Türk Kültür Diplomasisi Nasıl Olmamalıdır?

Günümüzün en önemli iki kavramı: bilgi ve kültür bunun aktarıcı ise doğal olarak iletişim araçlarıdır. Küçük bir köy haline gelmiş dünyada devletlerden beklenen bilgi ve kültürü yalnız kendi menfaatine değil bu köyün bütün sakinlerine hizmet edecek şekilde sunmasıdır. Bu hizmeti sunarken medeniyet diye adlandırılabilecek olan kültürün genel geçer ögelerini ötekilere sunarken kendisinin de ötekinin genel geçer değer ve nesnelerini kabul etmesidir. Kültürel diplomasinin temeli de bu ötekinin ögelerini önemsemek ve kendinde olanı sunmaktan ibarettir. Burada öncelik sırası ehemmiyet arz etmektedir. Sizi anlamadan bizi anlatmaya çalışmak kültürel diplomasinin alerjen listesinin başında yer almaktadır. Fikirler, inançlar, değerler, bireysel kültürel farklılıklar kültürel diplomasinin ham maddelerini oluşturmaktadır.

Sert gücün karşıtı olarak yeni bir silah gibi kullanılan kültür ve kültür ürünleri yani yumuşak güç bu hammaddelerinden elde edilen ikna ve sempati silahıyla silahlanmayı günümüz devletlerine vaz etmektedir. “Sanat, edebiyat ne içindir?” sorusu tartışıladursun dünya “Dünyayı senin, seni kendim için yarattım.” ilahi mesajına doğru yol almaktadır. Bu yolun vasıtalarından biridir kültürel diplomasi.

Kültür, bir toplumu diğerlerinden ayıran, nesilden nesle aktarılan maddi ve manevi her şeydir. Kültür, tarihî süreç içerisinde şekillenerek hayat tarzı ve düşünme biçimi şeklinde toplumların karakterini oluşturur. Her kişi mutlaka bir kültür ortamında dünyaya gelir ve o kültür içinde büyür, şekillenir ve ölünceye dek hayatını bu şekle uyarak sürdürür. Doğal olarak her toplumun kendine özgü bir kültür yapısı vardır. Bu yapıya uyan tutum ve davranışlar normal olarak algılanırken, uymayanlar dışlanarak cezalandırılır. Kültür, Latince’de nadasa bırakılmış tarla “cultura” kavramından ortaya çıkarak Ziya Gökalp Arapça bir kelime olan “hars” terimi ile karşılanmaya çalışılmıştır. Hars Latincede olduğu gibi “toprağın işlenmesi, tarım” anlamına gelmektedir. Türk Dil Kurumu “ekin” karşılığını önermiş fakat halk bu kelimeyi başka kavramlar için kullandığından tutulmamıştır.

Çok sayıda tanımı yapılan kültür aslında bir toplumun kimlik bilgisindeki bütün hanelerdir. Bu sebeple toplum denilen tüzel kişiliği ötekilerden ayıran bütün özelliklerdir dense yeridir.

UNESCO, “En geniş anlamıyla kültür, bir toplumu ya da toplumsal bir grubu tanımlayan belirgin maddi, manevi, zihinsel ve duygusal özelliklerin bileşiminden oluşan bir bütün ve sadece bilim ve edebiyatı değil, aynı zamanda yaşam biçimlerini, insanın temel haklarını, değer yargılarını, geleneklerini ve inançlarım da kapsayan bir olgudur.” diye tanımlamış kültürü.

Kültür; bir sosyal mirastır. İnsan, tarihi süreç içinde kültürünü oluştururken kültür de aynı zamanda kültürü ören insan ve onun neslini şekillendirmektedir. Bu haliyle kültür bir kalıp gibidir. Sosyal iletişim sonunda ortaya çıkan kültür, bir toplumun bütün hayat biçimi, düşünce sisteminin hülasasıdır.

Kültürler medeniyete kayan genel geçer yanları ile birbirlerini de etkilemektedir. Bugün değişen toplum, ekonomi, teknoloji imkânlarıyla birlikte toplumlar kültürlerini sadece kendi nesillerine değil coğrafyada adını ve yerini bilmedikleri toplumların nesillerine de aktarmaktadır. Bir köyün aşağı mahallesinde vuku bulan bir hadisenin yukarı mahallesinde kulaktan kulağa duyulmasından daha hızlı bir şekilde dünya iletişim kurabilmektedir. Bu durum dünyayı bir köy değil misafir odası haline getirmiştir. Zira bir haberin duyulması misafir odasındaki sohbette duyulmasından daha fazla bir zaman almamaktadır.

İnsan-kültür ilişkisi ruhun anlaşılmazlığı gibi bir sırra sahiptir. İnsan yaratıldığı günden beri bir dünya telaşı içerisindedir. Bu telaş maddi ve manevi unsurlarla örülü bir hayat nizamı ortaya koymuştur. Bu nizamı bazen peygamberler vasıtası ile almış ve ufak tefek boşlukları da kendisi doldurmuştur; bazen de yine bu ilahi nizamlardan kötü bir kopya çekerek kendisi bir nizam oluşturmaya çalışmıştır. Semavi olmayan inançlar bu ikinci kısımdandır. İnsanın tabi olduğu ya da kendisinin oluşturmaya çalıştığı bu sistemler zamanla ister istemez karşı karşıya gelmişler ve alış verişte bulunmuşlardır.

Kültürel süreçler bu sistemlerin nasıl oluştuğunu, hangi şekilde devam ettiğini ve muhtemel sonun ne olabileceğini açıklamaya çalışır. Malum süreç ile hadise arasında fark vardır. Her hadise kültürel bir süreç olarak devam etmez. Kültür ile ilgili kitaplarda kültürel süreçler şu şekilde sıralanmaktadır:

Kültürleme: Kendisini meydana getiren insanların çizdiği sınırları bu insanların kendi nesline aşılamasına kültürleme denmektedir. Ahlat ağacına Mustafa Bey armudunu aşılamak gibi bir şey yani. Burada aşı kültürünü bilmenin ve bunun alt yapısındaki yüzlerce yıllık sürecin dikkate alınması gerekir. Buhûrizâde Mustafa Efendi yani nam-ı diğer Itrî gibilerin tevarüs ettiği musikiyi sonraki nesillere aktarması hadisesi başka bir örnek olarak verilebilir. “Gibiler” edatını özellikle kullanıyorum ki bir kişi ile kültürlemenin yapılabilmesi mümkün değildir. Kültür mayasının mayalanma süresi yüzyıllar hatta bin yılları almaktadır.

Kültürlenme: Sosyalleşme ile toplumsallaşma sık sık karıştırılan kavramlardır. Her toplumsal olan sosyal olmadığı gibi tersi de doğru değildir. Toplum içerisinde bütün kaidelere uyarak yaşayabilen bir kişi her ne kadar toplumsal olsa da sosyal değildir. Sosyalleşme süreci biraz daha iç ve dışın kişide tezahür ettiği görüntüdür. Toplumun kurallarına uymakla birlikte içinde isyan bayrakları açan bir kişinin sosyal olduğu söylenemez. Sosyallikte insanlarla iletişim ve değerleri kabul esastır. Toplumsallıkta ise kurallara asgari düzeyde uyarak hayatı sürdürme söz konusudur. Kültürlenme ise sosyolojik bir hadisedir. İçinde bulunduğun toplumun değerlerine inanarak o kültürün mirasının taşıyıcısı olma vazifesini üzerine almaktır. Kültürlenme ile kişiler toplumda birey olurlar. Kültürlenme aslında anne baba genlerinde başlar. Özellikle doğu toplumlarında çocuk “elde değil belde terbiye edileceği” inancı vardır. Anne karnında alınan gıdalar ve dinlenilen müziğin dahi çocuk üzerinde etkisi ilim âlemince ortaya konulmuştur. İnsanın kendini çevreleyen nesneleri algılama ve onlara alışma şeklinde doğunca devam eder.

