GELİR GEÇER

Herkesi dost sanma divane gönül,
Dost kervanı burdan az gelir geçer.
Her dem şeyda bülbül ötmez bahçende,
Azrail pençeli baz gelir geçer.

Sahip ol diline, el ve beline,
Hiç bitmez sandığın haz gelir geçer.
Gönül bahar umar, başa kış gelir.
Farkına varmadan yaz gelir geçer.

En son ölüm çare olur derdine,
Yaz yağmuru hayat tez gelir geçer.
Dünyadan hiç bir şey geçmez eline,
Sekiz metre cepsiz bez gelir geçer.

Mustafa KAYIHAN
31.07.2017
Ankara

ON ÜÇ NEFER

 

 

 

Uçmağa uçtular sonuncu sefer,
Yolcuydu Allah’a tam on üç nefer.

Her biri doğunca etmişti ezber,
Ve tekrar ettiler: Allahu Ekber!

Melekler Resûl’e verdiler haber,
Buyurdu “Ravzamda ayırılsın yer!”

Cennet bahçesidir onlara makber,
Sunulur her seher bir âb-ı kevser.

Ali soylulardı ve er oğlu er,
Yıkmıştı bu erler kaç dâr-ı Hayber.

Ya Rab değil mi ki ölüm mukadder,
Bizlere de güzel ölümlerden ver.

Mustafa KAYIHAN
01.06.2017 / ANKARA

Türk Kültür Diplomasisi Nasıl Olmamalıdır?

Günümüzün en önemli iki kavramı: bilgi ve kültür bunun aktarıcı ise doğal olarak iletişim araçlarıdır. Küçük bir köy haline gelmiş dünyada devletlerden beklenen bilgi ve kültürü yalnız kendi menfaatine değil bu köyün bütün sakinlerine hizmet edecek şekilde sunmasıdır. Bu hizmeti sunarken medeniyet diye adlandırılabilecek olan kültürün genel geçer ögelerini ötekilere sunarken kendisinin de ötekinin genel geçer değer ve nesnelerini kabul etmesidir. Kültürel diplomasinin temeli de bu ötekinin ögelerini önemsemek ve kendinde olanı sunmaktan ibarettir. Burada öncelik sırası ehemmiyet arz etmektedir. Sizi anlamadan bizi anlatmaya çalışmak kültürel diplomasinin alerjen listesinin başında yer almaktadır. Fikirler, inançlar, değerler, bireysel kültürel farklılıklar kültürel diplomasinin ham maddelerini oluşturmaktadır.

Sert gücün karşıtı olarak yeni bir silah gibi kullanılan kültür ve kültür ürünleri yani yumuşak güç bu hammaddelerinden elde edilen ikna ve sempati silahıyla silahlanmayı günümüz devletlerine vaz etmektedir. “Sanat, edebiyat ne içindir?” sorusu tartışıladursun dünya “Dünyayı senin, seni kendim için yarattım.” ilahi mesajına doğru yol almaktadır. Bu yolun vasıtalarından biridir kültürel diplomasi.

Kültür, bir toplumu diğerlerinden ayıran, nesilden nesle aktarılan maddi ve manevi her şeydir. Kültür, tarihî süreç içerisinde şekillenerek hayat tarzı ve düşünme biçimi şeklinde toplumların karakterini oluşturur. Her kişi mutlaka bir kültür ortamında dünyaya gelir ve o kültür içinde büyür, şekillenir ve ölünceye dek hayatını bu şekle uyarak sürdürür. Doğal olarak her toplumun kendine özgü bir kültür yapısı vardır. Bu yapıya uyan tutum ve davranışlar normal olarak algılanırken, uymayanlar dışlanarak cezalandırılır. Kültür, Latince’de nadasa bırakılmış tarla “cultura” kavramından ortaya çıkarak Ziya Gökalp Arapça bir kelime olan “hars” terimi ile karşılanmaya çalışılmıştır. Hars Latincede olduğu gibi “toprağın işlenmesi, tarım” anlamına gelmektedir. Türk Dil Kurumu “ekin” karşılığını önermiş fakat halk bu kelimeyi başka kavramlar için kullandığından tutulmamıştır.

Çok sayıda tanımı yapılan kültür aslında bir toplumun kimlik bilgisindeki bütün hanelerdir. Bu sebeple toplum denilen tüzel kişiliği ötekilerden ayıran bütün özelliklerdir dense yeridir.

UNESCO, “En geniş anlamıyla kültür, bir toplumu ya da toplumsal bir grubu tanımlayan belirgin maddi, manevi, zihinsel ve duygusal özelliklerin bileşiminden oluşan bir bütün ve sadece bilim ve edebiyatı değil, aynı zamanda yaşam biçimlerini, insanın temel haklarını, değer yargılarını, geleneklerini ve inançlarım da kapsayan bir olgudur.” diye tanımlamış kültürü.

Kültür; bir sosyal mirastır. İnsan, tarihi süreç içinde kültürünü oluştururken kültür de aynı zamanda kültürü ören insan ve onun neslini şekillendirmektedir. Bu haliyle kültür bir kalıp gibidir. Sosyal iletişim sonunda ortaya çıkan kültür, bir toplumun bütün hayat biçimi, düşünce sisteminin hülasasıdır.

Kültürler medeniyete kayan genel geçer yanları ile birbirlerini de etkilemektedir. Bugün değişen toplum, ekonomi, teknoloji imkânlarıyla birlikte toplumlar kültürlerini sadece kendi nesillerine değil coğrafyada adını ve yerini bilmedikleri toplumların nesillerine de aktarmaktadır. Bir köyün aşağı mahallesinde vuku bulan bir hadisenin yukarı mahallesinde kulaktan kulağa duyulmasından daha hızlı bir şekilde dünya iletişim kurabilmektedir. Bu durum dünyayı bir köy değil misafir odası haline getirmiştir. Zira bir haberin duyulması misafir odasındaki sohbette duyulmasından daha fazla bir zaman almamaktadır.

İnsan-kültür ilişkisi ruhun anlaşılmazlığı gibi bir sırra sahiptir. İnsan yaratıldığı günden beri bir dünya telaşı içerisindedir. Bu telaş maddi ve manevi unsurlarla örülü bir hayat nizamı ortaya koymuştur. Bu nizamı bazen peygamberler vasıtası ile almış ve ufak tefek boşlukları da kendisi doldurmuştur; bazen de yine bu ilahi nizamlardan kötü bir kopya çekerek kendisi bir nizam oluşturmaya çalışmıştır. Semavi olmayan inançlar bu ikinci kısımdandır. İnsanın tabi olduğu ya da kendisinin oluşturmaya çalıştığı bu sistemler zamanla ister istemez karşı karşıya gelmişler ve alış verişte bulunmuşlardır.

Kültürel süreçler bu sistemlerin nasıl oluştuğunu, hangi şekilde devam ettiğini ve muhtemel sonun ne olabileceğini açıklamaya çalışır. Malum süreç ile hadise arasında fark vardır. Her hadise kültürel bir süreç olarak devam etmez. Kültür ile ilgili kitaplarda kültürel süreçler şu şekilde sıralanmaktadır:

Kültürleme: Kendisini meydana getiren insanların çizdiği sınırları bu insanların kendi nesline aşılamasına kültürleme denmektedir. Ahlat ağacına Mustafa Bey armudunu aşılamak gibi bir şey yani. Burada aşı kültürünü bilmenin ve bunun alt yapısındaki yüzlerce yıllık sürecin dikkate alınması gerekir. Buhûrizâde Mustafa Efendi yani nam-ı diğer Itrî gibilerin tevarüs ettiği musikiyi sonraki nesillere aktarması hadisesi başka bir örnek olarak verilebilir. “Gibiler” edatını özellikle kullanıyorum ki bir kişi ile kültürlemenin yapılabilmesi mümkün değildir. Kültür mayasının mayalanma süresi yüzyıllar hatta bin yılları almaktadır.

Kültürlenme: Sosyalleşme ile toplumsallaşma sık sık karıştırılan kavramlardır. Her toplumsal olan sosyal olmadığı gibi tersi de doğru değildir. Toplum içerisinde bütün kaidelere uyarak yaşayabilen bir kişi her ne kadar toplumsal olsa da sosyal değildir. Sosyalleşme süreci biraz daha iç ve dışın kişide tezahür ettiği görüntüdür. Toplumun kurallarına uymakla birlikte içinde isyan bayrakları açan bir kişinin sosyal olduğu söylenemez. Sosyallikte insanlarla iletişim ve değerleri kabul esastır. Toplumsallıkta ise kurallara asgari düzeyde uyarak hayatı sürdürme söz konusudur. Kültürlenme ise sosyolojik bir hadisedir. İçinde bulunduğun toplumun değerlerine inanarak o kültürün mirasının taşıyıcısı olma vazifesini üzerine almaktır. Kültürlenme ile kişiler toplumda birey olurlar. Kültürlenme aslında anne baba genlerinde başlar. Özellikle doğu toplumlarında çocuk “elde değil belde terbiye edileceği” inancı vardır. Anne karnında alınan gıdalar ve dinlenilen müziğin dahi çocuk üzerinde etkisi ilim âlemince ortaya konulmuştur. İnsanın kendini çevreleyen nesneleri algılama ve onlara alışma şeklinde doğunca devam eder.

Kültürleşme: Kültürleşme farklı kültürlerin etkileşimi sonucunda bir kültürün diğerinden kültür ögesi alarak tamamen ya da kısmen ona benzemesidir. Kültürleşme, kültürleme ve kültürlenme hadisesinin toplamına denir. Bilindiği kadarı ile dünya üstünde kültürleşmeye uğramamış bir kültür mevcut değildir. Kültürleşmede basın, radyo, televizyon, film, internet, sanat akımları gibi araçlar bu işteşliği sağlar.

Kültürel Yayılma: Kültürleşmede kültürleme işini baskın olarak yapan kültür için ifade edilebilecek bir süreçtir. Yayılmaya maruz kalan daha az gelişmiş, daha güçsüz olandır. Bu güç her zaman kültürel ögenin kalitesiyle ilgili değildir. Bazen toplam kültürün gücü zayıf kültür ögesinin de diğer kültürlerde baskın bir öge olarak yerleşmesine sebebiyet verebilir. Bu yayılma karşılıklı olarak aynı anda ya da nöbetleşe de gerçekleşebilir. Burada “hüküm galibindir” kuralı geçerlidir.

Kültür Şoku: Bu ya da şu sebeple kültür ortamı değiştirmek zorunda kalan kişilerin öbür kültüre alışamama durumudur. Bunun süresi kişinin hazırbulunuşluğu ve motivasyonuna göre değişebilir. Bazen kişiler kendilerini içinde bulundukları kültüre tamamen kapatıp akvaryum içerisindeymiş gibi yapay bir ortamda kendi kültürlerini kısmen devam ettirebilirler. Bu kişiler mekân olarak tam manası ile içinde bulundukları toplum ve onların iletişim organlarından kopmamışlarsa farkına varmadan kültürlenirler. Fakat bu kültürlenmede dahi ara ara kesin dönüşler yaparak yaşadıkları şokun şiddetini tazeleyebilirler. Kültür şokunun şiddeti geçiş yapılan kültürün yakınlığı ile ters orantılıdır. Kültür yakınsa şok az, uzaksa fazla olur.

Kültürel Asimilasyon: Sert gücü elinde bulunduran kültürün başka bir kültürü kendisine benzetmesidir. Asimilasyonda kapalı bir cebir vardır. Zorla kültürleme ise bu işi sertlik yolu ile halleder.

Cebren Kültürleme: Bir kültürün başka bir kültürü cebren ve baskın gücünü kullanarak kendine benzetmesidir. Asimilasyona yakınmış gibi gözükse de burada daha çok dikatatörlüklerin sergiledi bir yöntemden söz edilmektedir.

Kültür Değişmesi: Yukarıda sıralanan yöntemlerinden hangisine maruz kalırlarsa kalsınlar sonuç itibari ile kültürlerde az ya da çok meydana gelen değişikliklere denir.

Kültürün Özellikleri:

  1. Kültür kendisini oluşturan bireylerin ortak ekim yaptıkları bir tarla gibidir. Verim alınabilmesi için ekilecek nesnenin bir plan dâhilinde ekilmesi gerekir.
  2. Kültür, tarlanın nadas edilişinden, ürün seçimi, ekimi ve hasadı gibi öğrenilmesi gereken bir olgudur. Öğrenme ve öğrenme mecburiyeti vardır.
  3. Kültür, beş duyu organına hitap eden nesneler ve buna ilaveten ahiret görüşü açısında kendini kabul etmiş olan topluluğun ortak kabulü ve bu kabulü ortak bir simge ile kabul etmeleri temelinde kurulur.
  4. Kültür, içtimaî hayatın zamanla şekillendirdiği bir yapıdır. Bu yapıyı şekillendiren zaman, mekân, kişi ve hadiselerdir. Bu şekillendirmenin fırça darbesi yüzyıllar, bin yıllar sonra anlaşılabilir. Çoğunlukla semavi dinlerin getirdiği kurallar haricinde kültürü şekillendiren unsurlar tam olarak tespit edilemez.
  5. Kültür, bir kurallar bütünüdür. Birbirine ters düşen kültür ögelerinden topluluğun daha doğru bulduğu kültür hayatını sürdürme fırsatı bulurken zayıf olan kültür unutulmaya mahkûmdur. Toplum hafızası ihtiyaca göre kayıt altına alındı ise unutulan bu unsuru tekrar ihya edebilir.
  6. Kültür, insana hizmet eden düşüncelerin oluşturduğu örgüdür. Aslında dünyada her ne var ise insan içindir. Kültür de kendisini kabul eden insana hizmet ettiği sürece var olur. İhtiyaç değiştiği ya da ortadan tamamen kalktığı zaman kültür de unutulur.
  7. Kültür, sürekli organik yapısı değişen bir tarla gibidir. Ürünleri de buna göre değişiklik gösterir. Çok verimli olduğu zamanlar kadar ürün vermediği zamanlar da olur. Bazen tamamen çölleşir; bazen de bu çöl içerisinde bir vaha halinde küçük çaplı da olsa varlığını devam ettirir.
  8. Kültür dış etkilere karşı kendisini temsil edenlerin gayreti kadar koruma altındadır. Yanı başındaki komşu kültürün aşırı büyümesi de erimesine sebebiyet verebilir. Teknolojik gelişmeler göz önüne alındığında günümüzde komşuluk kavramı gök kubbenin altındaki her kültür olarak tanımlanmalıdır.
  9. Kültürel ögelere bakış açısı doğal olarak o topluluğa göredir. Başka bir topluluk aynı kültürel unsura tam tersi yönde bakabilir. Bu açıdan kültür geçişi yapan kişilerin bu hususlarda kültür şoku yaşamaları ihtimal dâhilindedir.
  10. Kültür, maddi kültür ile manevi kültürün uyumudur. Biri olmadan diğerinin olması mümkün değildir. Bu açıdan çoğunlukla kültürde maddi ile manevi kültürü birbirinden ayırmak pek mümkün değildir.

