâde Ekrem Bey

hâle-i mâh: Ay hâlesi.
Hâle-i mâh gibi sîneye çekmiş mihri
Bezm-i vuslatta o kim yâri der-âgûş eyler
Fıtnat

hâle-pirâ: Hâle donatıcı.
Felek imşeb hilâl-i hâle-pirâyı edip der-dest
Hemânâ ol dervîşe tutmuş bir kemer keşkûl
Kânî (Ebubekir)
hâle-teg: Hâle gibi.
Hâle-teg çıkmaz evinden mâh-tal’atler müdâm
Her kimin
Devr-ı Kamer’de tâli’i fîrûz olur

Fuzûlî

hâle-ver: Hâle ustası. hâle-ver-i âgûş-ı fitne: Fitne kucağında hâle yapan kişi.
Gird-i ruhunda hat ki siyeh-pûş-ı fitnedir
Mehtâb-ı hüsne hâle-ver-i âgûş-ı fitnedir
Sâmi halecân: Ar. Yürek çarpıntısı, titreme.
Bekliyordum ki senin belsem-i eltâfınla
Mütemâdî halecânım, hafakânım dursun

Doktor Abdullah Cevdet

Sâkî bize mey sun ki dil-i tecrübet-âmûz
Endîşe-i encâm ile vakf-ı halecândır

halecân-ı nihân: Gizli titreme.
Ammâ hemîşe baht-ı dagal-bâz neyleyim
Tab’-ı bülende halecân-ı nihân verir

Nedim
halef: Ar. 1. Babasından sonra kalan oğul. 2. Birinin yerine gelen, birinin ayrıldığı yere sonradan geçen. c. ahlâf.
Her kim eylerse hilâf-ı emr-i kânûn-ı selef
Nâ-halefdir nâ-halefdir nâ-halefdir nâ-halef
Nahîfî (Süleyman)
Hem o ser-mâye-i fazl u şerefin
Selef-i eşrâfina hayrü’l-halefin

Hakanî

Ol dürr ise dil ona sadeftir
Cânân ile cân halef seleftir

Şeyh Galip

ahlâf: Halefler, birinin yerine geçenler.
Ayrıldı bizimle çünki eslâf
Varsın bizi de ayırsın ahlâf

Ziyâ Paşa

Şükrânla vedâ’ ettiğimiz câm-ı fenâya
Son pendimiz ahfâda devâm olsun erenler

Yahya Kemal

halel: Ar. 1. Noksan, eksiklik, bozukluk. 2. İki şey aralığı, boşluk.
Hâdisât-ı ihtilâf-ı dûrdan görmez halel
Kime kim ma’mûre-i hıfzın ola hısn-ı hasîn

Fuzûlî

Bil kıl üzredir esâs-ı hüsnün etme âtimâd
Rûzigâr âyîne-ı İskender’e verdi halel

Necati Bey

Halel ere demesem dildeki sihirlerden
Yüreğe sokmak olur idi dost nâmesini

Hamdullah Hamdi

hâlet: Ar. Hâl, durum, suret, keyfiyet. c. hâlât. bk. hâl.
Derdin nedir gönül sana bir hâlet olmasın
Sad el-hazer ki sevdiğin ol âfet olmasın
Nedim-ı Kadim
Olmakta derûnunda hevâ âteş-i sûzan
Nâyın diyebilmem ki ne hâlet var içinde

Nedim
Ene’l
Hak çağırır çeng ü def ü ney
Ne hâlet lâ ile illâya düşmüş
Nizamî
Ben de ol hâlet ile hayrânım
Gâh handân ü gehi giryânım
Enderunlu Fazıl hâlet-i aşk: Aşk durumu.
Yâr ile hem-sohbet ol cisminde cânın duymasın
Hâlet-i aşkı hikâyet kıl zebânın duymasın

Hayâlî Bey

Hâlet-i aşkın safâsın ehl-i hâl olan bilir
Kim kemâlin kadrini ehl-i kemâl olan bilir

Selimî (Yavuz Sultan Selim)

hâlet-i azl: Azil hâli.
Mâ-hasal turfa perîşânlık imiş hâlet-i azl
Tutmasın kimselerin der-geh-i nasbında makam

Nâbî

hâlet-i cezbe: Cezbe hâli.
Hâlet-i cezbeye düş
Mecnûn misâli aşk ile
Âşık-ı dîdâr olup bul cân u dilde vuslatın

Âdile Sultan

hâlet-i isnâ aşer: On iki hâl.
Hâlet-i isnâ aşer evlâdı hem
Aşk ta’dâdı dile gördü ehemm

Âdile Sultan

hâlet-i kevn ü mekân: Mekân ve varlığın hâli.
Ammâ ne zikr ü fikr kim âgâh olanlara
Yâd-ı atâsı hâlet-i kevn ü mekân ü yerdir

Nedim
hâlet-i kevser: Kevser suyu hâli.
Çekîde olsa kemter reşha-i nîsân ihsânı
Bulur telh-âbe-i zehr-i helâhil hâlet-i kevser

Üsküdarlı Hakkı Bey

hâlet-i nez’: Canın tenden kopması, can çekişme.
Bulmasaydı dürc-i tedbîrinde dârû-yı salâh
Çoktan olmuş idi devlet hâlet-i nez’e karîn

Üsküdarlı Hakkı Bey

hâlet-i rûz-ı hesab: Hesap gününün durumu.
Tâ-be-gerden garka-i eşk oldu tâb-ı hecr ile
Nâbî’ye hem hâlet-i rûz-i hisâb ettin bu şeb

Nâbî

hâlet-i sahbâ: Şarabın niteliği.
Hem gül gibi rengînî-i ma’nâ ile zâhir
Hem neş’e gibi hâlet-i sahbâda nihânız
Neşatî
hâlet-i vecd ü semâ’: Vecd ve sema durumu.
Hâleti-i vecd ü semâ’ emr-i nihân
Yine anlar onu sâhib-i vicdân

Sünbülzade Vehbi

hâlet-ı Yahyâü’l-izâm: Büyük
Yahya’nın hâli.
Kevkeb-i bahtında bâhir nûr-ı mecîd bî-zevâl
Meşreb-i lûtfunda zâhir hâlet-ı Yahyâü’l-izâm

Üsküdarlı Hakkı Bey

hâlet-engîz: Hâl ortaya koyan.
Bu şi’r-i hâlet-engîzin bize kâr etti ey Yahyâ
Gazel olunca böyle sûz-nâk u hasb-ı hâl olsa

Taşlıcalı Yahya Bey

hâlet-fezâ, hâlet efzâ: İnsanı coşturan, hâlden hâle koyan durum.
Devr-i hüsnünde lebindir yüzüne revnak veren
Hâlet-efzâdır belî dil-ber yüzünde tâb-ı mül
Avnî
hâlât: Hâl’ler.
Pinhân idi gûne gûne hâlât
Deryâ-sıfat ugevher-zât

Şeyh Galip

hâlât-ı aşk: Aşkın hâlleri.
Hâlât-ı aşkı sanma ki bir hâle benzeye
Bir özge hâl imiş biline
Nuri hâl-i aşk
Nuri
hâlât-ı Şems ü Mevlânâ: Şems ve
Mevlâna’nın hâlleri.
Yeter hikâye-i hâlât-ı Şems ü Mevlânâ
Ne rütbe mihr-i dirahşân olur gönül gönüle

Yahya Kemal

halhâl: Ar. Bazı ülkelerde kadınların ayak bileğine taktıkları gümüş veya altından yapılmış halka, ayak bileziği. c. halâhil.
Hayâl-i bûs-i pâye dest-i ümîdim sarılmaktan
Gönülde halka halka âhlar halhâle dönmüştür
Nihat Bey
halhâl-i dakâyık: İncelikler halkası.
Çoktur sana üstâd-ı taleb-kâr velîkin
Dâî gibi halhâl-i dakâyık bulamazsın
Cinânî halhâl-i sâk-i arş-ı Rahmân: Allah göğünün ayağının halhalı.
Nice deryâ ser-i emvâcı ermiş evc-i eflâke
Ki her girdâbı bir halhâl-i sâk-i arş-ı Pahmân’dır
riyazî
hâli: Ar. Tenha, boş.
Ârızın ya lâle ya gül ikiden hâlî değil
La’l-i nâbın gonca ya mül ikiden hâlî değil
Mantıkî
Sâzın yere çalmıştı görüp meclisi hâlî
Nâhîd-i felek zemzeme-igûş-resâdan

Nâilî

Neden kâfî değildir halk için rehberliği aklın
Niçin hâmûn-ı hilkat kalmıyor güm-râhtan hâlî

İsmail Safa

hali’: Ar. 1. Soyulmuş. 2. Kovulmuş.
halî’ü’l-izâr: (Yüzü yırtık), edepsiz, ar damarı çatlamış.
Kaçmış bu gün baban, edecek intizâr yok
Zevcin
Hasan, o şahs-ı halîü’l-izâryok!
abdülhak Hâmit
halîde: Far. Dürtülüp batırılmış, saplanmış.
Dönerdi aksine sûfârı nısf-ı menzilden
Olurdupüşt-i kemâne halîdepeykânı

Nef’î

Bir rütbe ederdi nerm-i reftâr
Olmazdı halîde pâyına hâr

Şeyh Galip

halîfe: Ar. 1. Birinin yerine geçen kimse. 2. Padişah. 3. Resmî dairelerde kalem başının ikincisi. 4. Kalfa, ikinci usta. c. hulefâ.
Burûc-ı çerh-i kemâlâtın ahter-i sa’dî
Halîfeler halefi ma’rifet gülsitânı

Taşlıcalı Yahya Bey

Halîfendir ey ahkemü’l-hâkimîn
Onun lûtfuna müftekırdır zemîn

Muallim Naci

Ömer de kim?
Benim ondan daha kerîm adamdı babam
Ölür de yüz suyu dökmem sizin
Halîfenize

Mehmet Akif

halîfetü’l
İslâm: İslam’ın halifesi.
Yegâne sihr-i güzîn-i halîfetü’l
İslâm
Vezîr-i a’zam ü ekrem pâk-tebâr

Nedim
halîfetu’llah: Allah’ın halifesi.
Yardımcın olup
Cenâb-ı Allah
Binler yaşa ey halîfetü’l-lah

hulefâ: Halîfe’ler.
hulefâ-yı din: Din halifeleri.
Oldu dördüncüsü
Haydâr hulefâ-yı dînin
Kütüb-i münzelenin hazret-ı Kur’ân’ıgibi
Eşref Hâlik: bk. halk.
halîl, Halil: Ar. 1. Sâmimi, sadık dost. 2. Hz. İbrahim’in lakabı. c. ahillâ.
Çün ezelden bana aşk oldu delîl
Yanar isem ben yanayım ey Halîl
Süleyman
Ser-i şûrîdemizi eyledi vakf-ı mihrâb
Hey’et-i ham-şüde-i tâk-ı dü-ebrû-yı
Halîl

Nâbî

Kâ’be yüzünde
Halîl’im
Hacerü’l-esvedini
Gören önünde ölür kendüyü kurbân eyler

Hamdullah Hamdi

Halîl-i âzerest: Halîl bin
Âzer (Hz. İbrahim peygamber’in babası put yontucusu olduğu için söylenir.)
Kâ’be bünyâd-ı Halîl-i âzerest
Dil nazar-gâh-ı Celîl-i ekberest

halîlu’l-lah: Allah dostu. (Hz. İbrahim).
Hz. İbrahim ateşe atıldığında
Cebrail onu havada tuttu ve isteğini sordu.
da: “Ben ancak ondan isterim. nasıl isterse öyle yapsın.
” dedi. Allah da ona ‘Halîlu’llah’ dedi ve böylece onun dostu oldu.
Her
İbrâhîm izzet
Kâ’besinde
Halîlullah yâhûd
Edhem olmaz

Necati Bey

halîm: bk. hilm.
hâlis: Ar. Pak ve safi olan; karışık olmayan, hilesiz şey.
Sâf u berrâk u ziyâ-güster idi
Ya’nî hâlis gümüşe benzer idi

Hakanî

Ancak o zemân hâlis olur niyyet-i heycâ
Ben yoksa bu gavgâya derim şûriş-i bî-câ

Abdülhak Hâmit

Cenâb-ı Kibriyâ el-hakk sezâ-vâr ibâdettir
İbâdet ona zikr ü fikr-i hâlisten ibârettir
Şinasi hâlisü’l-ıyâr: Ayarı saf.
Bulmaz cihânda sikke-ı Cem i’tibârmı
Sen hâlisü’l-ıyâr o ganî ma’den olmasın

Yahya Kemal

hâliyâ: Ar. Aslı “hâliyye”dir.
İbadet esnasında el çırpma ve raks gibi şeyleri helal sayan tarikatın hâlleri.
Ol ne âfettir vücûdu hâliyâ ihfâdedir
Menzili esfelde ammâ meskeni bâlâdadır
Âşık Ömer
Berfrîz olsa elem dehre yine gül-şen biziz
Hâr-ı gamdan hâliyâ âsûde-pîrâmen biziz

Esrar Dede

Sâliki meczûb-ı râh-ı Mevlevî’yim ârifim
Hâliyâ akl u cünûn nâ-cins-i sohbettir bana

Esrar Dede

halk: Ar. 1. Yaratma, yaratılma. 2. İcat, buluş. 3. İnsanlar; insanlardan bir bölük.
Tanrı bir hükümdâr-ı âdildir
Feyzi mecmû’ halka şâmildir

Fuzûlî

Misli yok mânendi yok bir mâha gönlüm müncezib
Kâinâtı halk eden Allah’a gönlüm müncezib

Şeb-i hicrân yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
Uyarır halkı efgânım kara bahtım uyanmaz mı

Fuzûlî

Kimse görmesin diye düşte hayâlini senin
Halkı uyutmamağa âh u figânım var benim
Âhî
halk-ı âlem: Dünya insanları. Hak Ta’âlâ’nın resûlü hem şefâat kânıdır
Halk-ı âlem rûz-ı mahşerde kamu muhtâc ona

Muhibbî, Meftûnî (Kanunî Sultan Süleyman)

Muhtâc ona cümle halk-ı âlem
Onunla bulur hayâtı âdem

Şeyh Galip

Halk-ı âlem ser-te-ser bîmâr-ı derd-i ihtiyâc
Zehir bir dârü’ş-şifâ lûtfun tabîb-i mihr-bân

Nef’î

halk-ı cihân: Dünya halkı.
Kâşkî sevdiğimi sevse bütün halk-ı cihân
Sözümüz cümle hemân kıssa-i cânân olsa

Taşlıcalı Yahya Bey

Seçilmez âşık ile şimdi zâhid-i bârid
Gözünde halk-ı cihânın ne eşk kaldı ne hâb

Esrar Dede

Âşık ta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz pîr-i mugânındır

Şeyh Galip

halk-ı kâinât: Kâinatın insanları.
Eyledi kesb-i hayât-ı tâze halk-ı kâinât
Doldu envâr-ı meserretle kulûb-ı müminîn

Ziya Paşa

halk-ı Rûm: Anadolu halkı.
Mûrgibi emrine kılmış itâat halk-ı Rûm
Râm oluptur nitekim
Mûsâ’ya ey şeh sihr-i mâr
Lamiî Çelebi (mûr: karınca, Rûm: Anadolu, râm: boyun eğme, mâr: yılan kelimeleri anlamlı bir şekilde birbirlerinin tersinden okunabilir.)
halk-ı Sa’dâbâd: Sadabat insanları.
Halk-ı Sa’dâbâd iki sâhil boyunca fevc fevc
Va’de-i teşrîfine alkış tutarken dûrdan

Yahya Kemal

halk-ı zemâne: Zamanın insanları.
Zemân-ı lâtû safâ geldi mevsim-i şâdî
Demidir eylese halk-ı zemâne def’-i melâl
Cinânî
Hâlik: Halk eden, yaratan, Allah (c. c.).
Hâlık’ın nâ-mütenâhî adı var en başı: Hak
Ne büyük şey kul için
Hakk’ı tutup kaldırmak

Mehmet Akif

Bunu bir hâlık irtikâb etmez
Halk eden mahv eder, harâb etmez

Tevfik Fikret

Yine ol
Hâlık-ı zemîn ü zemân
Kıldı bâğ-ı cihânı haşr-nişân
Vücûdî
hâlık-ı Yezdân: Cenab-ı Hak (c. c.).
Hikmet ü kudreti çok
Hâlık-ı Yezdânâmın
Münkirin kalbinde lâsı müminin illâsı var
ümmi Sinan
halka: Ar. Ortası boş daire şeklinde olan şey.
Salarsa zülfün ucu halka halka zencîri
Hezâr zâhid-i huşku keşân keşân iletir
Şeyhî
Bu halka olup görünen felek değil
Bir ejderhâymış ol yedi başlı hâzır-bahş

Necati Bey

Hayâl-i bûs-ı pâye dest-i ümîdle sarılmaktan
Gönülde halka halka âhlar halhâle dönmüştür
Nihat Bey
halka-i âgûş-ı hâle: Hâlenin etrafındaki halka.
Mahviyyet eyler âdemi âzâde kayddan
Düşmez hilâl halka-i âgûş-ı hâleye
Lâ halka-i cem’iyyet-i peymâne-keşân: İçki içen topluluk halkası.
Biz mest-i mey-i mey-gede-i âlem-i cânız
Ser-halka-i cem’iyyet-ipeymâne-keşânız

Bağdatlı Ruhi

halka-i cevher: Cevher halkası. halka-i cevher ile bir cerîdedir tîgi
Ki sahîfesindedir a’mâr-ı düşmenân-ı mestûr

Nâbî

halka-i çeşm-i gazale: Dişi geyiğin gözünün halkası.
Mecnûn güsiste eylemedi bî-niyâz iken
Târ-ı nigâhı halka-i çeşm-igazaleden

Fuzûlî

halka-i dâm-ı belâ: Bela tuzağının halkası.
Nâveki tîr-i kazâdır gözünün her müjesi
Halka-i dâm-ı belâdır saçının her şikeni
Nizâmî
halka-i dürr: İnci halkası.
Bir işâret ola kurb-ı âsitânından diye
Yolda kaldı halka-i dürr gibi çeşm-i intizâr

Nazîm (Yahya)
halka-i gîsû-yı anber-bâr: Anber saçan saçın kıvrımı.
Yetirdi başını gerdûn ayağa bâr-ı mihnetten
Hayâl-i halka-i gîsû-yı anber-bâr yetmez mi

Fuzûlî

halka-i hâle: Ay ağılının halkası.
Fark yerden göğe dek ulvî ile süflînin
Halka-i hâleye girdâb berâber gelemez

Nâbî

halka-i ham: Eğri halka.
Satmağa deyr-i fenâda halka ışkın bâdesin
Halka-i hamdır sütûn-ı âhım üstünde hilâl

Behiştî

halka-i Kâ’be: Kâbe’nin etrafı.
Halka-iKâ’be’yi terketse ne olaKays-misâl
Dile zencîr yeter urve-i vüska-i cünûn

Namık Kemâl

halka-i muzîe: Işıklı halka.
Sanki bir halka-i muzîesidir
Unk-ı ruhunda bağlı zencîrin
Cenap Şahabeddin halka-i peymâne-keşân: Kadeh kaldıranlar halkası.
Girmem der idin halka-ipeymâne-keşâna
Bir bezme mi vardın yine ibrâma mı düştün

Nâbî

halka-i rindân: Rindler halkası.
Olaldan halka-i zülfünle
Nev’î bî-ser ü sâmân
Muhabbet bezminin ser-halka-i rindânıyız cânâ
Nev’î
halka-i şeh-per: Kuş kanadı halkası.
Kurtulur pây-i tarab yerden o dem kim melekût
Yere gökten süzülüp halka-i şeh-perle döner

Yahya Kemal

halka-i tevhîd: Birlik halkası.
Bedîd gerdiş-i germinde halka-i tevhîd
Çeker sabâha dek ism-ı Vedûdpervâne

Şeyh Galip

Tasâvîr ile tezyîn eylemiş sûret-ger-i hikmet
Döner şem’-i mahabbetle fenerdir halka-i tevhîd

Nâbî

halka-i uşşâk: Âşıklar halkası.
Işk tâcına urursan çâr-unsur terkini
Hırka-i zülfün giyip ser-halka-i uşşâk ol

İbni Kemâl

halka-i zincir: Zincir halkası.
Kays-ı nâ-kâmım esîr-i nükhet-i gîsû-yı dost
Halka-i zincîr, mevc-i bûy-ı sünbüldür bana

Leskofçalı Galip

halka-i zülf: Saçın halkası.
Olaldan halka-i zülfünle
Nev’î bî-ser ü sâmân
Muhabbet bezminin ser-halka-i rindânıyız cânâ
Nev’î halka-i zülf-i mu’anber: Mis kokulu saçının halkası.
Akıl irşâdiyle bulmak kâm mümkindir velî
Dâm-ı râh ol halka-i zülf-i mu’anberdir bana

Fuzûlî

halka-be-gûş: Kulağı halkalı, kulağı küpeli; köle.
Hâdim-i halka-be-gûş dürrü sâdât-ı kirâm
Bende-i bar-gehi cûdî hezârân çelebi

Nazîm (Yahya)

halka-dâr: Halkası olan, halka biçiminde olan şey.
Nedir o sislile-i halka-dâr rûyunda
Behişt içinde olur âlet-i azabgarîb

Nâbî

halka-veş: Halka gibi.
Mecnûn güsiste eylemedi bî-niyâz iken
Târ-ı nigâhı halka-i çeşm-igazeleden

Fuzûlî

Zîb-i gûş etmeye âvâz-ı cûsun
Bâb-ı erbâb-ı kerem halka-veş açmışgûşun

Nâbî

hall: Ar. Çözme, çözülme; tereddüte mahal kalmayacak surette bir meselenin içinden çıkma.
Hall et yine müşkillerim iy
Hâce-i âlem
Hâk-i derine eyleyeyim arz-ı havâtır
Rızâyî
Enâmil-i keremin hall eder ümîdim odur
Olursa rişte-i kârımda sad kerre makûd

Sâbit

Ukde-i hâtırı biz halle şitâb ettikçe
O büt-i ser-keşin ebrûları pür-çîn oldu

Nedim
hall-i İlâhi: İlahî çözüm.
Olmayan hall-ı İlâhîye karîn eylemez
Dil-i pür-ukde ile keşf-i mezâyâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

hall-i işgâl: Meşguliyeti çözme.
Bi’t-terâzî edicek bast-ı makâl
Belki ol eyleye hall-i işgâl

Sünbülzade Vehbi

hall-i işkâl-i tılsımât-ı umûr-ı mülk: Ülke işlerinin tılsımlı şekillerini çözme.
Hall-i işkâl-i tılsımât-ı umûr-ı mülke
Etmiş üstâd-ı ezel lûtfunu miftah-ı merâm

Nâbî

hall-i müşkil: Zorluğu çözme.
Sabâ ukd-ı ser-i zülfünü hall etmekte âcizdir
Belî her kişiye âsân değildir hall-i müşkiller
Avnî
hall-i zer: Altını eritme.
Bir lâciverdî kâsede her subh mihr altın ezer
Vasf-ı cemâlin yazmağa cânâ gerektir hall-i zer

Şeyhülislam Yahya

hall-gerde: Halledilmiş, çözülmüş.
Tâb-ı ruhun ki aksini sâgarda gösterir
Mevc-işarâbı şu’le-i hall-gerdegösterir

Esrar Dede

hall ü akd: Çözüp bağlamak.
Zabt u rabt u hall ü akd kişverin edip murâd
Etti ol düstûru sadre zîver-i mecd ü celâl

Üsküdarlı Hakkı Bey

hall ü akd-i nükte: Nükteyi çözüp bağlama.
Belki kânûn-ı sühanda, hall ü akd-i nüktede
Hikmet-ifikr ü hayâlinfeylesof-ı ekberi

Nef’î

hallâl: Halleden, çare bulan, çözen.
hallâl-i müşkilât: Zorlukları çözen.
Hallâl-i müşkilâtı oldum cihâniyânın
Müşkil budur ki kaldım ben müşkilât içinde
Sâdî (Sâdîi Cem Çelebi)
hall: Ar. Sirke.
Bir midir ikisi de şîre-i engûr iken
Neşve-i bâde-i gül-gûnla keyfiyyet-i hall

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

hall-i pâk: Temiz sirke.
Verir kendi emri ile hûşe tâk
Kimin bâde eyler kimin hall-i pâk

Keçecizade İzzet Molla

Hallâc: Ar. 1. Pamuk, yatak, yorgan lifi atan kimse. 2. Hallâc-ı Mansûr: “Ene’l
Hak” (Ben Hak’ım sözünden dolayı
M.S. 920 yılında asıldığı söylenen ünlü sufi.)
Penbe-i ebr ile doldurmağa çarhın pisterin
Yay edip kavs-i kuzahtan oldu hallâc âfitâb

İbni Kemâl

Aldıkta şaka tokmağını destime hicvi
Hallâc osuruğu gibi aralığa gitti

Sürûrî

hallâc-ı Mansûr: Asılarak idam edilen sufi.
Eğer ârif isen etme hakîkat sırrını ifşâ
Kelâm-ı Hak çıkardı baştan
Hallâc-ı Mansûr’u
Vâlih-ı Kadim (Kurtzade Edirneli Şeyh)
hallâf: Ar. Çok yemin eden.
Böyle nâ-hakk yere da’vâ gören mahkemenin
Kâdı vü muhzır ü hallâfina mahlûfuna yuf
Aynî
hallâk: Ar. Devamlı halk eden, yaratan Allah (c. c.).
Hamd o
Hallâk’a ki kıldı ihsân
Bir avuç toprağa şekl-i insân

Sünbülzade Vehbi

İşte en zorlu hasmın ey Hallâk
Seni arşında eyleyen ihnâk

Tevfik Fikret

Hallâk-ı âlem: Dünyanın yaratıcısı.
Cefânı nâ-resîde tıfl iken çektim bilirdim kim
Seni
Hallâk-ı âlem böyle fettân-ı cihân eyler

Bağdatlı Ruhi

hallâk-ı cihân: Cihanın yaratıcısı. (c. c.).
Hallâk-ı cihân âleme kıldıkta tecellî
Her şahsı birer hâl ile kılmış mütesellî
Celal
Çelebi (Manastırlı Hüseyin)
Hallâk-ı dâim: Devamlı yaratan.
Pinhân ü peydâ, nevvâr ü muzlim
Etmekte zikr-ı Hallâk-ı dâim

Tevfik Fikret

hallâk-ı ezel: Ezelin yaratıcısı. (c. c.).
Eylemişti onu
Hallâk-ı ezel
Hüsn-i ahlâk ile bî-misl ü bedel

Hakanî

hallâk-ı maânî: Manaların yaratıcısı (c. c.).
İşte
Hallâk-ı maânî şimdi geldi âleme
Gûş edin âsârmı kim tercümânıdır sözüm

Nef’î

hallâl: bk. hall.
halt: Ar. 1. Katıp karıştırma, katılıp karıştırılma. 2. Âdi, fena, galiz, hoşa gitmeyen söz söyleme.
Bir nice zarftan almak gibidir nice ta’am
Eylemek halt sözünde diğerin eş’ârm

Nâbî

Mantıka eyle velîkin ikdâm
Halt eder dinleme kim derse harâm

Sünbülzade Vehbi

halt-ı kelâm: Hezeyan, saçma sapan söz, karıştırma.
Etti sözün âmîhte-i şekve-i hicrân
Mest olmak ile halt-ı kelâm eyledi bülbül

Nâbî

Ekserî halt-ı kelâmın hezeyân-ı mahmûm
Acebâ tuttu mu şâirleri hummâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

haltiyyât: Hezeyan kabilinden sözler.
Kimisi kendüsin
Firdevsî-ı Tûsî kıyâs eyler
Verir zu’mıla haltiyyâtına
Şeh-nâme unvânı
Seyyit Vehbî
halûk: Ar. Güzel ahlaklı, iyi huylu.
Edîb ü nutûk vazâif-şinâs
Lebîb ü halûk u letâif-şinâs

Keçecizade İzzet Molla

halvâ, helvâ: Ar. Helva, irmik veya undan yapılan tatlı.
Lâleyi bir iki gün anmayalım şimdi hele
Kâmlar sohbet-i halvâ ile olsun şîrîn

Nedim
Hüsnüne nev-hat lebin kim şekl-i çâr ebrû verir
Âşık ı öldürmeğe halvâ ile dârû verir

Behiştî

TabHma feyz-ı Hudâ zâika-bahş ilhâm
Kand-i ma’nî leb-i endîşeme hâzır halvâ

Nazîm (Yahya)

Cânâ ne bilir zehr-i gamın zevkını sûfî
Çün gönlünü ol lezzet-i helvâya düşürdü

Hamdullah Hamdi

halvâ-yı nefsânî: Nefse ait helva.
Dimâğ-ı hâle lezzettir yerim halvâ-yı uşşâkı
Dehânım buldu zevkin ben yemem halvâ-yı nefsânî

Âdile Sultan

helvâ-yı Şîrîn: Şirin’in helvası.
Tatlı sözüne arûs-ı dehrin aldanma er ol
Ayş-ı Ferhâd’ı sakın helvâ-yı
Şîrîn etti telh
Sühâyî (Siruzlu) halvâ-yı uşşâk: Âşıkların helvası.
Dimâğ-ı hâle lezzettir yerim halvâ-yı uşşâkı
Dehânım buldu zevkin ben yemem halvâ-yı nefsânî

Âdile Sultan

helvâ-fürûş: Helva yapan ve satan; helvacı.
Bu çâr-şûda fark olunmadı kaldı
Riyâ-fürûşla helvâ-fürûş-ı sâbûnî

Nâbî

halvet: Ar. Yalnızlığa çekilme, tenha kalma, yalnızlık, tenhalık.
Halvetine bizi nâ-mahrem eder zâhidi gör
Duhter-i rezle varıp biz dahi mahrem olalım
Avnî (Sultan II. Mehmet Fâtih)
Nûr-ı çeşmimperdelendi
Kâ’be-i ulyâgibi
Kûşe-gîr-i halvet oldu dîde-i bînâgibi

Nâbî

Tarîk-ı halvete ta’nın komaz cihânda hasûd
Adâvetin komaz
İslâm’a nitekim kefere

Behiştî

halvet-i cânâne: Sevgilinin bulunduğu yalnız yer.
İffet ol mertebedir halvet-i cânânede kim
Pertev-işem’ edemez taşragüzer revzenden

Nâbî

halvet-i hammâm: Hamamın tenha yeri.
Zâhide germî-i uryân-ı aşkı sorsan
Püşt-mâliyle, fakat halvet-i hammâmı bilir

Nâbî

halvet-i hâs: Özel tenhalık yeri.
Yâr ile halvet-i hâs eylemeye kesrette
Her nefeste yürü nehy-i sıfat-ı gayr eyle
Hayali halvet-i kurb-ı Hudâ: Allah’a yakın yalnızlık yeri.
Makamı halvet-i kurb-ı Hudâ’da cem’ü’l-cem’
Cemâli âyîne-i kibriyâda nûru’n-nûr
Yenişehirli Avni
halvet-gâh, halvet-geh: Halvet yeri, gizli görüşülecek yer.
halvet-geh-i lâhût: Uluhiyet âleminin halvet yeri.
Ogûne zâhir ol kim şâhid-i halvet-geh-i lâhût
Cemâlin sûret-i insânda izhâr etti sansınlar
Yenişehirli Avni
halvet-hâne: Halvet yeri, yalnız kalma yeri.
Künc-i halvet-hânesinde ilm ü irfân münzevî
Kûşe-i bâbında ikbâl ü saâdetpâs-bân

Nef’î

halvet-nişîn: Yalnızlıkta, halvette oturan.
halvet-nişîn-i hicr: Ayrılığın halvetinde
olma.
Halvet-nişîn-i hicre hayâlin enîs olur
Cebrîl olursa meclisine mahrem istemez

Leskofçalı Galip

halvet-serâ (y): En güzel halvet yeri. halvet-serây-ı kurbiyet: Yakınlığın en güzel halvet yeri.
Hudâ yegâne-i halvet-sarây-ı kurbiyet
Hıdîv-i milk-i nübüvvetşeh-i ferişteh cünûd
Sâmi
halvet-serây-ı sırr u vahdet: Vahdet ve sırrın en güzel halvet yeri.
Eylemez halvet-serây-ı sırr u vahdet mahremi
Âşıki ma’şûktan ma’şûku âşıktan cüdâ

Fuzûlî

Halvetî: Ar. tas.
Şeyh Ebî
Abdullah
Sirâceddin
Ömer
İbn-ı Eş-Şeyh Ekmelüddinü’-lEhci tarafından 15. yüzyılda kurulmuş olan bir tarikat.
İbadetlerini yalnız kalarak yapan kişilere denir.
Divan edebiyatında da yalnız kalan âşık sevgilisinin kaş ve yanağını düşünür.
Biz tarîk-ı Halvetî âşıkların handânıyız
Cân-ıla baş vermeğe dost yolunun merdânıyız
ümmi Sinan
hâm: çlf) Far. 1. Çiğ, pişmemiş, olmamış.
İşlenmemiş, sanatkâr elinden geçmemiş. Beyhude, boş, faydasız.
Göreyim ol hayâl-i hâm olsun
İltifâtım sana harâm olsun

Fuzûlî

Itr-ı hûbile pür olurdu meşâmm
Bûy-ı müşg idi yâhûd anber-i hâm

Hakanî

Itırsız olmak için bezm-i güle dahi nesîm
Hâven-i lâlede sahk etmez idi anber-i hâm

Nef’î

hâm-ı mey: Olmamış içki.
Gelsin sürâhi ağzı açılsın hâm-ı meyin
Tutsun cihânı na’ra-i mestân-ı mey-güsâr

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

ham: () Far. 1. Eğri, bükülmüş. 2. Büklüm, kıvrım.
Olup kameti nev-civânlıkta ham
Bahânn hazâna eriştirdigam

Keçecizade İzzet Molla

Ham kılmış idi kaddimi çenber gibi zülfün
Olmamış idi çarha dahi çenber-i fitne

Hamdullah Hamdi

Veh ne zâlimdir kaşın kim götürür bî-ictinâb
Ol kadar bâr-ı tazallum kim belini ham tutar
Nizamî
Çekip visâdemi kıldım külâh-ı kûşemi ham
Garîm-i gamdan edip nîm-lâhza istimhâl
Nedim ham-ı çevgân-ı gerdûn: Feleğin çevgeninin kıvrımı.
Arsa-i sîmîn-i subh üstinde dâim gûy-i zer
Tâ ham-i çevgân-ı gerdûn içre ser-gerdân gelir
Bâkî
ham-ı destâr: Sarığın kıvrımı.
Gönlüm gibi ey nâme gidip yârda kaldın
Baş üzre serin var ham-ı destârda kaldın

Nâilî
ham-ı ebrû: Kaş büklümü (kavis, mihrabın kıvrımı).
Ol ham-ı ebrûya kılsam secde her sâat ne ola
Kıble ile ol ham-ı ebrû berâberdir bana

Fuzûlî

ham-ı ebrû-yı dil-ber: Sevgilinin kaşının kıvrımı.
Zâhidâ sen kıl teveccüh kûşe-i mihrâba kim
Kıble-i tâat ham-ı ebrû-yı dil-berdir bana

Fuzûlî

ham-ı ebrû-yı latîf: Güzel kaşınının büklümü.
Mihrâbda şekl-i ham-ı ebrû-yı latîfin
Vâcib bu cihetten kamuya secde-i mihrâb

Fuzûlî

ham-ı gîsû: Saçın bükülmüşü, büklüm büklüm saç.
Âşık ol ammâ alâikden berî et gönlünü
Ne ham-ıgîsûya meftûn, ne esîr-i gabgab ol

Nef’î

ham-ı kemend-i emel: Emel kemendinin büklümü.
Çıkardı gûşe-i bâm-ı visâle dil ammâ
Ham-ı kemend-i emel küngür-i recâda değil

Nâbî

ham-ı kullâb-ı ümîd: Ümit çengelinin kıvrımı.
Gâhî ki eder turrası dâmânını çîde
Bin dil sarılır her ham-ı kullâb-ı ümîde

Cevrî (İbrahim Çelebi)
ham-ı vücûd: Vücudun kıvrımı.
Ham-ı vücûd, henüz ihtizâz-peymâdır
O gunneden ki gelir kâf u nûn hitâbından
Cûdî (Muallim)
ham-be-ham: Büklüm büklüm.
Ey zülf-i ham-be-ham dökülüp sînem üstüne
Zencîr-i pây-ı ömr-i şitâbânım ol benim

Nedim
Zevkı o rind eyler tamâm kim tuta mest ü şâd-kâm
Bir elde câm-ı lâle-fâm bir elde zülf-i ham-be-ham
nefi
ham-der-ham: Büklüm büklüm, kıvrım kıvrım.
Saklasın cânâ nikâb-ı zülf-i ham-der-ham seni
Âlemi seyr eyle sen, seyr eylesin âlem seni
Makalî
Işk nâ-gâh oldu peydâ tuttu müstahkem beni
Saldı yüz sevdâya ol gîsû-yı ham-der-ham beni

Fuzûlî

ham-ender-ham: Büklüm büklüm, kıvrım kıvrım.
Ey zülf-i ham-ender-ham-ı kullâb-ı muhabbet
Hep sana çekildi dil-i erbâb-ı muhabbet

Şeyhülislam Yahya

Çîninde olur ârız-ı pür-tâbı nümâyân
Ol zülf ham-ender-ham imiş leyle-i mukmir
rızayî
ham-geşte: Eğrilmiş, bükülmüş.
Kameti ham-geşte elde kâse-i deryûzesi
Sâ’il-i der-gâhı etmişpîr-i çarh ahdarı

Nazîm (Yahya)

Eyler kadd-i ham-geştemi gerdîde çü dolâb
Küh-sâr-ı serimden dökülen cûy-i muhabbet

Nedim
ham-şüde: Eğilmiş bükülmüş.
Ser-i şûrîdemizi eyledi vakf-ı mihrâb
Hey’et-i ham-şüde-i tâk-ı dü-ebrû-yı
Halîl

Nâbî

ham-zede: Bükülmüş, eğrilmiş.
Hep bilirsiniz kadd-i râstımı hâme gibi
Etti engüşt gibi ham-zede bâr-ı tahrîr

Nâbî

hamâil: Ar. Himâil’ler veya hamîle’ler; 1. Boyuna asılan muska, tılısım, yazı. 2. Kılıç kayışı, kılıç bağı.
Takdımsa da bir demir hamâil
Olmaz şerefim bununla zâil

Abdülhak Hâmit

hamâil-vâr: Hamail gibi.
Bürîde-i süm-i esbin eder hamâil-vâr
Temîme bend-i cinân-ı hûriyâna zîb-i nühûr

Nâbî

hamâil-veş: Hamail gibi.
Kolun sal boynuna ol gül-beden ağyâra dâg olsun
Hamâil-veş benim sen hırz-ı cânım sîne-bendimsin

Necip (Sultan III. Ahmet)

hamâm, hamâme: Ar. Güvercin, kumru.
Sen kâsıd imişsin ey hamâme
Benden hem ilet nigâre nâme

Fuzûlî

Tullâb-ı bâdın olduğuna eyle idimâd
Urdukça takla evc-i hevâda hamâmeler

Nâbî

Bulsa ger zîr-i cenâh himmetinde perveriş
Nâz ederdi kerkesân-ı çarha bir kem-ter hamâm

Üsküdarlı Hakkı Bey

hamâkat: Ar. Ahmaklık, bönlük.
Keyf-i cân-bahşın ki cism ü câna râhat bundadır
Hikmetin inkâr eder vâiz hamâkat bundadır

Nef’î

Kaddine ermek diler lutf ile serv-i bûstân
Doğru derler bî-nasîb olmaz hamâkattan tavîl
Nizamî
Cihânda şimdi zarâfet müdâhaneyle olur
Hamâkat olmaza olmaz demekten olmuştur
nihat Bey
hâmân: Ar. Hz. Musa zamanındaki
Mısır firavunun veziri. (Kur’an: Mü’minînş24; Kasas 6, 8; Ankebûdş39; Gâfirş24, 36).
Belâ girdâbına salsın adûnu nâ-bedîd edesin
Fenâ deryâsınagark eyleyen
Fir’avn ü Hâmân’ı
Bâkî
Kevkeb-i âlîsin idrâk eylemez erbâb-ı fen
Etseler vaz’-ı rasad tâ tarh-ı Hâmân üstüne
Nedm hamd: Ar. İnsanın üzerine düşen nimet iyiliğini eda etmesi demektir.
Ser-firâz ettin
Livâül-hamd dîn-ı Ahmed’i
Kâfire gösterdin el-hakk dest-bürd-ı Haydar’ı
Nef’î
hamdele: “Elhamdülillah” kelimesinin kısaltılmışı.
Evvelâ hamdeleden salveleden başlayarak
Girmeden maksada dîbâceyi serdim çabucak

Mehmet Akif

hamdülillah: Allah’a hamd olsun.
Tab’ımı feyz-i nuûtun eyledi
Hassân-ı Rûm
Hamdülillah şâirân-ı dehrin oldum eş’arı

Nazîm (Yahya)

hâmid: Hamd ve şükreden. c. hâmidîn, hâmidûn, hummâd.
Felekler âyet-i sun’ ile hâmid
Zemîn seccâde-i âb üzre sâcid
Atâyî (Nev’izade Atâullah)
hâme: Far. Kalem, yazı yazmaya mahsus kamış veya demir alet.
Hep bilirsiniz kadd-i râstımı hâme gibi
Etti engüşt gibi ham-zede bâr-ı tahrîr

Nâbî

Ol ân alıp eline hâme
Yazdı o da bir cevâb-nâme

Şeyh Galip

Hasta-i nâtıkaya rûh-fezâdır hâmem
Zât-ı İî gibi i’câz-nübâdır hâmm
Koca
Reşid Paşa
hâme-i bî-mağz: Beyinsiz kalem.
Bu secde-i bî-hûde nedir her kademinde
Ey hâme-i bî-mağz lika: : dan mıgelirsin

Nâbî

hâme-i Erjenk: Erjenk’in kalemi.
Ne bu nev nakş-ı tir-endâze
Nedîmâ yoksa Üstâd-ı kalemin hâme-ı Erjenk midir

Nedim
hâme-i cünbân: Oynayan kalem.
Dedim lâyık değildir kâle böyle ol eser-i nâkıs
Bu resm üzre onu tezyîle kıldım hâme-i cünbânı
reşid
hâme-i hâtır: Gönül kalemi.
Aceb mi kâmet-i ma’nâya

Nâbî

olsa nâ-çesbân
Gubâr-âlûde olmuş hâme-i hâtır kühenlenmiş

Nâbî

hâme-i hüner: Hüner kalemi.
Zemâne etti tehî-dest öyle
İzzeti kim
Elimde mâl olarak hâme-i hüner kaldı

Keçecizade İzzet Molla

hâme-i izzet: Değerli kalem.
Rencûr-ı kelâl olmuş idi hâme-ı İzzet
Bâlin-çe-i hokkaya bir pâre dayanmış

Keçecizade İzzet Molla

hâme-i kudret: Kudret kalemi; Tanrı iradesi.
İster isen almağı hikmet kitâbından sebak
Hâme-i kudret ne yazmış safha-i âsâra bak
Naîm (Tezkirecizade Müverrih)
hâme-i ma’nî: Mana kalemi.
Câmi vasfında her satır beyânım çekti saf
Hâme-i ma’nî sarîrim es-salâ-hân-ı minâr

Nazîm (Yahya)

hâme-i mu’ciz-beyân: Mucize söyleyen kalem.
Ol Süleymân-ı zemân kim vasf-ı pâkin sebt eder
Safha-i dehre bu resme hâme-i mu’ciz-beyân

Üsküdarlı Hakkı Bey

hâme-i münakkaş: Süslü kalem.
Nemîka-dih eser-i hâme-i münakkaşımız
Olur nümûne-ber-i hâtır-ı müşevveşimiz

Nâbî

hâme-i müşgîn: Mis kokulu kalem.
Siyâh-rûy-ı hatâyım çü hâme-i müşgîn
Baîd-i nûr-ı sevâbım misâl-işu’le-i dûd
Sâmi hâme-i müşgîn-rakam: Mis kokululu yazı kalemi.
Dem-i tahrîr-i eltâfında âlem
Tufeyl-i hâme-i müşgîn-rakamdır
Bâk
hâme-i nâkıs-beyân: Eksik açıklama yapan kalem.
Ey hâme-i nâkıs-beyân başla duâ-yı seyyide
Etsen de sarf-ı iktidâr durma senâ-yı seyyide

hâme-i nakkâş: Süslü kalem.
Böyle bir kasr-ı zer-ender-zerpür-san’at kim
Reşk eder hâme-i nakkâşına sûret-ger-ı Çîn
Nef’î
hâme-i pîçîde: Bükülü kalem.
Lâl olur elbet zebân hâme-i pîçîde mûy
Kılca gamdan tab’-ı erbâb-ı sühan illetlenir

Koca Râgıp Paşa
hâme-i ser-keş-i sebük-hîz: Çok hızlı koşup baş çeken kalem.
Ey hâme-i ser-keş-i sebük-hîz
Vakt oldu ki olasıngüher-rîz

Fuzûlî

hâme-i sihr-azmâ: Sihir denemiş kalem.

Nâilî
inkâr edenler tab’-ı mu’ciz-gûyunu
İhtirâ’-yı hâme-i sihr-azmâ bilmez nedir

Nâilî

hâme-i sihr-âver: Sihir taşıyan kalem.
Yârâna nazîre demeyip gâhî
Neşâtî
Bilsem acabâ hâme-i sihr-âveri neyler
Neşatî
hâme-i şeker-rîz: Şeker saçan kalem.
Dil zinde-i feyz-ı Şems-ı Tebrîz
Ney pâre-i hâme-i şeker-rîz

Şeyh Galip

hâme-i şekvâ: Şikâyet kalemi.
Geh hâme gibi şekve-tırâz-ıgam-ı aşkız
Geh nâlegibi hâme-i şekvâda nihânız
Neşatî hâme-i takdîr: Takdir kalemi.
Ne mümkindir bula ey
Nâilî
hükm-i kaza tağyîr
Bozulmak mümteni’dir ser-nüvişt-i hâme-i takdîr

Nâilî

hâme-veş: Kalem gibi.
Nâfe gibi bir deriye sarılıp ettim sefer
Hâme-veş zülfün ucundan ağlayıp kan elvedâ
Lamiî Çelebi
hamel: Ar. 1. Kuzu. 2. astr.
Göğün kuzey yarımküresinde
Sevr burcu ile
Süreyya burcu manzumesinin yakınında bulunan burç ki güneş buraya
Mart’ın dokuzunda dâhil olur.
Vücûd-ı bî-bedeli âfitâbdır ammâ
Bir âfitâb ki dâim medârı ola
Hamel

Fuzûlî

Bu sâl-i ferrûh-fâlde hûrşid-i zîbâ-peykerin
Burc-ı Hamel’de yümn ile ruhsarı oldukta bedîd

Nedim
hademe: bk. hâdim.
lıâııu: Ar. Himaye edici, koruyan, koruyucu. c. humât.
hâmî-i adl-i Hudâ: Allah’ın adalet koruyucusu.
Ey büyük kavm-i ezel-hikmet ü âlem-fıtrat
Hâmî-i adl-ı Hudâ, nâşir-i rûh-ı kudret

Kemalzâde Ekrem Bey

hâmî-i beytü’l
Harem: Beytülharem’in
koruyucusu.
Hem hâmî-i beytü’l
Harem, hem hâdim-i şâh-ı ümem
Rûm ü Arab, milk-ı Acem mahkûmudur ser-tâbe-pâ

Seyyit Vehbî

hâmî-i dîn: Dinin koruyucusu.
Revnak-ı saltanat-ı memleket heft-iklîm
Hâmî-i dîn, ilm-efrâz cihân-ârâyî

Nef’î

hâmî-i hilâfet: Hilâfetin koruyucusu.
Sâhib-i devlet-i hâmî-i hilâfet sensin
Sadr-ı ıtlâk dururken sen olur gayre harâm

Nâbî

hâmî-i şer’-i mübîn: Meydanda olan dinin koruyucu.
Dâver-i sâhib-i adâlet şâh-ı fârûkî-sıfat
Mâhî-i zulm ü dalâlet hâmî-işer’-i mübîn

Ziyâ Paşa

hâmid: bk. hamd.
hamîde: Far. Eğrilmiş, bükülmüş.
Evzâ’-ı bâzgûneye mâil mizâc-ı aşk
Bunda kadd-i hamîde olur dtidâle dâl

Koca Râgıp Paşa

hamîde-kadd: Bükülmüş boy.
Velî ben olmuş idim târ-ı nâleye dem-sâz
Hamîdekaddim ile inlemekte niteki çeng

Hayâlî Bey

hâmil, hâmile: Ar. Taşıyıcı, taşıyan. c. hamele.
Eğer kim
Zühre-i zehrâyı da lâyık görürlerse
Olurdu hâmile olmak için menkûha Îsâ’ya
Nef’î
yanda kâfile-i müjde-âver-i ihvân
Kamîs-ı Yûsuf’u hâmil, mübeşşir ü şâdân

Tevfik Fikret
hâmil-i ervâh-ı mücerred-i erhâm: En
merhametli soyut ruhların taşıyıcısı.
Gelmeye âleme bir sencileyin zât-ı latîf
Olsa ger hâmil-i ervâh-ı mücerred-i erhâm

Nef’î

hâmile: Çocuğa yüklü kadın.
hâmile-i feyz-i Hudâ: Allah feyzinin hâ-milesi
Meryem fikrim olup hâmile-i feyz-ı Hudâ
Doğdu gehvâre-i tabımda Mesîh-i ma’nâ

Nazîm (Yahya)

hamîm: Ar. Ar. Hamm’dan; 1. Çok sıcak, kaynar su. 2. Soy sop.
Zâhidâ dîdârsız cennet cahîm olsun bana
Şehd-i la’l-i yârsız Kevser hamîm olsun bana
Zâti
Şerer-i nâire-i kahrı ma’âzallah eğer
Ab-ı Hayvân’a eser etse olur mâ’-i hamîm

Nazîm (Yahya)

hamîm-i nîrân: Cehennemin kaynar suyu.
Geçirir kâinât baygınlık
Sanki mest-i hamîm-i nîrândır

Tevfik Fikret

hamîr, hamîre: Ar. Hamur; maya.
Bâzû-yı latîf-i şâh-ı sîmîn
Gûyâ ki hamîri berg-i nesrîn

Şeyh Galip
hamîr-i mâye-i ma’nâ-yı dil: Gönül manasının mayasının hamuru.
Hamîr-i mâye-i ma’nâ-yı dil yapar yoğurur
Kalem dü-mısrâ’ ile beyti hep ikiz doğurur
Beliğ hamîre-i âdem: İnsanın mayası.
Nakş-ı safâ sahîfe-i âlemde kalmamış
Bûy-ı safâ hamîre-i âdemde kalmamış

Nâbî

hamîre-i nezâket: İncelik mayası.
Endâmı hamîre-i nezâket
Her cünbüşü cilve-i kıyâmet

Şeyh Galip

hamiyyet: Ar. Onur; insanlık, haysiyet, fazilet.
Esîr-i fursat olmak bâis-i nakz-i hamiyyettir
Güzer-gâh-ı adûda merd-i kâmil der-kemîn olmaz
Beliğ (Bursalı İsmail)
Sirkat çoğalıp lafz-ı sadâkat modalandı
Nâmûs tamâm oldu hamiyyet yeni çıktı

Ziyâ Paşa

İmân ile dîn akçedir erbâb-ı gınâda
Nâmûs ü hamiyyet sözü kaldı fukarâda

Ziya Paşa

haml: Ar. 1. Ana karnındaki çocuk. 2. Gebelik, gebe olma.
Bezmine geldim ise medh ü senâdan hâlî
Naks-ı idrâkime haml etme benim sultânım

Nef’î

Göstere hâmen eğer i’câz-ı ve’n
Şakku’l-kamer
Haml eder taglîz-i hisse onu erzâl-i zümer
NeVî
Haml ibtidâ dürûgunadır sonra adline
Şâhid ne denlü sıdk ile da’vâya gelse de

İzzet Ali Paşa

haml-i minnet: İyiliği taşıma.
Mihmân olsan çekilmez imtinân-ı mîz-bân
Mahvolurdu haml-i minnet çekse çarhı çenberi

Nazîm (Yahya)

hammâl: Yük taşıyan kimse.
Boğçasın etmez kumaşçı olsa da kaddi kemer
Yük değildir kendine sırtında hammâlın semer

Sürûrî

Tahammül mihnete ser-mâye-i emr-i taayyüştür
Olur nef’i füzûn bârı girân oldukça hammâlın
Sâmî (Arpaemînizade Vak’anüvis Mustafa Bey)
hamûl: Tahammüllü, sabırlı, dayanıklı (kimse).
Zaîf ü acz ile sıkl-i tekellüfâta hamûl
Zalûm ü cehl ile himl-i emânete hammâl
Şeyhi hamle: Ar. Saldırma, saldırış. c. hamelât.
Darb-ı tîğ-ı kadr-endâz-ı kazâ peygârı
Etti her hamlede düşmenlerini rû-be-kafâ

Nazîm (Yahya)

Eyledin bir hamlede berbâd milk-i düşmeni
Gerd-i rahşın gerçi kim sedd etti râh-ı sarsarı

Nef’î

Ölüm haberi gelmeden ecel yakamız almadan
Azrâil hamle kılmadan gel dosta gidelim gönül

Yunus Emre

hammâl: bk. haml.
hammâm: Ar. Hamam, banyo.
Kıldı ol serv seher nâz ile hammâma hırâm
Şem’-i ruhsârı ile oldu münevver hammâm

Fuzûlî

Hezâr zaf ile hammâma doğru azm ettim
Kemer-güsiste perâkende kûşe-i destâr
Nedim
hammâm-ı münevver: Aydınlık hamam.
Bâ-husûs böyle hammâm-ı münevver kim onun
Rûşenâ her mermer-i sâfî misâl-i mâh-tâb

Nedim
hammâr: bk. hamr.
hamr: Ar. Şarap, insanı sarhoş eden eskimiş üzüm şırası; içki.
Bir ayş ki mevkûf ola keyfiyyet-i hamra
Ayyâşına yuf hamrına hammârına hem yuf

Bağdatlı Ruhi

Bu işret-hâne-i fânîde hamr bî-humâr olmaz

Muallim Naci

hamr-ı aşk: Aşk şarabı.
Hamr-ı aşkı tâ ezel nûş eyleyen sekrân olur
Bahr-i safvet içre ol kalbi safâ-efşân olur

Âdile Sultan

hamr-ı bî-humâr: Baş ağrısı yapmayan şarap.
Bu işâret-hâne-i fânîde hamr-ı bî-humâr olmaz

Muallim Naci

hamr-ı hamrâ: Kırmızı şarap.
Sensiz mey sohbeti bana harâm olsun müdâm
Zehr-i hicrinle sararmak hamr-ı hamrâdan lezîz
enverî
hamr-ı mevt: Ölüm şarabı.
Mest eyler âdemîleri elbette hamr-ı mevt
Her kim gelir cihâna çeker sonra câm-ı fevt
Bâkî
hammâr: Şarap satıcı, hamr satıcı, meyhaneci.
Harâb-ı câm-ı aşkım nergis-i mestin bilir hâlim
Harâbât ehlinin ahvâlini hammâr olandan sor

Fuzûlî

Lâ-cerem bezm-i elestin meyine hammâr olan
Tâ ebed ayık değildir mest ü hayrân anladım

Ümmî Sinan

Ben ol Hızram ki zulmet-hâne-i hammârda sâkî
Benim ser-çeşme-ı Ab-ı Hayâtım bir hum olmuştur
behiştî
hamriyye: Şarap için söylenen kaside, manzume.
Okundukça hamriyyeler gâh gâh
Ederdik hum-ı bâde içreşinâh

Keçecizade İzzet Molla

hamrâ’: Ar. Humret’ten; kırmızı; çok kırmızı, kızıl.
Câm-veş kimdir bu bezm içre ciğer-hûn olmayan
Gonce-i gül-zârı seyret lâle-i hamrâya bak
Bâkî
Bâlâ-yı humda bâde-i hamrâ alev olup
Pür-âteş olsa mey-kede onagiremgibi

Behiştî

Kûşe-i mey-hânelerde câm-ı la’linşevkına
Bâde-i hamrâya düşmüştür niçe âvâreler
Şem’î
Çelebi
hams, hamse: Ar. 1. Beş. 2. mesnevî şeklinde yazılmış, beş kitaptan meydana gelmiş manzumeler.
Görmüş onu sonradan
Atâyî
Hamse yazıp etmiş iddiâyı
Atâyî (Nev’izade Atâullah)
Nizâmî
Hamsesiyle birpeleng-i kûh-ı nazm idi
Bugün beş beyt ile
Zâtî biz onun pençesin bulduk
Nef’î
hamse-i Âl-i Abâ: Ehl-ı Beyt’in hamsesi.
Hamse-ı Al-ı Abâ’nın başlasam ta’rîfine
Pençe-i hükm-i kazâ-yı
Lâ-yezâlidir sözüm
Yenişehirli Avni
hamûl: bk. haml.
hamûle: Ar. 1. Yük, gemi yükü.
Sen öyle bil ki cûşiş-i deryâ-yı ıztırâb
Cân-ı hamûle lenger-i kûh-i girân verir

Nedim
hâmûn: Far. Büyük sahra, düz ova.
Bezlini evvel bahârın kûha sor hâmûna sor
Mâl-i dünyâdan ne alıp gittiğin
Kârûna sor

Hayâlî Bey

Olan hem-vâre-tıynet ıztırâb etmez havâdisten
Ki hâmûn eylemez pâ-mâlî-i seylâbtan feryâd

Koca Râgıp Paşa

Ahterle döşenme sahn-ı hâmûn
Elmas çakıl taşından efzûn

Şeyh Galip

Biz hûn-ı beşer ser-mâye-i nasr u şecâ’attir
Sibâ’-ı deşt ü hâmûn kendi cinsinden şikâr etmez

Ziyâ Paşa

hâmûn-ı hilkat: Yaratılışın düz ovası.
Neden kâfî değildir halk için rehberliği aklın
Niçin hâmûn-ı hilkat kalmıyor güm-râhtan hâlî

İsmail Safa

hamûş: bk. hâmûş.
hâmûş, hamûş: Far. Susucu, susan. c. hâmûşân.
Eylesem mergûle-i zülfün görüp bir gulgule
Ey nice bülbülleri gül-şende hâmûş eyleyem

Hayâlî Bey

Olma mecliste ne pür-gû ne hâmûş
Vakt ile gâh zebân ol geh gûş

Nâbî

Fakr u rızâda hüsn-i sülûk-ı Muhammedî
Hâhiş-gerân-ı devleti hâmûş u lâl eyler

Nâilî

hâmûşân: Sessizler, susmuşlar. hâmûşân-ı edeb: Edebinden dolayı susanlar.
Siper-endâz-ı acze hasmı tîğ-ı hûn-feşân çekmez
Hâmûşân-ı edeb endîşe-i zahm-ı zebân çekmez
Köprülüzâde Esat Paşa
hâmûşî: Susmuşluk, sükût, sessizlik.
Cedel-kârâna hâmûşî gibi rengîn cevâb olmaz
Sükûtun merd-i dânâ hasmını ilzâm için saklar

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

hâmûşî-i edeb: Edep sessizliği.
Hâmûşî-i edeb ki güşâyiş-pezîr olur
Bir goncadır hadîka-i ahlâktan kopar

Nâilî
-ı Kadim (Mustafa)
hâmûşî-i emvât: Ölülerin susmuşluğu.
İkaz eder ekser bizi hâmûşî-i emvât
Bir makber olur nâkil tevbîh-i semâvât
abdülhak Hâmit
hamûş: Hâmûş’un hafifletilmişi.
Susan, susmuş, sessiz. c. hamûşân.
Birer ikişer bâde nûş eyledik
Leb-i bülbülânı hamûş eyledik

Keçecizade İzzet Molla

İ’tirâz eylerse bir nâdân
Ziyâ hâmûş olur
Çünkü bilmez kadr-i güftârın sühandân olmayan

Ziyâ Paşa

Bir mevsim-i bahâr yine geldin ki âlemin
Bülbül hamûş, havz tehî gül-istân harâb

hamûş-ı tahayyür: Hayrette kalmanın sessizliği.
Esrârfogamze-i sühan-efzâsı dûş olup
Hamûş-ı tahayyüre hasr oldu sohbetim

Esrar Dede

hamûşân: Sessizler, susmuşlar.
Dıhkı koysun zurefâ giryeden ursun dem kim
Oldu hem-bezm-i hamûşân o letâif kânı

Sürûrî

hamûşân-ı mahabbet: Muhabbet sessizleri.
Sühân-gûlar sühan-nâ-âşnâdır sırr-ı vahdette
Hamûşân-ı mahabbet söz verir mi akl-ıgûyâya

Esrar Dede

hamûş-âne: Sessizce.
Bâzen kocaman bir kelebektir ki müzehheb
Pervâz-ı hamûş-ânesi birlikte sürükler
Enzâr-ı temâşânızı

Tevfik Fikret

Var mı ilâcın etmeğe bir hâl ile hamûş
Olmaz müfîd herze-derây-ı makâle kâl

Koca Râgıp Paşa

hamyâze: Far. Esneme; uyuklama hâli.
Bir meclise geldik nemek-i sohbeti gitmiş
Hamyâzelemiş neş’esigermiyyetigitmiş

Nâbî

Gül gibi hurrem olup neşve vü âvâze ile
Bülbüle gonca kesel vermese hamyâze ile

Şeyhülislam Yahya

Nâle-i bîmâra döndü bülbülün âvâzesi
Pür-kesel âlem aceb mi goncanın hamyâzesi

Şeyhülislam Yahya

hamyâze-i âgûş: Kucak uykusu.
Bende hamyâze-i âgûş ü rakîb-i bed-reg
Sarılır gerdenine illet-i kuluncgibi

Nâbî

hamyâze-i azl: Azlin hamyazesi (nefret olunacak tavır).
Kimdir ol kim mey-i mansıbla olup şîrîn-kâm
Ona hamyâze-i azl olmaya âhir encâm

Nâbî

hamyâze-i hicrân: Ayrılık uykusu.
Alınmaz zevk-ı câm-ı vasl-ı bî-hamyâze-i hicrân
Alan firkat-keşândır lezzetin vakt-i mülâkâtın

Nâbî

hamyâze-i humâr: İçkiden sonraki esneme.
Hamyâze-i humâr bizi etti dil-şikest
Sâkî-i şîve-kâr ne âlemdedir aceb
İzzet
Ulvî Paşa
hamyâze-i sa’y: Çalışma yorgunluğu.
Kim ki hamyâze-i say’i çeker, elbet çü kemân
Tîr-i âmâli nişân-gâhına eyler mülhak

Şeyh Galip

hamyâze-keş: Esneyen, insan ruhunu sıkan. c. hamyâze-keşân.
Nice şemşîr o bir dil-ber-i uryândır kim
Oldu hamyâze-keş hasret-ipehlûsu niyâm

Cevrî (İbrahim Çelebi)
hamyâze-keşân: Esneyenler.
Hamyâze-keşângurre-ı Şevvâli görünce Ümmîd edemem tevbede sâbit-kadem olmak

Nâbî

hamyâze-rîz: Esneme dağıtan.
Tarîk-ı aşktır pâ-deş-i mihnet-i saâdettir
bezm-i hâsta hamyâze-rîz olmak da işrettir

Nedim
hamza: Hz. Peygamberin amcası ve süt kardeşidir.
Hz. Hamza’nın
Müslüman olmasıyla
Müslümanlar çok kuvvetlendiler.
Bedir ve
Uhud gazalarına katıldı.
Uhud savaşında
“Vahşî” isimli bir bedevî tarafından şehit edildi.
Öldüğünde 57 yaşında idi.
Peygamberimiz ölümüne çok üzülde ve cenaze namazını kendisi kıldı.
Hem cefâdır hem safâ, Hamza’yı attı
Kâf’a
Aşk iledir
Mustafâ, devletlü nesnedir aşk

Yunus Emre

hân: Far. “okuyan, söyleyen” anlamlarıyla kelime sonuna gelerek birleşik kelimeler yapar. âferîn-hân: Aferin okuyan.
Aferîn-hân oldu âlem ol vezîr-i âkıle

beste-hân: Beste okuyan.
Beste-hânlık sana şâyeste değil
Silsilen onlarapeyveste değil

Sünbülzade Vehbi

ebced-hân: Ebcet okuyan.
Eb ü ceddiyle tefâhür eden ebced-hânın
Ehil olan redd ü kabûlüne verir mi ahkâm

Nef’î

es-salâ-hân-ı minâr: Minarede sela okuyan.
Câmi vasfında her satır beyânım çekti saf
Hâme-i ma’nî sarîrim es-salâ-hân-ı minâr

Nazîm (Yahya)

eyvâh-hân: Eyvah okuyan.
İfşâ-yı harf-i bâdeye dâ’ir cevâbı var
Mürg-i varak
Peren
Peren eyvâh-hân olur

Esrar Dede

gazel-hân: Gazel okuyan.
Kilâb-ı kûyun ile hem-sifâl olup hırıldaşmak
Varıp bezminde
Tahmâs’ın gazel-hân olmadan yeğdir
Bâkî
mehmidet-hân: Şükür ve hamd eden.
Mehmidet-hân sıfatı mihterîn ü gühterîn
Midhatinde pîr ü bernâ bî-inân-ı ihtiyâr

Nazîm (Yahya)

menâkıb-hân: Menakıp okuyan.
Ayet-i ruh-ı nûrun ol dem ki tertîl eylerim
Rûh-ı Dâvud’u menâkıb-hânı tebcîl eylerim
ali Ruhi
na’t-hân: Naat söyleyen.
na’t-hân-1 çemen: Yeşilliğin naat okuyucusu.
Dürler nisâr eder serine ebr-i nev-bahâr
Oldukça na’t-hân-ı çemen andelîbler

Nâbî

perî-hân: Büyücü, efsuncu, perileri davet eden.
Mücerreb nüsha-i eyyâm kim te’sîr hükmüyle
Cüvân-baht-ı meftûn perî-hân-ı temennâdır
Sabri-ı Şâkir
sebak-hân: Dersini okuyan.
sebak-hân-ı cefâ: Cefa dersini okuyan.
Sebak-hân-ı cefâdır şimdi ol şûh-ı sitem-güster
Hemân bî-hûde derdin ol cefâ-cûyâne söylersin
Sebkatî (Sultan I. Mahmut)
senâ-hân: Övgü yağdıran.
Eriştikçe seher-gâha münâcât eyle Allah’a
Devâm-ı devlet-i şâha duâ-gû-yı senâ-hân ol
Bâkî
sevâd-hân: Yazı okuyabilen, acemi.
Biziz

Nâilî
ol rû-siyâh-ı şerm ü haclet ki
Sevâd-nâme-i a’mâlimiz sehv ü hatâdır hep

Nâilî

şekve-hân: Şikâyet eden.
Gamzeler her bir bakışta kasd-ı cân eylerse de
Şekve-hân olmam o ebrûlar rızâ mihrâbıdır

Muallim Naci

varak-hân: Sayfa okuyan. varak-hân-ı mezâyâ-yı makâl: Söz meziyetlerinin sayfa okuyucu.
Ey varak-hân-ı mezâyâ-yı makâl
Sebak-âmûz-ı debistânı kemâl

Nâbî

hân: Far. 1. Yemek sofrası. 2. Taam, yemek.
Zîver-i hân iken evvel niam-ı gûnâ-gûn
Eyledi kesretini vahdete tebdîl eyyâm

Nâbî

Benzer mi onun der-gehi bâb-ı vüzerâya
Bir bir çekilir hân u simâtı fukarâya

Manastırlı
Nâilî

Rûh-ı ma’nî gıdâ-yı cânımdır
Feyz-i kudsî tıfl-hânımdır

Riyazî
hân-ı âfâk: Ufuklar sofrası.
Hân-ı âfâka keşîde niam-ı Hak

Nâbî

Sen dahi eyle tenâvül yürü bir yanından

Nâbî

hân-ı ârzû: İstek sofrası.
Zehr-âb-ı meskenet gibi bir ni’met isteriz
Kim hân-ı ârzûda hasûdu bulunmaya
Yenişehirli Avni
hân-ı bî-destûr: İzinsiz sofra.
Gönül teklîfsiz ol mest-i nâ-mestûra sunmazsın
Ezelden meşrebindir hân-ı bî-destûra sunmazsın

Nâbî

hân-ı cân-fezâ: Can bağışlayan sofra.
Yiyin, efendiler yiyin; bu hân-ı cân-fezâ sizin
Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin

Tevfik Fikret

hân-ı cefâ: Cefa sofrası.
Sebak-hân-ı cefâdır şimdi ol şûh-ı sitem-güster
Hemân bî-hûde derdin ol cefâ-cûyâne söylersin
Sebkatî (Sultan I. Mahmut)
hân-ı ciğer: Ciğer sofrası.
Mihmân-ıgama hân-ı ciğer ver ısıcakla
Açtır bilirim onu o biryândan eder hazz
İbn-ı Kemal
hân-ı enbiyâ: Peygamberler sofrası.
Efsûs ömr-i telh-mezâkân-ı âleme
Cibrîl iken nevâle-keş-i hân-ı enbiyâ

Nâbî

hân-ı felek: Feleğin sofrası; dünya.
Nice ümmîd olunur hân-ı felekten in’âm
Ayda bir kerre görür mâh bile nân-ı temâm

Nâbî

hân-ı gam: Gam sofrası.
Çok yedik hân-ı gamın şükrünü bilmez değiliz
Bugünün yarını var böyle ne lâzım isrâf
İshak
Çelebi
hân-ı Halîlî: Hz. İbrahim (Halilullah)’in sofrası.
Şekkerî hân-ı Halîlîdurur onun deheni
Kanda kim olsa bile la’l nemek-dângötürür

Ahmet Paşa

hân-ı hayâl: Hayal sofrası.
Tabîatim bakalım hanginizle eğlenecek
Birer birer geçin ey güller hân-ı hayâlimden

Muallim Naci

hân-ı hüner: Hüner sofrası.
Okusun bu heft beyti dâstân-ı hân-ı hüner
Heft-hânı
Nâbîyâ fehm etmeden
Rüstem henüz

Nâbî

hân-ı hüsn: Güzellik sofrası.
Hân-ı hüsnünden geçip mihmân olaydım ey gözüm
Hey bir iki gün bu çarh-ı bî-karâr eğler beni
Âhî
Meh ne lâf eyler seninle hân-ı hüsn açmakta kim
Gezmedik kapı komaz bulunca bir nânı dürüst
nizamî
hân-ı ihsân: Bağış sofrası.
Doyulmaz hân-ı ihsâna kanâat gelmez insâna
Kerem gördükçe ey Bâkî gedâlardan recâ artar
Bâkî
hân-ı iltifât: İltifat sofrası.
Ey beni mahrûm eden bezm-i visâlinden müdâm
Gayrı hân-ı iltifâtı üzre mihmân eyleyen
Fuıûlî hân-ı inâyet: Yardım sofrası.
Rûze-dâr-ı gama sultânımdan hisse-i hân-ı inâyet geldi
Vakt-i iftârda şimden sonra şekkimiz kalmadı sâat geldi

Sâbit

hân-ı iştihâ: İştah sofrası.
Yiyin, efendiler yiyin; bu hân-ı iştihâ sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

Tevfik Fikret

hân-ı kanâat: Kanaat sofrası.
Ol bûse-i lebten ki ola renc ile hâsıl
Şîrîn-ter imiş bûs-ı leb-i hân-ı kanâat

Nâbî

hân-ı kerem: Cömertlik sofrası.
Külçe-i mihr ü mehi az göre bir mûr-ı zaîf
Sofra-i lûtfunıla âmm ola ger hân-ı kerem

Cem Sultan

hân-ı kudret: Kudret sofrası.
Nasîb-i pâkini al durma hân-ı kudretten
Helâl olur sana
Hakk’ın naîm ü lütfu bugün

Mehmet Akif

hân-ı mu’cizât: Mucizeler sofrası.
Kestin külîçe-i mehi tennûr-ı çarhta
Çün hân-ı mu’cizâtına germ oldu iştihâ
Şeyhî
hân-ı pür-nevâ: Çok ses çıkaran (feryad eden) sofra.
Yiyin, efendiler yiyin; bu hân-ı pür-nevâ sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin

Tevfik Fikret

hân-ı rahmet: Rahmet sofrası.
Diledi
Hamdî yaza vasf-ı hân-ı rahmetini
Zebân-ı hâme onun lezzetinden oldu dü-nîm

Hamdullah Hamdi

hân-ı sehâ: Cömertlik sofrası.
Ne şehtir ol ki değilken ubeydine muhtâc
Hemîşe hân-ı sehâsıyla bende-perverdir

Hamdullah Hamdi

hân-ı siyâset: Siyaset sofrası (cezalandırma sofrası)
Bulmazdı kahrın açmasa hân-ı siyâsetin “Hel min mezid” lokmasına dûzah iştihâ
Fuzûlî (“daha var mı?”)
hân-ı şehân: Şehler, padişahlar sofrası.
Zîver-i hân-ı şehân olmağa şâyân olamaz
Gendüm etmezse tecerrüd ser ü sâmânından

Nâbî

hân-ı ümîd: Ümit sofrası.
Tehî kaldı nevâl-i vasldan hân-ı ümîd ammâ
Velîkin mi’de-i dilden de renc-i imtilâ’gitti

Nâbî

hân-ı vasl: Kavuşma sofrası.
Dehân-ı yâri ne ki benden evvel eyler bûs
Vesâit evvel olur hân-ı vasla lezzet-çeş

Nâbî

hân-ı vefâ: Vefa sofrası.
Hukûk-ı hân-ı vefâyı bilmedi hayf
Zihî nemek-be-harâm ol kadar melâhetle

Nâbî

hân-ı visâl: Kavuşma sofrası.
İstedim hân-ı visâli kapısından baş açıp
Yürü dervîş yoluna kim vere Allah dedi
Hayalî Bey
hân-ı yağmâ: 1. Allah’ın nimetleri. 2. Yoksullara dağıtılan yemek. 3.
Tevfik Fikret
’in hicviyesi.
Veliyyü’l-nimet-i âlem desem haktır sözüm zîrâ
Simât-ı cûdu dünyâya çekilmiş hân-ı yağmâdır

Nef’î

hân-ı yağmâ-yı seher: Seherin yağma sofrası.
Dehân âlûde olmaz ni’metş-i elvân-ı âlemde
Dimâğ-ı dilde lezzet hân-ı yağmâ-yı seherdendir

Nâbî

hân-ı zî-safâ: Eğlence dolu sofra.
Yiyin, efendiler yiyin; bu hân-ı zî-safâ sizin
Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin

Tevfik Fikret

hân-sâlâr: Sofra donatan.
Nev-bahâr-ı lûtfu bezl etse kerem nimetinden
Sath-ı sebze sahn-ı çînî ola hân-sâlâr gül

Necati Bey

hancer, hançer: Ar. Ucu sivri, şekli eğri bıçak.
Müjen kanım döküp gamzen alır cânım aceb sanma
İşitir dökse kan ok âdetidir alsa cân hancer

Fuzûlî

Âşıkın bağrında zehr-âlûd hançer olduğun
Kabrim üstüne gelen bilir giyâhımdan benim

Necati Bey

 şıkın kâmetini cevr ile kim dal etti
Şu duran dil-ber-i dal-hançere sor sorma bana

Enderunlu Vâsıf
hancer-i be-kef-i fitne: Fitnenin eli hançerlisi.
Gamzenden emîn olmak mümkün mü
Neşâtî veş
Hançer-i be-kef-i fitne mest-âne değil mi yâ
Neşatî
hançer-i bî-dâd: Zulüm hançeri.
Hançer-i bî-dâd ile her dem urur zahm üzre zahm
Hîç bir dem görmedim onmuş onulmamış gönlümü

Fuzûlî

hancer-i bürrân: Keskin hançer.
Ahd-i adlinde onun hancer-i bürrân görünür
Çeşm-i şîrinde âhû berenin müşgânı

Nedim
hancer-i cân: Can hançeri.
Mâh-ı nev mi hançer-i cân mı denir ebrûsuna
Ders-i aşkın işte müşkil mebhası burasıdır

Ziyâ Paşa

hancer-i dil-ber: Güzelin hançeri.
Cân atar karşı çıkar izzet eder ey Yahyâ
Hancer-i dil-ber ile bir sakınan cân olsa

Taşlıcalı Yahya Bey

hancer-i fânûs-ı hayâl: Hayal fanusunun hançeri.
Benzer felek ol hançer-i fânûs-ı hayâle
Kim nakş-ı temâsîli serîü’l-cereyân

Ziya Paşa

hancer-i gam: Gam hançeri.
Hancer-i gam bula cânı ışkının maktûlüne
Dirlik el yete ki senden hûn-behâ kılar heves
nizami
hancer-i gamze: Gamze (yan bakış) hançeri.
Saldı deryâya sabâ hançer-i gamzen vehmin
Ki çıkarmaya dahi gevher-i nâ-süfte sadef

Fuzûlî

hancer-i hâbîde: Uykuya dalmış hançer.
El-hazer gâfil bulunma hancer-i hâbîdeden
Güft ü gû-yı kâtildir dâim onun efsânesi

Şeyh Galip

hancer-i hicrân: Ayrılık hançeri.
Hasret ile kanlar akıtıp çeşm-i terinden
Ur hançer-i hicrânı dile göz göz olunca
Âdile
Sultan hancer-i hûn-rîz: Kan akıtan hançer.
Kişte-i hancer-i hûn-rîzin edersin seveni
Eygül-i bâğ-ı letâfet seven olsun mu seni
Vasfî
hancer-i işve: Naz hançeri.
Elinde hancer-i işve o bî-emân geçiyor
Gören zemîne düşüp kendiden hemân geçiyor
Râsih (Enderunî Balıkesirli Ahmet)
hancer-i perend: Perend cevherli hançer.
Kaçan sirişk-igüher-pâş berk-ı âh olurum
Ne hûnlar saçılır hançer-iperendimden

Esrar Dede

hancer-i Rüstem: Rüstem’in hançeri.
Deşne-i gamzesi yetmez mi ki bir demde urur
Dil-i mecrûhuma bin hançer-ı Rüstem şâne

Nef’î

hancer-i ser-tîz: Ucu sivri hançer.
Beni eğri çıkarmasın yanında hancer-i ser-tîz
Yüzüne sürmesin alıp bir avuç kanım ol hûn-rîz
Figânî
hancer-i tegâfül: Gaflet hançeri.
Geh hancer-i tegâfül ü geh nîze-i itâb
Ol mest-i nâz mest-i mey-i nahvet olmasın
Nedim-ı Kadim
hancer-i tîz: Keskin hançer.
Hadeng-i gamzelerin üzre dilde cân oynar
Bu lu’bı hançer-i tîz üzre cân-bâz edemez

Hamdullah Hamdi

hancer-i uryân: Çıplak hançer.
Gördüm elinde hancer-i uryânın ol mehin
Bir âb-ı saftır ki kemerden zuhûr eder

Nâbî

hancer-be-kef: Eli hançerli. hancer-i be-kef-i fitne: Fitnenin eli hançerlisi.
Gamzenden emîn olmak mümkin mi
Neşâtî veş
Hancer-be-kef-i fitne mest-âne değil mi yâ
Neşatî
handân: Far. Gülen, neşeli.
Zîver-igül-şen-i âgûş olur ahir o perî
Gülerek açılarak gül gibi handân olarak

Şeyh Galip

Gül-i handâna dönüp açsa dehân
Neşr-i nûr eyler idi ol dendân

Hakanî

Ağlardı içi olursa handân
Handeyile ederdi setr-i hicrân

Abdülhak Hâmit

Handânı haşre dek ma’mûr olup ol hüsrevin
Zât-ı pâki ile fahr ede izâm-ı dûdmân

Üsküdarlı Hakkı Bey

hande: Far. 1. Gülme, gülüş. 2. Açma, açılma, patlama.
Handesi idi tebessüm o gülün
Ya’nî sultân-gürûh-ı rusülün

Hakanî

Ağlardı içi olursa handân
Handeyile ederdi setr-i hicrân

Abdülhak Hâmit

Bu çehre miydi ki titrerdi karşısında zemîn
Bunun mu handesi âfâka tarh ederdi enîn

Mehmet Akif

hande-i bî-câ: Yersiz gülüş.
Revzen-i hâneyi sermâdagüşâd etmektir
Serd-i bezm-i edeb hande-i bî-câdandır
Sâmi hande-i bî-hûde: Faydasız gülüş.
Subha dek giryân olup çün âh-ı âteş-nâk eder
Şem’-i bezmin handesi hep hande-i bî-hûdedir
Rızayi hande-i dil-ber: Dilberin gülüşü.
Gel surâhî kulkulu zevkın
Hayâlî’den işit
Hande-i dil-ber safâsın âşık-ı mahzûna sor

Hayâlî Bey

hande-i derûn: Kalp açılması.
Küre ihlâl-i sükûd etmek için
Hande-i derûnu bekler fecrin
Cenap Şahabeddin hande-i dîrîne: Eski gülüş.
Nev-bahâr-ı gamına bülbülüz ol gonce-femin
Ararız hande-i dîrîneyi giryân olarak

Şeyh Galip

hande-i gâret-ger: Yağmacı gülüş.
Her sûda, evet, manzaranın hüsnüne sâil
Bir fâcirenin hande-i gâret-geri vardır

Abdülhak Hâmit

hande-i gül: Gülün gülüşü, açılışı.
Seyreder eşk-igül-âbı hande-i gül goncada
Âkıbet-bîn eyleyenler dîde-i irfânını

Nedim
hande-i haclet: Utanma gülüşü.
Hande-i hacletle ister ki ide def’-i infiâl
Goncagül-şende görüp gül yüzün olmuş münfa’il

İbni Kemâl

hande-i kebûd: Mavi gülüş.
Zekî nazarlarının hande-i kebûdiyle
Tenevvür eyleyen ecfânı sankipür-şu’leTevSk
Fikret hande-i ma’sûme: Masum gülüş.
Rûhumdan uçar rûhuna meshûr u girîzan
Bir hande-i ma’sûmesi bir tıfl-ıgarâmın
AhmetHâşim
hande-i nerm: Yumuşak gülüş.
Reftâr-ı germi hande-i nerm ile kıl ki tâ
Ömrüm geçe ferahla geçer çün şitâb işe

Nef’î

hande-i nezâket: Nazik gülüş.
İnanmıyor musun buna niçin tebessüm eyledin
Bayıldım âh o hande-i nezâketiştimâline

İsmail Safa

hande-i nîm-i leb-i dil-ber: Dilberin dudağındaki yarım gülüş.
Zuhûr-ı hande-i nîm-i leb-i dil-berdeki zevkı
Çekip peymâne-i âzârı mahmûr olmayan bilmez

Esrar Dede

hande-i nûr: Nur gülüşü.
Ne seher-pâre-i san’at ki ezelden mahmûr
Leb-i deryâda uçan bir ebedî hande-i nûr

Mehmet Akif

hande-i perîşân: Perişan gülüş.
Öyle bir hande-i perîşân ki
Mütevahhiş leb-i meserrettenTevfk
Fikret
hande-i subh: Sabah gülüşü; güneşin doğuşu.
Gün gurûb eyler iken sen doğarak bezmimize
Eyle pür-hande-i subh ağlayan akşamımızı
Süleyman Nazif
hande-i şârık: Doğan gülüş.
Şevâhikten kopan bir hande-i şârıkle zulmettiler
Perîşân bir bulut hâlinde titrerken bevâdîde

Tevfik Fikret

hande-i şîrîn: Tatlı gülüş.
Ol şeker-leb nice şûr-engîz ü türüş-ebrû ise
Telh-ayş olman ki geh geh hande-i şîrîni var

Ahmet Paşa

hande-i tıfl-âne: Çocukça gülüş.
Hande-i tıflâna bak girye-i pîrâna bak
Cilve-i seyrâna bak kâbil-i haşr oldu îd

Esrar Dede

hande-i zehrin: Zehirli gülüş.
Ey girye-i bî-fâide, ey hande-i zehrîn
Ey nâtıka-i acz ü elem, nazra-i nefrînTevük
Fikret
hande-ber-leb: Gülüşü dudağında (hemen gülmeye hazır).
Zâhir neye böyle ye’stir hep
Bâtın neden öyle hande-ber-leb

Abdülhak Hâmit

hande-meşhûn: Çok gülen, hep gülen.
Zarîf bir sözü, bir nev-şüküfte mazmûnu
Yerinden oynatır eyvân-ı hande-meşhûnu

Tevfik Fikret

hande-nikâb: Gülüş örtüsü.
Müteverrim bahâr-ı hande-nikâb
Bütün eşyâda ihtizâr-ı şebâb

Hüseyin Sîret

hande-nümâ: Gülen.
Güneş de şimdi açılmış ufukta hande-nümâ
Eder gibiydi uzaktan benimle istihzâ

Tevfik Fikret

hande-nümûn: Gülüş gösteren.
Sen o âlî darabân-ı kalb-i zemânsın ki şuûn
Hûn-ı hürriyet cisminle olur hande-nümûn

Kemalzâde Ekrem Bey

hande-per: Gülüş kanatlı.
Cândır sücûd eder sana her nahl-i hande-per
Eldir duâ eder sana her berg-i şâh-sâr

Kemalzâde Ekrem Bey

hande-rânlıcık: Gülmeye devam ettirmecilik.
Sâbûn-ı çirk-igamdır olşîve-nâklikler
Ma’cûn-ı renc-i dildir ol hande-rânlıcıklar

Nâbî

hande-rû (y): Güler yüzlü.
Hâtır-ı ahibbâyı teshîr etmenin âsân-teri
Bî-tekellüf bî-tasannu’ hande-rûluklardır

Nâbî

Hande-rûluk eser-i rahmettir
Türüş-rûluk sebeb-i nefrettir

Nâbî

hande-sâz: Gülen, gülücük yapan.
Hande-sâz olmadadır hâlime her dem a’dâ
Ah aceb n’olsagerek bu sitem nâ-ber-câ

Enderunlu Vâsıf

hande-zebân: Tatlı dilliler.
Mesned-ârâ-yı beyânımladır ma’nâyı
Eyledim hande-zebân rûy-ı hasûda ta’lîk

Nazîm (Yahya)

hande-zen: Gülen.
Baktım o cebhe-i seherin inkişâfına
Bir levha seyr eder gibi lâ-kayd ü hande-zen

Tevfik Fikret

hâne: Far. 1. Ev. 2. Bir şeyin bölündüğü, ayrıldığı kısımlardan her biri. 3. Kelime sonuna gelerek birleşik isimler yapar.
Yâd-ı lebinle câm-ı mey-i la’l-fâm için
Kûy-ı mugânıgeşt ederim hâne hâne ben
Bâkî
İki kasîd okumuştu ekâbir-i cer için
Onunla doldu yine şehr içinde her hâne

Nef’î

Zâlim yine bir zulme giriftâr olur âhir
Elbette olur ev yıkanın hânesi vîrân

Ziya Paşa

hâne-i ağyâr: Başkalarının evi.
Hâne-i ağyârdan gayre tenezzül eylemez
Bir hümâdır ol perî ammâ ki süflî âşiyân

Üsküdarlı Hakkı Bey

hâne-i âyine: Ayna evi.
Oldu mimâr-ı hüner şâhid-i endîşem için
Böyle bir hâne-i âyîneye bünyâd-fgen

Nedim
hâne-i ber-dûş: Berduşun evi.
Hâne-i ber-dûş ile eğlendirme rûhun bir nefes
Gird-bâd-âsâ reh-i hâk-i teninden hâneyap
Beliğ hâne-i dil: Gönül evi.
Hayâl-işem’-i ruhsârın ko yansın hâne-i dilde
Perin ol şem’a yakıp şevk ile pervâneler dönsün
Bâkî
Hâne-i dil yapmak eyâ nüktedân
Kâ’be binâ eylemedir bî-gümân
Azeri
Çelebi (İbrahim)
hâne-i dîn: Din evi.
Zulm ederse yıkılır hâne-i dîn
Etmese bulmaz umûru temkîn

Nâbî

hâne-i dost: Dost evi.
Giderler hâne-i dosta kadar külfetsiz
Adile
Gedâ sûrette ma’nen şâhtır uşşâkı incitme

Âdile Sultan

hâne-i dünyâ: Dünya evi.
Olsa temkîni eğer şâmil ecsâd-ı latîf
Sadme-i sarsar olur hâne-i dünyâya temel

Kâzım Paşa

hâne-i evbâş: Ayak takımının evi.
Ayn-ı uşşâka cihân hâne-i evbâş gelir
Encüm-i çarh-ı felek dâne-i haşhâş gelir

Taşlıcalı Yahya Bey

hâne-i hammâr: Şarapçının evi, meyhane.
Cân râh-ı mahabbette bir bûy-ı safâ aldı
Ol râyihadan buldum ben hâne-i hammârı

Şeyhülislam Yahya

hâne-i harâb: Harap ev. Beyt-i dilini dâniş ile etmeyen âbâd
Ma’mûr sanır sadrını her hâne-i harâbın

Bir yanda yanan lânesi bin hâne-i harâbın
Bir yanda söner lem’ası milyonla şebâbın

Mehmet Akif

hâne-i hûrşîd: Güneşin evi.
Safâ-yı nûr-ı sabûhu bulan siyeh-mestin
Gözüne hâne-i hûrşîd bir harâbe gelir

Şeyh Galip

hâne-i kalb: Kalp evi.
Günde sad hâne-i kalbi ede târâc hele
Nigehi çeşmine ser-mâye-dih-i zûr olsun

Nâbî

hâne-i külhân: Külhan evi.
Lezzet-i sûziş ile hîme-i nâ-sûhteye
Terbiyet-hâne-i külhânda eder gül hande

Nâbî

hâne-i maksûd: Kastedilen ev.
Ne yâr-i gârî-i tâli ne izz ü câh yapar
Yaparsa hâne-i maksûdunu
İlâh yapar
Aziz (Subhizade)
hâne-i ma’rifet: Mafiret evi.
Hâne-i ma’rifet çûb-ı ciğer-veş
İzzet
Garazı
Arnavudun dûşuna tahmîl gibi

Keçecizade İzzet Molla

hâne-i nâ-pâk: Temiz olmayan ev.
Ayîne-i idrâkini pâk eyler sivâdan
Sultân mı gelir hâne-i nâ-pâke, hicâb et

Nâbî

hâne-i nekbet: Bahtsızlık evi.
Der nazar eyleyen ey zâhid-i gamgîn kaşına
Hâne-i nekbetinin tâkı yıkılmış başına
Behişti
hâne-i rind: Rint evi.
Hâne-i rindi yıkar âb-ı tarab

Muallim Naci

hâne-i sâmân: Zenginlik evi.
Korkarım bir gün eder hâne-i sâmânı harâb
Eğer etmezse telâfisini ol fahr-i kirâm

Nâbî

hâne-i tahyîl: Hayal edilen ev.
Cûş-ı hayretten tecellî hâne-i tahyîlde
Lâl olur dil-i bînât-ı hüsnünü tertîlde

Muallim Naci

hâne-i tecrîd: Soyunma evi. (Maddiyattan kurtuluş yeri.).
Ger mey-kedede buldunsa yâr visâlin
Geç bu kamudan hâne-i tecrîd binâ et

Ahmet Paşa

hâne-i temkin: Tedbir evi.
Ademin hâne-i temkînin edermiş vîrân
İ’tibârât-ı keder-hîz ü gam-engîzi liâm

Nâbî

hâne-i ten: Vücut.
İncinmez idim çıktığına hâne-i tenden
Cân olsa eğer nâvek-i cânân ile hem-râh

Şeyhülislam Yahya

hâne-i vîrân: Yıkık ev.
Komasa genc-i gamı gayrı mahalde ne ola aşk
Dil-ı Cevrî gibi bir hâne-i vîrâne bilir

Cevrî (İbrahim Çelebi)
hâne-i vuslat: Kavuşma evi.
Afet-i firkatten olmaz hâne-i vuslat tehî
Bülbül onun için nihâl-i gülde yapmaz lâneyi
Esat
Muhlis Paşa
hâne-i zahm-ı dil: Yaralı gönül evi.
Zahm-ı bâtın yine bâtından olur vâye-pezîr
Giremez hâne-i zahm-ı dile merhem küstâh

Nâbî

hâne-i zenbûr: Arının evi.
Hem dîdeye hem mi’deye hem kîseye lâzım
Kaldı gözümüz hâne-i zenbûr-ı aselde

Nâbî

hâne-i zencîr: Zincir evi.
Hâne-i âyînede
Leylâ’yı çoktur seyreden
Sen gönül
Mecnûn’u seyret hâne-i zencîrde

Nedim
hâne-i zühd: Sofuluk evi.
Bâkî’yâ bozsa aceb mi hâne-i zühdü şerâb
Çün esâsından yıkar erişse bir dîvâre su
Bâkî
hâne-be-dûşân: Evi omuzunda olanlar; evsiz barkısızlar. hâne-be-dûşân-ı kûy-i gam: Gam köyünün evsiz barksızları.
Kanda konardı hâne-be-dûşân-ı kûy-ı gam
Vakfetmemiş ribâtı harâbâtı
Cem abes

Nâbî

hâne-ber-dûş: “Evi omuzunda”; yersiz, yurtsuz, serseri.
Alemin zevkın gedâ eylermiş el-hakk dünyede
Ol safâyı hâne-ber-dûş olmayınca bilmedim

Fehim (Hoca Süleyman)

hâne-ber-dûş-ı cihân: Cihanın yurtsuz barksızı.
Hâne-ber-dûş-ı cihânız evi sattık da yedik
Şimdilik her gece bir yerde misâfir oluruz

Sürûrî

Hâne-ber-dûş-ı cihânız, evi sattık da yedik
Şimdi bir külbe-i vîrân umarız ukbâda

hâne-ber-endâz: Ev yıkıcı.
hâne-ber-endâz-ı ferâğ: Ev yıkıcılıktan
vazgeçme.
Gidilir zevrak-ı işretle çemenden çemene
Cûş-ı mey hâne-ber-endâz-ı ferâğ oldu yine
Vecdî
hâne-gerd: Ev dolaşan.
hâne-gerd-i uşşâk: Aşıkların ev dolaşanı.
Girer mi dest-i dili hâne-gerd-i uşşâka
Sevâd-ıgîsû-yı cânânede şiken dediğin

Nâbî

hâne-gî: Evdeki, evde bulunanlardan; evcil.
Hâne-gî bir tavuğum vardır efendim tepeli
Gören âdem sanır olsaydı eğer iki eli
Tırsî
Bana hîç nefs-i emmâremgibi sû’-i karîn olmaz
Bu düzd-i hâne-gînin kimse şerrinden emîn olmaz
Hâmî (Hâmî-ı Amidî)
hâne-harâb: Evi yıkılmış. Beyt-i dilini dâniş ile etmeyen âbâd
Ma’mûr sanır sadrını her hâne-harâbın

Muallim Naci

hâne-nişîn: Evde oturan. c. hâne-nişîn.
hâne-nişînân: Evde oturanlar.
Makberleri mahv eylemesegerdiş-i devrân
Bir ev yapacak yer bulamaz hâne-nişînân

Kemalzâde Ekrem Bey
-hâne: Far. Kelime sonlarına gelerek “ev” anlamıyla birleşik kelimeler yapar. adâlet-hâne: Adalet evi.
adâlet-hâne-i hikmet: Bilgeliğin adalet evi.
Verip hakk-ı sarîhin kabz u bast u mahv u isbâtın
Adâlet-hâne-i hikmette etmiş cümlesin ırza

Nâbî

âteş-hâne: Ateş evi.
Mecusi tapınağı.
âteş-hâne-i sad: Yüz ateş evi.
Düşerse nâ-gehân bir katre-i berfi bu sermânın
Ger âteş-hâne-i sad sâle-i kibr ü mugân üzre

Ziya Paşa

berk-hâne: Şimşek evi.
berk-hâne-i sûz: Yakıcı şimşek evi.
Bîm kahrın cân u mâl hasma berk-hâne-i sûz
Lûtf-ı tab’ın lâle-zâr milke ebr-i dürfşân

Fuzûlî

büt-hâne: Put evi.
büt-hâne-i hüsn: Güzelliğin put evi.
Büt-hâne-i hüsnünde hat zülfü eder tefsîr
İncîlyazar künc-i kamâmede
Yohannâ

Esrar Dede

devlet-hâne: Devlet evi. devlet-hâne-i erbâb-ı ikbâl: Talihli kimselerin devlet kapısı.
Hudâ dîvâr-ı devlet-hâne-i erbâb-ı ikbâli
Gehî bir lâne-i güncişk-i bî-ârâm için saklar
Râzî
dîvân-hâne: Toplantı yeri.
dîvân-hâne-i kısmet: Kısmetin toplandığı
yer.
Budur atiyye-i dîvân-hâne-i kısmet
Gehîpalâs-ı kühengâhî hil’at-i samûr

Nâbî

genc-hâne: Hazinenin saklandığı yer. genc-hâne-i güher-i gayb: Bilinmeyen
cevherin saklandığı yer.
Çün genc-hâne-i güher-i gaybtır dilin
Mâl u menâl-ı âleme meyletmesen ne ola
Lamiî Çelebi
hum-hâne: Meyhane.
Yâ Rab olayım bende-i dîvân-ı mahabbet
İrgür beni hum-hâneye hayrân-ı mahabbet
adile Sultan (irgür: ulaştır!)
ibâdet-hâne: İbadet yeri. ibâdet-hâne-ı İslâmiyân: İslamların ibadethanesi.
Gönül sâf olsa sevdâ-yı cihândan pâk olur zîrâ
İbâdet-hâne-ı İslâmiyânda büt-perest olmaz
Beliğ (Bursalı İsmail).
işâret-hâne: İşaret edilen ev. mec. dünya.
işâret-hâne-i fânî: Geçici dünya.
Bu işâret-hâne-i fânîde hamr-ı bî-humâr olmaz

Muallim Naci

kahve-hâne: Kahve evi.
Zu’munca sühan-ver-i zemâne
Seccâde-nişîn-i kahve-hâne

Şeyh Galip

kâr-hâne: 1. İş görülen yer, fabrika. 2. Fâhişelerin bulunduğu ev. (kerihhane)
Kâr-hâne gezerek ol mekkâr
Oldu bir hâne-be-dûş-ı bî-kâr

Sünbülzade Vehbi

mehter-hâne: Mehter çalınan yer.
mehter-hâne-i çarh: Feleğin mehterhanesi.
Dem-i sûr-nâ sadâ salmış bu mehter-hâne-i çarha
Döğülür kûslar güm güm kurulmuş taht-ı sultânî

Hayâlî Bey

mey-hâne: İçki içilen yer.
Gehî mey-hâne yolunda gehî mesciddedir
Ahî
Harâb-ı mest-i ışk olmuş yürür geh doğru gâh eğri
ahî
mihnet-hâne: Sıkıntı evi; dünya.
Bunca derd ü mihnete katlandığım ayâ neden
Terk-i cân etsem de kurtulsam şu mihnet-hâneden
Sultan
Abdülaziz
mînâ-hâne: Mine evi. mînâ-hâne-i çerh-i muallâ: Yüce feleğin mineli, billur evi.
Dil-i şeydâsına seng-i cünûnu attı derd ehli
Sakınsınlar bu mînâ-hâne-i çerh-i muallâyı
Hâletî (Azmizade)
nihân-hâne: Gizlenme yeri. nihân-hâne-i pâyân-ı kâr: İşin varılacağı
son saklanma evi.
Sülûk-ı mahvımızı hârice çıkarmayarak
Nihân-hâne-i pâyân-ı kâra dek gideriz

Esrar Dede

ni’met-hâne: Nimet evi.
Bu ni’met-hâne-i hikmette aceb hâlettir
Biri sultân-ı cihân biri gedâ-yı bî-zâd

Nâbî

rasad-hâne: Gözetleme evi.
rasad-hâne-i dünyâ: Dünya gözlem evi. rasad-hâne-i dünyâ, o
Semerkand bile.
Öyle dalmış ki hurâfâta o mâzîsiyle

Mehmet Akif

sanem-hâne: Put evi. sanem-hâne-i aşk-ı ezel: Ezelî aşkın put evi.
Turfa kıssîs-i sanem-hâne-i aşk-ı ezeliz
Bâng-ı Hakkı fem-i nâkustan ısgâ ederiz

Üsküdarlı Hakkı Bey

şifâ-hâne: Şifa evi.

Nâilî
nahvet ü câh ehli muammer olmaz
Kimse zehri bu şifâ-hânede tiryâk edemez

Nâilî

tarab-hâne: Eğlence yeri.
tarab-hâne-i feyz: Feyzin eğlence yeri.
Ben o
Cemşîd-i tarab-hâne-i feyzim ki müdâm
Hüsrevânî hum ile nûş ederim sahbâyı

Nef’î

tasavvur-hâne: Düşünce evi.
tasavvur-hâne-i fikret: Düşüncenin hayal
evi.
Tasavvur-hâne-i fikrette kesb-i incimâd eyler
Heyülâ-yı maânî bulmadan sûret beyân üzre

Ziyâ Paşa

tecellî-hâne: Görüntü yeri.
Cûş-ı hayretten tecellî-hâne-i tahyîlde
Lâl olur dil-i bî-tâb-ı hüsnünü tertîlde

Muallim Naci

terbiyet-hâne: Terbiye evi.
terbiyet-hâne-i külhân: Külhanın terbiye
evi.
Lezzet-i sûziş ile hîme-i nâ-sûhteye
Terbiyet-hâne-i külhânda eder gül hande

Nâbî

tıb-hâne: Tıp evi.
Her nefs mey-i mevti tadar illet-i merge
Tıb-hâne-i âlemde devâ bulmadı
Lokmân

Muallim Naci

ziyâfet-hâne: Ziyafet yeri.
ziyâfet-hâne-i cûd: Cömertliğin ziyafet evi.
Gedâ-yı bî-nevâyem bî-tekellüf gark-ı ni’met kıl
Ziyâfet-hâne-i cûdunda mihmân eyle sultânım
cinânî
zulmet-hâne: Zulmet evi.
zulmet-hâne-i hammâr: Meyhanenin karanlık yeri.
Ben ol Hızram ki zulmet-hâne-i hammârda sâkî
Benim ser-çeşme-ı Ab-ı Hayâtım bir hum olmuştur
behiştî
hânende: Far. Okuyucu; şarkı söyleyen.
Misâl-i bülbül ü şeydâ olup hânendeler gûyâ
Okunsun fasl-ı şevk-efzâ tutup âfâk-ı dünyâyı

Enderunlu Vâsıf

hânende-i gül-istân: Gül bahçesinin okuyucusu.
Lübb ile kışrın eder farkını iş’âra
Hakîm
Dürr ü sübha def’-i hânendeye zînet sadefin

Nâbî

Hânende-i gül-istân idin sen
Vecd-âver-i âşıkân idin sen

Muallim Naci

hânis: Ar. Ettiği yemini yerine getirmeyen.
Hak insâf budur nefy-i nazîrinde senin
Hânis olmam eğer etsem dahi tekrîr-i kasem

Nâbî

hân-kâh; hân-gâh: Ar. Tekke, dergâh. Far. hân-gâh
Ne rind-i bâde-keşiz

Nâilî
ne zâhid-i huşk
Bize ne mey-kede ne hân-gâh lâzımdır

Nâilî

Meş’aleler yandı derûn u bîrûn
Nâr-ı tecellî olup ol hân-gâh

Şeyh Galip

Sürûd-ı nevha-i şevkındır ancak
Eden lebrîz deyr ü hân-kâhı
Recaizade Ekrem hân-geh-i âlem-i hayret: Hayret âleminin tekkesi.
Bâkî’yâ hân-geh-i âlem-i hayrette hemân
Hergelen kimse bu esrâr ile hayrân ancak
Bâkî
hân-kâh-ı aşk: Aşkın tekkesi.
Hân-kâh-ı aşka kulluk eyleyen merdânlar
Alemin sultânlığından kurtulup âzâd olur
Dukakinzâde Ahmet hân-kâh-ı dil: Gönül tekkesi.
Bir civân-ı nâzenînin sûz u sâz-ı aşkıdır
Hân-kâh-ı dilde hergün raks-ı devrân eyleyen

Esrar Dede

hân-kâh-ı sîne: Gönül tekkesi.
Sanma ben ettim bu feryâd u figânı hod-be-hod
Hân-kâh-ı sînede aşk-ı fakîrân etti cûş

Esrar Dede

hânmân, hânümân: Far. Evbark, ocak.
İşbu dünyâya gelenler bir dem eğlenmediler
Hânümânın döktü gitti yağıdan kaçmış gibi
Âşık Paşa
(yağı: düşman)
Milk-i tecrîddir ferâğat evi
Terk-i mâl eyle hânmândangeç

Fuzûlî

Bugün bir yemyeşil vâdî, yarın bir kıpkızıl gül-şen
Gezersin hânümânın şen, için şen, kâinâtın şen-

Mehmet Akif

hânmân-ı neş’e: Neşe ocağı.
Nev-be-nev her câmda mest-i harâb-ı şevk olup
Hânmân-ı neş’eden âvâre bir ben bir habâb

Esrar Dede

hannâs: Ar. şeytan.
Uydun irşâdına nefsin sen meğer hannâs-ıla
Aleme rahmet kılan
Rahmân’dan oldun bî-haber
ümmi Sinan
hanzal: Ar. Ebucehil karpuzu denilen bitki ki bazı hastalıklara faydalıdır. c. hanâzıl.
Giderdi telhî-i kahrın fesâd tuğyânın
Kılar mazarrat-ı balgam izâlesin hanzal

Fuzûlî

Olsa eltâfınla ger nefs-i nebâtî şehd-kâm
İktibâs eylerdi hanzal lezzet-i gül-şekkeri

Nedim
hâr: Çlf) Far. Diken.
Ol nihâl-i gül-şen-i devlet ki şâh-ı gül gibi
Lûtf u kahrından verir ahbâbagül, a’dâya hâr

Fuzûlî

Bülbül ne aceb terk-i vatan eyledi şimdi
İklîm-i çemen yoksa gene hâre mi kaldı
Ahmet
Rasim
Yâr için ağyâre minnet ettiğim ayb eyleme
Bâğbân bir gül için bin hâra hizmetkâr olur

Fıtnat

Hanım
hâr-ı aşk: Aşk dikeni.
Ol lebi gonca nigâra bülbül edelden beni
Kıldı cümle âlemi bu gözlerime hâr-ı aşk
Muradî (Sultan III. Murat)
hâr-ı cefâ: Cefa dikeni.
Hâr-ı cefâda bağrını kan etti bülbülün
Ey boyu serv ey yüzü gül-zâr kaçmagel

Ahmet Paşa

hâr-ı cevr: Eziyet dikeni.
Hâr-ı cevrinden yüzüne karşı inlersem ne tan
Var mı bir gül kim onun bir bülbül-i nâlânı yok
Âhî
hâr-ı elem: Elem dikeni.
Güller gamınla hâr-ı elem oldu çeşmime
Gül-zâr-ı dehr külhân-ıgam oldu çeşmme

Ziya Paşa

hâr-ı firâk: Ayrılık dikeni.
Hâr-ı firâkı nişîni nûş eyleyip cân bülbülü
Her dem hezârân gam çeker ol ârız-ıgül-reng için
nizami
hâr-ı firkat: Ayrılık dikeni.
Hâr-ı firkatle
Neşâtîi hazînin vâ hayf
Dâmen-i ülfeti çâk oldu girîbânı bile
Neşatî
hâr-ı gam: Üzüntü dikeni.
Hâr-ı gamdan
Lâmi’î zâr olsa bülbül-veş ne gam
Kana gark ettin yaşımdan ey gül-i hod-rû beni
Lamiî Çelebi
hâr-ı huşk: Kuru diken.
Belâ zımnında râhat olduğun izhâr eder halka
Felek bî-hûde hâr-ı huşktan gül-berg-i ter vermez

Fuzûlî

hâr-ı mugaylân: ‘Mugaylân’ isimli dikenli ağacın dikeni.
Olur rüsvây subh-ı mahşer ol kim şâm-ıgaflette
Bu bâğın gül sanıp hâr-ı mugaylânını devşirmiş

Nâilî

hâr-ı müje: Kirpik dikeni.
Gözümde mesken et hâr-ı müjemden ihtirâz etme
Gül-i handâna her dem hâra yâr olmak zarar vermez

Fuzûlî

hâr-ı vefâ: Vefa dikeni.
Sen gülün yâd eyleyip hâr-ı vefâ vü mihnetin
Andelîb-âsâ kılıp feryâd u efgân ağladım
Lamiî Çelebi
hâr u has: Çörçop, ot kırıntısı.
Mesken ey bülbül sana geh şâh-ı güldür geh kafes
Nice âşıkın ki âhından tutuşmaz hâr u has

Fuzûlî

Bu fenâ gül-şeninin hâr u hasından göçerip
Kurdular bâr-gehin ravza-ı Rıdvân üzre
Bâkî
Ateş içre cilve etmek şîve-i pervânedir
Sen var ey bülbül çemende hâr u hastan hâne yap
beliğ
hâr-çîde: Diken toplayan.
Ol gonceden dermedeyiz gayrı
Rûhiyâ
Bu gül-şen-i zemânede biz hâr-çîdeyiz

Bağdatlı Ruhi

hâr-istân: Dikeni çok olan yer, dikenlik.
Gonca-i tab’-ı latîfinden alırsa nükhet
Gül-şen-i cennet-i a’lâya döner hâr-istân
Şinasi
Yok dikensiz bir gül ammâ var gülsüz çok diken
Bâğ-bân bilmem neden vermez su hâr-istânın
Halil
Nihat
Böztepe
hâr-istân-ı dehr: Dünyanın dikenlik yeri.
Niceleri bu menzili cây-ı ikâmet sandılar
İşbu hâr-istân-ı dehri bâğ-ı cennet sandılar
Nuri
hâr-istân-ı ışk: Aşkın dikenlik yolu.
Kış erişti câme-hâb olmak için derd ehline
Pister-i sincâbtır her gece hâr-istân-ı ışk
Enverî
hâr: Far. “yiyen, yiyici” anlamına gelen birleşik sıfatlar yapar. bâde-hâr: İçki içen.
Hum-ı felek gibi bir gün olur bu kûçe tehî
Ne pîr-i bâde-fürûş vü ne de bâde-hâr kalır

Nâilî

bâz-hâr: Kuş yiyen.
Güncişk-i zârı bâşe-i perrân helâk eder
Eyler tezerviyi pençe-i gadrinde bâz-hâr

Ziyâ Paşa

ciğer-hâr: Ciğer yiyen.
İç mey-i nâb ki bağrından eder cümle kebâb
Ateş-i ışk ile uşşâk-ı ciğer-hâr sana

Fuzûlî

gam-hâr: Gam yiyen.
Benim jçin kimse gam yer yok dil-i gam-hârdan gayri
Döner yok üstüme bu çarh-ı kec-reftârdangayri
kudsî
gûn-hâr: Kan içen.
Sana yetti ecel peymânesin nûş etmeye nevbet
Hevâ-yı çeşm-i mest ü gamze-i hûn-hâr yetmez mi

Fuzûlî

herze-hâr: Saçmasapan konuşan.
herze-hâr-ı menhûs: Uğursuz saçmasapan konuşan.
Tiryâkî-i herze-hâr-ı menhûs
Ateşler içinde pîr-i kaknûs

Şeyh Galip

lâşe-hâr: Leş yiyen.
Tuyûr-ı lâşe-hâre ki salar bir nazra-i tehdîd
Sehâba yalvarır, ağlar, güler, bir şey eder ümîd

Abdülhak Hâmit

latme-hâr: Tokat yiyen. c. latme-hârân.
latme-hârân: Tokat yiyenler.
latme-hârân-ı cefâ: Eza ve cefa tokadını
yiyenler.
Latme-hârân-ı cefâ vîrâneden vîrâneye
Bahtiyârân-ı safâ kâşâneden kâşâneye
Ziya (Adanalı)
lây-hâr: Şarap tortusu içen; ayyaş.
Mest-i harâbâtî-i nâ-hûş-yâr
Nâmı onun
Külhânî-ı Lây-hâr

Nâbî

leked-hâr: Tekme yiyen.
Gubâr-âsâ beni böyle leket-hâr ettiği çerhin
Nigâh-ı itbâr-ı yârda hâr olduğumdandır

Nâbî

mey-hâr: İçki içen.
Zikr-i na’tin derdini dermân bilir ehl-i hatâ
Öyle kim def-i humâr için içer mey-hâre su

Fuzûlî

mîrâs-hâr: Miras yiyen, mirasyedi.
Ne denlü saklasan ey köhne pîr-i nâ-bâlig
Tecemmülün yine mîrâs-hâra değmez mi

Nâilî

ribâ-hâr: Yüksek faizle para işleten, tefeci.
Nâ-dânlık ile zehr yiyip şişti ribâ-hâr
Sen sanma

Behiştî
ki harâm onu semrdir

Behiştî

rîze-hâr-ı mam: Nimetleri parça parça yiyen.
Bûse-gâh-ı kademi küngüre-i arş-ı azîm
Rîze-hâr-ı niamı dâire-i seb’-işidâd

Nâbî

şarâb-hâr: Şarap içen.
Yeğdir şu kasrdan ki ola onun sonu harâb
Rind-işarâb-hâreye câm içre bir habâb

Hayâlî Bey

şikem-hâr: İşkembe yiyen. c. şikemhârân.
şikem-hârân-ı âlem: Âlemin işkembecileri.
Eğer hâk-i siyeh bast eylemezse hân-ı ihsânı
Olur kâr-ı şikem-hârân-ı âlem âh u vâveylâ

Nâbî

zahm-hâr: Yaralı, yaralanmış.
Ne denlü zahm-hâr-ı hâr ise gül bâğ-ı âlemde
Yine mânend-i dâg-ı sîne handân gösterir kendin

Nâbî

hâr: Çlf) Far. Hor, hakir, zelil.
Dimezem dahi sana âşıkım ey gül zîrâ
Sana âşıklığım izhâr edeli hâr olurum

Fuzûlî

Şâh-ı şehân âlemi hâr u kakîr eder
Lutfu gedâya saltanat-ı câvidân verir
Nef’î
Bugubâr-ı kadem-ı Al-ı Abâ
Mûrdan hârdır el-hakk ammâ

Hakanî

hâr u hakîr: Hor ve bayağı.
Şânı şehân âlemi hâr u hakîr eder
Lûtfu gedâya saltanat-ı câvidân verir
Nef’î
har: (f) Far. Eşek.
Hem eder ta’ne hem olur ser-cünbân
Düşmâna har mı desem ya büz-ı Ahfeş mi desem
Münif
Bir ehl-i kemâl eliyle heyhât
Bir har ola dâhil harâbât

Namık Kemâl

Sen yine eski har vü eski palan
Kaçan adam olacaksın be hayvân
Kânî (Ebubekir)
Dehri arasan binde bir âdem bulamazsın
Adem görünen harları âdem mi sanırsın

Ziyâ Paşa

har-ı lâ-yefhem: Anlayışsız eşek.
Mehcûr-ı Adn-i maksad olur âdemim diyen
Dünyâda kâm alır har-ı lâ-yefhemim diyen
Faik (Manastırlı Salih)
har-be-güsiste-i inân: Yuları boş bırakılmış eşek. mec. serseri.
Taklîd ile seccâde-nişîn olmuş oturmuş
Tahkîkde ammâ har-be-güsiste-i inândır
Ruhi
har-bende: Seyis, hayvan bakıcısı.
Bana da bahs-i mübâhât ile at tut derdi
Olsa har-bende kadar bende de sa’d-i eyyâm
Yenişehirli Avni
har-gele: Eşek sürüsü, başıboş gezen hayvan sürüsü. (Anadolu’da „hergele-ci“ şeklinde kullanılır.)
har-gûş: Eşek kulaklı, tavşan.
Har-gûşgibi gözü açık uykuya varmış
Ermezse ne tan devlet-i bîdâra benefşe

Necati Bey

har-meniş: Eşek tabiatlı.
Etmiş sıla derdi ile
Yahyâ
Bir har-menişi
Mesîha hemtâ

Ziyâ Paşa

har-meşrebân: Eşek huylular.
Külâh u hırka ile bir alay har-meşrebân gördüm
Helâk-ı hayf hayf oldum elimden irâdetim gitti

Esrar Dede

har-mühre: Katır boncuğu denilen ufak deniz böcekleri kabuğu ki ekseriya yük hayvanlarına takılan başlıkların yanlarına dikilir.
Lîk har-mühre kadar kıymetini bilmezler
Nef’î
har-nijâd’: Eşek huylu.
Eder bir har nijâdı şeh-süvâr-ı âlem-i ikbâl
Yıkar görse beni bir esb-i be-güsiste inân üzre

Ziya Paşa

har-tab’: Eşek tabiatlı.
Kûyuna gayrıları çekme rakîb-i har-tab’
Seyl-i eşkimle döner kadd-i dü-tâ dolâba
Bâkî
hâr: Ar. Yıkılmış, yıkık, harabe.
Bir örtü dizlerinde bu ma’lûl-i derd-iyâr
Hâr u şikeste müntakil-i hufre-i heder

Tevfik Fikret

hâr u hâk-sâr: Toprakla bir, yıkılmış.
İhânetimde nedir bilmezem murâdın kim
Azîz-i âlem iken hâr u hâk-sâr ettin

Fuzûlî

hârâ, hâre: (ojlfJjlf) Far. 1. Çok sert taş, mermer. 2. Üzeri menevişli kumaş.
Ümîdim bu vefâdan ola gönlünde eser peydâ
Hudâ kâdirdir eyler seng-i hârâdan güher peydâ
Hüdayî (Müezzin)
Nûr-ı mevvâc mâni mi sözümde berk uran
Ya libâsı nazmımın bir âteşîn hârâ mıdır

Nef’î

Kılmak için tâze gül-zâr nübüvvet revnakın
Mu’cizinden eylemiş izhâr seng-i hârâ su

Fuzûlî

Gümüş renginde bir dîbâ biçmiş
Cedvel-ı Sîmîn
Velâkin hâre gibi mevci var şeffâf u nûrânî

Nedim
harâb: Ar. 1. Viran, perişan, yıkık. 2. Sarhoş, geçgin. c. harâbât.
Dilâ cihânı sirişkimle pür şarâb ettin
Behey harâb olası âlemi harâb ettin

Nâbî

Gam-ı humâr ile sâkî pür-ıztırâb oldum
Behey harâb olası gel yetiş harâb oldum

Âsım (Çelebizade Şeyhülislam İsmail)

Beni öldürmede oğlum bu harâb ıssızlık
Hangi vîrâneyi eşsen kopuyor bin çığlık

Mehmet Akif

harâb-ı aşk: Aşk sarhoşluğu.
Ey bâde-i hevesten olan neşve-yâb-ı aşk
Ser-kûçe-i ümîdde mest-i harâb-ı aşk

Nâilî
harâb-ı bâde: Şarap sarhoşluğu.
Dürd-veş ser-geşte-i câm ü harâb-ı bâde(y)em
İtibârım yok ayak toprağı bir üftâde(y)em

Fuzûlî

harâb-ı câm-ı aşk: Aşk kadehinin harabı.
Harâb-ı câm-ı aşkım nergis-i mestin bilir hâlim
Harâbât ehlinin ahvâlini hammâr olandan sor

Fuzûlî

harâb-ı gaflet: Gaflet sarhoşluğu.
Bir câm-ı vâj-gûn ile çarh-ı desîse-kâr
Mest-i harâb-ı gaflet eder ehl-i devleti

Nâbî

harâb-ı gam: Gam yıkıntısı.
Biz râzıyız derûnumuz olsun harâb-ı gam
Ol mest-i nâza mâye-i zevk u sürûr ise

Nâbî

harâb-ı işve-nigeh: İşveli bakış sarhoşluğu.
Acep mi mülk-i dile salsa gamzeler âşûb
Harâb-ı işve-nigeh çeşm-i pür-fiten mahmûr
Neşatî
harâb-ı kâviş: Kazma yıkıntısı.
Ser-tîşe-i talebten diller harâb-ı kâviş
Bir genc var nühüfte vîrâneler de bilmez

Nâbî

harâb-ı mest-i ışk: Aşk sarhoşluğunun haraplığı.
Gehî mey-hâne yolunda gehî mesciddedir
Ahî
Harâb-ı mest-i ışk olmuş yürür geh doğru gâh eğri
Âhî
harâb-ı mey-kede: Meyhane sarhoşluğu.
Mahmûr-ı bezm-i aşka şikeste kadeh yeter
Mest-i harâb-ı mey-kede câm-ı Cem istemez

Leskofçalı Galip

harâb-ı nergis-i gam: Fettan gözün harabı.
El çekip kat’-ı nazar kılmış ilâcımdan tabîb
Bildi gûyâ kim harâb-ı nergis-i fettânınem

Fuzûlî

harâb-ı şevk: Arzu sarhoşluğu.
Nev-be-nev her câmda mest-i harâb-ı şevk olup
Hânmân-ı neş’eden âvâre bir ben bir habâb

Esrar Dede

harâb-âbâd: Haraplıkla dolu yer, harabe.
Dağıttın hâb-ı nâz-ı yâri ey feryâd neylersin
Edip fitne ile dünyâyı harâb-âbâd neylesin

Şeyhülislam Bahayî (Mehmet)

Gerçi rif’atteyim ammâ ki harâb-âbâdım
Ca’d-ı menhûs-ı Zühal mürg-i ser-i bâbımdır

Fehim (Hoca Süleyman)

harâb-âbâd-ı gam: Gamın tam harabesi.
Harâb-âbâd-ıgamdır bir zemân âbâd olan gönlüm
Firâkınla yanar vaslınla evvel şâd olan gönlüm

Ziyâ Paşa

harâb-ender-harâb: Haraplık içinde harap.
Varlığın cümle yıkıp eyle harâb-ender-harâb
Râh-ı maksûda açıp bâl ü peri tayrâna gel

Âdile Sultan

harâb-kârî: Haraplık. harâb-kârî-i zünnâriyân-ı âlem-i dil: Gönül âleminin kuşak kuşananlarının haraplığı.
Harâb-kârî-i zünnâriyân-ı âlem-i dil
O nâzenîn büt-i bî-gâne âşinâdandır

Nâilî

harâbât: Harâbe’ler, yıkılmış yerler; meyhaneler.
Harâbâtı görenler her biri bir hâletin söyler
Safâsın nakl eder rindân u zâhid sıkletin söyler

Koca Râgıp Paşa

Her münkir-i keyfiyet-i erbâb-ı harâbât
Öz aklı ile hakkı diler kim bula heyhât

Bağdatlı Ruhi

harâbât-ı dil: Gönül meyhaneleri.
Dün harâbât-ı dili seyr eyledim bir kûşede
Bir tehîpeymâne kalmış tâ zemân-ı neş’eden

Esrar Dede

harâbât-ı ışk: Aşk meyhanesi.
Sad âferîn o pîr-i harâbât-ı ışka kim
Her kim mürîd olursa ona bî-murâd olur

Hamdullah Hamdi

harâbât-ı mecâz-istân: Mecaz yeri meyhaneleri.
Alırsa deste sâkî-i hakîkat câm-ı ihsânın
Harâbât-ı mecâz-istânda bir hûş-yâre yer kalmaz

Nâbî

harâbâtî: 1. Dağınık, perişan. 2. İçkiye fazla düşkün insan.
Harâbîsin harâbâtî değilsin
Gözün mâzîdedir, âtî değilsin
Ziya
Gökalp
Ne harâbîyim ne harâbâtî
Kökü mâzide olan âtîyim

Yahya Kemal

harâbe: Eski binaların yıkıntısı; yıkık, yıkılmış.
Safâ-yı nûr-ı sabûhu bulan siyeh-mestin
Gözüne hâne-i hûrşîd bir harâbe gelir

Şeyh Galip

Ey harâbe mutâf-ı âhımsın
Merkez-i hayret nigâhımsın
Muailim
Naci
harâbî: Haraplık, viranlık.
Ne harâbî ne harâbâtîyim
Kökü mâzide olan âtîiyim

Yahya Kemal

harâbât: bk. harâb.
harabe, harâbe: bk. harâb.
harâm: Ar. Allah’ın emri ile dinen helal olmayan şey.
Mantıka eyle velîkin ikdâm
Halt eder dinleme kim derse harâm

Sünbülzade Vehbi

Çemende nâ-sezâlarla o şûhun
Harâm olsun hırâm-ı nâzı bensiz
Neylî
Zebân-ı nâsa düştüm gâh medh ü gâh zemm oldum
Meğer kim tâli’imde zevk-ı âlem hep harâm olmuş

Âdile Sultan

harâm-ı aşk: Aşk yasağı.
Ol Kâ’be-i revânız ki harîm-i harâm-ı aşk
Pür-şûr figân-ı ceres cerr-i mahallimizdir

Nâilî

harâmî: Yol kesen.
Kudemânın bulup âsârını gencine misâl
Ettiler cümle harâmî gibi yağmâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

Harâmî gibi yoluma arkuru inen karlı dağ
Ben yârimden ayrı düştüm sen yolumu bağlar mısın

Yunus Emre

harâm-zâde: Soysuz, ahlaksız.
Yürütmeyin arakı meclis içre bâde ile
Harâm-zâdeni koyman helâl-zâde ile Fuzûlî
Cenâb-ı şeyhi tasarruftan alıkomuş bâde
Helâl-zâd yapar işi bozar harâm-zâde
Hâtem
harâret: Ar. Sıcaklık.
Şem’e mecliste harâret vericek mihr-i ruhun
Mirvaha etti ona bâl ü perin pervâne

Behiştî

Sözüm etme füzûn hüsnüne ziynet verme
Ateşim bana yeter sen de harâret verme
Âgâh
Sekiz gün oldu harâret devâm edip duruyor
Bakın nabızları bî-çârenin nasıl vuruyor

Tevfik Fikret

harâret-i demevî: Kanlı sıcaklık.
Bahârda ten-igül-bünde eyleyip heyecân
Harâret-i demevî kıldı ukdeler peydâ

Fuzûlî

harâret-i sirişk-i âh: Ah gözyaşının sıcaklığı.
Teskîn bulur ciğerde harâret-i sirişk-i âh
Sûz-ı dil ile sînede râhat olur füzûn

Fuzûlî

harâret-i teb-i hicrân: Ayrılık sıtmasının ateşi.
Harâret-i teb-i hicrânı def“ eden dilden
Bu boynumuzdaki meftûl-i tâb-dârındır

Ahmet Paşa

harâret-âver: Hararet taşıyan.
Misâl-i zerre giyersin de mevc-i deryâyı
Harâret-âver olur misl-i ferve-i sincâb

Esrar Dede

harâret-dîde: Sıcaklık görmüş. harâret-dîde-i eyyâm-ı bâhûr: Sıcak günlerin en sıcağını görmüş.
Bahârın zîr-i minnet-i nevrûzu olmaktan
Harâret-dîde-i eyyâm-ı bâhûr olmamız yegdir

Nâbî

harb: Ar. Savaş, ceng. c. hurûb.
Harb oldu, bütün köydeki şübbân-ı hamiyyet
Serhadde şitâb eyledi

Tevfik Fikret

Bin gamlı tefekkür beni gark etti melâle
Düştüm yine âlemle bugün harb ü cidâle

Kemalzâde Ekrem Bey

Yapıldı himmet ile harb için çok âhenîn keştî
Ki her bir kıt’ası bir kal’a-ipûlâd-ı bünyândır

harb-i bî-hengâm: Vakitsiz savaş.
Açıldı cehl ile
Rusya üzre harb-i bî-hengâm

Ziya Paşa

hurûb: Harb’ler, savaşlar. hurûb-ı memdûd: Uzamış savaşlar.
Fikr edersen o hurûb-ı memdûd
Oldu serhad-i ekâlîm-i şühûd

Hakanî

harc: Ar. 1. Sarf, harcama, 2. Vergi.
Yoluna harc edeyim nakd-i hayât elde iken
Geh geçer fırsat ömr-i güzerân girmez ele

Ebussuud Efendi

Bu zîr-i günbed-igerdûnda harc et dirhem-i eşki

Behiştî
çünki hammâma giren terler budur temsîl

Behiştî

Harc eyle nakd-i cânı tutarsan reh-i visâl
Zâdında hısset eyleme maksad ıraktır

Behiştî

harc-ı âlem: Herkesin sarf ve harc edebileceği gibi.
Nakd-i vakti sarf edip gel cem’-i zâd-ı dâniş et
Harc-ı âlemdir ucuzdur şimdi vezn-i vakıyyesi
Süleyman Paşa
harc-ı râh: Yol masrafı (harcırah).
Bu günlerde afv etse de pâdişâhım
Vatan azmine kalmadı harc-ı râh

Keçecizade İzzet Molla

harçeng: Far. Yengeç.
Bulsa ger tertîb-i ma’deletin âteş ü âb
Bir olur tâb-ı semenderle mizâc-ı harçeng

Nef’î

Hût eyledi zîr-i hâke âheng
Girdâb-ı hafâya girdi harçeng

Şeyh Galip

Ar eder sayd u şikâr etmeye nesr-i feleği
Leb-i deryâ-yı celâlinde key ednâ harçeng

hardal: Ar. Hardal, sofrada iştahı açmak için kullanılan macunumsu madde.
Gözüm açtım bu seher bir ulu sahrâ gördüm
Anda bir dâne-i hardal gibi dünyâ gördüm
zâti (anda: orada.)
Şol kadar eyledi pervâz dil-i mürg bülende
Gözüne dane-i hardalca gelir âlem-i cev

Hayâlî Bey

harem: Ar. 1. Herkesin girmesine müsaade edilmeyen kutsal yer. 2. Kadınların bulunduğu yer. 3. Eş, karı. 4. Hac zamanında ihrama girilen yerden itibaren
Kâbe’ye doğru olan kısım.
Vâreste-i irşâd olur erbâb-ı hakîkat
Sükkân-ı Harem neyler imiş kıble-nümâyı

Sünbülzade Vehbi

Mesâbe-i dürrî bâb-ı hazîre-i firdevs
Nümûne-i haremi sahn-ı gül-istân-ı İrem

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

Kız, kadın hepsi haremlerde bütün gün mahbûs
Şu telâkkîye bakın en kötü vahşet: Nâmûs

Mehmet Akif

harem-i aşk: Aşk gizliliği.
Yahyâ harem-i aşka girerse ne ola bî-bâk
Meftûhtur erbâb-ı dile bâb-ı mahabbet

Şeyhülislam Yahya

harem-i bâğ-ı cihân: Dünya bağının haremi. zemân erdi ki bin şevk ile tâvûs-ı neşât
Ede sahn-ı harem-i bâğ-ı cihânda cevelân
Bâkî
harem-i câr: Komşunun haremi.
Tahte perde yarığından pinhân
Hârem-i câre olurdu ngrân

Sünbülzade Vehbi

harem-i derûn: Kalp gizliliği.
Olmaz harem-i derûnda makrûn
Ekmekçi telâşı ile mazmûn

Ziya Paşa

harem-i hâs: Özel harem.
İki elmas değildir harem-i hâsında
Cibrîl’ingözü kalmış edemez istirdâd

Nâbî

harem-i illiyyîn: Yücelik haremi.
Gökte olmuştu o rûy-ı rengîn
Şem-i cem’-i harem-i illiyyîn

Hakanî

harem-i Kâ’be: Kâbe’nin kutsal yeri.
Kûyün etrâfina uşşâk dizilmiş gûyâ
Harem-ı Kâ’be’de her cânibe erkân safsaf
Bâkî
harem-i Kuds: Kutsal
Kudüs.
Mukîm-i bâb-ı safâ-bahşına olur hâsıl
Ziyâret-i harem-ı Kuds ü tavf-ı Beyt-ı Harâm

Bağdatlı Ruhi

harem-i kûy: Mahallenin haremi.
Gittin harem-i kûyunu deryûzeye ey dil
Sen de haber-ı
Nâilî
-i zârda kaldın

Nâilî

harem-i lem-yezel: Yok olmayan gizlilik.
Ey harîm-i harem-i lem-yezelî
Mahrem-iperde-serây-ı ezelî

Nazîm (Yahya)

harem-i mülk-i nübüvvet: Peygamberlik ülkesinin haremi.
Şâh-ı kudsî harem-i mülk-i nübüvvet ki olur
Hâk-i der-gâhına
Cibrîl-ı Emîn nâsiye-sûd
Yenişehirli Avni
harem-i vasl: Kavuşma gizliliği.
Harem-i vasla reh-ı Râst mahabbet yoludur
Râh-ı Uşşâk’tan âheng-iHicâz eyleyelim
Bâkî
harem-i yâr: Yârin haremi.
Nâlesiz var harem-i yâre ki ey dil nâlen
Men’-i âsâyiş-i gül-bister-i hâb eylemesin

Nâilî

Haremeyn: Mekke-ı Mükerreme ile
Medine-ı Münevvere’ye verilen isim.
Şâh-ı kevneyn ü imâmü’l-haremeyn
Cedd-i sıbteyn ü Nebiyyü’l
Sakaleyn

Hakanî

harem-gâh: Harem yeri. harem-gâh-ı beka-bi’llah: Allah’ın kalıcılık yeri.
Harem-gâh-ı beka-bil-lâhta hükm-i fenâ yoktur
Kadem-i mülkinde hadd-i ibtidâ vü intihâ yoktur

Leskofçalı Galip

harem-serây: 1. Harem dairesi. 2. Cami
içi.
harem-serây-ı vahdet: Bir araya gelinen harem yeri.
Mekteb o harem-serây-ı vahdet
Cem’ oldular anda hicr ü vuslat
şeyh Galip (anda: orada.)
harîm: 1. Biri için kutsal olan şeyler. 2. Harem dairesi. 3. Evin içi gibi başkasına kapalı olan yer, avlu. 4. Hacıların hac zamanı büründükleri örtü. 5. Ortak, şerik.
Ya harîminde yatan şapkalı sarhoşlar kim
Yoksa yanlış mı?
Hayır, söyleme, bildim.
Bildim

Mehmet Akif

Sûde-i hâk-i kerîmi cevher-i terkîb-i hûr
Zerre-i gird-i harîmi nûr-ı çeşm-ı Ferkadân

Üsküdarlı Hakkı Bey

harîm-i arş-ı a’zam: En büyük arşın canevi.
Çün harîm-i arş-ı a’zam bulmağa feyz-i kabûl
Devr eder pîrâmenin şâm u seher-i kerrûbiyân

Üsküdarlı Hakkı Bey

harîm-i cân: Canın kutsal yeri; canevi.
Hem safvet-i rûh olan o âvâz
Oldukça harîm-i cânda dem-sâz
Mehmet Âkif
harîm-i encümen-i enbiyâ: Nebiler toplantısının kutsal yeri.
Hıdîv-i mülk-i risâlet ki zât-ı akdesidir
Harîm-i encümen-i enbiyâda sadr-ı sudûr
Yenişehirli Avni
harîm-i Hakk: Hakk’ın kutsal yeri.
Her şahsı harîm-ı Hakk’a mahrem mi sanırsın
Her tâc giyen çulsuzu
Edhem mi sanırsın

Ziyâ Paşa
harîm-i harem-i lem-yezel: Yok olmayan gizli kutsal yer.
Ey harîm-i harem-i lem-yezelî
Mahrem-i perde-serây-ı ezelî

Nazîm (Yahya)

harîm-i Kâ’be: Kâbe’nin kutsî yeri.
Olduk harîm-ı Kâ’be’ye Mecnûn-veş revân
Geçti duâ-yı hayrımız âsârıgörmedik

Şeyh Galip

harîm-i Kâ’be-i aşk: Aşk
Kâbesinin gizli ve kudsî yeri.
Dil kim harîm-ı Kâ’be-i aşkın tavâf eder
Hûn-âb-ı derd-i hasret içer zemzem istemez

Leskofçalı Galip

harîm-i kûy: Bulunulan yer.
Erbâb-ı aşka sabr u tesellî tarîkı yok
Varan harîm-i kûyuna nâ-şâd olup gider
Bâkî harîm-i meclis-i uşşâk: Âşıklar meclisinin harimi.
Tâ kim harîm-i meclis-i uşşâka mahremiz
Derd ile yâr-i cânî vü âh ile hem-demiz

Hamdullah Hamdi

harîm-i vasl: Kavuşma harimi.
Şimdi
Mecnûndan gam-ı ışk içre sanman kem beni
Yâr hod kılmaz harîm-i vaslına mahrem beni

Fuzûlî

harîm-i zât: Kişinin haremi.
Gubâr-ı gayrden pâk eyle kalbim hem mücellâ et
Harîm-i zâta envâr-ı sıfatınşu’le-bahşâ et

Âdile Sultan

harf: Ar. Bir dilin alfabesini meydana getiren şekiller. c. hurûf.
Gâh bir harf sükûtuyla eder nâsırı nâr
Gâh bir nokta kusûruyla gözü kör eder

Fuzûlî

Dehânında ne sûretle çıkar harf u sadâ bilsem
Cevâb-ı ye’si âmâde bilen hîn-i suâlinde

Nâbî

Hûblar kaddine harf etme mümeyyiz geçinip
Be bu fende dahı sen doğru elif bilmezsin

Behiştî

harf-i hâhiş-i vuslat: Kavuşma isteyen ağzın ilk harfi.
Dem-i vuslatta olan lerzeyi andan kıyâs et kim
Sudûr ettikte harf-i hâhiş-i vuslat dehen titrer

Nâbî

harf-i hatâ: Hata harfi.
Eyle her harf-i hatâya dü-hezâr istiğfâr
Vaktidir der-geh-ı Hakk’a açılır dest-i duâ

Nazîm (Yahya)

harf-i hasret: Hasret harfi.
Harf-i hasret sığmamıştır defter-i debîrde
Çâre ne mestûr imiş ser-levha-i takdîrde
Râsih (Enderunî Balıkesirli Ahmet)
harf-i hecâ: Hece harfi.
Çalışır hicve dahi harf-i hecâ bilmez iken
Sanki merd-âne olur dâhil-i heycâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

harf-i nermî: Yumuşaklık harfi.
Harf-i nermîden ibârettir bizim terkîbimiz
Eyler isbât-ı huşûnet mûma seng-i hâremiz

Nâbî

harf-i râst: Doğru harf.
Okumamışken muallimden gelip bir harf-i râst
Bilmezem cevr ü cefâ fennin o kimden öğrenir

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

harf-i vâhid: Tek harf.
Harf-i vâhid söylemek haddim değil
Esrâr lîk
Feyz-ı Mevlânâ’dan ermiştir bu cem’iyyet bana

Esrar Dede

harf ü şümâr: Harf ve sayı.
Vuslat ü firkati tev’em bilir erbâb-ı kemâl
Fark nedir harf ü şümârında emelle elemin
Edhem (İbrahim Efendi)
harf-endâz: Laf atan, söz eden.
Gâh küstâh-âne harf-endâz-ı vasl oldukça ben
Dest-i nâzın perde-i ruhsâr-ı al eylerdi yâr
pertev Paşa
hurûf: Harfler.
Çok tetebbu ede gördüm niçe dikkat ettim
Oldu tekrâr-ı hurûf olmadı mükerrer rer

Esrar Dede

hurûf-ı galat-ı lafz: Söz yanlışlığının harfleri.
Sensin ol nüsha-i pâkîze ki yoktur sende
Nokta-i sehv ü hurûf-ı galat-ı lafzı sekam

Nâbî

hurûf-ı kevn: Yaratılış harfleri.
Bir noktanın hakîkatidir çün hurûf-ı kevn
Ey hâce ârif ol varak u hâmeyi dağıt

Hayâlî Bey

hurûf-ı nifâk: Nifak harfleri.
Tenâfür etmez idi halk içinde böyle zuhûr
Makâl-i sıdka hurûf-ı nifâkı katmasalar

Nâbî

har-gâh: Far. Büyük çadır, otağ.
Gonca gibi ol latîf hargâh
Gül bergi gibi içinde ol mâh

Fuzûlî

Geçmeye peykân-ı hasret gibi sînem sadrına
Kalbimi sultân-ı rûhâniyyetin har-gâhı kıl

Behiştî

hargûş: Far. Tavşan.
Hargûşgibi gözü açık uykuya varmış
Ermezse ne tan devlet-i bîdâra benefşe

Necati Bey

hârhâr: Far. 1. Gönül üzüntüsü, sıkıntı. 2. Devamlı istek. 3. Sürekli kaşıntı.
Hep etti kenâre hârhâr
Sahbâdaki mevc-i hoş-güvârı

Nâbî

Ümmeti oldukça gülçîn sürûr-ı bâğ-ı sûr
Düşmeni olsun figâr-ı hâr zâr-ı hârhâr

Nazîm (Yahya)

hârhâr-ı ye’s: Üzüntü sıkıntısı.
Esîr-i şahne-i derd ü belâyız gamla dil-gîriz
Elîm hârhâr-ı ye’s olup mâtemle dil-gîriz

Üsküdarlı Hakkı Bey

harhara: Far. Hırıltı, horultu, horlama.
Düştü bî-çâreyıkıldı.
Kanı donmuş, nefesi
Bir derin harhara, gittikçe boğulmakta sesi

Kemalzâde Ekrem Bey

harhara-i muhtazır-âne: Can çekişmeye hazır hırıltı.
İnler, çıkıyormuş gibi a’mâk-ı zemînden
Her sâati bir harhara-i muhtazır-ânen

Tevfik Fikret

hâric, hârice: Ar. 1. Dış, dışarı. 2. Görünen dünya. 3. Dışarıya çıkan, dışta. 4. Hiç ilgisi olmayan. c. havâric.
Hazret-i kutbun olur dâiresinden hâric
İlmine olmak ile vâris kâmil-i efrâd

Nâbî

Sülûk-ı mahvımızı hârice çıkarmayarak
Nihân-hâne-i pâyân-ı kâra dek gideriz

Esrar Dede

Bir zerredir ki zerre-i nâ-müntehâ-yı hâk
Bir zerre hârice edemez ondan infikâk

Ziyâ Paşa

hâric-i ez-defter: Defter dışı.
Ezelden defter-i uşşâka hod-ı Ulvî’yi kayd ettin
Nedendir padişâhım şimdi olmak hâric-i ez-defter
Ulvî hâric-i hum-hâne-i imkân: Mekân tutulan meyhane dışı.
Sahbâ-yı hurûşân gibi mînâ-yı felekten
Tâ hâric-i hum-hâne-i imkâna dökülsek
Yenişehirli Avni
havâric: Hâric’ler, hârice’ler.
Necâtî’ye nacak derler velâkin gerçek eydürler
Havâric boynun urmağa
Ebû
Müslim nacağıdır

Necati Bey

haricî: 1. Dışa ait, dış ile ilgili. 2. Hz. Ali ve
Hz. Osman’ı inkâr edenler topluluğu.
Münkir
Hâricî’nin paslı cânına
Kantarlı küfürler atanlardanız
Ruhullah harîd, harîde: Ar. 1. Delinmemiş inci. 2. Kızoğlan kız.
harîd-i aşk: Aşkın delinmemiş incisi.
Harîd-i aşkım ey hâce cihân bâzârına erdim
Nukûd-ı aşkı sarf ettim benim sûd u ziyânım yok

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

harîdâr: Far. Satın alıcı, müşteri. Beyim bir bûseyi bin âna satma
Ko bâzârı harîdâr öldürürsün

Ahmet Paşa

Cânlar virüben yoluna sevdâ satın aldım
Bir bencileyin ışka harîdâr kimin var
Ahmed-ı Dâî
Zî-kıymet olunca n’idelim câh ü celâli
Yuf onu satan dûna harîdârına hem yuf

Bağdatlı Ruhi

harîdâr-ı metâ’-ı Nâhîd: Nâhid’in metaını satan.
Müşterî oldu harîdâr-ı metâ’-ı Nâhîd
Oldu der-beste idbâr-ı dükkân-ı Behrâm

Nâbî

harîdâr-ı visâl: Kavuşma müşterisi.
Sarf-ı nakdîne-i eşk ettiğimiz kaldı bize
Vermedi sûd harîdâr-ı visâl olduğumuz

Nâbî

harîdârân: Müşteriler.
Kesret-i uşşâktır ârâyiş-i bâzâr-ı hüsn
Nâ-harîdârân-ı hissete gül-ruhân kâil midir

Nâbî

harîf: Ar. Bir kimsenin iş ve eğlence arkadaşı. c. harîfân.
Sözde harîf olmaz bana ger olsa âlem bir yana
Bir tumturak u hoş-edâ ne hâfızım ne muhteşem

Nef’î

Nüktede âlem harîf olmaz bana gûyâ benim
Her ne söylersem cevâb-ı “len terânî”dir sözüm
Nef’î
(len terânî: beni görmeyeceksin 7
A’rafş143)
Kastı kavurdu bizi gerçi kim eyyâm-ı harîf
Esti savurdu şitâ da bizi âhir gûyâ
Enderunlu Vasıf (Vâsıf-ı Enderunî)
harîf-i bezm-i gam: Gam meclisinin adamı.
Harîf-i bezm-i gamem hûn-i dil şarâbım olup
Terâne-i tarabım âh-ı âşık-âne yeter

Fuzûlî

harîf-i bezm-i ışk: Aşk meclisinin insanına safa veren.
Dürd-i derdidir safâ-bahş-ı harîf-i bezm-i ışk
Sâkiyâ çok etme teklîf-i şarâb-ı nâb ona

Fuzûlî

harîf-ân: (Farsça -ân eki ile çokluk.)
Meslek arkadaşları.
Yine bir rûz-ı bâzâr safâ vü zevk u şâdîdir
Yine her kûşe-i cem’iyyet-geh bezm-i harîfândır
riyazi
harîfân-ı safâ: Eğlence arkadaşları.
Harîfân-ı safâ reşk ile kanın içmek isterler
Lebinden bûseler aldıkça bezm-i meydepeymâne
vahid Mahdumî
harîk: Ar. Yangın.
Ben ol âteş-dem-i nazmım ki olur hussâdın
Hırmen-i nâtıkası berk-ı hayâlimle harîk

Nazîm (Yahya)
Beytini mâlını yaktı ise eğer nâr-ı harîk
Kârgirini binâ eyler onun Beytü’l-mâl

Ziya Paşa

hârik: bk. hârika.
hârika: Ar. İnsanda hayret uyandıran şey.
Sâire benzer mi sühan-dânların
Her biri bir hârikadır onların

Muallim Naci

Mündemic olmasa rûhunda onun nâ-mahsûr
Bir tekâmül, o kadar hârika nerden doğacak

Mehmet Akif

hârik, hârika: Üstün, fevkalâde hâl.
hârik-i âdet: Alıkanlığın üstünde.
Bir kulda zuhûr etse kaçan hârik-i âdet
Mevlâ’nın odur kuvvetine mazhar-ı meclâ
Nuri
harîm: bk. harem.
harîr: Ar. İpek veya ipekten yapılmış her türlü kumaş.
Kıymet ü kadrin o demlerde bilir nev’-i harîr
Ki geçe tâcirin endâze vü mîzânından

Nâbî

harîr-i esmer-i rü’yâ: Rüyadaki esmer ipek.
Harîr-i esmer-i rü’yâ ki nesc eder meh-tâb
Sarardı cismimi bir muhteşem ridâ gibi, âb

Ahmet Hâşim

harîr-i meh-tâb: Mehtaba benzeyen kumaş.
Kalmadı teninde pûşişe tâb
Bâr olur idi harîr-i meh-tâb

Şeyh Galip

harîr-i pertev-i meh: Ayın parlak ipekten kumaşı.
Fürûğ-ı mihr mir’ât-ı dile zengârdır sensiz
Harîr-i pertev-i meh dûş-ı câna bârdır sensiz
Münif (Antalyalı)
harîr-i sarf: Harcanan ipekli kumaş.
Münâfık dostlardan âşikâre düşmenân yegdir
Harîr-i sarfı hoştur bu dükânıngerm-sûdundan

Nâbî

harîr-i şu’le: Parlak ipek.
Harîr-işu’leye tebdîl edip libâs-ı teni
Fenâda anladı zevk-ı hulûdpervâne

Şeyh Galip

harîr-i vuslat-ı hûbân: Güzellere kavuşma ipeği.
Iyâr-ı hüsnünü sîmîn-berânın anlar yok
Harîr-i vuslat-ı hûbânı hâm alır bulunur

Nâbî

harîs: bk. hırs.
hâris: Ar. Harâset’ten; koruyucu, bekçi, gözcü.
hâris-i istiklâl: Hürriyet bekçisi. çelik parçası bir gün bir ehemmiyet alır
Koca bir kavmin olur hâris-i istiklâli

Tevfik Fikret

hâris-i memleket: Memleketi koruyan.
Hâris-i memleket dîn ü medâr-ı İslâm
Mazhar-ı mekremet ü mevhibet-ı Sübhânî

Nef’î

hâris-i sîne-i mazlûm: Zulüm görmüş göğsü koruyan.
Hâris-i sîne-i mazlûm olacaktır yâ Rab
Düşmene kaşınacak nâhun-ı fırsat verme
Hâmî (Hâmî-ı Amidî)
hark: Ar. Yakmak.
Ateşe yansa cihân hark olmaz
Kopsa tûfân suya da gark olmaz

Sünbülzade Vehbi

hark: Ar. 1. Yarıp yırtma, yırtılma. 2. Su akacak yarık, ark. c. havârık.
hârık: Yırtıcı, yırtan.
Alem sıdk u safâ arş-ı azîm ma’nâ
Vâsıl-ı kurb-ı Hudâ hârık-ı estâr-ı felek
Yenişehirli Avni
hârık-ı âde: Adetin dışında; yalancı, hârikulâde.
Sâkî bu sene bastı şitâ hârık-ı âde
Mecliste gerek âteş-i seyyâle zyâde

Enderunlu Vâsıf

hârık-ı hüsn: Güzelliği yırtan.
Kâilim mu’cizât-ı aşka bütün
Bilirim hüsn ü ân ne kudrettir
Hele te’sîr-i hârık-ı hüsnün
Bir tecellî-i hâlıkiyyettir
Fâik Ali Bey
hârıka: Adetin haricinde olan, fevkalade, seçkin. c. hârıkât. ne dehşetli terakkî, o ne müdhiş sür’at
Öyle bir hârıkagösterdi mi insâniyyet

Mehmet Akif

havârık: Hark’lar.
Vücûd-ı vahdete mevhûm zerreler mîzân
Büyük küçük şu avâlim bütün havârıktır

Abdülhak Hâmit

Uçup duran o havârık bir ihtiyâc-ı şedîd
Piyâde harcı mı, hâşâ, bu imtidâd-ı medîd

Mehmet Akif

harmel: Ar. Üzerlik otu, dalak otu.
Yaktı yandırdı beni micmere-i aşkında
Eyleyen hâlleri taraf-ı ruhunda harmel

Kâzım Paşa

harman: bk. hirmen.
harr: Ar. Sıcaklık, hararet, sıcak. c. harûr.
Çekip sûz-ı firkatle bir âh-ı serd
Aceb imtizâc eyledi harr ü berd

Keçecizade İzzet Molla

hârr, hârre: Hararetli, kızgın, yakıcı, sıcak.
Açılır gonca-i ilhâmı leb-i hârrından
Berk ururşu’le-i endîşesi enzârında

Tevfik Fikret

hârr, hârre: bk. harr.
Hârûn: Ar. 1. Hz. Musa’nın büyük kardeşi. (Aron). 2. Meşhur
Abbasî halifelerinden birinin ismi (Harunü’r Reşîd). 3. Arapçada dost anlamına gelir.
Bir meâlî-i cihânîdir
Haydar
Özge
Hârûn bî-muâdildir

Muallim Naci

Hârût: Ar. Mârut isimli meleğin arkadaşı.
Sihirle uğraştıkları için kıyamete kadar
Babil’de bir kuyuya hapsedilmiştir. (Bakaraş102).
Divan şiirinde büyü ve sihir için zikredilir.
Sevgilinin gözleri, yan bakışı ve saçları
Hârut ve
Mârut isimli meleğin ustası sayılır.
“Çâh-ı Bâbil” de sevgilinin çene çukuru olarak değerlendirilir.
Zekanın çâhı ne sâhir-durur ey Zühre-cebîn
Ki suya iltür ü susuz getirir
Hârût’u
Nizâmî
Sanırlar
Yûsuf-ı üftâdedir çâh-ı zenahdânda
Değildir lîk hâlî fitneden
Hârût olmuştur

Esrar Dede

Çeh-ı Bâbil’de olan iki melek
Biri Hârût u birisi Mârût

Sünbülzade Vehbi

Hârût-ı fettân: Fitneci
Hârût.
Sihir talîm eylemektegamze-i câdû-yı dost
Çâh-ı Bâbil’de eder
Hârût-ı fettân ile bahs

Ahmet Paşa

hârût-ı kilk: Kalemin büyücüsü olan
Hârut.
Vasf-ı hatında mısrâ’-ı ber-ceste söylemek
Hârût-ı kilke âyet-i sihr ü beyân mıdır

Esrar Dede

Hârût-sitân: Harut ili, büyücü ülkesi.
Safha bir lâhzada
Hârût-sitân oldu yine
Turfa efsûn okudu bu kalem-i câdû-fen

Nedim
has: Far. Ot parçası, çerçöp.
Hâr’la beraber kullanılır.
Mesken ey bülbül sana geh şâh-ı güldür geh kafes
Nice âşıkın ki âhından tutuşmaz hâr u has

Fuzûlî

Yakar bir berk-ı âlem-sûz tîğın ser-be-ser onu
Misâl-i hâr u has tutsa adüvv ger rû-yıgabrâyı

Nef’î

Müheyyâ idi sînede hâr u has
Kodu bir şerâre ol âteş nfs

Keçecizade İzzet Molla

has ü hâşâk: Çerçöp.
Ziyâ, efkâr-ı ittibâ’ et râhat istersen
Has ü hâşâk zîrâ cûşiş-i enhâra tâbi’dir

Ziya Paşa

hasâd: Ar. 1. Ekin, çayır biçme. 2. Ekin biçme zamanı.
Kalemim vakt-i hasâd olsa ne ola sünbüleçîn

Nazîm (Yahya)

Hep ser-â-pâ-yı cihân mezra’a-i ibrettir
Cereyân etmededir kâide-i zer’ ü hasâd

Nâbî

Yok remi hasâd etmeğe hâcet ki cilâlı
Sahrâ-yı vücûdu adem-ender-adem eyler
Yenişehirli Avni
hasan: Ar. Hz. Ali’nin büyük oğlu ve
Peygamberimizin de torunudur.
Lakabı “Müctebâ”dır.
Beşinci İslâm halifesidir.
Hz. Muaviye kendisinden sonra yerine
Hz. Hasan’ı halife yapacağını ilan edince, bunu kıskanan oğlu
Yezid, Şam’dan gönderdiği zehirle
Hz. Hasan’ın karısını çeşitli vaatlerle kandırıp ona zehirlettirir.
Vefatında 46 yaşındadır.
Çocuklarına ve soyuna “Şerif” denir.
Edebiyatta adı, Hz. Hüseyin’le birlikte geçer.
Getirip yâda Hasan’la Hüseyin kıssasını
Başla feryâda dilâ cümleden akdemdir bu
Şeref Hanım
Kaçmış bugün baban, edecek i’tizâr yok
Zevcin Hasan, o şahs-ı halîü’l-izâr yok!

