Yoksulluğun Sebepleri

Peygamberimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm buyurmuş ki: “İnsana yoksulluk yirmi dört şeyden hâsıl olur:
1. Ayakta işemek,
2. Cünüp iken yemek,
3. Ekmek ufağını hor tutup basmak,
4. Soğan ve sarımsak kabuğunu ateşe yakmak,
5. Âlimlerin önünce yürümek,
6. Atasına ve anasına adıyla çağırmak,
7. Rast geldiği ağaç ve süpürge çöpüyle dişini kurcalamak,
8. Elini balçıkla yumak,
9. Eşik üzerine oturmak,
10. İşediği yerde abdest almak,
11. Çanağı ve çömleği yıkamadan yemek koymak,
12. Elbisesini üstünde dikmek,
13. Yüzünü eteği ile silmek,
14. Aç iken soğan yemek,
15. Evinde örümcek komak,
16. Sabah namazını kılıp mescitten çabucak çıkmak,
17. Erken pazara varıp ve pazardan geç çıkmak,
18. Yoksul kimseden ekmek satın almak,
19. Çıplak yatmak,
21. Kap kacağı örtüsüz komak,
22. Çerağı üfürmek,
23. Her şeyi “bismillah” demeden işlemek,
24. Şalvarını ayakta giymek. ”

Bunlar cümle yoksulluk getirir, müminler hazer etmek (sakınmak) lazımdır.

(Mızraklı İlmihal’den)

Su şırıltısı, para tıkırtısı, kadın fıkırtısı

Ben şöyle bilirdim:

Dünyada insana üç ses hoş gelir: Kadın sesi, para sesi, su sesi.

Meğer aslı şöyle imiş: su şırıltısı, para tıkırtısı, kadın fıkırtısı.

Bunun bir de aldanılmaması gereken türü var o da şöyle:

“Dünyada üç şeye aldanma: Şemsü’ş-şitâ, eşkü’n-nisâ, iltifatü’l-ümerâ. Türkçeden Türkçeye sadeleştirilmişi:  “Kışın güneşine, kadının göz yaşına, müdürün övüşüne aldanma.”

Bir başka ifade ile : “Kışın güneşine, kadının gülüşüne, müdürün övüşüne aldanma.”

Mustafa KAYIHAN

15.06.2017

Ankara

Balkan Medreseleri Mezunları Değerler Eğitimi

Efendim 2015 yılında İstanbul’un bir İmam-Hatip Lisesi müdür yardımcılığı görevindeki bir ağabeyim benimle irtibata geçti. Balkanlarda çalışmış olmam hasebiyle Medreselerle ilgili bir proje hazırlamamı istiyordu.

2012 yılında Bosna Medreseleri ve Türkiye’deki İmam-Hatip Liseleri arasında bir kardeş okul girişiminde bulunmuş ve “vesvasilhannas”ın işe dahil olması ile bir soruşturmanın muhatabı olmuştum. Müdür yardımcı olan ağabeye dedim ki: – Efendim ben ne zaman İmam-Hatiplerle ilgili bir husus çalışsam şeytan devreye giriyor ve dünya sıkıntısı çekiyorum. Mümkünse projenin hadimliğinde bulunayım ama ismim geçmesin.” Zar zor kabul ettirdim ve başladım yazıp çizmeye.

Yazıyı yazmak kolay ama ne yapacağına karar vermek insanın zamanını alıyor. Yazı çizi ve icranın nasıl yapılabileceği hususlarına karar verdikten sonra bir pazar günü İstanbul’da kurra hafız yetiştiren devlet-i Türkiyyede nazı geçen bir hâceye de mevzuyu arz ettik. Projenin çok iyi düşünülmüş bir proje olduğunu, aşağıda verdiğim taslaktan adlarını çıkardığım bir kaç dini vakfı sayarak bunların yetkililerini sabah namazında toplayarak onları hadiseye dahil edebileceğini söyledi ve ayrıldık.

Bir taraftan da İHL müdür yardımcısı dostum bu vakıf yetkilileri ile görüşmeler yapıyor ama çoğundan kaçamak cevaplar alıyordu. Hâceefendinin görüşmelerinden de icraata yönelik bir sonuç çıkmadı.

Derken müdür yardımcısı dostumun görev yaptığı yerdeki sosyal faaliyetlerde aktif bir öğrenci Sayın Cumhurbaşkanı iltifat etmek için davet etmiş ve dostum projeyi delikanlının eline vererek fırsat bulursan bunu göster, demiş.

Sayın Cumhurbaşkanı delikanlıya, “Nelerle uğraşıyorsunuz bakalım!” dediğinde delikanlı “Efendim şöyle bir proje üzerinde hocalarımızla çalışıyoruz.” cevabını vermiş. Delikanlının anlattığına göre Sayın Cumhurbaşkanı projeyi baştan sona okuduktan sonra “Bu projeyi hayata geçirin derslere ben de gireceğim.” demiş.