Kültür Endüstrisi

Kültür endüstrisi, kültürün düşünceden tezgâha geçirdiği süreyi, sunumunu ve geri bildirimini içerisinde bulunduran bir süreçtir. Bir fikri ister maddi isterse manevi çıktılarını alacak şekilde planlayıp son çıktıyı değerlendirip ürünü tekrar tekrar ele alma işidir. Aslına bakılırsa herhangi bir maddi ürünün geçirdiği süreci kültür endüstrisi ürünleri de geçirir. Kültür endüstrisini yapabilen toplumlar diğer alanlarda da endüstri gelişimlerini tamamlamış olanlardır. Kültür endüstrisi her yönü ile ciddi bir planlama gerektiren çok yönlü bir hadisedir.

Türk Kültür Yapısı

Türk kültür yapısı Çin seddinden Avrupa ortalarına kadar binlerce yıllarda şekillenmiş heterojen bir yapıdır. Zira Türk denince her ne kadar akla ilk aşamada Türkiye Türkleri gelse de Kuzey Afrika’dan Kırıma kadar güney ve kuzeyimizde birçok Türk halkı değişik kültürlerin etkisi altında çok farklı süreçleri yaşamıştır. Bu yüzden bir tek yapı tanımı yapmak yanlış olacaktır. Bir tek şeyi net olarak söylemek mümkündür: Türk kendi kültürünü binli yıllarda kabul ettiği İslam’a göre köklü bir şekilde değiştirmiştir. Küçük denilebilecek formları muhafaza ederek elbette.

Türk Kültür Politikaları

Türkler kültür politikalarını çoğunlukla devlet eliyle oluşturulmuş ya da desteklenmiş kurum ve kuruluşlar vasıtasıyla sürdürmüşlerdir. Mektep, medrese, imarethane, şifahane, tekke, zaviye, dernek ve devleti oluşturan resmi kuruluşlar İslam dinine ters düşmemek kaydı ile Türk kültürünü devam ettire gelmişlerdir.

Çin, Hint, Fars, Arap, Bizans ve Avrupa kültürüne karşı devlet kurumları ve vakıflar ile bir kültür mücadelesi verilmiştir. Bu mücadele karşı kültürle savaş şeklinde değil onu kendine benzetme yolu ile olmuştur. Bu modifiyeli kültür devletin de güçlü olması sebebi ile zamanla yalnız Türklerle beraber anılmışlardır. Çoğunlukla da bu anılmada Türk dokunuşunun derin olması etkili olmuştur. Bozkırın pratik davranmaya zorlayıcı iklimi Türkleri işe yarar kültürleri daha kullanışlı hale getirmeye mecbur kılmıştır. Bu şekilde daha kullanışlı hale gelen kültürün zihni patenti de Türklere mal edilmiştir. Türkler özellikle kendi kültürlerine daha benzeyeni değiştirip geliştirmeyi tercih etmişler ve bu şekilde kabul ettikleri kültürün meşruiyetini de kolaylaştırmışlardır. Bu meşruiyetin en temel mihenk taşını ise İslam oluşturmuştur.

Türk Kültür Diplomasisi Süreci

Kamu diplomasisi faaliyetleri arasında yer alan kültür diplomasisi aslında tarihî bir başa dönüştür. Teknoloji anlatmakta fakat anlamaya kalktığında deneklerin muhtemel rol yapma ihtimallerini ortadan kaldıramadığından anlama mevzuunda başarılı olamamaktadır. İnternette nelerin sıklıkla tıklandığından, ilgi gözlüklerine kadar birçok teknolojik unsur maddi kültür ürünleri hakkında kısmi bilgi verebilmekle birlikte manevi kültür unsurları hakkında bu başarıyı sağlayamamaktadır. Bu durum ise insandan insana iletişimi önemli hale getirmektedir. Kültür diplomasisi önce karşıyı anlamaya sonra buna uygun olan kendi kültürünü anlatmaya dayanır. Bu anlatma sırasında da bir gurur, kibir içerisine girmek yerine tevazuu ve karşıdakinin kültürünü övmeyi esas alır. Aksi takdirde karşıda bir bıkkınlık hatta iticilik hissi uyandırabilir.

Siyasetin ve siyasilerin kültürel diplomasi üzerinde yaygın bir etkisi vardır. Zira topluluklar diğer kültürleri o kültürün siyasilerini takip ederek gözlemlemektedirler. Kendi devletlerine ve kültürel değerlerine yaklaşımları liderlerle birlikte kültürleri de yargılamaya itmektedir. Çoğunlukla liderlerin karakterlerine göre milletler hakkında genelleme yapılmaktadır. Bu da toplumun muhatap kültür hakkındaki görüşünü oluşturmaktadır.

İkna kültür diplomasisinde çok önemlidir. Açık ikna yöntemleri ve misyoner faaliyetler ters tepme ihtimali yüksek yöntemler haline gelmişlerdir. Değişik dinlerin yüzyıllardır kullanmakta oldukları bu yöntemler kültürler ve toplumlarda korunma refleksi oluşturmuş ve söylenen her şeyi toplu halde reddetme yoluna itmiştir. Örtük ikna yöntemleri ise en etkili olan yöntemlerdir. Bunlar da ağırlıklı olarak karşı kültüre saygı ve insani değerleri ön plana çıkarma yolu ile mümkün olabilmektedir.

Propaganda faaliyetleri de ikna faaliyetleri kapsamında değerlendirilmelidir. Kendi kültürünü oluşturan kişilerin hazırbulunuşluğu yüksek olduğundan çok etkili olabilen propaganda karşı kültürde tam tersi bir etki oluşturabilmektedir. Velev ki ortak unsurlar üzerinde yapılmış olsun propagandanın kültürel diplomasisinde kör göze parmak şeklinde değil saman altında su yürütürcesine uygulanması verimli olacaktır.

Bilim kültür diplomasisinde karşı kültürün en yumuşak karnıdır. Bu kanalla dâhil olunmayacak hiçbir alan yoktur. Bilim insanlığın ortak malı olduğundan 98 değer verirken karşıdan alınan 2 değer vereni alandan daha güçlü kılar. Zira bilgi fiiliyata geçirilmediği sürece ses ve harf yığınından başka bir şey değildir. Verenin özümsediğini alanın hazmetmesi zaman alır. Bu bağlamda veren yerinde saymadığı müddetçe birkaç adım ileride olacaktır her zaman.

Markalaşma kültür diplomasisinde çok önemlidir. Gösterge olmadan bir faaliyetin yürütülmesi ortak bir kazana ölçüsüz konulan süt misali sahibine bir ölçülebilir bir hak doğurmaz. Konulan nesnenin nitelik ve niceliği kadar konulan kabın nesne ile olan uyumu aynı derecede değerlidir. Dünya kadar zeytin ağacınız olsun markalaşamamışsanız kayda değer bir getiri elde edemezsiniz. Her türlü üretimde sürecin ve sonucun marka ile tescil edilmesi şarttır. Yeterli duyurudan sonra markalaşma gerçekleşir. Asıl zor aşama bundan sonra başlar. Marka değerini muhafaza etmek markalaşmaktan daha zordur. Zira markalaşma sürecinde bir rakiple değil normlarla mücadele edersiniz. Markalaştıktan sonra rakipleriniz sizin açıklarınızı ararlar ve ister doğru isterse yanlış olsun marka değerinize zarar vermek için ellerinden gelen gayreti azami düzeyde gösterirler. Markalaşma için önce adını koymak gerekir. Standartlarını oluşturamadığınız hiçbir alanda markalaşmanız mümkün değildir. Gıda, sanat, teknoloji ve düşünce… Bütün bu alanlarda dünya standartlarını yakalamış ve üstüne farklı bir şeyler koymuş olmanız gerekir. Bu fark da estetik, ekonomik, ekolojik ve en kullanışlılık gibi her zaman en iyinin birkaç tık üstünde olma iddiası olmak zorundadır. Nasıl ki doğa hasta ve zayıf olanı bertaraf eder; dünya markaları da zayıf olanı bertaraf eder.

Sanatsal değişim kültür diplomasisinin bir sistem dâhilinde uygulaması gereken bir program olmalıdır. “El elden üstündür” atalar sözünün bir gereği olarak sanat alanında en ilkel kabilelerden tutun en modern topluluklara kadar topluluk ya da bireyin ortaya koyduğu yenilikler sanat tablosuna her dem bir fırça darbesi gibi işlenmektedir. İster kendi disiplininde olsun isterse başka bir sanat disiplininde gördüğü her örnek sanatçıya yeni bir kapı açacaktır. Bu kapıyı aralamanın en kolay yolu sanatsal değişim programlarıdır.

Tanıtım toplantıları da kültür diplomasisinde önemli bir yere sahiptir. Bu toplantıların baştan sona iyi planlanmış olması ve katılımcıların fikirlerinin uzmanları tarafından dinlenerek raporlanması ve bu rapor kalemlerinin tek tek takip edilmesi elzemdir. Zira toplanılıp unutulan her etkinlik asgari düzeyde bir fayda sağlasa da azami düzeyde faydalanılabilecekken tembellik edilmesi neticesinde israftan öteye gitmeyecektir. Tanıtım toplantılarında sorulması gereken ilk soru: “Biz bu toplantıyı yapmış olmakla ne kazanacağız?” sorusudur. Verilen cevap harcanan emek ve parayı karşılıyorsa amiyane tabirle “Atılan taş ürkütülen kurbağaya değiyor” ise toplantı yapılmalıdır. Değilse toplantının formatı tekrar ele alınmalı ve en az masrafla en çok etkiyi oluşturabilecek bir şekle sokulmalıdır.

Her türlü kültürel değişim programında öğrenmek ve kendi yararına olacak topluluklara öğretmek esas alınmalıdır. Gelenden kazanılan deneyim ve bilgi çıktısı ile gönderilenden beklenilenler tespit edilmediği sürece değişim programları basit bir kültürel hareketliliği geçmemektedir.

Bilgilendirme programları bir diğer adı koordinasyon iş veriminin en önemli ayağıdır. Astın üstü bilgilendirmesi, paydaşların birbirlerini bildirmesi ve üstün astlarını bilgilendirmeleri ayrı ayrı öneme sahiptir. Bilgilendirme sonunda konu uzmanlarının iletişim halinde kalmalarını sağlamak ve bu uzmanlar önündeki bürokrasi duvarını ortadan kaldırmak en önemli iştir. Birçok işte üstler kendi aralarında toplantılar yapmakta fakat işin asıl planlayıcısı, yürütücüsü ve neticelerini denetleyecek kişi bu toplantılardan bir iki cümle ile haberdar olmaktadırlar. Bu da verimsizliğe, mükerrer işler ortaya koymaya ve para, zaman, mekân ve her türlü imkân israfına sebebiyet vermektedir.

Kültürel ziyaretler ve davetler kültür diplomasisinde yumuşak gücün en rahat girilen kapılarındandır.

Birçok işte olduğu gibi koordinasyon kültür diplomasisinde de çok çok önemlidir. Bunlardan birisi de Hükümet ile bu işi yürüten devlet destekli yahut özel kültür kurumlarının birbirleriyle istişare içerisinde olmalarıdır. Bu istişareleri koordine edecek “Kılıncı keskin, sözü geçkin” bir kurumun olması özellikle Doğu toplumları için şarttır. Zira kişisel ve buna bağlı olarak kurumsal enaniyetler Doğu toplumlarında binlerce yıl tecrübe edilmiş bir vakıadır. Bu enaniyet makam ve mevki arzusu, göze girme, iktidarda iken ses getiren işler yapma gibi kısa vadeli hızlı çıktı alma gibi arzuların bir sonucudur. Oysa kültür ve buna bağlı olarak kültürel diplomasi uzak ufukları hedefleyen orta vadeli adımlarla uzak vadeli hedeflerin kurgulandığı bir alandır. Kültür diplomasisinde kısa vadede başarı gibi görünen bir çok etkinlik ya saman alevi gibi sönüp gitmeye ya da uzun vadede tersine esen bir rüzgârla çıkaranı yakan bir yangına dönüşebilmektedir. Bunun önemli sebebi Kültür Diplomasi Stratejik Planının olmamasıdır. Yukarıda da ifade ettiğim gibi bu planı yapabilmek için elinizde standartların olması gerekir. Standartları oluşturmak için bu işi denemiş ve ürünü değerlendirmiş olmanız şarttır. Ecnebi kuruluşlar bu hususta yeterli tecrübeye sahipken bizler embriyo döneminde olduğumuz bu hususta henüz yeterli tecrübeye sahip değiliz. O zaman başkasının ortaya attığı bir alanda onun izinden gitmek yerine yüzyıllarca denediğin bir alanı ihya edip diğerini de kapsayacak bir hale sokmak daha mantıklı olacaktır. Beşerî Diplomasi diye tabir edilecek bu hususta binlerce yıllık bir deneyime sahip olan Şark ve Türk toplumları bunun bütün alt yapısına sahiptir. Terk edilmiş bir fabrikanın içini temizleyip teçhizatla donatarak faaliyete geçirmek gibi bir şey olacaktır bu girişim. Ahilik teşkilatından imarethane kültürüne kadar bir çok alanın elimizde anayasaları mevcuttur. Bunların güncel mevzularla alakalandırılıp hızla teşkilatlandırılmaları ve dünyaya bir marka olarak sunulmaları gerekir. Batının kaybettiği ve yakalamak için yüzlerce yıla ihtiyaç duyacağı bu hususun mayası hala elimizde mevcutken yeni mayalama denemeleri yapmak faydalı olacaktır. Sokak çocuklarını besleyecek ve onlara göz kulak olacak tekke ve zaviyelerden, göçemeyen, kışın aç kalan hayvanlar yardım eden vakıflara kadar ihya edilmesi ile Batıya bin yıl fark atılacak dünya kadar evrensel markamız mevcuttur. Önce kendimiz özümsemeli, kabul etmeli ve sonra dünyaya satmalıyız. Kültür diplomasisinin de asıl ulaşmak istediği gaye budur.

