TÜRKİYE’NİN YEREL ELMA TÜRLERİ

Kaynak aradım, piyasada yok. Bunun bir listesi yapılmış mıdır? Bilemiyorum. Kendimce bir liste yaptım. Bildiğimden falan değil tabii… Sağda solda ne bulduysam yazdım
Bunları bir bahçede toplamayı düşünüyorum.

Görelim Mevlâ nasip eder mi?

Okuyan doslardan bilenler varsa listeyi eleştirse ya da eklese ne kadar hoş olur.

Haydi Bismillah:

Afyon Elması
Ak Misket
Altınok Elması
Altıparmak
Amasya Misketi
Amasya Vehbi Elmasa
Amasya Külah Elması
Arapkızı
Ayva Elması
Ayva Lezzetli Elma
Ayvaniye Elmasa
Batum
Berberhasan Elması
Beyaz Kış Elması
Boş Köl Elması
Candır
Cavril
Cebesığmaz
Cenik Elması
Çakal Elması
Çayır Elma
Çepni Yerli
Çifçi Elması
Çiğit Elma
Çorbacı
Daldalbir
Damgacı
Danaburnu
Demir Elma
Demir Elması
Dervişbey
Donralı
Durak Elması
Dümeli Elması
Ekşi Kışlık
Ekşi Yazlık
Ekşi Yaz Elması
Eski Cilveli
Ferik Elması
Gazoz Elması
Gelin Elması
Gelincik
Göbekli Elma
Gök Elma
Gölbaşı
Gönen
Guzgölbaşısı
Gül Elması
Güllâbi
Gümüşhame
Gürcü Elması
Güreli Elması
Güz Elması
Güz Yusufu
Güzgölbaşısı
Hamam Elması
Hanımkız
Harmanekşisi
Hasılcı Elması
Hünkar (Tatov) Elması
Hüsnü Yusuf
Isparta Elması
İngiliz Elması
İngiliz Sultanisi
Kaba Kış Elması
Kaba Müslim Elma
Kaba Yerli Elma
Kabak Elması
Kantar Topu
Kara Yaprak
Karahisar Elması
Karanfil Elması
Karasakı
Karayaprak
Karık Elması
Kastomonu Misketi
Kavun Elması
Kaylan Elması
Kayseri Elması
Kelek Elması
Kırmızı Misket
Kırmızı Papaz
Kırmızı Tatlı Elma
Kırmızı İri Güzlük
Kış Elması
Kış Yusufu
Kışlık Ekşi Elma
Konya
Kuyubaşı
Kürt Elması
Limon Elması
Mahara
Malakburnu
Malatya Güzlük
Mayhoş Köşeli
Mayıs Elması
Misket Elması
Mor Elma
Morekşi
Mutsu
Muz Elması
Nane Elması
Nar Elması
Niğde Elması
Osmanbey
Öküz Elması
Paşa Elması
Pestevrek Elması
Portakal
Safran
Saksı Elması
Sarı Sultan
Sarıekşi
Sinop Elması
Sivanor Elması
Sivas
Söğüt Elması
Sultandağ
Sulu Misket
Sulugevrek
Süt Elması
Şah Elması
Şalgam Elma
Şeker Elması
Şık Osman Elması
Taş Elması
Taşekşi
Tatlı Kışlık
Tatlı Kışlık – Ekşi
Tatlı Yazlık
Tavşanbaşı
Tengerlek
Uluborlu Elması
Umusun Elması
Uzun Yumra
Ürgüp Elması
Vehbi Elması
Yabancı İri Kırmızı
Yabancı Kırmızı
Yabani Elma
Yahyalı Elması
Yayla Pınarı
Yaz Elması
Yazlık Beyaz
Yazlık Kırmızı
Yazlık Mayhoş
Yazlık Süt Elma
Yazlık Tatlı Elma
Yeşil Papaz
Zanapa

Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın Siyasetleri: İnek-Süt-Dana.

Hz. Ömer Mısır’da her cerib başına bir dinar haraç alınmasını emretmişti ki bu Bizanslılar devrine nazaran çok mutedil bir vergi idi. Mısır’dan alınan haraç varidatı 10 milyon dinarı buluyordu.