Bu cümleden alınan cesaretle adlarını sildiğim vakıflarla tekrar görüşmeye başladık ve her birinden işin nasıl yapılamayacağı noktasında nutuklar dinledik.

2015 yılı Bilge Kral Aliya İzetbegoviç rahmetlinin doğumunun 90. yılı idi. Proje dahilinde Medreseli Boşnak çocuklar Kocatepe Camiinde Aliya’nın ruhuna Kur’an tilaveti ile Türkçe başlayıp Boşnakça devam edecek Mevlid-i Şerif okuyacaklardı. En değerlisi de Çanakkale’de yapılacak Kur’an tilaveti olacaktı.

Projeyi ekte arz ediyorum.

Belki icra edecek birileri çıkar da hayırlı bir anane başlamış olur.

Mustafa KAYIHAN
18.05.2017
Ankara

***
BALKAN MEDRESELERİ

201? MEZUNLARI

DEĞERLER EĞİTİMİ

PROGRAMI

PİLOT ÜLKE: BOSNA-HERSEK

MEDRESELER

1. Behram Bey Medresesi (Tuzla-Bosna)

2. Cemaleddin Çavuşeviç Medresesi (Tsazin-Bosna)

3. Elçi İbrahim Paşa Medresesi (Travnik-Bosna)

4. Gazi Hüsrev Bey Medresesi (Saraybosna-Bosna)

5. Karagöz Bey Medresesi (Mostar-Bosna)

6. Osman Efendi Recoviç Medresesi (Visoko-Bosna)

 

I. PROJENİN ADI Balkan Medreseleri 201? Mezunları Değerler Eğitimi Programı

(Pilot Uygulama Bosna Hersek Medresleri: 6 Medrese)

 
II. PROJE YÜRÜTÜCÜSÜ ?  
III.  PROJENİN UYGULANACAĞI YERLER BURSA
ÇANAKKALE
EDİRNE
İSTANBUL
KONYA
 
IV. PROJE ÖZETİ
1. Medrese mezunlarına teorik ve uygulamalı kurslar düzenlenecektir.

· Kuran Kıraati Dersleri (Teorik ve uygulamalı)
· Cumhur Müezzinliği ve İmamlık Dersleri  (Teorik ve uygulamalı)
· İslam Sanatlarından Örnekler (Ebru, Hat, Tezhip-İSMEK Ortaklığıyla)

2. İstanbul, Bursa, Edirne, Çanakkale ve Konya’da bulunan tarihi mekânlar gezdirilerek ortak tarih ve geçmişe vurgu yapılacaktır. (İlgili Belediyeler Sponsorluğunda)

3.  Gezilen mekânlardaki din ve kanaat önderleriyle buluşturularak dini sohbetler gerçekleştirilecek ve şehirlerde yaşamış din âlimleri hakkında bilgiler verilecektir.

4. Çanakkale’de bulunan Balkan kökenli şehitler ziyaret ettirilerek hafızların Kuran okumaları sağlanacaktır. Bu programın içeriğine ayrıca değer atfedilmektedir.

5. Türkiye’de yaşayan Boşnak kökenli âlim, sanatçı ve kanaat önderleri ve derneklerin katkısı sağlanarak onlardan bir parçanın Türkiye’de yaşamakta olduğu vurgulanacaktır.

6. Bu program ile Selefi ve İrani bazı akımların Osmanlı Coğrafyasındaki oynamak istedikleri oyunların toplumda lider ve öğretmen kimliği kazanacak olan bu gençler sayesinde önlenmesi özellikle amaçlanmaktadır. Bu grupların medreselere sundukları çeşitli maddi imkânlar konuya vakıf herkesin malumudur.

7. Öğrencilerden gelecek taleplere göre uygulama sırasında ortaya çıkacak diğer eğitimler (Tefsir, Fıkıh, Hadis, Kelam, Akaid, Siyer vb.) verilecektir. Bütün bu işlerde paydaş vakıf, kurum, kuruluş ve kişilerden yardım alınacaktır.

8. Bu gençlerin ekonomik durumları malumumuzdur. Gezdikleri mekânlarda alış veriş yapabilmeleri için harçlık niteliğinde bir bursun geldiklerinde verilmesi münasip olacaktır. Bu noktada ilgili kurum ve kuruluşların yardımlarına ihtiyaç duyulmaktadır.

 

V. PROJENİN SÜRESİ
Yaklaşık 15 günlük bir program planlanmaktadır. Bu süreye geliş ve dönüş dahil değildir.
VI. PROJENİN AMAÇLARI
Genel Amaçlar 1.     Hristiyanlığın ve modernliğin baskısı altında yaşamakta olan Balkan ülkelerinde yaşayan ve medrese eğitimi seçerek zor bir işe talip olmuş Medrese talebelerine iltifat etmek bu projenin en temel amacıdır.

2.  Ayrıca Osmanlı mirasından hızla uzaklaştırılan Balkan Coğrafyasının acilen beslenmesi ehemmiyet arz etmektedir.

3.  Selefî ve İranî akımların Balkanlarda özellikle de dini hususlarda oynamak istekleri oyunu zaten Osmanlı usulüne yatkın olan Balkan halkını tekrar Ehl-i Sünnete yönelterek muhafaza etmek.

