Afyonkarahisar ili, Çay ilçesi, Koçbeyli Köyü Ceritleri Ağzı Sözlüğü

ağartı: Hafif beyazlık, karanlığın aydınlığa çalması hali.
ağı: Zehir.
ağız: Hayvanın doğumundan sonraki ilk sütü.
ağnak: Kuş beslenirken kuşun belirli aralıklarla tozlu toprak içerisinde toza bulanması sağlanır. Burada kullanılan toprağa ağnak, bu işleme de ağnak vermek denir.
ağnama: Hayvanların vucutlarını tozlu toprakğa sürtmeleri. At ve eşek cinsi tozlu toprak üstünde sırt üstü dönerek; kuş cinsleri ise ayakları ve kanatları ile tozu havalandırıp gövdelerinin arasında geçişini sağlarlar. Diğer havanlar için bu tabir kullanılmaz.
ağzına bakıtmak: Bir şeyi yiyip yanındakine vermemek.
ağzını büzme: Ağlamaya başlama.
ah canım anam: Ziyandan sonra emeğe acımak için söylenir.
ala bula: siyah beyez, karışık renkli.
alaf: alev, ateş.
alamaç: Harlı yanan ateş.
aldırma: Sığdırma, eldeki malzemenin tamamını kap ya da yere koyabilme.
alettirik: Pilli çalışan el feneri.
Allahlık: 1. Dünyada çaresi kalmamış. 2. Dünya işlerini boş vermiş.
amanat: Emanet.
amel: İshal.
anadan bir babadan ayrı: Üvey.
anırma: 1. Eşek anırması. 2. Haykırarak ağlama.
aş: Bulgur pilavı.
aşı: Koyuna vurulan boya,işaret.
aşılama: 1. Koyuna işaret vurma. 2. Çayın demine su ekleme.
aşış aşşa: Yokuş aşağı.
aşortman: Eşofman.
atik: Eline ve ayağına çabuk. Hızlı iş yapan, sportmen.
atma: Keçi ve koyunlarda oğlak ve kuzuyu vaktinden önce ölü doğurma.
atmak: Keçi ve koyunların oğlak ve kuzuyu vaktinden önce ölü doğurması.
avara: İşsiz, başıboş.
ayak bağı: Engel.
ayak sürütmek: Sürüncemeye sokmak, uzatmak.
ayak yolu: Tuvalet.
aygaz: Tüplü ocak.
ayırma: Evlenen gençleri yeni bir eve çıkarma.
ayırma: Oğlak, kuzu, buzağı ya da çocuğu ana sütünden kesme.
ayırma: Ötekilerden üstün görme.
bandak: Bataklık, çok sulu yer, tarla.
basma: Çiçekli kumaş.
beçen gulağı: Kuzu kulağına şekil itibari ile benzeyen yenilebilen ekşi bir ot.
bedavıya: Bedavaya, bedelsiz.
bekitmek: Kapatmak, sıkıca kapatmak.
belertme: Gözlerini büyütme.
besi malı: Beslenerek ürünlerinden yararlanılan hayvan.
beş gardaş: Tokat.
bıngıldak: Çocuklarda başın üstündeki yumuşak yer.
bıza: Buzağı.
bızalı: Buzağı doğurmuş inek.
bi nahır: Bir sürü.
biren biren: Teker teker.
biribiri: Akraba.
bişek: 1. Yayık yaymada ayranı dövmek için kullanılan yaklaşık 15 cm yarıçapında yuvarlak ortasına balta sapı kalınlığında bir buçuk metre uzunluğunda bir sapın sabitlendiği kenarlarında üç dört adet kare şeklinde deliklarin açıldığı yuvarlak ağaç. Tencere kabağı şeklinde altı düz üstü yumrucadır. Çoğunlukla ayranın en üstüne çıkarılmadan üst sınıra kadar çekilerek üç-dört defa arka arkaya ritmik vuruşlarla bir saate yakın ayran dövülür. 2. (a.) Yaylada peyniri suyundan ayırmak için kullanılan örülmüş çubuklar. Parmak kalınlığında genellikle söğüt dalları yarımşar metrelik kesilir. Uçlara dört parmak mesafeye kenar boyunca çertik atılır ve buralardan pamuk iplikleri ile yan yana bitişik sıra ile bağlanır. Bişek peynir kesesini hayvanlardan ve böceklerden koruduğu gibi asıl yapılma amacı olan süzme işini de penir ile toprak ve taşı temas ettirmeden sağlar. Misal: Peyniri bişeğe koydum sabaha süzülmüş olur.
bişirecek: Yemeklik malzeme.
bişirmek: Pişirmek.
bit gadar: Çok az.
boğazlı: 1. Çok yemek yiyen. 2. Hayvanlarda çok yem yiyen.
bozmak: Azarlayarak keyfini kaçırmak.
bozyörük: Bir tür yılan.
böcük: Böcek.
böğün: Bugün.
böğürmek: 1. İnek cinsinin çıkardığı ses. 2. Bağırarak ağlamak.
böğürtmek: Döverek ağlatmak.
bör bör böğörmek: Bağırarak ağlamak.
bös bös böğörmek: Bkz.: “bör bör böğörmek”.
burkma: Teke, koç ya da boğaları iğdiş etme işi.
buruk: İğdiş edilmiş.
burun: Dağ sırtı.
buymak: Çok üşümek.
bübüü: Koyunu toplamak için çıkarılan ses.
bük: Dağ arasındaki girintili kuytu yer.
bükme: Gözleme.
bülüç: Civciv.
camekan: Vitrin.
candırma: Jandarma.
cannı cenaze: Morali bozuk, neşesiz olan.
cehiz: Çeyiz.
celep: Hayvan alıp satan kişi.
cıbartmak: Kızarıncaya kadar vücudun bir yerine vurmak.
cılk: Bozulmuş ya da yavru oluşumu başlamış yumurta.
cıncık: Cam kırığı.
cırcır: Fermuar.
cırmalama: Tırnak geçirme.
cırmık: Tırmık.
cırnak: Yırtıcı kuş pençesi.
cıscıbıldak: 1. Soyunmuş. 2. Fakir.
cimcik: Çimdik.
cimciklemek: Çimdiklemek.
cingen: 1. Çingene, 2. Cimri.
ciyaklama: Acı çekerek sızlanma.
cukur cukur: Su içme sesi.
çabıt: Bez.
çağşak: Çoğunlukla dere içinde ya da yamaçlarda çakıl taşlarından oluşan eğimli yer.
çakır: Mavi-yeşil karışık göz.
Çalpalamak: Sıvı bir nesneyi sallamak.
çara: Doğum öncesi inekten gelen sıvı.
çardak: Dört direk üstüne gölge yapacak şekilde kamış vb. örtülü yer.
çarpışdırmak: Bir kaç tokat atmak, hafifçe dövmek.
çarpma: Ekin ya da çayır otu biçiminde az bir yerin tamamen biçilmesi işi.
çat: İki derenin buluştuğu yer.
çatak: Derelerin buluştuğu yer.
çatal: Sapan yapımında kullanılan Y şeklindeki ağaç.
çatallanmak: İkileme düşmek, işin içinden çıkamamak.
çatırtı: Ağaç kırılma ses.
çatlak: 1. Yarık, 2. Hafif deli.
çatlama: 1. Yarılma, ayrılma, 2. Nazara gelme.
çatma: Tartışma çıkarma.
çavış: Samimiyet ifade eden hitap sözüdür.
çebiç: Bir yaşındaki erkek keçi.
çebiç: Oğlaklık ile keçilik arasındaki dönemdeki dişi keçi. Bir yaşını geçip doğurduktan sonra keçi olarak adlandırılır.
çekişmek: Ağız kavgası etmek
çellik: (a.) Çelik-çomak oyununun çeliğinin çift l sesi ile telaffuz edilmiş hali. Çomak kullanılmayıp onun yerine “deynek” kelimesi kullanılır. Çoğunlukla “bek daşı” denilen top şeklinde yuvarlak bir taşın başında oynanır ve taşı çelikten koruma üzerine değişik zoruluklarda vuruş tekniklerine dayanır. Misal: –Uşaklar çellik oynarken gözünüze başınıza dikkak idin. Çellik bet göz çıkarır ha!
çellik: Çelik çomak onunundaki bir karış uzunluğunda ve oklava kalınlığındaki ağaç çubuk.
çelmek: Çelik çomak oyununda kafa büyüklüğündeki taşı hedef alan rakibin attığı çeliği çomakla havada vurarak karşılamak.
çente: Çanta.
çevirmek: Hayvanların tarlaya girmesini engellemek için tel çit çekmek.
çezik: Serbest bırakılmış, bağı çözülmüş hayvan.
çezmek: Hayvanı ip ya da zincirden salıvermek.
çıkarılmak: Kadının babaevine gönderilmesi.
çıkı: Kese.
çıkıntı: Bir şeyden arda kalan malzemeler.
çıkla yemek: Ekmeksiz ekmeksiz, katıksız yemek.
çıldırtı: Tıkırtılı ses, çoğunlukla çalıların arasından gelen yılan, mercan gibi varlıkların cıkardığı ses.
çırpma: Ağaçtaki meyveleri değnekle daldan indirme.
çiçek: Çekirdek.
çiğil: Genellikle suların kaynağından çıkarken toprağından ayrıştırdığı ince kum.
çimmek: Yıkanmak.
çitimek: Yün örme çorabın sökülmüş ya da üzülmüş yerini aynı yün ile örerek tamir etmek.
çolpa: Sakar.
çomaç: Yufka ekmeği içerisinie bir karış uzunluğunda iç harcı uzunlamasına koyulup dürüm haline getirilir ve bir öğün bu şekilde atlatılır. Soğan çomacı, peynir çomacı, yağ çomacı, şeker çomacı gibi adları içerisine konulan iç harcına göre alır.
çomak: Ucu baston gibi bükülmüş çoban değneği.
Çomu: Kulakları kurt kulağı gibi sivri ve bitişik keçi. Uzun orkide yaprağı şeklinde olanlara “calba kulak” denir. Calba denilen bir çeşit süpürge bitkisinin yapraklarına benzediği için bu tabir kullanılmıştır. Misal: -Çomu geçinin oğlağı oldu. Heybiye goyup eşşeğinen getirdim.
çorak: Ağaçsız, otsuz killi toprak.
Çorla-: (f.) Genellikle derinin tuzlanmasını ifade etmek için kullanılır. Aynı fiil peynir ve yoğurt gibi gıdalara gereğinden fazla tuz atılmasında tuzlama işinin abartıldığını ifade etmek için kullanılır. Misal: Kurban derisini çorlayıp deyneğe sokup ahırın kirişine astım. Peynir tuzdan yenilmiyo. Çorlamışsın mübareği!
çorla-: Katık ya da deriyi tuzlamak, aşırı tuzlamak.
çökelik: Yoğurdun kaynatılması ile elde edilen katık.
dakışma: Kavgaya başlama.
dakışma: Takılmak, şaka yapmak.
daklaşmak: Takılmak, şaka yapmak.
dambıl dumbul yürü-: Bir sağa bir sola yalpalayarak yürümek.
danalık: Ahırda danalara ayrılmış bölüm.
dandik: İşe yaramaz.
dar vakıt: İkindi sonrası ile akşam namazı arasında kalan vakit.
darı: Mısır.
dayak olmak: Birini desteklemek.
deli goyun gibi dönmek: Şaşırmak.
delik deşik: Her tarafı delinmiş.
depban aşşa: Aşağı doğru.
depik atma-: İnsnın ayaları, hayvanın arka ayakları ile tepme etması.
depik: Tekme.
deyze: Teyze.
diğdir-: 1. İnce bir şekilde akmak. 2. İşemek.
dik dik dik gıdık gıdık gıdık: Tavuğa çağırma sesi.
dirkildeme: Titremek.
