İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Berceste Beyitler-1

cevher-i cân: Can cevheri.

Cevher-i cân ola mı şol dürr-i şeh-vâra bedel ki
Ab-ı Hayvân’dan çıkardı onu gavvâs-ı ezel
İbni Kemâl

cevher-i deryâ-yı aşk: Aşk denizinin aslı.

Cevher-i deryâ-yı aşkın katresinden de yakın
İsm ü resm ü fevk ü taht bu dört tebâyi şeş-cihât
Nesimî

cevher-i esrâr-ı müfâd: Mana sırlarının cevheri.

Kimlerin gûşuna lâyık yine senden gayrı
Şeb-ı MPrâctaki cevher-i esrâr-ı müfd
Nâbî

cevher-i evvel: İlk asıl nesne (Allah’ın ilk vücut verdiği nesne).

Bihterîn-i vüzerâ âsaf-ı sânî ki sezâ
Nâmına eyler ise cevher-i evvel ikrâm
Nâbî

cevher-i ferd: Tek cevher.

Cevher-i ferdim heyûlâ-ji tasavvurdan beri
Şeş-cihât-ı ma’rifet kevn ü mekânımdır benim
Nef’î

Endîşem o sûret-ger-i i’câz-nümâdır
Kim cevher-i ferd üstüne tarh-ı suver eyler
Nef’î

cevher-i gül: Gül cevher.

Ne tûtî-i nakş-bîn-i âlem esrâr-ı lâhûtî
Ki levh-i cevher-i gül ona mirât-ı mücellâdır
Sabrî

cevher-i ışk: Aşk cevheri.

Safâ-yı cevher-i ışk ile eyle kalbini hâs
Avâm-ı bed-güheri ışk eder cihânda hâs
Behiştî

cevher-i iksîr-i medh: Övme iksirinin cevheri.

Cevher-i iksîr-i medhin tarh edince reşkten
Eylerim her lâhza endîşemle ceng-i zergerî
Nef’î

cevher-i küll: Hakk’ın kendisi.

Hâce-i fikrîdir ol fâzıl-ı dânâ ki onun
Pîş-i bahsinde olur cevher-i küll ebkem ü denk
Üsküdarlı Hakkı Bey

cevher-i lâhût-ı sadef: Sedefteki İlâhî cevher.

Ne revâ dil gibi bir cevher-i lâhût-ı sadef
Ola ednâs-ı tesâvîlde çirk-âb-âlûd
Yenişehirli Avnî

cevher-i mihr: Güneşin cevheri.

Verme feyz-i nazar-ı himmeti ahcâre fürûg
Cevher-i mihr ile yeksân tutulurdu celmûd
Yenişehirli Avni

cevher-i mînâ: Mineli cevher.

Bâde-nûşum bir aceb ayn-ı tecellâdan ki ben
Bezmimin akl-ı mücerred cevher-i mînâsıdır
Leskofçalı Galip

cevher-i nâkıs: Eksik cevher.

Olur mu fass-ı zerrîn ile kâmil, cevher-i nâkıs
Siyeh-dil, pertev-i ikbâl ile rûşen-zamîr olmaz
Fehîm (Hoca Süleyman)

cevher nâmûs u neng: Ayıp ve namus cevheri.

Sensin ol ser-mâye-i bâzâr-ı sûk-ı ehl-i aşk
Düştü feyzinle kesâda cevher-i nâmûs u neng
Nef’î

cevher-i pâk: Temiz cevher. güzîde halef dûde-i âdem ki eder
Cevher-ipâkine ecrâm u anâsır ikrâm
Nef’î

cevher-i rûh: Ruhun cevheri.

Resmeder cevher-i rûhu nerede kaldı hayâl
Kim ona kuvve-i kudsiyye eder vahy inzâl
Şinasî

cevher-i sâfî: Saflık cevheri.

Bî-araz bir cevher-i sâfîdir ammâ muttasıl
Ehl-i tab’ın zîver-i tîğ u sinânıdır sözüm
Nef’î

cevher-i sahbâ: Şarabın aslı.

Cevher-i sahbâ ki eyler câm-ı mînâdan zuhûr
Rûhtur gûyâ eder ceyb-ı Mesîhâ’dan zuhûr
Nevres-i Kadim

cevher-i silk-i eyyâm: Günlerin sıra esası.

Kâr-dân-ı vükelâ cevher-i silk-i eyyâm
MenbaH izz ü a’lâ mastarı âsâr-ı himem
Nâbî

cevher-i sîr-âb-ı şeb-nem: Gece nemi (çiğ)nin taze cevheri.

