ROMANYA’DA ÖMRÜNÜ TÜRKLÜĞE ADAMIŞ BİR TARİHÇİ-TÜRKOLOG: Mustafa ALİ MEHMET

“Ömrüm Rumenlere “Osmanlı istilâsı” kavramı yerine “Osmanlı hâkimiyeti” kavramını kabul ettirmek için çabalamakla geçti. Son olarak, Allah müsaade ederse, “Osmanlı himayesi” kavramını birkaç makalemde kullanmak istiyorum.”
Mustafa ALİ MEHMET

Romanya’nın yaşayan âlimlerinden Tarihçi-Türkolog Mustafa ALİ MEHMET’in Annesi Refiye Hanım ve babası Ali Bey’dir. 14 Aralık 1924 tarihinde, o sıralarda Romanya toprakları sayılan Güney Dobruca’nın Pazarcık İlinde bulunan Gürgenli Köyünde doğmuştur.

İlköğrenimi yıllarında sabahları Rumen okuluna, öğleden sonra Türkçe okula gider. 1937 yılında 17. yüzyıldan beri Dobruca’nın Babadağ Kasabasında bulunan ve 1877/78 Osmanlı-Rus Savaşından sonra Kuzey Dobruca’nın Romanya’ya devredilmesiyle, 1901 yılında Dobruca’nın merkezi sayılan Mecidiye Kasabasına nakledilerek: Seminarul_Musulman din Medgidia (= Mecidiye Müslüman Medresesi) adı ile ün salmış ve eğitim süresi dört yıldan, sekiz yıla yükseltilen okula kaydımı yaptırmıştır. Ancak, 1940 yılının Eylül ayında, dördüncü sınıfa başladığı sırada, doğduğu köy de dâhil olmak üzere, Güney Dobruca’nın Bulgaristan’a terk edilmiş olduğunu öğrenince, iki şıktan birini seçmekle karşı karşıya kalmıştır: Ya okuldan çekilerek, Bulgaristan’da kalan ailesinin yanına gidecektir ya da Romanya’da okuluna devam edecektir. O sıralarda cebinde nüfus cüzdanı dahi bulunmamasına rağmen Romanya’da kalmayı tercih ederek tek başına önündeki beş sınıfı kendi imkânlarımla bitirmeye karar vermiştir. Büyük bir gayret göstererek 1945 yılında Mecidiye Müslüman Medresesinden mezun olmuştur.

1944 yılının Ağustos ayında Sovyetler Birliği orduları Romanya’yı işgal etmiş ve Komünist rejimin uygulanmasına geçiş dönemi de başlamıştır. O sıralarda, Romanya’da Türkçe eğitim eskisi gibi devam etmektedir. Birkaç yıl Dobruca’nın köy ve kasabalarında Türkçe okullarda öğretmenlik yaptıktan sonra, 1950 yılının yaz aylarında Bükreş Üniversitesi, Felsefe Fakültesine vermiş olduğum sınavı kazanmış ve sonbaharda yeni bir eğitim hayatına başlamıştır. Başını sokacak bir evi olmadığından kendini mutlu saymaktadır. Zira iaşe ve ibate gibi hayati sorunlar geride kalır, ayrıca burslu olmanın da avantajlarını yaşar.

Bunların yanı sıra, kader ona daha başka yolların da kapılarını açmaya karar vermiştir. O sıralarda Romanya Bilimler Akademisi Rumen tarihini yeni bir görüşe uygun olarak yazmayı tasarlamaktadır. Onun Medrese eğitimi sırasında Arap harfli yazıyı yani Osmanlıcayı öğrendiğini duyunca, onu Tarih Enstitüsüne davet ederek, tarihlerini Osmanlı kaynaklarını da esas alarak yazmaya kararlı olduklarını ve bu hususta yardımcı olmasını teklif ederler. O bir taraftan Fakülteye devam ederken, bir taraftan da söz konusu Enstitü ’de çalışmaya başlamıştır. Aslında, bu durum onun için beklenmedik bir hediye olmuştur.