Abdülhak Hâmit

Mesmûmen etti zât-ı Hasan Adn’e intikâl
Mazlûmen oldu şâh-ı şehîdân bürîde-ser

Ziyâ Paşa

hasâret, hasâr: Ar. Zarar, ziyan.
Hep cehle çıktı ilm-i rüsûmun netîcesi
Ser-mâye-i hasâret imiş kâr saydığım
Halim Giray (Kırım Hanı)
Diğerler uğradıkça helâk u hasârete
Germi verirmiş onlar umûr-ı ticârete

Abdülhak Hâmit

hasâr-ı hüsn: Güzelliğin ziyan oluşu.
Duâ eder gibi titrer leb-i güneh-kârın
Hasâr-ı hüsnün içindir dumû’-ı nâ-çârın

Hüseyin Sîret

hasâset: Ar. 1. Hasislik, cimrilik, pintilik. 2. Alçaklık, bayağılık.
Hayır umma eğer sadr-i cihân olsa da bi’l-farz
Her kim ki hasâset ola ırk u güherinde

Ziya Paşa

hasb: Ar. Göre, nazaran, binaen, gereğince, cihetiyle.
hasbe’l-âde: Gelenek olduğundan.
Bahs-i cârîsini hasbe’l-âde
Gûş edip coştu
Suyolcuzâde

Sünbülzade Vehbi

hasbet-en-lillah: Allah rızası için, ecrini Allah’tan beklemek suretiyle.
Hasbet-en-lillah olur zannetme şeyhin himmeti
Kasdî istihlâftır
İblîs’i irşâd etse de

Namık Kemâl

hasb-i hâl: Görüşüp dertleşme (hâl gereği)
Ser-i ehl-i mecâz olan belâ-keş
Kays’ın ahvâli
Hakîkatte nazar olunsa
Yahyâ hasb-i hâlindir

Şeyhülislam Yahya

Güzel midir?
Değil, fakat latîf infiâli var
Hazîn ibtisâmı var, gönülle hasb-i hâli var

Kemalzâde Ekrem Bey

hasbî: Ar. Karşılıksız, parasız, bedava.
Ol mâh-pâreyi severiz aşk-ı pâkle
Hasbî cedir muhabbetimiz hep
Hudâ bilir

Bağdatlı Ruhi

Gehî eyler
Hudâ bir derde zıddıyle müdâvâyı
İki düzd-i muhâlif hâneye hasbî nigeh-bândır
Abdî (Akhisarlı Abdullah)
Kimi garbın yalınız fuhşuna hasbî simsar
Kimi, İran malı der, köhne alır, hurda satar

Mehmet Akif

haseb: Ar. Sülaleden olan şeref, asalet.
Hakka minnet o şeh-i zü’l-hasebin
Ya’nîpeygam-ber-i âlî nesebin

Hakanî

Vâlâ-neseb nîkû-haseb tavr-ı aceb ahlâkı hep
Her rûz u şeb sormaz sebeb sîm ü zeheb ihsân eder
cinânî
hased: Ar. Başkasının elinde olan nimet veya serveti çekememek.
Az belâ sanma efendi hasedi
Mahveder hâsidi kendi hasedi

Muallim Naci

Hased kalb, adû lûtf ile olmaz zâil
Sengde muzmer olan âteşe âb etmez eser

hâsid: Haset eden, kıskanan, kıskanç. c. hussâd.
Dâmen-i ikbâlime gerd-i taarruz yetmeyip
Çeşm-i hâsid çehre-i cemiyyetimden dûr idi

Fuzûlî

Ağniyâsı var ise kâsıd olur
Fukarâsı dahi pek hâsid olur

Sünbülzade Vehbi

Eyle taavvüz
Ehad ü Vâhid’e
Râh-ı sefer seddola tâ hâside
Nahîfî
hâsid-i bed-hâh: Kötülük isteyen kıskanç.
Lûtf ile hâsid-i bed-hâha nedâmet gelmez
Telh olan mîveye şekkerle halâvetgelmez

Nâbî

hussâd: Hâsid’ler, haset edenler.
Bir söz yaparlar ettiğimiz zevk-ı vuslatı Allah saklasın bunu hussâd işitmesin

Nâbî

Ta’n-ı hussâd ile dem-beste vü lâl oldum âh
Ebkem olsun beni hâmûş eden a’dâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

Tıynetlerindedir sokan ef’î-i mel’anet
Hussâdı bî-günâh sayıp kîne bilmedik

Yahya Kemal

Ben ol âteş-dem-i nazmım ki olur hussâdın
Hırmen-i nâtıkası berk-ı hayâlimle harîk

Nazîm (Yahya)

hussâd-ı asr: Asrın hasetçileri.
Hussâd-ı asrın etme nazar güft ü gûsuna
Şîr iltifât eder mi kilâbın gulüvvüne
Nahîf (Süleyman hasûd: Haset eden, kıskanç, çekemeyen, hasetçi.
Mesned-ârâ-yı beyânımladır ma’nâyı
Eyledim hande-zebân rûy-ı hasûda ta’lîk

Nazîm (Yahya)

Tarîk-ı halvete ta’nın komaz cihânda hasûd
Adâvetin komaz
İslâm’a nitekim kefere

Behiştî

Ateş-işirke düşüp olma mu’azzeb ey hasûd
Hakk’ı birle
Hakdan artık yok-durur hergiz vücûd
gaybî
hasene: bk. hüsn.
hâsıl: bk. husûl.
hâsid: bk. hased.
hasîf: Ar. Hasâfetli, aklı başında, olgun kimse.
hasîf-âne: Olgun adama yakışacak surette.
Kuvve-i akl-ı hasîf-ânesini
Eflâtun
İşitip fart-ı hasedten küpe binse şâyân
Şinasi
hasîm: bk. hasm.
hâsir: bk. hasret.
hasîr: Ar. Sazlardan örme döşeme.
Değildir kâr ü bâr-ı câh mâni kurb-ı Yezdân’a
Hasîrı âlet-i kurb etme zâhid bu riyâdan gec

Nâbî

Yahyâ dolaşır cism-i nizârıyla cihânı
Bir köhne hasîre dil-i dîvâne sarılmış

Şeyhülislam Yahya

Ahsentü ol gedâ-yı tahammül-be-dûşe kim
Yansa cihân içinde hasîri bulunmaya

Nâilî
hâsiyyet: Ar. Kuvvet, tesir (bir şeye mahsus olan); özellik.
Bu hâsiyyetle sen zahm-ı derûne merhem olmazsın

Sâbit

Mey-gûn lebi hâsiyyetini dil-bere sordum
Bu sâfî cevâbı dedi kim derde şifâdır

Hamdullah Hamdi

hâsiyyet-i âteş: Ateşin tesiri.
Kalır nâ-puhte zâhid düşse bin yıl âteş-i ışka
Zuhûr eyler mi hîç hâsiyyet-i âteş semenderden

Nedim
hâsiyyet-i germ ü serd: Soğuk ve sıcağın tesiri.
Mâhiyyet-i hüsn ü aşka ârif
Hâsiyyet-i germ ü serde vâkıf

Şeyh Galip
hâsiyyet-i hıfz-ı sirâyet: Bulaşmayı koruma özelliği.
Etse ger hâsiyyet-i hıfz-ı sirâyet âleme
Tarh olurdu safha-i âb üzre nakş-ı âzeri

Nef’î

hâsiyyet-i ışk: Aşkın tesiri.
Hâsiyyet-i ışkı bilemez kimse kemâhî
Mâhiyyet-i mâyı bilemez niteki mâhî

Hamdullah Hamdi

hâsiyyet-i kat’-ı hayât: Hayattan ümidini kesme tesiri.
Bes ki hicrânındadır hâsiyyet-i kat’-ı hayât
Ol hayât ehline hayrânım ki hicrânındadır

Fuzûlî

hâsiyyet-i muâlece: İlaç yapma özelliği.
Nâbî cihânda terk-i devâdır devâ-yı derd
Hâsiyyet-i muâlece merhemde kalmamış

Nâbî

hâsiyyet-i vücûd: Vücudun özelliği.
Mahv ol ki zâhir olsun hâsiyyet-i vücûdun
Vermez neşât-ı hâtır sahbâ-yı nâ-keşîde

Nâbî

haslet: Ar. İnsanın yaratılışındaki iyi veya fena huyu, mizacı, tabiatı. c. hısâl, hasâil.
Dedi bir âdem bana her ehremen bezmindedir
Ol perî-sîmâ melek-hasletle çoktur sohbetim
Enverî
Yâ Rab bu ne vahşiy-âne haslet
Ayâ bu mu bizdeki adâlet

Abdülhak Hâmit

Bulurlar tesliyet senden garîbân-ı şeb-i hasret
Bu haslet sıdkına yetmez mi her günde nişân ey subh

Ziyâ Paşa

haslet-i cemîle: Güzel huy.
Kim vardı
Arab’da bir kabîle
Müstecmi’-i haslet-i cemîle

Şeyh Galip

haslet-i nîgû-yı edeb: Edebin güzel huyu.
Etse sencîde kimi haslet-i nîgû-yı edeb
Ref’ eder hâkten elbette terâzû-yı edeb

Nâbî

hısâl: Haslet’ler, huylar, tabiatlar, ahlaklar.
Ser-firâz u nîkemr ü nîk-rây u nîk-hûy
Server-i pâkîze-etvâr u pesendîde-hısâl

Fuzûlî

İmâm-ı saff-ı efâdıl emîr-i hayl-i kirâm
Emîn-i dîn ü düvel hâce-i huceste-hısâl
Bâkî
Ekmelü’l-hulk idi o hûb-ı hısâl
Zül-celâl etmiş idi feyz-i cemâl

Hakanî

Her zemân ben senin hısâlinden
Senin esrâr-ı nâz-ı hâlinden
Bir lisân-ı hevesle bahsederim
Cenap Şahabeddin hisâl-i şenî’: Alçak huylar.
Safâyile ere mi anda tîre-dil sûfî
Meğer mübeddel ede eylüğe hisâl-i şenî
Avnî
hasâil: Haslet’ler, güzel huylar.
Görünce hakkı kabûl ahsen-i hasâildir
Kabîh hulk olamaz âdemin inâdı kadar
Âsaf (Nâfıa Nâzırı Mahmut Celâleleddin Paşa)
hasm, hasım: Ar. 1. Düşman, yağı. 2. Karşı taraf, c. husûm.
Dostu ger zehr-i mâr içse olur
Ab-ı Hayât
Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâre su

Fuzûlî

Ağyâr elemin çekme gönül nâfile gamdır
Hasmın sitemin anlamamak hasma sitemdir

Nef’î

Ol dem ki kasd-ı cenk eder sahrâları gül-reng eder
Dünyâyı hasma teng eder olursa
Sâm ü Güstehem

Nef’î

İstikamet şerr-i a’dâdan seni eyler masûn
Hak eder ashâb-ı sıdkın hasmını elbet zebûn

Ziyâ Paşa

hasm-ı bed-hâh: Kötülük isteyen düşman.
Hasm-ı bed-hâhın olsun bu cihânda dâim
Kârı eyvâh nejdem hâsılı zahm-ı şemşîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

hasm-ı bed-kîş: Dinsiz düşman.
Hasm-ı bed-kîşi oyunda ruh-be-ruh şeh-mât eder
Cengde at oynatır ferzâna bir er yok mudur ?

Hâfız Paşa

hasm-ı berg-verd: Yaprak gülü düşmanı.
Sabâyı sît-i ruhsârınla kim âlem-neverd ettin
Hazân-veş bülbülân-ı aşkı hasm-ı berg-i verd ettin

Nâbî

hasm-ı bî-ser ü pâ: Sefil düşmanın ayak
altı.
İsmet harem-serâsına hürmet revâ iken
Pâ-mâl-i hasm-ı bî-ser ü pâ kıldın ey felek
Fuıûlî hasm-ı cebân: Korkak düşman.
Benim ol saff-der-i ma’nî ki berk-ı tîğ-ı nazmımdan
Sehâb-ı tab’ım âteş yağdırır hasm-ı cebân üzre

Ziya Paşa

hasm-ı dâim: Devamlı düşman.
Lâkin tesâdüf.
Ah o kavîler münâdimi
Acizlerin, zavallıların hasm-ı dâimi

Tevfik Fikret

hasm-ı dîn-i Ahmed: Hz. Muhammed dininin düşmanı.
Nice Mansûr olmaz ol şâh-ı müeyyed kim çeke
Hasm-ı dîn-ı Ahmed’e şemşîr-i âteş-tâb-ı kîn

Üsküdarlı Hakkı Bey

hasm-ı dirine: Eski düşman.
Duymasın zevk-ı ferâğ dil-i nâ-kâmı felek
Hasm-ı dîrînemizi vâkıf-ı râz etmeyelim

Cevrî (İbrahim Çelebi)
hasm-ı dûn: Alçak düşman.
Rûbeh-ipür-hîle-veş kaçtı mukâbil olmadan
Hasm-ı dûna çün hücûm-ı şîr-i garrân eyledi

Şeyhülislam Yahya

hasm-ı ekber: En büyük düşman.
Sense o gürûh ile berâber
Ancak bana karşı hasm-ı ekber

Abdülhak Hâmit

hasm-ı hâne-gî: Evdeki düşman.
Derûn-ı sînede dil adlı bir düşmen karâr etmiş
hasm-ı hâne-gîden bir dakîka dâdımız yoktur
Hâmî (Hâmî-ı Âmidi)
hasm-ı kavî: Güçlü düşman.
Savlet etmişti
Çanakkale’ye bahr ü berden
Ehl-ı İslâm’ın iki hasm-ı kavîsi birden
Sultan V. Mehmet
Reşat hasm-ı sitem-mâye: Zulüm sahibi hasım.
Zemân-ı devletinde sürdüğüm zevk u safânın hep
Alıp benden hisâbın bir bir ol hasm-ı sitem-mâye

Nedim
hasm-ı şer’ ü dîn: Din ve şeriat düşmanı.
Mahv eder bir darbe-i muştuyla bir demde kazâ
Hasm-ı şer’ ü dînin fulâddan olısar seri

Üsküdarlı Hakkı Bey

(olısar: olacak.)
hasm-ı tüvânâ: Güçlü düşman.
Husûsâ zümre-i ashâb-ı istidâd ü idrâke
Ki çarh ol fırkaya devr edeli hasm-ı tüvânâdır

Nef’î

hasm-âne: Düşmancasına.
Ya ol kişi kim tîr-i ciğer-dûz-ı kazâya
Hasm-âne çekip tîğ-ı zebânın siper eyler

Nef’î

hasm-efgen: Düşmanı düşüren (Haydar (Hz. Ali r. a.)
Server-i dîn-ipâdişâh-ı nâm-dâr
Haydar-ı hasm-efgen ü Düldül-süvâr

Nazîm (Yahya)

husûm: Hasm’lar, düşmanlar.
Ola kasdı meğer ıslâh-ı husûm
zemân belki değildir mezmûm

Nâbî

hasîm: Düşman 2. Muhalif, karşı taraf. c. husemâ.
husemâ: Hasîm’ler, düşmanlar, karşı taraflar.
Lisân-ı emrine tâbi teânuk-ı husemâ
Nigâh-ı hükmüne nâzır tevâfuk-ı azdâd

Nâbî

hasr: Ar. 1. Sıkıştırma, dar bir yerin içine alma. 2. Etrafım çevirme. 3. Vafkfetme, tahsis etme. 4. Zaman ayırma. 5. Konuşurken veya okurken tutulma. 6. Mahsus kılma.
Esrâr’agamze-i sühan-efzâsı dûş olup
Hamûş-ı tahayyüre hasr oldu sohbetim

Esrar Dede

Zemîni kendine hasr etmek isteyip çalışır
Şu var ki başka emellerde ansızın karışır

Mehmet Akif

Terk eyleye kibr ile inâdı
Hasr etmeye nefse iâimâdı

Ziyâ Paşa

hasr-ı merâm: Niyetini ortaya koyma.
İncinmemek istersen eğer mülk-i fenâda
Bir kimseyi incitmemeye hasr-ı merâm et

Ziya Paşa

hasret: Ar. Ele geçirilemeyen veya elden kaçırılan nimete üzülüp çekilen iç sıkıntısı, keder, özleyiş, eseflenme.
Kimseler garîb olmasın hasret oduna yanmasın
Hocam kimseler olmasın şöyle garîb bencileyin

Yunus Emre

Bir gûne zevk-yâb-ıgam-ı fürkat olmuşuz
Kim yâre hasretiz demeğe hasret olmuşuz

Nâbî

Sînemde aşkını tutalım etmişim nihân
Ammâ ki kanda saklayalım âh hasreti

Nedim
hasret-i al-ruh: Kırmızı yanağa hasret.
Hasret-i al-ruhunla mütegayyir oldum
Rûy-ı ümmîdimize reng-i safâ gelmez mi

Esrar Dede

hasret-i bâlâ-yı habîb: Sevgilinin boyuna duyulan hasret.
Ne belâ oldu bana hasret-i bâlâ-yı habîb
Ne garîb etti beni kûy-ı nigâr ayrılığı

Hamdullah Hamdi

hasret-i cânân: Sevgiliye hasret.
Hasret-i cânân ile devrâna kıldım el-vedâ’
Azim-i sûy-ı fenâyım câna kıldım el-vedâa

Namık Kemâl

hasret-i Cennet: Cennet hasreti.
Bir dil ki ola nâil-i dîdâr-ı hakîkat
Ferdâ elemi, hasret-ı Cennet mi çeker hîç
Âgâh
Osman Paşa
(Trabzonlu)
hasret-i dîdâr: Sevgili hasreti.
Hasret-i dîdâr içindir
Adile feryâdı hep
Nâr-ı aşkıla yakıp şem’-i derûnu dağladım

Âdile Sultan

hasret-i dîdâr-ı yâr: Yârin yüzüne hasret.
Gerçi yok tâkat
Neşâtî seyr-i dîdâr etmeğe
Kûşe-gîr-i hasret-i dîdâr-ı yâr olmak dagüç
Neşatî
hasret-i dil-ber: Sevgilinin hasreti.
Hasret-i dil-ber ile gönlüm o bustân gibidir
Kim tarâvet komadı anda bahâr ayrılığı

Hamdullah Hamdi

(anda: orada.)
hasret-i gurbet: Gurbet özlemi.
Melâl-i hasret-i gurbetle ufk-ı şâma bakan
Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dil-bersin

Ahmet Hâşim

hasret-i hâb-ı humâr: İçkiden sonraki uyku hasreti.
Olurdu hasret-i hâb-ı humârı nahvet-i nâz
Bütân-ı âlem-i hüsnün nigâh-ı tannâzı

Nâilî
hasret-i hâl: Yanaktaki bene hasret.
Dem mi var kim zahm-ı gül derdinle hûnîn olmaya
Hasret-i hâlinle dâg-ı lâle müşgîn olmaya

Nedim
hasret-i hatt: Yanakta çıkan ayva tüyüne özlem.
Hasret-i hattinle mihrin benzini zerd eyledin
Reşkile mâhın kara bağrını pür-derd eyledin
behiştî
hasret-i la’l: Dudak hasreti.
Teb-i hicrânın ile cismimi bîmâr ettin
Hasret-i la’lin ile çeşmimi hûn-bâr ettin
Râmî
hasret-i mey: Şarap hasreti.
Kâse-i dil hasret-i meyden ko olsun münkesir
Nuri kesri iste mazmûm olasın cânâne sen
Nuri
hasret-i pehlû: Vücudun iki yanından birine hasret.
Nice şemşîr o bir dil-ber-i uryândır kim
Oldu hamyâze-keş hasret-ipehlûsu niyâm

Cevrî (İbrahim Çelebi)
hasret-i peykân: Kirpik hasreti.
Sînelerde nigeh-i hasret-ipeykânın için
Oldu ser-tâ-be-kadem dîde-i giryân diller

Nâilî
hasret-i rûy: Yüze hasret.
Sîne-i aşk ne mümkün dâg-ber-dâg olmamak
Dûd-ı âh-ı hasret-i rûyunla ahger-sûzdur

Nâilî
hasret-i tûtî: Papağan hasreti.
Serverâ servi boyun hem-ser-ı Tûbî mi değil
Kâmet-i mudedilin hasret-i tûtî mi değil
Şeyhi hasret-i vuslat: Kavuşma hasreti.
Nice ber-aks olacak halbuki âtîde bu hâl
Hasret-i vuslatınızla güç olur şedd-i rihâl

Abdülhak Hâmit

hasret-i zülf: Saçın özlemi.
Boyanıp hasret-i zülfünle duhâna şeb ü rûz
Verziş-i âh ederiz dûd-ı muanber diyerek

Nâilî

hasret-âbâd: Hasret dolu.
Cihân-ı hasret-âbâda yetiştim ışka sataştım
Demen ey dostlar gurbette bîmâr olmasın kimse

Necati Bey

hasret-figen: Hasret gideren.
Olunca yâdıma hasret-figen fezâ-yı vatan
Semâ-yı
Şarkı suâl eylerim bulutlardan
Süleyman Nazif
hasret-keş: Hasret çeken, özlemiş.
Dil bu hâl ile hasret-keştir
Gece gündüz tutuşur âteştir
Enderunlu Fazıl
hasret-zede: Hasrete uğramış.
Vîrâne gönül mülkünü
Ferhâd ile gezdik
Hasret-zede bulbulgibi feryâd ile gezdik
Seferî
hâsir: Hasret çeken, istediğine kavuşamayan.
Yabancı ellere geçmiş, birer birer, hepsi
Kalan şu kubbede, hâsir bir ümmetin ye’si

Mehmet Akif

hâss: Ar. 1. Mahsus, özel. 2. Karışık olmayan, saf. 3. Saygın olanlar. c. havâss
hâss u âm: Herkes.
Der-geh-i devlet-penâhı mültecâ-yı hâss u âm
Hâk-i pâk-i âsitânı bûse-cây-ı ins ü cânn

Nef’î

hâssü’l-hâss: En has, en güzel.
Sensiz iki cihân benim zindân görünür gözüme
Senin ışkınla bilişen gerek hâssü’l-hâsstan ola

Yunus Emre

havâss: 1. Hâss’lar. 2. Bazı hastalıklara karşı okunan dualar.
Öpmemiş kimdir onun dâmen-i âlî-câhın
İşte efvâh-ı havâss işte şifâh-ı a’lâm

Nâbî

Sevâdında fürûğ-ı nûr-ı vahdet
Hurûfunda havâss-ı İsm-ı Azam

Nef’î

havâss-ı hâk-i pây: Ayak toprağının hususiyeti.
Havâss-ı hâk-ipâyinşerhini tahkîk eden merdüm
Gubâr ile beyâz dîde-i hûn-bâra yazmışlar
Fuzûd
hâsıyyet: Bir şeye mahsus olan hâl ve kuvvet; özellik.
Her zemân ü her mekânın başkadır hâsiyyeti
Ukde-i hâtır açılmaz varmayınca gül-şene

Nâbî

Yok o hâsiyyet dem-i nutk-ı Mesîhâ’da bile
Ki var ol rûh-ı revânın leb-i hâmûşunda

Manastırlı
Nâilî

hasîsa: Kendinde olup başkasında bulunmayan özellik, keyfiyet. c. hasâis.
hasîsa-i irfân: Bilme özelliği.
Biraz hasîsa-i irfân ile olan mecbûl
Nasıl e-d-dâî-i terâkibi görmesin makbûl

Kemalzâde Ekrem Bey

hasâis: Kötü, fena huylar.
Mükevvenât ibâret ise ne ola
Zâtımdan
Hasâisidir onun cevher-i anâsır-ı çâr

Ziya Paşa

Hassan: Ar. Hassan b.

Sâbit

: (Doğ.
M.
562)
Hz. Peygamberi düşmanlarına karşı şiirleri ile onu öven ve bu suretle
Müslümanlar arasında büyük şöhret kazanmış bir
Arap şairi.
Şiirleri divanda toplanmıştır.
Iztırârî eder eş’ârıma şimdi tahsîn
Söze geldikçe kabûl eylemeyen
Hassan’ı

Nef’î

Eşiğin
Kâ’be-i hâcât-ı âlem
Hayâlî
Kâ’be’de
Hassan’a benzer

Hayâlî Bey

Hassan-ı Rûm: Anadolu
Hassan’ı.
TabHmı feyz-i nuûtun eyledi
Hassan-ı Rûm
Hamdülillah şâirân-ı dehrin oldum eş’ârı

Nazîm (Yahya)

haste, hasta: Far. Hasta, rahatsız, sıhhati bozuk olan, keyifsiz, marîz. c. haste-gân.
Saldın ben hasteyi bu hâle
Derde beni eyledin havâle

Fuzûlî

Bilmedik zevk-ı visâlin çekmeyince firkatin
Hem yine şöyle haste görünür ki cân verir

Fıtnat

Artırdı cünûnun heves-i zülf-i siyeh-târ
Bir hastesin ey dil ki şeb-i târda kaldın

Nâilî
hasta-i hicr: Ayrılık hastası.
Ey tabîb-i hâzık-ı nabz-âşnâ-yı derd-i dil
Hasta-i hicrim bana bir çâre Allah aşkına
Ishak Efendi
hasta-i hicrân: Ayrılık hastası.
Gördü çün derd-i dil-i zârımı rahmetti tabîb
Dedi ey hasta-i hicrân sana dermân ağlar
İlhâmî, Selimî (Sultan III. Selim)
hasta-i hummâ: Humma hastası.
Yedirir hasta-i hummâye asel
Derd-i çeşme akıtır âb-ı basal

Nâbî

hasta-i nâtıka: Konuşma hastası.
Hasta-i nâtıkaya ruh-fezâdır hâmen
Zât-i Îsâ gibi i’câz-nümâdır hâmen

Koca Râgıp Paşa
hasta-i teb-zede-i kahr: Öfke sıtmasına tutulmuş hasta.
Hasta-i teb-zede-i kahr geh dermân bulamaz
Olsa da
İsî gibi bEl-cümle etıbbâhuzzâk
Yenişehirli Avni
haste-i aşk: Aşk hastası.
Kıl tecellî olam aşkın ile cânâ şeydâ
Haste-i aşka yine şâhım edersin tîmâr
Âdile
Sultan haste-i cân: Can hastası.
Haste-i cân bir leb-i hicrâna cânân neylesin
Müstaidd-i merg olan bîmâra
Lokmân neylesin
Yenişehirli Avni
haste-i derd: Dert hastası.
Haste-i derd ü gama âb u hevâsı sâz-kâr
Mübtelâ-yı kahr-ı dehre der-gehi kehfü’l-emân

Nef’î

haste-i derd-i firâk: Ayrılık derdinin hastası.
Cân acısını haste-i derd-i firâk olup
Dildâde-i nigâr-ı sitem-kâr olan bilir
Bâkî
haste-i gam-ı aşk: Aşk gamının hastası.
Dil-i zaîfe bir âfet güzel beğendiremem
O haste-i gam-ı aşka ecel beğendiremem

Şeyh Galip

haste-i gam: Gam hastası.
Gehî zîr-i serde desti geh ayağı koltuğunda
Düşe kalka haste-i gam der-i lutf-ı yâre düştü

Şeyh Galip

haste-i ışk: Aşk hastası.
Ten-i bî-câna müjen hançeri kim cânageçer
Haste-i ışka ecel şerbeti dermâna geçer
Avnî
haste-i mecrûh: Yaralı hasta.
Ne dil-i haste-i mecrûhuma merhem bulunur
Ne zemân-ı gussaları def’ine hem-dem bulunur
Rahmî
haste-i zâr u zebûn: Âciz ve inleyen hasta.
Haste-i zâr u zebûnem bana dermân eyle
Nahle-i kametinin mîvesin özler cânım

Behiştî

haste-gân: Hastalar. haste-gân-ı la’l: Dudak hastaları.
Haste-gân-ı la’line mey şerbet-i cân-bahş ise
Taabı bî-mârân-ı hâhe hâb-ı afyondur düşen

Nâbî

haste-gân-ı mihnet: Sıkıntı hastaları.
Perestiş-kârlık teklîfi uşşâka güzel ammâ
Hele o haste-gân-ı mihnetin tâb ü tüvânın bul

Nâbî

haste-dil: Gönlü hasta, hasta gönüllü. c. haste-dilân.
Fuzûlî haste-dil tâ ravza-i kûyunda sâkindir
Temennâ-yı behişt ü meyl-i gül-zâr-ı İrem kılmaz
Fuzûlî haste-dil ki ölür hadd ü hâl derdiyle
Gerek ki onun ola tâbûtu âbnûs ile âc

Hamdullah Hamdi

haste-dilân: Hasta gönüller.
Merhamet merhamet ey dâd-res-i haste-dilân
Beni dûçâr-ı kuyûd eyledi nefs-i allâk
Aynî
hâst-gâr: ÇloJjf) Far. İsteyen, isteyici.
hast-gâr-ı câm-ı visâl: Kavuşma kadehini isteyen.
Ne dilde tâb-ı sadâ-yı humâr-ı hasret var
Ne hâst-gârî-i câm-ı visâle cür’et varTâlip
hâst-gâr-ı leb: Dudak isteyen.
Eylerse hâst-gâr-i lebin secde-i niyâz
Etmek gerek çekîde-i yâkûttan vuzû’

Nâbî

hâst-gâr-âne: İsteyene yakışacak şekilde.
Hâst-gâr-âne mübârek olsun ancak
Âsımâ İstemem ben devlet-i dünyâyı zâildir diye
Âsım
hasûd: bk. hased.
hâşâ: Ar. Asla, katiyen, hiçbir vakit.
Tahsîl-i ıztırâb dahi bir nasîbtir
Hâşâ ki fevt-i matlab ede bî-şekîbler

Nâbî

Bir dilde ki aşkın odu ola peydâ
Hâşâ ki sevâyanmaya hâşâk-âsâ

Şeyhülislam Yahya

Uçup duran o havârık bir ihtiyâc-ı şedîd
Piyâde harcı mı, hâşâ, bu imtidâd-ı medîd

Mehmet Akif

hâşâk: Far. Çerçöp, yonga.
Dil cûş-ı aşkta ten sad-çâk bî-haber
Deryâ temevvüc etmede hâşâk bî-haber

Bağdatlı Ruhi

Nedir her gün ölüm bundan geçer görmez bu gamnâki
Nedir tûfân gelip sürmez bu vâdîden bu hâşâki

Abdülhak Hâmit

Ziyâ, efkâr-ı ittibâ’ et râhat istersen
Has ü hâşâk zîrâ cûşiş-i enhâra tâbi’dir

Ziyâ Paşa

hâşâk-ı hakîr: Zavallı çer çöp.
Değse hâşâk-i hakîre nazar-ı terbiyeti
Kâbe
Kavseyn’e olur kadr ü meziyyetle hadeng

Ziyâ Paşa

hâşâk-i taalluk: Başka bir şeye bağlanma (dünya ilgisi) çerçöpü.
Seylâb-ı sirişk ile hoşem ışk yolunda
Hâşâk-i taalluk koparır reh-güzerimden

Fuzûlî

hâşâk-ı zaîf: Kuru çalı çırpı.
Mecnûn dedi ey büt-i perî-veş
Hâşâk-i zaîfe urma âteş

Fuzûlî

hâşâk-âsâ: Çerçöp gibi.
Bir dilde ki aşkın odu ola peydâ
Hâşâ ki sevâyanmaya hâşâk-âsâ

Şeyhülislam Yahya

has ü hâşâk: Çerçöp.
Ziyâ, efkâr-ı ittibâ’ et râhat istersen
Has ü hâşâk zîrâ cûşiş-i enhâra tâbi’dir

Ziya Paşa

haşel: Ar. Bayağı, âdi; rezil olma; bayağılık.
Söylesem binde birin âleme bir renge girer
Vech-ipâkîze-i takvâ ile evzâ’-ı haşel

Kâzım Paşa

hâşe lillâh: Ar. Allah göstermesin; asla, katiyen.
Hâşelillâh kim kanâat gencinin sükkânına
Matrah-ı mekr ola der-gâh-ı inâyet-i dest-gâh

Fuzûlî

Hâşelillâh nedir ol kavl-i sahîf
Diyeler sâkıt olurmuş te’lîf

Sünbülzade Vehbi

haşem: Ar. 1. Maiyet, bir kimsenin yanında bulunanlar. 2. Aile. 3. Hademe, hizmet edenler. yegâne sipeh-endâz-ı zafer-i yâver kim
Cünd ü ervâh u melâiktir ona hayl ü haşem

Nef’î

Gerçi geldi nice sâhib-i haşem ü feth ü zafer
Kimseler olmadı bu feth-i mübîne mazhar

Ziya Paşa

haşere: Ar. Arı, karınca, örümcek gibi küçük hayvanlar. c. haşerât.
Yâ Rab bu ne şûriş-i kıyâmet
Hengâme-i haşere mi alâmet

Abdülhak Hâmit

haşerât: Küçük hayvanlar.
Şimdi kumlarda bir yağın haşerât
Nice bin engerek, çıyan, akreb

Tevfik Fikret

Uğramaz doğru adam semtine, lâkin, heyhât
Gece gündüz seni ıdlâle müvekkel haşerât

Mehmet Akif

haşhâş: Ar. Afyon çıkarılan bitki.
Sipihr-i pür-kevâkibten değil derde devâ mümkün
Hayâl etme vere tiryâk-i zehr-i gam haşhaşı

Fuzûlî

Ayn-1 uşşâka cihân hâne-i evbâş gelir
Encüm-i çarh-ı felek dâne-i haşhâş gelir

Taşlıcalı Yahya Bey

hâşi’: Ar. Alçak gönüllülük gösteren.
hâşi’-âne: Alçak gönüllüce.
Ol hükmüne hâşi’-âne münkâd
Etsin seni inkıyâdın âzâd
Tokadîzâde Şekip Bey
hâşiye: Ar. Ek, ilave. c. havâşî.
Zülf ü ruhun müellif-i hikmet-nüvîs-i sun’
Gösterdi devr-i hâşiyesinde teselsülün

havâşî: Hâşiye’ler, ekler, ilaveler.
Şekli zülfeynin havâşîsinde zîbâ hattının
Kayd-ı şâhtır ki hatın onsuz hatâlar gösterir

Ahmet Paşa

haşmet: Ar. Tantana, azamet, büyüklük, heybet.
Sipeh-i haşmetine avn-ı Hudâ yâver olup
O şehin ettiği dem azm-i çemen-zâr gazâ

Nazîm (Yahya)

Simât-ı haşmetinde âsmân meşgûl-i hurd ü mürd
Erem gül-şen-serây-i devletinde düzd-i berg ü sâz

Nedim
Hıtta-i haşmete sultân-ı gazâ câh u celâl
Âlem-i kudrete şâhen-şeh-i takdîr-i abîd

haşr: Ar. 1. Toplama, cem etme. 2. Ölüleri diriltip mahşere çıkarma, kıyamet. 3. Kur’an’ın 59. sûresi.
Hande-i tıflâna bak girye-i pîrâna bak
Cilve-i seyrâna bak kâbil-i haşr oldu îd

Esrar Dede

Umarım haşr eder ol Rabb-i ganî
Onu dünyâda görenlerle beni

Hakanî

Haşre dek yâ
Rab makâm-ı şer’a zîb-i efgen et
Bu duâdan gayrisi vird-i zebân olmaz bana

Ziyâ Paşa

Bir gün girip kanıma beni deli edersen
Vebâlimi haşre dek çeker misin söyle sen

Şeref Yılmaz

haşr-i ezhâr: Çiçeklerin toplanması.
Pür zemzeme bir bahâr-ı vuslat
Eylerdi önümde haşr-ı ezhâr

Tevfik Fikret

haşr-i ihyâ: Dirilme zamanı.
Gözün aç gör nice ihyâ oldu emvât-ı zemîn
Haşr-ı ihyâda o münkir ettiği inkâra bak
Adlî (Sultan II. Bayezid)
haşr-ı niyâz: Niyaz toplantısı.
Bende-i pîr-i aşk
Esrâr-ı garîb-i bî-nevâ
Haşr-ı niyâza dek gider bu dil-i mübtelâyile

Esrar Dede

haşr-engîz: Kıyameti karıştıran.
Değse ger dâmen-i temkînine berg-i nâ-çîz
Tünd-bâd-ı haşr-engîze olur sedd-i sedîd
Yenişehirli Avni
haşr-nişân: Toplanma yerinin işareti.
Yine ol Hâlık-ı zemîn ü zemân
Kıldı bâğ-ı cihânı haşr-nişân
Vücudî
haşre dek: Kıyamete kadar.
Haşre-dek gönlüm harâbın kimse ma’mûr edemez
Çünkü zülfün anda mimâr ola çeşmin mu’temed
Lamiî Çelebi (anda: orada.)
haşv: Ar. 1. Minder ve yastık gibi şeylerin içine doldurulan nesneler. 2. ed. Lüzumsuz ve faydasız söz veya yazılar.
Har diyemem belki sitemdir hara
Fazla-i haşv-i şikem-i rûzgâr
Nefi
Yazdı nice dil-nişîn kasâid
Kim yoktur içinde haşv u zâid

Ziyâ Paşa
haşv-i şikem-i rahne-i dîvâr ü der: Kapı ve duvar yarığının boşluğunu doldurma.
Söz müdür o kim nüshasını nükte-şinâsân
Haşv-i şikem-i rahne-i dîvâr ü der eyler

Nef’î

haşyet: Ar. Saygı ile karışık korku, ulululuğa karşı korku, çekinme.
Kulların Allah’tan, çocukların ebeveynlerinden korkması gibi.
Ol şeh-i sâhib-kıransın sen ki rûz-ı heybetin
Nice yüz bin kahramâna verdi havf u haşyeti

Enderunlu Vâsıf

Sopam artık bana hem göz, hem ayak, hem eldi
Ne yalan söyleyeyim kalbime haşyet geldi

Mehmet Akif

haşyetu’llah: Allah korkusu.
Eylerdi teheccüd şebân-gâh
Kalbinde dururdu haşyetu’llah

Hakanî

hatâ, Hıtâ: Ar. Kuzey
Çin ülkesine verilen isim.
Aynın hatâsız ey büt-ı Çîn döktü kanımı
Türk-ı Hatâ’dır aslına varır hatâsı yok
Nesimi
Sâye-i zülfü düştüğü yerleri

Nâilî
gören
Fark edemez diyâr-ı Çin memleket-ı Hıtâ mıdır

Nâilî

hatâ’: Ar. 1. Yanlış, yanlışlık. 2. Kabahat, yanılma.
Günâhı bilmedim eylersem ne olaşefkat recâsından
Benim devletli sultânım hatâ benden, atâ senden
Ulvî
Çoğalsa zerre erişmez ziyâ-yı şemse zevâl
Hatâ ne olsa ruhunla gubâr-ı hat peydâ

Behiştî

Hatâ tîre teşbîh müjgânını
Alır koymadan âdemin cânını

Keçecizade İzzet Molla

Senden atâ bizden hatâ böyle kuruldu ibtidâ
Afv et bizim hatâmızı
Âdem
Safiyyullah için

Ümmî Sinan

hatâ-yı ehl-i kesret: Tek
Tanrıya inanmayanların hatası.
Hatâ-yı ehl-i kesret ol kadardır bahs-i vahdetde
Rakam kâfî değildir cümlesin ta’dâd lâzımsa

Namık Kemâl

hatâ-der-hatâ: Hata üstüne hata.
Eden nigâh-ı beka bu nümûd-ı bî-bûda
Girîve-gerd-i hatâ-der-hatâ değil de nedir

Nâbî

hatâ-pûş: Olan kusurları örten, görmemezlikten gelen.
Ağla
Muhibbî ağla andıkça her günâhın
Ola ki ol hatâ-pûş ede sana inâyet

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

hatâ savâb: Yanlış, doğru; hak, batıl.
Göstermek için hatâ savâbı
Herşîveden ettim intihâbı

Ziya Paşa

hatab: Ar. Odun.
Dem-i rûhü’l
Kuds olsa o şehin lâyıktır
Matbah-ı izzetinşu’le-fürûz hatabı

Nazîm (Yahya)

hattâb: Oduncu.
Ah eder miydim seni tahrîr ederken ey hattâb
Muhterik bir şâirin tefsîr-i âhı olmasan

Muallim Naci

hatar: Ar. Tehlike. c. hatarât.
Mahv olup defter-i dilden eser-i havf u hatar
Düştü peygûle-i idbâragumûm u âlâm

Nâbî

Kurtulmağa girdâb-ı hatardan zikr et
Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh
Fâmî-ı Amidî (İsmail.)
Çeşm-i harîse cây-ı selâmet gelir hatar
Girdâba sevk-i zevrak eder nâ-hudâ-yi hırs

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

hatar-ı mahv ü telef: Telef ve mahvolma tehlikesi.
Kesr ü noksân veremez bezl ü seref
Yoktur anda hatar-ı mahv ü telef

Sünbülzade Vehbi

(anda: orada.)
hatar-nâk: Tehlikeli, korkunç.
Bildim tarîk-ı ışk hatar-nâkdir velî
Ben dönmezem bu yoldan ölüm olsagâyeti

Fuzûlî

hatar-nâk-ı aşk: Aşkın korkunçluğu.
Dönmez olunca râh-ı hatar-nâk-ı aşktan
Yahyâ gibi şu kimseye ki bî-vehm ü bâk olur

Şeyhülislam Yahya

hatarât: Tehlikeler.
Kısa değildir hatarâtım makîs
Mahbes-i şâhîn-i belâdır serim

Muallim Naci

hatarât-ı tarîk: Yol tehlikeleri.
Nihâyet hatarât-ı tarîk me’mendir
Tevakkuf eyleme
Avnî aleyke avnu’l-lah
Yenişehirli Avni
hatâyî: Ar. 1. Hatay kumaşı. 2. Tezhipte bir çiçek motifi. 3. Çin’de yapılan ve güzel sanatlarda kullanılan bir kâğıt cinsi.
Akça etmez kumaşı temgasız
Ne
Hatâyî var anda ne hâre

Nedim
(anda: orada.)
hâtem: Ar. 1. Mühür, üstü mühürlü yüzük. 2. Son, en son.
Kim mühr urdu leblerinin la’l-i dürcine
Kim arayıp nişâne-i hâtem bulunmadı
Şeyhi
Bedel olmaz buna zîrâ ki senin nâmındır
Tutamaz mühr-ı Süleymân yerin âhir-i hâtem

Nâbî

hâtem-i devlet: Devletin yüzüğü, mührü.
Câm-ı hûrşîd-i cihân-tâba ziyâ feyz eyler
Hâtem-i devletinin şa’şaa-i elmâsı
Bâkî
hâtem-i dil: Gönül yüzüğü.
Oldu bâzîçe-i aşkında nihân hâtem-i dil
Çîn zülfünde midir sende midir bende midir

Nâbî

hâtem-i mercân: Mercan yüzüğü.
Kanlı yaşımda kaşın halkaları nakşı müdâm
Şâh tevkî’ini san hâtem-i mercâna yazar

Cem Sultan

hâtem-i nâz: Naz yüzüğü.
Demen o hâtem-i nâza recâ ne lâzımdır
Avâtıf-ı küremâya bahâne lâzımdır

Seyyit Vehbî
hâtem-i şâh-ı risâlet: Resullük şahının sonu.
Fâtih-i dahme-i der-beste-i gayb-ı mutlak
Hâtem-i şâh-ı risâlet şeh-i iklîm-i reşâd

Nâbî

Hâtem
: Ar. Arapların
Tayy kabilesi içinde cömertliğiyle meşhur olan
İbn-ı Abdullah
Bin
Sa’d’ın lâkabı.
Misâl-i devr-ı Hâtem oldu meclis
Zümürrüd câmı sâkînin onafss

Şeyhülislam Yahya

Hâtem-i aşk: Aşkın
Hâtem’i, aşk için
Hâtem kadar cömert.
Cânân yoluna harcederiz nakd-i sirişki
Sarfeylemedi mâ-melekin
Hâtem-i aşkız
Tarzî
Hâtem-i mekremet: Cömertlik
Hâtem i. Ol âftâb-ı saltanat olşehsüvâr-ı memleket
Cem-bezm ü Hâtem-i mekremet, memdûh-ı esnâf-ı ümem

Nef’î

Hâtem-i Tâyyî: Arap kabileleri içinde cömertliğiyle tanınmış olan
İbn
Abdullah b. Sa’d’in lâkabı.
“Tay, Tayyî, Tâî” kabilesinden olduğu için bu ad verilmiş.
Hz. Peygamber zamanında yaşamış olup peygamberliğine yetişememiştir.
Cömertliğinden dolayı edebiyatta cömertlikle beraber kullanılmıştır.
Cânân yoluna tayyederiz nakd-i sirişki
Sarf eylemede mâ-melekin
Hâtem-i aşkız
Tarzî
hâtem-sıfatâ: Ey Hâtem-ı Tâ (î) gibi cömert ünvanlı olan.
Hâtem-sıfatâ tab’ u dil ü dest-i kerîmin
Deryâ-yı himem kân-ı kerem ebr-i atâdır

Nedim
hâtıf: bk. hatf.
hatf: Ar. 1. Kapma, alma. 2. Kuvvetli bir ışığın gözü kamaştırması.
hatf-ı ebsâr: Gözleri kamaştırma.
Hasma hüccetler nümâyân eyleyem kim her biri
Hatf-ı ebsâr eylesin berk-ı felek-peymâgibi

Nedim
hâtıf: 1. Kapıp götüren. 2. Göz kamaştıran.
Hışm etse ra’d çalsa aceb mi bulutları
Şemşîr-i berk-ı hâtıf ile ol hatâ-y-için

Hamdullah Hamdi

Berk-ı hâtıf sanma olmuştur
Selîm-i evvelin
Dest-i pür-zorunda şemşîr-i celâdet müncelî

Muallim Naci

Ne dem azm eyleyip meydâna at salsayidi küffâra
Sanaydın berk-i hâtıftır elinde tîğ-ı berrânı
hemdemî
hâtır: Ar. Hatûr’dan; 1. Hafıza. 2. Gönül. 3. Hürmet, riayet.
Her zemân ü her mekânın başkadır hâsiyyeti
Ukde-i hâtır açılmaz varmayıncagül-şene

Nâbî

Elbette olup füsürde-hâtır
Ma’nâdan olur zebân-ı kâsır

Şeyh Galip

Saçı fütâdesinin hâbı gibi pejmürde
Nigâhı âşıkının hâtırıgibi bîmâr

Nedim
hâtır-ı ahbâb: Dostların hatırı.
Ne kadar eyler isen hâtır-ı ahbâbını şâd
O kadar hasmına vakf ola kulûbü ib’âd

Nâbî

hâtır-ı ahibbâ: Dostların gönlü.
Hâtır-ı ahibbâyı teshîr etmenin âsân-teri
Bî-tekellüf bî-tasannu’hande-rûluklardır

Nâbî

hâtır-ı âlem: Alemin gönlü.
Neşât-ı hâtır-ı âlem elindedir sâkî
Bu gamları yine bir câmdır sürûr edecek

Nâilî
hâtır-ı âzâde-i der-kayd: Bağımlılığı serbest bırakan gönül.
Neyl-i matlab hâtır-ı âzâde-i der-kayd eder
Bestedir kârı kemendin gerden-i nahçîrde
Nedim hâtır-ı bî-iştibâh: Benzersiz gönül.
Sâye-ı Al-ı Abâ’da bî-niyâz-ı âlemim
Matlabim hep hâtır-ı bî-iştibâhımdır benim

Esrar Dede

hâtır-ı bî-minnet: Minnetsiz gönül.
Zâlim harâb eder dil-ı Esrâr’ı cevr ile
Sonra gelir de hâtır-ı bî-minnetim sorar

Esrar Dede

hâtır-ı bî-tâb u teng: Yorgun ve dar gönül.
Cür’ana vermezdi cân her âşık-ı efsürde-dil
Olmasan tâb-efgen-i her hâtır-ı bî-tâb u teng

Nef’î

hâtır-ı dem-beste: Susmuş gönül.
Tayyib-i enfâsın açar hâtır-ı dem-bestemizi
Girih-i gonca-i bâğı nitekim bâd-ı şimâl

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

hâtır-ı ehl-i niyâz: Niyaz ehlinin gönlü.
Masrûf-ı cebr-i hâtır-ı ehl-i niyâzdır
Lutf-ı dem-â-demin kerem-i bî-nihâyetinde

Nâilî
hâtır-ı ehl-i safâ: Safa ehlinin gönlü.
Ey Fuzûlî hâtır-ı ehl-i safâ âyînedir
Devr cevrinden eser âyînde jengâr teg

Fuzûlî

hâtır-ı endîşe: Tasalı gönül.
Cilve-i şâhid-i nazmım o kadar nâziktir
Ki komaz hâtır-ı endîşede sabr u ârâm

Nef’î

hâtır-ı Ferhâd: Ferhat’ın gönlü.
Nakş-ı Şîrîn’i giderdi seng-i hârâdan felek
Mümkin olmadı gidermek hâtır-ı Ferhâd’tan

Hamdullah Hamdi

hâtır-ı gam-nâk: Gamlı gönül.
Bu hâtır-ıgam-nâke bu gözleri nem-nâke
Bu sînesi sad-çâke rahm eyle benim rûhum

Taşlıcalı Yahya Bey

hâtır-ı gül-şen: Gül bahçesinin hatırı.
Nevâziş-i kereminle zemâne olmuştur
Misâl-i hâtır-ı gül-şen güşâde vü hurrem

Nedim
hâtır-ı hazîn: Hüzünlü gönül.
Şâd olmağa hâtır-ı hazîni
Eğlenmeğe tab’-ı nâzenîni

Fuzûlî

hâtır-ı kadeh: Kadeh hatırı.
Erişti vakt-i safâ sâkiyâ getir bezme
Sakın sakın ki olur hâtır-ı kadeh meksûr

Şeyhülislam Yahya

hâtır-ı mahmûr: Mahmur gönül.
Arzû-yı vuslatın gitmez dil-i mehcûrdan
Dûr olur mu fikr-i sahbâ hâtır-ı mahmûrdan

Koca Râgıp Paşa

hâtır-ı mahzûn: Mahzun gönül.
Yıkanlar hâtır-ı mahzûnumu âlemde şâd olsun
Benimçün nâ-murâd olsun diyenler ber-murâd olsun
Ulvî (Bursalı Hüseyin)
hâtır-ı mecrûh: Yaralı gönül.
Gerçi etti güzerân mevsim-i tîr-i sitemin
Çıkmadı hâtır-ı mecrûhdan el-ân birisi

Keçecizade İzzet Molla

hâtır-ı mest-âne: Sarhoş gönül.
Râhsın râhat-fezâ-yı hâtır-ı mest-ânesin
Rûhsun nakd-i revân-ı âşık-ı dîvânesin

Nef’î

hâtır-ı mezâk: Damağın tadı.
Ederse kand-i lebin hâtır-ı mezâka hutûr
Diyâr-ı Mısr’a değil
Kandehâr’a dek gideriz
Nâtiî hâtır-ı mihmân: Misafirin gönlü.
Kûyuna arz-ı niyâz etmeğe geldi gönlüm
Yıkma lâyık mı beğim hâtır-ı mihmânı bu şeb

Esrar Dede

hâtır-ı müşevveş: Karışık gönül.
Nemîka-dih eser-i hâme-i münakkaşımız
Olur nümûne-ber-i hâtır-ı müşevveşimiz

Nâbî

hâtır-ı nâ-şâd: Şad olmayan gönül.
İstemem bülbül sadâsın hâtır-ı nâ-şâdıma
Hasretinle ettiğim feryâd ü efgânım gelir

Ziyâ Paşa

O şûh ağlar bugün
Kasr-ı Şeref-âbâd’ageldikçe
O nûş-â-nûş demler hâtır-ı nâ-şâda geldikçe

Yahya Kemal

hâtır-ı pervâne: Pervane gönlü.
Ne âşık dosttur gör şem’-i şâm-efrûzu kim dâim
Berây-ı hâtır-ı pervâne sûzân gösterir kendin

Nâbî

hâtır-ı pür-zulmet: Karanlık dolu gönül.
Adile kıl meclisinde kesb-i nûr-ı ma’rifet
Hâtır-ı pür-zulmeti tenvîr eder hey’ettir aşk

Âdile Sultan

hâtır-ı sâgar: Kadeh hatırı.
Ne lâl-ı hum-ı işret ne gubâr-ı hâtır-ı sâgar
Aceb âlem, aceb dem, özge hengâm-ı tarab-zârdır
sabri
hâtır-ı uşşâk: Aşıkların hatırı.
Hâtır-ı uşşâk için hattına vermezse amân
Öldürür bu fitne-i âhir-zemânı bilmiş ol

Nef’î

hâtır-ı ümmîd-vâr: Ümitlinin gönlü.
Her tohum buldu neşv ü nemâ lîk bulmadı
Tohm-ı ümîd hâtır-ı ümmîd-vârda

Nâbî

hâtır-ı vahşet-güzîn: Yalnızlığı seçen gönül.
Evvel cünûn-ı aşk ile rûh âşinâ idik
Kays-ı remîde hâtır-ı vahşet-güzîn ile

Nâilî
hâtır-ı yâr: Sevgilinin gönlü.
Hâtır-ı yâra dokunmuş kakmış ol it rakîb
Kakıyıp taş talasa kelb-i akûr olmaz acîb

Hamdullah Hamdi

hâtır-ı yârân: Dostların gönlü.
Ey şâne ser-i zülf-i perîşâna dokunma
Tel kırma sakın hâtır-ı yârâna dokunma
Tıflî
hâtır-ı zâr: İnleyen gönül.
Etse de her ne kadar hâtır-ı zârım muğberr
Ben o mir’ât-ruhun üstüne toz konduramam

Pertev Efendi

hâtır-bend: Gönlü bağlı.
Dâde-ı Râzık’a hâtır-bend ol
Her ne verirse ona hursend ol

Nâbî

hâtır-firîb: Gönül aldatan.
Va’de-i hâtır-firîbin düzd-i hâb ettin bu şeb
Târ ü pûd-ı câme-hâbım sûz u tâb ettin bu şeb

Nâbî

hâtır-hâh: Hatırda tutmayı isteyen.
Dü-rûze gerdişi yoktur be-vefk-i hâtır-hâh
Tabîat-i felek-i nâ-bekârı biz biliriz

Nâbî

hâtır-nevâz: Gönül okşayan. hâtır-nevâz-ı ehl-i ayân: İleri gelenlerin
gönlünü okşayan.
Dâd-bahşâ-yı riâyet hayr-hâh-ı maslahat
Müşfik ü hâtır-nevâz-ı ehl-i ayân elvedâ

Nâbî

hâtır-nişân: Hatırda kalan.
Böyle şâhen-şâh-ı âdil gelmemiştir âleme
Cümle târîh-i selef hâtır-nişânımdır benim

Nef’î

Bir temâşâdır fezâ-yı sâha-i büstânı kim
Seyr edenler bâğ-ı Adn’i eylemez hâtır-nişân

Üsküdarlı Hakkı Bey

hâtır-perîşân: Perişan gönüllü.
Dil-rübâlardan değildir böyle giryân olduğum
Devr elindendir benim hâtır-perîşân olduğum
Ali Bey
(Gelibolulu Müverrih)
hâtır-şiken: Gönül inciten.
Gönül yap zâhidâ beyt-ı Hudâ’dır, tâat istersen
Muhakkaktır ki bâb-ı cenneti hâtır-şiken açmaz
Sâhip (Pîrîzade Osman) hâtır-şiken-i zâhid-i peymâne-şikest: Kadeh kıran zahidin gönlünü kırıcı.
Mâil değiliz kimsenin âzârına ammâ
Hâtır-şiken-i zâhid-i peymâne-şikestiz

Bağdatlı Ruhi

hâtıra: Zihinde kalan şey. c. hâtırât, havâtır.
Bî-nihâyet lûtfuna lâyık edâ mümkin değil
Gerçi ma’nâ hâtıra bî-hadd ü bî-pâyângelir
Bâkî
Bu kâinât senin hâtıranla hep leb-rîz
Zemîn, zemân bana yâd-âver-i cemâlindir

Mehmet Akif

Neşatî kadeh kırarsa da erbâb-ı dil gönül kırmaz
Dokunma hâtıra, âdâb-ı işret öyle değil

hâtıra-i bîm-i kazâ: Kaza korkusunun hâtırası.

Nâilî
hâtıra-i bîm-i kazâ yok bizde
Rind-i âgâh bu ma’nâda teemmül mü eder

Nâilî
hâtıra-i gubâr: Toz hâtırası.
Devrân-ı basît hâke niçin saldı ferş-i sîm
Devrinde tâ ki ermeye bir hâtıra-i gubâr
Bâkî
hâtırât: Hâtıra’lar, anılar.
Bu hâtırât ile kalbimde başlayınca melâl
Oturmak istemez oldum, kıyâm edip der-hâl

Mehmet Akif

havâtır: Hâtıra’lar.
Hall et yine müşkillerim iy
Hâce-i âlem
Hâk-i derine eyleyeyim arz-ı havâtır
Rızayi
Ey dahme-i mersûs-ı havâtır, ulu ma’bed
Eygurre sütûnlar ki birer dîv-i mukayyed

Tevfik Fikret

hâtıra: bk. hâtır.
hatîb: bk. hutbe, hitâb.
hâtif: Ar. 1. Seslenici, ses verici, çağırı-
cı. 2. Görünmeden seslenen melek.
Gizli bir his bana, hâtif gibi, ihtâr ediyor
Gitme!
Kal!
Sen bu taraf halkına dost insânsın

Yahya Kemal

Hâtif inerek seherde mey-hânemize
Seslendi harâbâtî-i dîvânemize

Yahya Kemal

Pek müessirdi sadâ-yı hâtifi yâhûd ki ben
Hâl-i istiğrâk ile olmuş idim pek nâ-tüvân

hâtif-i gayb: Bilinmeyen ses.
Bir tebessüm niçin?
Nedir aybım?
Kim bilir belki hâtif-igaybım

Abdülhak Hâmit

hâtif-i gaybî: Gayba ait seslenici (melek).
Ey Nizâmî sana bu mu’ciz-kelâmın nazmını
Hâtif-i gaybî mi ta’lîm etti ya Rûhü’l-emîn
nizami
hâtif-i tebâr: Soyu gizli.
Fıtrat meNâbîrinde okur, muttasıl okur
Kur’ân-ı aşkı bin melek-i hâtif-i tebâr

Kemalzâde Ekrem Bey

hâtifî: Hatiflle ilgili. taş yığınları bir hâtifî lisân olarak
Zavallı âdeme der: «Haksız infiâli bırak»

Mehmet Akif

hâtime: Ar. 1. Son, nihayet. 2. Son nefeste kelime-i şahadet getirme.
Gönül kitâbına
Hamdî nazar k ılıp gördüm
Ki ışka hâtime imiş nihâyet-i ihlâs

Hamdullah Hamdi

Suhuf-ı ûlâdır hakîkat bu nukûş-ı kâinât
Hâtime nâzil olan âdem denen
Kur’ân imiş

Gaybî

Bir şeb getirdi hâtime bezm-i muhabbete
Çıktı sabâhı tıfl-ı muhabbet seyâhate

Tevfik Fikret

hatîr: Ar. 1. Yüce, ulu. 2. Şan ve şeref sahibi (kimse).
hatîr-i vahdet-i Hak: Hak birliğinin yüceliği.
Bilinmez akl ile sırr-ı hatîr-i vahdet-ı Hak
Görür hatâsını her âk ıl ictihâdı kadar

Hersekli Arif Hikmet

hatm, hatim: Ar. 1. Kur’an-ı Kerim’i veya bir kitabı baştan sona kadar okuyup bitirme. 2. Sona erdirme, bitirme, nokta koyma. 3. Mühürleme.
Bu re’yi olup kazâ müessis
Bî-gaile hatm olundu meclis

Şeyh Galip

Birlikte okurduk, yine birlikte; berâber
Hatmeyleyelim, gel, şu gam-âlûde kitâbı

Tevfik Fikret

hatm-i cümle: Cümleyi noktalama, sona erdirme.
Evvel ü âhir nazîrin yok senin zâtın-durur
Hatm-i cümle enbiyâ kevn ü mekânın vâyesi
Zâti hatm-i enfâs: Nefisleri mühürleme.
Başlayıp tevhîde
Bismillah ile
Hatm-i enfâs edelim Allah ile

Kâzım Paşa

hatm ü imzâ: Mühür ve imza.
Müeyyed eyledi ahkâmını mihr-i nübüvvet kim
Müseccel hüccetin zahriyyesinde hatm ü imzâdır

Sünbülzade Vehbi

hatt: Ar. 1. Çizgi. 2. mec. Sıra, saf, yol. 3. Yazı. 4. Yeni çıkmaya başlayan sakal, tüy; saç. c. hutût.
Hasret-i hattinle mihrin benzini zerd eyledin
Reşkile mâhın kara bağrını pür-derd eyledin

Behiştî

Güzel tasvîr edersin hatt u hâl-i dil-beri ammâ
Füsûn u fitneye geldikte ey Bihzâd neylersin

Şeyhülislam Bahayî (Mehmet)

Bâğ-ı hüsnün gülü var, bülbülü var, sünbülü var
Çemeni yoktu, fakat geldi tamâm eyledi hatt
Râşid (Ayıntablı Mehmet
Ali)
hatt-ı arak-feşân: Ter çıkan çizgi.
Hatt-ı arak-feşânına ey la’l-ipür-güher
Bir hasta yüz sürünce ecel terlerin döker
Emrî (Emrî Çelebi)
hatt-ı butlân: İşe yaramaz hâle getirmek maksadıyla bir kaydın veya künyenin üzerine çekilen çizgi.
Çekti müsvedde-i tahvîl-i berât ademe
Hatt-ı butlân kalem-i sun’
Hudâ-yı bîçûn
Münif hatt-ı câm-ı rahşân: (Cemşid’in)Parlak kadehin üzerindeki yazı.
Şevk ile tarf-ı külâh işkeste hatırlar dürûd
Dîdeler hayrân hatt-ı câm-ı rahşân üstüne

Nedim
hat(t)-ı cânâne: Sevgililerin saçı.
Ey dil hat-ı cânâne gibi kazı rakîbi
Gül-berg-i tarî sohbetine hâr gerekmez
Lamiî Çelebi
hatt-ı dest: El yazısı.
Yazdığın ol hatt-ı ta’lîk-i hayât-efzânın
Şîve-i harfi eder rûz-ı imâda îhâm

Cevrî (İbrahim Çelebi)
hatt-ı dil-âşûb: Gönül karıştıran çizgi.
Bu hatt-ı dil-âşûbla bir nâme-i mergûb
Dil-dârdan olsaydı eğer âşıka mektûb

Nef’î

hatt-ı fettân: Fettan çizgi.
Her ne fitne kim zuhûra hayyiz-i imkân bulur
Vech-i imkân zuhûrun ol hatt-ı fettân bulur

Nef’î

hatt-ı imâd: Direk çizgisi.
Sühan-rû olduğundan mâ-adâ seyr eyleyen kimse
Hatt-ı ta’lîkini tercîh eder hatt-ı imâd üzre

Nef’î

hatt-ı istivâ: Ekvator çizgisi.
İki kaşın arasında çekti hatt-ı istivâ
Allâme’l-esmâyı ta’lîm eyledi ol hattan
Hudâ
niyazi
hatt-ı izâr: Yanağının çizgisi.
Gece gündüz bunu der hatt-ı izârın yüzüne
Zulmeti nûra değiş anberi kâfûr eyle

Hayâlî Bey

hatt-ı la’l: Dudak çizgisi.
Cân oldu hatt-ı la’lin tefsîr içre âciz
Sırr-ı nihânı vardır bir müşkil âyet ancak

İbni Kemâl

hatt-ı leb: Dudak çizgisi.
Hatt-ı lebin gamıla kara yer olanlara
Hâk-i lahîd abîr ola seng-i mezâr la’l
İbn-ı Kemal
hatt-ı miskin: Zavallı, biçare çizgi.
Hatt-ı miskînin lebinde anber-i sârâ satar
Ruhların reng-i muhabbet benlerin sevdâ satar

Hayâlî Bey

hatt-ı muanber: Amber gibi kokan çizgi.
Dirigâ tutmadan hatt-ı muanber yâsemen şeklin
Kocaldır her cüvân-bahtı arûs-ı devletin nâzı
Aşkî
hatt-ı müşg-bâr: Koku yağdıran çizgi.
Verir revnak izâr-ı yâre hatt-ı müşg-bâr elbet
Tarâvet-bahş olur gül-zâre ebr-i nev-bahâr elbet

Fıtnat

hatt-ı müşg-bâr-ı yâr: Sevgilinin misk kokulu yanağının ayva tüyleri.
Rûyunda la’li üzre hatt-ı müşg-bâr-ı yâr
Şîrînlik yazarşeref-i âftâbda
Bâkî
hatt-ı müşgîn: Yanak üzerindeki misk gibi kokan ben.
Hûb olur ârızın üstünde o hatt-ı müşgîn
Ab-ı nâb içre durur tâze vü hoş-ter sünbül
Bâkî
hatt-ı nev-hîz: Yeni çıkmaya başlamış olan sakal.
Lebleri üzregubâr-ı hatt-ı nev-hîz değil
Nâfe-i âhû-yı çeşminden dökülmüş müşg-i nâb
Nfî hatt-ı pür-fen: Fen dolu yazı.
Fünûn-ı fitneyi zülfün hatt-ı pür-fenden öğrensin
Kişi bir dersi öğrensin de tek düşmenden öğrensin

Ziyâ Paşa

hatt-ı reyhânî: Sülüs kalınlığında yazılan bir çeşit hat yazısı.
Hoşâ mecmûa-i evrâk-ı reng-âmîzgül-şen kim
Ne zîbâ revnak-efrûz olmuş ona hatt-ı reyhânî

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

hatt-ı ruh: Yanak çizgisi; yanaktaki ayva tüyü.
Ahd-nâme diledim hatt-ı ruhundan
Esrâr
Yazdı “lâ-ted’u me’allâhi ilâhen âher”

Esrar Dede

hatt-ı ruhsâr: Yanaktaki ayva tüyleri.
Hatt-ı ruhsârın eder lûtfta reyhân ile bahs
Hüsn-i sûrette cemâlin gül-i handân ile bahs

Fuzûlî

hat(t)-ı sebz: Yüzde yeni çıkan ayva tüyü.
Sordum hat-ı sebzini lebinden dedi ol cân
Şâh-ı güle reyhân budağın aşlarız biz
Lamiî Çelebi
hatt-ı siyâh: Siyah tüy.
Cân otu gibi la’lin o cân öpmeğe vermez
Benzer ki gelip hatt-ı siyâhı kodu hüccet
Lamiî Çelebi
hatt-ı şeb-reng: Gece renginin çizgisi.
Hatt-ı şeb-rengi gelince o mehin gün yüzüne
Dedi uşşâka güzellik: Geceniz hayr olsun

hatt-ı ta’lîk: İran yazı stili.
Yazdığın ol hatt-ı ta’lîk-i hayât-efzânın
Şîve-i harfi eder rûh-ı imâda îhâm

Cevrî (İbrahim Çelebi)
hatt-ı takdir: Takdir çizgisi.
Hatt-ı takdîri o kim hâhiş-i tağyîr eyler
Derdine dârû-yı pür-zehr ile tedbîr eyler
Sâkıb Dede
hatt-ı tûmâr: Tomar yazısı.
Zanbakıngoncasıdır bâğa gümüş bâzû-bend
Zaferân ile yazılmış ona hatt-ı tûmâr
Bâkî
hatt-âver: Yanakları tüylenmeye başlamış genç.
Siyeh kalem yaraşır şah-nâme-i hüsne
Hatt-âver olmasa mecliste tâze bakmazlar

Nâilî

hatt-berâverde: Sakalı yeni çıkmış genç.
Ne mümkün rûy-ı hûbân şimdi olmak hatt-berâverde
Cihân yek kayz u yek hâsiyyet firdevs-i a’lâdır
Seyrî?
Sabri-ı Şâkir
?
hutût: Hatt’lar, çizgiler, yazılar, yollar. hutût-ı ahter: Yıldız yolları.
Mazharı her hikmetin sensin ki kilk-i kudretin
Safha-i eflâke nakş etmiş hutût-ı ahteri

Fuzûlî

hutût-ı rûz u şeb: Gece ve gündüzün çizgileri.
Olup
Hûrşîd ü mehden mühre-keş evrâk-ı eflâke
Hutût-ı rûz u şebden nüsha-i sun’ eylemiş inşâ

Nâbî

hattât: El yazısı çok güzel olan sanatkâr.
Şimdi çoktur ketebe sâhibi câhil hattât
Lâkin esrâr-ı hurûfa hani vâsıl hattât

Sürûrî

Târîhi harf-i mu’ceme ta’lîk edip dedim
Ceffe’l-kalem
Yesârî-ı Hattât gitti âh

Sürûrî
(1213)
Hâfiz
Osman gibi hattâtla gömülmüş bır ışık
Bu mezârlıkta siyâh toprağı aydınlatıyor

Yahya Kemal

hattâb: bk. hatb.
hatve: Ar. Adım.
Yek-hatvede eyler yine tay şark ile garbı
Reh-vâr-ı kalem her ne kadar pâ-be-gil olsa

Nâbî

Hep samt u ra’şe; saklı bu vâdî-i muzlimin
Her hatvesinde şüpheli bir hufre, bir kemîn

Tevfik Fikret

Birinci hatveselâmet.
İkinci hatve tamâm Üçüncü hatveyi lâkin düşünmeden atamam

Mehmet Akif

hatve-şümâr: Adım sayıcı.
hatve-şümâr-ı hareket: Hareketin adım sayıcısı.
Kimipergâr gibi hatve-şümâr-ı hareket
Kimisi nokta gibipây-ı bed-emân-ı sükûn
Münif havâ: bk. hevâ.
havâdis: bk. hâdise.
havâle: Ar. Bir işi veye bir şeyi başkasına bırakma. 2. Çocuklarda görülen ve ateşten kaynaklanan bir hastalık. 3. Bir şeyi görmeye engel tahta ve duvar gibi maniler.
Saldın ben hasteyi bu hâle
Derde beni eyledin havâle

Fuzûlî

Edip çeşme havâle hizmet-i zevk-ı temâşâyı
Cemâl ü çeşmi etmiş birbirine vâlih ü şeydâ

Nâbî

Ne kimseye teşekkî vü ne âh u nâle et
Gaddâr-ı bî-mürüvvetiHakk’a havâle et

Nazîf (Şeyh Hasan Dede)

havâle-i sitem: Sitem gönderme.
Havâle-i sitemi vâm-cû-veş âmâde
Küşâd-ı kîse-i râz etmenin zemânı değil

Nâbî

havâle-i şühedâ: Şehitleri gönderme.
Berk-ı sehâb-ı hâdiseden tîğler çekip
Bir bir havâle-i şühedâ kıldın ey felek

Fuzûlî

havâlî: Ar. Civar, çevre, yöre, bölge.
Muhtâc idi bir şahs-ı afîfe o havâlî
Oldumsa eğer sâye-i şâh-ânede vâlî

Abdülhak Hâmit

havâlî-i Ken’ân: Kenan civarı.
Günün birinde ki bir tûde ebr-i nâmiye-bâr
Verip havâlî-ı Ken’âna incilâ-yı bahâr

Tevfik Fikret

havâss: bk. hâss.
havâşî: bk. hâşiye.
havâtır: bk. hâtıra.
hâven: Ar. Havan.
hâven-i lâle: Lalenin havana benzeyen şekli.
Itırsız olmak için bezm-i güle dahi nesîm
Hâven-i lâlede sahk etmez idi anber-i hâm

Nef’î

hâver: Far. Şark, doğu yönü, güneşin doğduğu yer.
Var ümîdim tâ bu deryâ üzre keştî-i hilâl
Gâh seyr-i hâver eyler gâhgeşt-i bâhter

Fuzûlî

Her kaçan gönlüme fikr-i ârız-ı dil-ber düşer
Gûyiyâ miriâta aks-i pertev-i hâver düşer
Bâkî
Burc-ı hâverden ivazdır zülfün ey kâfir-nijâd
Çâh-ı Bâbil’den beterdir çeşmin ey câdû-firîb
nizami
hâver-i imkân: İmkân doğusu.
Hâver-i imkânda olmaz idi bir dem cilve-sâz
Pertev-i mihr-i zuhûrum bilse rûh-ı enveri

Üsküdarlı Hakkı Bey

hâverî: Şarka mensup, doğuya ait.
Berk uran destinde tîğ-ı pür-güher midir yâhûd
Eyledi deryâyagavta âfitâb-ı hâverî

Nef’î

Söndü çerâg-ı encümen-i bahs-i kâinât
Bilmem ne yüzle yanmadadır şem’-i hâverî

Üsküdarlı Hakkı Bey

hâver-istân: Güneşin doğduğu yer, doğu.
Çûb-ı zerrin ile eyler her seher izhâr-ı şevk
Olmağa der-bân-ı der-gâhı şeh-i hâveristân
Nfî Havernak: Ar. Dünyanın acayib köşklerinden biri olup
Behrâm
Gûr için mimar
Numan bin
Münzir (Sinimmâr) tarafından
Fırat’ın
Hira yakınında inşa ettirdiği köşkün ismi.
Köhne mazmûn
Sinimmâr-ı Havernak âsâ Beyitten beyte girip çıkmadan oldum bîzâr
Safvet
Hezâr kasr-ı Havernak’tan elbet a’lâdır
Bu kâr-gâhta bir beyt-i kâmilü’l-mazmûn
Yenişehirli Avni
Kasr-ı Nu’mân’a
Havernak denilir kim meşhûr
Ziynet ü hüsne de revnak dahi köşkün adı kâh

Sünbülzade Vehbi

havernak-ı şâh-âne: Şahane
Havernak.
Cem taht-gâhı tahta-i mey-hâne kendidir
Kâşâne-ı Havernak-ı şâh-âne kendidir

Nâilî
-i Kadim
havf: Ar. Korku, korkma duygusu.
Mahv olup defter-i dilden eser-i havf u hatar
Düştü peygûle-i idbâragumûm u âlâm

Nâbî

Ol şeh-i sâhib-kıransın sen ki rûz-ı heybetin
Nice yüz bin kahramâna verdi havf u haşyeti

Enderunlu Vâsıf

Yok hevâ-yı zülf ile ârâmı pîç ü tâbtan
Havfim oldur fülk-i dil kurtulmaya girdâbtan

Leskofçalı Galip

Bin havf ile geçti
Aşk o râhı
Çün yoktu elinde tîğ-ı âhı

Şeyh Galip

havf-ı a’dâ: Düşman korkusu.
Havf-ı a’dâ eylemez olan müsellah aşk ile
Yanmadan
Hakk’a erilmez pertev-i tevhîd gerek

Âdile Sultan

havf-ı azâb: Azap korkusu.
Havf-ı azâb çünkü olur bâis-i salâh
Seyr et celâl içinde cemâlini rahmetin

Nâbî

havf-ı cehennem: Cehennem korkusu.
Şevk-i cennetle hayâlim meşgûl
Yüreğim havf-ı cehennemle melûl

Tevfik Fikret

havf-ı emîrân: Emirlerin korkusu.
Ne havf-ı emîrân biliriz ne bedevîyiz
Râzî-i südde-i hükm-i kazâ
Murtazavî’yiz

Şeyh Galip

havf-ı hatâ: Hata işlememe korkusu.
Havf-ı hatâda muztaribem var ümîd kim
Lûtfun vere beşâret-i afv-i hatâ bana

Fuzûlî

havf-ı Hudâ: Allah korkusu.
Bizde var havf-ı Hudâ azze ve celle
Korkutur mu bizi âlemde ecel

havf-ı hücûm: Hücum korkusu.
Yek-tâ-süvâr-ı arsa-i devrân ki düşmene
Havf-ı hücûmu tefrika-i hânmân verir

Nef’î

havf-ı ihtirâk: Yanma korkusu.
Yâ Rab nedir bu nâr-ı ciger-sûz-ı iftirâk
Ahımdan âsümâna düşer havf-ı ihtirâk

Ziyâ Paşa

havf-ı İlâhî: Allah korkusu.
Ey Şinâsî içimi havf-ı İlâhî dağlar
Sûretim gerçi güler kalb gözüm kan ağlar
Şinasi havf-ı nâr-ı duzâh: Cehennem ateşi korkusu.
Garaz bundan mücerred idirâf-ı zât-ı vahdettir
Ne havf-i nâr-ı duzâhtır ne şevk u zevk-ı cennettir
şinasi
havf-i şeytân: Şeytandan korkma.
Kesmezem ağyâr cevri ile cânândan ümîd
Kim kesilmez havf-i şeytân ile îmândan ümîd
Avnî
havf-ı yed: El korkusu.
Olur mu havf-i yed düzdân-ı asra mûcib-i takvâ
Ki halkın şimdi sirkat ettiği hep mîrî mâlıdır

Ziya Paşa

havf u recâ: Korku ve ümit
Ne ser-i âzâde edersin ne helâk eylersin
Kaldı bî-çâre gönül havf u recâ beyninde
yenişehirli Avni
hâif: Korkak.
Bu meseldir ki eden kimse bulur
Dâimâ hâin olan hâif olur

Taşlıcalı Yahya Bey

havl, havel: Ar. 1. Sene, yıl. 2. Çevre, etraf. 3. Güç, kuvvet, takat.
Göz göre öykünmez idi çeşm-i yâre fH-mesel
Çeşm-i nergiste eğer olmasa fi’l-cümle havel

Hamdullah Hamdi

(öykün-: özenmek, taklide çalışmak.)
Sûrette gedâyân-ı nemed-pûş-ı melâmet
Ma’nâda selâtîn-i melek havl ü haşemdir
Sâmi
hâil: Bir engel meydana getiren şey.
Zenb-i vücûdu mahv et eriş serây-ı kurba
Cân u tenin îrâdı cânâne hâil olıcak
behiştî (olıcak: olunca.)
Sana serkeşlik edip gayriye hâil olanın
Geç hevâsından eğer serv-i hırâmân ise de
Nihani
Şeh-i devrân ile yok beynine hâil perde
Yâd olunmaz şu kadar var ki adı minberde

Ziya Paşa

havlî: Güce ait, güçle ilgili.
havlî-i gül-zâr-ı vefâ: Vefa gül bahçesinin gücüyle ilgili.
Doldu mûr-ı tama’ ile kamu enbân-ı kerem
Oldu pür mâr-ı cefâ havlî-i gül-zâr-ı vefâ

Hamdullah Hamdi

havr: Ar. Noksan, eksik.
havr-ı ba’de’l-gûr: İkbalden sonra gelen idbar, çöküş, eksiklik.
Bana göstermesin
Hak havr-ı ba’del-gûru dünyâda
Bana sor kim neler oldu olur âlemde insâna

Keçecizade İzzet Molla

havrâ: Ar. Hûr’un tekliği; iri gözlü kadın.
Bunu tahkîk bil ol reşk-i sürûş
Oldu havrâ gibi hem sündüs-pûş

Hakanî

Güzer etse ger andan sonra bâğ u râg-ı firdevse
Abîr-efşân u anber-pâş olurdu ceyb-i havrâya
Nef’î
(andan: oradan.)
Reşk eder beyzasına beyza-i tâvûs-ı behişt
Bend olur zülfesine ukde-i zülf-i havrâ

Nâbî

havrâ-perest: Huri seven.
Kıble-i maksûdudur zevk-ı Behişt Allah bilir
Cezbe-i dîdârı bilmez sûfî-i havrâ-perest

Esrar Dede

havsala: Ar. 1. Akıl, zihin, anlayış, anlama merkezi 2. Kuş kursağı. 3. Mide.
Deşt-i heyhât ise de çoktan olurdu sûzân
Vüs’at-i havsalamı tündî-i hûbândan sor

Nâbî

Her teng-havsala eremez zevk-ı himmete
Ancak elinde bir taleb-i nâ-şekîbi var

Esrar Dede

Sür’atla nasıl değişti hâlim
Almaz bunu havsalam hayâlim

Abdülhak Hâmit

havsala-i aşk: Aşk anlayışı.
Ancak gam-ı dil-dârı alır havsala-i aşk
Yahyâ olamaz ona mezâhim gam-ı dünyâ

Şeyhülislam Yahya

havsala-i bâd-ı behişt: Cennet rüzgârının koku alma merkezi.
Bûy-ı zülfün ki ala havsala-i bâd-ı behişt
Şiken-i turra-i havrâya tenezzül mü eder

Nâilî

havsala-i derd ü dâg: Yara ve dert anlayışı.
Zevk-âşinâ-yı mihneti
Eyyûb edip dili
Cân-ı sabûra havsala-i derd ü dâg ver

Nâilî
havsala-i hâme: Kalem anlayışı.
Derdimiz havsala-i hâmeye sığmaz

Nâbî

Onu vâ-beste-i hengâm-ı mülâkât edelim

Nâbî

havsala-i isti’dâd: Kabiliyet anlayışı.
Tab’-ı ademde olup havsala-i isti’dâd
Olmasa ma’nî-i “lâ-yüs’el” ile redd-i cevâb

Esrar Dede
(lâ-yüs’el: Allah yaptığından sorumlu olmaz.
Enbiyaş23)
havsala-âmûz: Anlayış öğreten.
havsala-âmûz-ı felek: Feleğin anlayış öğreticiliği.
Fâzıl havsala-âmûz-ı felek
Kâmil-i ma’rifet-endûz-ı melek

Hakanî

havsala-sûz: Tahammül yıkan.
Bahşiş-âmûz-ı himem-i havsala-sûzu hisset
Kîse-perdâz-ı kerem kâfile-sâlâr-ı kirâm

Nef’î

Havvâ: Ar. Hz. Âdem’in hanımı olup
Hz. Âdem uykuda iken sol kaburga kemiğindeki hassas eğe kemiğinden yaratıldığı rivayet edilir.
Edebiyatta “ümmü’l-beşer (insanlığın annesi)” olarak geçer.
Hatt-ı gendum-gûnu ki firdevsi eylersin bedel
Atamız
Adem bizim olmaya
Havvâ ânemiz
Aşkî
Adem ile
Havvâ olamaz boş yere mihmân
Zürriyyeti îcâda müekkel iki sürgün

Abdülhak Hâmit

Adem ile
Havvâ gibi iblîs’e kapılmış
Şaşkınlara dünyâ gibi zindân mı bulunmaz
Seferî havz, havuz: Ar. Su biriktirilen yer, havuz. c. hıyâz.
Dahl eder
Huld-ı Berîn’e kasrının her safhası
Raks urur havzın içinde mihr ü meh subh u mesâ’
Lamiî Çelebi
Geh varıp havz kenârında hırâmân olalım
Geh gelip kasr-ı cinân seyrine hayrân olalım

Nedim
Havzdan kevser-i pâkizeyi nûş eyleyeyim
Kasrdan bûy-ı cinânı edeyim istişmâm

Nedim
Bir mevsim bahârına geldik ki âlemin
Bülbül hamûş, havz tehî, gül-istân harâb

Keçecizade İzzet Molla

havz-ı behişt: Cennet havuzu.
Zâhid ölür gider gam-ı havz-ı behiştten
Biz bir kadeh şarâb ile def’-i gam eyleriz

Nedim
havz-ı Kevser: Kevser havuzu.
Ol şerâb-ı lâ-yezâlîden içen câna safâ
Kim dimâğında olur bin havz-ı Kevser’den lezîz

Âdile Sultan

havz-ı mübârek: Mübarek havuz.
Bir havz-ı mübârek ol maka: mı
Seyr ederdi feyz-i tâmı

Şeyh Galip

havz-ı pâk: Temiz havuz.
Şu havz-ı pâke bak da sîne-i yâri getir yâda
Şu nahli gör de bâri neydüğin bil kâmet-i bâlâ

Nedim
havz-ı şeker: Şeker havuzu.
Sipihr-i himmete devr-i kamerdir halka-i tevhîd
Riyâz-ı cennete havz-ı şekerdir halka-i tevhîd

Nâbî

havz-ı tehî: Boş havuz.
Yapıştı hâke çü tasvîr-i kâse-ı Çînî
Konup kenârına havz-ı tehîlerin mürg-âb

Esrar Dede

havz-ı rütbet: Derece havuzu.
Kenâr-ı havz-ı rütbette bitiptir veche-i ismet
Semer verdi nice türlü beyâz ü hazr ü alından
Muradî (Sultan III. Murat)
havz-ı zeberced: Zeberced havuzu.
Gül-şen-i hüsnünde bir havz-ı zeberceddir felek
Kâse-i zerrindir ol havz içre devr eyler güneş

İbni Kemâl

hıyâz: Havz’lar. hıyâz-ı Kevser: Cennet’te bir havuzun ve buna akan nehrin adı.
Daha kudsî gubâr-ı makberden
Daha rengîn hıyâz-ı Kevser’den

Abdülhak Hâmit

hayâ: Ar. Utanma, sıkılma, çekinme, hicap.
Birisi bahr-i atâdır birisi kulzüm-i sa’d
Birisi kân-i hayâdır birisi genc-i sehâ

Nazîm (Yahya)

Ey hayâ nâmında bir hissin vücûdundan bile
Pek haber-dâr olmayan yüzsüz, hayâsız

Mehmet Akif

Dünyâ o fenâ-hâne ki şeklinde beka: yok
Bir yer ki kibârında, sıgârında hayâ yok
Kemalzâde Ekrem hâyâ-hây, hâyâ-hûy: Far. 1. Üzüntü ehlinin nale ve feryadı. 2. Vaveyla, çığıltı.
Rızâ bu tekye-i hâlet-fezâda şeyh olalı
Pür etti âlemi gül-bâng-ı hâyâ-huy neşât
Neccarzâde hây u hûy: Ah vah, feryat.
Saltanat tablın kilim altında ol şûh kim çalar
Hay u huy-ı na’ra-i kûs-ıgırivân istemez

Hayâlî Bey

Yattık bülend servlerin gölgesinde şâd
Dehrin bu hây u hûyuna mecbûl-i handeyiz

Yahya Kemal

hayâl: Ar. 1. İnsanın zihninde tasarlayıp canlandırdığı şey. 2. Kuruntu. c. hayâlât.
Hayret ey büt sûretin gördükte lâl eyler beni
Sûret-i hâlim gören sûret-i hayâl eyler beni

Fuzûlî

Ademi âlemde görme âlemi âdemde gör
Eyleme âlemde ya’nî herkesi âdem-i hayâl

Bağdatlı Ruhi

Kirpikleri uzundur yârin hayâle sığmaz
Meşhûr bir meseldir “Mızrak çuvala sığmaz”
Havâyî
Tabîatim bakalım hanginizle eğlenecek
Birer birer geçin ey güller hân-ı hayâlimden

Muallim Naci

hayâl-i âlem: Âlemin hayali.
Sûretâ raks etmez isek ma’nîde raks üzreyiz
Biz hayâl-i âlemiz âlem bize fânûs olur

Gaybî
hayâl-i ârız: Yanağın hayali.
Ne bâkem zulmet-i şebden habîbim şem’a hâcet yok
Hayâl-i ârızınla hâne-i kalbim mücellâdır
Esad Erbilî
hayâl-i âteş-i hadd: Yanak ateşinin hayali.
Başım değil görünen kim gözüm gümüşlerini
Hayâl-i âteş-i haddin eritti sanki rasâs

Behiştî

hayâl-i besîm: Güler yüzlü hayal.
Ah o dem görürüm
Sarı bir çehre, bir hayâl-i besîm

Ahmet Hâşim

hayâl-i çeşm-i yâr: Sevgilinin gözünün hayali.
Turfe
Mecnûn’um ki pey-der-pey hayâl-i çeşm-i yâr
Dolaşır etrafımı ser-geşte âhûlargibi

Nâilî

hayâl-i çîn-i zülf: Saç büklümünün hayali.
Cânıma âteş bıraktı tâbiş-i fikr-i ruhun
Gönlüme saldı hayâl-i çîn-i zülfün pîç ü tâb
Çermikli
Zihni
hayâl-i defin: Gizli hayal.
Nihâyet oldu nazardan nihân o nûr-ı mübîn
Peyinde kaldı ufuklarda bir hayâl-i defîn

Mehmet Akif

hayâl-i dehen: Ağızın hayali.
Künc-i kalbimde vatan tuttu hayâl-i dehenin
Bildi kimgenc-i nihân kûşe-i vîrânda yatar
nizami
hayâl-i dil: Gönül hayali.
Çıkmaz hayâl-i dilden mâh-rû hayâlin
Senden olursa dahi benden cüdâ değildir

Nâbî

hayâl-i dost: Dostun hayali.
Gönlüm imâret eylese tan mı hayâl-i dost
Genc ü hazîne kıymetini pâdişâ bilir

Hamdullah Hamdi

hayâl-i ezel: Ezelin hayali.
Çiçek meâl-i ebedden terekküb etmiş ise
Kadın hayâl-i ezelden temessül etmiştir

Ahmet Hâşim

hayâl-i fikr-i evsâf: Vasıfları düşünme hayali.
Hayâl-i fikr-i evsâfında bir mecmûa der-hâtır

Nef’î

hayâl-i girizân: Kaçan hayal. kadd ü kâmet-i nâzânla her zemân mümtâz
Birer hayâl-i girizân-ı şi’r ü handesiniz
Fâk
Âli Bey
hayâl-i hâb: Uyku hayali; hayal âlemi. perînin şîvesinden
LâmFî bildim yakîn
Kim hayâl-i hâb imiş dünyâ-yı dûn bî-i’tibâr
Lamiî Çelebi
hayâl-i halka-i zülf: Saçının halkasının hayali.
Hayâl-i halka-i zülfünle eşkim düşse deryâya
Zemân-ı hayre dek girdâb-ber-girdâb olur peydâ

Nâbî

hayâl-i halka-i gîsû-yı anber-bâr: Amber saçan saç, güzel kokulu saç.
Yetirdi başını gerdûn ayağa bâr-ı mihnetten
Hayâl-i halka-i gîsû-yı anber-bâr yetmez mi

Fuzûlî

hayâl-i hâm: Ham hayal.
Göreyim ol hayâl-i hâm olsun
İltifâtım sana harâm olsun

Fuzûlî

hayâl-i hâs: Özel hayal.
Yâkût-ı dehr safha-i mercân-ı la’line
Bir ferd yaza başladı ammâ hayâl-i hâs

Behiştî

hayâl-i hatâ: Yanlış hayal, yanlış bir şeyi tasarlama.
Tedbîr-i katl-ı Al-ı Abâ kıldın ey felek
Fikr-i galat hayâl-i hatâ kıldın ey felek

Fuzûlî

hayâl-i hûn-âlûd: Kanlı hayal.
Ufukla işte şu pehnâ-yı lâciverdîde
Ağır ağır yürüyor bir hayâl-i hûn-âlûd

Tevfik Fikret

hayâl-i kadd-i yâr: Yârin boyunu hayal etme.
Ol kadar dîdemde bî-efgen hayâl-i kadd-i yâr
Tohm-1 eşkim kanda düşse setr olur serv-i sehv

hayâl-i kalb: Kalp hayali.
Kasr-ı firkatte eyâ hâce hayâl-i kalbin
Pîş-keş çekti gönül şâhına bir kıymetî taş
Enverî
hayâl-i kâmet: Boyunun hayali.
Fuzâlî’nin tarîk-ı nazma tab’ın müstakîm etmiş
Hayâl-i kametin kim bir eliftir
Ftidâl üzre

Fuzûlî

hayâl-i la’l-i nâb: Parlak dudak hayali.
Hayâl-i la’l-i nâbın câm-ı çeşm-i terde kalmıştır
Humâr-ı bezm-i nûş-â-nûş-ı vaslın serde kalmıştır

Nâbî

hayâl-i muhâl: Boş hayal.
Dedim visâline ermek dedi hayâl-i muhâl
Dedim cemâlini görmek dedi mübârek fâl
Şeyhi hayâl-i nazre-girîz: Tek bakışı kaçırma hayali.
Bak şu zulmette çehre-i kamere
Reng-i mevta kadar bükâ-engîz
Gizlenir hüzn ile sehâbelere
O mükeffen hayâl-i nazre-girîz

Hüseyin Sîret

hayâl-i pejmürde: Perişan hayal.
Araştırır beni öksüz yuvamda bî-vâye
Garîb yavrum ile bir hayâl-i pejmürde

Hüseyin Sîret

hayâl-i pîş: Ön hayal.
Esen hevâ ne kadar şanlı müjdeler veriyor
Hayâl-i pîşine bir levha-i zafer seriyor

Tevfik Fikret

hayâl-i rû-yi yâr: Yârin yüzünün hayali.
Cilve-gâh ettim hayâl-i rû-yi yâre sînemi
Eyledim vakf-ı nigâr-istân-ı Çin âyînemi
Nevres-ı Kadîm
hayâl-i sâib: Hedefe ulaşan hayal.
Ne hayâl-i sâib ister ne kemâl-i tâlib ister
Buna tab’-ı Râgıb ister vere böyle hüsn-i ziynet

Koca Râgıp Paşa

hayâl-i sîm-ten: Gümüş tenli hayal.
Hayâl-i sîm-tenim sâyesinde kim ne bilir
Ne gence mahzen oluptur vücûd-ı vîrânım

Behiştî

hayâl-i sîne: Göğüs hayali.
Sîneme penbe-i zahm oldu hayâl-i sînen
Ötesin Allah onara hele bulduk sabr-ı Hak

Behiştî

hayâl-i suver: Suretlerin hayali.
Kâr-ı fermâsını bil nakş-ı hayâl-i suverin
Sen bu bâzîçeye aldanma, temâşâsına bak

Şeyh Galip

hayâl-i şeb-gerd: Ayın hayali.
Etrâfta kalmayınca bir ferd
Hem-râhım olur hayâl-i şeb-gerd
Mehmet Âkif
hayâl-i şem’-i ruhsâr: Yanak mumunun hayali.
Hayâl-işem’-i ruhsârın ko yansın hâne-i dilde
Perin olşem’ayakıpşevkılepervâneler dönsün
Bâkî
hayâl-i şuarâ: Şairlerin hayali.
Cûş eder mevc-i hayâl-i şuarâ dûş-be-dûş Beyt-i ebrûsunun ara yeri dîvân yoludur

Nâbî

hayâl-i tâze: Yeni hayal.
Çünkü şâirsin hayâl-i tâzedir senden murâd
Pes yeni bir dil-ber-i mû-miyân lâzım sana

Nedim
hayâl-i tîğ: Kılıç hayali.
Hasmınız bir kuvve-i fikriyyedirfikr isterim
Ey zafer-cûyân?
Hayâl-i tîğ ü cûşundan geçin

Muallim Naci

hayâl-i turra: Perçem hayali.
Hayâl-i turrası çeşmimde raks urur sanasın
Ki baş götürüben oynaya
Nîl içinde neheng

Ahmet Paşa

hayâl-i vasl: Kavuşma hayali.
Dün hayâl-i vasl ederken âh önümden ol sanem
Ömr gibi geldi geçti sonra bildim oyimiş
Lamiî Çelebi
hayâl-i yâr: Yârin hayali.
Mevc-i eşkimde gözüm tuttu hayâl-i yâri
Yuttu deryâda

Behiştî
nite kim
Yûnusu hût
behiştî
hayâl-i zülf: Saçın hayali.
Düştüm hayâl-i zülfüne ey müttakî beni
Tesbîhe da’vet etme ki zünnâra düşmüşüm
Nesimi
hayâlât: Hayâl’ler.
Ta’dîl-i hissiyyât için elzem hayâlât
Onsuz kalırsa mûcib-i isyân olur hayât

Abdülhak Hâmit

hayâl-âsâ: Hayal gibi.
Beni ol rütbe gam mahv u nizâr etti ki hecrinle
Hayâl-âsâ görünmem vakt olur ey hurde-bînim gel

Esrar Dede

hayâl-bâz: Hayal oynatan, Karagöz.
hayâl-bâz-ı zemâne: Zamanın
Karagözü.
Verâ-yı perdede yakmış çerâg-ı hûrşîdi
Hayâl-bâz-ı zemâne ne gösterir görelim

hayâl-efser: Hayal tacı.
Cihân-gîr-i hayâl-efser rübâ-yı baht-ı İskender
Sipeh-sâlârı-ı Mânî saff-şikâf-ı rezm-ı Timûrî

Nef’î

hayâl-ender-hayâl: Hayal içinde hayal.
Hayâlinden hayâl oldum mecâlim kalmadı fikre
Hayâl-i zaf-i cismimle hayâl-ender-hayâl oldum
nihat Bey
hayâl-figen: Hayal süren.
Söyle tâkat-şiken, hayâl-figen
Bu mesâfât-ı bî-nihâye nedir
Fâik
Âli Bey
hayâl-hâne: Hayalgücü, kuruntu melekesi. ilâh isteyip eğlence hayâl-hânesine
Çevirir câmları birden perî kâşânesine

Yahya Kemal

hayâlet: Göze görünen görüntü, karaltı.
Geçer boş sokaktan, hayâlet gibi
Şitâbân u pûşîde-ser bir sabî

Tevfik Fikret

hayât: Ar. 1. Canlılık, dirilik. 2. Ömür.
Dostu ger zehr-i mâr içse olur
Ab-ı Hayât
Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâre su

Fuzûlî

Cihânın cânı sen sensiz vücûdumda hayât olmaz
Bana senden cüdâ olmak gibi müşkil memât olmaz

Taşlıcalı Yahya Bey

Ta’dîl-i hissiyyât için elzem hayâlât
Onsuz kalırsa mûcib-i isyân olur hayât

Abdülhak Hâmit

hayât-ı aşk: Aşk hayatı.
Evet, bu levhayı seyreylerim hayâlimde
Hayât-ı aşka ale’l-âde bir misâl olarak

Tevfik Fikret

hayât-ı azîz: Aziz hayat.
Bilinse kadr-i hayât-ı azîz râcihdir
Hezâr saltanata yek dem-i kemîne-i ömr

Nâbî

hayât-ı bâkî: Sonsuz hayat.
Lisânından akıp yenbû’-ı hikmet
Hayât-ı bâkî bulsa ondan eşrâf
Nuri
hayât-ı beşer: İnsanlık hayatı.
Çehre-i girye-nikâbında hayât-ı beşerin
Bir müşerrih gibi teşrîh-i nukûş ettinse

Tevfik Fikret

hayât-ı câm-ı mey: Şarap kadehinin diriliği.
Getirdi cûşişe
Ab-ı Hayât-ı câm-ı meyi
Riyâ-yı huşka onu buldu çâre deryâ-dil

Esrar Dede

hayât-ı câvidân: Ebedî hayat.
Vermeyen cânın sana bulmaz hayât-ı câvidân
Zinde-i câvid ona derler ki kurbândır sana

Fuzûlî

hayât-ı câvidânî: Ebedî hayat.
Ey kemân-ebrû hayât-ı câvidânîyi bulur
Tekye-i ışkında her cân kim sana kurbân olur
Hayretî
hayât-ı cem’iyyet: Cemiyet hayatı.
Kurursa bir gün o menba’ ne his kalır ne hayât
Beka-yı dîn ile kâim hayât-ı cem’iyyet
Mehmet Âkif
hayât-ı ceng-i maîşet: Geçim savaşının hayatı.
Hayât-ı ceng-i maîşet, cihânsa mahrekedir
Zemân zemân bu sükûnlar birer mütârekedir
hayât-ı dâreyn: Her iki dünya hayatı.
Çün senin zâtın ola asl-ı hayât-ı dâreyn
Ehl-i dâreyn ne bilsin seni ey asl-ı merâm

Nâbî

hayât-ı devlet: Devlet hayatı.
Hayât-ı devlete âid muazzamât-ı umûr
Siyâh mağz-ı tavâşîden eyliyordu zuhûr

Kemalzâde Ekrem Bey

hayât-ı ebedî: Sonsuz hayat.
Erişti âleme ya müjde-i hayât-ı ebed
Ya oldu dehre berât müsellemi teslîm

Nef’î

hayât-ı ehl-i perver: Besleyicilerin hayatı.
Aceb
Ab-ı Hayât-ı ehl-i perverdir müdâm olsun
Ki ihyâ eyledi birer reşhasıyla bu dil ü cânı

Nedim
hayât-ı fânî: Boş hayat.
Hayât-ı fânîde râhat gözetme ey Hamdî
Kişi ne denlü huzûr eyleye sefer üzre

Hamdullah Hamdi

hayât-ı feyz: Bereket hayatı.
Hızr’a minnet çekme var sonra dil-ı Nef’î gibi
Lûle-ı Ab-ı Hayât-ı feyz ile leb-ber-leb ol

Nef’î

hayât-ı hacîl: Utanmış hayat.
Dedim lebin ki
Ab-ı Hayât’ı hacîl kılar
Mercân mı ya akîk-ı Yemen dedi iksi de
Şeyhi hayât-ı hayy: Diri hayat.
Nez’-i hayât-ı hayy eder emvâta cân verir
Eyler gubârı âdem ü cismi gubâr eder

Ziyâ Paşa

hayât-ı kâinât: Kâinatın hayatı.
Eğer leyl ü nehâr âmed ü şüdünde geçse mikdârın
Hayât-ı kâinâta fasîdât eylerdi isti’lâ’

Nâbî

hayât-ı la’l: Dudak hayatı.
Revâk-ı çeşme-i mihr-i cihân-ârâ mıdır bilmem
Durur ayn-ı hayât-ı la’li vasfında akar sular
Dâniş (Dâniş-ı Atîk; Dâniş-ı Kadim)
hayât-ı mahrûme: Mahrum hayat.
Bir adem; bir âdem, fakat yaşayan
Çarpınan, uğraşan, koşan, arayan
Bir adem, bir hayât-ı mahrûme
Tevfk
Fikret hayât-ı mu’tâd: Alışılmış hayat.
Hayâtın erzeli olmuş hayât-ı mutâdın
Senin hesâbına birçok utansın ecdâdın

Mehmet Akif

Mehmet Akif

hayât-ı mürg-âne: Kuşların hayatına benzer hayat.
Bunların ortasında bir lâne
Bî-hazer bir hayât-ı mürg-âne

Tevfik Fikret

hayât-ı müsteâr: Sahte hayat.
Sönüp gitmiş ocaklar yükselir gûyâ gubârından
Giren bir kerre nâdimdir hayât-ı müsteârından

Mehmet Akif

Beş on günlük hayât-ı müsteârımdan peşîmânım
Hızır bilmem ne zevk almış hayât-ı câvidânîden

Üsküdarlı Talat Bey

hayât-ı müzebzeb: Karmakarışık hayat.
Her gün biraz ölen bu hayât-ı müzebzebim

Tevfik Fikret

hayât-ı nevîn: Yepyeni hayat.
Zalâm-ı şirki yarıp fışkırınca dîn-i mübîn
Yayıldı sîne-ı Bathâ’ya bir hayât-ı nevîn

Mehmet Akif

hayât-ı sevdâ: Sevda hayatı.
Müterennim, güzel neler varsa
Cereyân-ı hayât-ı sevdâda
Uçmak ister bir ufk-ı şeydâda
Cenap Şahabeddin hayât-ı suyûf: Yaz mevsimlerinin hayatı.
Oldu efsûn müsâfât ile hayât-ı suyûf
Ser-fürû bürde-i sûrâh-ı siyeh-fâmyanam

Nâbî

hayât-ı sühan: Söz hayatı.
Haşre dek Ab-ı Hayât-ı Sühan Bâkîdir
Andırıp zinde kılan nâm-ı Süleymân Han’ı

Nef’î

hayât-ı şâir: Şairin hayatı.
Bir fezleke-i hayât-ı şâir
Gözyaşları, bir de aşk u sevdâ

hayât-ı tâze: Taze hayat.
Eyledi kesb-i hayât-ı tâze halk-ı kâinât
Doldu envâr-ı meserretle kulûb-ı mü’minîn

Ziyâ Paşa

hayât-ı tevfîk: Uygun hayat.
Bize versin mi Hudâ Ab-ı Hayât-ı tevfîk
Hızr’ı bulsak reh-i zulmette külâhın kaparız

Keçecizade İzzet Molla

hayât-ı vatan: Vatan hayatı.
Hayır hayât-ı vatandır umûm için gâye “Vatan” deyip giriyor her giren mücâhedeye

Mehmet Akif

hayât-ı zâil: Kaybolan hayat.
Fakat ne fikr-i baîd
Hayât-ı zâil içinde muhabbet-i ebedî

Tevfik Fikret

hayât-ı zî-hayât: Canlı hayat.
Hayât-ı zî-hayâta madedir gencîne-i imdâd
Ne mümkündür cihân olmak tehî nâ-pâkliklerden

Nâbî

hayât-âver: Hayat taşıyan.
Ba’zen olurum aşk-ı hayât-âvere mâil
Hayfâ ki bu dünyâ ona da olmada hâil

Kemalzâde Ekrem Bey

hayât-bahş: Hayat sunan.
hayât-ı bahş-ı kerîm: Bol hayat sunan.
Vücûd vücûd
İlâhî hayât-bahş-ı kerîm
Nefs-i atiyye-i rahmet kelâm-ı fazl-ı kadîm

Nâbî

hayât-efzâ: Hayat artırıcı.
Hayât-efzâ-yı âlem rûh-bahş-ı mürde-i gamsın
Hemân ben hastanın cânı değilsin cân-ı âlemsin
Ulvî
hayât-engîz: Yaşamaya zorlayan.
Nasıl berk-ı dehâettir ki lemh-i in’ikâsıyla
Hayât-engîz olur bir kütle-i câmidde?
Hayretler

Tevfik Fikret

haybet: Ar. İstediğine ulaşamama, meyus kalma, mahrumluk.
Neden geçsin sefâletlerle, haybetlerle ezmânın
Neden azmin süreksiz, yok mudur Allah’a îmânın

Mehmet Akif

hâib: 1. Mahrum, yoksun. 2. Umutsuz, kederli, üzüntülü. 3. Zarar ve ziyana uğrayan.
Ne yapsın, nâ-ümîd olsun mu Şark’ın intibâhından
Perîşân rûhumuz, hâib dönerken Bâr-gâhından

Mehmet Akif

haydar, hayder: 1. Arslan. 2. Haydar-ı Kerrâr: Hz. Ali’nin diğer lakabı. (Diğer lâkapları: Ebû Türâb, Ebü’l Hasan, Ebü’l Hüseyin; Kâşif-ı Sırr-ı Velâyet).
Ser-firâz ettin Livâü’l-hamd dîn-ı Ahmed’i
Kâfire gösterdin el-hakk dest-bürd-ı Haydar’ı

Nef’î

Ulviyyet-i fitriyyede engüşt-nümâsın
Benzer revişin Haydar’a bir şanlı fetâsın

Muallim Naci

haydar-ı hasm-efgen: Düşmanı düşüren
Haydar (Hz. Ali r. a.)
Server-i dîn-ipâdişâh-ı nâm-dâr
Haydar-ı hasm-efgen ü Düldül-süvâr

Nazîm (Yahya)

Haydar-ı Kerrâr: Döne döne saldıran (Hz. Ali r. a.)
Şâh-ı Merdân Şîr-ı Yezdân pîşvâ-yı ehl-i dîn
Kâşifi Sırr-ı Velâyet Haydar-ı Kerrâr mest
Nesimi
Haydar-ı Kerrâr-ı ma’nâ: Manaya döne döne saldıran.
Benim ol Haydar-ı Kerrâr-ı ma’nâ kim hücûmumdan
Dilîrân-ı hayâle teng olur endîşe meydânı

Nef’î

Haydar-ı Kerrâr-ı meydân: Meydanda döne döne saldıran (Hz. Ali r. a.).
Haydar-ı Kerrâr-ı meydân senâ-yı zâtınım
Esb-i tab’ım Düldül ü çâlâk hâmem Zü’l-fekâr

Nazîm (Yahya)

Haydar-ı Kerrâr-ı vegâ: Savaşta döne döne saldıran (Hz. Ali r. a.).
Alem-efrâz-ı gazâ Haydar-ı Kerrâr-ı vegâ
Zor-ı bâzû-yı kazâ saff-şiken-i düşmen-gîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

Haydar-ı Kerrâr-veş: Döne döne hamle eden arslan (Hz. Ali r. gibi.
Gâh açar ihsân elini Haydar-ı Kerrâr-veş
Gâh olur rûz-ı gazâ kudret elinde Zülfekâr

Taşlıcalı Yahya Bey

hâye: Far. Haya, yumurta.
Bîdesterin helâkine hâye olur sebeb
Katl-i samûr-ı zâre olur postu medâr

Ziya Paşa

hayf, hayfâ: Ar. 1. Eyvah, yazık anlamına üzüntü edatı. 2. Zulüm, cevir, haksızlık.
Hayf-durur ışksızlara ışktan haber söylemek
Kim gerçek âşık ise râzımı ona derim

Yunus Emre

Hayf Sultan Selîm’e yüz bin hayf
Hem kalem ağlasın ona hem seyf

Selimî (Yavuz Sultan Selim)

Kudemânın görüp âsârını biz zevk ettik
Kudemâ görmedi hayfâ bizim âsârımızı

Nâbî

Vardık der-i saâdetine yârı görmedik
Girdik behişte hayf ki dîdârıgörmedik

Şeyh Galip

Ba’zen olurum aşk-ı hayât-âvere mâil
Hayfâ ki bu dünyâ ona da olmada hâil

Kemalzâde Ekrem Bey

hayfâ: Yazık!, eyvâh!
“Dünyâ koşuyor” söz mü? Berâber koşacaksın
Hayfâ ki, bütün azmi sen arkanda bıraktın

Mehmet Akif

hâyîde: Far. Ağızda çiğnenmiş, ağızdan ağıza dolaşmış, bayat, köhne söz.
Hâyîde edâya sunma kim el
Bir kerre daha demişler evvel

Şeyh Galip
hâyîde-i tûtî-i şeker-hâ-yı sühan: Sözü şeker gibi çiğneyen tûtinin bayat sözü.
Ağzına almaz eğer kand-i mükerrer olsa
Lafz-ı hâyîde-i tûtî-i şeker-hâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

hayl: Ar. 1. At. 2. at sürüsü, atlı asker, süvari kısmı. 3. Gürûh, takım, zümre. c. ahyâl, hüyûl.
İtin yolunda hûblar sürseler yüz ne ola emrinle
Melek haylı sücûd-ı Adem etmek nass-ı Kur’andır

Fuzûlî

Müje haylin dizer ol gamze-i fettân saf saf
Gûyâ cenge girer nîze-güzârân saf saf
Bâkî
hayl-i düşmen: Düşman topluluğu.
Sâflar düzüp hücûm edicek hayl-i düşmene
Dehşetle âsmân ü zemîn pür-figân olur
Nef’î
(edicek: edince)
hayl-i ins ü cânn: İnsan ve cin topluluğu.
Der-geh-i vâlâsına dil-dâde cân-ı Cebraîl
Südde-i ülyâsına ruh-sûde hayl-i ins ü cânn
Hakkı hayl-i kirâm: Büyükler topluluğu.
İmâm-ı saff-ı efâdıl emîr-i hayl-i kirâm
Emîn-i dîn ü düvel hâce-i huceste-hısâl
Bâkî
hayl-i küleng: Turna kuşu sürüsü.
Gökte efgân ederek sanma geçer hayl-i küleng
Çekilir kûyüne mürgân-ı dil ü cân saf saf
Bâk hayl-i melek: Melek topluluğu.
Kapısın hayl-i melek bekler idi
Cümle hüddâmı feriştehler idi

Hakanî

hayl ü haşem: Hizmetliler ve takımı. yegâne sipeh-endâz-ı zafer-i yâver kim
Cünd ü ervâh u melâiktir ona hayl ü haşem

Nef’î

hayyâl: At terbiyecisi, at bakıcısı.
Kemîne nemleyi pâ-mâle niyyet etmemişizdir
Bu arsa-gâhta hayyâl idik zemân ile biz de

Nâbî

hayli, haylî: Far. Epey, oldukça, hayli.
Geh pîç-â-pîç olup zülfün dil-i uşşâka dâm olmuş
Tutulmuş dâne-i ruhsârın üzre haylî san’attir

Osmanzâde Tâib

Musavverler yazıp Ferhâd’ı kûh-ı Bîsütûn üzre
Verip destine tîşe haylî üstâd-âne yazmışlar

Nef’î

Mülzem olmaz her nice ilzâm edersen seg rakîb
Haylî müşkildir belî dânâya nâ-dân ile bahs
cinânî
hayme: Ar. Çadır. c. hıyâm, hiyem.
Biz o germ-âbe-i ma’mûre-i ahlâkız kim
Haymeye râyiha-i ûd verir külhânımız

Nâbî

Germ olup tâb-ı havâdîsten eyâ evc-i kerem
Sâye-i âtıfetin üstüne bir hayme yeter

Nâbî

Dikti leşker-geh-i ezhâra sanevber tuğun
Haymeler kurdu yine sahn-ı çemende eşcâr
Bâkî
hayme-i azamet: Büyüklük çadırı.
Zemîn-i bisât-ı kadr-i çarh hayme-i azamet
Nücûm-ı sâbit ü seyyâre meş’al-i kudret

Nâbî

hayme-i gerdûn-cenâb: Gökyüzü kadar geniş bir yere kurulmuş olan çadır (Kanunî’nin çadırı).
Gün doğdu şâh-ı âlem uyanmaz mı hâbtan
Kılmaz mı cilve hayme-i gerdûn-cenâbtan
Bâk hayme-i habâb: Su kabarcıklarına benzeyen çadır.
Seylâbı eşkim üzre gören çeşmimi dedi
Akar su üzre nice durur hayme-i habâb

İbni Kemâl

hayme-i huddâm: Hizmet edenlerin çadırı.
Mevkib-i makdereti pür azamettir o kadar
Arsa-i mahşer olur hayme-i huddâmına teng

Kâzım Paşa

hayme-i iclâl: Büyüklük çadırı.
Kırım sevâhilin evvelce ettiler teshîr
Mahall mahall olunup nasb hayme-i iclâl

Ziya Paşa

hayme-i mâh: Ayın çadırı.
Aceb mi sâyemize yüz sürerse hayme-i mâh
Çü âfitâb-ı cihân erdi sâyebânımıza
Şeyhî
hayme-i ömr: Ömür çadırı.
Hayme-i ömrün sütûnu mihver-i gerdûn ola
Mıh ola evtâd-ı âlem müddeti gibi tınâb
Nizami hayme-i pîrûze-reng-i zer-nigâr: Altın işlemeli renkli mavi çadır.
Tâ ola bu hayme-i pîrûze-reng-i zer-nigâr
Arsa-i âlemde berpâ bî-sütûn u bî-tınâb

Nef’î

hayme-i rif’at: Yücelik çadırı.
Hayme-i rif’atinin hıfzına olmuş kâim
Alemin çâr-cihâtında muayyen evtâd

Nâbî

hayme-gâh: Çadır kurulan yer.
Al kanlı bir kefenle donat hayme-gâhını
Cânlarla yak meşâ’il-i mâtem-penâhını
Midhat
Cemal (Kuntay)
hayme-geh: Çadır kurulan yer.
Micmer-i zerle gelip anber ü ûd
Eyledi hayme-gehi ıtr-âlûd

Nâbî

hıyâm: Hayme’ler, çadırlar.
Haşre dek tâ ki ola beste-i evtâd-ı hulûd
Sâha-i dehrde etnâb-ı hıyâm-ı devlet
Münif
Çarhı kim himmeti-i vâlâsı temâşâya çıkar
Tâ varır fark-ı Simâk üzre eder darb-ı hıyâm

Nedim
hıyâm-ı âsumân: Gök çadırı.
Sanki fânûs-ı hayâldir hıyâm-ı âsumân
Dâimâ şem’-i cemâlinle döner ey mâhitâb
Nuri
hıyâm-ı devlet: Devletin çadırları.
Haşre dek ta ki ola beste-i evtâd-ı hulûd
Sâha-i dehrde etnâb-ı hıyâm-ı devlet
Münif
hiyem: Hayme’ler, çadırlar.
Odur olşems-i münîr-i ufk-ı devlet kim
Görmedi mislini çarh eyleyeli nasb-ı hiyem

Nâbî

Haşredek tâ ki ola beste-i evtâd-ı hulûd
Sâha-i dehrde etnâb-ı hiyem-i devlet
Münif
hayr: Ar. İyi şey, faydalı iş.
“Şerr”in zıttı.
İndik
Rûm’u kışladık çok hayr ü şer işledik
Uş bahâr geldi geri göçtük elhamdülillah

Yunus Emre

Hak şerleri hayr eyler
Zannetme ki gayr eyler
Arif onu seyr eyler Allah görelim neyler
Neylerse güzel eyler
İbrahim
Hakkı Bey
Lîk bir bende-i hakîrim ben
Amelim ehl-i hayra hayr-ı duâ

Fuzûlî

hayr-ı cârî: Akıp giden hayır.
Muvaffak oldu çünkim böyle vâlâ hayr-ı cârîye
Sezâdır kim duâsı cümleye vird-i zebân olsun

Nedim
hayr-ı duâ: Duanın hayırlısı.
Lîk bir bende-i hakîrim ben
Amelim ehl-i hayra hayr-ı duâ

Fuzûlî

hayr-ı niyyet: Niyet edilen hayır işi.
Ei’le çıktıkça zamîrindeki hayr-ı niyyet
Buldu bir başka şeref âlem-i insâniyyet
Şinasi hayr-ı umûm: Genel hayır.
Mecmû’-ı re’y ü hükmü ümrân-ı mülke masrûf
Mahsûl-i fi’l ü kârı hayr-ı umûma şâyân

Ziyâ Paşa

hayrü’l-beşer: İnsanların hayırlısı (Hz. Muhammed ‘s. a. s. ’)
Bundadır bâkî nişân mu’ciz-i hayrü’l-beşer
Tâk-ı kürsî nüsha-i mülk-i mülûk-ı kâm-kâr

Fuzûlî

hayrü’n-nâs: İnsanların hayırlısı. (Hayrü‘n-nâs men yenfau’n-nâs) hadisinin kısaltılmışı.
Anlamı: “İnsanların en hayırlısı, insanlara en çok yarayandır.