Cevher-i sîr-âb-ı şeb-nem gûşyâre zer varak
Sahn-ı bûstân oldu gûyâ çâr-şû-yı zer-gerân
Bâkî

cevher-i şemşîr: Kılıç çevheri.

Tîğ-ı hûn-rîz-i kazâdır âh-ı âteş-bârımız
Şu’le-i dâg-ı derûndur cevher-işemşîrimiz
Esrar Dede

cevher-i tâbende-i deryâ-yı ezel: Ezel denizinin parlayan cevheri.

Zerresi mihr-i celîşa’şaaa-i evc-i ebed
Katresi cevher-i tâbende-i deryâ-yı ezel
Kâzım Paşa

cevher-i tal’: Çiçeklerdeki üreme organı olan sarı toz cevheri.

Bülbül-i nâdire-gûyum nagamât-ı sühanım
Berg-i gûş-ı gül-i firdevse olur cevher-i tal
Kâzım Paşa

cevher-i terkîb-i hûr: Hûri terkibinin cevheri.

Sûde-i hâk-i kerîmi cevher-i terkîb-i hûr
Zerre-i gird-i hanmi nûr-ı çeşm-ı Ferkadân
Üsküdarlı Hakkı Bey

cevher-i tîg-ı bürrân: Keskin kılıç cevheri.

Zebânım bir mücevher-i tîğ-ı bürrâmdır ki hem-vâre
Hırâş eyler hayâli sînelerde zahm-ı nâsûru
Nef’î

cevher-i ulvî: Yüce cevher.

Seyyâre değil her biri bir cevher-i ulvî
Kim ona bahâ mâ-hasal-ı kevn ü mekândır
Nef’î

cevher-i zât: Kendi cevheri.

Cevher-i zâtı gerek eşyâda, pür-jeng olsa da
Tîğ-ı cevher-dâra rûşen-ger yine cevher verir
Belîğ

cevâhir: Cevher’ler.

Ne cevâhir dizeyim silk-i senâna göresin
Ki ede şa’şaa, ası çarh-ı dü-rengi yek-renk
Nef’î

Olup mâl-ı Kârûn esâsında harc
Kılınmış türâbî cevâhirle mezc
Keçecizade İzzet Molla

Ekser sözü ıstılâha dâir
Mazmûnları var, değer cevâhir
Ziyâ Paşa

cevher-dâr: Cevherli.

Gül gibi hurrem ü handân ola rû-yı bahtın
Sâgar-ı âvşin ola lâle-sıfat cevher-dâr
Bâkî

Cevher-i zâtı gerek eşyâda, pür-jeng olsa da
Tîğ-ı cevher-dâra rûşen-ger yine cevher verir
Belîğ

cevîn: Ar. Arpa.

Ey hâce-i ser-âmede mümkün değil midir
Maksûd def’-i cûd ise nân-ı cevîn ile
Nâilî

cevk: Ar. Küme.

Leşker-i gam geldi dil şehrine kondu cevk cevk
Koptu yer yer fitne vü âşûb ugavgâ semt semt
Bâkî

cevr, cevir: Ar. Zulüm, eziyet, cefa, sıkıntı.

Zülf-i dilber gibi ey Zâtî perîşânsın yine
Cevri bî-had yoksa bir yâr-i perîşânın mı var
Zâtî

Cevr ile kimseyi bîzâr etme
Sana cevr etse de âzâr etme
Nâbî

Ey yâr-i cefâ-cû bu kadar cevr edemezdin
Ahvâlime rahm eyler idin düşmenim olsan
Yenişehirli Avni

Güzel âşık cevrimiz
Çekemezsin demedim mi
Pir Sultan Abdal

cevr-i adû: Düşman eziyeti.

Lûtf-ı yâre şâd olup cevr-i adûdan ağlamam
Ol sebebten âşnâ bî-gâne yeksâmdır bana
Cevrî (İbrahim Çelebi)

cevr-i bî-endâze: Sınırsız eziyet.

Bülbülün ser-mâye-i şevkin tüketti âkibet
Rûzgâr-ı pür-cefânın cevr-i bî-endâzesi
Şeyhülislâm Yahya

cevr-i bî-had: Sonsuz eziyet.

Cevr-i bî-had eyledin ben bildiğim budur bana
Ah kim ey bî-vefâ ben böyle bilmezdim seni
Enverî

cevr-i dehr: Dünya derdi.