dişe-: 1. Çocuğun süt dişlerini çıkarmaya başlaması. 2. Tırpanın ağız kısmını örs ve çekiç kullanarak keskin hale getirmek. Çekiç vuruşları ile dişe benzer ezikler oluşturup kayrak denilen bileği taşı ile düzeltme işlemi yapmak.
ditmek: Yünü elle kabartmak.
doğdaştan: Doğuştan, ilk doğduğu günden beri.
dokdurluk: 1. Doktora gitmesi gereken. 2. Deli.
dolama: Parmaktaki şişme hali.
doldurma: Vesvese vererek insanı birine karşı hareket etmeye motive etme.
donuz eriği: Yabani erik.
donuz eriği: Yabani erik.
dutağaç: Yemek kabını ateş üzerinden almak için kullanılan el bezi.
dutarı dut-: Sinirle yanlış hareket etmek ve bu harekette ısrarcı olmak.
dutmak: Dişi hayvanı döllenmesi için erkekle birleştirmek.
dutuk: Sosyal olmayan kişi.
dutuşma: Telaşlanma.
duzla daşı: Genellikle üzeri yassı kucak büyüklüğünde taşlar bu alanda toplanarak taşların üzerine tuz ekilerek koyun ve keçilerin tuz ihtiyaçları giderilir.
duzla: Koyun ve keçilere tuz verilen düz alan. duzla daşı: Üzerinde koyunlara tuz verilen düz taşlar.
düve: Henüz doğurmamış bir yaşındaki inek.
ebem guşağı: Gökkuşağı.
eğsik: Kız çocuğu.
ekelemek: Serpiştirmek.
ekmek: Sac ekmeği, yufka, şepit.
elcek: Eldiven.
elekçi garısı: Çingene.
Elemet gıyamat : (s.) Çok büyük anlamında kullanılan bir ikileme. Misal: Gocayar’dan bi daş gopdu elemet kıyamat. Tâ innidaşa gadar indi. Allahdan altında mal melel yoğudu.
eletmek: Ulaştırmak, vermek.
eli çabık: Hızlı iş yapan, becerikli kişi.
elikopder: Helikopter.
emsel: Akran, yaşıt kişi.
en: Hayvanın kulağına uygulanan kesik, damgadan farklı olarak kesici bir aletle kulak ya yarılır ya da bir kısmı alınarak bellik konulur.
enik: Köpek yavrusu.
enne-: Hayvanların kulaklarına kesikle işaret koymak, en koymak.
enteri: Bir çeşit geleneksel gömlek.
eprimiş: Eskimiş, yırtılmak üzere olan.
eprimiş: İncelmiş, eskimiş kumaş ya da elbise.
erikmek: Şımarmak.
erkeç: Oğlaklık ile tekelik arasındaki dönemdeki erkek keçi. Bir yaşından sonra teke olarak adlandırılır.
eşgere: Alenen, ulu orta.
eşinti: Kazılmış yer.
Eşki : (s.) Ekşi tada sahip. ş ve k seslerinin yerleri değişmiştir. Misal: Alma eşkiyimiş. Ben datlı alma sevmem de bu gadar da eşkiyi de sevmem. Ben en çok mayhoşu severim. Arapgızı olacak bana. Katır kutur yinir valla.
eşşek tikeni: Dikenli bir bitki.
evreğeç: Yufka ekmeğini sacın üstünde çevirmeye yarayan kılıç şeklinde tahtadan yapılmış alet.
felliklemek: Çok yaşlanmak, çok yorulmak.
Fıcımak: (a.) Tez, çabuk, çabucak, hemen, hemencecik. Misal: – Haydi fıcımak gibi fırlayıp bir bardak su getir bakalım.
fıldır-: Fırlatmak.
fırıldak: hile, aldatmaca.
fıtdırık: Deli.
fıtık it-: Sinirlendirmek.
fingirdek (s.): Eğlenceye düşkünü kadın. Hafif meşrepler için de kullanılır.
firavın: Kötü kimse için kullanılır.
fitil olmak: Çok sinirlenmek.
gaba et: Kalça.
gabıllanmak: Kabullenmek, razı olmak.
gacır gucur it-: Bozuk aletin çıkrdığı ses.
gafadan gontak: Deli.
galgın: Evlenememiş kız ya da erkek.
gama: Büyük bıçak.
gancık: (a.) Dişi. Hayvanlarda dişi cinsi ifade etmek için kullanılır. Tek başına kullanıldığında dişi köpeği ifade eder. Mecazi manada sözünden cayan, mert olamayan kişiye verilen sıfattır. Hem eti yenen hem de murdar hayvan cinsleri için kullanılır. Ödlek anlamında kullanıcaksa “gancık garı gibi” ifadesi kullanılır. Misal: -Mücüdemi isterim bi bızanız oldu. – Gancık mı erkek mi? – Gancık gancık. – Erkek oluydu iyiydi gurbanda iyi para idiyo. Niyse ürüyecek mal da ilazım. Büyüsün anasını satıp bunu alagorum. Anası epiy gocadı gari. Süt disen südü az. İki yılda bi boğasıyo. Mecazi Anlamda: – Niyo len döğüşte gancık garı gibi gaçıyodun. Tü senin sıfatına! Erkek adama gancıklık yaraşır mı hiç? Sözünden dönene, gavgadan gaçana gancık dirler bilmiyon mu?
gapama: Haşlama et.
gapanma: İslam dininin kaidelerine uygun şekilde tesettüre bürünme, örtünme.
gapcık: Kabuk.
gapdır-: 1. Dolandırılmak 2. Bir sözü söylemeye ya da işe hiç düşünmeden körü körüne devam etmek.
gapı bahşişi: Gelin evden çıkarken kız tarafına verilen bahşiş.
gara guru: Siyah tenli ve zayıf kimseler için söylenen bir sıfat.
gara pabıç: Kara lastikten yapılmış ayakkabı.
gara pabıç: Siyah lastik ayakkabı.
garadaş: Ev, duvar yapılan sağlam kesme taş.
garaltı: Karanlıkta yarı görülen cisim.
gayfaltı it-: Kahvaltı yapmak.
gayrak daşı: Kesici aletleri bileğlemeye yarayan taş.
gede : (s.) Annesi ölmüş ya da doğumdan sonra kendisini reddetmiş oğlak, kuzu ya da buzağıya verilen sıfattır. Misal: Gede guzu iyi olmuyo. Anasız gelişmiyince nizbete çıkıyo o da gurbanda para itmiyo. Şişiyne besliyince de adama aşışıyo gatığa dadıyo, çadıra giriyo. Ekmeği hışmalıyo.
gede: Anası olmayan kuzu ya da oğlaklara verilen ad.
gezem: Bir yaşında henüz doğurmamış keçi.
göz: 1. Göz 2. Oda.
gulp uydurmak: Bahane bulmak.
guşak: Bele sarılan kumaş, kuşak.
guzuluk: Ahırda kuzular için ayrılmış bölme.
hışmala-: (f.) Sallamak, silkelemek, didiklemek, sarsmak. Misal: Dalı hışmalıyınca ahlaplar tapır tapır döküldü. Bi heybe toplayıp getirdim.
hörp: Çay içerken çıkan ses.
hörpçü: Hazır yiyen, mirasyedi, hazırcı.
indirmelik: Gelinin koca evine gelişi sırasında eskiden attan yenilerde otomobilden inerken kocasının akrabalarından vaad yolu ile aldığı mallar. Çoğunlukla bir çığırtkan kişi gelin arabasının yanına giderek halka gelinin inmesine izin verip vermediklerini sorar. Halk bir ağızdan izin vermediklerini söyler. Çığırtkan kayınbaba, kayınana, amca vb. varlıklı akrabalarını zikrederek indirmelik ne vereceklerini sorar. Herkes kendi ekonomisine uygun ir mal vaad eder ve kızın inmesine izin verilir.
kirmen: Yün eğirme aleti. İç içe geçmiş hilal şeklinde iki ağacın ortasına bir delik açılır ve ordan geçirilen ok adı verilen bir çubukla bu iki ağaç birleştirilir. Çubuğun üst kısmına bir santim mesafeye çepeçevre açılan çentikle ipin kayması önlenir.
madik atmak: Kandırmak, aldatmak.
oğlaklık: Tolda oğlaklar için ayrılmış bölme.
otluk: Hayvanların kışın yiyeceği çayır otunun kurutulduktan sonra istif edildiği yer.
paddadanak: Birden bire, aniden.
patlangaç: Mürver ağacı.
pörtlek: Gözü yuvasından fırlamışçasına.
pörtlek: Yuvasından dışarı çıkmış göz.
surat: 1. Yüz 2. Uçurum, yar.
şıngırtı: Metal sesi.
tat: (a.) Sağır ve dilsizler için kullanılan bir sıfattır. Kelimenin yad ve yabancı anlamı başka bir şekilde muhafaza edilmektedir. Fakat acem anlamında kullanılmamaktadır. Misal: Tat mısın nesin? On kere sordum cevap vermiyon!
tepe takla at-: Güvercin taklası atmak.
uşak: Çocuklar anlamında kullanılır. Tekilse çocuk çoğulsa uşak denir. Tekil olarak asla kullanılmaz. Genç ve orta yaşlıların birbirlerine ya da kendinden daha genç olanlara “gençler, delikanlılar” anlamında hitap cümlesi olarak kullanıldığı da olur. Burada da yine çoğulluk esastır. Tekil için kullanılmaz. Misal: Uşak başımı şişirdi, bahçıya çıkıp birez fasille topladım. Gafam birezcik dağıldı.
yannık: (a.) Yayık yaymaya yarayan keçi derisinin ön ayakları ve boğazının bağlanması; arka bacaklar ve kuyruk kısmına atılan birer düğümle arka kısmının açık bırakılması sonucu meydana getirilen çuval şeklinde deri kap. Keçi derisi kırmızı çam kabuğu ile boyanarak deri ile yoğurdun teması önlenir. Derinin hazırlanması ise tuzlanma ve uzun süre kurutulma sürecini gerektirir. Deri yayık yayılmadığı sürece bir sırığa asılarak kuru muhafaza edilir. Yayık yayılmazdan evvel ıslatılarak yumuşatılır. Düzenli olarak kırmızı çam kabuğu ile boyanması gereklidir. Kokma ve katığa derinin dadının geçmesini önleyen bu önlemin diğer sebepleri araştırılmaya muhtaç bir konudur. Yere çakılan üç adet sağlam kazığa bağlanır. Ata derinin torpak temas etmemesi için deriye zarar vermeyecek yassılıkta bir kayrak taş konulur. Misal: -Bi yannık ayran evirilmeyi bekliyo. Evirip yağını çıkarıp şiniğe basacam.
yarpız: (a.) Yabani nane. Nanenin kullanıldığı yerlerde kullanılmamakla birlikte köyde sadece yarma ve ayranla bilrikte yapılan “yarpız aşı”nda kullanılır. Bir de “Yılanın sevmediği yarpızımış o da burnunda bitermiş.” atasözü kullanılır. Bu atasözündeki yarpızın yılan yiyen “firavun faresi” olduğu Divanu Lutagati’t-Türk’te kayıtlıdır. Fakat köyde bu anlamını bilen yoktur. Misal: Yarpız aşı yapsan da yisek.
yayan yapıldak: (z.) Genellikle acele ile ve yaya olarak yola çıkmayı ifade etmek için kullanılır. Misal: Yayan yapıldak yola düştüler. Yanlarına ekmek de almadılar.
yokuş yokarı: Yukarı doğru.
yuğulma: Koyun ya da keçinin yukarıdan aşağı doğru yönlendirilmesi ya da yönlenmesi.