Özel Amaçlar Rahmetli Tayyip Okiç gibi birçok âlim ile Türkiye Cumhuriyetinin dini hayatını canlandırmış Balkan Coğrafyasına vefa borcumuzu ödemek bu projenin özel amacıdır.
VII. İŞBİRLİĞİ YAPILACAK KURUM VE KURULUŞLAR
1. Bursa Büyükşehir Belediyesi
2. Çanakkale Belediyesi
3. Diyanet İşleri Bakanlığı
4. Edirne Büyükşehir Belediyesi
5. Gençlik ve Spor Bakanlığı
6. İstanbul Büyükşehir Belediyesi
7. İstanbul’un İlgili İlçe Belediyeleri
8. Konya Büyükşehir Belediyesi
9. Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı
10. Türkiye İlahiyatçılar Vakfı
11. Yurt Dişi Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığı
12. …
VIII. PROJE FİKRİNİN DOĞUŞU VE PROJENİN GEREKÇELERİ
1. Proje Fikrinin Doğuşu Balkanlarda Osmanlı mirası olarak hala yaşatılan Medreseler yüzlerce yıllığın bir temsilcisi olarak hala dimdik ayaktadır. Bu Medreselerin bütün olumsuzluklara rağmen mezun ettiği gençler dini ve kültürel hayatın en yılmaz savunucuları olarak Balkan coğrafyasında adeta nesilden nesile nöbet devralmaktadırlar. Bu proje sadece bu geleneği ve gençleri alkışlamak için düşünülmüş bir projedir. Projenin doğuşunda “Marifet iltifata tabidir, iltifat görmeyen meta zayidir.” darbı meseli en önemli düstur olmuştur.
2. Projenin Gerekçeleri
a) Genel Olarak ve Projenin İhtiyaç ve Sorunları 1. Selefîlerin ve İran’ın Balkanlarda ekonomik sıkıntıları da fırsat bilerek çok ciddi çalışmalar yaptıkları gözlenmektedir. Bosna’da İran kaynaklı kitaplar okuyan bir Boşnak’ın “Osmanlı’yı sevmiyorum.” cümlesini kurabilmesi amaçlarına kısmen de olsa ulaştıklarını göstermektedir.

2. Burslu olarak okuyan birçok Medrese talebesi kendi şehrinden dahi dışarı çıkmış değildir. Bu gençlere çok büyük bir coğrafyanın bir parçası olduğu gösterilmeli ve en önemlisi yaşattırılmalıdır.
3. Bu bağlamda proje için herkesin gayret ve desteğine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu yıl Bosna ile kısıtlanmış olan bu projenin sonraki yıllarda bütün Osmanlı Coğrafyasına şümul hale getirilmesi elzemdir.
4. Her işte olduğu gibi bu projenin en büyük sorunu meseleye ortak sahip çıkmama sorunudur. Proje samimi kurum, kuruluş ve kişilerin her türlü desteği ile imece usulüyle yürütülecek ve bir kuruluşun değil bütün bir Müslüman Türk toplumunun malı olacaktır. Projenin tek sorunu budur ve tıpkı “Hacerü’l Esved”i bütün kabileleri dâhil ederek taşıtan Resululllah Efendimiz (s.a.v) gibi birleştirici, bütünleştirici ve örtünün bir kenarından tutturucu kişi, kurum ve kuruluşlara ihtiyaç duyulmaktadır.

b) Hedef Grupların ve Nihai Yararlanıcıların Tanımı Genel olarak Balkan Ülkelerinde bulunan Medrese öğrencilerin tamamı nihai yararlanıcılardır.

İlk aşamada o yıl Mezun olan kız ve erkek öğrenciler kabul edilecektir. İlerleyen aşamalarda ara sınıflar için de çeşitli etkinlikler düzenlenecektir. Bütün bunları pilot uygulama belirleyecektir.

c) Projeden Doğrudan ve Dolaylı Yararlanıcılar Balkanlar’da bulunan Medrese Mezunları. Pilot uygulama olarak seçilen Bosna Hersek’in çeşitli şehirlerinde bulunan 6  Medresenin her birinden 45 öğrenci (bir otobüsün alabileceği insan sayısı esas alınmıştır) toplamda 270 öğrenci kabul edilecektir. Bu sayı proje ortaklarından ve desteklerinden kesin dönüt alınmadan Medreselerle irtibata geçmenin uygun olmayacağı düşüncesi ile netleştirilmemiştir. Yapılabileceği netleştiğinde sayının bütün mezunları kapsacak şekilde genişletilmesi planlanmaktadır.
d) Hedef Grupların Seçilme Sebepleri; İhtiyaçların ve Sorunlarının Tanımlanması Balkanlarda “ehl-i sünnet ve’l-cemaat”i en iyi temsil eden kurumlar Medreselerdir. Bu medreseler geleceğin kanaat önderlerin yetiştirecek kurumlardır. Aynı zamanda her biri Osmanlı Mirası olan cami, medrese ve vakıfların bekçileri durumundadırlar. Bu sebeple Medrese talebeleri seçilmiştir.
IX. PROJEDEN BEKLENEN SONUÇLAR
1. Hedef Gruplar Üzerinde Beklenen Etki Medrese talebelerinin Selefi, İranî akımlara kapılmamaları,

Balkanların Osmanlı bağlılıklarının sürdürmelerinin uzun vadede yollarının açılması projeden beklenen etkilerden biridir.