Cevr-i dehr ile olur bülbül gurâba hem-nişîn
Yine şekvâyıgurâb eyler garâbet bundadır
Nev’î, Fıtnat (?) (Bâkî’nin arkadaşları arasındaki lâkabı)

cevr-i devr: Devrin cevri.

Cevr-i devre kıl tahammül tez geçer bu kara gün
Fenniyâ vakt-i zemistânda çabuk akşam olur
Fennî (Yozgatlı Mehmet Sait)

cevr-i dil-ber: Sevgili eziyeti.

Şikayet cevr-i dil-berden kadîmi resmdir ammâ
Hakikatte cefâ ehli vefâ erbâhlJim sûf
Âdile Sultan

cevr-i dil-dâr: Sevgili eziyeti.

Fikr edip baht-ı siyâhım katı yandım bu gece
Cevr-i dil-dâr ile cânımdan usandım bu gece
Feride Hanım

cevr-i dil-rübâ: Gönül götüren eziyet.

Devr-i adlinde mükedder yok meğer kim ağlaya
Kahr-ı cevr-i dil-rübâdan âşık-ı şûnde-hâl
Üsküdarlı Hakkı Bey

cevr-i dost: Dost eziyeti.

Gönlümü geh kahr-ı düşmendir jikangeh cevr-i dost
MübtelârJi ışka kanda ise belâ eksik değil
İbni Kemâl

cevr-i eyyâm: Günlerin sıkıntısı, sıkıntılı günler.

Cevr-i eyyâmdan incinmeyelim Yahyâ biz
Ayş u nûş ile geçen günleri de yâd edelim
Şeyhülislâm Yahya

cevr-i felek: Feleğin eziyeti.

Bâd-ı hazân serve nesîm-i bahâr gelir
Azedegâna cevr-i felekten ne gam gelir
Âsım (Bursalı Seyyid Mustafa Çelebi)

cevr-i rûzigâr: Zamanın eziyeti.

Olan me’lûf-ı cevr-i rûzigâr erbâb-ı rif’atdır
Havânınşiddetinden ka’r-ı deryâda hurûş olmaz
Namık Kemâl

cevr-i yâr: Yârin eziyeti.

Tahammül cevr-i yâre, ta’ne-i ağyâre müşkildür
Bilir derd ehli onu yâre üzre yâre müşkildür
Derviş Paşa

cevr ü cefâ: Cefa ve eziyet.

Kısmetleri dersen ezelî cevr ü cefâdır
Cevr ola niçin zevk u safâ olmaya k ısmet
Bağdatlı Ruhî

Feleğin sûret-i ikbâline aldanmayalım
Kendimiz cevr ü cefâ çekmeğe mu’tâd edelim
Taşlıcalı Yahyâ

Ey Necâtî yürü sabr eyle elinden ne gelir
Hûblar cevr ü cefâyı kime öğretmediler
Necati Bey

cevr ü mihnet: Eziyet ve sıkıntı.

Vücûdun kim hamîr-i mâyesi hâk-i vatandandır
Ne gam râh-ı vatanda çâk olursa cevr ü mihnetten
Namık Kemâl

cevr ü sitem: Sitem ve eziyet.

Kalır gider mi bize ettiği bu cevr ü sitem
Sipihrden acebâ intikam alınmaz mı ?
Nâbî

Eyledin Nâbîi bî-çâreye çok cevr ü sitem
Yok ümîdim ki mükâfâttan âzâd olasın
Nâbî

cevvâr: Cevr eden, eziyet eden.

cevvâr-ı kalb-i müstmend: Mahzun kalbin eziyetçisi.

Bendeyim bir zâlime kendi efendimdir benim
Dâimâ cevvâr-ı kalb-i müstmendimdir benim
Esrar Dede

cevşen: Far. Dökme pul ile demir halkadan örme gibi yapılmış bir çeşit cenk elbisesi.

Gamzen okuna nişân olmağa cân u ten bana
Halka halka dâglar giydirdi bir cevşen bana
Âhî

Dağdâr ola ten düşmeni ol mertebe kim
Giydi sanasın gören ol ruba hirâsı cevşen
Keçecizade İzzet Molla

Behiştî ışk meydânında himmet cevşenin giydi
Sinân u rümh olursa pend-i nâsih ona kâr etmez
Behiştî

Kasd eylese bî-silâh u cevşen
Eyler idi sulhu cenge reh-zen
Şeyh Galip

cevşen-i tedbîr: Tedbir zırhı.

Hîç kim derd-i kazâdan çâre-yâb olmuş değil
Cevşen-i tedbîr def’i tîr-i takdîr eylemez
Kul Nesîmî

cevşen-güdâz: Zırhı eriten.

cevşen-güdâz-ı Teli m eten ü Kahraman: Tehmeten’in ve Kahraman’ın zırhını eriten.