Ola rehber der isen kârına
Hızr ü İlyâs
Olagör mazhar-i sırr-ı eser-ı Hayrü’n-nâs
Reşid
hayr-hâh: Hayır isteyici, iyilik isteyen.
hayr-hâh-ı cihân: Cihanın hayır isteyicisi.
Ben hayr-hâh-ı cihânım bilmiyor kimse beni
Hazret-ı Allah bilir ümîd-i gufrân eylerim

hayrân: Ar. 1. Şaşmış, şaşa kalmış, şaşırmış. 2. Çok tutkun.
Ey melek-sîmâ ki senden özge hayrândır sana
Hak bilir insân demez her kim ki insândır sana

Fuzûlî

Sen ne câmın mestîsin âyâ kimin hayrânısın
Kendin aldırdın gönül ne oldun ne hâl olmuş sana

Nedim
Ab-ı zülâl akıttın elinden gazâ günü
İ’câzın etti
Hızr’ı da hayrân efendimiz

Faruk K. Timurtaş

hayrân-ı bidâyet: İlk hayranlık.
Bir nüktedir aşk ammâ tekmîl muhâl ancak
Ser-bend-i nihâyâtı hayrân-ı bidâyettir

Esrar Dede

hayrân-ı felek: Felek hayranı.
Şevket ü şânı o gâyette ki seyr etmek için
Reh-güzârında kalır dîde-i hayrân-ı felek
Nef’î
hayrân-ı hüsn-i intikâl: Ulaşılan güzellik hayranı.
Aklın eyler nakl-i esrâr-ı maânî gaybdan
Akılân hayrân-ı hüsn-i intikâlindir senin

Muallim Naci

hayrân-ı mahabbet: Sevgi hayranı.
Yâ Rab olayım bende-i dîvân-ı mahabbet
İrgür beni hum-hâneye hayrân-ı mahabbet

Âdile Sultan

hayrân-ı nihâl: Yeni büyüyen dal hayranı.
Yâridir ol kadd ü haddin kim müdâmâ bâğda
Vâlih-igül-gonce hayrân-ı nihâl eyler beni

Nedim
hayret: Ar. Ne yapacağını bilmeyecek surette şaşırma.
Hayretinden
Yûsuf’un kavm-ı Züleyhâ kesti el
Sen ciğerler zahmını dillerde destân eyledin-

Hayâlî Bey

Nedir aceb sebeb-i hayretin nedir derdin
Kemâl-i lûtf ile kıl kemînene ihbâr

Nedim
Nasıl berk-ı dehâettir ki lemh-i in’ikâsıyla
Hayât-engîz olur bir kütle-i câmidde?
Hayretler

Tevfik Fikret

hayret-i aşk: Aşk şaşkınlığı.
Hayret-i aşk ile kendini bilen her ehl-i hâl
Zevk u şevkin dâimâ tecdîd eder handân olur

Âdile Sultan

hayret-âlûd: Hayrete bulaşmış, düşmüş. hayret-âlûd-ı belâ-yı intizâr: Bekleme belasının şaşkınlığına düşmüş.
Va’de-i ferdâsınagâhî ederdim i’timâd
Hayret-âlûd-ı belâ-yı intizâr olmak dagüç
Neşati
hayret-bahş: Hayret veren.
Böyle mu’ciz-nazm ile dünyâya hayret-bahş olan
Gâlibin fenn-i sühanda hep yed-i tûlâsıdır

Leskofçalı Galip

hayret-efzâ: Hayret arttırıcı.
Dîde mahmûr ügirîbân çâk ü kâkül târumâr
Hayret-efzâdır kıyâmın câme-hâbından senin

Mahmut
Nedim
hayret-efzâ-yı ukûl: Akılların hayretini arttıran.
Hayret-efzâ-yı ukûl olmaz idi bir mecnûn
İttifâk olsa salâha ukalâ beyninde
Yenişehirli Avni
hayret-ender-hayret: Hayret içinde hayret.
Dersin esrârım bilinsin hayret-ender-hayretim
Cân nihân cân içre esrârın nihân-ender-nihân

Muallim Naci

hayret-engîz: Hayret içinde bırakan, hayret veren.
Meâl-i hilkate imkânı yok yetişmemizin
Fakat o nüsha-i tekvîn-i hayret-engîzin

Mehmet Akif

hayret-fezâ: Şaşırtan, hayret veren.
Semen-zâr olmada feyz-i letâfetle
İrem manzar
Çemen-i ezhârla hayret-fezâdır çeşm-i im’ân

Üsküdarlı Hakkı Bey

hayret-geh: Hayret yeri.
Reng-i ruhsârın gibi her renginin hayrânıyım
Vech-i bâkînin bu hayret-gehte yüz bin rengi var

Muallim Naci

hayret-güzîn: Hayreti seçen.
Rumûz-ı aşkta hayret-güzîn câhidler
Cidâl-i dâniş ile dem urur muânidler
Behçet
hayret-kede: Hayret yeri. hayret-kede-i lâ vü neam: Varlık ve yokluk şaşkınlığı.
Her kim ki rehâ-yâfte-i havf ü recâdır
Vâreste-i hayret-kede-i lâ vü neamdır

Nâbî

hayret-nişîn: Hayrette bırakan.
Hayret-nişîn etti beni fikretimgibi
Emvâc-ı inkılâb-ı celâl ü cemâl-i dil

Esrar Dede

hayret-penâh: Hayret edilen yer.
Ey fezâ dil-teng olur dem-i bî-tenâhî olmasan
Gönlümün cevelân-geh-i hayret-penâhı olmasan

hayret-zede: Hayrete düşmüş, şaşa kalmış olan.
Biz o hayret-zede abdâllarız kim göz açıp
Gezeriz bilmeziz ammâ neye hayrânız biz

Bağdatlı Ruhi

Kendini gösterme fevka’l-âde bir âkıl gibi
Dem olur âkıl kalır hayret-zede gâfilgibi

haysiyyet, haysiyet: Ar. 1. Değer, itibar. 2. Şeref, onur.
Bulunurpek çok adam cenge koşup cân verecek
Harbin en müşkülü haysiyyeti kurbân etmek

Mehmet Akif

haysiyet-i havâdis: Havadisin değeri.
Güncîde-i basîret olur mu bu acz ile
Haysiyet-i havâdis ü keyfiyet-işuûn

Ziyâ Paşa
haysiyyet-i sarrâf-ı dehr: Dünya sarrafının şerefi.
Cevheri nazmımladır haysiyyet-i sarrâf-ı dehr
Heft-genc-i âlemin mâl ü menâlidir sözüm
yenişehirli Avni
hayt: Ar. 1. İplik, lif. 2. Tel. hayt-ı şu’â, haytü’ş-şu’â-i neyyir: Güneşin iplik gibi uzanan ışığı.
Açın şu kâkülü hayt-ı şu’â’-i neyyirden
Teşekkül eyleye bir came-hâb hüsnünüze

Abdülhak Hâmit

Mazhar-ı esrâr-ı kerrârım değil haytü’şu’â
El verip gökten bana hûrşîd eder ikrar-ı feyz

Leskofçalı Galip

hayvân: Ar. 1. Dirilik, canlılık; canlı şey. 2. İnsan dahil bütün canlıları içine alan varlık âlemi. 3. Hayvan. 4. dey.
Ahmak adam. c. hayvânât.
Zâtı olmuştugıdâ-bahş-ı tuyûr-ı ceberût
Tğ iken dahi ne hayvân ne nebât ü ne cemâd

Nâbî

Kevser-i rûhânîlerden lezzet alan âdemî
Çeşme-iHayvân’ı ne itsün çeşme-i hayvânîdir

Hamdullah Hamdi

İnsân doğup da olmuşuz iblîsten eşerr
Hayvân olaydı keşki bu cem’iyyet-i beşer

Abdülhak Hâmit

hayvân-ı çâr-pâ: Dört ayaklı hayvan.
Bu bezm içinde gönül çâr-pâre olmazsa
Ben onun ismini hayvân-ı çâr-pâ ederim

Hamdullah Hamdi

hayvân-ı kerem: Cömertliğin canlılığı.
Ne kerâmet kodu
Hak zât-ı kerîminde ki olur
Ayağın bastığı yer
Çeşme-ı Hayvân-ı kerem

Ahmet Paşa

hayvânât: Diriler, canlılar; hayvanlar.
Fakat insânki hayvânâta fâik halk olunmuştur
Evet, insânki ekmeldir, şeref-mend-i basîrettir

İsmail Safa

hayvân-sıfat: Hayvan gibi.
Nefis hazzın ey Muhibbî verme gel hayvân-sıfat
Zabt-ı nefs et ârif ol âlemde insânlık budur

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

hayy: Ar. 1. Diri, canlı. 2. Allah’ın isimlerindendir.
Hayy-i bî-enbâz: Ortağı olmayan
Mukaddem altı yıl hüznî tahallüs eylemiştim ben
Bihamdillâh meserret-yâb kıldı
Hayy-i bî-enbâz

Sürûrî

hayy-i bî-zevâl: Ölümsüz olan Allah.
Sözlerin pîrâye-i âsâr-ı fazl-ı akl-ı küll
Hâtırın gencîne-i esrâr-ı Hayy-i bî-zevâl

Üsküdarlı Hakkı Bey

hayy-i dânâ: Bilgili canlı.
Unfuvân-ı sıhhate ey Bâkî mağrûr olma kim
Lâ-cerem her hayy-i dânâ irtihâl üstündedir
Bâkî
hayy-i ebed: Sonsuz dirilik.
Her kimse ki esridi bu meyden
Hayy-ı ebed oldu zât-ı Hayy’den
nesimi (esri-: sarhoş olmak)
Hayy-ı Kadîr: Kudret sahibi olan Allah.
Etti âvihte ol Hayy-ı Kadîr
Tâk-ı çarha iki kandîl-i münîr

Nâbî

Hayy-i lâ-yemût: Ölmezlik vasfı olan Allah.
Sad şükr ola
Hayy-ı Lâ-yemûta
Kim erdi söz âlem-i sükûta

Şeyh Galip

Ey kabr gelir bana sükûtün
Takrîri o
Hayy-ı lâ-yemûtun

Abdülhak Hâmit

hayyâk Allah: Ar. “Allah ömürler versin” anlamında söz.
Etti sükkân-ı semâvât ü zemîn nâle vü âh
Lerze saldı feleğe na’ra-i hayyâk Allah

Ziya Paşa

hayyâl: bk. hayl.
hayyât: Ar. Dikici, terzi.
hayyât-ı felek: Feleğin terzisi.
Saltanat hil’atini kaddine hayyât-ı felek
Râst biçmese açılmazdı girîbân-ı kerem

Ahmet Paşa

hayyât-ı gerdûn: Feleğin terzisi, talih.
Sen ol kim dûş-ı istFdâdın ile lâyık-ı hil’at
Sana hayyât-ı gerdûn atlas-i çarhı libâs eyler
Şehit
Ali Paşa
hayyât-ı hiTat-dûz-ı bâzâr-ı hakâyık: Hakikatler pazarının elbise dikicisi.
Zehî hayyât-ı hil’at-dûz-ı -ı bâzâr-ı hakâyık kim
Kadd-i ma’nâyı etmiş câme-i terkîb ile ber-pâ

Nâbî

hayyât-ı kudret: Kudret terzisi.
Vücûd-ıpâkine
Nâbî budur
Hak’tan recâmız kim
Ede hayyât-i kudret câme-i dil-hâhını iksâ

Nâbî

hayyât-ı sun’: Sanat terzisi.
Kesse çarh-ı atlas bin mislini hayyât-ı sun’
Eşheb-i iclâline çıkmazdı bir bergüstvân

Kâzım Paşa

hayyiz: Ar. Mekân, meydan, taraf, mevki.
Hakk’ı ihâta edemez kâinât
Toktur ona hayyiz ü hadd ü cihât
Nahifi
hayyiz-i ilm-i Alîm: Alîm olan Allah’ın ilim meydanı.
Cevher-i zâtınla kâim bir arazdır lâ-mekân
Mümtenî’dir hayyiz-i ilm-ı Alîm olmak bana

Fehîm (Hoca Süleyman)

hayyiz-i imkân-ı zuhûr: Ortaya çıkan imkân meydanı.
Her ne fitne kim zuhûra hayyiz-i imkân bulur
Vech-i imkân-ı zuhûrun ol hatt-ı fettân bulur

Nef’î

hazâin: bk. hazîne.
hazâir: bk. hazîre.
hazâkat: Ar. hek. Ustalık, üstatlık. uzluk.
Hazâkat ile bakıp nabzıma buyurdu tabîb
Bu illet ehline hoştur hevâ-yı kûy-i habîb
esat (Musullu)
hazân: Far. Yaprak dökümü mevsimi, sonbahar.
Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz
Biz neşâtın da gamın da rûzigârın görmüşüz

Nâbî

Kim gül-şen-i ruhunda vere nağmeye karâr
Tâ ol zemân ki bâğ-ı cihân pür-hazân olur

Nef’î

Biliyor musun ki a sevdiğim hele âh o âlem-i vuslatın
Ne güzel nehârı ley âli var!
Ne güzel bahâr hazânı var

hazân-ı gam: Gam sonbaharı.
Hazân-ı gamda gördün ıztırâbın bülbül-i zârın
Bahâr eyyâmı teg gül-berg-i handândan haber verdim

Fuzûlî

hazân-ı hicr: Ayrılık hazanı.
Hazân-ı hicrde seyr eyle sînemin dâgın
Güşâyişi o gülün nev-bahâragelmez imiş

Âsım (Çelebizade Şeyhülislam İsmail)

hazân-ı hüzn: Hüzün sonbaharı.
Hazân-ı hüzn ile pejmürdedir sermâ-yı hicrette
Dil-i zârım bahâr-ı vaslıla cânâ dil-ârâ et

Âdile Sultan

hazân-ı hüzn-âver: Hüzün veren sonbahar.
Gerçi fasl-ı bahâra düştü sefer
Reng-i rûyum hazân-ı hüzn-âver

Muallim Naci

hazân-ı ma’delet: İnsaflılık sonbaharı.
Bâğ u râg devlet iclâline
Esmesin bâd-ı hazân-ı madelet

Nedim
hazân-ı nâlân: İnleyen sonbahar.
Münfail bir semâ-yı giryânın
Zerdî-i iğbirârı altında
Münkeşif bir hazân-ı nâlânın
Gird-bâdî-i gam-nisârında

Ahmet Hâşim

hazân-ı zaîf ü zerd: Zayıf ve sarı sonbahar.
Hâlâ ki esîr-i dâm-ı derdim
Mânend-i hazân-ı zaîf ü zerdim

Fuzûlî

hazân-dîde: Sonbaharı görmüş, sararıp solmuş.
Dağılmış hazân-dîde tüller gibi
Uçuşmakta sessizce huffâşeler

Ahmet Hâşim

Bir varak-pâre-i hazân-dîde
Ayrılıp sâk-ı meyve-bârından
Düştü bir şâir-âne ümmîde
Cenap Şahabeddin
hazân-gâh: Âlem, dünya. hazân-gâh-ı bahâr-âlûde: Baharı gelmiş
dünya.
Hoş nigâh et bu hazân-gâh-ı bahâr-âlûde
Kimi bülbül gibi mahzûn kimisi gül gibi şâd

Nâbî

hazân-nümâ: Sonbaharı gösteren.
Bilmem niçin, yakıştırıyordum, hazân-nümâ
Bin çîn-i infiâli cebîn-i bülendine

Tevfik Fikret

hazân-veş: Sonbahar gibi.
Sabâyı sît-i ruhsârınla kim âlem-neverd ettin
Hazân-veş bülbülân-ı aşkı hasm-ı berg-i verd ettin

Nâbî

hazâne: Ar. 1. Hazine’nin galatı. 2. Kalp, gönül.
Kim kadr-i kufl-i âhene muhtâctır yine
Memlû iken derûnu güherle hazânenin

Nâbî

hazar: Ar. 1. Sabit yerleri olanların oturdukları yer. sefer’in zıddı. 2. Barış ve güven zamanı.
Vakt-i hatarda çûb ona samsâm-ı âb-dâr
Vakt-i hazarda hâk ona câm-ı cihân-nümâ
Nizamî
Meyânemizde demek yok vifâk-ı fikr ü nazar
Huzûr-ı kalbimizi bozmasın seferle hazar

Abdülhak Hâmit

mâ-hazar: Hazır olan, mevcut bulunan
şey.
Mîz-bân olsan eğer doymaz çeşm-i mîhmân
Mâ-hazar etsen ona hûn-ı dil ü eşk-i teri

Nazîm (Yahya)

hazef: Ar. Topraktan yapılan çanak çömlek gibi şeyler.
Ey dürr-i pâk ağzına nisbet senin sadef
Deryâ sevâhilinde yatar pâre-i hazef
Bâkî
Bağdâd sadeftir güheri dürr-ı Necef’tir
Yanında onun dürr ü güher seng ü hazeftir

Bağdatlı Ruhi

Hemân ben meclis-i meyde senin hayrânınım sâkî
Hazef mi gördüğüm âyîne mi sâgâr mıdır bilmem

Nedim
hazef-pâre: Çömlek parçası.
Kân-ı endîşe hazef-pâreleridir
Ekrem
Bu güherler ki sana her biri yekdâne gelir
recaizade Ekrem hazen: Ar. Gam, keder, gussa. bk. hüzn.
Hazret-i şâh-ı rusül hâdî-i esrâr-ı sübül
Şârık-ı çarh-ı Hudâ hazen-i genc-i is’âd

Nâbî

Eyler beni durmayıp ziyâret Beytü’l-hazenimde bin meserret

Muallim Naci

hazer: Ar. Çekinme, sakınma, korunma, kaçınma.
Yahyâ dil-i fakîri yakan eylesin hazer
Âhımyeli eserse eğer pür-şerâr eser

Şeyhülislam Yahya

Taylasânına dolaşma zâhidin ey rind olan
Kıl hazer kej-düm-sıfattır zehri kuyruğundadır

Hamdullah Hamdi

Hazer eyle saçı leylâlardan
Olma mecnûn geç o sevdâlardan

Sünbülzade Vehbi

el-hazer: Sakın, dikkat et.
Mîzâna ur görüştügün ahbâbı el-hazer
Reh-ber tasavvur eylediğin reh-zen olmasın
nevres-i Kadim
hâzık: Ar. Usta, işinin ehli, becerikli, uzman. c. huzzâk.
Kayd-ı gam-ı rûzgâr bir illettir
Ol illete aşktır tabîb-i hâzık

Fuzûlî

Ki böyle bir tabîb-i hâzıkın te’sîr-i tedbîri
Nice zahm-ı derûna kâr-sâz-ı iltiyâm oldu

Nedim
Şartı bu selîm eylemenin kalbi marazdan
Bir hâzıka teslîm ola dermân dileyenler
Nuri
hâzık-ı Lokmân: Lokman usta.
Benim derd-i firâvânım ilâcı dil-bere muhtâc
Seni bir hâzık-ı Lokmân beni bî-çâre yazmışlar
Âşık Ömer
huzzâk: Uzmanlar.
Hasta-i teb-zede-i kahr geh dermân bulamaz
Olsa da
İsî gibi bil-cümle etıbbâhuzzâk
Yenişehirli Avni
hâzır: Ar. Huzurda, meydanda, göz önünde mevcut olan. c. huzzâr, hâzırûn, hâzırîn.
Hem evvelsin hem âhir kamu yerlerde hâzır
Hîç makâm yoktur sensiz ben niçin göremezem

Yunus Emre

Hubb-i câha düşen erbâb-ı mihen
Kendüye hâzır eder çok şeyn

Sünbülzade Vehbi

Göz ucuyla âşıka geh lûtf eder gâhî itâb
Bir suâle yer komaz ol gamze-i hâzır cevâb

Nef’î

huzzâr: Hazır bulunanlar, seyredenler.
Vatan hikâyesi hâb-âver oldu huzzâra
Ben ağladım yine te’sîr-i dâsitânımdan
MuaHim.
Naci
Şu intizâma bakın siz de eyyühe’l-huzzâr
Sezâ-yı nazra-i im’ân değil mi mektebimiz
Ahmet Hamdi Tanpınar
hâzır u nâzır: Her yerde bulunan ve gören Allah.
Her bir zemânda zâhir ü zâhir kemâl-ı Hak
Her bir mekânda hâzır u nâzır celâl-ı Hak
Şinasi
hâzır-bahş: 1. Hazırlanmış. 2. Hazır ol emri.
Bu halka olup görünen felek değil
Bir ejderhâymış ol yedi başlı hâzır-bahş

Necati Bey

hâzıra: 1. Bir yere yerleşmiş. 2. Şehirli.
Ulûm-ı hâzıradan beklenen menâfidir
Demek, birincisi ilmin; hayâta nâfi’dir
Mehmet Âkif
hâzıra: bk. hâzır.
hazin: bk. hüzn.
hâzin, hazîne: Ar. Hazinedar, hazine bekçisi.
hâzin-i devrân: Feleğin hazinedarı.
Yüz yire kodu lutf ilegül-berg-i ter gibi
Sandûka saldı hâzin-i devrân gühergibi
Bâk hâzin-i dürc-i güher: Mücevher hokkasının bekçisi.
Kûzedir gencîne-i hüsnünde la’lin hokkası
Hindûdur kim hâzin-i dürc-i güherdir benlerin

İbni Kemâl

hâzin-i esrâr: Sırların hazine bekçisi.
Nâmını nazm-ı bülendimle çıkardım feleğe
Ede tâ hâzin-i esrâr kazâ-nakş-ı hitâm
Nef’î
hâzin-i gencîne-i esrâr: Sırlar hazinesinin hazinedarı.
Hâzin-i gencîne-i esrârdır her dem çeker
Rişte-i izhâra bin bingevher-i şeh-vâr söz

Fuzûlî

hazîne: 1. Hükümete ait kıymetli gelirlerin toplanıp saklandığı yer. 2. Bir yerde saklanan kıymetli mal veya para. c. hazâin.
Bu ordu-gâhagelip konmasa kurulmazdı
Şu ne hazîne otağı mukarnesi meşhûd

Sâbit

Gösterir Allahım, bu millet kurtulur tek mu’cize
Bir “utanmak hissi” ver gâib hazînenden bize!

Mehmet Akif

hazâin: Hazineler.
Mülkü vâsi’ leşkeri bî-had hazâin bî-kıyâs
Âlem-i ma’nâda sultân-ı muanvendir gönül

Nâbî

Biri tedbîr-i hazâin biri ta’mîr-i bilâd
Birisi hıfz-ı memâlik biri tertîb-i haşem

Nâbî

Gördüm yeniden nice defâin
Buldum yine bir takım hazâin

Ziya Paşa

hazîre: Ar. Etrafı duvar ve çitle kaplanmış, girilmesi yasak olan yer; mezarlık, cami, tekke ve türbe bahçesi. c. hazâir.
Gel; sevgilim, seninle bu muzlem hazîreden
Bir lâhzacık firâr edelim.
Bak, teferrüce
Şâyeste her taraf.

Tevfik Fikret

hazîre-i firdevs: Cennet hazîresi.
Mesâbe-i dürrî bâb-ı hazîre-i firdevs
Nümûne-i haremi sahn-ı gül-istân-ı İrem

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

hazâir: Hazîre’ler. mevce mevce uzanmış duran hazâirden
Duyuldu vurduğu binlerce sînenin birden

Mehmet Akif

hazîz: Ar. 1. En aşağı, zîr. 2. Dağ eteği.
Burc-ı hazîzi devletinin öyle yücedir
Ki ermez mürûr-ı dehr ile ona gerd-i inkılâb
Şeyhi hazîz-i hâk: Toprağın en aşağısı.
Mürg-i revânıgöklere erdi hümâ gibi
Kaldı hazîz-i hâkte bir iki üstühân
Bâkî
Hazîz-i hâkde bin seng-i bî-nakş u zebân yatmış
Mezârlar çökmüş, ebvâblar zılâmın ka’rına batmış

Kemalzâde Ekrem Bey

hazîz-i mezellet: Zelilliğin en aşağısı.
Bugün rahş-ı tâli’in
Birden sukûtu böyle hazîz-i mezellete

Tevfik Fikret

hazm: Ar. 1. Sebat, direnme, karar. 2. Doğru ve sağlam rey, karar.
Azmde nev-civân u hazmde pîr
Sâhib ü’s-seyfü sâibü’t-tedbîr

İbni Kemâl

hazm: Ar. Midedeki yiyicekleri eritme, sindirme.
Sâr-bân-ı vakt isen hazm eyle zîrâ vakt olur
Bir topal merkeb belâsıyle katâr elden gider

Ziyâ Paşa

Ve muzırr bir delisin; haddini aştın, artık
Seni iğmâz edemez, hazm edemez insânlık

Tevfik Fikret

Sâde hürriyeti ilân ile bir şey çıkmaz
Fikr-i hürriyyeti hazm ettiriniz halka biraz

Mehmet Akif

hazrâ, hadrâ: Ar. Hudret’ten; 1. Yeşillik. 2. Gökyüzü.
Hevâ ârâyiş-i gül-zâra oldu çehre-güşâ
Bahâr gül-şene giydirdi hülle-i hazrâ

Fuzûlî

Sebz ü hurrem bir fezâ mı her kenâr-ı cûy-bâr
Ya miyân-ı cûda aks-i günbed-i hazrâ mıdır

Nef’î

Yeniden cûşa gelirken bir alev tûfânı
Karşıdan
Kubbe-ı Hazrâ edivermez mi zuhûr

Mehmet Akif

hazret: Ar. Saygı göstermek için büyüklere verilen unvan.
Bâis-i magfiret-i hazret ola
Sebeb-ipâye-i emniyyet ola

Hakanî

Başka bir kuvvet verir cengâverânın kalbine
Kalb-i leşker-gâhta oldukça hazret-i müncelî

Muallim Naci

Âsitân-ı hazreti hem üç çarh-ı nüh-tabak
Pâs-bân-ı der-gehi bilcümle fevc-i kudsiyân

Üsküdarlı Hakkı Bey

hazret-i Allah: Büyük Allah =
Hz. Allah (celle celâle hû=c. c.).
Ben hayr-hâh-ı cihânım bilmiyor kimse beni
Hazret-ı Allah bilir ümîd-i gufrân eylerim

hazret-i aşk: Büyük aşk.
Hazret-i aşk bana etti nigâh-ı izzet
Zulmet-i zilleti mahv etti o mâh-ı izzet

Esrar Dede

hazret-i Bârî Ta’âlâ: Hz. Allah(c. c.)
İb’âda lûtf u ihsân u atâsın eylemiş mu’tâd
Sana ol dost-ı müşfik
Hazret-ı Bârî
Ta’âlâdır

Âdile Sultan

hazret-i Hak: Büyük Allah=
Hz. Hak. (c. c.)
Dem-be-dem sıdk u safâyııla duâ eyleyelim
Tâ kabûl ede onu hazret-ı Hak azze ve celle

Nef’î

hazret-i Îsâ: Hz. İsa.
La’l-i cân-bahşiyle uşşâka hitâb etse nigâr
Mürdeler üzre sanasın
Hazret-i Îsâ gelir
Avnî
hazret-i Kur’ân: Büyük
Kur’an.
Oldu dördüncüsü
Haydâr hulefâ-yı dînin
Kütüb-i münzelenin hazret-ı Kur’ânkgibi
Eşref hazret-i Mevlânâ: Hz. Mevlana.
Bir çemenden yaratıp
Hazret-ı Mevlâ nâyı
Halka bildirmek için
Hazret-ı Mevlânâ’yı

hazret-i Monlâ: Hz. Mevlana.
Sanadır sığınması
Gâlib’in yâ
Hazret-ı Monlâ
Başımda bir külâh-ı iftihârım varsa sendendir

Şeyh Galip

hazret-i Peygamber: Büyük peygamber=Hz. Peygamber, Hz. Muhammed (s. a. s.).
Mazhar olmuş iltifât
Hazret-ı Peygamber’e
Mün’atıftır dîde-i takdîs-i ümmet güllere
Şeyh Vasfî
hazret-i rûhü’l-emîn: Cebrâil aleyhisselâm.
Hazret-i rûhü’l-emîngâşiye-ber-dûşu idi
Konmadan dahi huyûl-ı felege nâm-ı ciyâd
Nâbî hazret-ı Sultân
Muhammed
Han-ı âlemgîr: Dünyayı tutan
Hz. Sultan
Fatih.
Hazret-ı Sultân
Muhammed
Han-ı âlem-gîr kim
Efser-i mihre sezâdır her kemîne çâkeri

Nâbî

hazret-i Yûsuf: Hz. Yusuf peygamber.
Sen idin külbe-i ahzâna koyan
Ya’kûbu
Ayırıp hazret-ı Yûsuf gibi göz nûrundan
Hâletî (Azmizade)
hazzâf: Ar. Çömlekçi, çanakçı.
La’l-iyâr-i dil-bere ol dem meğer erer elim
Kûze ede toprağında ya kadeh hazzâf ona

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

hazz: Ar. Hoşlanma, zevkalma, sevinç duyma, memnunluk. c. huzûz, huzûzât.
Gam-ı aşkın cihân milkinde buldum şâdumân oldum
Kişi gurbet diyârında edermiş âşinâdan hazz
Bâkî
Nefis hazzın ey Muhibbî verme gel hayvân-sıfat
Zabt-ı nefs et ârif ol âlemde insânlık budur

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

hazz-ı rûhânî: Ruhani memnunluk.
Mihnet-i derd ü belâ hep hazz-ı rûhânî olur
Çektiğim âlâmdan
Yahyâ gelirse yâra hazz

Şeyhülislam Yahya

huzûz: Hazz’lar, hoşlanmalar.
Tutuşur meş’ale-i dille merâyâ-yı huzûz
Hüsn ü aşk ortada bin mâh bin ahterle döner

Yahya Kemal

huzûzât: Hazz’lar.
Bî-gânelere münhasır envâ’-ı huzûzât
Mihnet-zede-i aşkına mahsûs devâhî

Ziya Paşa

hebâ: Far. 1. Toz, zerre. 2. Faydasız yere telef olan şey.
Mâl-ı mevcûdu edip mahv ü hebâ
Yak ışır mı giyesin sonra abâ

Sünbülzade Vehbi

Temâm ikbâl eder insânı ilka cây-ı idbâre
Olur üftâde-i hâk-i hebâ meyve kemâlinde
Haşmet
Çalışıp ömrümü çılgınca hebâ etmezdim
Ben bu müstakbele mâzîmi fedâ etmezdim

Mehmet Akif

hecâ, hicâ: Ar. 1. Hiciv, bir kimseyi nesir veya şiirle yerme. 2. Heceler.
Çalışır hicve dahi harf-i hecâ bilmez iken
Sanki merdâne olur dâhil-i heycâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

hicâ-yı ma’hûd: Sözü edilen hiciv.
Gitti ikisi de kaldı mevcûd
Şehnâme ile hicâ-yı ma’hûd

Ziyâ Paşa

hecr: bk. hicr.
hedâyâ: bk. hediyye.
hedef: Ar. Nişan edilen yer, amaç. c. ehdâf.
Felek tek eylemesin ta’n-ı düşmenâne hedef
Kaza ederse sihâm-ı havâdise âmâc

Koca Râgıp Paşa

Biz baş veririz zâlime, baş eğmeyiz aslâ
Mahbes mi ya maktel mi hedef bizce pekâlâ!

Abdülhak Hâmit

hedef-i me’ser: Nişan hedefi.
Oldu peyveste-i eflâk sihâm-ı dûdum
Nî-gûn oldu felek hem hedefi me’ser ser

Esrar Dede

heder: Ar. Boş ve faydasız yere gitme, zâyi ve hebâ olma.
Fedâ-yı cân edeceksin demiş vatan hissi
Demek heder değil oğlun, vatan fedâîsi

Mehmet Akif

Öldürme zafer, yıkma şeref, nehb ü heder şân
Ma’rûf adı buğz u sitemin adı ve ihsân

Tevfik Fikret

hediyye: Ar. Armağan. c. hedâyâ.
Nâbîi kemînenden ola sana hediyye
Ezkâ vü eâlîsi selâm ü salavâtın

Nâbî

Encüm değil felekte kazâ-yı bikr-i fikrime
Her şeb hediyye bir tutuk-ı zer-nişân verir

Nedim
hedâyâ: Hediyye’ler.
Alınır şimdi avâid yerine vaz’-ıgirân
Verilir şimdi hedâyâya bedel sâde kelâm

Nâbî

Bî-günâh kulların hep destin açar hevâya
Bî-mürüvvet kullarından beklemez hîç hedâyâFethi
Atâ
hedm: Ar. Yıkma, harap etme.
Tab’-ı mi’mârî-i takdîre hezârân tahsîn
Ki edip hedm mebânî-i felek-sâ-yı hısâm

Nâbî

Ba’zısı dedi olşahs-ı lâhid Üstüne hedm olunur bir hâit
Kıbrıs
Müftüsü hedm-i kılâ: Kaleleri yıkma.
Görüldü mü açılaldan berü bu bâb-ı sefer
Bu gûne hedm-i kılâ ü hezîmet-i tabur

Nâbî

heft: Far. Yedi sayısı.
Arp.
“seb’a”
Nâvek-i fikrim eder tîr-i kazâ gibi güzer
Olsa pûlâd-ı Dımışkî’den eğer heft ecrâm

Nef’î

Okusun bu heft beyti dâstân-ı hân-ı hüner
Heft-hânı
Nâbîyâ fehm etmeden
Rüstem henüz

Nâbî

Hümâ-yı fazlına çerh âşiyâne-i kem-ter
Semend-i kadrine heft âsümân ferş-i kadem

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

heft-âd: Yetmiş.
Dedi ki ey füsürde-hıred pîr-i nâ-tüvân
Heft-âd sinde bir seferin ney ki hikmeti

Nâbî

Aşktır heft-âd ü dü-millet zuhûrundan garaz
Cümleden matlûb olan fehm-i mahabbettir bana

Esrar Dede

heft-ahter: Yedi yıldız.
Devrinin beste-kemer çâkeridir heft-ahter
Şemsinin sûhte-ipervânesidir nüh-ecrâm

Nedim
heft-bend: Yedi bağ.
Aheng-i âh u nâleleri edelim bülend
Ashâb-ı derdi cûşa getirsin bu heft-bend
Bâkî
heft-deryâ: Yedi cansız cisim.
Aşinâ-yı kulzüm-i irfân olan idrâk eder
Gevher-i yek-dânedir bu heft-deryâdan murâd

Hersekli Arif Hikmet

heft-ecrâm: Yedi cansız cisim.
Eserinden kül olup âlem olurdu meş’al
Lâ-mekân içre semâvâtı ile heft-ecrâm

Üsküdarlı Hakkı Bey

heft-evren: Yedi kardeş olarak bilinen takım yıldızı.
Benâtü’n
Na’ş.
Dübb-i ekber.

Süreyyâ ıkdin eyler gûş-vâr-ı gûş-ı mâh

Benâtü’n
Nafa örter nûrdan çâder güneş

Ahmet Paşa

heft-genc: Yedi hazine.
heft-genc-i âlem: Âlemin yedi hazinesi.
Cevher-i nazmımladır haysiyyet-i sarrâf-ı dehr
Heft-genc-i âlemin mâl ü menâlidir sözüm
Yenişehirli Avni
heft-girdâb: Yedi girdap.
Garîk-i lücce-i hayret bu heft-girdâbın
Ne ka’rına nazar eyler, ne destyâr ister

Nâilî

heft-hân: Yedi defa yenilen sofra, yedi öğün yemek.
İran’ın mitolojik kahramanlarından
Rüstem ve
İsfendiyar’ın düşmanlarını yenmek için geçtikleri yedi yerde zaferlerini kutlamak için kurdukları sofra.
Okusun bu heft beyti dâstân-ı hân-ı hüner
Heft-hânı
Nâbîyâ fehm etmeden
Rüstem henüz

Nâbî

heft-iklîm: Yedi bölge, yedi ülke. (Afrika, Arabistan, Türk, Roma, Hind ve
Çin toprakları.)
Benim olpâdişâh-ı heft-iklîm
Ki bana şâhlar kılar tafeîm

Fuzûlî

Ne şeh-i şehen-şeh-i sâhib-kırân-ı heft-iklîm
Ki tuttu âlemi tuğrâ-yı fetihle nâmı

Nef’î

heft-kişver: Yedi bölge, yedi ülke. (Afrika, Arabistan, Türk, Roma, Hind ve
Çin toprakları.)
heft-kişver-i İslâm: İslam’ın yedi bölgesinin sâkinleri.
Sükkân-ı heftkişver-ı İslâm’a
Nâbîyâ Ümmîd-gâh-ı bahş-ı şefâat
Medîne’dir

Nâbî

heftümân: Far. Yedinci.
Yazmak için
Levh-ı Mahfûz’a şehâ evsâfını
Bir devât-ı âsümânîdir sipihr-i heftümân

Taşlıcalı Yahya Bey

hejdeh: Far. On sekiz.
hejdeh-hezâr: On sekiz bin.
Alem-i hejdeh-hezâr oldu dü-harf ile bedîd

Nazîm (Yahya)

hekîm: Ar. Tabib, doktor.
Hangi mahrûsa ki yok anda hekîm
Yok cevâz olmağa ol yerde mukîm

Nâbî

(anda: orada.)
Nabz-âşinâ hekîmin o nesnâs-ı nâ-mizâc
Çirkinliğiyle ben onun etmiştim imtizâc

Abdülhak Hâmit

hekîm-i aşk: Aşk doktoru.
Ben o dil-haste-i hicrim ki hekîm-i aşkın
Eylemiş zehr-i gamı mâye-i tiryâk bana

Leskofçalı Galip

helâhil: bk. hülhül.
helâk: Ar. Ölme, telef olma.
Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabîb
Kılma dermân kim helâkim zehr-i dermânındadır

Fuzûlî

Ne ser-i âzâde edersin ne helâk eylersin
Kaldı bî-çâre gönül havf u recâ beyninde
Yenişehirli Avni
Kim helâk olmak mukarrer zannederdim kendimi
Bulsa birkaç gün dahi eyyâm-ı hicrân imtidâd

Nef’î

helâk-i hayf: Vah vah helaki.
Külâh u hırka ile bir alay har-meşrebân gördüm
Helâk-ı hayf hayf oldum elimden irâdetim gitti

Esrar Dede

helâl: Ar. Dinin hükümleri bakımından kullanılmasında sakınca olmayan, haram olmayan şey.
Rütbe-i i’câzı ihrâz etse tab’ım çok mudur
Rûzgârın nâsihi sihr-i helâldir sözün
Yenişehirli Avni
Adım başında şekâvet adım başında kıtâl
Şenâatin ne kadar kanlı şekli varsa helâl

Mehmet Akif

Nasîb-i pâkini al durma hân-ı kudretten
Helâl olur sana
Hakk’ın naîm ü lütfu bugün

Mehmet Akif

helâl-zâd: Helal azık.
Cenâb-ı şeyhi tasarruftan alıkomuş bâde
Helâl-zâd yapar işi bozar harâm-zâde
Hâtem
helâl-zâde: Helâlden meydana gelmiş.
Yürütmeyin arakı meclis içre bâde ile
Harâm-zâdeni koyman helâl-zâde ile Fuzûlî
hele: Far. Kaldı ki, gelelim ki, bari, hiç olmazsa.
Ehl-i dil kadrin niçin fehmeylemez sâhib-hüner
Biz bu râz-ı müşkili bilmekte hayrânız hele

Cevrî (İbrahim Çelebi)
helvâ: bk. halvâ.
hem: Far. 1. Bağlama edatı. 2. Birleşik kelime yapar; “aynı, birlikte” anlamına gelir.
Olsak ne ola
Nef’î
gibi rüsvâ-yı dü-âlem
Hem âşık u şâir ü hem bâde-perestiz

Nef’î

hem-âheng: Aynı ahengte; arkadaş.
Peyâm-ı îd verip nev-bahâra bülbüller
Nevâsı oldu hem-âheng-i nây u çeng ü rebâb

Esrar Dede

hem-âre: Denk, eşit. (hem-vâre’nin hafifletilmişi)
Bir de ne aceb ki halk ı ol pîr
Sirkatten edip hem-âre tahzîr

Ziyâ Paşa

hem-âvâz: Sesi birbirine uygun; arkadaş, hem-sohbet.
Gâh eyleyüben sürûdlar sâz
Bülbüllere oldular hem-âvâz

Fuzûlî

Şevk-i ruhsârın ile nâleler etsempür-sûz
Olamaz bülbül-i şûrîde hem-âvâz bana

Koca Râgıp Paşa

hem-bezm: Meclis arkadaşı.
Kimin hem-bezmisin yârân-ı ayş ü işretin kimdir
Nedîmin gam-güsârın hem-demin hem-sohbetin kimdir
Neylî
hem-bezm-i âh u nâle: Âh ve inleme meclisinin arkadaşı.
Hem-râz-ı derd ü gussa ne hem-derd ü ne enîs
Hem-bezm-i âh u nâle ne hem-dem ne hem-nevâ
süleyman Nazif
hem-bû: Bir kokuda, bir kokulu.
Nâfe-i müşg-ı Hotan zülfüne olmaz hem-bû
Rüşdî
hem-cins: Bir soydan olan.
Yine hem-cinsi çeker birbirinin gayretini
Zahm-ı mikrâsa urur sûzen onunjçin merhem

Nâbî

hem-çü, hem-çün: Onun gibi.
Kaçan ki bu sözü gûş etti dil kalıp bî-hûş
Kemâl-i hayret ile hem-çü sûret-i divâr

Nedim
hem-dem: Yakın, Nedim, arkadaş.
Olmasa gamzen dem-â-dem yâr ü hem-dem çeşmine
Milk-i fitne böyle olmazdı müsellem çeşmine

Cevrî (İbrahim Çelebi)
Gönül gam günlerin tenhâ geçirme iste bir hem-dem

Fuzûlî

Bir çeşmi var ki bir nice yüzbin lisân bilir
Bin hem-zebânı hem-demi bin âşinâsı var
Nedim hem-dem-i ehl-i kemâl: Kemal ehlinin yakını.
Her kemâle vâsıl olur hem-dem-i ehl-i kemâl
Gel heves-kâr-ı kemâl ol görme âlemde keder
Ulvî
hem-dem-i peymâne: Kadeh arkadaşı.
Bezm-i ezelde hem-nefesimgerçi câm idi
Şükr ederim ki hem-dem-i peymâneyem yne
Nesimi hem-dem-i sabâ: Tanyelinin arkadaşı.
Bahâr mevsimidir hem-dem-i sabâ olalım
Gül ile dost kokusuna âşinâ olalım
Şeyhî
hem-derd: Dert ortağı.
Hem-râz-ı derd ü gussa ne hem-derd ü ne enîs
Hem-bezm-i âh u nâle ne hem-dem ne hem-nevâ
Süleyman Nazif
hem-dest: Ortak.
hem-dest-i revâc: Alışverişte sürümden faydalanan.
Eyle bâzâr-ı cihâna bir alır gözle nazar
Kimi hem-dest-i revâc ü kimi hem-gird-i kesâd

Nâbî

hem-dûş: Eşit, müsavi olan. hem-dûş-ı ihtimâl-i zevâl: Yok olma ihtimaline eşit. câh kim ola hem-dûş-i ihtimâl-i zevâl
Teveccüh etse bile ibtihâcımız yoktur

Nâbî

hem-firâş: Yatak arkadaşı.
Harâm-zâde-i mihnet tevellüd eylemesin
Zenân-ı fikr-i muhâl ile hem-firâş olma

Nâbî

hem-gird: Istırap çeken.
hem-gird-i kesâd: Alışverişsizlikten dolayı
sıkıntı çeken.
Eyle bâzâr-ı cihâna bir alır gözle nazar
Kimi hem-dest-i revâc ü kimi hem-gird-i kesâd

Nâbî

hem-hâb: Beraber uyuyan, yatak arkadaşı.
Tenhâlığa mı getirmedin tâb
Kim eyledin ârzû-yı hem-hâb

Fuzûlî

hem-hâbe: Yatak, oda arkadaşı.
Hani o dem ki enîs-i firâş-ı vuslat idim
O mâh-rû ile hem-hâbe-i ferâğat idim

Nevres-i Kadim

hem-hâl: Bir hâlde olan.
Dışı hem-reng-i iğbirârımdır
İçi hem-hâl-i kalb-i zârımdır

Tevfik Fikret

hem-hâlet: Aynı durumda.
Nakşı felekü’l-burûca hem-tâ
Hem-hâlet-i hücre-ı Züleyhâ

Şeyh Galip

hem-hâne: 1. Aynı evde oturan. 2. Arkadaş.
Çektiğim derdi ne hem-hâne ne hem-râh bilir
Âşık ım hâl-i dil-i zârımı Allah bilir

Nef’î

hem-inân: Dizgini bir, atbaşı beraber olan, yan yana birlikte bulunan.
Gönül o râyiz-i çabük-süvâr-ı mihnettir
Geh rah-ı aşkta
Kays’ıla hem-inân geçiyor
Râsih (Enderûnî Balıkesirli Ahmet)
Sür’at-i seyrinden azherdir ki rahş-ı himmetim
Hem-inân-ı sâbıkûn olmak temennâsındadır

Muallim Naci

hem-kâse: Aynı kâse.
hem-kâse-i erbâb-ı dil: Gönül ehliyle aynı kadehi içme.
Hem-kâse-i erbâb-ı diliz arbedemiz yok
Mey-hânedeyiz gerçi velî ışk ile mestiz

Bağdatlı Ruhi

hem-kefş: Aynı ayakkabıyı giyme, ayaktaş.
Tarîki fâkada hem-kefş olup
Senâî’ye Cenâb-ı Külhânî-ı Lây-hâr’a dek gideriz

Nâilî

hem-nâm: Adları bir olan, adaş.
Hem-nâm-ı murtaza
Alî Paşa
ki rûz-ı rezm
Şemşîr-ı Zülfekâr-ı Alî’den nişan verir

Nedim
hem-neşve: Aynı neşe. hem-neşve-i aşk-ı samedî: Ezelî ve ebedî
aşkın aynı neşesi.
Hicrân bana hem-neşve-i aşk-ı samedîdir “Çekemem” diyemem, mâtem-i rûhum ebedîdir
Recaizade Ekrem
hem-nevâ: Aynı sesli.
Hem-râz-ı derd ü gussa ne hem-derd ü ne enîs
Hem-bezm-i âh u nâle ne hem-dem ne hem-nevâ
Süleyman Nazif
hem-nefes: Sıkı fıkı arkadaş.
Bezm-i ezelde hem-nefesimgerçi câm idi
Şükr ederim ki hem-dem-i peymâneyem yine
Nesimî
hem-nişîn: Bir arada oturup kalkan, enis, arkadaş.
İktizâ-yı hikmetin ızhâr-ı kudret kılmağa
İhtilâf-ı tab’ ile ezdâdı etmiş hem-nişîn

Fuzûlî

hem-pâ(y): Arkadaş, yoldaş.
Gerçi lâf urmakta yoktur sana hem-pâ biliriz
Lîk senden dâd alır bir dâd-güster yok mudur
Muradî (Sultan IV. Murat)
Ne sabâ sâika dersem yaraşır sür’atte
Ki seğirdirken ona sâyesi olmaz hem-pâ
Nfî
Tafra ettikse de biz kat’-ı tarîk eylemedik
Razıyız her kişinin böyle gele hem-pâsı

Sünbülzade Vehbi

hem-râh: Yoldaş, yol arkadaşı.
Hem-râhım idin bu yolda ey mâh
Hem-râhı koyup gider mi hem-râh

Fuzûlî

hem-râz: Sır arkadaşı.
Ney gibi bir âşıkı-ı dem-sâz buldum kendime
Sırr-ı aşkı söylerim hem-râz buldum kendime

Şeyhülislam Yahya

hem-râz-ı derd: Derdin sır arkadaşı.
Hem-râz-ı derd ügussa ne hem-derd ü ne enîs
Hem-bezm-i âh u nâle ne hem-dem ne hem-nevâ
Süleyman Nazif
hem-reng: Aynı renkte; huyları bir olan.
Işk
Mısr’ında
Züleyhâ’ya odur hem-derd olan
Yûsuf dînâra dâim çihresi hem-reng olur

Hamdullah Hamdi

hem-rikâb: Atbaşı beraber, müsavi.
Ben övünmem rahş-ı tab’ı her kimin çâlâk ise
İşte meydân-ı hüner olsun benimle hem-rikâb

Nef’î

hem-sâye: Komşu.
Yâr ile düşmen musâhib ben esîr-i derd-i hecr
Hâr ile hem-sâye gül, bülbül giriftâr-ı kafes
Ali
Çelebi (Kınalızade Alaaddin)
İnse de gökten olsa hem-sâye
Eylemem ilticâ
Mesîhâ’ya

Muallim Naci

hem-ser: Arkadaş.
Olamaz reh-güzeri hâkine hem-pâ anber
Edemez turrasına kendüyü hem-ser sünbül
Bâkî
hem-ser-i Tûbî: Tuba’nın arkadaşı.
Serverâ servi boyun hem-ser-ı Tûbî mi değil
Kâmet-i mutedilin hasret-i tûtî mi değil
Şeyhi
hem-sifâl: Kadeh arkadaşı.
Kilâb-ı kûyun ile hem-sifâl olup hırıldaşmak
Varıp bezminde
Tahmâs’ıngazel-hân olmadan yeğdir
Bâkî
hem-sirişt: Aynı huyda.
Tâ sâlik-i reh olmayıcak hem-sirişt-i nûr
Bu perdenin güzâre ne kâdir verâsına

Nâbî

hem-sohbet: Sohbet arkadaşı.
Kimin hem-bezmisin yârân-ı ayş ü işretin kimdir
Nedîmin gam-güsârın hem-demin hem-sohbetin kimdir
Neylî
hem-sohbet-i mûr: Karıncanın sohbet arkadaşı.
Hem-sohbet-i mûr u hem-dem-i mâr
Tekye-geh-i hâk ü bister-i hâr

Fuzûlî

hem-süvâr: Birlikte ata binmiş, yol arkadaşı.
Ben dahi seninle hem-süvârım
Küh-sâr-ı belâdayâr-i gârım

Şeyh Galip

hem-şîre: Bir memeden süt emen kız kardeş.
Şîve-i güftârı hem-şîren mi öğretti sana
Her sözün şîrîn-zebânım cânıma cân oldu hep

Nedim
hem-şuTe: Aynı berraklık. hem-şuTe-i âvâz-ı bülbül: Bülbül sesinin
aynı berraklığı.
Beni hem-şu’le-i âvâz-ı bülbül eyleyen
Râgıb
Sükût-ı cân-güdâz ile ol gonca-femdir hep

Koca Râgıp Paşa

hem-tâ: Benzer, eş.
Vüfûr-ı adâletle bî-misl ü hem-tâ
Kemâl-i fazîletle akrânı nâdir
Cinani
Bir taht-ı münevver oldu peydâ
Olpîr ile
Aşk oturdu hem-tâ

Şeyh Galip

hem-tâ-yı zemâne: Zamanının benzeri.
Ey sadr-ı sühan-pîşe bunu sen de bilirsin
Kim sözde bulunmaz bana hem-tâ-yı zemâne

Nef’î

hem-vâr: 1. Düz, uygun 2. Daima, hemîşe.
Gâhîce uyandıkça şeb-istân-ı safâda
Şol gece olan sohbet-i hem-vâr unutma

Esrar Dede

Hidâyet-i reh-i şer’î için alâimdir
Değil abes bu görünen menâir-i hem-vâr

Ziyâ Paşa

hem-vâre: 1. Düz, uygun (şey). 2. Daima, her zaman.

Utlubü’l-ilme velev bi’s
Sîn” i tasdîk eyleyen
İlme gayret vermeyip hem-vâre cüst ü cûdadır
Hadis-ı Şerif
Fikr-i kec eder vakf-ı tereddüd seni yoksa
Hîç dâne-i dür rişte-i hem-vâre yapışmaz

Nâbî

Zebânım bir mücevher tîğ-ı bürrândır ki hem-vâre
Hırâş eyler hayâli sînelerde zahm-ı nâsûru

Nef’î

Sensin ol rûh-ı musavver ki olur hem-vâre
Yâd-ı mecmûa-i hüsnünle perîşân diller

Nâilî

hem-vâre-tıynet: Düzgün yaratılışlı.
Olan hem-vâretıynet ıztırâb etmez havâdisten
Ki hâmûn eylemez pâ-mâl-i seylâbdan feryâd

Koca Râgıp Paşa

hem-zâd: Beraber ve bir zamanda doğmuş olan, yaşıt.
İffet ü ismet ile tab’-ı latîfi hem-zâd
Himmet ügayret ile kalb-işerîfi tev’em

Nâbî

Ulüvv-i câhı ile tâk-ı âsmân hem-dûş
Kefi kerîmi ile ebr-i pür-atâ hem-zâd

Nâbî

hem-zânû: Yan yana oturan, diz dize oturup konuşan.
Câmı içre göre tâ kimlere hem-zânûnsun
Şekl-i sakkâdagezer dîde-i giryân saf saf
Bâkî
hem-zebân: Söz birliği eden.
Ben ol vassâf-ı ahdim ki gelince medhi evsâfa
Benimle hem-zebân olmaz ne
Firdevsî ne

Hakanî

Nef’î

Bir çeşmi var ki bir nice yüzbin lisân bilir
Bin hem-zebânı hem-demi bin âşinâsı var
Nedim hem-zebân-ı nükte-dân: Nüktedan arkadaş.
Tabımın bir tercemânı ter-zebânıdır kalem
Hâmemin bir hem-zebân-ı nükte-dânıdır sözüm

Nef’î

hemâl, hümâl: Far. Eş, nazir, akran.
Dense
İskender hemâlindir olur her âyîne
Münkalib timsâl-i ihmâle hümâlin sûreti
Nevres-ı Cedid (Osman)
Dense
İskender hemâlindir olur her âyîne
Münkalib timsâl-i ihmâle hümâlin sûreti

Nevres-i Kadim

Bütün cihânda akseyleyen hemâlindir
Esir sanki bir âyîne-i celâlindir

Mehmet Akif

Düşünmeden geçemem, yâr bî-hemâldir
Odur beni arayan hîn-i inkisârda
recaizade Ekrem
hemân: Far. Hemen, çabuk, derhal, o anda.
Bâkî’yâ hân-geh-i âlem-i hayrette hemân
Hergelen kimse bu esrâr ile hayrân ancak
Bâkî
Hemân ben meclis-i meyde senin hayrânınım sâkî
Hazef mi gördüğüm âyîne mi sâgâr mıdır bilmem

Nedim
Cilâ bulunca dil eyler tecellî yâr hemân
Hezâr-hâne-i kalbi o nûr eder mesrûr

Âdile Sultan

hemânâ: Sanki.
Necâtî bahr-i eş’ârın nedendirpür-güher bu hod
Selâsette letâfette hemânâ bir akar sudur

Necati Bey

Felek imşeb hilâl-i hâle-pirâyı edip der-dest
Hemânâ ol dervîşe tutmuş bir kemer keşkûl
kânî (Ebûbekir)
heme: Far. Bütün, hep, cümle.
Dünyâyı tuta debdebe-i adlile nâmın
Pür emn ü emân ola heme kişver-i âlem
Neşati
Mest-i rüsvâ-yı mahabbet olmadır kârım benim
Hem yine şâyestedir ta’n-ı heme millet bana

Esrar Dede

Aleme heme derd-i aşk-ı ülfet
Keder ü elem-i nuhûset

Şeyh Galip

heme-bîn: Hepsini gören.
Hod-gâmların mâ-hasalı nakd-i kederdir
Ayîne-i hod-bîni şikest et heme-bîn ol

Nâbî

hemîn: Far. Tıpkı bu, bu bile; hemen.
Hemîn geldim bu dünyâya nefsime kulluk eyleye
İyi amel işlemedim azabtan kurtulam diye

Yunus Emre

Gerd-i râhın azm-i gerdûn etti kim bu kadr ile
Şöhre-i âlem hemîn
İsî-ı Meryem olmasın

Fuzûlî

Adem hemîn bu bezm-i dil-ârâya bir gelir
Bil kadr-i ömrünü kişi dünyâya bir gelir
sezayi (Hasan)
hemîşe: Far. Daima, her zaman.
Yâ Rab hemîşe lutfunu et reh-nümâ bana
Gösterme ol tarîki ki yetmez sana bana

Fuzûlî

Zell ü fakrı pîşe kıl arz et hemîşe ihtiyâc
Gösterir çeşm-i niyâza hüsnünü ol rûy-ı niyâz

Gaybî

Hemîşe dil-ber-i mevzûn harâma meyl eyler
Belâya uğramışız tab’-ı şâir-âne ile
Neylî
Gehî memnûn lûtfuyile gehi mahzûn hicriyile
Hemîşe ârzûsu vuslat-ı cânân imiş cânâ

Âdile Sultan

hemm: Ar. Endişe, kaygı, keder, tasa. c. hümûm.
Ger bâd-ı sümûm-ı gazabı olsa şerer-hîz
Firdevs-i musîbet-kede-i hemm ü gam eyler
Yenişehirli Avni
Şerâr-ı hemm erişti mâ-verâ-yı perde-i arşa
Gubâr-ıgam mükedder kıldı mir’ât-i tecellâyı
Yenişehirli Avni
hemm ü elem: Elem ve sıkıntı.
Ah her demde olur hisse-i dile hemm ü elem
Her emek-dâra atâ vü keremdir eshâm

hümûm: Hemm’ler, kederler, tasalar.
Olup hücûm-ı elemden şikeste-hâtırlar
Derûna dolmuş idi kasvet-i hümûm u keder

Nedim
Vermeseydi bana ümmîd tabîb-i lutfun
Öldürürdü beni bu çektiğim eskâm-ı hümûm
Yenişehirli Avni
hemşîre: Far. Kız kardeş.
Şîve-i güftârı hemşîren mi öğretti sana
Her sözün şîrîn-zebânım cânıma cân oldu hep

Nedim
hemyân: Far. >hem-miyân’dan; dağarcık, para kesesi; heybe.
Def’aten etme tehî hemyânın
Nice bâziçesi var dünyânın

Nâbî

Hemân sen merdüm ol da eyle pür-hemyân ü dâmânı
Birer gevher verirler sana aşkın mâye-dârânı

Nâbî

hemyân-ı zarûret: İhtiyaç kesesi.
Nakd-i va’di ile hemyân-ı zarûret leb-rîz
Zer-i nutku ile ceyb-i fukarâ mâl-â-mâl

Ziyâ Paşa

hendese: Ar. Geometri.
Zenbûr kimden eyledi tahsîl-i hendese
Bülbüllere kim eyledi ta’lîm-i zemzeme

Ziyâ Paşa

Görüp şeklin elbet eder vesvese
Oturmaz hulâsa bilen hendese

Keçecizade İzzet Molla

Mâdem ki deniz rûhuna sır verdi sesinden
Gel kurtul o dar varlığın hendesesinden

Yahya Kemal

hengâm, hengâme: Far. 1. Kavga, gürültü. 2. Zaman, devir.
Iztırâb-ı nâ-be-hengâm istemez tahsîl-i kâm
Mevkı’inde bî-tekellüf kâr kendin gösterir

Koca Râgıp Paşa

Giderek sonra büyür hengâme
Sana vermez yedirir hükkâma

Nâbî

Gitti yine fasl-ı şitâ, geldi bahâr-ı dil-güşâ
Zevk u safâ hengâmıdır gel bezm-i bâğa sakiyâ
Râmî
Muhtasar eyle dilâ yâre yazarsan nâme
Ko cefâ kıssasını yoksa büyür hengâme

Behiştî
hengâm-ı ayş ü işret ü geşt ü güzâr: Yiyip içip eğlenme ve gezip tozma zamanı.
Eyyâm-ı zühd ü mevsim-i zerk u riyâ değil
Hengâm-ı ayş ü işret ü geşt ügüzârdır
Bâkî
hengâm-ı bîdârî: Uğraşma zamanı.
Çıkıp gûl-i beyâbân gibi geldi meclise zâhid
Biz hengâm-ı bîdârîde kâbûs-ı elem bastı

hengâm-ı cûş: Coşkunluk zamanı.
Muhîtin nağmesin gûş eylemiş hengâm-ı cûşunda
O lezzet müstekinndir mevc-i bahrin dahi gûşunda

Nâbî

hengâm-ı duâ: Dua zamanı.
Muntazır hüsn-i icâbet, müterakkıb-ı tevfik
Geldi hengâm-ı duâ eyleme tatvîl-i kelâm

Nâbî

hengâm-ı fUrsat: Fırsat zamanı.
Çok görmüşüz zevâlinigaddâr olanların
Hengâm-ı fursatta dil-âzâr olanların

Nâbî

hengâm-ı ışk: Aşk devri.
Zî pehlevân şu göz ki o hengâm-ı ışkta
Bin gürzü kalkana ala bir lu’b-bend ile
Nizamî
hengâm-ı işret: Eğlence zamanı.
Bahâr eyyâmıdır gitsim elem fasl-ı meserrettir
Gel ey sâkî mey-i gül-rengi sür hengâm-ı işrettir
Kelim-ı Eyyubî
hengâm-ı mükâfât: Mükâfat zamanı (eşitlik zamanı).
Buna hengâm-ı mükâfât denilir ey Nâbî
Halkı bî-râhat eden kimse de râhat bulmaz

Nâbî

hengâm-ı remz: Savaş zamanı.
Gün gibi hengâm-ı remz içre alıp tîğin ele
Zulmet-i şeb gibi a’dâyı girîzân eyledi

Hayâlî Bey

hengâm-ı visâl: Kavuşma zamanı.
Hengâm-ı visâl âkıbet ağyâra de kalmaz
Encâma erer mevsim-i gül hâre de kalmaz
Neylî
hengâme: Gürültü, patırtı, dövüş, kavga.
Muhtasar eyle dilâ yâre yazarsan nâme
Ko cefâ kıssasını yoksa büyür hengâme

Behiştî

Şimdi beş yüz sene geçmiş o büyük hâtıralardan
Elli üç günde o hengâme görülmüş buradan

Yahya Kemal

hengâme-i âlem: Dünya kavgası.
Değildir âlem-i âsûde-gî hengâme-i âlem
Cihânda herkesi bir gûne derde mübtelâ buldum

Hersekli Arif Hikmet

hengâme-ı Ferhâd: Ferhat zamanı.
Ömrün geçirip kûh-ı belâda dil-i şeydâ
Berhem-zen-i hengâme-ı Ferhâd olayım der
Ruhi hengâme-i haşere: Böcekler kavgası.
Yâ Rab bu ne şûriş-i kıyâmet
Hengâme-i haşere mi alâmet

Abdülhak Hâmit

hengâme-i vahdet: Birlik kavgası.
Zehî hengâme-i vahdet ki mey nûş ettiğim demdir
Rüsûm-ı küfr ü îmânı ferâmûş ettiğim demdir

Namık Kemâl

henüz: Far. Bu ana kadar, şimdiye kadar, yeni, hâlâ, ancak.
Okusun bu heft beyti dâstân-ı hân-ı hüner
Heft-hânı
Nâbîyâ fehm etmeden
Rüstem henüz

Nâbî

Olurdu reng-i tebessüm şüküfte-gül-bünden
Henüz olmadan evvel resîde gonce-i ter

Nedim
Pîş-i çeşmimdedir ol cünd-i cihân-gîr henüz
Gûş-ı cânımdadır ol gulgul-i tekbîr henûz

Muallim Naci

her: Far. Hep, bütün.
Şîve-i güftârı hemşîren mi öğretti sana
Her sözün şîrîn-zebânım cânıma cân oldu hep

Nedim
Güneş batmakta; ateş rengi almış bir yığın envâr
Dolar âgûş-ı eşcâra, karanlık servler her bâr

Kemalzâde Ekrem Bey

Ah her demde olur hisse-i dile hemm ü elem
Her emekdâra atâ vü keremdir eshâm

her-asfâr: Her değersiz şeyler.
Olur bidâyet-i sefer intihâ-yı her-asfâr
İ’dâd-ı fazl u kemâlâtın edemez madûd
Sâmi
her-bâr: Her defa, her zaman.
Bî-gâneler bu sâhada ma’zûrdur
Kemâl
Erbâb-ı zevk şiirimi her-bâr söylesin
Yahya Kemal

her çî bâd-âbâd: Her ne olursa olsun.
Yine ümmîd-i âbâdî ile düştüm harâbâta
Eğer her bat olursam da ne çâre her çî bâd-âbâd

Sünbülzade Vehbi

her-cây: Her yer.
Ahî’yi kûşe-be-kûşe zâr eden bülbül gibi
Yürüyen sohbet-be-sohbet bir gül-i her-câyidir
Âhî
her-dem: Her zaman.
Gam-ı hecrinle her-dem girye kılmak künc-i firkatte
Visâl-i gayr ile mesrûr u handân olmadan yegdir
cinânî
her-dü-cihân: Her iki dünya.
Cünbüş-i gamze değil, cilve-i reftâr değil
Lerziş-i kâr-geh-i her-dü-cihân ancak bu

Nâilî

her-gâh: Her zaman.
Mizâc-ı âlemi tashîhe sa’y eden her-gâh
Görür devâgibi çîn-i cebîn-i istikrâh
Said
Sırrı
her-hâtır: Her gönül.
Lutf-ı tabHnla nevâzende-i her-hâtırsın
Hüsn-i reyinle tirâzende-i her-kişversin

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

her-kemâl: Her şeyiyle mükemmel.
Bir gelir kevne senin gibi muhît-i her-kemâl
Olsa zâtınla becâdır iftihâr-ı rûzigâr

Akif Paşa

her-mısrâ’: Her mısra.
Ma’nî-i rengîne her bir beyti gûyâ selsebîl
Cisr-i her-mısrâı âb-ı la’l-i rümmân üstüne

Nedim
hercâî, hercâyî: Far. Serseri, yersiz yurtsuz, kararsız.
Eksiğin yok zerrece bir bî-bedel mahbûbsun
Ah kim hercâîsin mihr-i cihân-âra gibi
Usûlî (Yenice Vardarlı)
Gider ağyâr ile gül-şen-be-gül-şen seyr-i bâğ eyler
Bize hecâyilikler eyler ol mihr-i cihân-ârâ
Nahfi
Çektim el hercâyîlerden bana câm-ı mülyeter
Kim bu âlem gül-şeninde ârife bir gülyeter

Behiştî

herem: Far. İhtiyarlamak, kocamak.
Hengâm-ı heremde söylemiştir
Pîr olduğu demde söylemiştir

Ziyâ Paşa

Peygûle-i meşîmede tıfl-ı ümîdime
Mehd-i vücûda gelmeden evvel herem gelir

İzzet Ali Paşa

herem-dîde: Kocalmış, zayıflamış.
Üstünde fersûde, herem-dîde ocaktan
Yükselmede bir ince duman, mâil ü memdûd

Tevfik Fikret

hergiz: Far. Asla, hiçbir vakit, katiyen.
Bedr olur öykünür meh yüzüne onunjçin
Hergiz husûf erişmez illâ meh-i tamâma

Ahmet Paşa

Bin yıl yanarsa ışk oduna bir karâra
Cem
Bahr-i gamınla gelmeye hergiz kenâre
Cem

Cem Sultan

Ateş-işirke düşüp olma mu’azzeb ey hasûd
Hakkı birle
Hakdan artıkyok-durur hergiz vücûd
gaybî
herze: Far. Boş söz, saçma sapan söz, boş lâkırdı. c. herzevât.
Görse bu herzeleri tebriye-i zimmet ile
Yakasın silker idi ehl-i teberrâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

Tiryâkî-i herze hâb-ı menhûs
Ateşler içinde pîr-i kaknûs

Şeyh Galip

Kulağın hak söze artık ebediyyen hasret
Kustuğun herze; ya hikmet, ya büyük bir nimet

Mehmet Akif

herze-derây: Saçmasapan konuşan, manasız söz söyleyen.
herze-derây-ı makâl: Sözün saçmasapan oluşu.
Var mı ilâcın etmeğe bir hâl ile hamûş
Olmaz müfîd herze-derây-ı makâle kâl

Koca Râgıp Paşa

herze-derûn: İç karıştırıcı.
Kimi ecvef gibi illet-zede-i herze-derûn
Münif
herze-gû: Boş konuşan.
Fakat, şu vaz’edecek herze-gû aceb kim ola
Ne olsa hîç ya. nihâyet, sarıklı bir molla

Mehmet Akif

herze-hâr: Saçmasapan konuşan.
herze-hâr-ı menhûs: Uğursuz saçmasapan
konuşan.
Tiryâkî-i herze-hâr-ı menhûs
Ateşler içinde pîr-i kaknûs

Şeyh Galip

herze-sevdâ: Boş ve beyhude arzu. herze-sevdâ-yı metâ’-ı şöhret: Şöhret malının boş ve beyhude arzusu.
Herze-sevdâ-yı metâ’-ı şöhret etmez bunda sûd
Nakştemgâ-yı kabûlü kâle-i irfâna bas

Koca Râgıp Paşa

herze-vekil: Her işe karışan, boşboğaz.
Bir herze-vekili dinlemekten
Tenhâ oturuş değil mi evlâ

Muallim Naci

hesâb: bk. hisâb.
hestî: Far. Var olma, varlık, vücud.
Şunu bir ehl-i hikmetten işitmiştim, cihân dîde
Yalan, gerçek biraderdir bu hîç-istân-ı hestîde

Abdülhak Hâmit

Buna tâkat mı gelir ya buna cân mı daynır
Meğer imdâd ede hestîde de eczâ-yı adem

Akif Paşa
hestî-i elem: Elem varlığı.
Kimisi nîstî-i gamla beka-yı cûy-i vücûd
Kimi hestî-i elemle taleb-efzây-ı adem

Akif Paşa

hestî vü nistî: Var olma ve yok olma.
Hestî vü nistî-i cihân hep bahânedir
Mecmûa-i dü-kevn ser-â-ser fesânedir

Ziyâ Paşa

hevâ, havâ: Ar. İstek, heves, arzu, sevgi, hoşlanma; koku.
Haste-i derd ü gama âb u hevâsı sâz-kâr
Mübtelâ-yı kahr-ı dehre der-gehi kehfü’l-emân
Nef’î
Efendi
ta’n edenin aklı var mı
Mecnûn’a
Gürûh-ı ehl-i hevâ içre bir mi bin deli var

Koca Râgıp Paşa

Sana serkeşlik edip gayriye hâil olanın
Geç hevâsından eğer serv-i hırâmân ise de
Nihani hevâ-yı aşk: Aşk isteği.
Hevâ-yı aşka uyup kûy-ı yâra dek gideriz
Nesîm-i subha refîkiz bahâra dek gideriz

Nâilî
hevâ-yı bezm-i vuslat: Kavuşma meclisini isteme.
Çalmakta başında çeng-i rıhlet
Hâlâ mı hevâ-yı bezm-i vuslat

Abdülhak Hâmit

hevâ-yı cây: Mevki hırsı.
Hevâ-yı cây ile terketti gitti âileyi
O varsa bilmeyerek oynuyor bu hâileyi

Abdülhak Hâmit

hevâ-yı cism-i latîf: Güzel kadın arzusu.
Düşmüş hevâ-yı cism-i latîf ile
Nâbîyâ
Leyl ü nehâr keşmekeş-i intizâra mevc

Nâbî

hevâ-yı çeşm-i mest: Mahmur gözün arzusu.
Sana yetti ecel peymânesin nûş etmeğe nevbet
Hevâ-yı çeşm-i mest ü gamze-i hûn-hâr yetmez mi

Fuzûlî

hevâ-yı dâniş-efrûz: Bilgiyi ortaya çıkarma arzusu.
Zehî hûrşîd-i nevrûz-ı sühan kim pertev-i hükmü
Hevâ-yı dâniş-efrûz u sehâb-ı cehl-fersâdır
Sabri hevâ-yı dil: Gönül arzusu.
Şu’le-i aşkı hevâ-yı dildir efzûn eyleyen
Bâd-zen-i bâl semenderdir bu âteş-hâneye
Nedim hevâ-yı dürr-i dendân: İnci dişleri arzulama.
İki çeşmim yaşından kûyun etti mecmaVl-bahreyn
Hevâ-yı dürr-i dendânın hayâl-i la’l-i mercânın

Şeyhülislam Yahya

hevâ-yı gül: Gül isteği.
Akd-i uhuvvet etti nesîm-i bahâr ile
Avârelikte nükhet-i pâ-der-hevâ-yı gül

Nâbî

hevâ-yı Hû: Hû deme isteği.
Aşıkların vücûdunu aldı hevâ-yı

Şürîde kıldı onları zevk-ı safâ-yı

Nuri
hevâ-yı huşk: Kuru hava.
Cebelde dâne-i bârûta döndü dâne-i berf
Hevâ-yı huşk erimezken mukaddem etti türâb

Esrar Dede

hevâ-yı ihtilât-ı halk: Halk ile görüşme arzusu.
Hâlî ettim dil hevâ-yı ihtilât-ı halktan
Bezm-i gamda ney kimi hem-dem bana feryâd bes

Fuzûlî

hevâ-yı İslâm: İslam arzusu.
Dîde-i lutfü nigeh-dâr-ı hevâ-yı
İslâm
Sadme-i kahrı nigûn-sâr-ı hısâm-ı devlet

Nâbî

hevâ-yı isyân: İsyan arzusu.
Germî-i hevâ-yı isyândan ebr-i gevher-nisâr-ı gufrân

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

hevâ-yı kâkül: Kâkül hevesi.
Hevâ-yı kâkülü bir yana bir yana zülfü
Başımda derd ü belânın nihâyeti yoktur
Bâkî
hevâ-yı mâ-sivâ: Allah’tan başka şeylere bağlanma arzusu.
Mâye-i teşvîş olur kalbe hevâ-yı mâ-sivâ
Eyleyen bâd-ı nefestir pür-gubâr âyîni

Hersekli Arif Hikmet

hevâ-yı merhamet: Merhamet isteği.
Reh-i mütâbaatindir tarîk-ı fevz ü necât
Hevâ-yı merhametindir ümîd-i hayr ü halâs
Fuzûlî hevâ-yı meşgale-i dehr-i bî-direng: Kararsız dünya işinin hırsı.
Ey pây-bend-i dâm-geh-i kayd-ı nâm ü neng
Tâ-key hevâ-yı meşgale-i dehr-i bî-direng
Bâkî
hevâ-yı nazm: Şiir isteklisi.
Ben o şehbâz-ı hümâ-tab’-ı hevâ-yı nazmım
Eylemem mağz-ı ser-i şevket için fekk-i dehen

Keçecizade İzzet Molla

hevâ-yı nefs: Nefis arzusu.
Hevâ-yı nefsi terk eden melâik rütbesin bulur
Mukarreb olamaz ref etmeyen bu tab’-ı hayvânî
gaybî
hevâ-yı perçem: Perçemin sevdası.
Hevâ-yı perçeminle başka bir hâlet olur serde
Yeni baştan misâl-ı Vâsıf uğrattın beni derde
Enderunlu Vasıf
hevâ-yı rûzgâr: Zamanın hevesi.
Şâir-i sırdır hevâ-yı rûzgârım hâme-veş
Vasf-ı zülf-i dil-rübâ akd-i lisân olmaz bana

Ziya Paşa

hevâ-yı sâf: Temiz istek.
Bin nihâl-i pür-şükûfe kaplamış etrâfinı
Nefha-ı Rahmân’a döndürmüş hevâ-yı sâfinı

Muallim Naci

hevâ-yı sayd: Av hevesi.
Yâhûd hümâ şikâr edici şâh-bâzdır
Dâim hevâ-yı sayd ile bî-âşiyân olur
Nef’î
hevâ-yı ser-i erbâb-ı cünûn: Cinnet sahiplerinin baş arzusu.
Kâkül ki hevâ-yı ser-i erbâb-ı cünûndur
Her halkası bir mahşer-i erbâb-ı cünûndur

Esrar Dede

hevâ-yı sünbül: Sümbül kokusu.
Hevâ-yı sünbülün ile sabâ ki hoş-demdir
Deminde azm-i remîme
Mesîh-ı Meryemdir

Hamdullah Hamdi

hevâ-yı şevk: Arzulama isteği.
Sîneme doldu hevâ-yı şevk ile feryâd-ı aşk
Artar efgânı onun mânend-i bülbül der-kafes

Âdile Sultan

hevâ-yı vasl-ı Leylî: Leyla’ya kavuşma isteği.
Başında hevâ-yı vasl-ı Leylî
Ne ata gamı ne ona meyli

Fuzûlî

hevâ-yı vasl-ı zülf: Saça kavuşma arzusu.
Hatm olup ömrüm eğer kalmaya bende bir nefes
Sanma kat edem hevâ-yı vasl-ı zülfünden heves

Hamdullah Hamdi

hevâ-yı yâr: Yârin kokusu.
Perdeyi her kim hevâ-yı yâr ile çâk eylese
Gül gibi ondan dimâg-ı âleme hoş-bû gelir

Hamdullah Hamdi

hevâ-yı zülf-i dost: Dostun saçını arzulama.
Her kime kim hem-dem olduysa hevâ-yı zülf-i dost
Kaldı bir kuru deride nâfe-i âhûgibi

Hamdullah Hamdi

hevâ-yı zülf-i yâr: Sevgilinin saçını arzulama.
Şu karşıkı kara dağdan geçem mi ebr-veş yâ Rab
Hevâ-yı zülf-i yâr ile benim bunda kararım yok
zâti
hevâ-bahş: İstek sunan.
Ne âteş ü bâd u ne âb u gil idim cânâ
Sen serv-i hevâ-bahşa ben mâil idim cânâ
Hayretî
hevâ-dâr: 1. Etrafı açık, rüzgârlı yer. 2. Yâr, dost.
Gayre meyli olamaz aşkın ile yâr olanın
Yücedir rütbesi mihrinle hevâ-dâr olanın
Osman
Şems Efendi
hevâ-hâh: Sevgili, yâr, dost.
Câsûs-ı kazâdan oldu âgâh
Kim
Hüsn ile
Aşk’tır hevâ-hâh

Şeyh Galip

hevâî, hevâyî: 1. Nefsine düşkün, ciddi şeylerle ilgisiz. 2. Rüzgârlı, havalı.
Bir râyiha-i aşk u hevestir bu menâzır
Her bir ağacın sanki hevâyî seri vardır

Abdülhak Hâmit

hevâî-meşrebân: Hevâî tabiatli.
Derd ü gamdan ıztırâb etmez hevâyî-meşrebân
Keştîye bâr-ı girânı bâis-i temkîn olur

Koca Râgıp Paşa

hevâ-penâh: Arzu ve hevese sığınma.
Kaldı gönlüm şu dâm-gâhında
Dâm-ı zülf-i hevâ-penâhında
Ebedî bir esîr-i nahçîrin
Cenap Şahabeddin
hevâ-perest: Nefis ve zevkine düşkün.
Hevâ-perest o biraz, mübtelâ-yı nisvândır
Ki bence bâis-i endîşe-i firâvândır

Abdülhak Hâmit

Hulûl-i nev-bahâr ile gönül hevâ-perest olur
Nesîm-i kûy-ı dil-berin tenessümüyle mest olur

Muallim Naci

hevâ-zede: Kendi sevdasına kapılan.
Ya bûse-i dehenindir ya pîçiş-i zülfün
Dil-i hevâ-zedenin ârzûların biliriz

Nâbî

hevâmm: Ar. Hamme’ler, zararlı böcekler.
Güneşli sath-ı sükûn-perverinde bir havuzun
Uçan hevâm-ı heves-kârı andırır fikrim

Tevfik Fikret

hevdec: Ar. Deveye binen kadınlar için yapılan mahfe. c. hevâdic.
hevdec-i nâz: Naz mahfesi.
Hevdec-i nâz içinde bânûlar
Cümle
Zühre-cebîn ü meh-rûlar

Necati Bey

hevân: Ar. Horluk, aşağılık, alçaklık, zelillik.
Yeni cân buluban duram hevâna başlayam yine
Ererse kabrime zülfün nesîm-i müşg-bârından

Ahmet Paşa

Vusûl-i menzil-i imdâd-ı gayb lâzımdır
Ki bî-hevâna gelir dest bâd-bânlardan

Nâbî

heves: Ar. Bir şeye karşı duyulan şiddetli arzu ve istek, dilek.
Bâr-ı belâ-yı ışka heves kılma
Bâkî yâ
Zîrâ tahammül etmeyesin ihtimâldir
Bâkî
Hatm olup ömrüm eğer kalmaya bende bir nefes
Sanma kat edem hevâ-yı vasl-ı zülfünden heves

Hamdullah Hamdi

Hancer-i gam bula cânı ışkının maktûlüne
Dirlik el yete ki senden hûn-behâ kılar heves
nizami
heves-i ârız: Yanak arzusu.
Dilden heves-i ârızı alın çıkmaz
Mânend-i süveydâ gam-ı hâlin çıkmaz

Fasih (Ahmet Dede)

heves-i bâğ-ı bihişt: Cennet bağını dileme.
Rind isen eğer ko heves-i bâğ-ı bihişti
Cennet mi değil bezemeğe hurrem-i nev-rûz

Nef’î

heves-i bî-kesel: Gevşeklik vermeyen istek.
Aşk dâmeninin elden koma kim neyl-i kemâl
Heves-i bî-kesel ü himmet-i üstâd ister

Şeyhülislam Yahya

heves-i bûse-i izâr: Yanağı öpme arzusu.
Nigâr zülfü gibi
Hamdî bî-karâr oldu
Sebeb bu kim heves-i bûse-i izâr eyler

Hamdullah Hamdi

heves-i devlet: İkbal, mutluluk ve itibar isteği.
Düştük katı çoktan heves-i devlete ammâ
Ol dâiye-i dağdağa-fermâdan usandık

Nâbî

heves-i diğer: Diğer heves.
Lâkin bu heves bir heves-i diğere mağlûb
İnsân yaşamak hırs-ı cibillîsine meclûb
Mehmet Âkif
heves-i istîkâd: Tutuşup yanma arzusu.
Rütbeni bilmek ile tab’-ı cehennemde bile Ümmet-i müznib için yok heves-i istîkâd

Nâbî

heves-i mâl: Mal hevesi.
Ma’kûs-ı elemdir emel-i dehr ser-â-ser
Olma heves-i mâl ile âlûde meMZe

Sünbülzade Vehbi

heves-i merhem: Merhem arzusu.
Hezâr zahm-ı gama cilve-gâh iken gönlüm
Fütâde-i heves-i merhem olmasın ne olsun

Nâbî

heves-i nev-hevesân: Yeni heveslilerin hevesi.
Tahkîk-ı safâ gerçi budur, lîk bu tahkîk
Bir vefk-ı hevâ vü heves-i nev-hevesândır

Nef’î

heves-i sayd: Avlanma isteği.
Pâyında bulur saydını
Anka: -yı tevekkül
Etmez heves-i sayd ile bâl ü pere minnet

Nâbî

heves-i subh: Sabah isteği.
Ol rîş-i sepîd ile yine eylemeyip şerm
Bir beyza uçurmaktan usanmaz heves-i subh

Nâbî

heves-i tîr ü kemân: Ok ve yay arzusu.
Heves-i tîr ü kemân çıkmadı dilden aslâ
Nâvek-i gamze-i dil-dûz ile ebrû yerine
Gazayî (II.
Gazi Giray
) heves-i zülf-i siyeh-târ: Siyah telli saçının hevesi.
Artırdı cünûnun heves-i zülf-i siyeh-târ
Bir hastesin ey dil ki şeb-i târda kaldın

Nâilî

heves-kâr: Hevesli, istekli. c. heves-kârân.
Agâh olagör dehrde ahvâl-i hilâle
Alemde, dilâ, olma heves-kâr kemâle

Sünbülzade Vehbi

heves-kâr-ı kemâl: Tam hevesli.
Her kemâle vâsıl olur hem-dem-i ehl-i kemâl
Gel heves-kâr-ı kemâl ol görme âlemde keder
Ulvî
heves-kârân: Hevesliler.
Menâr-ı dârdan
Mansûr’a bâng-ı aşk urdurmak
Heves-kârâne hâl-i âşıkı teşhîr içindir hep

Esrar Dede

heves-âlûd: Hevese bulaşmış.
Ne gırra-i âmâl ü ne dil-gîr-i memât ol
KılHakk’a tevekkül heves-âlûd-ı necât ol

Nâilî

heves-âmûz: Heves öğrenmiş.
Ey sen ki uzaktan mütebessim, heves-âmûz
Olmuş şeb-i ömrümde nigâhın bana merkûz
ahmet Hâşim
heves-nâk: Hevesli, heves edici.
Bu bu hâletle tenezzül mü ederdim şi’re
Neyleyim kurtulamam tab’-ı heves-nâkimden
Nfî
heves-nümâ: Heves gösteren.
heves-nümâ-yı tanzîm: Nizama heves gösteren.
Şübbân-ı heves-nümâ-yı tanzîm
Etsin bu kitâbı levh-i ta’lîm

Ziyâ Paşa

heves-perver-âne: Hevesliye yakışacak bir surette.
Değil garâm-ı heves-perver-âne mu’tâdım
O dîdelerde fakat bir nigâh-ı aşk aradım

Tevfik Fikret

hevl: Ar. Korku, havf. c. ehvâl.
Ne gam pür-âteş-i hevl olsa da gavgâ-yı hürriyet
Kaçar mı merd olan bir cân için meydân-ı gayretten

Namık Kemâl

hevl-i cân: Can korkusu.
Ne bîm-i dûzaha benzer, ne hevl-i câna firâk
Azâb-ı aşkı kim anlar, kiminle söyleşelim

Leskofçalı Galip

hevl-i iğtirâk: Suda boğulma korkusu.
Gâh havf-ı ihtirâk ü gâh hevl-i iğtirâk
Mihnet-i vapur kalmaz renc-i rüst-â-hîzden

Ethem Muhlis Paşa

hevl-i mahşer: Mahşer korkusu.
Deldi bağrım yaktı cânım eyledi hayrân beni
Hevl-i mahşer bîm-i dûzah şermî-i cürm ü hatâ
Nahifi
Defter-i a’mâlimin hatt-ı hatâdandır siyâh
Kan döker çeşmim hayâl ettikçe hevl-i mahşeri

Fuzûlî

hevl-i rûz-ı mahşer: Mahşer gününün korkutuculuğu.
Fikr-i hevl-i rûz-ı mahşer mihnet-i dünyâ-yı dûn
İ’tisâf-ı teng-destî tâli’-i nâ-mihr-bân

Kâzım Paşa

hevl-âver: Korku uyandıran.
Derin gurrende aks-i savletiyle ra’d-i hevl-âver
Kımıldar bir siyâh ejder gibi âgûş-ı vâdîde

Tevfik Fikret

ehvâl: Hevl’ler, korkular.
İşte dünyâda olan ahvâli
Sayma ukbâda olan ehvâli
Kıbrıs
Müftüsü
hâil: Korkunç, korkulu; trajedi, dram, üzüntü veren olay.
Bu tecellî ki mevt-i hâildir
Ona bir şiir içinde sarhoşluk

Tevfik Fikret

hâile: Acıklı olay, facia, trajedi.
Görünce karşıdan âdemceğiz bu hâileyi
Yığınla taş kesilen yurdunun harâbesine

Mehmet Akif

Örtün evet, ey hâile. örtün, evet ey şehr

Tevfik Fikret

hâile-engîz: Korku ortaya koyan.
Bilsek nerede şimdi
Hülâgû ile
Cengiz
Mâziniz olan muzlime-i hâile-engîz

Abdülhak Hâmit

hâile-perver: Korku büyüten.
Kaldım ebedî hicr ile bî-kes gece gündüz
Ağlar sanırım hâlime her manzara, her yüz
Kırlarda hazân, inleyen âvâre bir öksüz
Leylâ-yı firâkın ne kadar hâile-perver
hüseyin
Sîret
heybet: Ar. Azamet, gösteriş, ulu veya korkunç görünüş.
Demek: İnsân değilsin eylemezsen durmayıp ikdâm
Neden geçsin sefâletlerle, heybetlerle, ezmânın

Mehmet Akif

Çarha olsa nazar heybeti ger tefrika-sâz
Göremez birbirini haşre kadar çeşm-ı Peren

Keçecizade İzzet Molla

heybet-i aşk: Aşk heybeti.
Korkarım âh edecek zâhir ola sâikalar
Alemi velveleye vere hemân heybet-i aşk
Nuri heybet-i debdebe-i kûs-ı Nebî: Nebinin kösünün debdebe heybeti.
Heybet-i debdebe-i kûs-ı Nebî
Kesti ırk-ı neseb-ı Bû
Leheb’i

Hakanî

heybet-i iclâl: Büyüklük heybeti.
Çehresinden rengi pervâz eylemiş sanma şafak
Heybet-i iclâli düşmüş mihr-i rahşân üstüne

Nedim
heybet-i ulviyye: Yüce heybet.
Şerer-i heybet-i ulviyyesidir yıldızlar
Onlarınşu’lesi gök kubbesiniyaldızlar
Şinasi heycâ: Ar. Cenk, savaş, harp; gürültü, kavga.
Tâbiş-i tîğını der pençe dem-i heycâda
Görse teb-lerze tutar şerze-i şîr-i ücemi
Beliğ
Ancak o zemân hâlis olur niyyet-i heycâ
Ben yoksa bu gavgâya derim şûriş-i bî-câ

Abdülhak Hâmit

heycâ-yı sühan: Söz kavgası.
Çalışır hicve dahi harf-i hecâ bilmez iken
Sanki merdâne olur dâhil-i heycâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

heyecân: Ar. 1. Coşma, coşkunluk. 2. Heyecana kapılmak, telâşlanmak.
Bahârda ten-i gül-bünde eyleyip heyecân
Harâret-i demevî kıldı ukdelerpeydâ

Fuzûlî

Bir sadâ bir sadâ ki ra’d-efşân
Veriyor hâke bir lerziş-i heyecân

Tevfik Fikret

Şevk-i seferlepür-heyecân oldu tuğlar
Bâd-ı zaferle
Mısr’a vezân oldu tuğlar

Yahya Kemal

kavuşurken böyleyiz: Heyecân yok, telâş yok
Ayrılırken de öyle.
Gözlerimizde yaş yok
Faruk
Nafiz
Çamlıbel
heyhât: Ar. Yazık, çok yazık, ne yazık, vah vah.
Deşt-i heyhât ise de çoktan olurdu sûzân
Vüs’at-i havsalamı tündî-i hûbândan sor

Nâbî

Her münkir-i keyfiyet-i erbâb-ı harâbât
Öz aklı ile hakkı diler kim bula heyhât

Bağdatlı Ruhi

Cânân o ise necât heyhât
Nâci ben isem hayât heyhât

Muallim Naci

Daha mektebte çocuktuk, bizi yıldırdı hayât
Oysa hîç korku nedir bilmeyecektik, heyhât

Mehmet Akif

heykel: Ar. 1. Taş, tunç gibi maddelerden yapılan büyük insan veya başka bir eşya sureti. 2. Yakışıklı güzel. c. heyâkil.
Ey dâhiye sen şimdilik ol sâbir-i zillet
Heykel dikecek sonra senin nâmına millet

Muallim Naci

Yalnız ben, alçıdan bir heykel gibi
Sonsuzluğu dinlemekten tad aldım
Faruk
Nafiz
Çamlıbel heykel-i bî-hünerân: Beceriksizlerin heykeli.
Rûhdur kâlıb-ı insâna
Fehîmâ irfân
Heykel-i bî-hünerân addolunur seng-i mezâr
Fehim-ı Kadim (Uncuzade)
heyâkil: Heykeller.
heyâkil-i hilkat: Yaratılış heykelleri.
Bütün heyâkil-i hilkatle hasbihâl ettim
Leyâle derdimi döktüm, cibâli söylettim
Mehmet Âkif
heyâkil-i nûr: Nur heykelleri.
Seyyâreden heyâkil-i nûr astı boynuna
Kıldı sipihri dehşet-i şemşîri bî-karâr
Nevî heylûlet: Ar. Zihinde tasarlanan şey. heylûlet-i deycûr-ı amâ: Körlüğün karanlık hayal gücü.
Oldu berdâşte heylûlet-i deycûr-ı amâ
Sâha-i pehn-bürûz oldu zevâyâ-yı kümûn
Münif heyûlâ: Ar. 1. Her şeyin maddesi, mahiyeti. 2. Zihinde tasarlanan şey. 3. Vücudu yok hükmünde bulunan cansız, kudretsiz, dermansız 4. Küçük, ehemmiyetsiz şey.
Sûret-pezîr-i ma’rifet olmaktadır hüner
Yoksa bu dehre nice heyûlâ gelir gider

İzzet Ali Paşa

Görünce zinde bütün mahşer-i heyûlâyı
Mezâra rûh veren nefh-ipâk-ı Mevlâ’yı

Mehmet Akif

heyûlâ-yı âdem-i mescûd: Secde eden insanın maddesi.
Ne aşk nâtıka-pîrâ-yı rûy-ı rûh-ı insânî
Ne aşk sırr-ı heyûlâ-yı âdem-i mescûd
Sâmi
heyûlâ-yı rûh-ı Mecnûn: Mecnun’un ruhunun maddesi
Tenim nizâr görüp kaçma ey remîde gazâl
Tasavvur et ki heyûlâ-yı rûh-ı Mecnûn’um

Nâilî
heyûlâ-yı tasavvur: Düşünülen ruh-ı azam.
Cevher-i ferdim heyûlâ-yı tasavvurdan beri
Şeş-cihât-ı ma’rifet kevn ü mekânımdır benim

Nef’î

heyûlâ-yı vücûd: Vücudun maddesi.
Bir aceb sırr-ı nihânîdir heyûlâ-yı vücûd
Sûret-i eşyâda hem mevcûd hem nâ-bûd olur

Leskofçalı Galip

hezâr: Far. 1. Bin sayısı. 2. Bülbül. c. hezârân.
Gel ahi iy şehriyâri sözümüzü dinle bâri
Hezâr gevher ü dînârı kara toprak ede bir söz

Yunus Emre

Çemen etfâlinin uykuların uçurdu yine
Subh-dem gulgule-i fâhte gül-bâng-ı hezâr
Bâkî
Ol kim gözün açıp göre nûr-ı cemâlini
Bir zerredir katında hezâr âftâb-ı bahs

Hamdullah Hamdi

Görmeden âsâr-ı Nîsân’ın bahâr elden gider
Güller âhir râm olur ammâ hezâr elden gider

Ziyâ Paşa

Medh ü senâ sipâs ü salât ü selâm sana
Olsun hezâr kerre hezârân efendimiz

Faruk K. Timurtaş

hezâr-ı adn: Cennet bülbülü.
Bir gül-istân-ı safâdır her mukaddes tarh kim
Rüzgâr eyler hezâr-ı adne hâkin ermagân

Kâzım Paşa

hezâr-ı bâğ-ı gam: Gam bağının bülbülü.
Hezâr-ı bâğ-ı gamım âşiyân gözümde değil
Değil bu köhne kafes gülsitân gözümde değil

Keçecizade İzzet Molla

hezâr-ı bî-nevâ: Sessiz bülbül.
Niçin saldın bürûdet ey hazân eczâ-yı gül-zâre?
Niye kârın hezâr-ı bî-nevânın âh-ı serd ettin?

Nâbî

hezâr-ı nağme-kâr: Nağme yapan bülbül.
Gül hazîn, sünbülperîşân.
Bâğ-zârınşevkıyok
Derd-nâk olmuş hezâr-ı nağme-kârın şevkı yok
Recaizade Ekrem
hezâr-ı zâr: İnleyen bülbül.
Mey-hâne gülsitândır, peymâne gül-feşândır
Sâkî nihâl-i şûhu, mutrib hezâr-ı zârı

Namık Kemâl

hezârân: 1. Bülbüller 2. Binlerce.
Ben helâk oldum gamından sen esen ol ey sanem
Şâh sağ olsun hezârân bende kim ölse ne gam

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Hezârân olsa da gül bir bülbül-i şeydâ yerin tutmaz

Koca Râgıp Paşa

Medh ü senâ sipâs ü salât ü selâm sana
Olsun hezâr kerre hezârân efendimiz

Faruk K. Timurtaş

hezârân-ı derd: Derdin binlercesi.
Hezârân-ı derd ile nâlân ü efgân mürg-ı dil dâim
Gönül zevkiylegâhî şevk alıp gül-şende eğlenmez

Âdile Sultan

hezâr-âsâ: Bülbül gibi.
Hezâr-âsâ ne ola etsem o gül-ruhsârdan feryâd
Eder bu gül-şenin bülbülleri hep yârdan feryâd
İlhamî, Selimî (Sultan III. Selim)
hezâr-âşüfte: Bin âşık.
Böyledir kâide-i verd-i hezâr-âşüfte
Bülbül-i dil-şüde-i zârı eder hâre fedâ

Ziyâ Paşa

hezâr-âşinâ: Bin tanıdık.
Bin mübtelâsı var ser-i râhında cân-be-kef
Ol tıfl-ı nev-zuhûr-ı hezâr-âşinâyıgör

Nâilî

hezâr-fenn: Çok bilen, elinden her türlü iş gelen.
Fenn-i nevâ-yı nâlede uydum hezâra ben
Olsam aceb mi bâğ-ı cihânda hezâr-fenn

Nazîm (Yahya)

hezâr-hâne: Bin ev.
hezâr-hâne-i kalb: Kalbin bin evi.
Cilâ bulunca dil eyler tecellî yâr hemân
Hezâr-hâne-i kalbi o nûr eder mesrûr

Âdile Sultan

hezâr-hamd: Binlerce şükür.
Kabûl-i merhem eder zahm sâhibi değilim
Hezâr-hamd etıbbâya ihtiyâcım yok

Sâbit

hezâr-sâl: Bin yıl.
Yoktur sebât çünki cihân-ı harâbda
Birdir hezâr-sâl ile yek-dem hisâbda
Bâkî
hezec: Ar. Aruz vezninin bir bahrinin ismi.
Her biri bahr-i remel bahr-i hezeçten savurup
Rîh-i enfâsın eder furtuna-fersâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

hezeyân: Ar. Manasız ve boş söz, saçma sapan söz söyleme.
Rezm-gâh-ı hezeyâna gelicek her birinin
Gürzü var dest-i tasallüfte beşer yüz batman

Sâbit
(gelicek: gelince)
Var nice haddini bilmez nâ-dân
Bî-edeblik ile söyler hezeyân

Sünbülzade Vehbi

Bin safsata bir mısrâ’-ı bercesteye değmez
İndimde esâtir-ı Felâtûn hezeyândır
Yenişeterli Avnî
hezeyân-ı mahmûm: Hummaya tutulmuş gibi saçma sapan söz söyleme.
Ekserî halt-ı kelâmın hezeyân-ı mahmûm
Acebâ tuttu mu şâirleri hummâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

hezîmet: Ar. Bozgun, büyük yenilgi.
Sizin de varsa da pek kanlı bir hezîmetiniz
Bizimkiler ona benzer mi; nerde!
Nisbetsiz

Mehmet Akif

hezîmet-i tabur: Taburun hezimeti.
Görüldü mü açılaldan berü bu bâb-ı sefer
Bu gûne hedm-i kılâ ü hezîmet-i tabur

Nâbî

hezl, hezel: Ar. 1. Şaka, alay, hiciv. 2. ed. Meşhur ve yaygın bir şiiri vezin ve kafiyesi taklit edilerek nazım yazma. c. hezliyyât.
Eyleme hezl ü mizâhı pîşe
Düşürür dostlarını teşvîşe

Nâbî

Ehl-i cehl oturup hezl eyler
Kimini nasb ü kimin azleyler

Sünbülzade Vehbi

hezliyyât: Alaylı olarak yazılan nazım şekilleri.
Ab-ı Hayvân gibi zulmât içre
Rûh var bu hezliyyât içre

Yenişehirli Avnî

hıdab, hızab: Ar. 1. Boya. 2. Kına yakma.
Elfâza yeni bir hıdab vermiş
Bir kat daha âb ü tâb vermiş

Ziya Paşa

hıdîv: Ar. 1. Büyük vezir, baş vezir; hâkim. 2. İmtiyazlı
Mısır valisi.
Hıdîvâ sen ki ettin böyle hidmet devlet ü dîne
Duâ-yı devletin farz oldu el-hakk ins ü cânn üzre

Nedim
hıdîv-i ekrem: Cömert vezir.
Hoş geldin eyâ hıdîv-i ekrem
Lûtfunlagönüller oldu hurrem

Nedim
hıdîv-i mülk-i risâlet: Reislik ülkesinin veziri.
Hıdîv-i mülk-i risâlet ki zât-ı akdesidir
Harîm-i encümen-i enbiyâda sadr-ı sudûr
yenişehirli Avni
hıfz: Ar. 1. Saklama, koruma. 2. Ezberleme.
Hâdisât-ı ihtilâf-ı dûrdan görmez halel
Kime kim ma’mûre-i hıfzın ola hısn-ı hasîn

Fuzûlî

Bağrı yağı erimezdi eser-i tâbından
Nûr-ı hıfzından eğerşu’le-işem’alsa ziyâ

Nazîm (Yahya)

Sorayım söylediğin sözleri ashâbından
Anların hıfzına vakfeyleyeyim hâfızamı

Muallim Naci

hıfz-ı âb-gîne-i ömr: Ömrün parlaklığım koruma.
Şikest-i seng-i kazâdan rehâ ne mümkündür
Ne denlü eyler isen hıfz-ı âb-gîne-i ömr

Nâbî

hıfz-ı lisân: Dili koruma.
Her katre-i bârân olmaz lü’lü-i nâ-yâb
Hıfz-ı lisân medâr-ı selâmet değil midir
Şeyhülislam Arif Hikmet
hıfz-ı memâlık: Ülkeleri koruma.
Biri tedbîr-i hazâin biri ta’mîr-i bilâd
Birisi hıfz-ı memâlik biri tertîb-i haşem

Nâbî

hıfz-ı nigeh-bân: Gözcüyü koruma.
Olup sahrâlara hıfz-ı nigeh-bân ahd-ı lûtfunda
Künâm-ı şîr-i ner âhûlara cây-ı karâr oldu

Fıtnat
hıfz-ı sirâyet: Bulaşmayı koruma.
Etse ger hâsiyyet-i hıfz-ı sirâyet âleme
Tarh olurdu safha-i âb üzre nakş-ı âzeri

Nef’î

hâfız: 1. Hıfzeden, saklayan, koruyan. 2. Ezberleyen. 3. Kur’an-ı Kerim’i baştan sona kadar ezberleyen. c. huffâz.
Kürsîde ona kâşki ben vâiz olaydım
Ya kûşe-i câmi’de okur hâfız olaydım
Enderunlu Fazıl
hâfıza: Zihin, hatır.
Sorayım söylediğin sözleri ashâbından
Onların hıfzına vakfeyleyeyim hâfızamı

Muallim Naci

hıkd: Ar. Kin tutma, öc alma arzusu, garaz. c. ahkâd, hukûd.
Şerr-i nifâk u hıkdı bu ervâh-ıgâfile
Anlar.
Fakat ne çâre ve hayfâ ki nâfile
Fâik
Âli Bey
hılta: Ar. Muaşeret, ünsiyet.
Dahi bir kimse resûl ile müdâm
Eylese hılta edip ba’zı kelâm

Hakanî

hınâ, hınnâ: Ar. Kına.
Gül değil bu görünen yine şeb-i îdde mâh
Kef-i dil-ber gibi hınâladı gül-zârın elin
Cafer
Çelebi
Hınnâlarını her kişiye gösterir yürür
Kendi kızıl eliyle bizi bir gün öldürür

Behiştî

Ziyâ îd eyle kim sînende cânân dâglar açtı
Hınnâdan câ-be-câ gûyâ ki kurbâna nişan kondu

Ziyâ Paşa

hınnâ-yı melâhat: Güzellik kınası.
Başın için nakş edip ayağa salma âşıkı
Reng-i hınnâ-yı melâhat ey nigâr elden gider
Zâti
hınzır: Ar. Domuz.
hınzîr-veş: Domuz gibi.
Çün değil hınzîr-veş kurbâna lâyık müddeî
Onun için çekmesin âhû gözün zinhâr tîğ
Lamiî Çelebi
hınta: Ar. Buğday.
Menn ü selvâya fakîr-âne kanâat lâzım
Olma muhtâc piyâz u ades ü hınta vü sûm
Yenişehirli Avni
hırâm: Far. Salına salına, nazlı nazlı yürüme.
Tâze hırâmagelmiş o şûh-ı nev-resîde
Tâvûs-ı cennet olsun ser tâbe-pây dîde

Nâbî

Salınıp her tarafa nâzıla ettikçe hırâm
Bir nigâh ile eder cân-ı cihânı yağmâ

Nef’î

Birbirinden daha mevzûn iki üç çift endâm
Atılıp sahneye şâhîn gibi etmez mi hırâm

Mehmet Akif

hırâm-ı istiğnâ: Zenginlik yürüyüşü.
Dehen-güşâ bütün ezhâr-ı jâle-dâr-ı seher
Nesîm-i fecr ile hep zî-hırâm-ı istiğnâ

Ahmet Hâşim

hırâm-ı kadd: Endamlı yürüyüş.
Kızarsın kametin verd-i ter gördükçe ruhsârın
Hırâm-ı kaddin a’lâ kâmetin a’lâdan a’lâdır
Bâkî
hırâm-ı nâz: Naz yürüyüşü.
Çemende nâ-sezâlarla o şûhun
Harâm olsun hırâm-ı nâzı bensiz
Neylî
hırâm-ı yâr: Yârin yürüyüşü.
Kadd-i bülend ü kâmet-i ar’ar hırâm-ı yâr
Gül-zâr-ı Ttidâlde bitmiş nihâldir
Bâkî
hırâmân: Salına salına yürüyen.
Ah eylediğim serv-i hırâmânın içindir
Kan ağladığımgonca-i handânın içindir

Fuzûlî

Gül ü bülbül yine biribiriyle ettiler peymân
Çınar u serv güneş el ele vermiş hırâmândır

Riyazî

İhtizâzından eder ta’lîm etvâr-ı hırâm
Hüsn-i reftâr öğrenir âhû şitâbından senin

Mahmut
Nedim

Geh varıp havz kenârında hırâmân olalım
Geh gelip kasr-ı cinân seyrine hayrân olalım
Nedim-hırâş: Far. “tırmalayan” anlamında birleşik kelimeler de yapar.
Zebânım bir mücevher-i tîğ-ı bürrândır ki hem-vâre
Hırâş eyler hayâli sînelerde zahm-ı nâsûru

Nef’î

hırâş-ı hâr-ı gam: Gam dikenini tırmalayan.
Dilde hırâş-ı hâr-ı gam, dîdede eşk-i dem-be-dem
Arz olunur cenâbına, gizlemeyiz âşikâremiz
Bâkî
hırâş-ı nâhun-ı derd: Dert tırnağını tırmalayan.
Hırâş-ı nâhun-ı derd ile hûn-âlûdedir dâgım
Ne gam şimden gerü bana benim dâg üstü bâğım var
Âşık
Çelebi
cân-hırâş: Ruha ıstırap veren.
Asâr-ı hayâtı görüp cân-hırâş
Olurlar nihâyet esîr-i frâş

Abdülhak Hâmit

dil-hırâş: Gönül tırmalayan, gönül kazıcı; üzüntü veren.
Zemâne bizde gevher sezdiğijçin dil-hırâş eyler
Onunjçin bağrımız hûndur maârif-kânıyız cânâ
Bâkî
revân-hırâş: Akan tırmalayış.
Bir anda çıktı bütün sadr-ı zâr-ı kafleden
Revân-hırâş u ciğer-der, derin bir âh, serâb
Cenap Şahabeddin
sîne-hırâş: Göğüs paralayan.
Cidâl sîne-hırâş ü sitîze rûh-gezâ
Kazâ hilâf-ı rızâ sulh mâye-i tesdîd

Nâilî
hîre: bk. hıyre.
hıred: Far. Akıl, us.
Bizimle ey hıred âmâdesin vedâ’a yine
Kudûm-i kâfile-i nev-bahârı biz biliriz

Nâbî

Lâübâli vaz’-ı râhat-bahşa mânidir hıred
Bunda hasret-keş olur zevk-ı cünûna hûşlar

Koca Râgıp Paşa
ta’n eyleyen câhil-i bî-hıred
Beni aklı üzre eder gerçi red

Keçecizade İzzet Molla

hıred-efrûz: Aklı aydınlatan.
Bir vezîr-i hıred-efrûz-ı umûr-endûzun
Ettiler destine teslîm umûr-ı ihkâm

Nâbî

hıred-fersâ: Aklı bozan, can sıkıcı.
Bir perînin dilde sevdâ-yı hıred-fersâsı var
Tutsa dünyâyı ne ola dîvânelikleşöhretim

Üsküdarlı Hakkı Bey

hıred-mend: Akıllı, uslu. c. hıred-mendân.
Meftûn-veş olurdu ol hıred-mend
Bir sâde nezzâre ile hursend

Şeyh Galip

hıred-mend-i aşk: Aşkın akıllısı.
Düştüm belâ-yı aşka hıred-mend-i aşk iken
El şimdi benden aldığı pendi bana verir

Fuzûlî

hıred-sûz: Aklı yakıcı, aklı hayret ve ıstırapta bırakan.
hıred-sûz-ı mücerred: Soyut aklı hayrette bırakan.
Zehî bî-kayd-ı dervîş-i hıred-sûz-ı mücerred kim
Nidâ-yı ircâ’î-gûş eyleyip rûhu semâ’ etti

Nâbî

hırîdâr: Far. Müşteri, satın alan.
Senin bâzâr-ı aşkında eder dellâl cân feryâd
Metâ’-ı akl-ı kâsidtir hırîdâr olmasın kimse

Ahmet Paşa

Veren
Yûsuf’u hem alan kendisidir
Hırîdârı kendi satan kendidir

Keçecizade İzzet Molla

hırîdâr-ı leâl-i Aden: Aden incisinin müşterisi.
Her tîre-meniş kadr-şinâs-ı sühan olmaz
Her sifle hırîdâr-ı leâl-ı Aden olmaz

Nâbî

hırka: Ar. Kalın kumaştan yapılmış, içi pamukla beslenmiş veya örülmüş giyecek. c. hırak.
Hırka vü tâcıla zâhid kerem et sıkleti ko
Ademe cübbe vü destâr kerâmet mi verir

Şeyhülislam Yahya

Külâh u hırka ile bir alay har-meşrebân gördüm
Helâk-ı hayf hayf oldum elimden irâdetim gitti

Esrar Dede

Güncîde durur hırkamız altında rumûzât
Dervîşleriz gerçi nazarda fukarâyız

Ziyâ Paşa

hırka-i beyzâ: Beyaz kaftan (Şeyhülislam kaftanı)
Hırka-i beyzâ vücûd-ı devletile kâm-bîn
Mesned-i fetvâ beka-yı rifdtile kâm-rân

hırka-i hâb-âlûd: Uykusu gelmiş hırka.
Gerçi çektim başıma hırka-i hâb-âlûdu
Subh-ı ikbâl gibi lutfun-ile bîdârım

Esrar Dede

hırka-i Hindû: Hint dervişi.
Tâze tâze dâglarla kanlı kanlı şerhalar
Hırka-ı Hindûya döndürdü ten-i sad-çâkimiz
Bâkî
hırka-i levh-i melâmet: Melamet levhası hırkası.
Cübbe-i nâmûs u zühdü soy bırak bitsin hemân
Hırka-i levh-i melâmet giy nihân etsin seni

Necip (Sultan III. Ahmet)

hırka-i nâmûs: Namus hırkası.
Hırka-i nâmûsugark-âb-ı harâbât eyleyen
Fikr eder mi zâhid-i huşkun şeb-i âzînesin

Esrar Dede

hırka-i pîr: Pirin hırkası.
Ziyâret eyledim bir târ-ı pâk hırka-i pîri
Bu gün ser-rişte girdi destime dâmân-ı mollâdan

Esrar Dede

hırka-i sad-çâk: Yüz parça olmuş hırka.
Anka: -yı fenâyım uçarım mülk-i bekaya
Bu hırka-i sad-çâk bana bâl ü per oldu

Esrar Dede

hırka-i peşmîne: Yün hırka, sofu elbisesi.
Atlas-ı çarha değişmezdin onu hâce sen
Ger bulaydın bulduğum ben hırka-i peşmînede

Nef’î

Dünyâya gelen ey dil çün düşse gerek tîne
Alemde nene yetmez bir hırka-i peşmîne

Behiştî

hırka-i tecrîd: Allah’a yönelme, soyunma hırkası.
Eşcâr-ı bâğ hırka-i tecrîde girdiler
Bâd-ı hazân çemende el aldı çenârdan
Bâkî
hırka-i zülf: Saçın örtüsü.
Işk tâcına urursan çâr-unsur terkini
Hırka-i zülfün giyip ser-halka-i uşşâk ol

İbni Kemâl

hırka-ber-dûş: Hırkası omuzunda.
Hırka-ber-dûş olalı tekye-i hecr ü gamda
Tâc-ı nüh-kubbe-i gerdûn başıma hem dar gelir
Zekâî (Şeyh Mustafa)
hırka-pûş: Hırka giyen; derviş.
Cümle seccâde-nişîn vü hırka-pûş
Şeyh elinden kılmıştı cür’a nûş
Âşık
Beşe
hırka-pûşân: Hırka giyenler.
Şimdi seccâde-i ma’nîde benim mürşid-i küll
Hırka-pûşân-ı beyân benden alır feyz-i kelâm

Nef’î

hırmân: bk. hirmân.
hırmen, hirmen, harmen: Far. Harman.
Tâ cilve-geh-i berk-i belâ hırmenimizdir
Hâkister-i dûzah çemen-i gül-şenimizdir

Nâilî

Asiyâb-ı çarha gendüm geldiğim ayb eyleme
Bizde ma’nî harmeninden sıçramış bir dâneyiz
Gavsî (Ahmet. Dede)
Kût edinmiştir bizi mûr-ı ecel erzen gibi
Kim taşır zîr-i zemîne dâne-i hırmen gibi
Derunî (İznikli) hırmen-i âteş-nümâ-yı gül: Gülün ateş gösteren harmanı.
Gebr-âne giydi bürnüs-i hâkisteri hezâr
Çekti zebâna hırmen-i âteş-nümâ-yıgül

Nâbî

hırmen-i dünyâ: Dünya harmanı.
Hırmen-i dünyâyı etti çün savâik târümâr
Etti ebr içre tevârî beyza-i beyzâ gibi

Nâbî

hırmen-i gam: Gam harmanı.
Mikyâl-i câmı urma tehî hırmen-i gama
Mahsûl-ı neş’e mezra’a-ı Cem’de kalmamış

Nâbî

hırmen-i hüzn: Üzüntü harmanı.
Câm-ı işret ola hem âmâde
Veresin hırmen-i hüznü bâda

Sünbülzade Vehbi

hırmen-i mâh: Ay harmanı.
Hırmen-i mâhı yakan âh-ı derûnumdur benim
Çarh-ı ser-keş dostlar şimdi zebûnumdur benim

Necati Bey

hırmen-i nâtıka: Konuşma harmanı.
Ben ol âteş-dem-i nazmım ki olur hussâdın
Hırmen-i nâtıkası berk-ı hayâlimle harîk

Nazîm (Yahya)

hırmen-i nûr: Işık harmanı.
Bir hırmen-i nûr olup nüh-eflâk
Hûrşîdi kapattı pertev-i hâk

Şeyh Galip

hırmen-i ömr: Ömür harmanı.
Hırmen-i ömrü savurduk, dâneyi dermekteyiz
Asiyâb-ı çehre geldik, şimdi nevbet bekleriz

Şem’ kurbiyle tefâhür kılma ey pervâne kim
Hırmen-i ömrün yanar berk-ı fenâdan an-karîb

Fuzûlî

hırmen-i tevhîd: Tevhit harmanı.
Kemer-i himmeti bağlan beline yüz yere ur
Dâne-i hırmen-i tevhîde özün mûr eyle

Hayâlî Bey

hırmen-geh: Harman yeri.
Benim ol bî-nevâ kim berg ü bâr-ı bahtım âteştir
Yanar hırmen-gehimde şu’le-i âfet-resân ağlar

Esrar Dede

hırs: Ar. 1. Öfke, kızgınlık. 2. Azgınlık. 3. Sonu gelmeyen arzu, istek.
Dâne için dâm-ı hırsa düşse tan mı mürg-i dil
Anda ki
Ademgözleyegendüm
Halîlu’llah ades
Âhî
Sunma nevâl-i dehre sakın dest-i ârzû
Mâhîyigayre tu’me eder iştihâ-yı hırs

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

Baba!
En sevgili annen o senin öz vatanın
Olacak mıydı fedâ hırsına üç kaltabânın

Mehmet Akif

hırs-ı bâl-engîz: Kanat çırpan hırs.
Şikâr-ı rızk mukadder tesâkut üzre iken
Ne hâcet olmağa mürgân-ı hırs-ı bâl-engîz

Nâbî

hırs-ı cibillî: Yaratılıştan gelen hırs.
Lâkin bu heves bir heves-i diğere mağlûb
İnsân yaşamak hırs-ı cibillîsine meclûb
Mehmet Âkif
hırs-ı dâne: Tane hırsı.
Mâl için nâ-dân olurpâ-beste-i dâm-ı belâ
Hırs-ı dâne mürg-i bî-idrâki ilter dâme dek

Şeyhülislam Yahya

hırs-ı dünyâ: Dünya hırsı.
Hırs-ı dünyâ, mâlîhulyâ, ârzû-yı nâm ü şân
Hâhiş-i ikbâl ü da’vâ-yı teferrüd, hubb ü mâl
Yenişehirli Avni
hırs-ı gevher: Cevher hırsı.
Gavvâsı, hırs-ı gevher eder lokma-i neheng
Kebgi ümîd-i dâne eder teleye şikâr

Ziyâ Paşa

hırs-ı vuslat: Kavuşma hırsı.
Hırs-ı vuslat düşürür fürkate uşşâkı kamu
Hoş demişler ki tama’ olmasa olmazdı tamu

Hamdullah Hamdi

harîs: Hırslı, bir şeye ziyadesiyle düşkün.
Ne gelse hep gelir sûfî harîsin dest-i kabrinden
Bu meşhûr bir meseldir hîç zevâl mest-âneden gelmez
Murad
Emrî
Bir harîsin elinde bir âlem
Olur enmûzec-i diyâr-ı adem

Kemalzâde Ekrem Bey

harîs-i mâl-ı hakîr: Pis mal hırsı.
Olur musâhibi kimde görürse nân-ı fatîr
Silivri kelbine benzer harîs-i mâl-ı hakîr

hırz: Ar. 1. Sığınak. 2. Tılsım, muska. 3. Nazar boncuğu.
Fârig etti mihrin özge meh-lika: : lardan beni
Hırz imiş aşkın senin saklar belâlardan beni

Fuzûlî

hırz-ı cân: Can tılsımı.
Fârig etti aşkın özge meh-lika: : lardan beni
Hırz-ı cândır sakladı aşkın belâlardan beni

Fuzûlî

Kolun sal boynuna ol gül-beden ağyâra dâg olsun
Hamâil-veş benim sen hırz-ı cânım sîne-bendimsin

Necip (Sultan III. Ahmet)

hırz-ı cân-ı saltanat: Sultanlık canının tılsımı.
Hırz-ı cân-ı saltanat nîrû-yı bâzû-yı zafer
Rükn-i savlet unsur-ı haşmet esâs-ı saff-deri
Nedim hırz-ı bâzû-yı dil: Gönül gücünün tılsımı.
Gamze-i dil-ber ne ola reşk eylese endîşeme
Hırz-ı bâzû-yı dil sâhib-kırândır sözüm

Nef’î

hırz-dil: Gönül sığınağı.
Besmeledir vird-i ünâs ü zükûr
Hırz-dil ü cân sürûşân u hûr

Nazîm (Yahya)

hısâl: Ar. Haslet’ler, huylar, tabiatlar, ahlaklar.
Ser-firâz u nîkemr ü nîk-rây u nîk-hûy
Server-i pâkîze-etvâr u pesendîde-hısâl

Fuzûlî

Ekmelü’l-hulk idi o hûb-ı hısâl
Zül-celâl etmiş idi feyz-i cemâl

Hakanî

Her zemân ben senin hısâlinden
Senin esrâr-ı nâz-ı hâlinden
Bir lisân-ı hevesle bahsederim
Cenap Şahabeddin
hısâm: Ar. 1. Hasım’lar, düşmanlık edenler. 2. Çekişme, kavga, mücadele, münakaşa.
Tab’-ı mi’mârî-i takdîre hezârân tahsîn
Ki edip hedm mebânî-i felek-sâ-yı hısâm

Nâbî

hısâm-ı devlet: Devlet düşmanlığı.
Dîde-i lutfü nigeh-dâr-ı hevâ-yı
İslâm
Sadme-i kahrı nigûn-sâr-ı hısâm-ı devlet

Nâbî

hısn: Ar. Sağlam, sarp (yer). c. husûn.
Târihini felekte melek yazdı
Nâbîyâ
Düştü
Kamençe hısnına nûr-ı Muhammedî
Nâbî (Kamençe şehrinin fethi üzerine kale kapısına yazılan beyit-1671)
Şu iki târîhim oldu dil-pesend ü dil-pezîr
Eyledi hamle
Arîş’in hısnını aldı vezîr

Sürûrî

hısn-ı hasîn: Dayanıklı sağlam (yer).
Hâdisât-ı ihtilâf-ı dûrdan görmez halel
Kime kim ma’mûre-i hıfzın ola hısn-ı hasîn

Fuzûlî

Görmedim râh-ı emîn terk-i recâdan gayrı
Bulmadım hısn-ı hasîn şerm ü hayâdan gayrı

Nâbî

husûn: Hısn’lar, kaleler, sağlam yerler.
husûnı iclâl: Kudret ve kuvvet kaleleri.
Bizim de hâlimiz ayniyle köylünün hâli
Birer birer yıkılırken husûn-ı iclâl
Mehmet Âkif
hısset: bk. hisset.
hışm: Ar. Gazap, kızgn olma hâli, dargınlık.
Hışm etse ra’d çalsa aceb mi bulutları
Şemşîr-i berk-ı hâtıf ile ol hatâ-y-için

Hamdullah Hamdi

çeşm ederse ne ola az günâh için çok hışm
Hemîşe nâzik olur hâl-i tab’-ı hasta-mizâc
Lamiî Çelebi
Pertev-i rahmetinin lem’asıdır ay ile güneş
Tâb-ı hışmından alır alsa cehennem âteş
Şinasi hışm-ı çeşm: Gözün gazabı.
Hışm-ı çeşmin dil-berâ ayn-ı inâyettir bana
Tîr-i gamzen dâyima sehm-i saâdettir bana
Lamiî Çelebi
hışm-ı şeytân: Şeytanın gazabı.
Adûlar körlüğüne hem-nişîn oldum meleklerle
Yakıp raht-ı gamı hâkister urdum hışm-ı şeytâna
behiştî
hışm u itâb: Öfke ve azarlama.
Sen bu rüsvâlığı ey Nef’î komazsın elden
Yârdan yine sana hışm u itâb olmayacak
Nef’î
(olmayıcak: olmayınca)
hışm-âlûd: Öfkeye kapılmış.
Lebleriyle çeşm-i hışm-âlûdunu sordum dedi
Piste-işîrîn-durur ol bu acı bâdâmdır

İbni Kemâl

hışt: Far. 1. Kerpiç. 2. Tuğla.
hışt-ı mâh ü mihr: Güneş ve ayın kerpiçi.
On iki ayı bilen hışt-ı mâh ü mihri taşır
Sarây-ı kadrini yapmaya çarh olup müzd-ver

Hayâlî Bey

hışt-ı makbere: Mezar tuğlası.
Dürr ü güher diye dünyâya verdiği feleğin
Ya hışt-ı makberedir âkıbet ya seng-i mezâr

Ziyâ Paşa

hışt-ı zerrîn: Altın tuğla.
Tâ ki tâk-ı zer-nigârın çarh vîrân eylemiş
Hışt-ı zerrînin sabâ ferş-igül-istân eylemiş

Fuzûlî

hıtta: Ar. Diyar, memleket, ülke.
hıtta-i cûd: Cömertlik ülkesi.
Dîv-i buhlu hıtta-i cûdunda olmuş rahm için
Keff-i destin âsmân u kilk-i zerrîninşihâb

Nef’î

hıtta-i enfâs: Nefesler ülkesi.
Bender-i çeşme olur azîm reh-i kırtâstan
Kârvân-ı nazm çıksa hıtta-i enfâstan
Nâbî hıtta-i haşmet: Haşmet ülkesi.
Hıtta-i haşmete sultân-ı gazâ câh u celâl
Alem-i kudrete şâhen-şeh-i takdîr-i abîd

hıtta-i ma’mûre-i âlem: Âlemin mamur ülkeleri.
Şehr-i dârü’l-mülk-i adlin seyr eden
Ariflere
Hıtta-i ma’mûre-i âlem dih-i vîrângelir
Bâkî
hıtta-i revân: Ruh ülkesi.
Kimi severse kadın subh-ı unfuvânında
Odur hükûmet eden hıtta-i revânında

Abdülhak Hâmit

hıtta-i Rûm: Rum ülkesi.
Bir nice zarîf-i hıtta-ı Rûm
Rûmî ki dedik kaziyye ma’lûm

Fuzûlî

hıyâbân: Far. Sıra ağaç dikili bahçe yolu, iki tarafı ağaçlı muntazam yol.
Yine seyr eyle nahlistân-ı dûrâ-dûr-ı ma’nâyı
Gül-istân-der-gül-istândır hıyâbân-der hıyâbândır

Riyazî

Kum dalgalarından geçiyor öyle şitâbân
Gûyâ o sabâ, geçtiği çöller de hıyâbân
Mehmet Âkif
hıyâm: bk. hayme.
hıyânet: Ar. Hainlik, sadakatten, doğruluktan sapma.
Vâcib bilirdim onlara az çok hıyâneti
Hattâ hıyânetimde görürdüm sıyâneti

Abdülhak Hâmit

Te’sîs olunurken daha, bir dest-i hıyânet
Bünyân-gehe katmış gibi zehr-âbe-i la’net

Tevfik Fikret

Çünkü etmezsin umûrunda hıyânet irtikâb
Uğradıkça derde baht u tâli’e etme itâb

Ziya Paşa

hâin: Hainlik eden, nankörlük eden. c. havene.
Bu meseldir ki eden kimse bulur
Dâimâ hâin olan hâif olur

Taşlıcalı Yahya Bey

Hak söyleyen evvel dahi menfûr idi gerçi
Hâ’inlere ammâ ki riâyet yeni çıktı

Ziyâ Paşa

Koşarken
Avrupa ta’cîle ihtizârımızı
İçerde bir sürü hâin kazar mezârımızı

Mehmet Akif

havene: Hainler.
Lezzet-i bûse-i çeşminle ferâmûş etmiş
Yediğin sürme siyâset-kede-i havenede

Nâbî

hıyât: bk. hâit.
hıyre: Far. Donuk, bulutlu, kamaşık (göz).
Gazâdaşu’le-işemşîrini tasavvur eden
Bulur nigâhını hıyre hayâlini mahrûr

Nâbî

Olpâdişâh-ı hüsn ki ola rû-be-râh-ı nâz
Hûrşîdi hıyre-çeşm ede gerd-i sipâh-ı «âz

Nâilî

hîre (hıyre)-çeşm: Kuru göz.
Kelîm-i müdrikeyi hîre-çeşm eder her şâm
Nahîl-ı Tûr-ı felekten bu âteşîn urcûn
Yenişehirli Avni
hıyre-pâ: Adımını şaşırma.
hıyre-pâ-yı şevk: İsteyerek adımım şaşırma.
Ne hıyre-pâ-yı şevk ol ey reh-neverd-i himmet
Ne dâmen-i heveste gerd-i şitâb göster

Nâilî

hıyre-sâz: Göz kamaştıran.
hıyre-sâz-ı ifhâm: Anlayışı altüst eden.
Ebrûları hıyre-sâz-ı ifhâm
Müjgânları nîze-bâz-ı evhâm

Şeyh Galip

hıyre-ser: Sersem, alık.
Ey âsmân-ı hıyre-ser olmuşsan aşka münteseb
Bir âftâbın şevkine sen de gezersin rûz u şeb

Esrar Dede

hızır, Hızr: Ar. 1. Ölümsüzlük suyunu içtiği söylenen
Hızır aleyhisselâm.
Darda kalanların yardımına koşan ve kıyamete kadar yaşayacağı söylenen peygamber. 2. Yeşillik, hadra.
Yâr elinden ey Muhibbî bir kadeh nûş eyleyen
Hızr elinden ger olursa
Ab-ı Hayvân istemez

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Ben ol Hızram ki zulmet-hâne-i hammârda sâkî
Benim ser-çeşme-ı Ab-ı Hayât’ım bir hum olmuştur

Behiştî

İskender’e zehr-âb-ı fenâdan veririz câm
Hızr’ız velî râh-ı ademe râh-beriz biz

Şeyh Galip

Hızr-ı akl: Akıl
Hızır’ı.
Mecma’ü’l-bahreyni mesken kıldı
Hızr-ı aklımız
Menba’-ı Ab-ı Hayât olduk gelen gelsin beri
Nuri
Hızr-ı
Gaybî
:
Gaybî
’nin
Hızır’ı.
Zulmet-i cehl içre teşne zâyi’ etme kendini
Hızr-ı
Gaybî
ye eriş kim
Ab-ı Hayvân devridir

Gaybî

hızr-ı huceste-pey: Uğurlu işaretli
Hızır
Ey Hızr-ı huceste-pey kimgüm-nâm-ı reh-i aşkız
Bu vâdî-i hayrette bir râh-güzer yok mu
Mezâkî
hızr-ı meded-res: İmdad eden
Hızır.
Nâbî ne kayd-ı girân-ı gam u derdin hamıdır
Yetiş ey Hızr-ı meded-res ki inâyet demidir

Nâbî

Hızr-ı nâ-peydâ: Görünmeyen
Hızır.
Sende zulmet sendedir hep nice bin
Ab-ı Hayât
Hızr-ı nâ-peydâ ki var insân içinde gizlidir
Âşık Ömer
hızr-ı pey-huceste: Ayağı uğurlu
Hızır.
Gark oldu bahr-i mihnete dil zevrakı meded
Ey Hızr-ıpey-huceste yetiş dil-rübâlık et

Necati Bey

Hızr-ı vakt: Zamanın
Hızır’ı.
Hızr-ı vaktim
Ab-ı Hayvân isteyen gelsin beri
İsî-i dehrim dem-â-dem sırr-ı ihyâ bendedir

Gaybî

hızr-misâl: Hızır gibi.
Bir kerre bûs eden seni ölmez
Hızr-misâl
Ab-ı hayât la’l-i lebindençekîdedir

Nazîm (Yahya)

hızır-veş: Hızır gibi.
Keşf edip müşkilimiz şâd eyle
Hızır-veş gel yetiş imdâd eyle

Sünbülzade Vehbi

hibe: Ar. Bağışlama, bağışlanan şey, bahşiş. c. hibât.
Evveli sa’y ü sonu mevhîbedir
Kuluna cânib-iHak’tan hibedir

Sünbülzade Vehbi

Tek bir bakışım sanki inâyetti, keremdi
İklîli hediyyemdi, arâzisi hibemdi

Midhat Cemal Kuntay

hicâ: bk. hecâ.
hicâb: Ar. 1. Utanma, sıkılma. 2. Perde, örtü. c. hücüb
Fart-ı hücûm-ı nâzdan ol şûha

Nâilî

Reng-i şarâb-ı işve olur perde-i hicâb

Nâilî

Ol duâ kim an-samîmü’l-kalb ola makbûl olur
Ol duâ kim cân u dildendir ona olmaz hicâb

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

Hûr-i maksûrât olur firdevs-i fikrinde hacîl
Kâsıretü’t-tarf eder bikr-i hayâlimden hicâb
Yenişehirli Avni
hicâb-ı âfitâb: Güneşin örtüsü.
Ey kamer-tal’at meh rûyundan istihyâsı-çün
Perde-i eflâk olur kat kat hicâb-ı âfitâb
Hasırcızâde Hafız
hicâb-ı ebr: Bulut perdesi.
Gâhî hicâb-ı ebre girer hüsrevâ felek
Yâd eyledikçe lutfunu terler hicâbtan
Bâkî
hicâb-ı imtihân: İmtihan utanması.
İstemez ehl-i safâ reng-i hicâb-ı imtihân
Vech-i erbâb-ı hayâda âr kendin gösterir

Leskofçalı Galip

hicâb-ı mâni’: Engel örtü.
Hicâb-ı mâni olursa ya nâz ederse yâhûd
Ederse zühd satıp sûret-i riyâ izhâr

Nedim
hicâb-ı mâ-sivâ’llah: Allah’tan başka herşeyden utanma.
Takın bu seyfin akvâsın cihâdü’l-ekberi anla
Hicâb-ı mâ-siva’llâha fenâ verip kırarsan gel

Ümmî Sinan

hicâb-ı Şâm: Şam perdesi.
Ahir hicâb-ı Şam’a girip lu’betân-ı Rûm
Tuttu cihânı ma’reke-i cünd-ı Zeng-bâr
Nev’î hicâb-ı şâhid-i râz: Sır şahidinin örtüsü.
Ref’ oldu hicâb-ı şâhid-i râz
Aşk oldu melâmet ile dem-sâz

Fuzûlî

hicâb-ı zenân: Kadınlardan utanma.
Bir beldede hicâb-ı zenân ayb olup yine
Bir şehirde bu hâlet olur bâis-i cemâl

Ziyâ Paşa

hücüb: Hicâb’lar. hücüb-i zulmet: Karanlık hicaplar.
Ref eyle gönülden hücüb-i zulmet u nûru
Nezzâre-i dîdâra değiş cennet u hûrî
Sâmi
hâcib: 1. Kapıcı. 2. Perdeci. 3. Kaş. c. hacebe.
Hamd eyleriz o müsellem ü mü’mînleriz ki biz
Bâbü’n-necât fâtihü’l-ebvâba hâcibiz

Abdülhak Hâmit

hâcib-i şems: Güneşin kapıcısı.
Kaşı mihrâbına farz oldu sücûd ol güneşin
Hâcib-i şemste mekrûh olur gerçi namâz
Nizami hâcib ü bevvâb: Perdeci ve kapıcılır.
Açtı devletten müfettih bâblar
Karşı geldi hâcib ü bevvâblar
Saadettin hicâl: bk. hacle. hicr, hicran, hecr, hicrân: Ar. 1. Ayrılık. 2. Unutulmaz acı.
İnceldise hecr ile karınca gibi belin
Firkat nice bir ola
Süleymân ere umma
Hoca Dehhani
Merhem-i vaslı ile buldu kamu derde devâ
Bu Fuzûlî elem-i hecr ile bîmâr henüz

Fuzûlî

Telhî-i hicr ile târîh dedim
Cân-ı şîrînini verdi
Ferhâd

Sürûrî
(1204)
Devr-i hicrinde neler çektiğimi söyler idim
Görebilsem idi bir kerre dahi âh seni
Senih hicr-i dil-ber: Sevgiliden ayrılma.
Şöyle medhûş ol ki zahm-ı tîğ-i hicr-i dil-beri
Tende dil hiss etmesin sînende cânın duymasın

Şeyhülislam Yahya

hicr-i hâl: Ben’den ayrı düşme.
Dâg-ı hicr-i hâl ile cismim ser-â-ser hâl olur
Zülf-i pür-çîninle bu gönlüm perîşân-hâl olur
enverî
hicr-i velini: Şüphe ayrılığı.
Hicr-i vehminden yetirmezdim küdûret gönlüme
Gerçi devrânın muhâlif cümbiş-i meşhûr idi

Fuzûlî

hicr-i zülf: Saç ayrılığı.
Hicr-i zülfün cânıma kâr etti dedim bu nedir
Döndü ol şîrîn-dehen hışm ile dedi zehr-i mâr
enverî
hicr-i yâr: Sevgiliden ayrılma.
Her ne eylersen eyle yâ Allah
Bana çektirme hicr-i yâr ile âh

Keçecizade İzzet Molla

hecr-i yâr: Sevgiliden ayrılma.
Geh hecr-i yâr u gâh beni gamlar öldürür
Geh vasl-ı dil-ber ile geçen demler öldürür
mihri Hatun
hicrân: Ayrılık, bir yerden veya bir kimseden ayrılma.
Gördü çün derd-i dil-i zârımı rahmetti tabîb
Dedi ey hasta-i hicrân sana dermân ağlar
İlhamî, Selimî (Sultan III. Selim)
Bana kan ağlatan hicrân deminde çektiğim gamlar
Gelir bir bir hayâle rûz-ı vaslında geçen demler

Şeyhülislam Yahya

Ona hicrânla.
Hayır, sâde taabbüdle eğil
Ölüdür, doğru, fakat öldüğü hîç belli değil

Midhat Cemal Kuntay

hicrân-ı yâr: Sevgiliden ayrılma.
Hikâyet-igam-ı hicrân-ı yârı mı diyelim
Şikâyet-i sitem-i rûzigârı mı diyelim

Ahmet Paşa

hicrân-meâl: Hicran anlatan.
Donuk ziyâlı nücûmuyla âsümân her şeb
Döker bu levha-i hicrân-meâlegirye-i nûr

Tevfik Fikret

hicv, hiciv: Ar. 1. Zemmetmek, eğlenmek, istihza etmek. 2. ed. Gülünç ve eksiklik olan şeylerin yerildiği şiir.
Bugünden ahdim olsun kimseyi hicetmeyeyim illâ
Vereydin ger icâzet hicv ederdim baht-ı nâ-sâzı
Nef’î
Çalışır hicve dahi harf-i hecâ bilmez iken
Sanki merdâne olur dâhil-i heycâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

Hicv idi muârıza cevâbım
Şemşîr-i zebân idi kitâbım

Ziyâ Paşa

Eylemem ölsem de kizbi ihtiyâr
Doğruyu söyler gezer bir şâirim
Bir güzel mazmûn bulunca
Eşrefâ
Kendimi hicv eylemezsem kâfirim
Eşref
hîç:) Far. 1. Yok denecek kadar az olan. yok olan. 2. Değersiz, ehemmiyetsiz.
Halka sirâyet eyledi âsâr-ı inbisât
İmsâke hîç alâmet-i te’kîd kalmadı

Nâbî

Çarh ni’met mi verir gavgâsız
Hîç
Fir’avn olur mu
Mûsâ’sız

Nâbî

Hâl-i bâlâ-nazarâna eremez teng-nigeh
Hîç
Ankadyıla pervâz edebilsin mi hurûs

Esrar Dede

hîç-â-hîç: Hiç yok, bomboş.
Gurûbtur geçen eyyâm ü şebtir âyende
Kemâl-i hîçe mukârin zevâl-i hîç-â-hîç

Abdülhak Hâmit

hîç-istân: Hiçlik yeri.
hîç-istân-ı hestî: Boş hiçlik yeri.
Şunu bir ehl-i hikmetten işitmiştim, cihân dîde
Yalan, gerçek biraderdir bu hîç-istân-ı hestîde

Abdülhak Hâmit

hîç-kâr: İşe yaramaz.
Billâhî yuf bu şu’bede-i hîç-kâre yuf
Yuf kadr-i câh u tantana-i iştihâreyuf

Şeyh Galip

hîç-kesân: Hiçbir kimse.
Şiâr-ı hîç-kesândır rızâ’-i nâ-çârî
Hilâf-ı meşreb-i himmet şekûru neyler

Nâilî

hîç-zâr: Hiçlik yeri.
Yükselir, yükselir de fikr-i beşer
Düşer acz ile, hîç-zâre düşer

Kemalzâde Ekrem Bey

hidâyet: Ar. Doğru yol, Hak yolu.
Hidâyet menziline yettiler sa’y ile akrânın
Dalâlet içre sen kaldın sana ol âr yetmez mi

Fuzûlî

Kalbi ol nükte-i pür-feyz-i hidâyettir kim
Gökten âvîhte kandîlidir onun ilhâm

Nâbî

Reh-nümâ lâzım değildir olmasın reh-zen hemân
Hızr’a muhtâc olmamak mahz-ı hidâyettir bana

Koca Râgıp Paşa

hidâyet-i reh-i şer’î: Şeriat yolununun doğruluğu.
Hidâyet-i reh-işer’î için alâimdir
Değil abes bu görünen menâir-i hem-vâr

Ziyâ Paşa

hâdî: 1. Hidayet edici, doğru yol gösterici 2. Delil, rehber, mürşit. 3. Allah.
Işka uy zâhid ko zühdü kim sana hâdî budur
Ten gamın çekme gönül yap mülk-ı Şeddâdî budur

Behiştî

Tâlib-ı Hâdî olan etmez mahabbetten ferâğ
Âşık-ı dil-dâr olan eyler mi sohbetten ferâğ

Gaybî
hâdî-i ahbâb-ı Ahmed: Hz. Muhammed (s. a. s.)dostlannın yol göstericisi (Allah).
Ma’bed-ı Sultân
Süleymân
Şâh emîn-i ehl-i dîn
Hâdî-i ahbâb-ı Ahmed câmî’-i ibret-nümâ

Taşlıcalı Yahya Bey

hâdî-i esrâr-ı sübül: Yol sırlarının rehberi.
Hazret-i şâh-ı rusül hâdî-i esrâr-ı sübül
Şârık-ı çarh-ı Hudâ hazen-i genc-i is’âd

Nâbî

hâdî-i sübül: Yolları gösterici.
Ey sâhib-i mi’râc-ı habîb-ı Vehhâb
Hâdî-i sübül şâh-ı rusül arş-ı Cenâb

Nazîm (Yahya)

Çıkaran doğruya hâdî-i sübüldür
Kim ki bir râhagider ol rehi şâh-râh bilir

Keçecizade İzzet Molla

hâdî-i vâdî-i dîn: Din vadisinin rehberi.
Hâdî-i vâdî-i dîn bedreka-i ehl-i yakîn
Pîr ü müctehidîn hazret-işeyhü’l
İslâm

Nef’î

hiddet: Ar. 1. Keskinlik. 2. Şiddet. 3. Öfke.
Artırır eyyâm-ı hicrânın sirişkim hiddetin
Müddet-i eyyâm mey keyfiyyetin eyler füzûn

Fuzûlî

Yürür, fakat suların böyle kahr-ı hiddetine
Nasıl tahammül eder eski, hasta bir tekne

Tevfik Fikret

Anlamaz aczini bilir mi sabî
Hiddet eyler mizâcı pek asabî

İsmail Safa
hiddet-i efkâr: Fikirler hiddeti.
Verdikçe dimâğa hiddet-i efkâr
Ben söylerim ol kitâbet eyler

Muallim Naci

hiddet-i matlab: Talep edilen hiddet.
Mebhas-ı fark-ı miyân-ı Harem ü deyr nedir
Cihet ü hiddet-i matlab cihet-i câmi’edir
Antalyalı
Münif
hiddet ü kîn: Kin ve hiddet.
Gazab u hiddet ü kîn gösterme
Kimseye çîn-i cebîn gösterme

Nâbî

hidmet, hizmet: Ar. 1. İş, hizmet. 2. İş görme, birinin işini görme.
Yine ferrâş-sıfat destine cârûb almış
Ki ede hidmet hâk-i der-i dâver sünbül
Bâkî
Hıdîvâ sen ki ettin böyle hidmet devlet ü dîne
Duâ-yı devletin farz oldu el-hakk ins ü cânn üzre

Nedim
Hidmet et üstâdına sen kul gibi
Şöyle kim bir bâya yohsu{gibi
Âşık
Beşe
Yine firâş-sıfat destine çârûb almış
Ki ede hizmet hâktir dâver sünbül
Bâkî
Fikr et kudemâ ne hizmet etmiş
Her nâmeyi ders-i hikmet etwiş

Muallim Naci

hidmet-i Beytü’l-harem: Kâbe hizmeti.
Oldu hicâbetle sikâyet tamâm
Onlar için hidmet-ı Beytü’l-harem
Nahfi hidmet-i pîr: Pirin hizmeti.
Ehl-i ışk oldu
Necâtî olamaz akla mutî
Hic meczûb olan âbdâl ede mi hidmet-i pîr

Necati Bey

hidmet-kâr: Hizmetçi.
Şâh-ı mülk-ı Şâm iken rûşen çerâgın olmağa
Meclisinde oldu handân adlı hidmet-kâr şem’

Riyazî

hizmet-i mahlûk: Yaratılana hizmet.
Nice bir hizmet-i mahlûk ile mahzûl olalım
Sâil-ı Hak olalım nâil-i mes’ûl oşalım
Mütercim
Âsım
hizmet-i millet: Millete hizmet.
Tevâzu’ayn-ı rif’at, hizmet-i millet siyâdettir
Olunsun hulk-ı Peygam-ber’le istişhâd lâzımsa

Namık Kemâl

hizmet-i pencâh: Elli yıllık hizmet
Şehriyârâ eyle mir’ât-ı mükâfâta nazar
Tâ görünsün hizmet-i pencâh sâlik sûreti

Nevres-i Kadim

hizmet-i rıkkıyyet: Kulluk hizmeti.
Eğerçi hizmeti yok lîk ona yeter bu şeref
Ki ede hizmet-i rıkkıyyetinde ömrügüzâr

Nedim
hizmet-i pencâh: Elli sayısı hizmeti.
Şehriyârâ eyle mir’ât-ı mükâfâta nazar
Tâ görünsün hizmet-i pencâh sâlik sûreti

Nevres-i Kadim

hizmet-i rindânî: Rindlik hizmeti.
Verirdi mâ-melekin bezl için kerîme leîm
Ederdi hizmet-i rindânî şevkle zühhâd

Nef’î

hizmet-i vâiz: Vaizin hizmeti.
Ashâb-ı fazîlet ona muhtâc değildir
Câhillere nâ-dânlaradır hizmet-i vâiz

Nâbî

hizmet-i yârân-ı safâ: Eğlence dostlarının hizmeti.
Bağddd’a yolun düşerse ger ey bâd-ı seher-hîz
Âdâb ile var hizmet-i yârân-ı safâya

Bağdatlı Ruhi
hizmet-i zevk-ı temâşâ: Seyretme zevkinin hizmeti.
Edip çeşme havâle hizmet-i zevk-ı temâşâyı
Cemâl ü çeşmi etmiş birbirine vâlih ü şeydâ

Nâbî

hizmet-kâr: Hizmetçi, hizmet eden kimse.
Müselsel bir esârettir zarûret her hükûmette
Ki sultân nâzıra, nâzır da hizmet-kâra tâbidir

Ziya Paşa

hâdim: Hizmet eden, hizmetçi. c. huddâm, hademe.
hâdim-i devlet: Devlete hizmet eden.
Târik-i millet olan mâlik-i devlet olamaz
Hâdim-i devlet olan hâdim-i millet olamaz

Abdülhak Hâmit

hâdim-i şâh-ı ümem: Ümmetler şahının hizmet edeni.
Hem hâmî-ı Beytü’l-harem, hem hâdim-ı Şâh-ı ümem
Rûm ü Arab, milk-ı Acem mahkûmudur ser-tâbe-pâ

Seyyit Vehbî

hâdimü’l-haremeyn: Mekke ve
Medine’nin hizmetçisi.
Bu şehriyâr değil miydi hâdimü’l-haremeyn
Metâ’-ı cümle-i akvâm iken o zî-kudret

Abdülhak Hâmit

huddâm: Hâdim’ler. hizmetçiler.
Kapısın haylî melek bekler idi
Cümle huddâmı feriştehler idi

Hakanî

İftihâr eyler ise mahşere dek lâyıktır
Handânındaki evlâd u abîd ü huddâm

Nâbî

Terbiye-kerde-i nân ü nemek-i lutfun iken
İ’tibâr etmez olur hânen içinde huddâm

Nâbî

hademe: Hâdim’ler, hizmet görenler.
Ne belâdır süfehâ-yı hademe
Gönderir âdemi mülk-i ademe

Sünbülzade Vehbi

hiffet: Ar. 1. Hafiflik. 2. Hoppalık.
Rütbe-i hiffet ü temkîni kıyâs et bundan
Câm meydânında eder devr, geçer sadre sebû

Koca Râgıp Paşa

Tahsîl-i hiffet eylemeden gayri nef’i yok
Âsî muârız olsa bile cûy-ı Nîl ile

Nâbî

Tabîat-i kerem ü buhl u sıklet ü hiffet
Seciyye-i gazab u hilm ü rahmet ü âzâr

hiffet-gân-ı sengîn: Taştan hafiflik.
Başı serd olmayan, yumuşak başlı at
Bister-i nerm üzre hâb-ı hiffet-gân-ı sengîn olur

Koca Râgıp Paşa

hafîf: Ağır olmayan, ağırlığı az olan.
Cisminin lahmı hafîf idi tamâm
Lahm u şahm issi değildi evhâm