2. Somut Çıktılar Projenin en somut çıktısı Medrese talebelerinin gönlünün kazanılmasıdır.
3. Yaygın Etkiler Bu proje temel alınarak ilerleyen süreçte alt sınıfları da kapsayacak şekilde çok değişik işbirliklerine gidilebilir.
X. SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK
1. Malî Sürdürülebilirlik Proje ayni ve nakdi işbirlikleri ile yürütülecektir.
2. Politik Sürdürülebilirlik Projede devletin ilgili kurumları ile ortak hareket edilecek ve gerekli bilgilendirmeler yapılacaktır. Resmi ve vakıf kimliğindeki yurt dışı kurumları ile azami derecede işbirliği yapılması düşünülmektedir.
XI. PROJE KAPSAMINDA YER ALAN TEMEL FAALİYETLER VE PROJE SÜRESİ
 

İşin Adı Başlama Tarihi Bitiş Tarihi
1. Medreselerle irtibata geçilmesi. 01. 04. 201? 01. 05. 201?
2. Medrese talebelerinin isim listelerinin ve velilerinin izin yazılarının alınması. 01. 04. 201? 01. 01. 201?
3. Öğrenci Yurtların Ayarlanması ve Eğitim İçeriğinin Netleştirilmesi. 01. 04. 201? 01. 04. 201?
4. Biletlerin alınması (uçak ?) 01. 04. 201? 01. 04. 201?
5. Öğrencilerin Yurtlara Yerleştirilmesi. 01. 04. 201? 01. 09. 201?
6. Programın Uygulanması: (14 gün)

23 Temmuz Bosna’dan hareket edilecektir. Dönüş 9 Ağustos’tur.

1. Gençlere Değerler Eğitimi Verilmesi.
2. Edirne, Bursa, Çanakkale, Konya gezileri ve buralarda yapılacak programlar.
Edirne: Selimiye Camiinde bir Boşnak Usulü Bir Mevlid Programı ve çeşitli ziyaretler.
Çanakkale: Şehitlikte Kuran ve Boşnakça Mevlid Programı ve ziyaretler.
Konya: Sema Gösterisi ve Kuran tilaveti. Boşnakça ilahi ve Mevlid okunması.
Bursa: Ulu Camiinde Kuran tilavetleri ve Boşnakça ilahiler söylenmesi.

24. 07. 201? 08. 08. 201?
Bosna’ya hareket 09. 09. 201? 10. 09. 201?
XII. ORTAKLARIN ROLLERİ VE GÖREVLERİ
Ortaklar aynî ve nakdî olarak projeye dâhil olacaklardır.
 XIII. BÜTÇE
Giderler Birim Adı Miktar Birim Maliyeti Toplam Maliyet (TL)
Konaklama
Bosna-Türkiye-Bosna Ulaşım
Yemek
Şehir İçi Araç ve Rehberlik Ücreti
Şehirler Arası Ulaşım
TOPLAM

 

Bir berber mottosu: “Fazla uzatma gel!”

34. Amerikan Başkanı Dwight D. Eisenhower lakabı ile “Ike” 1952’de yapılan seçimde şu sloganı kullanmış “I like Ike” (=Aykı seviyorum.) Slogan o kadar sevilmiş ki 1961’de yapılan seçimde bir kelime ekleyerek devam etmiş “I still like Ike” (=Ayk’ı hâlâ seviyorum.) Fakat kedi kaymağı bir kere yemiş 35. Başkan John F. Kennedy olmuş. Suikasta uğradığını düşünecek olursak pek de kaymaktan sayılmaz ama ona nasip olmuş işte…

Neyse bunu hoşuma giden şu mottoyu yazmak için anlattım. Bizim berberlerden birisi şöyle bir motto bulmuş: “Fazla uzatma gel!”.

Neyi mi?

Lafı, süreyi, saçı, sakalı…

Mustafa KAYIHAN
09.05.2017
Ankara

SON SOM!

İki bin dört yılın mayısının güneşli bir günüydü. Tanrı Dağlarının eteklerinde kurulmuş olan şehrin yaşı belki otuz olan fakat bin yıldır oradalarmış gibi görünen palamut ağaçlarının arasında raks eden sincaplar vatanına dönecek olan bu genci beş yılın ardından bir bayram havasında uğurluyorlar gibiydi.