Hz. Osman devrinde bu miktar 14 milyona yükseltilmiş ve halife Osman Mısır valisi Amr b. As’a yazdığı mektupta:

– Görüyorsun ki inek eskisinden fazla süt veriyor.
Amr bin As da:
– Fakat danaları aç bırakıyor, demiş.
Boşuna Amr b. As için Arap’ın o devirdeki dehaları arasındadır dememişler…

“Nereye fazla servet ve para girerse düşmanlık ve nefret hisleri de onlarla o milletin içine girer.” Hz. ÖMER

 

Rahmetli Kemal Edip KÜRKÇÜOĞLU’nun İslâm Tarihi adlı kitabını okuyorum. Celûla Muharebesi (M. 637) ki Hz. Ömer zamanında İranlıların ve ne yazık ki onlardan etkilenerek Türklerin kahramanlığına methiyeler düzdüğü Rüstem’in kardeşi Hürzad’ın yenilmesi sonrasında -ki Haşim bin Utbe ve Ka’ka’ gibi büyük komutanlar sayesinde bu zafer gerçekleşmiş- ordu şehre girmiş ve binlerce altın değerinde mal, mücevherat ele geçmiş; komutan Sa’d bunları zaferin bir müjdesi olarak Medine’ye göndermiş.

Belagatı kuvvetli bir zat olan Ziyad Medine’de savaşı ashaba beliğ bir şekilde anlatmış ve ganimet malları ashaba taksim edilirken Şeytanın dahi korkusundan yolunu değiştirdiği Hz. Ömer gözlerinden yaşlar akarak bu manzara karşısında şöyle demiş:

– Nereye fazla servet ve para girerse düşmanlık ve nefret hisleri de onlarla o milletin içine girer.

***

Geçen yıllarda devlet-i âliyenin en yüksek makamlarından birindeyim. Makam sahibi zat kolonyayı eline alarak gayr-ı ihtiyari dedi ki: “Vay be, bir zamanlar bunun içindeki alkol yüzünden sürünmeyi günah sayardık. Şu halimize bir bakıyorum da o hâlimizden eser kalmadı.”

***

Kudüs’te Mescid-i Aksâ’nın içini geçici olarak ikamet mekanım olan otele geç gelen fakat Mescid-i Aksa’yı görmeden gitmek istemeyen Yeryüzü Doktorlarından bir ekibe gezdiriyorum. O saatte Kadim Mescid ve Kubbet üs-Sahra’nın bulunduğu yer kapalı tabi. İsrail’in köpekleri kapatıyorlar yatsından sonra…

Neyse konuya döneyim. Gecenin geç saatlerinde kalenin içinde geziyoruz karanlık sokakları. Çay içelim diye ara sokaklardan bir yere oturduk. İki doktor, bir hemşire ve bir tercüman-rehber var ekipte. Dotorlardan profesör olan hâlden bahsederken kendisinin danışmanlık yaptığını ve danışmanlığını yaptığı insanların ihale verileceği günün sabahında Hacı Bayram-ı Velî Camiide sabah namazı kılıp dua ettiklerini ve gözleri kan çanağı içinde adaletsizlik yapmak korkusu ile ihaleleri nasıl verdiklerini anlattı.

Helal olsun, dedim içimden… Hz. Ömer ruhu hâlâ yaşıyor birilerinin ruhunda….

***

Başka bir mahalleden olduğuna kesin kâni olduğum bir firma sahibinin bir konuşmasına şahit oldum. Devlet içerisinde öyle insan tiplerinden bahsetti ki yerde yarık aradım. Öyle ki başka mahallenin çocuğu olan bu zat karşıdakilerin kendisini şeklî Müslümanlığa davet ettiklerini fakat vicdanının buna el vermemesi sebebi ile bunu kabul etmediğini anlatıyordu.

***

Sonuç: Eksilerin toplamı artıların toplamından o kadar büyük ortaya çıkan ve eksi ile başlayan sonucu sıfırlamak dahi yüz yılları alacağa benziyor. Sonra artıya doğru bir yüz yıl daha…

Türk tarihinin Moğol saldırılarına maruz kaldığı dönemlerdeki gibiyiz… Tek farkla ki dışarıdaki Moğol’dan kaçacak bir Anadolu toprağı vardı. İçimizdeki Hülagu’lardan nereye kaçalım?

Mescid-i Dırar sahiplerini tanıyabilecek ilm-i ferasete de sahip değiliz ki bir öncü birlik gönderip bu mescidi yıktıralım.

Cenâb-ı Hak ahir ve akıbetimizi hayr eylesin!
Helalle rızıklanan ve haramdan sakınan kullarından eylesin!
Azdıracak servetten, helal olmayan paradan, Müslümana düşmanlık etmekten ve kullardan nefret etmekten korusun!

