Eşeğimiz neden hızlı gitmiyor?

Hep hızlı gitmek, en önde olmak, en iyiyi almak arzusundayız. Bütün en’lere talibiz.

Hz. Resul-i Ekrem ve Neybiyi Muhterem Efendimiz Hazretlerinin süt anneye verilişinde Hz. Halime annemiz de aynı dertten mustaripti.

Mekke’ye gelişinde altındaki uyuz eşek neden hızlı gitmiyordu ki?

Nitekim bu hızlı gitmeyişin sonucunda velisi zengin süt annelik yapacak çocuk kalmamıştı.

Sonunda bir Yetîm’i almak zorunda kalmıştı…

Ah şu kahrolası eşek bir hızlı gelseydi. Paraya para mı derdi?
Eve bolluk bereket gelir, alacağından yarım okka almaktansa iki okka alırdı ya! Ah şu uyuz eşek ah!

Hayatımızda hep şu ayet-i kerimeyi ıskalıyoruz. ” vele’l-ahireti hayru’l-leke min’el ‘ûlâ” (=Son baştan daha hayırlıdır.)

Nitekim öyle de oldu Halime annemiz için…

Halime’nin o uyuz eşeği küheylan kesilmişti Mekke’den dönüşte.
Birden bire bu Yetim’in eve girişi ile evi bereketlendi.
Devesi süt vermeye doyamaz oluvermişti. Sofrası doldu taştı…

Bereketlenen sofrası mıydı yalnızca? Hayır âlemler bereketlenmişti.

Kuyudan Yusuf diye bir hazine çıkardığının farkında olmayan bezirgan ne kadar gafilse Halime annemiz bunun tam tersine eline geçen hazinenin farkındaydı. Bereketin kaynağını bulmuştu.

Demekk ki neymiş: “velel âhireti hayru’l-leke min’el ‘ûlâ” (Kur’an, Duhâ 4. ayet.) (=Son baştan daha hayırlıdır.)

Anadolu halkı bunu şöyle dua haline getirmiş: “Allah sonunu hayr eylesin.”

MK
08.10.2016
Ankara

Hz. Hünkâr’ı Nasıl Övmeli?

Mevlana Molla Câmî, Hz. Mevlânâ için Mesnevî’sini kastederek şöyle demiş:

“Men çi gûyem vasf-ı âlîcenâb
Nist peygamber velî daret kitâb.”

Ben şöyle çevirdim:

“Nasıl vasf edeyim ben o âlîcenâbı
Peygamber değildir ammâ vardır kitabı”

07.10.2016

ŞEHİT ÖMER HALİSDEMİR

Ömer Halisdemir, halis demirmiş,
Mermiyi çakınca hain gebermiş
Şehitlik rütbesi verilmiş ona,
Rabbi onu bizden çokça severmiş!

Halisdemir, Paşa olmuş cennette,
Allah’ım onunla haşret ahrette,
Lâ ilâhe illâ Allah elbette,
İhlasla Muhammed Resûldür dermiş.

Sensiz ne olacak bu vatan Ömer?
Derler ki iyiler evvelce gider
Ey arslan, ey yiğit, ey er oğlu er
Meğer mertlik senle kemâle ermiş

İsteme be Ömer “sen dahi makber”
Rucûuna “ağuş açmış Peygamber”

Mustafa KAYIHAN
23.07.2016
Ankara

Aşk Nasıl Geçer?

Kara sevdalılar vardır.
Bir türkü ile bağlanır sevdiğine…
Bir türkü yakar yüreğini ve bir türkü harekete geçirir o kara sıvıyı…
Lafı uzatmaya hacet yok.
Nur içinde yatsın merhum Çarşılı Hakkı Bey arz etmiş meramı ve muhtemel bir de reçete sunmuş.

Okuyalım:

“Zannederdim gönlümü bir şûha bağlarsam geçer,
Yâr eliyle yâremi bir kerre dağlarsam geçer,
Bitmiyor âh u figânım bülbül-i şeydâ gibi,
Geçmiyor gülmekle hüznüm, belki ağlarsam geçer.”