KOÇBEYLİ KAPLICALARI KÜLLİYESİ

Dünyada icra edilmiş her eylem ve fikrin bir sürdüreni mutlaka bulunur. Kabil kardeşi Habil’i öldürdü. Bugün katl hadisesi hala devam ediyor. Lut kavmi oğlancılık hadisesi başlattı. Bugün dünyada yaygın olarak sürdürülüyor. Putperestlik, ateşe tapma, ineğe tapma gibi sıralayabileceğimiz pek çok inanç ve geleneğin bir başlatıcısı vardı ve şimdi devam ettiricileri var.

Yüce dinimiz İslam da dünyada bir gelenek başlatmanın ehemmiyetinden bahsederek iyi ya da kötü başlatılan bir geleneğin başlatıcısının sevap ve günah hanesine devam ettirildiği sürece yazılmaların olacağını vurgular.

Silik yer adı diye tabir olunan mikrotoponim bilimine “Hasan Dedenin Su Bulduğu Yer” diye geçen bir yer var köyümüzde… Nereden mi biliyorum? YÖK’te yayımlanmış olan “Çay İlçesinin Mikrotoponimleri” adlı bir tezde kaynak kişi bendim de oradan biliyorum.

Yer adının hikâyesi şöyle. Ben ilkokul kaçıncı sınıftaydım net hatırlayamıyorum ama bir gün halkın akın akın taş tepeyi tırmandığını gördük. Biz zaten durgunluktan bıkmış, kanı kaynayan delikanlı adayları olarak bu tür aksiyonları bekliyoruz. Bir koşuda tepenin zirvesine çıkıverdik birkaç arkadaşımla. İnsanlar Dedem Ölen düzlüğünün batı yanında, köyün güney doğusunda bulunan bu tepeye hazineye koşar gibi koşuyorlar ve sonucun ne olacağını bekliyorlardı. Derken nemden karamış bir taş kovuğuna kulak verdiklerini ve taş atıp ses dinlediklerini gözlemledik. Sıcak su kaynağı bulunmuştu ve bunu yukarıdan çıplak gözle, el yordamı ile tespit etmeye çalışıyorlardı. İlgi birkaç saat sürdü ve herkes dağıldı. Tabii biz beş vakit oralarda keçi güttüğümüz için uzun süre buranın başında gözlem yapıp sesi dinlerdik.

Bu sıcak su kaynağına ilgi neden kesildi bilmiyorum ama iki yıl önce karlı bir gün iz avına çıktığımda yolumu özellikle buraya düşürdüm. Hasan Dedenin Su Bulduğu Yer’in çevresindeki taşlara bakmak ve sıcaklığı tespit etmek istiyordum. Kışın bu gözle buraya hiç bakmadığımdan sonucu merak da ediyordum.

Tahmin ettiğim gibi daha iletken ve soğuğu ve sıcağı muhafaza den taşların üstüne düşen karlar hızla eriyordu. Yer yer taş olmadığı halde tıpkı göllerdeki ılıcalar gibi hiç kar tutmayan kara parçaları da vardı. Bu kara parçalarının kimisi bir kucak genişliğinde kimisi daha fazla büyüklükte idi. Özellik taşın üzeri ve çevresinin su tutmaması hadisesinin yalnız buraya özgü mü yoksa taş tepenin tamamında mı olduğunu merak ederek çevresine de baktım. Yalnız bu bölgelerde erime oluyor diğer yerler kar tutuyordu.

Efendim malum Afyonkarahisar birinci derecede deprem bölgesidir ve deprem bölgelerinin genelinde olduğu gibi kaplıcaları boldur. Bunlardan bir tanesi neden Koçbeyli Kaplıcaları olmasın?

Bu konunun uzmanı değilim ama dünyanın değişik yerlerindeki gözlemlerinden yola çıkarak bu proje şu şekilde şekillenmelidir kanaatindeyim:

1. Maden Tetkik Aramanın sondaj çalışması yapması için gerekli siyası girişimlerde bulunulmalı ve oy kullanım öncesi bu konu siyasilere ısrarla dile getirilmelidir. İşin en önemli ayağını bu oluşturmaktadır. MTA muhtemelen bir su kaynağı bulacaktır. Zira bulgular orada derecesi yüksek bir suyun olduğunu göstermektedir. Bulduğunu var sayarak devam edeyim.

2. Dedemölen düzlüğü çevresi, Taş tepenin üstünde bulunan düzlük arazinin çevresi ve aşağıdaki Burçak Yerinin çevresi için Afyonkarahisar mimarisinin cumbalı evlerinden seçme örneklerle oluşturulan bir Kaplıca Köyü projesi oluşturulmalıdır. Bu köyün evleri yatay mimari esas alınarak tarihi dokuya uygun olarak planlanmalı ve asla bu plandan taviz verilmemelidir. Köyün oluşumundan sonraki fotoğraf Safranbolu Evlerine benzeyecek şekilde kadim bir yerleşim yerini andırmalıdır. Bu Kaplıca Evleri için Seğricek Yolu takip edilerek Koca suratın üstünden Arap Gediğine kadar bir yürüyüş yolu planlanmalı ve doğa sporlarına uygun hale getirilmelidir. Tamamen yürüyüş yolu mantığında ve kadim göç yolları büyüklüğünde olmalı, asla araç trafiğine açılacak şekilde planlanmamalıdır. İkinci yol Ayabakan üzerinden Topakdaş-Oluk-At Çayırına kadar olmalıdır. Üçüncü yol Taş tepe-Yılandlıdere-İnnidaş-Şibidiğin Yurt-Küçükdevrent-Büyükdevrent’e kadar olmalı ve buradan Göle bağlantı kurularak kayıklar, balık lokantaları ve mesirelik alanlarla turistik tarafı güçlendirilmelidir. Özellikle Paşanın Yurt ve çevresindeki düzlükler yine geleneksel mimariye sadık kalınarak düzenlenmeli ve söğüt altı piknik alanları oluşturulmalıdır. Değirmen suyundaki arsenik oranı göz önüne alındığında bu suyun bu bölgelerde kullanılmasında bir behis görülmez diye düşünüyorum. Çatalinin üstü ve Yerin bu minvalde lokanta işletmesi ve ziyaret yerleri olarak planlanabilir. Seğricekten gelen yürüyüş yolu yukarıdan burası ile bağlanarak Kaplıca Evlerinde kalanların öğle yemeğini yiyip akşama kaldıkları evlere dönebilecekleri bir mekan haline getirilebilir.