Kültür enstitüleri birçok bilim alanında olduğu gibi alan daralmasına gitmek zorundadır. Bir enstitünün bütün işleri yapması ile sağlık ocağındaki doktorun kalp rahatsızlığı olan ve acilen anjiyo olması icap eden bir hastaya bakmasından farksızdır. İhtisas daralması harcanan para ve liyakat ehli insanların istihdamı açısından faydalı olacaktır. Müzik, mimari, dil, din, sanat ve zanaatlarda ihtisas enstitülerinin hem ülke içine hem de ülke dışına hitap edebilecek şekilde kurulması ve gelişmeleri için göstermelik toplantılardan ziyade eğitim ve ürün çıktısı odaklı çalışmaların yapılması gereklidir. Bir şeyin adını koyup kurmak ve ona bir mekân tahsis etmekle onu kurmuş ya da ihya etmiş sayılmazsınız. Bakkal dahi açmış olsanız bu bakkalın hizmet kalitesinin yükseltilmesi, ürün çeşitliliğinin sağlanması, güven kredisinin yükseltilmesi ve nihayet şubeleşmeye gidebilecek şekilde geliştirilmesi düşüncesi her müteşebbisin amacıdır. Kültür enstitüleri de aynı mantıkla işletilmeli ve elini değil başını taşın altına koyacak liyakat sahibi kişilere teslim edilmelidir. Aksi takdirde mirasyedi mantığı ile ele alınan bütün işletmeleri gibi bu kurumlar su-i misal teşkil edecek birer kurum halinde tarihin çöplüğünde yerlerini alırlar.

Dil kültür diplomasisinin beton harcı konumundadır. Her türlü kültür faaliyeti dil aracılığı ile desteklenmeli ve hem muhatap kültürün dili öğrenilmeli hem de kendi dilinizin muhatap kültürden doğru insanlara öğretilmesi sağlanmalıdır. Burada kurumlar arası işbirliğinin ehemmiyetini “et-tekrarü ahsen” babından zikretmekte fayda vardır. Dil enstitüleri belki de başlı başına kurulmalı ve bütün enerjisini dil hususuna ayırmalıdır. Aksi takdirde hükümetlere göre şekil alan karma kültür enstitüleri bir sanat bir dil ile ilgilenmek sürati ile kopuk bir süreç yürütmekte bu da bıkkınlık, yetişmiş insan gücünün başka kurumlar kayması gibi istenmeyen neticeler doğurmaktadır. Dil eğitim programları sanal gerçeklik başta olmak üzere en üst düzey dijital tekniklere göre planlanmalıdır. Yüz yüze dil öğretimini mekândan kurtarıp sanal ortamda gerçekleştirmelidir. Dil öğretiminde en başarı öğretmenlerin video çekimlerinden tutun soru cevap fasıllarına kadar öğrenicinin her zaman ulaşabileceği dil öğretim materyalleri sanal ortamda hızla yaygınlaştırılmalı ve bu alandan para kazanma kaygısından kurtulmalıdır. Sınıf ortamında ücretsiz verilen derslere devamdan tutun disipline kadar birçok hususta sıkıntılar yaşandığı doğrudur fakat sanal alan böyle değildir. İlgilisi kendi arzusu ile bu alanlara gireceğinden dünyada henüz maddi bir kaşlığı bulunmayan bir dilin âşıkları bıktırılmamalı aksine teşvik edici etkinlikler düşünülmelidir.

Fikir ve sosyal politikaların tanıtımında sanat ve bilim gibi örtük yollar kullanılmalıdır. Beşerî Diplomasi temelli hereket edilmeli ve eşref-i mahlûk olan insana hizmet ederek bu tanıtımlar yapılmalıdır. Doğrudan fikir ve politika satışı yoluna gidilmesi tepkiye yol açacaktır.

Kardeş şehir anlaşmaları kültür diplomasisinde kullanılabilecek önemli araçlardan biridir. Burada yapılan yanlışlar vardır. Bunların başında alakasız, birbirleri ile ortak temaları bulunmayan şehirlerin kardeş şehir olarak seçilmesidir. Aralarında denklik bulunmayan bu şehirler çoğunlukla kağıt üzerinde kalan bir sözde kardeşliği yürütememektedirler. Kardeş şehir uygulamalarında karşılıklılık kuralı önemlidir. Zengini kardeş şehir olarak almak ya da tam tersi fakir bir şehri kardeş şehir olarak belirlemek akıllıca değildir. Bu ikincisi özel yerler için seçilebilir. Burada yardım etme arzusu basite indirgenmemelidir. Birkaç gün yetecek balık verme ile vicdanı geçici tatmin yoluna gidilmesi sıklıkla yapılan işler arasındadır. Balık tutmayı öğretme işi zaman ve para açısından masraflı olduğundan çoğunlukla tercih edilmemektedir. Yardıma alıştırılan kardeşler de örgütlü sokak dilencileri gibi onurlarını kaybetmekte ve dilenciliğe alışmaktadırlar. Bu durumun istendiği topluluklar ile böyle olması istenmeyen gerçekten kardeşimiz olan topluluklar birbirinden ayrılmalıdır.

Milletlerarası yayıncılıkta bu güne kadar belirli grupların yazarları diğer dillere çevrilmiş ve burada tamamen ideolojiler esas alınmıştır. TEDA gibi projelerde ise muhatap ülke yayın evlerinin ufku ile sınırlı kalınmıştır. Bu konuda belirlenmiş kamuoyu ile paylaşılan bir strateji mevcut değildir. Milletlerarası yayıncılıkta ülke faydası ekseninde doğru çeviriler yapılarak kültür diplomasisinin bu kolundan faydalanılmalıdır. Özellikle dijital yayıncılık üzerine odaklanılmalı ve yüksek standartlarda çeviriler ile muhataplara ulaşılmalıdır.

Kalkınma ve yardım programları riyadan uzak ve amaca hizmet edecek şekilde planlanmalıdır. Kalkındırılması düşünülen ülkelerin dost ve müttefik Müslüman ülkelerden seçilmeli öncelenmelidir. Tarih yüzlerce defa kanıtlamıştır ki insanlara yön veren dinlerdir. Din kardeşliği bütün kardeşliklerin üstünde gelmektedir. Kalkındırma ve yardımların akışı öncelikli olarak bu gruplara yönlendirilmelidir. Burada alıştırma, bağımlı hale getirme, tembelleştirme değil ürettirme esas hedef olarak belirlenmeli ve geniş kitlelerle uğraşmak yerine odak gruplarla çalışılmalıdır. Eğitmenlerin eğitimi en etkili ve yaygınlaştırılabilir modeldir. Yetiştirilen kişilerin beş-on yıl tatmin edici para kazanmaları sağlanmalı ve bu rol modeli değişik bölgelerde yaygınlaştırılmalıdır.

Medya ilişkileri ve medyaya yönelik faaliyetlerin yürütülmesi kültürel diplomasinin en önemli ayağıdır. Zira muhatap ülkenin kamuoyu ülkeniz hakkında medyanın dediğine inanmaktadır. Güvenilir medya organları ve basında etkili kişilerle yürütülecek her türlü faaliyet kültür diplomasisi açısından faydalı olacaktır. Bu tür etkinlikler velev ki turistik gezi niteliğinde olsun kısa, orta ve uzun vadede getirileri olan etkinliklerdir. Bu hususta harcanan zaman, para ve emek asla israf değildir.

Kültürel işbirliklerinde faal ve durağan anlaşmalar mevcuttur. İşbirliğinin varlığı ilgili listelere bakılarak hatırlanıyorsa burada faal bir işbirliğinden söz etmek mümkün değildir. Ne yazık ki genellikle yaşanan da budur. Burada iş birliği yapılan kurumlarla sık sık yüz yüze görüşmeler yapılması, istişarelerde bulunulması bu durağanlığı giderecektir. İstişareler her alanda mütekabil kişiler arsında olmalı, üst düzey göstermelik istişarelerden kaçınılmalıdır.

Liderlerin yaptığı işler kültür diplomasisini olumlu ya da olumsuz bir şekilde etkileyebilmektedir. Kültür kurumları hangi evrensel söylemi kullanırsa kullansın ülkelerinin lideri bunu destekleyici tutum ve davranışlar sergilemiyorsa bu söylemlerin inandırıcılığı olmayacaktır. Her zaman “ama ve fakatlı” cümlelerle muhatap kalınacaktır.

Kültürel anlaşmalar, kültürel işbirliklerinden farklı olarak devletler arasında yapılır. Burada da karşılıklılık ilkesi esas alınır. Muhatap ülkeden alacaklarını bilmeden imzalanan kültürel anlaşmalar zamanla keşkelerle anılır olmaktadır. Bu sebeple değişik disiplindeki kurum, kuruluş ve gerçek kişilerin uzun süren istişareleri sonunda bu anlaşmalar imzalanmalıdır. Tarihi süreç ve ilişkiler kültür anlaşmalarında çok önemlidir. Tarihçi, sosyolog, kültür bilimci, dil bilimci vb. disiplinlere mensup gerçek ya da tüzel kişilerin görüşleri verimli bir anlaşmanın olmazsa olmazıdır.

Milletlerarası akademik projeler deneyim paylaşımı açısından çok değerlidir. Burada özellikle neyi vereceğini bilmek ve neye ihtiyaç duyduğunu tespit etmek önemlidir. Bunları bilmeden yapılan akademik projeler tesadüfi fayda sağlayacağından yeteri kadar verimli olmayacaktır.

Politika dışı ağ oluşumu her alanda yapılmalı ve bu ağlar her kullanıcının ulaşabileceği platforma aktarılmalıdır. Ekonomi ve kültür-sanat alanları başta olmak üzere bu tür ağlar ciddi gelişimleri öncüsü olacaktır.

Tanıtım reklamları yeniden planlanmalıdır. Nörolojiden tutunda psikososyolojiye kadar birçok disiplinin görüşü alınarak çarpıcı reklamlar yapılmalıdır. Devletin yanlışa düştüğü en önemli şey bu hususta tekelleşmiş birkaç kuruma mahkûm kalmasıdır. Bundan daha tehlikelisi ise ahbap-çavuş ilişkisi içerisinde hareket ederek çok adi reklamların piyasaya sürülmesidir.

Müzik, resim, dans ve sergiler gibi sanat faaliyetleri kültür diplomasisi açısından etkili araçlardır. Burada üretilen ürünün kalitesi, zamanın ve mekânın doğru seçimi, tanıtımın doğru bir şekilde yapılması gibi birçok faktör devreye girmektedir. Burada da birkaç enstitünün iş birliği ses getirebilecekken yukarıda zikrettiğim kişisel ve kurumsal enaniyet buna engel olmaktadır. Bu mesele kısa sürede aşılabilecek bir mesele değildir.

Fuarlar ürünlerinize müşteri bulmak ve yenilikleri takip etmek açısından çok değerlidir. Bizde kültürel alanda fuarlar bir angarya olarak görülmektedir. Belirli hedefler belirlenememekte ve yalnız katılımcı firmaların ufku ile sınırlı kalınmaktadır. Müşteri olsa dahi bazen muhatap bulamamaktadır yabancılar.

Yurtdışında kurulan kütüphanelerde ülkemizi doğru tanıtan eserlerin bulunması ve bu kütüphanelerin güncel tutulması Türkiye’de her hangi bir kurumun üstlenmiş olduğu bir vazife değildir. Musul’da yanan kitapları için operasyon düzenleyebilecek imkân ve kabiliyetteki bir ülkenin bin yıllık tarihinin yanmasına göz yumması içer acısı bir durumdur. Divanu Lugati’t-Türk gibi bir kitap bu gün bulunmuş olsaydı bunu satın alacak bir kurumun bulunmayışı başlı başına bir mesele olarak önümüzde durmaktadır. İran, Özbekistan, Afganistan, Hindistan, Irak gibi kadim kültürlerin miraslarını barındıran yerlerde yer yer çok nadide eserlere rastlanmakta fakat bu eserler Amerikan Conilerinin koleksiyonlarını süslemek üzere Amerikalılar tarafından satın alınmaktadır.

Turizmde nitelikli turistin Türkiye’ye gelmesi için yeterli iş birlikleri sağlanamamaktadır. Burada alternatif kültür turizminin bulunmayışı etkilidir. Odak gruplara yönelik cazip, altyapısı sağlam turlar düzenleyecek turizm girişimcileri yok denecek kadar azdır. Bu hususun devlet eli ile teşvik edilmesi, belki de yap-işlet-devret modelinde olduğu gibi kur-uygula-devret gibi bir adla başarıyı yakalamış kurumların özel müteşebbislere devre sağlanarak bu amaca ulaşma hedeflenmelidir.

Dünya’da ve Türkiye’de Kültürel Diplomasi

Yumuşak güç sert gücün yerine yoğun olarak kullanılmaktadır. İster demokrasi görünümünde olsun ister oligarşi ya da diktatörlük günümüzde yumuşak gücü kullanmadan varlığını sürdürememektedir. Kendi içine kapanan devletlere dışarıdan bulaştırılan örgütler bahane edilerek müdahale edilmekte ve bu müdahale de yumuşak güç araçları ile meşru gösterilemeye çalışılmaktadır. Yani sert güç meşruiyetini yumuşak gücün sayesinde sağlayabilmektedir. Hal böyle olunca kültürler arası ilişkilerin güçlendirilmesi için kültürel diplomasi ve araçları olan sosyal yardımlaşma projeleri, müzik, sinema, görsel sanatlar, spor, eğitim, medya, popüler kültür ürünleri gibi unsurlara önemli görevler yüklenmektedir.

Burada yukarıda defalarca zikrettiğimiz ve ne yazık ki bundan sonra da zikretmek zorunda kalacağımız bir kamu diplomasisi meselesi yine karşımıza çıkmaktadır. Disiplinler, kurumlar ve kurumlar arasında koordinasyonu, uyumu sağlayacak bir üst akıl. Bu üst akıl olmadan kültürel diplomasi orkestrasının kurulması, kurulsa dahi güzel bir eserin icra edilmesi mümkün gözükmemektedir.