Tanrı Dağlarının bir kolu olan Aladağların tepelerindeki karlar eriyerek şehrin içindeki kanallardan geçerken kendi dilleriyle “güle güle” diyorlardı sanki…

Güneş bir başka tatlı gülümsüyordu o gün, gökyüzü bir başka maviydi…

– Bu gece son, dedi içinden. Üstad’ının dizeleri geldi aklına birden:

“Ne ölüm terleri döktüm nelerden
Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm
Yetişir çektiğim mesafelerden.”

Dile kolay beş yıl geçmişti.
Kaç gece “ölmeden bir eve varabilsem, şu köşeyi de bir atlatabilsem” diye dualarla geçmişti şehrin karanlık yollarını…

Daha dün, on bir Eylül günü ikiz kuleleri vuran faili meçhul uçaklar ikiz kulelere değil Müslümanların hayat direğine çarpmıştı sanki.

Ertesi gün herkesin toplanıp hapislere atıldığı, yandan önden mahkûmlar gibi fotoğrafların alındığı o günler bir kâbus gibiydi.

Sokaklarda Müslüman kimlikli kişilerin avlandığı, bir “kaide”ye uydurularak hapse atıldığı günler ne kadar kötü günlerdi.

Yediği dayak nedeni ile beyin travması geçiren, gelişinin ikinci gününde ortamdan korkarak memlekete rücu eden insanlar ve daha neler neler…

Ona da “Dertleri zevk edindim, bende neşe ne arar.” şarkısını söylemek düşmüştü.
Alın terini günü birlik yiyen babası onun için “Sütçü”yü satmamış mıydı? Sütçü kovadaki sütü içme vukuatı sonrası bu adı alan inekleriydi. Süt ve ilim ne kadar da iç içe kavramlar… Süt ilim, inek emek, yemek…

Nasıl dönerdi ki “ölümden korktum” diyerek. Hayatlarını kendisine bağlamış bu kadar insanın umutlarını yıkmaktansa ölmek yeğdi belki…

Annesi bir terslik olduğunu hissediyordu, fakat o hep güllük gülistanlık konulardan bahsediyor, şakalar yapıyor ve anne kalbini kandırdığını sanarak avunuyordu. Sonradan öğrenecekti ki anne olayların hepsini hissetmiş; günlerce telefon başında beklemiş, arayan herkesin kendisini oğlu için aradığını zannederek telefonlara koşmuştu. Bir anne kalbi titremesiyle ve anne ayağı çabukluğuyla bir koşuş…

Ailesine çok fazla telefon açamıyordu.
Ama delikanlılığa zeval vermemek adına onlara arayamayışının asıl sebebinin teknolojinin yeni yeni girdi yaşadığı şehire girdiğini, görüşmenin çok pahalıya patladığını, onların alın terlerini o kadar rahat harcamanın kendisine koyduğunu söylemişti… Oysa…

Utanıyordu çünkü bu yaşına gelmişti hala para kazanamıyordu. Evin rutin işleri haricinde çeşitli işlerde çalışmıştı ama aldığı para ona harcadığına göre devede kulak kalıyordu.

Hasılı kelam beş yıl “Dünyaya kapalı, Allaha açık” bu şehrin semtlerinde geçivermişti işte.

Dün gelmişti yarın gidecekti memlekete…

Liseden üst dönem bir abisi gelmişti son yıl şehre.

Yeni evlenmiş olan bu dost yüz ile memleket muhabbetleri yapıyorlar, maziyi ara ara yad ediyorlardı.

Hadisenin vuku bulduğu gün abisi ona:

– Yarın akşam uçakta olacaksın, bu gece son gecen, haydi bir akşam yemeği yiyelim. Veda yemeğimiz olsun seninle, demişti.
– Peki, dedi. Haydi öyle olsun !

Zaten sınıf arkadaşlarının çoğu da erken bilet alarak dönmüşlerdi memleketlerine.

Akşam evini paylaşan Rus nine ile konuşacak bir şeyi de yoktu hani.

Akşama doğru abisinin evine revan oldu.
Hoş sohbet ve vedalaşmadan sonra, helallik isteyip ayrıldı.
Caddeye inip bir dolmuşa atladı hemen.
Saat 21.00’e yaklaşıyordu.
Şehrin yarısı yanan yarısı patlamış sokak lambaları arasından hızla yol alan dolmuşa:

– Na astanofke astovite, pajaluysta! dedi.

Dolmuş şoförü hemen bir sağ yaparak durdu.
Yaşadığı ev Tıp Üniversitesinin yüz metre yukarısında idi.
Dolmuştan hızla dışarı çıktı ve karşında ellerindeki bazı kağıt parçalarını yukarı kaldıran iki kişi ile karşılaştı.
– Dökümanlarınız lütfen!
– Siz de kimsiniz?
– Polis! Evraklarınızı gösterin!
– Ben sizin gibi kılıkta polis görmedim bu şehirde! Siz evraklarınızı gösterin! der demez hemen derdest edilerek taksiye doğru sürüklenmeye başladı.