Hakanî

Esnâ-yı seferde çeşm-i im’ân
Gördükçe mevâki’-i latîfe
Bulmaz mı tabîatinde insân
Bir hâhiş-i celse-i hafife
Mualüm
Naci
Mâ’-i cârî taraf taraf çağlar
Bâd-ı hoş-bû eser hafîf hafîf

Muallim Naci

hikâye, hikâyet: Ar. anlatma, söyleme. c. hikâyât.
Zülfün hikâyetini gönülde misâl edip
Gam kıssasını levh-i perîşâne yazmışam

Ahmet Paşa

Dinle neyden kim hikâyet etmede
Ayrılıklardan şikâyet etmede
Nahfî
Eder bir bir hikâyet eşk ü âhın
İsmetî yâre
Ne denlü mâ-cerâ-yı derd-i aşkın bî-şümâr olsa
İsmetî
Topraktan başka ilticâ-gâh olamaz
Gûş et bu uzun hikâye kûtâh olamaz

Yahya Kemal

hikâyet-i aşk: Aşk hikâyesi.
Tüketti sanma hezârân hikâyet-i aşkı
O kıssadan dahi söylenmedik neler kaldı

Keçecizade İzzet Molla

hikâyet-i Ferhâd: Ferhat hikâyesi.
İbret alıp hikâyet-ı Ferhad ü Kays’tan
Merdüm-i dîn cihânda esîr-i zen olmasın

Ziyâ Paşa
hikâyet-i gam-ı hicrân-ı yâr: Yârdan ayrılığın gam hikâyesi.
Hikâyet-i gam-ı hicrân-ı yârı mı diyelim
Şikâyet-i sitem-i rûzigârı mı diyelim
Ahmet Paşa
hikâyet-i hâlât-ı Şems ü Mevlânâ: Şems ve
Mevlana’nın hâllerinin hikâyesi.
Yeter hikâyet-i hâlât-ı Şems ü Mevlânâ
Ne rütbe mihr-i dirahşân olur gönül gönüle

Yahya Kemal

hâki: Hikâye eden, anlatan.
Hevâda son nefesin ye’s-i rûhu hâkîdir
Akar sular, dereler son nidâyı ye’sinle

Ahmet Hâşim

hikem: bk. hikmet.
hikmet: Ar. 1. Hakîmlik, bilgelik.
Bilinmeyen sebep. c. hikem.
Sorulmaz hikmetinden yoksa tal’at-ı Hak
Teâlâ’nın
Sorulsa hikmetinden âh çok feryâd olur peydâ

Üsküdarlı Talat Bey

Deriz tab’-ı beşere ictimâ’ acz ü nahvettir
Cihânın tavrını bir hikmete isnâd lâzımsa

Namık Kemâl

Hâlin kime açsan sana der hikmetin vardır
Öldürdü bu hikmet bizi âh bilinmez mi bu hikmet
Ruhi
hikmet-i bed-rengî-i âlem: Âlemin kötü renkli hikmeti.
Bu kelâm-ı hâtifi verdi küşâyiş zihnime
Hikmet-i bed-rengî-i âlemde oldu müstebân

hikmet-i bî-intihâ: Sonsuz hikmet.
Dil sürhünün bir noktası cân teninin bir fethası
Tahkikinin bir reşhası bu hikmet-i bî-intihâ

Esrar Dede

hikmet-i dünyâ: Dünya hikmeti.
Hikmet-i dünyâ vü mâ-fîhâ bilen ârif değil
Ârif oldur bilmeye dünyâ vü mâ-fîhâ nedir

Fuzûlî

hikmet-i ezelî: Ezelî hikmet.
Ta’yîn-i hikmet-i ezelîden değil habîr
Tazyî’ eder hayâtını dil-hâh aşkına

Nâbî

hikmet-i fikr ü hayâl: Hayal ve fikir hikmeti.
Belki kânûn-ı sühanda hall ü akd-i nüktede
Hikmet-i fikr ü hayâlin feylesof-i ekberi

Nef’î

hikmet-i İskender: İskender’in hikmeti.
Pehlevânlar dünyâda çok
Rüstem-ı Zâl’im dedi
Hikmet-ı İskender ü mülk-ı Süleymân bendedir
Hatâî
hikmet-i ma’nî: Mana hikmeti.
İlm-i vahdette sebak-daşı imâm-ı evliyâ
Hikmet-i ma’nîde şâkirdi hakîm-ı Gaznevî

Nef’î

hikmet-i Mevlâ: Allah’ın hikmeti.
Erer mi hikmet-ı Mevlâ’ya aklı insânın
Cihânı şâmil olur mu fürûğ-ı şems-i münîr
Şinasi hikmet-i mi’râc-ı kemâl: Olgunluk miracının hikmeti.
Rütbe-i hikmet-i mirâc-ı kemâline göre
Hükemâ firka-i dûn felsefe cem’-i süfhâ

Fuzûlî

hikmet-i rûz-ı ezelî: Ezelî günün hikmeti.
Mâye-i feyz-i hayât-ı ebedî neşve-i mey
Neş’e-i hikmet-i rûz-ı ezelî gerdiş-i câm

Nef’î

hikmet-i teslîm: Teslim olma hikmeti.
Vermez feleğin devr-i çeb-endâzına hükmü
Kor hikmet-i teslîmi kazâ vü kader eyler

Nef’î

hikmet-âmîz: Hikmet dolu.
Dağılsın âleme terkîb-i bend-i hikmet-âmîzi
Bu rıhlet-gehde (Nâci)nin de kalsın nâm-ı nâ-çîzi

Muallim Naci

hikmet-âmûz: Hikmet öğreten.
Hep bu ma’nâyı bilir ehl-i kabûl
Hikmet-âmûz idi evzâ’-ı Resûl

Hakanî

hikmet-endûz: Hikmet kazanan.
Bu âlem bir kitâb-ı hikmet-endûz-ı hakâyıktır
Meâlin her kim istihrâc ederse âferîn bâdâ

Nâbî

hikmet-meâb: Hikmetin bulunduğu
yer.
Arif-i allâme-i kudret-nisâb
Vâkıf-ı fehhâme-i hikmet-meâb

Ziyâ Paşa

hikmet-nümâ: Hikmet gösteren. hikmet-nümâ-yı günbed-i devvâr-ı sun’: Kudretin gökyüzündeki hikmet gösteren dönüşü.
Nâbîyâ vermektedir ezdâda reng-i ittihâd
Gerdiş-i hikmet-nümâ-yı günbed-i devvâr-ı sun’

Nâbî

hikmet-nüvîs: Hikmet yazan.
hikmet-nüvîs-i sun’: Sanatın hikmetini
yazan.
Zülfü ruhun müellif-i hikmet-nüvîs-i sun’
Gösterdi devr-i hâşiyesinde teselsülün

hikem: Hikmet’ler.
Nice kasîde bir kitâb-ı mecmûa-i intihâb
Her nüktesi faslü’l-hitâb her beyti bir genc-i hikem

Nef’î

hikem-nümûn: Hikmetler gösteren.
Her beyti bunun hikem-nümûndur
Pek dinle hikâyemiz uzundur

hilâf: Ar. 1. Yalan. 2. Karşı, zıt, aykırı.
Aşkında yerine yetti lâfı
Daâ’âsının olmadı hiMşı

Fuzûlî

Hilâf inhâ rakîb ol âfeti tenfîr edip benden
O sengîn-dil müzevver mühr kazmış nâme uydurmuş

Nâbî

Gûyâ cehlin hilâfıdır ilm
Cehlin sırf
Vtirâfidır ilm

Ziya Paşa

hilâf-ı âde: Göreneğe aykırı.
Niyâz-mend-i visâl ol ko şermi ey Nâbî
Ne var temennî-i vuslat hilâf-ı âde değil

Nâbî

hilâf-ı âdet: Âdete aykırı.
Hilâf-ı âdete çok olma ey perî mâil
Yeter füsûn ile teshîr-i âdemî-zâd et

Fuzûlî

hilâf-ı cins: Cinsine aykırı.
Iyân iken zarar-ı iktirân-ı şîşe vü seng
Hilâf-ı cins ile ülfet belâ değil de nedir

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

hilâf-ı devr: Zamana zıt.
Çerhin hilâf-ı devri var ammâ senin gibi
Uşşâka kesr-i hâtır ile müttehem değil
Nâbî hilâf-ı emr-i kânûn-ı selef: Önceki kanun emrine aykırı.
Her kim eylerse hilâf-ı emr-i kânûn-ı selef
Nâ-halefdir nâ-halefdir nâ-halefdir nâ-halef
Nahifi (Süleyman)
hifâf-ı gerdiş: Dönüşe zıt.
Ne sûd a’dâ-yı bed-hâhı ferah-nâk etmeden gayri
Hilâf-ı gerdişinden çerhin izhâr-ı melâl etmek

Nâbî

hilâf-ı iffet: Namusa aykırı.
Olmaz ise de hilâf-ı iffet
Elbette olur delîl-i hiffet

Muallim Naci
hilâf-ı meşreb-i himmet: Gayret huyuna aykırı.
Şiâr-ı hîç-kesândır rızâ’-i nâ-çârî
Hilâf-ı meşreb-i himmet şekûru neyler

Nâilî
hilâf-ı mevzi’: Bulunduğu yerin zıddı.
Hilaf-ı mevzisine ger konulsa bir cevher
Nakîsa cevhere mi yoksa vaz’ edenlere mi
Hâkî
hilâf-ı mu’tâd: Alışılmışın zıddı.
Çıka deryâ ser-i kuhsâra hilâf-ı mudâd
Ser-fürû eyleyegavvâsgibi bahre cebel

Nef’î

hilâf-ı re’y-i cumhûr: Halkın reyinin aksi.
Müsâid ol kadr-i tedbîrine devrân ki kasd etse
Eğer bir emr-i zâhirde hilâf-ı re’y-i cumhûru

Nef’î

hilâf-ı rızâ: Rızaya aykırı.
Neden hilâf-ı rızâdır niçin bilinmiyor âh
Mecârî-i hükm-ârâ-yı hâdisât u şuûn
Nâzım Paşa
hilâf-ı tıynet: Yaratılışın zıddı.
Hilâf-ı tıynetimdir tab’-ı ahbâba keder vermek

Koca Râgıp Paşa
hilâf-ı vüs’at-i meydân-ı iltifât: İltifat meydanının genişliğine aykırı.
Nâbî hilâf-ı vüs’at-i meydân-ı iltifât
Vakt-i itâb sâha-i takrîr teng olur

Nâbî

hilâfet: 1. Birinin yerine geçme. 2. Halifelik, peygamber vekili olarak yerine geçen ve
İslamın koruma vazifesini üzerine alan kimse.
Hem hilâfet hükmünü hem saltanat fermânını
Bundan etmiş âleme cârî mürûr-ı rûzigâr

Fuzûlî

hilâl: Ar. 1. Yeni ay, üç gecelik aya denir. 2. Hilal şeklinde olan kaş.
Çatma kurbân olayım çehreni ey nazlı hilâl
Kahramân ırkıma bir gül!
Ne bu şiddet bu celâl

Mehmet Akif

Kaddim hilâle döndü tenim bir hayâldir
Ya’nî ecel gelip beni bulmak muhâldir
Bîdârî
Gâhî şafakta hâle-i hûnîn gibi hilâl
Gâhî kamer sabâha kadar arzeder cemâl

Kemalzâde Ekrem Bey

hilâl-i çerh: Feleğin hilali.
Olur atın önünce âsmânpeyk-i cihânpeymâ
Ona hûrşîd tâc-ı zer hilâl-i çerh ser-mûze
Bâkî
hilâl-i dil: Gönül hilali.
Gündüz rakîb ile gezip ol mihr olmadı
Pertev-gedâ-yı vaslı bir ahşam hilâl-i dil

Esrar Dede

hilâl-i gam-âlûd: Gamlı hilâl.
Bir yanda bir amûd-ı seher bir minâre var Üstünde bir hilâl-i gam-âlûd, Zühre var

Kemalzâde Ekrem Bey

hilâl-i hâle-pirâ: Hâle donatıcı hilal.
Felek imşeb hilâl-i hâle-pirâyı edip der-dest
Hemânâ ol dervîşe tutmuş bir kemer keşkûl
Kânî (Ebubekir)
hilâl-i îd: Bayram hilali.
Ebr-i siyâh içinde kalır san hilâl-i îd
Anber-feşân saçında olur çün nihân kaşın
Nizami hilâl-i îd-i şehr: Ayın bayram hilali.
Hilâl-i îd-i şehr içre ne görmüş var ne tutmuş var

Taşlıcalı Yahya Bey

hilâl-i kâmet: Boy hilali.
Hilâl-i kâmetin kavs etmeyen âlî-makâm olmaz
Mehi gör kim hilâl olmazdan evvel bedr-i tâm olmaz

Âsım (Çelebizade Şeyhülislam İsmail)

hilâl-i Ramazân: Ramazan hilali.
İmâ-yı medîhi ham-ı ebrû-yı bütânda
Haclet-dih-i engüşt-i hilâl-ı Ramazân’dır

Nâilî
hilâl-i şafak: Şafak hilali.
Belirir çehre-i zerdinde dimâhiddet
Nev-hilâl-i şafak âgûşa dönerşekl-i izâr

Kemalzâde Ekrem Bey

hilâl-i şeb-i îd: Bayram gecesinin hilali.
Eser-i nâhunu gamdır rûh-ı illiyyînde
Sanma âyîne-i gerdûnda hilâl-i şeb-i îd
Yenişehirli Avni
hilâl-âsâ: Hilal gibi.
Hilâl-âsâ fürûzân oldu bahr-i nîl-gûn üzre
Şafaktan dem urur âb-ı şarâb-âlûdı deryânın
Bâkî
hilâl-ebrû: Hilal ebru(kaş).
Her sehî-kad cilvesi bir seyl-i tûfân-ı belâ
Her hilâl-ebrû kaşı bir ser-hatt-ı meşk-ı cünûn

Fuzûlî

Oruc ayından uzundur ey hilâl-ebrû saçın
Ben kara gönlünün ol bayrâmın oruc eyledi

Necati Bey

hiTat: Ar. Eskiden padişah ve vezirlerin üzerlerine giydikleri süslü elbise, kaftan.
Saltanat hil’atini kaddine hayyât-ı felek
Râst biçmese açılmazdı girîbân-ı kerem

Ahmet Paşa

Câme-i sıhhat
Hudâdan halka bir hil’at gibi
Bir libâs-ı fâhir olmaz cisme ol kisvetgibi
Bâkî
Sen ol kim dûş-ı istidâdın ile lâyık-ı hil’at
Sana hayyât-ı gerdûn atlas-i çarhı libâs eyler
Şehid
Ali Paşa
hiTat-i beyzâ: Beyaz elbise.
Hil’at-i beyzâ-yı
İslâm’ı siyeh-fâm ettiler

hiTat-ı dîbâ: Süslü, ipekli elbise.
Gün başına bir hil’at-i dîbâ verir ammâ
Dâmânını âlûde-i hûn-ı ciğer eyler
Nefi hiTat-i dîn: Din elbisesi.
Mü’mîne hil’at-i dîndir kat kat
Vâcibât ü sünen ü mendûbât
Nâbî hiTat-i fâhire-i saltanat-ı garrâ: Parlak saltanatın övünç elbisesi.
Edepîrâye-i re’yiyle mutarraz dâim
Hil’at-i fâhire-i saltanat-ıgarrâyı

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

hiTat-i gül-gûn: Kırmızı renkli elbise.
Gezdirir her yan gözüm eşk üzre bağrım pâresin
Hü’at-i gül-gûn ile rahş üzre cevlânın görüp
FvzM hiTat-i hüsn: Güzellik elbisesi.
Aç elini ki ay yüzüne gün gulâm ola
Çöz zülfünü ki hil’at-i hüsnün tamâm ola

Ahmet Paşa

hiTat-ı ışk: Aşk elbisesi.
Bir karış kesmek gerek kaddin uzundur iy rakîb
Ger dilersen hil’at-ı ışkı tamâm olsun sana

İbni Kemâl

hiTat-i kadr: Kıymet elbisesi.
Oldu tırâz-ı hil’at-i kadrin “li’amrike”
Terk oldu tâc-ı izzine “Levlâke
Ve’d-duhâ”
Lamiî Çelebi (li’amrike: “Ey Resûlüm“
Senin ömrüne andolsun ki, onlar, sarhoşlukları içinde bocalıyorlarSure 15ş72; Levlâke: Hadis; Ve’d-duhâ: “Kuşluk vaktine andolsun.
Sure 93ş1)
hiTat-i nâz: Naz elbisesi.
Zîbâ yaraşır hil’at-i nâz ol boyu serve
İki kolumu kılsam ona bel dolaması
Bâkî hiTat-i nazm-ı cihân-gîr: Cihanı tutan nazmın kaftanı.
Derme çatma giydirir eller libâsı şirine
Hil’at-i nazm-ı cihân-gîrin senin altınlıdır
Bâkî
hiTat-i samûr: Samur kürkten yapılmış elbise.
Budur atiyye-i dîvân-hâne-i kısmet
Gehîpalâs-ı kühen gâhî hil’at-i samûr

Nâbî

hiTat-ı sürh: Kırmızı elbise.
Geh zuhûr eyler idi ol gül-i al
Hil’at-ı sürhle hûrşîd misâl

Hakanî

hiTat-dûz: Elbise biçen, terzi. hiTat-dûz-ı bâzâr-ı hakîkat: Hakikat pazarının terzisi.
Zehî hayyât-ı hil’at-dûz-ı -ı bâzâr-ı hakâyık kim
Kadd-i ma’nâyı etmiş câme-i terkîb ile berpâ

Nâbî

hîle: Ar. Düzen, desise, tuzak; sahtecilik, oyun, dolap. c. hiyel.
Mürebbâ hamrı müselles diye satar zâlim
Şarâbın üstüne hürmet biraz da hîle katar

Nedim
Alevinden fezâ dolan tâcın
Kını akvâm olup duran kılıcın
İçi baktım desîse, hîle, yalan
Midhat
Cemal (Kuntay)
Müşterîye hîle etmek âdetidir bakkâlın
Bu sebebtendir ki çektirmez ile pûjîneyi

hîle-i sayyâd: Avcı hilesi.
Değildir mürg-ı zeyrek hîle-i sayyâddan gâfil
Nevâziş-gûne, âkıl, mekr-i düşmenden emîn olmaz
beliğ
hîle-i şeytân: Şeytanın hilesi.
Hıfzeyle benim meclisimi sû’-i karînden
Kâr etmeye lutfunla bana hîle-i şeytân
Adlî, Âdil (Sultan II. Mahmut)
hiyel: Hîle’ler.
Cümle erbâb-ı hiyel müdbir olur
Hîlesipek çoğa sürmez duyulur

Sünbülzade Vehbi

hîle-bâz: Hile yapan.
İnsânoğlu hîe-bâzdır kimse bilmez fendini
Her kime iylik edersen sakla ondan kendini

hîle-bâzî: Hilekârlık.
Alim-i bergeşte-hâlem şeş-der-i ikbâlde
Baht-ı zâr-ı hîle-bâzî bir dü-şeşgöstermesin
Şehrî
hîle-güzâr: Hileci.
Yoğiken tilki gibi hîle-güzâr
Yine postu soyulur âhir-i kâr

Sünbülzade Vehbi

hîle-perdâz: Hileci.
Olmuşuz bir hîle-perdâzın esîr-i mekri kim
Sufra-i eflâkten nân-ı nücûmu çaldırır

Nâbî

hilkat, hilk: Ar. 1. Yaratılış, yaratılma. 2. Tabiat, huy.
Ol celîlü, lkadr-ı Zi’n-nûreyn-i sâhib-i hilk kim
Geldi dünyâya saîd ü gitti ukbâya şehîd

Bağdatlı Ruhi

Sensin ol bâdî-i hilkat ki denirse erzân
Bâğ-ı kadrinde bütün mülk-i cihân bir erzen
Yenişehirli Avni
Bütün heyâkil-i hilkatle hasbihâl ettim
Leyâle derdimi döktüm, cibâli söylettim

Mehmet Akif

Hilkat lisân-ı hâl ile her bâr söylenir
Ma’nâ-yı
Rabb’ı etmeyip ızmâr söylenir

Yahya Kemal

hilkat-i Âdem: Âdem’in yaratılması.
Bırak nikâb ki bilsin kemâl-i sun’ıgörüp
Ferişte hilkat-ı Adem’de şübhesin bâtıl

Fuzûlî

hilkat-i âlem: Âlemin yaratılışı.
Bilmezem bu hilkat-i âlemde mi insâf yok
Olmadım mı yoksa ben hâlâ sezâ-yı merhamet
Avnî
hilkat-i dîv: Dev yaratılışlı.
Olmağa râzı idim hem hilkat-i dîv rakîb
Olmaz ammâ neyleyim
Ehremen’le tev’-emân

Üsküdarlı Hakkı Bey

hilkat-i imkân: Olabilirlik yaratılışı.
Hamd-i bî-had dem-be-dem ol mübdi’-i eşyâya kim
Hilkat-i imkân vücûd-ı Zât’ını îcâb eder

Fuzûlî

hilkat-i mevcûdât: Mevcut olan yaratılış.
İktizâ etti münezzeh zâtı
Sebeb-i hilkat-i mevcûdâtı

Hakanî

hilm, hilm: Ar. İnsanın tabiatinde olan sakinlik, yumuşaklık.
Biri sıdkıla biri adl ile bî-hemtâdır
Biri hilm ile biri ilm ile ferd-i yek-tâ

Hakanî

Bir pâdişâh ki eyledi tab’ında imtizâc
Hilm ü şecâat ü vera’ ü heybet ü vakâr
Nevî hilm-i himârî: Eşeğe ait yumuşaklık.
Gerçi hilm oldu pesendîde-nümâ
Olmaya hilm-i himârî ammâ

Sünbülzade Vehbi

halîm: Yumuşak huylu, hilmile vasıflanmış.
Mağrûr-ı dâniş olma edîb ü halîm isen
Bildin mi sırr-ı cilve-i aşkı alîm isen

Hersekli Arif Hikmet

Allah’a sığın şahs-ı halîmingazabından
Zîrâ yumşak huylu atın çiftesipektir

Ziyâ Paşa

Biri de câmi’-ı Kur’ân-ı mübîn
Zî’n-nûreyn
Menba’-ı hilm ü hayâ
Hazret-ı Osmân-ı halîm

Nazîm (Yahya)

hilye: Ar. 1. Ziynet, süs. 2. Yaratılış güzelliği. 3. Güzel sıfatlar. 4. Hz. Muhammed’in mübarek vasıflarım ve güzelliklerini anlatan manzum veya mensur eser veya levha.
Şân-ı rahşânını takdîr ederiz
Sana
Hilye’n gibi tevkîr ederiz

Hakanî

hilye-i garrâ: Temiz hilye.
Bize bir hilye-i garrâ yazdın
Nâmını cebhe-i arşa kazdın

Muallim Naci
hilye-ı
Hakanî

:
Hakanî
’nin hilyesi.
Dil ki âyîne-ı Sübhân’dır
Levha-ı Hilye-ı
Hakanî
’dir

Muallim Naci

hilye-i pâk: Temiz hilye.
Bu hadîs içre budur kavl-i ehemm
Ya’nîallah
Taâlâ a’lem
Nice pâkîze sühandan sonra
Fahr-i âlem dedi benden sonra
Hilye-i pâkimi kim görse benim
Ola görmüş gibi vech-i hüsnüm

Hakanî

himâr: Ar. Erkek eşek; eşek. c. hamîr.
Çıktı bir bâğın içinden yola bir yaşlı himâr
Nakl için beldeye yüklenmişti rûy-ı nigâr
Şinasi
himârî: 1. Eşeklik. 2. Eşek gibi.
Bu humk-ı himârîyi ko dünyâda
Belîg
Bâr-ı gamı hep sen mi kaldın çekecek
Belig
Gerçi hilm oldu pesendîde-nümâ
Olmaya hilm-i himârî ammâ

Sünbülzade Vehbi

himâye, himâyet: Ar. Koruma, sıyanet etme, görüp gözetme.
Himâyet et ki senin bir yanar çerâgındır
Taarruz eylemesin rûzgâr-ı bed-girdâr

Nedim
Bu hânümânı tutan hep onun himâyesidir Üzerlerinde gezen sâye kendi sâyesidir

Mehmet Akif

Aciz olanın ketm olunur hakk-ı sarîhi
Mahmîleri her yerde himâyet yeni çıktı

Ziya Paşa

hîme: () Far. Odun, kütük.
hîme-i nâ-sûhte: Yaş odun.
Lezzet-i sûziş ile hîme-i nâ-sûhteye
Terbiyet-hâne-i külhânda eder gül hande

Nâbî

himl: Ar. Yük.
himl-i emânet: Emanet yük.
Zaîf ü acz ile sıkl-i tekellüfâta hamûl
Zalûm ü cehl ile himl-i emânete hammâl
Şeyhi himl-i mihnet: Sıkıntı yükü.
Mihmân olsan çekilmez imtihân-ı mîz-bân
Mahv olurdu himl-i minnet çekse çarh çenberi

Nazîm (Yahya)

himmet: Ar. 1. Yardım, ihsan. 2. Çalışma, gayret. 3. Yüksek irade. 4. Ermiş kimsenin tesiri. c. himem.
Şiâr-ı hîç-kesândır rızânâ-çârî
Hilâf-ı meşreb-i himmet şekûru neyler

Nâilî

Dem-ı Mesîh’ten etsen ricâ-yı himmet der: Bu deyr-i köhnede biz de duâya muhtâcız

Koca Râgıp Paşa

Değildir şîr der-zencîre töhmet acz-i ikdâmı
Felekte baht utansın bî-nasîb erbâb-ı himmetten

Namık Kemâl

Neden sonra bendene himmet edip gel desen
Gider gam ve kederler ne hat kalır ne desen

Şeref Yılmaz

himmet-i âkıl: Akıllının çabalaması.
Herkesin gayreti memdûh olur idrâki kadar
Bir midir himmet-i âkıl ile sa’y-ı Bâkıl
Eşref Paşa
(Bursalı Mustafa)
himmet-i âliye: Yüce himmet.
Kuvve-i kudsiyyesi kâfiri
İslâm edip
Himmet-i âliyesi münkiri eyler ilzâm
Âdile Sultan

himmet-i âsaf: Vezirin himmeti.
Himmet-i âsafa olan mazhar
Olur ol şârsûya şeh-bender

Nedim
himmet-i bî-hemtâ: Benzersiz himmet.
Bâkî yâ şâh-ı cüvân-baht-ı cihân sağ olsun
Gayra minnet komadı himmet-i bî-hem-tâsı
Bâk himmet-i cünd-i ricâlullah: Evliya askerinin himmeti.
Fazl-ı Hakk u himmet-i cünd-i ricâlullah ile
Ehl-i küfrü ser-te-ser kahr eylemektir niyyetim
Avnî himmet-i çâbük-rev-i reh-nümâ: Hızlı yol gösteren rehberin yardımı.
Tûl-i dâmenden girân-reftâr olan pâ-der-gile
Himmet-i çâbük-rev-i reh-nümâ mümkin değil

Esrar Dede

himmet-i ehl-i kemâl: Olgun kişilerin yardımı.
Eğerçi nâkısım yek-pâre yâ Rab
Gulâm-ı himmet-i ehl-i kemâl et

Esrar Dede
himmet-i ehl-i muhabbet: muhabbet ehlinin himmeti.
Himmet-i ehl-i muhabbet öyledir kim gâh olur
Bir gedâyı pâdişâh-ı mülk ü devlet karşılar
Tıflî (Mehmet Emin)
himmet-i hengâm: Devrin himmeti.
Olşeh ki kef-i himmet-i hengâmı keremde
Dünyâyı ganî, kânı tehî, bahri berr eyler

Nef’î

himmet-i Hızr: Hz. Hızır’ın himmeti.
Herkese nutk-ı revân-bahş verilmez
Yahyâ
Himmet-ı Hızr gerek kim buluna
Ab-ı Hayât

Şeyhülislam Yahya

himmet-i merdâne: Mertlerin himmeti.
Kilâb-ı der-geh-i monlâya ben mensûb olur muydum
Tevessül etmeseydim himmet-i merdâne gönlümden

Keçecizade İzzet Molla

himmet-i meşreb: Huy gayreti.
Himmet-i meşrebi de ismi gibi âlîdir
Çünkü ismi olunur nâsa semâdan inzâl

Ziyâ Paşa

himmet-i mevfûr: Çok himmet.
Husûsan bu ibâdet-geh mine’l-bâb-i ile’l-mihrâb
Harâb olmuş iken tecdîde etti himmet-i mevfûr
Şinasi himmet-i pîr-i mugân: Meyhanecinin himmeti.
Her mey-perest mey-kede-i feyz-i aşkta
Ser-mest-i câm-ı himmet-i pîr-i mugân mıdır

Esrar Dede
himmet-i pîrân-ı rûzigâr: Zamanın pirlerinin himmeti.
Sildi gubâr-ı gussayı dilden nesîm-i subh
Erdi yetişti himmet-i pîrân-ı rûzigâr
Bâkî
himmet-i rûzigâr: Zamanın himmeti.
Bâd-ı taleble fülk-i dil sâhil-i kâma ermedi
Vay ona ki râh-beri himmet-i rûzigâr ola
Sabri (Mehmet Şerif Çelebi)
himmet-i sâhib-i kerem: Cömert kimsenin himmeti.
Ola husûsâ ki mürebbî ona
Himmet-i sâhib-i kerem rûzigâr
Nef’î
himmet-i sultân-ı cihân: Cihan sultanının yardımı.
Söyleten himmet-i sultânı-ı cihândır yoksa
Kanda ben kanda bu gûna kelimât-ı garrâ
nefi
himmet-i şâh-âne: Şaha yakışır himmet.
Kal’ edip bîh ü esâsından usûl-i fitneyi
Himmet-i şâh-ânesi vermekte devrâna nizâm

Üsküdarlı Hakkı Bey

himmet-i şekûr: Çok şükredenin himmeti.
Şiâr-ı hîç-kesândır rızâ’-i nâ-çârî
Hilâf-ı meşreb-i himmet-i şekûru neyler

Nâilî

himmet-i tab’: Yaratılıştan himmet sahibi olma.
Himmet-i tab’ı hümâ-yı evc-i istiğnâ olan
Ukde-i hâtır bilir bu dâm-gâhın dânesin
Abdullah
Vassaf (Akhisarlı Şeyhülislam)
himmet-i tab’-ı bülend: Yüce yaratılışlının himmeti.
Himmet-i tab’-ı bülendim o kadar âlî kim
Bir gelir cünbüş-ı Ankadyıla pervâz-ı ca’l

Nazîm (Yahya)

himmet-i üstâd: Ustanın himmeti.
Aşk dâmeninin elden koma kim neyl-i kemâl
Heves-i bî-kesel ü himmet-i üstâd ister

Şeyhülislam Yahya

himmet-i vâlâ: Yüce gayret.
Sîne-i tengde bend et hele evvel nefesin
Sonra gör himmet-i vâlâsını feryâd-resin

Nedim
himem: Himmet’ler.
Tâ kim cihân ma’mûr olageh emn ü gehpür-şûr ola
İkbâl ile mesrûr ola ol Hüsrev-i vâlâ-himem

Nef’î

himmet-pîşe: Yardım etmeyi huy edinmiş.
Tehîdir merd-i himmet-pîşeden meydân-ı istimdâd
Cihânda kimden etsin âdem ümmîd-i meded şimdi
Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih
Mehmet.)
himye: Ar. Yeme ve içmede perhiz etme.
Mi’deye dedi nebî beytü’l-devâ
Himye hakkında dedi re’s-i devâ

Nâbî

hîn: Ar. Zaman, vakit, sıra. c. ahyân.
Cân u dilden eyleyip âh u enîn Allah Allah diyelim her ân u hîn

Kâzım Paşa

hîn-i daVâ-yı nübüvvet: Nebilik davasının sonunda.
Hîn-i da’vâ-yı nübüvvet müddeî ilzâmına
Câhil iken el kemâl-i ilm bes bürhân sana

Fuzûlî

hîn-i güzer: Geçme anı.
Bir bârikadır ömr-i beşer hîn-i güzerde
Yek-dâne-i rahmetten ibâret berekâtı

Abdülhak Hâmit

hîn-i inkisâr: Kırılma anı.
Düşünmeden geçemem, yâr bî-hemâldir
Odur beni arayan hîn-i inkisârda
Recaizade Ekrem
hîn-i rü’yet: Görme anı.
Hîn-i rü’yette açardı nazarı
Nükte-i sırr-ı lemhü’l-basarı

Hakanî

hîn-i sefer: Sefer anı (ölüm).
Dehrin ne safâ var acabâ sîm ü zerinde
İnsân bırakır hepsini hîn-i seferinde

Ziyâ Paşa

hîn-i suâl: Sorunun sonunda.
Dehânında ne sûretle çıkar harf u sadâ bilsem
Cevâb-ı ye’si âmâde bilen hîn-i suâlinde

Nâbî

hîn-i va’de: Vade sonu.
Her bir sözü tahallüf-i va’dingüvâhıdir
Eymân-ı hîn-i va’dede bisyâr olanların

Nâbî

hindibâ’: Ar. Hindiba.
Gönül şifâ vü maraz kimden olduğun bilmiş
Ne hindibâ taleb eyler, ne râziyâne arar
Hâmî (Hâmî-ı Amidî)
Hindû: Far. 1. Hintli. 2. Satürn. 3. Vücuttaki ben; benek.
Hâl-ı Hindûsu eder anda şirâ-yı cevher
Sâhil-i la’lile bak bender-ı Bangalegibi

Keçecizade İzzet Molla
(anda: orada.)
Ya’nî ol hâl-i siyeh-dâne ki şeh-dâne-i müşg
Ona hindûsu olup kendüye sultân eyler

Hamdullah Hamdi

hindû-yı bâm: Vücut beni.
Engûr-ı siyâh-ı hindû-yı bâm
Ammâ yeri çâr-tâk-ı ecrâm

Şeyh Galip
hindû-yı dâg-keş-i fülfül-i hâl: Ben’in karabiber gibi açılan yarası.
Bu ne ândır ki melâhetle nemek-dân-ı lebin
Hindû-yı dâg-keş-i fülfül-i hâl etti beni

Nevres-i Kadim

hindû-yı kemend-endâz: Kemend atan
Hintli.
Kime bend etmeye
Hindû-yı kemend-endâzın
Çün kemîn-gâh-durur tîr ü kemânı ile bile
Şeyhi
Hindû-yı mest-i kemîn-küşâ: Tuzak kuran sarhoş
Hintli.
Kimgördü böyle
Hindû-yı mest-i kemîn-küşâ
Kim bir hadengi âfet-i cân-ı cihân olur

Nef’î

Hindû-yı şeb: Gecenin
Hintlisi.
Hindû-yı şeb micmer-i mâh ile şey’en-li’l-lâh eder
Bir kızıl altın ona her gün verir benzer güneş

Nef’î

Hindû-sıfat: Hintli gibi.
Hâlin ki zülfüne dolaşıp alnına ağar
Hindû-sıfat kemend ile eyvâna kasd eder
Şeyhi
hindû
Zühal: Satürün ve
Zühal
Ey ki bâm-ı kubbe-i kasrında bir
Hindû
Zühal
Ve ey ki bâb-ı der-geh-i kadrinde bir çâker güneş
Lamiî Çelebi
hink: Ar. Kır veya ak at.
hink-i devlet: Devlet atı.
Alnıgeçirdi eblak-ı eyyâm-ı fitne-cûy
Olmasa hink-i devlete ger tâziyâne tîğ

Hayâlî Bey

hirâm: bk. hırâm.
hirâs: Far. Korku.
Hemân sen müstakîm ol çerh-i kec-revden hirâs etme
Makâm-ı râsta vermez halel kec-bînî-i ney-zenNâbî?
Nihalî (İbrahim)?
Kör olur mâ-hasal o kimse ki ola sana adû
Ger hirâsınla revâgörmese a’dâ ahlâm

Ziyâ Paşa

hirâsân: Korkak, korkan.
Ne hirâsân olayım tîğ-ı ecelden ey dil
Zahm-ı şemşîr-i nigehten bile tersân değilim
Yenişehirli Avni
Hirâsân olmasa gülden dil-i nâ-şâdın ey bülbül
Neler eylerdi hâra âh âteş-zâdın ey bülbül
Şeyhülislam Bahayi (Mehmet)
Kim ki korkmaz
Hak’tan, ondan korkar erbâb-ı ukûl
Her ne isterse yapar
Hak’tan hirâsân olmayan

Ziya Paşa

hirbâ: Ar. Bukalemûn. mec. Sık sık fikir değiştiren kimse.
Aceb nûr-ı muazzamdır ki hûrşîd-i cihân-ârâ
Urdu ta binâ ki nisbet eyle çeşm-i hirbâdır
sünbülzade Vehbi
hîre: bk. hıyre.
hirmân, hırmân: Ar. Mahrumluk, ümitsizlik.
Muttasıl hırmân kalır hâsıl-ı tama’dan ehl-i hırs
Tarfa kim artar bana geldikçe hırmândan tama’

Fuzûlî

Ne ola
Ken’ân-ı mihnette düşersen çâh-ı hırmâna
Varırsın
Yûsuf-âsâ vâkıan ihvâna söylersin
Meylî
Deşt-i hırmânda gezip derdile giryân idi
Kays
Garka-i mevce-i hûn-âbe-i cûşân idi
Kays
Kelim-ı Eyyûbî
Rind olan yeksân bilir hicr ile devr-i vuslatı
Pûla saymaz hâl-i hirmânında kenz-i fırsatı
Ebubekir Sâmi Paşa

hirmen: bk. hırmen.
hirre: Ar. Dişi kedi. c. hürer.
Ola hem-pervâz Anka: niçe mümkindir zübâb
Hirrenin şîr-i jiyân ile olur mu nisbeti

Enderunlu Vâsıf

Geh nakaya meyl etti, geh hirresine
Evzâ’ı şütür-gürbe idi
Mecnûn’un

Sâbit

hisâb: Ar. Sayma, hesap.
Ol gün ki nâzın eyleye dil-ber hisâb ile
Rûz-ı hisâb olur bana ol gün azâb ile

Hamdullah Hamdi

Nakd-i ömrü bu sanem aşkında sarf ettin tamâm
Ey Fuzûlî
âh eğer senden sorulsa bu hisâb

Fuzûlî

Muhlis iyi bak defter-i eltâf-ı Hudâ’ya
Ne masrafı kayd eyle ne îrâdı hisâb et
Esat
Muhlis Paşa
hisâb-ı cürm: Suç hesabı.
Ger hisâb-ı cürmden sonra ol yarın azâb
Ben muazzeb olmazam zîrâ günâhım bî-hisâb
behiştî
hisâb-ı ferah: Rahatlık hesabı.
Ümmîd-i afv ile olma harîs-i isyân kim
Ziyân-resîde eder âdemi hisâb-ı ferah

Kâzım Paşa
(Koniçeli Mûsa)

hisâb-ı mâh: Ay hesabı.
Tâ hisâb-ı mâh u sâl âlemi tahkîk için
Bedr ede mihr-i cihân-tâb-ı felek mâh-ı nevi

Nef’î

hiss, his: Ar. Duygu, duyma kuvveti. c. hissiyyât.
Şöyle medhûş ol ki zahm-ı tîğ-i hicr-i dil-beri
Tende dil hiss etmesin sînende cânın duymasın

Şeyhülislam Yahya

Gösterir Allahım, bu millet kurtulur tek mu’cize
Bir “utanmak hissi” ver gâib hazînenden bize!

Mehmet Akif

Vicdânında bir güşâyiş-i ümmîd-i nev-zuhûr
Hissetmek ihtiyâc-ıgarbiyle bî-huzûr

Faik Ali

Hissin olaydı bâri biraz neyse ne; fakat
Mahveylemiş o feyzi de fart-ı cehâletin
Recaizade Ekrem
hiss-i firâk: Ayrılık hissi.
Yazık! Şu neş’emi tesmîm ederdi hiss-i firâk
Düşerdi rûhuma her ayrılışta bir ahker

Tevfik Fikret

hiss-i hakk-ı halâs: Kurtuluş hakkı hissi.
Mâlik sesin o sevret-i ra’dinigayza ki
Her yerde hiss-i hakk-ı halâsın muharriki

Tevfik Fikret

hiss-i İlâhi: İlâhî duygu.
Onu bir hiss-ı İlâhiyle seversem ne olur
Kalb-i sâfımdaki ulviyyet-i sevdâ der-kâr

Kemalzâde Ekrem Bey

hiss-i kalb: Kalp hissi.
Çeşm-i mahmûr-ı aşka ver ma’nâ
En hafî hiss-i kalbi et îmâ

Kemalzâde Ekrem Bey

hiss-i übüvvet: Babalık hissi.
Yavrun sana bir hiss-i übüvvet de mi vermez

Tevfik Fikret

his-engîz: His dolu.
Bu kâinât-ı nefâisde bir ketîbe-i nâz
Birer bedîa-i hulyâ-nüvâz u his-engîz. kadd ü kâmet-i nâzânla her zemân mümtâz
Birer hayâl-i girizân-ı şi’r ü handesiniz

Fâik Ali Bey

hissen: Duygulanarak.
Ya’nî hissen değil hayâlimle
Sana arz-ı muhabbet eyliyorum

Tevfik Fikret

hissiyyât: Duygular, sezişler.
Ta’dîl-i hissiyyât için elzem hayâlât
Onsuz kalırsa mûcib-i isyân olur hayât

Abdülhak Hâmit

Vatan muhabbeti, millet yolunda bezl-i hayât
Hulâsa, âile hissiyle cümle hissiyyât
Mehmet Âkif
hisse: Ar. Pay, nasip. c. hısas.
Erişti herkese hâlince hissesi ammâ
Benim de hisseme kaldı duâ-yı dûrâ-dûr

Nâbî

Çok hisse imiş kıssadan ehl-i dile maksûd
Maksûd nedir anla bil ey ârif-i dânâ

Bağdatlı Ruhi

Zimâmın hangi ellerde ise artık onlarınsın sen
Behîmî bir tahammül varlığından en büyük hissen

Mehmet Akif

hisse-i dil: Gönül payı.
Ah her demde olur hisse-i dile hemm ü elem
Her emek-dâra atâ vü keremdir eshâm

hisse-i enâm: Nimetlerin payı.
Dünyâda nadir hisse-i enâmın hîç
Ömrümde felekten alınan kâmım hîç
Benşu’le-işevkım sönüversem hîçim
Ben câm-ı Cem’im kılırsam encâmım hîç

Yahya Kemal

hisse-i hân-ı inâyet: Yardım sofrasının hissesi.
Rûze-dâr-ıgama sultânımdan hisse-i hân-ı inâyet geldi
Vakt-i iftârda şimden sonra şekkimiz kalmadı sâat geldi

Sâbit

hisse-i ibret: İbret payı.
Olanlar feyz-yâb-ı intibâh âsâr-ı kudretten
Alırlar hisse-i ibret temâşâ-yı tabîatten
Recaizade Ekrem
hisse-i mahabbet: Sevgi payı. zemân ki bezm-i cânda bölüşüldü kâle-i kâm
Bize hisse-i mahabbet dil-i pâre pâre düştü

Şeyh Galip

hisse-i mesâi: Çalışma hissesi.
Bu artık işleyemez; hisse-i mesâîsiz
Sizindir işte verin, susturun bu hasta sesi

Tevfik Fikret

hisse-i verâset: Vârislik hissesi.
Cihânda olmadı bir hisse-i verâsetimiz
Bebek
Koyunda temâşâ-yı âbdan başka

Yahya Kemal

hisse-dâr: Hisseli.
Şemîm-i çîn-i zülfünden o yârin hisse-dâr olmuş
Sabânın lutfunu her cânibe neşr etmede sünbül

Şeyhülislam Yahya

hisse-geh: Hisse yeri.
hisse-geh-i hursend: Tok gözlünün hisse yeri. hisse-geh-i hursend sakın eyleme

Nâbî

Taksîm-i hakîm-âne-ı Yezdân’a taarruz

Nâbî

hisse-mend: Hisse alan, pay alan; ders çıkaran.
Hoşâ ey feyz-i cûdun eyleyip âsûde dünyâyı
Kemâl-i lûtfun etti hisse-mend a’lâ vü ednâyı

Nedim
hisse-yâb: Hisselenen, hisse bulan.
Hisse-yâb olmayıcak şeyhlerin feyzinden
Terk-i hâb ettiremez kâfileye reh-zenler

Nâbî

Hisse-yâb olsa aceb mi dil-i bîmâr
Nazîm
Aleme feyzini âmm eylerken şân-ı nesîm

Nazîm (Yahya)

hısas: Hisse’ler, paylar.
Oku târîh ü hikâyât u kısas
Verir insâna mezâyâ-yı hısas

Nâbî

hisset: Ar. Cimrilik, tamahkârlık, nekeslik, hasislik.
İhtirâz eyleyegör hissetten
Kendini kurtar o süfliyyetten

Sünbülzade Vehbi

Bahşiş-âmûz-ı himem-i havsala-sûzu hisset
Kîse-perdâz-ı kerem kâfile-sâlâr-ı kirâm

Nef’î

Edip sarf âb-ı rûyun umma lütf erbâb-ı hissetten
Ne denlü âb versen nahl-i huşke mîve-dâr olmaz

Fıtnat

Harc eyle nakd-i cânı tutarsan reh-i visâl
Zâdında hisset eyleme maksad ıraktır

Behiştî
hisset-i mün’im-i dünyâ: Dünyada nimetin cimriliği.
Hisset-i mün’im-i dünyâyı temâşâ ettim
Lokma geçmez boğazımdan demeden gürbeye pist
beliğ
hissiyyât: bk. hiss.
hitâb, hutbe: Ar. 1. Söz söyleme. 2. Kur’ân. bk. hutbe.
Her hayâlin saykal-i âyîne-i hüsn-i edâ
Her kelâmın gevher-i gencîne-i faslü’l-hitâb
Nef’î
şîvelerle tebessüm o nâzlarla itâb
O handelerle tekellüm o işvelerle hitâb
Sîretî
İki def’a tekerrür etti hitâb
Vermemişti henüz kimse cevâb

Muallim Naci

hitâb-ı Ahmed: Ahmed’in
Kur’anı.
Kâl ile cümle kalbi pâk etti kâli onun
Feth etti bâb-ı fazlı fasl-ı hitâb-ı Ahmed

Hamdullah Hamdi

hitâb-ı aşk: Aşktan dem vurma.
Hitâb-ı aşkı kim anlar kiminle söyleşelim
Cevâb-ı aşkı kim anlar kiminle söyleşelim

Leskofçalı Galip

hitâb-ı imtihân: İmtihan sözü.
Kılsa ger bir andelîbe gül-şen-i lutfun meâb
Nâlesi eyler kazâya bin hitâb-ı imtihân

Kâzım Paşa

hitâb-ı imtihânî: İmtihanla ilgili söz.
Her ne söylersem kazâ mazmûnunu isbât eder
Onu bilmez kim hitâb-ı imtihânîdir sözüm
Nef’î
hitâb-ı izzet: Allah sözü.
Vatan sadâsı bu!.
Aks eyliyor ufuklardan
Hitâb-ı izzeti temsîl eder sadâ-yı vatan
abdülhak Hâmit
hitâm: Ar. 1. Son. 2. Bitme, son bulma.
Noksânını bil bir işe ya başlama evvel
Ya başladığın kârı pezîrâ-yı hitâm et

Ziyâ Paşa

Kat’î hücûma geçti nihâyet mücâhidîn
Mutlak bu harbe vermek için şanlı bir hitâm

Yahya Kemal

Bulmasın bünyân-ı ikbâlin hitâm
Olmasın dîvân-ı iclâlin tamâm

hiyâm: Ar. Hîmân’lar, susamış kimseler.
Sen sakla dilde mihrini yâ
Rab zevâlden
Ki ol mûrdur bu merhalede reh-ber-i hiyâm

Behiştî

hiyâm-ı rif’at: Yüceliğe susamışlık.
Sarây-ı devletine şeh-per-i melek
Cârub
Hiyâm-ı rif’atine encüm-i felek evtâd

Nef’î

hiyel: bk. hîle.
hiyem: bk. hayme.
hîz: Far. “Sıçrayıcı, atılıcı, kalkıcı” anlamlarında birleşik kelimeler yapar.
âb-hîz: Yüksek su dalgası.
Bahr-i aşkın âb-hîzipek şedîd

alev-hîz: Alevlenen, parlayan.
Yandıkça oldu sûzân kalb-i şerer-feşânın
Oldu yine alev-hîz dâg-ıgam-ı nihânım

âteş-hîz: Ateşleyen.
âteş-hîz-i tennûr: Tandıra ateş veren.
Milket-i ma’mûr-ı ümmîdim harâb ettin harâb
Çeşm-i âteş-hîz-i tennûr oldu tûfân etti cûş

Esrar Dede

belâ-hîz: belâ sıçratan.
Füsûsa kim cihân-ı fitne-engîz
Eder bahr-i gamı mevc-i belâ-hîz
Atâyî (Nev’izade Atâullah)
gerd-hîz: Toz kaldıran.
Dokunmaz pây-ı hoş-reftârı hâke gerd-hîz olmaz
Meğer kim bî-gubâr u bî-keder, ömrü güzârândır
riyazi
germ-hîz: Sıcaklık veren.
Hani nem-i çeşm-i eşk-rîzim
Hani dem-i serd-igerm-hîzim

Fuzûlî

girye-hîz: Ağlatan.
Ey çeşm-i girye-hîz eserin yok mudur senin
Ateş içindeyim haberin yok mudur senin

Koca Râgıp Paşa

hadşe-hîz: Endişeli.
hadşe-hîz-i gulüvv: Saldırışın endişeli atılışı.
Siyeh kefenlere girmiş kabîle-i câdû
Olur riyâh-ı savâikle hadşe-hîz-i gulüvv

Kemalzâde Ekrem Bey

hilâfet-hîz: Hilafet taşıyan. hilâfet-hîz-i hatm-i çâr-yâr: Dört sevgilinin (Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve
Hz. Ali) mührünü taşıyan toprak.
Bunda olmuş hüccet-i hükm-i hilâfet muntavî
Bundadır hâk-i hilâfet-hîz-i hatm-i çâr-yâr

Fuzûlî

hûbe-hîz: Güzellik ortaya koyan.
Kanlar akar aceb ki bu çeşm-i sefîdden
Hûbe-hîz o çeşme-i kâfûrdur bana

Şeyh Galip

hûn-âbe-hîz: Kanlı gözyaşı.
Kanlar akar aceb ki bu çeşm-i sefîdden
Hûn-âbe-hîz o çeşme-i kâfûrdur bana

Şeyh Galip

ihsân-hîz: İyilik dağıtan
ihsân-hîz-i rahmet: Rahmet iyiliği dağıtan. der-gâh-ı kerem kim hâki ihsân-hîz-i rahmettir
Ne kâdirdir amel-i müstevcib olmağa hâşâ

Nâbî

mevc-hîz: Dalgalı.
Eylemiş her katreden bin bahr-i rahmet mevc-hîz
El sunup urgaç vuzû için gül-i ruhsâre su

Fuzûlî

nağme-hîz: Türkü söyleyen.
Olsun şeb-i kıyâmete dek hem-sürûdumuz
Bir cûy-i nağme-hîz
Cenap Şahabeddin
nev-hîz: 1. Yeni yetişmiş, yeni çıkmış. 2. Genç, taze.
Gonce-veş ol yüzü gül geç güler tîz açılır
Gülicek nâz-ıla sangonca-i nev-hîz açılır

İbni Kemâl
(gülicek: gülünce; san: sanki)
perî-hîz: Peri gibi sıçrayan.
Cilve-i hüsnünle her mûyum perî-hîz olmada
Aşk ile ser-tâ-kadem âyîne-fâm ettin beni

Nedim
pür-hîz: Coşkunluk dolu.
Afiyet râhını tutmaz esb-i nefs
Ger feminde kâse pür-hîz olmaya
Behişti
rüst-â-hîz: Mahşerin eziyeti.
Gâh havf-ı ihtirâk ü gâh hevl-i iğtirâk
Mihnet-i vapur kalmaz renc-i rüst-â-hîzden

Ethem Muhlis Paşa

sebük-hîz: Çabuk esen.
Ey hâme-i ser-keş-i sebük-hîz
Vakt oldu ki olasın güher-rîz

Fuzûlî

sefer-hîz: Sefere kalkan.
Tîg-i bürrânı sefer-hîz-i vegâ
Mîg-ı ihsânıgüher-rîz-i atâ

Ziyâ Paşa

seher-hîz: Seherde kalkan
Alemi bâd-ı seher-hîz ki seyrân eyler
Varsa milk-ı Yemen’e her nefes cân eyler

Cevrî (İbrahim Çelebi)
sevdâ-hîz: Sevdalı durum.
Ne âşık-âne bakıştır, ne vaz’-ı sevdâ-hîz
Ne hoş-lisân veriyor la’l-i nabz-ı hüsnünüze

Abdülhak Hâmit

şeb-hîz: Gece kalkan.
Yüzün görüp murâda ermek istersen komaz zülfeyn
Gurûba varmadan hûrşîd erişir menzile şeb-hîz
figânî
şemâtet-hîz: Düşmanın felâketine sevinen.
Şemâtet-hîz a’dâ, ta’ziyet-fermây ihvândır
Mükedder de olursan kendini gamdan berî göster

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

şerer-hîz: Kıvılcım saçan.
Ger bâd-ı sümûm-ı gazabı olsa şerer-hîz
Firdevs-i musîbet-kede-i hemm ügam eyler
Yenişehirli Avni
teber-hîz: Balta atılan.
Teber-hîzimden alır intikamın âteşin ammâ
Sen âhen-dillik etme sebkat etmiş mâ-cerâdan geç

Nâbî

vesvese-hîz: Kuruntu veren, kuruntu arttıran.
Ey meh leyâl-i vesvese-hîz-i firâkta
Sen gelmeyince hâtıra görsen neler gelir

Nâbî

hizâb, hidâb: Ar. 1. Boya. 2. Kına.
Reng-i rû öyle midir şâhid mazmûnumda
Ki ola çehre-nümâ olmada muhtâc-ı hizâb

Nef’î

Elfâza yeni hizâb vermiş
Bir kat daha âb u tâb vermiş

Ziyâ Paşa

hidâb-âlûd: Renkli, renk renk.
Sen dil-rîşini hûn-âb edegör
Zâhid-i hâma gerek rîş-i hidâb-âlûde

Nedim
hîzân: Far. Kalkan, sıçrayan.
Yine bâd-ı saba üftân ü hîzân erdi gül-zâra
Dem-ı İsî-veş ihyâ kıldı ezhâr ü eşcârı

Nef’î

Harâbe hâlini kesb eylemişgülistânım
Vücûh-ı şîveniyân renk alır hîzânımdan

Muallim Naci

hîzân-şekl: Sıçrayan şekil.
Tâb-ı kahrından ola cümle adû nâ-peydâ
Pertev-i mihr ericek jâle-i hîzân-şekil

Hayâlî Bey

(ericek: ulaşınca)
üftân ü hîzân: Düşe kalka.
Zaf ile üftân ü hîzân ömür ser-haddingeçip
Bir garîb iklîme düştüm âlem gurbet gibi

Ebussuud Efendi

hizâne, hizânet: Ar. 1. Hazne, hazine. 2. Kalp, gönül. 3. Hazinedarlık. c. hazâin.
Kopardı merdüm-i çeşmim gönül binâsın kim
Habâb-ı eşk hevâ nakdine hizâne yeter

Fuzûlî

Kim kadr-i kufl-i âhene muhtâctır yine
Memlû iken derûnu güherle hizânenin

Nâbî

Leb-rîz-i gevher olmasa gönlüm hizânesi
Dökmezdi böyle çeşm-i terim inci tanesi

Muallim Naci

hizâne-i la’l ü güher: İnci ve la’l hazinesi.
Gönülde nakd-i vefâ genci lîk pinhânî
Gözüm hizâne-i la’l ü güher velîfânî

Fuzûlî

hizb: Ar. Kısım, bölük, gürüh.
Her safhada bulunmaz mushafta şemse-i hizb
Çeşm-i ümîd her dem ruhsâr-ı yâre gelmez

Nâbî

hizb-i kalîl: Az bölük.
Bir hizb-i kalîl idi muînim
A’dâ ise leşker-i aramram

Namık Kemâl

hizlân: Ar. Yardımsız, kimsesiz, yalnız
başına kalıp sefil ve rezil olma.
Kimseler
Hak der-gâhından kahr-ıla dûr olmasın
Anun-çün her nefes kalbinden ol hizlân diler
ümmi Sinan
hizmet: bk. hidmet.
hîzrân: Far. 1. Hezâren ağacı. 2. Harun
Reşid’in annesinin ismi.
Dönmüş gül-i sürhi zağferâna
Şimşâd-ı latîfi hizrâna

Fuzûlî

hod: Far. Kendi, kendisi.
Dedim ne sayarsız ve alırsız ne satarsız
Ki âslâ dilinizde ne nebî var ne hod Allah

Bağdatlı Ruhi

Tevâzu’meşreb-i memdûhtur erbâb-ı rif’atte
Fakîr eylerse arz-ı meskenet hod kendi hâlidir

Ziyâ Paşa

hod-be-hod: Kendi kendine.
Hod-be-hod ma’nî olurpîçîde pây-ı hâmeye
Vâdî-i ma’nâda
Nâbî türktâz etmezse de

Nâbî

Hod-be-hod mümkin midir kesb-i vukûf-ı sırr-ı câm
Çok zemân mest-i sebû-yı mey-be-dûş olmak gerek

Esrar Dede

hod-bîn: Kendini beğenen.
Kesret-i meyden sudâ erip namâza çıkmadı
Zâhid-i hod-bîn bu özrüyle meğer ma’zûrmuş
Avnî (Sultan II. Mehmet Fatih)
Sûret-i âyîneye meyl ettirip ruhsârını
Akıbet ol hod-nümâ-yı hüsnü hod-bîn ettiler

Nevres-i Kadim

hod-fürûş: Kendini satan, övünen. c. hod-fürûşân.
Ehl-i terkin kuluyuz oldur bize cândan azîz
Yûsuf ise hod-fürûş onunla yok bâzârımız

Fuzûlî
(oldur: odur)
hod-fürûşân: Övünenler.
İhtiyâc âdeme pâ-bend-i belâdır yoksa
Hod-fürûşâna müdârâ çekilir belâ değil

Muallim Naci

hod-gâm, hod-kâm: Bencil, kendini beğenmiş.
Gâlib olmuştur ümîdi senin eyyâmında
Kdm-yâb olmağa bir rağm-ı sipihr-i hod-gâm

Nâbî

hod-küşte: Kendini öldürmüş.
Tâ siyâset-gâh-ı gamzende olan hod-küşteyi
Dâr u gîr-i da’vî-ı Mansûr’dan kıldım ferdğ

Esrar Dede

hod-nümâ: Kendini gösterici.
Bezm-i emelde âhir olur tîre-rûzgâr
Mânend-işem’ pîşe eden hod-nümâlığı
Vâhit (Mehmet. Çelebi)
hod-nümâ-yı vücûd: Kendini gösteren.
Seni sitâyişe teşvîk eder beni kalemim
Güneş yanında olur zerre hod-nümâ-yı vücûd
nevres
hod-perest: Kendine tapan, kendini beğenmiş.
Vardır nice hod-perest nâ-dân
Kendin sanır efdal-i sühandan

Ziyâ Paşa

hod-pesend: Kendini beğenmiş, gururlu.
Her hod-pesend serkeşin eczâ-yı cismidir
Her zerre-i hâki bu köhne neşîmenin

Nâbî

hod-pesendî: Kendini beğenmişlik.
Şerm-i nâ-dânî olurdu mûris-i nakd-i helâk
Hod-pesendî tesliyet-bahşâ-yı cühhâl olmasa

Nâbî

hod-rû: Kendi kendine biten, yabanî.
Bize kim âb verir ebr-i keremden gayri
Deşt-i bî-fâidede sebze-i hod-rûyuz biz

Nâbî

Neş’emi dâmen-i destimde bir ser-çeşmedir
Câm-ı Cem bir lâle-i hod-rûsudur küh-sârımın

Nedim
Câme-i gül-penbe açmış ey gül-i hod-rû seni
Bir gümüşten serve döndürmüş kadd-i dil-cû seni

İzzet Ali Paşa

hokka: Ar. 1. Küçük kutu, mürekkep kutusu. 2. Tükürük kabı.
Kûzedirgencîne-i hüsnünde la’lin hokkası
Hindûdur kim hâzin-i dürc-i güherdir benlerin

İbni Kemâl

Ne ola keşf etsen dehânın hokkasın rahm eyleyip
Kim niçe
Hamdî gibi bîmâra dermân ondadır

Hamdullah Hamdi

Rencûr-ı kelâl olmuş idi hâme-ı İzzet
Bâlin-çe-i hokkaya bir pâre dayanmış

Keçecizade İzzet Molla

hokka-i attâr: Itır hokkası.
Sînemdeki dâgım ki nümû-dâr-ıgamımdır
Bir yâftedir hokka-i attâra yapışmış

Nâbî

hokka-i hurşîd-i subh: Sabah güneşinin hokkası.
Nukre-i ahter verir zer-hokka-i hurşîd-i subh
Hastedir çil nukreyi harc eyleyip dermân eder

Nâbî

hokka-i la’l: Hokkaya benzeyen dudak.
Şem’-i rûyun tâbı horşîd-i kıyâmetpertevi
Hokka-i la’lin sözü hâb-ı adem efsânesi
Fuzûlî hokka-i pîrûze-i gerdûn: Semanın mavi renkli hokkası
Eylemiş der-beste dükkânın tabîb-i rûzigâr
Hokka-i pîrûze-i gerdûnda dârû kalmamış

Nâbî

hokka-bâz: 1. Oyunbaz, hileci. 2. Hokkabaz.
Sözün melâhati şûrîde eyler işiteni
O sihri kim dehenin etti hokka-bâz edemez
hokka-dehân: Hokka ağızlı.
Lebine nokta-i vehmi der iken ehl-i hayâl
Hak bilir utanırız hokka-dehândır demeğe

Ahmet Paşa

hor, hâr, -horde: Far. “yiyen, yiyici” anlamlarında birleşik kelimeler yapar. köfte-hor: Köfte yiyen.
Köfte-hor u kâse-lîsi sofradan kovmak muhâl
Bitmeyince aş elinden ahz-ı kab etmek de güç
sürûrî
leked-horde: Tekme yiyen.
leked-horde-i gam: Gam tekmesini yiyen.
Ma’zûr ola medhinde olan acz ile kusûrum
Tabim nice demdir ki leked-horde-i gamdır

Nef’î

mey-hor, mey-hâr: İçki içen.
Yine mey-hâreler sâkî ile ahd-i dürüst etti
Bir elde dest-i cânâne bir elde câm-ı rahşândır
riyazi
nân-hor: Ekmek yiyen; dilenci.
Düşelden jâle-veş bu hâk-dâne ey dil
Dikip göz süfre-i gerdûne nân-hore sunmazsın

Nâbî

şeb-hor: Geceyi yiyip bitiren.
Yürü ey hâce-i allâme melâmet eyle
Mey-i şeb-hor u pûşîde yine şeb geldi bana

Esrar Dede

zehr-âbe-hor: Zehirli su içen. zehr-âbe-hor-i kâse-i hussâd: Hasetçilerin
zehirli suyunu içen.
Telh-kâm-ı sitemin gör ne çekermiş bilesin
Sen de zehr-âbe-hor-i kâse-i hussâd olasın

Nâbî

Horâsân: Far. İran ile
Afganistan arasındaki bir bölge. tâc için olacak haylî kelleler galtân
Edip pederle
Horâsân hurûcü’l-ale’s-sultân

Abdülhak Hâmit

Abâ var, post var, meydânda er yok
Horâsân ellerinden bir haber yok

Yahya Kemal

Horâsân-şekl: Horasan şeklinde.
Râyet-i sancağını çöz ki ol küfr ehli kamu
Şol hirâsân olan şâh-ı Horâsân-şekil

Hayâlî Bey

hord: bk. hûrd.

Hamdullah Hamdi

hoş: Far. Güzel, iyi.
Ne hoş idi bu dehrin bostânı
Ger olmasaydı âsîb-i hazânı
Sinan Paşa
Hırs-ı vuslat düşürür fürkate uşşâkı kamu
Hoş demişler ki tama’ olmasa olmazdı tamu

Hamdullah Hamdi

Sen nâme yaz eyleyim ben îsâl
Bir dem dahi böyle hoş geçer hâl

Şeyh Galip

hoş-âmedî: “Hoş geldin” deme.
Hoş-âmedîlere şâyân bu meymenetli sene
Getirdi sahneye bir böyle fırsat-ı hasene

Abdülhak Hâmit

hoş-âyende: Hoşa giden, beğenilen.
Hâh u nâ-hâh olur âvîze-i gûş-ı ahbâb
Nâbîyâ her gazelin böyle hoş-âyende midir

Nâbî

Hâlâ o sühan-senc-i hoş-âyende kelâmım
Kim var ise mislim dahi kem-nâm-ı ademdir

Nef’î

Kâmî kalemin düştü hoş-âyende zemîne
Mazmûn-ı pesendîdeye ruhsat var içinde
Kâmî (Edirneli)
hoş-âvâz: Güzel sesli.
Fitne-i âhir-zemân oldu
Necâtî sözleri
Her gazel kim diye bir mahbûb-ı hoş-âvâz olur

Necati Bey

hoş-bû (y): Güzel kokulu, güzel kokan.
Berg-i gül gibi olurdu nîgû
Terledikçe ogaddâr-ı hoş-bû

Hakanî

hoş-bûy: Güzel kokulu.
Nerde ol bâd-zen-i hoş-bûy
Hani ol cûy-i revân-ı dil-cûy

Abdülhak Hâmit

hoş-cereyân: Güzel akım.
Cevelânıyla âb-ı hoş-cereyân
İki üç cedvel eylemişpeydâ

Muallim Naci

hoş-dem: 1. İyi arkadaş. 2. Geçim ve durumu iyi olan.
Dil-şâdlara enîs ü hoş-dem
Bîmârlara libâs-ı mâtem

Şeyh Galip

hoş-edâ: Kibar tavır.
Sözde harîf olmaz bana ger olsa âlem bir yana
Bir tumturak u hoş-edâ ne hâfizım ne muhteşem

Nef’î

hoş-elhân: Güzel sesli.
Ya’nî ki o bülbül-i hoş-elhân
Hâmûş hâmûş ederdi efgân

Şeyh Galip

hoş-endâm: Endamı ve kılığı güzel.
Kameti olsa dahi hoş-endâm
Hani reftâr ile nâzende hırâm
Enderunlu Fazıl
hoş-fercâm: Uğurlu, talihli.
Felek ârâyiş-i endâmı bî-endâm için saklar
Metâ-i kâm-ı hoş-ferâmı bed-fercâm için saklar

Râzî (Üsküdarlı Abdüllatif)

hoş-gû: Tatlı dilli.
Hep doğru yolu tavsiyedir gâye-i âmâl
Hoş-gûluğugörmekte isem kâbil-i ihmâl

Abdülhak Hâmit

hoş-güzeşte: Hoş geçen.
Yâdına çeşm-i hasreti yumdukçagâh gâh
Ey ân-ı hoş-güzeşte, gülümser durursun, âh

Tevfik Fikret

hoş-güvâr: Lezzetli, tatlı.
Saldı bisât-ı sebzi reh-i gül-şene bahâr
Sâkî zemânıdır yürüsün câm-ı hoş-güvâr

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

hoş-hâl: Güzel hâlde.
İçip mahabbet câmını hoş-hâl olayım bir zemân
Nâmûsu nengi terk edip âbdâl olayım bir zemân

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

hoş-harf: Güzel yazı.
Halk esîr-işöhret oldu eylemez im’ân-ı zât
Nâme-i hoş-harfe bakmaz zeylde nâm olmasa

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

hoş-hevâ: Havası tatlı, iyi.
Hoş-hevâlık ile şöhrette iken âlem-i âb
Bulmadım safvetini düşmedi hem-sâz bana

Koca Râgıp Paşa

hoş-hırâm: Yürüyüşü güzel.
Oldum ben o hoş-hırâma mâil
Tâvûsa tutar mıyım mümâsil

Muallim Naci

hoş-hırâm-ı işve: İşve ile güzel bir şekilde salınıp yürüyen.
Ol hoş-hırâm-ı işve aceb kangı sûdadır
Seyl-i sirişk-i dîdem onu cüst ü cûdadır

Nedim
hoş-hûy: Huyu hoş olan.
Görmedi sana muâdil dîde-i baht-ı Haleb
Fâzıl-ı hoş-hûy düstûr-ı sühandan elvedâ

Nâbî

hoş-kâm: Memnun, rahat.
Bahârın zevk u şevk esbâbını itmâm eder bülbül
Nevâ-yı dil-keşiyle herkesi hoş-kâm eder bülbül
Recaizade Ekrem
hoş-kumâş: Güzel kumaş.
Yine ol şeh sezâ-yı kadd-i tahsîn görmedi

Nâbî

Perend-i şi’r-i rengînim bu gûne hoş-kumâş ettim

Nâbî

hoş-lehçe: Güzel yüzlü.
Ne ola tabHmda etsegüft ügû kendi safâsıyla
hem âyîne hem hoş-lehçe-i tûtî-i sühan-zâdır
Sabri-ı Şâkir
hoş-manzar: Güzel manzara.
Zemîn ağlar, semâ ağlar, nesîm-i kûh-sâr ağlar
Bu manzar bak ne hoş-manzar, çiçeklerle bahâr ağlar

Hüseyin Sîret

hoş-meşreb: Huyu tatlı, sevimli.
Şâir demek ehl-i dil demektir
Hoş-meşreb ü mu’tedil demektir

Şeyh Galip

hoş-nâme-serâ: Güzel şarkı söyleyen.
Uşşâka
Sıfâhân ile
Uzzâl’ı
Nevâ kıl
Ey mutrib-i hoş-nâme-serâ durmaya kulkul
Muradî (Sultan III. Murat)
hoş-nefes: Güzel sesli. ne mürg-i hoş-nefes kim bî-vücûd
Her yerde pervâz eder bilmez hudûd

Ziyâ Paşa

hoş-nihâd: İyi huylu.
Ettirdi o rind-i hoş-nihâda
Küstâhlık irtikâbı bâde

Nâbî

hoş-nişîn: Güzel yerde oturan.
Geh bir leb-i cûda hoş-nişînim
Perverdesi bîd-i sâye-güster

Muallim Naci

hoş-nümâ: Güzel görünen.
Dâne-i dürr gibi rûyende teri
Hoş-nümâ eyler idi olgüheri

Hakanî

hoş-nüvîs: Güzel yazan.
Molla şerîf el-hakk ki zât-ı şerîfdir
Eyler mi hoş-nüvîslik el-ân ne demdedir

Bağdatlı Ruhi

hoş-reftâr: Yürümesi iyi ve güzel.
Ravza-i kûyuna her dem durmayıp eyler güzâr
Âşık olmuşgâlibâ ol serv-i hoş-reftâra su

Fuzûlî

hoş-reng: Güzel renkli.
Firûzân oldu gül-şende dilâ pirâhen-i mînâ
Gül-i hoş-reng ile olmuş gibi pür dâmen-i mînâ

Nâbî

hoş-rübâ: Güzellik kapan.
Ol reviş ol yürüyüş ol nigeh-i düzdîde
Dil-ber-i şûh gibi şîveleri hoş-rübâ
Nefi
hoş-sadâ: Güzel sesli.
Andelîb-i hoş-sadâ bir gül-şenî dervîştir
Mushaf-ıgülden okur subh u mesâ evrddını

Şeyhülislam Yahya

hoş-sohbet: Güzel sohbet yapan.
Baştan başa dünyâyı dolaşsan bulamazsın
Bir ârif-i hoş-sohbet ü bâbâ-yı zemâne

Nef’î

hoş-ta’bîr: Tabirleri tatlı.
Lûtf-i mudâd ile olşâir-i hoş-ta’bîrin
Şâhid-i nazmına ver hüsn-i beyân hoşgeldin

Nâilî

hoş-ter: Hoş kokulu.
Tîğ idi arşa asılmış ya meğer
Vech-ipâkindeki enf-i hoş-ter

Hakanî

hoş-zebân: Tatlı dilli.
Hem meclis-i şevk iken civânlar
Dem-beste durur mu hoş-zebânlar

Muallim Naci

hoşâ: Far. Ne iyi, ne güzel.
Hoşâ ey burc-ı izz ü devletin hûrşîd-i tâbânı
Yine lûtfunlapür-nûr eyledin çeşm-i dil ü cânı

Nedim
hoşnûd: Far. Razı, memnun, gönlü hoş.
Cân ile bizden eğer hoşnûd ola cânânımız
Câna minnettir onun kurbânı olsun cânımız

Fuzûlî

Tîğine ne ola yemîn eylerse rûh-ı Murtazâ
Bir gazâ ettin ki hoşnûd eyledin peygam-beri
Nfî
Defâtir-i hasenâtı hezâr olursa dahi
Ne fâide eğer ol hazret olmaya hoşnûd

Sâbit

Hotan, Hoten, Huten: Far. Doğu
Türkistan’da büyük bir şehir olup halkı
Müslümandır. bk.
Huten.
Cünbüşünden dağ bir dildir gazelân-ı Hotan
Nâfe-rîz-i kâm-hâhiş kim o kâkülldür bana

Nâilî
hû: Ar. 1. Allah. (Yâ Hû=Yâ Allah)
2. Sığınma, iltica, yalvarma.
Ömrün efzûn ola bir
Hû çekelim
Edelim sonra duâyı tasmîm

Nef’î

Süzülüp o çeşm-i âhû dedi zevk-ı vasla yâ

Bu değildi neyleyim bu yolum intizâra düştü

Şeyh Galip

Hudâ tevhîdin esrârın gönülde eylese îka: ’
Sadâ-yı
Hû’yu eylerdi kamu eşyâ sana ismâ’
Nuri
hûb: Far. Güzel, hoş, iyi. c. hûbân.
İtin yolunda hûblar sürseler yüz ne ola emrinle
Melek haylı sücûd-ı Âdem etmek nass-ı Kur’ân’dır

Fuzûlî

Şol kadar hûb idi ol enf-i münîf
Edemez ehl-i maârif tarf

Hakanî

hûb-ı anberîn: Amber kokulu güzel.
Her nokta-i hûb-ı anberînin
Hâl-i siyeh izâr-ı ma’nâ
Ünsî hûb-ı hısâl: Huyların güzeli.
Ekmelü’l-hulk idi o hûb-ı hısâl
Zül-celâl etmiş idi feyz-i cemâl

Hakanî

hûb-âne: Güzelce.
Dil kendüyü ol Hüsrev-i hûb-âne düşürdü
Bir gevher-i pâkizeyi ummâna düşürdü
Tf
hûb -âvâz: Güzel ses.
Kanda bir mahbûb-ı hûb-âvâz olursa dinle sen
Cennet içre cümleden a’lâ denen zevkî budur
gaybî
hûb-rû: Güzel yüzlü. c. hûb-rûyân.
Ey Fuzûlî hûb-rûlardan tegâfüldür yaman
Ger cefâ hem gelse onlardan bir ihsândır sana

Fuzûlî

hûb-rûyân: Güzel yüzlüler.
Eğerçi vaz’-ı sengîn-i hûb-rûyâna sezâdır ammâ
Verir hüsn vaz’-ı lâübâliler sefâhetler

Nâbî

hûb-ter: Pek güzel, en güzel.
Hattın bu ârızında gördüğü hûb-ter
Kim hoş-ter olur olsa kaçan âb-dâr hat
Şeyhi hûb u zişt: Güzel çirkin, iyi kötü.
Mücâzdtında hûb u ziştin etmez zerrece taksîr
Aceb sûret-nümâ-yı adildir âyîne-i âlem

Nâbî

hûbân: Güzeller.
Rûy-ı hûbâna teşebbühe heves etse de meh
Bulamaz bedr-i tamâm olmayacak vech-i şebeh

Nâbî

Aldılar aklım perî-rûlarperîşân ettiler
Bir yere gelmez meğer cem’iyyet-i hûbân ola Beyanî
Hüsrev-i hûbân eden sen dil-ber-i şîrîn-lebi
Bîsütûn-ı ışk içinde beni
Ferhâd eyledi
Hoca Dehhanî
hûbân-ı bî-vefâ: Vefasız güzeller.
Hûbân-ı bî-vefâ gibi dehr-i desîse-bâz
Nâz ehline niyâz eder ehl-i niyâza nâz
Ahmet
Cevdet Paşa
hûbân-ı devrân: Zamanın güzelleri.
Oluptur muktedâsı hüsn ile hûbân-ı devrânın
Bugün mülk-i melâhatte onundurşimdi seccâde
cinânî
hûbân-ı fettân: Çapkın güzeller.
Zemânında bulunmaz fitne-pinhân olmağa bir yer
Meğer hûbân-ı fettânınşikenc-i zülf-i tarrârı

Nef’î

hûbân-ı nerm-dil: Alçak gönüllü güzeller.
Hûbân-ı nerm-dil gibi bilmez muhâlefet
Olmuş mülâyemetlepesendîde hûy-i zer

Nâbî

hubb: Ar. Sevgi, bağlılık.
Rüzgâr-ı aşka uymuştur havâ-yı vasl-ıla
Keştî-i gönlüm vatandan hubb ü sevdâdan geçer

Âdile Sultan

hubb-i câh: Mevki bağlılığı.
Hubb-i câha düşen erbâb-ı mihen
Kendüye hâzır eder çok şeyn

Sünbülzade Vehbi

hubb-ı dünyâ: Dünya sevgisi.
Menzil-i âsâyiş-i ukbâya istersen vusûl
Hubb-ı dünyâdan ferâğat gibi olmaz doğru yol
Bâkî
hubb-ı Ehl-i Beyt: Ehl-ı Beyt sevgisi.
Vücûdum rîze rîze etseler tîğ-ı felâketle
Yine her rîzesinde hubb-ı Ehl-ı Beyt müdgamdır

Ziya Paşa

hubb-ı fenâ: Yokluk sevgisi.
Fark ı gûyâ bu iki sûretin aklımca benim
Birisi hubb-ı fenâdır, bir bağdâ-yı adem

Akif Paşa
hubb-ı İlâhî: Allah sevgisi.
Âleme hubb-ı İlâhîdir esâs-ı îcâd
Şûr-ı deryâ-yı mahabbet nemek-i âlemdir

Nâbî

hubb-i nâ-ümîd: Ümitsiz sevgi.
Bir hubb-i nâ-ümîd ile bir azm-i dîv-tâb
Tûfân-ı zindegîde boğar kâinâtı
Abdullah
Cevdet
hubb-ı sivâ: Başka sevgi.
İdrâk edemez nefesini sâgar-ı aşkın
Kalbinde onun kim eser-i hubb-i sivâ var

Kâzım Paşa
(Koniçeli Mûsa)

hubbü’l-vatan: Vatan sevgisi.
Düştü önüme hubbü’l-vatan gidem hey dost diye diye
Anda varan kalır hemân kalam hey dost diye diye

Yunus Emre
(anda: orada, oraya.)
hubb-ı veled: Çocuk sevgisi.
Verdi her rûha dahi hubb-i veled
Ola tâ kim bu teselsül mümted
Enderunlu Fazıl hubb-ı zât: Kendi sevgisi.
Hubb-ı zâtıyla mükeyyef ol ki mestânlık budur
Vâkıf-ı esrâr-ı Hak ol işte hayrânlık budur

Gaybî
hublâ: Ar. Gebe, hamile.
hublâ-yı adem: Yokluktan gelen gebelik.
Ahter-i matlabım âfâk-ı felekten doğmaz
Günde bin şey doğurur leyle-i hubld-yi adem

Akif Paşa

hubs: Ar. 1. Pislik, murdarlık. 2. Kötülük, fenalık.
Hubs ü ağrâz ile endîşesi murdâr olana
Günde beş kerre vuzû ile tahâretgelmez
Yenişehirli Avni
hubûb: bk. habb, habbe.
hubûr: Ar. 1. Hibr’ler; âlimler, bilginler. 2. Sevinç, ferahlık.
Görüp mehâbet ile
Rüstem-âne etvârın
Olur tabîat-ı tevfîk neşve-yâb-ı hubûr

Nâbî

hubût: bk. habt.
huceste: Far. Uğurlu, hayırlı, saadetli, kutlu.
İnâyet-i ezelîdir bu gûne feth ü zafer
Aceb midir ger olursa huceste encâmı

Nef’î

huceste-fâl: Şanslı, uğurlu.
Tutsun cihânı bang-ı nefîr-i guzâttan
Âvâre-i beşâret-i feth-i huceste-fâl
Veysî
huceste-hısâl: Tabiatı uğurlu.
İmâm-ı saff-ı efâdıl emîr-i hayl-i kirâm
Emîn-i dîn ü düvel hâce-i huceste-hısâl
Bâkî
huceste-ma’nâ: Uğurlu, anlamı olan.
Bundan dahi söz olur mu a’lâ
Şîrîn lafz u huceste-ma’nâ

Ziyâ Paşa

huceste-pey: Uğurlu işaret.
Ey Hızr-ı huceste-pey kimgüm-nâm-ı reh-i aşkız
Bu vâdî-i hayrette bir râh-güzer yok mu
Mezâkî
hud’a: Ar. Hile, aldatma, düzen.
Bir hud’adır bu, hud’a-i harbiyye belki de
Vârid ikinci şıkk ise vâriddir ilki de

Abdülhak Hâmit

hud’a-i harbiyye: Savaş hilesi.
Bir hud’adır bu, hud’a-i harbiyye belki de
Vârid ikinci şıkk ise vâriddir ilki de

Abdülhak Hâmit

hud’a-kâr: Hile yapan, aldatıcı.
Şemşîr kuvvetinde hâmendi lerze-bahşa
Mu’cizdi misl-i hâme, şemşîr-i hud’a-kârın
abdülhak Hâmit
hudâ: Far. Allah, Tanrı.
Minnet
Hudâ’ya devlet-i dünyâ fenâ bulur
Bâkî kalır sahîfe-i âlemde adımız
Bâkî
Hudâ dîvâr-ı devlet-hâne-i erbâb-ı ikbâli
Gehî bir lâne-igüncişk-i bî-ârâm için saklar
Râzî
Eyleme kimseyi kat’â techîl
Etme mahlûk-ı Hudây tahcîl

Nâbî

Ne dünyâdan safâ bulduk ne ehlinden recâmız var
Ne der-gâh-ı Hudâ’dan ma’adâ bir ilticâmız var

Nef’î

hudâ-yı lem-yezel: Zeval bulmaz Allah.
İster isen hıfz ede arzın
Hudâ-yı lem-yezel
Arzına a’dâ-yı bed-hâhın bile verme halel

Hudâ-yı müteâl: Yüce Allah.
Ne dedimse sözümü tuttu sipihr-i hod-ref
Ne murâd ettim ise verdi
Hudâ-yı müteâl

Nef’î

Hudâ-yı zîşân: Şanı yüce Allah.
Sabr eyle sen biraz etme efgân
Neyler bakalım
Hudâ-yı zîşân

Şeyh Galip

hudâ-dâd: Allah vergisi.
Hüsn kim gâliye vü gâzeden imdâd ister
İstemez dil onu bir hüsn-ı Hudâ-dâd ister

Şeyh Galip

hudâ-nâgerde: Allah etmesin.
Yâre dokunur
Hudd-ndgerde
Bâlin ne sürürsün öyle yerde

Muallim Naci

hudâyî: Huda’ya mensup.
Bilirsiniz ki
Hudâyî biten en ince nebât
Döker de her sene milyonla canlı tohm-ı hayât

Mehmet Akif

hudâ-cûyân: Tanrısını arayanlar.
Hudâ-cûyân-ı deryâ-dil: Gönlü deniz kadar geniş olanların
Tanrı’yı arayışları.
Hudâ-cûyân-ı deryâ-dil rehîn-i inkılâb olmaz
Ne nâsın i’tirâzından ne halkın âferîninden
Feyzi (Muallim)
hudâ-negerde: Allah göstermesin.
Yâre dokunur
Hudâ-negerde
Bâlin ne sürünürsün öyle yerde

Muallim Naci

hudâvend: 1. Allah, Tanrı. 2. Hükümdar, melik.
Ey âlemi var eden
Hudâvend
Ey âdemi zâr eden
Hudâvend

Ol hudâvend-i hudâvendân-ı fazl u câh kim
İlm ü irfân ile olmuş izz ü devlet tev’-emân

Nef’î

hudâygân: Far. Ulu padişah, büyük hükümdar.
Elinden aldı zimâm-ı tasarrufu şimdi
Yed-i müeyyed-i baht-ı hudâygân-ı kerîm

Nef’î

hudâygân-ı muazzam: Ulu hükümdar.
Hudâygân-ı muazzam şehen-şeh-i âlem
Muhît-i cûd-ı kerem âsümân-ı akl u şuûr

Nâbî

huddâm: bk. hâdim.
hudûd: bk. hadd.
hudûs: Ar. Yok iken sonradan peyda olma.
“kıdem” in karşılığı.
Eylemiş ehl-i hükm mevc ile bahri temsîl
Tâ ki ma’lûm ola mâhiyet-i ma’nâ-yı hudûs

Hersekli Arif Hikmet

Nûr-ı vahdetten olupşu’le-pezîrâ-yı hudûs
Verdi fer-i âlem tekvîne merâyâ-yı hudûs

Hersekli Arif Hikmet

Aslına nisbetle terettüb eder isbât-ı kıdem
Tavr-ı fer’iyyet ü sûrettedir inşâ-yı hudûs

Hersekli Arif Hikmet

hâdis: 1. Yeniden görünen ve ortaya çıkan. 2. Yeni, yeni çıkan.
Cihân içre her fitne kim ola hâdis
Ona serv-i kaddinde elbette bâis

Fuzûlî

hâdise: Ortaya çıkmadan; vaka, olay. c. hâdisât, havâdîs.
Vermez binâ-yı fakre halel cûş-ı hâdisât
Gark edemez kemîne hüsnâ sad-hezâr-ı mevc
Sâmi
hâdisât: Hâdiseler.
Neden hilâf-ı rızâdır niçin bilinmiyor âh
Mecârî-i hükm-ârd-yı hâdisât u şu’ûn
Nâzım Paşa
havâdîs: Hâdiseler, olaylar.
Ger kılsa telef onu havâdis
Yok bir halefi ola vâris

Fuzûlî

İğmâz ü tegâfül gerek âsâyişe, yoksa.
Bî-gâyedir âmed-şüd-i emvdc-ı havâdis

Tevfik Fikret

huffâş, huffâşe: Ar. Yarasa, gece kuşu.
Mihr-i iddlini memdûh edip
Hazret-ı Hak
Düşmen devleti huffâş gibi ola darîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

Ey Nizâmî ol sanemden kaçsa zâhid tan değil
Neylesin huffâştır hûrşîd-i tâbândan kaçar
Nizamî
Dağılmış hazân-dîde tüller gibi
Uçuşmakta sessizce huffâşeler

Ahmet Hâşim

Erbâb-ı kemâli çekemez nâkıs olanlar
Rencîde olur dîde-i huffâş ziyâdan

Ziya Paşa

hufre: Ar. Kazılmış çukur, oyuk.
Zavallı ümmet-i merhûme ölmeden görülür
Söner bu hufrede idrâki, sonra kendi ölür

Mehmet Akif

Hep samt u ra’şe; saklı bu vâdî-i muzlimin
Her hatvesinde şüpheli bir hufre, bir kemîn

Tevfik Fikret
hufre-i gil-nâk-i ihmâl: İhmal edilen killi çukur.
Sâlik
ân çoktan bulurdu kasr-ı ümmîde vusûl
Pîş-i rehte hufre-i gil-nâk-i ihmâl olmasa

Nâbî

hufre-i heder: Yok olma çukuru.
Bir örtü dizlerinde bu ma’lûl-i derd-i yâr
Hâr u şikeste müntakil-i hufre-i heder

Tevfik Fikret

hufre-i mensiyyet: Unutulma çukuru.
Kardeşim kurduğun âmâli devirmekte ölüm
Beni göm hufre-i mensiyyete, âtîni de göm

Mehmet Akif

hufre-i nisyân: Mezar çukuru.
Kardeşim, kurduğum âmâli devirmekte ölüm
Beni göm hufre-i nisyâna, ben artık öldüm

Mehmet Akif

hufre-i sükûn: Dinlenme çukuru.
Karşımda titriyor.
“Beni mahv etme, bağla, sar
Bir hufre-i sükûnuna at leyl-i kalbinin
Ben mâzî-işebâbının eş’ârıyım senin”

Tevfik Fikret

hufte: Far. Yatıp uyulmuş, uyulmuş olan.
Birşeb-pere-i hufte, bir âhû-yı çerende
Vermişti bu nüzhet-gehe bir vahşet-i nermîn
Cenap Şahabeddin hufte-i çeşm: Uyumuş göz.
Oldu beyâz subh gibi mûy-ı ser-sefîd
Ey hufte-i çeşm uyan ki ibâdet zemânıdır
Nâbî hufte-i gül-bister-i nâz: Gül kokulu naz döşeğinde gözünü yummuş.
Hâk-i zillette gönül her gece âgiste be-hûn
Çeşm-i ser-mestin ise hufte-i gül-bister-i nâz

Fehim (Hoca Süleyman)

hukne: Ar. Şırınga.
Istılâhâtı sever ma’nâsız
Şerbet ü hukne yapar eczâsız

Nâbî

hukûk: bk. hakk.
hulâsa: Ar. Bir şeyin özü, ruhu, özet.
Görüp şeklin elbet eder vesvese
Oturmaz hulâsa bilen hendese

Keçecizade İzzet Molla

Etmiş hulâsa bir emel-i hâs-ı bî-lüzûm
Her şahs-ı hürrü kayd-ı esâretle mübtelâ

Ziyâ Paşa

Vatan muhabbeti, millet yolunda bezl-i hayât
Hulâsa, âile hissiyle cümle hissiyyât
Mehmet Âkif
hulâsa-ı Kirdgâr: Allah’ın özeti.
Şühûd-ı zâhir ile olma
Nâbîyâ hursend
Fakat hulâsa-ı Kirdgâr o mudur

Nâbî

hulâsa-i takhîk: Araştırmanın özeti.
Ruh-ı münîrine mir’ât-ı Hak dedimse eğer
Sözüm hulâsa-i tahkîktir güzâf değil
Yenişehirli Avni
huld, hald: Ar. 1. Ebedi ve daimi surette kalma, beka. 2. Bitmeyen devamlılık. 3. Sekiz cennetten birinin ismi.
Bahâr geldi çemen hulde döndü ey Râmî
Gönülden ol gül ile azm-igül-istân geçiyor
Râmî
Mehmet Paşa
huld-ı Berin: Cennet bahçelerinden biri.
Götürdü zevk-ı vaslın hâtırımdan ravza-pervâsın
Sözün kevser münevver meclisin
Huld-ı Berîn’imdir

Fuzûlî

Rüsûm-ı ilm ile gitmez denâet tab’-ı nâ-kesden
İrem, ârâyiş-i elvân ile
Huld-ı Berîn olmaz
Beliğ
Dahl eder
Huld-ı Berîn’e kasrının her safhası
Raks urur havzın içinde mihr ü meh subh u mesâ’
Lamiî Çelebi
huld -zâr: Kutsal cennet bahçesi.
huld -zâr-ı lâhût: Uluhiyyet âleminin kutsal cennet bahçesi.
Onunla tayy ederim kâr-gâh-ı imkânı
Onunla seyr ederim huld-zâr-ı lâhûtu

Tevfik Fikret

hulûd: Devam ve beka üzre olma, daimi surette kalma, ölümsüzlük, bakilik.
Haşre dek tâ ki ola beste-i evtâd-ı hulûd
Sâha-i dehrde ıtnâb-ı hıyâm-ı devlet
Münîf
Harîr-işu’leye tebdîl edip libâs-ı teni
Fenâda anladı zevk-ı hulûdpervâne

Şeyh Galip

Sînemde belâ-yı gam-ı aşkın ebedî kıl
Her âhımı pîrâyede yevm-i hulûd et
Namık Kemal
hulf: Ar. Sözünü tutmama, sözde durmama.
Va’d-ı Urkûb değildir mergûb
Sonra hulf ile olursun mahcûb

Sünbülzade Vehbi

Va’de-i vasl-ı nigârın eseri zâhir olur
Hulf eder sanma ekâbirde dilâ söz bir olur
Cinânî
Bûseler ikrâr eder durmaz sözünde hulf eder
Mevlevîdir sevdiğim her dem külâh eyler bana

hulk: Ar. Tabiat, huy, yaratılış. c. ahlâk.
Ekmelü’l-hulk idi o hûb-ı hısâl
Zül-celâl etmiş idi feyz-i cemâl

Hakanî

Nükhet-i nâfe-güşâ-yı çemen hulkunuger
Etselergâliye-sayân-ı bahâr istişmâm

Nef’î

Hulkun senâsın etmeğe bulmaz mecâl dil
Çünkim azîmdir dedi
Yezdân efendimiz

Faruk K. Timurtaş

hulk-ı bed: Kötü yaratılış.
Ne denlü hüsn-i hulk varsa onunla ola ol mevsûf
Ne denlü hulk-ı bed varsa gönülden çıkara onu
gaybî
hulk-ı beşer: İnsan yaratılışı.
Ne hükm ü devri ahterden ne hurşîd ü kamerdendir
Cefâ âdât-ı âlemden, sitem hulk-ı beşerdendir

Namık Kemâl

hulk-ı hüsnî: Güzellikle ilgili yaratılış.
Terbiyet-gerde-i hulk-ı hüsnî olsa tıbâ’
Hüsn-i ahlâka mübeddel olur ef’âl-i zemîm

Nazîm (Yahya)

hulk-ı Peygam-ber: Peygamberin huyu.
Tevâzu’ ayn-ı rif’at, hizmet-i millet siyâdettir
Olunsun hulk-ı Peygam-ber’le istişhâd lâzımsa

Namık Kemâl

hulk-ı şiyem: Yaratılışların yaratılışı.
Dürri-i çarh-ı celâl u dürr-i deryâ-yı kemâl
Kâmı’-ı küfr ü dalâl u câmi’-i hulk-ı şiyem
nizami
hulkûm: Ar. Boğaz. c. halâkîm.
Cân verir râhat-hulkûma esîr-i helvâ
Gelse efserde-gî-i savm ile hulkûmuna cân

Sâbit

hulle: Ar. 1. Cennet elbisesi 2. Belden aşağı ve belden yukarı olmak üzere giyilen bir üst elbisesi. 3. Üç kere boşanmış bir kadının tekrar alınabilmesi için başkasına bir günlük nikâh edilmesi. c. hulel
hulle-i cennet: Cennet elbisesi.
Hulle-i cennet olursa çekeyim çâk edeyim
Dem-i vuslatta bana hâil olurpîrehenim
Şemsi hulle-i hadrâ: Yeşil elbise.
Hevâ ârâyiş-i gül-zâra oldu çehre-güşâ
Bahâr gül-şene giydirdi hulle-i hadrâ

Fuzûlî

hulle-i zer-beft: Sırmalı elbise.
Rûdlar fürkatle hûn-âlûd gözler yaşıdır
Hulle-i zer-beft giymiş yer cihân kuMşıdır
Lamiî Çelebi
hulle-bâf: Elbise biçen, terzi.
Gûne gûne hulle-bâf kâr-gâh-ı feyizdir
Bikr-i endîşem kabûl etmez cihâz-ı müsteâr

Nazîm (Yahya)

hulle-pûş: Elbise giyen. c. hulle-pûşân.
Seyr et ulüvv-i feyz-i şehîdân-ı aşkını
Hûnîn kefenle rûz-ı cezâ hulle-pûş olur

Üsküdarlı Hakkı Bey

hulle-pûşân: Elbise giyenler. hulle-pûşân-ı tebâşîr-i duhûl-ı firdevs: Cennete girmekle müjdelenen elbise giyenler.
Hulle-pûşân-ı tebâşîr-i duhûl-ı firdevs
Tâcdârân-ı hilâfet o mukâribler için
Haşmet
hulûd: bk. huld.
hulûl: Ar. 1. Girme. 2. Gelip çatma.
Müddet-i irdâ’ bulup ihtitâm
Geldi hulûl eyledi vakt-i fıtam
Nahifi
Ne zemân zerd ü muhtazır
Eylûl
Etse giryân bulutlarıyla hulûl

Tevfik Fikret

hulûl-i nev-bahâr: İlkbaharın girmesi.
Hulûl-i nev-bahâr ile gönül hevâ-perest olur
Nesîm-i kûy-ı dil-berin tenessümüyle mest olur

Muallim Naci

hulûlî: Ar. 1. Tanrılığın cisimlenmesi
inanışında bulunan kimse. 2. Girmeye ait.
Bulunca nice vücûdu mezheb
Nice zindîk u hulûlî meşreb

Sünbülzade Vehbi

hulûs: Ar. Saflık, safiyet, halis ve pak
olma
Garaz arz-ı hulûs u bezl-i makdûr etmedir yoksa
Olur hakk üzre medhinde zebân-ı nâtıka ebkem

Nef’î

Kıl hulûs ile ibâdet abd-i hâs-ı Hâlık ol
Adile aşk içre bul ibka vü câvidânelik
Âöile
Sultan
Ammâ bu ihtilâf ile maksûdu cümlenin
Bir
Hâlık’a hulûs ile etmektir inkıyâd

Ziya Paşa

hulûs-ı âlem: Âlemin kurtuluşu.
Hulûs-ı âlemi nakş-ı ber-âbdır derler
Vefâ zemânede ayn-ı serâbdır derler

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

hulûs-ı kalb: Kalp temizliği.
Saâdet ol dile kim zikr-i nâm-ı yâr eyler
Hulûs-ı kalb ile enfâsının idâdı kadar

Namık Kemâl

Bî-şek yegâne râh-ı hakîkat şerîatin
Ettik hulûs-ı kalbile îmân efendimiz

Faruk K. Timurtaş

hulûs-ı tâm: Tam saflıkla.
Her yanda pür-hurûş u temevvüc bir izdihâm
Her yüzde, her nazarda hüveydâ hulûs-ı tâm

İsmail Safa

hulûs-ı taviyyet: Temiz niyet.
İhkâm eder kemâl-i hulûs-ı taviyyetim
Her kârda
Hudâ’ya olan istinâdımı
Recaizade Ekrem
hulviyyât: Ar. Hulv’ler, tatlılar, şekerlemeler, tatlı yiyecekler.
Bu tarîk ile çöker sofra-i hulviyyâta
Nukl-i iftâra götürmüş gibi hurmâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

hulyâ: Far. Kuruntu, hayal.
Çıkalım doymadan şu hulyâdan
Ebediyyen seninle dost olalım
Cenap Şahabeddin
Dünyâ o ne?
Bir garîb rü’yâ
Varlık o ne?
Bir acîb hulyâ
Recaizade Ekrem
Hürriyetin o devrini idrâk edenlerin
Hulyâlarında vardı bir efsûnlu hâtıra

Yahya Kemal

Gözünde mütebessim ü girye-dâr hulyâlar
Butûn-ı âtiyeye müjde-i hakîkattir

Doktor Abdullah Cevdet

hulyâ-yı kâmet: Boyu hayal etme.
Hulyâ-yı kametin bergeşte etti her birin
Bâğ-ı fikrimde nihâl ârzûlar var idi

Keçecizade İzzet Molla

hulyâ-yı vasl: Kavuşma hayali.
Eder hulyd-yi vaslı
Adile her gece subha dek
Gam-ı aşk ile serde her seher bir özge âhım var

Âdile Sultan

hulyâ-nüvâz: Hülya okşayıcı.
Bu kâinât-ı nefâisde bir ketîbe-i nâz
Birer bedîa-i hulyâ-nüvâz u his-engîz. kadd ü kâmet-i nâzânla her zemân mümtâz
Birer hayâl-i girizân-ı şi’r ü handesiniz
fâik Âli Bey
hum: (f) Far. Küp, şarap küpü.
Bâde-i idrâkimin tevhîd-i ser-cûş-ı humu
Sâkî-i endîşemin tahkîk-i derd-i sâgarı
Nef’î
Ben ol Hızram ki zulmet-hâne-i hammârda sâkî
Benim ser-çeşme-ı Ab-ı Hayât’m bir hum olmuştur
behiştî
hum-ı âremîde: Dinlenmiş şarap küpü.
Temkînin idibârını seyret ki feyz alır
Peymâne-i şarâb hum-ı âremîdeden

Nedim
hum-ı aşk: Aşk küpü.
Sahbâ yerine zehr-keşân-ı hum-ı aşkız
Reşk etme bizim hâlimize biz
Cem-i aşkız

Nef’î

hum-ı âteş: Ateş küpü.
Nümâyan bir hum-ı âteş lika: : -yı dahme-pûşundan
Hayâletler fürûzân hây u hûy-ı zehr-nûşundan

Kemalzâde Ekrem Bey

hum-ı âteş-lika: : Ateş yüzlü küp.
Nümâyan bir hum-ı âteş-lika-yı dahme-pûşundan
Hayâletler fürûzân hây u hûy-ı zehr-nûşundan

Kemalzâde Ekrem Bey

hum-ı bâde: Şarap küpü.
Okundukça hamriyyeler gâh gâh
Ederdik hum-ı bâde içre şinâh

Keçecizade İzzet Molla

hum-ı felek: Feleğin şarap küpü.
Hum-ı felek gibi bir gün olur bu kûçe tehî
Ne pîr-i bâde-fürûş vü ne de bâde-hâr kalır

Nâilî
hum-ı feyz: Feyiz küpü.
Hûş-yâr-ı Felâtûn dahi olsa hum-ı feyzi
Leb-rîz-i serâb olmalıdır âlem-i âbın

Esrar Dede

hum-ı işret: Eğlence küpü.
Ne lâl-ı hum-ı işret ne gubâr-ı hâtır-ı sâgar
Aceb âlem, aceb dem, özge hengâm-ı tarab-zârdır
Sabrî
hum-ı leb-rîz: Ağzına kadar dolu küp.
Ol kadar tertîbi var kim işrete mey-hânenin
Her hum-ı leb-rîzi bir pîr-i mugân tasvîridir

Esrar Dede

hum-ı mey: Şarap küpü.
Ey Fuzûlî özünü kûşe-nişîn et hum-ı mey teg
Ola nâ-geh olasan kâşif-i hakâyık

Fuzûlî

Hum-ı meyden götürüp âlemi seyrân edelim
Tûr-ı aşka çıkalım yine münâcât edelim
Avnî
Sadrın gözedip neyleyim bezm-i cihânın
Pây-ı hum-ı meydir yerimiz bâde-perestiz

Bağdatlı Ruhi

hum-ı sahbâ: Kadeh küpü.
Şüste-i çeşme-i afv olmadan olma nevmîd
Hum-ı sahbâ gibi leb-rîz-i günâh olmayasın

Nâbî

hum-hâne: Meyhane.
Dilâ câm-ı şarâb-ı aşk-ı yâri şöyle nûş et kim
Felekler güm güm ötsün başına hum-hâneler dönsün
Bâkî
Dolsun yine peymâneler olsun tehî hum-hâneler
Raks eylesin mest-âneler mutribler ettikçe nagam

Nef’î

Hum-hâne yanında câm u sâgar
Rindân ile muğ-beçe berâber

Ziyâ Paşa

hum-hâne-i dehr: Dünya meyhanesi.
Sen akla uyup gezme, Felâtûn dahi bilmez
Hum-hâne-i dehrin nice hikmet var içinde

Şeyh Galip

hum-hâne-i ezel: Ezele ait meyhane.
Dünyâ şarâbı ile olmaz
Hayâlî böyle
Hum-hâne-i ezelden mest-i harâba benzer

Hayâlî Bey

hum-hâne-i imkân: Mekân tutulan meyhane.
Sahbâ-yı hurûşân gibi mînâ-yı felekten
Tâ hâric-i hum-hâne-i imkâna dökülsek
Yenişehirli Avni
hum-hâne-i kâl ü belâ: Söz ve bela meyhanesi.
Sâkî-i hum-hâne-i kâl ü belâ
Câm-ı ışkı bana sundu mu ola

Behiştî

hum-istân: Meyhane.
hum-istân-ı kadîm: Eski meyhane.
Sıfatı cilve-i mehtâb-ı tecellî-i şuûn
Cür’ası zübde-i sahbâ-yı hum-istân-ı kadîm

Üsküdarlı Hakkı Bey

hum-nişîn: Şarap küpünde oturan.
Birdir bu bezm-gâh-ı hamâkatde ân u în
Desti kıran deliyle
Felâtûn-ı hum-nişîn

Keçecizade İzzet Molla

hum-şiken: Küp kıran.
Hâtır-şiken olmadan sakın da yürü var
Sâgar-şiken ü sebû-şiken hum-şiken ol

Nâbî

humeka: bk. humk.
humâr: Far. İçkiden sonraki baş ağrısı, sersemlik.
Zikr-i na’tin derdini dermân bilir ehl-i hatâ
Öyle kim def’-i humâr için içer mey-hâre su

Fuzûlî

Çok da mağrûr olma kim mey-hâne-i ikbâlde
Biz hezârân mest-i mağrûrun humârın görmüşüz

Nâbî

Olurdu hasret-i hâb-ı humâr nahvet-i nâz
Bütân-ı âlem-i hüsnün nigâh-ı tannâzı

Nâilî
humâr-ı âlâm: Elemlerin baş ağrısı.
Bezm-i ikbâlde ser-mest olanın hâli budur
Kâh peymâne çeker kâh humâr-ı âlâm

Nâbî

humâr-ı aşk-ı cânân: Sevgilinin aşk sersemliği.
Gönlümü etti humâr-ı aşk-ı cânân ser-girân
Sun pey-â-pey sâkiyâ câm-ı şerâb-ı ergavân

Üsküdarlı Hakkı Bey

humâr-ı bezm-i nûş-â-nûş-ı vasl: Kavuşma dolayısıyle içtikçe içilen meclisteki baş ağrısı.
Hayâl-i la’l-i nâbın câm-ı çeşm-i terde kalmıştır
Humâr-ı bezm-i nûş-d-nûş-ı vaslın serde kalmıştır

Nâbî

humâr-ı câm: Kadehin baş ağrısı.
Gel ey dil böyle olma zâr ile giryân sabreyle
Humâr-ı câm firkat böyle kalmaz gör de sabr eyle

Âdile Sultan

humâr-ı dehr: Dünyanın baş ağrısı.
Humâr-ı dehre dârû-yı müferrihtir müheyyâ ol
Bu şeb ol şûh-ı şenle işret-i zdnû-be-zdnû var
Âsaf (Ahmet İzzet
Paşazade Süleyman)
humâr-ı gam: Gam baş ağrısı.
Meyân-ı neşve-i câma humâr-ı gam girmez
Yemîn edersem eğer hîç başım ağrımaz

Sâbit

humâr-ı hasret: Hasretten gelen baş ağrısı.
Ne dilde tâb-ı sadâ-yı humâr-ı hasret var
Ne hâst-gârî-i câm-ı visâle cür’et varTâlip
humâr-ı heves: Arzu ve hevesin baş ağrısı.
Tüvân-gerleri mest-i câm-ı gurûr
Humâr-ı hevesle yatar bî-şuûr

Şeyhülislam Yahya

humâr-ı hicr: Ayrılık sarhoşluğu.
Humâr-ı hicr ile çok derd-i ser çekilmiştir
Bu bezm-gâh-ı fenâda neler çekilmiştir

Seyyit Vehbî
humâr-ı mihnet: Sıkıntıdan gelen baş ağrısı.
Ey olan kâne-i nahvette ser-mest-i gurûr
Bir de fikret hâk-i zillette humâr-ı mihneti
Ebubekir Sâmi Paşa

humâr-ı neş’e-i câm-ı kader: Kader kadehinin neşesinden gelen baş ağrısı.
Ne sendendir ne bendendir ne çerh-i kîne-verdendir
Bu derd-i ser humâr-ı neş’e-i câm-ı kaderdendir

Nâbî

humâr-ı ye’s: Üzüntüden gelen baş ağrısı.
Muhâliftir humâr-ı ye’se kimse düşmesin yoksa
Sunarpeymâne-i ümmîd isterse vebâl olsun

Nâbî

humâr-ı zehr-hand: Acı gülüş sersemliği. rütbe kan yuttu dil ki fikr-i reng-i la’linle
Humâr-ı zehr-handinden ayıldı ey mürüvvetsiz

Esrar Dede

humk: Ar. Noksan akıl, ahmaklık, bönlük. c. humaka, humeka.
Humkun zekâya karşı takrîzi şöyle dursun
Ta’rîzi bir inâyet, tahkîri bir senâdır

Abdülhak Hâmit

Hüner iş bilmemek, humk u cehâlet kârdânlıktır
Dirâyet âciz aldatmak, zarâfettir yalan şimdi

Ziyâ Paşa

Şi’ri ile fahr eder cihâna
Yok humkunu neşr eder cihâna

Ziyâ Paşa

humk-ı himârî: Sarhoş bönlüğü.
Bu humk-ı himârîyi ko dünyâda
Belîg
Bâr-ıgamı hep sen mi kaldın çekecek
Belig humk u belâhet: Aptallık ve ahmaklık.
Echel-i dûn u denîyim bana da bir nazar et
Gayriden humk u belâhette de ednâ değilim
Şânî
humaka, humeka: Ahmaklar, aptallar.
Gâhî muhakkar-ı cühelâ şâir-i belîğ
Gâhî musahhar-ı humaka fâzıl-ı edîb

Ziyâ Paşa

hummâ: Ar. 1. Ateşli hastalık. 2. Nöbet. 3. Sıtma.
Yedirir hasta-i hummâye asel
Derd-i çeşme akıtır âb-ı basal

Nâbî

Olmadım tâb-ı teb-i gamdan
Cinânî veş halâs
Unsur-ı pâkinde hummâ olalı peydâ senin
Cinânî
Birinin sözleri îmâlıydı
Birinin gözleri hummâlıydı

Yahya Kemal

humma-yı gam u mihnet: Gam ve eziyetin sıtması.
Beni hummâ-yı gam u mihneti çok incitti
Tutsam ol şûhu biraz örselesem incitsem

Sâbit

hummâ-yı sühan: Söz nöbeti.
Ekserî halt-ı kelâmın hezeyân-ı mahmûm
Acebâ tuttu mu şâirleri hummâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

humret: Ar. Kırmızılık, kızıllık.
Gonca lebler mey içip gül-şende humret bağladı
Gül gibi her biri bir gül-gûnu sûret bağladı
Enverî
Mest-i aşk olmağın ol çeşm-i humâr
Humrete mâil idi bir mıkdâr

Hakanî

Eşk-ipür-hûn ser-te-ser tuttu cihân etrâfinı
Dem-be-dem zeyl-i ufukta görünen humret gibi

Ebussuud Efendi

humret-i la’l-i nigâr: Sevgilinin dudağının kırmızılığı.
Humret-i la’l-i nigâragonce öykündüğü çün
Sıçrayıp yüzüne yapışmağa durur jâleler
Âhî
humûd: 1. Ateşin koru sönmeyerek alevi basılmak. 2. Zayıflama, düşme.
Kemîne katre-i âb-ı şefâati eyler
Şivâz-ı nâr-ı cahîmi füsürde tâb-ı humûd
Sâmi
hûn: Far. Kan.
Gark-ı hûn etmişti nâfe-misâl
Hoten âhûların ol çeşm-igazâl

Hakanî

Zemâne bizde gevher sezdiğijçin dil-hırâş eyler
Onun için bağrımız hûndur maârif-kânıyız cânâ
Bâkî
Bir böyle şehîdin ki mükâfâtı zaferdir
Vermezsen, İlâhî, dökülen hûnu hederdir

Mehmet Akif

hûn-ı adû: Düşman kanı.
Zebân-ı hâl ile hûn-ı adûya teşneliği
Dilini taşra çıkarmış eder beyân hançer

İbni Kemâl

hûn-ı al: Kırmızı kan.
Ceyhûna döndü dîdelerim hûn-ı al ile
Merdümşinâver oldu siyehpeştemâl ile

Seyyit Vehbî
hûn-ı azîzân: Azizlerin kanı.
Metâ’-ı hûn-ı azîzâna müşterî olma
Bu Kerbelâda olan bey’ men yezîd midir?
lâ (bey’ men yezîd: artırma ile satış)
hûn-ı beşer: İnsan kanı.
Biz hûn-ı beşer ser-mâye-i nasr u şecâ’attir
Sibâ’-ı deşt ü hâmûn kendi cinsinden şikâr etmez

Ziya Paşa

hûn-ı cârî: Akan kan.
Urûk-ı zât-ı pâk oldu mezâhir
Hakîkat hûn-ı cârîdir mahabbet

Gaybî
hûn-ı cidâl: Kavga kanı.
Birden havâya savt-ı kıyâm oldu râşe-res
Karşında ufk-ı hûn-ı cidâl etti irtisâm

Ahmet Hâşim

hûn-ı ciğer: Ciğer kanı; elem, ıstırap.
Ağlamazsan bana bir dem acıyıp dîdelerim
Göreyim dursun iki gözüne hûn-ı ciğer
Figânî hûn-ı dîde-i uşşâk: Âşıklar gözünün kanı.
Bu ışk meşrebi yâ
Rab ne turfa meşrebtir
Ki hûn-ı dîde-i uşşâk ile leb-d-lebtir

Hamdullah Hamdi

hûn-ı dil: Yürek kanı; elem, ıstırap.
El safâ câmını aldıkça ele reşkile ben
Hûn-ı dil nûş ederim bâde-i gül-gûna bedel

Nef’î

hûn-ı düşmen: Düşman kanı.
Rezm-gâh içre
Muibbî merd olanlara müdâm
Hûn-ı düşmen mi gerektir kâsehâ-yı ser kadeh

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

hûn-ı endîşe: Kaygı kanı.
Tîğ-ı müjgânı değil kâbil-i vasf etmeyecek
Hûn-ı endîşe tereşşuh ciğer-i ma’nâdan

hûn-ı eşk: Gözyaşı kanı.
Hûn-ı eşkinden oluptur bülbülün her âb sürh
Bâğda olsa aceb mi sünbül-i sîr-âb sürh

Şeyhülislam Yahya

hûn-i hamiyyet: Millî onur kanı.
Civân-merdân-ı milletle hazer gavgâdan ey bî-dâd
Erir şemşîr-i zulmün âteş-i hûn-i hamiyyetten

Namık Kemâl

hûn-ı hürriyet: Hürriyet kanı.
Sen o âlî darabân-ı kalb-i zemânsın ki şuûn
Hûn-ı hürriyet cisminle olur hande-nümûn

Kemalzâde Ekrem Bey

hûn-ı kebûter: Güvercin kanı.
Hûn-ı kebûter ile pür olur yine küûs
Devr-ipiyâlegöstere mi dîde-i horos
Bâk hûn-ı nâ-hakk: Haksız kan.
Lâyık mıdır ki yâre kesip verdiğim kalem
Fetvâ-y hûn-ı nâ-hakkımı yazdı ibtidâ

Nevres-i Kadim

hûn-ı mâl-i harâm: Haram malın kanı.
İçsin ko hûn-i mâl-i harâmı alekgibi
Zâlim tasavvur etmez ise imtilâsını

Nâbî

hûn-ı şehîd: Şehit kanı. c. hûn-ı şehîdân.
Eşkim sahîfe-i ruh-ı cânâna düşmesin
Hûn-ı şehîd mushaf-ı Osmân’a düşmesin

Sâbit

hûn-ı şehîdân: Şehitlerin kanı.
Komaz câm-ıgurûru bezm-gâh-ı haşre dek elden
O mest-âne nigeh kim teşne-i hûn-i şehîdândır

Nedim
hûn-ı sirişk: Gözyaşı kanı.
Riyâz-ı reng-i cemâle gider bu hûn-ı sirişk
O râhtan ki geçip bûy-ı gül gül-âba gelir

Şeyh Galip

hûn-ı uşşâk: Âşıkların kanı.
Yine mest oldu cânânım ele aldı revân hançer
İçelden hûn-ı uşşâkı oluptur hûn-feşân hançer

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

hûn-âb: 1. Kanlı su. 2. Gözyaşı.
Kendi düşen ağlamaz derler ben ol hayretteyim
Kim sana düşeli ne için akıtır hûn-âb göz

Ahmet Paşa

Gam gönlümü etmeseydi bî-tâb
Göz perdesi olmasaydı hûn-âb

Fuzûlî

hûn-âb-ı derd-i hasret: Hasret derdinin kanlı suyu (kanlı gözyaşı).
Dil kim harîm-ı Kâ’be-i aşkın tavâf eder
Hûn-âb-ı derd-i hasret içer zemzem istemez

Leskofçalı Galip

hûn-âbe: Kanlı su, gözyaşı.
Hûn-âbe değil bâdesi zehr-i gam-ı hicrân
Her nağme-i çeng ü neyi feryâd ü figândır
Nef’î
hûn-âbe-i maktûl: Ölenin kanlı suyu.
Mazlûm şikâyette, nedâmette sitem-kâr
Hûn-âbe-i maktûle garîk olmada hûn-hâr

Mehmet Akif

hûn-âbe-hîz: Kanlı gözyaşı fırlatan.
Kanlar akar aceb ki bu çeşm-i sefîdden
Hûn-âbe-hîz o çeşme-i kâfûrdur bana

Şeyh Galip

hûn-âlûd, hûn-âlûde: Kana bulanmış.
Gözde hûn-âlûd peykânın hayâliyle hoşum
Her biri gûyâ ki bir berg-i gül-terdir bana

Fuzûlî

hûn-âşâm: Kan içen, kan içici.
Nice şemşîr o bir gamze-i dil-keştir kim
Bir dem ârâm edemez olmayıcak hûn-âşâm
cevrî (olmayıcak: olmayınca)
hûn-bahâ: Kan pahası.
Gırre-i câh ol kadar sultân-ıgül kim korkarım
Hârdan bülbüller ister hûn-bahâ
Nevrûz’dur

Nâilî

hûn-bâr: Kan yağdıran.
Teb-i hicrânın ile cismimi bîmâr ettin
Hasret-i la’lin ile çeşmimi hûn-bâr ettin
Râmî
Elde kılıç âftâb-ı hûn-bâr
Eyler şühedâyıgark-ı envâr

Şeyh Galip

hûn-behâ: Kan kıymeti.
Hancer-i gam bula cânı ışkının maktûlüne
Dirlik el yete ki senden hûn-behâ kılar heves
nizami
hûn-çegân: Kan damlayan, kan akan.
Ağyâre câm sunsa sipihr-i sitîze-kâr
Ben zâdesine âb-ı gam-ı hûn-çegân verir

Nedim
hûn-feşân, hûn-efşân: Kan saçan.
Dîdelerdir zâhir ü bâtın cemâlin seyrine
Dilde zahm-ı nevk-i tîrin tende dâg-ı hûn-feşân

Nef’î

Gamzen ne dem ki tîğ çekip hûn-feşân olur
Uşşâk-ı dil-figâra ecel mihr-bân olur
Nef’î
Yine mest oldu cânânım ele aldı revân hançer
İçelden hûn-ı uşşâkı oluptur hûn-feşân hançer

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

hûn-germ: Kanı sıcak; ısınmış.
Hûn-germ idi aşka la’l-i nûşîn
Ferhâdkna cân verirdi
Şîrîn

Şeyh Galip

hûn-geşte: Kan dökmüş.
Kûşe-i ebrûdan ayrılmaz dil-i hûn-geştemiz
Lekke-i hûndur ki kalmış dâmen-işemşîrde

Nedim
hûn-hâr: Kan dökücü, zalim.
Mazlûm şikâyette, nedâmette sitem-kâr
Hûn-âbe-i maktûle garîk olmada hûn-hâr

Mehmet Akif

hûn-în: Kanlı, kana bulanmış.
Bulanır girye-i hûn-înim ile bahr-i vücûd
Sararır âhım ile sebze-i sahrâ-yı adem

Akif Paşa

Dem mi var kim zahm-ı gül derdinle hûnîn olmaya
Hasret-i hâlinle dâg-ı lâle müşgîn olmaya

Nedim
hûn-rîz: Kan döken.
Her ebrû-yı ham katline bir hançer-i hûn-rîz
Her zülf-i siyâh kasdına bir ef’a yılandır

Fuzûlî

hûnî: Kanlı, kana bulanmış.
Dil helâk edip gözün hancer çeken cân üstüne
Nice hûnîdir ki kan etmek diler kan üstüne
Sultan
Cem
Hûnî gözü yüzüme kıya baksa vechi var
Kim zaferâna meyl eder âhû-yı
Çîn-ı Hıtâ

İbni Kemâl

Zülfü kemendin aldı ele hûnî gamzesi
Benzer
Figânî zulm ile ber-dâr eder seni
Figânî
hûn-pâş: Kan saçan, kan döken.
Bâis-i handendirgonce-i nev-hâstede
Bülbül-i zârdaki dîde-i hûn-pâş nedir

Nâbî

Çâk-çâk-i sîne versin mevce-i gamdan haber
Zahm-ı hûn-pâş-ı derûnum inkisârım söylesin

Nâbî

hûn-pâş-ı derûn: Derinden kan döken.
Yâre varsın peyk-i nâlem âh u zârım söylesin
Zahm-ı hûn-pâş-ı derûnum inkisârım söylesin

Nâbî

hûn-rîz: Kan döken, dökücü.
Cân âfeti çeşmin gibi hûn-rîz bulunmaz
Dil uğrusu hâlin gibi düzd-ı Arab olmaz
Adlî (Sultan II. Bayezid) (uğru: hırsız)
Göreli gamze-i hûn-rîzini
Hâzim yârin
Tîğine and içerim sevmemişim başkagüzel
Hâzim
hûn-rûz: Kanlı gün.
hûn-rûz-i cefâ: Cefanın kanlı günü.
Tenime ayrı erer cânıma ayrı sitemin
Tîğ-ı hûn-rûz-i cefâ-pîşeden ayrıdır bu

Necati Bey

hunnâk: Ar. l. hek. Boğaz iltihab. 2. Boğaz.
Rıbka-i dünyâyı boynundan çıkar şeytân gibi
Ademâger istemezsen tavk-ı la’netten hunnâk
Lamiî Çelebi
hûr: Ar. 1. “ahver” in müennesi olan “havrâ”nın cemi.
Ahu gözlüler; gözlerinin akı karasından çok olanlar. 2. Düzeltmeyle “hûrî” (cennet kızları) anlamına kullanılır. c. hûriyân.
Belâ-yı aşk u derd-i dost terkin kılmazam zâhid
Ne müştâk-ı behiştim sen gibi ne tâlib-i hûrum

Fuzûlî

Kevser ü hûra murâdı zâhidin
Fikr-i âşık şâhid ü âb-ı ineb

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Ser-bâlînine gelsen ey hûr
İndi derlerdi şehîd üstüne nûr

Sâbit

hûr-i cinân: Cennet hurileri.
Öyle cânânı eden mûnis-i cân
Dâr-ı dünyâda bulur hûr-i cinân

Sünbülzade Vehbi

hûr-i în, ıyn: İri ve güzel gözlü huri.
Hûr-i în olurdu mağz-ı âşüfte vü mest ü ebed
Zerre gerdin rûzigâr etseydi
Adn’e ermagân

Üsküdarlı Hakkı Bey

Tîre çeşmim aydın etsin ruhların ey hûr-ı ıyn
Hâke pertev salsa gelmez zerrece
Hûrşîd’e şeyn
Aşkî (Tireli)
hûr-lika: Huri yüzlü.
Ağzına aldı dütün lülesin ol hûr-lika: : Çeşme-ı Kevser’e bir lüle komuşlar gûyâ
Hâletî (Azmizade Mustafa)
hûr u cinân: Huri ve cennetler.
Sabâ gird-i gül-istâniyle varsa bâğ-ı Rıdvân’a
Abîr-efşân olurpîrâhen hûr u cinân üzre

Nef’î

hûr u gılmân: Genç kız ve erkekler.
Ziyâde öğdüler
Zâtî cihânın hûr u gılmânın
Nigârımdan latîf olduğunu aklım kabûl etmez
zâti
hûr u melek: Huri ve melek.
Cândan ülfet edeli öyle civân dil-ber ile
İstemem gayrısını hûr u melek olsa bile
Şinasi
hûriyân: Huriler, cennet kızları.
Bürîde-i süm-i esbin eder hamâil-vâr
Temîme bend-i cinân-ı hûriyâna zîb-i nühûr

Nâbî

hûrî: Huri, cennet kızı. c. hûrân.
Ref’ eyle gönülden hücüb-i zulmet u nûru
Nezzâre-i dîdâra değiş cennet u hûrî
Sâmi
hûrî-veş: Huri gibi güzel.
Gül-şen-i kûyunda me’vâ bulsa bir hûrî-veşin
İhtiyâr eyler mi bâğ-ı Huld’ı âdem eygönül
Bâkî
hûrân: Huriler.
Etrâfina toplanırdı hûrân
Parlardı yüzünde nûr-ı Yezdân

Kemalzâde Ekrem Bey

hurâfe: Ar. Uydurma, yalan, inanılmaz hikâye ve rivayet. c. hurâfât.
Çalış dedikçe şerîat, çalışmadın, durdun
Onun hesâbına bir çok hurâfe uydurdun

Mehmet Akif

Hurâfeler, üfürükler, düğüm düğüm bağlar
Mezâr mezâr dolaşıp hasta baktıran sağlar

Mehmet Akif

hurâfât: Hurafe’ler.
Bu iddiâları hep terk edin ki pek boştur
Yıkık binâ-yı hurâfâta tırmanan yorulur

Kemalzâde Ekrem Bey

O rasad-hâne-i dünyâ, o
Semerkand bile.
Öyle dalmış ki hurâfâta o mâzîsiyle

Mehmet Akif

hurâfât-ı evvelin: Evvelki hurafeler.
Tükendi gerçi hurâfât-ı evvelîn ammâ
Fesâne-sâz-ı evhâm-ı halka yok yapan
Nâzım Paşa
hûrd: Far. Yiyinti, yiyecek şey.
Harâm eyledi hurd u hâbı dahi
Dahi bıraktırdı elden kitâbı

Nâbî

hurd u hâb: Uyku ve yiyecek.
Düşüp âteş-i ıztırâba yine
Vedâ’ eyledik hurd u hâbay«e

Keçecizade İzzet Molla

hurd ü mürd: 1. Ufak tefek 2. Parça parça.
Simât-ı haşmetinde âsmân meşgûl-i hurd ü mürd
Erem gül-şen-serây-i devletinde düzd-i berg ü sâz

Nedim
hurde: Far. 1. Bir şeyin ufalmışı, parça edilmişi. 2. Dakika, nükte. 3. Yazıya nüans veren bir tarz.
Hasmın kafası kulle-ı Kâf olsa fi’l-mesel
Hurdede darb-ı destin ile şeş-per-i girân
FuzûH
Hayâlî vasf-ı dendânında yârin hurdeler geçtim
Dürün bağrı delindi yere geçti cevherin kanı

Hayâlî Bey

Meğer oldun o mihrin zerre-i ihsânına mazhar
Nikât-ı nazmın ey Esrâr a’lâ hurde olmuştur

Esrar Dede

hurde-i ışk: Aşk nüktesi.
Nakd-i sabrım gonca-veş ağzın hayâli kaldı kim
Hurde-i ışkının gönlüm içre pinhân eyledin

İbni Kemâl

hurde-bîn: İncelikleri gören. c. hurdebînân.
Beni ol rütbe gam mahv u nizâr etti ki hecrinle
Hayâl-âsâ görünmem vakt olur ey hurde-bînim gel

Esrar Dede

hurde-bînân: Dikkat sahibi kimseler.
Hurde-bînân habâyâ-yı umûra beştir
Hikmetü’l-ayn-ı mevâız felek-i âyîne-gûn
Münf
hurde-bînî: İnce şeyleri görebilenle ilgili.
Hurde-bînî iken şu hayvânlar mehîb ü dil-firîb
Neydi mebde’de nasıl olmaktadır gayretleri

İsmail Safa

hurde-dân: Dikkat sahibi, ince şeyleri bilen kimse.
Ağzın hadîsine açamaz zerrece dehân
Esrâr-ı tab’a vâkıf olan tab’-ı hurde-dân

Fuzûlî

Târîk-bîn olanlar eder kaşların hayâl
Dendânını tasvîr eder tab’-ı hurde-dân
Bâkî
hurde-hâş, hurdahaş: Kırık dökük, param parça.
Kan sızan ağzında parlar bir alev ulviyyeti Ürperen bir fecri söyler hurde-hâş olmuş eti

Midhat Cemal Kuntay

Şakî çarıkların altında hurdahaş îmân
Hurdayı titretiyor eyledikçe istîmân

Mehmet Akif

hurde-kâr: Usta elinden çıkan ince, zarif iş.
hurde-kâr-ı bî-reng: Renksiz kırık dökük iş.
Mermerleri hurde-kâr-ı bî-reng
Dîvârı sûr-nümâ-yı erjeng

Şeyh Galip

hurde-sâl: yaşı küçük.
Hûbân visâle kâil olur hurde-sâl iken
Eyler kâmetini meh hilâl iken

Nâbî

hurde-şinâs: Dikkatli, ince şeyleri düşünen.
Tut kim zemâne hurde-şinâs-ı umûr imiş
Eyler ne çâr(e) hükm-i kazâ vü kader zuhûr

Hersekli Arif Hikmet

hurde-şinâs-ı amel-hakkâk: Kazma işinin inceliklerinden anlayan.
Adını aksine yazdırma misâl-i şeytân
Nakş alıp hurde-şinâs-ı amel-i hakkâkim ol

Sâbit

hûrî: bk. hûr.
hurmâ: Far. Hurma.
hurmâ-yı sühan: Söz hurması (tatlı söz).
Bu tarîk ile çöker sofra-i hulviyyâta
Nukl-i iftâra götürmüş gibi hurmâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

hurmâ-yı ter: Taze hurma.
Hârdan güller bitirdin nahlden hurmâ-yı ter
İbret için kullarına hikmet izhâr eyledin

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

hurrem: Far. 1. Sevinçli, güleryüzlü. 2. Bir yazı sitili.
Zâhirâ dışım görüp içim de hurrem sandılar
Her ne kim bî-gamdır onu sanma âdem sandılar

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Alemde gam kişiye dem-â-demgelir gider
Adem mi var ki âleme hurrem gelir gider
Âdem
Dede (Antalyalı)
Nasr u tevfîk sana âlem-i ma’nMandır
Olsun âyînegibi kalb-i şerîfin hurrem

Nâbî

Çok mukbili gördüm ki güler, içi kan ağlar
Handân görünen herkesi hurrem mi sanırsın

Ziya Paşa

hursend: Far. Kısmetine razı olan, tok gözlü, memnun, mütevekkil.
Nâbî uçurduk âh-ı Hümâ-yı kanâati
Hursendlikgınâsı kadar saltanat mı olur

Nâbî

Aks-i huşkiyle ben âyîne gibi hursendim
Ben ne hâkim ki açam
Yûsuf’a âğûş-ı çehim

Nâbî

Mecnûn-veş olurdu ol hıred-mend
Bir sâde nezzâre ile hursend

Şeyh Galip

hûrşîd, horşîd, hurşîd: Far. 1. Güneş. 2. “Hurşîd ü Ferahşâd” adlı aşk hikâyesinin kadın kahramanı.
Hasedten yere çalmış şîr-i çarh evreng-i hurşîdi
Görüp
Kays’ı peleng-i kulle-i küh-sâra yasdanmış

Hayâlî Bey

Fi’l-hâl açıldı subh-ı ümîd
Hem mâh doğdu hem de hûrşîd

Şeyh Galip

Ne hükm ü devri ahterden ne hurşîd ü kamerdendir
Cefâ âdât-ı âlemden, sitem hulk-ı beşerdendir

Namık Kemâl

hurşîd-i âb: Su güneşi.
Sâkî fürûg-ı rûyunda âb u tâb göster
Germiyyet-i hayâdan hurşîd-i âb göster

Nâilî
hurşîd-i aks-i âyîne-i rûy-ı Mustafâ: Hz. Muhammed (s. a. s.)’in yüz aynasının akseden güneşi.
Hurşîd-i aks-i âyine-i rûy-ı Mustafâ’sın

Selimî (Yavuz Sultan Selim)

hûrşîd-i âlem-tâb: Dünyayı parlatan güneş.
Alem-i cânın
Rızâyî
âb-tâb-ı ışkıla
Katresi yemm zerresi hûrşîd-i âlem-tâb olur
Rızayi
Bir dile
Yahyâ dokunsa pertev-i feyz-ı Hudâ
Zerre-i nâ-çîz iken hûrşîd-i âlem-tâb olur

Şeyhülislam Yahya

hurşîd-i aşk: Aşk güneşi.
Mir’ât-ı hod-nümâ mıdır ol mâh-tâb-ı nâz
Hurşîd-i aşkı zerreyepeyveste gösterir

Esrar Dede

hûrşîd-i bî-bedel: Eşsiz güneş.
Cânânı sanma bu dil-i şeydâya bir gelir
Hûrşîd-i bî-bedeldir o dünyâya bir gelir
Rızayi hurşîd-i bî-zevâl: Gölge düşmeyen güneş.
Çün nev-bahâr-ı devlet-i şâh-ı cihân ola
Hurşîd-i bî-zevâl mey-i ergavân ola

Necati Bey

hurşîd-i cemâl: Güzellik güneşi.
Hurşîd-i cemâlinden ol ay saldı nikâbın
Subh oldu dur ey baht nedir bunca şeker hâb

Fuzûlî

hurşîd-i cihân: Cihanın güneşi.
Yâ Rab bu benim baht-ı siyâhım ne belâdır
Hurşîd-i cihâna nazar etsem de karadır

Esrar Dede

hûrşîd-i cihân-ârâ: Cihanı süsleyen güneş.
Aceb nûr-ı muazzamdır ki hûrşîd-i cihân-ârâ
Urdu tâ binâ ki nisbet eyle çeşm-i hirbâdır

Sünbülzade Vehbi

hûrşîd-i cihân-tâb: Cihanı aydınlatan güneş.
Bir gevher-i yek-pâre iki bahr arasında
Hûrşîd-i cihân-tâb ile tartılsa sezâdır
Nedim hûrşîd-i dirahşân: Parlak güneş
Sihr ile sâkî-i meclis mey-i gül-reng diye
Koydu peymâneye hûrşîd-i dirahşânı bu şeb

Esrar Dede

hûrşîd-i enver: Parlak güneş.
Tabîat rûşen olmaz olmadıkça dîde-i hak-bîn
Alır mı beyt-i bî-revzen ziyâ, hûrşîd-i enverden

Fıtnat
hurşîd-i eşi’a: Işınlar güneşi.
Hurşîd-i eşi’adan verip târ
Çâk-i sehere eder rûzigâr

Riyazî
hûrşîd-i felek: Feleğin güneşi.
Görse hûrşîd-i felek bârika-i şemşîrin
Rûy-ı arza dökülürdü eriyip zerre-misâl

Üsküdarlı Hakkı Bey

hurşîd-i hakîkat: Hakikat güneşi.
Hûb sûretlerden ey nâsıh beni men’ etme kim
Pertev-i envâr-ı hurşîd-i hakîkattir mecâz

Fuzûlî

hûrşîd-i hüsn ü ismet: İsmet ve güzellik güneşi.
Sevmemek kâbil mi ol hûrşîd-i hüsn ü ismetin
Hak-nümâ vechinde envâr-ı cihân-ârâsı var

Kemalzâde Ekrem Bey

hûrşîd-i kudsî: Kutsal güneş.
Asmân-ı devletin hûrşîd-i kudsî pertevi
Bezm-gâh-ı şevketin
Cemşîd ü Hûrşîd efseri

Nef’î

hûrşîd-i meh-peyker: Ay yüzlü güneş.
Eyâ hûrşîd-i meh-peyker cemâlin
Müşterî-manzar
Ne manzar manzar-ı tâli ne tâli tâli’-i enver
Ahmed-ı Dâî
hurşîd-i pür-envâr: Nurlu güneş.
Sanırlar bir gülü zer-dûz dürr bir nat’-ı hârede
Ruhâmında görenler aks-i hurşîd-i pür-envârı

Nef’î

hûrşîd-i rahşân: Parlak güneş.
Câme-i zerrîni ne eyler vermeyen cisme vücûd
Sâyesinden âr eden hûrşîd-i rahşân istemez

Hayâlî Bey

hurşîd-i ruhsâr: Yanak parlaklığı.
Şem’-i rûyun âfitâb-ı âlem-ârâdır senin
Nûr-ı Hak hurşîd-i ruhsârında peydâdır senin

Fuzûlî

hurşîd-i saâdet: Saadet güneşi.
Ufk-ı ref’ine hurşîd-i saâdetpertev
Nutk-ı haşmete
Cemşîd
Skender-ı serheng

Kâzım Paşa

hurşîd-i subh: Sabah güneşi.
Nukre-i ahter verir zer-hokka-i hurşîd-i subh
Hastedir çil nukreyi harc eyleyip dermân eder

Nâbî

hûrşîd-i tâbân: Parlak güneş.
Ey Nizâmî ol sanemden kaçsa zdhid tan değil
Neylesin huffâştır hûrşîd-i tâbândan kaçar
Nizami hurşîd-i zemistân: Kış mevsiminin güneşi.
Güzer etmektedir ikbâl ü rutûbet dediğin
Biri hurşîd-i zemistân birisi reşh-igamâm

Nâbî

hurşîd-i zer-endûd: Altın işlemeli güneş.
Vakf-ı ser-pençe-i ikbâl-i cihân-gîrindir
Gûy-ı hurşîd-i zer-endûd ile çevgân-ı felek

Nef’î

hûrşîd-i zîbâ-peyker: Süslenmiş güneş.
Bu sâl-i ferrûh-fâlde hûrşid-i zîbâ-peykerin
Burc-ı Hamel’de yümn ile ruhsârı oldukta bedîd

Nedim
hûrşîd-i ziyâ-güster: Işık yayan güneş.
Ne denlü âlem-ârâ ise hûrşîd-i ziyâ-küster
Letâfette cemâl-i bâ-kemâli ondan ahsendir

Bağdatlı Ruhi

hûrşîd-sıfat: Güneş görünüşlü.
Hûrşîd-sıfat rûşen eden âlem-i cânı
Vasf-ı ruh-ı cânân ile
Zâtî gazelidir
Zâti
hûrşîd-veş: Güneş gibi.
Hûrşîd-veş gerekdir ola feyzi kâmilin
Bâlâ-ter eyledikçe felek kadr ü şânını
koca Râgıp Paşa
hurûb: bk. harb.
hurûc: Ar. Dışarı çıkma.
Muhît-i dâire-i aşktan hurûc muhâl
Ne çâre kabza-i takdîr-ı Kird-gârdayız
Yenişehirli Avni
Eder mi âk ıl olan kimse tengnâya vülûc
Kemâl-i haşyet ile etmeyince fikr-i hurûc
Beliğ hurûc-ı Âdem: Âdem’in (cennetten) çıkışı.
Hurûc-ı Adem’e ben bâis oldum diye cennetten
Rüfûya nâ-sezâdır gendümün çâk-ıgirîbânı

Nâbî

hurûcü’l-ale’s-sultân: Meşru hükümete karşı ayaklanma, isyan etme. tâc için olacak haylî kelleler galtân
Edip pederle
Horâsân hurûcü’l-ale’s-sultân

Abdülhak Hâmit

hurûc-âne: Çıkmış gibi.
Hemen kasd-ı mazlûm olan cânedir
Hep ef’âl-i sâhib-hurûc-ânedir

Abdülhak Hâmit

hurûf: bk. harf, hurûs: Far. Horoz, tavuğun erkeği.
Sühan-ı bî-hûdeden hoş gelir âvâz-ı hurûs
Bâri ma’nâsını bilmezse de hengâmı bilir

Nâbî

Hâl-i bâlâ-nazarâna eremez teng-nigeh
Hîç
Ankadyılapervâz edebilsin mi hurûs

Esrar Dede

hurûş: Far. Şamata, gürültü, telaş. c. hurûşân.
Tanbûr u kemân gelip hurûşa
Verdiler ikisigûşgûşa

Nâbî

Dürr-i şeh-vâr-ı mezâmîn ile memlû sînem
Dil-i pür-cûş u hurûşum sırr-ı deryâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

Her yanda pür-hurûş u temevvüc bir izdihâm
Her yüzde, her nazarda hüveydâ hulûs-ı tâm

İsmail Safa

hurûş-ı cûş-ı deryâ: Deniz coşkunluğunun gürültüsü.
Akan her katre-i eşkimde bin tûfân olur peydâ
Hurûş-ı cûş-ı deryâ çeşm-i giryânımdan öğrensin