Kültürleşme: Kültürleşme farklı kültürlerin etkileşimi sonucunda bir kültürün diğerinden kültür ögesi alarak tamamen ya da kısmen ona benzemesidir. Kültürleşme, kültürleme ve kültürlenme hadisesinin toplamına denir. Bilindiği kadarı ile dünya üstünde kültürleşmeye uğramamış bir kültür mevcut değildir. Kültürleşmede basın, radyo, televizyon, film, internet, sanat akımları gibi araçlar bu işteşliği sağlar.

Kültürel Yayılma: Kültürleşmede kültürleme işini baskın olarak yapan kültür için ifade edilebilecek bir süreçtir. Yayılmaya maruz kalan daha az gelişmiş, daha güçsüz olandır. Bu güç her zaman kültürel ögenin kalitesiyle ilgili değildir. Bazen toplam kültürün gücü zayıf kültür ögesinin de diğer kültürlerde baskın bir öge olarak yerleşmesine sebebiyet verebilir. Bu yayılma karşılıklı olarak aynı anda ya da nöbetleşe de gerçekleşebilir. Burada “hüküm galibindir” kuralı geçerlidir.

Kültür Şoku: Bu ya da şu sebeple kültür ortamı değiştirmek zorunda kalan kişilerin öbür kültüre alışamama durumudur. Bunun süresi kişinin hazırbulunuşluğu ve motivasyonuna göre değişebilir. Bazen kişiler kendilerini içinde bulundukları kültüre tamamen kapatıp akvaryum içerisindeymiş gibi yapay bir ortamda kendi kültürlerini kısmen devam ettirebilirler. Bu kişiler mekân olarak tam manası ile içinde bulundukları toplum ve onların iletişim organlarından kopmamışlarsa farkına varmadan kültürlenirler. Fakat bu kültürlenmede dahi ara ara kesin dönüşler yaparak yaşadıkları şokun şiddetini tazeleyebilirler. Kültür şokunun şiddeti geçiş yapılan kültürün yakınlığı ile ters orantılıdır. Kültür yakınsa şok az, uzaksa fazla olur.

Kültürel Asimilasyon: Sert gücü elinde bulunduran kültürün başka bir kültürü kendisine benzetmesidir. Asimilasyonda kapalı bir cebir vardır. Zorla kültürleme ise bu işi sertlik yolu ile halleder.

Cebren Kültürleme: Bir kültürün başka bir kültürü cebren ve baskın gücünü kullanarak kendine benzetmesidir. Asimilasyona yakınmış gibi gözükse de burada daha çok dikatatörlüklerin sergiledi bir yöntemden söz edilmektedir.

Kültür Değişmesi: Yukarıda sıralanan yöntemlerinden hangisine maruz kalırlarsa kalsınlar sonuç itibari ile kültürlerde az ya da çok meydana gelen değişikliklere denir.

Kültürün Özellikleri:

  1. Kültür kendisini oluşturan bireylerin ortak ekim yaptıkları bir tarla gibidir. Verim alınabilmesi için ekilecek nesnenin bir plan dâhilinde ekilmesi gerekir.
  2. Kültür, tarlanın nadas edilişinden, ürün seçimi, ekimi ve hasadı gibi öğrenilmesi gereken bir olgudur. Öğrenme ve öğrenme mecburiyeti vardır.
  3. Kültür, beş duyu organına hitap eden nesneler ve buna ilaveten ahiret görüşü açısında kendini kabul etmiş olan topluluğun ortak kabulü ve bu kabulü ortak bir simge ile kabul etmeleri temelinde kurulur.
  4. Kültür, içtimaî hayatın zamanla şekillendirdiği bir yapıdır. Bu yapıyı şekillendiren zaman, mekân, kişi ve hadiselerdir. Bu şekillendirmenin fırça darbesi yüzyıllar, bin yıllar sonra anlaşılabilir. Çoğunlukla semavi dinlerin getirdiği kurallar haricinde kültürü şekillendiren unsurlar tam olarak tespit edilemez.
  5. Kültür, bir kurallar bütünüdür. Birbirine ters düşen kültür ögelerinden topluluğun daha doğru bulduğu kültür hayatını sürdürme fırsatı bulurken zayıf olan kültür unutulmaya mahkûmdur. Toplum hafızası ihtiyaca göre kayıt altına alındı ise unutulan bu unsuru tekrar ihya edebilir.
  6. Kültür, insana hizmet eden düşüncelerin oluşturduğu örgüdür. Aslında dünyada her ne var ise insan içindir. Kültür de kendisini kabul eden insana hizmet ettiği sürece var olur. İhtiyaç değiştiği ya da ortadan tamamen kalktığı zaman kültür de unutulur.
  7. Kültür, sürekli organik yapısı değişen bir tarla gibidir. Ürünleri de buna göre değişiklik gösterir. Çok verimli olduğu zamanlar kadar ürün vermediği zamanlar da olur. Bazen tamamen çölleşir; bazen de bu çöl içerisinde bir vaha halinde küçük çaplı da olsa varlığını devam ettirir.
  8. Kültür dış etkilere karşı kendisini temsil edenlerin gayreti kadar koruma altındadır. Yanı başındaki komşu kültürün aşırı büyümesi de erimesine sebebiyet verebilir. Teknolojik gelişmeler göz önüne alındığında günümüzde komşuluk kavramı gök kubbenin altındaki her kültür olarak tanımlanmalıdır.
  9. Kültürel ögelere bakış açısı doğal olarak o topluluğa göredir. Başka bir topluluk aynı kültürel unsura tam tersi yönde bakabilir. Bu açıdan kültür geçişi yapan kişilerin bu hususlarda kültür şoku yaşamaları ihtimal dâhilindedir.
  10. Kültür, maddi kültür ile manevi kültürün uyumudur. Biri olmadan diğerinin olması mümkün değildir. Bu açıdan çoğunlukla kültürde maddi ile manevi kültürü birbirinden ayırmak pek mümkün değildir.

Kültür Endüstrisi

Kültür endüstrisi, kültürün düşünceden tezgâha geçirdiği süreyi, sunumunu ve geri bildirimini içerisinde bulunduran bir süreçtir. Bir fikri ister maddi isterse manevi çıktılarını alacak şekilde planlayıp son çıktıyı değerlendirip ürünü tekrar tekrar ele alma işidir. Aslına bakılırsa herhangi bir maddi ürünün geçirdiği süreci kültür endüstrisi ürünleri de geçirir. Kültür endüstrisini yapabilen toplumlar diğer alanlarda da endüstri gelişimlerini tamamlamış olanlardır. Kültür endüstrisi her yönü ile ciddi bir planlama gerektiren çok yönlü bir hadisedir.

Türk Kültür Yapısı

Türk kültür yapısı Çin seddinden Avrupa ortalarına kadar binlerce yıllarda şekillenmiş heterojen bir yapıdır. Zira Türk denince her ne kadar akla ilk aşamada Türkiye Türkleri gelse de Kuzey Afrika’dan Kırıma kadar güney ve kuzeyimizde birçok Türk halkı değişik kültürlerin etkisi altında çok farklı süreçleri yaşamıştır. Bu yüzden bir tek yapı tanımı yapmak yanlış olacaktır. Bir tek şeyi net olarak söylemek mümkündür: Türk kendi kültürünü binli yıllarda kabul ettiği İslam’a göre köklü bir şekilde değiştirmiştir. Küçük denilebilecek formları muhafaza ederek elbette.