Dünya; dün deriz ya-rın kelimesinin ikinci hecesini söyleyemeden göçer gideriz demiş bir ozan…

“Şu geçeni durdursam çekip de eteğinden,
Soruversem haberin var mı öleceğinden.” diyor ya Üstad Necip Fazıl işte öyle…

“Dünyasına,
Aldanma dünyasına,
Dünya benim diyenin,
Dün gittik dün yasına”

demiş bir başkası…

Bir ezanla sela arası kadar kısacık dünyada “Mal da yalan, mülk de yalan. Al biraz da sen oyalan.” deyivermiş Bizim Yunus.

“Nuşirevan adil nerede tahtı,
Süleyman mülkünü kime bıraktı?” diyen de aynı minvalde…

“Tahtadan yapılmış bir uzun kutu,
Baş tarafı geniş, ayak ucu dar.
Yapanlar bilir ki bu boş tabutu,
Bir gün kendileri dolduracaklar.” veciz ifadeleri de Üstad’ın…

ve devam etmiş:

Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!
Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:

Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,
Çatırdılar geliyor karanlık kubbemizden,

Çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet;
Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!

Durum diye bir lâf var, buyrunuz size durum;
Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodurum!

Bir şey koptu içimden, şey, her şeyi tutan bir şey,
Benim adım Bay Necip, babamınki Fazıl Bey;

Utanırdı burnunu göstermekten sütninem,
Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem.

Ey tepetaklak ehram, başı üstünde bina;
Evde cinayet, tramvay arabasında zina!

Bir kitap sarayının bin dolusu iskambil;
Barajlar yıkan şarap, sebil üstüne sebil!

Ve ferman, kumardaki dört kıralın buyruğu;
Başkentler haritası, yerde sarhoş kusmuğu!

Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,
Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!

Öttür yem borusunu öttür, öttür, borazan!
Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan!

Allahın on pulunu bekleye dursun on kul;
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.

Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;
Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!

Kubur faresi hayat, meselesiz, gerçeksiz;
Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.

Siyaset kavas, ilim köle, sanat ihtilâç;
Serbest, verem ve sıtma; mahpus, gümrükte ilâç.

Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan;
Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!

Bak, arslan hakikate, ispinoz kafesinde;
Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde!

Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;
Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?

Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;
Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap.
(1947, NFK)

Mustafa KAYIHAN
28.12.2017
ANKARA

TEVHİDÎ TEDRİSAT

Efendim edebiyatta bir terim var: sehl-i mümtenî. Kolay görünmekle birlikte benzerinin söylenmesi çok zor olan söz, mısra, beyit demek. “Ne var bunda canım böyle şiiri ben de söyler, yazarım” dedirtecek kadar kolay görünmekle birlikte “haydi yaz bakalım” denildiğinde yazılamayan şiir yani…

Mevlana’nın Mesvnevi’sini dinleyen Yunus Emre’ye:

– Nasıl buldun Mesneviyi?” demişler.
– Ete kemiğe büründüm / Yunus diye göründüm.” demiş.

Aynı şeyleri söylüyoruz sadece etimiz, kemiğimiz farklı ruhlarımız aynı demek istemiş yani…

Ne kadar kolay söylenmiş bir şiir değil mi?

“Ete kemiğe büründüm
Yûnus diye göründüm.”

Haydi yazalım desek böyle hatırlanacak güzellikte bir şiir yazamayız.

Mehmet Şevket EYGİ Bey şiir değil ama nesir olarak bugüne kadar söylemek istediğim bir cümleyi sehl-i mümteni tarzda kuruvermiş yazılarından birinde…

“Bu memleketin Tevhid-i Tedrisata değil Tevhidî Tedrisata ihtiyacı vardır.” Mehmet Şevket EYGİ

Teşhis mükemmel.

Tedavi?

Yok.

Şimdilik…

Mustafa KAYIHAN
07.08.2017
ANKARA

TİKA / TURCICA

                      

İsim önemlidir. Bir şeyin adını koyarken dikkat etmek gerekir. House&Garden çok popüler bir bahçe dergisi iken adını “HG” olarak değiştirmişler. Sonra mı?  Çöküş başlamış. Bunu fark edip tekrar asıl adlarına rücu edince tekrar eski tirajlarını kazanmışlar. Fark ne? Anlaşılmama…

YATAŞ ise yatakla başladığı ticari serüveni kendi adıyla devam ettiremeyip ENZA HOME markası ile ürünlerini sunuyor. Demek ki öngörememişler yataktan mobilyaya geçeceklerini.