Felsefe Fakültesinden 1954 eğitim öğretim yılı sonunda mezun olur. Akademi tarafından yapılan istek üzerine Tarih Enstitüsüne tayin edilerek Araştırmacı Türkolog sıfatıyla bu kurumda çalışmaya başla¬r. İşe başladıktan birkaç yıl sonra 1962 yılında Güney-Doğu Avrupa Araştırmaları Enstitüsü kurulur.1965 yılında buraya görevlendirilir. Osmanlı tarihi ve vesikaları üzerindeki çalışmalarını 1994 yılına kadar sürdürür. Bu tarihte 70 ya¬şındadır ve artık emekli olur.

Romanya Bilimler Akademisi bünyesinde çalıştığı yıllarda, kendisinden Türk-Rumen tarihi ilişkilerinde çalışması istenmiştir. Fahri olarak yapmaktan mutluluk duyabileceği bir işin görev olarak kendisinden talep edilmesi onu ayrıca mutlu eder. Bu görevi başarabilmesi için her şeyden önce Osmanlı Vakayi¬namelerinden Rumenlerle ilgili bölümleri seçip Rumenceye çevirmesi gerekmektedir. Bu sayede Rumen tarihçiler asıl kaynaktan ve doğru bilgilerden istifade edebileceklerdir. Bunun yanı sıra, elde bulunan veya başka ülkelerden temin edilen Türkçe belgeler de aynı şekilde, tercüme edilerek bunlar üzerinden tarihçilerin yorumlar yapmalarının önü açılmış olur.

Zamanla, bu tercümeler ciltler halinde yayınlanmıştır. İlk dönemlerde, bu gibi konular üzerinde çalışmaları, o sıralarda Tarih Enstitüsünde görevli olan ve Gagavuz Türklerinden Mihail Guboğlu ile beraber devam ettirmiştir. Hatta 1966 yılında, İstanbul Devlet Arşivlerinde altı aylık bir süre ile çalışmak üzere bu iki Türk bilim insanı görevlendirilir. Ancak, daha sonra bazı sebeplerden ötürü Mihail Guboğlu Romanya Devlet Arşivlerine geçtiğinden ortak çalışmalar sona erer ve herkes kendi adına çalışmalarını sürdürür.
Aslına bakılacak olursa, o dönemlerde, özellikle Sovyet müsteşarının da etkileriyle, Rumen tarihçileri Osmanlı dönemine karşı tavır takınmayı kendileri için bir görev addetmektedirler. Bu amaçla olsa gerektir ki o, daha önce Tarih Enstitüsüne davet edildiğim zaman : “Ormanlı Boyunduruğu Altından Kurtuluş Mücadelesi” adı verilen bir birime tayin edilmiştir.

Böyle bir hâkim olduğu bir zamanda, ‘Tevarih-i âl-i Osman’ ve ‘Osmanlı Vakanüvis’lerinin eserlerini okudukça ve Osmanlı evrakını gözden geçirdikçe, Türk-Rumen tarihi ilişkilerinin hangi şartlar altında cereyan ettiğini daha iyi anlamaya çalışır ve vereceği yargıların da bu tarihi gerçeklere yaklaştırmayı kendisi için bir gaye edinir.
Bu baskılar altında, Romen tarihçilerinin her fırsatta kullanmağa gayret ettikleri: “Osmanlı boyunduruğu”, “Türk istismarı”, “Türk istilası”, “Türk işgali” ve benzeri ön yargı barındıran ifadelerden uzak durmaya çalışarak, yayınla¬maya başladığı makalelerde; özellikle “Osmanlı hâkimiyeti” ve buna benzer tabirleri terminolojiye sokmaya, vurgulayarak kullanmaya gayret eder. O artık kalemini bir akıncının kılıcı gibi kullanarak kavram savaşı vermektedir.

Onun kelimeleri kullanarak verdiği savaşın yanında dünyada “Soğuk Savaş” devam etmekte ve bu durum Türk-Rumen ilişkilerini derinden etkilemektedir. Devam eden süreçte, Romanya Batı dünyasına açılma siyasetini uygulamaya başlamış ve Türk-Romen ilişkilerinde bir yumuşama emaresi belirmiştir. Ancak bu defa, “milliyetçilik akımı” ortaya çıkmış ilişkilerde tekrar zor bir döneme girilmiştir. Özellikle aydın tabakada etkili olan bu görüşe karşı durmak oldukça zor, hatta neredeyse imkânsız gibidir.