Ol saf-der-i yegâne ki tâb-ı mehâbeti
Cevşen-güdâz-ı Tehmeten ü Kahraman olur
Nef’î

cevv: Ar. Hava, boşluk, atmosfer.

Hükmün ki tahakküm edemez seyrine bir şey
Bir anda bu pâyânsız olan cevvi eder tayy
Mehmet Akif

Kimseden ümmîd-i feyz etmem, dilenmem perr ü bâl
Kendi cevvim, kendi eflâkimde kendim tâirim
Tevfik Fikret

Atılır her yana bin rahş-ı savâik-pey-rev
Gerd-i haşyetle dolar kümbed-i vârûne-i cevv
Tevfik Fikret

cevv-i bu’d: Aralık boşluğu.

Fışkırır âsumâna zıll-ı hayât
Cûş eder cevv-i bu’da vehmiyyât
Kemalzâde Ekrem Bey

cevv-i havâ: Hava boşluğu.

Meyl etme tünd-hûluk ile semt-i rif’ate
Olmaz sebâtı cevv-i havâdaşirârenin
Nüzhet (Rıdvan Paşazade. Efendi)

cevv-i kebûd: Mavi gök.

Gelir bu cevv-i kebûdun serâirinde güler
Çocukluğumdaki rü’yâya benzeyen gözler
Süleyman Nazif

cevv-i münîr: Parlak boşluk.

Hâlâ görünür o rûhü’l-ervâh
Bir cevv-i münîr içinde sebbâh
Mehmet Âkif

cevv-i mutlak: Mutlak boşluk.

Ey tecellî-geh-i âyîne-i cevv-i mutlak
Görür âgâh-dilân cümle mezâhirde seni
Muallim Naci

cevvâl: bk. cevelân.

cevvâr: bk. cevr.

cevz: Ar. Ceviz.

Vâye-gîr-i ma’rifetpest anlamaz
Mağz-ı cevzi piste vü bâdâmdan
Nâbî

cevzâ’: Ar. İkizler burcu, Astron. İki parlak yıldızlı bir burç. Güneş, Mayıs ayında bu burca girer.

Ne gûş-ı Zühre’sin menkûş edip hergiz ne vaz’ etmiş
Ola bir dânesin devrân nitâk-ıpâk
Cevzd’ya Şerif

Necm-i şi’r-i enver re’yinden alır feyz-i fürûğ
Burc-ı Cevzâ kurb-ı bahtından bulur tâb u tüvân
Üsküdarlı Hakkı Bey

ceyb: Ar. 1. Gömleğin açıklığı, yaka. 2. geo.

Sinüs. 3. Ceyp’ten bozma elbise cebi.

Gül câmesin bıraktı görüp ceybi lekke-dâr
Nâz ile giydi yine bir iki libâs-ı îd
Nâbî

ceyb-i cibâl: Dağların cebi.

Zemîne bâd-ı hevâdan çok akçe düştü yine
Pür etti dâmen-i sahrâji doldu ceyb-i cibâl
Bâkî

ceyb-i cibâl ü dâmen-i sahrâ: Sahranın eteği ve dağ yakası.

Doldurdu gerçi cûd u sahâ gösterip felek
Ceyb-i cibâl ü dâmen-i sahrâji sîm ile
Bâkî

ceyb-i dil: Gönül yakası.

Erbâb-ı dil olmaz yine mesrûr, olursa
Ceyb-i dili: gencîne-ı Kârûn ile memlû
Şeyhî (Gümüşayak Mehmet Dede)

ceyb-i fukarâ: Fakirlerin cebi.

Nakd-i va’di ile hemyân-ı zarûret leb-rîz
Zer-i nutku ile ceyb-i fukarâ mâl-â-mâl
Ziyâ Paşa

ceyb-i gedâ: Dilencinin cebi.

Ceyb-i gedâda bulmadığından huzûru zer
Eyler karâr ceyb-i amîk-i kibârda
Nâbî

ceyb-i havrâ: Hurilerin cebi.

Güzer etse ger andan sonra bâğ u râg-ı firdevse
AMr-efşân u anber-pâş olurdu ceyb-i havrâya
Nef’î

ceyb-i hırka: Hırka yakası.

Biz ki ceyb-i hırkaya çektik seri şimdengerü
Başına çalsın felek zıll-ı ı hümâ-yı devletin
Mantıkî (Ahmet)

ceyb-i kalem: Kalem cebi.