Google Çeviri’ye “tika” yazıp “dili algıla” dediğimde Letonca bir kelime olarak tanıyor kelimeyi, Türkçe anlamını da “oldu, öyle” olarak veriyor.

Büyük harflerle TİKA yazdığımda “Maori dili”nde kelimenin “sağ, doğru, iyi, dik”.  anlamlarına geldiği görülüyor. Maoriler kimdir, diye merak edip baktım.  Yeni Zelanda’da yaşayan bir topluluk,  toplam sayıları 160 bin kişi civarında.

Gelelim başlıktaki TURCİCA’ya. Zamanla en azından alanının ilgilileri açısından dünyada bir marka haline gelmiş TİKA kısaltmasının “kalkınma” kelimesi “koordinasyon” ile değiştirilirken TURCİCA olarak değiştirilmeliydi bence. Elbette bu tür konularda her kafa kadar fikir vardır. Ben bu öneriyi şöyle savunuyorum. TURC kelimesi Latincede “Türk” demek, TURCİ ise yine aynı dilde “Türkler”, TURCİCA da “Türk, Türkiye, Türkçe” demek. Her türlü Türk ve Türkiye’yi anımsatıyor.

Kısaltma olarak düşünüp TURCİ yani Türkler; C harfi (bir sesle iki kelime vurarak) cooperation and coordination; A harfi “agency” olarak yorumlarsanız anlamlı bir kısatlma kullanmış olmaz mısınız?

Bırakalım herkes “Türkiye Koordinasyon ve Operasyon Ajansı” gibi anlasın. Zaten TİKA’nın icra etmekte olduğu faaliyetlerde Türkiye’ye biçilen rol işbirliğinden ziyade işi tek başına yapma olarak tahakkuk ediyor. İstisnalar müstesnadır elbette ve malum olduğu üzere kaideyi bozmaz. Ben Türkiye olarak yurt dışında adımı duyurmuş ve meramımı anlatmış olur muyum? Evet.

Yurt dışında ilgili ülke yetkilileri ile biraz samimiyet kurunca muhatap olduğum sorulardan birisi şuydu:

– TİKA diye bir kuruluş var, sizinle ilgisi var mı? (Siz dediği Türkiye burada tabii)

Uzun uzun anlatıyorduk ister istemez. Bu aidiyet sorusunun cevabını kurumun kısa adı vermeli değil miydi?

TİKA’nın K’sinin “kalkınma”dan “koordinasyon”a evrilmesiyle ajans  Kamu Diplomasisinin önemli bir dış ayağı oldu. TİKA’da kalkınma ajansı mantığı temel alınıp insan kaynağı temininde yurt dışında görev yapacak kadrolar kalkınmaya yönelik alanlardan mezun olmuş kişilerden seçilmişti. Bu kişilerin kamu diplomasisine bakışı da -tabii olarak- kalkınma temelli bir pencerenin çerçeveleri içerisinden olacaktı. Yurt dışında ses getiren kalkınma temelli önemli projeler hayata geçirildi.

Kamu diplomasisinin yurt dışı koordinatörlüğünü birden bire kucağında buluverince yetişmiş insan gücü açısından bocaladı kurum. Türkiye’de Kamu Diplomasi Koordinatörlüğü adında bir kurum varken bu misyonu devralamadı; yurt dışında ise Dışişleri Bakanlığının yıllardır süren baskın gücü karşısında koordinatörlük vazifesini üstlenemedi. Neden? Çünkü Batı toplumlarında bir genelge ile halledebileceğiniz işleri Doğu toplumlarında yapamazsınız. da ondan. Doğunun gerçek ya da tüzel kişiliği “sözü geçkin, kılıncı keskin.” bir kurum/yöneticiye alışmıştır. Hatta bu kılıncın tek taraflı kesmesi de iş görmez; her iki tarafı kesmeli ki bürokrasi oluşmadan iş görebilesin.

Osmanlı bu mevzuyu vakıflar ve tekkeler yolu ile aşmıştı. Ömer Lütfi Barkan’ın kolonizatör diye adlandırdığı dervişlerin tebliğ metodunun temelini insanı merkeze alan adem-i merkeziyetçi bir anlayış oluşturmaktaydı. Kendileri barınma, güvenlik, giyinme, doyma gibi en temel ihtiyaçları karşılamayı becerebilen bu dervişler aynı zamanda bu becerilere sahip ihvan ve insan yetiştiriyorlardı. Bugün TİKA, YTB, KDK, YEE, TÜRKSOY, DİB’nin toplamı yalnız bir tekke edemiyor ne yazık ki! Sebep nedir? Ruh o ruh değil, derviş o derviş değil, dergâh o dergâh değil… Bu bahs-i diğerdir. Burada bırakalım.