Türk Kültür Politikaları

Türkler kültür politikalarını çoğunlukla devlet eliyle oluşturulmuş ya da desteklenmiş kurum ve kuruluşlar vasıtasıyla sürdürmüşlerdir. Mektep, medrese, imarethane, şifahane, tekke, zaviye, dernek ve devleti oluşturan resmi kuruluşlar İslam dinine ters düşmemek kaydı ile Türk kültürünü devam ettire gelmişlerdir.

Çin, Hint, Fars, Arap, Bizans ve Avrupa kültürüne karşı devlet kurumları ve vakıflar ile bir kültür mücadelesi verilmiştir. Bu mücadele karşı kültürle savaş şeklinde değil onu kendine benzetme yolu ile olmuştur. Bu modifiyeli kültür devletin de güçlü olması sebebi ile zamanla yalnız Türklerle beraber anılmışlardır. Çoğunlukla da bu anılmada Türk dokunuşunun derin olması etkili olmuştur. Bozkırın pratik davranmaya zorlayıcı iklimi Türkleri işe yarar kültürleri daha kullanışlı hale getirmeye mecbur kılmıştır. Bu şekilde daha kullanışlı hale gelen kültürün zihni patenti de Türklere mal edilmiştir. Türkler özellikle kendi kültürlerine daha benzeyeni değiştirip geliştirmeyi tercih etmişler ve bu şekilde kabul ettikleri kültürün meşruiyetini de kolaylaştırmışlardır. Bu meşruiyetin en temel mihenk taşını ise İslam oluşturmuştur.

Türk Kültür Diplomasisi Süreci

Kamu diplomasisi faaliyetleri arasında yer alan kültür diplomasisi aslında tarihî bir başa dönüştür. Teknoloji anlatmakta fakat anlamaya kalktığında deneklerin muhtemel rol yapma ihtimallerini ortadan kaldıramadığından anlama mevzuunda başarılı olamamaktadır. İnternette nelerin sıklıkla tıklandığından, ilgi gözlüklerine kadar birçok teknolojik unsur maddi kültür ürünleri hakkında kısmi bilgi verebilmekle birlikte manevi kültür unsurları hakkında bu başarıyı sağlayamamaktadır. Bu durum ise insandan insana iletişimi önemli hale getirmektedir. Kültür diplomasisi önce karşıyı anlamaya sonra buna uygun olan kendi kültürünü anlatmaya dayanır. Bu anlatma sırasında da bir gurur, kibir içerisine girmek yerine tevazuu ve karşıdakinin kültürünü övmeyi esas alır. Aksi takdirde karşıda bir bıkkınlık hatta iticilik hissi uyandırabilir.

Siyasetin ve siyasilerin kültürel diplomasi üzerinde yaygın bir etkisi vardır. Zira topluluklar diğer kültürleri o kültürün siyasilerini takip ederek gözlemlemektedirler. Kendi devletlerine ve kültürel değerlerine yaklaşımları liderlerle birlikte kültürleri de yargılamaya itmektedir. Çoğunlukla liderlerin karakterlerine göre milletler hakkında genelleme yapılmaktadır. Bu da toplumun muhatap kültür hakkındaki görüşünü oluşturmaktadır.

İkna kültür diplomasisinde çok önemlidir. Açık ikna yöntemleri ve misyoner faaliyetler ters tepme ihtimali yüksek yöntemler haline gelmişlerdir. Değişik dinlerin yüzyıllardır kullanmakta oldukları bu yöntemler kültürler ve toplumlarda korunma refleksi oluşturmuş ve söylenen her şeyi toplu halde reddetme yoluna itmiştir. Örtük ikna yöntemleri ise en etkili olan yöntemlerdir. Bunlar da ağırlıklı olarak karşı kültüre saygı ve insani değerleri ön plana çıkarma yolu ile mümkün olabilmektedir.

Propaganda faaliyetleri de ikna faaliyetleri kapsamında değerlendirilmelidir. Kendi kültürünü oluşturan kişilerin hazırbulunuşluğu yüksek olduğundan çok etkili olabilen propaganda karşı kültürde tam tersi bir etki oluşturabilmektedir. Velev ki ortak unsurlar üzerinde yapılmış olsun propagandanın kültürel diplomasisinde kör göze parmak şeklinde değil saman altında su yürütürcesine uygulanması verimli olacaktır.

Bilim kültür diplomasisinde karşı kültürün en yumuşak karnıdır. Bu kanalla dâhil olunmayacak hiçbir alan yoktur. Bilim insanlığın ortak malı olduğundan 98 değer verirken karşıdan alınan 2 değer vereni alandan daha güçlü kılar. Zira bilgi fiiliyata geçirilmediği sürece ses ve harf yığınından başka bir şey değildir. Verenin özümsediğini alanın hazmetmesi zaman alır. Bu bağlamda veren yerinde saymadığı müddetçe birkaç adım ileride olacaktır her zaman.

Markalaşma kültür diplomasisinde çok önemlidir. Gösterge olmadan bir faaliyetin yürütülmesi ortak bir kazana ölçüsüz konulan süt misali sahibine bir ölçülebilir bir hak doğurmaz. Konulan nesnenin nitelik ve niceliği kadar konulan kabın nesne ile olan uyumu aynı derecede değerlidir. Dünya kadar zeytin ağacınız olsun markalaşamamışsanız kayda değer bir getiri elde edemezsiniz. Her türlü üretimde sürecin ve sonucun marka ile tescil edilmesi şarttır. Yeterli duyurudan sonra markalaşma gerçekleşir. Asıl zor aşama bundan sonra başlar. Marka değerini muhafaza etmek markalaşmaktan daha zordur. Zira markalaşma sürecinde bir rakiple değil normlarla mücadele edersiniz. Markalaştıktan sonra rakipleriniz sizin açıklarınızı ararlar ve ister doğru isterse yanlış olsun marka değerinize zarar vermek için ellerinden gelen gayreti azami düzeyde gösterirler. Markalaşma için önce adını koymak gerekir. Standartlarını oluşturamadığınız hiçbir alanda markalaşmanız mümkün değildir. Gıda, sanat, teknoloji ve düşünce… Bütün bu alanlarda dünya standartlarını yakalamış ve üstüne farklı bir şeyler koymuş olmanız gerekir. Bu fark da estetik, ekonomik, ekolojik ve en kullanışlılık gibi her zaman en iyinin birkaç tık üstünde olma iddiası olmak zorundadır. Nasıl ki doğa hasta ve zayıf olanı bertaraf eder; dünya markaları da zayıf olanı bertaraf eder.

Sanatsal değişim kültür diplomasisinin bir sistem dâhilinde uygulaması gereken bir program olmalıdır. “El elden üstündür” atalar sözünün bir gereği olarak sanat alanında en ilkel kabilelerden tutun en modern topluluklara kadar topluluk ya da bireyin ortaya koyduğu yenilikler sanat tablosuna her dem bir fırça darbesi gibi işlenmektedir. İster kendi disiplininde olsun isterse başka bir sanat disiplininde gördüğü her örnek sanatçıya yeni bir kapı açacaktır. Bu kapıyı aralamanın en kolay yolu sanatsal değişim programlarıdır.