Yok şekveye tenezzülümüz baht-ı tîreden
Ceyb-i kalemde zâhir olur çâkimiz bizim
Nâbî

ceyb-i karâr: Karar cebi.

Şu rütbe etti eser bana ol edâ-yı selîs
Ki tab’-i şûhum olup hâkisâr-ı ceyb-i karâr
Nedîm

ceyb-i kerem-i kîse-i erbâb-ı recâ: Reca sahibi kişilerin kesesinin cömert cebi.

Hâk-i harem-i menşe’-i ikbâl-i ekâbir
Ceyb-i kerem-i kîse-i erbâh-ı recâdır
Nef’î

ceyb-i ma’nâ: Mana cebi.

Eyleye şa’şaa-i fikret-i mânend-ı Kelîm
Ceyb-i ma’nâda nümûde Yed-ı Beyzâ-yı sühan
Sünbülzâde Vehbî

ceyb-i Mesîhâ: Mesîhâ’nın cebi.

Cevher-i sahbâ ki eyler câm-ı mînâdan zuhûr
Rûhtur gûyâ eder ceyb-ı Mesîhâ’dan zuhûr
Nevres-i Kadim

ceyb-i nevâziş: İltifat cebi.

Etmezdi böyle ceyb-i nevâzişte perveriş
Sarrâf-ı dehr anlamasa kıymetim benim
Nâbî

ceyb-i pîrâhen: Gömlek cebi.

Teveccüh-gâh-ı uşşâk olmada ebrû değil ancak
Şifâh-ı ceyb-i pîrâhen dahi mihrâbtan kalmaz
Nâbî

ceyb-i rağbet: Rağbet kesesi.

Bî-çâre dest-mâllere çâr-mîh-ı cevr
Tahsîline mukaddemedir ceyb-i rağbetin
Nâbî

ceyb-i sabır: Sabır yakası.

Gam-ı firâkın ile ceyb-i sabrı çâk ederim
Bu derde ben doyamam kendimi helâk ederim
Şeyhülislâm Saadettin

ceyb-i subh: Sabah cebi.

Nakd-i ümmîd ile pürdür ceyb-i subh ey dil hemân
Vâm-hâh-ı âhın elden koyma sen dâmânını
Nedîm

ceyb-i ümîd: Ümit kesesi.

Ser-engüştümdeki mâhumdan özge nukre girmez hîç
Benim ceyb-i ümîdim kîse-i dellâke dönmüştür
Nâbî

ceyş: Ar. Leşker, asker topluluğu. c. cüyûş.

Yine Fir’avn-ı şitâ ceyşine Mûsârmânemd
Eyledi elde asâsın bir ejder sünbül
Bâkî

ceyş-i benefşe: Menekşe askerler.

Basıcak ceyş-i benefşe yine sahn-ı çemeni
Sûseni tîğ-ı levend-âne kuşandırdı sabâ
Kâmî (Edirneli)

ceyş-i fiten: Fitnelerin askeri.

Ola iklîm-i ademden dahi sad-merhale dûr
Savt-ı âvâze-i ikbâlin ile ceyş-iften
Nedîm

ceyş-i gam: Gam askeri.

Ceyş-i gamdan kanda etsin ilticâ ehl-i niyâz
Kala-i himmette Nâbî burc u bârû kalmamış
Nâbî

ceyş-i gussa: Gam askeri.

Ceyş-igussan üstüme bir ayda bin kerre gelir
Her ne kim senden gelir ey şehriyânm hoş gelir
Enverî

ceyş-i hat-i nev-peydâ: Yeni ortaya çıkmış çizgi askeri.

Olsa Sâmî kişver-i hüsnü fitneyle pür
Vasf-ı mürgân ile ceyş-i hat-i nev-peydâsı bir
Sâmî (Arpaemînizade Vak’anüvis Mustafa Bey)

ceyş-i leyl-i zulmânî: Karanlık gecenin askeri.

Bu nimetler yenip çünkim içildi sâfî şerbetler
Şeb-i hûn etdi şâh-ı rûza ceyş-i leyl-i zulmânî
Hayalî Bey

ceyş-i mahsûr: Yorulmuş asker.

Dal kılıçlarla hisâra daldı erbâh-ı salâh
Ceyş-i mahsûrı cahîme saldı erbâh-i salâh
Sürûrî

ceyş-i ricâlullah: Allah adamlarının askeri.

Nazar eden kişi bismillaha
Benzetir ceyş-i ricâlullaha
Hakanî

ceyş-i sultân-ı gam: Gam sultanının askeri.