Leskofçalı Galip

hurûş-ı humâr: Baş ağrısı telaşı.
Fikr-i lebinle derd-i serim olmada füzûn
Mey mâye-i hurûş-ı humâr olmak istiyor

Nevres-i Kadim

hurûş-ı kahr: Kahredici gürültü.
Varsın hurûş-ı kahrına had bilmesin felek
Yoktur hudûdu bizdeki sabr ü tahammülün

Yahya Kemal

hurûş-ı mevc: Dalga coşkunluğu.
Ne var bir kerre meyletsen kenâra ey dür-i yek-tâ
Hurûş-ı mevc mevc-i ârzâlar hep seninçindir
Nâbî hurûş-ı mevce-i deryâ-yı mağfiret: Mağfiret denizinin dalga coşkunluğu.
Cûş u hurûş-ı mevce-i deryâ-yı mağfiret
Nâbî tevakku’ettiğimizden ziyâdedir

Nâbî

hurûş-ı neşve: Neşe coşkunluğu.
Bu şeb mest ol ki tâli vâsıl-ı yâr etti sansınlar
Hurûş-ı neşve câm-ı vaslı ser-şâr etti sansınlar

Yahya Kemal

hurûş-ı nev-bahâr: İlkbahar coşkunluğu.
Şöyle feyz-â-feyzdir cûş u hurûş-ı nev-bahâr
Kim erişmiştir telâtûm âsmân eyvânına

Nedim
hurûşân: Telaş içine, gürültü hâlinde.
Gûyâ duyulur refref-i ecnâh-ı sürûşân
Ervâhın olur zemzeme-i aşkı hurûşân
Doktor Abdullah Cevdet

Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşândır
Niçin bir katrecik göğsünde bir ummân hurûşândır

Mehmet Akif

Etmişti ol haberle şehâdet şecer şütür
Taşlardı davetinle hurûşân efendimiz

Faruk K. Timurtaş

husrev: bk.
Hüsrev.
hussâd: bk. hased.
husûf: Ar. Ay tutulması.
Felekte gâh nazar-bend-i çeşm-i hayret olan
Değil husûf u küsûf u süvâr-ı leyle-i târ

Bedr olur öykünür meh yüzüne onunjçin
Hergiz husûf erişmez üIA meh-i tamâma

Ahmet Paşa

Nûru rây-ı âlem-efrûzundan etse iktibâs
Mâha ermezdi husûf olurdu her ahter güneş
Lamiî Çelebi
husûl: Ar. Çıkma, meydana gelme, üreme
Vird-i zebân-ı ehl-i safâ vü sürûr olup
Mazmûnu zevk-bahş u serîü’l-husûl olı

Fuzûlî

Husûle geldiği yok müşkilât-ı âmâli
Tevekkülü bırakıp aklı çâre-hâh edenin

Nâbî

Tahsîl-i merâm etmeğe lâ-büdd taleb ister
Elbette her imkân husûle sebeb ister
Câzim (Zeyrekzade)
husûl-i gevher: Cevherin ortaya çıkması.
Dil sefinesini sal bahr-i mahabbet üstüne
Dest-i mürşidle husûl-i gevher ü mercâna gel

Âdile Sultan

husûl-i istikâmet: İstikametin ortaya çıkışı.
Bu tergîbât u terhîbâttan maksûd-ı Rabbânî
Bütün ebnâ-yı âdemde husûl-i istikâmettir

husûl-i kâm-ı cihân: Dünya zevkinin ortaya çıkışı.
Ma’lûm olur meşakkat ile kadri devletin
Olmaz husûl-i kâm-ı cihân bî-taab lezîz
Vâlî (Vâlî-ı Âmidî)
husûl-i ma’nî: Mana çıkarma.
Husûl-i ma’nîye dektir sutûra sarf-ı nazar
Olunca kasra resân nerdübâna yer kalmaz

Nâbî

husûl-i matlûb: Taleb edilenin ortaya çıkışa
Kâbiliyyettir husûl-i matlûbun ser-mâyesi
Elde istidâd olunca kâr kendin gösterir

Âsım (Çelebizade Şeyhülislam İsmail)

husûl-i merâm: Meramın ortaya çıkması.
Değil çünki mümkin husûl-i merâm
Tesellî vü nush oldu âhir tamâm

Keçecizade İzzet Molla

husûl-i zevk-ı râhat: Rahat olma arzusunun ortaya çıkışı.
Yatıp bülbül olurdu sâye-igül cây-ı pervâne
Husûl-i zevk-ı râhat olsa mevkûf-ı edeb şimdi

Nâbî

hâsıl: Husule gelen, husul bulan, çıkan, üreyen, peyda olan.
Hâsılım yok ser-i kûyunda belâdan gayrı
Garazım yok reh-i aşkında fenâdangayrı

Fuzûlî

Dünyâ ekinliğinde bir az dane hâsıl et
Ey hûşe-çîn bu vakt-i başaktır gelir geçer

Sürûrî

Nâmen dil-i zâre vâsıl oldu
Ok değdi vü yâre hâsıl oldu

Şeyh Galip

hâsılı: Sözün kısası.
Hem kadeh hem bâde hem bir şûh sâkîdir gönül
Ehl-i aşkın hâsılı sâhib-mezâkıdır gönül

Nef’î

Doğruluktan hâsılı sorsa bir ehl-i irtiyâb
Tecrübem üzre budur benden sana doğru cevâb

Ziya Paşa

husûm: bk. hasm.
husûm: Ar. 1. Uğursuzluk. 2. Birbiri ardınca devam etmek üzere olma. 3. Şiddetli rüzgâr, fırtına.
Gece gündüz beni mihnette esîr etmek için
Bir yere geldi leyâl-i ham u eyyâm-ı husûm
Yenişehirli Avni
husûmet: Ar. 1. Hasımlık, düşmanlık. 2. Çekememezlik, kıskançlık.
Müslümanlık feyz ü âsâyiş için gâyet muzırr
Her husûmet millet-i cinnettir bu mülk ü millete

Ziyâ Paşa

Yalvardım idizâr u tazarru’lar eyledim
Aslâ tagayyür etmedi kîn u husûmeti

Ziyâ Paşa

Sönmüş olacaktır diye her günkü husûmet
Yekpâre sanıp koştuğum ardından o millet

Midhat Cemal Kuntay

husûn: bk. hısn.
husûs: Ar. 1. Keyfiyet, iş, yol, şekil. 2. Mahsusluk.
Ale’l-husûs gelip
Tuna’dan ubûr etmek
Tecâvüz ola hakîkatte hadd-i imkânı

Necati Bey

Merâm ibka-yı nâm etmekse bir mısrâ’ da kâfidir
Aceb hayretteyim ben
Sedd-ı İskender husûsunda

Koca Râgıp Paşa

Umûmu müstefîd etmez husûsun hakkını ibtâl
Sakın bir ferdi ezme gayret-i efrâd lâzımsa

Namık Kemâl

husûsâ: Başkaca, ayrıca, hele.
Husûsâ zümre-i ashâb-ı isti’dâd ü idrâke
Ki çarh ol fırkaya devr edeli hasm-ı tüvânâdır

Nef’î

Husûsâ o sühan-perdâz-ı üstâdım ki eş’ârım
Yazar müşkil-pesendân-ı cihân evrâk-ı cân üzre

Nef’î

Ola husûsâ ki mürebbî ona
Himmet-i sâhib-i kerem rûzigâr

Nef’î

husûsan, husûsen: Ayrıca, hususi olarak.
Sana hâşâ benzetem afyûn u bengin neş’esin
Anlarım dahi husûsan keyfini kim bulmadım

Nef’î

Husûsan bu ibâdet-geh mine’l-bâb-i ile’l-mihrâb
Harâb olmuş iken tecdîde etti himmet-i mevfûr
şinasi
hûş: Far. Şuur, akıl, fikir, us.
Mecnûnda karâr tutmayıp hûş
Deryâ-yı tahayyür eyledi cûş

Fuzûlî

Lâübâli vaz’-ı râhat-bahşa mâni’dir hıred
Bunda hasret-keş olur zevk-ı cünûna hûşlar

Koca Râgıp Paşa

Hûşum götürdü rengile ol çeşm-i nîm-mest
Gâhî yeşil görünmede gâhî elâ imiş

Faruk K. Timurtaş

hûş-ber: Akıl giderici, akıl alan.
Teâlallah ne hüsn-i hûş-beridir kim gören âşık
Misâl-i sûret-i dîvâr hayrân gösterir kendin

Nâbî

hûş-mend: Akıllı, akıl sahibi.
A şk ıla mest olan dilin kaydına düşme
İsmetî
Erse de subh-ı vâ-pesîn sanma ki hûş-mend olur
İsmetî
Nâm-ı temkîni cihândan kaldırırdı cûşişim
Bâis-i zabtım nigâr-ı hûş-mendimdir benim

Esrar Dede

hûş-rübâ: Akıl kapan, akıl kapıcı.
Fitnesin hûş-rübâsın kâfir
Ben de bilmem ne belâsın kâfir
Enderunlu Fazıl
hûş-rübâyî: Akıl kapıcılık, aklı baştan alıcılık.
Her şîvesinde pinhân bir tavr-ı hûş-rübâyî
Her nüktesinde meknûn bir vaz’-ı dil-şikârî

Ziya Paşa

hûş-yâr: Aklı kendine yâr olan, akıllı, uyanık.
Zâhid-i bî-hûş ne bilsin zevkını aşk ehlinin
Bir aceb meydir mahabbet kim içen hûş-yâr olur

Fuzûlî

Hûş-yârlıkla her ne kadar kim sütûdeyiz
Ol denlü çeşm-i mest-i bütâna rübûdeyiz

Nâbî

Öyle mest et bizi ey sâkî-i rûh-efZd kim
Hûş-yâr olmayalım subh-ı kıyâmette bile
yenişehirli Avni
hûşe: Far. 1. Salkım. 2. Başak.
Reng-i bî-rengi verip mir’ât-ı hûşe la’l-i leb
Şu’le-i idrâktir mahv-ı nukûşa la’l-i leb

Esrar Dede

Verir kendi emri ile hûşe tâk
Kimin bâde eyler kimin hall-i pâk

Keçecizade İzzet Molla

hûşe-i engûr: Üzüm salkımı.
Takâtur eylemedikçe sirişk-i dîde-i tâk
Olur mu bâğ-ı temennâda hûşe-i engûr

Nâbî

hûşe-i engûre-veş: Üzüm salkımı gibi.
İki âlemde eğer hürmet dilersen muttasıl
Hûşe-i engûre-veş evvel asıl sonra basıl
Mehmet

Memduh Paşa

hûşe-i Pervîn: Süreyya’nın salkımı.
Eşiğin bir âsumândır kim onu zeyn etmeğe
Hûşe-ı Pervîn asar bu eşk-i galtân her gece

Ahmet Paşa

hûşe-i sünbül: Sünbül salkımı.
Bûstân-ı bâğ-ı cennettir ruhun ki erdikçe bâd
Hûşe-i sünbül diye zülf-i perîşân oynatır

Ahmet Paşa

hûşe-çîn: Başak toplayıcı; şunun bunun eserinden toplama eser meydana getiren şair veya nâsir.
Dünyâ ekinliğinde bir az dane hâsıl et
Ey hûşe-çîn bu vakt-i başaktır gelir geçer

Sürûrî

huşk, huşg, hüşk: Far. 1. Kuru. 2. Kaba, soğuk.
Huşk oldu ka’rı eşk-i ter-i bî-kerânenin
Def’-i recâda mevci tükenmez bahânenin

Nâbî

İnsâf olunsa zâhid-i huşkün riyâları
Rindân ile muâmelesinden fenâ değil

Nâbî

Çûb-ı huşk olsa da hâşâ adem-i rağbetle
Dîde-i düşmenine olmağa değmez mi diken

Keçecizade İzzet Molla

huşk-ı hayâl: Hayal kuruluğu.
Sonragelse dehre hallâk-ı ma’nîden ne ola
Kâlıb-ı huşk-ı hayâle rûh-ı sânîdir sözüm
Nef’î
huşk-leb: Kuru dudak, dudağı kurumuş.
Ab-ı zülâl-i vaslına muhtâc tenhâ dil değil
Hâk üzre kalmış huşk-leb deryâ-yı ummân teşnedir
Bâkî
huşk-nümâ: Kuru görünen.
Bîhûde etme ehl-i riyâdan ümîd-i feyz
Etmez diraht-ı huşk-nümâdan semer zuhûr
Sâmi
huşk u ter: Kuru ve yaş.
Edip âmîhte huşk u ter germ ü serdi
Çâr-rükn üstüne yapmış bu binâyı üstâd

Nâbî

huşûnet: Ar. 1. Kabalık, sertlik, katılık. 2. İnatçılık.
Kimseye verme huşûnetle cevâb
Lutf ile izzet ile eyle hitâb

Nâbî

En nazlı hatlarında huşûnet alâimi

Tevfik Fikret

hût: Ar. 1. Büyük balık. 2. Balık burcu.
Hût eyledi zîr-i hâke âheng
Girdâb-ı hafâya girdi harçeng

Şeyh Galip

Burcu olmuştur onun
Kavs ile hût
Ademingûşundan olurlar sübût
Şemseddin
Mevc-i eşkimde gözüm tuttu hayâl-i yâri
Yuttu deryâda

Behiştî
nite kim
Yûnusu hût
behiştî
hutâm: Ar. Kuru ot, çerçöp, çerçöp kırıntıları. hutâm-ı lezzet-i keçkûl-i dünyâ: Dünya keşkülünün tatlı çerçöpü.
Hutâm-ı lezzet-i keçkûl-i dünyâya tama’ kılma
Nice deryûze-ger pây-ı gedâdan arta kalmıştır
Osman
Şems Efendi
Huten, Hoten, Hotan: Far. Hıtâ.
Hatâ, Hoten, Doğu
Türkistan.
Hem-dem olmayıcak ol âhû-yı müşgîn hatt ile
Ey nesîm-i seherî dest-ı Huten’den ne biter

Necati Bey

Kaşları kantara-i misk-ı Hoten
Gamzeye doğru güzer-gâh-ı ften

Sünbülzade Vehbi

Rengîn ruhun safâsı yok verd-i nesterende
Şîrîn lebin edâsı yok nâfe-ı Hoten’de
Cinânî
hutbe: Ar. 1. Cuma günleri, bayram namazı kılındığı günlerde farz namazdan önce camide okunan dinî konuşma. 2. Kitapların başındaki süslü nesir başlangıcı. c. huteb.
Mülûk-ı âlem içinde kime müyesserdir
Ki ola hutbesi beytü’l-harâmda mezkûr

Nâbî

hutbe-i emn ü emân: Güvenilir hutbe.
Dönseşemşîr hatîbe ne olaşemşîr-i zebân
Mülk-i nazmım hutbe-i emn ü emândır sözüm
Nef’î
hutbe-i bî-makâl-i rûhânî: Ruhanî sözsüz hutbe.
Bu sükût-ı belîg-i hüzn-i fasîh
Hutbe-i bî-makâl-i rûhânî
Kudret-iHâlık’ı eder tavzîh
Bu ne ulvî meâl-i rûhânî
Nâbî zâde Nazım hutbe-ı Rahmân: Allah’ın sözü.
Hutbe-ı Rahmân iken zikr-i hatîb-i andelîb
Vâiz-i şeytân-ı zâğ uş ağacı minber kılar
Şeyhî
hatîb: 1. Camide hutbe okuyan kimse. 2. Güzel ve düzgün konuşan kimse.
Dönseşemşîr-i hatîbe ne olaşemşîr-i zebûn
Mülk-i nazmın hutbe-i emn ü emândır sözüm

Nef’î

hatîb-i andelîb: Bülbül hatibi.
Hutbe-ı Rahmân iken zikr-i hatib-i andelîb
Vâiz-i şeytân-ı zâğ uş ağacı minber kılar
Şeyhî
hatîb-i minber: Minber hatibi.
Böyle âgâz ile sun şimdengerü elkâb
Câmi ne kubbe-i kevnin hatîb-i minberi

Nef’î

hutûb: Ar. Hatb’ler, işler, meseleler.
hutûb-ı devlet: Devlet işleri.
Umûr-ı saltanat hayfâ ki nâ-ehil ellere düştü
Mühimmât-ı hutûb-ı devlete geldi perîşânî

Ziya Paşa

hutûr: Ar. Akla, hatıra gelme.
Her ne ki eylerse hâtıra hutûr
Anda aksının a’lâsı olur

Nâbî
(anda: orada.)
Hudâ müyesser ede bî-tekellüf ü tedbîr
Zamîr-i eşrefine her ne kâm ederse hutûr

Nâbî

Ederse kand-i lebin hâtır-ı mezâka hutûr
Diyâr-ı Mısr’a değil
Kandehâr’a dek gideriz

Nâilî

Ne oldu yâdına her gün hutûr eden o nukûş
Nedir bu göğsüne çökmüş sevâd-ı cûş-â-nûş

Mehmet Akif

hutût: bk. hatt.
hûy (hû): Far. Tabiat, mizac, ahlak, âdet.
Hem zîver-i ahlâkıla hoş zât-ı melek-hû
Hem behcet-i endâm ile meh-peyker-i âlem
Neşati
Çarhın âgâh olan hûyundan
Bu yağmurun içmemiş suyundan

Ziyâ Paşa

Bu hûy seni utandırır
Çok nâz âşık usandırır

Ziyâ Paşa

hûy, hoy: Far. Ter.
Bûy-ı gül taktîr olunmuş nâzın işlenmiş ucu
Biri olmuş hûy birisi dest-mâl olmuş sana

Nedim
hoy-hûy-gerde: 1. Terlemiş. 2. Alışmış, âdet edinmiş.
hoy-gerde-i dil-ber: dilberin terlemiş yanağı.
Arız-ı hûy-gerde-i dil-ber gibi pür-âb ü tâb
Cûşiş-i şeb-nemle olmuş matmah-ı enzâr gül
Seyyit Vehbî
huyûl: Ar. Hayl’ler, at sürüleri.
Azm-ipür-nasrı ile ma’reke-ı Bedr ü Huneyn
Geh mecârî-i huyûl ü gehî mecrâ-yı süyûl
Rızayi huyûl-ı felek: Feleğin at sürüleri.
Hazret-i rûhü’l-emîngâşiye-ber-dûşu idi
Konmadan dahi huyûl-ı felege nâm-ı ciyâd

Nâbî

huzme: Ar. Demet. c. huzem.
huzme-i envâr: Nurlar, ışıklar demeti.
Derken atılıp göklere bir huzme-i envâr
Tîrâjeler âfâk-ı ziyd-dârı donattı

Kemalzâde Ekrem Bey

huzû’: Ar. Alçak gönüllülük, tevazu.
Ehl-i dünyâ bizden ummasın huzû’
İltifât etmez gedâya ağniyâ

Behiştî

huzûr: Ar. 1. Hazır ve mevcut olma. 2. Ön, pîş. 3. Rahat olma.
Ger huzûr etmek dilersen ey Muhibbî fârig ol
Olmaya vahdet-i cihânda kûşe-i uzlet gibi

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Hayât-ı fânîde râhat gözetme ey Hamdî
Kişi ne denlü huzûr eyleye sefer üzre

Hamdullah Hamdi

Gelsem olmaz mı huzûra a benim arslanım
Ta yakından bakayım hüsnünüze hayrânım
Şinasi huzûr-ı âsafî: Vezirin huzuru.
Şaşırdım râh-ı maksûdu kemâl-ipîç ü tâbımdan
Huzûr-ı âsafîde âteşe düştüm şitâbımdan
Fikri Paşa
huzûr-ı aşk: Aşk huzuru.
Hâb-ı gafletten uyan dil-dârını bul ey gönül
Ol huzûr-ı aşkta cân lây1k-ı cânân olur

Âdile Sultan

huzûr-ı cân: Can rahatı. hamrı sâkî bâkî kılsa rûha her ne dem ikrâm
Erişir zevka ol dem dil bulur vasl ü huzûr-ı cân

Âdile Sultan

huzûr-ı hazr: Var olan huzuru.
Bî-sebeb terk ederek böyle huzûr-ı hazrı
İhtiyâr eyledi bu kışta şu müşkil seferi

Ziyâ Paşa

huzûr-ı hazret: Hazretin huzuru.
Müseyyeb ola geze idim cihânda hıdmetsiz
Duâya hâzır ola idim huzûr-ı Hazret için

Necati Bey

huzûr-ı istikbâl: Geleceğin huzuru.
Bugün senin harekâtın veya sükûnunla
Takarrür eyleyecektir huzûr-ı istikbâl

Tevfik Fikret

huzûr-ı izzet: Değerli huzuru.
Olur olmaz mı yarın mazhar-ıgufrânı Allah’ın
Huzûr-ı izzetinde
Sırrî-i evvâhı görsünler
Sırrı Paşa
(Giritli)
huzûr-ı kalb: Kalp rahatlığı.
Meydâna geldi na’ş-ı rakîb-i nemîme-sâz
Kıldım huzûr-ı kalb ile ömrümde bir namâz

Sâbit
huzûr-ı kûşe-i mey-hâne: Meyhane köşesinin huzuru.
Huzûr-ı kûşe-i mey-hâneyi ben görmedim gitti
Ne meclisler ne sahbâlar ne işret-hâneler gördüm

Ziyâ Paşa
huzûr-ı menzil-i dârü’l-gurûr: Gurur kapısındaki menzil huzuru.
Râhat yüzünü hâbdagörmez şu kimse kim
Meyl-i huzûr-ı menzil-i dârü’l-gurûr ede
Bâkî
huzûr-ı pîr: Pirin huzuru.
Huzûr-ı pîre yetiştim eğerçi her fende
Velî güzelleri sevmekte ihtiyarım yok
Bâkî
huzûr-ı rakîb: Rakibin huzuru.
Ahbâb meclisinde huzûr-ı rakîbde
Ta’rîz-i âşikâresi nâz-ı nihânı şûh

Nâbî

huzzâr: Ç, l¥b) bk. hâzır.
hübûb: Ar. Rüzgâr esmesi, üfürme.
Ey kıble-gâh-ı ehl-i fenâdan esen sabâ
Havfim bu, müntehâ-yı hübûbun olur hebâ

Abdülhak Hâmit

Hübûb der gibi reftârınız ne hâlettir
Aceb nesîm-i şekerden mi âferîdsiniz
abdülhak Hâmit
hübût: Ar. Yukarıdan aşağı inmek.
İşte çok sürmedi sükût ettin
Sönmüş ahter gibi hübût ettin

Kemalzâde Ekrem Bey

hüccâc: Ar. Hacılar.
Uşşâk-vâr şevkile hüccâc raks eder
Aheng-i âh ü nâlelerimden
Hicâz’da
Bâkî
Çün kim tamâm oldu cümle umûr-ı hüccâc
Buldu mehâmm-ı râha dâir umûr pâyân

Nâbî

hüccet: Ar. Delil, bürhân. c. hücec.
Gayba îmân getir ey fâcir-i mülhid ki sana
Ahıretten hatt-ı ta’lîk ile hüccet gelmez

Sâbit
(Bosnalı Alaaddin)
Cân otu gibi la’lin o cân öpmeğe vermez
Benzer ki gelip hatt-ı siyâhı kodu hüccet
Lamiî Çelebi
Hatt-ı ber-âverdelerin rûy-ı tirâşîdeleri
Hükmî hüccet gibidir daPâ-y tezvîr üzre

İzzet Ali Paşa

hüccet-i afv: Af delili.
Hüccet-i afv ü kerem etmez kabûl-i fesh ü nesh
Kâd-i endîşe imzâ-yı cevâz etmezse de
Nâbî hüccet-i âzâdî-i uşşâk: Âşıkları azat etme belgesi.
Hatt hüccet-i âzâdî-i uşşâk olur ancak
Bir vech ile denmez ona mahkûk değildir

Nâbî

hüccet-i devâm: Devam delili.
Kifâyet eylemez mi bu kasîde şâiriyyette
Eğer lâzım gelirse hüccet-i devâmın ibrâzı

Nef’î

hüccet-i husrân: Perişanlık delili.
Varsa âsârın, bırak erbâbı takdîr eylesin
Ademin da’vâ-yı irfân hüccet-i husrânıdır

Muallim Naci
hüccet-i hükm-i hilâfet: Hilafet hükmünün delili.
Bunda olmuş hüccet-i hükm-i hilâfet muntavî
Bundadır hâk-i hilâfet-hîz-i hatm-i çâr-yâr

Fuzûlî

hüccet-i ıtk: Köle azat belgesi.
Hüccet-i ıtk gibi etti ibâdı âzâd
Nâme-i ahd-i hümâyûn-ı mübârek-fercâm

Nâbî

hüccet-i kavi: Güçlü delil.
Hat hüccet-i kavî yetişir âşıka o şûh
İnkâr ederse nakd-i visâle tekeffülün

Nâbî

hüccet-i maktû’: Kat’î delil.
Hâlimi gördükce men’-i ehl-i ışk eyler fakîh
Hüccet-i maktû’uyok eyler kıyâs ile amel

Fuzûlî

hüccet-i Rabbânî: Rabbani delil.
Mu’cize münkir için hüccet-ı Rabbânîdir
Seni a’lâ bilir ashâb-ı şühûd u eşhâd

Nâbî

hücec: Hüccet’ler, deliller.
Olma mahkûmu o hükmün ki ona nisbetle
Mu’tedildir hücec mahkeme-i âl-i sedûm (?)
Yenişehirli Avni
hücnet: Ar. 1. Soysuzluk, aşağılık, bayağılık, kötü davranış. 2. Dil kusuru.
Sefk-i dem etmenin ne lezzeti var
Hüsn-i âmîzişin ne hücneti var

Muallim Naci

hücre: Ar. Küçük oda, odacık.
Açılmadıysa gönül künc-i hücrede
Yahyâ
Kenâr-ı gül-şene çık şi’r-i dil-güşâ diyerek

Şeyhülislam Yahya

Bir lânedir ki hücresi âfâk-ı muhtevî
Tevlîd eder o lânede eş’âr-ı dil-şikâr

Tevfik Fikret
eski hücreye benzer ki ömrümün kederi
Çekilmiş ufk-ı tesellîye karşı perdeleri

Ahmet Hâşim
hücre-i kalb: Kalp hücresi.
Hücre-i kalbin
Necîb hıfz eyle ağyâr görmesin
Zîrâ kim sultân-ı aşkın hânesidir bu gönül

Necip (Sultan III. Ahmet)

hücre-i şevk: Arzu edilen odacık.
Mukîm-i hücre-i şevkım fezâ-yı kurbunda
Hemîşe sem’-i ümîdimde iştiyâk-ı sadâ

Fuzûlî

hücre-i Züleyhâ: Züleyha’nın hücresi.
Nakşı felekü’l-burûca hem-tâ
Hem-hâlet-i hücre-ı Züleyhâ

Şeyh Galip

hücûm: Ar. 1. Birdenbire üstüne atılma, saldırma. 2. Birine sözle saldırma.
Yek-tâ-süvâr-ı arsa-i devrân ki düşmene
Havf-ı hücûmu tefrika-i hânmân verir

Nef’î

Olmasa isyâna çerî kuvvet ile fîl gibi
Düşmen-iHakk’a hücûm eyleEbâbîl gibi

Hersekli Arif Hikmet

Nerden geliyor gumûm?
Bilmem!
Nerden kılıyor hücûm?
Bilmem!

Abdülhak Hâmit

Rûbeh-ipür-hîle-veş kaçtı mukâbil olmadan
Hasm-ı dûna çün hücûm-ı şîr-i garrân eyledi

Şeyhülislam Yahya

hücûm-ı derd-i derûnî: İçten gelen derdin saldırısı.
Gözüm ki la’lin için katre katre kan ağlar
Hücûm-ı derd-i derûnî meğer ki dem demdir

Hamdullah Hamdi

hücûm-ı dilîrân-ı nîze-dâr: Mızraklı yiğitlerin saldırışı.
Her hamlede hücûm-ı dilîrân-ı nîze-dâr
Hayl-i adûya ol kadar âfet-resân olur

Nef’î

hücûm-ı elem: Üzüntü saldırısı.
Olup hücûm-ı elemden şikeste-hâtırlar
Derûna dolmuş idi kasvet-i hümûm u keder

Nedim
hücûm-ı imtilâ: Doldurma saldırısı.
Gürisne-çeşm-i devlet değme bir ni’metle sîr olmaz
Hücûm-ı imtilâdan iştihâsı artar eksilmez
Cehdî (Diyarbekirli İbrahim)
hücûm-ı sipeh: Asker hücumu.
Etti
İran’ı hücûm-ı sipehiyle vîrân
San
Sebâ sahrâsına seyl-ı Aremrem geldi

Seyyit Vehbî

hücûm-ı şir-i garrân: Kükreyen arslanın hücumu.
Rûbeh-ipür-hîle-veş kaçtı mukâbil olmadan
Hasm-ı dûna çün hücûm-ı şîr-i garrân eyledi

Şeyhülislam Yahya

hüdâ: Ar. Hidâyet’ten; doğru yolu gösterme, doğru yola gitme, hidayet.
Mehdî-i devr ü zemân mâ-hasal-ı kevn ü mekân
Afitâb-ı dü-cihân zıll-ı Hudâ nûr-ı hüdâ

Nef’î

Olalım hâk-i der-i ravzasına nâsıye-sây
Cebhemiz maşrık-ı hurşîd-i hüdâ eyleyelim

Nâbî

Nazm-ı Kur’ângibi ey encüm-i rahşân-ı hüdâ
Sizi üstâd-ı felek etmedi tanzîr henûz

Muallim Naci

hüdhüd: Ar. Çavuş kuşu, ibibik.
Mitolojide
Hz. Süleyman ile
Sabâ melikesi
Belkıs’a haber getirip götüren kuş.
Hüdhüd-i bezm-ı Süleymân: Hz. Süleyman’ın meclisinin
Hüdhüd’ü.
Kaftan kafa şitâbân oldum
Hüdhüd-i bezm-ı Süleymân oldum
Enderunlu Fazıl
Hüdhüd-i ümmid: ümit
Hüdhüd’ü.
Ey nâme-res mâh-likâdan mı gelirsin
Ey Hüdhüd-i ümmîd
Sebâ’dan mıgelirsin

Nâbî

hükkâm: çlXb) bk. hâkim.
hükm: Ar. Hüküm, emir, buyruk. c. ahkâm.
Adliyle zulm-ı sâbıkı mahv etse çok mudur
Razî olur mu hükm kara kuşa mâh-tâb

Şeyh Galip

Kâdı ola da’vâcı vü muhzır dahişâhid
Ol mahkemenin hükmüne derler mi adâlet

Ziyâ Paşa

İlmin derin görüşleri, aklın hükümleri
Doldurmuyor boşalmış olan hisli bir yeri

Yahya Kemal

hükm-i adem: Yokluk hükmü.
Kâbil-i feyz-i vücûd olmaktadır hükm-i adem
Kâfili îcâd-ı diğerdir fenâ-yı kâinât
Yenişehirli Avni
hükm-i afv: Affetme hükmü.
Kûşiş etmekle zuhûrâtına hükm-i afvin Ücret-i hıdmetidir afv güneh-kârların

Nâbî

hükm-i âlem: Dünya hükmü.
Zemân-ı hükm-i âlem ola dest-i ihtiyârında
İlâhî pîr ola tâ haşre dek baht-ı civân üzre

Ziyâ Paşa

hükm-i câm-ı gam-fersâ: Gam arttıran kadehin hükmü.
Sanma menşûr-ı hıred ya iffet ü takvâ yürür
Bezm-ı Cem’dir bunda hükm-i câm-ı gam-fersâ yürür

Koca Râgıp Paşa

hükm-i Celîl: Celil olan Allah’ın hükmü.
Râyiz-i hükm-ı Celîl’in onu elbet yola kor
Ne kadar tünd ü Kârûn olsa da reh-vâr-ı felek
Aynî
hükm-i cihân-mutâ’: Bütün dünyanın boyun eğdiği hüküm.
Menşûr-ı hüsnü olmağa hükm-i cihân-mutâ’
Zülf ü dehânı mühr ü nişândan haber verir

Necati Bey

hükm-i ezel: Ezelin hükmü.
Asıl merâm-ı hükm-i ezel bulmadır vücûd
Zâhirdeki savâb u hatâ hep bahânedir

hükm-i fenâ: Yokluk hükmü.
Harem-gâh-ı beka-bi’l-lâhta hükm-i fenâ yoktur
Kadem-i mülkinde hadd-i ibtidâ vü intihâ yoktur

Leskofçalı Galip

hükm-i gerdûn: Feleğin hükmü.
Hükm-i gerdûnda murâd etseydi sad-i ber-karâr
Eylemezdi tâ ebed
Bercis’e
Keyvân iktirân

Üsküdarlı Hakkı Bey

hükm-i gül-istân: Gül bahçesinin hükmü.
Nev-bahâr oldu yine hükm-i gül-istân yürüsün
Zîver-i bezm olan ol câm-ı gül-efşân yürüsün
Kâmî (Edirneli)
hükm-i hilâfet: Halifelik hükmü.
Bunda olmuş hüccet-i hükm-i hilâfet muntavî
Bundadır hâk-i hilâfet-hîz-i hatm-i çâr-yâr
Fuzûlî hükm-ı Hudâvend-i ins ü cânn: İnsan ve can kavmi Allah’ının hükmü.
Dest urmuş idi kilk-i şehâba
Debîr-ı Çarh
Tuğrâ-nüvîs-i hükm-ı Hudâvend-i ins ü cânn
Bâkî
hükm-i hümâyûn-ı cemâl: Güzel padişahın hükmü.
Şol hükm-i hümâyûn-ı cemâlindeki zülfün
Anberle yazılmış iki unvân-ı melâhat
Figânî
hükm-i îmân-ı rızâ: Kabul olunan iman hükmü.
Hükm-i îmân-ı rızâda ictihâd-ı pîr-i aşk
Târ-ı medd-i lâyı zünnâr-ı Berehmen eyledi

Esrar Dede

hükm-i isbât: Sabitleşen hüküm.
Kilk-i hükmün çekti harf-i sâ’ir-i edyâna hat
Hükm-i isbât etti nefy-i sâ’ir-i edyân sana

Fuzûlî

hükm-i kader: Kaderin hükmü.
Kim olur zor ile maksûduna reh-yâb-ı zafer
Gelir elbette zuhûra ne ise hükm-i kader

Enderunlu Vâsıf

hükm-i kânûn-ı felek: Feleğin kanun hükmü.
Cüst ü cû eylese âdem küre-i arzı tamâm
Hükm-ı kânûn-ı felekten bulamaz bir hoşnûd
Yenişehirli Avni
hükm-i kazâ: Kaza hükmü, her hususta Allah tarafından evvelce verilmiş olan hüküm.
Fermân-ı ışka cân ile var inkıyâdımız
Hükm-i kazâya zerre kadar yok inâdımız
Bâkî
Hamse-ı Al-ı Abâ’nın başlasam ta’rîfine
Pençe-i hükm-i kazâ-yı
Ld-yezdlidir sözüm

Yenişehirli Avnî

hükm-i mâ-sebak: Geçmiş zamanın hükmü.
Tebliğ kılıp
Cenâb-ı Hak’tan
Nehy eyledi hükm-i mâ-sebaktan

Şeyh Galip
hükm-i makâlid-i tılsım-ı sühan: Söz tılsımının kilitleyen hükmü.
Ser-te-ser hükm-i makâlid-i tılsım-ı sühanı
Kıldıgencûr-ı ezel dest ü dilimde merhûn
Münif hükm-i meşiyyet: Yürütme hükmü.
Şunûât-ı cihân vâ-beste-i hükm-i meşiyyetdir
Abesdir dest-i gerdûn-ı sitem-bünyâddan feryâd

Ziyâ Paşa

hükm-i müstelzim: Gerektiren hüküm.
Hükm-i müstelzim-i tahvîl-i mizâc olsa kılar
Şu’le-i âb-ı revân mâhiyet-işehd-işereng

Kâzım Paşa

hükm-i nesak-sâz: Nizam veren hüküm.
Her saltanat ki hükm-i nesak-sâz ola ona
Kânûn-ı dâdı devlet-ı Nûşirevân verir

Nef’î

hükm-i nev-rûz-ı cinân: Cennetlerin yeni gün hükmü.
Bahşeder ol çâr fasla hükm-i nevrûz-ı cinân
Tarheder bu rûy-ı arza âb-ı kevserden gadîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

hükm-i nücûm: Yıldızların hükmü.
Vâ-beste ise ayş u tarab hükm-i nücûma
Mehtâb ederiz yâr ile çün devr-ı Kamerdir

Şeyh Galip
hükm-i pâdişeh-i hüsn ü ân: Güzellik padişahının hükmü.
Gâhî ki halka halka durur pîç ü tâb ile
Tuğra-i hükm-i pâdişeh-i hüsn ü ân olur

Nef’î

hükm-i revân: Geçen hüküm, karar.
Gamzen eydür ki gönül şehrini vîrân ederim
Şehriyârın eline hükm-i revândır bilirim
Şeyhî
hükm-i rûzgâr: Zamanın hükmü.
Olur fermânına dil-beste hükm-i rûzgâr elbet
Eğer meMh nâmın yazsa levh-i bâd-bân üzre

Ziya Paşa

hükm-i sâri: Süren hüküm.
Mânende-i hüsn emr-i cârî
Mânende-i aşk hükm-i sârî

Nâbî

hükm-i sâtı’: Devamlı yükselen hüküm.
Hükm-i sâtı’gâlibdir nass-ı kâtı’ kuvvetin
Bak cidâl-i kâinâta başka bürhân istemez
Abdülaziz
Mecdî Efendi
hükm-i şer’i: Şer’î hüküm.
La’lini dişledikçe gözün kanımı döker
Elbette hükm-i şer’î budur kana kan gerek
Adnî (Mora Fatihi
Mahmut Paşa)
hükm-i şeriat: Şeriat buyruğu.
Te’sîs-i uhuvvet ki o da hükm-i şerîat
Dersen de olur biz ona kânûn-ı tabîat

Abdülhak Hâmit

hükm-i şerîf: Şerefli hüküm.
Memâlikinde nice beğleri okumağ için
Yazıldı hükm-i şerîf ü çekildi tuğralar

Taşlıcalı Yahya Bey

hükm-i tabiat: Tabiat hükmü.
Zîrâ hükm-i tabîat üzre
Efkâr yürür batâet üzre

Ziyâ Paşa

hükm-i takdir: Takdir hükmü.
Gelû-gîr-i selâmettir tereddüd hükm-i takdîre
Hakîmin şerbet-i nâ-hoş-güvârın bî-mübâhâ çek

Nâbî

hükm-i telbis: Ayıbı örtme hükmü.
Etme öyle nidâ-yı kalbîsi
Ne olur bozsa hükm-i telbîsi

Muallim Naci

hükm-i tılsımiyet: Tılsımlık hükmü.
Ne kaldı çeşme-ı Hayvân ne dârû-yı
Sührâb
Ne kaldı nüsha-i efsûn ne hükm-i tılsımiyât
Sadullah Paşa
hükm-i Utârid: Utarid hükmü.
İlhâm-ı vâridim yok hükm-ı Utâridim yok
Kavlimde câhidim yok “dîvâne-râ kalem nîst”

Esrar Dede
(dîvâne-râ kelem nîst: Delilerin kalemi yoktur)
hükm-i zâbiti: Polis buyruğu.
Ne zabt-ı hâkim-i şer% ne hükm-i zdbitî aklî
Cünûn iklîmini seyr eyleyenler râhatın söyler

Koca Râgıp Paşa

hükm-i zemân: Zamanın hükmü.
Pençe-i hükm-i zemândan olamaz kimse halâs
Herkesi zâr u zebûn etmededir dehr-i anûd
Yenişehirli Avni
hükm-i zemâne: Zamanın hükmü.
Bir fâilin meâsiridir cümle hâdisât
Ne iktizâ-yı çerh ü ne hükm-i zemânedir

Ziyâ Paşa

hükm-i zemherir: Kış mevsiminin en soğuk zamanının hükmü.
Zemistân geldi hükm-i zemherîr erdi cihân üzre
Felek ak câmeler kesti sevâd-ı bûstân üzre

Ziya Paşa

hükm-ârâ: Hüküm süsleyen.
hükm-ârâ-yı hâdisât: Hadiselerin hüküm süsleyeni.
Neden hilâf-ı rızâdır niçin bilinmiyor âh
Mecârî-i hükm-ârd-yi hâdisât u şuûn
Nâzım Paşa
hükm-endûz: Hüküm toplayan.
hükm-endûz-ı ezel: Ezelin hüküm toplayıcısı.
Endîşem edîb-i hükm-endûz-ı ezeldir
Nutkum sebak-âmûz-ı debistân-ı kademdir

Nef’î

ahkâm: Hüküm’ler, emirler, buyrultular.
Gerçi kim kişver-i vîrâne-i kalbimde benim
Azl ü nasb eylemez icrâ-yı rüsûm-ı ahkâm

Nâbî

Müşterî-rey ü Utârid-kalem ü mihr-âsâr
Arz-temkîn ü kazâ-temşiyet ü çarhahkâm

Nef’î

Dîvân-ı celâlinde kazâ münşî-i ahkâm
Eyvân-ı şükûhunda felek perde-serâdır

Nef’î

ahkâm-ı İlâhiyye: İlâhî hükümler.
Ahkâm-ı İlâhiyye’yi ettin bize ta’lîm
Ey hâce-i kevneyn edip îsâr-ı cevâhir
Rızayi ahkâm-ı vakt: Zamanın hükümleri.
Gejdüm-nihM olanlara ikbâl eder bu çarh
Ahkâm-ı vakti, bak sâate, akrebindedir
Sâlim (Trabzonlu)
hükûmet: Ar. 1. Bir memleketi idare eden vekiller heyeti. 2. Devlet.
Hükûmet hikmet ile müşterektir
Vezîr olan hakîm olmak gerektir
Namık
Kemal (Keçecizade Fuat Paşa)
Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selâmetten
Çekildik izzet ü ikbâl ile bâb-ı hükûmetten

Namık Kemâl

Bırakın eski hükûmetleri, meydândakiler
Yetişir, şöyle bakıp ibret alan varsa eğer
Mehmet Âkif
Hülâgû: Moğolca.
Moğol imparatoru
Cengiz’in yağmacılık ve talancılıkla tanınan torunu.
Muhabbet mülkünü yıktın
Hülâgû
Han mısın kâfir
Amân dünyâyı yaktın âteş-i sûzân mısın kâfir

Nedim
hülhül: Ar. Öldürücü zehir, ağu. c. helâhil.
Dili âlûde-i hülhül, gözü kec-bîndir âdâbın
Musâb olmaksızın azdır çıkan nezdinden ahbâbın

Abdülhak Hâmit

helâhil: Hülhül’ler, zehirler.
Mârân gibi hep birbirini sokmada yârân
Bir semm-i helâhildir adı sohbet-i ahbâb

Enderunlu Vâsıf

Çekîde olsa kemter reşha-i nîsân ihsânı
Bulur telh-âbe-i zehr-i helâhil hâlet-i kevser

Üsküdarlı Hakkı Bey

helâhil-nisâr: Zehirler saçan.
Nasıl semend-i merâmın yolu bulur encâm
Elimde mâr-ı helâhil-nisâr olursa licâm

Abdülhak Hâmit

hümâ, hümây: Far. İran efsanesine göre kemikle yaşayan bir kuş ki, gölgesi kimin başının üzerine düşerse talihi yaver gideceğine inanılır.
Dervîş bilir dervîşi
Hak yoluna durmuşu
Dervîşler hümâ kuşu çaylak u başkuş değil

Yunus Emre

Mürg-ı revânıgöklere erdi hümâ gibi
Kaldı hazîz-i hâkte bir iki üstühân
Bâkî
Nice tayyâr o sebük-pâ-yı cihân-peymâ kim
Ona hem-seyr olamaz hîç ne
Anka: ne hümâ

Nef’î

hümâ-yı devlet: Devlet kuşu.
Hümâ-yı devlet o dil mürgüdür ki kıldı cihânda
Şikâr-ı dâne vü dâm onu zülfü hâl-ı Muhammed

Hamdullah Hamdi

hümâ-yı emel: Emel kuşu.
Gel ey hümâ-yı emel kûy-ı yâre pervâz et
Bu dâm u dâneden artık melâl gelmedi mi

Hersekli Arif Hikmet

hümâ-yı evc-i izzet: İzzetin en yüksek kuşu.
Hümâ-yı evc-i izzet gibi gayretsizden ey Bâkî
Mahabbet şemsine şeh-per yakan pervânemiz yeğdir
Bâkî
hümâ-yı fazl: Fazilet kuşu.
Hümâ-yı fazlına çerh âşiyâne-i kem-ter
Semend-i kadrine heft âsümân ferş-i kadem

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

hümâ-yı felek-ârâ: Feleği süsleyen kuş.
Bana mensûb ise bâzîçe dahi âlîdir
Şu hümâ-yı felek-ârâyı ben ettim a’M

Muallim Naci

hümâ-yı himmet: Manevi güç hüması.
Ulüvv-i rif ‘atine nüh sipihr bir pâye
Hümâ-yı himmetinin zîr-i bâli arş-ı a’lâ

Taşlıcalı Yahya Bey

hümâ-yı izzet: İzzet kuşu.
Tâir-i evc-i şeref oldu hümâ-yı izzet
Başımız üzre yine sâye-i devletgördük

Behiştî

hümâ-yı kanâat: Kanaat kuşu.

Nâbî

uçurduk âh-ı Hümâ-yı kanâati
Hursendlikgınâsı kadar saltanat m’olur

Nâbî

hümâ-yı üstühân: Üstühan kuşu.
Aceb bir cân fedâ-yı râh istiğnâ-yı aşkım kim
Eder perverde
Ankâlar hümâ-yı üstühânımdan
Palaslı
Galip
hümâ-yı tab’: Mizac kuşu.
Geh eyler âlem-i kudsîdegeh lâhuttapervâz
Hümâ-yı tab’ım ârâm eylemez bir âşiyân üzre

Ziyâ Paşa

hümâ-yı vâhime: Kuruntu kuşu.
Lenger-i ikbâline ermez hümâ-yı vâhime
Her mesâmmından zuhûr eylerse yüz bin perr ü bâl
Yenişehirli Avni
hümâ-pervâz: Kuş gibi uçan.
hümâ-pervâz-ı aşk: Aşkın yüksekte uçan
hüma kuşu.
Tenezzül eylemez ziynet-serâ-yı dehre âşıklar
Hümâ-pervâz-ı aşka cây-ı süflî âşiyân olmaz

Necip (III. Sultan Ahmet)

hümâ-sâye: Hüma gölgesi.
Âsmân-pâye hümâ-sâye
Alî Paşa
kim
Eremez tâk-ı celâline kemend-i efkâr
Bâk
hümâl: Ar. hümâyûn: Yunanca’dan? 1. Kutlu, mübarek. 2. Padişaha ait. 3. Türk musikisinde dokuz numaralı basit bir makam. 4. Hüma ve
Hümayun adlı aşk mesnevisinin kadın kahramanı.
Düşürmüş anber-i zülfün hümâyûn gölgesin aya
Taâlallah zehî sünbül taâlallah zehî sâye
Nesimi
Vücûdudur veren âhir-zemâna zîb ü şeref
Nite ki îd-i hümâyûn ile meh-ı Şevvâl

Necati Bey

Ben de bin şevk ü neşât ile o demde ettim
Midhat-i zât-ı hümâyûnunu böyle tahrîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

hümâyûn-ı cemâl: Güzellik padişahı.
Şol hükm-i hümâyûn-ı cemâlindeki zülfün
Anberle yazılmış iki unvân-ı melâhat
Figânî
hümâyûn-ı hüsn: Güzelliğin padişahı.
Hakka bu kim berât-ı hümâyûn-ı hüsnüne
Ebrû-yı dil-firîbi ne garrâ nişân çeker
Bâkî
hümâyûn-ı mübârek: Mübarek padişah.
Hüccet-i ıtk gibi etti ibâdı âzâd
Nâme-i ahd-i hümâyûn-ı mübârek-fercâm

Nâbî

hümûm: Ar. Hemm’ler, kederler, tasalar.
Olup hücûm-ı elemden şikeste-hâtırlar
Derûna dolmuş idi kasvet-i hümûm u keder

Nedim
Vermeseydi bana ümmîd tabîb-i lutfun
Öldürürdü beni bu çektiğim eskâm-ı hümûm
Yenişehirli Avni
hüner: Far. 1. Marifet, san’at. 2. Ustalık.
Yüksel ki yerin bu yer değildir
Dünyâya geliş hüner değildir

Namık Kemâl

Mihneti kendüye zevk etmedir âlemde hüner
Gam u şâdî-i felek böyle gelir böyle gider

Koca Râgıp Paşa

Hayır!
Görülmelidir ayrı ayrı maksemler
Bakınca hayret edersin.
Ne ince iş, ne hüner

Mehmet Akif

hüner-i nağme-serâ: Türkü söyeyen hüner.
Nağme-i bâd-ı bahâr-ı keremin ettikçe
Andelîbân-ı riyâz-ı hüner-i nağme-serâ
Veysî
hüner-i reşk: Kıskançlık hüneri.
Üstâd olıcak sözde hasetten kaçılır mı
Zîrâ hüner-i reşk ü hased mudeber eyler

hüner-i tîğ-ı zebân: Dil kılıcının hüneri.
Benim ol Hüsrev-i evreng-i nebâhat ki eder
Düşmenânı hüner-i tîğ-i zebânım tersân
Şinasi
hüner-düşmen: Bilgi düşmanı.
Tecâhül kıl bu eyyâm-ı hüner-düşmende, âkılsen, Sakın izhâr-ı ilm etme, Atâ, gâyet cehâlettir
Atâullah (Şeyhülislam Mehmet)
hüner-endûz: Hüner toplayan.
Ol kâfile-salâr-ı kirâmı hüner-endûz
Erbâb-ı dil ü dâniş ona hayl ü haşemdir

Nef’î

hüner-kâr: Hünerli.
Hakka ki
Nahîfî-i hüner-kâr
Yazdı nice ber-güzîde âsâr

Ziyâ Paşa

hüner-mend: Hünerli, marifetli.
Hüner-mend olmağın kendi ederdi terbiyet bi’z-zât
Zemânında olan erbâb-ı fazl ü ilm ü irfânı

hüner-nümâ: Marifet gösteren.
Misâl-i bahr derûnunda saklayıp güherin
Hüner-nümâlığa meyl etme var ise hünerin

Muallim Naci
hüner-perver-i ceng-âver: Cenkci hüner gösteren. hânedân-ı hüner-perver-i ceng-âver kim
Münhasır devletine terbiyet-i tîğ u kalem

Nef’î

hüner-ver: Hünerli, marifetli, rol yapan. c. hüner-verân.
Geçmez bu bender içre metâ’-ı hüner-veri
Lâyık budur ki beste dura bârımız bizim
Hâletî (Azmizade)
Tâ haşre kadar durur mukarrer
Sâhib-i dîvân olan hüner-ver

Ziyâ Paşa

hüner-ver-i yegâne: Tek hüner sahibi.
Bu iki hüner-ver-i yegâne
Pek çok meded ettiler lisâne

Ziya Paşa

hünkâr: Far. Padişah, sultan, hükümdar.
Âşık-ı sâdıkta dil birdir olur mu yâr iki
Hîç bir taht üstüne mümkün müdür hünkâr iki
Selimî, Tâlibî (Sultan II. Selim (Sarı Selim)
Şehtir o gürûha
Molla
Hünkâr
Bestir bu cihâna bir cihân-dâr

Şeyh Galip

hünkâr-ı aşk: Aşk hükümdarı.
Bende kaldı ise sultân u gedâyı gam değil
Hükm ederse âleme cânâ eğer hünkâr-ı aşk
Muradi (Sultan III. Murat)
hünkâr-ı ekber: En büyük hükümdar.
Âsûdeyiz bu kevnde hünkâr-ı ekberin
Şems-i cemâli üstümüze sâyebânken

Esrar Dede

hünnâb: Ar. Bir cins meyveli ağaç.
Ünnap şeklinde de geçer.
Gâh engüşt-i muhannâsıngehî la’lin emip
Dâne-i hünnâb ile nûş-ı şarâb etmez misin

Nedim
hünsâ: Ar. Erkeklik ve dişilik vasfını bir arada bulunduran yaratıklar.
Hem kadın sevmede hem erkek, acâib hünsâ!
Bize gökten, dilerim, bir nefes etsin Îsâ
abdülhak Hâmit
hürmet: Ar. 1. Saygı. 2. Haramlık. c. hurmât, huremât, hurumât.
Gâlibâ bir ehl-i dil toprağıdır dürd-i şarâb
Kim kılıp hürmet binâlar tutmuş üstünde harâb

Fuzûlî

Meclis-i erbâb-ı dil bir lâhza sensiz olmasın
Hürmetin inkâr eden âlemde hürmet bulmasın

Nef’î

Cihânda bir şey için olma mesrûr gamla şâdân ol
İbâdullaha hor bakma sakın sen hürmet edegör

Âdile Sultan

hürmet-i Bathâ: Bathâ hürmeti.
Bi-hakk-ı sûre-ı Tâ
Hâ vü hürmet-ı Bathâ
Bi-hakk-ı nutk-ı Kelîm ü bi-hakk-ı nûr-ı Zebûr
Nev’î
hürr: Ar. Esir, köle olmayan, serbest.
Fakat o evli kadın hürr ü bâkir oldu bu gün
Demek ki başlayacak pek yakın zemânda düğün

Abdülhak Hâmit

Hürr iken düştüm belâ girdâbına
İbret oldum âh aşk erbâbına

Muallim Naci

hürriyyet: Hür ve serbest olma.
Ne efsûn-kâr imişsin âh ey dîdâr-ı hürriyyet
Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esâretten

Namık Kemâl

Adam olmazsak kalırsak biz bu isti’dâdta
Devr-i hürriyyet de birdir devr-i istibdM da

Üsküdarlı Talat Bey

hürriyyet: bk. hürr.
Hüseyn, Hüseyin: Ar. 1. Güzelcik, küçük güzel. 2. Hz. Hüseyin.
Kerbelâ’da şehit
olan
Hz. Ali’nin oğlu ve
Hz. Muhammed’in torunu.
Cibrîl var haber ver
Sultân-ı Enbiyâ’ya
Düştü
Hüseyn atından sahrâ-yı
Kerbelâ’ya

Kâzım Paşa

Kıl şefâat ârife ceddin
Muhammed aşkına
Arsa-i mahşerde makbûlü’-r-ricâsın yâ
Hüseyn
Kethüdazâde Arif Bîzâr edecek korkuyorum cedd-ı Hüseyn’i
En sonra salîb ormanı görmek
Haremeyn’i

Mehmet Akif

hüsn: Ar. Güzel, güzellik.
Hakka bu kim berât-ı hümâyûn-ı hüsnüne
Ebrû-yı dil-firîbi ne garrâ nişân çeker
Bâkî
Her kanda ki hüsn ola hüveydâ
Seyrânına tab’ eder taka: zâ

Nâbî

Gâhî ki halka halka durur pîç ü tâb ile
Tuğra-i hükm-i pâdişeh-i hüsn ü ân olur

Nef’î

hüsn-i âgûş-ı tabîat: Tabiatın kucağındaki güzellik.
Hüsn-i âgûş-ı tabîatte safâ-yâb-ı gurûr

Kemalzâde Ekrem Bey

hüsn-i ahlâk: Ahlak güzelliği.
Terbiyet-gerde-i hulk-ı hüsnî olsa tıbâ’
Hüsn-i ahlâka mübeddel olur efâl-i zemîm

Nazîm (Yahya)

hüsn-i âlem-gîr: Cihanı tutan güzellik.
Cihânın cünbüşü ol hüsn-i âlem-gîr içindir hep
Meâl-i güft-gû zâtında bir ta’bîr içindir hep

Esrar Dede

hüsn-i aşk: Aşk güzelliği.
Olsa ger hükm-i revân âlem-i hüsn-i aşka
Dil-ı Mecnûn’u komaz kâkül-ı Leylâ’da esir

Üsküdarlı Hakkı Bey

hüsn-i atîka: Eski güzellik.
Sâir hüsn-i atîkanın hep
Ma’kûlâtı olur müretteb

Ziyâ Paşa

hüsn-i behcet: Sevinç güzelliği.
Eyâ gül-zâr-ı hüsn-i behcetin nahl-i ser-efrâzı
Kim üstâd etti fenn-i işvede ol çeşm-i tannâzı

Nedim
hüsn-i beyân: Açıklama güzelliği.
Ne nâmedir ki bu hüsn-i beyân unvânı
Eder güşâde dil ü tab’-ı müstemendânı

Nef’î

hüsn-i bî-bahâ: Kıymetsiz güzellik.
Bu hüsn-i bî-bahâ ile ol şâha kasteden
Yâ Rab ne seng-dil ne katı bî-amân olur

Keçecizade İzzet Molla

hüsn-i bî-menend: Eşsiz güzellik.
Hü hü hüsn-i bî-menendim ta ta tarz-ı dil-pesendim
Se se sevdiğim efendim sa sa sana cân fedâdır
Sabrî (kekeme diliyle yazılmış bir nazire örneği gazelden)
hüsn-i bî-misâl: Eşşiz güzellik.
Yûsuf-ı güm-geşte kimdir kim sana mânend ola
Yüz ona mânend hüsn-i bî-misâlin sadkası

Fuzûlî

hüsn-i bî-müdânî: Emsalsiz güzellik.
Yek-reng-i hiremle nev-civânı
Sevdâ ile hüsn-i bî-müdânî
Müstakbel o fikr-i câvidânî
Mâzî gibi hep gurûr-ı muğberr

Tevfik Fikret

hüsn-i bütân: Putların, put gibi güzel olanların güzelliği.
Nice âsûde olsun
Cevrîi âvâre âlemde
Muhabbet âfet ü dil âfet ü hüsn-i bütân âfet

Cevrî (İbrahim Çelebi)
hüsn-i cemâl-i yâr: Sevgilinin yüz güzelliği.
Nakş eyle ey musavver hüsn-i cemâl-i yâri
Ahû-yı çeşm-i şûhun ammâ remîdegöster

Nâbî

hüsn-i cihân-ârâ: Cihanı süsleyen güzellik.
Alemin hüsn-i cihân-ârâyile makbûlüdür
Pâdişâh-ı vakttir olşâh dünyâ kuludur

Şeyhülislam Yahya

hüsn-i cihân-efrûz: Germ olup hüsn-i cihân-efrûz u âlem-tâbına
Eyledi şevkiyle bu hoş matla’ı ezber güneş
Lamiî Çelebi
hüsn-i cihan-gîr: Cihanı tutan güzellik.
Bize cânâne gibi hüsn-i cihân-gîr gerek
Yâr-i dil-dâr gerektir bize dil-ber çoğ olur

Necati Bey

hüsn-i dil-rübâ: Gönül çalan güzellik.
Benefşe seyrin et gel bâğ-ı hüsn-i dil-rübâlarda
Onun dünyâ değer ey zdhid-i firdevs her bâğı
enverî
hüsn-i edâ: Davranış güzelliği.
Hüsn-i edâ vü hüsn-i vefâ hüsn-i her-umûr
Olşehr-i bî-bedelde bulur hüsn-i gâyeti

Nâbî

hüsn-i esrâr: Sırların güzelliği.
Nitekim i’râb-ı nokta keşfeder müşkil sözü
Hüsn-i esrârını yârin fikr-i hatt u hâl açar

İbni Kemâl

hüsn-i etvâr: Tavırlar güzelliği.
Hüsn-i etvârı nazar-bahş-ı deyâcîr-i amâ
Lûtf-ıgüftârı harâbîde bünyân-ı samem

Nâbî

hüsn-i feyz-âbâd: Feyiz yerinin güzelliği.
Gül-istân-ı hüsn-i feyz-âbâdı âşûb etmeği
Sû-be-sû hûn-ı dil-i âşıkla iska: eyledin
Yenişehirli Avni
hüsn-i Gelû: Boğaz’ın güzelliği.
Lezzet-perest-i sîne hüsn-ı Gelû’yu bilmez
Hep sâkin-ı Sitanbul seyr-ı Hisâr’a gelmez

Nâbî

hüsn-i güftâr: Güzel söyleyiş.
Sıfat-ı hüsnün eder haste
Fuzûî ne aceb
Hüsn-i güftârda ger eylese
Hassân ile bahs

Fuzûlî

hüsn-i güzeşte: Geçmiş güzellik.
Hüsn-i güzeşte var ki nice nev-cüvân değer
Geçmiş zemân olur ki, hayâli cihân değer

hüsn-i hâdis: Yeni çıkan güzellik.
Hüsn-i hâdis kuluyuz sanma bizi sultânım
Vech-ipâkinde olan ân-ı kadîmin kuluyuz
Hayretî
hüsn-i hafî: Gizli güzellik.
Niyâzım yâre te’sîr etmemek meczûmdur ancak
Garaz-perdâyî-i hüsn-i hafîdir infdlinde

Nâbî

hüsn-i hâl: Davranış güzelliği, güzel davranış.
Sû’-i fi’l ü sûniyyetten edenler ictinâb
Hüsn-i hâl ü hüsn-i şöhretle olurlar kâmyâb

hüsn-i harîr: İpeğin güzelliği.
Kiminin hakâretini ko hüsn-i harîri gör
Eczâ-yı âlem içre bakılmaz evâile

Nâbî

hüsn-i hatt: Güzel yazı.
Hüsn-i hatla görünür kâğıd-ı hûb
Bir kalem başlı hat-âver mahbûb

Seyyit Vehbî
hüsn-i her-umûr: Her şeydeki güzellik.
Hüsn-i edâ vü hüsn-i vefâ hüsn-i her-umûr
Ol şehr-i bî-bedelde bulur hüsn-i gâyeti

Nâbî

hüsn-i hulk: Yaratılış güzelliği.
Kendini bil yokluktan özge yok devlet sana
Halkı hoş görmekten a’lâ hüsn-i hulk olmaz sana

Âdile Sultan

hüsn-i icâbet: Güzelliğe uyma.
Muntazır hüsn-i icâbet, müterakkıb-ı tevfîk
Geldi hengâm-ı duâ eyleme tatvîl-i kelâm

Nâbî

hüsn-i ifâde: İfade güzelliği.
Gelip de olmasa zînet-güzîn-i hüsn-i ifâdem
Gider de zîver-i enzâr olur mu ân-ı maânî

Muallim Naci

hüsn-i İlâhî: İlahî güzellik.
Nedir o hüsn-ı İlâhî cihân-ı bâlâda
Ne der o nakş-ı mubâh-i sipihr-i mînâda
Recaizade Ekrem
hüsn-i intikâl: Taşınan güzellik.
Hüsn ü ânın gör görünsün der isen âyînede
Lafzdan ma’nâya hüsn-i intikâlin sûreti

Nevres-i Kadim

hüsn-i irâdet: İrade güzelliği.
Nefâz-ı hükmü o gâyette kim murâd etse
Kemâl-i hüsn-i irâdetle ülfet-ı ezdâd
Nef’î
hüsn-i irtifâ’: Yükseliş güzelliği.
Gözüm üsturlâbdır hüsn-i irtifâHn almağa
Ankebûdîperde müjgân ol suturlâb üstüne

İbni Kemâl

hüsn-i isti’dâd: Kabiliyet güzelliği.
Ne himmet kâr-gerdir ne taleb ne hüsn-i istidâd
Sezâ-yı vasl-ı ânân olmağa âlemde baht ister

Gazi Giray

hüsn-i i’tibâr: (bakmak suretiyle)
Değer verme, itibar etme.
Nazar gedâna kıl ey pâdişâh-ı hüsn ü cemâl
Ki devlet-i ezelî hüsn-i ictibârındır

Ahmet Paşa

hüsn-i kabûl: İyi muamele etme, güzel davranma.
Çün etti hüsn-i kabûl ile hâtırın tatyîb
Onunla eyledi kasd-ı takarrüb-i ma’bûd

Şeyhülislam Yahya

hüsn-ı Leylî: Leyla’nın güzelliği.
Hüsn-ı Leylî’dir veren
Mecnûn’a
Mevlâ’dan haber
Nakş-ı dil-keş ma’rifet ehline nakkâş andırır
nizami
hüsn-i maâş: İyi yaşama, geçim güzelliği.
Halka taklîd-i sülûkun sebeb-i hüsn-i ma’âş
Mülke tağyîr-i tarîkin eser-i sû’-i mizâc
FuzûH hüsn-i ma’şûk: Âşık olunanın güzelliği.
Hüsn-i ma’şûka olur sînedeki dâg delil
Şemse-i cild eder iş’âr kitâbın şerefin

Nâbî

hüsn-i matla’: Doğuş güzelliği (ed.
Bir gazelin ikinci beyti).
Hüsn-i matla’da edip çeşme-i mihri rîzân
Eyledi hükmünü icrâyine tab’-ı rûşen

Nedim
hüsn-i mecâz: Mecazi güzellik, iç güzelliği.
Yok hüsnü şekve-i gam-ı hicrân edenlerin
Hüsn-i mecâz şevkine efgân edenlerin

Nâbî

hüsn-i mestûr: Örtülü, gizli güzellik.
Dikkat aşka, nigâh kalbe muhtdc olsa da
Şems-i bârizden güzeldir hüsn-i mestûrun senin

Kemalzâde Ekrem Bey

hüsn-i meşreb: Huy güzelliği.
Kemâl-i hüsn-i meşreb ârî olmaktır taarruzdan
Riyâ ehline hem çok
Ftirâz etmek riyâdandır

Fuzûlî

hüsn-i mushaf: Kitap (Kur’an-ı Kerim) güzelliği.
Her satrı hattı sebzesinin gül-şen-i hayât
Her harfi hüsn-i mushafının rahmet âyeti
Şeyhi hüsn-i mücerred: Soyut güzellik.
Vardı gönlümde de bir hüsn-i latîf
Fakat insâna değildim âşık
Sevdiğim hüsn-i mücerreddi benim
Şi’r idi rûhuma yâr-i sâdık

Kemalzâde Ekrem Bey

hüsn-i mükâfât: Mükâfat güzelliği.
Sabr et siteme ister isen hüsn-i mükâfât
Fikr eyle ne zulm eylediler
Yûsuf’a ihvân

Ziyâ Paşa

hüsn-i mümtâz: Seçkin güzellik.
Bir siyeh-çerde civândır
Hüsn-i mümtâz-ı cihândır

Enderunlu Vâsıf

hüsn-i nakş: İşleme güzelliği.
Nedir mübâyenet-i âferîniş-i eşkâl
Nedir tenâsüb-i endâm u hüsn-i nakş u nigâr

Ziyâ Paşa

hüsn-i nazar: Güzel bakış.
Ne nevâzişlerini gördü ne hüsn-i nazarın
Bu sitem
Nâbî’ye ey şûh nenin zımnında

Nâbî

hüsn-i pâk: Temiz güzellik.
Ebrûlarınla hatt u lebin bir dü-beyt-i hüsn
Dîvân-ı hüsn-i pâkine pîrâye efgenin

hüsn-i reftâr: Yürüyüş güzelliği.
İhtizdzından eder ta’lîm etvâr-ı hırâm
Hüsn-i reftâr öğrenir âhû şitâbından senin

Mahmut
Nedim
Paşa
hüsn-i rızâ: Razı olma güzelliği.
Hâhiş-ger-i visâl niçin cür’et eylesin
Çîn-i cebîn alâmet-i hüsn-i rızâ değil

Nâbî

hüsn-i ruh: Yanak güzelliği.
Benim o şîfte pervâne bezm-i hüsn-i ruhunda
Geh ıztırâba düşerşem’-i tâb-dârıgörünce
Nedim-ı Kadim hüsn-i semen-bû: Yasemin kokulu güzellik.
Bir îd-i münevver gibi ey hüsn-i semen-bû
Ömrüm bana zülfün arasından güler ancak
Cenap Şahabeddin
hüsn-i ser-â-pâ: Baştan ayağa güzellik.
Tamâm reng ü bahâ mû-be-mû kirişme vü nâz
Tamâm-ı hüsn-i ser-â-pd-yışu’le-i dîdâr

Nedim
hüsn-i sûret: Yüz güzelliği.
Mağrûr olma, pâdişehim, hüsn-i sûrete
Bir âftâbdır ki serî’ü’z-zevâldir

hüsn-i şehâdet: Şehitlik güzelliği.
Her nesne kılar varlığına hüsn-i şehâdet
Her zerre eder vahdetine arz-ıgüvâhî

Ziya Paşa

hüsn-i şi’r: Şiir güzelliği.
Nişîmen olmak için hüsn-işi’r ilâhesine
Bu mavi
Akdeniz’in sîne-i müşemmesine
Fâik
Âli Bey
hüsn-i şöhret: Şöhret güzelliği.
Sû’-i fi’l ü sû’-i niyyetten edenler ictinâb
Hüsn-i hâl ü hüsn-i şöhretle olurlar kâmyâb

hüsn-i tabîat: Huy güzelliği.
Baht olmayınca hüsn-i tabîat neyi müfîd
Sâibde olsa halk hatâsın arar bulur

Koca Râgıp Paşa

hüsn-i tabîî: Tabii güzellik.
Birinde hüsn-i tabîî şefkat-nisâr-i gurûr
Bedîa-zâr-i tecellîsi nûr-ı îcddın

Tevfik Fikret

hüsn-i ta’bîr: Söyleyiş güzelliği, güzel ifade.
Hüsn-i ta’bîr verir ma’nîye hüsn-i diğer
Şevket-i hüsne çok imdâdı olur üslûbun

Nâbî

Hüsn-i ta’bîrime reşk etmeğe çâre mi var
Gûş eden gevher-i güftârımı
Selmân olsa
Kelim-ı Eyyubî
hüsn-i tâbiş: Parlak güzellik.
Çehrende nedir bu hüsn-i tâbiş
Sandım ki kamer telessüm etmiş

Muallim Naci
hüsn-i tecellî-i cenâb-ı Pîr: Hz. Mevlana’nın tecelli güzelliği.
Bütün sa’y ü talebten maksad-ı ehl-i niyâz
Esrâr
Hemân hüsn-i tecellî-i cenâb-ı Pîr içindir hep

Esrar Dede

hüsn-i tedbîr: Yerinde, yolunda tedbir.
Vezîrân-ı cihânın şân u şevketle ser-efrâzı
Müşîrân-ı zemânın hüsn-i tedbîr ile meşhûru

Nef’î

Etme tedbîrinde noksân, gerçi takdîrindir iş
Hüsn-i tedbîr eyle emrinde
Hudâ takdîr eder

hüsn-i yâr: Yâr güzelliği.
Bana ömrün sübhasının inkıtâH yeggelir
Devr-i hüsn-i yâre gelmekten

Behiştî
inkırâz
behiştî (yeg: daha iyi)
hüsn-i ziynet: Süs güzelliği.
Ne hayâl-i sâib ister ne kemâl-i tâlib ister
Buna tab’-ı Râgıb ister vere böyle hüsn-i ziynet

Koca Râgıp Paşa

hüsn-âbâd: Güzellik yeri.
İster isen milk-i hüsn-âbâd ola dâd eyle kim
Pâdişehler dâd ile milkini âbâd eyledi
Hoca Dehhani
hüsn-âferîn: Güzellik yaratan. allâm-ı hüsn-âferîn
Hakîm
Arar bendegânında kalb-i selîm

Muallim Naci

hüsn-âzmâ: Güzelliği denenmiş. metbû-ı hüsn-âzmâ-yı hakîm
Arar bendegânında kalb-i selîm

Muallim Naci

hüsn ü ân: Güzellik.
Hüsn ü ânın gör görünsün der isen âyînede
Lafzdan ma’nâya hüsn-i intikâlin sûreti

Nevres-i Kadim

Makbûl olur eğerçi güzellerde hüsn ü ân
Ammâ ne ân ki bâis-i cevr ola her zemân
Şâhî (Okçuzade Mehmet)
Sık ıntılar biter bahâr zamânına efendim
Koşar gedâ vü bende hüsn ü ânına efendim
Döner niyâzla yüz sürer mekânına efendim
Bin âh edip yanar döner günâhına efendim

Şeref Yılmaz

hüsn ü ân-ı Leylâ
: Leyla’nın güzelliği.
Belâ-yı
Kays’ı gören vâdî-i melâmette
Hezâr la’net eder hüsn ü ân-ı Leylâ’ya
Ferit Bey
(Kam)
hüsn ü kubhî: Güzellik ve çirkinlik.
Benim sabrımla seyr et ıztırâb-ı ehl-i ikbâli
Sana ger hüsn ü kubhî keşf için ezdâd lâzımsa

Namık Kemâl

hüsn ü letâfet: Güzellik ve hoşluk.
Pâyân olur mu aşk ile hüsn ü letâfetine
Elbette iktirân ederim ben bu âfete!

Abdülhak Hâmit

hasene: 1. İyilik, iyi hâl, hayırlı iş. 2. Eski altın paralarından birinin adı. c. hasenât
Hoş-âmedîlere şâyân bu meymenetli sene
Getirdi sahneye bir böyle fırsat-ı hasene

Abdülhak Hâmit

hasenât: Güzellikler, iyilikler.
Atâ-yı mâşıta-i cûd-ı Hak’la ey Nâbî
Ede usâte tecellî ârâyiş-i hasenât

Nâbî

Defâtir-i hasenâtı hezâr olursa dahi
Ne fâide eğer ol hazret olmaya hoşnûd

Sâbit

hüsrân, husrân: Ar. 1. Zarar, ziyan. 2. Mahrumiyet, yokluk.
Dostu ger ma’siyet kılsa olur gufrân-pezîr
Düşmeni bin tâat etse mûcib-i hüsrân olur

Fuzûlî

Ye’sin sonu yoktur, ona bir kerre düşersen
Hüsrâna düşersin, çıkamazsın ebediyyen

Mehmet Akif

ne hüsrândır ki: Şarkın ben vefâsız, kansız evlâdı
Serâpâ
Garb’a çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı

Mehmet Akif

Yâ Mustafâ bırakma bizi böyle bî-nevâ
Bitsin şefâatin ile husrân efendimiz

Faruk K. Timurtaş

hüsrân-ı felek: Feleğin yokluğu.
Bendene böyle sitem etmeden el çekmezse
Ben vebâlin çekeyim var ise hüsrân-ı felek

Nef’î

hüsrân-ı mübîn: Apaçık bir hüsran.
Veriniz başbaşa, zîrâ sonu hüsrân-ı mübîn
Ne hükûmet kalıyor ortada billâh ne dîn

Mehmet Akif

hüsrev, Husrev: Far. 1. Padişah, hükümd
Ar. 2. Eserlerini
Farsça yazmış
Hindistanlı bir
Türk şair ve edibi (1253-1325). 3. Hüsrev ü Şîrîn hikâyesinin erkek kahramanı.
Kâr-ı aşkı pek bilirdim
Hüsrev ü Ferhâd’den
Tâlib-i kâbil olan üstâd olur üstâddan

Hüsrev-ı Cem-kevkebe-i memleket-ârâ: Ülkeyi süsleyen
Cem talihli padişah.
Ey Hüsrev-ı Cem-kevkebe-i memleket-ârâ
Kim saltanatın âlemi pür-zîb ü fer eyler

Nef’î

hüsrev-i devrân: Zamanın padişahı.
Bâkî’yâ dil durmasın güftâra tâkat kalmadı
Vaktidir ol hüsrev-i devrâne söylen söylesin
Bâkî
hüsrev-i âlî-makâm: Yüce makamlı padişah.
Ey muazzam hüsrev-i âlî-makâm
Devletin Allah kılsın ber-devâm

Nedim
hüsrev-i âlî-nijâd: Yüksek tabiatlı padişah.
Ey Hüsrev-i âlî-nijad ey dâver-ipâk-i’tikâd
Ey şâh-ı sâhib-i adl ü dâd ey pâdişâh-ı muhterem
Nef’î
hüsrev-i evreng-i nebâhat: Güzellik tahtının padişahı.
Benim ol hüsrev-i evreng-i nebâhat ki eder
Düşmenân-ı hüneri tîğ-ı zebânım tersân
Şinasi hüsrev-i gül: Gülün padişahı.
Hüsrev-i gül gerçi kim derd-i şitâdan dağ idi
Şimdi
Keyhüsrev gibi izhâr-ı şevket eyledi
Nadirî (Ganizade)
hüsrev-i hûbân: Güzellerin
Hüsrev’i.
Hüsrev-i hûbân eden sen dil-ber-ı Şîrîn-lebi
Bîsütûn-ı ışk içinde beni
Ferhâd eyledi
Hoca Dehhani
hüsrev-i hüsn: Güzellik padişahı.
Öykünme tuğrasına sen hüsrev-i hüsnün
Menşûr-ı felekte görünen gurre-igarrâ

İbni Kemâl

hüsrev-i kişver-i nazm: Nazım ülkesinin padişahı.
Hüsrev-i kişver-i nazmım ki debîrân-ı hayâl
Eder elkâbımı her dilde bu gûne tesvîd
Nef’î
hüsrev-i Şîrîn-dehen: Şirin ağızlı
Hüs-
rev.
Hüsnünü bir dem gören ey Hüsrev-i şîrîn-dehen
Aşkına
Ferhâd olup yolunda cân verse muhâl
Bâkî
hüsrevânî: 1. Hükümdara layık. 2. Çok iyi, birinci derece. 3. Bir çeşit şarap.
Ben o
Cemşîd-i tarab-hâne-i feyzim ki müdâm
Hüsrevânî hum ile nûş ederim sahbâyı

Nef’î

hüşk: bk. huşk
hüşyâr: Far. Aklı başında, akıllı, uslu. bk. hûş-yâr.
Rind-i hüşyârim harâbât-ı mahabbettir dilim
Âşık-ı hercâîyim vahdet nişânıdır sözüm

Nef’î

Öyle mest et bizi ey sâkî-i rûh-efM kim
Hüşyâr olmayalım subh-ı kıyâmette bile
Yenişehirli Avni
Hüşyâr ile hüşyâr oluruz mest ile mestiz
Cevri hüveyda.
hüveydâ: Far. Zâhir, belli, aşikâr.
Kadrine perde-i halvet-serây-ı hikmettir
Ne mâverâsı hüveydâ, ne perde-dârı bedîd

Nâilî

Her yanda pür-hurûş u temevvüc bir izdihâm
Her yüzde, her nazarda hüveydâ hulûs-ı tâm

İsmail Safa

Zulümât-ı ademden getirip nûr-ı vücûda
Bir emrin ile cümle cihân oldu hüveydâ
Nuri
hüzâl: Ar. Zayıflık, bıkkınlık, arıklık.
Nûş-ı hicrân şöyle dûçâr-ı hüzâl eyler beni
Kim gören bir kâse zehr içmiş hayâl eyler beni
halil Nihat Bey
hüzn: Ar. Gam, keder, sıkıntı.
Nakş-ı zdildir umûr-ı dehre kılma
Ftibâr
Olsa hâsıl fakrdan hüzn ügınâdan ibtihâc

Fuzûlî

Hazân-ı hüzn ile pejmürdedir sermâ-yı hicrette
Dil-i zârım bahâr-ı vaslıla cânâ dil-ârâ et

Âdile Sultan

hüzn-i âlem: Dünyanın hüznü.
Bildigim bu ki bu beytü’l-hüzn-i âlemde
Kûşe-i mey-kededir var ise bir cây-ı sürûr
Rızayi hüzn-i bî-sebeb: Sebepsiz üzüntü.
Akşam, ufukta beldeler eylerken iştiâl
Örter cebîn-i neş’eyi bir hüzn-i bî-sebeb

Ahmet Hâşim

hüzn-i dâimi: Devamlı hüzün.
Bir hüzn-i dâimî ile bir zıll-ı bî-vücûd
Bir mevce-i baîdi bu ummân-ı zulmetin

Abdülhak Hâmit

hüzn-i fasîh: Açık hüzün.
Bu sükût-ı belîg-i hüzn-i fasîh
Hutbe-i bî-makâl-i rûhânî
Kudret-ı Hâlık’ı eder tavzîh
Bu ne ulvî meâl-i rûhânî
Nâbî zâde Nazım hüzn-i gurûb: Güneşin batma hüznü.
Bütün menâzır-ı hüzn-i gurûb ile yalnız
Yükselen reng-i şâmın altında
Öksürür nâ-tüvân ü nâlende
Hasta bir genç kız

Ahmet Hâşim
hüzn-i hüsn: Güzellik hüznü. hüzn-i hüsnünle yoktu menendin
Meh-tâbı andırır bir yâsemendin
Doktor
Rıza
Tevfik hüzn-i kamer: Ay hüznü.
Şu’le-i bî-ziyâyı hüzn-i kamer
Mülteci sanki sâde ellerine

Ahmet Hâşim
hüzn-i leyl: Gecenin hüznü.
Ahcârı hüzn-i leyl ile âlûde-i zılâl
Eşcârı nûr-ı subh ile tâbende-i hayâl

Kemalzâde Ekrem Bey

hüzn-i rûy-ı kehribâ: Kehribar yüzün hüznü.
Berk-ı ra’d-ı âvâz-ı efgânımla inler kûhsâr
Hüzn-i rûy-ı kehribâ rengimle ağlar zaferân

Üsküdarlı Hakkı Bey

hüzn-i sevâhil: Sahillerin hüznü.
Her şey o kadar gamlı, soluk mübhem ü bî-fer
Gûyâ ki ölür hüzn-i sevâhilde perîler

Ahmet Hâşim
hüzn-i umûmî: Genel hüzün.
Bâis-i şekvâ bize hüzn-i umûmîdir
Kemâl
Kendi derdi gönlümün billâh gelmez yâdıma

Namık Kemâl

hüzn-i vedâ: Ayrılık hüznü.
Bu meclis-i münâfese-âmîz-i âlemin
Değmez neşât-ı vuslatı hüzn-i vedâına

Nâbî

hüzn-âver: Hüzün taşıyan.
Gerçi fasl-ı bahâra düştü sefer
Reng-i rûyum hazân-ı hüzn-âver

Muallim Naci

hüzn-engîz: Hüzün koparan, hüzün karıştıran, hüzün veren.
Ne hoş birşevk-i hüzn-engîzdir ihyâ eder leyli
Bu vâdî-i sükût üstünde mehtâb-ı vefâ-perver
abdülhak Hâmit
hazin: 1. Hüzünlü, mahzun, kederli. 2. Hüzün verici.
Beğenip akîm olanlar hod-bîn
Kaldılar künc-i nedâmette hazîn

Sünbülzade Vehbi

Tuttu dünyâyı ferah bir rütbe kim mümkün değil
Rûy-ı arz üzre bulunmak bir dil-i zâr u hazîn

Ziyâ Paşa

Yazayım ben acıklı bir güfte
Sen de elhân-ı kâinât-ı hazîn
Toplayıp da yapar mısın beste

Hüseyin Sîret

I
ıdlâl: Ar. Dalâl’den; azdırma, doğru yoldan saptırma.
Ol şâhı âh u nâle yürütmez belâ budur
Varır rakîb yanına ıdldl eder yürür

Şeyhülislam Yahya

Sensin eden ıdlâl nice ehl-i tarîki
Sensin eden ihdâ nice güm-geşte-i râhı

Ziyâ Paşa

Uğramaz doğru adam semtine, lâkin, heyhât
Gece gündüz seni ıdlâle müvekkel haşerât

Mehmet Akif

ıkd: Ar. 1. Gerdanlık. 2. İnci dizmeye mahsus ip. 3. İnci dizisi. 4. Hurma salkımı. ıkd-ı dürr-i nazm: Nazım incisinin gerdanlığı.
Bahâ tahmîn eder bir kimse yok erbâb-ı ma’nâda
Otuz yıldır felek ıkd-ı dürr-i nazmım mezâd üzre

Nef’î

ıkd-ı fülfül: Karabiber dizisi.
Hâl-i anber-bârın ile mûy-ipür-çinler ki var
Rişte-i çûb üzre bitmiş ıkd-ı fülfül şâh şâh
Avnî
ıkd-ı leâl: İncilerin dizilişi.
Mecmûalarda şirim arar ehl-i tab’ olan
Hâce gibi kişehrde ıkd-ı leâl arar

Şeyhülislam Yahya

ıkd-ı Pervîn-i güsiste-rîsmân: Ülker takım yıldızının ipi kopmuş gerdanlığı.
Kevkeb-efşân âftâb olmazsa ger ol maşrıkın
Ikd-ı Pervîn-i güsiste-rîsmânıdır sözüm
Nef’î
ıkd-ı Süreyyâ: Gerdanlığa benzeyen
Süreyya yıldızı.
Görüp bûselik mürvârîd pür-tâbı hicâbından
Acebdir hâke salmazsa felek ıkd-ı Süreyyâ’yı

Nef’î

ıkd-ı şeb-nem: Gece neminin inci tanesi.
Ikd-ı şeb-nemdir gül-i ter üzre yâ hod her taraf
Katre katre terden ol ruhsâr üze sular mıdır

Fuzûlî

ıkd-ı zülf: Saç düğümü; saç salkımı.
Tîr-i gamzen atma kim bağrım deler kanım döker
Ikd-ı zülfün açma kim âşüfte-hâl eyler beni
Fuzûlî ıklîm, ikimi: Ar. 1. Bir bölgenin ortalama hava sıcaklığı. 2. Yeryüzünün yedi veya otuza taksimiyle meydana gelen yerleri, kıta, ülke.
Eskiden dünyanın bilinen kısmının ekvator çizgisinden kuzey kutbuna kadar ayrılan yedi bölgesinden her birine iklim denilirmiş. c. ekâlîm. bk. iklîm.
Fars ıklîmine düşmüş
Şirâz
Ona mensûb o zebân-ı mümtâz

Sünbülzade Vehbi

Ne zabt-ı hâkim-i şer% ne hükm-i zdbitî aklî
Cünûn iklîmini seyr eyleyenler râhatın söyler

Koca Râgıp Paşa

Zaf ile üftân ü hîzân ömür ser-haddin geçip
Bir garîb iklîme düştüm âlem gurbet gibi

Ebussuud Efendi

ıklîm-i adem: Yokluk ülkesi.
Bir giden bir dahi gelmez ne aceb hikmettir
Alem-i râhata benzer gibi ıklîm-i adem

Koca Râgıp Paşa
ıklîm-i cân: Can bölgesi.
Bir şehriyâre gönlünü bağladı
Ahî kim
Atıp kemend-i zülfünü ıklîm-i cân tutar
Âhî
ıklîm-i hüsn: Güzellik ülkesi.
Baş eğmez oldu bize ol turra-i müca’ad
Iklîm-i hüsn içinde olalı şâh-ı sermed

İbni Kemâl

Hâl kâfir zülf kâfir çeşm kâfir el-amân
Ser-beser ıklîm-i hüsnün
Kâfir-istân oldu hep

Nedim
ekâlîm: Iklîm’ler, memleketler, diyarlar, kıtalar. ekâlîm-i hakâyık: Hakikat iklimleri.
Yaratmazdan kamu halkı ekâlîm-i hakâyıkta
Habîbim
Mustafâ nûrun getirdim önce bürhânım

Ümmî Sinan

ekâlîm-i leyâl: Gece ülkeleri.
Dönsek mi bu aşkın şafağından
Gitsek mi ekâlîm-i leyâle

Ahmet Hâşim
ekâlîm-i şühûd: Görülen diyarlar.
Fikr edersen o hurûb-ı memdûd
Oldu serhad-i ekâlîm-i şühûd

Hakanî
ıktırân: bk. iktirân.
ıktifâ: Ar. Kafâ’dan; birine uyup arkasından gitme, ardına düşme.
Iktifâ eylediler meslek-ı Aşık
Ömer’e
Aşk ü şevk ile nice kâfiye-cûya-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

Irâk: Dicle’den aşağı
Basra’ya kadar (Şattü’l-arab)ın iki tarafı.
Aslında su kenarı demektir.
İki büyük nehrin yukarıdan aşağıya akmasıdır.
Isfahân’ı vü Irak’ı
Zâtiyâ seyr eyleyip
Bu makama gelmeye ettikçe şeh nâz ağlarım
Zâti
Ki çend sâle afârît-i bî-emân-ı Arab
Irâk’ın etmiş iken arsasın harâb-âbâd

Nâbî

Geçip
Lâhûr ü Mâhûr’u
Acem’de söyledim vasfın
Nihâvend ü Irâk ü İsfahânda nağme-sencâna

Sünbülzade Vehbi

ırk: Ar. 1. Damar, kan damarı. 2. Asıl, kök, soy. 3. Yapı. c. urûk.
Çatma kurbân olayım çehreni ey nazlı hilâl
Kahramân ırkıma bir gül!
Ne bu şiddet bu celâl

Mehmet Akif

Gitme!
Kal!
Sen bu taraf halkına dost insânsın
Onların meşrebi iklîmi ve ırkındansın

Yahya Kemal

ırk-ı neseb-i Bû Leheb: Ebû
Leheb’in soyunun damarı.
Heybet-i debdebe-i kûs-ı Nebî
Kesti ırk-ı neseb-ı Bû
Leheb’i

Hakanî

ırk-ı nîreng: Taslak yapı.
Câmi’-i seyf ü kalem dâfi’-i şerr-i âlem
Kâmi’-ı bih ü sitem kâtı’-ı ırk-ı nîreng

Üsküdarlı Hakkı Bey

ırkî: Irka mensup.
Millîsidir muhâdenetin pâyidâr olan
Irkîsidir muhâdenetin sâye-dâr olan

Abdülhak Hâmit

ırk u güher: Soy sop.
Hayr umma eğer sadr-ı cihân olsa da bi’l-farz
Her kim ki hasâset ola ırk u güherinde

Ziyâ Paşa
ırz: Ar. Bir adamın diğerleri yanında itibar sebebi olup koruması gereken husus, şeref, namus. c. a’râz.
Sâhib-i ırz idi evvel gazel-i sâde iken
Uydurup ehl-i hevâ eylediler der-be-deri

Nâbî

Kendi ırzından cömert olmaksa mu’tâdın eğer
Kendi mâlındır senin, hakkın tasarruf, kim, ne der

Mehmet Akif

Hayâyı, ırzı ekip yol boyunca, çırçıplak
Kaçarsın, öyle mi, hey kalp adam sıkılmayarak

Mehmet Akif

a’râz: Irz’lar, namuslar, değerli şeyler.
Asân olurdu dest-res-i ma’den-i murâd
A’râzdan udûl edebilsek cevâhire

Nâbî

ırza: Ar. Otu çok olan yer, çayırlık.
Verip hakk-ı sarîhin kabz u bast u mahv u isbâtın
Adâlet-hâne-i hikmette etmiş cümlesin ırza

Nâbî

ırzâ’: bk. irzâ’. ıs’âd: Ar. Suûd’tan; 1. Kâbe’ye gitme. 2. İnbikten çekilme. yukarı çıkarma, yükseğe kaldırma.
İsâbetsiz teâlî başka bir şekl-i tedennîdir
Felek, tenzîligâhî gösterir ıs’âd şeklinde
Tokadizâde Şekib
Isfahân: Far. Eski
Safevî devletini başşehri.
İran sınırlan içnde kalır.
Çok mamur bir şehir olduğu ve sürmenin buradan çıkması sebebiyle edebiyatta hep
İstanbul ile karşılaştırılmıştır.
İrân zemîne tuhfemiz olsun bu nev gazel
İrgürsün
Isfahân’a
Stanbul diyârını

Nedim
Bir turfa nevâya oldu peyvend
Agâzesi gerçi kim nihâvend
Ammâ ki karârı
Isfahân’dır

Nedim
ısgâ: Ar. Kulak verme, söz dinleme.
Sem’-ipâkiyle ederdi ısgâ
Gökte
Cibrîl’e emr etse
Hudâ

Hakanî

Turfa kıssîs-i sanem-hâne-i aşk-ı ezeliz
Bâng-ı Hakkı fem-i nâkustan ısgâ ederiz

Üsküdarlı Hakkı Bey

Avâzelerin gûlların etmeyiz ısgâ
Biz münselik-işâh-reh-i hazretipîriz

Muallim Naci

ıskât: Ar. Sukût’tan; 1. Düşürme. 2. Yok etme. 3. Ölünün azap çekmemesi için dağıtılan para. c. ıskâtât.
Nesl-i hâzır ki sarık gördü mü terzîl ediyor
Defol ıskatçı diyor, çerçi diyor, leşçi diyor

Mehmet Akif

ıslâh: Ar. Sulh’tan; düzeltme, iyi hâle koyma, iyileştirme. c. ıslâhât.
Tanbûr-ı sîne tan mı bî-perde nâle etse
Islâh ediptir onu çün gûşmâli şeyhin

Hamdullah Hamdi

(ediptir: etmiştir.)
Feylesofun kendisi nâ-kâbil-i ıslâh iken
Kalkar ıslâh etmeğe zu’munca hâl-i âlemi
Vasfı (Şeyh)
Alemin olmuş usûlü şimdi bir tarz-ı cedîd
Çünkü ıslâhından etmiş âkılân kat’-ı ümîd

Ziyâ Paşa
ıslâh-ı âlem: Âlemi düzeltme.
Feyz-ı Hak’ta buhl yok herkes velî tâlib değil
Bî-sebeb ıslâh-ı âlem
Tanrı’ya vâcib değil

ıslâh-ı husûm: Düşmanları yola getirme.
Ola kasdı meğer ıslâh-ı husûm
Ol zemân belki değildir mezmûm

Nâbî

ıslâh-ı mizâc: Huyu düzeltme.
Cevher-i tîğ ile bî-vahîme ıslâh-ı mizâc
Şerbet-i lûtf ile bî-çûn ü çerâ def’-i ilel

Nâilî
ısrâr: Ar. Ayak direme, karşı koyma.
Etmeyip re’y-i hatâda ısrâr
Avdet et râh-ı savâba tekrâr

Sünbülzade Vehbi

ıstabl: Ar. Padişahın saray ahırı.
Bend-i ıstablı olan rahş-ı felek-reftârın
Eremez kösteğine târ-ı nigâhı düşmen

Keçecizade İzzet Molla
ıstabl-ı hâs: Özel ahır. pâk dil ki ederse tevâzu’undan eder
Istabl-ı hâsına
Efrâsiyâbî mîr-âhûr
Nâbî ıstabl-ı şehinşâh-ı cihân-ârâ: Cihanı süsleyen şahların şahının ahırı.
Yine ıstabl-i şehinşâh-ı cihân-ârâda
Ki ne atlar bulunur biri birinden zîbâ
Nef’î
ıstıbâr: Ar. Sabr’dan; dayanma, katlanma.
Bir böyle muhît içinde eyâ
İşkence-i ıstıbâr tâ-key
Abdullah
Cevdet
Gel gel deyiniz de geleyim yanınıza
Düşvârdır ıstıbâr hicrânınıza

Muallim Naci

ıstıfâ’: Ar. 1. Bir şeyin temizini, safını seçip alma. 2. Seçme, seçkinlik. 3. Ayıklama, temizleme.
Seyyid-i nev’-i beşer deryâ-yı dürr-i ıstıfâ
Kim sepiptir mu’cizâtı âteş-i eşrâre su

Fuzûlî

ıstılâh: Ar. Sulh’tan; terim, tabir. c. ıstılâhât.
Müvellâ eyledim ben de
Nedîm-i nükte-perdâzı
Eğer boğmazsa mevc-i ıstılâha sakk-ı irfânı

Seyyit Vehbî

Ekser sözü ıstılâha dâir
Mazmûnları var, değer cevâhir

Ziyâ Paşa
ıstılâhât: Terimler, tabirler.
Istıldhâtı sever ma’nâsız
Şerbet ü hukne yapar eczâsız

Nâbî

Sarîr-i hâme sanma ıstıldhâta boğulmakla
Eder bî-çâre dâim şîve-i küttâbtan feryâd

Koca Râgıp Paşa
ıstılâhât-ı ulûm: İlim tabirleri.
Her kimin var ise zâtında şerâret küfrü
Istıldhât-ı ulûm ile
Müselmân olmaz

Fuzûlî

ıstırâb: bk. ıztırâb.
ışk: Ar. Aşırı derecede sevgi besleme, candan sevme.
Aslı “ışk”tır. bk. aşk.
Işk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabîb
Kılma dermân kim helâkim zehri dermânımdadır

Fuzûlî

Aşık isen rind ü rusvâlıktan ikrâh etme kim
Işk sırrın iktizâ-yı devrpinhân istemez

Fuzûlî

Belâ-yı ışk ile ol kim ukûbetler geçirmiştir
Ne korku ona ey Hamdî ikâb-ı dâr-ı ukbâdan

Hamdullah Hamdi

ışk-ı dil-sûz: Gönül yakan aşk.
Katı gönlüne bağrı daşların düşmüş gam-ı ışkın
Bir oddur ışk-ı dil-sûzun ki taşlar içrepinhândır

Fuzûlî

ışk-ı mecâz: Mecaz aşkı.
Kıssa-ı Ferhâd ü Mecnûn kim okurlar
Ahîyâ
Bir varaktır defter-i ışk-ı mecâzımdan benim
Âhî
ışk-ı yâr: Yârin aşkı.
Lâmi’î rûşen dil olsan tan mı ışk-ı yâr ile
Gün dokunsa bedr-i âlem-tâb olur sâfî zücâc
Lamiî Çelebi (dokun-: deymek, ulaşmak.)
ıtâş: Ar. Atşân’lar, susamışlar.
Felektir ol felek-i bî-emân ki çeşmine
Gelen ıtâşı eder hûn-ı dil-i ebed irvâ

Ziya Paşa

ıtık, ıtk: Ar. Köle veya esiri azat etme.
Hüccet-i ıtk gibi etti ibâdı âzâd
Nâme-i ahd-i hümâyûn-ı mübârek-fercâm

Nâbî

ıtık-nâme: Köle azat etme kâğıdı.
Bir ıtık-nâmedir insâna senin kânûnun
Bildirir haddini sultâna senin kânûnun
Şinasi ıtlâk: Ar. Talk’tan; 1. Bağlamayıp salıverme. 2. Bağlı olanı çözüp salıverme. 3. Nikâhtan boşama (bu anlamda “tatlîk” daha fazla kullanılır. 4. Hapis ve cezadan kurtarma. 5. Ad koyma, isimlendirme. c. ıtlâkât.
Tâir-i lâne-i ıtlâk kafes-gîr olmaz
Kayd-ı tahrîr olsun mu müselsel ma’nâ

Nâbî

Sâhib-i devlet-i hâmî-i hilâfet sensin
Sadr-ı ıtlâk dururken sen olur gayre harâm

Nâbî

Demidir kim tene bed-rüd ede cânile gönül
Mülk-i ıtlâk özenen bend ile zindânı nejder
Lamiî Çelebi ıtlâk-ı cünûn: Delilik yüklemesi.
Her zemân halk bana kılmağa ıtlâk-ı cünûn
Beni endûh-ı serâsîme-i sevdâ eyler

Fuzûlî

ıtlâk-ı nikâb-ı harem: Gizlenme örtüsünü taşıma.
Olmuştu o mahbûb-ı serâ-perde-i lâ-reyb
Itlâk-ı nikâb-ı haremigayb-ı hüviyet
Sâmi
ıtnâb: Ar. Sözü ip gibi çekip uzatma, lüzumsuz konuşmalarla doldurma.
Hıyâm-ı çerhe sütûn-ı duâyı ref’ eyle
Niyâz-nâmeyi
Nâbî çok eyledin ıtnâb

Nâbî

Duâyile sözü hatm edelim zîra hakîkatte
Sözün gevher olursa yeğdir
Ttnâbından îcâzı
Nef’î
Kitâb-ı mekrümetin şerhe muktedir olamaz
Ne rütbe eylese
Esrâr kasîdesin ıtnâb

Esrar Dede

ıtnâb-ı hıyâm-ı devlet: Devlet çadırlarının ipi.
Haşre dek tâ ki ola beste-i evtâd-ı hulûd
Sâha-i dehrde ıtnâb-ı hıyâm-ı devlet
Münif ıtnâb-ı sühan: Sözü uzatma.
Etme ıtnâb-ı sühan gayrı bu demlerde
Münîf
Farzdır ed’iye-i hayr-ı devâm-ı devlet
Münîf
ıtr: Ar. Güzel kokulu yağ ve terkip. c. ıtriyyât.
Zülfünü bâb-ı sabâ senin çözeli ey habîb
Itr ile âlem dimâğını muattar kıldı
Ulvî ıtr-ı enfâs: Nefeslerin kokusu.
Itr-ı enfâs ile âfâkı muattar kılmağa
Açtı gül-zâr içre attâr-ı sabâ dükkân yine

Necati Bey

ıtr-ı hûb: Güzellik kokusu.
Itr-ı hûbile pür olurdu meşâmm
Bûy-ı müşg idi yâhûd anber-i hâm

Hakanî

ıtr-ı şâhî: Güzel bir koku.
Nejola hem reng ise bezmimde bülbüllerle pervâne
Benim her şeb çerâgım ıtr-ı şâhîden fürûzândır

Nâbî

ıtr-âlûd: Itıra bulaşmış.
Micmer-i zerle gelip anber ü ûd
Eyledi hayme-gehi ıtr-âlûd
Nâbî ıtr-nâk: Itırlı.
Ol kûy-ı arş-ı rütbet kim hâk-i ıtr-nâkin
Mâliş-geh eylemiş
Hak pîşânî-i kibâre
Âsım (Şeyhülislam)
ıtrâ: Ar. Tarâvet’ten; aşırı derecede
övme.
Medhinde eğerçi eyler ıtrâ
İşte sana eylemez müdârâ

Ziyâ Paşa
ıtrâb: Ar. Tarab’dan; şevke getirme. şevklendirme, keyiflendirme.
Itrâb için eylesin terennüm
Güller gibi eylerim tebessüm

Muallim Naci
ıttılâ’: Ar. Tultf’dan; öğrenme, tanıma. bilme.
Kârına ehl-i vukûfun kec-nigâh ettikçe Şeyh Kûr u dûr olmaktadır bulmaz safâ-yı ıttıâ

Esrar Dede

Diyemem kesb-i ıttılâ’ ettim
Ittılâ’ ehline vedâ’ ettim

Muallim Naci

ıttırâd: Ar. Tard’dan; birbirine uyup gitme, uygun şekilde devam etme, ritm.
Umûr-ı saltanattan ol harı tard ettiği yetmez
Olur kat kat isâbet fikr olunca ıttırâd üzre

Nef’î

Hayâtın her zemân bî-zâr hâl-i ıttırâdından
Vücûdun dâimâ muztarr kuyûd-ı bî-idâdından

Tevfik Fikret
ıyâl, iyâl: Ar. 1. Bir kimsenin geçindirmek zorunda olduğu kimseler, çoluk çoçukları. 2. Eş, kadın.
Sipihrin bahtını ikbâlini hep pâymâl ettim
Hamiyyet mesleğinde terk-i evlâd ü ıyâl ettim

Namık Kemâl

ıyân: Ar. Açık, âşikâr, şüphesiz olan. bk. ayân.
Şevk-i cemâl yâri nejder şerh edip gönül
Gün gibi ol ıyândır ona ne beyângerek

İbni Kemâl

Tâ cebhen üzre nakş ederim vasfın âkıbet
Ey âftâb işte ıyân söylerim sana
Nedm
Gencine-i uşşâka ziyân eylemek olmaz
Ser vermek olur, sırrı ıyân eylemek olmaz
Ahmet
Sârbân
Sakın bir zerre-i nâ-çîzi pâ-mâl etme sultânım
Kişi ettiğin elbet bulur günden ıyândır bu
Feyzi-ı Kadim (Hüseyin)
ıyâr, ayâr: Ar. 1. Altın, gümüş gibi madenlerin karışma derecesi. 2. Saadete yönelme.
Neş’e vaktinde ıyârı kişinin belli olur
Aceb insâna mihek taşı mıdır câm-ışarâb
Şinasi
Sanma hâlis dost olur her kem-ıyâr ü ebteri
Ur mihekk-i imtihâna, fârik ol seng ü zeri
Âgâh
Osman Paşa
(Trabzonlu)
ıyâr-ı lezzet-i eş’âr: Şiirler lezzetinin ayarı.
Iyâr-ı lezzet-i eş’âra noksân gelmez ey Nâbî
Zebân-ı hâmeye oldukça şekker-hâne derlerse

Nâbî

ıyd: bk. îd.
ızâr: bk. izâr.
ızhâr: bk. izhâr. ızlâl: Ar. Dalâlet’ten; doğru yoldan çıkarma, azdırma, dalâlete düşürme.
Uğramaz doğru adam semtine, lâkin, heyhât
Gece gündüz seni ızlâle müvekkel haşerât

Mehmet Akif

Sensin eden ızlâl nice ehl-i tarîki
Sensin eden ihdâ nicegüm-geşte-i râhı

Ziyâ Paşa
ızmâr: Ar. Gönülde gizleme, saklama.
Ol re’yi ki etmiş idi ızmâr
Hüddâm ü havassa etti izhâr

Nâbî

Eğer izhârı zilletse olur ızmârı da zillet
Kolay meksûf olur müstelzim hacletse bir illet

Abdülhak Hâmit

Hilkat lisân-ı hâl ile her bâr söylenir
Ma’nâ-yı
Rabb’ı etmeyip ızmâr söylenir

Yahya Kemal

ızrâr: Ar. Zarar’dan; zarara ziyana uğratma, zarar verme.
Biz ki insânlarız insânları ızrâr ederiz
Biz şâdân edeni derde giriftâr ederiz
Kemalzâde Ekrem ıztırâb: Ar. Darb’tan; acı elem, keder, sıkıntı. c. ıztırâbât.
Ten zevrakın düşürme girdâb-ı ıztırâba
Sabret gönül ki kalmaz bu rûzigâr böyle
Nev’î
Arız oldu gönlüme yüzün göricek ıztırâb
Aks-i mirâtından ol su üzre gûyâ düştü tâb

İbni Kemâl
(göricek: görünce.)
Düşüp âteş-i ıztırâba yine
Vedâ’ eyledik hurd u hâba yine

Keçecizade İzzet Molla
ıztırâbât: Iztırab’lar. ıztırâbât-ı derûnî: Kalbe ait ıstıraplar.
Çille kırmak aybtır zinhâr ey sâlik seni
Iztırâbât-ı derûnîperde-bîrûn etmesin

Muallim Naci

ıztırâr: Ar. Zarûret’ten; mecburiyet, ihtiyaç, çaresizlik.
Bilmem niçin güzeller uşşâka nâz ederler
Görmektir ihtiyârı sevmektir ıztırârı

Ziyâ Paşa

Bak derûn-ı perdeye kim ıztırârıdır kamu
Dilde her bir mihnetin sonu meserret değil mi

Âdile Sultan

ıztırâr-ı serd: Soğuk çaresizliği.
Bir ıztırâr-ı serd ile titrer mükevvenât
Altında karların
Bir dûd-ı müncemid gibi âfâk-ı bî-hayât

Tevfik Fikret
ıztırârî: Zaruri olarak, mecburi.
Iztırârî eder eş’ârıma şimdi tahsîn
Söze geldikçe kabûl eylemeyen
Hassank

Nef’î

Cüst ü cû ettik nazîrin âlem-i endîşede
Iztırârî vâdî-i inkâra düştü gönlümüz

Nef’î

Iztırârî dil nice cân vermesin ol gamzeye
Çâre yok tîr-i kazâdan ihtirâza n’eylesin

Nef’î

l
iâle (t): Ar. Çoluk çocuğunun nafakasını elde etmeye çalışma.
Ettik sizi sa’y ile iâle
Tenbelliğe etmedik ihâle

Muallim Naci

iâne, iânet: Ar. Avn’den; 1. Yardım. 2. Muavenet etme.
Usanmaz kendini insân bilenler halka hizmetten
Mürüvvet-mend olan, mazlûma el çekmez iânetten

Namık Kemâl

Zavallı yaralı, harbin safâlı vaktinde
Tenezzül eyledi bir sedyenin iânetine

Tevfik Fikret

ibâ: Ar. Kabul etmeme, imtina etme; çekinme; tiksinme, iğrenme.
Kim ki Allah’tan ibâ eyler
Başka der-gâha ilticâ eyler

Fuzûlî

ib’âd: Ar. Bu’d’ten; uzağa sürme, uzağa koma, uzaklaştırma.
Ne kadar eyler isen hâtır-ı ahbâbını şâd
O kadar hasmına vakf ola kulûbu ib’âd

Nâbî

Ne ihtiyârıma sâhib, ne i’tiyâdıma râm
Bu gird-bâd-ı ibâd ortasında bî-ârâm
Mehmet Âkif
ibâd: Ar. Abd’ler, bendeler, köleler, kullar.
Meded-res ol meded ey dest-gîr-i cümle ibâd
Koma hadîd-i maâsîde ki ola dil ma’bûd
Sâmi
İbâda lûtf u ihsân u atâsın eylemiş mu’tâd
Sana ol dost-ı müşfik
Hazret-ı Bârî
Ta’âlMır

Âdile Sultan

Ey masdar-ı mâ-sivâ olan
Rabb-i ibâd
Kim sensin eden mevt ü hayâtı îcâd

Muallim Naci

ibâdullah: 1. İnsanlar, benî âdem, Allah’ın kulları. 2. Çok fazla, pek çok.
Cihânda bir şey için olma mesrûr gamla şâdân ol
İbâdullaha hor bakma sak ın sen hürmet edegör

Âdile Sultan

Hudâ rızâsı için kaldırın nifâkı, günâh
Alev saçakları sarsın mı yâ ibâdullah

Mehmet Akif

ibâdet: Ar. Abd’ten; Allah’a edilen kulluk, bendelik ve tapınma.
Tanrı buyruklarını yerine getirme. c. ibâdât.
İbâdetler başıdır terk-i dünyâ

Yunus Emre

Seni koyup büte eyler ibâdetin kâfir
Azâb-ı dûzaha ol vechden olur kâbil

Fuzûlî

Yok bî-garez muâmele ehl-i zemânede
Kimse ibâdet etmez idi cennet olmasa

Nâbî

Kıl hulûs ile ibâdet abd-i hâs-ı Hâlık ol
Adile aşk içre bul ibka vü câvidânelik

Âdile Sultan

ibâdât: İbâdetler.
Her ibâdâtın hakîkat cânı aşktır bî-gümân
Aşk-ı Hakk olmayıcak olmaz birisi hîç tamâm
gaybî
ibâdet-hâne: İbadet yeri. ibâdet-hâne-ı İslâmiyân: Müslümanların ibadethanesi.
Gönül sâf olsa sevdâ-yı cihândan pâk olur zîrâ
İbâdet-hâne-ı İslâmiyânda büt-perest olmaz
Beliğ (Bursalı İsmail)
ibâre: Ar. 1. Bir mananın anlaşılması için kullanılan söz yahut iki veya daha çok kelimeden meydana gelmiş söz parçası, cümle. (nazımda “ibaret” anlamında da kullanılabilir. 2. Uykuda görülen rüyanın tabir olunan anlamı. 3. Paragraf. 4. Metinden çıkarılmış birkaç satır. c. ibârât
Cevr ü sitem atâ-yı kerem bir ibâredir
Aşık bu râhagirdiği dem bî-nişân olur

Esrar Dede

ibârât: İbâre’ler.
Tekellüfât-ı ibârâttan tehî

Nâbî

Edâ-yı hakk-ı maânîye bu gazelyetişir

Nâbî

ibârât-ı rekîk: Kusurlu ibareler.
Yâd-ı nâmınla ne ola keffe-i cürm olsa sevâb
Feyz-i na’tınlagirer vezne ibârât-ı rekîk

Nâbî

ibâret: Ar. “.den meydana gelmiş; bir şeyin aynı; başkası, başka bir şey değil.
” anlamlarında kullanılır.
İbâretten ibâret kaldı şimdi
Kâmiyâ eş’âr
Müreşşah tâze mazmûn üzre yoktur bir gazel söyler
Kâmî (Edirneli)
Şerâfetle asâlet fazl-ı zâtîden ibârettir
Fazîlettir şeref-bahşâ olan ecdâd ü ensâle

İsmail Safa

Yoksun kuru topraktan ibâret vatanınla
Târîhini yazmazsan eğer sen de kanınla

Midhat Cemal Kuntay

ibcâl: Ar. Becel’den; ağırlama, ululama, saygı gösterme.
Eslâfı ya etmek için ibcâl
Lâyık mı muâsırîni iğfâl
Naımk Kemâl
Adîm iken o, ve mevcûd iken bu kaht-ı ricâl
Sizinle istedim etmek makamını ibcâl
abdülhak Hâmit
ibdâ’: Ar. Benzersiz bir şey meydana getirme, yaratma. 2. ed. Yeni ve güzel bir eser meydana getirme.
Nîm-şeb ol meh çıkıp halvet-geh-i ibdâ’dan
Tîregî-i kesret-i mevhûmu eyler indifâ’

Esrar Dede

Eğer maksûdu ancak âhiret olsaydı
Yezdân’ın
Ne hikmet vardı ibdâ’ında hîç yoktan bu dünyânın

Mehmet Akif

iber: Ar. İbre’ler, mıknatıslar, ibreler.
Her vâkıa bir ders-i hikemdir nazarında
Her derd ü belâdan dahi ahz-i iber eyler
Şinasî ibhâm: Ar. 1. Açmama, kapalı tutma, gizleme. 2. ed. Sözün anlaşılmaz derecelerde kapalı olması. 3. El ve ayak baş parmağı. c. ibhâmât.
Şâir-i nâdire-gûyem ne desem hisse çıkar
Düşmen ü dosta bî-tevriye vü bî-ibhâm

Nef’î

İnkâr ile, ibhâm ile ma’nâ-yı hayâtı
Sevdâmızı bir vâha-igaflette yaşattık

Tevfik Fikret

ibka’: Ar. Daim ve baki kılma, azl etmeyip bir mevkide bırakma.
Rüsûm-ı kâinât oldukça cârî hazret-ı Bârî
Ede ol âsaf-i âlî-cenâbın zâtını ibka

Nâbî

Kıl hulûs ile ibâdet abd-i hâs-ı Hâlık ol
Adile aşk içre bul ibka vü câvidânelik
Âdile Sultan

ibka-yı eser: Eseri daim kılma.
Eczâ-yı beşer câlib-i ta’cîl-i fenâdır
İbka-yı eser mûcib-i tahsîl-i bekâdır

Namık Kemâl

ibka-yı nâm: Namını sürdürme.
Merâm ibka-yı nâm etmekse bir mısrâ’ da kâfidir
Aceb hayretteyim ben
Sedd-ı İskender husûsunda
koca Râgıp Paşa
iblâğ: Ar. Vardırma, eriştirilme, ulaştırma, gönderme.
Sağlar cânı verirler mürdeler bulur hayât
Leblerin vasfında
Bâkî eylese iblâğlar
Bâkî
iblîs: Ar. Alçak, lanetli şeytan.
Kanda kim cem’ ola câm u dil-ber ü aşk uşebâb
Anda
İblîsin ne hâcet mekrine idlâline

Nâbî

(anda: orada.)
Zehî kerem ki nazar kılmayıp adâvetine
Müyesser eylemiş
İblîs’e i’tibâr-ı beka: Fuzûlî
Küfr ü îmân neydügün fehm eylemez yoktur necât
Fâsıkın kalbinde her dem
İblîs’in iğvâsı var

Ümmî Sinan

iblîs-i târid: Sürüp çıkarılan iblis.
Ola
Cibrîl gibi kâbil-i kuds-i melekût
Reh-güzârında sücûd eylese
İblîs-i târid
yenişehirli Avni
ibn: Ar. Oğul, mahdum, zade, ferzend. c. ebnâ.
İbn-i Alî: Hz. Ali (r. a.)’nin oğlu (Hz. Hüseyin).
Bağ hâsü’l-hâs kurbun bü’l-aceb fevvâresi
Ser bürîde gerdenindir yâ
Hüseyin ibn-ı Alî
Tahirü’l
Mevlevi
İbn-i Âzer: Âzer’in oğlu (Hz. İbrahim).
İbn-ı Azer
Mekke’yi esnâmdan tathîr edip
Makdeminşevkiyle etti
Kd’betulldh, ı binâ

Keçecizade İzzet Molla

ibn-i filân: Filanın oğlu.
Ebnâ-yı zemânın talebi nâm u nişândır
Her biri tasavvurda filân ibn-i filândır

Bağdatlı Ruhi

ibn-i hakîm: Bilgelerin çocuğu.
Vermedi sadra şifâ buncılayın ibn-i hakîm
Beden-i müle dahi etmedi bahş-ı dermân
Şinasi (sadra şifa ver-: gönlü ferahlatmak.)
İbn-i İmrân: İmrân (Hz. Musa ve
Hz. Meryem’in babalarının adı.)’ın oğlu.
Subh-veş destini zâhir kılsa sîm-efşân olup
Ol Yed-i beyzâya benzer ki
İbn-ı İmrân gösterir

Fehim (Hoca Süleyman)

İbn-i Mülcem: Mülcem (Hz. Ali’yi şehid eden Hâricî)’in oğlu.
Çok riyâ-kâr var velî görünür
İbn-ı Mülcem ile
Alî görünür
Osman
Nuri Paşa
(Diyarıbekirli)
ibn-i neccâr: Dülgerin oğlu.
RtzA dîvânının tab’ıyla revnak geldi âfâka
Basıldıpenç defter na’t u nutku ibn-i neccârın
Şeyh Zâik
İbn-i Sînâ: (980-1037)
Orta
Çağın ve
İslam dünyasının en büyük filozof ve hekimlerinden biridir.
Bulmadı bu derde çâre ilm-i hikmet de bilen
İbn-ı Sînâ kılmadı tedbîrini bu illetin

Âdile Sultan

Bilse la’lin hikmetinden ben ne tahsîl ettiğim
Niçe yılşâkird olurdu
Bû Alî
Sînâ bana

Behiştî
ibn-i vakt, ibnü’l-vakt: 1. Zamane çocuğu. 2. Dünyayı umursamayan, dünyayı bir pula satan.
Harâbât ehline dûzah azâbın anma ey zâhid
Ki bunlar ibn-i vakt oldu gam-ı ferdâyı bilmezler

Hayâlî Bey

Hüsnünün zevkini gör ârif-i ibn-i vakt ol
Çekme endûhunu pîşîn hat-ı nev-âmedenin

Nâbî

İbn-i Zübeyr: Zübeyr (Aşere-ı Mübeşşere’den
Cennetle müjdelenen on kişiden biri’)
‘in oğlu.
Gönlünü yıksa

Behiştî
gam yeme ol şeh yapar
Kâ’beyi yıkdısa ma’mûr eyledi
İbn-ı Zübeyr

Behiştî

ebnâ: İbn’ler, oğullar. ebnâ-yı vatan: Vatanın çocukları.
Düşmân geliyor maksadı ifnâ-yı vatandır
Karşı duracak düşmâna ebnâ-yı vatandır

Namık Kemâl

İbrâhîm: 1. Hz. İbrahim.
Babası put yontucusu idi.
Mabetteki putları balta ile parçaladığı için
Babil hükümdarı
Nemrut tarafından mancınıkla ateşe atılan ve elleri, ayakları bağlı olan
İbrahim henüz havadayken
Cebrail geldi ve Allah’ın emriyle onu havada tuttu.
Bir dileği olup olmadığını sordu.
Hz. İbrahim de: “Ben Allah’ın kuluyum o ne dilerse öyle yapar. ” deyince, bu söz Allah’ın hoşuna gittiği için
Hz. İbrahim’in lâkabı “Halîlullah” (Allah’ın dostu) oldu ve onu ateşten kurtardı.
Hz. İbrahim sofrası, Hz. İbrahim bereketi gibi tabirler; onun yanında misafir olmadan sofrada yemek yememesi şiirlere konu olmuştur. 2. İbrahim
Edhem. 8. y.y’da yaşamış ünlü bir sûfi.
Belh sultanının oğlu iken tasavvuf yolunu seçmiştir.
Andan
İbrâhîm’e ad oldu “Halîl”
Kim sehâvet yolunu buldu sebîl
ahmed-i Dâî (andan: o sebepten.)
Felek tâc-ı zerin terk etti
İbrâhim
Edhem-veş
Derûnunda aceb mi eylese nûr-ı siyâh me’vâ
Nadirî (Ganizade)
Hûblardan yum gözün der her zemân zâhid bize
Ne ola dervîş isek
İbrâhîm
Edhem olmadık
Lamiî Çelebi
ibrâm: Ar. 1. Sıkıntı vererek üzüp usandırma. 2. Metin, sağlam ve dayanıklı kılma. c. ibrâmât.
Tevbe-i meyde sebât-ı kademinden sorma
Orasın sâkî-i gül-çihrenin ibrâmı bilir

Nâbî

Sunmadan sdgarı sâkî düşerim ayağına
Hasretim bâdeden efzûn iken ibrâmında

Nedim
Feyz-i isti’dâd-ı mâder-zâd ikdâm istemez
Kâbiliyyet başka bir cevherdir ibrâm istemez
Dâniş (Dâniş-ı Atîk; Dâniş-ı Kadim)
Bekliyor mihmânların i’zâzlar, ikrâmlar
Sâkiyâ etsin derim ilhâhlar, ibrâmlar

Abdülhak Hâmit

ibrâm-ı âşık: Âşıkın bıktırması.
Niyâz ehl-igurûra bâis-i tahrîk-i nahvettir
Bütân-ı serkeşi ibrâm-ı âşık tünd-hû eyler

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

ibrâm-ı nâz: Naz bıktırışı.
Gâhîcegark-ı lücce-i hayret olunca ben
İbrâm-ı nâz edip taraf-ı fikretim sorar

Esrar Dede

ibrâz: Ar. Bürûz’dan; izhar etme, gösterme, meydana çıkarma.
Kifâyet eylemez mi bu kasîde şâiriyyette
Eğer lâzım gelirse hüccet-i devâmın ibrâzı

Nef’î

Emr-i bî-ücrete ibrâz olunan hidmete yûf
Şahs-ı bî-hidmete i’tâ kılınan ücrete yûf
Yenişehirli Avni
Her safhada bir şekl-i hakîkat eder ibrâz
Her gün çevirir bir varaka mikleb-i âlem

Ziyâ Paşa

ibrâz-ı hakîkat: Hakikati gösterme.
Fahr-i acem-âneden masûndur
İbrâz-ı hakîkat etmek ister
Muallim Nâci ibrâz-ı kemâl: Olgunluk gösterme.
Avnî, nice ibrâz-ı kemâl eylesin âdem
Bir yerde ki hak söyleyeni dâra çekerler
Yenişehirli Avni
ibret: Ar. Nefsini terbiye ve ahlâkı süsleme yolunda örnek alınacak husus, öğretici ders.
Rengi döner günde güne toprağa dökülür gine
İbret-durur anlayana bu ibreti ârif duyar

Yunus Emre

İbret gözüyle berk-i dirahtân-ı sebze bak
Hûş-yâr olana her varakı bir cerîdedir
Bâkî
Bırakın eski hükûmetleri, meydândakiler
Yetişir, şöyle bakıp ibret alan varsa eğer

Mehmet Akif

ibret-efzâ: İbret arttırıcı.
Hemân bir var imiş bir yok imiş der hâsıl-ı devrân
Ser-â-ser ibret-efM bir garîb efsânedir âlem

Ziya Paşa

ibret-güzîn: İbreti seçen. ibret-güzîn-i nakş-bihîn-i hakîkat: Hakikatin en güzel ibretli nakşını seçen.
İbret-güzîn-i nakş-bihîn-i hakîkat ol
Aldanma reng-i tûr-ı cihâna hakîm isen

Hersekli Arif Hikmet

ibret-nümâ: İbret gösterici olan.
Ayn-ı mevcûdâta eyler kudretullah ıyân
Bâdiyâ, âyîne-i ibret-nümâdır kâinât
Bâdî (Edirneli Ahmet)
ibret-sitân: İbret yeri, ibret alınacak yer, dünya.
ibret-sitân-ı âlem: Âlemin ibret yeri.
Fehmetmeyen dekâyık-ı nakş-ı sanâyîi
İbret-sitân-ı âlem a’mâ gelir gider
Âtıf (Defterdar Mustafa)
ibrîk: Ar. Emzikli su kabı. c. ebârik, ebârika.
Suna ey câh-perest el yumağa âlemden
Miskî sâbûn ile sîmîn leğen ibrîk gerek

Nâbî

ibrîk-i vuzu’: Abdest ibriği.
Sebû-yı meyle ibrîk-i vuzû’ bir hâktir ammâ
Ne hikmettir bilinmez biri sâlih biri fâsıktır

Nâbî

ibrîk-i zer: Altın ibrik.
İbrîk-i zerden sâkiyâ la’l-i müzâbı kıl revân
Altın olur işin hemen kibrîtî-i ahmer kendidir
Bâkî
ibrîk ü leğen: İbrik ve leğen.
İbrîk ü leğen ma’den-i vâhidden iken
Birinde su pâk birisinde nâ-pâk

Nâbî

ibrîsim: Ar. İbrisim, bkz. ebrişim.
ibrîz: Ar. Saf, katışıksız altın.
Buldu gûyâ yeni bir ma’den-i sîm ü ibrîz
Tuz tütün resme girip oldu hazîne lebrîz

Ziya Paşa

ibtâl: Ar. Boş, batıl ve beyhude kılma.
Mukarrer eyledi bir pâdişâha devleti kim umûr-ı şer’den ayruğun eyledi ibtâl

Necati Bey

Umûmu müstefîd etmez husûsun hakkını ibtâl
Sakın bir ferdi ezme gayret-i efrâd lâzımsa

Namık Kemâl

ibtidâ’: Ar. Bed’ etme, başlama, başlangıç.
Ey Fuzûlî intihâsız zevk buldun ışktan
Böyledir her iş ki
Hakk adıyla kılsan ibtidâ

Fuzûlî

Haml ibtidâ dürûgunadır sonra adline
Şâhid ne denlü sıdk ile da’vâya gelse de

İzzet Ali Paşa

Işka ne intihâ bulabildik ne ibtidâ
Cân vermek ile kimdir ona bula intihâ

İbni Kemâl

Senden atâ bizden hatâ böyle kuruldu ibtidâ
Afv et bizim hatâmızı
Adem
Safiyyullah için

Ümmî Sinan

ibtidâ-yı amel: İşin başlangıcı.
İbtidâ-yı amelin âhırı der-pîşgerek
Kâr-ı evvelde kişi âkıbet-endîşgerek

ibtidâ-yı bahâr: Baharın başlangıcı.
Varak-ıgüldür ihtidâ-yı bahâr
Ona vermiş terakkî bâng-ı hezâr

Nâbî

ibtihâc: Ar. Sevinçli ve mesrûr olma, iç
rahatlığı.
Kâmil nisâr-ı gevher ederken sükûnda
Câhil kemâl-i cehl ile eyler ibtihâc

Şeyhülislam Yahya

Nakş-ı zdildir umûr-ı dehre kılma i’tibâr
Olsa hâsıl fakrdan hüzn ügınâdan ibtihâc

Fuzûlî

Pîşinde ettiler beşiğin, gark-ı ibtihâc
Bir bûse-i medîd ile tecdîd-i izdivâc

Tevfik Fikret

ibtihâl: Ar. Bühl’den; Allah’tan isteme, niyaz etme.
Mevt oldu ne söyleyim bu hâle
Encâm o niyâz u ibtihâle

Abdülhak Hamit

Saklıyor çehre-i şem’avatı
Beşerin çeşm-i ibtihâlinden

Tevfik Fikret

ibtilâ: Ar. Mübtela olma, giriftar olma, bir nesneye düşkün olup sevme.
Zevk alır feryâd ü nâlişten de ehl-i ibtilâ
Cezbedâr-ı aşka âsâr-ı mihen bî-gânedir
Sâmih (Nasûhîzade Mehmet)
Gel yeter rüsvâ-yı halk ol bir vefâsız yâr için
Dinle sözüm aç gözün bu ibtilâdan vâz gel
Âhî
ibtisâm: Ar. Besm’den, tebessüm etme, gülümseme, gülümseyiş.
Güller gibi meyl-i ibtisâm et
Dâg-ı dile çâre bul, merâm et

Abdülhak Hâmit

İçim kan ağlar iken siz behîc-i nâz ediniz
Ne gösterirdi yüzüm ibtisâmdan başka

Tevfik Fikret

Güzel midir?
Değil, fakat latîf infidli var
Hazîn ibtisâmı var, gönülle hasb-i hâli var

Kemalzâde Ekrem Bey

ibtisâr: Ar. Bir işe başlama.
Topraktı her mezâr-ı fakîr-âne bî-rûham
Fakrımla ben de zâir-i zî-ibtisâr idim
recaizade Ekrem ibzâl: Ar. Esirgemeyip bol bol harcama.
ibzâl-i mesâî: Çalışmayı harcama.
İbzâl-i mesâîde kusûr etme ki olmuş
Vâ-beste bu âlemde sükûnun harekâtı

i’câb: Ar. Ucb’dan; 1. Taaccüp ettirme, şaşırtma. 2. Şaşkın duruma düşürme.
Ol tarz-ı acemdir olmaz i’câb
Rindân-ı Acem gözetmez âdâb

Şeyh Galip

îcâb: Ar. Vücûb’tan; Lazım getirme, vacip kılma, lazım gelme, vacib olma; gerek, lüzum. c. îcâbât.
Hâdisât-ı feleğe olsa nazar
Kıdem zâtını îcâb eyler

Hakanî

Bilenler âlem-i kevn ü fesâdın selb ü îcâbın
Zevâl-i devlet-i dünyâ ile endûh-gîn olmaz

Hersekli Arif Hikmet

Ger yoksa onu kabûle esbâb
Reddetmeye de görülmez îcâb

Abdülhak Hâmit

icâbet: Ar. Yerine getirme, kabul
etme.
Binlerce duâya bir icâbet
Göstermedi bâr-gâh-ı rahmet
Mehmet Âkif
îcâd: Ar. 1. Var etme, edilme, vücuda getirme, getirilme. 2. Yeni bir şey çıkarmak, ihtira etmek.
Eskimiştir güzelim kıssa-ı Kays ü Ferhâd
Kendimizden yeni efsâneler îcâd edelim
Atâyî (Nev’izade Atâullah)
Kâmilin gitse vücûdu nice îcâdı kalır
Sen dahi anlayıgör kim er ölür adı kalır
Ulvî (Bursalı Hüseyin)
Ey melekler!
Nûrdan bir âlem îcâd eyleyin
Medfenimde bir sirâc-ı rahmet îk: ad eyleyin

îcâd-ı âlem-i meşhûd: Görülen âlemin icadı.
Ne aşk bâis-i hestî-i âferîde-i gayb
Ne aşk illeti îcâd-ı âlem-i meşhûd
Sâmi i’câz: Ar. Acz’den; 1. Âciz ve kudretsiz bırakma. 2. Şaşkınlık içinde bırakma, şaşkın kılma. 3. ed. Başkasının yapamayacağı bir şeyi yapma, düzgün söz söyleme.
“i’câz-kâr, i’câzkârâne, i’câz-nümâ” gibi kullanılışlar bu anlamda söylenir.
Onu cem’ eylemiş işte
Vassâf
Tarz-ı i’câzda hakke’l-insâf

Sünbülzade Vehbi

Ab-ı zülâl akıttın elinden gazâ günü
İ’câzın etti
Hızr’ı da hayrân efendimiz

Faruk K. Timurtaş

i’câz-ı aşk: Aşk güçsüzlüğü gösterme.
İ’caz-ı aşktır bu ki âyîne-i dilim
Pâ-mâl-i cevr igende yinegubârdır
Şeyhülislâm Bahâyî (Mehmet) (igende: çok.)
i’câz-ı mahabbet: Muhabbet güçsüzlüğü gösterme.
Hem öldürür üftâdesini hem eder ihyâ
Mahsûstur ol âfete i’câz-ı mahabbet

Nef’î

i’câz-nümâ: İnsanı şaşırtan, âciz bırakan; mucize yaratan.
Hasta-i nâtıkaya ruh-fezâdır hâmen
Zât-i Îsâ gibi
Pcâz-nümMır hâmen

Koca Râgıp Paşa

icâzet: Ar. 1. Cevaz, izin, ruhsat. 2. Diploma.
Bu günden ahdim olsun kimseyi hicv etmeyim illâ
Vereydim ger icâzet hicv ederdim baht-ı nâ-sâzı

Nef’î

Gelmek irâdet, gitmek icâzet

icbâr: Ar. Zor etme, cebr etme, zorlama.
Bir fâilin icbârı bütün gördüğüm âsâr
Cebrî değilim.
Olsam
İlahî ne suçum var

Mehmet Akif

Zemînin aldığı tohmun yekûnu: milyarlar
Demek, tabîat icbâr eden avâmil var
Mehmet Âkif
icbâr-ı baht: Bahtın zorlanması.
İdbâr-ı saht âkıli dîvâne gösterir
İcbâr-ı baht câhili ferzâne gösterir

Keçecizade İzzet Molla

iclal.
iclâl: Ar. Celâl’den; 1. Saygı gösterme, ikram. 2. Büyüklük, kudret ve kuvvet.
İrtika eyleyemez küngür-i iclâline akl
Kılsa da nüh-tabak-ı çerh-i bülendi mirkât
Yenişehirli Avni
Mihr-i iddlini memdûh edip
Hazret-ı Hak
Düşmen devleti huffâş gibi ola darîr

Üsküdarlı Hakkı Bey

Dünyâ bilir iclâlimi ben böyle değildim
Ben, altı asırdan beri bir kerre eğildim

Midhat Cemal Kuntay

icmâ’: Ar. Cem’den; 1. Toplama, dağınık şeyleri bir araya getirme. 2. Dinî bilgileri bir araya toplama.
Kitâbı, Sünneti, icmâ’ı kaldırıp artık
Havâssı mascara yaptık, avâmı aldattık

Mehmet Akif

icmâl: Ar. Kısaltma, ihtisar etme.
Sahâyif olsa felekler nihâl-ı Sidre kalem
Yazılmaya keremi defteri ale’l-icmâl
Bâkî
Nüsha-i kübrâ-yı sun’um âlem-i tahkîkte
Şerh-i tafsîl-i kazâ fihristi icmâlimdedir

Namık Kemâl

Erba’îne kadar elbette sürer germî-i bahs
İstesem ben ne kadar vasfını etmek icmâl

Ziya Paşa

icrâ’: Ar. 1. Câri kılma ve yapma, akıtma. 2. Düşünce hâlindeki bir şeyi ortaya koyma. 3. Bir notayı çalarak gösterme.
Besâite şeref-i mahremiyyet-i vahdet
Mürekkebâta kabûl-i terekküb-i icrâ

Fuzûlî

Kendinin zarfına bir ârıza eyler îrâs
Mütekâmil olıcak sînede icrâ-yı garaz
beliğ (olıcak: olunca.)
Bizim ev mahkeme ; hâkim bereket versin, acar
Geceden hükmü verir, gündüzün icrâya koşar-

Mehmet Akif

icrâ-yı adâlet: Adalet yapma.
Adem ona derler ki garazdan ola sâlim
Nefsinde dahi eyleye icrâ-yı adâlet

Ziyâ Paşa

icrâ-yı fesâd: Fesat çıkarma.
Perhîz-i mürâiyânı gerçek sanma
İcrâ-yı fesâd etmeye âlet bulamaz

Nâbî

icrâ-yı fUsûl: Fasılları yerine getirme.
Kılmasın devr-i felek bir daha icrâ-yı fusûl
Ne bahâr u ne harîf ü ne zemistân olsun
Enderunlu Fazıl
icrâ-yı garaz: Kin tutma.
Seni telvîse murâd eyleyeni pâke çıkar
Sâf ü deryâ-dil olup eyleme icrâ-yıgaraz
Beliğ icrâ-yı resm-i temsiye: “Akşamınız hayırlı olsun.” sözünü yerine getirme.
Şıktır hüner-nümâ begim a’lâ lisân bilir
İcrâ-yı resm-i temsiyede bonsuvar der

Muallim Naci

icrâ-yı rüsûm-ı ahkâm: Hükümlerin usullerini yerine getirme.
Gerçi kim kişver-i vîrâne-i kalbimde benim
Azl ü nasb eylemez icrâ-yı rüsûm-ı ahkâm

Nâbî

ictihâd: Ar. Cehd’ten; 1 Gücü kuvveti kadar çalışıp çabalama. 2. Eski dinî kitaplardan ve peygambere ait hadislerin değerli meallerine vakıf olarak mezheplerin sahih hadisleri üzerinde çalışarak ortaya koydukları şerî kaideler. 3. Fikir ve görüşte karşılıklı birleşme. c. ictihâdât.
Bu kârgehde görünmezdi hiçbir bâtıl
Deseydi hakkı eğer herkes ictihâdı kadar
Âsaf (Mahmut Celâleddin Paşa)
ictihâd-ı pîr-i aşk: Aşk pirinin aynı düşüncede olması.
Hükm-i îmân-ı rızâda ictihâd-ı pîr-i aşk
Târ-ı medd-i lâyı zünnâr-ı Berehmen eyledi

Esrar Dede

ictimâ: Ar. Cem’den; birleşme, toplanma, bir araya gelme; yığılma. c. ictimâât.
Güneş ile gecenin ictimâ’ı yok ya niçin
Bu kara zülfü nigârın yüzünde derhûr ola
Kadı
Burhaneddin
Deriz tab’-ı beşere ictimâ’ acz ü nahvettir
Cihânın tavrını bir hikmete isnâd lâzımsa
Namık
Kemal ictimâ’-i meziyyât-ı subh u şâm: Gece ve gündüzün meziyetlerinin toplanması.
Alemde ictimâ’-i meziyyât-ı subh u şâm
Bizde tahakkuk eylese olmaz mı gül-tenim
Cenap Şahabeddin ictinâ’: Ar. Meyva toplama; bir araya getirme.
Arz etme bî-mülâhaza halka kelâmını
Nâ-puhte ictinâ’ olunan bâr saht olur
Nüzhet
ictinâb: Ar. Sakınma, çekinme, ihtiraz etme.
Her ser-i mûyumda bir baş olsa mûy-ı ser kimi
Kesse varın tîğ-ı hûn-rîzinden etmem ictinâb

Fuzûlî

Serde zahm-ı seng-i hasretten ederken ictinâb
Geldi
Dâniş başına hep ihtirâz ettiklerin
Dâniş (Dâniş-ı Atîk; Dâniş-ı Kadim)
Sû’-i fi’l ü sû’-i niyyetten edenler ictinâb
Hüsn-i hâl ü hüsn-i şöhretle olurlar kâmyâb

ictirâ’: Ar. Cür’et’ten; cüret ve cesaret etme.
Her tavrına iktifâ ne lâzım
Câizse de ictirâ ne lâzım

Şeyh Galip

îd, iyd: Ar. Bayram.
Yılda bir kurbân keserler halk ü âlem îd için
Dem-be-dem sdat-be-sâat ben senin kurânınam

Fuzûlî

Îd erbâbı
Hicâz’ı hoş müşerref eyledi
Nitekim âşıkları fikr-i visâl-i şâhidân

Taşlıcalı Yahya Bey

Pek umar teşrîfini îdin ikinci gün
Nedîm
Gündüzün olmazsa akşam olsa da mâni değil

Nedim
Îd-i Adhâ: Kurban
Bayramı.
Îd-ı Adhâ’dır ki dil-i cânâneye cân gösterir
Her kişiye kasâbı bir demde kurbân gösterir

Fehim (Hoca Süleyman)

Şimdi tîğ-ı cevrile öldürme kurbân olduğum
İyd-ı Adhâ geldiginde edesin kurbân-ı îd
Bâkî
îd-i cemâl: Güzellik bayramı.
Hayâlî rûze-i gamda hilâle döndüğü bu kim
Senin iyd-i cemâlin görmedi ey mâh bir yıldır

Hayâlî Bey

îd-i cihân: Cihan bayramı.
El çekip îş-i cihândan nûş edenler zehr-i gam
Ser-firâz-ı dehr olup demler kademler sürdüler
Lamiî Çelebi
îd-i ekber: Arefesi
Cuma gününe rastlayan
Kurban
Bayramı.
Eylemez mehlekeye nefsini âk ıl ilka
Ne ederse kişiye gayret-i akrân eyşer

Belîğ

Îd-i ekber olmasın mı sek rakîbin öldüğü
Kalmadı îmân u küfr ehlinde kurbân etmedik
Lamiî Çelebi
îd-i ekber-veş: Arefesi
Cuma gününe rastlayan
Kurban
Bayramı gibi.
Ger rakîbin kanını ettiyse ol meh-rû şarâb Îd-i ekber-veş derûn-ı cânım olmuştur ferah
İlhamî, Selimî (Sultan III. Selim)
îd-i ferhunde: Kutlu bayram.
Îd-i ferhundene kurbân ede a’dânı felek
Sen ahibbâna buyur âb-ı sehâ nân-ı kerem