Tekvando, aikido kurslarına gitmişti fakat boyları bir doksanı bulan yüz kiloyu aşkın, sporcu oldukları belli olan bu adamalara bildiğiniz hangi tekniği kullanırsanız kullanın geri dönüşü çok acı olacaktı, bunu anlamak pek de güç olmamıştı onun için…

Kaldı ki adamlar omuzlarından tutunca yere mıhlanmış kalmıştı sanki, kolunu oynatamıyordu ki teknik vuruşla Donkişotluk yapsın…

Eğitimli iki eşkiyanın elinde bir çuval torbasından farksızdı artık.

İki ayı yavrusu taksinin arka tarafına aralarına almışlardı onu.
– Yürü, dediler taksi şoförüne.
Sarı saçlı, kuru yüzlü, gözleri çökmüş bu adamcağızın da kaçırılımış olduğunu anladı az sonra.
– Bu zavallı adamcağıza ne yapıyorsunuz, o size ne yaptı ki? dedi şoför.
– Sen sus, dediğimiz yöne sür!

Bir iki çabaladı iki haydut arasında fakat baktı ki güç kullanmakla alt edilecek bir durum değil.

– Biraz açılın bari oturayım, diyebildi.
– Ha şöyle rahat dur, dedi sağdaki.
– Gel otur, şimdi söyle bakalım bizim kızlarla hukukun nasıl bakalım!?
– Yarın gidiyorum memlekete bu güne kadar hiç bir hukukum olmadı!
– Nee! Sen kızlarla hiç … ? Hadi canım sende!
– Evet …!
– İçki!
– Yok!
– Uyuşturucu!
– Yok.
– Kumar!
– Yok.
– Kız da yok, insan bu şekilde nasıl yaşar ki !

Soldaki bir iki tartaklamaya çalışıyor ama sağdakini muhabbet sarmış olacak ki konuşmaya devam ediyordu.

– Bir insan böyle bir hayattan nasıl zevk alabilir ki?
– Alır almaz, bu benim meselem şimdi lütfen beni bırakın, bu gece son gecem yarın gidiyorum. İstediğiniz paraysa alın ve bırakın beni, diyebildi.

Biraz sessizlik olmuştu.
Derken taksi bir köprüye doğru yaklaştı.
Soldaki haydut:
– Köprüde dur! dedi

Hemen aklına yakın zamanda yaşanmış bir hadise düştü.

Pakistanlı bir öğrenciyi bıçaklamışlar, kolunu bacaklarını keserek bu ırmağa atmışlardı.

Aynı çete olabileceği düşüncesi ile bir ölüm korkusu sardı içini ve içinden “Lâ ilâhe illallah, Muhammedür resûlullah” demeye başladı.

Öldürüleceğinden o kadar emindi ki sadece bıçak hamlesini bekler olmuştu artık.

Sağdaki devam etti.
– Sen hangi okulu bitirdin?
– Molla mektebini.
– Nee! Şimdi sen molla mısın?
– Evet ben molla mektebini bitirdim.
– Sür, devam et! dedi taksiciye sağdaki.
– Bu molla hayatından nasıl zevk alıyorsunuz anlamıyorum. Bak biz aslında polisiz, senin paranın sahte olup olmadığını incelemek için sadece paranı kontrol edeceğiz, dedi sağdaki.

Bu kişileri anarşist modundan polis moduna geçiren içinde kendilerinin de bilmediği bir Allah korkusu idi.
Mollayı öldürmüş olmanın lanetinden korkuyorlardı anlaşılan.

– Günde beş vakit namaz kılıyor musun?
– Evet.
– Beş vakit çok değil mi?
– Ben karar vermiyorum.
– Sabah da kalkıyor elini yüzünü yıkayıp kılıyor musun?
– Evet sabah da elimi yüzümü yıkayıp kılıyorum.
– Sağa çek! dedi taksiciye sağda oturan eşkiya.

Bir sokak lambasının altında aşağı indiler.

– Şimdi cüzdanını ver bakalım, dedi sağdaki.
– Paraların sahte mi kontrol etmemiz gerekiyor. Cep telefonunu da ver. Çalmış olabilirsin ona bakmamız lazım.

– Anlıyorum ben sizi, siz polissiniz, dedi gülümseyerek.

Sanki ölüm korkusunu biraz önce yaşamış olan o değilmişcesine.
Manevi molla cüppesini giydikten sonra bir öz güven gelmişti kendine.
Dokunamıyorlardı bile artık ona.

Yüz dolar, bir miktar som ve cep telefonunu almışlardı.

– Şimdi git yarın şu ilerideki karakola gelir paranı ve cep telefonunu alırsın, dediler.

Neden yalan söyleme ihtiyacı duyuyorlardı ki?
Aslında cevap belliydi “Mollanın bedduası” korkusuydu onlardaki.
O kocaman gövdeli, eğitimli anarşistler küçülüvermişlerdi birden.
Molla kelamının sihrine kapılmışlardı.
Hipnozda gibiydiler.

Ara sıra o anı hatırlayıp ahlar ettiği bir konu vardı ki dizlerine vuruyor ve:

– Bunu nasıl düşünemedim? Basireti bağlanmak dedikleri şey bu olsa gerek! diye hayıflanıyordu.