Ceyş-i sultân-ı gama yer yok güzer-gâh olmadık
Arsa-i âlemde bir künc-i ferâğat kalmadı
Hâletî (Azmizade)

cüyûş: Ceyş’ler, askerler.

Sanki bir mahreke, bir ma’reke-i cûş-â-cûş
Sît-i velvâl-i vegâ, velvele-i ceng-i cüyûş
Tevfik Fikret

cüyûş-ı ehl-i İslâm: İslâm askerleri.

Cüyûş-ı ehl-ı İslâm haddini küfre bildirdi
Şükür avn-ı İlâhî müminîne dest-gîr oldu
Râsih (Enderûnî İbrahim)

cüyûş-ı zafer: Zafer orduları.

Kaç fâtih-i zemân gören İran-zemîn bugün
Görsün kiminle hangi cüyûş-ı zafer gelir
Yahya Kemal

cezâ3: Ar. İyi veya kötü karşılık; suç sahibine kanunen çektirilen sıkıntı.

Sensin fakat şf’im rûz-ı cezâda mâ-dâm
Çıkmaz mıyım huzûra bî-bâk yâ
Muhammed Naat-ı Şerif

Her kişi câm-ı cezâ içse gerek
Hayr ü şer, ekdiğini biçsegerek
Nâbî

Ekser görülür çünkü cezâ cins-i amelden
Escâmda âhenden olur rahne-i sühan
Ziyâ Paşa

cezâ-yı amel: Amelin cezası.

Fikr-i emvâl ile bâr-ı gama hammâl oldun
Senin ey hâce cezâ-ji amelindir çekegit
Belîğ

cezâ-yı çarh: Feleğin cezası.

Dest-i kahrı verse ger cezâ-yı çarha tefrika
Bir dem içre mahvolup aktâr u kutb u mihveri
Üsküdarlı Hakkı Bey

cezâ-yı kadeh: Kadeh cezası.

Rakîb yüzünü görmek şarâb-ı la’lin için
Aceb midir ki cehennem olur cezâ-jı kadeh
Nizâmî

cezâ-yı saltanat-ı sürh-ser: Kızılbaş saltanatının cezası.

Ey gâsıb-ı diyâr-ı Arab bekle vaktini
Evvel cezâ-yı saltanat-ı sürh-sergelir
Yahya Kemal

cezb, cezbe: Ar. Kendine doğru çekme, çekilme. c. cezebât.

Fence mehtâb eyliyormuş arza doğru incizâb
Bence cezb eyler kulûbu hüsn-i rûy-ı mâh-tâb

Nerde berk-emdâz olursa pertev-i feyz-ı Hudâ
Cezb eder ol sû-be-nûr dîde-i irfânımı
Şeyh Vasfî

Âşık a vuslat mecâli olamaz bî-cesb-i dost
Cezb ederse aşk rûhu vuslat-ı cânân olur
Âdile Sultan

cezb-i kulûb-ı zuafâ: Zayıfların kalplerini çekme.

Ehl-i rif’atdir eden cezb-i kulûb-ı zuafâ
Zerre-perverlik olur fâide-i mihr-i münîr
Sâmî (Arpaemînizade Vak’anüvis Mustafa Bey)

cezb-i Rabbânî: Allah’a ait cezbe.

Gelicek cezb-ı Rabbânî halâldir âşkın hani
Verir dost yoluna cânı kurbânımız eksik değil
Ümmî Sinan

cezbe: 1. Kulun Allaha yöneldiğinde meydana gelen manevî hâl. 2. Güzelin çekiciliği.

Devr-i çeşmânmda görmem cezbeden hâli basîr
Çok görülmez etse meczûb ehl-i hâli gözelerin
Muallim Naci

Cezbedir tahrîk edip sûfîye feryâd ettiren
Deyr oluptur iş bu âlem aşk ona nâkûs olur
Gaybî

cezbe-i aşk: Aşk çekiciliği.

Cezbe-i aşk ile bir âleme kıldım ki hırâm
Düştü ser-mest gönül bezmin bî-bâde vü câm
Çeşmime oldu hüveydâ nice merdân-ı kirâm
Kimi vü kimi ü kimisi be-nâm Osman
Şems Efendi

cezbe-i Hak: Hakk’ın cezbesi.

Aşk kim vâreste-i kayd-ı sıfat eyler beni
Cezbe-ı Hak vâsıl-ı ıtlâk-ı zât eyler beni
Namık Kemâl

cezbe-i hüsn: Güzellik çekiciliği.