Çarşılı Hakkı Bey

Adakale’ye Veda

Gözleri son bir kez baktı Ada’ya
Gözyaşı süzülüp aktı Tuna’ya
Ve Tuna çoğaldı bir damla daha
Minare avcunu açtı Allah’a
Boğuldu haneler, boğuldu Ada,
Ona ağır geldi bu son elveda
Gezdiği sokaklar doldukça doldu
Ada değil sanki tarih boğuldu
Söküldü duvarlar ve gül fidanları
İncirler morardı, yüzdü tütünler
Sular kapatınca en son dalları
Bacalar üstüne kondu bülbüller
Tuna bir kıpkızıl renge büründü
En son minareden alem göründü
Anılar Tuna’nın suyuyla aktı
Yaşlı gözleriyle Tuna’ya baktı
Yıllarca bereket getiren Tuna
Kızılca kıyamet getirdi ona
Kayıklar yanaştı son kez kıyıya
Adalı dönerek daldılar suya
Ağıtlar karıştı Allaha, Hû’ya
İsyanlar, faryatlar “olur mu bu ya”
Bağırdı adalı Miskin Dedeye
Başladı her biri dua etmeye
Sustu Eren Dede, Tezveren Dede
Bekledi Adalı ki himmet ede
Gün boyu ağladılar bulutlar
Tuna yükseldikçe söndü umutlar
Şimdi Adalılar gurbet ellerde
Bir türkü dolaştırır dillerde:
“Sözlerim çoktur irfâne,
Benzerim bahr-i ummâne
Adakalesi medhin
Takrir edeyim yarâne”.

Mustafa Kayıhan
2013 / Bükreş

Bir Osmanlı Zarafeti Örneği: Minaresiz Tabakhane Camileri

Bosna’da farketmiştim Tabakhane camilerinin minareleri yoktu.

Deri imalathanesi işçileri üzerlerine sinen kötü koku vatandaşı rahatsız etmesin diye caminin görünürlüğünü perdelemişler bir bakıma.

Bölgeyi bilen zaten gelmez, misafir ise minaresi olan camiye gider diye düşünmüşler. Çok zarif bir düşünce.

Ankara Kalesinin altındaki Tabakhane Camiini görünce içim yandı.

Bin yılda oluşturduğumuz medeniyeti bir ayda yıkıyoruz.

Devlet-i Âliye’nin parası mı yoktu, neden minare yaptırmamış bu camiye?

Şimdi birisi “ama zaman değişti artık tabakhane işçileri yok” derse şaşırmam Osmanlı’nın somut ve soyut mirasını katledenler muhaffifini yazayım “Medenî İdrak Yolları Enfeksiyonu” kapmış müzmin hastalardır.

Mustafa KAYIHAN
15.05.2017
Ankara

Osmanlı Zarafeti

“Kaz ile kuğu arasındaki tek fark zarafet farkıdır.”
Bu söz bana Kara Kıtayı sömürerek semiren Avrupa “medeniyeti” ile aynı yerden bir köleye Hazreti Bilâl Efendimiz diyen ve beşeri eşrefi mahlûkât olarak gören hayvanât ve nebatâtına nimet gözüyle bakan; ruhunu ve her şeyini Yüce Din İslâmdan alarak şefkat, merhamet ve adalet dağıtan Osmanlı Medeniyetini hatırlattı.
Biri maddeye efendi olmaya çalışırken esiri olmuş, diğeri manaya hükmederken yüz vermediği dünya koca karısını kendisine meftûn etmiş.