O ne miydi?
Bu olaydan aylar önce saat gece yarısı olduğunda uykunun tatlı yerinde telefonla arayıp uzun uzun susan bir telefon sapığı dadanmıştı kaldıkları eve.
Bildiği kelimelerle hakaret etmiş fakat şeytanın şeytanlığını kabartmıştı anlaşılan. Devam etti aramalar. Uykunun en tatlı yerinde. Zırr zırr zırrr…

Derken aklına bir fikir gelivermişti.
Önce Yasin Suresinden bir sayfa okudu telefon sapığına.
Sonraki aramada sapık yarım sayfaya dayanabilmişti.
Üçüncü arama ise hiç verimli geçmemişti ancak “bismillahirrah..” diyebilmişti.
Sapık bir daha telefon açmamıştı artık.
Bu adam beddua mı ediyo ne! diye düşünmüş olacak…

Nasıl oldu da bu olay aklına gelmemişti.
Molla teşhisinden sonra bir sayfa Yasin okusaydı bu anarşistler üstüne para bile verecekti belki ona.
Neyse ki posta zarar verdirmeden bu kötü adamlardan uzaklaşmıştı.

– Allah taksiciye yardım etsin! dedi içinden.

Şimdi de başka bir sorun vardı ortada.
Gecenin on birinde şehrin karanlık bir bölgesinde evine bir saatlik bir yürüme mesafesinde beş kuruşsuz kalakalmıştı.

Beş kuruşsuz yanlış oldu.
Beş somsuz kalakalmıştı.
Malum Kırgızlar para birimi olarak som’u kullanıyorlardı.

Şimdi bu karanlıkta o yolu yürüse bu şekilde bir hadise ile karşı karşıya gelmeme olasılığı çok düşüktü.
Umutsuzca cüzdanının iç bölgelerini karıştırıp bir yandan da karanlık sokaktan ana caddeye doğru yürüyordu.
Adamlar doları ara bölmelerin içinden aldığından orada para kalma olasılığı yok gibiydi.
Derken ne görsün, iki parça not kâğıdının arasında dürülü kalmış beş som.
Tam beş som.
Beş somsuz değildi artık fakat problem şuydu ki o gece yarısında oradan yalnız bir dolmuş ya geçerdi ya geçmezdi.

Bir dolmuşun ücreti de beş somdu.
Taksiye atlayıp evde paranı vereyim dese inandıramazdı.
Adreslerini bildiği arkadaşlarının hepsi memleketlerine gitmişlerdi.

Derken bir dolmuş belirdi, dur işareti yaptı ve dolmuş duruverdi.

Kapıdan girer girmez resmi kıyafetleriyle bir polisin girişte oturduğunu farketti.
Hemen polise dönerek heyecanla:
– Beni biraz önce kaçırdılar, bütün paramı aldılar, işte şurada şu bölgede! derken polisin yüzündeki dingin ifadeyi fark etti ve sustu.
Polis gülümseyerek:
– Olur öyle bazen, evine git uyu, artık yapacak birşey yok! dedi.

Bildiği, duyduğu bütün rahmetleri okudu polise…

Hadisenin vuku bulduğu yerde dolmuştan indi.
En yakındaki bakkala vararak:
– Biraz önce beni kaçırdılar ve ben bağırmama rağmen bana yardıma gelmediniz, siz nasıl insanlarsınız!
– Biz seni ağabeylerine isyan eden bir sarhoş zannettik, nereden bilebilirdik ki!

Bir Türkün çekik gözlü ağabeyleri!?

Artık eve gitmeye cesaret edemiyordu. O kısacık mesafe uzamış da uzamıştı gözünde.

Hemen yakındaki Ankaralı bir ailenin evi aklına geldi.
Evin bir ferdi gibiydi o ailede.
Gece geç olmasına aldırmadan zile bastı.

– Ooo Mustafa sen miydin? Buyur gel otur, bize çay koy hanım içelim!

Sonra dikkatli dikkatli bakan karı koca,

– Mustafa sende bir terslik var, hayırdır senin yüz ifadeni hiç böyle görmemiştik.
– Yok birşey dışarısı soğuk ondandır.
– Hayır hayır anlat bir terslik var, ailende kötü bir durum mu var bir haber mi aldın?
– Yok birşey yahu, biraz sonra geçer, üstelemeyin!
– Anlat çatlatma insanı!
– Beni biraz önce kaçırdılar, ölümden zor kurtuldum!
– Neee! Kaçırdılar mı?
– Ailenin reisi bildiğimiz lisanda başlamıştı!

Bir müddet küfürler yankılandı evin duvarlarında ve sonra!
– Hadi sen yat, şimdi dinlen biraz, yarın yolcusun!
Hemen kanepeye uzanıp yattı. Sıcak bir aile ortamının verdiği rahatlıktan olacak ki hemen uyuyakaldı.

Sabah kalktığında ailenin ebeveynlerinin gözlerinin kan çanağı içererisinde kaldığını fark etti.