Ahmet Paşa

îd-i hümâyûn: Mübarek bayram.
Vücûdudur veren âhir-zemâna zîb ü şeref
Nite ki îd-i hümâyûn ile meh-ı Şevvâl

Necati Bey

Îd-i Kurbân: Kurban bayramı.
Îd-ı Kurbân erdi halkı yine şâdân eyledi
Gonca-leb dil-berleri gül gibi handân eyledi

îd-i mübârek-fıtrat: Mübarek yaratılışlı bayram.
Sebeb-i kadri onun îd-i mübârek-fitrat
Şeref-i bahtı bunun dâver-i ferhunde-şiyem

Nef’î

îd-i münevver: Nurlu bayram.
Bir îd-i münevver gibi ey hüsn-i semen-bû
Ömrüm bana zülfün arasından güler ancak
Cenap Şahabeddin îd-i sugrâ: Küçük bayram.
Hey ne buldun aldanırsın îd-i sugrâ zevkına
Duymadın zevkın meğer sen ekber-i îdin gönül

Ümmî Sinan

îd-i va’de-i vasl: Kavuşma vadesinin bayramı.
Olurlar âşıkân kurbân îd-i va’de-i vasla
Tecellî kıl cemâlin aşkına terk edeyim cânı

Âdile Sultan

îd-i vasl: Kavuşma bayramı.
İd-i vaslında hilâl-i ebruvânın cilvesin
Mümin ü kâfir görürse şüphesiz kurbân olur
M.
Esad Erbilî
îd-i visâl: Kavuşma bayramı.
Sipihrin fârigem vaslında mâh u âfitâbından
Garaz iyd-i visâlindir bu ay u gün hisâbından

Fuzûlî

îd-i vuslat: Kavuşma bayramı.
Îd-i vuslatta bizi hoş tutasın ey leb-i mül
Ravza-i hicrini hoş tutmağadır niyyetimiz
Zâti
îd-gâh, îd-geh: Bayrama ait seyir yerleri.
Îd-gehden varalım dolaba dil-ber seyrine
Bakalım âyîne-i devrân ne sûret gösterir
Bâkî
Safâ ise garazın iyd-gâha gel ki sana
Cemâl arz ede her kûşe bin meh ü hûrşîd
Ruhi idâd: Ar. Hesap, sayı.
Saâdet ol dile kim zikr-i nâm-ı yâr eyler
Hulûs-ı kalb ile enfâsının idâdı kadar

Namık Kemâl

idâd-ı enfâs: Nefesleri sayma.
Hayât beste değil mi idâd-ı enfâsa
Kişi bu dâd u sitedde hisâbsız yaşamaz

Hersekli Arif Hikmet

i’dâm: Ar. Adem’den; yok etme, öldürme.
Vâiz-i bî-hûde-gû nefsini i’dâm eyler
Bilse maksûd nedir âlemin îcâdından
Yenişehirli Avni
idâre(t): Ar. Devr’den; 1. Çevirme, döndürme. 2. Lüzumu kadar kullanma.
3. Zabt, rabt ve tertip ve tanzim etme. 4. Az masraf yaparak para arttırma.
Kısmen idâre ettin onun sen cünûdunu
İmhâda eyledimdi adüvv-i anûdunu

Abdülhak Hâmit

Eyler eser-i hayâtı te’mîn
Ervâh-ı idâredir kavânîn
Alaybekizâde Naci idbâr: Ar
Dübûr’dan; 1. Baht ve talihin kötüye gitmesi. 2. Ters çevirip dönme. 3. Bahtsız olup perişan olma.
Gör
Fuzûlî’nin ruh-ı zerdinde eşk-i alını
Perde-i idbâr tutmuş sûret-i ikbâlini

Fuzûlî

Arif kim ola müdbir ü nâ-dân ola mukbil
İkbâline yuf âlemin idbârına hem yuf

Bağdatlı Ruhi

Adile fırsat düşerse kinden istib’âd eder.
Zâlim, idbâra düşerken dinden istimdâd eder
Neyzen Tevfik
idbâr-ı dükkân-ı Behrâm: Behram’ın dükkânına geri dönüş.
Müşterî oldu harîdâr-ı metâ’-ı Nâhîd
Oldu der-beste idbâr-ı dükkân-ı Behrâm

Nâbî

idbâr-ı inân-gîr: Dizgin tutanın geri dönmesi (talihin geri dönmesi.)
Zevkı var cilve-iyek-rân-ıgurûrun ammâ
Olmasa pençe-i idbâr-ı inân-gîr olmak

Nâbî

idbâr-ı saht: Güçlünün geri dönüşü.
İdbâr-ı saht âkıli dîvâne gösterir
İcbâr-ı baht câhili ferzâne gösterir

Keçecizade İzzet Molla

iddiâ: Ar. Da’vâ’dan; 1. Dava etme. 2. Bir söz üzere inat etme. 3. Kendi meziyeti hususunda inat etme.
Görmüş onu sonradan
Atâyî
Hamse yazıp etmiş iddiâyı
Atâyî (Nev’izade Atâullah)
Yâ Rab dûçâr-ı aşkın olanlar hâmûş iken
Meczûb-ı aşk olmayana iddiâ nedir

Esrar Dede

Bu iddidları hep terk edin ki pek boştur
Yıkık binâ-yı hurâfâta tırmanan yorulur
Kemalzade Ekrem Bey
iddiâ-yı aşk: Aşk iddia etme.
İddiâ-yı aşk ile gelmez hamûşa ser-be-ser
Nâbîyâ şart-ı mahabbet nâle vü feryâd iken

Nâbî

iddiâ-yı merhamet: Merhamette inat etme.
Nîm-bismilken yed-i gadrinde, kurbân etmiyor
Etmiş olsa hakkı var ya iddid-yi merhamet
Tahirü’l Mevlevi iddiâ-yı müsâfât: Birbirine kötü muamele etme iddiası.
Nâ-râsttır sipihr mümâşât ederse de
Sâf olmaz iddid-yi müsâfât ederse de

Nâbî

iddihâr: Ar. Biriktirme, toplayıp bir araya getirme.
Çok verip vâsi’ olursa hâlin
İddihâr eyle biraz emvâlin

Nâbî

idmâc: Ar. Bir şeyi bir şeyin içine koyma, sıkıştırma.
Münkiri gör ki ona eğri nazar etmekle
Aslı yoğiken eder onda salîbi idmâc
Nuri
idmân: Ar. 1. Bir işi öğrenmek için üzerinde alıştırma yapma 2. Beden terbiyesi, jimnastik.
Dalkavukluktaki idmânları sermâyeleri
Onlar azdırdı bu milletteki pes-pâyeleri

Mehmet Akif

idmân-ı felek: Feleğin idmanı.
Zevk var ehl-i dil ü tab’a sitem eylemeden
Çâre ne devr edeli böyledir idmân-ı felek

Nef’î

idrâk: Ar. Derk’ten; 1. Akıl, feraset. 2. Akl etme, anlama, kavrama, kavrayış. 3. Bitişme. 4. Erişme, ulaşma, yetişme. c. idrâkât.
Öyle ser-mestim ki idrâk etmezem dünyâ nedir
Ben kimem sâkî olan kimdir mey ü sahbâ nedir

Fuzûlî

Ne mümkün zulm ile, bî-dâd ile imhâ-yı hürriyet
Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyyetten

Namık Kemâl

Hürriyetin o devrini idrâk edenlerin
Hulyâlarında vardı bir efsûnlu hâtıra

Yahya Kemal

idrâk-i maâlî: Yüksek derin hikmetleri kavrama.
İdrâk-i maâlî bu küçük akla gerekmez
Zîrâ bu terâzû o kadar sıkleti çekmez

Ziyâ Paşa

idrâkât: İdrak’ler, kavrayışlar. idrâkât-ı insânî: İnsanî anlayışlar.
Şükûh-ı kudreti a’lâ-yi idrâkât-i insânî
Vücûh-ı hikmeti bîrûn-ı add-i fehm ü istîfâ

Nâbî

İdrîs: Ar. İdris peygamber.
Şit peygamberden sonra gelmiştir.
Yazı, tıp, yıldız ilmi ve terziliği ilk o kullanmıştır.
Onun için de yazı ve terziliğin piri sayılır.
Diri iken Allah tarafından göğe çekilmiş ve meleklere hoca olmuştur.
Kur’an’da
Meryem 56-57 ve
Enbiya 56-58’nci surelerde adı geçer.
Tefsîr-i faziletin
İdrîs
Eyler saff-ı kudsiyâna tedrîs

Nâbî

İdrîs-i muhtefî: Gizlenmiş
İdris.
Gâibde bir muhâvere geçmiş de pek hafî

Gaybî
ye söylemiş bunu
İdrîs-i muhtf

Yahya Kemal

İdrîs-i sebak-hân: Dersini okuyan İdris.
İdrîs-i sebak-hânı henüz hâve-i aşkın
İlyâs o debistânda bir tıfl-ı mürâhik

Esrar Dede

îfâ’: Ar. Vefâ’dan; 1. Eda etme, sözünü muhafaza ve yerine getirme. 2. Bir işi yapma, görme.
Acizim şükrünü îfâda ki etti lûtfun
Şem’-i maksûdumu âhir nefesimle iş’âl

Ziya Paşa

ifâkat: Ar. Hastanın iyi olması, iyiliğe dönme hâli.
Sittîn erişti ey dil inâbet zemânıdır
Ser-germî-i hevâdan ifâkat zemânıdır

Nâbî

Mahfûzdur inâyet-ı Bârî’de kişveri
Çeşm-i hasûd hâbda görmez ifâkati

Nâbî

Ruhunşem’i firâkında olup ser-geşte dîvâne
İfâkat bulmağa gece çerâga geldi pervâne

Behiştî

ifâza: Ar. Feyz’den; 1. Feyizlendirme, bereketlendirme. 2. Kabı taşacak derecede doldurma.
Eyledi halka ifâza semerât-i râhat
Mezra’-ı âlemi gark-ıgil eden ebr-i zalâm

Nâbî

ifâza-bahş: Aydınlatan, feyizlendiren.
ifâza-bahş-ı hayât: Hayatın aydınlatanı.
İfâza-bahş-ı hayât olmasaydı nâmiye
Kururdu ırkı mevâlidi ümmehâtı çehâr

Ziyâ Paşa

ifdâl: Ar. Fadl’dan; lütuf ve bağış.
Bahr-i zehhâr-i mürüvvet kim kef-i dür-pâşânın
Her benânı neyl-i ifdâl ü atâ mikyâsıdır

Nedim
iffet: Ar. 1. Afiflik, kabahat ve haramdan kaçınma, ahlâk kurallarına bağlılık. 2. Temizlik.
Bulamaz yemez der ekserî erbâb-ı iffetin
Gördük zemânenin nice perhîz-kârını

Kâzım Paşa

Kızımın iffeti batmakta rezîlin gözüne
Acırım tükürüğe billâhî tükürsem yüzüne

Mehmet Akif

ifhâm: Ar. Fuhûm’dan; bir bahis ve konuda susturma, konuşturmama.
Bahsetse eder cihânı ilzâm
Bir sözle eder fihâmı ifhâm

Şeyh Galip

ifhâm: Ar. Fehim’den; anlatma, tefhim
etme.
Sana ettim bu kadarca ifhâm
Kıl tevârîhe nazar anla tamâm

Sünbülzade Vehbi

iflâh: Ar. 1. Felah bulma, selamete çıkma. 2. Kutlu, başarılı olma.
Bu mülk ü azm ü kiyâsetle siz k ılın ıslâh
Bu halkı akl u ferâsetle siz edin iflâh
abdülhak Hâmit
iflâs: Ar. Feles’ten ; müflis olma, mal ve parası kalmama.
İhtikârın sonu iflâsa çıkar
Yapar evvel bir evi sonra yıkar

Nâbî

Ne ola âlemde tehî kîse isen ey Gâlib
Geldi ihvân ile hep tab’agınâ-yı iflâs

Leskofçalı Galip

Düşmüş kimi tecessür-i kibrît-i ahmere
Olmuş kimine mûcib-i iflâs kîmyâ

ifnâ’: Ar. Fenâ’dan; yok etme, idam etme, ortadan kaldırma. 2. Boşu boşuna harcama, tüketme.
Tutar ağzında balık bir gevher-i yegâne
Durdukça gevher anda balığı eyler ifnâ
Muradî (Sultan IV. Murat) (anda: orada.)
Bir gün bizi mahvetmeyi isterdi felek
Bir kasdı var ilhâk ile ifnâmıza dek

Yahya Kemal

Tasavvur hurdesin dilden gubâr-âsâ eder ifnâ
Ne toz konduramaz oldu olperî kââ-yı nâz üzre
Hanif Efendi
ifnâ-yı adem: Yokluğu yok etme.
İki kâğıttan olur bu nüsah-ı kevn ü mekân
Biri ibka: -yı vücûd ü biri ifnâ-yı adem Akif Paşa
ifnâ-yı vatan: Vatanı yok etme.
Düşmân geliyor maksadı ifnâ-yı vatandır
Karşı duracak düşmâna ebnâ-yı vatandır

Namık Kemâl

ifnâ-yı vücûd: Kendi varlığından çıkma.
Evvel eser-i aşk ile ifnâ-yı vücûd et
Sonra taleb-i ma’rifet-i feyz-işühûd et

Hersekli Arif Hikmet

Lâlede dâg gibi sâbit olup âteşte
Hergiz ifnâ-yı vücûd eylemeye anber-i ham

Cevrî (İbrahim Çelebi)
ifrâd: Ar. 1. Tek olarak söyleme. 2. Ayırma.
ifrâd-ı tekrîm: Saygıda ayırma.
Peder ü mâdere ta’zîm eyle
Ya’nî ifrM-ı tekrîm eyle

Sünbülzade Vehbi

ifrâğ: Ar. Ferâğ’dan; 1. Kalıba dökme, akıtma, cari kılma. 2. Şekillendirme.
Kangı yere etse lem’a ifrâğ
Ol lem’a olurdu biryanardağ

Ziya Paşa

ifrât: Ar. Fart’tan; sınırı ve haddi aşma. şûh-ı telh-gû ifrât eyler cevr ü nâzında
Aceb bilmez mi ki lezzet olur her şeyin azında
Hilmi (Trabzonlu)
O ne ifrât ile rikkat!
Hani etsen ta’mîr
Bir kadın rûhu değildir o kadar belki rakîk

Mehmet Akif

ifrâz: Ar. 1. Bir bütünden parça ayırma. 2. Vücuttaki bir yaradan çıkan salgı. c. ifrâzât.
Sun’-ı Hak ya gül-şen-i cennetten ifrâz eylemiş
Başka bir cây-ı tarab-engîz-i gam-fersâ mıdır

Nef’î

ifrît: Ar. Korkunç mitolojik varlık; şeytanlar. c. efârît, afârît.
ifrît-i Râfizî: Rafizî ifriti.
Saldırdı fart-ı gayz ile ifrît-ı Râfizî
Tâligöründü bizlere sol kolda pek yaman

Yahya Kemal

efârît, afârît: İfrit’ler, şeytanlar. afârît-i bî-emân-ı Arab: Arab’ın emniyetsiz ifritleri.
Ki çend sâle afârît-i bî-emân-ı Arab
Irâk’ın etmiş iken arsasın harâb-âbâd

Nâbî

afârît-i fesâd ü fitne: Fitne ve fesat şeytanları.
Afârît-i fesâd ü fitne hep mahkûm-ı fermândır

Ziya Paşa

ifsâd: Ar. Fesâd’tan; 1. Fesada uğratma. 2. Azdırma. 3. Bozma.
Bu ribât-ı çerhte mümkün müdür hâb-ı ferâğ
Birbirin eczâ-yı kevn âmâde-i ifsâd iken

Nâbî

Eyleye râh-ı sevâbı irşâd
Etmeye ya’nî umûru işSdd

Sünbülzade Vehbi

Hazm eder cümlesin işkembe-i kübrâya sürer
Sürüler mideni imkân bulamaz ifâda

Hamamizâde İhsan

ifsâd-ı âlem: Âlemi fesada uğratma.
Mûcib-i ifsâd-ı âlemdir, İlâh olmaz iki
Bir serîr-i saltanattapâdişah olmaz iki

ifsâd-ı ukûl: Akılların fesada uğratması.
Mey gibi çihre-fürûzende-i hûbân olmak
Hoştur ifsâd-ı ukûl eylemeden bencgibi

Nâbî

ifşâ: Ar. Açıklama, duyurma, fâş etme, şüyu buldurma. c. ifşâât.
Ey kilk-igazel-perdâz âhir ederek nâle
Derd-i dil-ı Esrâr’ı ettin mi yine ifşâ

Esrar Dede

Arif isen etme hakîkat sırrını ifşâ
Kelâm-ı Hak çıkardı baştan Hallâc-ı Mansûr’u
Vâlih-ı Kadim (Kurtzade Edirneli Şeyh)
Gayret komuyor der de eder gıybete âgâz
İfşâ-yı uyûb etme midir gayret-i ahbâb

Enderunlu Vâsıf

ifşâ-yı harf-i bâde: Şarap harfini açıklama.
İfşâ-yı harfi bâdeye dâ’ir cevâbı var
Mürg-i varak Peren Peren eyvâh-hân olur

Esrar Dede

ifşâ-yı râz: Sırrı açıklama.
Râz-ı ışkın saklarım elden nihân ey serv-i nâz
Gitse başım şem’ teg mümkin değil ifşâ-yı râz

Fuzûlî

ifşâ-yı uyûb: Ayıpları açıklama.
Gayret komuyor der de eder gıybete âgâz
İfşâ-yı uyûb etme midir gayret-i ahbâb
enderunlu Vâsıf
iftâr: Ar. Fıtr’dan; oruç bozma, yeme ve içmeye başlama.
Gelir şevke kesel neyl-i visâl-i yârdan sonra
Olur ârız girânlık sâime iftârdan sonra

Nâbî

Bâz etmeyelim hadîsten gayre dehen
Hurma-ı Medîne’yle iftâr edelim

Nâbî

Vakt-i iftâr kühen sözlere karnım toktur
Vehbiyâ aç elini hayr duâ eyle hemen
Seyyit Vehbi iftihâr: Ar. Fahr’den; kadir ve kıymeti çok artması yüzünden bir çeşit ululuk edinme, gururlanma, övünme.
İftihâr eyler ise mahşere dek lâyıktır
Handânındaki evlâd u abîd ü huddâm

Nâbî

Sanadır ilticâsı
Gâlib’in yâ
Hazret-ı Monlâ
Başımda bir külâh-ı iftihârım varsa sendendir

Şeyh Galip

Kemâl erbâbı ârâyişle asla iftihâr etmez
Değildir hürmeti mushaflara cild-i mutallMan
Lebîb-ı Âmidî (Abdülgafur Hüseyin)
iftihâr-ı ins ü cânn: İnsan ve cin kavminin övünmesi.
Yegâne şeyhü’l
İslâm-ı melek-haslet ki evsâfı
Olur ziynet-i zebân-ı iftihâr-ı ins ü cânn üzre

Ziyâ Paşa

iftihâr-ı mahdûm: Oğul övünmesi.
Bida’a kalmaz idi iftihâr-ı mahdûma
Fürû-nihâde olunsa efendizâdeliği

Koca Râgıp Paşa

iftihâr-ı ma’nî: Mana övünmesi.
Nâmenledir iştihâr-ı irfân
Lafhınladır iftihâr-ı ma’nî
Ünsî
iftihâr-ı rûzigâr: Zamanın iftiharı.
Bir gelir kevne senin gibi muhît-i her-kemâl
Olsa zâtınla becâdır iftihâr-ı rûzigâr Akif Paşa
iftihâr-ı şehriyârân: Padişahların şanı.
Zihî sâni ki eyler berg-i tût ü kirm-i bed-bûdan
Libâs-ı iftihâr-ı şehriyârâna atlas ü dîbâ
Nâbî iftihâr-ı şer’-i peygamber: Peygamber yolunun iftiharı.
Sütûde kehf-i ümmet iftihâr-ı şer’-ipeygamber
Güzîde fahr-i millet mahz-ı lutf-ı hazret-ı Bârî

Nef’î

iftikâr: Ar. Fakr’dan; 1. Fakirlik gösterme. 2. İhtiyacı olma. 3. Alçak gönüllülük.
Sipâh-ı memlekete iftikârı sâbit iken
Mülûk-ı âlem sûret-i gedâ değil de nedir

Nâbî

Hep hâk-ile yeksân olan erdi visâle aldı şân
Elden bırakma iftikârı
Adile yalvarı gör

Âdile Sultan

Yok şirke eğerçi idibârı
Tevhîde de yoktur if’ika. n

Muallim Naci

iftirâ’: Ar. Birine aslı olmayan bir suçu
yükleme. c. iftirâât.
iftirâ-âmîz: İftirayla karışık. tozlu çevrelerde, o iftirâ-âmîz
Muhit içinde görünmekte, kirli şermende
ziya Gökalp
iftirâk: Ar. Fark’tan; 1. Dağılma, ayrılma. 2. Ayrılık.
Yâ Rab nedir bu nâr-ı ciger-sûz-ı iftirâk
Ahımdan âsümâna düşer havf-ı ihtirâk

Ziyâ Paşa

İftirâkın faslını yazdıkça eyler dil enîn
Kilk-i hüzn-engîz gönlüm sâzının mızrâbıdır

Muallim Naci

Hükmü gerdûnda merâm etseyidi sad-i ber-karâr
Eylemezdi tâ-ebed
Bercîs’e keyvân-ı iftirâk

Üsküdarlı Hakkı Bey

iftirâs: Ar. 1. Avlayıp parçalama, zorla alıp yere yıkma. 2. Ferasetli, çabuk kavrayış.
Nûr-ı Hak’tan bir kabes eylerse kullar iktibâs
Onlara ilhâm olur elbette ilm-i iftirâs
Nun
iftirâz: Ar. Farz’dan; farz gibi yapma.
Hamdülillah eyledim bu fenn-i vahdette ikrâz
Sünnet ü farzgibi kıldım ben nevâfil iftirâz

Gaybî

iğbirâr: Ar. Gubâr’dan; 1. Toz alma, toz ile kirlenme, tozlanma. 2. Kırılma, gücenme.
Hep servler vurur nazar-i iğbirârıma
Taşlar soğuk soğuk dikilir reh-güzârıma

Tevfik Fikret

Münfail bir semâ-yı giryânın
Zerdî-i iğbirârı altında
Münkeşif bir hazân-ı nâlânın
Gird-bâdî-i gam-nisârında

Ahmet Hâşim
iğbirâr-ı latîf: Hoş kırılma.
Bu iğbirâr-ı latîfin sirâyetiyle gönül
Neler tahattur eder neşve-bahş ü girye-fezâ

Tevfik Fikret

iğfâl: Ar. Gaflet’ten; 1. Gaflet ve dikkatsizlikten dolayı yanlış iş yapma. 2. Uyanık olamama. 3. Gaflet ettirip hata ettirme. c. iğfâlât
Eslâfı ya etmek için ibcâl
Lâyık mı muâsırîni iğfâl

Namık Kemâl

Beşer ki olmada birkaç harîs ü bed emelin
Zebûnu, pençe-i iğfâl ü Ftisâfinda
Doktor Abdullah Cevdet

iğfâlât: Gaflet’ler.
Kapılma dehrin igfâlâtına ahlâk bahsinde
Sana ol fende vicdânın yeter üstâd lâzımsa

Namık Kemâl

iğlâk: Ar. 1. Kapama. 2. ed. Sözü anlaşılamayacak şekilde söylemek. c. iğlâkât.
Ne lâzımdır düşürmek şiri
Nâbî kayd-ı iğlâka
Bu denlü bî-tekellüf sâde şi’r-i dil-güşâ derken

Nâbî

iğmâz: Ar. Ayıplama, ayıp bulma.
Hecr ile gözüm yaşlarını eyledi ummân
İğmâz edip ol serv-i revân çıktı kenâre
Figânî
İğmâz ü tegâfül gerek âsâyişe, yoksa.
Bî-gâyedir âmed-şüd-i emvâc-ı havâdis

Tevfik Fikret

Ve muzırr bir delisin; haddini aştın, artık
Seni iğmâz edemez, hazm edemez insânlık

Tevfik Fikret

ignâ’: Ar. Gınâ’dan; 1. Zengin etme, edilme. 2. Bir şeye muhtaç bırakmama.
Edip yerli yerince kârgâh-ı tertîb
Kimin etmişgedâ-yı kâse derkef kimisin iğnâ

Nâbî

igrâk: Ar. 1. Suya boğma. 2. Aklen mümkün fakat alışkanlık olarak mümkün olmayan abartma. c. igrâkat.
Mukallidi bırakır şekke ihtilâf-ı zevât
Eder sefîneyi igrâk kesret-i mellâh
Basîrî (Musullu Halil)
igrâs: Ar. Yerleştirme, toprağa dikme.
Hemen saâdet ile azîm-ı Sıfahân ol
Kurup memâlik-ı Şark’a otağ-ı igrâsı

Nâilî
i’râz: Ar. 1. Yüz çevirme, 2. Sakınma, çekinme.
Bî-irtiyâb her neden i’râz ederse halk
Bi’t-tabi’ refte refte tedennî-nümûn olur

Muallim Naci

igtirâk: Ar. Gark’tan; suda boğulma, gark olma.
Gâh havf-ı ihtirâk ü gâh hevl-i iğtirâk
Mihnet-i vapur kalmaz renc-i rüst-â-hîzden

Ethem Muhlis Paşa

igtirâr: Ar. Gurûr’dan; 1. Gururlanma. 2. Gaflette bulunma.
Senin yerinde olsaydım bütün şümûs-ı garam
Zebûn ü bî-ârâm
Dönerdi pîş-i igtirârımda

Tevfik Fikret

igtisâl: Ar. Gasl’dan; yıkanma, gusül
etme.
İki emre birden edip imtisâl
Hemen ibtidâ eyledim igtisâl

Keçecizade İzzet Molla

igtinâm: Ar. Ganimet’ten; 1. Yağma ve talan ile alma. 2. Zahmetsiz bir kazanç gözüyle bakma.
Süzülmüş bâde hâtırlar güşâde meclis âmâde
Nisâb-ı ayş u işretten ahibbâ igtinâm üzre

Nâilî

Oldum bu merâma çünkü âzim
Fırsat demin iğtinâm lâzım
Recaizade Ekrem
igvâ: Ar. Gavâye’den; azdırma, azdırılma, yoldan, baştan çıkarma.
Küfr ü îmân neydügün fehm eylemez yoktur necât
Fâsıkın kalbinde her dem
İblîs’in igvâsı var

Ümmî Sinan

igzâb: Ar. Gazab’tan; kızdırma, gazaba getirme.
İgzâb oluyor fegândan ol mâh
Çeşmi kararır ger eylesen âh

Şeyh Galip

ihâle: Ar. Havl’den; bir işi en uygun görülen şartlarla kabul edene bırakma.
Ettik sizi sa’y ile iâle
Tenbelliğe etmedik ibâşe

Muallim Naci

îhâm: Ar. Vehm’den; birkaç anlama gelen kelime kullanarak uzak manasını kullanmaktan meydana getirilen edebi sanatttır.
Bu sanata
Tevriye sanatı da denir.
Miyân-ı güft ü gûda bed-meniş îhâm eder kubhun
Şecâat arz ederken merd-ı Kıbtî sirkatin söyler

Koca Râgıp Paşa

Kûşe-i çeşm-i sühan-dâna olmaz hâil
Tutuk tevriye vü perde-serâ-yı îhâm

Nâbî

Yazdığın ol hatt-ı ta’lîk-i hayât-efZdnın
Şîve-i harfi eder rûh-ı imâda îhâm

Cevrî (İbrahim Çelebi)
ihan: Ar. İhnet’ler; gazaplar, öfkeler.
Mey-i ışkınla ser-mest olduğum ilden nihân kalmaz
Muhâl-i akldır kim saklaya râzın ihan ser-hoş

Fuzûlî

ihânet: Ar. Hevn’den; 1. Hâinlik etme, hâin olma. 2. Aşkta vefasızlık etme, aldatma.
Vedîâ nesneye olmaz ihânet
Lâ (Emânete ihânet olmaz Atasözü)
Razî değilse ger buna nâmûs-ı dil-ber
Uşşâka derse böyle ihânet yaman olur

Nef’î

Al-ı Resûl’e
Hamdî ihânet edenleri
Recm eyle seng-i la’netin ile
Hudâ-y-için

Hamdullah Hamdi

Sâdık görünür kisvede erbâb-ı ihânet
Mürşid sanılır vehlede erbâb-ı dalâlet

Ziyâ Paşa

ihâta: Ar. İçine alma, bir şeyi kaplama, kuşatma, tam çevirme. 2. Kavrayış.
Eflâk değil kat kat olup eden ihâta
Zehr iledolu mâr-ı ham-ender-ham imiş bu

Nef’î

Yayıldı cümle cihân içre çün sadâ-yı edeb
İhâta kıldı kamu kûşeyi nidâ-yı edeb
Muradî (Sultan III. Murat)
Eyler etrâfin ihâta mîve-çînân-ı zemân
Bir diraht-ı bâğbân-perverde kim pür-bâr olur
Andelib (Mehmet Esad Faik)
ihbâr: Ar. Haber’den; haber verme, bildirme.
Nedir aceb sebeb-i hayretin nedir derdin
Kemâl-i lûtf ile kıl kemînene ihbâr

Nedim
ihdâ3: Ar. 1. Hediyye’den; hediye etme, edilme, hediye gönderme, gönderilme. 2. Hidayet’ten; doğru yola götürme.
Edip nerm ü dürüştü lâmise tafînine mevkûf
Meşâmmı bûya vakfetmiş merâka lezzeti ihdâ
Münif
Sensin eden ıdlâl nice ehl-i tarîki
Sensin eden ihdâ nice güm-geşte-i râhı

Ziyâ Paşa

ihdâ-yı nigâh: Bakış hediyesi.
Bârî kıl hâk-i ebed-hâneme ihdâ-yı nigâh
Derd-i aşkınla ölürsem senin ey çeşm-i siyâh
Cenap Şahabeddin ihdâs: Ar. Hades’ten; meydana getirme, ortaya çıkarma.
Siz, ey bu yangını ihdâs eden beş altı sefîl
Ki ettiniz bizi
Hırvatla
Sırba karşı rezîl

Mehmet Akif

ihfâ’: Ar. Hafî’den; gizleme, saklama, ketmetme.
Rûşen oldu gün gibi tezvîri müşgîn hattının
Her nefes ânı dehânın gibi ihfâdan ne olur
Lamiî Çelebi
Ol ne âfettir vücûdu hâliyâ ihfâdedir
Menzili esfelde ammâ meskeni bâlâdadır
Âşık Ömer
ihfâ-yı adem: Yokluğu saklama.
Şeyhe bak ketm-i ademden diye takrîr eyler
Bilmez ammâ ki nedir maânî-i ihfâ-yı adem

Akif Paşa

ihfâ-yı aşk: Aşkı gizleme.
Aşk u misk olmaz nihân ânı bilir halk-ı cihân
Aşık-ı bî-çâreye mümkün müdür ihfâ-yı aşk
Hüdayi (Üsküdarlı Şeyh Aziz Mahmut)
ihkâm: Ar. Hakem ve tahkîm’den; sağlamlaştırma, muhkem kılma.
Bir vezîr-i hıred-efrûz-ı umûr-endûzun
Ettiler destine teslîm umûr-ı ihkâm

Nâbî

İhkâm eder kemâl-i hulûs-ı taviyyetim
Her kârda
Hudâ’ya olan istinâdımı
recaizade Ekrem
ihlâl: Ar. Halel’den; halel verme, bozma, bozulma, sakatlama.
Kanda kim cem’ ola câm u dil-ber ü aşk u şebâb
Anda
İblîsin ne hâcet mekrine ihlâline

Nâbî

(anda: orada.)
Hikmet, nizâm-ı âlem-i kevn ü fesâdı hep
İhlâl eden müdâhenedir, irtikâbtır

Hersekli Arif Hikmet

Gül ü bülbül asamm u ebkem ü lâl
Sulhu ben bâri etmeyeyim ihlâl

Abdülhak Hamit
ihlâl-i sükût: Sessizliği bozma.
Küre ihlâl-i sükût etmek için
Hande-i derûnu bekler fecrin
Cenap Şahabeddin ihlâl-i şân-ı feyz-i insân: İnsanın feyizli şanını bozma.
Nutkudur ser-mâye-i bahş-i eşrefiyyet âdeme
Bâis-i ihlâl-i şân-ı feyz-i insândır sükût

Hersekli Arif Hikmet

ihlâs: Ar. Hulûs’tan; 1. Çok hâlis ve pek temiz olma. 2. Gönülden gelen dostluk, samimiyet.
Pûte-i ihlâsta beni görücek zerd-rû
İllet-i tezvîr ile bîmâr sanmışşeh beni

Necati Bey

İhlâsın olmayınca
Hudâvend-i âleme
Ey zdhid-i gabî ne okursun namâzda

Nâbî

Tevekkül bâd-bânın kıl güşâde fülk-i ihlâsa
Eser bahr-i emelde bir muvâfik rûzgâr elbet

Fıtnat

ihmâl: Ar. 1. Boşlama, bırakma, terk etme, önem vermeme. 2. Bir harfi noktasız kılma.
Tîz çekmezsin cefâ tîğin beni öldürmeğe
Öldürür bir gün beni âhir bu ihmâlin senin

Fuzûlî

Şîve-i tedbîrdir esbâb-ı neyl-i her murâd
Menzil-i maksûda varmaz kimse hîç ihmâl ile

Leskofçalı Galip

Heyecân yok, yalnız mes’elenin ihmâli
Bence pek doğru değildir, evet, insân hâli

Mehmet Akif

ihmirâr: Ar. Humret’ten; kırmızılık, ahmerlik.
Reng-i şafak değildir her subh olan nümâyân
Aks etmiş erguvânın âfâka ihmirârı

Namık Kemâl

Hep vecne vecne vecne-i dil-dârı andırır
Vech-i şafakta dalgalanan nûr-ı ihmirâr

Kemalzâde Ekrem Bey

ihmirâr-ı ketûm: Sır saklayan kırmızılık.
Ufkun bir ihmirâr-ı ketûmunda kuşların
Çığlıklarında, köyleri tekfin eden karın
Levhinde bir fecîa duyar, inşerim

Tevfik Fikret

ihnâk: Ar. Hunk’tan; Kızdırma, darıltma.
Tavk-ı fermânı ile silsile-bend olmazsa
Ademi habl-i verîdle ederler ihnâk
Yenişehirli Avni
İşte en zorlu hasmın ey Hallâk
Seni arşında eyleyen ihnâk

Tevfik Fikret

ihrâc: Ar. Hurûc’tan; 1. Çıkarma, dışarı atma. 2. Tahsîl etme. 3. Uzatma ve uzunluk verme. c. ihrâcât.
Şükrü lillâh ki
Fuzûlî’ni edip dâhil-i feyz
Rağbetin dâire-i havftan etmiş ibrdr

Fuzûlî

Dendânlarını dest-i kazâ eyledi ihrâc
Akvâm-ı cihân gördü nedir gâye-i târâc

Abdülhak Hâmit

Sa’y-i istikhâl ederken dîdesin ihrâc eder
Lâ (Kaş yapayım derken göz çıkarır atasözünün diğer bir söyleniş şekli)
ihrâm: Ar. Harem’den; hacıların giydiği bir çeşit elbise.
Ehl-i îmâna cihânda maksad-ı kâm oldu hac
Bâis-i cem’iyyet eshâb-ı ihrâm oldu hac
İlhamî, Selimî (Sultan III. Selim)
Tecerrüdse murâdın kûy-ı cânânda fedâ kıl cân
Çıkılmaz câme-i ihrâmdan, sa’y etme, kurbânsız

Şeyh Galip

Harem-ı Kâ’be, de de halkı soyarsın hâcı
Söyle nebbâşa nedir fâidesi ihrâmın

Sâbit

ihrâz: Ar. 1. Kazanma, elde etme. 2. Nail olma, erişme.
Çok görmüşüz nigûnluğun endek zemânede
Zu’munca câh ü rütbeler ihrâz edenlerin

Nâbî

Rütbe-i i’câzı ihrâz etse tab’ım çok mudur
Rûzgârın nâsihi sihr-i helâldir sözün
Yenişehirli Avni
Hamlini vaz’ etti ihrâz şehâdet eyledi
Reh-nümâ oldu ona şeh-râh-ı cinnetde cenîn

ihrâz-ı şöhret: Şöhret kazanma.
İhrâz-ı şöhret eylemenin bin tarîki var
Ammâ tarîk-ı ma’rifeti iltizâm edin
Hamdî (Nazımul-hikem Ahmet)
ihsâ: Ar. Hasâ’dan; sayma, sayılma.
Şümâr-ı nimetinde bî-vefâdır leşker-i a’dâd
Senâ-yı kudretinde nâ-resâdır süllem-i ihsâ

Nâbî

Ger hamdine yoksa hadd ü ihsâ
Şükr et ki zebân-ı acz gûyâ

Şeyh Galip

Yoktur şuarâsına husûsâ
İmkân-ı hudûd add ü ihsâ

Ziya Paşa

ihsâ-yı senâ: Övme sayması.
İhsâ-yı senâya yetse kudret
Fevt etmez idi şeh-i risâlet
Vassâf ihsân: Ar. Hasen’den; iyilik ve mürüvvetten çıkan davranış hoşluğu, iyi muamele etme.
Doyulmaz hân-ı ihsâna kanâat gelmez insâna
Kerem gördükçe ey Bâkî gedâlardan recâ artar
Bâkî
Bir vaz’-ı hasen etti koyup sîneye bir dâg
Bir iki elif çekti yine eyledi ihsân

Şeyhülislam Yahya

Adl ü ihsânını ölçüp biçemez
Newton’lar
Akl u irfânını derk edemez
Eflâtûn’lar
Şinasi ihsân-ı bâb-ı Ahmed: Hz. Muhammed (s. a. s.)’in kapısının ihsanı.
Ay ile gün felekte aks-i rikâb-ı Ahmed
Bunca şeref melekte ihsân-ı bâb-ı Ahmed

Hamdullah Hamdi

ihsân-ı enbiyâ: Nebilerin ihsanı.
Her kim olursapey-siper-i ittibâ’ olur
Ser-menzilinde nâil-i ihsân-ı enbiyâ

Nâbî

ihsân-ı firâvân: Bol ihsan.
Cümle müstağrak-ı ihsân-ı firâvândır
Ser-te-ser sınf-ı havâs ile avâm-ı devlet
Münif ihsân-ı hâs: Özel ihsan.
Bende-i şöhret için yoktur halâs
Olsa
Mevlâ’dan meğer ihsân-ı hâs
Nahîfî ihsân-ı Hudâ: Allah’ın ihsanı.
Ümmîdinipâ-beste-i ye’s eyleme

Nâbî

İhsân-ı Hudâ bir gün eder def’i mevâni’

Nâbî

Kesmem ümmîdimi ihsân-ı Hudâ’dan zîrâ
Kerem ü lutfu füzûndur benim ümîdimden

Nâbî

ihsân-ı Mevlânâ: Mevlana’nın ihsanı.
Durursun pây-mâçân-ı rızâda sıdk ile her dem
Olunca müstaidd ihsân-ı Mevlânâ’ya ey dervîş

Esrar Dede

ihsân-ı şems-i aşk: Aşk güneşinin iyiliği.
İhsân-ı şems-i aşk ile
Esrâr’a bî-dirîğ
Meh-pâre-i cemâlini ol meh bağışladı

Esrar Dede

ihsân-ı vasl: Kavuşma ihsanı.
Olur ihsân-ı vaslım bûseye teklîf-i câm olmaz
Demiş ol lutfa dahi kâni’iz bâri hemen ola

Behiştî

ihsân-dîde-gân: İhsan görmüş, bağış almışlar.
Var yeri dolduysa medhinle cihân
Menkıbethândır ihsân-dîde-gân

Muallim Naci

ihsân-hîz: İyilik dağıtan
ihsân-hîz-i rahmet: Rahmet iyiliği dağıtan. der-gâh-ı kerem kim hâki ihsân-hîz-i rahmettir
Ne kâdirdir amel-i müstevcib olmağa hâşâ

Nâbî

ihsân-şekl: İhsan şeklinde.
Bu kasîde umaram komaya yerde yükümü Üştür ihsân edeşeh ol geçen ihsân-şekl

Hayâlî Bey

ihtâr: Ar. Hutûr’dan; 1. Hatırlatma. 2. Tenbih, dikkatini çekme. c. ihtârât.
Hakkı bir zâlime ihtâr, o ne şâhâne cihâd “En büyüktür” dedi
Peygam-ber-ipâkîze-nihâd

Mehmet Akif

Gizli bir his bana, hâtif gibi, ihtâr ediyor
Çokk yavaş, yalnız içinden duyulur bir sesle

Yahya Kemal

ihticâb: Ar. Hicâb’tan; 1. Örtünme. 2. Saklanma, gizlenme.
Dost yüzünün nikâbı cân gözünün hicâbı
Verir mi ihticâbı ebsâr-ı âşık-âne
Nmi
Ses almayayım mı daha nağme-i rebâbından
Tevahhuş eyliyorum hâl-i ihticâbından
Recaizade Ekrem
Ey me’men-i şebâb ü zekâ ben de bir zemân
Ettim geniş kanatların altında ihticâb

Tevfik Fikret

ihticâc: Ar. Hüccet’ten; delil, vesika, şahit. c. ihticâcât.
Bâde bu bâde muğ-beçe bu muğ-beçe yine
Tahkîk-i mey-fürûşa ne hâcettir ihticâc

Esrar Dede

ihtidâ: Ar. Hidâyet’ten; doğru yola girme, başka bir dinden çıkıp
İslâm dinini kabul etme.
Eğerçi ihtidâ
Tûr-ı tecellîden zuhûr eyler
Velî nûr-ı nazar irfân-ı Mûsî’den zuhûr eyler

Esrar Dede

İstersen isti’dâd et istersen ihtidâ
İmân ü küfre bağlı değil tâat-ı Hudâ

Abdülhak Hâmit

ihtifâ’: Ar. Hafî’den; saklanma, gizlenme.
Tarz-ı bî-cây-ı riyâ sûfîyi eyler mashara
Bezm-i irfânda nazardan ihtifâ’ mümkin değil

Esrar Dede

ihtikâr: Ar. Hakâret’ten; 1. Hor, hakir görme. 2. Hakarete katlanma.
Ne memâlikte olur hîç ihtimâl-i ihtikâr
Ne adüvv bâc u harâcı vermeğe eyler inâd

Nef’î

ihtikâr: Ar. Pahalılık, vakti bekleyip mahsulleri bir yerde toplayıp tutma.
İhtikârın sonu iflâsa çıkar
Yapar evvel bir evi sonra yıkar

Nâbî

Eyleyen ihtikâr kâr etmez
Tâlib-i kâr ihtikâr etmez
Muallim Nâci ihtilâc: Ar. Hulûc’tan; 1. Çarpıntı, çarpınma. 2. Seğirme. c. ihtilâcât.
Ya işâret katle eyler ya beşâret vasladır
Her k ıya baktıkça ebrûsunda olan ihtilâc
Lamiî Çelebi
Ünnâb-ı leblerin var iken ey tabîb-i cân
Etme ilâc hastelere acı sabr ile

Hamdullah Hamdi

Düşer de bir varak miyâne-i sükûnuna
Hemen kalırdı çîn-i ihtilâc içinde sath-ı âb

Tevfik Fikret

ihtilâf: Ar. Hilâfet’ten; uymama, muvafakat eylememe; farklılık. c. ihtilâfât.
Subh-dem zülfün dağıt yâ şâm arz-ı ârız et
Koyma subh u şâm arasında tarîk-ı ihtilâf
FuzûH
Kesret kemâl-i vahdetin âsâr-ı feyzidir
Zâhir olur ziyâ ile elvânda ihtilâf

Hersekli Arif Hikmet

Tersâda ihtilâf
Müslüman’da ihtilâf
Ser-tâ-be-pd-yi âlem-i insânda ihtilâf

Ziyâ Paşa

ihtilâf-ı dûr: Uzak uygunsuzluk.
Hâdisât-ı ihtilâf-ı dûrdan görmez halel
Kime kim ma’mûre-i hıfzın ola hısn-ı hasîn

Fuzûlî

ihtilâf-ı fi’l: Hareket uygunsuzluğu.
Nice ki âb ü âteş ü bâd u türâbda
Gâh ihtildf-ı fi’l ügehî infidl ola
Şeyhi ihtilâf-ı elsine: Dillerin farklılığı.
Hep ihtilâf-ı elsineden iktizâ eder
Tahkîk olunsa ekser edyânda ihtilâf

Ziyâ Paşa

ihtilâf-ı emzice: Mizaçlar farklılığı.
Hele unutmayalım ihtilâf-ı emziceyi
Umûr-ı dilde dahi başkadır kavî vü zebûn

Abdülhak Hâmit

ihtilâf-ı meşreb: Huy farklılığı.
Levh ü lu’b erbâbı da yek-dil değil bildim görüp
Rind ü tıflın ihtildf-ı meşrebin âzineden
Şerif ihtilâf-ı tab’: Huy farklılığı.
İktizâ-yı hikmetin ızhâr-ı kudret kılmağa
İhtilâf-ı tab’ ile ezdâdı etmiş hem-nişîn

Fuzûlî

ihtilâf-ı zevât: Kişilerin aykırı düşünceleri.
Mukallidi bırakır şekke ihtilâf-ı zevât
Eder sefîneyi iğrâk kesret-i mellâh
Basîrî (Musullu Halil)
ihtilâfât: Uygunsuzluklar, anlaşmazlıklar, kararsızlıklar.
İhtilâfâtiyle uğraşmakda dehrin zevk yok
Zevk onun mirsâd-ı ibretten temâşâsındadır

Muallim Naci

ihtilâfât-ı şü’ûn: Olayların uygunsuzlukları.
İhtilâfât-ı şü’ûnungayesi tevhîddir
Gösteren ecsâmı ezdâd-ı anâsırdır bütün
Hayrî (Viranşehirli Reisülküttab Mehmet)
ihtilâl: Ar. Halel’den; bozukluk, bozulma; karışıklık, düzensizlik. c. ihtilâlât.
Avn-i insâfiyle mülk-i ma’delet
M-ihtilâl
Sadme-i kahriyle iklîm-i sitem pür-inkılâb

Nef’î

Tabîb-i müşfiki yok bu ribât-ı hayrette
Mizâc-ı himmetine ihtilâl geldi mi

Nâilî

Fusûl-ı erba’a etse tecâvüz hadd-ipergârın
Nizâm-ı mümkünâta ihtilâl eylerdi istîlâ

Nâbî

ihtilât: Ar. Halt’tan; 1. Karışma, katışma. 2. Görüşme, konuşma.
Tavrıma zâhid eğer sûrette eyler
Ftirâz
İhtilât etsem onu şermende eyler sîretim

Fuzûlî

Zihi vifâk-ı edîbân-ı âlem-i tecrîd
Ki bî-edebiniz ile ihtilât bilmezler

Nâilî

Gel tebettül eyle
Hakka ey gönül
Alıkor yoldan seni bu ihtilât
Nuri ihtilât-ı merdüm-i âlem: Âlemdeki insanlarla görüşme.
Fuzûlî ihtilât-ı merdüm-i âlemden ikrâhım
Perî-veşler hayâlin mûnis-i cân ettiğimdendir

Fuzûlî

ihtilât-gâh: İhtilât yeri.
Leyl bir inbisât-gâh-ı sükûn
Rûz bir ihtilât-gâh-ı şüûn

Muallim Naci

ihtimâl: Ar. Haml’den; 1. Yüklenme. 2. Kabul eyleme, akla yakın olma, mümkünlük. olabilirlik.
Bâr-ı belâ-yı ışka heves kılma
Bâkî yâ
Zîrâ tahammül etmeyesin ihtimâldir
Bâkî
Kesb-i yakîne âdem için yokdur ihtimâl
Her i’tikâd akla göre gâib-ânedir

Muallim Naci

Lânesinden bulsa bir dem infisâl
Yoktur ircâHnda kat’â ihtimâl

Ziyâ Paşa

ihtimâl-i hecr: Ayrılık ihtimali.
İhtimâl-i hecr teşvîşine değmez zevk-ı vasl
Vasl kim var anda hicrân ihtimâli neylerim

Fuzûlî
(anda: orada.)
ihtimâl-i ihtikâr: Hakir görme ihtimali.
Ne memâlikte olur hîç ihtimâl-i ihtikâr
Ne adüvv bâc u harâcı vermeğe eyler inâd

Nef’î

ihtimâl-i rehâ: Kurtuluş ihtimalı.
Ne ihtimâl-i rehâ ne ümîd-i âzâdî
Ne hod metâlib-i vârestegî-i dâmı-ı kuyûd

Sâbit

ihtimâl-i vuzûh: Açılma ihtimali.
Fuzûlî oldu belin fikri ile mûy-misâl
Henüz bulmadı ol sırra ihtimâl-i vuzûh

Fuzûlî

ihtimâl-i zevâl: Yok olma ihtimali. câh kim ola hem-dûş-i ihtimâl-i zevâl
Teveccüh etse bile ibtihâcımız yoktur

Nâbî

ihtimâm: Ar. Hemm’den; işe dikkatle bakma, bir işe kendini verme. c. ihtimâmât.
Cihân-ı köhneyi lutf u keremle eyledi ta’mîr
Sipihri kıldı sa’y u ihtimâmıpîr iken bemâ

Nedim
Cihânda her kime tahsîl-i nîk-nâmgerek
Hemîşe bezl-i mekârimde ihtimâm gerek
Besim (Kırımlı)
Cehli de tahsîl için elbet ederdik ihtimâm
Mümkün olsaydı fedâ-yı fazl ile tağyîr-i baht

Ziyâ Paşa

ihtimâm-ı fikr-i kuûd: Oturma fikrine kendini verme.
Dü-rûze ömr ile pâ-der-rikâb-ı rıhlet iken
Nedir bu dûr u dırâz ihtimâm-ı fikr-i kuûd

Sâbit

ihtimâm-ı ricâl: İleri gelenlerin dikkati.
Müsâadet ede ömrüne dîn-i hakk-ı Resûl
Müsâraat ede emrine ihtimâm-ı ricâl

Necati Bey

ihtirâ’: Ar. İcat etme, benzersiz nesne yapma. c. ihtirâât
Cemşîd görse bezm-i erâzilde bâdeyi
Bî-şek teessüf eyler idi ihtirâ’ına

Nâbî

Ne görürdü dil ile dîde meğer kim
Cemşîd
İhtirâ’ etmese mey-hâne vü hammâmları

Nâbî

Görseydi
Cem bezm-i erâzilde bâdeyi
Bî-şek teessüf eyler idi ihtirâ’ına-“Lâ
ihtirâ’-yı hâme-i sihr-azmâ: Sihir sınamış kalemi icat etme.

Nâilî
inkâr edenler tab’-ı mu’ciz-gûyunu
İhtirâ’-yı hâme-i sihr-azmâ bilmez nedir

Nâilî
ihtirâk: Ar. Hark’tan; yanma, yangın olma.
Sohbet-i cem’iyyet-i ahbâb kalmaz ber-siyâk
Söylenir çün kim mesel” fi külli cem’in iftirâk”

Fehim (Hoca Süleyman)

Yâ Rab nedir bu nâr-ı ciger-sûz-ı iftirâk
Ahımdan âsümâna düşer havf-ı ihtirâk

Ziya Paşa

ihtirâm: Ar. Hürmet’ten; hürmet olunma, saygı gösterme.
Derdini sînemde cânımdan azîz ister gönül
İhtirâm etmek mürüvvettir kişi mihmânına

Hayâlî Bey

Münkad emr ü nehyine ashâb-ı i’tibâr
Ednâ işâretine zevi’l-ihtirâm râm
Bâkî
Kizbi terk et bulmak istersen cihânda ihtirâm
Subh-ı sâdık gibi ol kim halk ede sana kıyâm
Rüşdi-ı Kadim (Veliyyüddin Rüşdi Efendi)
ihtirâs: Ar. Hırs’tan; 1. Şiddetli arzu, istek. 2. Aşırı heves. c. ihtirâsât.
ihtirâs-ı aşk: Aşk arzusu.
Nefs-i emmâreden edince ihtirâz
İhtirâs-ı aşka kalmadı ihtiyâc
Fethi
Atâ
ihtirâsât: İhtiraslar. ihtirâsât-ı husûsiyye: Hususi ihtiraslar.
İhtirâsât-ı husûsiyyeyi söyletmeyerek
Nef’-i şahsîyi umûmunkine kurbân etmek

Mehmet Akif

ihtirâz: Ar. Hırz’dan; 1. Sakınma, kendisini koruma. 2. Korkma.
Fuzûlî’den melâmet ihtirâzın isteyen gûyâ
Değil vâkıf dil-i sûzân ü çeşm-i eşk-bârından

Fuzûlî

Iztırârî dil nice cân vermesin ol gamzeye
Çâre yok tîr-i kazâdan ihtirâza n’eylesin

Nef’î

Bin havf ile çeşm-i cânı bâz et
Encâm-ı belâdan ihtirâz et

Şeyh Galip

ihtirâz-ı ta’ne: Sövmeden çekinme.
İhtirâz-ı ta’neden kalmaktadır âhım nihân
Bir hakîkat kalmasın âlemde Allah’ım nihân

Muallim Naci

ihtisâb: Ar. Hisâb’tan; 1. Hesap sorma. 2. Eskiden “muhtesip” denilen belediye memurlarının işleri.
ihtisâb-ı adl: Adaletten hesap sorma.
Ger olsa ihtisâb-ı adli mâni seyr-i gül-zâra
Sabâ zencîr-i emvâc ile bende eylerdi enhârı

Nef’î

ihtisâr: Ar. Hasr’dan; kısaltma, sadeleştirme, özetleme, icmal etme.
Evsâf-ı pâdişâhı çü hasra yok mecâl
Nev’î yeter uzatma sözü eyle ihtisâr
Nevi ihtisâs: Ar. Hiss’ten; duyma, hissetme, hislenme. çünkü pek müellim
Bir ihtisâs olacak; tahammül eyleyemem

Tevfik Fikret

ihtisâs: Ar. Husûs’tan; bir konuda derinleşmiş olma. 2. Birine tamamen bağlı olma.
Benlikten o bendeyi halâs et
Şâyeste-i bezm-i ihtisâs et

Ziyâ Paşa

Olamaz âlemde onsuz bezm-i hâss
Eylemiş her bezme kesb-i ihtisâs

Ziyâ Paşa

ihtişâm: Ar. Haşmet’ten; tantana, debdebe, şanlı görünüş.
Tekellüfât-ı rüsûmiyye yok nihâdımda
Telâş-ı hâhiş-i esbâb-i ihtişâm edemem

Nâbî

Libâs-ı nev-be-nevle ey olan ârâyişe mâil
Kemâlinden haber ver kimse senden ihtişâm almaz

Koca Râgıp Paşa

Bu ihtişâma, bu vâsî, bu müthiş isrâfa
O, iktisâdı bırakmazdı, yoksa, bir tarafa

Mehmet Akif

ihtitâm: Ar. Hatm’den; bitme, hitam bulma, sona erme.
Bir vezîr-i kâr-fermâ ettiler
Bağdâd’a kim
Buldu zâtında onun resm-i vezâret ihtitâm

Nâbî

Müddet-i irdâ’ bulup ihtitâm
Geldi hulûl eyledi vakt-ifitam
Nahfî
Çün ihtitâma erer i’tisâm-ı hablu’llah
Ölünce rişte-i ümmîdi kesmezem kat’â

Hamdullah Hamdi

ihtiyâc: Ar. Hâcet’ten; muhtaçlık. muhtaç olma; zaruret, yokluk. c. ihtiyâcât
Bunların başlarına tâc neden
Bize bir fakr ü ihtiyâc neden
Şeyhî
Bî-gâneler inâyetine düştü ihtiyâc
Bir lûtfu olmadı bu kadar âşnâların

Nevres-i Kadim

Verir istiğnâ güneşten gündüzün fikr-i ruhun
Geceler âhımşu’â’-işem’a komaz ihtiyâc

İbni Kemâl

ihtiyâc-ı akûr: Kudurma ihtiyacı.
Zillet, üstünde bir cild-yi gurûr
Dâimâ aç bir ihtiyâc-ı akûr

Tevfik Fikret

ihtiyâc-ı ehl-i dünyâ: Dünya ehlinin ihtiyacı.
Olup âzdde-hâtır ihtiyâc-ı ehl-i dünyâdan
Kanâat tekye-gâhın bekleyen rind-âne aşk olsun
Arşî
Dede
ihtiyâc-ı garîb: Garip ihtiyaç.
Vicdânında bir güşâyiş-i ümmîd-i nev-zuhûr
Hissetmek ihtiyâc-ıgarîbiyle bî-huzûr
Faik
Âli ihtiyâc-ı mübrim: Zorlayıcı ihtiyaç.
Donanma, ordu birer ihtiyâc-ı mübrimdir
O ihtiyâcı, fakat, öğreten muallimdir
Mehmet Âkif
ihtiyâc-ı şedîd: Şiddetli ihtiyaç.
Uçup duran o havârık bir ihtiyâc-ı şedîd
Piyâde harcı mı, hâşâ, bu imtidâd-ı medîd

Mehmet Akif

ihtiyâcât: İhtiyaçlar.
Büyür tıfl-ı terakkî ihtiydcâtın kucağında
Eşref Paşa
(Bursalı Mustafa)
ihtiyâr: Ar. Hıyâr’dan; 1. Seçme, intihap ve tensip etme. 2. İrade. 3. Yaşlı, pîr. 4. Zaruri, sevk-i tabii ile olan. c. ihtiyârât.
Çoktur eğerçi belâsı derd ü mahabbetin
Ammâ ne çâre elde değil ihtiyârımız

Bağdatlı Ruhi

Bu intihârı fakat nerden ihtiyâr edecek
İlerleyip duruyor işte hîç kesilmeyerek
Mehmet Âkif
ihtiyâr-ı fakr: Fakirliği seçen.
İhtiyâr-ı fakr eden der-gâh u dîvân istemez
Zâd-ıgamdan özge hergiz kendine nân istemez

Hayâlî Bey

ihtiyâr-ı ömr: Ömrü seçme.
Zülf-i nigârı vermese el ne ola iy gönül
Kimin elinde olduğu var ihtiyâr-ı ömr

İbni Kemâl

ihtiyârî: Mecburi olmayıp isteğe bağlı bulunan.
Sen ey gâfil beşer, “Alemde bir te’mîn-i istikbâl
Edeydim” der çekersin ihtiyârî bir yığın âlâm

Mehmet Akif

ihtiyât: Ar. 1. Lüzumu olduğunda tedbir alma. 2. Sakınma. 3. Yedek.
Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânın sözün
İhtiyât ile içer her kimde olsa yâre su

Fuzûlî

Ey Fuzûlî zevk-ı derd-i ışka noksân hayftır
İhtiyât et penbe-i dâgımda merhem olmasın

Fuzûlî

Her leîmi sırra mahrem sanma eyle ihtiyât
Niyazi-ı Halveti (Mısırlı Şeyh Mehmet)
ihtizâr: Ar. Huzûr’dan; 1. Huzura çıkma, huzura girme. 2. Ölme derecesinde hasta olup can çekişme.
Güller güler, figânla geçer ömr-i andelîb
Bîmâr ihtizârda, ücret diler tabîb

Ziyâ Paşa

Koşarken
Avrupa ta’cîle ihtizdrımızT
İçerde bir sürü hâin kazar mezârımızı

Mehmet Akif

ihtizâr-ı cenâh: Ölüme yönelme.
Soğuk soğuk denizin lerze-dâr-ı girye sesi
Eder yüreklerde târî bir ihtizâr-ı cenâh

Tevfik Fikret

ihtizâr-ı şebâb: Gençliğin ölüme yönelmesi.
Müteverrim bahâr-ı hande-nikâb
Bütün eşyâda ihtizâr-ı şebâb

Hüseyin Sîret

ihtizâz: Ar. 1. Sallanma, deprenme, hareket etme. 2. Ferah bulma. c. ihtizâzât.
Kafeslerde, câmlarda pür ihtizâz
Küçük, muttarid, muhteriz darbeler

Tevfik Fikret

Yeter hayâlimi tahdîşe ba’zı en nârin
İhtizâz, ufacık bir teheyyüc-i ilhâm

Tevfik Fikret

İhtizdzından eder ta’lîm etvâr-ı hırâm
Hüsn-i reftâr öğrenir âhû şitâbından senin

Mahmut
Nedim
Paşa

ihtizâz-ı cenâh: Kuş kanadının hareketi.
Şimdi her kûşe ebkem ü câmid
Ne ağaçlarda zemzemât-ı riyâh
Ne hadâyıkta ihtizâz-ı cenâh
Cenap Şahabeddin
ihtizâz-peymâ: Hareket ölçücü.
Ham-ı vücûd, henüz ihtizdz-peymâdır
O gunneden ki gelir kâf u nûn hitâbından
muallim
Cûdî
ihvân: Ar. 1. Âh’lar, kardeşler, biraderler. 2. Dostlar, asdika. 3. Bir tarikata mensup, bir mesleğe mensup olanlar.
Yûsuf dahi olsan düşürürler seni çâha
Ebnâ-yı zemânın işi ihvâna cefâdır
Hâşimî
Mükedder biri yâd-ı ihvân eder
Tahassürle imrâr-ı evân eder

Abdülhak Hâmit

Sabr et siteme ister isen hüsn-i mükâfat
Fikr eyle ne zulm eylediler
Yûsuf’a ihvân

Ziyâ Paşa

ihvân-ı bün-i çeh: Kuyu dibi dostları.
İzzet-i saltanat-ı Mısr’a taleb-kâr olmak
Keyd-i ihvân-ı bün-i çeh kûşe-i zindân yoludur

Nâbî

ihvân-ı tarîk: Yol dostu.
Günehim bir sanemin zülfüne bağlandım odur
Şimdi ihvân-ı tarîkim beni tekfir eyler

Esrar Dede

ihvân-ı nücûm: Yıldız kardeşler.
Pîr-i nûrânîye nâgeh gelip ihvân-ı nücûm
Subh pîrâhenin irgürdü edip kan-şekl

Hayâlî Bey

(irgürdü: ulaştırdı.)
ihvân-ı zemân: Zamanın dostları.
İhvân-ı zemândan seni
Yahyâ bir anar yok
Nâz eyleyecek âdeme ahbâb mı kaldı

Şeyhülislam Yahya

ihyâ3: Ar. Hayât; dan 1. Diriltme, hayata getirme ve perişan olanı düzeltme. 2. Fakir olanı refah ve zenginliğe ulaştırma.
İhyâ eden endîşeyi feyz-i nefesimdir
Endîşe benim tıfl-ı dil-i nev-hevesimdir

Nef’î

Ömrün efzûn ede Allah
Teâlâ dilerim
İltifâtınla bu dil-mürdeyi ettin ihyâ

Nef’î

Ne hoş birşevk-i hüzn-engîzdir ihyâ eder leyli
Bu vâdî-i sükût üstünde mehtâb-ı vefâ-perver

Abdülhak Hâmit

ihyâ-yı emvât: Ölüleri diriltme.
Urdu
Sûr ihyâ-yı emvât etti bâd-ı nev-bahâr
Yer yarıldı lâle baş kaldırdı çâk ayrı kefen

İbni Kemâl
ihyâ-yı emr-i mülk ü dîn: Din ve ülke emrini ayakta tutma.
Pâdişâhım sensin ol sâhib-zuhûr-ı muntazar
Kim yed-i lutfun eder ihyâ-yı emr-i mülk ü dîn

Ziyâ Paşa

ihyâ-yı hâk-i huşk: Kuru toprağı diriltme.
Sînemde bu pey-â-pey peykân mübârek olsun
İhyâ-yı hâk-i huşke bârân mübârek olsun

Behiştî

ihyâ-yı memât: Ölüleri diriltme.
İhyâ-yı memât olduğunu bilse deminde
Cân vere idi ermek için bu deme
Jsâ

Necati Bey

ihyâ-yı
Mesîh-vâr: Mesih gibi diriltme.
Gül-zâra gel ki kevser-i bâğ u nesîm-i subh
Emvât-ı hâki ettiler ihyâ-yı mesîh-vâr

Necati Bey

ihyâ-yı sühan: Sözü diriltme.
Dem-ı İsî gibi enfâs-ı hayât-eMsı
Ede bir nutk-ı revân-bahşile ihyâ-yı sühan
Sünbülzâde
Vehbi ihzâr: 1. Huzura getirme, derpiş etme. 2. Hazır etme, hazırlama.
Âşiyân-ı bülbülü kıldı mahaffe âline
Benzer etti kârbân-ı hicretin ihzdrgül

Hayâlî Bey

Başka yerde eylemiş ihzâr
Ona mahsus tâze bir gül-şen
Cenap Şahabeddin
Evet, geçer o günüm pür-sükûn-ı itminân
Yarınki şiirime ihzdr için biraz halecân

Tevfik Fikret

ihzâr-ı rızk: Rızkı hazırlama.
Bir kışrdır ki cümle hayvâna rûz u şeb
İhzâr-ı rızk u tûşe için eyler inhimâk

Ziya Paşa

ihzâr-ı şem’: Mumu hazırlama.
Sürûr eser levha-i evsâfını tezhîb için
Eyledi destinde bir altın varak ihzdr-ı şem’

Riyazî

îka: ’: Ar. Vukû’dan; yapma, yaptırma; olma, oldurma; düşürme.
Hudâ tevhîdin esrârın gönülde eylese îka: ’
Sadâ-yı
Hû’yu eylerdi kamu eşyâ sana ismâ’
Nuri
ikâb: Ar. Ceza, azap, eziyet. kişi çekmeye bRl-cümle azâb
Ne bu dünyâda ne ukbâda ikâb

Hakanî

ikâb-ı dâr-ı ukbâ: Ahiretin cezası.
Belâ-yı ışk ile ol kim ukûbetler geçirmiştir
Ne korku ona ey Hamdî ikâb-ı dâr-ı ukbâdan

Hamdullah Hamdi

îkâd: Ar. Yakma, yakılma.
Ey melekler!
Nûrdan bir âlem îcâd eyleyin
Medfenimde bir sirâc-ı rahmet îk: ad eyleyin

ikâl: Ar. Akl’dan; 1. Bağ. 2. Ayak bağı, köstek.
Kümeyt-i ma’nî eyler sâha-i ıtlâkda cilve
Sevâd-ı lafzdan isterse pâyına ikâl olsun

Nâbî

Ukûl ü akla ikâl oldu bu acîb pâ-bend
Dü-çeşm-i âlemi bendetti bu garîb efsûn
Yenişehirli Avni
ikamet, ikâmet: Ar. Kıyâm’dan; 1. Durma, kalma. 2. İskân etme. 3. Ayakta kalma, kıyam etme. 4. Vücuda getirme, meydana getirme.
Ruhunda dil nice gündür ikameti vardır
Füsûn-ı gamzelerinden sakâmeti vardır
Sarıca Kemâl
Yâr eşiğinde ikamet mümkin olursa eğer
Meskenimiz
Avniyâ san evc-i eflâk eyleriz
Avnî
Fuzûlî geç selâmet kûşesinden sabr kûyundan
Ferâğat olmayan yerde sefer yeğdir ikâmetten

Fuzûlî

îkân: Ar. Yakîn’den; araştırmak üzere üzerine eğilmek, yakın hâsıl etmek.
Sırr-ı aşk etmez tekevvün her dil ü her sînede
Sen onu ister isen telkîn-i îkânda ara

Necip (Sultan III. Ahmet)

Mülke vaz’ ettiği kânûnugöreydi ondan
Bû Alî eyler idi kesb-i şifâyı îkân
Şinasi
Nazar-gâh-ı Hudâdır menba’-ı îmân u îkândır
Metâf-ı âşıkândır sâha-i meydân-ı Mevlânâ
m.
Esad Erbilî
îkâz: Ar. Yakaza’dan; uyandırmak, uyandırılmak.
îkaz-ı nâ’im: uyuyanı uyandırma.
Ölüm kılar bizi îkâz hâb-ı gafletten
Ayırmayan da o lâkin zalâm-ı hayretten

Abdülhak Hâmit

Gafletle etme ömr-i azîzi hevâya sarf Îkâz eyle kendini hâb u hayâlden

Ruhi
Gûyâ kırılır elinde elfâz
Mazmûnları rûhu eyler îkâz

Ziya Paşa

îkâz-ı fiten: Fitneleri uyandırma.
Ebnâ-yı zemân mâil-i îkâz-ı fitendir
Gehvâredeki gûdegînin şerrine ninni

ikbâl: Ar. Kabûl’den; 1. Baht, talih, saadet. 2. Bir şeyi dert etmeyip kabul etme. 3. Arzu, istek. 4. Saadetli, mutlu olma.
Gejdüm-nihâd olanlara ikbâl eder bu çarh
Ahkâm-ı vakti, bak sâate, akrebindedir
Salim (Trabzonlu)
İkbâle geçen hayli taraftan öğülür
İdbâre düşen de her taraftan söğülür

Yahya Kemal

Çünkü milletlerin ikbâli için, evlâdım
Maâifet, bir de fazîlet.
İki kudret lâzım

Mehmet Akif

ikbâl-i azm ü devlet ü câh: İkbal ve mevkiye giden talihi.
Teshîr edip cihânı kul ettin kapında hep
İkbâl-i azm ü devlet ü câhı yegân yegân

Nedim
ikbâl-i bülend: Yüce talih.
Bu adâletle bu ikbâl-i bülend ile sana
İdika-. dım bu ki hîç olmaya bir feth-i asîr
Nef’î
ikbâl-i cihân-gîr: Cihanı tutan talih.
Vakf-ı ser-pençe-i ikbâl-i cihân-gîrîndir
Gûy-ı Hurşîd-i zer-endûd ile çevgân-ı felek

Nef’î

ikbâl-i çarh: Feleğin talihi.
Se rûze devlet ü ikbâl-i çarha olma dil-beste
Bu bir vefk-ı müsellestir nice bâzûya bağlanmış

Nâilî

ikbâl-i çemen-zâr-ı fenâ: Yokluğun yeşillik talihi.
Çend rûze gül-i ikbâl-i çemen-zâr-ı fenâ
Eder elbette dimâğ-ı dile îrâs-ı zükâm

Nâbî

ikbâl-i dehr: Dünya talihi.
La’net o merd-i muhteşem-i bî-fazîlete
İkbâl-i dehri vâsıta-i imtiyâz eder
Recaizade Ekrem
ikbâl-i devrân: Feleğin talihlisi.
Zemân-ı Lât ü şâdîdir dem-i ikbâl-i devrândır
Felek hep ettiği evzâ’a şimdi pek peşîmândır

Riyazî
ikbâl-i dünyâ: Dünya talihi.
Neş’e-i ikbâl-i dünyâya mürâdifdir humâr
Her akib-i câhda idbâr kendin gösterir

Leskofçalı Galip

ikbâl-i ekâbir: Büyüklerin talihi.
Hâk-i harem-i menşe’-i ikbâl-i ekâbir
Ceyb-i kerem-i kîse-i erbâb-ı recâdır

Nef’î

ikbâl-i fahîm-âne: Ululuğa yakışacak şekilde olan talih
Bin yaşa devlet ü ikbâl-i fahîm-ânen ile
Mülkü tedvîr ederek akl-ı hakîm-ânen ile
Şinasi ikbâl-i felek: Feleğin talihi.
İkbâl-i felek teveccüh ederse her kime Beyz-i kebûter durur veted üzre
İdbâr da ikbâli gibi ger ederse neş’et
Kelb-i habâset bevl eder esed üzre

ikbâl-i hüner: Hüner talihi.
Beni nâ-kâm eden ikbâl-i hünerdir yoksa
Eser kevkeb-i bahtımda şeâmet yoktur

İzzet Ali Paşa

ikbâl-i nigûn: ters dönen talih.
Fuzûlî hâli olmak câm-ı ayşım sâf sahbâdan
Nişân-ı baht-ı nâ-fermân ü ikbâl-i nigûnumdur

Fuzûlî

ikbâl-i Pervîz-i Acem: Acem
Perviz’inin talihi.
Hakan-ı Osmânî neseb kim münderic zâtında hep
İslâm-ı fârûk-ı Arab ikbâl-ı Pervîz-ı Acem

Nef’î

ikbâl-i rûzigâr: Zamanın talihi.
Biz tâlib-i teveccüh ü ikbâl-i rûzgâr
Gülberk-i bâğ-ı ömr ise berbâd olupgider
Bâkî
ikbâl ü sa’adet: Talih ve mutluluk.
Alemde
Ziyâ eski hevâ vü hevesim yok
İkbâl ü saâdet gibi bir mültemisimyok

Ziya Paşa

ikbâl ü şevk: Arzu ve istek.
Gamzeler ikbâl ü şevka günde bin efsûn okur
Nekbet-i endûha hattın
Tebbet-i vârûn okur

Nedim
ikdâm: Ar. Kadem’den; devam üzre meşgul olup boş kalmış olmama. c. ikdâmât.
İntisâb etmeğe her gün biri âmâde iken
Şimdi her şeb biri etmekte firâra ikdâm

Nâbî

Feyz-i isti’dâd-ı mâder-zâd ikdâm istemez
Kâbiliyyet başka bir cevherdir ibrâm istemez
Dâniş (Dâniş-ı Atîk; Dâniş-i Kadîm)
Demek: İnsân değilsin eylemezsen durmayıp ikdâm
Neden geçsin sefâletlerle, heybetlerle, ezmânın

Mehmet Akif

ikdâr: Ar. Kudret’ten; güç, kuvvet verme, güçlendirme, kuvvetlendirme.
Müşkil ammâ ki beşerde bu hisâl
Meğer ikdâr ede
Rabb-i mülteâl

Sünbülzade Vehbi

iklîl: Ar. Taç, efser.
Ne güher tükme-i iklîl nigîn-i azamet
Ki olur lâmiası âlem-i kudse meş’al

Kâzım Paşa

Tek bir bakışım sanki inâyetti, keremdi
İklîli hediyyemdi, arâzisi hibemdi

Midhat Cemal Kuntay

iklîl-i âsümân u nücûm: Yıldızlar ve göğün tacı.
Ve böyle kaç gece iklîl-i âsümân ü nücûm
Başımda, samt-ı muhîtâta bir ilâh oldum

Ahmet Hâşim

iklîl-i münîr: Parlak taç.
Gök olur bir büyük iklîl-i münîr
Yer olur bir bağçe-i ezhâr-ı beşer
Cenap Şahabeddin
iklîm, ıklım: Ar. 1. Bir bölgenin ortalama hava sıcaklığı. 2. Yeryüzünün yedi veya otuza taksimiyle meydana gelen yerleri, kıta, ülke.
Eskiden dünyanın bilinen kısmının ek-
vator çizgisinden kuzey kutbuna kadar ayrılan yedi bölgesinden her birine iklim denilirmiş. c. ekâlîm. bk. ıklîm. (Aslı ıklîmdir).
Fars ıklîmine düşmüş
Şirâz
Ona mensûb o zebân-ı mümtâz

Sünbülzade Vehbi

Ne zabt-ı hâkim-i şer’î, ne hükm-i zdbitî aklî
Cünûn iklîmini seyr eyleyenler râhatın söyler

Koca Râgıp Paşa

Zaf ile üftân ü hîzân ömür ser-haddingeçip
Bir garîb iklîme düştüm âlem gurbet gibi

Ebussuud Efendi

iklîm-i adem: Yokluk ülkesi.
Bir giden bir dahi gelmez ne aceb hikmettir
Alem-i râhata benzer gibi ıklîm-i adem

Koca Râgıp Paşa

iklîm-i cân: Can bölgesi.
Bir şehriyâre gönlünü bağladı
Ahî kim
Atıp kemend-i zülfünü ıklîm-i cân tutar
Âhî
iklîm-i çemen-i gül: Gülün yeşillik iklimi.
Pâ-mâl-i şitâ olmadan iklîm-i çemen-i gül
Ver hükmünü ey serv-i revân köhne-bahârın

Nedim
ikîm-i düşmen: Düşman ülkesi.
Hakan ki at sürünce bir iklîm-i düşmene
Pîş ü pesinde mahşer-i tîğ ü teber gelir

Yahya Kemal

iklîm-i fakr: Fakirlik ülkesi.
Şeh-i iklîm-i fakr ol kim bu devlet-hâne-i dünyâ
Ne dervîş-i abâ-pûşa ne şâhen-şâha kalmıştır
Yenişehirli Avni
iklîm-i hüsn: Güzellik ülkesi.
Baş eğmez oldu bize ol turra-i müca’ad
Iklîm-i hüsn içinde olalı şâh-ı sermed

İbni Kemâl

Hâl kâfir zülf kâfir çeşm kâfir el-amân
Ser-beser ıklîm-i hüsnün
Kâfir-istân oldu hep

Nedim
iklîm-i ışk: Aşk iklimi.
Şeh-i iklîm-i ışkam dûd-ı âhımdır alem elde
Kıbâb-ı âsmân üstümde çetr-i nîl-gûn olsun
Cinânî
iklîm-i İlâhî: İlahî ülke.
İklîm-ı İlâhîye rücû’ etmek için
Ervâh açılır göklere yelken yelken

Yahya Kemal

iklîm-i İrân: İran ülkesi.
Lerze düşmüş savlet-i kâh-ı vekârından tamâm
Arz-ı Nişâbûr-veş iklîm-ı İrân üstüne

Nedim
iklîm-i reşâd: Hak yolunda yürüme yeri.
Fâtih-i dahme-i der-beste-i gayb-ı mutlak
Hâtem-i şâh-ı risâlet şeh-i iklîm-i reşâd

Nâbî

iklîm-i Rûm: Rum ülkesi.
İklîm-ı Rûm’a etse de bir demde râkibi
Ahbâr-ı Çîn ü ziynet-ı Hindistân verir

Nedim
iklîm-i saltanat: Saltanat ülkesi.
Sâhib-kırân-ı arsa-i iklîm-i saltanat
Ol dem ki kıldı mülk-i bekaya azîmeti
Bâkî
iklîm-i sitem: Sitem iklimi.
Avn-i insâfiyle mülk-i ma’delet bî-ihtilâl
Sadme-i kahriyle iklîm-i sitem pür-inkılâb

Nef’î

iklîm-i Şâm: Şam ülkesi.
Değil mihr ü şafak galtân olunca fark pür-nûru
Taşıp iklîm-ı Şâm’ı tuttu hûn-ı Hazret-ı Yahyâ
Nâdirî (Ganizade)
iklîm-i şân: Şah, şöhret iklimi.
Şendedir kufl-i tılsımât-ı künûz-ı maâifet
Şendedir yarlığı fermân-revd-yi iklîm-i şân

Ziyâ Paşa

iklîm-küşâ: Ülke açan.
Ehl-i kân-ı kerem-i şehsüvâr-ı âlem
Hüsrev-ı Cemşiyem
İskender-i iklîm-küşâ

Nef’î

ekâlîm: Iklîm’ler, memleketler, diyarlar, kıtalar. ekâlîm-i hakâyık: Hakikat iklimleri.
Yaratmazdan kamu halkı ekâlîm-i hakâyıkta
Habîbim
Mustafâ nûrun getirdim önce bürhânım

Ümmî Sinan

ekâlîm-i leyâl: Gece ülkeleri.
Dönsek mi bu aşkın şafağından
Gitsek mi ekâlîm-i leyâle

Ahmet Hâşim
ekâlîm-i şühûd: Görülen diyarlar.
Fikr edersen o hurûb-ı memdûd
Oldu serhad-i ekâlîm-i şühûd

Hakanî

ikmâl: Ar. Kemâl’den; 1. Tamamlama, itmam etme, bitirme. 2. Eksiğini tamamlama, kusursuz kılma. sâf kalbine şirimle arz-ı mâ-fi’l-bâl
Bu şi’ri eyleyemem ben ilelebed ikmâl

Kemalzâde Ekrem Bey

Müceddid havzlar anbarlar âlât yaptırdı
Bütün tersânenin ikmâl olundu neyse noksânı

Ziyâ Paşa

ikmâl-i ömr: Ömrü tamamlama.
Değmez
Kemâl uyanmağa ikmâl-i ömr için
Varsın bu uykudan dil-i bî-tâb uyanmasın

Yahya Kemal

iknâ’: Ar. Kanâat’ten; razı etme, inandırma.
Bir sözle iknâ ettim anîdi
Gitti başımdan el-hamdüli, llâh-“Lâ ikrâh: Ar. Kerh’ten; kötü ve çirkin bulma, iğrenme, tiksinme.
Aşık isen rind ü rusvâlıktan ikrâh etme kim
Işk sırrın iktizâ-yı devrpinhân istemez

Fuzûlî

Olur meyl-i dil efzûn âstânın taşına her dem
Eğerçi resmdir yastıktan ikrâh eylemek sayu

Fuzûlî

İnsâna sadâkat yakışır görse de ikrâh
Yardımcısıdır doğruların
Hazret-ı Allah

Ziya Paşa

ikrâm: Ar. Kerem’den; 1. Hürmet ve saygı gösterme. 2. Ağırlama. 3. Bir şeyi hediye olarak verme.
Bir nâ-halefi cübbe vü destâr ile görsen
Eylersin onun cübbe vü destârına ikrâm

Bağdatlı Ruhi

Bekliyor mihmânların i’zâzlar, ikrâmlar
Sâkiyâ etsin derim ilhâhlar, ibrâmlar

Abdülhak Hâmit

Hamrı sâkî bâkî kılsa rûha her ne dem ikrâm
Erişir zevka ol dem dil bulur vasl ü huzûr-ı cân

Âdile Sultan

ikrâr: Ar. Karâr’dan; 1. Saklamayıp söyleme, itiraf etme. 2. Tasdik, kabul. 3. Dil ile söyleme, bildirme.
Yâre aşk inkârı müşkil gayrıya ikrâr güç
Bir belâkeş neylesin ikrâr güç inkâr güç

Bağdatlı Ruhi

İkrâr ederdi dün gece mest-âne gelmeni
Söylettim ol sanemim bugün inkârdan gelir

Hakanî

Ben sabr edeyim derd ü gam-ı hecrine ammâ
Sen de güzelim ettiğin ikrâr unutma

Esrar Dede

ikrâr-ı feyz: Feyiz bildirme.
Mazhar-ı esrâr-ı kerrârım değil haytü’ş-şu’â’
El verip gökten bana hûrşîd eder ikrâr-ı feyz

Leskofçalı Galip

ikrâr-ı uşşâk: Âşıkları kabul.
Dervîş ol ikrâr-ı uşşâk ile sultânlık bulur
Tekye-i uzlette bul sen şevk u zevk-ı vahdetin

Âdile Sultan

ikrâz: Ar. Karz’dan; 1. Ödünç verme, borç verme. 2. Kesip ayırma. c. ikrâzât.
Karz mıkrâs-ı muhabbet idügin kat’î bil
Etme ahbâbına bir habbe kadar şey ikrâz

Sünbülzade Vehbi

(idügin: olduğun.)
Hamdülillah eyledim bu fenn-i vahdette ikrâz
Sünnet ü farzgibi kıldım ben nevâfil iftirâz

Gaybî
iksâ’: Ar. Kisvet’ten; giydirme, giydirilme.
Vücûd-ı pâkine
Nâbî budur
Hak’tan recâmız kim
Ede hayyât-i kudret câme-i dil-hâhını iksâ

Nâbî

iksîr: Ar. 1. Şekerli ve kokulu içki. 2. Eskiden halk arasında herhangi bir madeni altın yapacak kadar kuvvetli ve her hangi bir hastalığı iyi edecek kadar kuvvetli bir ilaç olarak kabul edilen karışım.
Bilesin ancak eder
Rabb-ı Kadîr
Haceri cevher ü hâki iksîr

Sünbülzade Vehbi

Olma zinhâr bu sevdâya esîr
Olacak hâl değildir iksîr

Nâbî

Rîzesinin âsitânıgevher-i tâc-ı mülûk
Cevher-i iksîr ile hâk-i harîmi hem ayân

Nazîm (Yahya)

iksîr-i aşk: Aşk iksiri.
Zer et nuhâsını iksîr-i ışk ile
Hamdî
Ki lâyık ola ona vaz’-ı sikke-işâhî

Hamdullah Hamdi

iksîr-i beka: Ölümsüzlük iksiri.
Mâdem ki didinmez, edemez uğraşamazsın
İksîr-i beka içsen, emîn ol, yaşamazsın
Mehmet Âkif
iksîr-i hâk-i pây: Ayak toprağının iksiri.
İksîr-i hâk-ipâyılayüzüm zer eyledim
Kimdir cihânda bencileyin kîmiyâ bilir

Hamdullah Hamdi

iksîr-i ışk: Aşk iksiri.
Zahm-ı iksîr-i ışkım rûy-ı zerdim var benim
İşim altın eyledim kimden ne derdim var benim
Âhî
iksîr-i medh: Övünme iksiri.
Cevher-i iksîr-i medhin tarh edince reşkten
Eylerim her lâhza endîşemle ceng-i zergerî

Nef’î

iksîr-i recâ: Ümit iksiri.
Arafâtın sürelim hâkine yüzler gözler
Sürh-rûy olmağa iksîr-i recâ eyleyelim

Nâbî

iktâb: Ar. 1. Güzel yazı öğretme. 2. Söyleyip yazdırma, dikte ettirme.
iktâb-ı hayât: Hayatı öğretme.
Artık sahâifinde iktâb-ı hayâtımın
Bir nükte-i sürûra tesMüfmuhâl olur

Tevfik Fikret

iktibâs: Ar. 1. Kendi elinde olmayan keyfiyeti başkasından alma ve faydalanma. 2. ed. Bir kelime veya bir cümleyi olduğu gibi alma, aktarma. c. iktibâsât.
Bu zulmet içre yakmaz idi dîn çerâgını
Ger iktibâs kılmasa nûrundan enbiyâ
Lamiî Çelebi
Olsa eltâfinla ger nefs-i nebâtî şehd-kâm
İktibâs eylerdi hanzal lezzet-i gül-şekkeri

Nedim
Nûr-ı Hak’tan bir kabes eylerse kullar iktibâs
Onlara ilhâm olur elbette ilm-i iftirâs
Nuri
iktibâs-ı edeb: Edep alma.
Edebsize edeb öğretmeğe edîb gerek
Edebsiz etmez edebsizden iktibâs-ı edeb
Basîrî
Halil iktibâs-ı nûr: Işığı alma.
Ben sönük bir zerreyim sen âfitâbımsın benim
İktibâs-ı nûr eder gönlüm cemâlinden senin

Aşağıdaki ikinci mısra bir ayetten iktibastır.
Edebiyattaki sanata örnektir.
Karı talki için bak ne diyor
Peygamber “Bir talak oldu mu dünyâda semâlar titrer”

Mehmet Akif

iktidâ’: Ar. Uyma, tâbi olma.
“Kad enâre’l ışku li’l uşşâki minhâce’l-hüdâ”
Sâliki râh-ı hakîkat ışka eyler iktidâ
Fuzûlî (Fuzûlî ilk gazelinin ilk mısraını
Arapça yazmıştır.)
Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme
Iktida kılmış tarîk-ı Ahmed-i muhtâre su

Fuzûlî

Fehm etmedinse vahdet ü kesret meâlini
Seyr eyle iktidâsın imâma cemâatin

Nâbî

Matlûb arak olur ona kim sana uymaya
Mahbûb-ı Hak olur sana kim kıla iktidâ
Nizamî
İktidâ et ehl-i aşka bakma sağ u soluna
Bu mesel olmaz erenlerde
Selâmî sol u sağ
Selami iktidâ-yı hükm: Hükme uyma.
Makasid-i fukahâ iktidâ-yı hükm ala

Nâbî

iktidâr: Ar. Kudret’ten; 1. Bir işi yapabilme gücü, kudret, kuvvet, tâkat 2. Kabiliyet, yetenek.
Ehl-i istPdâddapinhân kalır mı iktidâr
Müsmir eşcâr üzre berk ü bâr kendin gösterir

Leskofçalı Galip

Derler ki geçince rüzigârım
Kalmaz onu yâda iktidârım

Ahmet Hâşim

Hani o dem ki bezmde vakârımız var idi
Biz âdemiz demeğe iktidârımız var idi

Ziyâ Paşa

Helvacıya tabla-kâr lâzım
Ol kâra da iktidâr lâzım

Ziya Paşa

iktifâ: Ar. Kifâyet’ten; yetinme, aza kanaat etme, yeter bulma.
Her tavrına iktifâ ne lâzım
Câizse de ictirâ ne lâzım

Şeyh Galip

İktifâ eylerim şarâb ile ben
Cümleten ni’met-i behişte bedel

Muallim Naci

iktihâl: Ar. Göze sürme çekinme.
Hâk-i der-i refîin ile etse iktihâl
Çeşmân-ı mûra şa’şaa-ı Ferkadân verir

Nedim
iktihâm: Ar. 1. Göğüs germe, karşı durma. 2. Saldırma, hücum etme. 3. Küçük görme, hakir görme. c. iktihâmât.
Pür-zûr saldıran
Kölemen fârisânını
Saf saf guzât kıldı dilîrâne iktihâm

Yahya Kemal

Vâdî-ı Nîl’i tuttu anûd-âne ser-te-ser
Ordu-yı fethe karşı sürülmüş nefîr-i âm

Yahya Kemal

iktinâ’: Ar. 1. Çalışarak kazanma; biriktirme, elde etme. 2. Meslek tutma. 3. Tuzak kurup avlanma.
iktinâ’-i makasıd: Maksatları elde etme.
Lûtfundur iktinâ’-ı makâsıd vesîlesi “Mâ şâe men erâde bihPl-fevzi ve’n-necât”
Fuzûlî (“Arzuları, maksatları elde etmek ancak senin lütfunla olur “)
iktinâh: Ar. Künh’ten; kökünü, aslını anlama.
VazHnla seyr-i hilkat edersinpür-iştibâh ettin mi bâri sen o büyük sırrı iktinâh

Tevfik Fikret

Safha-i târîhe medd ettim nigâh
Fıtrat-ı ensâli kıldım iktinâh

Kemalzâde Ekrem Bey

iktirâb: Ar. Korkulu, gamlı, kederli, kuşkulu bulunma hâli.
Emvâc-ı iktirâbımın üstünde sebh ile
Oldum resîde sâhil-i hicr ü tevekküle
Cenap Şahabeddin
Dinle şekvâ-yı rûh-ı mecrûhu
Fakat incinme iktirâbımdan

Tevfik Fikret

iktirân: Ar. Karn’dan; 1. Yakın gelme, yaklaşma. 2. İki gezegenin birbirine yakın bir yerde, yani aynı burçta bulunması.
Hükm-i gerdûnda murâd etseydi sa’d-i ber-karâr
Eylemezdi tâ ebed
Bercis’e
Keyvân iktirân

Üsküdarlı Hakkı Bey

Pâyân olur mu aşk ile hüsn ü letâfetine
Elbette iktirân ederim ben bu âfete!

Abdülhak Hâmit

iktirân-ı şîşe vü seng: Taş ve şişenin yakınlaşması.
Iyân iken zarar-ı iktirân-ı şîşe vü seng
Hilâf-ı cins ile ülfet belâ değil de nedir

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

iktirâz: Ar. Karz’dan; borç alma.
Kim tevekkül mâyesidir dahı teslîm-i rızâ
Oldu her hâlde muvâfik farzla hem iktirâz

Gaybî
iktisâ’: Ar. Kisvet’ten; giyme, giydirilme. iktisâ-yı sevb-i vuslat: Kavuşma elbisesini giydirme.
İktisâ-yı sevb-i vuslattır tecerrüdden merâm
Sanma kim bîhûde kıldı
Kays-ı nâlân insilâh

Memduh Paşa

iktisâb: Ar. Kesb’ten; kesp etme, tahsîl etme, kazanma.
Mâlın ile iyi ad et iktisab
Yol budur vallâhü a’lem büs-savâb
Ahmedî
Ecrâm-ı âliyâtşeref iktisâb eder
Câm-ı meyinde zâhir olan her habâbdan

Hayâlî Bey

iktisâb-ı feyz-i gûnâ-gûn: Türlü türlü feyiz elde etme.
Bendegân toplandılar, tebrîk ile sâl-i nev’i
İktisâb-ı feyz-i gûnâ-gûn sûrî, ma’nevî

Abdülhak Hâmit

iktisâb-ı hayâ: Utanma kazanma.
Ne dest-mâye-i tâat ne iktisâb-ı hayâ
Tamâm eyledi eyyâm-ı ömrü tatl

Sâbit

iktisâb-ı ilm ü hüner: İlim ve hüner kazanma.
Farîzadır beşere iktisâb-ı ilm ü hüner
Onunla hâsıl olur dilde zevk-ı rûhânî

Muallim Naci

iktisâb-ı kemâl: Tam olgunluk elde etme.
Biz iktisâb-ı kemâl edelim de ey Nâbî
Ko söylesin bir alay jâj-hâ fesânemizi
Nâbî iktisâb-ı sevb-i vuslat: Kavuşma elbisesini giyme.
İktisâb-ı sevb-i vuslattır tecerrüdden murâd
Sanma kim bîhûde kıldı
Kays-ı nâlân insilâh
Fâik
Memduh Paşa
(Esbak Dahiliye Nâzırı)
iktisâb-ı suûd: Yükselmeyi elde etme.
Emânî-i dili ol bâr-gehden eyle taleb
Ki arş-ı a’zam eder ondan iktisâb-ı suûd

Sâbit

iktisâd: Ar. Kasd’tan; 1. İtidal üzere hareket. 2. İdare, tasarruf, ekonomi. c. iktisâdât.
İktisâd üzre gerek ya’nî sehâ
Olmayan vâsıl-ı tavr-ı süfhâ

Sünbülzade Vehbi

iktitâf: Ar. 1. Meyve toplama, devşirme; devşirilme, toplanma.
iktitâfî: Devşirme ile ilgili.
İktitâfî semer-i sa’yin olur sabra menût
Dâimâ hâsıl-ı maksûda zemân lâzımdır
Emîrîzâde Emîrî (Ali Emîrî Efendi)
iktizâ’: Ar. Kazâ’dan; 1. Lazım gelme, lazım olma. 2. İşe yarama. 3. İhtiyaç, gerekli.
Sühan-ı nerm eder elbet dil-i sengîne eser
İktizâ eylese kurşunla olur hâk elmâs
Beliğ
Bir dahi hânene azm eylemez andan açılır
İktizâ eyler ise birisine istihmâm

Nâbî

iktizâ-yı âmâl: Emellerin gerektirdiği.
Yâ Rab benim iktizâ-yı âmâlim ile
Olmak görünür râh-rev-i ka’r-ı cahîm

Nâbî

iktizâ-yı çerh: Feleğin gerektirdiği.
Bir fâilin meâsiridir cümle hâdisât
Ne iktizâ-yı çerh ü ne hükm-i zemânedir

Ziyâ Paşa

iktizâ-yı devr: Devrin gereği.
Âşık isen rind ü rusvâlıktan ikrâh etme kim
Işk sırrın iktizâ-yı devrpinhân istemez

Fuzûlî

iktizâ-yı hikmet: Hikmetin gereği.
İktizâ-yı hikmet üzre selb-i akl eyler kazâ
Yoksa kimpâ-beste-i dârü’ş-şifâ olmak diler

Hersekli Arif Hikmet

iktizâ-yı irfân: Bilimin gerektirdiği.
Tenzîh iken iktizâ-yı irfân
Teşrîke sapar mı ehl-i iz’ân
Alay
Bekizâde Naci iktizâ-yı kazâ-yı “Kün
Fe
Yekûn”: “Allah ol dedi ve her şey oldu, yani yaratıldı.
” şeklinde kabul ve iman edilen mukadderat gereğince.
İktizâ-yı kazâ-yı
Kün
Fe
Yekûn
Kıldı her emri vaktine merhûn

ilâ: Ar. e. “. ye, ye kadar, e değin, dek”.
ilâ-yevmü’l-hisâb: Harap oluncaya kadar.
Ben dahi şükrâna sarf etsem sezâ evsâfına
Vâridât-ı tab’-ı nakka. dım ild-yevmü’l-hisâb

Üsküdarlı Hakkı Bey

ilâ-yevme’l-kıyâm: Kıyamet vaktine kadar.
Ol menba’-ı cûy-i merâm ol muksim-i rızk-ı enâm
Olsun ilâ-yevme’l-kıyâm şâhân-ı dehre mültecâ

Seyyit Vehbî

ilâ-nihâye: Sonuna kadar.
Bir leyl-i inşirâha kavuşmaksızın
Kemâl
Yandın ilâ-nihâye remâd olmadın gönül

Yahya Kemal

i’lâ’: Ar. Ulüvv’den; yüce ve yüksek kılma, yükseltme, kaldırma
Kürküne börküne bakma aslâ
Örf ü zarf âdemi etmez i7â

Sünbülzade Vehbi

Görme câniler gibi lâyık bana udvânını
Bir cinâyet etmedim, ettimse i’lâşânırn

Muallim Naci

Nâmını i’lâ edin ki şânlıdır sultânınız
Şân-ı devletle berâber artar elbetşânınız

i’lâ-yı dîn: Dini yüceltme.
Nice gelip olmaya küffâra ol şüc’ân kim
Her birinin nuhbe-i efkârıdır i’ld-yi dîn

Üsküdarlı Hakkı Bey

ilâc: Ar. 1. Maraz ve illeti gidermek için aklî tedbirlere girişme 2. Hastalığın giderilmesi için kullanılan tıbbî nesne.
Gönlümün derdine bildim kim ilâc etmez tabîb
Leblerinden dostum geldim ki dermân isterem
Nizamî
Işk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabîb
Kılma dermân kim helâkim zehri dermânımdadır

Fuzûlî

ilâc-ı nâ-pesend: Beğenilmez ilaç.
Gel ağlatma ilâc-ı nâ-pesendinle bu miskîni
Tabîbâ hâk-i kûy-ı yârdendir eşk-i teskîni

Fuzûlî

ilâh: Ar. 1. Ma’bûd, tapılan nesne. 2. Put. c. âlihe.
Sen ne nûr-ı pâksin ey mazhar-ı sun’-ı İlâh
Kim alır nûru ruhundan âfitâb u mâhitâb

Fuzûlî

Ne yâr-i gârî-i tâli ne izz ü câh yapar
Yaparsa hâne-i maksûdunu
İlâh yapar
Aziz (Subhizade)
Ve böyle kaç gece iklîl-i âsümân ü nücûm
Başımda, samt-ı muhîtâta bir ilâh oldum
ahmet Hâşim
İlâhî: Ar. İlâh’tan; 1. “Ya
Rabbi, ey benim
Rabbim” manasında
Arapça ünlem. 2. Allah’a
mensup olan, onunla ilgili olan. 3. Dine dayalı
bir çeşit makamlı söz
Etti emr ehline teslîm emânâtı
Hudâ
Ne olur emr-ı İlâhî dahi bundan ahkem
Nâbî günlerde koyup yüz yerlere der-gâh-ı Bârî’de
Der idik ki
İlâhî hâlimizgâyet yaman oldu

Nedim
Rûhumun senden
İlâhî, budur ancak emeli
Değmesin ma’bedimingöğsüne nâ-mahrem eli

Mehmet Akif

i’lâm: bk. ilm.
i’lân: Ar. Alen’den; yayınlayıp açık olarak bildirme.
Hem ol kuşun gizli derûnunda sırr-ı şâh
Yok kudreti kim eyleye
Mân gönül kuşu

Âdile Sultan

İ’lân ediyor aşkını her nağme sesinde

Tevfik Fikret

Altın kulelerden yine kuşlar
Tekrârını ömrün eder i’lân

Ahmet Hâşim
i’lân-ı mahabbet: Sevgi ilanı.
Dil hânesine tâb verir âteşi aşkın
Cân terkin urur eyleyen i’lân-ı mahabbet

Âdile Sultan

ilbâs: Ar. Libs’ten, giydirme, giydirilme; örtme örtünme.
Meğer ki eyleye ilbâs çeşme câme-i gûş
Eden tevakku’-ı takrîr bî-zebânlardan

Nâbî

ilel: bk. illet.
ile’l-arş: Ar. zf.
Arşa kadar.
Aferîn ey sâni’-i ten-perver ü cân-âferîn
Hâlıku, l-eşyâ, ile’l-arş
Rabbü’l-âlemîn

Fuzûlî

ile’l-ebed: Ar. zf.
Sonsuza kadar.
Mine’l-ezel seni sevmiş meğer benim rûhum
İle’l-ebed seni ancak sever benim rûhum

Kemalzâde Ekrem Bey

İle’l-ebed onu sevmek, ile’l-ebed, müellim
Fakat hayât-efM
Bir ibtilâ ile sevmekti emelim

Tevfik Fikret

ile’l-mihrâb: Ar. zf.
Mihraba kadar.
Husûsan bu ibâdet-geh mine’l-bâb-i ile’l-mihrâb
Harâb olmuş iken tecdîde etti himmet-i mevfûr
şinasi
ile’l-kalbi: Ar. zf.
Kalbe kadar. ile’l-kalbi sebîlâ: Kalbe kadar yol.
Elbette bu hâlimden o yârin haberi var “Fil-kalbi mine’l-kalbi ile’l-kalbi sebîlâ”
III. Murat
Han “Kalpten kalbe yol vardır” ilgâ’: Ar. Lağv’dan; iptal etme, kaldırma, bozma, lağv etme.
Bizim küfrânımız lağv olduğuna şüphe yok ancak
Onu sen cünbiş-i aklâm-ıgufrânınla kıl ilgâ

Nâbî

ilhâd: Ar. Doğru yoldan ayrılma, küfre meyletme; inançsızlık.
Ateş-işu’le-işemşîr-i cihân-tâbından
Küfr ü ilhâd kütüb-hânesin etti sûzân
Bâkî
Vâye-dâr olsa eğer âtıfet-i feyzinden
Olur ârâyiş-i seccâde cebîn-i ilhâd

Nâbî

ilhâh: Ar. Can sıkacak şekilde zorlama, ısrar etme, üzerine düşme. c. ilhâhât.
Bekliyor mihmânların i’zâzlar, ikrâmlar
Sâkiyâ etsin derim ühâhlar, zbrdmşar

Abdülhak Hâmit

Bir gün bizi mahvetmeyi isterdi felek
Bir kasdı var ilhâk ile ifnâmıza dek

Yahya Kemal

ilhâm: Ar. 1. İçe doğma. 2. Allah tarafından gönlüne bir şey doğdurulma. 3. Çıkan, söylenen. c. ilhâmât.
Kalbi ol nükte-i pür-feyz-i hidâyettir kim
Gökten âvîhte kandîlidir onun ilhâm

Nâbî

Şâir bütün bu şeylere atf-ı hayâl ile
Eyler vürûd-ı refref-i ilhâma intizâr

Tevfik Fikret

Medhine şâir-âne
İlhâmlar gerektir
Ta’rîfiyerde bitmez
Arşa çıkan kibârın

Abdülhak Hâmit

ilhâm-ı füyûzât-ı Hudâ: Allah verdiği bereketler ilhamı.
Tab’ım âyîne-i ilhâm-ı füyûzât-ı Hudâ
Bana keşf olundu bu sûretle hafâyâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

ilhâm-ı Hakk: Hakk’ın ilhamı.
Ol şâh-ı sâf-tıynet ü rûşen-zamîr kim
İlhâm-ı Hakk’a âyîne olmuş ferâseti
Râşit
ilhâm-ı Hudâvend-i ezel: Ezelin
Rabbinin ilhamı.
Kalbi âyîne-i ilhâm-ı Hudâvend-i ezel
Zâtı mürsel gibi ma’sûm hatâyâ vü zelel

Ziyâ Paşa

ilhâm-ı İlâhî: İlahî ilham.
Sînem âyîne olup şâhid-i feyz-i aşka
Eylesin tab’ımı ilhâm-ı İlâhî te’yîd

Kâzım Paşa

ilham-ı vârid: İçe doğan ilham.
İlhâm-ı vâridim yok hükm-ı Utâridim yok
Kavlimde câhidim yok “dîvâne-râ kalem nîst”

Esrar Dede
(dîvâne-râkalem nîst: delinin kalemi yoktur.)
ilhâm-ı vâridât-ı nuût: Naatlerin içe doğan ilhamı.
AleUusûs ki ilhâm-ı vâridât-ı nuût
Derûne aşk ile oldu şeref-pezîr-i vürûd
Sâmi ilka’: Ar. 1. Bırakma, koma, atma, terk etme. 2. Söz yetiştirme. c. ilkâât.
Delv olsa tehî çâha ederler ilka
Bâlâya çekerler dolıcak rağbetle

Nâbî

Eylemez mehlekeye nefsini âk ıl ilka
Ne ederse kişiyegayret-i akrân eyler
Beliğ
Terâzû-yı tekâbül vaz’ edip bâzdr-ı imkâna
Nakîzına tevâfukla tehâlüf eylemiş ilka

Nâbî

ilka-yı fesâd: Fesadı terketme.
Ayıptır âkıle şeytân beni aldattı demek
Kendi nefsimdir eden kendime ilka-yı fesâd

Nâbî

illâ: Ar. e. “-den başka, olmadığı sûrette, ye kadar, dek, değin” 2. Aksi hâlde. 3. Mutlaka, ille de.
Kılâde k ıldığı tesbîhi boynuna sûfî
Muhakkıkam sanır illâ hemân mukalliddir
Şeyhî
“Senden ey cân münkatdkılmaz beni illâ ecel”

Fuzûlî

Kim bu nizâmı vermedi âlem-serâyına
İllâ ki yümn-i devlet-i cihân-sitân
Bâkî
illa’l-lah: Allah’tan başka.
Herkes bana dîvâne diye ta’n eyler
Ahvâlimi kimse bilmez illa’llah

Esrar Dede

illet: Ar. 1. Hastalık, maraz, keyifsizlik. 2. Sebep, mucip. c. ilel.
Kayd-ı gam-ı rûzgâr bir illettir
Ol illete aşktır tabîb-i hâzık

Fuzûlî

Eğer izhârı zilletse olur ızmârı da zillet
Kolay meksûf olur müstelzim hacletse bir illet

Abdülhak Hâmit

Mübteld-yi derd olur elbet olanlar ten-dürüst
Gâh sıhhat, gâh illet.
Böyledir de’b-i felek
Naîm (Tezkirecizade Müverrih)
illet-i âlem: Dünya hastalığı.
Tabîb-i illet-i âlemsin ey düstûr-i milk-ârâ
Bulur her kanda varsan illet ü endûh pâyânı

Nedim
illet-i endûh: Üzüntü sebebi.
Münhariftir sâkiyâ endûh-ı dünyâdan mizâc
Bâde tut kim illet-i endûha gaflettir ilâc

Fuzûlî

illet-i gâiyye: Erekçilik sebebi.
İllet-igâiyyemiz ma’nen takaddüm bizdedir
Ademiz âlemden ey Nâbî muahhar gelmişiz

Nâbî

illet-i îcâd: İcat sebebi.
Bi-hakk-ı Ahmed-ı Muhtâr ü Müctebâ ki odur
Vücûd-ı encüm ü eflâke illet-i îcâd

Nef’î

illet-i kulunc: Kulunç illeti.
Bende hamyâze-i âgûş ü rakîb-i bed-reg
Sarılır gerdenine illet-i kulunc gibi

Nâbî

illet-i mecd ü şeref: Şeref ve büyüklük sebebi.
Ehl-i dâniş, rükn-i devlet, illet-i mecd ü şeref
Mahz-ı bîş, avn-i millet, zühur-ı dîn, fahr-i kirâm

Üsküdarlı Hakkı Bey

illet-i merg: Ölüm illeti.
Her nefs mey-i mevti tadar illet-i merge
Tıb-hâne-i âlemde devâ bulmadı
Lokmân

Muallim Naci

illet-i reşk: Kıskançlık hastalığı.
Mihnet-i devleti andıkça tesellî buluruz
İllet-i reşke hakîm-âne müdâvîyiz biz

Nâbî

illet-i sadr: Göğüs hastalığı.
Vükelâ hâin olunca ona güçtür çâre
İllet-i sadra tedâviyle şifâ müşkildir
Namık
Kemal illet-i terkîb-i mâ ü tîn: İncir ve suyun birleştirme sebebi.
Bir katre suyu vermediler ölmüş iken âh
Cedd-i güzîn-i illet-i terkîb-i mâ ü tîn

Üsküdarlı Hakkı Bey

illet-i tezvîr: Ara bozuculuk hastalığı.
Pûte-i ihlâsta beni görücek zerd-rû
İllet-i tezvîr ile bîmâr sanmış şeh beni

Necati Bey

illet-i ûlâ: İlk sebep.
Verip teselsüle kuvvet tabîat-i kec-i âb
Olurdu nâfî-i isbât-ı illet-i ûM

Fuzûlî

ilel: 1. İllet’ler, marazlar, hastalıklar. 2. Sebepler.
Cevher-i tîğ ile bî-vahîme ıslâh-ı mizâc
Şerbet-i lûtf ile bî-çûn ü çerâ def’-i ilel

Nâilî
ilel-i âlem: Âlemin hastalıkları.
Devâ gelir ilel-i âleme dem-i keremin
Meğer ki derd-i dile der-gehindedir merhem

Ziyâ Paşa

ilel-i kâinât: Kâinatın hastalıkları.
Bilinmedi yine hayfâ ledünniyât-ı umûr
Hakâyık-ı ilel-i kâinât kaldı nihân
Nâzım Paşa
illiyyîn, illiyyûn: Ar. 1. Yükseklik, yücelik. 2. Cennet’in en yüksek tabakasının adıdır.
Gökte olmuştu o rûy-ı rengîn
Şem-i cem’-i harem-i illiyyîn

Hakanî

Fahr ile seyreyliyor a’â-yı illiyyîn seni

Muallim Naci

ilm: Ar. 1. Bilme, bilinme, bilgi. 2. Bir takım özel meselelerin toplu görüşünden meydana gelen bilgiler.
İlim okumaktan garaz kendi özünü bilmektir
Kendi özünü bilmezsen bir hayvândan betersin

Yunus Emre

Farîzadır beşere iktisâb-ı ilm ü hüner
Onunla hâsıl olur dilde zevk-ı rûhânî

Muallim Naci

Alınız ilmini garbın, alınız san’atini
Veriniz hem de mesâinize son sür’atini
Mehmet Âkif
ilm-i Alîm: Allah ilmi.
Cevher-i zâtınla kâim bir arazdır lâ-mekân
Mümtenî’dir hayyiz-i ilm-ı Alîm olmak bana

Fehîm (Hoca Süleyman)

ilm-i cünûn: Cinnet ilmi.
Benim müderris-i ilm-i cünûn hani
Mecnûn
Ki bir murâd ala devrimde istifâde ile Fuzûlî
ilm-i evvelin ü âhirin: Evvelki ve sonraki ilimler.
Fazl-ı Hak’tan her kim alırsa nasîb ü hissesin
Keşf olur kendüye ilm-i evvelîn ü âhirîn

Âdile Sultan

ilm-i hikmet: Bilgelik, felsefe ilmi.
Bulmadı bu derde çâre ilm-i hikmet de bilen
İbn-ı Sînâ kılmadı tedbîrini bu illetin

Âdile Sultan

İlm-i hikmet okuyanlar ışktan ferâğattır bunlar
Mansûr oldum asın beni kon dillerde söyleneyim

Yunus Emre

ilm-i iftirâs: ferasetli olma ilmi.
Nûr-ı Hak’tan bir kabes eylerse kullar iktibâs
Onlara ilhâm olur elbette ilm-i iftirâs
Nuri
ilm-i lâ-yezâlî: Bitimi olmayan ilim.
Allâm-ı avâlim-i maâlî
Allâme-i ilm-i lâ-yezâlî

Ziyâ Paşa

ilm-i ledün: Gaybdan haber veren ilim.
İlm-i lednüyi bilen demez diyenler bilemez
Kendini ahkar tutandır
Adile sâhib-safâ

Âdile Sultan

ilm-i ma’âni: Manalar ilmi.
Evvelâ ilm-i ma’ânîde mehâret lâzım
Bilmeye nükte-i ser-beste-i ma’nâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

ilm-i nebevi: Peygamberlik ilmi.
Vâris-i vâhid-i ilm-i nebevî
Bâis-i zendegî-i şer’-i kavî
Atâyî (Nev’izade Atâullah)
ilm-i nücûm: Yıldız ilmi.
Gerektir ki ilm-i nücûm okuya
Kalan işlerin hep onunjçin koya
Bâkî
ilm-i resmi: Resim ilmi.
İlm-i resmîyi tenezzül mü eder tahsîle
Kisbe mevkûf değildir şeref-i mâder-zâd

Nâbî

ilm-i ref’at: Yücelik ilmi.
Râyet-i izzetine zeyl-i zer-efşân hûrşîd
İlm-i ref’atine cirm-i kamer mehçe-i sîm

Nazîm (Yahya)

ilm-i rumûz: İşaret ilmi.
Arifin ilm-i rumûzun bilmeyen ey bed-fiâl
Seb’ayı seyrân edip gel gör nedir ondan zuhûr

Ümmî Sinan

ilm-i rüsûm: Merasim ilmi.
Hep cehle çıktı ilm-i rüsûmun netîcesi
Ser-mâye-i hasâret imiş kâr saydığım
Halim
Giray (Kırım Hanı)
ilm-i şefâat: Şefaat ilmi.
Fünûn-ı ilm-i şefâat yanında bir nükte
Ulûm-ı afv-ı maâsî lebinde bir güftâr

Ziya Paşa

ilm-i şerif: Şerefli ilim.
Sa’y kıl ilm-i şerîfe şeb ü rûz
Kalma hayvân-sıfat, ol ilm-âmûz

Nâbî

ilm-i tasavvuf: Tasavvuf ilmi.
Okusan ilm-i tasavvuf ne zarar
Pâk bil tasfiye-i bâtın eder

Sünbülzade Vehbi

ilm-i tencim: Yıldız ilmi.
Çıkarırlar senede bir takvîm
Olmasın tâlib-i ilm-i tencîm

Sünbülzade Vehbi

ilm-i vahdet: Birlik ilmi.
İlm-i vahdette sebak-daşı imâm-ı evliyâ
Hikmet-i ma’nîde şâkirdi hakîm-ı Gaznevî

Nef’î

ilm-i vefâ: Sadakat ilmi.
Zülfüne hattın ilm-i vefâ bahsin eder hep
Biri kara câhil birisi cehl-i mürekkeb
Enven ilm-i zî-hayât: Canlı ilmi.
Sırr-ı muhît-i zâhire ki asl-ı bî-şühûd
Ey ilm-i zî-hayât olan
Vâcibü’l-vücûd

Abdülhak Hâmit

ilme’l-yakîn: Öğrenme yolu ile bilme.
Ben sana
Hak’sın dedim ilme’l-yakîn ayne’l-yakîn

Âdile Sultan

ilm ü ma’rifet: İlim ve beceri.
Denî-tab’ olma, ilm ü ma’rifetleşâna sa’y eyle
Sakın âlâyiş-i dünyâya meyl etme, cehâlettir
Sâlih (Bey)
ilm ü hüner: İlim ve beceri.
Allâmedir ol edîb-i mâhir
Her ilm ü hünerde bahse kâdir

ilm-âmûz: İlim öğreten.
Sa’y kıl ilm-işerîfe şeb ü rûz
Kalma hayvân-sıfat, ol ilm-âmûz

Nâbî

ilm-efrâz: İlim yükselten.
Revnak-ı saltanat-ı memleket heft-iklîm
Hâmî-i dîn, ilm-efrâz cihân-ârâyî
Nefi
i’lâm: 1. Bildirme. 2. Mahkeme tarafından verilen hükmü içeren kâğıt. c. i’lâmât.
Zûr-ı endîşe vü âsâr-ı hayâlimdir eden
Ne eydügün nükte-şinâsân-ı zemâne i’lâm

Nef’î

Geh çıkar nakşın beyâza geh olur rûyun siyâh
Etme râzın herkese i’lâm mânend-i nigîn
Hâmî (Hâmî-ı Âmidî)
Hem çıkar nakşın beyâza hem olur rûyun siyâh
Etme râzın kimseye i’lâm mânend-i nigîn
Sâmi (Arpaemînizade Vak’anüvis Mustafa Bey)
i’lâm-ı hâl: Durumu bildirme.
Müddeî i’lâm-ı hâle etmeden şakk-ı şefe
Fehmedip kasd-ı derûnun lutfunu der-kâr eder

Enderunlu Vâsıf
(şakk-ı şefe: dudak açmak.)
ilmâm: Ar. 1. Küçük günah işleme. 2. İki şeyin birbirine yaklaşması.
Selh ü ilmâm ü tevârüd diye sonra çalışır
Aybını setre nice düzd-i tüvânâ-yı sühân

Sünbülzade Vehbi

ilticâ’: Ar. Sığınma, koruması altına girme, barınma.
Ne dünyâdan safâ bulduk, ne ehlinden recâmız var
Ne der-gâh-ı Hudâ’dan mâada bir ilticâmız var

Nef’î

Ceyş-i gamdan kanda etsin ilticâ ehl-i niyâz
Kal’a-i himmette
Nâbî burc u bârû kalmamış

Nâbî

Zühd ü salâha eylemeziz ilticâ hele
Tuttu eğerçi âlem-i kevni fesâdımız
Bâkî
Sanadır ilticâsı
Gâlib’in yâ
Hazret-ı Monlâ
Başımda bir külâh-ı iftihârım varsa sendendir
şeyh Galip
ilticâ-gâh: Sığınma yeri.
Topraktan başka ilticâ-gâh olamaz
Gûş et bu uzun hikâye kûtâh olamaz

Yahya Kemal

iltifât: Ar. 1. Söz ve yüzü başka tarafa çevirip yönelme. 2. Dikkat. 3. Dostluk, aşinalık. 4. Hatır sorma ve gönül alma.
Kalb-i rakîbi ko dile bak iltifât ile
Bir görme
Kâbe’yi hazer et
Sûmenât ile
Hâşimî
Yok aceb ger mâla rağbet mülke kılmam iltifât
Ben ki ehl-i zevkim esbâb-ı melâli neyZerem

Fuzûlî

Ma’rifet iltifâta tâbüdir
Müşterîsiz metâ’ zâyi’dir

Muallim Naci

iltifât-ı çerh: Feleğin teveccühü.
İltifât-ı çerhi görmem nâ-becâ bî-gâneye
Düşmen-i irfân olur elbette nâ-dân-âşnâ

Bağdatlı Rûhî

? (?
Sâlik’Kasımpaşa
Mevlevîhanesi
Şeyhi
Halil Efendi
Mahdumu)
iltifât-perver: İltifatı seven.
Bak şu zevrakçe-i dil-ârâmın
Cünbüş-i iltifât-perverine

Tevfik Fikret

iltihâb: Ar. Leheb’ten; 1. Alevlendirme. 2. Vücüttaki bir yerin şişip kızarması.
Nâgeh âsâr-ı Temmuz bağı âteş-gâh ede
Nâgeh ede dûzah-âsâ âteş-i mihr iltihâb

Fehim (Hoca Süleyman)

iltika: Ar. Lika’dan; rastlantı sonucu karşılaşma, buluşma.
iltika: -yı vücûd: Vücutla buluşma.
Olur idi dehenin sırrı rû-nümâ-yı vücûd
Ademle mümkün olsaydı ger iltika: -yı vücûd
nevres
iltikâm: Ar. Lokma’dan; yutma, lokma edip yutma.
Ejdehâ-yı kahr-ı Yezdân iltikâm eyler seni
Ehl-i hak şânında ey dil söyleme bâtıl cevâb
Behişti
Mânend-i dîv beççelerine iltikâm eder
Köhne ribât-ı dehr aceb âşiyânedir

Ziyâ Paşa

Bu sofracık, efendiler, -ki iltikama muntazır
Huzûrunuzda titriyorşu milletin hayâtıdır

Tevfik Fikret

iltimâ: Ar. Lem’den; 1. Parıldama, ışıldama. 2. Kapıp alma.
Melamet bezmine burnu alınmış sem’ idi gûyâ
Dem-i fevti karîb oldukta efzûn iltimâ’ etti

Nâbî

Nûr-ı sevdâ zulmet-i mâtemde eyler iltimâ’
Kûşe-gîr-i hecre şem’-i encümen bî-gânedir
İsmet (Müstecabizade)
iltimâ’-ı sâf-i kamer: Ayın saf parıldayışı.
Meşcerin sîne-i sükûnunda
Müntesir iltimâ’-ı sâf-i kamer

Tevfik Fikret

iltimâs: Ar. Lems’ten; isteme, rica etme. c. iltimâsât.
İltimâs ettim sabâdan tûtiyâ çektirmeği
Ağlama ey göz gubâr-ı der-gehi nem olmasın

Fuzûlî

HaşızA
Bağdâd’a imdâd etmeğe er yok mudur
Bizden istimdâd edersin sende asker yok mudur
Muradî (Sultan IV. Murat)
Vay ona kim eyleye lâ-şeyden istimdâd-ı feyz
Yuf ona kim eyleye nâ-kesden ihsân iltimâs
bağdatlı Ruhi
iltivâ’: Ar. 1. Bozulup bükülme. 2. Sarılıp dolaşma.
Derin bir iltivânın sîne-i zerd-i melâlinde
Odur ancak hüveydâ ser-nûşt-i bî-meâlinde

Mehmet Akif

iltiyâm: Ar. Onulmak, yaranın kapanması.
Cebîre bend olacak bir tabîb görmüş mü
Aceb bu yâreye hîç iltiyâm gelmez mi?
Yenişehirli Avni
Alemde senden istediğim budur ey şefî’
Hâk-i tazarru’a koyuban rûy-ı iltiyâm

Behiştî

Raşidâ etmez şikeste-dil kabûl-i iltiyâm
Zahm-ı şemşîr-i zebânın var mı görmüş merhemin

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

iltizâm: Ar. Lüzûm’dan; 1. Kendisine lâzım kılma, yerine getirilmesine gayret etmeyi kendi üzerine vacip kılma. 2. Devletin gelirinden bır kısmını kefil verip sonra alınmasını kendi üzerine alma.
İhrâz-ı şöhret eylemenin bin tarîki var
Ammâ tarîk-ı ma’rifet iltizâm edin
Hamdî (Nâzımul-hikem Ahmet)
iltizâm-ı bâd: Rüzgârın lüzumu.
İltizâm-ı bâd u âh-ı âteş-i cân-sûzdan
Südde-i der-gâh-ı Hak’tan ref’-i hâildir garaz

Nâbî

iltizâm-ı girye: Ağlama lüzumu.
İltizâm-ıgirye bâkîdir zemînde yoksa eşk
Hıdmet-i maktû’-ı tâkin nukre-ipîşînidir

Nâbî

iltizâm-ı sitem: Sitemin gereği.
Bir iki mültezimi eyledi havâle bana
Ki iştirâkle etmişler iltizam-ı sitem

Nef’î

iltizâm-ı sitem-i perde-bîrûn: Açık saçık konuşma siteminin lüzumu.
Lezzeti zayi’ olur nâz u niyâzın cânâ
İltizâm-ı sitem-iperde-bîrûndan sonra

Nâbî

ilzâm: Ar. Lüzûm’dan; 1. Susturma, cevap veremeyecek hâle getirme. 2. Kabahatli çıkarma. 3. Devletin gelirlerinden bazılarını kendi hesabına alarak tahsilini kefil kabul ederek birinin üzerine verme, verilme.
Cedel-kârâna hâmûşî gibi rengîn cevâb olmaz
Sükûtun merd-i dânâ hasmını ilzâm için saklar

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

Hîn-i dacvâ-yı nübüvvet müddeî ilzamına
Câhil iken el kemâl-i ilm bes bürhân sana

Fuzûlî

Mülzem olmaz her nice ilzâm edersen seg rakîb
Haylî müşkildir belî dânâya nâ-dân ile bahs
Cinânî
İlyâs: Ar. İlyas Peygamber.
Hz. Hârun’un torunudur.
İsrailoğullarına gönderilmiştir.
Din ve edebiyatta
Hızır ile beraber geçer.
İkisinin bir araya gelip buluştukları güne”Hıdırellez” denmiş.
Muhabbet kur’ası
İlyâs’a düştü
Gönül şâdiye vü el yasa düştü

Ahmet Paşa

Zihî meşhed zihî merkad zihî ma’bed zihî maksad
Makâm-ı Hızr ü İlyâs u makarr-ı evliyâdır bu

Taşlıcalı Yahya Bey

ilzâm: bk. iltizâm.
îmâ’: Ar. İşaretle anlatma, işaret etme.
Dendânları îmâlar eder sîn-i sücûda
Ma’nâsını fehm eyleyene satr-ı cebînin

Nâbî

Dinmezde al-i teşne-firîb olmasa serâb îmâ eder bu nükte-i rengîn-meâle al

Koca Râgıp Paşa

Çeşm-i mahmûr-ı aşka ver ma’nâ
En hafî hiss-i kalbi et îmâ

Kemalzâde Ekrem Bey

îmâ-yı ârzû: Arzu işareti.
Hazân da erse
Kemâl el çeker mi cânândan
Lebinden ol mehe îmâ-yı ârzû dökülür

Yahya Kemal

i’mâl: Ar. Amel’den; 1. Yapma, işleyip meydana getirme. 2. Kullanma. 3. Ortaya koyma, meydana çıkarma. c. i’mâlât.
İmâlde hîç kültef olmaz
Teftîşte tab’a zahmet olmaz

Ziyâ Paşa

i’mâl-i câm ü bâde: Kadeh ve şarabı imal eden.
Kimdir şerâbı hürmet ile telh-kâm eden
İmâl-i câm ü bâdeyi kim öğreten
Cem’e

Ziyâ Paşa

imâd: Ar. Direk, dikme, sütün.
Fürûğ-ı devletidir tâk-ı âsmâna çerâg
Ulüvv-i himmetidir bâr-gâh-ı çerhe imâd

Nâbî

Sühan-rû olduğundan mâ-adâ seyr eyleyen kimse
Hatt-ı ta’lîkini tercîh eder hatt-ı imâd üzre

Nef’î

Yazdığın ol hatt-ı ta’lîk-i hayât-eşzânın
Şîve-i harfi eder rûh-ı imâda îhâm

Cevrî (İbrahim Çelebi)
Hârik-ı âdet mi değil bî-imâd
Ola kıyâm üzre bu seb’-işidâd
Nahf
imâle, imâlet: Ar. Meyl’den; bir tarafa
doğru yatırma, meylettirme. c. imâlât.
Lâyık mıdır insân olana vakt-i kazâda
Hak zâhir iken bâtıl için hükmü imâlet

Ziyâ Paşa

Lisân-ı şîve-ı Şîrâz’dan numûne idi
Acem-perestî-ı Rûm’un imâle devrinde

Yahya Kemal

imâm: Ar. 1. Namazda cemaatin reisi olan kimse, kendisine uyulan kimse. 2. Halife olan kimse. 3. Bir mezhebi kuran kimse. 4. Hz. Ali neslinden gelen kimse. c. eimme.
Ben deyrde mukîm-i makâm olduğum yeter
Mansıb bana hem anda imâm olduğum yeter
behiştî (anda: orada.)
Bağteten sâbit olup gurre, firâşında imâm
Hâb için yatmış iken etti terâvîhe kıyâm

Nedim
Pes geçip mihrâba ol hayrü’l-enâm
Enbiya ervâhına oldu imâm
Yazıcızâde Süleyman
İmâm-ı A’zam: En büyük imam (699769).
Din ve şeriat nizamlarında kendisine uyulan en büyük dört dinî mezhepten biri olan
Sünniler’in imamı.
Ebu
Hanife bin
Nu’man bin

Sâbit
i
Kûfî (r. a.).
Künyesi
Ebu
Hanife’dir.
Müstefîd olmaz
İmâm-ı A’zam olsa hâcesi
Bir kişi mahrûm olursa feyz-i istFdâddan
Fuad (Alâiyeli Mehmet Bey)
imâm-ı ehl-i irfân: İrfan sahibi imam.
Bu yolda imâm-ı ehl-i irfân
Mevlid eserin yazan
Süleymân

Ziyâ Paşa

imâm-ı evliyâ: Velilerin imamı.
İlm-i vahdette sebak-daşı imâm-ı evliyâ
Hikmet-i ma’nîde şâkirdi hakîm-ı Gaznevî

Nef’î

imâm-ı saff-ı efâdıl: Faziletliler safının imamı.
İmâm-ı saff-ı efâdıl emîr-i hayl-i kirâm
Emîn-i dîn ü düvel hâce-i huceste-hısâl
Bâk
imâmet: İmamlık.
Ya’nî olup enbiyâ-yı cemâat
Fahr-i resûl eyledi imâmet

Nâbî

imâme: Ar. 1. İmamlık, imamın hizmet ve rütbesi. 2. Tesbihin ucuna takılan başlık. 3. Çubuğun ağızlığı olarak ilâve olunan kehribar parçası.
İmâme ağzın öper ateşine lûle yanar
Bu kâr-gâh-ı cezâda garîbtir lûle

Nâbî

Cemâli vaz’ını bulmaz o mihr-i zer-pûşun
Düzüp bozarsa ne denlü kamer imâmesini

Hamdullah Hamdi

im’ân: Ar. Ma’an’dan; 1. Bir işte mübalağa üzere gayret etme, çok dikkatli olma. 2. İnceden inceye tedkik etme.
İm’ân ile bir kez nazar et bunca vukûât
Ayât-ı kitâbı-ı kaderi etmede teşîr
Ali
Ruhi
Çeşm-i im’ân ile baktıkça vücûd-ı ademe
Sahn-ı cennet görünür âdeme sahrâ-yı adem

Akif Paşa

Oku üslûb-ı hakîm üzre hemân
Fenn-i teşrîhada eyle imân

Sünbülzade Vehbi

im’ân-ı zât: Kendini inceleme.
Halk esîr-ı şöhret oldu eylemez im’ân-ı zât
Nâme-i hoş-harfe bakmaz zeylde nâm olmasa

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

îmân: Ar. Emn’den; dinin ortaya koyduğu dogmalara inanma, kalben itikat ve lisanen ikrar etme.
Bize mülhid diyenin kendüde îmân olsa
Dahl eden dînimize bâri
Müselmân olsa
Bahâyî
Küfrî (İstanbullu Hasan Çelebi)
Îmân ile dîn akçedir erbâb-ı gınâda
Nâmûs ü hamiyyet sözü kaldı fukarâda

Ziyâ Paşa

Dili bir, dîni bir, gönlü bir, îmânı bir insân yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını

Yahya Kemal

îmân-ı kudret: Güç imanı.
Bu, lücce lücce tekâsüf, bu sa’y-i dehşet-nâk
Belîğ sa’yidir îmân-ı kudretin, ezelî
Mehmet Âkif
îmân-ı mahz: Saf iman.
Terk edip uysa zülfüne îmân-ı mahzdır
Tesbîhi kendüzüne ki sâfî salîb eder
Nizami îmân-ı metîn: Sağlam iman.
Önce, dört kıt’ayı alt üst eden îmân-ı metîn
Sonra, dört yüz bu kadar milyon adam hepsi cebîn

Mehmet Akif

îmân-ı rızâ: Kabul olunan iman.
Hükm-i îmân-ı rızâda ictihâd-ı pîr-i aşk
Târ-ı medd-i lâyı zünnâr-ı Berehmen eyledi

Esrar Dede

i’mâr: Ar. Umrân’dan; şenlendirme, âbâd etme, mamur etme, temelsizlikten veyahut haraplıktan kurtarma.
Feyz-iHâlık’dır bu dehşet-zarı imâr eyleyen
Dest-gâh-ı sun’-ı Mevlâ’dan neler geçmiş neler
Hayrî (Harputlu)
imâret: Ar. 1. Mamurluk, âbadânlık. 2. Talebe ve fakirlere yemek verilen yer, aşevi. c. imârât.
Hayâlin tahtıdır vîrâne gönlüm
İmâret kıl ki sultân menzilidir
Şeyhi
Kas’a-i şeyh-i imâretten içip çorbayı
Zanneder kâbil-i te’vîl ola zırva-i sühan

Sünbülzade Vehbi

Bunca evler yıktın ey seyl-i cünûn gördün mü hîç
Nâ-pezîrâ-yı imâret kalb-i vîrânım gibi
Şeyhülislam Arif Hikmet
imâret-yâb: Mamurluk bulan.
imâret-yâb-ı istiğnâ: Zenginliğin rahatlığını bulan.
Hakâyık-âşnâ-yı âleme bî-gânedir dünyâ
İmâret-yâb-ı istiğnâya bir vîrânedir dünyâ
Haşmet
imdâd: Ar. Meded’ten; tehlike veya güç durumda yardım etme, iane etme.
HâfizA
Bağdâd’a imdâd etmeğe er yok mudur
Bizden istimdâd edersin sende asker yok mudur
Murâdî (Sultan IV. Murat) (Bağdat seferi sırasında
Sadrazam
Hafız
Paşa’nın gönderdiği “yok mudur” redifli imdadiyesine verdiği cevaptan bir beyit)
Ten-be-hâk-i acz olan şeb-nem gibi üftâdenin
Cümleden evvel yeten hurşîd olur imdâdına

Nâbî

Altı da bir üstü de birdir yerin
Arş yiğitler vatan imdadına

Namık Kemâl

imdâd-ı gayb: Bilinmeyen yardım.
Vusûl-i menzil-i imdâd-ı gayb lâzımdır
Ki bî-hevâna gelir dest bâd-bânlardan

Nâbî

imdâd-ı İlâhî: İlahî yardım.
Lâkin imdâd-ı İlâhî yetişip ordumuza
Oldu her bir neferi kal’a-ipûlâd-beden
Reşad (Sultan V. Mehmet)
imdâd-ı nigâh: Bakış yardımı.
İmdâd-ı nigâh ile cihân-gîrî-i fitne
Aşûb-ı hırâmiyla mübâhât-ı kıyâmet
Nefi
imdâd-ı Resûlü’llah: Hz. Peygamber (s. a. s.)’in yardımı.
Tecelliyat-ı Hak’tır akl ile idrâk müşkildir
Bi-hamdi’llah imdâd-ı Resûlu’llah hâsıldır

Âdile Sultan

imdâd-ı rusül: Resullerin yardımı.
Kâidü’l-ceyşindir imdâd-ı rusül
Feyz-i te’yîd-i semâvîyâverin
Hamdullah Hamdî
imhâ’: Ar. Mahv ve yok etme.
Kısmen idâre ettin onun sen cünûdunu
İmhâda eyledimdi adüvv-i anûdunu

Abdülhak Hâmit

imhâ-yı hürriyet: Hürriyeti ortadan kaldırma.
Ne mümkün zulm ile bî-dâd ile imhâ-yı hürriyet
Çalış, idrâki kaldır, muktedirsen, âdemiyyetten

Namık Kemâl

imhâ-yı ma’siyet: Günahı ortadan kaldırma.
Envâr-ı mağfiret eder imhâ-yı ma’siyet
Ehl-i kemâl zulmet-i gayzı kezîmdir
Nevşehirli Hikmet imh.
il: Ar. Mehl’den; 1. Mühlet verme. 2. Tehir etme, bir zaman sonraya bırakma.
Bir ârzû olıcak nakş levh-i hâtırda
Hemân o lâhzada fırsat bulup bilâ-imhâl

Nedim
(olıcak: olunca.)
Asafâ ömrümü evsâfına hasr eyleyeyim
Bir zemân kâbız-ı ervâh ederse imhâl

Ziya Paşa

imkân: Ar. Mekânet’ten; mümkün
olma, gücünün yettiği kadar dahil olma, mümkünlük, olabilirlik.
Tahsîl-i merâm etmeğe lâ-büdd taleb ister
Elbette her imkân husûle sebeb ister
Câzim (Zeyrekzade)
İşte bu sebepledir ki el-ân
Türkîdeyok irticâle imkân

Ziyâ Paşa

Nûrun ki etti âlemi rahşân efendimiz
Yoktur cihânda zulmete imkân efendimiz

Faruk K. Timurtaş

imkân-ı hudûd: Sınır imkânı.
Yoktur şuarâsına husûsâ
İmkân-ı hudûd add ü ihsâ

Ziyâ Paşa

imkân-ı sâlis: Üçüncü imkân (göz)
İki dîdesiz âleme
Yûsuf ü sen
Size yok cihân içre imkân-ı sâlis

Fuzûlî

imkân-ı visâl: Kavuşma imkânı.
İmkân-ı visâl olsa da yok râhat-ı vicdân
Hicrin sonu vuslatsa da vaslın sonu hicrân

Kemalzâde Ekrem Bey

imkân-ı zuhûr: Ortaya çıkma imkânı.
Her ne fitne kim zuhûra hayyiz-i imkân bulur
Vech-i imkân-ı zuhûrun ol hatt-ı fettân bulur

Nef’î

imlâ’: Ar. Melâ’dan; 1. Doldurma, memlu kılma, doldurulma. 2. Yazma, tahrir etme, yazdırma. 3. Mektup veya yazı sözlerinin yazılmasına gerekli olan harfleri gösteren işaretlerin ismi.
Söz yok ol gonce-dehen vasfına imlâ sığmaz
Teng olur cây-i sühan lafzına ma’nâ sığmaz

Nâilî

Olıcak habt u hatâ imlâda
Hüsn-i hattan ne çıkar ma’nâda

Sünbülzade Vehbi

Her vezinde kıt’a etmiş imlâ
Birçok da rübâî-i dil-ârâ

Ziyâ Paşa

imlâ-yı sühan: Söz imlası.
Nice nâ-ehil vügedâ-tıynet ü sâil-meşreb
Cerri ser-mâye eder eylese imlâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

İmrân: Ar. Hz. Meryem ve
Hz. Musa’nın babalarının adıdır.
Kur’anda 3’üncü surenin adıdır.
Âl-i İmran: (İmran sülalesi).
Buna göre
İmran kelimesi önce
Hz. MusaHz. Harun ve daha sonra da
Hz. Meryem ve
Hz. İsa için kullanılmıştır.
Subh-veş destini zâhir kılsa sîm-efşân olup
Ol Yed-i beyzaya benzer ki
İbn-ı İmrân gösterir

Fehim (Hoca Süleyman)

imrâr: Ar. Mürûr’dan; geçirme, geçirilme.
Vâdî-i tahayyürde bırakma bizi yâ Rab
İmrâr buyur emn ile bu râh-güzerden

Muallim Naci

imrâr-ı dîde: Gözden geçirme; dikkat etme.
Bu şi’re eylesin imrâr-ı dîde ey Nâbî
Çıkan avâlîm-i ma’nâya nerdübânlardan

Nâbî

imrâr-ı evân: Vakti geçirme.
Mükedder biri yâd-ı ihvân eder
Tahassürle imrâr-ı evân eder

Abdülhak Hâmit

imrâr-ı vakt: Vakti geçirme.
Güft ü gû efsâne ile eyleme imrâr-ı vakt
Adile vakt-i seherde âh u efgân gözlerim

Âdile Sultan

imrûz: Far. Bu gün, içinde bulunulan an.
Olaydı
Atıfeti şerh-sâz-ı nüsha-i cûd
Verirdi va’de-i imrûz lutf-i ferdâya

Fehim (Hoca Süleyman)

Çünki vâ-bestedir evkâtına intâc-ı merâm
Fikr-i imrûzda endîşe-i ferdâ ne belâ
Sâlik (Kasımpaşa Mevlevihanesi
Şeyhi
Halil Efendi
Mahdumu)
Çün kâr-ı nihânî-i meşiyyet ola ma’lûm
Çekme gam-ı imrûz eyle endîşe-i ferdâ
Sâmi imsâk: Ar. 1. Salı vermemek, tutmak, hapsetmek. 2. Kendi nesfsini zapt edip perhiz etmek, yeme içmede bulunmama. 3. Oruca başlama zamanı. 4. Cimrilik, pintilik, tutuculuk.
Halka sirâyet eyledi âsâr-ı inbisât
İmsâke hîç alâmet-i te’kîd kalmadı

Nâbî

Meslek-i sifle-nihâdândır âz ü imsâk
Reh-i bâlâ nazaran himem ü ihsân yoludur

Nâbî

Ne sîm ü zer ne bîm ü havf ü ne endîşe-i imsâk
Bakılsa dîde-i im’ân ile râhatta müflisler
Tâlib (Bursalı Mehmet)
imsâk-ı bâr: Mal, mülkte tutuculuk.
İmsâk-ı bârı ehline bir kat günâh olur
Şöhret olursa maksadı ihsân edenlerin

Nâbî

imşeb: Far. Bu gece.
Felek imşeb hilâl-i hâle-pirâyı edip der-dest
Hemânâ ol dervîşe tutmuş bir kemer keşkûl
Kânî (Ebubekir)
imtidâd: Ar. Medd’ten; 1. Uzama, uzun sürme. 2. Uzun boy. 3. Uzunluk.
Bu mücerrebdir ki bulmaz zulm bunda imtidâd
Bu mukarrerdir ki zâlim bunda olmaz pay-dâr