Kültür diplomasisinde Batının sömürgeci yolu yerine binlerce yıldır Osmanlının alacağı yeri mertçe alıp dinini, fikrini, kıyafetini, mabedini, mimarisini ve sayamayacak birçok alanı serbest bırakması gibi hoşgörülü bir yol tutulmalıdır. Demir yumrukla yönetilen ve sayılan alanlarda hoşgörüden uzak davranan rejimlerin doğuşu, yaşaması ve ölmesi 75 yıl sürmüştür. Oysa Osmanlının hasta adamlığı 200 yıl sürmüştü. Bu hastanın ölmemesinin sebebi vücudunu sağlıklı uzuvlardan oluşturmasıydı. Zamanla elbette kangren olan bu uzuvlar vücuttan ayrıldı ama hataları ve sevapları ile 624 yıl dünyaya hükmetmiş bir büyük devlet olarak tarihin altın sayfalarında yerini aldı. Burada sömürgeci değil eşref-i mahlûk olan insanın hizmetçisi gibi davranmasının önemi yadsınamaz. Kültür diplomasisinde düşülecek en büyük yanlış bu deneyimleri sıfır kabul ederek onun bunun anayasasını devşirirken yaptığımız gibi devşirme bir kültür diplomasisi kuralları belirlemektir.

Dünyada 136 ülkede 1040 Alliance Française merkezi bulunmakta imiş. Birleşmiş Milletlerin yaklaşık 200 devletten oluştuğu göz önünde bulundurulursa BM üyelerinin yaklaşık dörte üçünde faaliyet gösteriyorlar demektir. Fransa ayrıca devlet destekli yurtdışı dil ve kültür merkezleri olan “Instituts Français” ile Dışişleri Bakanlığı bünyesinde devlet tarafından belirlenen politika ve esaslar çerçevesinde kamu diplomasisini güçlendirmek, yabancı kültürlerle geliştirilen diyaloglar çerçevesinde dinleme ve ortaklık sayesinde Fransa’nın ulus ötesi itibarına katkıda bulunmak, yurtdışındaki Fransız kültür ağları ile yakından çalışarak Fransa’nın kültürel, sosyal çıkarlarına hizmet etmek gibi amaçlarını gerçekleştirmektedir. Fransa ayrıca moda markalarıyla, turizm merkezleriyle, France 24 ve Radio France Internationale yayınlan ile her gün milyonlarca kişiye ulaşmaktadır. Elbette burada sömürge devletlerini ve zorla bunlara öğrettiği Fransızcayı görmezden gelemeyiz. Fakat 200 milyon olduğu söylenen Türk Toplulukları için planlanmış her hangi bir başarılı girişimden söz edemediğimiz sürece bu yabancı girişimleri 20-30 yıl geriden takip etmekten başka yol da gözükmemektedir. Ne kadar yerli ve milli olmaya çalışsak da yerlinin ve millinin de iplerini elimizden kaçırdığımız için elimizde bulunan tek ipe yani Batı ipine sarılmaktan başka çare bulamıyoruz.

Alman kamu diplomasisi çok gelişmiş, yüksek profilli, iyi finanse edilen örgütlere sahiptir. Özellikle sahadaki koordinasyon kabiliyetleri, mükerrer işler yapmamaları ve meşhur Alman disiplini ve titizliği ile iş görmeleri bu alanda da bir başarıyı ister istemez getirmiş durumdadır. 1951’de kurulan ve bugün dünyada 93 ülkede, 149 Goethe Institut bulunmaktaymış.

İngiltere’nin en önemli kumu diplomasisi kaynaklarından olun kültür ve eğitim ajansı British Council 110 ülkede İngiliz dili, eğitim, bilim, sanat ve iyi yönetişim alanlarıyla 10 milyon kişiye ulaşmaktaymış. Burada İngilizcenin bir dünya sömürü dili olduğunu da vurgulamak gerekir. Ama her halükarda 3 kıtaya hükmetmiş bir İmparatorluğun varislerinin bu sayının binde birine ulaşmıyor olması düşündürücüdür.

Kültür varlığı olarak British Museum, British Library, Natural History Museum ve Victoria Albert Museum; bilimsel enstitü olarak Royal Botanik Gardens ve Natural History Museum: sahne sanatlarında da Royal Opera House; son olarak kültürel propaganda alanında Foreign and Commonwe1 alth Office adına kültürel ilişkileri yürüten British Council bu destek birliklerini dünya çapında iyi bir şekilde kullanmaktadır. Nasıl ki Everest gibi bir küçük tepeyi en yüksek zirve yapan altındaki büyük dağlardır, aynı şekilde bir kültür temsilcisini yurt dışında marka yapan arkasını dayandığı sağlam kuruluşlardır. Burada şunu özellikle vurgulamak gerekir ki yukarıda zikredilen kuruluşların uyum sergilememe ihtimali kimsenin aklına gelmez ama bizde bir liste çıkaracak olsanız bunların iş birliği yapma ihtimalleri başlarındaki kişilerin hüsnü niyetlerine göre değişiklik arz eder. Bu ise külliyen icra edilmesi zorunlu bir faaliyeti yapılamaz hale getiren en önemli sebeptir.

Doğu Avrupa’da, Macaristan’ın Magyar Kulturalis, Polonya’nın İnstytut Polski, Estonya’nın Eesti Instituut ve Litvanya’nın Latvijas Instituts adlarıyla kurmuş olduğu kurumları görüyoruz. Bu kurumlar belirli yıllarda çıkışlar yaparak kültürel diplomasi alanında adlarından söz ettirmeyi başarmış kuruluşlardır. Bu küçük sayılabilecek ülkelerin muadillerinin yapamadığı bir işe kalkış olmaları ülkelerini milletler arası arenada zikredilmeye layık hale getirmiştir. Bu da ekonomi başta olmak üzere birçok alanda fayda sağlamıştır.

Kültürel diplomasi konusunda Japonya, Çin gibi Uzak Doğu ülkeleri de önemli girişimlerde bulunmaktadırlar. Dünyada yumuşak gücü en etkili kullanan kültürlerden biri sayılan Japonya, sanayi ve ekonomik gücüyle dünya popüler kültürüne birçok ürününü satabilmektedir. Dünyada televizyonu olup da bir Japon çizgi filmi seyretmemiş çocuk yok denecek kadar az olsa gerektir. Japon popüler kültür ürünlerinden Budizm, televizyon, tiyatro, film, anime, manga, bilgisayar oyunları ve müzik gibi genç nesli cezb eden ürünler önemli ihraç mallarıdır.

Soğuk savaşın bitiminden sonra ABD’nin yeni rakibi sayılabilecek olan Çin bugün dünyada etkin konuma gelmiştir. Çin kamu diplomasisine ağırlık vermiş, uluslararası radyo yayınları, kültürel diplomasi, eğitim, dil okulları, değişim programları, Konfüçyüs Enstitüleri gibi alanlara siyasi ve maddi olarak ciddi bir emek harcamaktadır. Bunu dünyanı değişik yerlerinde müşahede etmek mümkündür.

Uzak Asya ve Okyanusya ülkelerindeki kültürel diplomasi çalışmalarında ise aklımıza Hindistan’ın Bollywood ile gelmektedir. Özellikle yazılım başta olmak üzere birçok mühendislik dalında yetişmiş eleman ihracatı Hindistan’ın başarısı olarak zikredilmelidir. Yabancı düşmanlığının hızla arttığı Batı dünyasından bu yetişmiş elemanlar şu ya da bu şekilde ülkelerine döneceklerdir. En azında maruz kaldıkları baskılar yatırımları ve zihinlerini mensubu oldukları halkların ve toprakların üzerine yöneltecektir. Bu durum ise Batı için hızlı bir çöküşün başlangıcı Doğu için yeni bir doğumun sancısı olacaktır.

Türk Kültür Diplomasisinde Başarılı Olmak için Neler Yapılmalı, Neler Yapılmamalıdır?

  1. Ortak hedef ve çıkarlar doğrultusunda devletin bütün kurumlarının bir orkestra şevi yönetiminde tek nota hata vermeyecek şekilde çalışması gerekir. Dışişleri Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı, YÖK, TRT, AA, TİKA, medya kuruluşları, üniversiteler, STK’lar, düşünce kuruluşları, vakıflar, yardım kuruluşları, sanatçılar, bilim adamlarının koordinasyonu çok önemli ve zorunludur.
  2. Türkiye’den yurt dışına eğitime giden öğrencilerin “tek kişilik devlet temsilcisi oldukları” konusunda bir üst kurum tarafından bir aylık bir eğitim verilmeli ve bu gençler ülke menfaatlerine hizmet edecek şekilde motive edilerek takip edilmelidir. Hangi öğrencinin ne üzerine çalışmalar yaptığı hususu devletin elinde olmalı ve peyderpey ödüllendirmelerle bu öğrenciler gittikleri ülkelerde kalmak yerine ülkelerine hizmet etmek üzere gelmeyi bir şiar edinmelidirler.
  3. Türkler hakkındaki olumsuz yargının yurt dışı tarih kitaplarından çıkarılması için bir komisyon oluşturulmalı ve bir düşünce kuruluşu kurularak bu konuda yoğun çalışmalar yapılmalıdır. Bu hususta rehavete düşülmesi, kuruma alınacak kişilerde adama iş değil işe adam alımı yapılması hususunda en küçük bir taviz verilmemelidir. Bu hususta stajyer eğitimlerinden, yüksek lisans ve doktora çalışmalarına kadar ilmi bütün kanallar kullanılmalıdır. Özellikle ting-tang kuruluşu denilen yapılanmalara benzer bir yapının kurulması ve faal tutulması hayati derece önemlidir.
  4. ABD’de kurulmuş olan Kültürel Diplomasi Enstitüsü benzeri bir yapılanma derinlemesine incelenmeli fakat bu yapılanmanın kopyalanması yerine milli bir yapının ihyası yoluna gidilerek adi taklitçilikten kaçınılmalıdır. Enstitü, kültürel alanda öne çıkan özel sektörler, hükümetler ve şahıslarla işbirliği yaparak uluslararası konferanslar, paneller ve tartışma toplantıları düzenlemeli ve en önemlisi yüksek lisans ve doktora düzeyinde öğrenci kabul etmelidir. Göstermelik konferanslar, paneller ve tartışmalar ya orada bulunan topluluk ile sınırlı kalmakta ya da basılan kitapçığı vasıtasıyla bu sayının iki-üç katı bir hedef kişilerine ulaşmaktadır. Öğrencisi olmayan bir enstitü meyve vermeyen bir ağaç gibi bir müddet yaşadıktan sonra ölmeye mahkûmdur. Meyveli bir ağaç planlaması şeklinde başlatılmayan işler bir müddet sonra yeni gelen yönetimlerce işlevli ve ekonomik bulunmadıklarından lağv edilmektedir.
  5. Dijital Kültürel Diplomasi alanında yurt dışına fikir ve mal ihraç edebilecek ya da bilgi ve teknoloji alabilecek resmi ya da özel tüzel ve gerçek kişilerin tanıtılması, bu kişilerin doğru alanlara sevk edilmesi gibi hususlarda teknolojinin son imkânları kullanılarak bir yazılım planlanmalı ve bunun tamamen yerli ve milli olmasına dikkat edilmelidir. Siber savaşların yaşanmaya başladığı günümüzde her yönü ile hâkimiyeti size ait olmayan sistemler bir müddet sonra size doğrultulan kendi silahınız halini alacaktır. Bu ise içeriden ihanete uğramış bir ordu gibi ciddi bir bozguna sebep olur ki bunu akıllı bir kimse asla arzu etmez.
  6. Zengin tarih ve kültürel mirasa sahip Türkiye geçmişte sahip olduğu toprakların insanının gözünün içine baktığı bir ülke konumundadır. Bu ülkeler velev ki Müslüman bir ülke olmasın Türk tebası muamelesi görmeyi hak etmektedir. Türkiye kültürel diplomasisini bu mantık çevresinde Yeni Osmanlıcılık vb. kavramlara takılmadan işin içeriği ile ilgilenerek icra etmek zorundadır. Her devir kendi fikrini kadim köklerinden beslenerek üretmek zorundadır. Bununla yetinmemeli ve başka iklimlerden fidanlar getirerek yeni denemeler de yapmalı ve dün ile yarın arasında sağlam bir köprü vazifesini yürütmelidir. Her şeyin yenisi fakat kültür ve medeniyetin eskisi makbuldür. Bu eskilik eskimişlik değildir. Sağlıklı ve hücrelerini her zaman bütünüyle yenilemeyi başarabilen bir organizma gibi olmak kültürel diplomasinin elde etmek istediği bir hedef olmalıdır. Bu sebeple içe dönük değil dışa dönük bir yüzü olmak zorundadır kültürel diplomasinin.
  7. Türkiye’nin kültürel zenginliğini oluşturan dili, tarihi, coğrafi konumu, eğitimi, yemekleri, eğlencesi, müziği, sanatı kendine has şekillenmiştir. Bu kültür bırakın dışarıda içeride dahi yeni yeni tanınmaya başlamıştır. Cağ kebabından künefeye kadar bir bölgede yaygın olan bir yemek kültürünün diğer bölgelerde çok az tanınıyor olması kendi insanına hizmet açısından bir eksikliktir. Egenin otlu yemekleri, Güney Doğu Anadolu’nun etli yemekleri, Karadeniz’in kendine has yemekleri hala bölgesel olarak yaşatılıyorsa burada kabile devletinden tek vücut bir devlete geçemedik demektir. Bu yemeklerin yemek endüstrisi açısından önce kendi illerimizde sonra da dünya genelinde Türk Mutfağı adı altındaki restoranlarda yaygınlaştırılması şarttır. Buradaki en büyük eksiklik imaj çalışması eksikliğidir. Yurt dışında İstanbul, Divan, Sultan, Turkish Resteurant gibi adlarla açılan birçok işletme işletmecisinin ve ustasının ufku kadar iş yapabilmektedir. Dönerdeki standartlaşmayı diğer yemeklerimizde de yakalamadıkça bir McDonald’s gibi ülkenin de hatırlanacağı marka üretemeyeceğiz. Yurt içi ve yurt dışına sunulan gıdalarda farklı bir tat sunmanız artık yeterli değildir. Organik ve güvenilir bir gıda sunamıyorsanız varlığınızı devam ettirmeniz mümkün değildir. Buna ulaşmak için ise önce içeride sonra da dışarıda gıda güvenliği ve standartlaşmasını hızlı bir şekilde sağlamak gerekmektedir. İçeride oluşturamadığınız standarda dışarıdan güvenilir sertifikası alamazsınız. Bu yüzden temizliğe önce evden başlanmalı daha sonra bu hadise kültürel diplomasinin bir vasıtası olarak planlanmalıdır. Zaten bir çok alanda kültür diplomasisi ülkesinin imkân ve kabiliyetlerini kullanarak iş yapmaktadır. Kültürel diplomasi yürüten kuruluşların hem standardı oluşturması hem de bunu dışarıya sunması gibi bir uğraş başarılı çok az sonuç verecektir. Bu aynı zamanda ciddi bir zaman ve para kaybını da beraberinde getirecektir. Keşfedilmiş yolları yeniden keşfetmeye çalışmaktan farksız olacak bu eylem sizi rakiplerinizden onlarca yıl geriden gelmeye mahkûm eder.
  8. Türk dizilerinin yayımlanmasında kültürel diplomasinin belirli başlı aktörlerinin görüşlerinin alınması mecburi hale getirilmelidir. Zira bir filmin verebileceği zararı telafi etmek bu aktörlerin ciddi olarak enerjisini, zamanını ve parasını israf etmesine sebebiyet vermektedir. Türk dizileriyle verilmek istenen mesaj formatı bozmayacak şekilde küçük dokunuşlarla sağlanmalıdır. Burada birinci amaç olumsuz algı oluşturacak formatın önceden önlenmesi, ikinci amaç ise oluşturulmak istenen algının film sahibinin vermek istediği mesaja zarar vermeyecek şekilde açık ya da örtük olarak verilmesidir. Burada kısmi bir zorlama söz konusu olmalıdır. Tamamen cebir kullanmak yerine bu hususların ikna yöntemi ile işin ehli kişilerce yapılması şarttır. Öbür türlü komünist ülkelerde olduğu gibi bir sıkı denetim mekanizmasına dönüşecek yapı sektöre de ciddi zararlar verebilir.
  9. Kültürel diplomasi dıştan içe dönük bir baskıyı şehirlerine uygulamalıdır. Ecnebilerin Eski Şehir dedikleri tarihi dokusu muhafaza edilmiş şehirlerin kurulması için yurt dışından getirilen misafirlerin öncelikle bu özellikleri taşıyan yerlere yönlendirilmesi ve oradaki esnafın ve siyasetçinin bundan nemalanması sağlanmalıdır. Bu hususta da dünya çapındaki standartlar incelenerek özgün bir standart oluşturulmalı ve bu husus açıkça muhataplara vazgeçilmez bir kural olarak sunulmalıdır. Böylece çarpık kentleşme ve herkesin aklına göre bir çevre planı yapması hususları orta ve uzun vadede engellenebilir. Kültürel girişimlerde muhatap ülke insanlarının ihtiyaçlarını doğru analiz edecek ölçüm kurumları kurulmalı ve bunlardan hizmet alınmalıdır. Çölden getireceğiniz bir misafiri Trabzon, Rize gibi yeşil bir yerde ağırlarken denizden çok uzak bulunan bir bozkır insanını da denizle iç içe bir şehirde ağırlamak muhatapta oluşturacağı etki açısından değerlidir. Bu hususların ülke ülke çalışılması ve ilgili ülke halkının eğilimlerinin belirlenmesi gereklidir. Malum olduğu üzere ticarette talebe arz edilir. Kültür diplomasinin de talep edeni muhatap ülkenin halklarıdır. Talep bilinmeden neyin arz edilebileceğini bilmek mümkün değildir.