Mustafa Ali Mehmet, ilmi çalışmalarında Türk-Rumen ilişkilerinin dil, kültür, folklor gibi unsurları kapsayacak şekilde çeşitli ve derin köklere dayandığını kanıtlamaya çalışırken bir taraftan da her fırsattan yararlanarak Türk tarihi hakkında daha çok malzeme toplamaya gayret eder. Zira Rumen ilim adamlarına ve okuyuculara Türklerin kimler ol¬duklarını, tarihleri boyunca hangi devletleri kurduklarını anlatırken, bunu da vesile ederek asıl Osmanlı İmparatorluğunun üstün bazı özelliklerini vurgulama fırsatı bulabileceğini düşünüyordu. Bu şekilde geniş kronoloji içinde verilen bilgiler tepki toplamayacak ve milliyetçi duygularla ifade edilen Rumen tezlerine karşılık verilebilecekti. İşte bu amaçla 1976 yılında “İstoria Turcilor” (Türklerin Tarihi) adı altında 450 sayfalık bir eseri yayımlar. Hunlardan başlayarak, Türkiye Cumhuriyeti’nin NATO’ya girişine kadar oldukça uzun bir süreyi kapsayan bu eserde, özellikle Türk tarihçilerinin görüşlerini özetlemeye çalışır. Belki Türkiye’deki okuyucuya basit gibi gelebilecek olan bu eserin Komünist rejimin ağır bastığı bir dönemde basılmış olduğu düşünüldüğünde yazılan her kelimenin, kullanılan her kavramın nasıl bir süzgeçten geçerek daktilo edildiği anlaşılabilir. 10.000 adet gibi bir tirajla çıkmasına rağmen eser birkaç günde tükenmiştir. Gelen yoğun istek üzerine üç beş ay gibi kısa bir süre sonra yayın evi 27.000 adet daha bastırmak zorunda kalır. Aslında, o dönemlerde, Rumen tarihçileri dahi kendi tarihleri hakkındaki kitaplarını dahi bu sayıda bastıramamışlardır.

Bunun haricinde, Rumen tarihçileri bastırmakta oldukları eserleri yayımlarken, özellikle Çavuşesku’nun da adını kullanmaya özen gösterirlerken “İstoria Turcilor” (Türklerin Tarihi) adlı eserde Çavuşesku’nun adını arayıp da bulamayanlar hayret ve hayranlıkla bunun büyük bir cüret olduğunu ifade ederler.