3. Sağlık Turizmi olabilmesi için Oropedi, Fiziktedavi vb. alanlarda doktor, hemşire ve tıbbi masörlerin bulunduğu bir yer olacak şekilde planlanmalıdır.

4. Kaplıca suyunun kullanım fazlası ve hatta kullanılmış suyun Karamık Barajı ile sulanan arazilerde –ki köye ait arazinin tamamının sulanabileceği öngörülmüş projede- sera üretiminde ısıtma maksatlı kullanılması sağlanmalıdır. Örtü altı tam bodur meyve yetiştiriciliğinden tutun sebze meyve üretimine kadar bir çok alanda erken tarım ürünlerinin elde edilmesi sağlanmalıdır.

5. Donuzçukurundaki meşeler başta olmak üzere Karaburun-Arpasekisi ve Almalıya kadar uzanan arazideki meşe palamutlarının kökleri kilogramı 1000 ile 3000 dolar arsında değişen Truf mantarı ile aşılanmalı ve kontrollü toplama ile bu kaplıca işletmelerinde müşterilere sunulmaldıır. Truf mantarının en sevdiği ağaç pelit ağacı olduğundan –domuzların bilip bizim bilmediğimiz yerlerde gömülü olan- bu mantarların var olanlarının tespiti ve Denizlide kurulmuş olan işletmelerden yeni alınacak aşılarla meşeler köy halkının hizmetine sunulmalıdır.

6. Ayabakan başta olmak üzere dağlarda bulunan düzlüklere küçük organik hayvan yetiştirme alanları oluşturularak işletmelerin tam anlamı ile organik ürün kullanmaları, asla kalitesiz ürün kullanmamaları garanti altına alınmalı ve bu konu ile ilgili bağımsız bir denetleme firmasından hizmet alınmalıdır. İşin bu kadar hassas yürütülmesi beynelmilel turizm açısından çok önemlidir. İşletme mantığı nasıl başlarsa öyle devam eder. Zamanla olur mantığı ile kurulacak yapılar ve girişimler bu tesisleri Gazlıgöldeki kaplıcalara çevirir ki şehrin sıkıcı ortamından kaçan kişi bir başka apartmanlaşmanın içinde dünya kadar para verip kalmak istemez. En azından alternatifi varsa mutlaka otantik olanı tercih eder.

7. Bölgede bulunan kekik türleri, otçayı, yeşil otçayı, zahter, çıngırağıçiçeği, afakan otu gibi tıbbi aromatik bitkiler ayrıca değerlendirmeli ve bölge halkı için maddi bir kazanç kapısı haline gelecek şekilde Afyonkocatepe Üniversitesi iş birliğinde yetiştirilmelidir. Yurt dışında örneklerini gördüğümüz aromatik bitki banyoları bölge bitkileri ile yapılarak satın alma masrafından kaçıldığı gibi ayrıca uğraşanlar için gelir kaynağı haline getirilmelidir.

8. Düz araziler ile tarım arazisi olabilecek yerlere asla dokunulmamalı ve bu mekanlar genel etkinlikler için kullanılabilecek şekilde yeşil alan olarak bırakılmalıdır. Zamanla okçuluk ve diğer milli sporlar için cazibe merkezi haline gelecek şekilde bir gelecek planlaması yapılmalıdır.

9. Topakdaş, Oluk, Çamurlu, Atçayırı, Takıdık, Sakardaş, Postunundepe gibi alanlardan yamaç paraşütçüğü etkinlikleri teşvik edilmelidir.

Listeyi uzatmak mümkün…

Hz. İbrahim mancınığın ucuna oturtulmuş ataşe atılacakken karıncanın birisi ağzında bir damla su ile telaş içinde koşturuyormuş.

– Nereye gidiyorsun, diye sormuşlar.
– Hz. İbrahim’i ateşe atıyorlar, ona su taşıyorum, demiş.
– Bu kadarcık su ile mi söndüreceksin koskoca ateşi, demişler.
– Olsun, ben safımı belli ediyorum. Nemrut’un değil, İbrahim’in tarafındayım, demiş.

Bir başka karınca hikayesinde aynı telaştaki karıncaya sorulan soruya karınca:

– Kabeye Hacca gidiyorum, cevabını verir.
– Bu adımlarla mı ulaşacaksın Kabe’ye, deyince.
– Kabeye ulaşamasam da Kabe yolunda ölürüm, demiş.

Dünyada ortaya atılmış hiçbir fikir icra edilmeden kıyamet kopmazmış. Mezdek diye bir adam Miladi 500’lü yıların başında Sasani İmparatoru Şah I. Kavat’a öncü sosyalist düşünce diyebileceğimiz bir düşünceyi kabul ettirmişti. Hatta rivayete göre bu Kavat eşini sosyalizm düşüncesine kendini fazlaca kaptırarak Mezdek’e sunar ve kadıncağızın namusunu odasında bulunan -o sıralarda 7-8’li yaşlarda olan, sonraları tarihe ve edebiyata adaleti ile geçen- oğlu Nuşirevan yalvar yakar kurtarır. Bu küçük çocuk tahta çıkınca da Mezdek ve taraftarlarını kılıçtan geçirir. Malum Mezdek tarafında ortaya atılan bu fikirler 1360 yıl sonra Marks ve Engels tarafından 1885 yılında Das Kapital adı ile yazıya geçirilir ve 1917’de Lenin tarafından kuvveden fiile geçirilir.

Bu yazdıklarımı belkii biz yapacağız belki de oğullarımız, çocuklarımız. Bu topraklarda başımızda bir fatiha okuyan bulunsun, mezar taşlarımız köpeklerin idrar taşı haline gelmesin istiyorsak bir şeyler düşünmeli ve yapmalıyız. Aksi takdirde köyümüz Karadenizin virane köyleri gibi harap olup gidecek zamanla. Zira taşıma su ile değirmen dönmez. Yurt dışı gelirleri ile yeni nesli köyde tutmak mümkün olmayacaktır.

Yavaş yavaş Afyona taşınmalar başladı bile. Suç değil elbette taşınmak o açılım da gerekiyor. Fakat bir ayağımız toprağımızda kalmalı tıpkı pergelin sabit ucu gibi.

Değil mi?

Mustafa KAYIHAN

15.06.2017

Ankara

SÖĞÜTLER TUTMUŞ MU?

Efendim 2004-2005 eğitim-öğretim yılı benim için en yorucu ama en keyifli yıldı. Zira kendi mezun olduğum ilkokulda kendi kanımdan insanlara hizmet etme şerefini Cenâb-ı Allah bana bahş etmişti. Ücretli öğretmenlik yaptığım bu yıllar maddi ve manevi olarak çok bereketli geçti. Özellikle o manevi hazzı bir daha alabildiğimi söyleyemem.

İlk bir ayda öğrencilerde bir boş vermişlik sezmiştim. Öğretmenler velilerin ilgisizliğinden haklı olarak şikayetleniyorlar ve bazı öğrencilerin zeki ama şımarık olduklarından yakınıyorlardı. Düzenli bir işi ve maaşı olan şehir insanına göre elbette bir ilgisizlik olacaktı. Bu çocuklarının bir çoğu babalarını birkaç yılda bir görebiliyorlar, anneleri ise haya ettiklerinden ve doğru dille iletişime geçememe korkusundan öğretmenle öğrenimi konu edinen görüşmeler yapamıyorlardı. Köylü hayâsı inanılmaz bir saygı barındırır içerisinde. Birkaç uç örnek haricinde bu hala böyledir. Ben bunları bilmekle o köyün bir mensubu olduğumdan öğretmen arkadaşlara bu hususları derinlemesine anlatamıyordum. Uzatmayayım. Kendi kendime dedim ki bir şeyler yapmalı ve bu topraklara borcumu ödemeye başlamalıyım.

Dördüncü sınıflardan sekizinci sınıflara kadar notlarının tamamı dört ve üzeri olan öğrencileri mesai bitiminden sonra toplayıp sözde Türkçe anlatma bahanesi ile motivasyonlara başladım. Maksadım sınıflarında notu düşük olanları çalışmaya sevk etmek ve notu zaten yüksek olanları da sınavlarda başarılı olmaya yöneltmekti.

Mesai dışında yaptığım bu faaliyet öğrenciler arsında bir “ayrıcalıklı kişi olma” yarışı haline gelmişti. 4-8. sınıflar arası karma yaptığım toplantılarda soru çözme taktiklerini öğretiyor ve onlara ısrarla “Bakın benden önce okuyup yazan abilerimiz, ablalarımız oldu, ben yaptım siz de yapabilirsiniz!” cümlesini esas alan konuşmalar yapıyordum. Öğrencilerin gözlerinde ışığı dün gibi hatırlıyorum.