Fuzûlî

Kim helâk olmak mukarrer zannederdim kendimi
Bulsa birkaç gün dahi eyyâm-ı hicrân imtidâd

Nef’î

Uçup duran o havârık bir ihtiyâc-ı şedîd
Piyâde harcı mı, hâşâ, bu imtidâd-ı medîd

Mehmet Akif

imtidâd-ı cevr: Eziyetin uzaması.
Bu imtidâd-ı cevre bahtın şitâbı var
Mihnetmedâr olan feleğe intisâbı var

Nedim
imtidâd-ı medîd: Çok uzun süren uzama.
Uçup duran o havârık bir ihtiyâc-ı şedîd
Piyâde harcı mı, hâşâ, bu imtidâd-ı medîd

Mehmet Akif

imtidâd-ı ömr: Ömrün uzayışı.
Sâyendedir imtidâd-ı ömrüm
Binler yaşa ey nihâl-i ümîd

Muallim Naci

imtihân: Ar. Mihnet ve mehn; den; sınama, deneme, sınıf geçme için sorulan sorular.
Ne var bir kerre de et imtihân lutf-ı visâlinle
Dilimde âzmâyiş etmedik hangi cefâ kaldı

Nâbî

Sanma hâlis dost olur her kem-ıyâr ü ebteri
Ur mihekk-i imtihâna, fârik ol seng ü zeri
Âgâh
Osman Paşa
(Trabzonlu)
Olalı tekye-gâh-ı dilde mihmân
Adile yârim
Ne izz ü şân ile ne saltanatla imtihânım var

Âdile Sultan

imtihân-ı çeşmânî: Gözlere ait imtihan.
Bizde eyler imtihân-ı çeşmânî hep sihrin
Nedîm
Tahta-i meşk-füsûnuz şimdi biz câdûlara

Nedim
imtihân-ı hulûs: Katkısız, saf imtihan.
Gönül, murâdın ise etmek imtihân-ı hulûs
Hamûşluk kadar olmaz sana nişân-ı hulûs

Necati Bey

imtihân-ı mîz-bân: Ev sahibinin imtihanı.
Mihmân olsan çekilmez imtihân-ı mîz-bân
Mahv olurdu himl-i minnet çekse çarh çenberi

Nazîm (Yahya)

imtihânî: İmtihana ait.
Her ne söylersem kazâ mazmûnunu isbât eder
Onu bilmez kim hitâb-ı imtihânîdir sözüm
Nef’î
imtilâ’: Ar. Melâ’dan; dolma, doldurulma, dolgunluk.
Gerçi ni’met çok, kifâyetten tecâvüz kılma kim
İmtilâ bâr-ı bedendir bî-huzûr eyler seni

Fuzûlî

İçsin ko hûn-i mâl-i harâmı alekgibi
Zâlim tasavvur etmez ise imtilâsını

Nâbî

imtilâ-yı kerem: Cömertliği doldurma.
Dize çîn-i neamı sofra-küşâ-yı himmet
İmtilâ-yı keremi diye şikem-perver-i âz
Nef’î
imtinâ’: Ar. Men’den; çekinme, vaz geçip geri durma.
Haklıdır cânân vedâlmdan ederse imtinâ
Vehm eder eşk-i revânımdan belâ bârânıdır

Nâbî

Pertev-i ruhsârının her zerresi bir mâh olup
Vâcib oldu etmemek aşk-ı bütândan imtinâ’

Esrar Dede

imtinân: Ar. Minnet’ten 1. Yapılan bir iyiliği başa kakma. 2. Memnun ve müteşekkir olmama.
Ol mey ki neş’esinde ola bûy-i imtinân
Seng-i kazA dokunması yeğdir sebûsuna

Nâbî

Bir mey ki ola neşvesinde bûy-i imtinân
Seng-i kazA dokunması yeğdir sebûsuna

Namık Kemâl

Ahenden olsa da feleğin çek kemânını
Çekme felekte siflelerin imtinânını

Koca Râgıp Paşa

Ey fakîrân!
Kış geçer, geçmez azab-ı imtinân
Bir eteksiz kürk için takbîl-i dâmendengeçin

Muallim Naci

İnsâf yok mu ettiğim bu âh u figân yeter
Öldürdün artık eylediğin imtinân yeter

Ziyâ Paşa

imtinân-ı halk: Halkın başa kakması.
Gerekmez imtinân-ı halk ile şâh-ı cihân olmak
Bana bestir kapında bende-i bî-imtinân olmak
Cinânî
imtinân-ı mîz-bân: Ev sahibinin başa kakması.
Mihmân olsan çekilmez imtinân-ı mîz-bân
Mahvolurdu haml-i minnet çekse çarhı çenberi

Nazîm (Yahya)

imtisâl: Ar. Misl’den; 1. Tam bağlılık. 2. Muvafakat etme, uyma.
Tefvîz edip umûrunu âkıl meşiyyete
Fermân-ı Hâlikü’l-beşere imtisâl eder

Nâilî

Akl ü mâlin cemine âlemde yoktur ihtimâl
Sen işinde muktezA-yı asra eyle imtisâl

Ziyâ Paşa

İki emre birden edip imtisâl
Hemen ibtidâ eyledim igtisâl

Keçecizade İzzet Molla

imtiyâz: Ar. 1. Başkalarından farklı olan. 2. Ayrncalık. 3. Bir işi özel bir kişi veya müesseseye verme. c. imtiyâzât.
Bâkî karîn-i firkatin olmak revâ mıdır
Akrân içinde böyle iken imtiyâzda
Bâkî
La’net o merd-i muhteşem-i bî-fazîlete
İkbâl-i dehri vâsıta-i imtiyâz eder
Recaizade Ekrem
imtiyâz-ı küfr ü dîn: Din ve küfür imtiyazı.
Ol amîmü’l-feyz-i mün’imsin ki feyz-i şâmilin
Rızk taksîminde kılmaz imtiyâz-ı küfr ü dîn

Fuzûlî

imtiyâz-ı sâbit: Sabit ayrıcalık.
İmtiyâz-ı sâbit ü seyyârı müşkildür hayâl
Zanneder keştî-nişînân sâhil-i deryâ yürür

Koca Râgıp Paşa

imtiyâz-ı vahşet: Vahşet ayrıcalığı.
Bir imtiyâz-ı vahşet iken sefk-i dem bize
Hattâ cezâda olsa sezâdır âdem bize

Abdülhak Hâmit

imtiyâzât: İmtiyazlar. imtiyâzât-ı makâmât ü usûl: Usül ve makamlar ayrıcalığı.
İ’tibârât-ı tekâsüm ü fusûl
İmtiyâzat-ı makamât ü usûl

Nâbî

imtizâc: Ar. Mezc’ten; uyma, yaratılış veya cismen uygun olma.
Olmaz idi miyân-ı leîmânda imtizâc
Mâbeynde alâka-i cinsiyyet olmasa

Nâbî

Nabz-âşinâ hekîmin o nesnâs-ı nâ-mizac
Çirkinliğiyle ben onun etmiştim imtizâc

Abdülhak Hâmit

Bî-gam olmam hem-nişîn olsam da cânânımla ben
Derd-nâkım imtizâc etsem de dermânımla ben

Muallim Naci

imtizâc-ı ehl-i irfân: İrfan sahibi kişilere uyma.
Hünerdir imtizac-ı ehl-i irfâna sebeb zîrâ
Dü-mevzûn mısrâ’a ülfet veren her yerde mazmûndur

Belîğ

imzâ’: Ar. Bir belgeyi geçerli kılmak için kendi adını yazma.
Dâd-ger-i pâdişeh-i âdil ü âlî-şân kim
Her ne emr etse kazA hükmünü eyler imzâ

Nef’î

Söylenilmez söylenilse fehm olunmaz neyleyim
Bes leb-i hâmûşumuz bu defterin imzasıdır

Esrar Dede

Vaktâ ki erdi gûşuma bu müjde eyledim
İmzâ efendimin keremin hem kerâmetin

Nedim
imzâ-yı cevâz: Müsaade edilen imza.
Hüccet-i afv ü kerem etmez kabûl-i fesh ü nesh
Kâdî-i endîşe imzâ-yı cevâz etmezse de

Nâbî

în, ıyn: Ar. Aynâ’nın çokluğu.
İri ve güzel gözlüler.
Tîre çeşmim aydın etsin ruhların ey hûr-ı în
Hâke pertev salsa gelmez zerrece
Hurşîd’e şeyn
Aşkî (Tireli)
Hûr-i în olurdu mağz-ı âşüfte vü mest ü ebed
Zerre gerdin rûzigâr etseydi
Adn’e armagân

Üsküdarlı Hakkı Bey

în: Far. Bu.
Sâf-kalb ol kimseye tutma sakın kalbinde kîn
Fahr-ı Alem dedi sığmaz kîn ile bir yerde în

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Hûr-i în olurdu mağz-ı âşüfte vü mest ü ebed
Zerre gerdin rûzigâr etseydi
Adn’e ermagân

Üsküdarlı Hakkı Bey

Ân u în: Bu, şu.
Kem cür’a ile
Hamdî’ye bir keyf verdi ışk
Kim ân u în görünmez ona keyf ü eyn

Hamdullah Hamdi

inâ’: Ar. Geciktirme, alıkoyma; zayıf düşürme.
inâ-yı vücûd: Vücudu zayıf düşürme.
Lebinden aldığı bûy-ı elest neş’esidir
Ki feyz-i rûh ile leb-rîzdir inâ-yı vücûd
Nevres-ı Kadîm
inâbe, inâbet: Ar. 1. Günahlara tövbe edip
Hak yoluna girme. 2. Bir mürşide baş vurup tarikata girme.
Sittîn erişti ey dil inâbet zemânıdır
Ser-germî-i hevâdan ifâkat zemânıdır

Nâbî

Eyle
Mevlâ’ya inâbet terk edip bu benliği
Câhil-ı Mâbsın çün kılma daâ-yı safâ

Âdile Sultan

Himmeti hâzır olan mürşid-i kâmil nâ-yâb
Ben de bî-himmet olan şeyhe inâbet edemem
Hâmî (Hâmî-i Âmidî)
inâd: Ar. Bir konuda muhalefette, zıt olmada ısrar, direnme, muannidlik.
Fermân-ı aşka cân ile var inkıyâdımız
Hükm-i kazaya zerre kadar yok inâdımız
Bâkî
Etmez sühanda kadrimi ikrâr müddeî
Akl-ı selîmi yok değil ammâ inâdı var

Seyyit Vehbî

Pâyân ver elverir bu inâd ü lecâcete
Celbeyledim, unutma, seni bâb-ı hâcete
abdülhak Hâmit
inâk: Ar. Boynuna sarılma, sarmaşma.
inâk-ı aşk: Aşk sarılması.
Bezm-i inâk-ı aşkta cân mey-perest iken
Öğrenmiş idi câm adını
Cem dedikleri
Nizami in’âm: Ar. Ni’met’ten; ihsan etme, bahş etme. c. in’âmât.
Zulm ile akçeler alup zâlim
Eyler in’âm halka minnet iZe

Fuzûlî

Cânâ safâ hengâmıdır îş ü tarab eyyâmıdır
Sultân-ı gül in’âmıdır seyr eyle ihsânın yine
Râmî
Yok farkı bahîl ile o ehl-i keremin kim
İn’Amı ola kavm-i ahibbâsına mahsûs

Sünbülzade Vehbi

in’âm-ı âm-ı Ahmed: Hz. Muhammed halkının ihsanı.
Hırz-ı emân enâma iz’ân-ı nam-ı Ahmed Ümmîd-i hâs ü Ama inâm-ı âm-ı Ahmed

Hamdullah Hamdi

in’âm-ı Hak: Hakk’ın ihsanı. imâret rüknidür âyendeye huld-ı naîm
O saâdet dârı kim in’âm-ı Hak’tır bî-add
Türk Firdevsisi
inân: Ar. Dizgin, yular.
Nefsi riyâzet ile tutar çile-keş olan
Nerm eyler esb-i serdi inânın sıkıntısı
Arif (Mütercim-ı Arabî
Reisülküttab
Mîr)
Zencîr ile olmaz imtinânım
Tek sende bulunmasın inânım

Abdülhak Hâmit

Şehsüvâr-ı deşt-i ma’nâ kim semend-i hâmeye
Ruhsat-ı cevelân verip ger etse irhâ’-yı inân

Ziya Paşa

inân-ı azm: Azim dizgini.
Nâ-gâh vehm-i vesvese-fermâ-yı kec-nazar
Urdu inân-ı azmime dest-i cesâreti

Nâbî

inân-ı dil: Dilek dizgini.
Rahş-ı emelim aldı inân-ı dili elden
Ahir sürerek vâdî-i hicrâna düşürdü
Tıflî
inân-ı ihtiyâr: Seçme yuları.
Sû-be-sû sevk eyleyen hep sâik-i takdîrden
Kimsenin destinde yok
Râgıb inân-ı ihtiyâr

Koca Râgıp Paşa

inân-ı iktidâr: İktidar dizgini.
İnân-ı iktidârım gitti elden bî-mecâl oldum
Beni dûr eyleyelden ta’ne-i düşmen rikâbından
Cinânî
inân-ı rahş-ı kilk: Kamış kalemin gösterişli dizgini.
Çek inân-ı rahş-ı kilkigeçmesin i’câzı da
Arsa-i ma’nâda
Neylî hem-inân lâzım sana
NeyH inân-ı sabr: Sabır dizgini.
Gördüm semend-i himmet sa’y ile menzil almaz
Aşkî inân-ı sabrı dest-i rızâya verdim
Aşkî
inân-gîr: Dizgin tutan.
Zevkı var cilve-iyek-rân-ıgurûrun ammâ
Olmasapençe-i idbâr-ı inân-gîr olmak

Nâbî

inân-gîr-i duâ: Dua dizginini tutan.
Olur elbette nişânek-zen-i meydân-ı kabûl
Pençe-i ma’siyet olmazsa inân-gîr-i duâ

Nâbî

inâs: Ar. Ünsâ’lar, kızlar, kadınlar.
Mezarlığı düşün biraz defîn-i hâk olanların
Zükûru var, inâsı var yetimi, pîri, şâbı var

İsmail Safa

inâyet: Ar. Bir kimse bir zahmetli işe uğradığında ona iyilik edip o işten kurtarmak, ihsanda bulunma, yardım, ihsan, iyilik. c. inâyât.
Lâzım değil inâyeti ehl-i tekebbürün
Bahş eyledim atâsını vech-i abûsuna
Nahîfî (Süleyman)
İnâyet her kime yüz tutsa isyân-ı hicâb olmaz
Güneş doğdukta zîrâperde-i zulmet nikâb olmaz

Şeyh Galip

Az eyleme inâyetini ehl-i derdten
Ya’nî ki çok belâlara kıl mübtelâ beni

Fuzûlî

Tâli’de devlet olmasa hizmet ne fâide
Hak’tan inâyet olmasa tâat ne fâide
Nişanî (Karamanlı Nişancı
Mehmet Paşa)
inâyet-i ezelî: Ezelî lütuf.
İnâyet-i ezelî mürşid olmasa
Şeyhî
Hidâyet etmek için
Mehdî-i zemân kim olur
Şeyhi inâyet-i Hak: Hakk’ın lütfu.
Câsûs eden mekâmin-i gayba tahayyülün
Tashîh eder inâyet-ı Hakk’a tevessülün

Nâbî

inâyet-i şâh: Şahın inayeti.
Ne özür edersem artık gelir günâhımdan
Meğer inâyet-i şâh ola özr-hâh bana

Ahmet Paşa

inbât: Ar. Nebât’tan, yerden ot bitirme.
Kimdir beni tevlîd veyâhûd kılan inbât
Ancak şu işâret onu eyler sana isbât
abdülhak Hâmit
inbîk: Ar. Özel damıtma âleti.
Ona ne kar’ ü ne inbîk gerek
O nefestir ona tevfîk gerek

Nâbî

inbîk-i dikkat: Dikkat inbiği.
Mizâc-ı âlemi, hâzık isen, tahlîle sa’y eyle
Geçir her şahsı bir unsur gibi inbîk-i dikkatten

inbisât: Ar. Bast’tan; 1. Yayılmak, açılmak. 2. Genişlemek. 3. Gönül açıklığı, ferahlık.
Halka sirâyet eyledi âsâr-ı inbisât
İmsâke hîç alâmet-i te’kîd kalmadı

Nâbî

Eyyâm-ı inbisât iledir lezzet-i hayât
Tûfân-ı gamda âdeme lâzım mı ömr-ı Nûh
Esad (Musullu)
inbisât-gâh: Ferahlık yeri.
inbisât-gâh-ı sükûn: Sakin ferahlık yeri.
Leyl bir inbisât-gâh-ı sükûn
Rûz bir ihtilât-gâh-ı şüûn

Muallim Naci

incâz: Ar. 1. Vaadi yerine getirmek, sözünde durmak. 2. Birinin hacetini reva görmek. c. incâzât.
Birden güsiste olmaz idi rişte-i ümîd
İncâz olunsa va’de-i ferdâ kibârda

Nâbî

Va’d-i lûtf eyler isen az eyle
Lîk mev’ûdunu incâz eyle

Sünbülzade Vehbi

Aftâb-ı himemin zâil ü âfil olmaz
Nûr-ı incâz verir sahn-ı mevâîde hemân
Şinasi
İncîl: Ar. Hz. İsa peygambere nazil olan
semavî kitap. c. enâcîl.
Zemîn-bûs-i kadrinçün
İncîl ede
Beşer sana ne dille tebcîl ede

Ahmet Paşa

Büt-hâne-i hüsnünde hat zülfü eder tefsîr
İncîl yazar künc-i kamâmede
Yohannâ

Esrar Dede

Gelmeden
Furkân ile
İncîl ü Tevrît ü Zebûr
Safha-i suhuf-ı cemâlin âşıka mezbûr idi

Hamdullah Hamdi

incilâ’: Ar. Cilâ’dan; 1. Cilalanma, parlama. 2. Belli, meydanda, aşikâr. 3. Görünme.
Ref’ edince mâsivâyı nûr-ı Hak eyler zuhûr
Maksad ancak kalbe böyle incilâ vermektedir

Selimî (Yavuz Sultan Selim)

Bakın hevâ ne güzel açtı incilâ buldu
Deminki velvele, şiddet sükûn-pezîr oldu

Tevfik Fikret

Düştün bu leyl-i gurbete mehcûru incilâ
İndin bugavr-ı zulmete me’yûsu i’tilâ

Kemalzâde Ekrem Bey

ircilâ-yı bahâr: Baharın ortaya çıkışı.
Günün birinde ki bir tûde ebr-i nâmiye-bâr
Verip havâlî-ı Ken’âna incilâ-yı bahâr

Tevfik Fikret

incilâ-yı ruh: Yanağın parlaması.
İncilâ-yı ruhu yaktıkta fetîl
Söndü kandîl-ı Zebûr ü İncîl

Hakanî

incilâ-bahşa: Parlaklık sunan.
incilâ-bahşa-i vicdân: Vicdana parlaklık veren.
Sen ey ebr-i münevver, incilâ-bahşa-i vicdânsın

Tevfik Fikret

incimâd: Ar. Donma, salâbet kesb etme, katılaşma.
Cihânı incimâd etti ihâta havfim ondandır
Ki ide zımn-ı cevâhirde olan âba sirâyetler

Nâbî

Tasavvur-hâne-i fikrette kesb-i incimâd eyler
Heyülâ-yı maânî bulmadan sûret beyân üzre

Ziyâ Paşa

Kalbimde incimâd eder âmâl-i neşve-bâr
Mecrûh nâlelerle dolar ömr-i intizâr

Kemalzâde Ekrem Bey

incizâb: Ar. Cezb’den; cezb olunma, bir nesnenin cazibesi kuvvetiyle o nesneye doğru gitme. c. incizâbât.
Eşyâda bir incizâb var birbirine
Pervâne yanar mı boş yere, yanmasa mum
Âsaf (Mahmud Celaleddin Paşa)
İncizâbın görülür nerde bir âfet görsen
Görmedim sen gibi âlemde belâ-hâh gönül

Muallim Naci

incizâb-ı dil: Gönül cezbedişi.
Tâze kenîzegâne ise incizab-ı dil
Bî-tablıkta fevt olur onun da lezzeti

Nâbî

ind: Ar. 1. Yan, nezd, kat, huzur. 2. e. Yanında, göre. 3. e. Olunca, olduğu hâlde.
Bin safsata bir mısrâ’-ı bercesteye değmez
İndimde esâtir-ı Felâtûn hezeyândır
YenişehMi Avni
Görsem de görmesem de bu indimde bir benim
Mâdem ki şimdi her biri kalbimdedir benim

Yahya Kemal

ind-i Bârî: Allah’ın yanında.
Nizam-ı halk-ı âlem mültezimdir ind-ı Bârî’de
Hudâ kâdirdir ammâ sîmi zer leyli nehâr etmez

Ziya Paşa

ind-i Hak: Hak katı.
Her meşakkat kim görürsün ind-ı Hak’tandır nüzûl
Kahr u lutfun illetidir tutma sen dilde melâl

Ümmî Sinan

ind-i İlâhî: Hak yanı.
Bir olur ind-ı İlâhî’de
Süleymân ile mûr
Der-geh-ı Hak’ta hemân şâh ile sâil birdir

Keçecizade İzzet Molla

inde’l-kirâm: Büyüklerin arasında.
Olmasa şâyi’ onu tahrîre vermezdim rızâ
Özrüm ümmîdim budur makbûl ola inde’l-kirâm

Nâbî

inde’t-taleb: İstek katında.
Verdi beşere karz ile
Hak nakd-ı hayâtı
İnde’t-taleb elbette müheyyâ-yı edâdır
Emrî (Edirneli Emrullah)
indifâ’: Ar. Deften; 1. Ortadan kalkma. 2. Yer yer başgösterme.
Nîm-şeb ol meh çıkıp halvet-geh-i ibdâ’dan
Tîregî-i kesret-i mevhûmu eyler indifâ’

Esrar Dede

ineb: Ar. Üzüm. c. a’nâb.
bintü’l-ineb: Şarap (üzüm kızı).
Döşeyip sofra-i ayş u tarabı
Çekse
İncirli’de bintü’l-inebi
Yenişehirli Avni
Kevser-i hûra murâdı zahidin
Fikr-i âşık şâhid ü âb-ı ineb

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Hem-vâre humla hoş başı câm ile leb-be-leb Ümmü’l-habâis olsa ne ola duhter-i ineb

Nedim
a’nâb: İneb’ler, üzümler.
a’nâb u nahîl: Hurma ve üzümler.
Pürdür ol bostânda a’nâb u nahîl
Var budaklarında cömerd ü bahîl
Ubeydî
infâz: Ar. Nüfûz’dan; 1. Öte tarafa geçirme, geçirilme. 2. Hükmünü verme, hükmü verilme; icra, yerine getirme. c. infâzât.
Senindir devr-i devlet hükmünü dünyâya infâz et
Hudâ ikbâlini hıfz eylesin her türlü âfetten

Namık Kemâl

Hükm-i kader ne ise infâz eder merâmın
Olmaz rehîn-i tağyîr, bulmaz fenâ bu kânûn
Hakkı Paşa
(İsmail)
infiâl: Ar. Fi’l’den; 1. Müteesir olma. 2. Gücenme, kırılma. c. infiâlât.
İnfial etmeğe âmâde gürûh-ı ittibâ
Aşk sevdâsına ser-beste civârî vügulâm

Nâbî

Gitmez kulûb-ı kâsiyeden nakş-i infial
Seng üzre mürtesim olan âsâr saht olur

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

Sesler durur, hayâl uyuşur dilde, beste-leb
Yüksekte nefha nefha eser bâd-ı infial
ahmet Hâşim
infikâk: Ar. Fekk’ten; Bir şeyin yerinden ayrılması, çözülme.
Her âyîne benden değildi cüdâ
Baîd eylesin infikâkın
Hudâ

Keçecizade İzzet Molla

Bir zerredir ki zerre-i nd-müntehd-yı hâk
Bir zerre hârice edemez ondan infikâk

Ziya Paşa

infirâd: Ar. Ferd’ten; Topluluktan ayrı durma, yalnız olma, tek olma.
Vücûdu herbirinin başka âlemdir hakîkatte
Olur anunçün ehl-i dil cihânda infirad üzre

Nef’î

Cihân artık değişmiş infirâdın yoktur imkânı
Göçüp ma’mûrelerden boylasan hattâ beyâbânı

Mehmet Akif

infisâl: Ar. Fasl’dan; ayrılma, yerinden kesilme, münfasıl olma.
Neydi cürmün bilmem ki âyîne-i ümmîdimi
Etti bu sûretle muğberr infisâlin sûreti
Nevres-ı Cedîd (Osman)
Sipihrin bahtını ikbâlini hep pây-mâl ettim
Hayâtımdan muazzezken vatandan infisâl ettim

Namık Kemâl

Lânesinden bulsa bir dem infisâl
Yoktur ircâHnda kat’â ihtimâl

Ziya Paşa

inhâ’: Ar. Nehy’den; 1. Yetiştirme, ulaştırma. 2. Vazifeye başlama veya terfi etme yazısı.
Münhî-i ma’rifeti hâl diliyle dâim
Kılar ehl-ı Hakk’a esrâr-ı hakîkat inhâ

Fuzûlî

Hilâf inhâ rakîb ol âfeti tenfîr edip benden
O sengîn-dil müzevver mühr kazmış nâme uydurmuş

Nâbî

inhâ-yı muhlis-âne: İyi niyetle ulaştırma.
Ümîd-i nâme-i rahm etme ol cefâ-cûdan
Ki ma’nî-i sitem inhâ-yı muhlis-ânesidir

Nâbî

inhidâm: Ar. Hedm’den; çökme, yıkılma. (Canlılar için kullanılır.)
Ta bula âsâr-ı gerdûn inhidâm
Ta ola eş’âr-ı mevzûn ber-devâm

Ziyâ Paşa

İşit: On dört asırlık bir cihânın inhidâmından
Kopan ra’din, ufuklar inliyor, hâlâ devâmından

Mehmet Akif

inhilâl: Ar. Hall’den; 1. Açılma, çözülüp açılma. 2. Dağılma. 3. Erime.
Ezvâk-ı gayz u kîn ile mestîdedir serim
Hûnumda zehr-i nûr-ı gurûb etmiş inhilâl

Ahmet Hâşim

Nâle kılmaktan tenim oldu karîn-i inhilâl
Öyle zafa uğradım ki herkes beni zannetti nâl

inhimâk: Ar. Bir şeyin üzerine ziyadesiyle düşme. c. inhimâkât.
Bir kışrdır ki cümle hayvâna rûz u şeb
İhzar-ı rızk u tûşe için eyler inhimâk

Ziya Paşa

inhinâ’: Ar. 1. Eğilme, eğrilme, bir tarafa çarpılma. 2. Bükülüp iki kat olma.
İnhinâ tavk-ı esârettengirândır boynuma
Fikri hür, irfânı hür, vicdânı hür bir şâirim

Tevfik Fikret

inhirâf: Ar. Bir tarafa doğru meyletmek, çarpılmak.
inhirâf-mizâc: keyifsizlik, kırıklık, kırgınlık. c. inhirâfât.
Reşk-i ruhsârın dil-i horşîde salmış ıztırâb
Gayret-i kaddin mizac-ı şem’a vermiş inhirâf

Fuzûlî

Güçsüzüm yâ
Fahr-ı Alem derde dermân eylesen
Mahrefenden inhirâf eyler isem affeyle
Sen

Şeref Yılmaz

Kasvet-i kalbden gelir ekser mizâca inhirâf
Meşhuri (Selânikli)
inhisâr: Ar. Hasr’dan; 1. Bir işi, başkası yapmamak üzere bir kişi veya kuruluşa verme. 2. Tekel.
Bu âlem-i fânîde sen de inhisârcısın
Attığın zâr düşeştir ne yaman kumârcısın
Badi

Nedim
Ofdağ inhitât: Ar. Hatt’tan; 1. Düşme, aşağı inme, gerileme, tedenni. 2. Aşağılama. 3. Yaşlanma. 4. Kuvvetten düşme. 5. Şişliğin azalması.
Bir ufk-ı i’tilâ açılır, yükselir hayât
Yükselmeyen düşer; ya terakkî, ya inhitât!

Tevfik Fikret

inhizâm: Ar. Hezîmet’ten; 1. Hezm olunma, el ile basılıp ezilme. 2. Savaşta bozguna uğrama, sınma.
Budur ümîdimiz kim düşmenin bünyân sâmânı
Bu günden sonra bî-şek rahne-yâb-ı inhizâm oldu

Nedim
Şeb mahv olur hemîşe ki necm-i seher doğar
Encâm-ı inhizamda mihr-i zafer doğar
Rahmi in’ikâs: Ar. Aks’ten; 1. Aksetme, yansıma. 2. Ters çevrilme, geri çevrilme. c. in’ikâsât.
Olsa ger mirât-ı dil sâfî sakal-ı zikrile
Eyler ol âyînede nûr-ı tecellî in’ikâs
Nuri
Nasıl berk-ı dehâettir ki lemh-i in’ikâsıyla
Hayât-engîz olur bir kütle-i câmidde?
Hayretler

Tevfik Fikret

Eğer birşem’a bin âyîne tutsan in’ikâs eyler
Bu vech-i vahdeti, a’mâ olan, kesret kıyâs eyler
Lâ in’ikâs-ı peyker-i cân-perver: Gönül açan güzelliğin aksetmesi.
Etse tasvîrim teveccüh âlem-i ervâh olur
İn’ikâs-ı peyker-i cân-perverimden müstenîr

Muallim Naci

in’ikâsât: Yansımalar, yankılanmalar. in’ikâsât-ı nûr-ı zerd: Sarı ışığın yansımaları.
Şimdi rûhum bu şems-i muhtazırın
İn’ikâsât-ı nûr-ı zerdiyle
Ağlıyor derbeder, hazîn, hâsir

Ahmet Hâşim

in’ikâs-âver: Tersine döndürme.
İn’ikâs-âver olur âyîne-i idbâra
Akıbet nakş-ı nigûnsâr-ı umûr-ı ikbâl

Hersekli Arif Hikmet

in’itâf: Ar. Atf’tan; bir tarafa dönme, yönelme, meyletme. 2. Eğilme, iki kat olma, bükülme.
Feminin rengi aksedip tenine
Yeni açmış güle misâl olmuş
İn’itâfiyle bak ne âl olmuş

Namık Kemâl

inkâr: Ar. Nekr’den.
“öyle değildir” diye
iddia etme.
İnkâr etme sûfîşarâbın menâfi’in Üstâd-ı hikmet öyle buyurmuş kitâbda
Bâkî
inkâr-ı hatâ: Yanlışı inkâr etme.
Cürmüm bilirim muherif-i mahiyetim ben
İnkâr-ı hatâ etme de bir gûne hatâdır

Keçecizade İzzet Molla

inkâr-ı ışk: Aşkı inkâr etme.
Fakîh-i medrese ma’zûrdur inkâr-ı ışk etse
Yok özge ilmine inkârımız bu ilme câhildir

Fuzûlî

inkıbâz: Ar. Kabz’dan; 1. Kabız olma. 2. Sıkıntı çekme.
Gonca-veşgönlümden aslâ zâyil olmaz inkıbâz
Bana niçe dil-güşâ olsun temâşâ-yı riyâz

Behiştî

Eğer verse rencûra râvend-ı Çîn
Olur inkıbâz mizâca muîn

Keçecizade İzzet Molla

Zulmetin nûru, küsûfun keşfi, hecrin vaslı var
İnkıbâzın bastı, usrün yüsrü, akdin faslı var

inkılâb: Ar. Kalb’ten; 1. Dönme, değişme, başka türlü, başka şekilde olma. 2. Hâl, yapı ve usûl değişme. c. inkılâbât.
Dâr-ı cihân ki dâire-i inkılâbdır
Elbette hâli ehl-i gurûrun harâbdır

Hersekli Arif Hikmet

Çarh-ı gerdûndan bilirsin eksik olmaz inkılâb
Bekle yârin eşiğin kim bir gün ola feth bâb

İbni Kemâl

Beni karârım ile koymaz oldun ey gerdûn
Yeridir âhım ile versem inkılâb sana

Fuzûlî

Rûzigârım buldu devrân-ı felekten inkılâb
Kan içer oldum ayağın çekti bezmimden şarâb
Fuzûlî inkılâb-ı celâl ü cemâl-i dil: Gönül güzelliğinin büyüklük değişikliği.
Hayret-nişîn etti beni fikretim gibi
Emvâc-ı inkılâb-ı celâl ü cemâl-i dil

Esrar Dede

inkılâbât: İnkılâplar. “Ailî bir inkılâb olsun” diyen me’yûs olur
Çünkü “çıplak” inkılabâtın rezalettir sonu

Mehmet Akif

inkırâz: Ar. Tek bir kişi kalmamak üzere tükenip yok olma.
Bana ömrün sübhasının inkıtâH yeg gelir
Devr-i hüsn-i yâre gelmekten

Behiştî
inkırâz
behiştî (yeg: daha iyi)
inkırâz-ı bahârân: Baharların tükenişi.
Ne inkırâz-ı bahârân ki hân-ı yağmâda
Şarâb mahzeni
Cem’den sebû sebû dökülür

Yahya Kemal

inkıtâ’: Ar. Kat’dan; kesilme, kat’ olunma.
Bana ömrün sübhasının inkıtâH yeg gelir
Devr-i hüsn-i yâre gelmekten

Behiştî
inkırâz
behiştî (yeg: daha iyi)
inkıyâd: Ar. Kayd ve kıyâdet’ten; yumuşak başlı olma, boyun eğme, ram olma, itaat. etme.
Fermân-ı ışka cân ile var inkıyâdımız
Hükm-i kazaya zerre kadar yok inâdımız
Bâk
Vezaret eyleye devletle dîvân-ı hümâyûnda
Ola fermânına şâhân-ı âlem inkıyâd üzer

Nef’î

Beş ongün oldu ki, mu’tâda inkıyâd ile ben
Sabâhleyin çıkıvermiştim evden erkenden

Mehmet Akif

inkisâf: Ar. Küsûf’tan; 1. Güneş tutulması. 2. Parlaklığı sönme.
Baktım o cebhe-i seherin inkisâfına
Bir levha seyreder gibi lâ-kayd ü hande-zen

Tevfik Fikret

inkisâr: Ar. Kesr’den; 1. Kırılma, gücenme, şikeste olmak. 2. Beddua etme.
Sohbet-i nâ-cins olur elbet medâr-ı inkisâr
İttihâd-ı seng ü âhenden görünmez mi şerâr
İshak (Şeyhülislam Efendi)
Gönül âyînedir sevmez gubârı
Götürmez câm-ı Cemşîd inkisârı
Âhî
Düşünmeden geçemem, yâr bî-hemâldir
Odur beni arayan hîn-i inkisârda
Recaizade Ekrem
inkisâr-ı derûn: Kalbi kırılma.
Sâf eyleyenler âyîne-i kalb-i âşıkı
Vermişler inkisâr-ı derûndan safâ bana

Fasih (Ahmet Dede)

inkisâr-ı hâtır: Gönlü kırılma.
Hûn-ı ciğerle dolmuş câm-ı zer olmadansa
Bî-inkisâr-ı hâtır işkeste sâgar olyun

Nâilî
inkişâf: Ar. Keşf’ten; 1. Açığa çıkma, zâhir ve âşikâr olma. 2. Açılma. c. inkişâfât.
Sıfat ü zât yek-diğerden olmaz bir zemân münfek
Ziyânın inkişâfı şemsden, şemsin ziyâdandır

Nevres-i Kadim

Ne havf eylersin ey dil sırr-ı ışkın inkişâfından
Benim ol gamze gibi mu’temed bir râz-daşım var

Nedim
Bir lâhza önce aldanarak inkişâf eden
Ezhâra dehşet-âver oldu

Tevfik Fikret

inkişâf-ı gül: Gülün açılması.
Pür-haşrdır gözünde onun inkişâf-ı gül
Mahzûz olur ne yolda ise keşfi râzdan

Abdülhak Hâmit

inkişâfât: İnkişaflar, gelişmeler.
İnkişâfâtını bir milletin erbâb-ı nazar
Kocaman bir ağacın tıpk ı çiçeklenmesine
Benzetirler ki.
Mehmet Âkif
ins: Ar. İnsan takımı, nev-i beşer.
Nefse câna olan kuvâ vahdet bulursa hoş revâ
Budur sülûk-ı müntehâ ins ile cînden al haber

Ümmî Sinan

ins-i musâhib: Sohbet eden insan.
Zevâyâ-yı uzlette tenhâ vü bî-kes
Ne ins-i musâhib ne hazz-ı maâşir
Cinânî
ins-i Üveys: Üveys’e benzer insanları.
Bulmak istersen eğer ins-i Üveys
Her nefes
Hakk ile eyle intiaş
Nuri
ins ü cânn: İnsan ve cin kavmi.
İns ü cânndan kimseler görmüş değil
Kimse ol elden haber vermiş değil
Aşk Paşa
Der-gehe devlet-penâhî mültecâ-yı hâs u âm
Hâk-i pâk-i âsitânı bûse-cây-ı ins ü cânn

Nef’î

ins ü cin: İnsan ve cin.
Yer ü gök arş ü ferş ü levh ü kalem
İns ü cin iç ü taş vücûd u adem
Şeyhi ins ü melek: Melek ve insan.
Taât-ı ins ü melekten ya’nî
Şân-ı a’lâsı iken müstağnî

Hakanî

ins ü perî: Peri ve insan.
Ey dil var ise mühr-ı Süleymân dehânıdır
Ki ona musahhar ins ü perî mürg ü mûr u mâr

Taşlıcalı Yahya Bey

insâf: Ar. Âdil olma, insaflı davranma.
Gelin insâf edelim fark edelim mikdârı
Şâiriz biz diyerek lâf ü güzâfı koyalım
Muradî (Sultan IV. Murat)
Çeşm-i insâf kadar kâmile mîzan olmaz
Kişi nokânını bilmek gibi irfân olmaz
Tâlib-ı Kadim (Bosnalı)
Kocup her şeb miyânın cânına can katmada ağyâr
Behey zâlim sen insâf et bizim de cânımız vardır
Nedim (koç-: kucaklamak.)
insâf-şiâr: İnsaf gösteren, insaflı.
Bir velâ-perver-i insâf-şiâr olsa dahi
Nazm-ı eş’ârda hem-kevkebe-ı
Hakanî

Muallim Naci

insân: Ar. 1. Âdem, benî âdem. 2. İyi adam, vicdanlı adam.
İnsân oldur ki âyîne-veş kalbi sâf ola
Sînende neyler âdem isen kîne-i peleng
Bâkî
Lâyık mıdır insân olana vakt-i kazâda
Hak zahir iken bâtıl için hükmü imâlet

Ziyâ Paşa

Bilmedik zevk-ı visâlin, çekmeyince firkatin
Olmayınca hasta, kadrin bilmez insân sıhhatin

Fıtnat

insân-ı beyâbân: Çöl insanı
İnsân-ı beyâbân ona nisbetle melektir
Cin çarpmışa benziyor insân-ı sadâkat
Kânî insân-ı bî-vicdân: Vicdansız insan.
Denir dünyâya ancak sulh için halkeylemiş
Yezdân
Fakat meydân-ı cenk etmiş onu insân-ı bî-vicdân

Abdülhak Hâmit

insân-ı kâmil: Olgun insan.
Mazhar-i sırr-ı hakâyıktır kulûb-ı ârifân
Eylemez şugl-i abes insân-ı kâmilden zuhûr

Hersekli Arif Hikmet

insân-ı nâ-dân: Pişman kimse.
Maârif arz edenler bî-şuûr insân-ı nâ-dâna
Gül-âb-efşâna benzer cîfe-i bed-bûy-ı hayvâna
Lebîb-ı Amidî (Abdülgafur Hüseyin)
insâniyyet: İnsanlık.
Dest-i gavvâsân insâfa gelir bir gün çıkar
Bu meseldir ki sen insâniyyet et ummâna at
Lebîb-ı Amidî (Abdülgafur Hüseyin)
insicâm: Ar. 1. Su gibi akma. 2. Düzgün, irtibatlı olma.
Ma’nâsı latîf lafzı bî-gışş
Mazmûn-ı nev insicâmı dil-keş

Ziya Paşa

insidâd: Ar. Sedd’ten; 1. Kapanma. 2. tıkanma.
Kusûr ettimse ger ma’zûr ola vasf-ı cemîlinde
Reh-i mecrâ-yı feyz olmuştugâyet insidâd üzre

Nef’î

insilâb: Ar. Selb’ten; soyulma, soyulmuş olma, giderilme, kalmama.
insilâb-ı ihtiyâr: Seçme hakkının kalmaması.
Bî-mehâba halka söylenmez hakâyık söyledim
Oldu âlem insilâb-ı ihtiyârımdan habîr

Muallim Naci

insilâh: Ar. Selh’ten; 1. Sıyrılıp çıkma, soyunma. 2. Ayın son görünüşü olma.
Berk-ı rûz-efrûz-ı âhımdan cihân yek-renk olup
Ferve-i ârâmı şebten kıldı dünyâ insilâh

Leskofçalı Galip

İktisâb-ı sevb-i vuslattır tecerrüdden murâd
Sanma kim bîhûde kıldı
Kays-ı nâlân insilâh
Fâik
Memduh Paşa
(Esbak Dahiliye Nâzırı)
Bir aceb feyz-i mücerred var ki tîğ-ı gamzede
Sıklet-i tekfînden etmiş şehîdân insilâh

Memduh Paşa

insilâk: Ar. Silk’ten; sülûk etme, yol tutma, yola girme.
Bir noktadır yemîn ü şimâli beyân eden
Eyler cihâta akl bu merkezden insilâk

Ziya Paşa

inşâ’: Ar. 1. Yapma, imâl etme. 2. Mektup yazmanın ilmi, hüsn-i kitâbet. 3. Lüzumsuz şeyleri olmayan söz. c. inşâât.
Tenezzül eylemem inşâya eylesem yoksa
Müsebbihân-ı felek vird ederdi inşâmı

Nef’î

Şi’r ü inşâ ikisi tev’emdir
Lîk inşâ dahi pek elzemdir

Sünbülzade Vehbi

inşâ-yı hudûs: Sonradan ortaya çıkan yapı.
Aslına nisbetle terettüb eder isbât-ı kıdem
Tavr-ı ferdyyet ü sûrettedir inşâ-yı hudûs

Hersekli Arif Hikmet

inşâ-yı kelâm: Söz düzme.
Fenn-i emsâle edersen himmet
Gelir inşâ-yı kelâma kuvvet

Sünbülzade Vehbi

inşâ-yı kerem: Cömertlik yapma.
Nâşir-i şân u şeref münşî-i evsâf-ı selef
Mâlik-i rûh-ı ahaff nâil-i inşâ-yı kerem
Ahmet
Hamdi
inşâ-yı kevn: Kâinatı yapma.
Münşeât-ı dehrde her lafz bir ma’nâyadır
Biz de bu inşâ-yı kevnin tâze bir mazmûnuyuz

Nâbî

inşâ-yı kurûn: Değerli insanların sözü, yazısı.
Ser behem dâde-i dest-i ahadiyyettir hep
Yek-be-yek silsile-i nisbet-i inşâ-yı kurûn
Münif inşâ Allah: Ar. “eğer Allahü
Teala dilerse” anlamında temenni sözü.
Bâz-ı himmetle şikârın alıp inşâallah
Diye mürg-ı zaferi beste-i fitrâk ettim

Şeyhülislam Yahya

Câm-ı ikbâli felek şimdi rakîbe sunsun
Dil-i nâ-kâma da nevbet gelir inşâallah
Ahmet
Cevdet Paşa
inşâd: Ar. Neşd’ten; şiir okuma, şiir söyleme. (okuyan kimsenin kendi şiiri olması gerekmez.) c. inşâdât.
Leylîyi seversen eyle inşâd
Bir şi’r ile geçen zemânın yâd
FuzûM
Gerçi ederim haylice manzûmeler inşâd
Ammâ bütün onlardaki ma’nâdan usandım

Kemalzâde Ekrem Bey

Nedir samîmî sükûnette böyle bir feryâd
Neşîde
Hâlık’ın ammâ kim eyliyor inşâd

Mehmet Akif

inşirâh: Ar. Şerh’ten; 1. Ferah olma, keyfi gelme. 2. Açılma, gönlü açılma.
Gösterir bir başka âlem şimdi her sahrâ bana
İnşirâhım şerh olunmaz gayri dünyâlar benim

Muallim Naci

Bu bezm-i ehl-i keder sürsün inşirâha kadar
Piyâle ortada devreylesin sabâha kadar

Yahya Kemal

intâc: Ar. 1. Netice verme, neticelendirme. 2. Doğurma, meydana getirme.
intac-ı merâm: Meramını sonuçlandırma.
Çünki vâ-bestedir evkâtına intâc-ı merâm
Fikr-i imrûzda endîşe-i ferdâ ne belâ
Sâlik (Kasımpaşa Mevlevihanesi
Şeyhi
Halil Efendi
Mahdumu)
intâk: Ar. Nutk’dan. söyleme, nutka getirme.
Feyz-i rûhu iltifâtındır beni intâk eden
Yoksa deng ü lâl idim mânend-i tasvîr-i cimâd
Yenişehirli Avni
intıfâ’: Ar. Sönme.
Hased bir âteş-i cân-sûzdur kim intıfâ bulmaz
Recaizade Ekrem
intıvâ: Ar. Tayy’den “infiâl” vezninde, dürülme, bükülme.
intıvâ-yâb: Dürülen, bükülen.
intıvâ-yâb-ı kıyâmet: Kıyametin toplanması.
Sen ki dest-i kereminden onu bîrûn edesin
İntıvâ-yâb-ı kıyâmet ola tumâr-ı felek
Yenişehirli Avni
intiâş: Ar. 1. Hastalıktan kurtulup kalkma. 2. Doğrulup kalkma.
Bulmak istersen eğer ins-i Üveys
Her nefes
Hakk ile eyle intiaş
Nuri
intibâh: Ar. Nebeh’ten; uyanma, gözü açık olma.
Ey
Nâilî
terâne-i kilkinden oldular
Rûhâniyân-ı mastaba-i intibâh mest

Nâilî

Eyâ şehriyâr-ı maâlî-penâh
Bize mesleğindir veren intibâh

Muallim Naci

Doğru mudur ye’s ile olmak tebâh
Yok mu gelip gayrete bir intibâh

Mehmet Akif

intifâ’: Ar. Ortadan yok olma, aradan
çıkma.
Bir lerziş-i alîl ile meyyâl-i intifâ’
Enzârı ağlıyordu bakıp kendi kendine

Tevfik Fikret

intifâ’: Ar. Nef’den; faydalanma, menfaatlenme, sebeplenme.
İntifâ’ından olurlar hergelenler hisse-yâb
Zümre-i erbâb-ı tâat firka-i ehl-i hevâ

Nâbî

Olmasın rüsvâylıkta intifâH kimsenin
Gelmesin eksik terâzûda metâı kimsenin

Nâilî
intihâ’: Ar. Nihâyet’ten; nihayet bulma, nihayet. 2. Sona varıp sınıra dayanma.
Ey Fuzûlî intihâsız zevk buldun ışktan
Böyledir her iş ki
Hakk adıyla kılsan ibtidâ

Fuzûlî

Işka ne intihâ bulabildik ne ibtidâ
Cân vermek ile kimdir ona bula intihâ

İbni Kemâl

Açıp karşımda bir âgûş-ı mükrim
Okur bî-intihâ eş’âr-ı dacvet

Tevfik Fikret

intihâ-yı her-asfâr: Her değersiz şeylerin son buluşu.
Olur bidâyet-i sefer intihâ-yı her-asfâr
İ’dM-ı fazl u kemâlâtın edemez madûd
Sâmi intihâb: Ar. Nehb’ten; seçme, seçilme, ihtiyar etme.
Kilk-i kudret levh-i sînemde seni kılmış rakam
Eyleyip mahbûblar mecmûasından intihâb

Fuzûlî

İntihâb ettin kamu mürseller içre
Ahmed’i
Adına kâfir, Müselmânlar onun derler
Emîn

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Nice kasîde bir kitâb-ı mecmûa-i intihâb
Her nüktesi faslü’l-hitâb her beyti bir genc-i hikem

Nef’î

intihâb-ı cây-ı bûse: Buse yerini seçme.
Hatâdır intihâb-ı cây-i bûse rûy-ı dil-berden
Gönül, sahn-ı harîm-ı KA’be, de mihrâbı neylersin
Rahmî (Tersane Kâtibi Vak’anüvis Kırımlı Mustafa)
intihâz: Ar. Hareket etme, yola çıkma, fırsat gözleme.
Ehl-i bezm gül-şenin en sivrisidir serv evet
Kadd-i dil-cûyun kıyâmın görse eyler intihâz

Behiştî

intikâd: Ar. Edebî, fennî ve sanayiye ait
eserleri tedkik ile iyi ve fena taraflarını tenkit
etme. c. intikâdât
Ric’at ederdi ye’s ile emvâc-ı intika. d
Seng-i rasîn-i ömrüne oldukça cebhe-zen
Cenap Şahabeddin intikâl: Ar. Nakl’den; 1. Tebdîl-i mekân etmek, bir yerden diğer bir yere gitmek. 2. Dünyadan ahirete göçmek. 3. Bir şeyden diğer bir şeye geçmek. 4. Bir şeyden diğer bir şeyi anlamak. c. intikâlât
Mesmûmen etti zât-ı Hasan
Adn’e intikâl
Mazlûmen oldu şâh-ı şehîdân bürîde-ser

Ziyâ Paşa

Hayât-ı câvidânı şeyh-i kâmilden suâl ettim
Ölümden evvel ölmektir deyince intikâl ettim
Şeyh Sadık
Aklın eyler nakl-i esrâr-ı maânî gaybdan
Akılân hayrân-ı hüsn-i intikâlindir senin

Muallim Naci

intika: Ar. Nukm’dan; öc alma, yapılan bir kötülüğn acısını çıkarma.
Rıza yok intikama mezheb-i uşşâkda yoksa
Bir âh ile cihânı eylemek berbâd kâbildir
Vecdî
İntikâm almaz isem hicv ile ben de ondan
Şâiriyyet bana her vech ile bühtân olsun

Nef’î

Muzaffer ordusu hakkıyle intikâm alıyor
Çoluk, çocuk, kadın, erkek, ne bulsa parçalıyor

Mehmet Akif

intikâm-ı zemân: Zamanın intikamı.
Zemâne içre mücerrebdir intikâm-ı zemân
Hemîşe yahşiye yahşi verir, yamana yaman

Fuzûlî

intikâş: Ar. Nakş’tan; nakşolunma, kazınma.
Semme vechullahi hâl et şöyle kim
Vech-ı Hak her şeye etsin intikâş
Nun intimâ’: Ar. 1. Nisbet. 2. Alaka. 3. İntisap etme.
intimâ-yı tab’: Yaratılış uygunluğu.
Kimin âyîne-i feyz-i intimâ-yı tab’ısın bilsem
Aceb şimdi kim oldu râz-dâr-ı sohbetin cânâ
Nahfî intisâb: Ar. Nisbet’ten; 1. Nisbet, alaka peyda etme. 2. Kapılanma, bağlanma.
İntisâb etmeğe her gün biri âmâde iken
Şimdi her şeb biri etmekte firâra ikdâm

Nâbî

Bu imtidâd-ı cevre ki bahtın şitâbı var
Mihnet-medâr olan feleğe intisâbı var

Nedim
Habîb’in sev takarrübse murâdın
Hakk’a ey Alî
Rakîb olmak gibi Allah’a rengîn intisâb olmaz
Âlî Bey
(Gelibolulu Müverrih)
Ne bir ehl-i dünyâya ettim taabbüd
Ne bir ehl-i takvâya var intisâbım

Muallim Naci

intisâb-ı ehl-i devlet: Devlet ehlinin kapılanması.
İntisâb-ı ehl-i devlet hâki de eyler azîz
Zâil olmaz sît-ı izzet kâse-i fağfûrdan

Koca Râgıp Paşa

intisâb-ı hum: Şarap küpüne nispet.
Neşât-bahşî-i mey intisâb-ı humdandır
Kerem güvâh-ı nesebtir kibâr-zadeliğe
Seyyit Vehbi intişâ’: Ar. Gelişme, yetişme, neşv ü nema bulma.
Adem-i ma’nâ-durur rûh-ı menâfi’ âleme
Cümle zerrât-ı cihân ondan buluptur intişâ

Gaybî
intişâr: Ar. Neşr’den; 1. Yayılma, dağılma. 2. (Kitap, gazete, dergi vb. için)
Çıkma, yayımlanma.
Farkı oldur şânının mahşerle cem’ ü intişâr
Anda bir kez, bunda on defa olur günde ayân
lâ (anda: orada.)
intizâm: Ar. Nizâm’dan düzenli, tertipli olma, sıra ve dizi hâlinde olma.
Olup âmâde-i islâh-ı kâr-ı derhem-i âlem
Umûr-ı dîn ü devlet müstaidd-i intizâm oldu

Nedim
Her gûşesinde durmada bir heykel-i izâm
Yok başka bir nişâne-i umrân ü intizâm

Abdülhak Hâmit

intizâm-ı âlem: Âlemin düzeni.
İntizam-ı âlemin kânûnudur mevt ü hayât
Mürtebittir hestî vü nistîye cümle kâinât

intizâm-ı dîn ü dünyâ: Din ve dünya düzeni.
Binâ-yı intizâm-ı dîn ü dünyâya edip âlet
Zebâna nutk vermişgûşa vermiş kuvvet-i ısgâ’

Nâbî

intizâm-ı kâr: İş düzgünlüğü.
İntizam-ı kâr için düşmenden istifsâr-ı re’y
Râh-ı firdevs-ı Berîn’i sormadır
İblîs’ten
Yenişehirli Avni
intizâm-ı meşiyyet: İrade düzeni.
Fakat unutma ki yol intizâm-ı meşiyyetle
Yakınlaşır, kısalır

Tevfik Fikret

intizâr: Ar. Nazar’dan; bekleme, beklenilme, gözleme, gözlenilmek.
Nesîm-i lûtfunadır intizârı fülk-i dilin
Çok oldu sâhil-i mihnette rüzgâre bakar

Şeyhülislam Yahya

Allah verdi aldı yine kurb-ı hazrete
Biz kaldık intizâr ile rûz-ı kıyâmete

Sürûrî
(
Esrar Dede
’nin ölümü üzerine söylemiştir.
Kadem kadem gece teşrifi

Nâilî
o mehin
Cihân-cihân elem-i intizâra değmez mi

Nâilî

Süzülüp o çeşm-i âhû dedi zevk-ı vasla
Yâ Hû
Bu değildi neyleyim bu yolum intizare düştü

Şeyh Galip

intizâr-ı makdem: Gelişini bekleme.
Yolunda intizar-ı makdeminle hâk olan çoktur
Hırâm et bir kadem bin hâkisârı ser-ferâz eyle
Fuzûlî intizâr-ı mey-i gül-reng: Gül renkli şarabı bekleme.
İntizâr-ı mey-i gül-reng ile bayrâm ayına
Baka baka inecektir gözüme kara su

Fuzûlî

intizâr-ı siyâh-renk: Siyah rengi bekleme.
Bir intizâr-ı siyâh-renk içinde lerzende
Serin havalı, mükevkeb, o nâzenîngeceler
hüseyin
Sîret
inzâl: Ar. Nezl ve nüzûl’den; 1. İndirme, indirilme. 3. Peygamberlere Allah buyruklarının gökten inmesi.
Himmet ü meşrebi de kaddi gibi âlîdir
Çünkü esmâ olunur nâsa semâdan inzâl

Ziyâ Paşa

Resmeder cevher-i rûhu nerede kaldı hayâl
Kim ona kuvve-i kudsiyye eder vahy inzâl
Şinasi inzivâ’: Ar. Zâviye’den; dünya işlerinden elini ve eteğini çekip köşeye çekilme, köşede oturma.
Hüner halvet-nişîn-i encümen olmakdadır yoksa
Kemîn-gâh-ı riyâdır kûşe-gîr-i inzivâ olmak

İzzet Ali Paşa

inzivâ-hâh-ı zîr-i hâk: Toprak altında inziva isteyen.
Hâne ber-dûş sîne çâk benim
İnzivâ-hâh-ı zîr-i hâk benim

Muallim Naci

i’râb: Ar. 1. Arapça gramere göre kelime sonundaki harf ve harekenin değişmesi. 2. Düzgün konuşma. 3. İrab öğretme bilgisi.
Zîr ü bâlâdan eder nüsha-i kevni tasvîr
Mevkâin sanma abes nokta vü i’râbların

Nâbî

Hattına dolaşsa dil-i hüsnün kitâbında ne ola
Ekseriyya bahs-i tefsîr olur i’râb üstüne

İbni Kemâl

Söz değil âb-ı revândır yazılan eş’ârım
Hâr-ı hasedtir onun üstünde hurûf u i’râb
Nef’î
Arızı üzre ser-i zülfü düşer mikrâzdan
Gûyiyâ dil-ber kitâb-ı hüsnünü iââblar

Şeyhülislam Yahya

i’râb u nukat: Nokta ve harekeler.
Safha-i hüsnüne sûret verdi yârin hâl ü hat
Hatt-ı mushaf hûb olur kondukta irâb u nukat

İbni Kemâl

îrâd: Ar. Vürûd’tan; 1. Getirme, getirilme, vârid kılma, kılınma. 2. Gelir, akar.
Nâbîyâ kâilinin zilletine hüccettir
Devlet-i sâbıkını fahr ile îrâd etmek

Nâbî

Mihnetin anlamayan masraf ile îrâdın
Sofradan lezzet alır zümre-i huddâm

Nâbî

îrâd-ı makâlât: Makaleler meydana getirme.
Dikmiş nazar-ı gayzını, bî-havf ü mübâlât
Eylerdi bu boş âleme îrâd-ı makâlât

Tevfik Fikret

irâde(t): Ar. 1. Dileme, isteme, murad etme. 2. Ruhta olan gönül isteği. 3. Hâkimin emir ve buyruğu. c. irâdât
Nefâz-ı hükmü o gâyette kim murâd etse
Kemâl-i hüsn-i irâdetle ülfet-ı ezdâd

Nef’î

İrâde etse bir emrin taalluk fethine

Nâbî

Ona etrâf-ı nâ-me’mûlden esbâb olur peydâ

Nâbî

Külâh u hırka ile bir alay har-meşrebân gördüm
Helâk-ı hayf hayf oldum elimden irâdetim gitti

Esrar Dede

Gelmek irâdet, gitmek icâzet

irâdât: İradeler.
Mürîd-i aşk isen incinme sergerdânlık el verme
Sipihri döndürür cûy-i irâdât âsiyâb-âsâ

Şeyhülislam Yahya

irâka: Ar. Akıtma, dökme.
irâka-i dem-i hasret: Hasret zamanı dökme.
Eder irâka-i dem-i hasretinle çeşmânım
Terahhum et nice demdir esîr-i hicrânım

Muallim Naci

îrâs: Ar. Veres’ten; verme, verilme, husûle getirme, getirilme.
Kendinin zarfına bir ârıza eyler îrâs
Mütekâmil olıcak sînede icrâ-yı garaz
beliğ (olıcak: olunca.)
Nâmındaki ulüvve mümkün mü şübhe îrâs
Midhat gibi var iken meddâh-ı bî-hayâsı

Namık Kemâl

îrâs-ı hüsn: Güzellik verme.
Eylemez îrâs-ı hüsn ârâyişi bed-tıynetin
Ziynet olmaz mâra endâmındaki nakş u nigâr

Koca Râgıp Paşa

îrâs-ı muhâk: Hilal ortaya çıkarma.
Pertev-i cevheri-i cûdun eser etse mâha
Edemez mihr-i kıyâmet dahi îrâs-ı muhâk
Yenişehirli Avni
îrâs-ı tanîn: İnleme verme.
Mesned-i fetvâya zîver-bahş olup ikbâl ile
Bâng-ı el-hamd ettigûş-ı çarha îrâs-ı tanîn

Nedim
îrâs-ı zükâm: Nezle verme.
Çend rûze gül-i ikbâl-i çemen-zâr-ı fenâ
Eder elbette dimâğ-ı dile îrâs-ı zükâm

Nâbî

ircâ’: Ar. Rücû’dan; 1. Geri dönüş, geri gelme. 2. Eski hâline geliş.
Lânesinden bulsa bir dem infisâl
Yoktur ircâHnda kat’â ihtimâl

Ziyâ Paşa

ircâ’î-gûş: Kulaktan duyulup geri dönen.
Zehî bî-kayd-ı dervîş-i hıred-sûz-ı mücerred kim
Nidâ-yı ircâ’î-gûş eyleyip rûhu semâ’ etti

Nâbî

irdâ’, irzâ’, ırzâ’: Ar. Emzirme, emzirilme.
Müddet-i irdâ’ bulup ihtitâm
Geldi hulûl eyledi vakt-i fitam
Nahfi İrem: Ar. Şeddâd’ın cennete benzetmek üzere tanzîm ettiği meşhur bağ. (Bu bağın
Suriye tarafında olduğu rivayet edilir.
Rüsûm-ı ilm ile gitmez denâet tab’-ı nâ-kesden
İrem, ârâyiş-i elvân ile
Huld-ı Berîn olmaz

Belîğ

Bir kân-ı niamdır ki onun gevheri ikbâl
Bir bâğ-ı İrem’dir ki gülü izz ü ulâdır

Nedim
Mesâbe-i dürr bâb-ı hazîre-i firdevs
Nümûne-i haremi sahn-ı gül-istân-ı İrem

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

İrem-i vasl: Kavuşma bağı.
İrem-i vasla
Nizamî dedim âsân ere mi
Dedi cân vermeden ermez kişi bâğ-ı İrem’e
Nizami irfân: Ar. 1. Bilme, biliş. 2. Bilgiç, dâniş, ma’ruf.
Nâmenledir iştihâr-ı irfân
Lafzınladır iftihâr-ı ma’nî
Ünsî
İnhinâ tavk-ı esârettengirândır boynuma
Fikri hür, irfânı hür, vicdânı hür bir şâirim

Tevfik Fikret

Sonra irfânı için söyleyecek söz bulamam
Oğlanın bildiği, öğrendiği herşey sağlam

Mehmet Akif

irfân-ı Mûsî: Hz. Musa’nın bilişi.
Eğerçi ihtidâ
Tûr-ı tecellîden zuhûr eyler
Velî nûr-ı nazar irfân-ı Mûsî’den zuhûr eyler

Esrar Dede

irfân-ı sûrî: Sûra ait bilgi.
Ehl-i hakkın nutkunu irfân-ı sûrî nutk eder
Zâhid-i nâ-dân ne denlü remz-i bisyâr eylese

Gaybî

irfân-âşinâ: Kâinatın bilgilerine yabancı değil.
Riyâzetsiz cihânda kimse irfân-âşinâ olmaz
emin (Bursalı)
irhâ’: Ar. Rehâvet’ten; gevşetme, gevşetilme, koyuverme, salıverme.
Düşmeden sâyesi hâk üzre eder âlemi tayy
Sehv ile râkibi gösterse inâne irhâ’
Nef’î
Bırak izzet ü câhı edip pâ-beste-i tahsîs
Semend-i rahmet-i âmmın inânın eylemiş irhâ’

Nâbî

irhâ’-yı inân: Dizginlerini koyuverme; işine devam etme.
Şehsüvâr-ı deşt-i ma’nâ kim semend-i hâmeye
Ruhsat-ı cevelân verip ger etse irhâ’-yı inân

Ziyâ Paşa

Bırak izzet ü câhı edip pâ-beste-i tahsîs
Semend-i rahmet-i âmmın inânın eylemiş irhâ’

Nâbî

irs: Ar. Miras, vârise kalan para veya mal.
Hep hakîkatlerinin cilvesidir ermiştir
Halkıgavgâda komak irs ile cânânelere

Esrar Dede

Behiştî
cennete biz müstahakkız irs ile kim
Adâvetin komaz
İslâm’a nitekim kefere

Behiştî

irsâ’: Ar. Resâ’dan; 1. Sağlamlaştırma, kuvvetlendirme. 2. Demir atma (gemi).
Vücûdun hânesinde beslenir kâmil olunca ol
Mürebbî-i akl-ı küll olup eder hem-nefs-i küll irsâ’
Nuri
irsâl: Ar. Resel’den; 1. Gönderme, gönderilme, yollama. 2. Elçi gönderme. c. irsâlât.
Bâyir olmuş mülke ta’yîn etti mimâr-ı hıred
Susamışgül-zara irsâl ebr-i nev-bahâr

Fuzûlî

Olsa isti’dâd-ı ârif kâbil-i idrâk-i vahy
Emr-ı Hak irsâline her zerredir bir
Cebre’îl

Fuzûlî

Hicr ile bî-karâr ederken yâre arz için
Yahyâ sirişk-i çeşmini irsâl eden yürür

Şeyhülislam Yahya

irsâl-i melâik: Meleklerin gönderilmesi.
Kâmil oldur ki ola mahrem-i esrâr-ı kelâm
Gele irsâl-i melâikle ona her ilhâm

Ziyâ Paşa

irsâl-i niyâz: Niyaz gönderme.
Aşk irsâl-i niyâz eyledi mey-hânelere
Arz-ı gül-bâng-ı vefâ etmeğe mest-ânelere

Esrar Dede

irsâl-i peyâm: Haber gönderme.
Ederdim mürg-ı dillle yâre irsâl-i peyâm ammâ
Bu yollardan kuş uçmaz neyleyim semt-i dil-ârâya
Râtib

Ahmet Paşa

irşâd: Ar. Rüşd’ten; doğru yolu gösterme, gösterilme. c. irşâdât.
Gör zahidi kim sâhib-i irşâd olayım der
Dün mektebe vardı bugün üstâd olayım der

Bağdatlı Ruhi

Vâreste-i irşâd olur erbâb-ı hakîkat
Sükkân-ı Harem neyler imiş kıble-nümâyı

Sünbülzade Vehbi

İsterim ki beni irşâd edesin
Ya’nî bu şübheden âzâd edesin
Enderunlu Fazıl
Halkı irşâd edecek var mı ya sizden başka
Onu insân bile saymaz, mütefekkir tabaka

Mehmet Akif

irtiâş: (U>l
Pj])
Ar. Ra’ş’den; titreme, sarsılma, ra’şeye tutulma. c. irtiâşât.
Âşık gül-i mükerrer ile eylesin devâ
Gördükçe la’lini maraz-ı irtiaşına

Nâbî

Nîm-muzlim kalan cidârında
İnce bir gölge irtiâş ediyor

Tevfik Fikret

irtibât: Ar. Rabt’tan; 1. Bağlantı, bağlı olma. 2. Bir işle ilgili olma.
Bizim o mâh ile peyvend-i irtibâtımızın
Misâl-i mâh-ı felek kâhiş ü fezayişi yok

Nâbî

irtibât-ı istikrâr: Kararlı bağlantı.
Bakılsa çeşm-i basîretle nakş-ı hestiye
Verir birbirine irtibât-ı istikrâr

Ziya Paşa

irticâc: Ar. Çalkanma, sallanma; kabarma.
irticâc-ı ürcûhe: Salıncak sallanması.
Çocuk artık uyanmak istese de
Uyutur irticâc-ı ürcûhe

Muallim Naci

irticâl: Ar. Ricâl’den; şiir veya güzel sözü önceden hazırlayıp düşünmeden birdenbire içinden geldiği gibi söyleme. c. irticâlât.
İşte bu sebepledir ki el-ân
Türkîdeyok irticâle imkân

Ziyâ Paşa

irtifâ: Ar. Reften; 1. Yükselme, artma. 2. Güneş’in yüksekliği. 3. Ortadan kalkma.
Âfitâb-ı tal’atin tuttukça evc-i irtifâ
Katl-i ehl-i ışka tîğ-ıgamzedir ondan şuâ

Fuzûlî

Gözüm üsturlâbdır hüsn-i irtifâ’ın almağa
Ankebûdî perde müjgân ol suturlâb üstüne

İbni Kemâl

Rûh-ı pâ-der-gil füyûzunla edip pervâz-ı kuds
Cezbe-işevkinle bulsun cism-i hâki irtifâ’

Esrar Dede

irtifâ-yı kadr: Kıymeti yükseltme.
Sâkin-i hâk-i der-i mey-hâneyiz şâm ü seher
İrtifâ-ı kadr için bâb-ı saâdet bekleriz

Fuzûlî

İrtifâ-ı kadr için lâzım tevâzu’âdeme
Şemsi gör kim sâyesin salmış ayaklar altına
Atıf (Kuyucaklızade Mehmet)
irtifâ-yı kevkeb: Yıldızın yükselişi.
Râsıdân fark edemezler irtifâ-yı kevkebin
Kılsalar birkaç rasad bünyâd-ı Uluğ
MîrzA gibi

Nedim
irtifâ-yı neyyir-i ikbâl: Talihin nurlu yükselişi.
Kim kaçardı irtifâ-yı neyyir-i ikbâlden
Kevkeb-i baht-ı erâzil vahşet-engîz olmasa

Nâilî
irtihâl: Ar. Rıhlet’ten; mekân değiştirme, göçme, vefat etme.
Âhir çalındı kûs-ı rahîl ettin irtihâl
Evvel konağın oldu cinân bûstânları
Bâkî
Gam değil
Bâkî beka semtine k ılsa irtihâl
Nice şâhlar bu fenâ mülkünde bâkî kalmadı
Bâkî
Te’sîr-i sem’le eyledi
Sıddîk irtihâl
Oldu şehîd-i tîğ-ı kazA âkıbet
Ömer

Ziya Paşa

irtika: Ar. Rakî’den; 1. Terakkî etme, artma, yukarı çıkma. 2. Yüksek dereceye ulaşma.
İ’tilâ etsem semâ’-i mümkinâtın üstüne
İrtika: etmek diler, durmaz, dil-i âlî-cenâb
Tahirü’l Mevlevi
İrtika: eyleyemez küngür-i iclâline akl
Kılsa da nüh-tabak-ı çerh-i bülendi mirkât
Yenişehirli Avni
“Cihân lisânla döner” derler, öyledir sevinin
Ne irtika: ediyor milletin lisânıgörün

Muallim Naci

Mâdâm eseri durur hayâtın
Ma’mûldür irtikâsı zâtın

Ziyâ Paşa

irtika: -yı câh: Mevkiyi yukarı çıkarma.
İrtika: -yı câha ikbâl eylemem
Hikmet yine
Nerdübân etse kazA nüh tâk-ıgerdûnu bana

Hersekli Arif Hikmet

irtika: -yı güşâd: Fetih yükselmesi.
Göründü tâli’-i âlemde idilA-yı suûd
Bulundu baht-ı memâlikte irtika-yı güşâd

Nâbî

irtikâb: Ar. Rükûb’tan; 1. Allah’dan korkmayıp günah işleme. 2. Bir işe başlama. 3. Yiyicilik, rüşvet yeme.
İz’âc-ı halk olsa da zî-kıymet âkıbet
Pâ-mâl olur misâl-i rikâb, irtikâb eden

Koca Râgıp Paşa

Hikmet, nizam-ı âlem-i kevn ü fesâdı hep
İhlâl eden müdâhenedir, irtikâbtır

Hersekli Arif Hikmet

Çünkü etmezsin umûrunda hıyânet irtikâb
Uğradıkça derde baht u tâli’e etme itâb

Ziya Paşa

irtisâm: Ar. Resm’den; resm edilme, resim çıkarma.
Bir mevci hisse vermek için şekl-i irtisâm
Seyreylerim bu levhayı artık ale’d-devâm

Tevfik Fikret

Birden havâya savt-ı kıyâm oldu râşe-res
Karşında ufk-ı hûn-ı cidâl etti irtisâm
ahmet Hâşim
irtişâ: Ar. Rüşvet’ten; rüşvet kabul etme, rüşvet yeme.
Makbûl-i halk kılmış iken ilm ü ma’rifet
Merdûd-ı Hâlık eylemeye irtişâsını

Fuzûlî

Dükkânçe-i irtişâ güşâde
Hep dâd u sited hılâf-ı âde
Sâmi (Arpaeminizade Vak’anüvis Mustafa Bey)
irtiyâb: Ar. Reyb’ten; şüphelenme, şek ve şüphe etme, kesinlikle emin olmama.
Söyledi te’sîr-i zühd ü tâati âlemde kim
Etse bir bezm ehline hürmet olur bî-irtiyâb

Nef’î

Doğruluktan hâsılı sorsa bir ehl-i irtiyâb
Tecrübem üzre budur benden sana doğru cevâb

Ziya Paşa

irtiyâz: Ar. Riyâzet’ten; nefsini kırma, dünya lezzetlerinden el çekme.
Kûşe-i gamda yemek içmek harâm oldu bana
Var mıdır âlemde zâhid bundan özge irtiyâz
behiştî
irvâ’: Ar. Rivâ’dan; suya kandırma, bolca sulama.
Edip dolâb-ı istiğnâyıgerdân-cû-yi cûd üzre
Riyâz-ı ihtiyâc-ı mümkinâtı eylemiş irvâ

Nâbî

Hep hâzır olan teşneleri eyledi irvâ
Destinden olup âb-ı firâvân müteka •hir
Rızayi
Felektir ol felek-i bî-emân ki çeşmine
Gelen ıtâşı eder hûn-ı dil-i ebed irvâ

Ziya Paşa

irzâ’: Ar. Rızâ’dan; razı, hoşnut etme, gönlünü etme, kandırma.
Verip hakk-ı sarîhin kabz ü bast ü mahv ü isbâtın
Adâlet-hâne-i hikmette etmiş cümlesin irzA’

Nâbî

İrzA’ edeler babalarını
Böyle edeler duâlarını

Şeyh Galip

Îsâ, İsî: Hz. İsa.
La’l-i cân-bahşiyle uşşâka hitâb etse nigâr
Mürdeler üzre sanasın
Hazret-i Îsâ gelir
Avnî
İhyâ-yı memât olduğunu bilse deminde
Cân vere idi ermek için bu deme Îsâ
Necâtî Bey
Sahbâ-yı lebin çeşm-i füsûn-kâra mı mahsûs
Feyz-i dem-i Îsâ iki bîmâra mı mahsûs

Şeyh Galip

İsî-i bî-peder: Babasız
İsa.
Başı kesildi gadr ile
Yahyâ-yı mürselin
Düştü hezâr mihnete
İsî-i bî-peder

Ziya Paşa

İsî-i Meryem: Meryem’in
İsası.
Kârûn gibi yere geçe lûtfundan utanıp
Gökten inerse
İsî-ı Meryem dedikleri
Nizamî
Îsâ-nefes: İsa nefesli.
Ölme gönül firâk ile Îsâ-nefes gelir
Yanma ciğer figan ile feryâd-res gelir
Şeyhi
Îsî-perest: İsa’ya tapan.
Yerde buldum gökte ararken seni Îsâ gibi
Taşlıcalı Yahya
Îsî-şekker-leb: İsa’nın şeker (hayat sunan) dudağı.
Söz ile ben hasteye bin kez müdâvâ eyledin
Etmedin ey Îsî-şekker-leb ammâ bir yana

Necati Bey

Îsî-veş: İsa gibi.
Yine bâd-ı sabâ üftân ü hîzân erdi gül-zare
Dem-i Îsî-veş ihyâ eyledi ezhâr u eşcârı

Nef’î

isâbet: Ar. Savâb’tan; 1. Değme, ulaşma. 2. Yerini bulma, tam üstüne düşme.
Umûr-ı saltanattan ol harı tard ettiği yetmez
Olur kat kat isâbet fikr olunca ıttırâd üzre

Nef’î

Dü-dest-i lutf ile kurtar isâbet eylemeden
Rivâk-ı kâlbüd-i cisme nâr-ı neft-endûd

Sâbit

Terk ile isâbet iddiâsın
Islâh ede der-akab hatâsın

Ziya Paşa

is’âd: Ar. Sa’d’ten; Saadetli kılma, bahtiyar etme.
Hazret-i şâh-ı rusül hâdî-i esrâr-ı sübül
Şârık-ı çarh-ı Hudâ hazen-i genc-i isâd

Nâbî

Hem etti
Ebussuûd’u is’âd
Ol ikişehen-şeh-i melek-zad

Ziyâ Paşa

isâet: Ar. Sû’dan; kemlik etme, kötülük
etme, zararlı davranışlarda bulunma.
Eylerim ihsân isâet edene
Ser fedâHakk’a itâat edene
Nahifi
isâet-i fi’l: Kötü davranışta bulunma.
Vicdânıdır isâet-i filinde âdemin
Da’vâcısı, şühûdu, kavânîni, hâkimi
recaizade Ekrem
is’âf: Ar. 1. İşini bitirme, yardım etme. 2. İsteneni yerine getirme, verme.
Bir böyle cihân-ı zer ü sîm olsa yetişmez
Mümkün mü ki isâf oluna matlab-ı âlem

Ziyâ Paşa

Gölge etmezse yeter ehl-i zemân ehl-i dile
Bu temennîde gönül kâbil-i is’âf değil
halil Nihat Bey
îsâl: Ar. Vüsûl’den; bir şeyi ulaştırma, bir yere götürme.
Çekildi seyl ile deryâ-yı
Kulzüm’e hâs u hâr
Beni hakîkatte îsâl eder bu aşk-ı mecâz
Beliğ
Sen nâme yaz eyleyim ben îsâl
Bir dem dahi böyle hoş geçer hâl

Şeyh Galip

Dalgalar ben sizi döndürmeden âteş-zare
Siz kılın na’şımı îsâl kenâr-ı yâre

Abdülhak Hâmit

îsâr: Ar. Esr’den; 1. Kendi muhtaç iken bahş ü atâ etmek. 2. Seçmek ve uygun bulmak. 3. Döküp saçmak.
Bir mâh-ı dil-ârâ-yı cihân oldu bedîdâr
Gökten mi nüzûl etti aceb lâmi’a îsâr

Nâilî

Tercemân-ı Hak durur zevk et zebân-ı ârifân
Hak’tan alır halka verir her ne îsâr eylese

Gaybî

Siper eyler gelen mermiye âşık, bulsa, cânânın
Reh-i cânânda cân îsârına âmâdedir sözde

Muallim Naci

îsâr-ı cevâhir: Cevherler dağıtma.
Ahkâm-ı İlâhiyye’yi ettin bize ta’lîm
Ey hâce-i kevneyn edip îsâr-ı cevâhir
Rızâyî
îsâr-ı merâm: Niyetini dağıtma.
Tutsa dünyâyı ne ola şöhret-i lûtf u keremin
Etmede mekremetin âleme îsâr-ı merâm

Nef’î

îsâr-ı şem’: Işığını saçma.
Pertevinden ayağın altına ak dîbâ düşer
Bezmine eylerşerârından güher îsâr-ı şem’

Riyazî
isbât: Ar. Sübût’tan; 1. Sabit ve muhkem kılma. 2. Kalıcı ve devamlı kılma. 3. İtiraf etme, şahit ve delil göstererek bir sözün doğruluğunu ortaya çıkarma.
Işk kilk çekti hat harf-i vücûd-ı âşıka
Kim ola sâbit
Hak isbâtında nefy-i mâ-adâ

Fuzûlî

Mâhiyyeti isbât eden âsâr-ı ameldir
Mıkdârına nisbetle kişi hayr ü şer eyler
Şinasi (İbrahim)
Terk-i da’vâ ile dacvâmızı isbât ederiz
Leb-i hâmûş ile biz hasmımız iskât ederiz
Hezârî (Antakyalı Mustafa Münif)
isbât-ı fazîlet: Fazileti isbat etme.
Dili dürr-i maârifte gehî bezl-i avârifte
Dem-â-dem evler isbât-ı fazîlet bahr ü kân üzre
Bâkî
isbât-ı fazl u ehliyet: Değerli ve ehil kişi olduğunu gösterme.
Ederdi anda da isbât-ı fazl ü ehliyet
Açılsa bahs birinden ulûm-ı şettânın
recaizade Ekrem (anda: orada.)
isbât-ı fenâ: Yokluğu gösterme.
İsbât-ı fenâ kılmada, ey Hâlık-ı zî-cûd
Bin nâire, bin mazlime, bin hâile mevcûd

Abdülhak Hâmit

isbât-ı huşûnet: Sertliği ispat.
Harf-i nermîden ibârettir bizim terkîbimiz
Eyler isbât-ı huşûnet mûma seng-i hâremiz

Nâbî

isbât-ı hüner: Hüner gösterme.
Dili dürr-i maârifte gehî bezl-i avârifte
Dem-â-dem evler isbât-ı fazîlet bahr ü kân üzre
Bâkî
isbât-ı illet-i ûlâ: İlk hastalık sebebinin isbatı.
Verip teselsüle kuvvet tabîat-i kec-i âb
Olurdu nâfî-i isbât-ı illet-i ûM
Fuzûlî isbât-ı kemâl-i âdemiyyet: İnsanlığın tam isbatı.
Kılmaz mı verip de bir meziyyet
İsbât-ı kemâl-i âdemiyyet

Abdülhak Hâmit

isbât-ı kıdem: Tecrübeli oluşunun isbatı.
Aslına nisbetle terettüb eder isbât-ı kıdem
Tavr-ı fer’iyyet ü sûrettedir inşâ-yı hudûs

Hersekli Arif Hikmet

isbât-ı kusûr: Kusurunu gösterme.
Sana isbât-ı taksîr eylemek bî-vechdir ey dil
Bu taksîr-i eser senden değildir çeşm-i terdendir

Nâbî

isbât-ı taksîr: Kusurlu görme.
Sana isbât-ı taksîr eylemek bî-vechdir ey dil
Bu taksîr-i eser senden değildir çeşm-i terdendir

Nâbî

isbât-ı vücûd: Kendini gösterme.
Pîşânî-i hurşîde düşer sâyemiz ancak
İsbât-ı vücûd eylemiş erbâb-ı fenâyız

Nef’î

isfîd: Far. 1. Ak, beyaz. 2. Beyaz renkli (şey).
Süm, kâse-i mağz-ı dîv-i isfîd
Düm, târ-ışu’â’-i hûrşîd

Şeyh Galip

İshâk: Ar. Hz. İbrahim’in yaşlı hanımı
Sârâ’dan doğan oğlunun adı.
Hz. İbrahim’den sonra yerine geçen peygamber.
Cümle rûh-ı enbiyâ “Nasrun min’allah” okuyup
Bu gazâ içre dutar
İshâk
Peygam-ber livâ

Taşlıcalı Yahya Bey

iska: Ar. Saky’den; içirme, sulama, suvarma, su verme.
Hatt ü nakş ü kumâş-ı kârı etmiş cû-yi sungundan
Ser-i enbûbe-i mîzâb-ı engüştân ile iska

Nâbî

Gül-istân-ı hüsn-i feyz-âbâdı âşûb etmeği
Sû-be-sû hûn-ı dil-i âşıkla iska: eyledin
Yenişehirli Avni
iskât: Ar. Sükût’tan; susturma, susmasını sağlama, sükût ettirme.
Terk-i da’vâ ile dacvâmızı isbât ederiz
Leb-i hâmûş ile biz hasmımız iskât ederiz
Hezârî (Antakyalı Mustafa Münif)
İskender: 1. Büyük
İskender, İskender-ı Rumi (m. ö. 356-323. Yunanistan, İran, Suriye, Mısır, Hindistan ve bütün
Anadolu’yu istila eden meşhur kumandan. 2. İskender-ı Zülkarneyn (iki boynuzlu İskender).
M.
Ö.
3000 yıllarında yaşamış olan peygamber.
Sedd-ı İskender denilen seddi yapan; Yec’üc
Mec’üc kavmini engelleyen ve
Kur’an’da peygamber olduğu söylenen ulu kişi.
Hızır ve
İlyas’la yola çıkıp
Ab-ı Hayatı arayan kimse.
Hızır ve
İlyas bu suyu bulup içmişler, fakat
İskender yolunu kaybedip ülkesine dönmüştür.
Bil kıl üzredir esâs-ı hüsnün etme i’timâd
Rûzigâr âyîne-ı İskender’e verdi halel

Necati Bey

İskender’e zehr-âb-ı fenâdan veririz câm
Hızr’ız velî râh-ı ademe râh-beriz biz

Şeyh Galip

Etme ümmîd-i vefâ dehr-i denî-perverden
Bir içim suyu dirîğ eyledi
İskenderden

İskender-i dil: Gönül
İskender’i (İskender’in aynasına benzeyen gönül).
Câma bu
İskender-i dil nice mâil olmasın
Sûfiyâ âyîne-i gîtî-nümâdır gördüğün
Zâtî
İskender-i devr ü zemân: Zamanın
İskender’i.
Hüsrev-i dünyâ vü dîn-işâhen-şeh-i rûy-ı zemîn
Zıll-ı Rabbü’l-âlemîn
İskender-i devr ü zemân

Üsküdarlı Hakkı Bey

İskender-i devrân: Devirlerin
İskender’i.
Yaşım denizin kesse ol İskender-i devrân
Bir hûb gazel derdim ona bahr-i mukatta’
Bâkî
İskender-i iklîm-küşâ: Ülke fetheden
İskender.
Ehl-i kân-ı kerem-i şehsüvâr-ı âlem
Hüsrev-ı Cemşiyem
İskender-i iklîm-küşâ

Nef’î

İskender-i Yûsuf-şiyem: Yusuf mizaçlı
İskender.
Şâhenşeh-i ferhunde-baht ârâyiş-i dîhim ü taht
Bahtı kavî ikbâli
İskender-ı Yûsuf-şiyem

Nef’î

İskender-siyer: İskender siyerli.
Şehriyâr-ı nâm-ver
Sultân-ı İskender-siyer
Pâdişâh-ı bahr ü ber dâd-âver ü dâniş karîn

Ziya Paşa

İslâm: Ar. Selem’den; 1. İtaat ve bağlılık. 2. Müslümanlığı seçmiş olma.
Şöhreti mâl iledir ma’bed-ı İslâm’ın da
Câmi’-i köhne-i bî-vakfa cemâatgelmez

Nâbî

Behiştî
cennete biz müstahakkız irs ile kim
Adâvetin komaz
İslâm’a nitekim kefere

Behiştî

Kuvve-i kudsiyyesi kâfiri
İslâm edip
Himmet-i âliyesi münkiri eyler ilzâm

Âdile Sultan

İslâm-ı fârûk-ı Arab: Arab’ın ayırıcı İslâmı.
Hâkan-ı Osmânî neseb kim münderic zâtında hep
İslâm-ı fârûk-ı Arab ikbâl-ı Pervîz-ı Acem

Nef’î

İslâmiyân: İslâm dinine mensup olanlar.
Gönül sâf olsa sevdâ-yı cihândan pâk olur zîrâ
İbâdet-hâne-ı İslâmiyân’da büt-perest olmaz
Beliğ (Bursalı İsmail)
ism: Ar. İsim, varlıklara ad olan kelime. c. esmâ.
Aks-i rûyun suya salmış sâye zülfün toprağa
Anber etmiş toprağın adın suyun ismin gül-âb

Fuzûlî

Bir zafer müjdesi burda her isim
Yek-pâre bir anda gün, saat, mevsim
Ahmet Hamdi Tanpınar
Defter-i nisyânda kayd et ism ü resmim nâ-bedîd
Pençe-i dest-i ecel sayyâd-bâzda bul beni
Âşık Ömer
İsm-i A’zam: (en büyük ad) Allah’ın
Kur’an’da geçen yüz isminden doksan dokuzu, bilinen esma-i hüsnasının üstündeki adı. Allah veya
Hüve isminin olduğunu rivayet ederler.
Kef-i ihsân lâkabı mazhar-ı İsm-ı A’zam
Dest-berd-i gadabı hançer zü’l-batş-ı şedîd

Kâzım Paşa

ism-i bî-müsemmâ: İşitilmemiş isim.
Gördü yoktur merdüm-i âlemde âsâr-ı vefâ
Girdi ism-i bî-müsemmâ şekline
Anka: gibi

Nâbî

İsm-i Celâl: Allah’ın
Celal ismi.
Şol müstaîn-i ism-ı Celâlim ki defaten
Feth-i kelâma kudretimi
Müsteân verir

Sürûrî

ism-i garrâ: Parlak isim.
Lâzımsa buna bir ism-i garrâ
Bağrâ demeli bu şahsa bağrâ

Muallim Naci
ism-i ma’şûk: Âşık olunanın ismi.
Saklar âşık sînede cân gibi nâm-ı dil-beri
İsm-i ma’şûk yâd olursa mahv olur cân ü tenim

Âdile Sultan

ism-i pâk: Temiz isim.
İsm-i pâkin pâk olur zikreyleyen
Her murâda erişir Allah diyen
Süleyman
Çelebi
ism-i Vedûd: Vedud ismi.
Bedîd gerdiş-i germinde halka-i tevhîd
Çeker sabâha dek ism-ı Vedûdpervâne

Şeyh Galip

ism-i zât: Kendi ismi.
İsm-i zât oldu ona lafz-ı cemîl
Hüsne tâkat mı eder kalb-i alîl
Enderunlu Fazıl
esmâ: İsimler.
Hak yolu aşktır dediler kümmelîn-i vâsılîn
Berzahîler dediler kim
Hakka yol esmâdadır
gaybî
ismâ’: Ar. Sem’den; dinletme, işittirme.
Hudâ tevhîdin esrârın gönülde eylese îka: ’
Sadâ-yı
Hû’yu eylerdi kamu eşyâ sana ismâ’
Nuri
İsmâ’îl: Ar. Hz. İbrahim’in oğlu olup babası tarafından Allah emri ile kurban edilmek istenen peygamber.
Gerçi
İsmâil’e kurbân gökten inmiş kadr için
Hak bilir kadr için
İsmâil ona kurbân olur

Fuzûlî

İsmâ’il-âsâ: İsmail gibi.
Ol İbrâhîm
Hak’tan gayra muhtâc olma âlemde
RızA’-iHak’da
İsmâ’il-âsâ olselîm âşık

Âdile Sultan

İsmâ’il-veş: İsmail gibi.
Müje hançerler
İbrâhîm’e dönmüş
Göz
İsmâ’îl-veş teslîme benzer

Hayâlî Bey

ismet: Ar. 1. Masumluk, ayıp ve günahlardan çekinme, namuslu olma. 2. Kötü işlerden korunma.
Kenâr-ı havz-ı rütbette bitiptir veche-i ismet
Semer verdi nice türlü beyâz ü hazr ü alından
Muradî (Sultan III. Murat)
İffet ü ismet ile tab’-ı latîfi hem-zâd
Himmet ü gayret ile kalb-işerîfi tev’em

Nâbî

Şart-ı ismet bu mudur kim ola benden sonra
Sesini pehlevîye çeker pîrehenden gayri

Nâilî
isnâd: Ar. Sünûd’dan; 1. Dayandırma, yükleme. 2. Bir söz ve haberi birinin üstüne atma, iftira. c. isnâdât, isnâdiyât.
Hem kendi yapar cihânda her nîk ü bedi
Hem care bulur herkese eyler isnâd

Yahya Kemal

isnâd-ı kusûr: Kusur yükleme.
Sun’a dahl etmek olur sânia isnâd-ı kusûr
Dehre ta’n etme ki söz âlem-i bâlâya çıkar
Nihalî (İbrahim)
isnâd-ı ta’assub: Taassup yükleme.
İsnâd-ı ta’assub olunur merd-i gayûra
Dînsizlere tevcîh-i reviyyetyeni çıktı

Ziya Paşa

isneyn: Ar. Pazartesi.
Ol Rebîü’-evvel ayı nicesi
On ikinci gece isneyn gecesi
Doğduğun bildirdi ol halka temâm
Ne didügin işit imdi iy hümâm
Süleyman
Çelebi
Mevlid ispîd: Far. Beyaz, ak.
İntizârım dûrî-i dil-dârdan zann etme kim
Dîde-i ispîd beyâz-ı subh-ı vuslattır bana

Esrar Dede

isr: Ar. 1. Ayak izi. 2. Meslek, yol.
isr-i nebevi: Peygamber yolu.
Cânân da muhâcir oldu cân da
İsr-i nebevîye muktedîyiz

Muallim Naci

isrâf: Ar. Seref’ten; boş yere harcama.
Sehâdan addolur izzet, ayb ise de isrâf
Kibârın müsrifi yeğdir hele mümsik hisâbîden
Nev’î
Fuzûlî hâzin-i genc-i vefâyım ol sebebdendir
Güherler dökdüğü isrâf ile çeşm-i güher-pâşım

Fuzûlî

Mecbûr eden mezâlime erkân-ı devleti
İsrâf-ı bî-lüzûm sefâhat değil midir

Şeyhülislam Yahya

isrâf-ı âb-ı rû: Yüz suyu dökme; minnet eyleme.
İsrâf-ı âb-ı rû ona agreb değil midir
Ermek eğerçi devlete câhilgarîbtir

Muallim Naci

isrâf-ı bî-lüzûm: Lüzumsuz israf.
Mecbûr eden mezâlime erkân-ı devleti
İsrâf-ı bî-lüzûm sefâhat değil midir

Şeyhülislam Yahya

İsrâfil: İbranice>Ar. Dört büyük meleklerden birinin adı.
Kıyamete kadar
Levh-ı Mahfuz’a bakan ve kıyamet günü de toplanma borusu
Sur’u üfleyecek olan meleğin ismi.
İsrâfîl sûrunu ura hep mahlûkâtyerden tura
Derilüben haşre vara kadı anda
Sübhân ola

Yunus Emre
(tur-: kalkmak, derilüben: toplanarak, anda: orada.)
İzzet bolay ki
Sûr-ı İsrâfil uyandıra
Geldi sabâh-ı haşre ne saht oldu hâb-ı çerh

Keçecizade İzzet Molla

Nev-bahârın rûhu tek etsin de bizlerden zuhûr
Yoksa, artık
Sûr-ı İsrâfîl’e kalmıştır nüşûr

Mehmet Akif

-istân: Far. 1. Zaman edatı. 2. Yer eki.
bahâr-istân: İlkbahar mevsimi.
bahâr-istân-ı iyd: Bayram (bahar manzarası) yeri.
Salınır şâh-ı gül-i nâzik nihâl-i erguvân
Bâğ-ı cennetten nişân verdi bahâristân-ı îyd
Bâkî
bahâr-istân-ı tab’: Tabiatın hüküm sürdüğü bahar zamanı.
Maânî câmını içmekte oldum
Câmîi sânî
Bahâristân-ı tabHmda açıldı bir gül-i sûrî

Hayâlî Bey

çemen-istân: Çemenlik yer, bahçe.
Nev-nihâl-i çemen-istân-ı cemâl
Gonca-i tâze-res bâğ-ı visâl

Sünbülzade Vehbi

debîr-istân: Kalem odası, büro.
Debîr-istâna almak istiyor ol tıflı rûz u şeb

Sâbit

freng-istân: Avrupa, batı.
Fikr-i zülfün gönlüne geldi rakîbin ey sanem
İki tersâ-beççedir seyr-ı Freng-istân eder
Enverî
gül-istân: Gül yeri.
Lâleler sahn-ıgül-istânda kadeh-nûş oldular
Cüst ü cû-yı bülbüle güller kamu gûş oldular

Hayâlî Bey

hâr-istân: Dikeni çok olan yer, dikenlik.
Yok dikensiz bir gül ammâ var gülsüz çok diken
Bâğ-bân bilmem neden vermez su hâr-istânın
Halil
Nihat
Böztepe hâr-istân-ı ışk: Aşkın dikenlik yolu.
Kış erişti câme-hâb olmağ için derd ehline
Pister-i sincâbtır her gece hâr-istân-ı ışk
Enverî
hâver-istân: Doğu tarafı.
Her firâz nahle giydirdi birer zerrîn külâh
Subh-dem arz-ı şükûh edip şeh-i hâveristân

Ziya Paşa

hîç-istân: Hiçlik yeri.
hîç-istân-ı hestî: Boş hiçlik yeri.
Şunu bir ehl-i hikmetten işitmiştim, cihân dîde
Yalan, gerçek birâderdir bu hîç-istân-ı hestîde

Abdülhak Hamit

hum-istân: Meyhane.
hum-istân-ı kadim: Eski meyhane.
Sıfatı cilve-i mehtâb-ı tecellî-i şuûn
Cür’ası zübde-i sahbâ-yı hum-istân-ı kadîm

Üsküdarlı Hakkı Bey

kûh-istân: Dağlık yer.
Diyâr-ı Rûm’da bir karye vardır
Onun etrâfı kûh-istâna benzer

Hayâlî Bey

kâfir-istân: İslam dininde olmayanların ülkesi
Hâl kâfir, zülf kâfir, çeşm kâfir el-amân
Ser-be-ser iklîm-i hüsnün
Kâfir-istân oldu hep

Nedim
mecâz-istân: Mecaz yeri.
Alırsa deste sâkî-i hakîkat câm-ı ihsânın
Harâbât-ı mecâz-istânda bir hûş-yâre yer kalmaz

Nâbî

mezâr-istân: Mezarlık.
Yatır dehşetli âgûşunda bin evlâd-ı hürriyyet
Sanırsın mâder-i şübbân-ı millettir mezar-istân

Hersekli Arif Hikmet

nahl-istân: 1. Hurmalık. 2. Ağaçlık. nahl-istân-ı dûra-dûr-ı ma’nâ: Mananın
uzayıp giden ağaçlığı.
Yine seyr eyle nahl-istân-ı dûrâ-dûr-ı ma’nâyı
Gül-istân der-gül-istândır hıyâbân derhıyâbândır
riyazi
ney-istân: Ney yapılan kamışın yetiştiği
yer.
ney-istân-ı gam: Gam sazlığı.
Nevâ-sâz olmadı bir dem havâsından mıdır bilmem
Ney-istân-ı gamın mahsûlü şimdi hâmdır hamdır
cevrî
nigâr-istân: 1. Resim ve heykellerle süslü yer. 2. Puthane. 3. Güzelleri çok olan yer.
Mânî’nin meşhur resim mecmuasının ismi. (bk. erjeng)
Musavver bir nigâr-istâna benzer safha-i rûyun
Ruhunda hatt ü hâlin nakş-ı günâ-gûndur cânâ
Halim
Giray (Kırım Hânı)
rîg-istân: Toz, kum yeri; çöl. rîg-istâna batmış, çalkalanan seyyâh-ı âvâre
Nasıl müştâk ise bir nûra, bir necm-i rehâ-kâre

Mehmet Akif

serâb-istân: 1. Serap görülen yer. 2. Bu dünya.
Yok mu ey bağrı yanık çöl!
Ebedî pâyânın
Nerdedir vâhası, yâ
Rab bu serâb-istânın

Mehmet Akif

şeb-istân: Gece vakti.
Hâl-i haddin mi bu ya sûhte pervâne midir
Kararıp düşmüş ola şem’-işeb-istân üzre
Rahmi şeb-istân-ı sühan: Sözün harem dairesi.
Enverîi rüzgârım kim şeb-istân-ı sühan
Şem’-i fikr ile ziyâ-yı neyyir-i rahşân bulur

Nef’î

şecer-istân: Ağaçlık yer.
şecer-istân-ı kalb: Kalbin ağaçlık yeri.
Şecer-istân-ı kalb içinde revân
Olan hafî suların mûsikî-i nevmîdi

Ahmet Hâşim

şeker-istân: Şeker kamışı tarlası.
Hani bir şîrîn-sühan la’l-i şeker-bârıngibi
Kanda gördü tûtî bir âyîne ruhsârın gibi
Bâkî
şikâr-istân: Av yeri.
şikâristân-ı hüsn: Güzelliğin av yeri.
Süzülmüş bir şikâra iki şeh-bâz ol iki ebrû
Şikâr-istân-ı hüsnün gözleridir iki lâçini

Hayâlî Bey

istebrak: Ar. Sırma ile işlenmiş bir çeşit kaba kumaş.
Ayn-ıgül-zâr-ı cinân etti cihânı nev-rûz
Câ-be-câ oldu diraht-ı çemenin istebrak

Behiştî

istiâb: Ar. Va’b’tan; 1. Kaplama, tutma. 2. İçine alma.
Hakîm-nişîn-i kürsî-ı Mesnevî edicek
Kılar füyûz-ı nefes tarf-ı arşı istiab

Esrar Dede
(edicek: edince)
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb

Mehmet Akif

Bütün âfâkı istiab eden boşlukta nâliş-zen
Hayâletler gezer, hep birbirinden hâr ü müsteskal

Tevfik Fikret

istiâre: Ar. Âriyet’ten; 1. Ödünç isteme. 2. ed. Benzerleri bulunan bir duruma bağlı olarak iki isimden birini diğerine geçici olarak yükleme, yani mecaz yapma. c. istiârât
İstiârât ü kinâyet ü hakîkatle mecâz
Dâimâ olmalıdır cârî-i mecârî-i sühan

Sünbülzade Vehbi

istib’âd: Ar. Bu’d’dan; uzaklaşma, uzak görme, uzaksama.
Ye’s-i küfr olmasa ol denlügüneh-kârım kim
Kendi âmirsizimi eyler idim istib’âd

Nâbî

Ferah bîgâne resmin gösterirse etmem istib’âd
Gönül me’nûs-ı ahzan oldu derd-i tâ-be-keylerle

Nedim
Adile fırsat düşerse kinden istib’âd eder.
Zâlim, idbâra düşerken dînden istimdâd eder

Neyzen Tevfik

istib’âd-ı deyr-i mihnet: Sıkıntı kilisesinden uzaklaşma.
Cây edinse etmen istib’M-ı deyr-i mihneti
Aşıkım bir kâfir hüsne
Muhammed ümmeti

Fasih (Ahmet Dede)

istibdâd: Ar. Bedd’ten; 1. Müstakil ve başlı başına olma, keyfi idare sistemi. 2. Baskı, tazyik.
Sadme-i idbâr ile berbâd olur hâtır-şiken
Kasr-ı istibdadını mahsûd-ı Şeddâd etse de
Yenişehirli Avni
istibdâl: Ar. Bedel’den; değiştirme, bedel alma.
Vaslın ile cânım istibdâl edersen ne ola kim
Kim kaçar âlemde ey meh assılı bâzârdan

Hayâlî Bey

isti’câl: Ar. Acele’den; acele olunmasını isteme, tacil etme.
Tevekkül ehliyiz hergiz bizim âmâlimiz yoktur
Müheyyâdır bizimçün devlet istFcâlimiz yoktur

Nef’î

Tuttuğum râh-ı taleb ümmîd sahrâsındadır
Çeşm-i istFcâlim ol sahrânın aksâsındadır

Muallim Naci

isticlâ: Ar. Cilâ’dan; cilalama.
Pûteye koyup edip isticlâ
Bir sebîke-i zeri kıldı peydâ

Nâbî

isticlâb: Ar. Celb’ten; celbetme, çekme, kendi yanına çekme.
Dem-i visâldir ey dil o hazrete sen de
Kasîde arz edip eltafn eyle isticlâb

Esrar Dede

Nice hikmetler eyler isticlâb
İkisinden dahi ulü’l-elbâb

Muallim Naci

istid’â: Ar. Duâ’dan; 1. Yalvararak isteme. 2. Dilekçe, istida.
Kîse-i ümîd hâlî, dest-i istiğnâ tehî
Menzil-i fırsat baîd ü pâ-yı istid’â şikest
Derviş-ı Kadim
istidâd: Ar. 1. Doğrulama. 2. Alışma.
Midâd-ı kilk-i vasfınla urur dil merhem-i teskîn
Olunca derd-i zahmı rûzgârın istidâd üzre

Nef’î

isti’dâd: Ar. Add’den; 1. Hazır ve âmâde olma. 2. Bir işe meyil, kabiliyet. 3. Zekâ ve feraset.
Bende
Mecnûndan füzûn âşıklık istFdâdı var
Aşık-ı sâdık benim
Mecnûn’un ancak adı var

Fuzûlî

Hüsn olur bî-nazar-ı rağbet-i uşşâk abes
İltifât âyînedir sûret-i isti’dâda

Nâbî

Ey dil-i dîvâne fikr eyle hele bir kez aceb
Kangı istFdâd ile erdi dem-i vuslat bana

Esrar Dede

isti’dâd-ı ârif: Arifin kabiliyeti.
Olsa isti’dâd-ı ârif kâbil-i idrâk-i vahy
Emr-ı Hak irsâline her zerredir bir
Cebre’îl

Fuzûlî

istidâne: Ar. Deyn’den; borç etme ve edinme.
Azâdelik edâsına vâ-bestedir yine
Hîç farkı yok kitâbetle istidânenin

Nâbî

istidlâl: Ar. Delâlet’ten; delil ve bürhanlar vasıtasıyla anlama, sonuç çıkarma. c. istidlâlât
Ser-fürûdur herkese encâm-ı kâr-ı ser-keşân
Eyle bu ma’nâyı istidlâl kadd-i pîrden
Sâmî (Arpaeminizade Vak’anüvis Mustafa Bey)
Söz tamâm oldu ko lâf u sühanı ey Nef’î
Ehl-i dil tab’ını şiirinden eder istidlal

Nef’î

istîfâ’: Ar. Vefâ’dan; 1. Bütün bütün alma. 2. Ruhu kabz etme. 3. Borcunu tamamen ödeme, yerine getirme.
Şükûh-ı kudreti a’lâ-yi idrâkât-i insânî
Vücûh-ı hikmeti bîrûn-ı add-i fehm ü istîfâ

Nâbî

istifâde: Ar. Fâide’den; 1. Kazanma, tahsil etme, kesbetme. 2. Fayda meydana getirmeye gayret etme. 3. Anlama. 4. Öğrenme.
Benim müderris-i ilm-i cünûn hani
Mecnûn
Ki bir murâd ala devrimde istifâde ile Fuzûlî
Ah ey pîş-i istifâdemden
Bî-tevakkuf uzaklaşan mevecât

Tevfik Fikret

Bir istifâde.
Yarın.
Belki.
Ben bu elfâzın
Tazammun ettiği va’d-i baîde aldanarak

Tevfik Fikret

istifhâm: Ar. Fehm’den; 1. Zihinde meydana gelen soru. 2. Anlamak için sorma.
Pâs-bân verdi kudûmuyla cevâb eyle yine
Ramazân geldi mi eyâ diyerek istifhâm

Nedim
Dudaklarındaki giryende bûseler, yâhûd
O gözlerindeki nîlî sükût-ı istifhâm

Ahmet Hâşim

istifkâd: Ar. Fakd’dan; arayıp soruşturma.
Cürm ile nefsimin ol mertebedir ülfeti kim
Ele girmezse hayâlin ederim istifkâd

Nâbî

istifrâğ: Ar. Ferâğ’dan; mide içindeki yiyecekleri ağız yoluyla dışarı atma, kusma.
Olan ser-geşte-i câm-ı mecâzî dîk-meşrebler
Ne nûş eylerse istifrâğ da dûlâbtan kalmaz

Nâbî

istifrâş: Ar. Firâş’tan; cariye ile cinsel ilişkide bulunma; odalık alma.
Bütün şebekeleri her şeb ederken istifrâş
O şâh için hele olamam ya ben esîr-i firâş

Abdülhak Hâmit

istifsâr: Ar. Fesr’den; sorma, arama, ifâde isteme. c. istifsârât.
Bezmine bir nahl-i rengîn bağladı kim yaraşır
Andan etse lutf yollarını istifsârgül

Necati Bey

Etme ahvâl-i halkı istifsâr
Nakl edersem keder verir zîrâ
Osmanzâde Tâip
Kimden istifsâr edem keyfiyyet-i aşkı aceb
Arif-i âgâh ser-hoş, vâkıf-ı esrâr mest

istifsâr-ı re’y: Akıl danışmak.
İntizam-ı kâr için düşmenden istifsâr-ı re’y
Râh-ı firdevs-ı Berîn’i sormadır
İblîs’ten
Yenişehirli Avni
istiftâ: Ar. Fetvâ’dan; fetva alma, müftüye müracaat etme.
Hükm-i “bif-nev” dersine destinde hâlâ mutribin
Hallini
Monlâ-yı
Rûm’dan etti istiftâ semâ’

Esrar Dede

istiftâh: Ar. Feth’ten; 1. Açma, açılma, fetih. 2. Siftah. 3. Başlama, başlatılma.
Böyle bâzârda da eylemeyen istiftâh
Ne zemân açsa gerek sûk-ı maânîde dükkân

Sâbit

istiğâse: Ar. Gavs’tan; imdat, yardım ve medet isteme.
Etmeden istigâseyi tekmîl
Belirir karşısında
Azrâîl

Muallim Naci

istiğrâb: Ar. Garâbet’ten, şaşma, garip bulma, taaccüp etme. c. istiğrâbât.
Erdi bir rif’ate erbâb-ı hüner devrinde
Ki eder çarh-ı denîn-perver-i dûn istiğrâb

Nef’î

Ve onların sesi eyler bütün sükûtu harâb
Eder bu daveti, durgun sulardan istiğrâb
ahmet Hâşim
istigrâk: Ar. Gark’tan; 1. Baştan ayağa kaplama. 2. Kendinden geçip bayılma derecesinde gülme. 3. Dalıp zihni tamamen meşgul olma.
Pek müessirdi sadâ-yı hâtifi yâhûd ki ben
Hâl-i istiğrâk ile olmuş idim pek nâ-tüvân

istiğfâr: Ar. Gufrân’dan; 1. Mağfiret ve bağışlama isteme. 2. “estağfurullah” sözünü tekrarlama. c. istiğfârât.
Yatma hengâm-ı seher bîdâr ol
Vakf-ı seccâde-i istiğfâr ol

Nâbî

Bülbülün kanın alıp sürmekten ey şeh yüzüne
Adlin eyyâmında demdir kijde istiğfâr gül

Hayâlî Bey

istiğnâ’: Ar. Gınâ’dan; 1. İhtiyaç yokluğu. 2. Muhtaç olmama, eldekini yeterli bulma. 3. Zengin olma. 4. İhtiyaç gösterdiği hâlde kibirlilik etme, nazlanma, naz etme.
Bir ednâ cüdasından mest olur erbâb-ı istiğnâ
Muhabbet bezmidir bu, bunda çok mey-hâneler vardır
Âli Bey
(Gelibolulu Müverrih)
Verir istiğnâ güneşten gündüzün fikr-i ruhun
Geceler âhım şua’-işem’a komaz ihtiyâc

İbni Kemâl

Kîse-i ümîd hâlî, dest-i istiğnâ tehî
Menzil-i fırsat baîd ü pâ-yı istid’â şikest
Derviş-ı Kadim
istihâle: Ar. Havl ve hâl’den; imkânsız olma, mümkün olamama. 2. Bir hâlden diğer bir hâle geçme. c. istihâlât.
Kadîfe hâline geçmiş patiskadan yastık
Ne istihâle geçirmiş hesâb edin artık

Mehmet Akif

istihâle-i her-dem: Her zamanın imkânsızlığı.
Tebeddülât ile bulmuş kemâl uzviyât
Bu istihâle-i her-dem vukûa yokgâyet
Nâzım Paşa
istihâre: Ar. Hayr’dan; 1. Hayırı isteme. 2. Bir işin sonunun hayır veya şerre bağlı olacağını bilme için rüyaya yatma.
Dedim ne vech ile öldürdün
Ahmed’i dedi kim
Bu kâr-ı hayra ne lâzım ki istihâre kılam
Ahmet Paşa
perîyi âh-ı şeb-gîr ede câme-haba teshîr
Olunur mu lûtfu ta’bîr ne hoş istihâredir bu

Nâilî
istihdâm: Ar. Hıdmet’ten; bir kimseyi bir işte çalıştırma.
Ederim kuvve-i kudsiyye-i efkârımla
Cünd-i ervâh-ı ricâl-i sahnı istihdâm

Nef’î

Eylese takviyet-i hükmü eğer bir kâhı
Sarsar-ı sedd-i sedîd olmak için istihdâm

Cevrî (İbrahim Çelebi)
istihfâf: Ar. Hiffet’ten; bayağı ve aşağı bulma, küçümseme, aşağı görme.
Felâket görmemişsin derdimi eylersin istihfâf
Felâket olsa lâyıktır bu halka sendeki evsâf

Abdülhak Hâmit

Etme bir kimseyi sakın istihfâf
Mehmet
Tevfik istihkâk
Ar. Hakk’tan; 1. Hak etme, hak kazanma, hakkını isteme. 2. Hak kazanılan şey, liyakat.
Herkese gelmez belâ erbâb-ı istihkâk arar
Eşref Paşa
(Bursalı Mustafa)
istihkâk u isti’dâd: Liyakat ve kabiliyet.
Hande eylerler uzaktan cümlesi feryâdına
Dikkat etmez kimse istihkâk u isti’dâdına

Ziya Paşa

istihkâm: Ar. Hükm’den; 1. Kuvvet, metanet, metin olma. 2. Siper. c. istihkâmât.
Vermek istersen cihânda nâm mânend-i nigîn
Merkezinde göster istihkâm mânend-i nigîn
Hâmî (Hâmî-ı Âmidî)
Ne âlî vü bülend olmuş binâ-yı dil-keşi el-hakk
Ne istihkâm ile vaz’ eylemiş bünyâdını üstâd

Nedim
istihlâf: Ar. Half’ten; birinin yerine geçme.
Hasbet-en-lillah olur zannetme şeyhin himmeti
Kasdî istihlâftır
İblîs’i irşâd etse de
Namık Kemal
istihkâr: Ar. Hakaret’ten; aşağılama ve hakir görme.
Tutalım arayarak bulmuşum onu ammâ
Kabûl kılmayıp eylerse nezrim istihkâr

Nedim
Dil-penâh ü melce’in sensin senin ey nûr-ı dil
İşbu sırrı bilmeyen şâyân-ı istihkâr olur
Abdülaziz
Mecdi Efendi
istihmâm: Ar. Hamâm’dan; sıcak su ile yıkanma, hamamda yıkanma.
Arak-rîz olur istihmâm eden kes
Lâ (Hamama giren terler Atasözü)
Bir daha hâneye azm eylemez andan açılır
İktizâ eyler ise birisine istihmâm

Nâbî

istihrâc: Ar. Hurûc’tan; Her hangi bir şeyden sonuç ve anlam çıkarma. 2. Bir şeyin içinden başka bir şeyi çekip çıkarma. c. istihrâcât.
Bu âlem bir kitâb-ı hikmet-endûz-ı hakâyıktır
Meâlin her kim istihrâc ederse âferîn bâdâ

Nâbî

istihsân: Ar. Hüsn’den; beğenme, makbul ve pesend sayma.
Görürdüm her kasîde söyledikçe her birisinden
Hem istihsân ü hem ihsân ü hem lûtf-ı firâvânı

Nef’î

Medenî bittabigeçen insân
Elbet eyler o zevki istihsân

Abdülhak Hâmit

Bir şehîd-i dem-hurûşânım ki gûş-i cânıma
Rûh-ı Yahyâdan gelir âvâz-ı istihsân henüz

Muallim Naci

istihyâ: Ar. Hayâ’dan; haya etme, utanma.
Mehd-i cünbânlığına
Zühre iner eylemezse
Dâyenin rif’at-i şânından eğer istihyâ

Nâbî

Ey kamer-tal’at meh rûyundan istihyâsı-çün
Perde-i eflâk olur kat kat hicâb-ı âfitâb
Hasırcızâde Hafız
istihzâ’: Ar. Biriyle alay edip eğlenme, zevklenme.
Eyleyip hâline bir kahkaha-i istihzA
Nâvek-i tâne-i düşnâma edip onu siper

Nâbî

Hâlık’a râcidir istihzA, sakın, mezmûmdur

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

Güneş de şimdi açılmış ufukta hande-nümâ
Eder gibiydi uzaktan benimle istihzA

Tevfik Fikret

istihzâr: Ar. Huzûr’dan; 1. Devamlı tekrarlama, hatırlatma. 2. Hazırlama, hazır edilme.
Dâimâ mecmûası düşmez elinden rûz u şeb
Benzer eder ruhların vasfını istihzar gül

Necati Bey

istîkâd: Ar. îkâd’tan; 1. Tutuşup yanma. 2. Tutuşturup yakma.
Rütbeni bilmek ile tab’-ı cehennemde bile Ümmet-i müznib için yok heves-i istîkâd

Nâbî

istikamet, istikâmet: Ar. Kıyâm’dan; doğruluk, müstakimlik, dürüstlük.
İlaç et düşmeden sâkî mizâcım istikametten

Fuzûlî

İstikamet vermek istersen mizac-ı âleme
Gâh zahm ur gâh merhem fikrin et reg-zen gibi
Kadrî
Çelebi (Hamidî Abdülkadir)
istikbâl: Ar. Kabl’den; 1. Gidip karşılama. 2. Gelecek zaman, gelecek vakit.
Ne istikbâle ne cem’iyyet-i ârâya tâbidir
Ale’l-ıtlâk ahâli devlet-i dünyâya tâbidir
Yenişehirli Avni
Öyle nâzik ki eğer şapkalı bir kunduracı
Evine gelse eder tâ kapıdan istikbâl

Ziyâ Paşa

Koca bir kevkebe vü debdebe-i istikbâl
Şâh-râh-ı ebediyyette ziyâ-pâş-ı kemâl

Kemalzâde Ekrem Bey

Seni istikbâl için önce gelmek cihâna
Ve başkasından almak sonra geliş müjdeni
Faruk
Nafiz
Çamlıbel
istikhâl: Ar. Kehl’den; göze sürme çekme.
Sa’y-i istikhâl ederken dîdesin ihrâc eder
Lâ (“Kaş yapayım derken göz çıkarır” atasözünün diğer bir söyleniş şekli)
istiklâl: Ar. Kıllet’ten; tâbi olmayıp başlı başına olma.
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl

Mehmet Akif

Harâb olan azamet, târ-mâr olan ikbâl
Sükût-ı rûh-ı umûmî, sukût-ı istiklâl

Mehmet Akif

çelik parçası bir gün bir ehemmiyet alır
Koca bir kavmin olur hâris-i istiklâli

Tevfik Fikret

istikmâl: Ar. Kemâl’den; tam ve tamam etme, tamamlama, kemale erdirme. c. istikmâlât.
Ale’l-husûs
Cenâb-ı bülend-ı Sıddîkî
Ki buldu onun ile dîn-ı Ahmed istikmâl

Necati Bey

Bizim noksanımız hep kâbil-i ikmâldir ammâ
Bulunmaz neyleyim ashâb-ı istikmâl bir yerde
Yenişehirli Avni
istiknâh: Ar. Künh’ten; bir şeyin aslını araştırma. c. istiknâhât.
Kader nedir, sana düşmez o sırrı istiknâh
Senin vazîfen itâat ne emrederse
İâh
Mehmet Âkif
istikrâh: Ar. Kerh’ten; İğrenme, tiksinme, iğrenç bulma, nefret etme.
Mizâc-ı âlemi tashîhe sa’y eden her-gâh
Görür devâ gibi çîn-i cebîn-i istikrâh
Said
Sırrı
Gerçi gûş eyledi hâh u nâ-hâh
Tab’ı ammâ ki edip istikrâh

Sünbülzade Vehbi

istikrâr: Ar. Karâr’dan; 1. Karar ve sebat üzre olma. 2. Sağlam ve sabit etme.
Bakılsa çeşm-i basîretle nakş-ı hestiye
Verir birbirine irtibât-ı istikrâr

Ziyâ Paşa

istikrâz: Ar. Karz’dan; 1. Ödünç para alma, borçlanma. 2. Faizle para alma. c. istikrâzât.
Cân u baştan geçmeyince dost elini tutmadım
Pes urup yettikçe ol dem ettim onu istikrâz

Gaybî
istiksâr: Ar. Kesret’ten; çok görme, çok görülme.
Etmez istiksâr kâlâ-yı visâlin kıymetin
Ol metâ’-ı sîne-zîbin anlayan az olduğun

Nâbî

Bu temennîyi etme istiksâr
O da azdır bizim medârise az

Muallim Naci

istiktâb: Ar. Kitâbet’ten; 1. Yazdırma, yazdırılma. 2. Söyleyip yazdırma, dikte etme.
Ediyor katre katre istiktâb
Banagûyâ birşi’r-i mahzûnu
Cenab
Şahabeddin istiktâr: Ar. Katre’den; damla damla, katre karte su akıtma.
Gâh teklîs ü gehî istiktâr
Azmâyişlegeçer leyl ü nehâr

Nâbî

istîlâ’: Ar. Vely’den; 1. Bir yeri kuvvetle ele geçirme. 2. Yayılma, kaplama.
Küfr müstevlî olup kılmıştı
İslâm’ı hep
Cehl istîlâ bulup etmişti ilm ehlini hâr

Fuzûlî

Fusûl-ı erba’a etse tecâvüz hadd-ipergârın
Nizam-ı mümkünâta ihtilâl eylerdi istîlâ

Nâbî

Bak nasıl, bir memleket, şâyân olur a’dâsına
Bak nasıl uğrar vatanlar düşmân istîlâ

Midhat Cemal Kuntay

isti’lâ’: Ar. Ulüvv’den; 1. Yükselme. 2. Üstün gelme, üste çıkma.
Eğer leyl ü nehâr âmed ü şüdünde geçse mikdârın
Hayât-ı kâinâta fasîdât eylerdi isti’lâ’

Nâbî

Sen ona bir de gerekse deme ol birdir hemân
Vahdet-ı Hak sanma tevhîdinle isti’lâ, dadır

Gaybî
istîlâd: Ar. 1. Çocuk isteme. 2. Cariyeden doğan çocuğunu nüfusuna kaydetme.
Cimrinin kesrete hırsı o kadar var ki eder
Daha nâ-bâliğ iken dâiye-i istîlâd

Nâbî

istilzâz: Ar. Lezzet’ten; hoş bulma, leziz sayma. c. istilzâmât.
Okuyan gûdek-i nev-sâle eder istilzâz

Sünbülzade Vehbi

istimâ’: Ar. Sem’den; dinleme, işitme, kulak verme. c. isti’mâât.
Kelâm-ı Hakk’ı her kimden işitsen istimâ’ et kim
Bozulmaz ma’nî-ı Kur’ân olursa bed-sadâ hâfız

Sünbülzade Vehbi

istimâle(t): Ar. Meyl’den; 1. Saptırıp eğip meylettirme. 2. Kendine, kendi gönlüne çekme. c. istimâlât.
İstimâletle gülüp yüzlerine
İ’timâd eyleme çok sözlerine

Sünbülzade Vehbi

istîmân: Ar. Emân’dan; 1. Aman dileme, sığınma. 2. İyilik bekleme.
Tîğ-ı dehşet-güsterim destimde parlar parlamaz
Karşıdan âvâz-ı istîmân olur yer yer bülend

Muallim Naci

Şakî çarıkların altında hurdahaş îmân
Hurdayı titretiyor eyledikçe istîmân

Mehmet Akif

Olmaz istîmân eden mağlûba tîğ

istimdâd: Ar. Meded’ten; imdad ve yardım isteme.
HafızA
Bağdâd’a imdâd etmeğe er yok mudur
Bizden istimdâd edersin sende asker yok mudur
Murâdî (Sultan IV. Murat) (Bağdat seferi sırasında
Sadrazam
Hafız
Paşa’nın gönderdiği “yok mudur” redifli imdadiyesine verdiği cevaptan bir beyit)
Adile fırsat düşerse kinden istib’âd eder.
Zâlim, idbâra düşerken dinden istimdâd eder

Neyzen Tevfik

Felek benim gibi âcizdir etmem istimdâd
Kim
Ftimâd ede müflislerin tekellüfüne

Seyyit Vehbî

istimdâd-ı dermân: Dermana yetişme.
Derd ile cân verdim istimdâd-ı dermân etmedim
Derd-nâk-ı imtinâımdır dil-i dermân henüz
istimdâd-ı feyz: Feyiz yardımı.
Vay ona kim eyleye lâ-şeyden istimdâd-ı feyz
Yuf ona kim eyleye nâ-kesden ihsân iltimâs

Bağdatlı Ruhi

istimhâl: Ar. Mehl’den; müddet, vade, zaman isteme.
Çekip visâdemi kıldım külâh-ı kûşemi ham
Garîm-i gamdan edip nîm-lâhza istimhâl

Nedim
istimrâr: Ar. Mürûr’dan; sürme, devam etme.
Cihânı lutf-ı mürüvvetle kâmrân ettin
Cihânda kâm alasın ber-sebîl-i istimrâr

Nedim
Sahb-âsâ yürürler yerde câmid gördüğün dağlar
Bütün zerrât bir kânûn-ı istimrâra tâbidir

Ziya Paşa

istimzâc: Ar. Mezc’den; birinin mizacını, huyunu anlayıp onunla uyuşmaya gayret etme.
Çâre-sâz olma değil, derdine dermân arıyor
Yoklayup nabzını ettimse kimi istimzâc

Sünbülzade Vehbi

istinâd: Ar. Sened’ten; 1. Yaslanıp dayanma. 2. Güvenme, kuvvet alma.
Leşker-i mâle ittikâ etmem
Asker-i gaybe istinâdım var
Muradî (Sultan IV. Murat)
Hukuk sâhibi mûr olsa da
Süleymân’dır
Kişi mukaddes olur hakka istinâdı kadar
Âsaf (Nâfia Nâzırı Mahmut Celaleddin Paşa)
Biz müttekâ-yı zer-keş-i câha dayanmazız
Hakkın kemâl-i lûtfunadır istinddımız
Bâkî
istinâd-ı devlet: Devlete dayanma.
Baht-ı yâver padişâh-ı âsumân-mesned ki dîn
İstinâd-ı devletiyle kuvvet-i erkân bulur
Nef’î
istinâd-gâh, istinâd-geh: Maddi, manevi istinat edilecek yer.
Hudâsı var olanın istinâd-gâhı mı yok

Muallim Naci

Muallim Naci

istinbât: Ar. Nübût’tan; akıl ile gizli mana ve hüküm çıkarma.
Dîdeden katre-i eşkim dökülüyor dil-i mecrûh
İsmimi hûn-ı dilden edesin istinbât

Sünbülzade Vehbi

istirâhat: Ar. Râhat’tan; rahat, ârâm, âsûdegî, ârâmiş.
Yâ Rab ne derd olur bu ki cân tenden ayrılır
Cânın ten içre kalmayıcak istirâhati
Ahmed-ı Dâî
Bir istirâhatin ki ola mercii beden
Yoktur o râhatın dil ile câna nisbeti

Nâbî

Cihânın zîr ü bâlâsın tefahhus eyledim

Nâbî

Tevekkül kişverinden gayrı yerde istirâhat yok

Nâbî

istirâk: Ar. Sirkat’ten; çalma, sirkat etme.
istirâk-ı sem’: Kulaktan söz kapma.
İstirâk-ı sem’a kıldıkça hücûm
Onları def’ eyledi gökten rücûm

Nâbî

istirdâd: Ar. Redd’ten; geri alma, geri alınnmasını isteme. c. istirdâdât.
İki elmas değildir harem-i hâsında
Cibril’in gözü kalmış edemez istirdâd

Nâbî

Arif ol dest-güşâ olma atâ-yı çarha
Ne atâ eyler ise âhir eder istirdâd

Nâbî

istirhâm: Ar. Rahm’dan; yalvarma, merhamet dileme. c. istirhâmât.
Ümmetinden âcizan-ı uşşâk istirhâm eder
Fevz-i vasla
Adile’yi eyle mazhar bu gece

Âdile Sultan

istirkâk: Ar. Rıkk’tan; 1. Birini kendine köle etme. 2. Savaşta birini esir alma.
Azabın ile tahvîfe efendi kalmadı hâcet
Çün ettin kesret ihsân ile âfâkı istirkâk
Nuri
istisgâr: Ar. Sagîr’den; 1. Küçük görme, görülme. 2. Azımsama.
Uzaktan seyr edüp de ehl-i sa’yi etme istisgâr
Küçüktür sanma zîrâ necm-i gîsû-dâr âlîdir

Muallim Naci

istishâb: Ar. Sohbet’den; 1. Beraber olma, kendine arkadaş kılma. peyda etme, tedarik etme. 2. Mülk edinme.
Bu denlü devri karâr etmez idi eylemese
Sipihr heykel-i nâm-ı şerîfin istishâb

Nâbî

Melek-hisâl olur bir nigâh ile
Mirrîh
Ederse bezmine ol tünd ü tîzi istishâb

Esrar Dede

Devletin üss-i esâsın dîn ederken müstakırr
Kimseler
İslâm’ı istishâba olmaz muktedir

Ziya Paşa

istiska’: Ar. Saky’den; 1. Karında veya diğer uzuvlardan birinde su birikmesi. 2. İçecek su isteme. 3. Kuraklıkta yağmur için dua etme.
Olurdu halk-ı âlem kâse-gird-i dest-i istiska

Nâbî

istiskâl: Ar. Sıklet’ten; 1. Ağır sayma, ağır görme. 2. Huzurda bulunmasından hoşlanmama, yüz vermeme.
Kâse-lisân biribirini eder istiskâl
Cümleden olsa da memnûn veliyyü, n-ni’met

Hâzık (Erzurumlu Mehmet)

istişâre: Ar. Şûrâ’dan; danışma, bir işin ilgili kimselerin fikrini sorma. c. istişârât.
Densin mişi’r ü inşâ öyle muakkad-âne
Kim ola hall ü akdi muhtâc-ı istişâre

Nâbî

istişfâ’: Ar. Şifâ’dan; şifa isteme, derdine derman arama.
Bunu ey cümle-i mahlûka mutâ’
Eylerim vâsıta-i istişfâ’

Hakanî

istişhâd: Ar. Şehâdet’ten; 1. Birinin
şâhidi olup şehadet etmesini isteme. 2. Şehit
olma. c. istişhâdât
Noktadan dâirenin gerdişin et istişhâd
Tohmunun za’finıgör cirm-i kedûyı seyr et

Nâbî

Tevâzu’ ayn-ı rif’at, hizmet-i millet siyâdettir
Olunsun hulk-ı Peygam-ber’le istişhâd lâzımsa

Namık Kemâl

istişmâm: Ar. Şemm’den; koku alma, koklama.
Nükhet-i nâfe-güşâ-yı çemen hulkunuger
Etseler gâliye-sayân-ı bahâr istişmâm

Nef’î

Havzdan kevser-i pâkizeyi nûş eyleyeyim
Kasrdan bûy-ı cinânı edeyim istişmâm

Nedim
Hıfzı bir micmer-i tefsîdeye olsa sâri
Ne kadar râyihasın etse meşâm istişmâm

Cevrî (İbrahim Çelebi)
istitâat: Ar. Tav’dan; takat, güç, kudret yetme, yeterlik.
Cism-i zaîfimin yok iken kendi kendiye
İmdâdsız kıyâm edecek istitâati

Nâbî

Vücûdunda onun sırrına sabra istitâat yok
Tutalım
Hızr’ı vaktiyle buluştun neyleyim gönlüm
Nuri
Fikr et ne kadar bidâat ister
Bu nazm ne istitâat ister

Ziya Paşa

istitâl: Ar. Göz yaşının inci gibi dökülmesi. c. istitâlât.
istitâlât: Dökülmeler.
istitâlât-ı nefes: Nefesin birbiri ardınca çıkması.
Berk-ı hâtif gibi var mebde’ine eyle sefer
İstitâlât-ı nefestir yola müste’hir har

Esrar Dede

istitâr: Ar. Setr’den; gizlenme, örtünme.
Geh tecellî-sâz olursun gâh edersin istitâr
Ey perî dîvâne-igayb u şühûd ettin beni
Yenişehirli Avni
Niçin bu nûr ile meyyâl-i istitâr olalım
Çıkıp güneş gibi âfâka feyz-bâr olalım

Muallim Naci

Ne de durgun denizde bir muğberr
Lerze-i istitâr ü istiğnâ

Ahmet Hâşim
istivâ’: Ar. Sevâ’dan; 1. Müsâvât, eşitlik, ölçülülük. 2. Temaslar. 3. İstikamet. 4. Karar.
Sabitlik. 6. Olgunluk.
hatt-ı istivâ: Yeryüzünde farzolunan bir yuvarlak çizgi olup, kutupları da yeryüzünün kutupları olarak zikredilen iki kutuba uzaklığı eşit olduğundan, yeryüzünü kutuplar arasında ayıran büyük bir dairedir.
İstivânın hattı
KA’be üzredir demiş hakî
Râstîdir yâr üzre hatt-ı istivâdır perçemi

Hamdullah Hamdi

istivâ-yı zât: Kişinin olgunluğu.
Nüsha-i vahdet benim maksûdu benden iste gel
İstivâ-yı zât olan arş-ı muallâ bendedir

Gaybî
isyân: Ar. 1. Emre uymayıp itaatsizlik etme. 2. Ayaklanma.
Olmasa isyâna çerî kuvvet ile fîl gibi
Düşmen-iHakka hücûm eyleEbâbîl gibi

Hersekli Arif Hikmet

Ta’dîl-i hissiyyât için elzem hayâlât
Onsuz kalırsa mûcib-i isyân olur hayât

Abdülhak Hâmit

Gâh
Mecnûn gibi dağlar aşarım
Adile ben
Yok karârım ne ideyim gamla perîşân gezerim

Âdile Sultan

isyân-ı âşinâ: Dost isyanı.
Lûtf-ı Hak’dan zahidâ rindânı nev-mîd eyleme
Mazhar-ıgufrân olur elbette isyân-ı âşinâ

Fıtnat
.
isyân-ı firâvân: Taşkın isyan.
Bekliyordum ki senin müşfik ü nâzende elin
Benim isyân-ı firâvânıma zencîr ursun
Bekliyordum ki senin belsem-i eltâfinla
Mütemâdî halecânım, hafakânım dursun

Doktor Abdullah Cevdet

isyân-ı hicâb: Utanma isyanı.
İnâyet her kime yüz tutsa isyân-ı hicâb olmaz
Güneş doğdukta zîrâperde-i zulmet nikâb olmaz

Şeyh Galip

isyân-ı mevc-i zâhir: Görünen dalgaların isyanı.
İsyân-ı mevc-i zahire ettinse vakf-ıgûş
Çarparken ufk-ı zulmete bir bahr-i pür-hurûş

Ahmet Hâşim

îş> ıyş> ayş: Ar. eğlence.
Ber-kâide îş eyleyelim vakt-i safâdır
Kânûna hemen uyduralım nağme-i nâyi
Rızayi
Lâle-veş kalkıp ayak tolularını içelim
Gül gibi îş edelim bezm-i bahâr eyleyelim
revani (tolu: içi dolu kadeh)
Cânâ safâ hengâmıdır îş ü tarab eyyâmıdır
Sultân-ıgül in’âmıdır seyr eyle ihsânın yine
Râmî
îş-i cihân: Dünya eğlencesi.
El çekip îş-i cihândan nûş edenler zehr-i gam
Ser-firâz-ı dehr olup demler kademler sürdüler
Lamiî Çelebi
îş-i nev-bahâr: İlkbahar eğlencesi.
Gel ey perî ki bu gün azm-i sebze-zar edelim
Şarâb-ı köhne ile îş-i nev-bahâr edelim

Hamdullah Hamdi

îş-i müdâm: Devamlı eğlence.
Muhtesib sâkî mey içmeğe yasak eylemeden
Bir yere cem’ oluban îş-i müdâm eyleyelim
Enven îş ü işret: Eğlence ve zevk u safa.
Ko bu îş ü işreti çünkim fenâdır âkıbet
Yâr-i bâkî ister isen olmaya tâat gibi

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

iş’âl: Ar. Şa’al’den; şulelendirme, ışıklandırma.
Şem’i itfâ’ kolay ammâ ki ne güçtür iş’âl
Şinasi (İbrahim)
Acizim şükrünü îfâda ki etti lûtfun
Şem’-i maksûdumu âhir nefesimle işâl

Ziya Paşa

iş’âr: Ar. Şi’r’den; 1. Anlatma. 2. Yazı ile bildirme. c. iş’ârât.
Hüsn-i ma’şûka olur sînedeki dâg delil
Şemse-i cild eder işâr kitâbın şerefin

Nâbî

Halka mürşidlik satıp dacvâ-yı irfân eyleyen
Vâridâtın bâri

Gaybî
gâhi işâr eylese

Gaybî

Aşktır fehm ile iş’âr eyleyen derd-i dili
Aşktır bak
Adile çarhı eden keşf ü beyân

Âdile Sultan
işâret: Ar. 1. Belirleme ve ayırma için kullanılan alâmet. 2. Emr etme. 3. Anlayış anında edilen uzuv hareketi veya kullanılan işaret. c. işârât
Ya işâret katle eyler ya beşâret vasladır
Her kıla baktıkça ebrûsunda olan ihtilâc
Lamiî Çelebi
Sâdât-ı kabîle-i mahabbet
Birbirine ettiler işâret

Şeyh Galip

Kimdir beni tevlîd veyâhûd kılan inbât
Ancak şu işâret onu eyler sana isbât

Abdülhak Hâmit

Bir söz dedi cânân ki kerâmet var içinde
Dün geceye dâir bir işâret var içinde

Nedim
işâret-hâne: İşaret edilen ev. mec. dünya.
işâret-hâne-i fâni: Fani dünya.
Bu işâret-hâne-i fânîde hamr-ı bî-humâr olmaz

Muallim Naci

işârât: İşaretler.
Hep işârât sudûr-ı hükmü nâtıktır
Vaz’-ı mîzan tekâbülde bu sırr-ı meknûn
Münîf
İşârâtı bedeldirgüft ügûya merdüm-i lâlin
Sâmî (Arpaemînizâde Vak’anüvis Mustafa Bey)
işârât-ı rumûz-ı aşk: Aşk rumuzunun işaretleri.
Öğren
Esrâr işârât-ı rumûz-ı aşkı
Matlabin eyler edâ dest-i temennâ hâmûş

Esrar Dede

işgâl: Ar. Şugl’den; 1. Bir yeri ele geçirme. 2. Birinin iş yapmasını engelleme. 3. Uğraştırma.
Bi’t-terâzî idicek bast-ı makâl
Belki ol eyleye hall-i işgâl

Sünbülzade Vehbi

(idicek: edince.)
işhâd: Ar. Şehâdet’ten; 1. Şahit tutma, şehâdet ettirme. 2. Örnek olarak gösterme.
Müddeî münkir olursa çekerim işhâda
Hak-şinâs ehl-i nazar anladığım yârânı

Nef’î

Beşer unf ile girmez zabta mümkündür bu da’vâda
Bütün târîh-i insâniyyeti işhâd lâzımsa

Namık Kemâl

işkâl: Ar. Şekl’den; 1. Benzer ve ayırdedilmeyen şekilde olma. 2. Çözüm ve cevabı güç olma. 3. Harflere nokta ve hareke düzenleme.
Tertîbte olmak ile işkâl
Tanzîmde ben de ettim ihmâl

Ziyâ Paşa
işkâl-i tılsımât-ı umûr-ı mülk: Ülke işlerinin tılsımlı şekillerini çözme.
Hall-i işkâl-i tılsımât-ı umûr-ı mülke
Etmiş üstâd-ı ezel lûtfunu miftah-ı merâm

Nâbî

işkembe, işkenbe: Far. > şikem.
Geviş getiren hayvanların ilk mide bölümü.
işkembe-i kübrâ: En büyük işkembe.
Hazm eder cümlesin işkembe-i kübrâya sürer
Sürüler mi’deni imkân bulamaz ifâda

Hamamizâde İhsan
işkence: Far. > şikenc, işkenc.
Bir kimseye yapılan maddi veya manevi eziyet.
Bir çelik parçası bir tîğ-ı mehîb olmak için
Sonra yatmakla geçer ömr-i niyâmında bütün
Ne hazîn işkence

Tevfik Fikret

işkeste: Far. > şikest.
Kırık, kırılmış (bk. şikest, şikeste).
Hûn-ı ciğerle dolmuş câm-ı zer olmadansa
Bî-inkisâr-ı hâtır işkeste sâgar olsun

Nâilî
işrâb: Ar. Şürb’den; 1. İçirme. 2. Suvarma, sulama, içecek verme. 3. Beyan ve yazma, ifade etme.
Düştü bir târîh işrâb et ataş-i âleme
Nev sebîl-ı Mustafa
Han’dan gel iç âb-ı züZâl

Fıtnat

Halka târîhini menkût ile ettim işrâb
Şerbeti sundu
Şekerzâde’ye sâkî-i ecel (1788)
Sürûrî
)
işrâb-ı şarâb: Şarap içirme.
Yâre işrâb-ı şarâb etmeğe ikdâm ettim
O dem mest oldu fakat ben dahi elden gittim

Muallim Naci

işrâk: Ar. Şark’tan; 1. Ruşen ve münevver kılma, aydınlatma. 2. Aydın ve güneşlik yere girme. c. işrâkıyân.
Nûr-ı hikmet kalb-i nâ-kâbilde işrâk eylemez
Çeşmin etmez merdüm-i hâbîdenin rûşen çerâg
Ali
Ruhi Bey
İzârın mihrine olmuştu gönlüm cânile müştâk
Vücûd envâr âfâk-ı ademden kılmadan işrâk