Söz konusu eser hakkında daha başka şeyler de yazılıp söylenmiştir. Mustafa Ali Mehmet’e göre bunlar arasında, belki de en önemlisi Osmanlı Devletinin gerileme dönemine girmesiyle birkaç yüzyıl daha devam eden savaşlardan özellikle Rusya’nın ve Batı dünyasının sorumlu tutulmaları gerektiği hissinin uyandırılmasıdır. Bu tenkitler üzerine Sovyet makamları bu eserin toplatılmasına karar verir. Bu haber kendisine de tebliğ edilir. Ancak, eser çarçabuk tükenmiş olduğundan bu karar uygulatılamaz. Diğer taraftan, eser Çavuşesku’nun masasına kadar götürülmüştür. Çavuşesku “Türklerin tarihini Türklerin yazması gerektiğini” söyler. Bu söz Mustafa Ali Mehmet’e iletilir. Aslında böyle bir cevaptan, onun Türkiye tarihçilerinden sayıldığı anlaşıldığından, 3-5 ay sonra çıkan ek baskıda, Romanya vatandaşı olduğunu ispat etmek üzere adının altına nerede çalış¬tığını da belirtmek zorunda kalır. Bu vesile ile bazı hataların da düzeltilmesine fırsat bulunmuştur. Ancak eserin maceraları bununla da bitmemiştir. Zira Bükreş Üniversitesi-Tarih Fakültesi Dekanının başkanlı¬ğında bir heyet teşkil edilerek, “Türklerin Tarihi” başlıklı eserde benim onun ileri sürmeye çalıştığı bazı görüşleri baltalamak amacı ile bir anlamda onu sorguya çekmek isteyenler olmuştur. Fakat gereken cevaplar onların en iyi anlayacakları şekilde verilmiştir.
Aslında, o bütün bu davranışları görmezden gelerek yoluna devam etmeyi daha uygun görmüştür. Diğer taraftan, o dönemlerde özellikle Komünist Partisine kayıtlı olan kişiler doktorluk ve daha başka unvanlar almaya teşvik ediliyorlardı. O dönemlerin yasalarına göre, bilim alanlarında yeteri kadar eser yayımlamış olanlar da böyle unvanlar almaya hak kazanabiliyor¬lardı. Mustafa Ali Mehmet Parti üyesi değildir ve hiçbir zaman olmamıştır. Kâfi sayıda makale ve daha başka eserler yayımlamayı başarmış olmakla beraber, ona böyle teklifler yapılmamıştır.
Aynı zamanda, ailesinin durumu hakkında da soruşturmalar yapıldığı Bulgaristan’dan kendisine ulaşır. Bu haberler Mustafa Ali Mehmet’i sevindirmektedir zira o dönemlerde fakir ailelerden olanlar itibarlı sayılmaktadır.
İlmi unvanlar konusunda araştırması olarak, çeşitli aşamalardan geçerek doktor ve profesör seviyelerine erişmesi kanunen mümkün olmakla birlikte o böyle unvanlara iltifat etmemiş ve adının önünde kullanmayı uygun bulmamıştır. “Prof. Dr.” gibi unvanların başkaları tarafından da kullanılmasından rahatsız olduğunu defalarca çeşitli ortamlara ifade etmesine rağmen makalelerini yayımlayanlar “prof. dr.” gibi unvanları kullandıklarını eser yayınlandıktan sonra ancak fark eder. Ama iş işten geçmiş olmaktadır. “Ben söylemekten bıktım, usandım.” diyerek duygularını ve tevazuunu en içten bir şekilde dile getirmektedir. 1989 Devrimi’nden sonra emekli olur.
Mustafa Ali Mehmet’in yayımladığı ilmi eserlerin bir kısmı ciltler hâlinde basılmış, birçoğu makaleler hâlinde çeşitli dergilerde ve dillerde yayınlanmıştır. 90 yaşına basmış olan bu ilim adamı bütün eserlerini derli toplu bir şekilde yayımlama arzunu dile getirmektedir. Türk Tarih Kurumu gibi kurumlarımızca ahde vefa emsali olması açısından onun arzusu doğrultusunda yayımlanmasının isabetli olacağını da tarihe not düşmüş olalım.
Eserlerinin arasında Osmanlı kronikleri ve belgelerle ilgili ciltler bulunduğu gibi, 17. yüzyılda yaşamış olan Türk gezgin¬lerinden Evliya Çelebi’nin Seyahatname adlı muazzam eserinden, şimdiki Romanya topraklarına ait notlar da seçilerek yayımlamıştır.

Bu seçmeler: “Romen Ülkelerinde Yabancı Seyyahlar” başlıklı bir külliyatın 6. cildinde basılmıştır. (1976).
Son zamanlarda, bazı Türk iş adamlarının teşvikleri üzerine, Kerim’i de Rumence’ye çevirmiş ve bu çalışmasını da, Romanya’da 12 yıl Azerbaycan’ın Büyükelçiliği görevinde bulunmuş olan, Eldar HASANOV’un maddi ve manevi destekleriyle, 2003 yılında yayımlamış, 2007 yılında ise, bir Türk şirketinim de desteğiyle, tekrar yayımlamıştır. CORAN-Ultima Carte Sfânta (=KUR’AN: Son Mukaddes Kitap) olup ücretsiz dağıtılmıştır. Kendisi her iki kurum ve ilgili kişilere minnet ve şükranlarını arz ettiğini ifade ederek ömrüne böyle mukaddes bir işi sığdırmış olmanın mutluluğunu yaşadığını ifade etmektedir.