En büyük sıkıntım kaynak kitap sıkıntısı idi. İlçe de bulunan iki dershaneden kullanmadıkları kaynak kitaplar ve soru banaklarını dilendim. Tabi onlar benim müşteri göndermemden daha memnun olacaklarından bir sayfa test dahi vermediler.

Aklıma ortak havuz fikri geldi. Öğrencilere ellerinde bulunan kaynakları getirmelerini söyledim. Toplanan kaynakları sınıf seviyelerine göre dağıtıp bitirmeleri için iki hafta süre verdim. Orada sıraladığım bir düzen içerisinde kaynağını her bitiren bir sonrakine verecek ve böylece bir kaynak bütün öğrenciler tarafından görülmüş olacaktı. Öyle de oldu.

Sekizinci sınıflarla ayrıca toplanıyor ve mesela Ramazan ayına neredeyse iftara kadar çalışıyorduk.

Ne kadar başarı sağlandı bunu elbette ölçebilmek mümkün değildi ama iki yıl sonra bir ortamda bu gayretin neticesinin istatistiklerini öğrendim.

Çalışmakta olduğum dershanenin broşürlerini ilçenin okul müdürlerine dağıtıyorduk. Bir müdür nereli olduğumu öğrendikten sonra “Mustafa Bey, ben 2005’te ilçe milli eğitimin sınavlarla ilgili biriminde görevliydim. Sizin ilkokulun öğrencileri o sene yüzde yüze yakın bir sıçrama yapıp bizi çok şaşırttılar. Sanırım o yılki öğretmen kadronuz çok kaliteliydi.” dedi. Doğru söylüyordu öğretmen arkadaşlar çok gayretli idiler. Fakat sınava yansımasının asıl sebebi bu çocukların idmanlı olmaları idi. Bilgiyi kısa sürede ve dikkatli kullanmayı öğrenmişler ve bunu sınavlara yansıtabilmişlerdi.

***

Okul bahçesine diktiğim 600’e yakın çamdan bir tanesi dahi büyüyemedi. Koyun ve sığırların midelerinde gübre olup gitti hepsi. Bereket ki ölülerden korkumuz dirilerden. Bir hafta sonu öğrencilerle mezarlıklara diktiğimiz çamlar kocaman oldu. Cami avlularına da dikmiştik onların akıbetini bilemiyorum. Bir de dağdaki ahlatlara armut ve muşmula aşılamaya gitmiştik. Bir sonraki yıl baktım kuruyan da vardı tutan da… Köyün hemen üstündeki karamuk dikenlerinin arasına ikişer karışlık üzüm omçaları da dikmiştik. Tutan olduğunu sanmıyorum. Belki biraz daha yürüyüp Almalı mevkiindeki gür üzümleri ile itburnu ağaçlarının arasında dikmeliydik üzümleri. Bu mevkide sürekli sulak olan bu tür çalılar her zaman bulunur çünkü.

Bir de Yeni Merzarlığa meyve çekirdeği dikme faaliyetimiz vardı. Herkes evlerinde bulunan çekirdeklerden üçer beşer getirmiş ve bir iki kova olmuştu. Özellikle kayısı, badem, erik gibi ağaçların çekirdekleri toplanmıştı. Yeni Mezarlığın güneyindeki altı tamamen taşlık olan yer ile doğusundaki tel duvar boyunca yüzlerce çekirdek dikti çocuklar. İlk yıl beş yüz kadarı çıktı ve bir karışı geçti boyları. Daha sonraki yıl bir çobanın mezarlıkta koyun otlatması ile sayı 250 civarına indi. Ara ara köye gittiğimde boylansınlar diye eteklerini buduyorum. Yüzü aşkın badem bir metre civarında oldu. Bir fırsat bulup bunları gübrelemek gerekecek zira beklediğimden daha zayıf gelişiyorlar.

***

Milli Eğitim Bakanlığının saçma sapan doldurma derslerinin birinde “Görüşme Nasıl Yapılır?” diye bir başlık vardı. Sekizinci sınıflara haydi bunu fiili olarak icra edelim, dedim. Hemen bir görüşme grubu oluşturup Belediye Başkanına gönderdim. Konu okula kalorifer yapılması idi. Randevu saati belirlendi ve görüşme gerçekleşti. Kısaca öğrenciler her sabah sınıfı basan dumandan yaşadıkları ıstırabı dile getirip kalorifer talep etmişlerdi. Tevafuk bu ya hemen birkaç hafta sonra kaymakam Belediyeyi ziyaret etmiş ve bir taleplerinin olup olmadığını sormuş Belediye Başkanına. O da çocuklar kalorifer istiyor, biz kalorifer dairesini yaparız ama gerisini sizden talep edelim, demiş. Kaymakam da “siz elinizi bu kadar taşın altına sokarsanız gerisini de ben elbette yaparım. Öyle talepler geliyor ki en küçük çiviye kadar bizden istiyorlar. Sizin çok makul bir teklif” demiş. Nitekim eğitim-öğretim yılının sonuna doğru gerekli ölçümler yapıldı ve ben göremedim ama bir sonraki yıl kaloriferler takılmıştı. Fikirler çok kıymetlidir. Yeter ki makul fikirler ileri sürülsün.

***

2005 yılında birkaç ay ücretli öğretmenlik yaptığım Akkonak’taki ilköğretim okulunda çok ilginç bir vardır. Öğretim hayatımda ilk defa bir müfettiş tarafından teftiş edildim. Ders falan anlatmadım. Dersin tamamını öğrencilere dağıtmıştım. Sırası gelen kalktı ve konusunu anlattı. Ben arada yönlendirme yapıyor ve bazı kavramları açıklıyordum. Dersin sonunda müfettiş bahçede karşılaştığı müdüre ders işleme tarzımı överken birden postacı geldi ve askere sevk kâğıdımı getirdi. Müfettiş Bey üzüntüsünü ifade etti ama vatan borcuydu bu gittim ve geldim.

Dedem Rahmetli askerliği Hakkari, Şırnak, Diyarbakır gibi terör eylemlerinin sık yapıldığı yerlere çıkan gençlere:

– Ooo sizinki de askerlik mi? Ben tâ nerede yaptım askerliği, dermiş.

Akşehir’de yapmış rahmetli askerliğini.

Dede mirası olsa gerek Kütahya Hava Meydan Komutanlığında acemi eğitimi Denizli Çardak Ana Jet üssünde usta birliği görevimi ifa ettim. İki si de bir buçuk saatlik mesafe. Denizlideki Ana Jet Üssünün önünden Denizli-Çay otobüsleri geçiyordu. Haya ettim bir kere bir ev iznine gitmedim.

***

Efendim bu uzunca anlatımdan sonra başlığı açıklayacak anımı anlatıp bitireyim yazımı. Askerlik dönüşü ilçeden köye giderken öğrenci arabasına bindim. Öğrencilerimden birisi yer verdi ve oturdum. Muhabbet muhabbeti açtı ve öğrencim bana:

– Hocam, sizinle Yeni Merarlık ile Eski Mezarlık arasındaki çeşmenin ayakuçlarına diktiğimiz söğütleri kuruttular, dedi.

– Ne demek kuruttular, diye sordum.

– Aslında diktiğimiz bütün söğütler tutmuştu ama gelip geçerken bilerek ağaçları kendi ekseni etrafında çevirdiler ve haliyle kökler koptu.

Çok üzülmüş olduğu her halinden belliydi. Bir müddet sustu. Sonra:

– Hocam, geçenlerde yaylaya pikniğe gitmiştik. Bir söğüt ağacının altında hepimiz biraz şekerleme yapmak için uzandık. Ellerimi başımın altına koyup yukarı baktığımda söğütleri gördüm ve sizinle diktiğimiz o söğütler aklıma geldi. Bilek kalınlığında kestiğim birkaç söğüdü dere içerisinde bulunan dikenlerin ortasına diktim, dedi.

Ben gülerek:

– Bizim söğütler tutmuş, dedim.

– Anlamadım hocam, ben gözlerimle gördüm kurumuşlardı, dedi.

– Hayır evladım, ben onlardan bahsetmiyorum. Zihninize diktiğim söğütler tutmuş!

Dikince tutuyor, ekince bitiyormuş.

Vesselam.

Mustafa KAYIHAN

14.06.2017

Ankara

Koçbeyli Ceritlerinin Serüveni

Efendim, aidiyet meselesi herkesin merak ettiği mevzulardandır. Ben de çocukluğum ve gençliğim boyunca bu soruya yarım yamalak ve alaycı cevaplar aldım büyüklerimden. Bu alayın altında aslında biraz da bilmemezlik yatıyordu. Öğrenmek bana ne kazandıracaktı onu da bilmiyorum ama bu merakın bir faydasını gördüm.

Türkoloji bölümünü okumaya başladığım 2000 yılında üniversite kütüphanesinde cerit anahtar kelimesi ile araştırma yapmaya başladım. Derken bir kaynakta geçen bir hikayeyi çadırda Emine Ebemden dinlediğimi anımsadım. Emine Ebeminkini anlatayım kaynaktaki hikayeyi daha sonra anlatırım.

