Bâde harabi’l-basra!

“Sunar bir câm-ı memlû bin tehî peymâneden sonra
Döner vefk-i murâd üzre felek ammâ neden sonra.”
Mezâkî

[=Sunar bir dolu kadeh bin tane boş kadehten sonra
Dünya bir gün arzu edildiği gibi döner amma “neden sonra?”]

Tam da yiyecekken damak tadın gider

Tam da gezecekken dizinin suyu biter

Tam da okumak isterken gözlerin görmez

Tam da koklamak isterken burnundan nefes almakta zorlanırsın

Tam da yaşayacakken Hz. Azrail çakar selâmı

Kısaca bazı şeyler “bâde harabi’l-basra” çok da önemli değildir.

Zamanında yapmalı, “dem bu demdir” diyen boşa demese gerek.

03.10.2016

Ankara

Flâneur mü Seyyah mı?

“Flâneur, topluluk arasında sıkılmayan, kendini bina cephelerinin arasında evindeymiş gibi hissederek şehri gezen kişi. Görünüşte tembel fakat aslında iyi bir gözlemcinin hassaslığı ile donanmış seyyah kişi.”

Evliya Çelebiyi tanımlamamış mı Fransızcadan çaldığımız kavram? Yerine bir şey koyamamışız. Flaneur diyoruz planör der gibi…

Necip Fazıl’ın kaldırımlar şiirinde aç köpelerin ayak seslerini işittiği adamı flaneur kılmayan acaba “yalnızlığı” mı?

Acaba şehrin mimarisini, çeşmesini, köprüsünü, hanını, hamamını bir sanat tarihçisi hassasiyeti ile gözlemleyen bir flaneur için o sokakta kişi olmuş olmamış önemli mi?

Bence şöyledir demeyeceğim çünkü tanımıyorum bu insan tipini. Tanımlama yukarıdaki gibi ama hiç flaneur ile tanışıp şu kafamdaki soruları soramadım ona:

Mesela Eyüp Sultan Beledisiyesinin Başkanlık çıkışındaki tarihi çınar ağaçlarının dipleri özel bir kaplama ile kapatılıp ağaçların altı çöp kovuğu olmaktan kurtarılmışken hemen on metre yanındaki ağaç kovuklarının su kapları, sigara izmaritleri ile dolu olmasına kalabalığı dikkate alarak mı bakar yoksa fark etmez bu rezil bir durumdur kalabalık olsa da olur olmasa da mı? der.

Mesela Çeşmeler Medeniyeti İstanbul’un hayrat özelliği ortadan kaldırılmış, kurutulmuş çeşmeleri için ne düşünür?

Cami önlerine konulan su sebillerini bu çeşmelerin arkasına monte edip niye bu ecdad yadigarlarını kullanılabilir hale getirmezler diye düşünür mü?

Mesela ihata duvarı altında kalmış bir Osmanlı yadigarı eseri görmezden gelmek hakkındaki kanaati nedir bu flaneur denilen kişiliğin?

Mesela Hayrat için vakfedilen yerlerdeki haram malzeme satışını Müslüman bir Flaneur ise nasıl karşılar?
Eee öyle planör gibi fleneur değildir herhalde?

Biraz maneviyattan haberdar değilse bir anlamı yok flaneurlüğün. Yok eğer öyleyse bütün tinerciler flaneur…

Mesela Mevlevihanelerdeki bal mumu putlar hakkındaki kanaati nedir bu Müslüman Flaneurün?

Bir balta ile İbrahim gibi dalıp bütün putları devirdikten sonra en büyük bal mumu putun boynuna asmak ister mi baltasını?

Mesela tepesine kamçıdan bir sille yemiş fırıldak gibi Ramazanda dönen şu Malevi delivişlerini görünce ne düşünür? Kadim usule ve adaba uyan Mevlevi Dervişlerini tenzih ediyorum elbette…

Mesela elinde Kuran mezarlıklarda ayet satan üç kağıtçılar hakkındaki düşüncesi nedir?

Mesela “Oku” emri kendine değil de hep yanındakine inmiş gibi davranan Müselman Coğrafyanın insanı hakkında kanaati nedir?

Tarihteki en namlı Flaneurümüz Evliya Çelebi Bursa’nın sularını ayrıntılı şekilde anlattıktan sonra şöyle bitirir “Nitekim Bursa sudan ibarettir.” Acaba zamane Çelebisi “Flaneur kardeş” bu tarih ve kültür duyarsızlığımız karşısında “Nitekim bu şehirlerin halkı vurdumduymazlardan ibarettir.” mi der?

Söz uzadı…

“Zamanım olsaydı biraz daha kısa yazacaktım fakat zamanım yoktu uzun yazdım.” demiş bir yazar.