Mustafa KAYIHAN

22.06.2017

ANKARA

KOÇBEYLİ KAPLICALARI KÜLLİYESİ

Dünyada icra edilmiş her eylem ve fikrin bir sürdüreni mutlaka bulunur. Kabil kardeşi Habil’i öldürdü. Bugün katl hadisesi hala devam ediyor. Lut kavmi oğlancılık hadisesi başlattı. Bugün dünyada yaygın olarak sürdürülüyor. Putperestlik, ateşe tapma, ineğe tapma gibi sıralayabileceğimiz pek çok inanç ve geleneğin bir başlatıcısı vardı ve şimdi devam ettiricileri var.

Yüce dinimiz İslam da dünyada bir gelenek başlatmanın ehemmiyetinden bahsederek iyi ya da kötü başlatılan bir geleneğin başlatıcısının sevap ve günah hanesine devam ettirildiği sürece yazılmaların olacağını vurgular.

Silik yer adı diye tabir olunan mikrotoponim bilimine “Hasan Dedenin Su Bulduğu Yer” diye geçen bir yer var köyümüzde… Nereden mi biliyorum? YÖK’te yayımlanmış olan “Çay İlçesinin Mikrotoponimleri” adlı bir tezde kaynak kişi bendim de oradan biliyorum.

Yer adının hikâyesi şöyle. Ben ilkokul kaçıncı sınıftaydım net hatırlayamıyorum ama bir gün halkın akın akın taş tepeyi tırmandığını gördük. Biz zaten durgunluktan bıkmış, kanı kaynayan delikanlı adayları olarak bu tür aksiyonları bekliyoruz. Bir koşuda tepenin zirvesine çıkıverdik birkaç arkadaşımla. İnsanlar Dedem Ölen düzlüğünün batı yanında, köyün güney doğusunda bulunan bu tepeye hazineye koşar gibi koşuyorlar ve sonucun ne olacağını bekliyorlardı. Derken nemden karamış bir taş kovuğuna kulak verdiklerini ve taş atıp ses dinlediklerini gözlemledik. Sıcak su kaynağı bulunmuştu ve bunu yukarıdan çıplak gözle, el yordamı ile tespit etmeye çalışıyorlardı. İlgi birkaç saat sürdü ve herkes dağıldı. Tabii biz beş vakit oralarda keçi güttüğümüz için uzun süre buranın başında gözlem yapıp sesi dinlerdik.

Bu sıcak su kaynağına ilgi neden kesildi bilmiyorum ama iki yıl önce karlı bir gün iz avına çıktığımda yolumu özellikle buraya düşürdüm. Hasan Dedenin Su Bulduğu Yer’in çevresindeki taşlara bakmak ve sıcaklığı tespit etmek istiyordum. Kışın bu gözle buraya hiç bakmadığımdan sonucu merak da ediyordum.

Tahmin ettiğim gibi daha iletken ve soğuğu ve sıcağı muhafaza den taşların üstüne düşen karlar hızla eriyordu. Yer yer taş olmadığı halde tıpkı göllerdeki ılıcalar gibi hiç kar tutmayan kara parçaları da vardı. Bu kara parçalarının kimisi bir kucak genişliğinde kimisi daha fazla büyüklükte idi. Özellik taşın üzeri ve çevresinin su tutmaması hadisesinin yalnız buraya özgü mü yoksa taş tepenin tamamında mı olduğunu merak ederek çevresine de baktım. Yalnız bu bölgelerde erime oluyor diğer yerler kar tutuyordu.

Efendim malum Afyonkarahisar birinci derecede deprem bölgesidir ve deprem bölgelerinin genelinde olduğu gibi kaplıcaları boldur. Bunlardan bir tanesi neden Koçbeyli Kaplıcaları olmasın?

Bu konunun uzmanı değilim ama dünyanın değişik yerlerindeki gözlemlerinden yola çıkarak bu proje şu şekilde şekillenmelidir kanaatindeyim:

1. Maden Tetkik Aramanın sondaj çalışması yapması için gerekli siyası girişimlerde bulunulmalı ve oy kullanım öncesi bu konu siyasilere ısrarla dile getirilmelidir. İşin en önemli ayağını bu oluşturmaktadır. MTA muhtemelen bir su kaynağı bulacaktır. Zira bulgular orada derecesi yüksek bir suyun olduğunu göstermektedir. Bulduğunu var sayarak devam edeyim.

2. Dedemölen düzlüğü çevresi, Taş tepenin üstünde bulunan düzlük arazinin çevresi ve aşağıdaki Burçak Yerinin çevresi için Afyonkarahisar mimarisinin cumbalı evlerinden seçme örneklerle oluşturulan bir Kaplıca Köyü projesi oluşturulmalıdır. Bu köyün evleri yatay mimari esas alınarak tarihi dokuya uygun olarak planlanmalı ve asla bu plandan taviz verilmemelidir. Köyün oluşumundan sonraki fotoğraf Safranbolu Evlerine benzeyecek şekilde kadim bir yerleşim yerini andırmalıdır. Bu Kaplıca Evleri için Seğricek Yolu takip edilerek Koca suratın üstünden Arap Gediğine kadar bir yürüyüş yolu planlanmalı ve doğa sporlarına uygun hale getirilmelidir. Tamamen yürüyüş yolu mantığında ve kadim göç yolları büyüklüğünde olmalı, asla araç trafiğine açılacak şekilde planlanmamalıdır. İkinci yol Ayabakan üzerinden Topakdaş-Oluk-At Çayırına kadar olmalıdır. Üçüncü yol Taş tepe-Yılandlıdere-İnnidaş-Şibidiğin Yurt-Küçükdevrent-Büyükdevrent’e kadar olmalı ve buradan Göle bağlantı kurularak kayıklar, balık lokantaları ve mesirelik alanlarla turistik tarafı güçlendirilmelidir. Özellikle Paşanın Yurt ve çevresindeki düzlükler yine geleneksel mimariye sadık kalınarak düzenlenmeli ve söğüt altı piknik alanları oluşturulmalıdır. Değirmen suyundaki arsenik oranı göz önüne alındığında bu suyun bu bölgelerde kullanılmasında bir behis görülmez diye düşünüyorum. Çatalinin üstü ve Yerin bu minvalde lokanta işletmesi ve ziyaret yerleri olarak planlanabilir. Seğricekten gelen yürüyüş yolu yukarıdan burası ile bağlanarak Kaplıca Evlerinde kalanların öğle yemeğini yiyip akşama kaldıkları evlere dönebilecekleri bir mekan haline getirilebilir.

3. Sağlık Turizmi olabilmesi için Oropedi, Fiziktedavi vb. alanlarda doktor, hemşire ve tıbbi masörlerin bulunduğu bir yer olacak şekilde planlanmalıdır.

4. Kaplıca suyunun kullanım fazlası ve hatta kullanılmış suyun Karamık Barajı ile sulanan arazilerde –ki köye ait arazinin tamamının sulanabileceği öngörülmüş projede- sera üretiminde ısıtma maksatlı kullanılması sağlanmalıdır. Örtü altı tam bodur meyve yetiştiriciliğinden tutun sebze meyve üretimine kadar bir çok alanda erken tarım ürünlerinin elde edilmesi sağlanmalıdır.

5. Donuzçukurundaki meşeler başta olmak üzere Karaburun-Arpasekisi ve Almalıya kadar uzanan arazideki meşe palamutlarının kökleri kilogramı 1000 ile 3000 dolar arsında değişen Truf mantarı ile aşılanmalı ve kontrollü toplama ile bu kaplıca işletmelerinde müşterilere sunulmaldıır. Truf mantarının en sevdiği ağaç pelit ağacı olduğundan –domuzların bilip bizim bilmediğimiz yerlerde gömülü olan- bu mantarların var olanlarının tespiti ve Denizlide kurulmuş olan işletmelerden yeni alınacak aşılarla meşeler köy halkının hizmetine sunulmalıdır.

6. Ayabakan başta olmak üzere dağlarda bulunan düzlüklere küçük organik hayvan yetiştirme alanları oluşturularak işletmelerin tam anlamı ile organik ürün kullanmaları, asla kalitesiz ürün kullanmamaları garanti altına alınmalı ve bu konu ile ilgili bağımsız bir denetleme firmasından hizmet alınmalıdır. İşin bu kadar hassas yürütülmesi beynelmilel turizm açısından çok önemlidir. İşletme mantığı nasıl başlarsa öyle devam eder. Zamanla olur mantığı ile kurulacak yapılar ve girişimler bu tesisleri Gazlıgöldeki kaplıcalara çevirir ki şehrin sıkıcı ortamından kaçan kişi bir başka apartmanlaşmanın içinde dünya kadar para verip kalmak istemez. En azından alternatifi varsa mutlaka otantik olanı tercih eder.

7. Bölgede bulunan kekik türleri, otçayı, yeşil otçayı, zahter, çıngırağıçiçeği, afakan otu gibi tıbbi aromatik bitkiler ayrıca değerlendirmeli ve bölge halkı için maddi bir kazanç kapısı haline gelecek şekilde Afyonkocatepe Üniversitesi iş birliğinde yetiştirilmelidir. Yurt dışında örneklerini gördüğümüz aromatik bitki banyoları bölge bitkileri ile yapılarak satın alma masrafından kaçıldığı gibi ayrıca uğraşanlar için gelir kaynağı haline getirilmelidir.

8. Düz araziler ile tarım arazisi olabilecek yerlere asla dokunulmamalı ve bu mekanlar genel etkinlikler için kullanılabilecek şekilde yeşil alan olarak bırakılmalıdır. Zamanla okçuluk ve diğer milli sporlar için cazibe merkezi haline gelecek şekilde bir gelecek planlaması yapılmalıdır.

9. Topakdaş, Oluk, Çamurlu, Atçayırı, Takıdık, Sakardaş, Postunundepe gibi alanlardan yamaç paraşütçüğü etkinlikleri teşvik edilmelidir.

Listeyi uzatmak mümkün…

Hz. İbrahim mancınığın ucuna oturtulmuş ataşe atılacakken karıncanın birisi ağzında bir damla su ile telaş içinde koşturuyormuş.

– Nereye gidiyorsun, diye sormuşlar.
– Hz. İbrahim’i ateşe atıyorlar, ona su taşıyorum, demiş.
– Bu kadarcık su ile mi söndüreceksin koskoca ateşi, demişler.
– Olsun, ben safımı belli ediyorum. Nemrut’un değil, İbrahim’in tarafındayım, demiş.

Bir başka karınca hikayesinde aynı telaştaki karıncaya sorulan soruya karınca:

– Kabeye Hacca gidiyorum, cevabını verir.
– Bu adımlarla mı ulaşacaksın Kabe’ye, deyince.
– Kabeye ulaşamasam da Kabe yolunda ölürüm, demiş.