Bükreş’e geldikten sonra 1950 yılında Dobruca’da eğitim öğretime devam etmekte olan Türk okullarına okul kitapları hazırlama çalışmalarına da katılır. Bu çalışmalarını 1989 Devrimi’nden sonra da yakın zamana kadar sürür. Bu alandaki faaliyetler hayatının ayrı bir yönünü teşkil etmektedir. Zira meslek hayatının ilk yıllarında Türkçe öğretmeni olarak görev yapmıştır. Bu konu ile ilgili çalışmalar, ilk dönemlerde, Romen okulları için hazırlanan çeşitli kitapları Türkçeye çevirmekle başlamış ve daha sonraları, diğer arkadaşlarıyla birlikte veya kendi başına birer ikişer okul kitabı hazırlamakla devam etmiştir. Bir ara okullar kapatılır ve Türk ailelerin çocukları evlerinde konuşulan Türkçe ile yetinmek zorunda bırakılır. Ancak, 1970-1972 yıllarında, Bükreş’e tayin edilen T.C. Bükreş Büyükelçisi Nazif Çuhruk Çavuşesku’nun huzurunda bulunduğu bir anda konuyu dillendirerek Türkçe’nin okullarda tekrar açılmasını sağlar. Mustafa Ali Mehmet ve bir arkadaşı abeceden başlayarak 8. sınıfa kadar Türkçe okul kitapları hazırlamakla görevlendirilir.

Bu fırsattan yararlanarak, Nazım Hikmet’in Bulgaristan üzerinden Romanya’ya girişini sağladığı Türkiye’de kullanılmakta olan okul kitaplarından da dersler seçerek materyal hazırlığına başlarlar. Temel gayeleri Türkiye Türkçesine daha çok yaklaşmaktır. Bir taraftan bu kitaplardan seçilen dersler kullanılmakta diğer taraftan kendi yazdıkları veya Rumence’den yaptıkları tercümelerle 6-7 ay gibi kısa bir süre zar¬fında, 1. sınıftan 8. sınıfa kadar her sınıf için birer kitap hazırlamayı başarırlar.

Bu kitaplar, 1989 Devrimine kadar okullarda okutulduğu gibi, ondan sonra da, ara sıra, geçiş dönemine uygun bir şekilde uyarlanarak, şimdi dahi, yani 40 yıldan sonra da, okutulmaktadır.
Ömrü boyunca verdiği hizmetlerin karşılığı olarak, 1976 yılında Romanya Bilimler Akademisi tarafından ödüle layık görülür.

2002 yılında Balkan Aydınları ve Yazarları Derneğinin Büyük Ödülüne layık görülür.
2004 yılında da Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de faali¬yet göstermekte olan “VEKTOR Beynelmilel ilim Merkezi” tara¬fından Verilen Fahri Doktora Diplomasını alır.

2006 yılında, Türk Dünyasına Hizmet Ödülünü 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in elinden alır.
2010 yılında ise, Romanya Türk Demokrat Birliği tarafından ödüle lâyık görülür.
Mustafa Ali Mehmet, “Zaman zaman kabul etmiş olduğum bu mükâfatların her biri benim için birer şeref vesilesi sayıldığı gibi çalışmalarımı da teşvik ediyorlardı.” diyerek marifetine iltifat edilmesinden duyduğu manevi hazzı dile getirmektedir.

1989 yalı sonlarında Romanya’da Komünist rejimin çökmesiyle, yeni kurulan Parlamento’da azınlıkların da temsil edilmelerine hak verilir. O da ilk dönemlerde, Türk toplumunu temsil etmiştir. Hattâ, Seçim Kanunu ile ilgili çalışmalara da katı¬larak, özellikle Türk toplumu gibi sayıca az olup seçimle Parlamenter çıkarma olanağı olmayan azınlıklar hakkında, resmen, Parlamento’da birer temsilci bulundurmaları gerektiği hususunda bir teklifte bulur. Bu teklifi kabul edilerek kanunlaşır. Onun teklifi olan bu fıkra, sonradan yapılan bazı değişikliklere rağmen, esas itibarı ile şimdi dahi geçerliliğini sürdürmektedir.

1954 yılında, ecdadının vaktiyle, Anadolu’dan (Karadeniz’e gelerek, şimdiki Romanya topraklarına (Dobruca’ya) yerleşmiş olan bir Türk ailesinin kızı ile evlenmiş olan Mustafa Ali Mehmet bugüne kadar bir yastığa baş koymaktan ve hayat yokuşunu el ele çıkmaktan duyduğu mutluluğu her fırsatta dile getirmektedir.
Mustafa Ali Mehmet’in Şerif MEHMET adında bir oğlu ve Elmas Zeynep MEHMET adında bir kız torunu vardır.