Başlığa tekrar dönecek olursak, belki de TİKA kalkınma ajansı olarak teknik işlerini yapmaya devam etmeliydi TURCİCA gibi bir adla kurulacak bir kurumsal yapılanma yurt dışı kamu diplomasi faaliyetleri için ayrı bir teşkilat olarak kurulabilirdi. Zira kamu diplomasisi ile kalkınma alanının insan kaynağının farklı disiplinlerden olması sebebi ile bu “sonradan ad ve misyon değiştirme” hadisesi TİKA için homojen bir yapıdan ziyade heterojen bir yapıya sebep oldu.

TİKA, YTB, YEE, TÜRKSOY ve DİB gibi kurumların yurt dışı faaliyetlerinde “sözü geçkin, kılıncı keskin” bir yurt dışı kamu diplomasi koordinatörlüğüne olan ihtiyaç kurumların tamamı tarafından zaman zaman dile getirilmektedir.
Bu şemsiye kuruluş neden TURCİCA adıyla kurulan bir kuruluş olmasın?

Kim bilir, belki de kurulur?

Vesselam.

Mustafa KAYIHAN

17.05.2017

Ankara

Kamuoyu diplomasisi nazarından Türkiye: Kendini kedi sanan Aslan

Kamu diplomasisi diğer ülke kamuoyunu kendi ülken lehine etkileme üzerine kuruludur.

Türk’ün hilafet liderliğine alışmış Şark ile tarihini Müslüman Türk’e düşmanlık ve kendi mantalitesince Kudüs üzerindeki bir uru temizlemek üzere geçirmiş Garbın kamuoyu aynı tepkiye mi sahiptir?

Birisi için ürettiğin söz ve metayı diğerinde de satmağa çalışmak “Müslüman mahallesinde salyangoz satmaktan” başka nedir? Ürettiğin kitabı ya da filmi şarkın bir medresesi İslamî ölçülere göre müstehcen buluyorsa hedeflediğin kamuoyu Şarkın kamuyu değildir.

Bu durum “ainesi iştir kişinin lafa bakılmaz” darb-ı meselinin hatırlattığınca böyledir.

Dünya kendini Yahudi’nin koşer hassasiyetine göre ayarlamışken senin helal ölçünü kale almıyorsa başkasına değil evvela aynaya bakmalısın.

Zira kendine göstermediğin saygıyı başkasından beklemenin bir anlamı yoktur.

Bir benzetme ile “kendini kedi sanan aslan” gibi davrandığımız sürece ne Şarkın kamuoyu bize tabi olacak ne de Garbınki saygı duyacaktır.
Batı treninin lokomatifi durumundaki Papalığın Doğudaki mütekabili kimdir? Yok.

Bu soruya muhatap bir millet olarak arkamızda biri varmış gibi saf saf bakınmanın bir manası yoktur.

Doğu da Batı da Türkün kumaşının neyden kesildiğini bilmektedir.

Taklidi bir yana bırakıp asıla bir an önce dönmeli ve dinozorları tarihe gömüp petrol olmaları için de tez davranmalıdır.

Zira her zaman bir Çelebi Mehmed gelmez.

Mustafa KAYIHAN
09.05.2017
Ankara

Kadızadelerden Fetözadelere Paralel Yapılanmalara Dair

İki yıl önce şimdilerde ne yazık ki kapatılan Cebeci Halk pazarına düzenlediğim bir kitap seferinde Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI ve Enver Ziya KARAL’ın hazırlamış oldukları 11 ciltlik Osmanlı Tarihi adlı kitabı bir eskicinin önünde yığılı görünce sordum:
– Kaç para?
Adam:
-15, dedi.
-Tanesi mi? deyince
-Yok hepsi, dedi.
– Doldur, dedim.

Sahaflar Şeyhi Merhum Muzaffer OZAK’a:
-Efendim ne iş ile iştigal ediyorsunuz? demişler.
– Ölenlerden kitap alıp öleceklere satıyorum, demiş.

Belli ki bir merhumun kitap sever(!) oğlundan, kızından, eşinden bedavaya almış ve bana satıyordu. Altını tenekeciye götürürseniz kilo ile tartar. Tarttı verdi.