Dünyada ortaya atılmış hiçbir fikir icra edilmeden kıyamet kopmazmış. Mezdek diye bir adam Miladi 500’lü yıların başında Sasani İmparatoru Şah I. Kavat’a öncü sosyalist düşünce diyebileceğimiz bir düşünceyi kabul ettirmişti. Hatta rivayete göre bu Kavat eşini sosyalizm düşüncesine kendini fazlaca kaptırarak Mezdek’e sunar ve kadıncağızın namusunu odasında bulunan -o sıralarda 7-8’li yaşlarda olan, sonraları tarihe ve edebiyata adaleti ile geçen- oğlu Nuşirevan yalvar yakar kurtarır. Bu küçük çocuk tahta çıkınca da Mezdek ve taraftarlarını kılıçtan geçirir. Malum Mezdek tarafında ortaya atılan bu fikirler 1360 yıl sonra Marks ve Engels tarafından 1885 yılında Das Kapital adı ile yazıya geçirilir ve 1917’de Lenin tarafından kuvveden fiile geçirilir.

Bu yazdıklarımı belkii biz yapacağız belki de oğullarımız, çocuklarımız. Bu topraklarda başımızda bir fatiha okuyan bulunsun, mezar taşlarımız köpeklerin idrar taşı haline gelmesin istiyorsak bir şeyler düşünmeli ve yapmalıyız. Aksi takdirde köyümüz Karadenizin virane köyleri gibi harap olup gidecek zamanla. Zira taşıma su ile değirmen dönmez. Yurt dışı gelirleri ile yeni nesli köyde tutmak mümkün olmayacaktır.

Yavaş yavaş Afyona taşınmalar başladı bile. Suç değil elbette taşınmak o açılım da gerekiyor. Fakat bir ayağımız toprağımızda kalmalı tıpkı pergelin sabit ucu gibi.

Değil mi?

Mustafa KAYIHAN

15.06.2017

Ankara

Su şırıltısı, para tıkırtısı, kadın fıkırtısı

Ben şöyle bilirdim:

Dünyada insana üç ses hoş gelir: Kadın sesi, para sesi, su sesi.

Meğer aslı şöyle imiş: su şırıltısı, para tıkırtısı, kadın fıkırtısı.

Bunun bir de aldanılmaması gereken türü var o da şöyle:

“Dünyada üç şeye aldanma: Şemsü’ş-şitâ, eşkü’n-nisâ, iltifatü’l-ümerâ. Türkçeden Türkçeye sadeleştirilmişi:  “Kışın güneşine, kadının göz yaşına, müdürün övüşüne aldanma.”

Bir başka ifade ile : “Kışın güneşine, kadının gülüşüne, müdürün övüşüne aldanma.”

Mustafa KAYIHAN

15.06.2017

Ankara

SÖĞÜTLER TUTMUŞ MU?

Efendim 2004-2005 eğitim-öğretim yılı benim için en yorucu ama en keyifli yıldı. Zira kendi mezun olduğum ilkokulda kendi kanımdan insanlara hizmet etme şerefini Cenâb-ı Allah bana bahş etmişti. Ücretli öğretmenlik yaptığım bu yıllar maddi ve manevi olarak çok bereketli geçti. Özellikle o manevi hazzı bir daha alabildiğimi söyleyemem.

İlk bir ayda öğrencilerde bir boş vermişlik sezmiştim. Öğretmenler velilerin ilgisizliğinden haklı olarak şikayetleniyorlar ve bazı öğrencilerin zeki ama şımarık olduklarından yakınıyorlardı. Düzenli bir işi ve maaşı olan şehir insanına göre elbette bir ilgisizlik olacaktı. Bu çocuklarının bir çoğu babalarını birkaç yılda bir görebiliyorlar, anneleri ise haya ettiklerinden ve doğru dille iletişime geçememe korkusundan öğretmenle öğrenimi konu edinen görüşmeler yapamıyorlardı. Köylü hayâsı inanılmaz bir saygı barındırır içerisinde. Birkaç uç örnek haricinde bu hala böyledir. Ben bunları bilmekle o köyün bir mensubu olduğumdan öğretmen arkadaşlara bu hususları derinlemesine anlatamıyordum. Uzatmayayım. Kendi kendime dedim ki bir şeyler yapmalı ve bu topraklara borcumu ödemeye başlamalıyım.

Dördüncü sınıflardan sekizinci sınıflara kadar notlarının tamamı dört ve üzeri olan öğrencileri mesai bitiminden sonra toplayıp sözde Türkçe anlatma bahanesi ile motivasyonlara başladım. Maksadım sınıflarında notu düşük olanları çalışmaya sevk etmek ve notu zaten yüksek olanları da sınavlarda başarılı olmaya yöneltmekti.

Mesai dışında yaptığım bu faaliyet öğrenciler arsında bir “ayrıcalıklı kişi olma” yarışı haline gelmişti. 4-8. sınıflar arası karma yaptığım toplantılarda soru çözme taktiklerini öğretiyor ve onlara ısrarla “Bakın benden önce okuyup yazan abilerimiz, ablalarımız oldu, ben yaptım siz de yapabilirsiniz!” cümlesini esas alan konuşmalar yapıyordum. Öğrencilerin gözlerinde ışığı dün gibi hatırlıyorum.

En büyük sıkıntım kaynak kitap sıkıntısı idi. İlçe de bulunan iki dershaneden kullanmadıkları kaynak kitaplar ve soru banaklarını dilendim. Tabi onlar benim müşteri göndermemden daha memnun olacaklarından bir sayfa test dahi vermediler.

Aklıma ortak havuz fikri geldi. Öğrencilere ellerinde bulunan kaynakları getirmelerini söyledim. Toplanan kaynakları sınıf seviyelerine göre dağıtıp bitirmeleri için iki hafta süre verdim. Orada sıraladığım bir düzen içerisinde kaynağını her bitiren bir sonrakine verecek ve böylece bir kaynak bütün öğrenciler tarafından görülmüş olacaktı. Öyle de oldu.

Sekizinci sınıflarla ayrıca toplanıyor ve mesela Ramazan ayına neredeyse iftara kadar çalışıyorduk.

Ne kadar başarı sağlandı bunu elbette ölçebilmek mümkün değildi ama iki yıl sonra bir ortamda bu gayretin neticesinin istatistiklerini öğrendim.

Çalışmakta olduğum dershanenin broşürlerini ilçenin okul müdürlerine dağıtıyorduk. Bir müdür nereli olduğumu öğrendikten sonra “Mustafa Bey, ben 2005’te ilçe milli eğitimin sınavlarla ilgili biriminde görevliydim. Sizin ilkokulun öğrencileri o sene yüzde yüze yakın bir sıçrama yapıp bizi çok şaşırttılar. Sanırım o yılki öğretmen kadronuz çok kaliteliydi.” dedi. Doğru söylüyordu öğretmen arkadaşlar çok gayretli idiler. Fakat sınava yansımasının asıl sebebi bu çocukların idmanlı olmaları idi. Bilgiyi kısa sürede ve dikkatli kullanmayı öğrenmişler ve bunu sınavlara yansıtabilmişlerdi.

***

Okul bahçesine diktiğim 600’e yakın çamdan bir tanesi dahi büyüyemedi. Koyun ve sığırların midelerinde gübre olup gitti hepsi. Bereket ki ölülerden korkumuz dirilerden. Bir hafta sonu öğrencilerle mezarlıklara diktiğimiz çamlar kocaman oldu. Cami avlularına da dikmiştik onların akıbetini bilemiyorum. Bir de dağdaki ahlatlara armut ve muşmula aşılamaya gitmiştik. Bir sonraki yıl baktım kuruyan da vardı tutan da… Köyün hemen üstündeki karamuk dikenlerinin arasına ikişer karışlık üzüm omçaları da dikmiştik. Tutan olduğunu sanmıyorum. Belki biraz daha yürüyüp Almalı mevkiindeki gür üzümleri ile itburnu ağaçlarının arasında dikmeliydik üzümleri. Bu mevkide sürekli sulak olan bu tür çalılar her zaman bulunur çünkü.

Bir de Yeni Merzarlığa meyve çekirdeği dikme faaliyetimiz vardı. Herkes evlerinde bulunan çekirdeklerden üçer beşer getirmiş ve bir iki kova olmuştu. Özellikle kayısı, badem, erik gibi ağaçların çekirdekleri toplanmıştı. Yeni Mezarlığın güneyindeki altı tamamen taşlık olan yer ile doğusundaki tel duvar boyunca yüzlerce çekirdek dikti çocuklar. İlk yıl beş yüz kadarı çıktı ve bir karışı geçti boyları. Daha sonraki yıl bir çobanın mezarlıkta koyun otlatması ile sayı 250 civarına indi. Ara ara köye gittiğimde boylansınlar diye eteklerini buduyorum. Yüzü aşkın badem bir metre civarında oldu. Bir fırsat bulup bunları gübrelemek gerekecek zira beklediğimden daha zayıf gelişiyorlar.

***

Milli Eğitim Bakanlığının saçma sapan doldurma derslerinin birinde “Görüşme Nasıl Yapılır?” diye bir başlık vardı. Sekizinci sınıflara haydi bunu fiili olarak icra edelim, dedim. Hemen bir görüşme grubu oluşturup Belediye Başkanına gönderdim. Konu okula kalorifer yapılması idi. Randevu saati belirlendi ve görüşme gerçekleşti. Kısaca öğrenciler her sabah sınıfı basan dumandan yaşadıkları ıstırabı dile getirip kalorifer talep etmişlerdi. Tevafuk bu ya hemen birkaç hafta sonra kaymakam Belediyeyi ziyaret etmiş ve bir taleplerinin olup olmadığını sormuş Belediye Başkanına. O da çocuklar kalorifer istiyor, biz kalorifer dairesini yaparız ama gerisini sizden talep edelim, demiş. Kaymakam da “siz elinizi bu kadar taşın altına sokarsanız gerisini de ben elbette yaparım. Öyle talepler geliyor ki en küçük çiviye kadar bizden istiyorlar. Sizin çok makul bir teklif” demiş. Nitekim eğitim-öğretim yılının sonuna doğru gerekli ölçümler yapıldı ve ben göremedim ama bir sonraki yıl kaloriferler takılmıştı. Fikirler çok kıymetlidir. Yeter ki makul fikirler ileri sürülsün.

***

2005 yılında birkaç ay ücretli öğretmenlik yaptığım Akkonak’taki ilköğretim okulunda çok ilginç bir vardır. Öğretim hayatımda ilk defa bir müfettiş tarafından teftiş edildim. Ders falan anlatmadım. Dersin tamamını öğrencilere dağıtmıştım. Sırası gelen kalktı ve konusunu anlattı. Ben arada yönlendirme yapıyor ve bazı kavramları açıklıyordum. Dersin sonunda müfettiş bahçede karşılaştığı müdüre ders işleme tarzımı överken birden postacı geldi ve askere sevk kâğıdımı getirdi. Müfettiş Bey üzüntüsünü ifade etti ama vatan borcuydu bu gittim ve geldim.

Dedem Rahmetli askerliği Hakkari, Şırnak, Diyarbakır gibi terör eylemlerinin sık yapıldığı yerlere çıkan gençlere:

– Ooo sizinki de askerlik mi? Ben tâ nerede yaptım askerliği, dermiş.

Akşehir’de yapmış rahmetli askerliğini.

Dede mirası olsa gerek Kütahya Hava Meydan Komutanlığında acemi eğitimi Denizli Çardak Ana Jet üssünde usta birliği görevimi ifa ettim. İki si de bir buçuk saatlik mesafe. Denizlideki Ana Jet Üssünün önünden Denizli-Çay otobüsleri geçiyordu. Haya ettim bir kere bir ev iznine gitmedim.

***

Efendim bu uzunca anlatımdan sonra başlığı açıklayacak anımı anlatıp bitireyim yazımı. Askerlik dönüşü ilçeden köye giderken öğrenci arabasına bindim. Öğrencilerimden birisi yer verdi ve oturdum. Muhabbet muhabbeti açtı ve öğrencim bana:

– Hocam, sizinle Yeni Merarlık ile Eski Mezarlık arasındaki çeşmenin ayakuçlarına diktiğimiz söğütleri kuruttular, dedi.

– Ne demek kuruttular, diye sordum.

– Aslında diktiğimiz bütün söğütler tutmuştu ama gelip geçerken bilerek ağaçları kendi ekseni etrafında çevirdiler ve haliyle kökler koptu.

Çok üzülmüş olduğu her halinden belliydi. Bir müddet sustu. Sonra:

– Hocam, geçenlerde yaylaya pikniğe gitmiştik. Bir söğüt ağacının altında hepimiz biraz şekerleme yapmak için uzandık. Ellerimi başımın altına koyup yukarı baktığımda söğütleri gördüm ve sizinle diktiğimiz o söğütler aklıma geldi. Bilek kalınlığında kestiğim birkaç söğüdü dere içerisinde bulunan dikenlerin ortasına diktim, dedi.

Ben gülerek:

– Bizim söğütler tutmuş, dedim.

– Anlamadım hocam, ben gözlerimle gördüm kurumuşlardı, dedi.

– Hayır evladım, ben onlardan bahsetmiyorum. Zihninize diktiğim söğütler tutmuş!

Dikince tutuyor, ekince bitiyormuş.

Vesselam.

Mustafa KAYIHAN

14.06.2017

Ankara

Koçbeyli Ceritlerinin Serüveni

Efendim, aidiyet meselesi herkesin merak ettiği mevzulardandır. Ben de çocukluğum ve gençliğim boyunca bu soruya yarım yamalak ve alaycı cevaplar aldım büyüklerimden. Bu alayın altında aslında biraz da bilmemezlik yatıyordu. Öğrenmek bana ne kazandıracaktı onu da bilmiyorum ama bu merakın bir faydasını gördüm.

Türkoloji bölümünü okumaya başladığım 2000 yılında üniversite kütüphanesinde cerit anahtar kelimesi ile araştırma yapmaya başladım. Derken bir kaynakta geçen bir hikayeyi çadırda Emine Ebemden dinlediğimi anımsadım. Emine Ebeminkini anlatayım kaynaktaki hikayeyi daha sonra anlatırım.