Tanıtım toplantıları da kültür diplomasisinde önemli bir yere sahiptir. Bu toplantıların baştan sona iyi planlanmış olması ve katılımcıların fikirlerinin uzmanları tarafından dinlenerek raporlanması ve bu rapor kalemlerinin tek tek takip edilmesi elzemdir. Zira toplanılıp unutulan her etkinlik asgari düzeyde bir fayda sağlasa da azami düzeyde faydalanılabilecekken tembellik edilmesi neticesinde israftan öteye gitmeyecektir. Tanıtım toplantılarında sorulması gereken ilk soru: “Biz bu toplantıyı yapmış olmakla ne kazanacağız?” sorusudur. Verilen cevap harcanan emek ve parayı karşılıyorsa amiyane tabirle “Atılan taş ürkütülen kurbağaya değiyor” ise toplantı yapılmalıdır. Değilse toplantının formatı tekrar ele alınmalı ve en az masrafla en çok etkiyi oluşturabilecek bir şekle sokulmalıdır.

Her türlü kültürel değişim programında öğrenmek ve kendi yararına olacak topluluklara öğretmek esas alınmalıdır. Gelenden kazanılan deneyim ve bilgi çıktısı ile gönderilenden beklenilenler tespit edilmediği sürece değişim programları basit bir kültürel hareketliliği geçmemektedir.

Bilgilendirme programları bir diğer adı koordinasyon iş veriminin en önemli ayağıdır. Astın üstü bilgilendirmesi, paydaşların birbirlerini bildirmesi ve üstün astlarını bilgilendirmeleri ayrı ayrı öneme sahiptir. Bilgilendirme sonunda konu uzmanlarının iletişim halinde kalmalarını sağlamak ve bu uzmanlar önündeki bürokrasi duvarını ortadan kaldırmak en önemli iştir. Birçok işte üstler kendi aralarında toplantılar yapmakta fakat işin asıl planlayıcısı, yürütücüsü ve neticelerini denetleyecek kişi bu toplantılardan bir iki cümle ile haberdar olmaktadırlar. Bu da verimsizliğe, mükerrer işler ortaya koymaya ve para, zaman, mekân ve her türlü imkân israfına sebebiyet vermektedir.

Kültürel ziyaretler ve davetler kültür diplomasisinde yumuşak gücün en rahat girilen kapılarındandır.

Birçok işte olduğu gibi koordinasyon kültür diplomasisinde de çok çok önemlidir. Bunlardan birisi de Hükümet ile bu işi yürüten devlet destekli yahut özel kültür kurumlarının birbirleriyle istişare içerisinde olmalarıdır. Bu istişareleri koordine edecek “Kılıncı keskin, sözü geçkin” bir kurumun olması özellikle Doğu toplumları için şarttır. Zira kişisel ve buna bağlı olarak kurumsal enaniyetler Doğu toplumlarında binlerce yıl tecrübe edilmiş bir vakıadır. Bu enaniyet makam ve mevki arzusu, göze girme, iktidarda iken ses getiren işler yapma gibi kısa vadeli hızlı çıktı alma gibi arzuların bir sonucudur. Oysa kültür ve buna bağlı olarak kültürel diplomasi uzak ufukları hedefleyen orta vadeli adımlarla uzak vadeli hedeflerin kurgulandığı bir alandır. Kültür diplomasisinde kısa vadede başarı gibi görünen bir çok etkinlik ya saman alevi gibi sönüp gitmeye ya da uzun vadede tersine esen bir rüzgârla çıkaranı yakan bir yangına dönüşebilmektedir. Bunun önemli sebebi Kültür Diplomasi Stratejik Planının olmamasıdır. Yukarıda da ifade ettiğim gibi bu planı yapabilmek için elinizde standartların olması gerekir. Standartları oluşturmak için bu işi denemiş ve ürünü değerlendirmiş olmanız şarttır. Ecnebi kuruluşlar bu hususta yeterli tecrübeye sahipken bizler embriyo döneminde olduğumuz bu hususta henüz yeterli tecrübeye sahip değiliz. O zaman başkasının ortaya attığı bir alanda onun izinden gitmek yerine yüzyıllarca denediğin bir alanı ihya edip diğerini de kapsayacak bir hale sokmak daha mantıklı olacaktır. Beşerî Diplomasi diye tabir edilecek bu hususta binlerce yıllık bir deneyime sahip olan Şark ve Türk toplumları bunun bütün alt yapısına sahiptir. Terk edilmiş bir fabrikanın içini temizleyip teçhizatla donatarak faaliyete geçirmek gibi bir şey olacaktır bu girişim. Ahilik teşkilatından imarethane kültürüne kadar bir çok alanın elimizde anayasaları mevcuttur. Bunların güncel mevzularla alakalandırılıp hızla teşkilatlandırılmaları ve dünyaya bir marka olarak sunulmaları gerekir. Batının kaybettiği ve yakalamak için yüzlerce yıla ihtiyaç duyacağı bu hususun mayası hala elimizde mevcutken yeni mayalama denemeleri yapmak faydalı olacaktır. Sokak çocuklarını besleyecek ve onlara göz kulak olacak tekke ve zaviyelerden, göçemeyen, kışın aç kalan hayvanlar yardım eden vakıflara kadar ihya edilmesi ile Batıya bin yıl fark atılacak dünya kadar evrensel markamız mevcuttur. Önce kendimiz özümsemeli, kabul etmeli ve sonra dünyaya satmalıyız. Kültür diplomasisinin de asıl ulaşmak istediği gaye budur.

Kültür enstitüleri birçok bilim alanında olduğu gibi alan daralmasına gitmek zorundadır. Bir enstitünün bütün işleri yapması ile sağlık ocağındaki doktorun kalp rahatsızlığı olan ve acilen anjiyo olması icap eden bir hastaya bakmasından farksızdır. İhtisas daralması harcanan para ve liyakat ehli insanların istihdamı açısından faydalı olacaktır. Müzik, mimari, dil, din, sanat ve zanaatlarda ihtisas enstitülerinin hem ülke içine hem de ülke dışına hitap edebilecek şekilde kurulması ve gelişmeleri için göstermelik toplantılardan ziyade eğitim ve ürün çıktısı odaklı çalışmaların yapılması gereklidir. Bir şeyin adını koyup kurmak ve ona bir mekân tahsis etmekle onu kurmuş ya da ihya etmiş sayılmazsınız. Bakkal dahi açmış olsanız bu bakkalın hizmet kalitesinin yükseltilmesi, ürün çeşitliliğinin sağlanması, güven kredisinin yükseltilmesi ve nihayet şubeleşmeye gidebilecek şekilde geliştirilmesi düşüncesi her müteşebbisin amacıdır. Kültür enstitüleri de aynı mantıkla işletilmeli ve elini değil başını taşın altına koyacak liyakat sahibi kişilere teslim edilmelidir. Aksi takdirde mirasyedi mantığı ile ele alınan bütün işletmeleri gibi bu kurumlar su-i misal teşkil edecek birer kurum halinde tarihin çöplüğünde yerlerini alırlar.