Behiştî

Dehâya nâsiye-i sâfi merkez-i işrâk
Soluk dudakları pür-lerzîş-i sürûd-ı firâk

Tevfik Fikret

işrâkıyân: Katılanlar, bir adada bulunanlar. işrâkıyân-ı âlem-i üns: İnsanlık âlemine katılanlar.
Budur merâsim-i işrâkıyân-ı âlem-i üns
Sühanla sâmia leb-rîz ü encümen hâmûş
Sâlik (Kasımpaşa Mev.
Şeyhi
Halil Efendi
Mahdumu)
işrâkıyân: bk. işrâk.
işret: Ar. 1. Eğlence, güzel eğlenme, yiyip içme. 2. Eğlence meclisi.
Süzülmüş bâde hâtırlar güşâde meclis âmâde
Nisâb-ı ayş u işretten ahibbâ igtinâm üzre

Nâilî

Ey şûh
Nedîmâ ile bir seyrin işittik
Tenhâca varıp
Göksu’ya işret var içinde

Nedim
Geh câm-ı bâde nûş ederiz gâh hûn-ı dil
Biz ruhsat-ı zemâna göre işret eyleriz
Sabri (Mehmet Şerif Çelebi)
Bed-mâye olan anlaşılır meclis-i meyde
İşret güher-i âdemi temyîze mihekkdir

Ziyâ Paşa
işret-i bezm-i visâl-i yâr: Sevgiliye kavuşma meclisinin eğlencesi.
İşret-i bezm-i visâl-i yâr geldi yâdıma
Gussa-i dehr ü gam-ı devri ferâmûş eyledim
Bâkî
işret-i dûşîne: Dün geceye ait eğlence.
Fehm olunmazdı neşât-ı âlemin eksikliği
Görmesen renc-i humârı işret-i dûşînede
Nedim işret-i zânû-be-zânû: Diz dize işret.
Humâr-ı dehre dârû-yı müferrihtir müheyyâ ol
Bu şeb olşûh-ı şenle işret-i zanû-be-zanû var
Âsaf (Ahmet İzzet
Paşazade Süleyman)
işret-gâh: İşret edilecek yer, içki içilen yer, meyhane.
işret-gâh-ı hoş: Hoş eğlence yeri.
Saâdetle o işret-gâh-ı hoş tarh-ı dil-ârâda
Safâlar kesb edeyim dâim pür-feyz-i mesrûru

Nef’î

işret-geh: İşret edilecek yer, içki içilen yer, meyhane.
Ziyâ, değmez humâr keyfine mey-hâne-i dehrin
Bu işret-gehde ben çok durmadım ammâ neler gördüm

Ziyâ Paşa

işret-hâne: İçki içilen yer, meyhane.
Huzûr-ı kûşe-i meyhâneyi ben görmedim gitti
Ne meclisler, ne sahbâlar, ne işret-hâneler gördüm

Ziya Paşa

işret-kede: İşret yeri.
Bir genc-i güher olsa pinhân ne ola sînemde
İşret-kede-i tab’ım vîrâne değil miya

Nef’î

işret-sâz: İçki içen.
Olmuş iken bülbül-i mest ile işret-sâz gül
Al tûtîler gibi etmek diler pervâzgül

Hayâlî Bey

işret-serây: Yenip içilen yer.
İşret-serây-ı dehre ki vaz’ ettiler esâs
Cem gibi nice şehleri müzdur yazdılar

Nâilî
işrîn: Ar. Yirmi sayısı.
İşrîn sine esîr-firâş oldum inledim
Bir beht içinde hep gile-i rûhu dinledim
Recaizade Ekrem
iştiâl: Ar. Şu’le’den; 1. Şulelenme, alevlenme. 2. Korku ile birden uyanma.
Ben büründüm bir abâya zemherinin rağmına
Sen de ey aşk âteş-i sînemde eyle iştiâl

Muallim Naci

Akşam, ufukta beldeler eylerken iştiâl
Örter cebîn-i neş’eyi bir hüzn-i bî-sebeb

Ahmet Hâşim

Ölürüz biz, fakat hayât ölmez; Şu’le fânîdir, iştiâl ezelî
Abdullah
Cevdet
iştibâh: Ar. Şübh’ten; 1. Şek, şüphe, reyb. 2. Şüphelenme, şüphe etme. 3. Kolay farkolunma derecesinde benzeşme.
Yüzünü görüp sandım bedr ayı ettim iştibâh
Bana gönlün kalmasın ol iştibâhımdan sak ın

İbni Kemâl

Zât-ı Hak, etmekle gâfil iştibâh, olmaz iki
Aftâbıgörse de ahvel-nigâh olmaz iki

Namık Kemâl

Bir âfitâba bir ol meh-veşe nigâh ederiz
Şebâhet öyle ki farkında iştibâh ederiz

Ziya Paşa

iştidâd: Ar. Şiddet’ten; güçlenme, şiddetlenme.
Böyle mi tavsîf ederdim zât-ı âlî-şânı
Etmeseydi baht ile ceng ü cidâlim iştidâd
Yenişehirli Avni
iştigâl: Ar. Şugl’den; Bir işle meşgul olma, bir şeyle ilgilenme. c. iştigâlât.
Her ne emre iştigâl etsen saâdetle ola
Avn-ı Rabbânî zahîr ü lûtf-ı Yezdânî muîn

Nef’î

iştigâlât: Meşguliyetler, uğraşlar.
Sayarsak görmeyiz bir iş bu korkunç ihtimâlâtı
Hayâlin semt-i eslemdir cedîr-i iştigâlâtı

Abdülhak Hamit

Ve akl u mantıka hîç sığmayan hayâlâtım
Muhâkemât ü sünûhât ü iştigâlâtım
Fâik
Âli Bey
iştihâ’: Ar. Şehvet’ten; 1. İstek, meyil, haz, arzu. 2. Yemek yeme isteği.
Bulmazdı kahrın açmasa hân-ı siyâsetin “Hel min mezîd” lokmasına dûzah iştihâ
Fuzûlî (“daha da verir misin“
Kur’an
Kf
Sûresi, 29-30. ayet?”)
Kestin külîçe-i mehi tennûr-ı çarhta
Çün hân-ı mu’cizatına germ oldu iştihâ
Şeyhi
Bu sefîl iştihâ, bu kirli nazar
Bulamaz sende bende bir ma’nâ

Ahmet Hâşim
iştihâ-yı hırs: Hırs arzusu.
Sunma nevâl-i dehre sakın dest-i ârzû
Mâhîyigayre tu’me eder iştihâ-yı hırs

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

iştihâr: Ar. Şöhret’ten; şöhret bulma, meşhur olma.
Vîrân-ı hâkte mahzûn olan cevher gibi irfân
Olur hâsıl velîkin iştihâr olmaz bu yerlerde

Nâbî

Billâhî yuf bu şu’bede-i hîç-kâre yuf
Yuf kadr-i câh u tantana-i iştihâre yuf

Şeyh Galip

Acz ile noksân ile bir zerre-i nâ-çîz iken
Gül gibi vasf-ı kemâlâtında buldum iştihâr

Nazîm (Yahya)

Sen cism idin fenâ-yâb ol rûh-ı câvidânî
Düştün cüdâ sen ammâ bâkîdir iştihârın

Abdülhak Hâmit

iştihâr-ı bülend: Yüce şöhret.
Mübârek ola saâdetle şâh-ı devrâna
Bu iştihâr-ı bülend ü bu rütbe-i sâmî

Nef’î

iştihâr-ı irfân: Bilimde şöhret bulma.
Nâmenledir iştihâr-ı irfân
Lafzınladır iftihâr-ı ma’nî
Ünsî iştihâr-ı ziyâ: Işık şöhreti.
Neşr et kemâlin âleme ehl-i kemâl isen
Rûşendir iştihâr-ı ziyâ âfitâbda

Hersekli Arif Hikmet

iştikâ’: Ar. Şekvâ’dan; 1. Şikâyet etme, yanıp yakılma. 2. Hüzünlü hâlini gösterme.
Gülü bülbül yakar, şem’i dahi pervâne zâr eyler
Kimi gördümse şâkî, iştikâsı âşnâdandır

Nevres-i Kadim

Her kim ile hasbihâl etsen acır gûyâ sana
Hâlden senden ziyâde kendi eyler iştikâ

Ziyâ Paşa

İştikâ etme felek cevrinden ey dil dâimâ
Şâd eder mahzûn dili bir gün gelir Allah kerîm

iştikak, iştikâk: Ar. Şakk’dan; 1. Bir kelimeden diğer kelimeyi meydana getirme. 2. Dal budak salma.
Vardır
Arabîde ba’zı külfet
Etmek gerek işikaka dikkat

Ziya Paşa

iştimâl: Ar. Şümûl’den; kuşatma, içine alma, kapsama.
Enzârı karşısındaki zer-sîne tarlanın
Deryâ-yı sünbülâtına eylerdi iştimâl
Cenap Şahabeddin
İnanmıyor musun buna niçin tebessüm eyledin
Bayıldım âh o hande-i nezâketiştimâline

İsmail Safa

iştiyâk: Ar. Şevk’ten; gönülden arzulu olma, göreceği olma, özleme.
Bir nefes dîdâr için bin cân fedâ etsem ne ola
Nice demlerdir esîr-i iştiyâkıdır gönül

Nef’î

Şerha şerha eylesin sînem firâk
Eyleyim tâşerh-i derd-i iştiyâk
Nahfi iştiyâk-ı ten: Ten arzusu.
Terk etse iştiyâk-ı teni mürg-i dil ne ola
Akıl düşer mi düştüğü zindana bir dahi

Nâilî
işve: Ar. Naz, eda, cilve, şive.
Ey gül ne aceb silsile-i müşg-i terin var
Ve ey serv ne hoş cân alıcı işvelerin var

Fuzûlî

Ey şehsüvâr-ı işve bu hâke tenezzül et
Her pâdişâha gâyet-i menzil türâb olur
Arif (Mütercim Mîr Süleyman)
İşveler sezdiren bir üslûbta
Bir güzel şarkı söylüyor rüzgâr

Yahya Kemal

işve-i mükerrer: Tekrar edilen işve.
Rahîklar sunulur cevherîn kadehlerle Ümîdler verilir işve-i mükerrerle

Tevfik Fikret

işve-i yegâne: Tek eda.
Ne bu tavr-ı nâzik-âne ne bu işve-i yegâne
Bu zuhûr-ı nev-edâyı sana verdi anca
Mevlâ

Esrar Dede

işve-bâz: Naz eden.
Tâ ezelden sevmişem ol dil-ber-i nâzik-teni
Bir lebi şekker rûhu gül işve-bâzım var benim
Farisi (Sultan II. Osman)
işve-ger: Nazlı ve edalı güzel.
Taş mıdır bağrı o cevher kemerin
Nice sıkmış belin ol işve-gerin

Sünbülzade Vehbi

işve-nigeh: İşveli bakış.
Acep mi mülk-i dile salsa gamzeler âşûb
Harâb-ı işve-nigeh çeşm-i pür-fiten mahmûr
neşati
i’tâ’: Ar. Atâ’dan; verme, bahş etme, verilme.
Ser-i mev’idlere tecvîz-i udûl etmez iken
Yine hürmetlidir i’tâ tarafı mîzânın

Nâbî

Emr-i bî-ücrete ibrâz olunan hidmete yûf
Şahs-ı bî-hidmete i’tâ kılınan ücrete yûf
Yenişehirli Avni
Felek bir öyle felektir ki cân alır yerine
Ederse her kime nân-pâre-i hayât i’tâ

Ziya Paşa

itâat: Ar. Tav’dan; emir ve tenbihe uyarak gereği gibi amel ve hareket etme.
Asâr-ı tecellîdir sûrette nümû-dârı
Bî-sâyelerin
Esrâr isyânı itâattir

Esrar Dede

itâb: Ar. Azarlama, tersleme, hatır ve gönül kıracak sert söz.
Göz ucuyla âşıka geh lûtf eder gâhî itâb
Bir suâle yer komaz ol gamze-i hâzır-cevâb

Nef’î

Dâd-ı mahmûr-ı çeşm-i nîm-hâbından senin
El-amân şûhî-i ebrû-yı itâbından senin

Mahmut
Nedim
Paşa

Çünkü etmezsin umûrunda hıyânet irtikâb
Uğradıkça derde baht u tâli’e etme itâb

Ziya Paşa

itâb-ı gayb: Bilinmeyen ayıplama.
Okudum ben de kitâb-ıgaybı
Dinledim ben de itâb-ıgaybı

Tevfik Fikret

itâb-ı zehr-nâk: Zehirli söz.
Hem itâb-ı zehr-nâk eyler cihâna gamzesi
Gösterir hem la’line zevk-ı tekellüm n’eydügin

Nef’î

itâre: Ar. Tayerân’dan; 1. Uçurma. 2. Hemen gönderme.
itâre-i rakîme: Mektup uçurma.
Yine ne hoştu dün gece civârına azîmetim
İtâre-i rakîmeye tereddüt üzre cür’etim
recaizade Ekrem
itfâ: Ar. Tufû’dan; ateş veya alevi söndürme, söndürülme.
Nâr-ı hasedi âb-ı mürüvvetle et itfâ
Kim nâr-ı hased yakar özge şererdir
Rif’at (Manastırlı)
Kimse ıslâh eylemek mümkün değil ol kâfiri
Kâbil-i itfâ değil ol âteş-i dûzah-misâl
Yenişehirli Avni
Biter mi bitti denilmekle nûr-ı nâ-mütenâhî
Nefesle kâbil-i itfâ mıdır çerâg-ı İlâhî

Muallim Naci

Ateş-i aşkımı itfâ edemez
Bahr-ı Muhît
Mâcerâmız bizim ey dil dahi çok su götürür

ithâm: Ar. Töhmet’ten; suçlama, suç yükleme.
Değil mi lûtf-ı Hakk’a karşı ayb ayb-cûluklar
Kemîne lokmayı bî-ithâm alır bulunur

Nâbî

Bunda galip geliyor aklıma bir çok evhâm
İşte ben şimdi o töhmetle olundum ithâm

Abdülhak Hâmit

i’tibâr: Ar. Ubûr’dan; 1. Sayma, addetme, nesneyi nesne yerine koyma. 2. İbret alıp uyanık olma. c. i’tibârât
Bir gün olmaz tal’atingörmek müyesser âh kim
Ol gün yanında
Ptibârım kalmadı

Fuzûlî

Nâm ü nişâne kalmadı fasl-ı bahârdan
Düştü çemende berg-i diraht i’tibârdan
Bâkî
Yaraşr eşk-i âşık olsa cârî
Pınarın su iledir itibârı
Taşlıcalı Yahya
Reh-ı Mevlevîde
Gâlib bu sıfatla kaldı hayrân
Kimi terk-i nâm ü şâne kimi itibâre düştü

Şeyh Galip

i’tibâr-ı ulüvv-i şân: Yüksek şan ve şerefe değer verme.
İ’tibâr etme mülk-i dünyâya
İ’tibâr-ı ulüvv-i şândangeç

Fuzûlî

i’tibârât: İ’tibâr’lar, varsayımlar. i’tibârât-ı tekâsüm: Bölünmelerin varsayımları.
İ’tibârât-ı tekâsüm ü fusûl
İmtiyâzat-ı makâmât ü usûl

Nâbî

i’tibârî: Gerçek olmayan, varsayılan.
Birdir elbet fenâda tahkîk ile tasavvur
Varı yoğu cihânın hep emr-i i’tibân

Ziya Paşa

i’tidâl: Ar. Adl’den, kemiyet ve keyfiyetin orta derecesi, ölçülülük.
Gör
Fuzûlî aşk tuğyânın âdem mülkün gözet
Azm-i künc et kim hevânın
Ptidâli kalmadı

Fuzûlî

Reh-ı Mevlevîde
Gâlib bu sıfatla kaldı hayrân
Kimi terk-i nâm ü şâne kimi itibâre düştü
şeyh Galip
i’tikâd: Ar. Akd’den, 1. Gönül bağlayıp inanma. 2. Sohbet ve sadakatine kalpten inanma, mu’takid olma.
Gökte uçarsa düşmenin etme
Ptimâd
Cennette olsa eyleme şeytâna itika. d

Behiştî

Kesb-i yakîne âdem için yokdur ihtimâl
Her i’tikâd akla göre gâib-ânedir

Muallim Naci

Cesed çürür ve tahayyül kalırsa insânda
Cihân vatandan ibârettir, i’tikâdımca

Yahya Kemal

i’tikâf: Ar. Akf’ten; 1. Nefsini engelleyerek ibadetle meşgul olma. 2. Ramazan ayının son on gününde camide masûre denilen yerde kapanıp ibadetle vakit geçirme.
Her menâr üzre kanâdildengeçirdin tavk-ı nûr
İ’tikâf ashâbının kalbine bahş ettin sürûr
Aşkî
i’tilâ’: Ar. Ulüvv’den; 1. Yükselme, yukarı çıkma. 2. Yücelik, rütbe kazanma.
İdilâ etsem semâ’-i mümkinâtın üstüne
İrtika etmek diler, durmaz, dil-i âlîcenâb
Tahirü’l Mevlevi
Sen, ey mâh, ey muallâ menba’-i ulviyyet-i sevdâ
Kılarsın kalb-i meftûrumda şevk-i istilâ peydâ

Tevfik Fikret

Cihân derler ki dâr-ı ibtilâdır
Ölüm derler medâr-ı itladır

İsmail Safa
i’tilâf: Ar. Ülfet’ten, 1. Alışma, ülfet etme. 2. Uyuşma, uygunluk. c. i’tilâfât.
Beşeriyyet nerede, sulh-i umûmî nerede?
İ’tilâf etmiyor âbâ vü evlâd henüz

Muallim Naci

i’timâd: Ar. Amd ve imâd’tan; inanma, güvenerek inanma.
Baş eğmeziz edânîye dünyâ-yı dûn için Allah’adır tevekkülümüz idimâdımız
Bâk
Bil kıl üzredir esâs-ı hüsnün etme idimâd
Rûzigâr âyîne-ı İskender’e verdi başeş

Necati Bey

İdimâd etme kelâm-ı mülhid-i bî-mezhebe

Sâbit
olmaz münkirin ikrâr da inkârı da
Âgâh
Osman Paşa
(Trabzonlu)
Gökte uçarsa düşmenin etme idimâd
Cennette olsa eyleme şeytâna i’tikâd

Behiştî
i’timâd-ı vüs’at-i hulk-ı azîm: Büyük yaratılış genişliğine inanma.
Cür’et etmek medhine bu ez’afü’n-nâsa sebeb
İdimâd-ı vüs’at-i hulk-ı azîmindir senin
Ubeydî
i’tirâf: Ar. İrfân’dan; inat etmeyip hakkı teslim etme, ikrar etme. c. i’tirâfât.
Bildim ki sa’yimi hep inâyet esîridir
Tâ hadd-i idirâfa varıp bitti gayretim

Esrar Dede

Noksanıma vardır idirâfim Beyhûde değil velîk lafm

Şeyh Galip

Şehriyâr-ı dâd-fermâ kim ulüvv-i tabdnı
İdirâfetmektedir hayretle her akl-ı selîm

Ziyâ Paşa

i’tirâf-ı noksân: Eksiği itiraf etme.
Çekinme, âkıl isen, idirâf-ı noksândan
Emîn olan delidir aklının kemalinden

Muallim Naci

i’tirâf-1 zât-ı vahdet: Birlik sahibinin itirafı.
Garaz bundan mücerred idirâf-ı zât-ı vahdettir
Ne havf-i nâr-ı duzahtır ne şevk u zevk-ı cennettir
şinasi
i’tirâz: Ar. Araz’dan; karşı gelme yoluyla engel ve sakınca ileri sürme. c. i’tizârât.
Tavrıma zahid eğer sûrette eyler idirâz
İhtilât etsem onu şermende eyler sîretim

Fuzûlî

Yalvardım idizar u tazarru’lar eyledim
Aslâ tagayyür etmedi kîn u husûmeti

Ziyâ Paşa

i’tirâzât: İtirazlar.
Ettim nice türlü idirâzat
Hem her birisin de ettim isbât

Şeyh Galip

i’tisâf: Ar. Asf’tan; 1. Zulmetme. 2. Yoldan sapma. c. i’tisâfât.
i’tisâf-ı teng-destî: Cimrilikten dolayı zulmetme.
Fikr-i hevl-i rûz-ı mahşer mihnet-i dünyâ-yı dûn
İdisâf-ı teng-destî tâli’-i nâ-mihr-bân

Kâzım Paşa

Beşer ki olmada birkaç harîs ü bed-emelin
Zebûnu, pençe-i iğfâl ü idisâfinda
Doktor Abdullah Cevdet

i’tisâm: Ar. İsmet’ten; 1. Günah ve ayıptan sakınma. 2. Temiz olma. 3. Bir nesneye eliyle yapışıp tutma, kurutma. 4. Korunma, sığınma. 5. Bitkilerin damar damar olması.
Mazhar-ı fevz ü felâh olmak dilersen ey Salâh
Urve-i vuska-işer’a dâim eyle idisâm
Salahî
i’tisâm-ı Hablu’llah: Kur’an-ı Kerîm’den sakınma.
Çün ihtitâma erer idisâm-ı hablu’llah
Ölünce rişte-i ümmîdi kesmezem kat’â

Hamdullah Hamdi

i’tiyâd: Ar. Âdet’ten; 1. Âdet edinme, alışma. 2. Geri gelme, avdet etme. 3. Rahatsız olanın ziyaretine gitme.
Memdûh olur mu kibr ü müzah i’tiyâd eden

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

i’tizâl: Ar. Azl’den; 1. Kendi takım ve topluluğundan ayrılma. 2. “mu’tezile” denen fırkanın hâli.
Cebr-i sırf i’tizalden yeğdir

Keçecizade İzzet Molla

Emîn im, hem de hoşnûdum bugün ben i’tizâlimden
Müreccahtır dedim olmak uzaktan bir temâşâ-ger

Abdülhak Hâmit

i’tizâm: Ar. Azamet’ten; büyüklük taslama.
Nâsût idi bir zemân makâmın
Lâhuta mı şimdi idizâmın

Muallim Naci

i’tizâr: Ar. Özr’den; özür, engel, bahane ileri sürüp kusurunun affolunmasını isteme.
Demdir ki berg-i nâzük-i gül i’tizar ede
Yeksâle hecr ü renciş âzar-ı hârdan
Rızayi
Kaçmış bugün baban, edecek i’tizâryok
Zevcin
Hasan, o şahs-ı halîü, l-izar yok!

Abdülhak Hâmit

Yalvardım i’tizâr ü tazarrular eyledim
Aslâ tagayyür etmedi kîn ü husûmeti

Ziya Paşa

itkân: Ar. 1. Muhkem kılma, kılınma. 2. Pürüzsüz yapma, yapılma.
Nakş-ı sun’un ol ki itkân üzre tasnîf eylemiş
Cüzü cüzün âlemi terkîb ü te’lîf eylemiş

Nâbî

Güzel sevmekte zahid müşkülün var bizden sor
Bizim ol fende çok tahkîkimiz itkânımız vardır

Nedim
Safha-i âyîne içre hatt-ı rûşen-veş olur
Sînenin esrârı zâhir dîde-i itkânına

Nedim
itlâf: Ar. Teleften; telef ve kaybına sebep olma, ziyan etme.
Girdi miftâh-ı der-i genc-i maânî elime
Aleme bezl-i güher eylesem itlâf değil

Nef’î

Mâlını eyleme bî-vech itlâf
Oldu mabgûz-ı İlâhî isrâf

Nâbî

itlâf-ı vakt: Vaktini boşa harcama.
İtlaf-ı vakt eyleme fasl-ı şebâbda
Kesb-i maârif eyleyegör kâr vaktidir
Vâsık (İstanbullu Ahmet)
itmâm: Ar. Tamâm’dan; tamamlama, ikmâl etme, tekmil etme.
Ederken
Mevlevînin çillesin itmâm bin bir gün
Bizim, bak, çille-i aşk içre bir mîâdımız yoktur
Tahirü’l Mevlevi
Bahârın zevk u şevk esbâbını itmâm eder bülbül
Nevâ-yı dil-keşiyle herkesi hoş-kâm eder bülbül
Recaizade Ekrem
itmâm-ı gâlibiyyet: Galibiyetin tamamlanması.
İtmâm-ıgâlibiyyet için şanlı pâdişâh
Mısr içre kurmak istedi dârü’l-karârnı

Yahya Kemal

itmâm-ı merâm: İsteğini, maksadını tamamlama.
Her kim ki muvaffak değil itmâm-ı merâma
Bî-câ dolaşır baht-ı sezA-vâra yapışmaz

Nâbî

itmâm-ı neam: “Evet, hay hay, öyledir”i tamamlama.
Dediler cümle-i âfâk-ı mübârek bâdâ Allahü’l-hamd
Hudâ eyledi itmâm-ı neam

Nâbî

itmâm-ı zekât: Zekâtı tamamlama.
Sadâkat ile kıl itmâm-ı zekât
Fer’idir aslı zekâtın sadakât

Nâbî

itmînân: (lLjö-kl)
Ar. 1. İnanma, emin olma, güvenme. 2. Rahat ve sükûnet bulma.
Evet, geçer o günüm pür-sükûn-ı itminân
Yarınki şiirime ihzâr için biraz halecân

Tevfik Fikret

Öyle bir cebhe kesilmiş ki: Müselsel îmân
Hangi îmâna dokunsan taşacak itmînân

Mehmet Akif

ittibâ’: Ar. Tâbi’ olma, ardı sıra gitme.
Etsin vücûdu nüshasın evvel mütâla’a
Esrâr-ı hikmete taleb-i ittibâ’ eden

Nâbî

Çarhta hüsn ü vefâ yoktur bilir cânân âh
İttibâ’ eyler ona ol dil-sitân bilmezlenir
Adlî, Âdil (Sultan II. Mahmut)
İttibâ’ eylediler meslek-i âşık-ı ömre
Aşk u şevkıle nice kâfiye-cûyâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

Ziyâ efkâr-ı asra ittibâ’ et râhat istersen
Has u hâşâk zîrâ cûşiş-i enhâra tâbi’dir

Ziya Paşa

ittifâk: Ar. Vefk’ten; 1. Birleşme, uygun bulma. 2. Birlikte uyuşma ve sözleşme.
Budur devr-i zemânın ittifâkı
Ki olur her bir visâlin birfirâkı
Ahdî (Bağdatlı)
Bî-şek aleyhimize bugün var ittifâk
Hatunlar ittifâk ı ki ondan çıkar nifâk

Abdülhak Hâmit

ittifakan: Rastgele.
Çıksa ber-hükm-i kazâ-yı kem ü kâst
İttifakan sözünün birisi râst

Nâbî

ittifâkî: Birleşme, bir konuda fikir birliğine varma.
İttifâkî meğer ol şeyh-i be-nâm
Bir değirmen yanını etti makâm

Şeyhülislam Yahya

ittihâd: Ar. Vahdet’ten; birleşme, birlik üzere olma.
İttihâd edip gam-ı aşkıyla bulursa huzûr
Sâdî vü gam âşıkınyanında hep yek-sân olur
Usuli
İttihâdın göresin hüsn ile aşkın anda
Gönlünü eyler isen ehl-i safâya me’nûs

Esrar Dede
(anda: orada.)
Oldu hezâr zât denip geh sıfata ayn
Bir asldagehî nice asl etti ittihâd

Ziyâ Paşa

Sen yiyip ben bakmalı, öyle olur mu ittihâd
Böyle doğru sözler oldu sizce isyânın adı
Eşref ittihâd-ı seng ü âhen: Demir ve taşın birleşmesi.
Sohbet-i nâ-cins olur elbet medâr-ı inkisâr
İttihâd-ı seng ü âhenden görünmez mi şerâr
İshak (Şeyhülislam Efendi)
ittihâz: Ar. Ahz’den; 1. Edinme, edinilme. 2. Kabul etme. 3. İtibar etme, sayma.
Kutlanma. 5. Tasarlama, kurma.
Râh-ı Hak’ta tîh-i hayret gibi menzîlçok olur
Yol bilen bir kâmili bul eyle mürşid ittihâz
Nuri
ittika: Ar. Vikâye’den; 1. Allah’tan korkma. 2. Sakınıp çekinme.
Arif ol kimsedir ki her hâle
Şükr edip
Hakk’a ittika eyler
Câhil oldur ki gark-ı nimet iken
Yine
Rabb’inden iştikâ eyler
Lamiî Çelebi
Uzak olmak için belâyâdan
İttika eyleyin berâyâdan

Muallim Naci

ittikâ: Ar. Vekâ’dan; dayanma, söykünüp (yaslanıp) dayanma.
Leşker-i mâle ittikâ etmem
Asker-i gayba istinâdım var
Muradî (IV. Sultan Murat)
İttikâya müstaidd olmaz kibâr-ı devlete
Bâliş-i zer-târ eğer huddâma pâ-mâl olmasa

Nâbî

Bâlin-i nâza hâce-i şehr eyler ittikâ
Hâk-i mezellet üzre yatır aç bir garîb
bağdatlı Ruhi
ittisâf: Ar. Vasf’tan ; 1. Saffet sahibi, temiz olma. 2. Nitelik verme, niteleme, vasıflandırma.
Taşı etmiş elmasla ittisâf
Yine olmamıştır tabîatçe sâf

Keçecizade İzzet Molla

ittisâl: Ar. Vasl’dan; 1. Bitişme ve bitişik olma. 2. Kavuşma, yakınlık. 3. Birbirine dokunma. c. ittisâlât.
Cânımın cismimle zevk-ı ittisâli kalmadı
Ah kim sensiz dirilmek ihtimâli kalmadı

Fuzûlî

İttisâl üzre yemîninde yesârında ola
Fatk u retki kalem ü tîği niyâm-ı devlet
Münif ityân: Ar. 1. Getirme, getirilme. 2. Ulaşma, vasıl olma ve irad etme. 3. Zikr ü ispat ve sağlamlaştırma.
Esbâbını eyleyem de ityân
Var ise eğer sözümde noksân

Namık Kemâl

îvâ’: Ar. Bir yere kondurup rahat ettirme, ettirilme.
îvâ-yı misâfirîn: misafirleri rahat ettirme.
Dimâğı eyleyip halvet-serây-ı kût-ı tasvîr
O âlî kasrda şâh-ı hayâlî eylemiş îvâ

Nâbî

ivaz: Ar. Bir şeye bedel olan nesne, karşılık, tranpa.
İstemem nâ-dân bana ger versegenc-i sîm ü zer
Kim ivazsız mâla nâ-dândan tasarruftur vebâl

Fuzûlî

Yârı terk eyle halâs ol bu belâdan derler
Nice bîmâr ola cânın vere dermâna ivâz

Necati Bey

Burc-ı hâverden ivazdır zülfün ey kâfir-nijâd
Çâh-ı Bâbil’den beterdir çeşmin ey câdû-firîb
nizami
i’vicâc: Ar. 1. Eğrilik, eğri olma, kejlik, hamlık. 2. Doğru hareket edememe. c. i’vicâcât. serv-kaddi koyup gayre olmayız mâil
Gönülde sûfî bizim i’vicâcımız yoktur
Nev’î
i’vicâc-ı hâl ü etvâr: Tavır ve hâlde eğrilik.
Yakışmaz i’vicâc-ı hâl ü etvâr ehl-i irfâna

Hersekli Arif Hikmet

iyâb: Ar. Geri dönme, avdet.
iyâb ü zihâb: Gidiş geliş.
Yere nâzil olmuş o ayn-ı şihâb
Ki eyler semâda iyâb u zihâb

Abdülhak Hâmit

iyâd, iyâdet: Ar. 1. Kuvvetlendirme. 2. Takviye eden alet.
Yahyâ’yı ne ola eylesen ey şâh iyâdet
Bî-tâb yatar pister-i hicrânına düştü

Şeyhülislam Yahya

iyân, ıyân: bk. ıyân, ayân.
izâat: Ar. Ziyâ’dan; zayi etme, telef etme, kaybetme.
Evkâtını eyleme izâat
Nâ-dân ile etme akd-i sohbet
Abdullah
Vassf (Akhisarlı Şeyhülislam)
iz’âc: Ar. İz’âc’tan; 1. Taciz etme, rahatsız etme, bunaltma, can sıkma. 2. Yerinden koparma. c. iz’âcât.
iz’âc-ı halk: Halkı rahatsız etme.
İz’âc-ı halk olsa da zî-kıymet âkıbet
Pâ-mâl olur misâl-i rikâb, irtikâb eden

Koca Râgıp Paşa

izâfet: Ar. İki şey arasındaki bağlantı, bağ. c. izâfât.
Amâl ü efkârını ona münhasır kılmış.
Her bedîayı ona izâfetle takdîr eyler
Recaizade Ekrem
izâfât: İzafetler.
Evzanda tahürrüz-i zihâfât
Teksîr-i tetâbu’-ı izâfât

Ziya Paşa

îzâh: Ar. Vuzûh’tan; bir şeyi bütün açıklığıyla anlatma, açık anlatım.
Keşşâf ile keşf olmadı esrâr-ı mahabbet
Tavzîh ile îzâh edemez kimse bu râhı

Hamdullah Hamdi

izâka: Ar. Zevk’ten; Tattırma, tattırılma; tat, lezzet.
Pür-cûş kıldı gönlümü bir zevk-ı ma’nevî
Kevser izâka eyledi gûyâ
Ali bana

Muallim Naci

izâle, izâlet: Ar. Zevâl’den; giderme, giderilme, yok etme.
Aks-i hüsnün girye mahvetmez derûn-ı sîneden
Şüst ü şû kılmaz izâle sûret-i âyîneden

Nazîm (Yahya)

Be-hakk-ı hazret-ı Mecnûn izâle eyler Hak Serimde derd-i hıredten biraz eser kaldı

Keçecizade İzzet Molla

Ol yüzden olundu hep izalet
Alemdeki zulmet-i cehâlet

Ziya Paşa

izâm: Ar. 1. Azîm’ler, büyük olanlar. 2. Azm’ler, kemikler, üstühânlar
Mültecd-yı vüzerâ sadr-ı kibâr-ı ulemâ
Kam-kâr-ı fuzalâ fahr-i mevâlî-i izâm

Nef’î

Vaktiyle hâke basmayan ashâb-ı devletin
Şimdi izâm-ı dest ü seri hâk-i râhdır
Yenişehirli Avni
Her gûşesinde durmada bir heykel-i izâm
Yok başka bir nişâne-i umrân ü intizâm

Abdülhak Hâmit

izâm-ı dest ü ser: El ve baş büyüklüğü.
Vaktiyle hâke basmayan ashâb-ı devletin
Şimdi izâm-ı dest ü seri hâk-i râhdır
Yenişehirli Avni
izâm-ı dûdmân: Soysop büyüklüğü.
Handânı haşre dek ma’mûr olup ol hüsrevin
Zât-ı pâki ile fahr ede izâm-ı dûdmân

İsmail Hakkı Bey

i’zâm: Ar. Azm’den; olduğundan büyük gösterme, büyültme.
Aciz-âne ola bu bendelerinden i’zâm
Rûh-ı pâkine nice tuhfe-i takdîs ü selâm

Âdile Sultan

iz’ân: Ar. 1. Anlama, kavrama, akıl, anlayış. 2. İtaat ve söz dinleme. 3. Bağlı olma.
Cihânın izz ü câhın böyle iz’ân eyledim ben kim
Eşiğinde kul olmak dehre sultân olmadan yeğdir
Nevî
Hüner lutf-ı kelam-ı Hakk’ı bilmektir mahallinde
Hakîkatte budur ehl-i dilin mi’yâr-i iz’ânı

Nef’î

Murâdın anlarız ol gamzenin iz’ânumız vardır
Belî söz bilmeyiz ammâ biraz irfânımız vardır

Nedim
izâr: Ar. 1. Yanak. 2. Utanma.
Meh-i nev bedr olur ammâ kelefgitmez izârından
Olur bir vechili aybı nümâyân ehl-i noksânın

Âsım (Çelebizade Şeyhülislam İsmail)

Mûsâ giderip hatt-ı siyâhını yüzünden
Gösterdi izârında nigârın
Yed-i beyzâ

İbni Kemâl

Nigâr zülfü gibi
Hamdî bî-karâr oldu
Sebeb bu kim heves-i bûse-i izâr eyler

Hamdullah Hamdi

izâr-ı al: Kırmızı yanak.
Aldıgül-zar içre su aks-i izar-ı âlini
Çekti güller sûretin manzûr edip timsâlini

Fuzûlî

izâr-ı dil-ber: Sevgilinin yanağı.
İzar-ı dil-bere hatt-ı siyâh geldi diye
Kara haber getirir rûz u şeb nesîm-i sabâ

Seyyit Vehbî

izâr-ı dil-rübâ: gönül kapan yanak.
Nûn’dur kaşın cebîn altında çeşmimi fi’Lmesel
Ayn’a benzer kim ızar-ı dil-rübâ üstündedir-

Taşlıcalı Yahya Bey

izâr-ı sâkî: Sakinin yanağı.
Bâkî şafakda mihr-i münevver sanır gören
Aks-i izar-ı sâkîyi câm-ı şarâbda
Bâkî
izâr-ı hoş-bû: Hoş kokulu yanak.
Berg-i gül gibi olurdu nîgû
Terledikçe o izar-ı hoş-bû

Hakanî

izâr-ı ma’nâ: Mana yanağı.
Her nokta-i hûb-ı anberînin
Hâl-i siyeh izar-ı ma’nâ
Ünsî
izâr-ı şâhid-i maksûd: Kastedilen güzelin yanağı.
Seyr eder âhir izar-ı şâhid-i maksûdunu
Azerî nakş-ı garazdan levh-i kalbi pâk olan
Âzeri
Çelebi (İbrahim)
izâr-ı yâr: Yârin yanağı.
Hemîşe merdüm-i çeşmim izar-ı yâre bakar
Gözüm o pencereden sahn-ı lâle-zâra bakar

Şeyhülislam Yahya

izâr ü leb: Dudak ve yanak.
İzar ü lebin vasfın eyler

Fuzûlî

Ona hem müfessir derem hem muhaddis

Fuzûlî

i’zâz: Ar. İzz’den; azizletme, azizletilme, ikram etme.
Bâğa ol nahl-i revân gelse kim etmez i’zaz
Cümleden serv eder sâyesini pây-endâz

Şeyhülislam Yahya

Ayâ bu mudur kâide-i hüsn ü melâhat
Ahbâba cefâ düşmâna i’zaz kılarsın
Nahfi
Bekliyor mihmânların i’zazlar, ikrâmlar
Sâkiyâ etsin derim ilhâhlar, ibrâmlar

Abdülhak Hâmit

izdihâm: Ar. Zahm ve zahmetden; aşırı kalabalıkta sıkışma, yığılma.
Her yanda pür-hurûş u temevvüc bir izdihâm
Her yüzde, her nazarda hüveydâ hulûs-ı tâm

İsmail Safa

izdivâc: Ar. Zevc’den; eş, çift olma, evlenme.
Zaaf-ı bâhım vardır ammâ izdivâc etsem gerek
Koca karılar elinde bir ilâc etsem gerek

Sürûrî

Pîşinde ettiler beşiğin, gark-ı ibtihâc
Bir bûse-i medîd ile tecdîd-i izdivâc

Tevfik Fikret

izdiyâd: Ar. Ziyâde’den; ziyadelenme, artma, çoğalma.
Mebhas-ı vahdette ettikçe yakînim izdiyâd
Eyledişevk-i derûn-ı âteşînim izdiyâd
Besîm
Vecdimi tezyîd eden hem-derdler elhânıdır
Nâle-senc oldukça ney eyler enînim izdiyâd

Muallim Naci

izdiyâd-ı rütbe-i fazl: Fazilet rütbesini arttırma.
Fuzûlî ister isen izdiyâd-ı rütbe-i fazl
Diyâr-ı Rûm gözet terk-i hâk-ı Bağdâd et

Fuzûlî

izhâr: Ar. Zuhûr’dan; 1. Gösterme, ortaya koydurma, gösterme. 2. Açık ve belirli kılma.
Belâ zımnında râhat olduğun izhâr eder halka
Felek bî-hûde hâr-ı huşktan gül-berg-i ter vermez

Fuzûlî

Yansa kül olsa da mazmûnunu izhâr eyler
Sen hemân sözünü yaz dil-bere gönder kâğaz

Şeyhülislam Yahya

Ol re’yi ki etmiş idi ızmâr
Hüddâm ü havassa etti izhâr

Nâbî

izhâr-ı berg: Yaprağı gösterme.
Diraht-ı ye’sden izhâr-ı berg ü bâr-ı ümîd
Tasarrufât-ı İlâhiyyeden baîd midir

Nâbî

izhâr-ı figân: Figan gösterme.
İzhâr-ı figân etmez idim seng-i sitemden
Pâ-mâl-i şikest eyleyecek sagarım olsa

Nâbî

izhâr-ı garâm: Aşk gösterme.
Üst perdeden izhâr-ı garâm eyleme zinhâr
Kânûn-ı muhîtte çalışperde-şinâs ol

izhâr-ı hâl: Hâlini gösterme.
Ta’n-ıgaflettirpen-tal’atlere izhâr-ı hâl
Sanma kim ahbâb hâlinden olur gâfil habîb
izhâr-ı hamd: Şükür gösterme.
Nisâr-ı şefkatindir kim olur izhâr-ı hamdin çün
Fuzûlî tîre tab’ından kelâm-ı cân-fezA peydâ
FuzM izhâr-ı hüner: Hüner gösterme.
Etme izhâr-ı hüner etmeğe mecliste heves
Bülbüle dâm-ı belâ oldu lisâniyle kafes
Râtib
Ahmet Paşa
(Veliyüddin Oğlu. Bursalı)
izhâr-ı i’câz: Can sıkıntısı gösterme.
Her deminde bin
Mesîhâ zinde-i câvid olur
Senden izhâr-ı i’câzı
Mesîhâ etmedi

Fuzûlî

izhâr-ı ilm: İlmini gösterme.
Tecâhül kıl bu eyyâm-ı hüner-düşmende, âkılsen, Sakın izhâr-ı ilm etme, Atâ, gâyet cehâlettir
Atâullah (Şeyhülislam Mehmet)
izhâr-ı kîn: Kin gösterme.
İzhâr-ı kînşi’âr-ı dil-i zârımız değil
Ağyâr ile cidâl bizim kârımız değil

Nâbî

izhârı-ı kudret: Gücünü gösterme.
Kemâl-i hikmetin izhâr-ı kudret kılmağa etmiş
Gubârş-ı tîreden âyîne-i gîtî-nümâpeydâ

Fuzûlî

izhâr-ı melâl: Üzüntü gösterme.
Ne sûd a’dâ-yı bed-hâhı ferah-nâk etmeden gayri
Hilâf-ı gerdişinden çerhin izhâr-ı melâl etmek

Nâbî

izhâr-ı mihr: Güneşi gösterme.
Geldi şâdî gitti gam izhâr-ı mihr etsen ne ola
Sohbeti gün yüzlüler gâyet ferah-nâk ettiler
Enverî
izhâr-ı muhabbet: Sevgi gösterme.
Derd-i hicrâna salıp eyler seni zâr ey gönül
Kılma izhâr-ı muhabbet yâre zinhâr ey gönül

Bağdatlı Ruhi

izhâr-ı müdârât: Yüze gülmeler gösterme.
Zu’m-ıpindâr-i cibillîsini te’kîd ederiz
Süfehâ kısmına izhâr-ı müdârât etsek

Nâbî

izhâr-ı niyâz: Niyaz gösterme.
Fuzûlî nâzenînler görsen izhâr-ı niyâz eyle
Terahhüm umsa ayb olmazgedâlar pâdşâhlardan

Fuzûlî

izhâr-ı ruâf: Kan akıtması gösterme.
Bînî-gonce eder bağda izhâr-ı ruâf
Bâd kim bûy-ı hat-ıgâliye-fâmıngetirir
Rızayi

Fuzûlî

izhâr-ı şevket: Büyüklük gösterme.
Hüsrev-i gül gerçi kim derd-i şitâdan dağ idi
Şimdi
Keyhüsrev gibi izhâr-ı şevket eyledi
Nadirî (Ganizade)
izhâr-ı şem’: Mum gösterme.
Her kimi rûşen-dil etse ağlatır âhir felek
Bezm-i işrette eder bu hâleti izhâr-ı şem’

Riyazî
izhâr-ı şevk: Arzu gösterme.
Çûb-ı zerrîn ile eyler her seher izhâr-ı şevk
Olmağa der-bân-ı der-gâhı şeh-i hâveristân

Nef’î

izhâr-ı tahannün: Şiddetli arzu gösterme.
Ayrıldı kuzu olup mükedder
İzhâr-ı tahannün etti mâder

Muallim Naci
izhâr-ı tecellî-i direng: Bekleme görünüşünü gösterme.
Kılsa ebrû-yı hilâl himemi dünyâya
Berk-ı hâtıf kadar izhâr-ı tecellî-i direng

Ziyâ Paşa

izhâr-ı zarûret: İhtiyaç gösterme.
Kılsa temkînini keştî-i sipihre lenger
Devre-i aşk eder izhâr-ı zarûretle direng

Ziyâ Paşa

izhâr-ı zillet: Nefsini aşağı, hakir gören.
Ey kılan izhâr-ı zillet müjde-i izzet sana
Kim bu der-gehde mukarrerdir azîz olmak

Fuzûlî

Izîd: Far. 1. Allah, Huda, Rab. 2. Zerdüştlerin hayır tanrısı.
Îzîd serîr-i hüsne seni kıldı pâdişâh
A’lâ kemâli zâtike fi ahseni’s-sıfât
Fuzûiî (Allah seni güzellik tahtına padişah etti.
Zatının tamlığını sıfatların en güzelleri içinde yükseltti.)
Hâzin-i genc-i şefâat seni kılmış Îzîd
Hîç kim yok ki sana olmaya âhir muhtâc

Fuzûlî

izmihlâl: Ar. 1. Sıyrılıp açılma. 2. Buhar gibi yok olma.
Ahibbâ şîve-i yağmâda mebhût eyler a’dâyı
Hudâ göstermesin âsâr-ı izmihlâl bir yerde
Yenişehirli Avni
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet
Hakkıdır
Hakk’a tapan milletimin istiklâl

Mehmet Akif

Fakat ahlâkın izmihlâli en müdhiş bir izmihlâl
Ne millet kurtulur, zîrâ, ne milliyet, ne istikbâl

Mehmet Akif

izz, izzet: Ar. 1. Aziz, şerefli ve yüce değerli, izzet sahibi, muhterem olmak. 2. Kuvvetli ve şiddetli olmak.
Her zilletin elbette bir izzet var içinde
Seyr et çeh-ı Ken’ân ne devlet var içinde

Şeyh Galip

Koyduk vatanı gurbete bu fikir ile çıktık
Kim renc-i sefer bâis ola izz ü aâya

Bağdatlı Ruhi

Yâ Rab bu ne izzet ü alâdır
Yâ Rab ne kemâl ü kibriyâdır

Ziya Paşa

izz ü câh: Rütbe ve değer.
Cihânın izz ü câhın böyle iz’ân eyledim ben kim
Eşiğinde kul olmak dehre sultân olmadan yeğdir
Nev’î
izz ü câh-ı saltanat: Saltanatın derece ve rütbesi.
Vaktine mâlik olan dervîştir sultan-ı vakt
İzz ü câh-ı saltanat değmez cihân gavgâsına
Bâk izz ü saâdet: İzzet ve mutluluk.
Rûy-ı dil-ber ile hep izz ü saâdet bularak
Minnet ü kasr u sarây eylemeyen gönlümdür

Âdile Sultan

izz ü ulâ: Şan ve değer.
Bir kân-ı niamdır ki onun gevheri ikbâl
Bir bâğ-ı İrem’dir ki gülü izz ü uZâdır

Nedim
izzet: Aziz, şerefi yüce, değerli.
Sehâdan addolur izzet, ayb ise de isrâf
Kibârın müsrifi yeğdir hele mümsik hisâbîden
Nev’î
Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selâmetten
Çekildik izzet ü ikbâl ile bâb-ı hükûmetten

Namık Kemâl

izzet-i dâreyn: İki dünyanın izzeti.
Kula efendi rızâsı aliyyü’l-adır
Bulanlar izzet-i dâreyni böyle buldu hemân
Said (Hızır Ağazade)
izzet-i dîn ü devlet-i dünyâ: Dünya ve din onuru.
Nesl-i pâkinden olmasın münfek
İzzet-i dîn ü devlet-i dünyâ

Şeyhülislam Yahya

izzet-i dünyâ: Dünya şerefi.
İzzet-i dünyâ için memnûnu olmam kimsenin
Çekmeğe bâr-ı belâ-yı minneti tâkat mı var

Şeyhülislam Yahya

izzet-i nefis: Şeref, onur, haysiyet.
Her ne yap yap becerip izzet-i nefsinle geçin
Kimseden bekleme yardım iki el bir baş için

Neyzen Tevfik

izzet-i saltanat-ı Mısr: Mısır saltanatının azizliği.
İzzet-i saltanat-ı Mısr’a taleb-kâr olmak
Keyd-i ihvân-ı bün-i çeh kûşe-i zindân yoludur

Nâbî

izzet ü ikbal (ile): Şerefle.
Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selâmetten
Çekildik izzet ü ikbal ile bâb-ı hükûmetten

Namık Kemâl

izzet: bk. izz.
J
jâj, jâje: Far. 1. Anlamsız, baş söz. 2. Deve dikeni.
jâj-hâ: Saçmasapan söz.
Biz iktisâb-ı kemâl edelim de ey Nâbî
Ko söylesin bir alay jâj-hâ fesânemizi

Nâbî

jâj-hâyî: Anlamsız söz söyleme.
jâj-hâyî-i mest: Sarhoşun anlamsız söz
söyleyişi.
Taarruz eyleyemem jâj-hâyî-i meste
Dehân-ı şîşenin açtıkça gûş kulkuline

Nâbî

jâle: Far. Havanın buğulu durumdayken akşam ve sabah serinliğiyle yerde ve bitkiler üzerinde toplanan küçük su damlaları, çiy, şebnem.
Reşk-i dendânın ile hancere düşdi jâle
Berg-i sûsendegören etdi sanır onu karâr
Bâkî
Cûylar kim dolanır dâmen-i sahrâlarda
Jâleler kim görünür lâle-ı Nu’mân üzre
Bâkî
Bizim çemende jâle ile doldu lâleler
İşret zemânı geldi pür olsun piyâleler
Gazali jâle-i eşk: Gözyaşı çiyi.
Biz cism-i nizâr üzre döküp jâle-i eşki
Çün rişte-i cângevher-i manâda nihânız
Neşatî
jâle-i hîzân-şekl: (Buharlaşıp) kalkan çiy taneleri.
Tâb-ı kahrından ola cümle adû nâ-peydâ
Pertev-i mihr ericek jâle-i hîzan-şekil

Hayâlî Bey

(ericek: ulaşınca)
jâle-bâr: Çiy yağdıran.
Fasl-ı hazânda gül bitire şâh-ı huşkta
Ebr-i bahâr-ı lûtfu eğer olsa jâle-bâr

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

jâle-dâr: Çiy saçan.
jâle-dâr-ı seher: Seherin çiy saçanı.
Dehen-güşâ bütün ezhâr-ı jâle-dâr-ı seher
Nesîm-i fecr ile hep zî-hırâm-ı istiğnâ
ahmet Hâşim
jâle-rîz: Çiğ saçan.
Jâle-rîz oldu havâ sanma seher gül-zarda
Pîr-i çarh etti bükâ kıldıkta dolabı enîn

Hayâlî Bey

jâle-sıfat: Çiy tanesi gibi.
Sahn-ı gül-zâra düşersen yeridir jâle-sıfat
Nev-bahâr oldu gül açıldı güzellendi çemen
Bâkî
jâle-veş: Çiy tanesi gibi.
Düşelden jâle-veş bu hâk-dâne ey dil
Dikip göz süfre-i gerdûne nân-hore sunmazsın

Nâbî

jend, jende: Far. Yamalı, eski hırka.
Rüsûm-ı himmeti ehl-i kerem sûzenden öğrensin
Ten-i uryân ile her bî-nevâya giydirir jende
Beliğ
Çâk çâk etti kara zülfünle
KA’be cübbesin
Jendeler giymiştir
İbrâhîm
Edhem sandılar

Necati Bey

jeng: Far. 1. Pas, kir, küf. 2. Yüzdeki buruşukluklar. 3. Göz kapağı.
Açmaz mı dahi jengini rûşen-gîr-i takdîr
Paslandı yer altında nice âyîne sine
Beliğ jeng-i belâ: Bela pası.
Hemîşe saykal-ı âyînem oldu jeng-i belâ
Henûzpertev-i rû-yı safâ nedir bilmem
Fehim-ı Kadim (Uncuzade)
jeng-i ebr-i tîre: Karanlık bulutun pası.
Erişti pertev-i feyz-i bahâr âyîne-i çarha
Acep mi şimdi olsa jeng-i ebr-i tîreden âri

Nef’î

jeng-i gam: Gam pası.
Hatt-ı jengârın tutaldan ay yüzün devrin tama’
Jeng-i gam tutmuş-durur âyîne-i cânı dürüst

İbni Kemâl

jeng-i günâh: Günah kiri.
Safâ-yı sîneme zulmet veren jeng-i günâhımdır
Amân ey kân-ı ihsân zulmet-i kalbim cilâ ister
Esad Erbilî
jeng-i hamûşî: Suskunluk pası.
Gelir jeng-i hamûşîden küdûret tîz-güftâre
Niyâm şemşîr-i cevher-dâra çün tâbût olmuştur

Esrar Dede

jeng-i kalb: Kalp pası.
Bul riyâzâtın safâsında hayât-ı câvidân
Jeng-i kalbi pâk ü nûr-efşân eder cânân-ı aşk

Âdile Sultan

jeng-i küdûret: Gam pası.
Eğer künhi ile bilmek dilersen nefs-i derrâkın
Mücellâ eyle dil mirâtını jeng-i küdûretten

Gaybî

jeng-âlûde: Pasa bulaşmış.
Nigâh-ı ref’etinde şöyle feyz-i terbiyet var kim
Olur mir’ât-ı jeng-âlûde baksa sebz-gûn dîbâ

Nedim
jeng-dâr: Kir, pas tutan.
Tekellüf ber-taraf der-sîne et sen bir gül-endâmı
Yine mâni değil mirât-ı hâtır jeng-dâr olsa

Esrar Dede

jeng-yâb: Kirlenme, paslanma.
Benden o jeng-yâb ü ben andan safâ-pezîr
Ayine gibi rû-be-rûdur benimle dil

Nâbî

jengâr: Far. Pas, kir; jeng.
Ey Fuzûlî hâtır-ı ehl-i safâ âyînedir
Devr cevrinden eser âyînde jengâr teg

Fuzûlî

jengâr-ı gam: Gam kiri.
Jengâr-ı gamdan et dil ü cân gözgüsünü pâk
Câm-ı mey ile ki âyîne-i gayb-bîn ola
şeyhi (gözgü: ayna.)
jengâr-ı hat-ı yâr: Yârin ayva tüyü pası.
Bulsa jengâr-ı hat-ı yâr ile cevher hancer
Tîğ-ı ebrûya sitem-kârlık eyler hancer

Şeyh Galip

jengâr-ı mû: Kıl kiri.
Ne ola jengâr-ı mûdan sâf ise âyîne-veş sînen
Kimesne görmedi kıl bittiğini mermer üstünde
cinânî (kimesne: kimse.)
jengâr-ı sivâ: Başka pas, kir.
Derûn-ı sîne-i âşıkda jengâr-ı sivâ yoktur
Dil-i âyînede timsâlden gayri nukûş olmaz

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

jiyân: Far. Kızgın, kükremiş, hışımlı.
Şîr-i jiyâna pençe salar gâh hışm u kîn
Bebr-i yâbâna karşı varır vakt-i kâr-zar
Bâkî
Nefsinin verme murâdın yeter terbiyet et
Ki sakın kendin için şîr-i jiyân beslersin

Behiştî

Ola hem-pervâz
Anka niçe mümkindir zübâb
Hirrenin şîr-i jiyân ile olur mu nisbeti
K-

Enderunlu Vâsıf

ka’ka’a: Ar. Mızrak ve kılıç şakırtısından çıkan ses.
jûlîde: Far. Karmakarışık, dağınık saç.
Hayâlî gibi bir dîvâne-i julîde-mûdur kim
Perîşân eylemiş kendin görüp
Sultân-ı Süleymân’ı
Duyulur ka’r-ı beyânında, sadâ-yı âhen
Darb-ı şeş-perle çıkan ka’ka’a miğferlerden

Hayâlî Bey

Tevfik Fikret
(Nefî için söylemiş)
kâ’b: Ar. 1. Topuk, aşık kemiği. 2. Tavla
Sen selâmet kisvetin zîver kıl ey ehl-i salâh
Kim bana bes mûy-ı jülîdem cünûnpîrâyesi
Fuzûlî zarı. 3. Sekiz yüzlü cisim. 4. Küp.
jûlîde-mû: Keçe gibi olmuş saç.
Ey sabâ jûlîde-mû başında
Mecnûn’un sakın
Bî-tekellüf gezme kim
Leylî evidir olpâlâs

Fuzûlî

kâ’b-ı muhannâ: Çarpık topuk.
Biz topuk çalmada siz zevk u safâda her şeb
Kaldırıp kâ’b-ı muhannâ gibi câm-ı bâde

Nedim
Girdiği mesâlike girilmez
İgrâkta kâ’bına erilmez

Ziyâ Paşa

kabâ: Ar. En üste giyilen geniş elbise, cübbe; önü açık kaftan.
Terk edip tâc u kabâyı şevk-işem’-i hüsnüne
Kendimipervâne-âsâ bir nemed-pûş eyledim
Bâkî
Bu riyâ-yı fakr ile bestir sifâl-i kûy-ı yâr
Mahrem-i bezm-i fenâ tâc ü kabâyı neylesin
Nev’î
Zâhid o denlü sıklet-i tâc ü kabâ ile
Uçmak ümîdin etmez idi ebleh olmasa
Nergisî kabâ-yı al: Kırmızı cübbe.
Gûş edip gül seyre çıktığın kabâ-yı al ile
Nev-arûs-ı lâle zeyn etmiş izare hâle ile

Behiştî

kabâ-yı ber-zede-dâmân: Eteği toplanmış elbise.
Olur taalluk-ı çirk ü riyâdan âzâde
Kabâ-yı ber-zede-dâmân per-niyân-ı hulûs

Nâbî

kabâ-yı beyt-i Harâm: Kâbe’nin elbisesi.
Vakt-i vedâ’ âteş-i âhım şirârıdır
Reng-i kabâ-yı Beyt-ı Harâm’ı siyâh eden
kabâ-yı cism: Cisim cübbesi.
Gurûr etme libâs-ı fahr ile ömrüm cihândır bu
Kabâ-yı cismini kor bunda herkes câme-kândır bu
İbnü’n
Neccar
Şeyh Rıza
Ulvî (Bursalı Hüseyin)
kabâ-yı gerdûn: Feleğin cübbesi.
Kâmet-i nâzına kûtâh kabâ-yı gerdûn
Cilve-i rif’atine teng kazâ-yı evhâm

Nâbî

kabâ-yı Nevrûz: Nevruz’un cübbesi.
Her kûşede bir sabâh-ı firûz
Her goncada bir kabâ-yı
Nevrûz

Şeyh Galip

kabâ-yı sebz: Yeşil elbise.
Olsa kabâ-yı sebz ile ol serv cilve-ger
Gûyâ olur minâre-i sebzîn âşikâr

Seyyit Vehbî
kabâ-yı zer-nigâr: Altın işlemeli elbise.
Zemâne giydi nârenc-i kabâ-yı zer-nigâr üzre
Cevâhir tüğmelerle bir çiçekli anberîn hârâ

Sâbit

kabâçe: Far. Hafif giyecek, entari.
kabâçe-i zer-bâft: Sırmalı entari.
Sultân kabâçesini palâsa verir velî
Vermezgedâ kabâçe-i zer-bâfta şâlini

Behiştî

kabâhat: bk. kubh.
kabâle: Ar. 1. Eskiden kadı’nın verdiği
hüccet. 2. Toptan, götürü yapılan iş, kabala. 3. Yahudilerin kendi ceamaatleri için verdikleri
vergi.
Midâd-ı şevk ile pür eylesem ne ola gece gündüz
Sahîfe-i dili üstâd-ı aşk verdi kabâle

Şeyhülislam Yahya

Kâ’be: Ar. 1. Hicaz’da
Mekke şehrinde bulunan kutsal yapı. 2. Müslümanların namaz kılarken yöneldikleri taraf, kıble ve hacı olmak için gidip ziyaret ettikleri yer. 3. Yönelme yeri.
Kâ’be yüzünde benlerini kılmayınca yâd
Vermez safâ şu
Merve vü Zemzem dedikleri
Ş eyhi
Çün yüzün
KA’be hâlin
Hacerü’l
Esved imiş
Subh-ı vaslında yüzüm ona sürem gibi gelir

İbni Kemâl

Taş u toprak tavâfindan vefâ bulmadı âşıklar
Âşıkın kalbidir
KA’be hacc u umre edersen gel

Ümmî Sinan

kâ’be-i aşk: Aşk
Kâbesi.
Nefs ile onlar cihâd-ı ekber eyler dâimâ
KA’be-i aşkındır onlar hâciyân ü serveri

Âdile Sultan

Kâ’be-i dil: Gönül
Kâbesi.
Olmadan
Ebrehe-veş seng-zen-ı KA’be-i dil
Düşmen-ı KA’be, ye vur seng-ı Ebâbîl gibi

Nâbî

Kâ’be-i dîdâr: Yüzünün
Kâbesi.
Cennette anıp
Kâ’be-i dîdârını
Dâvûd
Âheng-ı Hicâz ile dem-â-dem negam eyler
Yenişehirli Avni
kâ’be-i dünyâ: Dünya
Kâbesi.
Merkez-i dâire-pîrâ-yı ulüvv ü azamet
Kutb-ı dîn-ı Kâ’be-i dünyâ vü cihân tefrîd
Kâzım
Kâ’be-i ehl-i ferheng: Edep sahiplerinin
Kâbesi.
Şem’-i mihrâb-ı Hudâ câm’i-i esrâr-ı Hudâ
Secde-gâh-ı ürefâ
Kâ’be-i ehl-i ferheng
Kâzm Paşa
Kâ’be-i hâcât-ı âlem: Alemin dua
Kâbesi.
Eşiğin
KA’be-i hâcât-ı âlem
Hayâlî
Kâ’be, de
Hassan’a benzer

Hayâlî Bey

Kâ’be-i hüsn: Güzellik
Kâbesi.
KA’be-i hüsnünde müşgîn perde olmuş tâb-dâr
Hâl-i anber-bâr bir hindûdur olmuşperde-dâr

İbni Kemâl

kâ’be-i iclâl: Büyüklük
Kâbesi.
Dokuz kat perde çekmiş
KA’be-i iclâline devrân
Zemîni gök bir altun pullu dîbâ-yı mutallâdan
Yenişehirli Avni
kâ’be-i İslâm: İslâm’ın
Kâbesi.
KA’be-ı İslâm’dır dersem aceb mi sâhibin
Şeyhülislâm eylemiş lutf-ı Hudâ-yı
Müsteân

Nef’î

Kâ’be-i kerem: Cömertlik
Kâbesi.
Haylî tazyîk eyledi ehl-i harem
Nâgehân etti Rab
Kâ’be-i kerem

Muallim Naci

Kâ’be-i kûy: Köyün
Kâbesi.
Ol dem hani ki
Kâ’be-i kûyun mekân idi
Ârâm-gâhıgönlümün ol âstân idi

Cem Sultan

KA’be-i kûyunda kıldım gözlerim yaşın sebîl
Teşne-diller çağrışıp derken meded birpâre su

Hayâlî Bey

kâ’be-i revân: Ruhun
Kabesi.
Ol Kâ’be-i revânız ki harîm-i harem-i aşk
Pür-şûr-ı figân-ı ceres mahmilimizdir

Nâilî

Kâ’be-i tahkîk: Doğru olup olmadığını araştırma
Kâbesi.
Gönül ki
KA’be-i tahkîka vâsıl olmuştur
Cihân muhâceme ettikçe
Sûmnât’a güler

Muallim Naci

kâ’be-i ulyâ: Yüce
Kâbe.
Şeşcihetten rûz u şeb kerrûbiyân eyler tavâf
Mescid-ı Aksâ mıdır ya KA’be-i ulyâ mıdır
Yenişehirli Avni
kâ’be-i vahdet: Birlik
Kâbesi.
Dil-i feyz-âşnâ-yı ma’rifet ziynet-fürûş olmaz
Harîm-ı Kâ’be-i vahdette âsâr-ı nukûş olmaz

Namık Kemâl

kâ’be-i vasl: Kavuşma
Kâbesi.
Yollarda kalır râh-rev-ı Kâ’be-i vaslın
Ömr âhir olur mevt erişir zad yetişmez
Bâkî
Kâ’be-cûyan: Kâbe araştırıcıları.
Kâ’be-cûyân-ı mahabbet
Hızr’ı rehber eylemiş
Secde-gâh-ı ehl-i dil hâk-i derinden bellidir
Vecdî
Kâbeteyn: 1. İki
Kâbe; yani
Mekke’deki
Kâbe ile önceden kıble olarak yönelinen
Kudüs’teki
Mescid-ı Aksa’ya verilen isim. 2. İki zar.
Kâeteyn’indegelir nakş çü dâim iki şeş
Ne sebebten ola pâ-beste-i şeşder nergis
Nizamî
Kabe
Kavseyn, Kâbe
Kavseyn: Ar. İki kavis arasındaki mesafe” anlamında, Hz. Muhammed’in Miraç gecesinde Cenab-ı Hakk’a olan yakınlık derecesinden kinaye olarak kullanılır.
Erdim kaşının mi’râcına kim kâbe kavseyndir adı
Vuslat şebinde gör beni ser-tâ-kadem nûr olmuşam
Nesimi
Habîbin
Kâbe
Kavseyn’i rumûzun sûfî benden sor
Muhammed âlinin mâhiyyetin
Veys-ı Karenden sor

Hayâlî Bey

Makâm-ı “Kâbe
Kavseyn” geçip namend-i tîr ol dem
Müyesser oldu ona matlûb-ı a’lâ-yı “Ev-ednâ”
Nadirî (Ganizade)
kabes: Ar. Parlak ateş közü.
Alnın levâmYinden meh-pâre tâb-ı kem-ter
Ruhsârın âteşinden hurşîd bir kabestir

Behiştî

Nûr-ı Hak’tan bir kabes eylerse kullar iktibâs
Onlara ilhâm olur elbette ilm-i iftirâs
Nuri
kabız: bk. kabz.
kabîh, kabîha: bk. kubh.
kabil, kâbil: bk. kabûl.
Kabil, Kâbîl: Ar. Âdem aleyhisselamın büyük oğlunun ismi olup küçük kardeşi
Hâbil’i öldürmüştür.
Ne ola kan dökmekte mâhir olsa çeşmin merdümü
Nutfe-ı KaMl’dürür gamzen gibi üstâdı var

Fuzûlî

Hâbil ile
Kâbîl iki kardeş
Bize târîh
Kardeşliği bir levha-i hûn-rîz ile telvîh

Tevfik Fikret

kabîle: Ar. Bir soydan türemiş, bir başkanın emri altında yaşayan göçer topluluk.
Kim vardı
Arabta bir kabîle
Müstecmi’-i haslet-i cemîle

Şeyh Galip

kabiliyyet, kâbiliyyet: Ar. 1. Anlama, anlayış. 2. Beceriklilik, eli işe yatkınlık, beceri, kapasite, c. kâbiliyyât.
Şahsın isti’dâdı lûtf-ı peykerinden bellidir
KîmyA-yı kâbiliyyet cevherinden bellidir

Nâilî

Kâbiliyyettir husûl-i matlûbun ser-mâyesi
Elde isti’dâd olunca kâr kendin gösterir
Asım (Çelebizade Şeyhülislâm İsmail)
kabîh: bk. kubh.
kâbin, kâbîn: Far. Geline verilen ağırlık (mehr-i müeccel).
Eshâb-ı nikâh olup revâne
Kâbîni kesildi nakd-i câne

Fuzûlî

kâbir: bk. kebîr.
kabl: Ar. zf.
Ön, once, öndeki.
kable’l-fenâ: Yokluktan once.
Keşf-i râz etmez salâbet-kâr olan kable’l-fenâ
Yanmadıkça anber etmez sırr-ı bûyun âşikâr
Vâhit Paşa
(Mehmet)
kabr, kabir: Ar. Mezar, insanın öldükten sonra gömüldüğü çukur.
Gel ser-i kabrimde dur bir lâhza ey sîmîn beden
Nûrdan bir serv dikmişler kıyâs etsin gören
Yenişehirli Avni
Anlardı nedir azâbı kabrin
Görseydi bu hâli cennetinden

Abdülhak Hâmit

Bilmezler ki bu kabirle yoktur alâkam
Ben o çiçeklerdeyim, ben bu çiçeklerim
Cahit
Sıtkı
Tarancı
kabr-i mâder: Ana kabri.
Üsküp’te kabr-i mâdere olsun bu nev-gazel
Bir tuhfe-i bedî’ ü beyân-ı Muhammedî

Yahya Kemal

kabr-i Mecnûn: Mecnun’un kabri.
Düşte görmüş
Leylî’yi bir gece bir sâhib-nazar
Boynunu eğmiş dururdu kabr-ı Mecnûn üstüne

Necati Bey

kabr-i mübârek: Mübarek kabir.
Binâsı taş yüreğindendir ol cebâbirenin
Budur şu kabr-i mübârekte gördüğüm dehşet

Namık Kemâl

kabr-i vahşet-âgîn: Korku dolu kabir.
Biraz çiçek şu hazîn kabr-i vahşet-âgîne

Tevfik Fikret

kabristân: Mezarlık.
Bakma kabristâna ancak sâha-i medhûşuna
Dur da bir müddet kulak ver nâle-i hâmûşuna

Mehmet Akif

kabûl: Ar. 1. İçeri alma. 2. Razı olma. 3. Alıp kullanma.
Ne ola sabr ile şevkinden özge
Avnî’nin
Kabûl eyle budur varı ger kesîr ü kalîl
Avnî
Bîmâr-ı derd-i aşk kabûl eylemez ilâc

Taşlıcalı Yahya Bey

Tutalım arayarak bulmuşum onu ammâ
Kabûl kılmayıp eylerse nezrim istihkâr

Nedim
kabûl-i fenâ: Yokluğu kabul etme.
Mükevvenât-ı hudûs ol Kadîm’dendir kim
Kemâl-i zâtına mümkin değil kabûl-i fenâ
Hayri (Vîranşehirli Reisülküttab Mehmet)
kabûl-i fesh ü nesh: Yıkma ve bozmayı kabul.
Hüccet-i afv ü kerem etmez kabûl-i fesh ü nesh
Kâdî-i endîşe imzA-yı cevâz etmezse de

Nâbî

kabûl-i feyz: Bereket kabulü.
Sadef-âsâ kabûl-i feyze isti’dâd lâzımdır
Ki her mevzi’de nîsân katresi dürr-i semîn olmaz
Hâmî (Hâmî-ı Amidî)
kabûl-i hidmet: Hizmet kabulü.
Vasf-ı Cibrîl-ı Emîn etmiş kabûl-i hidmetin
Sırr-ı Hak keşfine onunla yetip fermân sana

Fuzûlî

kabûl-i iltiyâm: Onarılmayı kabul.
Râşidâ etmez şikeste-dil kabûl-i iltiyâm
Zahm-ı şemşîr-i zebânın var mı görmüş merhemin

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

kabûl-i infiâl: Gücenmeyi kabul.
Etmez ekdâr-ı dil kabûl-i infial
Cevherim vârestedir eczâ-yı âb ü hâkten

Leskofçalı Galip

kabûl-i merhem: Merhemi kabul.
Kabûl-i merhem eder zahm sâhibi değilim
Hezâr-hamd etıbbâya ihtiyâcımyok

Sâbit

kabûl-i Mevlâ: Mevlâ’yı kabul.
Ola zî-bende-i âgûş ü kabûl-ı Mevlâ
Dîn ü dünyâya mülûk-âne bu sa’yi meşkûr
Enderunlu Fazıl kabûl-ı Rabb-ı Vedûd: Çok şefkatli Allah’ı kabul.
Sımâh-ı cânıma hâtiften erdi bu târîh
Ola bu cisri karîn-i kabûl-ı Rabb-ı Vedûd

Şeyhülislam Yahya

(1043 = 1633)
kabûl-i sıhhat: Sıhhat bulma.
Renc çekme sıhhat ümmîdin
Fuzûlî’den götür
Kim kabûl-i sıhhat etmez böyle bîmâr ey hekîm

Fuzûlî

kabûl-i sifâl: Çanak, çömleğin kabulü.
Fakîr isem ne olaşevkin içimde dopdoludur
Aceb mi olsa reyâhîn ile kabûl-i sifâl

Necati Bey

kabûl-i şîve-i ülfet: Dostluk tarzını kabul.
Muhill-i tavr-ı uzlettir kabûl-i şîve-i ülfet
Müreccahdır yanımda merhabâdan dest-i red şimdi

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

kabûl-i tâat: Taati kabul.
Eser-i kabûl-i tâat ona vermiş öyle hâlet
Ki kulûb-ı ehl-i hâle harekâtı câzib olmuş
Fuzûlî kabûl-i terekküb-i icrâ: Akarak meydana gelmeyi kabul.
Besâite şerefi mahremiyyet-i vahdet
Mürekkebâta kabûl-i terekküb-i icrâ

Fuzûlî

kabûl-gâh: Kabul yeri.
Çıksın bu duâ kabûl-gâha
Kılsın her işinde
Hak muvaffak

Muallim Naci

kâbil: 1. Kabul eden, kabul edici; anlayışlı, zeki 2. Mümkün, olabilir, ihtimal.
Kâbil mi arz-ı hâl ile derd-i dili beyân
Sığmaz zebân-ı hâmemize mâcerâ-yı aşk

Fıtnat

Hanım
Kuvvet-i tâli’e bak, istemez istüdâdı
Mansıb-ı devlete nâ-kâbil ü kâbil birdir

İzzet Ali Paşa

Rağbet ü ikbâle minnet çekmez erbâb-ı ukûl
Ka. bil olsun da kişi isterse makbûl olmasın

Namık Kemâl

kâbil-i feyz-i safâ: Neşenin feyzini kabul eden.
Bahâyî-veş değilsin kâbil-i feyz-i safâ sen de
Tekellüf ber-taraf ey hâtır-ı nâ-şâd neylersin
Şeyhülislam Bahayi (Mehmet)
kâbil-i haşr: Toplanma imkânı.
Hande-i tıflâne bak girye-i pîrâna bak
Cilve-i seyrâna bak kâbil-i haşr oldu îd

Esrar Dede

kâbil-i idrâk-i vahy: Vahiy kavrama kabiliyeti.
Olsa isti’dâd-ı ârif kâbil-i idrâk-i vahy
Emr-ı Hak irsâline her zerredir bir
Cebre’îl

Fuzûlî

kâbil-i ihmâl: İhmâl imkânı.
Hep doğru yolu tavsiyedir gâye-i âmâl
Hoş-gûluğugörmekte isem kâbil-i ihmâl

Abdülhak Hâmit

kâbil-i itfâ: Söndürme imkânı.
Biter mi bitti denilmekle nûr-ı nâ-mütenâhî
Nefesle kâbil-i itfâ mıdır çerâg-ı İlâhî

Muallim Naci

kâbil-i ikmâl: Tam kabul edilirlik.
Bizim noksânımız hep kâbil-i ikmâldir ammâ
Bulunmaz neyleyim esbâb-ı istikbâl bir yerde
Yenişehirli Avni
kâbil-i is’âf: Yardım etme imkânı.
Gölge etmezse yeter ehl-i zemân ehl-i dile
Bu temennîde gönül kâbil-i is’âf değil
Halil
Nihat Bey
kâbil-i kuds-i melekût: Melekler âleminin kutsal imkânı.
Ola
Cibrîl gibi kâbil-i kuds-i melekût
Reh-güzârında sücûd eylese
İblîs-i târid
Yenişehirli Avni
kâbil-i medh: Övünme imkânı.
Tab’-ı pâki âzmâyîşten
Cinânî kim kaçar
Kâbil-i medh olmağa ammâ ki bir memdûh yok
Cinânî
kâbil-i te’vîl: Değiştirme imkânı.
Kas’a-işeyh-i imâretten içip çorbayı
Zanneder kâbil-i te’vîl ola zırva-i sühan

Sünbülzade Vehbi

kâbil-i vasf: Övme imkânı.
Tîğ-ı müjgânı değil kâbil-i vasf etmeyecek
Hûn-ı endîşe tereşşuh ciğer-i ma’nâdan

kâbil-i zevâl: Yok olma imkânı.
Saâdet-i ezelî kâbil-i zevâl olmaz
Güneş yer üstüne düşmekle pâymâl olmaz

Fuzûlî

kâbûs: Ar. Uykuda basan ağırlık, karabasan.
Olunca ümmet-i merhûme büsbütün me’yûs
Muhît-i fikrine çullandı kanlı bir kâbûs

Mehmet Akif

kâbûs-ı elem: Sıkıntı ağırlığı.
Çıkıp gûl-i beyâbân gibi geldi meclise zâhid
Biz hengâm-ı bîdâride kâbûs-ı elem bastı

kabz, kabız: Ar. 1. El ile tutup almak; dürmek, devşirmek, tutmak. 2. Peklik, inkıbaz.
Zârdır kabzla bastın dü-ser-i engüştünde
Vaz’-ı hikmetle bu bâzîçe ki best ügüşâd

Nâbî

Verip hakk-ı sarîhin kabz ü bast ü mahv ü isbâtın
Adâlet-hâne-i hikmette etmiş cümlesin irzA

Nâbî

kabz ü inbisât: Keder ve ferahlık.
Bu çemende goncalar güller gören ârif bilir
Kim sebât üstünde kalmaz hîç kabz u inbisât

Fuzûlî

kâbız: Tutup alıcı. (Azrail)
Zehî
Kâbız ki âlem kabza-i hükmünde muztarrdır
Zehî bâsıt ki çekmiş kâinâta sofra-i yağmâ

Nâbî

kabza: 1. Bir tutam, bir avuç şey. 2. Pençe. 3. Kılıcın elde tutulacak yeri.
kabza-i gamze: Gamze pençesi.
Zahm-ı uşşâk için imâle ne hâcet âlet
Kabza-i gamzede şemşîr-i tegâfül var iken

Nâbî

kabza-i hükm: Hüküm pençesi.
Zehî
Kâbız ki âlem kabza-i hükmünde muztardır
Zehî bâsıt ki çekmiş kâinâta sofra-i yağmâ

Nâbî

kabza-i kader-i Hâlık: Yaratıcının kader eli.
Buldum huzûr-ı kalb, Ziyâ, cümle kârımı
Tafvîz-i kabza-i kader-ı Hâlık eyledim

Ziyâ Paşa

kabza-i kudret: Kudret eli.
Kabza-i kudretine kavs-i kuzah şekl-i kemân
Destine nîze-ı Mirrîh felekte nâvek
Cinânî
kabza-i Rezzâk: Rızık verici olan Allah’ın gücü.
Kuvvet-i men’ü atâ kabza-ı Rezzakdadır
Zıll-i nâ-çîz-i tehî-deste perestâr olamam

Nâbî

kabza-i sâtûr: Satırın tutulduğu yer.
Beni öldür beni kimşu’ledepervâne-sıfat
Nice bir titreyeyim kabza-i sâtûr üzre
Nedim kabza-i takdîr-ı Kird-gâr: Allah’ın takdir gücü.
Muhît-i dâire-i aşktan hurûc muhâl
Ne çâre kabza-i takdîr-ı Kird-gârdayız
Yenişehirli Avni
kabza-i tîğ: Kılıç kabzası.
Kabza-i tîğa edip şemşîr-bâzan vaz’-ı yed
Fart-ı reşkinden felek de derdi merrîhü’l-hased
sürûrî
kâc: Far. bot.
Bir çeşit küçük çam.
Bekler, ne zemân kaldıracaklar diye mebhût Üç kıt’a musallâsı olan bir kâca tâbût

Midhat Cemal Kuntay

kadar: Ar. e. Nicelik veya niteliği kıyaslama edatı.
Hıfzı bir micmer-i tefsîdeye olsa sâri
Ne kadar râyihasın etse meşâm istişmâm

Cevrî (İbrahim Çelebi)
Gehî hâtırımdan çıkardı kadr
Atardım sipihre sabâha kadar

Keçecizade İzzet Molla

Görünce hakkı kabûl ahsen-i hasâildir
Kabîh hulk olamaz âdemin inâdı kadar
Âsaf (Nâfıa Nâzırı Mahmut Celaleleddin Paşa)
kadd: Ar. Boy, endam.
Bezm-i gamda nâya hem-dem oluban
Kaddümü çeng eylemek kânûndur
Avnî (oluban: olarak.)
Terahhum kıl bükülmüş kaddime vehm eyle âhımdan
Sakın çıkmaya nâ-geh yâydan ok ey kemân-ebrû

Fuzûlî

Serp ile gül çemende ki turup oturdular
Bu kadd ü bu izârı yine sende gördüler

Hayâlî Bey

(tur-: ayağa kalkmak.)
kadd-i bâlâ: Yüksek boy.
Ey kadd-i bâlâ hüsnün dil-ârâ
Kıldım temâşâgâyetgüzelsin

Enderunlu Vâsıf

kadd-i beka: Kalıcılığın süresi.
Nahl-i emel ne denlü dırâz olsa hûb idi
Dest-i hayât u kadd-i beka kûteh olmasa

Şeyhülislam Yahya

kadd-i bergeşte: Tersine dönmüş boy.
Gel doğrulalım mey-gedeye rağmına onun
Kim bâr-ı riyâdan kadd-i bergeştesi hamdır

Bağdatlı Ruhi

kadd-i bülend: İnce, uzun boy.
Çıkmadı bir nîm-ten kadd-i bülend himmete
Atlas-ı gerdûnu birkaç kere tahmîn ettiler

Nevres-i Kadim

kadd-i bütân: Güzellerin boyu.
Derûn-ı kubbesi evc-i felek gibi rûşen
Sütûn-ı soffası kadd-i bütân gibi mevzûn

Nef’î

kadd-i cân-fezâ: Can arttıran boy.
Ne hâlet var o şûhun nahl-i kadd-i cân-fezasında
Ki reftârın görüp yoldan döner ömr-i şitâbânım

Nedim
kadd-i dil-cû: Gönül alan boy.
Câme-i gül-penbe açmış ey gül-i hod-rû seni
Bir gümüşten seme döndürmüş kadd-i dil-cû seni

İzzet Ali Paşa

kadd-i dil-dâr: Sevgilinin boyu.
Kadd-i dil-dârı kimi ar’ar okur kimi elif
Cümlenin maksûdu bir ammâ rivâyet muhtelif

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

kadd-i dü-tâ: İki büklüm olmuş boy.
Kûyunagayrları çekme rakîb-i har-tab’
Seyl-i eşkimle döner kadd-i dü-tâ dolâba
Bâkî
kad-i güftâr: Sözün boyu, endamı.
Kad-i güftârıma evvel biçilip câme-i reng
Sonra fersûdesi bâzâr-ı bahârâne gelir

Nedim
kadd-i ham-geşte: Bükülmüş boy.
Eyler kadd-i ham-geştemi gerdîde çü dolâb
Küh-sâr-ı serimden dökülen cûy-i muhabbet

Nedim
kadd-i hamîde: Bükülmüş boy.
EvzA’-ı bâzgûneye mâil mizac-ı aşk
Bunda kadd-i hamîde olur i’tidâle dâl

Koca Râgıp Paşa
kadd-i hoş-reftâr: Güzel yürüyüşlünün boyu.
Serv ü gül nezzâresin neyler sana hayrân olan
Arızınlan kadd-i hoş-reftârın eyler ârzû

Fuzûlî

kadd-i kalem: Kaleme benzeyen boy.
Ham olur kadd-i kalem cevrini tahrîr etsem
Süst olur pây-ı sühan nâzını takrîr etsem

Nâbî

kadd-i ma’nâ: Anlam ifade eden boy.
Zehî hayyât-ı hil’at-dûz-ı bâzar-ı hakâyık kim
Kadd-i ma’nâyı etmiş câme-i terkîb ile berpâ

Nâbî

kadd-i muhterem: Muhterem boy.
Gelse reftâra kadd-i muhteremi
Gûyiyâ arzı devirirdi kademi

Hakanî

kadd-i müstesnâ: Benzersiz boy.
Sandım olmuş ceste bir fevvâre-ı Ab-ı Hayât
Böyle gösterdi bana ol kadd-i müstesnâ seni

Nedim
kadd-i nâzik-ter: Yeni uzamış boy.
âfetin kadd-i nâzik-terine sarf edelim
Ne mertebe sühân-ı nâzikânemiz var ise

Nâbî

kadd-i nihâl: Fidan dalına benzeyen boy.
Çıkarır âdemi şeytân-sıfat cennetten
Şâh-ıgendüm gibi ol kadd-i nihâli küçücük
Neş’et (Hoca Süleyman)
kadd-i pîr: Pirin boyu.
Ser-fürûdur herkese encâm-ı kâr-ı ser-keşân
Eyle bu ma’nâyı istidlâl kadd-ipîrden
Sâmi (Arpaeminizade Vak’anüvis Mustafa Bey)
kadd-i râst: Düzgün boy.
Hep bilirsiniz kadd-i râstımı hâme gibi
Etti engüşt gibi ham-zede bâr-ı tahrîr

Nâbî

kadd-i ser-frâz: Benzerlerinden farklı boy.
Ol esb-i bâd-pây ile ol kadd-i ser-firâz
Bir cây-bâr idi kim ede servi der-kenâr
NeVî kadd-i sürâhî: Sürahiye benzeyen boy.
Şevk-i teşrîfin ile kadd-i sürâhî hamdır
Bûse-i la’lin için çeşm-i kadehpür-nemdir

Nâbî

kadd-i tahsîn: Övünülecek boy.
Yine ol şeh sezA-yı kadd-i tahsîn görmedi

Nâbî

Perend-i şir-i rengînim bu gûne hoş-kumâş ettim

Nâbî

kadd-i Tûbâ: Cennet’teki
Tûba ağacına benzeyen boy.
Kadd-ı Tûbâ’sını arz etse o meh
Hûrlar derler idi aTûbâ-leh”

Hakanî

kadd-i yâr: Sevgilinin boyu.
Şevk-i ten ile cûda olup pâre pâre mevc
Agûş açtı hasret ile kadd-i yâre mevc

Nâbî

Kadd-i yâri kimi halkın serv okur kimi elif
Cümlenin maksûdu bir ammâ rivâyet muhtelif

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

kadd-i zîbâ: Güzel boy.
Bulmaz ol ruhsâr ile ol kadd-i zîbâ hâletin
Bağlasan bir deste gül serv-i hırâmân üstüne
Bâk
kad-hamîde: Boyu bükülmüş.
Elbette kad-hamîde olur nahl-i mîve-dâr
Eşcâr-ıgayr-ı müsmire eflâke ser çeker
Adlî (Sultan II. Bayezid)
kadd-keşîde: Uzamış boy.
Çok serv-i kadd-keşîdesi var bağ-ı devletin
Şâhında mürg binse bir âşiyâne yok

İzzet Ali Paşa

kadd ü kâmet: Boy bos.
Şu serv ile şu kadd ü kamet
Olmaz mı kıyâmete alâmet

Ziya Paşa

kadeh: Ar. su ve içecek kabı, bardak, peymane, piyale.
Ey Muhibbî yâr elinden bir kadeh nûş eyleyen
Hızr elinden ger olursa
Ab-ı Hayvân istemez

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

Bir kadehle bizi sâkî gamdan âzad eyledi
Şâd olsun gönlü onun gönlümüz şâd eyledi

İbni Kemâl

?
Hoca Dehhânî? kadeh-i âfitâb: Güneş kadehi.
Nûş etmeyen sunarsa inip
Zühre-i felek
Dünyâ şarâbını kadeh-i âfitâbtan

Hayâlî Bey

kadeh-i kâm: Zevk kadehi.
Teh-cür’adan olmaz yine ümmîd güsiste
Birden kadeh-i kâmı nigûn eyleme yâ Rab

Nâbî

kadeh-i mînâ: Billur kadeh.
At şu, tesbîh-i riyâ-pâşı yed-i takvâdan
Müddeâ safvet ise al kadeh-i mînâdan
Esad Erbilî
kadeh-i ser-nigûn: Ters çevrilmiş kadeh.
Olmadı bâzgûn kadeh-i ser-nigûnumuz
Hun-âb-ı hasret oldu mey-i la’l-gûnumuz

Nâbî

kadeh-i sîm: Gümüş kadeh.
Sâkî vü meş’ale-dârın oluban elde tutar
Kadeh-i sîm-semen meş’al-i zer nergis
Nizami kadeh-i zer: Altın kadeh.
Cür’a-rîz olsa eger gül-şene câm-ı keremin
Tuta nergis-sıfat elde kadeh-i zer sünbül
Bâkî
kadeh-be-kadeh: Kadeh kadehe.
La’lin ki rinde âlem-i meyden haber verir
Nûş-ı meye kadeh-be-kadehgül-şeker verir

Esrar Dede

kadeh-kâr: Sâki, içki dağıtan.
Bâri sen ey nigeh-i hasret edip bir cür’et
Şunu bir söylesen olmaz mı kadeh-kâra aceb

Nedim
Tâze şâh üzre açılmış gülü seyrettin ise
Bir de gel câmı hele dest-i kadeh-kârda gör

Nedim
kadeh-keş: Şarap içen.
Geh nakîl-ipiyâle sad-ra’şe ile âşık
Geh sâkî-i kadeh-keş bin nâz ile nigârî

Ziyâ Paşa

kadeh-nûş: İçki içen.
Sâkî erişip îd aceb

Nâilî
-i zâr
Rindân-ı hûbânı kadeh-nûş görür mü

Nâilî

Lâleler sahn-ıgül-istânda kadeh-nûş oldular
Güft ü gû-yı bülbüle güller kamu gûş oldular

Hayâlî Bey

kadem: Ar. 1. Ayak. 2. Yarım arşın uzunluğunda bir ölçü. 3. Uğur. c. akdâm.
Hâk ol ki
Hudâ mertebeni eyleye âlî
Tâc-ı ser-i âlemdir o kim hâk-i kademdir

Bağdatlı Ruhi

Kadem kadem gece teşrîfi

Nâilî
o mehin
Cihân-cihân elem-i intizâra değmez mi

Nâilî

Basmak tarîk-ı aşka kadem eksiğin değil
Sûfî bu yolda kat’î kehel bilirim seni

Hayâlî Bey

kadem-i i’tibâr: İtibar ayağı.
Bir yolda sâbit et kadem-i idibârımı
Kim reh-ber-i şerî’at ola muktedâ bana

Fuzûlî

kadem-i mülk: Mülkünün talihi.
Harem-gâh-ı beka-bi’l-lâhta hükm-i fenâ yoktur
Kadem-i mülkinde hadd-i ibtidâ vü intihâ yoktur

Leskofçalı Galip

kadem-i nâka: Dişi devenin ayağı.
Kays’a sordum kadem-i nâkaya yüz sürdün mü
Şîve-i üştür edip der, deveyi gördün mü

Sâbit

kadem-i pâk: Temiz ayak.
Kadem-i pâkine yüz sürdü nesîm-i sohbet
Yaraşır
Sidre vü Tûbâgibi eylerse hırâm

Cevrî (İbrahim Çelebi)
kadem-i ricâl: Erkeklerin ayağı.
Etme zer ü sîm için müdârâ
Olmaz kadem-i ricâle ruh-sâ

Ziyâ Paşa

akdâm: Kadem’ler, ayaklar. akdâm-ı küşt-gîr-i kühen: Eski güreş tutanların ayakları.
Akdâm-ı küşt-gîr-i kühenden muhâldir
Olmakgüşâde ukde-i zânû-yı mağfiret

Nâbî

kâdim, kâdime: Ayak basan, varan, ulaşan. kâdime-i sâhire-i peymây-ı kalem: Kalemin tartıcı büyücüsüne ulaşan.
Bir siyeh mûzeli sûdâ-ger-i bahr ü berdir
Sahttır kâdime-i sâhire-peymây-ı kalem

Nâbî

kader: Ar. 1. İnanılması
İslamî iman esaslarından olmak üzere insanların başına gelecek her türlü işlere dair, Allah’ın ezelî hüküm ve takdiri. 2. Talih, baht.
Ne sendendir ne bendendir ne çarh-ı kîne-verdendir
Bu derd-i ser humâr-ı neşve-i câm-ı kaderdendir

Nâbî

Kader nedir, sana düşmez o sırr istiknâh
Senin vazîfen itâat ne emrederse
İâh

Mehmet Akif

“Kadermiş!”
Öyle mi?
Hâşâ, bu söz değil doğru
Belânı istedin, Allah da verdi.
Doğrusu bu

Mehmet Akif

Hîç şaşmayın sâat gibi işler durur kader
Birgün sâat çalar.
Çok uzaktan gelir haber

Yahya Kemal

kader-i Hâlık: Allah’ın kaderi.
Buldum huzûr-ı kalb, Ziyâ, cümle kârımı
Tafvîz-i kabza-i kader-ı Hâlık eyledim

Ziya Paşa

kadı, kâdî: Ar. >Kâdi, hâkim, hüküm memuru. c. kuzât, kudât.
Kadı ola dâvacı vü muhzır dahi şâhid
Ol mahkemenin hükmüne derler mi adâlet

Ziyâ Paşa

kâdî-yı çarh: Feleğin kadısı.
Da’vî-i haşmet sana değdügine şâhid bu kim
Kâdî-i çarh eşiğin toprağına içer kasem
Nizamî
kuzât, kudât: Kadılar.
Hâkim-i şer’ iken ammâ ki kuzât
Etmez ettikleri zulmü haşerât

Nâbî

Kuzât ahvâlini dersen ne mümkündür beyân etmek
Eğer hasmın ise kâdî efendi yarıcın Allah

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

kadîd, kadîde: Ar. 1. İnce ince kesilip güneşte kurutulan et, pastırma. 2. İskelet. 3. İnce, zayıf kimse
Yarın düşüp ebediyyen türâb solacak
Ganî, fakîr müteşâbih, birer kadîd olacak
İsmail
Hikmet
Düşünde görmeye bir ayağ bâde hâletin
Sûfî riyâzet ile eğer kim ola kadîd

Hayâlî Bey

kadîd-i an’ane-hâh: Anane isteyen zayıf kimse.
Hele sen ey kadîd-i an’ane-hâh
Yetişir çizdiğin hudûd-ı siyâh

Tevfik Fikret

kadîde: Kurumuş, kuru.
Nef’î
ko bu tahkîki tamâm oldu kadîde
Şimden girü âgâz-ı duâ etmek ehemmdir

Nef’î

Her kim ki verir âşık-ı bî-tâba tesellî
Gûyâ nemek-feşânlık eder lahm-ı kadîde

Nâbî

Ey midelerin zehr-i tekâzası önünde
Her zilleti bel eyleyen efvâh-ı kadîde

Tevfik Fikret

kadîm, kadîme: Ar. Kadem’den; 1. Zaman cihetiyle eski olan şey. 2. Evvelini bilir kimse bulunmayan, evveli bilinmeyen şey. 3. Daim, baki. c. kudemâ.
Düşe bir semt-i garîbe reh-i fikr-i nazmı
Ne tarîk-ı rûşen-i tâze ne vâdî-i kadîm

Nef’î

Vücûd vücûd
İlâhî hayât-bahş-ı kerîm
Nefs-i atiyye-i rahmet kelâm-ı fazl-ı kadîm

Nâbî

Sıfatı cilve-i mehtâb-ı tecellî-i şuûn
Cür’ası zübde-i sahbâ-yı hum-istân-ı kadîm

Üsküdarlı Hakkı Bey

kadîm-i gam: Gam eskisi.
Pür-bîm-i bî-vefâyî-i ahbâbım ol kadar
Yâr-i kadîm-i gamla gönül ülfet istemez

Koca Râgıp Paşa
kadîm-i hâdisât: Eski olaylar.
Cihâna nâzır ol Rûhî fenâdır göz yumup el çek
Kadîm-i hâdisât ile dolu efsânedir dünyâ

Bağdatlı Ruhi

kadîm-şâirân: Eski şairler.
Olursa afvın ammâ çarh-ı dûn-ı süfle perverden
Biraz bahs eyleyeyim de’b-i kadîm-şâirân üzre

Ziya Paşa

kudemâ: Eskiler, eski olan şeyler.
Kudemânın görüp âsârını biz zevk ettik
Kudemâ görmedi hayfâ bizim âsârımızı

Nâbî

Bir tâze reviştir bu ki tabr-i latîfi
Revnak-şiken-i hüsn-i beyân-ı kudemâdır

Nef’î

Fikr et kudemâ ne hizmet etmiş
Her nâmeyi ders-i hikmet etmiş

Muallim Naci

kudemâ-yı ehl-i irfân: İrfan sahiplerinin eskileri.
Bâkî’ye gelince nazm-gûyân
Oldu kudemâ-yı ehl-i irfân
Andan
Nâbî’ye dek evâsıt
Eşâr henüz değildi sâkıt

Ziya Paşa
(andan: oradan.)
kâdim, kâdime: bk. kadem.
kadir, kâdir: 1. Allah’ın isimlerindendir. 2. Kudretli, güçlü, servet ve iktidar sahibi.
Hem anâsır, hem tabâyi’ hem mürekkeb hem basit
Cümlenin aslı vü fer’i
Kâdir’in makdûrudur
Nesimi
Tâ sâlik-i reh olmayıcak hem-sirişt-i nûr
Bu perdenin güzâre ne kâdir verâsına

Nâbî

Tutalım sende şefkat yoğ imiş kâdir misin men’e
Gürûh-ı ehl-i dânişten zuhûr-ı lûtf-ı Mevlâ’yı

Nedim
kâdir-i kün fe-yekûn: “Ol” diyen kudret sahibi Allah.
Ol köy benim bu şâr benim bu bahça vü gül-zâr benim
Şimdi seni yere koyar ol kâdir-i kün feyekûn

Şeyyat Hamza

kâdir-i mahv u isbât: İspat ve mahvetmenin kudret sahibi.
Değil tedbîr ile bir ferd kâdir-i mahv u isbâta
Sütûr-ı nüsha-i takdîre kimdir hâme uydurmuş

Koca Râgıp Paşa

Kâdir-ı Mutlak: Mutlak kudret sahibi Allah.
Meydânda senin kudretin ey kâdir-ı Mutlak
Durdursa da sîn-i sâbiteler gökte muallâk
Behçet
kadîr: Allah’ın isimlerindendir.
Kudret sahibi Allah.
Kadîr ü muktedir ü kâdir ü mukadder dahi
Alîm ü âlim ü allâm u a’lem ü alâ

Fuzûlî

kadîr: bk. kâdir.
kadr: Ar. 1. Kıymet, değer, itibar. 2. Rütbe, derece, mikdar.
Kadrini seng-i musallâda bilip ey Bâkî
Durup el bağlayanlar karşına yârân saf saf
Bâk
Gehî hâtırımdan çıkardı kadr
Atardım sipihre sabâha kadar

Keçecizade İzzet Molla

Taayyüşü mütenâsibti kadr ü şânı ile
Hakîkaten şu demin a’zamı kibârı idi
Recaizade Ekrem
kadr-i âsâr: Eserlerin kıymeti.
Bilinmez ârifin fevtinden evvel kadr-i âsârı
Mihekk-i hâk ile sencîdedir nakd-i hıred şimdi
Abdullah
Vassâf (Akhisarlı Şeyhülislam) kadr-i âşık: Âşıkın kıymeti.
Eylemez her kem-ayâr hüsne rağbet

Nâilî

Kadr-i âşık dil-ber-i sîmîn-berinden bellidir

Nâilî
kadr-i benî-âdem: İnsanoğlunun kıymeti.
Söz kâlbüd-i kadr-i benî-âdeme cândır
Söz vâsıta-i râbıta-i âlemiyândır

Yenişehirli Avnî

kadr-i câh: Mevki kıymeti.
Billâhi yuf bu şu’bede-i hîç-kâre yuf
Yuf kadr-i câh u tantana-i iştihâre yuf

Şeyh Galip

kadr-i çarh: Feleğin kıymeti.
Zemîn-i bisât-ı kadr-i çarh hayme-i azamet
Nücûm-ı sâbit ü seyyâre meş’al-i kudret

Nâbî

kadr-i der: Kapının kıymeti.
Seg-i kem-kadr-i derinden dahi kem-ter kaderim Üstühân-pâre-i ihsânın ile et beni yâd

Nâbî

kadr-i dürr-i güftâr: Söz incisinin değeri.
Yine endîşe bilir kadr-i dür-i güftârım
Rûzgâr ise denî dehr ise sarrâf değil

Nef’î

kadr-i erbâb-ı dil: Gönül sahiplerinin kıymeti.
Onun için kadr-i erbâb-ı dili farkeylemez devrân
Kim onlar sâye salmaz âr eder seb’-işidad üzre

Nef’î

kadr-i güftâr: Söz kıymeti.
İ’tirâz eylerse bir nâ-dân
Ziyâ hâmûş olur
Çünkü bilmez kadr-i güftârın sühan-dân olmayan

Ziyâ Paşa

kadr-i güher: İncinin kıymeti.
Pâymâl olmak ile ehl-i dil olmaz nâkıs
Hâke de düşse yine kadr-i güher dûn olmaz
Nesib-ı Mevlevi (İki Bayraklızade Yûsuf)
kadr-i hayât-ı azîz: Aziz hayatın kıymeti.
Bilinse kadr-i hayât-ı azîz râcihdir
Hezar saltanata yek dem-i kemîne-i ömr

Nâbî

kadr-i hüsn: Güzellik kıymeti.
Bilmezse kadr-i hüsnünü hûbân aceb değil
Mevrûstur misâl-i zenân mükteseb değil

Nâbî

kadr-i kufl-i âhen: Demir kilidin kıymeti.
Kim kadr-i kufl-i âhene muhtactır yine
Memlû iken derûnugüherle hazânenin

Nâbî

kadr-i makderet: Güç ve kuvvet kıymeti.
Arş-ı temkîn ü kadr-i makderet ü dehr-i sebât
Levh-i tarsîn ü kazA bezm-i efsânemizde her çeh bâd-âbâd
Hilmî (Trabzonlu)
kadr-i metâ-ı i’tibâr: Değerli kaynak kıymeti.
Girân-sâmân olan dellâl-veş kâlâ-be-dûş olmaz
Bilen kadr-i metâ-ı itibâr hod-fürûş olmaz

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

kadr-i ni’met: Nimet kıymeti.
Zevâl âkıle tefhîm-i kadr-i nimet eder
Bilirse pîr bilir olduğun şebâb lezîz

Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

kadr-i ömr: Ömür kıymeti.
Adem hemîn bu bezm-i dil-ârâya bir gelir
Bil kadr-i ömrünü kişi dünyâya bir gelir
Sezayi (Hasan)
kadr-i resûl: Resül kıymeti.
Hâsılı evsat iken kadr-i resûl
Bir tavîl adam ile yürüse ol

Hakanî

kadr-i safâ-yı sıhhat: Sağlık şenliğinin kıymeti.
Derd-i firâk-ı hasreti mehcûr olan bilir
Kadr-i safâ-yı sıhhati rencûr olan bilir

Akif Paşa
(Mısır Valisi Mehmet)

kadr-i sipihr: Göğün kıymeti.
Kadr-i sipihrin anlayan anlar ham olduğun
Bî-çâre çerh bâr-keş-i âlem olduğun

Nâbî

kadr-i şer’: Şeriatin değeri.
Tahfîf-i kadr-i şer’den endîşe kılmadın
Evlâd-ı Mustafâ’ya cefâ kıldın eyfeZek

Fuzûlî

kadr-i tâat: İbadet kıymeti.
Vakt-i sâat kadr-i tâat hep mezayâsı onun
Lezzet-i şevk u şereften gayrı yazmadı nemat

Gaybî
kadr-i tamâm: Tam kıymet.
Da’vî deminde bedri şakk ettiği budur kim
Kadr-i tamâma ere tâ kim güvâh-ı Ahmed

Hamdullah Hamdi

kadr-i tedbîr: Tedbir kıymeti.
Müsâid ol kadr-i tedbîrine devrân ki kasd etse
Eğer bir emr-i zâhirde hilâf-ı re’y-i cumhûru

Nef’î

kadr-i zât: Kendi kıymeti.
Kadr-i zâtın çarhtan ber-ter der isem vechi var
Müttefiktir bunda cümle râz-dâr-ı rûzigâr

Akif Paşa

kadr-i Zi’n-nûreyn: Zi’n-nûreyn (Hz. Osman)’ın kıymeti.
Ol celîlü’lkadr-ı Zi’n-nûreyn-i sâhib-i hilk kim
Geldi dünyâya saîd ügitti ukbâya şehîd

Bağdatlı Ruhi

kadr-âşnâ: Değerbilir. kadr-âşnâ-yı
Hak-perest: Hakk’a tapan
değerbilir.
Görmedim kadr-âşnâ-yı
Hak-perest ü kâr-dân
Vakfe-gîr-i hayret oldum istikamet nâmına
Reşid
Akif Paşa

kadr-endâz: Kıymet atan; kıymetli.
kadr-endâz-ı kazâ: Kazanın kıymet atanı.
Darb-ı tîğ-ı kadr-endâz-ı kazapeygârı
Etti her hamlede düşmenlerini rû-be-kafâ

Nazîm (Yahya)

kadr-şinâs: Kıymet bilen.
kadr-şinâs-ı sühan: Sözün kıymetini bilen.
Her tîre-meniş kadr-şinâs-ı sühan olmaz
Her sifle hırîdâr-ı leâl-ı Aden olmaz

Nâbî

Kadr ü Berât: Kadir ve
Berat gecesi.
Kim benzer ona kim tuta
Kadr ü Berât’da
Sahn-ı harîm-ı Kâ’be yüzin ser-be-ser çerağ
Nizamî
kaf, Kâf: Ar. 1. Yeryüzünü kaplayan mitolojik dağ silsilesi ve
Zümrüd-ı Anka kuşunun yaşadığı dağ. 2. Kur’an’da bir sure ismi.
Hem cefâdır hem safâ, Hamza’yı attı
Kâf’a
Aşk iledir
Mustafâ, devletlü nesnedir aşk

Yunus Emre

Alem-i uzletin yegânesiyem
Kaftan
Kâf’a yok bana hemtâ

Fuzûlî

Gördü mahsûs olduğun meydân-ı istiğnâ bana
Şeh-perin gönderdi sorguç
Kaftan
Anka bana

Hayâlî Bey

kâf-ı dil: Gönül
Kafi.
Kâdir-i mutlaktır ol kim sende kendin gösterir
Kâf-ı dilde sâkin olan rûh-ı Anka: sendedir

Gaybî
Kâf-ı fenâ: Yok olma dağı.
Bu kasîde kaleme
Kâf-ı fenâdan geldi
Olsa nâmı yakışır beyza-ı Anka: -yı adem

Akif Paşa
Kâf-ı himmet: Gayret dağı.
Cîfe-i dünyâ değil kerkes gibi matlûbumuz
Bir bölük
Ankâlarız
Kâf-ı himmeti besler hezârân
Zâl-i zer

Şeyhülislam Yahya

Kâf-ı kanâat: Kanaat dağı.
Cîfe-i dünyâ değil kerkes gibi matlûbumuz
Bir bölük
Ankâlarız
Kâf-ı kanâat bekleriz

Fuzûlî

Kâf-ı şöhret: Şöhret dağı.
Kanâat, eyledi
Ankadyı
Kâf-ı şöhrete vâsıl
Kişi mümtâz olur âlemde elbet uzlet ettikçe
Fehim-ı Kadim (Uncuzade)
Kâf-ı vücûd: Varlık dağı.
Zîr-i bâlîne alır himmet ile dünyâyı
Gözün aç
Kâf-ı vücûd içre ne
Ankâlar olur
azmî (Pir Mehmet)
kâf: Ar. “kef” harfinin okunuşu.
Gerçi kâf ile nûndan oldu âlem
Ayâ neden oldu kâf u nûn hem

Fuzûlî

kafâ’: Ar. İnsan vücudunun üst kısmı; hayvan vücudunun ön kısmı; uç.
Kiminde san’ata rağbet, kiminde nakde heves
Hulâsa her kafadan başka başka çıkmış

Mehmet Akif

kafâ-yı gamze: Gamzenin ucu.
Hazer hazer saff-ı müjgân-i dil-siyehtir bu
Kafâ-yı gamzede bir gürd-i bî-sipehtir bu

Nâilî

kafâ-dâr: Kafaca birbirine denk olan kimse, arkadaş.
Kafa-dâr oldular şîr ü pelenk âhûya sahrâda
Ederler şol kadar şimdi riâyet hakk-ı cîrânı
Bâkî
kafâ-dâr: bk. kafa.
kafes: Far. Kuş koymak için ince çubuk veya telden yapılmış örme sepet.
Rûz-ı hicrândır sevin ey mürg-ı rûhum kim bugün
Bu kafesten ben seni elbette âzâd eylerem

Fuzûlî

Hezâr-ı bağ-ı gamım âşiyân gözümde değil
Değil bu köhne kafes gülsitân gözümde değil

Keçecizade İzzet Molla

Etme izhâr-ı hüner etmeğe mecliste heves
Bülbüle dâm-ı belâ oldu lisâniyle kafes
Râtib

Ahmet Paşa

kafes-i aşk: Aşk kafesi.
Dili söyletmeğe besdir sühan-ı şîrînin
Tûtîyân-ı kafes-i aşk şeker bilmezler

Nâbî

kafes-i bülbül-i şûrîde-makâl: Âşık ötüşlü bülbülün kafesi.
Dağlar sînede dil nâlede gûyâ kodular
Kafes-i bülbül-i şûrîde-makâl üstünegül
Tıflî
kafes-i hâk: Toprak kafes; mezar.
Pervâz-gehimdir dil-ı Kerrûbî-nişân
Künc-i kafes-i hâkte rûhu’l
Kuds’üm

Esrar Dede

kafes-i subh: Sabah kafesi.
Zâğ-ı şebi sayd etmek için perveriş eyler
Bir tâir-i zerrîn-per ü bâli kafes-i subh

Nâbî

kafes-i ten: Ten kafesi.
Durmaz kafes-i tende şehâ mürg-i dil ü cân
Kûyuna senin uçmak için bâl ü per ister

Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

kafes-i teng-i sîne: Göğsün dar kafesi.
Dil bu hevâ ile kafes-i teng-i sînede
Mânend-i mürg-i bâl-şikeste tapan olur

Nef’î

kafes-gîr: Kafese kapatılmış.
Tâir-i lâne-i ıtlâk kafes-gîr olmaz
Kayd-ı tahrîr olsun mu müselsel ma’nâ

Nâbî

kafes-nişîn: Kafeste oturan.
Düştümse niyâza nâzenînim
Elden ne gelir kafes-nişînim

Şeyh Galip

Dil-teng-i cevre şehd-i mükâfât eder zuhûr
Tûtî kafes-nişîn iken eyler şeker zuhûr
Sâmi (Arpaeminizade Vak’anüvis Mustafa Bey)
kâfî: Ar. Kifâyet’ten; kifâyet eden, yetişen.
Eğer maksûd eserse mısrâ’-ı ber-ceste kâfîdir
Aceb hayretteyim ben sedd-ı İskender husûsunda

Koca Râgıp Paşa

Maîşetin sana kâfî gelir mükâfâta
Vücûdun olsa da nizam-ı kişver ü cumhûr
Yenişehirli Avni
Zulm ü sitemin değil mi kâfî
Elvermedi mi a şûh-ı câf

Tâhirü’l Mevlevî

kâfil: bk. kefîl
ka: Ar. 1. Kervan, birlikte yolculuk edilen topluluk. 2. Sıra sıra, takım takım gönderilen şeylerin her bir parçası. c. kavâfil.
Ne râh, ne râh-ber bulundu
Ne kâfileden eser bulundu

Fuzûlî

Yine ferrâş-ı sabâ sahn-ı ribât-ı çemene
Geldi bir kâfile kondurdu yükü cümle bahâr
Bâkî
Halletmediler bu lûgazın sırrını kimse
Bin kâfile geçti hükemâdan fudalâdan

Ziyâ Paşa

kâfile-i dost: Dost kafilesi.
Bilmez kimesne kâfile-i dosttan haber
Geh geh budur kulağıma bâng-ı ceres gelir
Şeyhi kâfile-i ehl-i yakın: Yakın kişiler kafilesi.
Meş’al-i kâfile-i ehl-i yakîn
Hazret-i şeyh-i cihân
Sadreddîn
Hakani
ka: file-i müjde-âver-i ihvân: Dostların müjde taşıyan kafilesi. yanda kâfile-i müjde-âver-i ihvân
Kamîs-ı Yûsuf’u hâmil, mübeşşir ü şâdân

Tevfik Fikret

kâfile-i müşg-bâr: Koku yayan kafile.
Gel ey nesîm-i sabâ kûy-ı yârden ne haber
Gelir mi kâfile-i müşg-bârdan ne haber

Nef’î

kâfile-i nev-bahâr: İlkbahar kafilesi.
Bizimle ey hıred âmâdesin vedâ’ayine
Kudûm-i kâfile-i nev-bahârı biz biliriz

Nâbî

kâfile-i ömr: Ömür kafilesi.
Çekilir kâfile-i ömr diyâr-ı ademe
Nâle-i cân u dil ol kafleye bâng-ı ceres

Şeyhülislam Yahya

kâfile-salâr: Kervan başı, reis.
Ol kâfile-salâr-ı kirâmı hüner-endûz
Erbâb-ı dil ü dâniş ona hayl ü haşemdir

Nef’î

kâfile-sâlâr-ı hurûf: Harflerin reisi.
İstikâmet olur elbet sebeb-i serdârî
Oldu ol yüzden elif kâfile-sâlâr-ı hurûf
Eşref Paşa
(Bursalı Mustafa)
kâfile-sâlâr-ı tarikat: Tarikatın reisi.
Himmet ey kâfile-sâlâr-ı tarîkat tâ çend
Dûrdan gûşumu pür-şûr ede bâng-ı ceresin

Nedim
kavâfil: Kafile’ler.
FezA-yı ma’bedin encüm-nümâ meş’alini
O lem’a lem’a dizilmiş ziyâ kavâfilini

Mehmet Akif

kavâfil-i beşeriyyet: İnsan kafileleri.
Kavâfil-i beşeriyyetşikeste-sâk-ı tüvân
Yürür sükûn ile feyfâ-yı zindegânîde
Cenap Şahabeddin kavâfil-i evrâk: Evrak yığınları.
Şimdi yalnız kavâfil-i evrâk
Mütemâdi sürüklenir bir uzak
Ufk-ı pür-ızdırâb ü nevmîde

Ahmet Hâşim
kavâfil-i feth: Fetih kafileleri.
Teveccüh eyledi her kûşeden kavâfil-i feth
Dağıldı reh-zen-i idbâr kalmadı mahzûr

Nâbî

kâfir: bk. küfr.
kafiye, ka: Ar. İki veya daha çok mısrada son hecelerin harf veya ses olarak uygunluğu. c. kavâfi.
Bir niçe üştür-i ser-mest durur bu ebyât
Ki oldu her birisine kâfiye kûhân-şekl

Hayâlî Bey

Evzanı, kâfiyesi bozuk, sözleri berbât
Gerçi ederim haylice manzûmeler inşâd

Kemalzâde Ekrem Bey

Belâ-yı şâir-i bî-vâyedir zarûret-i vezn
Daha belâsı onun ıstırâbı kâfiyedir

kavâfi: Kafiyeler.
Evzânı kavâfîsi bozuk sözleri ber-bâd
Gerçi ederim haylice manzûmeler inşâd

Kemalzâde Ekrem Bey

kâfûr: Ç3ilÂ) Far. Japonya, Osenya, Hindistan ve
Çin’de yetişen bir çeşit kokusu kuvvetli defne.
Kanlar akar aceb ki bu çeşm-i sefîdden
Hûn-âbe-hîz o çeşme-i kâfûrdur bana

Şeyh Galip

Gerden-i sâfı beyaz öyle ki kâfûr gibi
Çeşm ü ebrûsu siyâh öyle ki semmûrgibi

Nedim
Kimlerin yâresine merhem-i kâfûr oldu
Kandadır kanda o zâlim o sitem-kâre aceb

Nedim
kâfûr-ı ârız: Yanağının kâfuru.
Her kim yüzünde benlerin görmüş değil bilmez nedir
Kâfûr-ı ârız üzre ol hâl-i karanfül nicedir
Şeyhi kâğaz: Far. Kâğıt. Beyân etmeğe hâcet ne hâlini halka
Ziyâ-yı şems gibi râzın ayân eder kâğaz
Selimî, İlhamî, Selimî (Sultan III. Selim)
Yârden geldi bize verdi haberler kâğaz
Başlar üzre yer ederse yeridir her kâğaz

Bağdatlı Ruhi

Yansa kül olsa da mazmûnunu izhâr eyler
Sen hemân sözünü yaz dil-bere gönder kâğaz

Şeyhülislam Yahya

kâğıd: Far. Yazı yazmak için ve kitap basmak için kullanılan ağaçtan yapılmış malzeme.
Sevâd-ı nazma bakıp rûy-ı bahr-i kâğıdta
Aceb mi mâil olursa kenâra deryâ-dil

Esrar Dede

Demem ki kâğıd uçursun peyâm göndersin
Kebûter-i dil ile bir selâmgöndersin
Nihat Bey
kâğıd-ı hûb: Güzel kâğıt.
Hüsn-i hatla görünür kâğıd-ı hûb
Bir kalem başlı hat-âver mahbûb

Seyyit Vehbî

kâğıd-ı zer: Altın kâğıt.
Yanıp mihr âteşinde kâğıd-ı zer oldu hâkister
Eser kaldı henüz âteşten anda câ-be-câ ammâ
Nadirî (Ganizade) (anda: orada.)
kâğıd-âsâ: Kâğıt gibi.
Kağıd-âsâ olma züd-vecheyn olursunşühpesiz
Simsiyâh eyler yüzün bir kilk-i hiddet âşinâ
Râsih (Enderunî İbrahim)
kâh: bk. gâh.
kâh: Far. Saman, saman çöpü.
Ko
Necâtî kapına sürsün yüzün men’ etme kim
Muhkem olmaz hangi dtvârın ki berg-i kâhı yok

Necati Bey

kâh: Far. 1. Köşk, kasır. 2. Yüksek bina. 3. Bir göz oda.
Hezârân safâ hezârân kâh
Ne dîvân-hâne fezâ-yı ferah

Keçecizade İzzet Molla

kâh-ı kün fe-kân: “Ol ” diyenin köşkü.
Tuttu cihânı pertev-i hüsnün güneş gibi
Doldu sadâ-yı aşkın ile kâh-ı kün fe-kân
Bâkî
kâh-ı tahayyül: Hayal edilen köşk.
Lâkin sorun şu penceresinden bakanlara
IKah-ı tahayyülün

Tevfik Fikret

kâh-ı zer-nigâr: Altın işlemeli köşk.
Elim mahbere, endîşe-lîka, ye’s-i midâd
Çekmede satr-ı ümîde hatt-ı butlân-ı kalem

Akif Paşa

kahbe: Ar. 1. Orospu, kahpe, zâniye. 2. Sözünde durmaz, dönek, vefasız.
Tükürün milleti alçakça uran darbelere
Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere

Mehmet Akif

Gel behey kahpe felek gönlümü incitme benim
Taş mı sandın yüreğim kal’a mı sandın bedenim

kahhâr: Ar. Allah’ın zelil ve kahredici sıfatı. Beyt-i ma’mûr-ı Hudâ feth olalı gelmedi hîç
Dehre zâtın gibi bir fâtih-i kahhâr u kadîr
Üsküdarlı İsmailpaşazâde Kahhâr atımın kanlı, kıvılcımla izinde
Bir başka denizdim ebediyyet denizinde

Midhat Cemal Kuntay

kâhiş: Far. Fazla, ziyade, çok fazla.
Bizim o mâh ile peyvend-i irtibâtımızın
Misâl-i mâh-ı felek kâhiş ü fezayişi yok

Nâbî

kahkaha: Ar. Yüksek sesle gülme.
Önümde kebg-veş durmaz surâhî kahkaha eyler
Hevâ şeh-bâzıyam lâzım gelir bana şikâr almak

Behiştî

Mecnûn’um ki hâl-i bed-meâlim böyle gördükçe
Adûlar kahkaha eyler gürûh-ı dostân ağlar
Enderunlu Fazıl
kahkaha-i hande-i gül: Gülün gülüş kahkahası.
Şöylegül-şenpür-tarab kimgûşlar fark eylemez
Kahkaha-i hande-i gülden nevâ-yı bülbülü
Nedim kahkaha-i istihzâ: Alaycı gülüş.
Eyleyip hâline bir kahkaha-i istihzA
Nâvek-i tâne-i düşnâma edip onu siper

Nâbî

kahkaha-i ye’s: Üzüntü kahkahası.
Kudur, ey lücce-i zulmet, mütehevvir, çılgın
Gülerim kahkaha-i ye’s ile çığlıklarına

Tevfik Fikret

kahkaha-zâ: Kahkaha doğuran; kahkaha ortaya koyan.
Tûfân-ı cünûn dense bu tuğyâna sezâdır
Hem kahkaha-zA doğrusu hem girye-fezadır

Muallim Naci

kahkaha-zen: Kahkaha ile gülen, kahkaha atan.
Fâhişe nâmı alan her bir zen
Nâle tarzında olur kahkaha-zen

Abdülhak Hâmit

kahkarî: Ar. Birdenbire geri dönme.
Görmedim hâsılı bir gün râhat
Kahkarî eylemeyince ric’at

Sünbülzade Vehbi

kahr: Ar. 1. Zorlama, zorla iş gördürme. 2. Mahvetme, helâk etme. 3. Çok üzüntü duyma, kederlenme.
Bed-baht ona derler ki elinde cühelânın
Kahr olmak için kesb-i kemâl-i hüner eyler
Şinasi
kahr-ı celâl: Büyüklük kahrı.
Lem’ager nûr-ı cemâlinden cihâna ermese
Zulmet-i kahr-ı celâlin kimse bî-târ eylemez
Muradî (Sultan III. Murat)
kahr-ı cevr-i dil-rübâ: Sevgilinin eziyet üzüntüsü.
Devr-i adlinde mükedder yok meğer kim ağlaya
Kahr-ı cevr-i dil-rübadan âşık-ı şûrîde-hâl

Üsküdarlı Hakkı Bey

kahr-ı cihân-sûz: Cihanı yakan kızgınlık.
Semûm-ı kahr-ı cihân-sûzu esse gül-zâra
Olur usâre-i hanzal zamîr-i güldegül-âb

Nâbî

kahr-ı dehr: Dünyanın sıkıntısı.
Dil var mı ki kahr-i dehr ile vîrân edilmedik Beytül-hazen mi kaldı perîşân edilmedik

Yahya Kemal

kahr-ı düşmen: Düşman sıkıntısı.
Gönlümü geh kahr-ı düşmendir yıkan geh cevr-i dost
MübtelA-yı ışka kanda ise belâ eksik değil

İbni Kemâl

kahr-ı felek: Feleğin öfkesi.
Sitem-keş-âne bu tûl-i emel nedir yâ Rab
Sürünce kahr-ı felek dehrin imtidâdı kadar

Namık Kemâl

kahr-ı hasm: Düşmanı helâk etme.
Bî-muhâbâ reh-i nâ-refteye gitsem de ne var
Kahr-ı hasm eylemeğe elde asâdır hâmem
Koca
Reşid Paşa
kahr-ı hiddet: Hiddeti yok etme.
Yürür, fakat suların böyle kahr-ı hiddetine
Nasıl tahammül eder eski, hasta bir tekne

Tevfik Fikret

kahr-ı Hudâ: Allah’ın kahrı.
Bir olur külbe-i dervîş ile kasr-ı şâhî
Ateş-endâz olıcak sâika-i kahr-ı Hudâ

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)
(olıcak: olunca.)
kahr-ı Kahramân: Kahraman’ın öfkesi.
Adlin katında cevr ü sitem dâd-ı Keykûbâd
Hışmın yanında lûtf u kerem kahr-ı Kahramân
Bâkî
kahr-ı makâm: Makam sıkıntısı. nemmâmın bize kahr-ı makamı lutf u menn oldu
Dü-çeşmim garka-i eşk olmadan kurtuldu havf-ile
Süleyman Paşa
kahr-ı mülhak: Sonradan katılan öfke.
Gün gibi âşikâresin
Ariflere ayne’l-yakîn
Ehl-i tuğyânın özünde kahr-ı mülhak el-gıyâs

Ümmî Sinan

kahr-ı yâr: Yârin öfkesi.
Bir gelir zevk
AşnA-yı ışka lutf u kahr-ı yâr
Birini dost ârzû eyler birin ağyâr-ı hâr
Hüsnî kahr-ı Yezdân: Allah’ın gazabı.
Ejdehâ-yı kahr-ı Yezdân iltikâm eyler seni
Ehl-i hak şânında ey dil söyleme bâtıl cevâb

Behiştî
kahr u lûtfEziyet ve ihsan.
Dem-â-dem aks alır mirât-ı âlem kahr ü lûtfundan
Onun için geh küdûret zâhir eyler geh safâ peydâ

Fuzûlî

Her meşakkat kim görürsün ind-ı Hak ‘’tandır nüzûl
Kahr u lutfun illetidir tutma sen dilde melâl

Ümmî Sinan

kahramân: Far. 1. Fars mitolojisinde
Rüstem’in yendiği kimse. 2. Yiğit, cesur.
Çektikçe çeşmi hışm ile şimşîr-i gamzesin
Uşşâka dehşet-i gazab-ı Kahramân verir

Nef’î

kâhrübâ, kehrübâ: Far. Saman kapıcı, çerçöp kapıcı.
Yerden çıkarılan bir çeşit reçinenin çekme özelliği.
Türkçede kehribar olarak geçer ve tespih yapılır.
Mûya benzer tenimiz ayrılmaz kabından
Gösterir hâk-i terin hâsiyet-i kehrübâ

Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

kaht: Ar. Yağmursuzluk, kuraklık; kıtlık, azlık.
kaht-ı cemâl: Güzellik yokluğu.
Şâm’da her ne kadar kaht-ı mekâsib var ise
Bulunur şehr-ı Haleb’te o kadar kaht-ı cemâl

Nâbî

kaht-ı mekâsib: Kazanç kıtlığı.
Şâm’da her ne kadar kaht-ı mekâsib var ise
Bulunur şehr-ı Haleb’te o kadar kaht-ı cemâl

Nâbî

kaht-ı ricâl: Hükümet ve siyaset yokluğu.
Adîm iken o ve mevcûd iken bu kaht-ı ricâl
Sizinle istedim etmek makâmını ibcâl

Abdülhak Hâmit

kaht-ı sühan: Söz kıtlığı.
Göstermesin o kaht-ı sühan meclisin
Hudâ
Ki âlûde-i tenahnuh ola lafz ü nükteler

Nâbî

kaht-ı tahammül: Tahammül yokluğu.
Şöyledir kaht-ı tahammül sîne-i tengimde kim
Yetmez olmuştur nefes bir âteşîn feryâda dek
Nedim kaht-ı Yûsuf: Yusuf’un pahalılığı.
Bûs-ı la’l ü hat-ı ser-sebzini dilden sorman
Kaht-ı Yûsuf da olan berg ü nevâyı ne bilir
Rızayi kaht u galâ: Kıtlık ve pahalılık.
Yedi iklîmi gezip eylemişiz kaht ugalâ
Şehrden şehre sürülsek ne ola vâfir oluruz

Sürûrî

kahve: Ar. Kökboyasıgillerden bir ağacın meyve çekirdeğinden yapılan içecek.
Aksetti bir dakîka uzaktan hayâlime
Tenhâ
Emirgân’ın
Çınaraltı’nda kahvesi

Yahya Kemal

ka’de: Ar. Bir kere oturma.
ka’de-i ahîre: İki veya daha fazla rekatlı namazların son oturuşları.
Namâz-ı şâm gamın ka’de-i ahîresidir
Gönül kapında tahiyyât-ı ye’se etti kuûd

Sâbit

kâid: Ar. Kıyâdet’ten; 1. Yedici, yedeğine alan, yedekte çeken; yol gösteren. 2. Serasker, kumandan, komutan. c. kâidân.
kâidü’l-ceyş: Askerlerin komutanı.
Kâidü’l-ceyşindir imdâd-ı rusül
Feyz-i te’yîd-i semâvîyâverin

Hamdullah Hamdi

kaide, kâide: Ar. 1. Kural, usül, nizam. 2. Taban, temel: ayaklık.
Bir kâidedir bu câvidâne
Elbette gider gelen cihâne

Ziya Paşa

kâide-i aşk: Aşk kaidesi.
Kays’a
Mecnûn diyenin aklına
Nevres şaşarım
Ne bilir kâide-i aşkıyâbânın delisi

Nevres-i Kadim
kâide-i cevr: Eziyet kaidesi.
Hele sen kâide-i cevrde eksik komadın
Dostluk hakkı ise ancak ola var olasın
Mihri
Hatun
kâide-i devr: Dönme kaidesi.
Âsyâb-ı kadehin kâide-i devri budur
Sen de sabr eyle biraz da sana növbetgelsin

Nâbî

kâide-i hüsn ü melâhat: Güzellik kaidesi.
Ayâ bu mudur kâide-i hüsn ü melâhat
Ahbâba cefâ düşmâna i’zaz kılarsın
Nahfî
kâide-i verd-i hezâr-âşüfte: Bülbüle âşık gülün kuralı.
Böyledir kâide-i verd-i hezar-âşüfte
Bülbül-i dil-şüde-i zârı eder hâre fedâ

Ziya Paşa

kâide-i zer: Altın kaide.
Hep ser-â-pâ-yı cihân mezra’a-i ibrettir
Cereyân etmededir kâide-i zer’ ü hasâd

Nâbî

kail, kâil: bk. kavl.
kaim, kâim: Ar. Kıyâm’dan; 1. Ayakta durucu, duran. 2. Bir işe devam eden ve onda kalan kimse. 3. Birinin yerine geçen, birinin yerini tutan. 4. Vaktini namazda geçiren, namaz kılan.
Her kim onun sünnetiyle farzını kâim tutar
Ne diyem ki âk ıbet soru hisâbtan beridir

Yunus Emre

Kâim olmazdı nizâm ü nesak-ı asl-ı vücûd
Vermeseydin eser-i adl ile dünyâya revâc

Fuzûlî

Kurursa bir gün o menba’ ne his kalır ne hayât
Beka-yı dîn ile kâim hayât-ı cem’iyyet

Mehmet Akif

kâ’inât: Ar. Kevn’den; 1. Var olan, mevcut olan, yaratılmış olan şeylerin hepsi; yaratıklar. 2. Evren.
Gönül ki hande yüzünden yaşar hayâta güler
Hayâta hande eden rind kâinâta güler

Muallim Naci

Kâ’inâtı yaratan
Hazret-ı Hak azze ve cell
Kim onun vahdetidir mebde-ı Feyyâz-ı ezel
Şinasi
Her rûh açılıp da kâinâta
Keyfinle semâda bulsa mesken

Yahya Kemal

kâ’inât-ı gayb: Bilinmeyen evren.
Kâ’inât-ı gaybı tel tel yoklayan mızrâbdan
Vehleten dervâze-i mâzî açılmış âbdan

Yahya Kemal

kâinât-ı hiss: His evreni. yanda koskoca bir kâinât-ı hiss ü şühûd
Kalıp, ümmîd be-leb katre-cû-yı ihsânın

Tevfik Fikret

kâinât-ı nefâis: Nefisliklerle dolu evren.
Bu kâinât-ı nefâisde bir ketîbe-i nâz
Birer bedîa-i hulyâ-nüvâz u his-engîz. kadd ü kâmet-i nâzanla her zemân mümtâz
Birer hayâl-i girizan-ışi’r ü handesiniz
Fâk
Âlî Bey
kâinât-ı hazin: Hüzünlü evren.
Yazayım ben acıklı bir güfte
Sen de elhân-ı kâinât-ı hazîn
Toplayıp da yapar mısın beste

Hüseyin Sîret

kâinât-ı nâime: Uyuyan kâinat.
Dolaşır kâinât-ı nâimeyi
Bir umûmîşekîk-i tenhâî
Cenap Şahabeddin kakııııs: Far. Doğu mitolojisinde çok büyük bir kuş ismi.
Delikli gagasından rüzgâr estikçe birtakım sesler çıkardığına inanılan masal kuşu.
Sözüm arz etse kebûter yâre sözümden benim
Bir od çıkıp minkârdan kaknûsgibi biryân olur
Usuli
Âteş-i aşkı için söndüreyim dilde
Per salıp cismini nâra kaknûs
Beliğ
Tiryâkî-i herze-hâr-ı menhûs
Âteşler içinde pîr-i kaknûs

Şeyh Galip

kâkül: Far. Başın tepesinden bırakılıp alna dökülen saç perçemi, yanaklara doğru sarkan saç, perçem, zülf.
Şemîm-i kâkülün anmış nesîm gül-şende
Demiş ki sünbüle sende emânet olsun bu
Figânî
Nerde mest olmuş yine ol şûh bilmem neşveden
Dîdeler mahmûr, kâküller perîşândır bütün

Üsküdarlı Hakkı Bey

Dili bülbül kıluptur ârızın üstündeki güller
Beni sevdâ ile baştan çıkarmıştır o kâküller
Avnî (kıluptur: kılmıştır.)
kâkül-i anber-nisâr: Anber kokusu saçan kâkül.
Başında kâkül-i anber-nisârın tûğ-ı şâhîdir
Alemsin hüsn ile serdârısın şimdi cüvânânın
Cinânî
kâkül-i anber-şiken: Amberin kokusunu kıran perçem.
Dolaşıp kâkül-i anber-şiken cânâne
Ne kadar hâtır-ı mahzûna dokundu şâne

Taşlıcalı Yahya Bey

kâkül-i cânân: Sevgilinin kâkülü.
Derhem olursa kâkül-i cânân aceb değil
Olur tekellüfât çü meslûb şeb-be-şeb

Nâbî

kâkül-i dil-ber: Sevgilinin kâkülü.
Kıssa-igussam uzundur kâkül-i dil-ber gibi
Nâzenînler nâzı gibi çok-durur derdim benim

İbni Kemâl

kâkül-i hoş-bû: Hoş kokulu kâkül.
Râyete meyl ederiz kâmet-i dil-cû yerine
Tûğa dil bağlamışız kâkül-i hoş-bû yerine

Gazi Giray

kâkül-ı Leylâ
: Leyla’nın kâkülü.
Olsa ger hükm-i revân âlem-i hüsn-i aşka
Dil-ı Mecnûnu komaz kâkül-ı Leylâ’da esir

Üsküdarlı Hakkı Bey

Târ-mâr etti nice kâkül-i leylâyı felek
Kays ile bu dil-i güm-geşte o sevdâda dahi

Keçecizade İzzet Molla

kâkül-i müşgîn: Mis kokulu kâkül.
Ser-geşteliğim kâkül-i müşgînin uçından
Âşüfteligim zülf-i perîşânın içindir

Fuzûlî
(uçından: sebebiyle)
Bûy-ı cân-perver gelir bâd-ı sabâdan her nefes
Kâkül-i müşgînine cânâ meğer kim şânedir

Hamdullah Hamdi

kâkül-i pür-pîç-i müşgîn-târ: Mis kokulu saç telinin büklüm büklüm olan şekli.
Pây-bend-i aşktan bir dahi olur mu halâs
Kâkül-i pür-pîç-i müşgîn-târa düştü gönlümüz

Şeyhülislam Yahya

kâkül-i zerrîn: Altın renkli perçem.
Ser-pûşun olan kâkül-i zerrin
Döksen kılar endâmını tezyîn

Abdülhak Hâmit

kâl: Ar. Söz, lakırdı, kelam.
Çün cehldedir zevk kemâli ne edelim biz
Kâl ehli safâ eyleye hâli n’edelim biz

Bağdatlı Ruhi

Bir bakışla ne nezâketler eder
Kâlegelmez ne işâretler eder

Sünbülzade Vehbi

Gönül emrâzına kâlden bulunmaz akl-ıla dermân
Bu sırra olmuşam
Lokmân eğer merhem sararsan gel

Ümmî Sinan

kâl ü ef’âl: İş ve sözler.
Deme keşf olur ser-â-ser sana esrâr-ı hafî
Kâl ü ef ‘âlinde vardır çün senin yüz bin hatâ

Âdile Sultan

kal’: Ar. Koparma, koparılma, yerinden sökülme.
Kal edip bîh ü esâsından usûl-i fitneyi
Himmet-i şâh-ânesi vermekte devrâna nizâm

Üsküdarlı Hakkı Bey

kal’a: Ar. Kale, hisar, tahkim edilmiş bina. c. kılâ.
Kal’a dîvârınguzat ettikçe vîrân top ile
Düşmen-i dînin olurdu cismi lerzan top ile
Sururi
Bir kala ki
Sûmenât’a benzer
Her seng-i siyâhı
Lât’a benzer

Şeyh Galip

Gel behey kahpe felek gönlümü incitme benim
Taş mı sandın yüreğim kala mı sandın bedenim

kal’a-i hasm: Düşman kalesi.
Dayanmaz önünde yürürse eğer
Eder kal’a-i hasmı zîr ü zeber

Kemalzâde Ekrem Bey

kal’a-i himmet: Yardım kalesi.
Ceyş-i gamdan kanda etsin ilticâ ehl-i niyâz
Kal’a-i himmette
Nâbî burc u bârû kalmamış

Nâbî

kal’a-i ikbâl: Talih kalesi.
Döşendi kasr-ı temennâya işret esbâbı
Dikildi kal’a-i ikbâle nusret a’lâmı

Nef’î

kal’a-i pûlâd-beden: Çelik bedenli kale.
Lâkin imdâd-ı İlâhî yetişip ordumuza
Oldu her bir neferi kal’a-ipûlM-beden
Reşad (Sultan V. Mehmet Reşad)
kılâ: Kal’alar.
Görüldü mü açılaldan berü bu bâb-ı sefer
Bu gûne hedm-i kılâ ü hezîmet-i tabur

Nâbî

kâlâ: Ar. Kumaş.
Gûne gûne arayıp kâlâlar
Eyleme câme için kavgâlar

Nâbî

kâlâ-yı ayş: Eğlence kumaşı.
Zîver-i kâlâ-yı ayş ü nakş-i tamgâ-yı kesâd
Resm ü âyîni diğer-gûn başka âlemdir gönül

Nâbî

kâlâ-yı gam-ı devrân: Zamanın gam kumaşı.
Ne iktizâ eder elmas u la’l-i âteş-gûn
Vuralım âteşe kâlâ-yı gam-ı devrânı
Yine nûş eyleyelim bâde-i âteş-gûnu

Nâbî

kâlâ-yı maârif: Bilgi kumaşı.
Kâlâ-yı maârif satılır sûklarında
Bâzar-ı hüner ma’den-i ilm ü ulemâdır

Nedim
kâlâ-yı nâ-derîde: Delinmemiş elbise.
Her nâ-kabûle etmez zahm-i sitem teveccüh
Görmez cefâ-yı sûzen kâlâ-yi nâ-derîde

Nâbî

kâlâ-yı nâz: Naz kumaşı.
Tasavvur hurdesin dilden gubâr-âsâ eder ifnâ
Ne toz konduramaz oldu ol perî kâlâ-yı nâz üzre
Hanif Efendi
kâlâ-yı sühan: Söz kumaşı.
Narhı altmışlığa indi hele târihlerin
Pek ucuzlandı bu bâzârda kâlâ-yı sühan

Sünbülzade Vehbi

kâlâ-yı sürûr: Sevinç kumaşı.
Ey Bahâyîşeh-i gam râhınapây-endâz et
Genc-i dilde ne kadar var ise kâlâ-yı sürûr
Şeyhülislam Bahayi (Mehmet)
kâlâ-yı şi’r: Şiir kumaşı.
Böyle metâ’-ı tâzeleri var mı
Nâbîyâ
Kdld-yı şi’ri zîver-i dükkân edenlerin

Nâbî

kâlâ-yı vasl: Kavuşma kumaşı.
Kılmış cihânı m