Ebem televizyonun olmadığı, radyonun pilin tükenme endişesi sebebi ile haberler haricinde açılmadığı yıldızlı gecelerde Hz. Ali’nin cenklerinden tutun da peri masallarına, bölgemizin mikrotoponomik yer adlarının hikayelerine kadar pek çok hikaye ve masal anlatırdı. Bunlardan bir tanesi Guzuyayılımının batısı, Gızatılandaş’ın güneydoğusu ve Kirezli’nin doğusunda yer alan Gavak’ın pınar başının hemen batısındaki düzün dağ ile birleştiği yerde bulunan bir mağarada geçiyordu. Hikaye şöyle:

Eskiden bir kadının pek çok çocuğu olmuş. Yine hamile kalan kadıncağız bir oğlan doğurmuş fakat bu çocuğu kaderine terk etmek isteyerek Gavak’daki bu mağaraya bırakmış. Kelimenin tam anlamıyla göçebe olduklarından güneye doğru çadırları kalkıp gitmiş. Kadının bu acımasızlığının bir bedeli olarak o yıl bir salgın hastalık sebebi ile kadının bütün çocukları ölmüş. Bîçare kadın göç tekrar Gavak’a konduğunda buraya bir erkek çocuk bırakmıştım diyerek mağaraya gitmiş. Mağarada kıllar içinde gürbüz bir erkek çocuğu bulmuş. Çocuk emzik niyetine baş parmağını emiyormuş. Çocuğun kendi oğlu olduğunu anlayınca çok sevinmiş fakat bu çocuğun bu zamana kadar nasıl yaşayabildiğini merak ederek mağara içine saklanıp beklemeye başlamış. Derken bir kurt gelmiş ve çocuğu emzirmiş. Kadının soyu bu çocuktan türemiş. Türeyiş Destanına benziyor, bu mevzu bu hususlarda biraz kitap okuyanlar bilir.

Neyse ebemin anlattıkları onlu yaşlarımdan hatırımda kaldığı kadar böyleydi. Şimdi kaynakta okuduğum hikayeye bakalım:

Ceritlerin Rakka’ya sürülmeleri ve iklimi beğenmeyip Anadoluya kaçmaları sebebi ile Osmanlı güç kullanarak bu hareketli boyu bir tampon bölge oluşturmak için ısrarla Suriye sınırına tekrar gönderiyor fakat Ceritler de fırsatını bulur bulmaz Anadoluya dönüyorlarmış. Yozgat’a kaçıp orada Çapanoğlunu savaşta yendikleri, Osmanlıya isyan eden Arap aşiretlerinin isyanlarını bastırdıkları fakat zorla iskan ettirmeye çalışan Osmanlı’nın gönderdiği Yusuf Paşa karşısında ağır bir yenilgi aldıkları biliniyor. Bedevi Araplarla ya da Avşarlarla yapılan savaşlarda mı yoksa Yusuf Paşa ile yapılan savaşta mı net olmamakla birlikte bir savaşta Ceritlerin bağlı bulundukları Beğdili’nin bütün erkekleri kılıçtan geçirilir. Beğdili boyu tekrar Suriyeye sürgün edilir. Beğdili boyunun reisinin hatunu üçüz oğlan doğurmuştur. Çocukların öldürüleceğinden endişe eden hatun sürgüne gitmeden önce çocukları dağdaki bir mağaraya bırakır. Bir kaç yıl sonra Beğdili boyu sürgünden eski yurtlarına döner. Kadın, hizmetçisi kadınla birlikte çocukları bıraktığı mağaraya gider; gördüğü manzara karşısında gözlerine inanamaz. Üç oğlu da ellerinin baş parmağını emerek sıhhatli bir şekilde yaşamaktadır. Çocukların kimler tarafından korunup beslendiğini öğrenmek isteyen kadın, bir kenara gizlenir beklemeye başlar. Gün batarken bir kurt ağzında yiyecekle gelir ve çocukları besler. Üç oğlunu alıp çadırına dönen ana, karayağız kıllı oğluna Kurt Karaca, ince uzun sırım gibi oğluna Cerit, kafası iri boynu ince oğluna da Boynuince diye ad verir. Daha sonra Türkmen obaları içinde bu üç kardeşin obaları, Boynuinceli, Karacakurt ve Cerit olarak anılır. Ceritler’in soyunun bu oğlandan geldiği rivayet edilir.

Hikayedeki benzerlik tatmin etmedi ise devam edeyim. Derken kitaplardan semboller üzerinde araştırma yapmaya başladım. Şahin pençesi, kaz ayağı, ok-yay gibi anlamlara gelen aşağıdaki damganın Beğdili, Dulkadiroğulları, Ceritlerle ilişkili olduğunu öğrendim. Yaz tatilinde bu motifi aramaya başladım ve eski mezarlıktaki şahidelerde buldum bu motifi. Duyduğum kadarı ile dağdaki bazı “tek mezer” diye adlandırılan taşlarda da aynı işaret varmış fakat ben gözümle görmüş değilim.

Yaz tatilinde bir ikindi namazı çıkışında cami cemaatine de konudan biraz bahsedince yaşlılardan eski cura çanlarında da aynı işaretin kullanılmış olduğunu öğrendim.

Mezarlıklarda bir kaç isimsiz taş üzerine yalnız bu damga kazılmıştı. En ilginci ise aynı sembolün yukarı bakar hali yeni mezar taşlarından bir kaçında vardı. Yaptıranlara sorduğumda Hacı Ömerlinin damgası olduğunu duyduklarını bu yüzden bu damgayı çizdirdiklerini söylediler. Temettuat defterlerinde bir kayıt var mı diye bakarken Afyonkocatepe Üniversitesinden bir tarihçinin yapmış olduğu yüksek lisans tezine rastladım. Tezde Şevikli hakkında şöyle yazıyordu:

“Karye toprağı ve Musalla ve Halillü ve Bodrum ve Şevikli ve Karşıyaka nam-ı diğer Derbend ve Armudlu ve Sarılar mezraları Eşkinci Tımarları bulunmuş olduğundan Karye-i Mezbur ahalileri bunlar ile ziraat etmekte oldukları” Yani vergi ödemedikleri için sözlü aktarım dışında yazılı bir kayıt Osmanlı zamanındaki evraklarda rastlanamamıştır. Eşkincilik ise  Sultan II. Mahmud zamanında yeniçeri ocağından ayrılmak suretiyle 1826 yılında teşkil olunan askeri sınıfa verilen addır. (ML_VRD_TMT_d_08381 numaralı temettuat defteri” Abdullah Kündeyi, AKÜ Yüksek Lisans Tezin’den ).

Gedik Belinin güneyinde bulunan At Çayırı adının hala yaşamaya devam ettiği düşünülecek olursa Karaca Beğ önderliğindeki Ceritlerin Şevikli’de bir müddet Osmanlı için asker yetiştirdiğini söyleyebiliriz. Yakın zamana kadar gelinlerin at sırtında getirildiğini benim yaşımdakiler bizzat binenlerden dinlemiştir. At  kültürünün Ceritlerin hayatındaki yerine başka bir sefer değinelim.

Koçbeyli Ceritlerinin dillerinde de pek çok Eski Türkçe kelime varlığını sürdürmektedir. Bunlar da başka bir yazının başlığı olduğundan burada mevzuyu açmayacağım.

Mustafa KAYIHAN
12.06.2017
Ankara

Tabii Sebzenin Şahı Yaylada Yetişir!

Organik, doğal moğal… Avrupa bizden aldığı her ne varsa bize tekrar satmaya çalışıyor. Çok kültürlülüğü, azınlıklara saygıyı, dini hoşgörüyü elimizden aldı şimdi Avrupa değeri diye kakalamaya çalışıyor. İyi de aga biz zaten yüzyıllardır öyle yaşıyorduk. Sen tutturdun bir ulus devlet dayatması onu elimizden aldın şimdi allayıp pullayıp satmaya çalışıyorsun… Anadoluda bir tabir vardır “Anasını boyayıp babasına kız diye satar.” derler hinlik yapanlar için… Uzun uzun yazmaya hacet yok, tam da böyle oldu Avrupanın değer satışları.

Neyse konu bu değildi şu organik mevzuu… Yahu köyde yüzyıllardır güvercin, tavuk, keçi, koyun ve sığır gibi hayvanların gübreleri ile ekilip dikilen sebze meyve değil midir bu organik denilen meret… Köylü basıra gibi çok nadir görülen hastalıklar haricinde ilaç kullanmaz zaten.

Yaylada Soğuk Pınar çeşmesinin elli metre altında 200 m2 büyüklüğündeki üzeri düz hakim tepeye kurulurdu bahçemiz. Arazi büyük kazma ile iyice çapalanır, ağıldan çuvallarla getirilen keçi zibilleri toprakla harmanlanıp arklar yapılırdı. Soğan, pırasa, fasulye, domates, salatalık, biber, tere ve marul ekilirdi. Patlıcan güze yakın yetiştiğinden ve diğerleri öldükten sonra yalnız kaldığından pek tercih edilmez ve satın alınırdı pazardan…

Bütün fideler bir karışı geçtikten sonra taze sığır gübresi ve keçi zibili harmanlanarak bol su ile birlikte verilirdi. Yayla rüzgarının hakim olduğu tepede mantar gibi hastalıkların üremesi mümkün değildi.

Etrafa çakılmış söğüt kazıklarının karamık, alıç gibi dikenli bitkilerle desteklenmesi ile kurulan bahçenin en büyük düşmanı tosbağalardı. İplikli yaylasının tosbağaları saymakla bitmezdi. Sulak olması ve taze çimen bulabilmeleri sebebi ile civarın bütün tosbağaları buralarda toplanırdı. Tabi bize de gün doğardı. Geleneksel İplikli Tosbağa Yarışları düzenler ve bazen de binek olarak iki tosbağayı kullanırdık. 30 kiloluk bir çocuğu maharetle taşıyan bu güçlü yaratıkların kuvveti hayretler uyandırırdı bizde… Tabii bu kadar yakın temasın bir de hediyesi olurdu: siğiller. Tosbağadan geçtiği söylenen siğiller parmaklarımızı istila eder elimizde müstakil yumrular halinde kendi cumhuriyetlerini kurarlardı. Çözüm ise yine yörük usulü olurdu. Limon tuzu ve kaya tuzu karışımını silme kesilmiş hatta biraz da içe doğru oyulmuş baş siğilin üzerine kapatır ıslatarak yarım saat beklerdik. Asit o bölgeyi mosmor hale getirir ve çıbanın başı konumundaki ana siğil kurutulduktan sonra diğerleri de kendiliğinden yok olur giderlerdi.