Dil kültür diplomasisinin beton harcı konumundadır. Her türlü kültür faaliyeti dil aracılığı ile desteklenmeli ve hem muhatap kültürün dili öğrenilmeli hem de kendi dilinizin muhatap kültürden doğru insanlara öğretilmesi sağlanmalıdır. Burada kurumlar arası işbirliğinin ehemmiyetini “et-tekrarü ahsen” babından zikretmekte fayda vardır. Dil enstitüleri belki de başlı başına kurulmalı ve bütün enerjisini dil hususuna ayırmalıdır. Aksi takdirde hükümetlere göre şekil alan karma kültür enstitüleri bir sanat bir dil ile ilgilenmek sürati ile kopuk bir süreç yürütmekte bu da bıkkınlık, yetişmiş insan gücünün başka kurumlar kayması gibi istenmeyen neticeler doğurmaktadır. Dil eğitim programları sanal gerçeklik başta olmak üzere en üst düzey dijital tekniklere göre planlanmalıdır. Yüz yüze dil öğretimini mekândan kurtarıp sanal ortamda gerçekleştirmelidir. Dil öğretiminde en başarı öğretmenlerin video çekimlerinden tutun soru cevap fasıllarına kadar öğrenicinin her zaman ulaşabileceği dil öğretim materyalleri sanal ortamda hızla yaygınlaştırılmalı ve bu alandan para kazanma kaygısından kurtulmalıdır. Sınıf ortamında ücretsiz verilen derslere devamdan tutun disipline kadar birçok hususta sıkıntılar yaşandığı doğrudur fakat sanal alan böyle değildir. İlgilisi kendi arzusu ile bu alanlara gireceğinden dünyada henüz maddi bir kaşlığı bulunmayan bir dilin âşıkları bıktırılmamalı aksine teşvik edici etkinlikler düşünülmelidir.

Fikir ve sosyal politikaların tanıtımında sanat ve bilim gibi örtük yollar kullanılmalıdır. Beşerî Diplomasi temelli hereket edilmeli ve eşref-i mahlûk olan insana hizmet ederek bu tanıtımlar yapılmalıdır. Doğrudan fikir ve politika satışı yoluna gidilmesi tepkiye yol açacaktır.

Kardeş şehir anlaşmaları kültür diplomasisinde kullanılabilecek önemli araçlardan biridir. Burada yapılan yanlışlar vardır. Bunların başında alakasız, birbirleri ile ortak temaları bulunmayan şehirlerin kardeş şehir olarak seçilmesidir. Aralarında denklik bulunmayan bu şehirler çoğunlukla kağıt üzerinde kalan bir sözde kardeşliği yürütememektedirler. Kardeş şehir uygulamalarında karşılıklılık kuralı önemlidir. Zengini kardeş şehir olarak almak ya da tam tersi fakir bir şehri kardeş şehir olarak belirlemek akıllıca değildir. Bu ikincisi özel yerler için seçilebilir. Burada yardım etme arzusu basite indirgenmemelidir. Birkaç gün yetecek balık verme ile vicdanı geçici tatmin yoluna gidilmesi sıklıkla yapılan işler arasındadır. Balık tutmayı öğretme işi zaman ve para açısından masraflı olduğundan çoğunlukla tercih edilmemektedir. Yardıma alıştırılan kardeşler de örgütlü sokak dilencileri gibi onurlarını kaybetmekte ve dilenciliğe alışmaktadırlar. Bu durumun istendiği topluluklar ile böyle olması istenmeyen gerçekten kardeşimiz olan topluluklar birbirinden ayrılmalıdır.

Milletlerarası yayıncılıkta bu güne kadar belirli grupların yazarları diğer dillere çevrilmiş ve burada tamamen ideolojiler esas alınmıştır. TEDA gibi projelerde ise muhatap ülke yayın evlerinin ufku ile sınırlı kalınmıştır. Bu konuda belirlenmiş kamuoyu ile paylaşılan bir strateji mevcut değildir. Milletlerarası yayıncılıkta ülke faydası ekseninde doğru çeviriler yapılarak kültür diplomasisinin bu kolundan faydalanılmalıdır. Özellikle dijital yayıncılık üzerine odaklanılmalı ve yüksek standartlarda çeviriler ile muhataplara ulaşılmalıdır.

Kalkınma ve yardım programları riyadan uzak ve amaca hizmet edecek şekilde planlanmalıdır. Kalkındırılması düşünülen ülkelerin dost ve müttefik Müslüman ülkelerden seçilmeli öncelenmelidir. Tarih yüzlerce defa kanıtlamıştır ki insanlara yön veren dinlerdir. Din kardeşliği bütün kardeşliklerin üstünde gelmektedir. Kalkındırma ve yardımların akışı öncelikli olarak bu gruplara yönlendirilmelidir. Burada alıştırma, bağımlı hale getirme, tembelleştirme değil ürettirme esas hedef olarak belirlenmeli ve geniş kitlelerle uğraşmak yerine odak gruplarla çalışılmalıdır. Eğitmenlerin eğitimi en etkili ve yaygınlaştırılabilir modeldir. Yetiştirilen kişilerin beş-on yıl tatmin edici para kazanmaları sağlanmalı ve bu rol modeli değişik bölgelerde yaygınlaştırılmalıdır.

Medya ilişkileri ve medyaya yönelik faaliyetlerin yürütülmesi kültürel diplomasinin en önemli ayağıdır. Zira muhatap ülkenin kamuoyu ülkeniz hakkında medyanın dediğine inanmaktadır. Güvenilir medya organları ve basında etkili kişilerle yürütülecek her türlü faaliyet kültür diplomasisi açısından faydalı olacaktır. Bu tür etkinlikler velev ki turistik gezi niteliğinde olsun kısa, orta ve uzun vadede getirileri olan etkinliklerdir. Bu hususta harcanan zaman, para ve emek asla israf değildir.

Kültürel işbirliklerinde faal ve durağan anlaşmalar mevcuttur. İşbirliğinin varlığı ilgili listelere bakılarak hatırlanıyorsa burada faal bir işbirliğinden söz etmek mümkün değildir. Ne yazık ki genellikle yaşanan da budur. Burada iş birliği yapılan kurumlarla sık sık yüz yüze görüşmeler yapılması, istişarelerde bulunulması bu durağanlığı giderecektir. İstişareler her alanda mütekabil kişiler arsında olmalı, üst düzey göstermelik istişarelerden kaçınılmalıdır.

Liderlerin yaptığı işler kültür diplomasisini olumlu ya da olumsuz bir şekilde etkileyebilmektedir. Kültür kurumları hangi evrensel söylemi kullanırsa kullansın ülkelerinin lideri bunu destekleyici tutum ve davranışlar sergilemiyorsa bu söylemlerin inandırıcılığı olmayacaktır. Her zaman “ama ve fakatlı” cümlelerle muhatap kalınacaktır.

Kültürel anlaşmalar, kültürel işbirliklerinden farklı olarak devletler arasında yapılır. Burada da karşılıklılık ilkesi esas alınır. Muhatap ülkeden alacaklarını bilmeden imzalanan kültürel anlaşmalar zamanla keşkelerle anılır olmaktadır. Bu sebeple değişik disiplindeki kurum, kuruluş ve gerçek kişilerin uzun süren istişareleri sonunda bu anlaşmalar imzalanmalıdır. Tarihi süreç ve ilişkiler kültür anlaşmalarında çok önemlidir. Tarihçi, sosyolog, kültür bilimci, dil bilimci vb. disiplinlere mensup gerçek ya da tüzel kişilerin görüşleri verimli bir anlaşmanın olmazsa olmazıdır.

Milletlerarası akademik projeler deneyim paylaşımı açısından çok değerlidir. Burada özellikle neyi vereceğini bilmek ve neye ihtiyaç duyduğunu tespit etmek önemlidir. Bunları bilmeden yapılan akademik projeler tesadüfi fayda sağlayacağından yeteri kadar verimli olmayacaktır.

Politika dışı ağ oluşumu her alanda yapılmalı ve bu ağlar her kullanıcının ulaşabileceği platforma aktarılmalıdır. Ekonomi ve kültür-sanat alanları başta olmak üzere bu tür ağlar ciddi gelişimleri öncüsü olacaktır.