Satıcı bir meşin bavul buldu eskiler arsından ve doldurdu. Beyaz karton kapaklı olanı yenisi değil… Hani bilenler bilir.
Nadirkitap’taki fiyatı 200 TL gözüküyor ve satılmış. Şimdi baktım. Bir hocama anlattım “yüzde yüz kâr veririm” dedi. Yani 30 lira… Kârlı ticaret hani…

Her neyse bu tanesini 1 lira 36 kuruşa aldığım kitabı okumak için uzun metro yolculuklarımı vesile kılıp günde yüz sayfa okumağa başladım. Şimdi 3. cilt 1. kısmın sonlarına gelmiş bulunuyorum. XVII. yüzyılın başından itibaren Türk tarihinin seyri açısından can sıkıcı konularla dolu tabii ki kitap. Fakat bu tarih akışı içerisinde asıl ilgimi çeken bir hususu aşağıda maddeler halinde arz etmek istiyorum.

Buyurunuz:

1. Kadızadeliler diye bir zümre peyda olmuş XXII. yüzyıl ortalarında. Bunlar meşruiyetlerini II. Selim’in hocası Birgili Ataullah Efendnin medresesinde müderris olan Birgivi Mehmet Efendinin Tarikat-i Muhammediye adlı eserlerinden aldıklarını iddia etmekteydiler.

2. Ebussuud Efendi ile Bilalzadenin cerh ettiği bazı bölümleri muhtevi Tarikat-i Muhammediye -Birgivi 1573’te Birgi’de vafat etmiş- bazı vaizlerin eline geçerek bununla propogandaya başlamışlar. Bu vaiz kısmı ve kitap hususu tanıdık gelmiştir sizlere de…

3. XVII. yüzyılda kendi ipliklerini boyamak için bu kitabı kullananların başında Küçük Kadızade denilen Balıkesirli Mehmet Efendi başta olmak üzere bir teşkilat ortaya çıkmış. Siz buna XX. yüzyılın ikinci yarısında deyin…

4. Küçük Kadızade Terceman Yunus Tekkesine intisap etmek istedi ise de beceremediğinden çeşitli kürsülerde vaaz etmeye başlamış; avamı cezb ve celb etmesi sebebi ile saraydan bazı kimseleri etkilemiş daha sonra padişahın izni ile Ayasofya Camiine vaiz olmuş. Kadızade kurnaz, cezbeli ve çok hırslı bir kişi imiş. Sultan Ahmet’in ölümünden sonra hükumetin aczinden faydalanarak ayak takımını hükumete isyana teşvik etmiş. Bu madde de tanıdık gelmiştir. Cezbeli kısmını gözü dönerek vaaz eden vaizden iyi biliyoruz artık…

5. Sultan IV. Murad’ın tütün, kahve ve içki yasağında sap ile samanı karıştırmak sureti ile bir çok insanın katline fetvalar vererek bu fetvaları meşru kılmanın yolarını uydurmuşlar.

6. Asıl adı Abdülmecid Şeyhî Efendi diye bilinan Sivasî Efendi diye meşhur olmuş mutasaffıf ile tatışmışlar ve saçma sapan konularla halkın düşüncelerini karıştırmışlar. Bugün Selefilerin söyledikleri ile örtüşen bu fikirlerin temelinde bidat mevzuu yatmakta imiş. “Don ve kaşık kullanımına” kadar bidattir diyecek derecede tefride kaçmışlar…

7. Kadızadeler saraydaki adamları ile yönetimi ele almışlar adeta paralel bir şekilde devleti yönetmeğe başlamışlar. Gizliden rüşvet alıyorlar, oğlancılığa varacak kadar günah işledikleri halde suret-i haktan görünmeğe gayret ediyorlarmış.

8. Özellikle IV. Mehmet’in küçük yaşta padişah olmasından faydalanarak “baltacılar, bostancılar ve kapıcılar” vasıtasıyla devleti paralel bir şekilde yönetmişler bir süre.