Bahçeden devam edeyim. Bahçeye kavun, karpuz gibi çoban çekici meyveler dikilmezdi. Bu meyveler bol yeşil yapraklı olduklarından ve duvara tırmanma gibi kötü alışkanlıkları bulunduğundan sınır tanımaz keçi birliklerinin de muhtemel saldırı hedefleri arasında olurlardı. Elbette bahçeye aşmayı başarabilmiş bir keçi din, dil ve ırk ayrımı yapmadan bütün sebzelere el atacağından bu bir felaket daveti sayılırdı.

Daha tehlikelisi ucu dikenden duvarı aşmış bir kavun, karpuz, kabak ve bazen fasulye bir ineğin ilgisini çekerse ağır zırhlı birliklerin saldırısı kaçınılmaz olurdu. Böğelek zamanı denilen bir zamana denk gelmesi durumunda aylarca döl vermesi için dallarına bakılan yeşillerin yere yatmış boynu bükük ahvalleri ile karşılaşırdınız.

Keçi ve inek haydi ne ise yukarıda adedini verdiğim tosbağaların engelleyecek bir sistem bahçe için geliştirilemiyordu. Kabukları kemisi bir yapıda olan bu yaratıkların altından geçemeyecekleri diken bölgemizde keşfedilememişti.

Serçe gibi sert gagalı küçük kuşların sofrasında bulunmasın diye domates türlerinde sert kabuklular tercih edilirdi. O yıl çekirge istilası da olmamışsa pek fazla bahçe düşmanı bulunmazdı. Biz hariç tabii… Salatalıklar bir çıkın tuz ile kilogramlarca yiyebileceğimiz yegane yiyeceğimizdi. O zamanlar yeşil fasulye, domates ve diğer yeşillerin bizim için bir kıymeti harbiyesi yoktu. Ama salatalık öyle miydi? Ne mübarek bir yiyecekti o. Bir gün iki kilograma yakın yiyip karın sancımı tepeden tepeye koşarak unutmak istediğimi hala dün gibi hatırlıyorum. Nefesim yeni biçilmiş yonca tarlası gibi kokuyordu haliyle… Ne ağır bir sancı ve ne kötü bir koku idi anlatamam.

Sabahları ot bükmesi, taze peynir bükmesi, yumurta bükmesi, haşhaşlı katmer ya da tarhana çorbası kahvaltıyı oluştururdu. Sütten elde edilen kaymak, yoğurt, terayağı, katıksamış peynir, taze peynir, lor gibi yiyecekleri saymıyorum. Zira bunlar zaten her vakit bulunan el altı yiyecekleri arasındaydı. Bu yiyecekleri mutlaka tere, marul, domates, salatalık, biber desteğinde yerdiniz. Yayılmakta olan ayran ise su niyetine içilirdi. Baktınız çok mu susadınız, kalkıp yirmi metre ilerideki pınarın kumları kaldıra kaldıra büngüldeyen pınarından eğilip içerdiniz. Buz gibi ve kaynaktan çıktıktan bir saniye sonra… Su konusunda daha da ehli keyf iseniz 200 metre yukarıdaki soğuk pınar çeşmesinden içerdiniz ki bu çeşmenin suyu çadır yanındaki su kadar şişkinlik vermezdi… Ilgınlının dere suları bir çok suyun karşımı olduğundan biraz şişkinlik yapar fakat yıl boyu kurumayan panarlarının suları asla şişirmez midenizi. Soğuk pınar bunlardan bir tanesidir. Bu soğukluğu sebebiyle bronşit hastalığı ile tanışmama sebep olan bu pınardır. Tabi pınarın kabahati yok bütün suç onu oyuncak sanan bende idi.

Şimdilik yeterli sanırım. Sonra devam ederiz.

Mustafa KAYIHAN
09.06.2017
Ankara

Yaylada Oğlakları Yatağa Alıştırma

Yaylada çadır kurulup ince işler hatun kişilerin maharetli ellerine bırakıldıktan sonra erkekler hemen söğüt ağaçlarının istinat direklerini oluşturduğu keçi ağılını çakarlardı.

İpliklinin söğütleri geçen yıldan bol miktarda taze kol verdiğinden bacak kalınlığındaki bu sırıklar hemen çit duvarı şeklinde söğütlere çakılır ve çitin etrafı karamık, alıç, itburnu gibi dikenli ağaçlardan budanan çalılarla çevrilirdi. Bu mekan sağmal keçilerin kolaylıkla yakalanıp sağıldıkları yer olurdu.

Keçiler ikindi vakti sağılıp oğlaklar yatağından geldikten sonra emiştirilir ve birlikte yaylıma çıkarlardı. İlk zamanların en zor işlerinden birisi oğlakların yatağa alıştırılması idi.

Keçi, teke, gezem ve çebiçler geçen yıldan yataklarını bildiklerinden hemen yerlerine giderler fakat oğlaklar bir tepe aşımı mesafedeki söğütlerin altındaki yataklarına bir ay kadar bir sürede alışırlardı. Bu alıştırmada en önemli ayak elemanı çocuklar yani biz olurduk.

Sürü oğlakları ile birlikte yayılımdan geldikten sonra akşam karanlığında oğlak ve keçiler ayrılır, oğlaklar keçilerin sağımı için hazırlanan ağıla kapatılarak sabaha kadar güvende olmaları sağlanırdı.

Tabiİ bu ilk zamanlar için böyleydi. İlerleyen zamanlarda oğlakların ve keçilerin ayrı ayrı yayılıma çıkarılması söz konusu olurdu. Burada oğlak çobanının kim olabileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek…

İlk zamanlar oğlakların keçilerin ağılında tutulmasındaki maksat kurttan korumak ve annelerinin sesini duyup keçi sürüsüne doğru dağa kaçmalarını önlemekti.

Sabah şafakla birlikte oğlaklar ağıldan çıkarılır, buzağılar iplerinden bırakılır ve her ikisi de yataklarına gönderilirdi.
Keçilerin eve geliş saatleri saat dokuz civarında güneşin iyiden iyiye yakıcı olmasına yakın olurdu. Bu arada oğlaklar da ot yemeye başladığından dağın bir tarafında keçiler otlatılırken diğer tarafında oğlaklar güdülürdü.

Gütme işlemi bir ay kadar alıştırmadan ibaret olur bir müddet sonra oğlaklar hem yaylım yerlerine hem de yataklarına alışırlar arada bir süt akıllarına geldiğinde çıkar gelirler o arada zaten meleye meleye geldiklerinden biz yerimizden fırlar ve tekrar yataklarına götürürdük. İkindiye kadar bazen dört beş defa sütün o dayanılmaz lezzetini hatırladıkları olurdu.

Bir aydan sonra artık işler düzene girerdi. Oğlakları ağıldan çıkarmak, buzağıları bağından çözmek yeterli olurdu. Çadırdan yüz metre kadar uğurlama merasimi yapılır ve gerisi kendilerine bırakılırdı.

Köpekler keçinin yanında olmak zorunda idi. Evde kalan köpeğe yal verilmez ve sevgi gösterilmezdi. Keçinin yanında girmemekte ısrar ederlerse söğüt ağacından taze kesilerek ucu ateşte boston gibi bükülmüş tomakallı denilen değnekle bir güzel dövülür ve asli görevleri hatırlatılırdı.

Hayvan cezayı ne zaman aldığını, mükafatı ne zaman gördüğünü biraz acı tecrübe ettiğinden sürüyü bırakmaz ve kurda keçi kaptırmazdı. Hata kaza kaptırdı ise yine temiz bir dayakla cezası kesilirdi.

Bütün bunları zorbaca bulabilir bazı insanlar fakat yüz yıllardır uygulanan bir terbiye sisteminin tezahürüdür bunlar. Yanlış ya da doğru işe yarayan yöntem olarak bu benimsenmiş ve devam ettirilmişti.

Sığırlar yerli olmak zorundaydı. Zira melez ırkların dağa ayak uydurması çok zor hatta imkansız olduğu bilinirdi. Keçilerin çıktığı kayalıklara tırmanacak kadar maharetli hale gelen melezlere arı ve melez ırkların ayak uydurması mümkün değildi. Zira bunlar düz arazi için kültürlenmiş ırklar olduğundan ya bir uçurumdan düşüyor ya da kısa sürede hastalanıp ölüyorlardı.

İki tip sığır vardı. Birincisi yoz denilen dana, düve ya da kısır inekten oluşan grup; diğeri ise buzağılı inek denilen grup. Bunlardan yoz olanlar dağdan eve gelme ihtiyacı hissetmezler ve belirli bir bölgede sürekli dağda dururlardı.

Bunlar ara ara çoban tarafından sayılır eğer dağılmışlarsa bir yere toplanarak orada bırakılırlardı. Bir kaç kilometre mesafe yükseklikteki bu yozlar sürekli göz takibi altında bulunurlardı. Bunların yanından çadırdan kim gelip geçerse geçsin mutlaka kontrol eder ve çadır halkına rapor verirdi.

Ara ara bu yozların içene girilerek oraya buraya sürülürler ve yaralanıp sineklerin kurt attıkları bulunurlarsa çadırdan getirilen DDT gibi zehirlerle ilaçlanırlar ve günlük takibe alınırlardı.

Sağmal denilen sığırlar ise annelik içgüdüleri sebebi ile her gün dağ yolunu gider gelirlerdi. Bu sağmallar sabah sağımından sonra buzağılarından ayrılıp dağa çılarlar, buzağılar ise oğlak yatağının civarında yayılıma giderlerdi. Sağmalların geliş saati akşam ezanına yakın olurdu.