Tanıtım reklamları yeniden planlanmalıdır. Nörolojiden tutunda psikososyolojiye kadar birçok disiplinin görüşü alınarak çarpıcı reklamlar yapılmalıdır. Devletin yanlışa düştüğü en önemli şey bu hususta tekelleşmiş birkaç kuruma mahkûm kalmasıdır. Bundan daha tehlikelisi ise ahbap-çavuş ilişkisi içerisinde hareket ederek çok adi reklamların piyasaya sürülmesidir.

Müzik, resim, dans ve sergiler gibi sanat faaliyetleri kültür diplomasisi açısından etkili araçlardır. Burada üretilen ürünün kalitesi, zamanın ve mekânın doğru seçimi, tanıtımın doğru bir şekilde yapılması gibi birçok faktör devreye girmektedir. Burada da birkaç enstitünün iş birliği ses getirebilecekken yukarıda zikrettiğim kişisel ve kurumsal enaniyet buna engel olmaktadır. Bu mesele kısa sürede aşılabilecek bir mesele değildir.

Fuarlar ürünlerinize müşteri bulmak ve yenilikleri takip etmek açısından çok değerlidir. Bizde kültürel alanda fuarlar bir angarya olarak görülmektedir. Belirli hedefler belirlenememekte ve yalnız katılımcı firmaların ufku ile sınırlı kalınmaktadır. Müşteri olsa dahi bazen muhatap bulamamaktadır yabancılar.

Yurtdışında kurulan kütüphanelerde ülkemizi doğru tanıtan eserlerin bulunması ve bu kütüphanelerin güncel tutulması Türkiye’de her hangi bir kurumun üstlenmiş olduğu bir vazife değildir. Musul’da yanan kitapları için operasyon düzenleyebilecek imkân ve kabiliyetteki bir ülkenin bin yıllık tarihinin yanmasına göz yumması içer acısı bir durumdur. Divanu Lugati’t-Türk gibi bir kitap bu gün bulunmuş olsaydı bunu satın alacak bir kurumun bulunmayışı başlı başına bir mesele olarak önümüzde durmaktadır. İran, Özbekistan, Afganistan, Hindistan, Irak gibi kadim kültürlerin miraslarını barındıran yerlerde yer yer çok nadide eserlere rastlanmakta fakat bu eserler Amerikan Conilerinin koleksiyonlarını süslemek üzere Amerikalılar tarafından satın alınmaktadır.

Turizmde nitelikli turistin Türkiye’ye gelmesi için yeterli iş birlikleri sağlanamamaktadır. Burada alternatif kültür turizminin bulunmayışı etkilidir. Odak gruplara yönelik cazip, altyapısı sağlam turlar düzenleyecek turizm girişimcileri yok denecek kadar azdır. Bu hususun devlet eli ile teşvik edilmesi, belki de yap-işlet-devret modelinde olduğu gibi kur-uygula-devret gibi bir adla başarıyı yakalamış kurumların özel müteşebbislere devre sağlanarak bu amaca ulaşma hedeflenmelidir.

Dünya’da ve Türkiye’de Kültürel Diplomasi

Yumuşak güç sert gücün yerine yoğun olarak kullanılmaktadır. İster demokrasi görünümünde olsun ister oligarşi ya da diktatörlük günümüzde yumuşak gücü kullanmadan varlığını sürdürememektedir. Kendi içine kapanan devletlere dışarıdan bulaştırılan örgütler bahane edilerek müdahale edilmekte ve bu müdahale de yumuşak güç araçları ile meşru gösterilemeye çalışılmaktadır. Yani sert güç meşruiyetini yumuşak gücün sayesinde sağlayabilmektedir. Hal böyle olunca kültürler arası ilişkilerin güçlendirilmesi için kültürel diplomasi ve araçları olan sosyal yardımlaşma projeleri, müzik, sinema, görsel sanatlar, spor, eğitim, medya, popüler kültür ürünleri gibi unsurlara önemli görevler yüklenmektedir.

Burada yukarıda defalarca zikrettiğimiz ve ne yazık ki bundan sonra da zikretmek zorunda kalacağımız bir kamu diplomasisi meselesi yine karşımıza çıkmaktadır. Disiplinler, kurumlar ve kurumlar arasında koordinasyonu, uyumu sağlayacak bir üst akıl. Bu üst akıl olmadan kültürel diplomasi orkestrasının kurulması, kurulsa dahi güzel bir eserin icra edilmesi mümkün gözükmemektedir.

Kültür diplomasisinde Batının sömürgeci yolu yerine binlerce yıldır Osmanlının alacağı yeri mertçe alıp dinini, fikrini, kıyafetini, mabedini, mimarisini ve sayamayacak birçok alanı serbest bırakması gibi hoşgörülü bir yol tutulmalıdır. Demir yumrukla yönetilen ve sayılan alanlarda hoşgörüden uzak davranan rejimlerin doğuşu, yaşaması ve ölmesi 75 yıl sürmüştür. Oysa Osmanlının hasta adamlığı 200 yıl sürmüştü. Bu hastanın ölmemesinin sebebi vücudunu sağlıklı uzuvlardan oluşturmasıydı. Zamanla elbette kangren olan bu uzuvlar vücuttan ayrıldı ama hataları ve sevapları ile 624 yıl dünyaya hükmetmiş bir büyük devlet olarak tarihin altın sayfalarında yerini aldı. Burada sömürgeci değil eşref-i mahlûk olan insanın hizmetçisi gibi davranmasının önemi yadsınamaz. Kültür diplomasisinde düşülecek en büyük yanlış bu deneyimleri sıfır kabul ederek onun bunun anayasasını devşirirken yaptığımız gibi devşirme bir kültür diplomasisi kuralları belirlemektir.

Dünyada 136 ülkede 1040 Alliance Française merkezi bulunmakta imiş. Birleşmiş Milletlerin yaklaşık 200 devletten oluştuğu göz önünde bulundurulursa BM üyelerinin yaklaşık dörte üçünde faaliyet gösteriyorlar demektir. Fransa ayrıca devlet destekli yurtdışı dil ve kültür merkezleri olan “Instituts Français” ile Dışişleri Bakanlığı bünyesinde devlet tarafından belirlenen politika ve esaslar çerçevesinde kamu diplomasisini güçlendirmek, yabancı kültürlerle geliştirilen diyaloglar çerçevesinde dinleme ve ortaklık sayesinde Fransa’nın ulus ötesi itibarına katkıda bulunmak, yurtdışındaki Fransız kültür ağları ile yakından çalışarak Fransa’nın kültürel, sosyal çıkarlarına hizmet etmek gibi amaçlarını gerçekleştirmektedir. Fransa ayrıca moda markalarıyla, turizm merkezleriyle, France 24 ve Radio France Internationale yayınlan ile her gün milyonlarca kişiye ulaşmaktadır. Elbette burada sömürge devletlerini ve zorla bunlara öğrettiği Fransızcayı görmezden gelemeyiz. Fakat 200 milyon olduğu söylenen Türk Toplulukları için planlanmış her hangi bir başarılı girişimden söz edemediğimiz sürece bu yabancı girişimleri 20-30 yıl geriden takip etmekten başka yol da gözükmemektedir. Ne kadar yerli ve milli olmaya çalışsak da yerlinin ve millinin de iplerini elimizden kaçırdığımız için elimizde bulunan tek ipe yani Batı ipine sarılmaktan başka çare bulamıyoruz.