Cezbe-i hüsnüne olup hayrân
Âşık-âne sürûd eder mürgân
Recaizade Ekrem

cezbe-i hüsnü melâhat: Güzellik ve cazibe çekiciliği.

Cezbe-i hüsn ü melâhat vardır
Âb-ı rûyunda letâfet vardır
Enderunlu Fâzıl

cezbe-dâr: Cezbeye kapılmış.

cezbe-dâr-ı aşk: Aşkın cezbesine kapılmış.

Zevk alır feryâd u nâlişden de ehl-i ibtilâ
Cezbe-dâı aşka âsâr-ı mihen bî-gânedir
Sâmih (Nasûhî zade Mehmet)

cezbe-efken, cezbe-figen: Cezbe verici.

Ey cezhe-ejken-i dil-i nâ-şâd nendesin
Etmez misin harâbını âbâd nerdesin
Muallim Naci

cezebât: Cezbeler.

Ahvâlimi anlamaksa matlûb
Gel, ol cezebâta sen de mağlûb
Muallim Naci

Süzülür kalbe, cilve-dâr-ı hayât
Gayb-ı meşhûdı mest eden cezebât
Kemalzâde Ekrem Bey

cezebât-ı hüsn: Güzellik cezbeleri.

Ey hâme hezâr bârekallah
Oldun cezebât-ı hüsne âgâh
Şeyh Galip

cezzâb: Çok cezbeden, çeken.

Turra-i sevdâ-penâhın dillerin kullâbıdır
Çeşm-i rûhânî nigâhın cânların cezzâbıdır
Muallim Naci

câzib, câzibe: Cezb edici, çekici.

Eser-i kabûl-i tâat ona vermiş öyle hâlet
Ki kulûb-ı ehl-i hâle harekâtı câzib olmuş
Fuzûlî

Hele esmerleri pek câzibdir
Hüsn ile cümlesine gâlibdir
Fazıl

Güneşte varsa câzibe senin yüzünde yok mudur
Cemâline gönül gibi cihânın incizâhi var
İsmail Safa

câzibe-i cûşiş-i hürriyet: Hürriyet coşkunluğunun cazibesi.

Nazar-endâz olan âyîn-i ulviyyetine
Doyamaz câzibe-i cûşiş-i hürriyyetine
Kemalzâde Ekrem Bey

câzibe-i dîn: Dinin çekiciliği.

Ümmî kalıp da câzibe-i dîne incizâb
Evlâ değil mi âlim olup çekmeden azâb
Abdülhak Hâmit

câzibe-i kehrübâ: “saman kapan”
Kehribar cazibesi.

Kimse leîme yâr olamaz iltifât ile
Seng-i siyâha câzibe-i kehrübâ abes
Belîğ (Bursalı İsmail)

câzibe-i şevk: Arzu cazibesi.

Kasdı mâliş-ger-i hâki-i rehinle çekti
Bendeni câzibe-i şevk ü garâm-ı devlet
Münîf

câzibe-sûz: Cazibe yakıcı.

Ey câzibe-sûz-ı dil-finbân
Sevdim seni dil-sitânım oldun
Muallim Nâci

cezîl: Ar. Cezâlet’ten; 1. Peltek ve bozuk olmayan, fasih, beliğ (söz). 2. Bol, çok.

Bulur sirişk-i niyâzı uyûn u çeşminde
Ne denlü eylese cârî o denlü ecr-i cezîl
Nazîm (Yahyâ)

cezm: Ar. 1. Kesme. 2. Kesin karar verme. 3. Kur’an-ı Kerim’i kesin ve açık bir şekilde okuma.

Farz oldu bu azme cezm kılmak Fuzûlî
Sarf etti azm ü cezm ile bilcümle varını
Yahya Kemal

cezm-i terk-i tevbe: Tövbeyi terketmeye karar verme.

Buyurma tevbe bana ol şarâbdan nâsih
Ki görse onu tutar cezm-i terk-i tevbe Nasûh
Fuzûlî

câzim: Karar veren, kestirip atan.

Sana ümmetliğim iki cihânda emr-i câzimdir
Bilirsin hâlimi arz u beyân etmek ne lâzımdır
Âdile Sultan

câzim-i mehâmm-ı devlet: Devletin önemli işlerine karar veren.

Ey nigeh-bân-ı makâlîd-i nizâm-ı devlet
Ve ey nesak-sâz-ı câzim-i mehâmm-ı devlet
Fehîm (Hoca Süleyman)

cezr, cezir: Ar. 1. Ayın tesiriyle suyun sahilden çekilmesi.

Medd ü cezir olayı. 2. Kök, asıl.