Mustafa KAYIHAN
03.12.2015
Ankara

“Ehl-i Irak, ehl-i nifâk ve’ş-şikak!” Deyiminin Ortaya Çıkışı

Sa’d b. Ebî Vakkas Kûfe’de beytülmal memuru olan Abdullah bin Mes’ud’dan bir miktar ödünç para alır. Sa’d bunu vaktinde veremediğinden İbn Mes’ud mühlet vermeyip derhal ödemesini ister. Bu iki şahıs arasındaki münazaa Kufe halkına da sirayet edip iki fırka olurlar. Bir kısmı borcun derhal ödenmesine diğer kısmı taksite bağlanmasına taraftar olurlar. İslamiyette halk arasında vuku bulan ilk tefrika budur. Ehl-i Irak, ehl-i nifak ve’şikak tabiri bu hadiseden kalmıştır.

Daha sonra Iraklılar ile Şamlılar arasında Kuran-ı Kerim’in kıraati meselesinde ihtilaf çıkar. Her iki taraf kendilerinin doğru olduğunu iddia edip münakaşa büyür. Kan dökülmeye ramak kalır. Kur’an’ın Kureyş lehçesine göre tertibi bu münakaşa üzerine yapılır.

HORASAN’IN FETHİ SONRASI HZ. ÖMER’İN UYARISI

Sahr bin Kays diğer adı ile Ahnef, İran şahı Yezdecird’i Ceyhun ırmağı kenarında yenmiş.  Yezdecird Çinlilerin yardımı ile topladığı ordu ile Horasan’a geri döner ve Çinlilerin “Biz niçin başkaları için ateşten kestane alan kedi pençesi olalım.” diyerek döneklik yapınca meneviyatı yıkılır ve Türkistan’a hereket eder. Adamları vaz geçirmeye çalışır lakin kabul ettiremezler. Bakarlar ki olmuyor hanlarının mallarını yağmalarlar. Ahnef kazandığı zaferi Hz. Ömer’e haber verince Hz. Ömer tarihe not düşülecek şu sözleri söyler:

“- Bugün İran devleti ortadan kalkmıştır. İranlılar artık Müslümanlara bir zarar veremezler; fakat size şunu ihtar etmek isterim ki namus ve istikametten ayrılacak olursanız Allah size verdiği yardım ve üstünlüğü alır ve bu ülkeleri başkalarına ihsan eder.”

Bu ihsanın Osmanlıya kadar Müslümanlara verildiğini var sayar isek sonraki ihsanlar kime olabilir?

İngilizler, Amerikalılar, Fransızlar, Ruslar, münafıklar…

 