Bir Üsküp Geleneği: Dışında Ne Olursa Olsun İçin ve Teninde Memleket Olmalı

Bir Üsküp Geleneği: Dışında Ne Olursa Olsun İçin ve Teninde Memleket Olmalı
Yıl 2012 idi. Üsküpte yıllar önce oraya yerleşen bir iş adamından dinliyoruz. Diyor ki belki size ilginç gelecek ama yakın zamana kadar Evlâdı Fatihân düğünlerinde bir gelenek vardı. Damatlık ve gelinlik ne marka olursa olsun iç giysiler İstanbul’dan alınmış olmalıydı. Ten vatana değmeli, ana evladını şefkatle sarmalıydı. Göz yaşım dışa mı içe mi aktı bilmiyorum.
Vatanda şeytan rüzgarları çıksa Bosnalı, Üsküplü, Dobrucalı, Kırımlı Elnino kasırgası vatanı yıkıyor diye ağlıyor.
Akdenizin balıklarıyla oynayan yavruların ölümü vatan topraklarının Anadolu’ya sıkıştırılmış olmasından değil mi?
Suriye vilayeti valisi azledildi denilebilseydi Şamı Şerif harap olur muydu? Dinde ifrad-tefrid ayarımını kaçırmış bir avuç eşkiyâ kolluk kuvvetlerince yakalandı denilse Ehli Salibe ekmek çıkar mıydı bu coğrafyadan?
Evet Üsküp’le başladık Şam’a atladık. Kırım’dan bahsederken Fizan’dan da dem vurabiliriz. Şimdilik maziyi yâd ederek… İnşallah istikbalde başkaca olur.
Üsküplü ten bağını koparmıyor vatanıyla ya vatan bu uzvuna karşı nasıl bir bağ ile bağlıdır?
Laf ile peynir gemisi yürüterek olmasın inşallah.
Kuvveden fiile geçirilmeyen fikirler çizimi yapılıp üretim bandına konulmamış metalar gibidir.
….istan, …. istan, ….istan bu “istan”lara bir şey lâzım: “bul”.

Kamu Diplomasisinin Hedef Kitlesine Dair

“Kamu diplomasisi faaliyetleri icra edilecek ülkede hedef kitle olarak kendisine elitlerden ziyade kalabalık toplulukları seçmeli, kısa dönemli hedeflerin yanında uzun dönemde netice alınacak uygulamalara ağırlık vermeli, uygulamada kullanacağı teknolojik imkânları iyi belirlemelidir. Aksi takdirde amaçların gerçekleştirilmesi güç olur.” Hans N. Tuch

Şeyh Galip Dede’nin Bir Beytinden Akla Neler “Düştü”

“Gehî zîr-i serde desti geh ayağı koltuğunda
Düşe kalka haste-i gam der-i lütf-ı yâre düştü”
Şeyh Galip Dede

(=Bazen eli başının altında, bazen ayağı koltuğunun altında / düşe kalka gamlı hasta yarin lütuf kapısına düştü kaldı.”

Birinci Anlam: Âşık

Buna göre: “Kara sevdalı bu âşık gâh ellerini başının altına almış dizlerini koltuk altına dayamış kara kara düşünürken birden canlanıp yarin kapısına kadar düşe kalka gidip oracıkta yığılıp kalıyor.”

İkinci Anlam: Sarhoş

Başının altına şarap testisini yerleştirmiş, koltuk altına da kadehi almış; sendeleye sendeleye sakinin bulunduğu meyhaneden şarap zulalamaya giderken meyhane önünde yığılmış kalmış.

Ne şarap şarap, ne serhoş serhoş, ne mey var ortada ne de meyhane aslında… Saki ise o saki değil…

Üçüncü Anlam: Gâzi

Yüz yerinden yaralanmış, sargılar içerisinde ağrıyan başını iki elleri arasında almış; ayakları üzerine basamadığından ayak yerine kullandığı değnekleri koltuk altına almış düşe kalka ilerlerken uğruna savaştığı vatanının ve nihayet adını yüceltmek için girdiği bu savaşta Yâr-i Mutlak’ının lütuf kapısında toprağa düşmüştür.

Yasin Suresinin 26-27. âyetlerinde “Ona Cennete gir!” denildi. “O da, ‘Keşke kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını bilseydi!’ dedi.” ifadelerinin muhatabı olarak Hakiki Yar’in lütuf kapısına düşmüştür artık gazi ve şehadet şerbetini içmiştir. “Eşhedü ellâ ilâhe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühü ve rasûlühü.” diyerek doğduğunda ciğerini dolduracak kadar aldığı ilk nefesle başlayan ömrünü aynı şekilde ciğerleri boşaltacak kadar verdiği nefesle vermiştir…

Dördüncü Anlam: Namaz Kılan Adam

Gah tekbir getirmiş elini baş altına kaldırmış, gah secdeye gitmiş ayakları koltuklarının altında; rükû-sücûd-kıyâm, rükû-sücûd-kıyâm ederek yani düşe kalka Yarin lütuf kapısında düştü kaldı ve selam verdi…

Mustafa KAYIHAN
15.05.2017
Ankara

Araç çubuğuna atla