9. Küçük Kadızade’den sonra en cerbezeli, cerrar ve riyakarı olan Üstünavi Mehmet Efendi ehl-i tarike savaş açmış. İlme dayanmayan bu savaşa karşılık Tatar İmam meydan okumuş ve Fatih Camiinde münazara teklif etmiş olduğu halde Kadızedeliler bu teklife cevap verememişler. Zira Tatar İmam tartışma konuları ile ilgili bir katır dolusu kitabı Fatih Camiine getirmiş fakat karşısında adam bulamamış. “Nâehil olur muârız-ı ehil…”

10. Kadızadelilerin bir kısım azil ve tayinleri yaptırmaları, rüşvet almaları ve üstüne üstlik tehditten sakınmamaları gemi azıya almalarına sebep olmuş. Üstünavi Mehmet Efendinin bir dediği iki olmuyormuş artık devlette…

11. Yaşlılığında Vezir-i Azam olan Köprülü Mehmet Paşa ustaca siyaset izleyerek bunları def etmenin yolunu bulduğu ve dahi öldürmek için elinde fermanı olduğu halde öldürmeğe cesaret edememiş ve Kıbrıs Adasına sürgün etmiş. Ordu içerisindeki kolları ise bir vesile ile öldürtmüş.

Tarih tekerrürden ibarettir dedikleri bu olsa gerek. Yukarıda anlattıklarım size de tanıdık gelmedi mi? Mekanları, makamları ve isimleri değiştirin bugünün hadiseleriyle bire bir örtüşmüyor mu?

Paralel Yapılanma model olarak bunları mı örnek aldı acep?

19.04.2017
Ankara
Mustafa KAYIHAN

Evlâdı kurban etmek: “Git evlâdım git; ya gazi ol ya şehit.”

Menemenli Tâhir “Osmanlı Edebiyatı” adlı eserinin 98.sayfasında şöyle bir hadise naklediyor:

“Çocuğunu kaybetmek üzere olan bir anneye teselli için Hazret-i İbrahim’in Allah’ın emriyle evladını kurban ettiğini anlatmışlar.
Kadın şöyle karşılık vermiş ki yücelikle hissi inceliğin birleştiği çok parlak bir tablodur:

“Cenâb-ı Hak böyle bir fedâkârlığı bir vâlideye emretmemiştir.”:

Anadolunun kara yüzlü, kara bahtlı anaları bunun istisnasıdır. Kınalı Kuzusunu kurbanlık bir koç gibi kınalar ve Allahına emanet eder.
Doğrudur tarihte iki pedere böyle emir verilmiştir ve bu iki kurbanlıktan muhabbet peygamberi Muhammed Mustafâ aleyhisselatü vesselâm hasıl olmuştur. Kendi ifâdeleri ile “İki kurbanlığın oğlu”dur O.

Türk genci ise Tuna’dan Süveyşe nehirlerde, kanllarda can vermiş; bu türlü renklerdeki topraklara al kan vermiş binlerce ecdadın torunudur. İki kurbanlığın oğlunun ayağının tozuna kurban olduğundan altı yüzyıl cihâna hükm etmiş ve adalet kılıcını zalimin tepesinden eksik etmemiştir.

Balkanlarda hala özlenen bir Osmanlı Barışı dönemini hiç bir vicdan sahibi reddedemez. O kadar ki kendi dindaşları geldiği halde isyan edip onlara karşı savaşan Balkan halkları ve torunları olmuştur. Fakat tarih hükmünü vermiş ve her canlı gibi Osmanlı da ihtiyarlığını tamamlamış ve tarihin kabristanında yerini almıştır.

Bu sosyo-genetik kodları tekrar yakalamadan; onun kurumlarını ihya edip yeniliklere göre yorumlamadan bir çınarın daha kıtalara kök salmasını beklemek bizden önceki bir çok nesil gibi bize de nasip olmayacaktır.

Vakıf Medeniyetini yeniden kurmadan bir Osmanlı olmak mümkün değildir. Zemheride dağdaki kurdun acıktığını düşündüğümüz ve buna yönelik bir vakıf kurduğumuz ana diriliş başlamış demektir. İki yüz yıl sonra belki yeni bir Osmanlı dünyada hüküm sürer.

Akıl Baliğ Er ve Iyal Kişilerin Toplu Özçekimlerine yahut Beşinci”S” Tehdidine Dair