Sağmalın gelimine yakın buzağılar bağlanır, sıra ile burumsalıklı bir şekilde analarının altına alınıp aynı burumsalıkla analarının ön ayaklarına bağlanırlardı. Yavruyu altına yanaşmış gören ana strese girmez ve sağıma müsaade ederdi.

Buzağının hakkı olan süt memede bırakılarak sağım bitirilir ve burumsalık çözülürdü. Buzağı annesinin memesini alnı ile döve döve sütün geri kalanını sıyırır ve bir müddet sonra sütü bitip canı yanan ana yavrunun emmesine izin vermeyerek sığır yatağına giderdi.

Yatsı namazına doğru buzağılara hafif dokunmak sureti ile kendi yataklarına gitmeleri komutu verilir ve daha önce bağlı oldukları örmelerin bağlı bulunduğu kazıklara yanaşan buzağılar bağlanırdı. Bu sayede annenin gece boyu emilmesi önlenir ve sabah sütü alındıktan sonra tekrar bir emişme gerçekleşirdi. Sonrası malum sığırlar dağa buzağılar oğlak yatağı civarında yayılıma.

Aşırı sıcaklar haricinde sığırlar ve buzağılar gün boyu otlardı. Keçi ise ya gece yarısına kadar ya da sabaha kadar otlar gündüz sıcağında ise yatağında eşme denilen taş diplerinde, söğüt gölgesinde ikindiye kadar uyurdu.

İkindi vakti ağılda keçiler sağılır, oğlaklar yataktan gelir emişirler ve birlikte yayılıma çıkardı. Günlerin durumuna göre saat on ya da gece yarısına doğru ağıla gelen sürünün oğlakları ayrılır ve ağıla katılırdı.

Bu seremoni sütün iyice kesildiği, keçinin yüğrüşme zamanı denilen çiftleşme zamanına kadar sürerdi. Ne zaman ki süt iyiden iyiye azalır sürü artık ayrılmaz ve sağılmazdı.

Güze biraz çabuk geçtik ama Allah izin verirse bir sonrakinde yaylanın başka bir yüzünü anlatarak devam etme niyetindeyim inşallah.

Mustafa KAYIHAN
09.06.2017
Ankara

Yörük Hayatı: “Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.”

Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer. Hayalî

Yaklaşık yirmi yaşıma kadar yarı göçebe diyebileceğim bir hayat sürdüm. Yazlar İplikli Yaylasında; güzler ise Eğri Bucak güzlesinde geçerdi. Kışla ise Koçbeyli Köyündeki evimiz.

Serüvene bahardan yani yayladan başlayayım.

Yaylada ağaç direkler üstüne örtülmüş kamyon üstü örtüsü ve kenar kazıklarına bağlanmış dolama hasırı çadırda kalırdık.
Keçi kılından çadır ise biraz lüks olup bazı komşularda bulunurdu. Çadırın hemen duvar sınırına derince bir çukur kazılır, çukurun sırtı tepeye ağzı aşağı doğru gelecek şekilde üstü ağaçlarla kapatılarak tavuk kümesi yapılırdı.

Kümesin üzerine tilki ve gelincik gibi tavuk düşmanlarının kazamayacağı büyüklükte taşlar konulurdu ki insanlar ve köpekler çadırda bulunmadığında bir zayiat oluşmasın…

Tavuklar çadırın doğal bekçileriydiler. Yılan, akrep, örümcek gibi haşereler hemen onların hedefi olurdu. Yılan büyüklüğünde bir yaratığa bir şey yapmasa da alarmı çalıştırırlar ve uyarıyı alan köpekler yılanı parça parça edinceye kadar ısırırlardı.

Tabi bu sahne pek nadir görülürdü. Çünkü yılan denilen mahlûk, insan denilen mahlûktan daha anlayışlı olduğundan ilk tepkide akar ve başka bir diyara giderdi.

Tavuklardan devam edeyim… Hayvanları yılan soktuğunda hemen bir yumurta kırılırdı hayvanın ağzına ve zaten bölgede aşırı zehirli yılan bulunmadığından bu yöntemle hayvan bir an önce kendini toplar ve sürüye dahil olurdu.

Tavuklar çadırı merkez kabul ederek bazen o kadar çok çevreye çekirge avına giderlerdi ki tilki ve kartalların birkaç öğününde ana yemek oluverirlerdi.

Çekirge demişken bu gri ve yeşil renkli türleri bölgemizde bol miktarda bulunan yaratıklar tavukların en çok sevdiği yiyecekler arasında yer alırdı.
Türlü türlü ot tohumu, çimen ve böcekle beslenen bu tavukların yumurtaları nar gibi kıpkırmızı olurdu.

Taze tereyağının üzerine iki tanesini kırdıktan sonra ekmek (ben o zamanlar herkesin yufka ekmeği yediğini düşünürdüm, pazar ekmeği denilen şeyin ise yaş pasta gibi arada bir yenilen bir ekmek olduğunu zannederdim) baş, şehadet ve orta parmak yukarıdan aşağı bir kaşık gibi kullanılır ve içi yumurta dolu bir lokma tatlısı büyüklüğündeki sokum ağza götürülürdü.

Yanında pınarda bol su ile yıkanmış, pınarın altındaki ince çakıllarla çamuru temizlenmiş taze yeşil soğan…

Keçi gübresi yetişen marul, hıyar, domatesten de birer ısırım alınır ve midede pratik bir salata yapılmış olurdu. Yumurtadan nereye geldik.

Bahçeye iyiden iyiye geçmezden evvel çadır etrafından devam edelim.

Efendim Çadırların birkaç metre yakınına yine tavuk kümesi büyüklüğünde bir çukur açılır ve bu çukurun kenarına baş büyüklüğünde üç, dört adet taş konulurdu.

Üzerine de yufka sacı. Sabah erkenden beş altı bezelik hamur yoğurulur ve bahçeden toplanan otlar, keçi peyniri ve yumurta kullanılarak bükme yapılırdı. Bükme şu kasaba ve şehir kültürünün avuç içi büyüklüğündeki yiyeceği ifade etmezdi bizim için…

Bir tandır sacının merkezini dolduracak büyüklükte yani yufkanın yarısı oranında açılan bezelerin ortasına yukarıda saydığım içler dairenin yarısına kadar döşenir, diğer yarısı kapak olarak üzerine kapatılarak kenarları parmakla kaynaştırılıp sacda pişirilir.

Gözleme denilen şeyin üçte bir daha büyüğü olurdu. Hamurun gayet ince tutulmuşu, için bol konulmuşu makbuldü.

Hemen üzerine ayrandan elde edilmiş bir kaşık keçi terayağı sürülür ve yarı erimiş tereyağı bükmenin merkezine konularak kenardan koparıp ortadaki tereyağına bandırılarak kahvaltı yapılırdı. İçecek için ise deri yannık (yayık)’ta halen yayılmakta olan ayrandan bir tahta kepçe ile alınan ayran olurdu. Çay kahvaltının sulandırıcısı asla olmazdı.

Çay keyif için içilir ve işler bittikten sonra sohbet ortamında yudumlanırdı. Günlük yemeklerin ve sütlerin pişmesi için daha küçük bir ocak yapılır bu ocağa sacayağı denilen demir konularak mutfak ocağı olarak burası kullanılırdı.

Tabi açık hava mutfağı olan bu ocağın yemeği lezzetli kılan yanı altta yanan söğüt ağacı külünün kâfi miktarda yemekte de yer alması idi. Vücudumuzun bunu aspirin niyetine kabul ettiğini biraz mürekkep yaladıktan sonra şimdi anlayabiliyorum.

Tabi hava her zaman açık hava mutfağı için müsait olmadığından çadırın girişine sacayağının konulup süt ve yemeğin pişirildiği zamanlar da az değildi. Zaten çadırda kapalı bir mekân bulunmadığından duman gibi bir sıkıntı asla çıkmazdı.

Çadır üç bölümden oluşurdu. Giriş kısmı genellikle eğimin alt sağ köşesine denk gelir ki sel içeriye girmesin. Kapının hemen solunda mutfak eşyaları, gıdalar bulunur.

Gıdalar dışarıda bir yere konmaz çünkü köpek, tilki benzeri hayvanlar aylarca emek emek toplanan gıdaya zarar vermesin. Çadırın üçte birini mutfak eşyası ve katık denilen süt ürünleri kaplar. Kapıdan girince sol üst köşede döşekler, cibinlik ve çuval içerisinde giysiler bulunur. Geriye kalan üçte birlik kısım ise dinlenme, yemek yeme, misafir kabul etme gibi maksatlar için kullanılan çok amaçlı kısımdır.

Burası bazen yeni doğmuş çelimsiz oğlaklar ya da buzağılarla paylaşılır. Bunların sürekli göz önünde bulundurulması ve diğer yetişkinlerce ezilmemesi için başka çıkar yol olmayınca çadırın ortağı oluverirler.

Çadır etrafına derince bir ark kazılarak yağmur suyunun bu kanallar ile tahliyesi sağlanırdı. Bazen göz açtırmayan sicim gibi yağan yağmurlarda bu oluklar çamurla dolduğundan evin selden kurtulması için yağmur hafifleyinceye kadar bu kanalların açık kalması sağlanır tabi bu arada tepeden tırnağa sırılsıklam ıslanırsınız. Hafifleyen yağmurla birlikte çadırın girişine yakılan ateşin isinde kurumaya çalışır ve akşam derin bir uyku çekersiniz.

Uykuya dalmışken burada bırakayım başka bir yazıda devam ederim…

Mustaf KAYIHAN
08.06.2017
Ankara