Alman kamu diplomasisi çok gelişmiş, yüksek profilli, iyi finanse edilen örgütlere sahiptir. Özellikle sahadaki koordinasyon kabiliyetleri, mükerrer işler yapmamaları ve meşhur Alman disiplini ve titizliği ile iş görmeleri bu alanda da bir başarıyı ister istemez getirmiş durumdadır. 1951’de kurulan ve bugün dünyada 93 ülkede, 149 Goethe Institut bulunmaktaymış.

İngiltere’nin en önemli kumu diplomasisi kaynaklarından olun kültür ve eğitim ajansı British Council 110 ülkede İngiliz dili, eğitim, bilim, sanat ve iyi yönetişim alanlarıyla 10 milyon kişiye ulaşmaktaymış. Burada İngilizcenin bir dünya sömürü dili olduğunu da vurgulamak gerekir. Ama her halükarda 3 kıtaya hükmetmiş bir İmparatorluğun varislerinin bu sayının binde birine ulaşmıyor olması düşündürücüdür.

Kültür varlığı olarak British Museum, British Library, Natural History Museum ve Victoria Albert Museum; bilimsel enstitü olarak Royal Botanik Gardens ve Natural History Museum: sahne sanatlarında da Royal Opera House; son olarak kültürel propaganda alanında Foreign and Commonwe1 alth Office adına kültürel ilişkileri yürüten British Council bu destek birliklerini dünya çapında iyi bir şekilde kullanmaktadır. Nasıl ki Everest gibi bir küçük tepeyi en yüksek zirve yapan altındaki büyük dağlardır, aynı şekilde bir kültür temsilcisini yurt dışında marka yapan arkasını dayandığı sağlam kuruluşlardır. Burada şunu özellikle vurgulamak gerekir ki yukarıda zikredilen kuruluşların uyum sergilememe ihtimali kimsenin aklına gelmez ama bizde bir liste çıkaracak olsanız bunların iş birliği yapma ihtimalleri başlarındaki kişilerin hüsnü niyetlerine göre değişiklik arz eder. Bu ise külliyen icra edilmesi zorunlu bir faaliyeti yapılamaz hale getiren en önemli sebeptir.

Doğu Avrupa’da, Macaristan’ın Magyar Kulturalis, Polonya’nın İnstytut Polski, Estonya’nın Eesti Instituut ve Litvanya’nın Latvijas Instituts adlarıyla kurmuş olduğu kurumları görüyoruz. Bu kurumlar belirli yıllarda çıkışlar yaparak kültürel diplomasi alanında adlarından söz ettirmeyi başarmış kuruluşlardır. Bu küçük sayılabilecek ülkelerin muadillerinin yapamadığı bir işe kalkış olmaları ülkelerini milletler arası arenada zikredilmeye layık hale getirmiştir. Bu da ekonomi başta olmak üzere birçok alanda fayda sağlamıştır.

Kültürel diplomasi konusunda Japonya, Çin gibi Uzak Doğu ülkeleri de önemli girişimlerde bulunmaktadırlar. Dünyada yumuşak gücü en etkili kullanan kültürlerden biri sayılan Japonya, sanayi ve ekonomik gücüyle dünya popüler kültürüne birçok ürününü satabilmektedir. Dünyada televizyonu olup da bir Japon çizgi filmi seyretmemiş çocuk yok denecek kadar az olsa gerektir. Japon popüler kültür ürünlerinden Budizm, televizyon, tiyatro, film, anime, manga, bilgisayar oyunları ve müzik gibi genç nesli cezb eden ürünler önemli ihraç mallarıdır.

Soğuk savaşın bitiminden sonra ABD’nin yeni rakibi sayılabilecek olan Çin bugün dünyada etkin konuma gelmiştir. Çin kamu diplomasisine ağırlık vermiş, uluslararası radyo yayınları, kültürel diplomasi, eğitim, dil okulları, değişim programları, Konfüçyüs Enstitüleri gibi alanlara siyasi ve maddi olarak ciddi bir emek harcamaktadır. Bunu dünyanı değişik yerlerinde müşahede etmek mümkündür.

Uzak Asya ve Okyanusya ülkelerindeki kültürel diplomasi çalışmalarında ise aklımıza Hindistan’ın Bollywood ile gelmektedir. Özellikle yazılım başta olmak üzere birçok mühendislik dalında yetişmiş eleman ihracatı Hindistan’ın başarısı olarak zikredilmelidir. Yabancı düşmanlığının hızla arttığı Batı dünyasından bu yetişmiş elemanlar şu ya da bu şekilde ülkelerine döneceklerdir. En azında maruz kaldıkları baskılar yatırımları ve zihinlerini mensubu oldukları halkların ve toprakların üzerine yöneltecektir. Bu durum ise Batı için hızlı bir çöküşün başlangıcı Doğu için yeni bir doğumun sancısı olacaktır.

Türk Kültür Diplomasisinde Başarılı Olmak için Neler Yapılmalı, Neler Yapılmamalıdır?