Eskiden dünyanın ağababalarının dünyayı 3S ile yönettiği zikredilirdi: 1……., 2. Sinema, 3. Spor. Aslında birincisi temel taşını oluşturuyordu bu yönetim sisteminin. Çünkü sinema ve sporda da birinciyi destekleyici bir yola doğru gidilirdi. Sinemayı anlatmaya dahi gerek yok; sporda ise giyim kuşama bakıvermek yeterli olacaktır. Gerisi teferruat…
Son yıllarda bir dördüncü S eklendi bu şeytan üçgenine Sosyal Medya. Facebook, Twitter vb. sosyal medya araçları evdeki mahremiyeti kaldırdı. Akşam olunca perdelerini çekerek yemek masasına oturan Mü’minler evlad ü ıyallerini ifşa edici özçekimler koymaya başladılar. Düzeltiyorum başladık. Silerek değil yazarak düzeltiyorum ki nefsimi nereye koyduğumu ve içimdeki köpeğin kendini nasıl gizlediğini siz de görün istedim. Her neyse!
Bu dördüncü S’yi destekleyici bir beşinci S musallat oldu yakın zamanda… Şu önden kameralı cep telefonları icat olunduktan sonra.
Bu durumu ben çok da masum zannederken geçen gün bir muhabbetin ortasında değerli bir ağabeyim patlattı bombayı. Bu özçekim hadisesi toplumun ahlak yapısını bitirecek.
– Nasıl? dedim gayr-ı ihtiyari….
Vücudunun yarısıyla birbirine abanmış kadınlı erkekli fotoğrafları hatırlattı. Bir erkek ya da kadının bütün mahremiyeti alt üst edecek şekilde; küçücük bir kameraya sığabilmek bahanesiyle Allah’ın kırmızı çizgilerini çiğnediği bir film çekim yeri….
Ebüssuûd Efendi o devrin “özçekim araç ve mekanı” olan kahve ve kahvehaneler aleyhine fetva vermiş: “ehl-i hevâ kahvehanelerde toplanarak tavla ve satranç oynamakta, sarhoşluk veren şurup ve ardından kahve içmektedir. Sarhoş olan bu insanlar namazlarını da ihmal ettiklerinden böyle yerlerin kapatılması gerekmektedir.”
Bugün yaşasaydı rahmetli herhalde şöyle fetva verirdi: “Bir alet ü edavatın görüş sahası içine sığmak kaygusuyla ehl-i heva bir mekana toplanmakda mahremiyete halel getirici bir ahval ü şerait içererisinde bulunmaktadurlar. Haramı çekmemek kayd-ı şartı ile şahsın özünü çekmesinde bir sakınca olmamakla birlikde biribirlerine nikah akdi düşmekde olan akıl baliğ er ve avrat kişilerün haram yerlerin temas etdirici bir hal içerisünde özlerin çekmesi ve dahi çekdürmesi zinhar haramdur.”
Özçekim mekanları zorunlu sıkışıklıkların yaşandığı yerler değil midir? Zaten noktlar ile belirttiğim ilk S’nin etimolojisi de “tazyik” kelimesi ile izah edilir dilcilerce. Toplu tazyik…
Tokalaşmayı tartışmış alimler. Tokalaşmanın hükmünde bir fıkhi kavram üzerinde durmuşlar: “Sedd-i Zerai”. Şer‘an sakıncalı sonuçlara götürmesi kesin veya kuvvetle muhtemel olduğunda “mubah fiillerin yasaklanması” anlamında fıkıh usulü terimi sözlükte “kapatmak, engellemek” anlamındaki sedd ile “ vasıta” anlamındaki zerî‘anın çoğulu zerâi‘den oluşan kavram imiş.
Kendi başına mubah olan bir fiilin şer‘an sakıncalı bir sonuca götüreceğinden emin olunması veya bunun kuvvetle muhtemel bulunması sebebiyle yasaklanmasını tokalaşmada tartışırken acaba “vücudunun yarısıyla diğer cinsiyette kendisine dinen haram olan bir kişiye abanmayı zorunlu kılan bu “özçekim” hadisesi ile ilgili ne buyurulur?
28 Şubat dönemi olsa bu soruyu zararlı üç beyazın dördüncüsü olan Beyaz’a sorarlardı. Şimdi de sorarlar elbet ama eski camlar bardak oldu…
Şimdi diğer cins ile “vucutla temas değil” de elle temas yani musafaha ile ilgili iki Hadis-i Şerif okuyalım:
1. “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin eli, sahip olduğu kadınlardan başka hiçbir kadının eline dokunmamıştır.” (Buhârî; hadis Nu: 6674)
2. “Sizden birinizin başına demirden bir iğne batırılması, kendisine helal olmayan (yabancı) bir kadına dokunmasından daha hayırlıdır.” (Taberânî ve Beyhakî rivâyet etmişler, Elbânî de ‘Sahîhu’l-Câmi’; hadis Nu: 5045’de hadis sahihtir, demiştir.)
Hal böyleyken özçekimin yönünü doğru ayarlamakta fayda var.
Firdevs’e doğru mu?
Veyl deresine doğru mu?

Araç çubuğuna atla