Ebem televizyonun olmadığı, radyonun pilin tükenme endişesi sebebi ile haberler haricinde açılmadığı yıldızlı gecelerde Hz. Ali’nin cenklerinden tutun da peri masallarına, bölgemizin mikrotoponomik yer adlarının hikayelerine kadar pek çok hikaye ve masal anlatırdı. Bunlardan bir tanesi Guzuyayılımının batısı, Gızatılandaş’ın güneydoğusu ve Kirezli’nin doğusunda yer alan Gavak’ın pınar başının hemen batısındaki düzün dağ ile birleştiği yerde bulunan bir mağarada geçiyordu. Hikaye şöyle:

Eskiden bir kadının pek çok çocuğu olmuş. Yine hamile kalan kadıncağız bir oğlan doğurmuş fakat bu çocuğu kaderine terk etmek isteyerek Gavak’daki bu mağaraya bırakmış. Kelimenin tam anlamıyla göçebe olduklarından güneye doğru çadırları kalkıp gitmiş. Kadının bu acımasızlığının bir bedeli olarak o yıl bir salgın hastalık sebebi ile kadının bütün çocukları ölmüş. Bîçare kadın göç tekrar Gavak’a konduğunda buraya bir erkek çocuk bırakmıştım diyerek mağaraya gitmiş. Mağarada kıllar içinde gürbüz bir erkek çocuğu bulmuş. Çocuk emzik niyetine baş parmağını emiyormuş. Çocuğun kendi oğlu olduğunu anlayınca çok sevinmiş fakat bu çocuğun bu zamana kadar nasıl yaşayabildiğini merak ederek mağara içine saklanıp beklemeye başlamış. Derken bir kurt gelmiş ve çocuğu emzirmiş. Kadının soyu bu çocuktan türemiş. Türeyiş Destanına benziyor, bu mevzu bu hususlarda biraz kitap okuyanlar bilir.

Neyse ebemin anlattıkları onlu yaşlarımdan hatırımda kaldığı kadar böyleydi. Şimdi kaynakta okuduğum hikayeye bakalım:

Ceritlerin Rakka’ya sürülmeleri ve iklimi beğenmeyip Anadoluya kaçmaları sebebi ile Osmanlı güç kullanarak bu hareketli boyu bir tampon bölge oluşturmak için ısrarla Suriye sınırına tekrar gönderiyor fakat Ceritler de fırsatını bulur bulmaz Anadoluya dönüyorlarmış. Yozgat’a kaçıp orada Çapanoğlunu savaşta yendikleri, Osmanlıya isyan eden Arap aşiretlerinin isyanlarını bastırdıkları fakat zorla iskan ettirmeye çalışan Osmanlı’nın gönderdiği Yusuf Paşa karşısında ağır bir yenilgi aldıkları biliniyor. Bedevi Araplarla ya da Avşarlarla yapılan savaşlarda mı yoksa Yusuf Paşa ile yapılan savaşta mı net olmamakla birlikte bir savaşta Ceritlerin bağlı bulundukları Beğdili’nin bütün erkekleri kılıçtan geçirilir. Beğdili boyu tekrar Suriyeye sürgün edilir. Beğdili boyunun reisinin hatunu üçüz oğlan doğurmuştur. Çocukların öldürüleceğinden endişe eden hatun sürgüne gitmeden önce çocukları dağdaki bir mağaraya bırakır. Bir kaç yıl sonra Beğdili boyu sürgünden eski yurtlarına döner. Kadın, hizmetçisi kadınla birlikte çocukları bıraktığı mağaraya gider; gördüğü manzara karşısında gözlerine inanamaz. Üç oğlu da ellerinin baş parmağını emerek sıhhatli bir şekilde yaşamaktadır. Çocukların kimler tarafından korunup beslendiğini öğrenmek isteyen kadın, bir kenara gizlenir beklemeye başlar. Gün batarken bir kurt ağzında yiyecekle gelir ve çocukları besler. Üç oğlunu alıp çadırına dönen ana, karayağız kıllı oğluna Kurt Karaca, ince uzun sırım gibi oğluna Cerit, kafası iri boynu ince oğluna da Boynuince diye ad verir. Daha sonra Türkmen obaları içinde bu üç kardeşin obaları, Boynuinceli, Karacakurt ve Cerit olarak anılır. Ceritler’in soyunun bu oğlandan geldiği rivayet edilir.

Hikayedeki benzerlik tatmin etmedi ise devam edeyim. Derken kitaplardan semboller üzerinde araştırma yapmaya başladım. Şahin pençesi, kaz ayağı, ok-yay gibi anlamlara gelen aşağıdaki damganın Beğdili, Dulkadiroğulları, Ceritlerle ilişkili olduğunu öğrendim. Yaz tatilinde bu motifi aramaya başladım ve eski mezarlıktaki şahidelerde buldum bu motifi. Duyduğum kadarı ile dağdaki bazı “tek mezer” diye adlandırılan taşlarda da aynı işaret varmış fakat ben gözümle görmüş değilim.

Yaz tatilinde bir ikindi namazı çıkışında cami cemaatine de konudan biraz bahsedince yaşlılardan eski cura çanlarında da aynı işaretin kullanılmış olduğunu öğrendim.

Mezarlıklarda bir kaç isimsiz taş üzerine yalnız bu damga kazılmıştı. En ilginci ise aynı sembolün yukarı bakar hali yeni mezar taşlarından bir kaçında vardı. Yaptıranlara sorduğumda Hacı Ömerlinin damgası olduğunu duyduklarını bu yüzden bu damgayı çizdirdiklerini söylediler. Temettuat defterlerinde bir kayıt var mı diye bakarken Afyonkocatepe Üniversitesinden bir tarihçinin yapmış olduğu yüksek lisans tezine rastladım. Tezde Şevikli hakkında şöyle yazıyordu:

“Karye toprağı ve Musalla ve Halillü ve Bodrum ve Şevikli ve Karşıyaka nam-ı diğer Derbend ve Armudlu ve Sarılar mezraları Eşkinci Tımarları bulunmuş olduğundan Karye-i Mezbur ahalileri bunlar ile ziraat etmekte oldukları” Yani vergi ödemedikleri için sözlü aktarım dışında yazılı bir kayıt Osmanlı zamanındaki evraklarda rastlanamamıştır. Eşkincilik ise  Sultan II. Mahmud zamanında yeniçeri ocağından ayrılmak suretiyle 1826 yılında teşkil olunan askeri sınıfa verilen addır. (ML_VRD_TMT_d_08381 numaralı temettuat defteri” Abdullah Kündeyi, AKÜ Yüksek Lisans Tezin’den ).

Gedik Belinin güneyinde bulunan At Çayırı adının hala yaşamaya devam ettiği düşünülecek olursa Karaca Beğ önderliğindeki Ceritlerin Şevikli’de bir müddet Osmanlı için asker yetiştirdiğini söyleyebiliriz. Yakın zamana kadar gelinlerin at sırtında getirildiğini benim yaşımdakiler bizzat binenlerden dinlemiştir. At  kültürünün Ceritlerin hayatındaki yerine başka bir sefer değinelim.

Koçbeyli Ceritlerinin dillerinde de pek çok Eski Türkçe kelime varlığını sürdürmektedir. Bunlar da başka bir yazının başlığı olduğundan burada mevzuyu açmayacağım.

Mustafa KAYIHAN
12.06.2017
Ankara

Tabii Sebzenin Şahı Yaylada Yetişir!

Organik, doğal moğal… Avrupa bizden aldığı her ne varsa bize tekrar satmaya çalışıyor. Çok kültürlülüğü, azınlıklara saygıyı, dini hoşgörüyü elimizden aldı şimdi Avrupa değeri diye kakalamaya çalışıyor. İyi de aga biz zaten yüzyıllardır öyle yaşıyorduk. Sen tutturdun bir ulus devlet dayatması onu elimizden aldın şimdi allayıp pullayıp satmaya çalışıyorsun… Anadoluda bir tabir vardır “Anasını boyayıp babasına kız diye satar.” derler hinlik yapanlar için… Uzun uzun yazmaya hacet yok, tam da böyle oldu Avrupanın değer satışları.

Neyse konu bu değildi şu organik mevzuu… Yahu köyde yüzyıllardır güvercin, tavuk, keçi, koyun ve sığır gibi hayvanların gübreleri ile ekilip dikilen sebze meyve değil midir bu organik denilen meret… Köylü basıra gibi çok nadir görülen hastalıklar haricinde ilaç kullanmaz zaten.

Yaylada Soğuk Pınar çeşmesinin elli metre altında 200 m2 büyüklüğündeki üzeri düz hakim tepeye kurulurdu bahçemiz. Arazi büyük kazma ile iyice çapalanır, ağıldan çuvallarla getirilen keçi zibilleri toprakla harmanlanıp arklar yapılırdı. Soğan, pırasa, fasulye, domates, salatalık, biber, tere ve marul ekilirdi. Patlıcan güze yakın yetiştiğinden ve diğerleri öldükten sonra yalnız kaldığından pek tercih edilmez ve satın alınırdı pazardan…

Bütün fideler bir karışı geçtikten sonra taze sığır gübresi ve keçi zibili harmanlanarak bol su ile birlikte verilirdi. Yayla rüzgarının hakim olduğu tepede mantar gibi hastalıkların üremesi mümkün değildi.

Etrafa çakılmış söğüt kazıklarının karamık, alıç gibi dikenli bitkilerle desteklenmesi ile kurulan bahçenin en büyük düşmanı tosbağalardı. İplikli yaylasının tosbağaları saymakla bitmezdi. Sulak olması ve taze çimen bulabilmeleri sebebi ile civarın bütün tosbağaları buralarda toplanırdı. Tabi bize de gün doğardı. Geleneksel İplikli Tosbağa Yarışları düzenler ve bazen de binek olarak iki tosbağayı kullanırdık. 30 kiloluk bir çocuğu maharetle taşıyan bu güçlü yaratıkların kuvveti hayretler uyandırırdı bizde… Tabii bu kadar yakın temasın bir de hediyesi olurdu: siğiller. Tosbağadan geçtiği söylenen siğiller parmaklarımızı istila eder elimizde müstakil yumrular halinde kendi cumhuriyetlerini kurarlardı. Çözüm ise yine yörük usulü olurdu. Limon tuzu ve kaya tuzu karışımını silme kesilmiş hatta biraz da içe doğru oyulmuş baş siğilin üzerine kapatır ıslatarak yarım saat beklerdik. Asit o bölgeyi mosmor hale getirir ve çıbanın başı konumundaki ana siğil kurutulduktan sonra diğerleri de kendiliğinden yok olur giderlerdi.

Bahçeden devam edeyim. Bahçeye kavun, karpuz gibi çoban çekici meyveler dikilmezdi. Bu meyveler bol yeşil yapraklı olduklarından ve duvara tırmanma gibi kötü alışkanlıkları bulunduğundan sınır tanımaz keçi birliklerinin de muhtemel saldırı hedefleri arasında olurlardı. Elbette bahçeye aşmayı başarabilmiş bir keçi din, dil ve ırk ayrımı yapmadan bütün sebzelere el atacağından bu bir felaket daveti sayılırdı.

Daha tehlikelisi ucu dikenden duvarı aşmış bir kavun, karpuz, kabak ve bazen fasulye bir ineğin ilgisini çekerse ağır zırhlı birliklerin saldırısı kaçınılmaz olurdu. Böğelek zamanı denilen bir zamana denk gelmesi durumunda aylarca döl vermesi için dallarına bakılan yeşillerin yere yatmış boynu bükük ahvalleri ile karşılaşırdınız.

Keçi ve inek haydi ne ise yukarıda adedini verdiğim tosbağaların engelleyecek bir sistem bahçe için geliştirilemiyordu. Kabukları kemisi bir yapıda olan bu yaratıkların altından geçemeyecekleri diken bölgemizde keşfedilememişti.

Serçe gibi sert gagalı küçük kuşların sofrasında bulunmasın diye domates türlerinde sert kabuklular tercih edilirdi. O yıl çekirge istilası da olmamışsa pek fazla bahçe düşmanı bulunmazdı. Biz hariç tabii… Salatalıklar bir çıkın tuz ile kilogramlarca yiyebileceğimiz yegane yiyeceğimizdi. O zamanlar yeşil fasulye, domates ve diğer yeşillerin bizim için bir kıymeti harbiyesi yoktu. Ama salatalık öyle miydi? Ne mübarek bir yiyecekti o. Bir gün iki kilograma yakın yiyip karın sancımı tepeden tepeye koşarak unutmak istediğimi hala dün gibi hatırlıyorum. Nefesim yeni biçilmiş yonca tarlası gibi kokuyordu haliyle… Ne ağır bir sancı ve ne kötü bir koku idi anlatamam.

Sabahları ot bükmesi, taze peynir bükmesi, yumurta bükmesi, haşhaşlı katmer ya da tarhana çorbası kahvaltıyı oluştururdu. Sütten elde edilen kaymak, yoğurt, terayağı, katıksamış peynir, taze peynir, lor gibi yiyecekleri saymıyorum. Zira bunlar zaten her vakit bulunan el altı yiyecekleri arasındaydı. Bu yiyecekleri mutlaka tere, marul, domates, salatalık, biber desteğinde yerdiniz. Yayılmakta olan ayran ise su niyetine içilirdi. Baktınız çok mu susadınız, kalkıp yirmi metre ilerideki pınarın kumları kaldıra kaldıra büngüldeyen pınarından eğilip içerdiniz. Buz gibi ve kaynaktan çıktıktan bir saniye sonra… Su konusunda daha da ehli keyf iseniz 200 metre yukarıdaki soğuk pınar çeşmesinden içerdiniz ki bu çeşmenin suyu çadır yanındaki su kadar şişkinlik vermezdi… Ilgınlının dere suları bir çok suyun karşımı olduğundan biraz şişkinlik yapar fakat yıl boyu kurumayan panarlarının suları asla şişirmez midenizi. Soğuk pınar bunlardan bir tanesidir. Bu soğukluğu sebebiyle bronşit hastalığı ile tanışmama sebep olan bu pınardır. Tabi pınarın kabahati yok bütün suç onu oyuncak sanan bende idi.

Şimdilik yeterli sanırım. Sonra devam ederiz.

Mustafa KAYIHAN
09.06.2017
Ankara

Yaylada Oğlakları Yatağa Alıştırma

Yaylada çadır kurulup ince işler hatun kişilerin maharetli ellerine bırakıldıktan sonra erkekler hemen söğüt ağaçlarının istinat direklerini oluşturduğu keçi ağılını çakarlardı.

İpliklinin söğütleri geçen yıldan bol miktarda taze kol verdiğinden bacak kalınlığındaki bu sırıklar hemen çit duvarı şeklinde söğütlere çakılır ve çitin etrafı karamık, alıç, itburnu gibi dikenli ağaçlardan budanan çalılarla çevrilirdi. Bu mekan sağmal keçilerin kolaylıkla yakalanıp sağıldıkları yer olurdu.

Keçiler ikindi vakti sağılıp oğlaklar yatağından geldikten sonra emiştirilir ve birlikte yaylıma çıkarlardı. İlk zamanların en zor işlerinden birisi oğlakların yatağa alıştırılması idi.