Al benden de o kadar.

Vesselam.

MK
28.08.2016

Hüseynî Makamında: Revani!

“Vaktiyle bir Cerrahi Tekkesinin Şeyhi pencereye oturmuş sokağı seyrederken köşe başından “reevaanüü” diye bağıran bir sokak satıcısı çıkagelmiş.

Tasavvuf musikîsine aşına olan Şeyh efendi satıcıyı çağırıp:
– Oğlum burası İstanbul ona “reevaenüü” değil revanî derler, deyip satıcıya Hüseynî makamında revanî demeği öğretmiş.

Prof. Dr. Beynun Akyavaş Hoca diyor ki “Bu makamla nasıl dendiğini öğrenmek için Emin Ongan Üsküdar Musikî Cemiyetine gittim bana “do, re, mi” dediler ve uzun uzun izah ettiler.”

“Simiitçiii” hangi makamdı acep?

Enkara’da tanıdığımız bir cemiyet de yok ki soralım!

Vesselam!

Daldı gaflet denizine millet âh!

Kapudan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa 4 Temmuz 1546 yılında Cenabı Hakkın rahmetine erince:

“Daldı rıhlet denizine Kapudan” diye tarih düşmüş şair.
Ne hoş bir âdet imiş. Unutuldu, unuttuk…

Biz dahi diyelim:

Daldı gaflet denizine millet âh.

03.10.2016

Ankara

MÜZE VE TÜRBELERDEKİ SERPUŞLAR NEDEN GEREĞİNDEN BÜYÜK?

Görünce “Vay be atalarımız ne kadar iri yapılıymış!” demeyiniz.

Meğer müze ve türbelerdeki serpuşlar “beceriksizliğimizden” olağandan büyükmüş.

Haberi ehlinden öğrendim. “Müzede sordum müdüre diyor ‘bu serpuşlar bu kadar büyük olmamalı dedim o da “korkudan sökemiyoruz eskisini çünkü nasıl sarılacağımı bilen yok. Bu yüzden hep üstüne sarıyoruz” Sonuç bir ucube oluyor tabii…

Yahu biz Bizansın torunlarıyız da Osmanlı denen kavimden hiç canını kurtaran kalmadı mı acep?

Ha bu arada bilgi kaynağım “Kosovalı bir Arnavut biliyor ama bana öğretmedi” dedi.

Sorar mı makam sahipleri bu zata bu iş nasıl olur? diye…

Sanmam…

“Dokunun! Dokunun! Osmanlı İmparatorluğunun azameti işte bu Kitap’tır”

Prof. Dr. Beynun AKYAVAŞ Hoca “Sultaniyegâh İstanbul” adlı eserinin 176-177. Sayfalarında Fransız yazarı ve gazetecisi Marcel Schneider’in 29 Kasım 1984 yılında Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinde verdiği bir konferanta anlattığı bir hatırasını naklediyor. Hatırada adı zikr olunan Behice Hanım, Sultan Abdülhamid-i Sâni’nin ikballerinden ve Şehzade Ahmed Nureddin Efendi ile Mehmed Bedreddin Efendilerin vâlide-i muhteremeleri Beyice Maan Hanım Efendiymiş. Hatıra şöyle:

“Hanedânın memleket dışına çıkarılmasından sonra Behice Hanımefendi’nin Napoli’ye yerleştiğini öğrenen Marcel Schneider artık hem İtalyanca hem de Fransızca konuşab bir krliçenin kuzunda olduğumuzu biliyorduk, dedi. Sohbetin ilerlediği bir sırada Behice Hanımefendi yerinden kalkıp salonun baş köşesindeki bir çekmeceden bir kitap çıkarmış, öpüp başına koymuş ve bu Kur’ân-ı Kerim Hünkâr’ın her zaman okuduğu Kur’an’ı Kerim idi dedikten sonra ellerine Marcel Schneider’e doğru uzatmış ve yarı İtalyanca yarı Fransızca: “Toccate! Tocate! C’est la grandeur de l’Empire ottoman” (Dokunun! Dokunun! Osmanlı İmparatorluğunun azameti işte bu Kitap’tır) demiş.

Marcel Schneider “Çok heyecanlandık ve arkadaşımla beraber birden ayağa kalktık.” diye devam etti. Marcel Schneider de konferansda hazır bulunanlar da heyecanlanmışlardı.”

Dokunmadığımız, okumadığımız için azametten yoksun; ilimden, ahlaktan yoksul yaşıyoruz. Oysa ilk emir “Oku” bize emr olundu.

“Yaradan Rabbinin adıyla oku!”.

Vesselam.

Mustafa KAYIHAN
Ankara/29.09.2016

Araç çubuğuna atla