İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

TALEBEYİ MANSUREYİ MUHAMMEDİYE (TAMAM)

1999 yılında 28 Şubatçıların cezalandırmasıyla soluğu Kırgızistan’da almıştık. 30 Türkoloji öğrencisinin yanlış hatırlamıyorsam 20’den fazlası İmam Hatip Lisesi mezunuydu.

Konyalı ve Denizlili bir arkadaşımla bir eve çıktık. Evi iki tarihçi arkadaşımızdan devralıyorduk. Sağ olsunlar (!) çok iyi niyetlilermiş ki kaloriferleri çalışmadığı için bu çaylaklara devir etmeyi uygun görmüşler. Sonradan fark ettiğimiz bu durum bize battaniye altı bir ders çalışma ortamı sunmuştu.

O zamanlar Kırgızistan’da internet yaygın değildi. Bir müddet sonra konuşacaklarınız bittiğinde kulağınız muskinizden ezgiler arıyor.

Evde SSCB’den kalma eski bir teyp vardı. Arkadaşın birisi de Azer Bülbül kasedi getirmiş. Gerisini siz düşünün. Gurbet, Azerbülbül ve sonuç: “Elimi kana bula benim, yazıma kışa çevirme benim.”

Titriyorduk ama soğuktan mı Azer Bülbülden mi onu çok net hatırlayamıyorum.

Hazırlık sınıfını nasıl geçtiğimizi bir Allah bir de biz biliyoruz. Bazen cebimizde 5 som kalırdı. Bir de Sayın Başbakanımız Bülent Ecevit Bey’in yediği Anayasa Kitapçığı yüzünden bize gönderilen harçlık devalüasyona uğrayınca hal-i perişanımızı seyredin.

Bu kargaşada en büyük tehlike “kabak çiçeği gibi açılma” tehlikesiydi. Milli Görüş orada yapılanmadığından bir sistemin içine dahil olamıyorduk. Derken kendimizi ruhen korumak için bir sistem kurmamız gerekiği düşüncesi belirdi aklımda. Bunu alt devreden bir kaç İmam Hatipli arkadaşımızda istişare ettik.

İsmini “Talebiyi Mansureyi Muhammediye” kısaltmasıyla TAMAM koyacaktık. Köyünden yenice bir şehre çıkmış hatta bunun ötesinde yabancı bir ülkeye gitmiş bir köylü çocuğunun masum, çocukça düşünceleri gibi gelebilir bunlar size ama işe yaradı.

Kurabildik mi TAMAM’ı? Hayır kuramadık. Ama ben kafamda kurmuştum. O bana yetti ve etrafıma bir manevi duvar ördüm. Kuran-Sünnetle yükselttiğim bu duvarın en büyük destekçileri elbette arkadaşlarımdı.

Daha sonra yeni arkadaşlar geldiler. Dediler ki “abi biz menfaat kaygısı olmadan kendimiz bir Milli Görüş Evi açalım ve Kuran-Sünnet ışında hareket edelim.”

Maddi destek almamıza gerek yoktu. Kendi yağında kavrulan 3 kişinin bulunduğu bir MGV evi açılmıştı. Komik gibi gelebilir ama bu çekirdek çok önemliydi. Zira bu çekirden sayesinde bizden sonraki erkek ve kızlar için bir kapı açılmış oldu. Bugün halka halka yayıldığını öğrenmekten mutlu olduğum Orta Asya’nın ilk çekirdek Milli Görüş Evinin tohum atıcısı olmak şerefi bana ayrı bir mutluluk veriyor.

Bu zamanlarda Aziz Mahmut Hüdai Vakfının çok desteğini gördük. Kurbanlarda bize sıla hasreti yaşatmıyorlar ve “Araşan Medresesinde” Bayramların kokusunu tattırıyorlardı.

Kırgızistan’dan Kazakistan’a giderken trafik kazasında şehit olan Selman abi ve halen vazifesini Medrese’de sürdüren Oktay abilerin Kur’an, Sünnet ve İslam üzerine sohbetlerini asla unutamam.

Zina yapmamanın, içki içmemenin abes karşılandığı bir ortamda manevi destekleriyle “Yusuf kalmamızı” sağlan bu insanlar bize hiç bir taassuba kapılmadan dünyaya nasıl bakılabileceğini öğrettiler. Allah onlardan razı olsun.

Beş yıl kaldığım ülkede son gece iki eşkiya tarafından kaçırıldım. Onu yazmayayım. “İHL diploması hayat kurtarırmış.” Sadece burayı söyleyip konuyu kapatayım.

Bunları niçin mi yazıyorum? Az önce kurduğumuz ilk evde abiliğini yaptığım, bu körpe fidanı gayretleri sayesinde meyve veren bir ağaç haline getiren değerli bir kardeşim “Abi erkek ve kız evleri çoğaldı. Avrupa Milli Görüş Teşkilatının da maddi yardımı ile uzun süredir güzel hizmetler veriyoruz” deyince çok mutlu oldum.

Üstad Necip Fazıldan tevarüs ederek söyleyeyim: “Bir ömür Allah’a hamd etme makamındayım.”

2003 yılıda Riyâzu’s-Salihîn’de okuduğum ve beni çok etkileyen aşağıdaki Hadis-i Şerif benim için önemli bir rehberdir:

“Kim İslam’da iyi bir çığır açarsa açtığı çığırın ecri ve kendisinden sonra, o çığırla amel edenlerin ecirleri, sevaplarından hiçbir şey eksilmeden ona aittir. Kim de İslam’da kötü bir çığır açarsa, açtığı çığırın günahı ve kendisinden sonra onunla amel edenlerin günahları, günahlarından bir şey eksilmeden ona aittir.” (Riyâzu’s-Salihîn, 19. Bab, 172. Hadis)

İnsan anılarını yazmalı ama biz kendimizi hep şöyle avutuyoruz: “Kur’an’da “Oku!” emri var ama “Yaz!” emri yoktur.” Yazmalı insan baki kalan bu kubbede hoş bir yazı imiş. Baki’nin divanı buna şahittir. Baki’nin o “hoş sedâsı”nın yerinde ise yeller esiyor.

Vesselam.

MK
20.08.2016