Mustafa KAYIHAN
30.12.2017
Ankara

Deli Hüseyin Paşa

İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın Osmanlı Tarihini okuyorum şu günlerde. Bin altı yüzlerin ortasındayım.
Baltacılıktan yetişme, İran Şahının Osmanlıda şu yayı kuracak adam bulunmaz diye gönderdiği ve gerçekten arama taramalara rağmen yayı kuracak kimsenin bulunamadığı bir anda hadiseden bihaber olarak yayın kurulu olduğu odaya girip duvarda asılı yayı bir kaç defa kurup bozan ve nihayet yakalanıp zılgıt yiyeceğini düşündüğü bir anda IV. Murad gibi pehlivan bir padişahın huzuna çıkarılarak İran elçisinin önünde yay ile oyuncak gibi oynayan bir babayiğit. Deli Hüseyin Paşa.
Öyle ki vezir-i azamlığa getirilmiş, kaptan-ı deryalık yapmış ve nihayet İstanbulu harem ağaları, saray kadınlarının yönettiği bir zamanda Giritte dillere destan bir mücadele vererek halkın arasında namı yayılmış bir gazi.
Öyle ki vezir-i azamlığa getirilmiş, kaptan-ı deryalık yapmış ve nihayet İstanbulu harem ağaları, saray kad-ınlarının yönettiği bir zamanda Giritte dillere destan bir mücadele vererek halkın arasında namı yayılmış bir gazi. ettirilerek kendi kanı, canı ve dinine mensup cellatlarca boğularak öldürülmüştür. Münafığın öldürdüğü de şehittir diye Cenab-ı Allahtan niyaz ediyorum. Zira bu serdara kıyanlardan birisi de yaşı başını almış ve devlete bir çok hizmeti bulunmuş olan Köprülü Mehmet Paşa. Baş rolde o var ne yazık ki. Ruz-i mahşerde hesaplaşırlar. Zerreyi hesap edeceğini vad eden Allah bunu haydi haydi hesap eder elbet.
Bugün Deli Hüseyin Paşalar yok değil elbet fakat haset ehli de hiç hiç az değil.
“Nâehil olur muârız-ı ehil,
Her Ahmed’e bulunur bir Ebu Cehil.”
Yeni nizamın Deli Hüseyin Paşaları makamına fesat ehlini de inlerine göndereceğini ümit ediyor herkes.
Ellerinde dosyalarla ihale kovalayan bürokrattan, babası hariciyeci diye 3 dil bilen çifte pasaportlu elçizadelerden; tiyatronun, sinemanın, siyasetin, tıbbın köşe başlarını tutmuş Darwinofillerden bıktık usandık artık.
Anları helal ye, doğru söyle, halka hizmet et diyen Anadolu çocukları acemi de olsalar bu kadrolarda yetişmeli. Zira deneyim denilen şey denemeden elde edilemiyor. Deli Hüseyin Efendiye fırsat vermeseydi Osmanlı belki yüz bin ton daha odun taşır ve ölür giderdi. Oysa fırsat verildi devleti omuzunda taşıdı en zor anlarında…
Bu örnek alış su-i misal seleflerini misal alarak değil tabii ki. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali gibi selefleri kutup yıldızını takip eden bir gemici gibi takip ederek.
Ne kadar ümitliyim peki? 100 yılda bozulan şey ancak 100 yılda düzelebilir. Eşyanın tabiatı böyle.
Biz ve çocuklarımız böyle yaşamak için gayret gösterir isek torunlarımız belki görür. Fetret olmadan gayret edilebilirse tabi.
Allah ahir ve akibetlerimizi hayreylesin.

Mustafa KAYIHAN
18.04.2017
Ankara

Kudüs’ün Arslanları

Prof. Dr. Beynun AKYAVAŞ Hocanın bir kitabında okumuştum.
Birgün adice -ne yazık ki adilce değil- sürüldükleri sürgünden dönen bir Osmanlı Sultanının kızını ziyarete gitmişler.
Koskoca Osmanlı mülkünün sahipleri fakr ü zaruret içerisindedirler ve gelen misafire ikram edecek yiyecek, içeceğe dahi muhtaçtırlar.
Sultan hanım kendi kızına “Arslanım!” diye seslenerek bir iş buyurmuş.
Hanım sultan hoca ve arkadaşlarının yüz ifadelerinden anlamış olacak ki durumu açıklamış.
“Biz Osmanlı Hanedanının erkek çocuklarına dediğimiz gibi hanım sultanlara da “Arslanım” diye hitap ederiz.”
Arslanın kardeşi de arslan olur elbet… Dişisi de Kudüs için Arslan büyütür…

Alparslan, Kılınç Arslan ve nice Osmanlı Arslanları Haçlılara karşı koydu.
Okuyarak idrak edememiş olacağım ki Kudüs’e gidince anladım Türk tarihi Kudüs’ten ibaretmiş.
Kudüs, Türklerin tarih sahnesinde dirilik sebebiymiş.
Haçlıyı ısrarla Anadoluya doğru çeken saik Anadolunun Kudüs yolu üzerinde bir köprü oluşudur.
Köprünün başında ise Deli Dumrul’un soyundan bir millet.

Türk’ü Türk tutan Kudüs’tür. Hazret-i Resulün miracına şahitlik etmiş Roma’dan kalma taşları dahi muhabbetle kucaklar Türk.
Medine-yi Münevvere, Mekke-yi Mükerreme muhabbeti ne ise Hazret-i Resulün Miraçlarının delili olarak tasvir ettikleri bu Uzak Mescide mubbeti odur Türkün.
Buranın bekçiliğini kendilerine tarihi bir görev addetmiş buluverir bu çetin coğrafyada. Türkü iri ve diri tutan bitmeyen bir görevdir Kudüs Bekçiliği.
Biz Kudüs’ün bekçileri bu topraklarda Selahaddin ve Kılınç Arslanlar yetiştiriyoruz.
Bu güfte daha çok makamda bestelenecek ve daha çok sanatçı icra edecek bu şarkıyı…