  1. Ortak hedef ve çıkarlar doğrultusunda devletin bütün kurumlarının bir orkestra şevi yönetiminde tek nota hata vermeyecek şekilde çalışması gerekir. Dışişleri Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı, YÖK, TRT, AA, TİKA, medya kuruluşları, üniversiteler, STK’lar, düşünce kuruluşları, vakıflar, yardım kuruluşları, sanatçılar, bilim adamlarının koordinasyonu çok önemli ve zorunludur.
  2. Türkiye’den yurt dışına eğitime giden öğrencilerin “tek kişilik devlet temsilcisi oldukları” konusunda bir üst kurum tarafından bir aylık bir eğitim verilmeli ve bu gençler ülke menfaatlerine hizmet edecek şekilde motive edilerek takip edilmelidir. Hangi öğrencinin ne üzerine çalışmalar yaptığı hususu devletin elinde olmalı ve peyderpey ödüllendirmelerle bu öğrenciler gittikleri ülkelerde kalmak yerine ülkelerine hizmet etmek üzere gelmeyi bir şiar edinmelidirler.
  3. Türkler hakkındaki olumsuz yargının yurt dışı tarih kitaplarından çıkarılması için bir komisyon oluşturulmalı ve bir düşünce kuruluşu kurularak bu konuda yoğun çalışmalar yapılmalıdır. Bu hususta rehavete düşülmesi, kuruma alınacak kişilerde adama iş değil işe adam alımı yapılması hususunda en küçük bir taviz verilmemelidir. Bu hususta stajyer eğitimlerinden, yüksek lisans ve doktora çalışmalarına kadar ilmi bütün kanallar kullanılmalıdır. Özellikle ting-tang kuruluşu denilen yapılanmalara benzer bir yapının kurulması ve faal tutulması hayati derece önemlidir.
  4. ABD’de kurulmuş olan Kültürel Diplomasi Enstitüsü benzeri bir yapılanma derinlemesine incelenmeli fakat bu yapılanmanın kopyalanması yerine milli bir yapının ihyası yoluna gidilerek adi taklitçilikten kaçınılmalıdır. Enstitü, kültürel alanda öne çıkan özel sektörler, hükümetler ve şahıslarla işbirliği yaparak uluslararası konferanslar, paneller ve tartışma toplantıları düzenlemeli ve en önemlisi yüksek lisans ve doktora düzeyinde öğrenci kabul etmelidir. Göstermelik konferanslar, paneller ve tartışmalar ya orada bulunan topluluk ile sınırlı kalmakta ya da basılan kitapçığı vasıtasıyla bu sayının iki-üç katı bir hedef kişilerine ulaşmaktadır. Öğrencisi olmayan bir enstitü meyve vermeyen bir ağaç gibi bir müddet yaşadıktan sonra ölmeye mahkûmdur. Meyveli bir ağaç planlaması şeklinde başlatılmayan işler bir müddet sonra yeni gelen yönetimlerce işlevli ve ekonomik bulunmadıklarından lağv edilmektedir.
  5. Dijital Kültürel Diplomasi alanında yurt dışına fikir ve mal ihraç edebilecek ya da bilgi ve teknoloji alabilecek resmi ya da özel tüzel ve gerçek kişilerin tanıtılması, bu kişilerin doğru alanlara sevk edilmesi gibi hususlarda teknolojinin son imkânları kullanılarak bir yazılım planlanmalı ve bunun tamamen yerli ve milli olmasına dikkat edilmelidir. Siber savaşların yaşanmaya başladığı günümüzde her yönü ile hâkimiyeti size ait olmayan sistemler bir müddet sonra size doğrultulan kendi silahınız halini alacaktır. Bu ise içeriden ihanete uğramış bir ordu gibi ciddi bir bozguna sebep olur ki bunu akıllı bir kimse asla arzu etmez.
  6. Zengin tarih ve kültürel mirasa sahip Türkiye geçmişte sahip olduğu toprakların insanının gözünün içine baktığı bir ülke konumundadır. Bu ülkeler velev ki Müslüman bir ülke olmasın Türk tebası muamelesi görmeyi hak etmektedir. Türkiye kültürel diplomasisini bu mantık çevresinde Yeni Osmanlıcılık vb. kavramlara takılmadan işin içeriği ile ilgilenerek icra etmek zorundadır. Her devir kendi fikrini kadim köklerinden beslenerek üretmek zorundadır. Bununla yetinmemeli ve başka iklimlerden fidanlar getirerek yeni denemeler de yapmalı ve dün ile yarın arasında sağlam bir köprü vazifesini yürütmelidir. Her şeyin yenisi fakat kültür ve medeniyetin eskisi makbuldür. Bu eskilik eskimişlik değildir. Sağlıklı ve hücrelerini her zaman bütünüyle yenilemeyi başarabilen bir organizma gibi olmak kültürel diplomasinin elde etmek istediği bir hedef olmalıdır. Bu sebeple içe dönük değil dışa dönük bir yüzü olmak zorundadır kültürel diplomasinin.
  7. Türkiye’nin kültürel zenginliğini oluşturan dili, tarihi, coğrafi konumu, eğitimi, yemekleri, eğlencesi, müziği, sanatı kendine has şekillenmiştir. Bu kültür bırakın dışarıda içeride dahi yeni yeni tanınmaya başlamıştır. Cağ kebabından künefeye kadar bir bölgede yaygın olan bir yemek kültürünün diğer bölgelerde çok az tanınıyor olması kendi insanına hizmet açısından bir eksikliktir. Egenin otlu yemekleri, Güney Doğu Anadolu’nun etli yemekleri, Karadeniz’in kendine has yemekleri hala bölgesel olarak yaşatılıyorsa burada kabile devletinden tek vücut bir devlete geçemedik demektir. Bu yemeklerin yemek endüstrisi açısından önce kendi illerimizde sonra da dünya genelinde Türk Mutfağı adı altındaki restoranlarda yaygınlaştırılması şarttır. Buradaki en büyük eksiklik imaj çalışması eksikliğidir. Yurt dışında İstanbul, Divan, Sultan, Turkish Resteurant gibi adlarla açılan birçok işletme işletmecisinin ve ustasının ufku kadar iş yapabilmektedir. Dönerdeki standartlaşmayı diğer yemeklerimizde de yakalamadıkça bir McDonald’s gibi ülkenin de hatırlanacağı marka üretemeyeceğiz. Yurt içi ve yurt dışına sunulan gıdalarda farklı bir tat sunmanız artık yeterli değildir. Organik ve güvenilir bir gıda sunamıyorsanız varlığınızı devam ettirmeniz mümkün değildir. Buna ulaşmak için ise önce içeride sonra da dışarıda gıda güvenliği ve standartlaşmasını hızlı bir şekilde sağlamak gerekmektedir. İçeride oluşturamadığınız standarda dışarıdan güvenilir sertifikası alamazsınız. Bu yüzden temizliğe önce evden başlanmalı daha sonra bu hadise kültürel diplomasinin bir vasıtası olarak planlanmalıdır. Zaten bir çok alanda kültür diplomasisi ülkesinin imkân ve kabiliyetlerini kullanarak iş yapmaktadır. Kültürel diplomasi yürüten kuruluşların hem standardı oluşturması hem de bunu dışarıya sunması gibi bir uğraş başarılı çok az sonuç verecektir. Bu aynı zamanda ciddi bir zaman ve para kaybını da beraberinde getirecektir. Keşfedilmiş yolları yeniden keşfetmeye çalışmaktan farksız olacak bu eylem sizi rakiplerinizden onlarca yıl geriden gelmeye mahkûm eder.
  8. Türk dizilerinin yayımlanmasında kültürel diplomasinin belirli başlı aktörlerinin görüşlerinin alınması mecburi hale getirilmelidir. Zira bir filmin verebileceği zararı telafi etmek bu aktörlerin ciddi olarak enerjisini, zamanını ve parasını israf etmesine sebebiyet vermektedir. Türk dizileriyle verilmek istenen mesaj formatı bozmayacak şekilde küçük dokunuşlarla sağlanmalıdır. Burada birinci amaç olumsuz algı oluşturacak formatın önceden önlenmesi, ikinci amaç ise oluşturulmak istenen algının film sahibinin vermek istediği mesaja zarar vermeyecek şekilde açık ya da örtük olarak verilmesidir. Burada kısmi bir zorlama söz konusu olmalıdır. Tamamen cebir kullanmak yerine bu hususların ikna yöntemi ile işin ehli kişilerce yapılması şarttır. Öbür türlü komünist ülkelerde olduğu gibi bir sıkı denetim mekanizmasına dönüşecek yapı sektöre de ciddi zararlar verebilir.
  9. Kültürel diplomasi dıştan içe dönük bir baskıyı şehirlerine uygulamalıdır. Ecnebilerin Eski Şehir dedikleri tarihi dokusu muhafaza edilmiş şehirlerin kurulması için yurt dışından getirilen misafirlerin öncelikle bu özellikleri taşıyan yerlere yönlendirilmesi ve oradaki esnafın ve siyasetçinin bundan nemalanması sağlanmalıdır. Bu hususta da dünya çapındaki standartlar incelenerek özgün bir standart oluşturulmalı ve bu husus açıkça muhataplara vazgeçilmez bir kural olarak sunulmalıdır. Böylece çarpık kentleşme ve herkesin aklına göre bir çevre planı yapması hususları orta ve uzun vadede engellenebilir. Kültürel girişimlerde muhatap ülke insanlarının ihtiyaçlarını doğru analiz edecek ölçüm kurumları kurulmalı ve bunlardan hizmet alınmalıdır. Çölden getireceğiniz bir misafiri Trabzon, Rize gibi yeşil bir yerde ağırlarken denizden çok uzak bulunan bir bozkır insanını da denizle iç içe bir şehirde ağırlamak muhatapta oluşturacağı etki açısından değerlidir. Bu hususların ülke ülke çalışılması ve ilgili ülke halkının eğilimlerinin belirlenmesi gereklidir. Malum olduğu üzere ticarette talebe arz edilir. Kültür diplomasinin de talep edeni muhatap ülkenin halklarıdır. Talep bilinmeden neyin arz edilebileceğini bilmek mümkün değildir.

Mustafa KAYIHAN

22.06.2017

ANKARA