Keçi, teke, gezem ve çebiçler geçen yıldan yataklarını bildiklerinden hemen yerlerine giderler fakat oğlaklar bir tepe aşımı mesafedeki söğütlerin altındaki yataklarına bir ay kadar bir sürede alışırlardı. Bu alıştırmada en önemli ayak elemanı çocuklar yani biz olurduk.

Sürü oğlakları ile birlikte yayılımdan geldikten sonra akşam karanlığında oğlak ve keçiler ayrılır, oğlaklar keçilerin sağımı için hazırlanan ağıla kapatılarak sabaha kadar güvende olmaları sağlanırdı.

Tabiİ bu ilk zamanlar için böyleydi. İlerleyen zamanlarda oğlakların ve keçilerin ayrı ayrı yayılıma çıkarılması söz konusu olurdu. Burada oğlak çobanının kim olabileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek…

İlk zamanlar oğlakların keçilerin ağılında tutulmasındaki maksat kurttan korumak ve annelerinin sesini duyup keçi sürüsüne doğru dağa kaçmalarını önlemekti.

Sabah şafakla birlikte oğlaklar ağıldan çıkarılır, buzağılar iplerinden bırakılır ve her ikisi de yataklarına gönderilirdi.
Keçilerin eve geliş saatleri saat dokuz civarında güneşin iyiden iyiye yakıcı olmasına yakın olurdu. Bu arada oğlaklar da ot yemeye başladığından dağın bir tarafında keçiler otlatılırken diğer tarafında oğlaklar güdülürdü.

Gütme işlemi bir ay kadar alıştırmadan ibaret olur bir müddet sonra oğlaklar hem yaylım yerlerine hem de yataklarına alışırlar arada bir süt akıllarına geldiğinde çıkar gelirler o arada zaten meleye meleye geldiklerinden biz yerimizden fırlar ve tekrar yataklarına götürürdük. İkindiye kadar bazen dört beş defa sütün o dayanılmaz lezzetini hatırladıkları olurdu.

Bir aydan sonra artık işler düzene girerdi. Oğlakları ağıldan çıkarmak, buzağıları bağından çözmek yeterli olurdu. Çadırdan yüz metre kadar uğurlama merasimi yapılır ve gerisi kendilerine bırakılırdı.

Köpekler keçinin yanında olmak zorunda idi. Evde kalan köpeğe yal verilmez ve sevgi gösterilmezdi. Keçinin yanında girmemekte ısrar ederlerse söğüt ağacından taze kesilerek ucu ateşte boston gibi bükülmüş tomakallı denilen değnekle bir güzel dövülür ve asli görevleri hatırlatılırdı.

Hayvan cezayı ne zaman aldığını, mükafatı ne zaman gördüğünü biraz acı tecrübe ettiğinden sürüyü bırakmaz ve kurda keçi kaptırmazdı. Hata kaza kaptırdı ise yine temiz bir dayakla cezası kesilirdi.

Bütün bunları zorbaca bulabilir bazı insanlar fakat yüz yıllardır uygulanan bir terbiye sisteminin tezahürüdür bunlar. Yanlış ya da doğru işe yarayan yöntem olarak bu benimsenmiş ve devam ettirilmişti.

Sığırlar yerli olmak zorundaydı. Zira melez ırkların dağa ayak uydurması çok zor hatta imkansız olduğu bilinirdi. Keçilerin çıktığı kayalıklara tırmanacak kadar maharetli hale gelen melezlere arı ve melez ırkların ayak uydurması mümkün değildi. Zira bunlar düz arazi için kültürlenmiş ırklar olduğundan ya bir uçurumdan düşüyor ya da kısa sürede hastalanıp ölüyorlardı.

İki tip sığır vardı. Birincisi yoz denilen dana, düve ya da kısır inekten oluşan grup; diğeri ise buzağılı inek denilen grup. Bunlardan yoz olanlar dağdan eve gelme ihtiyacı hissetmezler ve belirli bir bölgede sürekli dağda dururlardı.

Bunlar ara ara çoban tarafından sayılır eğer dağılmışlarsa bir yere toplanarak orada bırakılırlardı. Bir kaç kilometre mesafe yükseklikteki bu yozlar sürekli göz takibi altında bulunurlardı. Bunların yanından çadırdan kim gelip geçerse geçsin mutlaka kontrol eder ve çadır halkına rapor verirdi.

Ara ara bu yozların içene girilerek oraya buraya sürülürler ve yaralanıp sineklerin kurt attıkları bulunurlarsa çadırdan getirilen DDT gibi zehirlerle ilaçlanırlar ve günlük takibe alınırlardı.

Sağmal denilen sığırlar ise annelik içgüdüleri sebebi ile her gün dağ yolunu gider gelirlerdi. Bu sağmallar sabah sağımından sonra buzağılarından ayrılıp dağa çılarlar, buzağılar ise oğlak yatağının civarında yayılıma giderlerdi. Sağmalların geliş saati akşam ezanına yakın olurdu.

Sağmalın gelimine yakın buzağılar bağlanır, sıra ile burumsalıklı bir şekilde analarının altına alınıp aynı burumsalıkla analarının ön ayaklarına bağlanırlardı. Yavruyu altına yanaşmış gören ana strese girmez ve sağıma müsaade ederdi.

Buzağının hakkı olan süt memede bırakılarak sağım bitirilir ve burumsalık çözülürdü. Buzağı annesinin memesini alnı ile döve döve sütün geri kalanını sıyırır ve bir müddet sonra sütü bitip canı yanan ana yavrunun emmesine izin vermeyerek sığır yatağına giderdi.

Yatsı namazına doğru buzağılara hafif dokunmak sureti ile kendi yataklarına gitmeleri komutu verilir ve daha önce bağlı oldukları örmelerin bağlı bulunduğu kazıklara yanaşan buzağılar bağlanırdı. Bu sayede annenin gece boyu emilmesi önlenir ve sabah sütü alındıktan sonra tekrar bir emişme gerçekleşirdi. Sonrası malum sığırlar dağa buzağılar oğlak yatağı civarında yayılıma.

Aşırı sıcaklar haricinde sığırlar ve buzağılar gün boyu otlardı. Keçi ise ya gece yarısına kadar ya da sabaha kadar otlar gündüz sıcağında ise yatağında eşme denilen taş diplerinde, söğüt gölgesinde ikindiye kadar uyurdu.

İkindi vakti ağılda keçiler sağılır, oğlaklar yataktan gelir emişirler ve birlikte yayılıma çıkardı. Günlerin durumuna göre saat on ya da gece yarısına doğru ağıla gelen sürünün oğlakları ayrılır ve ağıla katılırdı.

Bu seremoni sütün iyice kesildiği, keçinin yüğrüşme zamanı denilen çiftleşme zamanına kadar sürerdi. Ne zaman ki süt iyiden iyiye azalır sürü artık ayrılmaz ve sağılmazdı.

Güze biraz çabuk geçtik ama Allah izin verirse bir sonrakinde yaylanın başka bir yüzünü anlatarak devam etme niyetindeyim inşallah.

Mustafa KAYIHAN
09.06.2017
Ankara

Yörük Hayatı: “Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.”

Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer. Hayalî

Yaklaşık yirmi yaşıma kadar yarı göçebe diyebileceğim bir hayat sürdüm. Yazlar İplikli Yaylasında; güzler ise Eğri Bucak güzlesinde geçerdi. Kışla ise Koçbeyli Köyündeki evimiz.

Serüvene bahardan yani yayladan başlayayım.

Yaylada ağaç direkler üstüne örtülmüş kamyon üstü örtüsü ve kenar kazıklarına bağlanmış dolama hasırı çadırda kalırdık.
Keçi kılından çadır ise biraz lüks olup bazı komşularda bulunurdu. Çadırın hemen duvar sınırına derince bir çukur kazılır, çukurun sırtı tepeye ağzı aşağı doğru gelecek şekilde üstü ağaçlarla kapatılarak tavuk kümesi yapılırdı.

Kümesin üzerine tilki ve gelincik gibi tavuk düşmanlarının kazamayacağı büyüklükte taşlar konulurdu ki insanlar ve köpekler çadırda bulunmadığında bir zayiat oluşmasın…

Tavuklar çadırın doğal bekçileriydiler. Yılan, akrep, örümcek gibi haşereler hemen onların hedefi olurdu. Yılan büyüklüğünde bir yaratığa bir şey yapmasa da alarmı çalıştırırlar ve uyarıyı alan köpekler yılanı parça parça edinceye kadar ısırırlardı.

Tabi bu sahne pek nadir görülürdü. Çünkü yılan denilen mahlûk, insan denilen mahlûktan daha anlayışlı olduğundan ilk tepkide akar ve başka bir diyara giderdi.

Tavuklardan devam edeyim… Hayvanları yılan soktuğunda hemen bir yumurta kırılırdı hayvanın ağzına ve zaten bölgede aşırı zehirli yılan bulunmadığından bu yöntemle hayvan bir an önce kendini toplar ve sürüye dahil olurdu.

Tavuklar çadırı merkez kabul ederek bazen o kadar çok çevreye çekirge avına giderlerdi ki tilki ve kartalların birkaç öğününde ana yemek oluverirlerdi.

Çekirge demişken bu gri ve yeşil renkli türleri bölgemizde bol miktarda bulunan yaratıklar tavukların en çok sevdiği yiyecekler arasında yer alırdı.
Türlü türlü ot tohumu, çimen ve böcekle beslenen bu tavukların yumurtaları nar gibi kıpkırmızı olurdu.

Taze tereyağının üzerine iki tanesini kırdıktan sonra ekmek (ben o zamanlar herkesin yufka ekmeği yediğini düşünürdüm, pazar ekmeği denilen şeyin ise yaş pasta gibi arada bir yenilen bir ekmek olduğunu zannederdim) baş, şehadet ve orta parmak yukarıdan aşağı bir kaşık gibi kullanılır ve içi yumurta dolu bir lokma tatlısı büyüklüğündeki sokum ağza götürülürdü.

Yanında pınarda bol su ile yıkanmış, pınarın altındaki ince çakıllarla çamuru temizlenmiş taze yeşil soğan…

Keçi gübresi yetişen marul, hıyar, domatesten de birer ısırım alınır ve midede pratik bir salata yapılmış olurdu. Yumurtadan nereye geldik.

Bahçeye iyiden iyiye geçmezden evvel çadır etrafından devam edelim.

Efendim Çadırların birkaç metre yakınına yine tavuk kümesi büyüklüğünde bir çukur açılır ve bu çukurun kenarına baş büyüklüğünde üç, dört adet taş konulurdu.

Üzerine de yufka sacı. Sabah erkenden beş altı bezelik hamur yoğurulur ve bahçeden toplanan otlar, keçi peyniri ve yumurta kullanılarak bükme yapılırdı. Bükme şu kasaba ve şehir kültürünün avuç içi büyüklüğündeki yiyeceği ifade etmezdi bizim için…

Bir tandır sacının merkezini dolduracak büyüklükte yani yufkanın yarısı oranında açılan bezelerin ortasına yukarıda saydığım içler dairenin yarısına kadar döşenir, diğer yarısı kapak olarak üzerine kapatılarak kenarları parmakla kaynaştırılıp sacda pişirilir.

Gözleme denilen şeyin üçte bir daha büyüğü olurdu. Hamurun gayet ince tutulmuşu, için bol konulmuşu makbuldü.

Hemen üzerine ayrandan elde edilmiş bir kaşık keçi terayağı sürülür ve yarı erimiş tereyağı bükmenin merkezine konularak kenardan koparıp ortadaki tereyağına bandırılarak kahvaltı yapılırdı. İçecek için ise deri yannık (yayık)’ta halen yayılmakta olan ayrandan bir tahta kepçe ile alınan ayran olurdu. Çay kahvaltının sulandırıcısı asla olmazdı.

Çay keyif için içilir ve işler bittikten sonra sohbet ortamında yudumlanırdı. Günlük yemeklerin ve sütlerin pişmesi için daha küçük bir ocak yapılır bu ocağa sacayağı denilen demir konularak mutfak ocağı olarak burası kullanılırdı.

Tabi açık hava mutfağı olan bu ocağın yemeği lezzetli kılan yanı altta yanan söğüt ağacı külünün kâfi miktarda yemekte de yer alması idi. Vücudumuzun bunu aspirin niyetine kabul ettiğini biraz mürekkep yaladıktan sonra şimdi anlayabiliyorum.

Tabi hava her zaman açık hava mutfağı için müsait olmadığından çadırın girişine sacayağının konulup süt ve yemeğin pişirildiği zamanlar da az değildi. Zaten çadırda kapalı bir mekân bulunmadığından duman gibi bir sıkıntı asla çıkmazdı.

Çadır üç bölümden oluşurdu. Giriş kısmı genellikle eğimin alt sağ köşesine denk gelir ki sel içeriye girmesin. Kapının hemen solunda mutfak eşyaları, gıdalar bulunur.

Gıdalar dışarıda bir yere konmaz çünkü köpek, tilki benzeri hayvanlar aylarca emek emek toplanan gıdaya zarar vermesin. Çadırın üçte birini mutfak eşyası ve katık denilen süt ürünleri kaplar. Kapıdan girince sol üst köşede döşekler, cibinlik ve çuval içerisinde giysiler bulunur. Geriye kalan üçte birlik kısım ise dinlenme, yemek yeme, misafir kabul etme gibi maksatlar için kullanılan çok amaçlı kısımdır.

Burası bazen yeni doğmuş çelimsiz oğlaklar ya da buzağılarla paylaşılır. Bunların sürekli göz önünde bulundurulması ve diğer yetişkinlerce ezilmemesi için başka çıkar yol olmayınca çadırın ortağı oluverirler.

Çadır etrafına derince bir ark kazılarak yağmur suyunun bu kanallar ile tahliyesi sağlanırdı. Bazen göz açtırmayan sicim gibi yağan yağmurlarda bu oluklar çamurla dolduğundan evin selden kurtulması için yağmur hafifleyinceye kadar bu kanalların açık kalması sağlanır tabi bu arada tepeden tırnağa sırılsıklam ıslanırsınız. Hafifleyen yağmurla birlikte çadırın girişine yakılan ateşin isinde kurumaya çalışır ve akşam derin bir uyku çekersiniz.

Uykuya dalmışken burada bırakayım başka bir yazıda devam ederim…

Mustaf KAYIHAN
08.06.2017
Ankara

Araç çubuğuna atla