– Hayırdır bu gözler ne böyle, kan çanağına dönmüş!
– Biz senin hadiseye sinirlendiğimizden sabaha kadar uyuyamadık. Ağladık.

“Benden sonra tufan” bencilliğini yaşadı birden.
Keşke onlara anlatmasaydı.
O gidiyordu ama bu insanlar bu coğrafyada çoluk çocuklarıyla daha bilmem kaç yıl kalmak zorunda kalacaklardı.
Onlarda oluşturduğu travmaya çok üzüldü.
Ve üniversitenin yolunu tuttu.
Öyle ya akşam yolculuk vardı ve hiç parası kalmamıştı.
Kimden olursa olsun borç para bulmalıydı.
Bir hocasından yüz dolar borç para alarak uçabildi memleketine.
Ata yurttan, anayurda. Atadan hayır görememiş olarak anaya uçarak gidiyordu adeta.

Uçakta koltuklardan hep aynı ses yükseldi:

– İnince hemen toprağı öpeceğim…
– Ben de!
– Ben de!
– Ben de!

Mustafa KAYIHAN

Çayı Nasıl Demlemeli?

14713701_1706062223053626_7790968499368553567_n
Bugünlerde çay ile ilgili kitaplar okuyorum.
Çinli meşhur çay demleme üstadlarından birine soruyorlar:

– Çay nasıl demlenmeli Üstad?
– Suyu ısıt, çayı demle ve iç, diyor.
– Ama efendim falanca şöyle bir tarif veriyor, diyorlar.
– O zaman gidin ona sorun! diyor.

Osmanlı ise çayın olmazsa olmazlarını şöyle tarif ediyor:

“Çay kadehte dîde-efrûz olmalı,
Lebreng ü lebrîz ü lebsûz olmalı.”

“Dideefrûz” göz bebeğinin içindeki ışıltı gibi…
Işıl ışıl yanan vişne renginde bir bardak hayal edin…
Kupadan bahsetmiyorum elbette, ince belli 18’inde bir dilber edasında bir bardak…
“Leb” dudak demek. “Lebreng” Dudak renginde.
Sevgilinin dudağı hani şu “yok” olan dudak.
“Lebrîz” dudak payı kalmayacak dolulukta…
Burada çaycıların üçkağıdını görmüş olsa gerek ecdad zira deve dudağı payı koymakta pek mahirler…
Ve lebsûz” “dudakları yakacak sıcaklıkta”… Öyle “imamın abdest suyu gibi” değil yani…

Eşeğimiz neden hızlı gitmiyor?

Hep hızlı gitmek, en önde olmak, en iyiyi almak arzusundayız. Bütün en’lere talibiz.

Hz. Resul-i Ekrem ve Neybiyi Muhterem Efendimiz Hazretlerinin süt anneye verilişinde Hz. Halime annemiz de aynı dertten mustaripti.

Mekke’ye gelişinde altındaki uyuz eşek neden hızlı gitmiyordu ki?

Nitekim bu hızlı gitmeyişin sonucunda velisi zengin süt annelik yapacak çocuk kalmamıştı.

Sonunda bir Yetîm’i almak zorunda kalmıştı…

Ah şu kahrolası eşek bir hızlı gelseydi. Paraya para mı derdi?
Eve bolluk bereket gelir, alacağından yarım okka almaktansa iki okka alırdı ya! Ah şu uyuz eşek ah!

Hayatımızda hep şu ayet-i kerimeyi ıskalıyoruz. ” vele’l-ahireti hayru’l-leke min’el ‘ûlâ” (=Son baştan daha hayırlıdır.)

Nitekim öyle de oldu Halime annemiz için…

Halime’nin o uyuz eşeği küheylan kesilmişti Mekke’den dönüşte.
Birden bire bu Yetim’in eve girişi ile evi bereketlendi.
Devesi süt vermeye doyamaz oluvermişti. Sofrası doldu taştı…

Bereketlenen sofrası mıydı yalnızca? Hayır âlemler bereketlenmişti.

Kuyudan Yusuf diye bir hazine çıkardığının farkında olmayan bezirgan ne kadar gafilse Halime annemiz bunun tam tersine eline geçen hazinenin farkındaydı. Bereketin kaynağını bulmuştu.

Demekk ki neymiş: “velel âhireti hayru’l-leke min’el ‘ûlâ” (Kur’an, Duhâ 4. ayet.) (=Son baştan daha hayırlıdır.)

Anadolu halkı bunu şöyle dua haline getirmiş: “Allah sonunu hayr eylesin.”

MK
08.10.2016
Ankara

Hz. Hünkâr’ı Nasıl Övmeli?

Mevlana Molla Câmî, Hz. Mevlânâ için Mesnevî’sini kastederek şöyle demiş:

“Men çi gûyem vasf-ı âlîcenâb
Nist peygamber velî daret kitâb.”

Ben şöyle çevirdim:

“Nasıl vasf edeyim ben o âlîcenâbı
Peygamber değildir ammâ vardır kitabı”

07.10.2016