Bekle Kudüs yavuz pazulu ve yavuz yürekli çocukların gönlüne seni ektik. Ha bitti ha bitecek…

Mustafa KAYIHAN
28.04.2017
Ankara

Devletin Kadim Meselesi: Ehle Haset

Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI Osmanlı Tarihi adlı eserinde şöyle yazıyor:

“Yukarı Makedonya’da sırplarla birleşmiş olan müttefikler süratle Edirne üzerine yürüdüler. Sultan Murad Hüdavendigâr o sırada Bursa’da bulunuyordu; Edirne’de beylerbeyi yani ordu kumandanı bulunan Lala Şahin Paşa, bu tehlikeli hali bir taraftan padişaha bildirmekle beraber diğer taraftan kendisi bir keşif kuvvetini düşmana karşı göndererek müttefiklerin vaziyetini öğrenmek istemişti. Müttefikler Meriç nehrini geçtikten sonra Hacı İlbeyi yetişebilmişti.

Hacı İlbeyi Meriç nehrini geçe ve kendilerine mukabele edilmediği için ihtiyatsız hareket eden düşmanın gafletinden ve sarhoşluklarından istifade ile gece yarısı üç koldan yaptığı âni bir baskınla bunları şaşırtarak müthiş bir paniğe uğrattı. Bu suretle perişan bir halde dağılan düşmanın bir ksımı Meriç nehrinde boğuldu ve Macar kıralı Layoş güç hal ile kurtuldu ve kurtuluşunu boynunda asılı olan Meryem’in tasvirine hamleyleyerek memleketine avdetinde onun adına bir kilise yaptırmıştır. Bazı Osmanlı tarihlerine göre Hacı İlbeyi’nin bir avuç askerle kazanmış olduğu bu büyük muvaffakiyeti beylerbeyi Lala Şahin Paşa çekemeyerek kendisini zehirletmek suretiyle ölümüne sebep olmuştur (UZUNÇARŞILI, Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi, I. Cilt, 5. Baskı, Türk Tarih Kurumu Basımevi, s. 167-168).

Nâ-ehil olur muarızı ehil,
Her Ahmed’e bulunur bir Ebû Cehil. diyen şair yanlış mı söylemiş.

Tarihin değişik dönemlerinde bir Hacı İlbeyi ve bir Lala Şahin Paşa muhakkak bulunmuştur. Bende olsun da onda olmasın hissi sosyo-genetik bir miras olarak atalarımızdan tevarüs edegelmiştir. Bunu yenmenin, bununla baş etmenin bir yolu var mıdır? Zannetmiyorum. En aza indirmenin yolu ise adalet mekanizmasını sonuna kadar işletmektir. Tabi burada başka bir mesele ortaya çıkıyor. Lala Şahin Paşa boş bir adam değildir. O da ileri görüşlü ve ehliyetli bir yöneticidir. Yerine adam bulmak da o kadar kolay iş değildir. Hal böyle olunca üsttekilere tarih sahnesinde üç maymunu oynamak düşüyor. İdare-i maslahat için elzem gibi görünen bu durumun affı yüz yıllarca hesabı verilemeyen bir hadisenin altına imza atmak oluyor ki Allah hiç bir yöneticiyi bu damga ile damgalanmak zorunda koymasın.

Sonuç ne peki? Yüzyıllar sonra Sırp Sındığı savaşının kahramanı Hacı İlbeyi’ni hayırla yad ederken Lala Şahin Paşa’yı da Allahın adaletle yargılamasını diliyorsam Yevm-i Kıyamette Lala’nın vay haline. Toprağın altı üstünden daha zor. Üç günlük dünya için ebedî bir hayatı mahvetmek akıllı insan işi değildir. Allah adaletli olanlardan eylesin. Zulmetmekten ve zulme uğramaktan muhafaza etsin.

Daldı gaflet denizine millet âh!

Kapudan-ı Derya Barbaros Hayreddin Paşa 4 Temmuz 1546 yılında Cenabı Hakkın rahmetine erince:

“Daldı rıhlet denizine Kapudan” diye tarih düşmüş şair.
Ne hoş bir âdet imiş. Unutuldu, unuttuk…

Biz dahi diyelim:

Daldı gaflet denizine millet âh.

03.10.2016

Ankara

Araç çubuğuna atla