Nâbî taleb-i visâle kedd lâzımdır
Deryâ-yı ümîde cezr ü medd lâzımdır
Nâbî

Vaz’-ı hilâf ehl-i kerem hikmet üzredir
Geh cezr ü gâh meddi eder âşikâr mevc
Sâmi

Meczûb-ı şevk-i vaslî olup Râtıb ol mehin
Ki cezr ü geh medd eder etmez karâr mevc

râtib Bey

cezr ü medd: Med ve cezir, gidip gelme.

Gidip gelmekten olmaz dest-i cûdun bir zemân hâli
Dem-â-dem cezr ü meddi bir aceb deryâ-yı ihsândır
sâmi

cezzâb: bk. cezbe.

cibâh: bk. cebhe.

cibâl: bk. cebel.

cibillet: Ar. Huy, mizaç, yaratılış.

Ben yek cihetim tarîkatimde
Tağyîr işi yok cibilletimde
Fuzûlî

Şöhret-perest olana eyler riâyetini
Çarh-ı denî-cibillet nâ-merd-i pr-zendir
Behiştî

cibillî: Yaratılış gereği olan.

Zu’m-ıpindâr-1 cibillîsini te’kîd ederiz
Süfehâ kısmına izhâr-ı müdârât etsek
Nâbî

Lâkin bu heves bir heves-i diğere mağlûb
İnsân yaşamak hırs-ı cMlîsine meclûb
Mehmet Akif

Cibillîdir taharrî-i hakîkat hırsı âdemde
Onun mahsûlüdür meşhûd olan âsâr âlemde
Mehmet Akif

cibrîl: bk.

Cebrail.

cidâl: bk. cedel.

cidâr: Ar. İç duvar, kenar.

Soluk cidâra asılmış, durur garîk-i melâl
O çehreler ki uyur gözlerinde eski hayâl
Ahmet Hâşim

Nîm-muzlim kalan cidârında
İnce bir gölge irtiâş ediyor
Tevfik Fikret

cidâr-ı türbe: Türbe etrafı.

Cidâr-ı türbede bu cân-güzâr Mersiyem
Teessüf üzre okunsun zemân-ı haşre kadar
Ziya Paşa

ciddî: Ar. 1. Gerçek. 2. Önemli.

Akıl nereden gördü bu ciddî harekâtı
Ahmak neden öğrenmedi âdâh-ı hayâtı
Mehmet Akif

Şimdi Asım, edebiyâtı bırak, bir tarafa
Daha ciddî işimiz var, geçelim başka lâfa
Mehmet Akif

cîfe: Ar. 1. Lâşe, leş. 2. nec.

Pis, iğrenç şey.

Olur bülbüllerin mahbûbu gül-şen
Kelâğın cîfe, mıknatisin âhen
Lâtifî

cîfe-i bed-bîy-ı hayvân: Hayvanın kötü kokulu leşi.

Maârif arz edenler bî-şuûr insân-ı nâ-dâna
Gül-âb-efâna benzer cîfe-i bed-bûy-ı hayvâna
Lebîb-ı Amidî (Abdülgafûr Hüseyin)

cîfe-i cihân: Dünya leşi.

Ol tâir-i âşiyâne
Meyl etmedi cîfe-i cihâne
Ziyâ Paşa

cîfe-i dehr: Dünya leşi.

Cîfe-i dehre
Behiştî

eğer oldunsa harîs
Tavr-ı insânı koyup it gibi cân beslersin
Behiştî

cîfe-i dünyâ: Dünya leşi.

Cîfe-i dünyâ değil kerkes gibi matlûbumuz
Bir bölük
Ankâlanz
Kafi kanâat bekleriz
Fuzli

cifr, cefr: Ar. 1. Bilinmeyenlerden haber verdiğine inanılan hesap ilmi veya fal. 2. Oğlak veya kuzu.

Müstakbele şimdi hükm olunmaz
Gâibdeki cifr ile bulunmaz
Ziyâ Paşa

Cifr ise ehl-i kerâmet işidir
Kim görür ehlin onun kim işitir
Sünbülzade Vehbi

ciger: Far. 1. Akciğer ve karaciğerin ortak adı. 2. İç, bağır. c. ciğer-hâ.

Ağlamazsam bana bir dem acıyıp dîdelerim
Göreyim dursun iki gözüne hûn-ı ciğer
Figânî
Tuz ekip de tâzeleme ciğerim yâresini
Ey ciğerim pâresi gel ver ciğerin paresini
Remzi Baba
Fakat sen öyle değilsin: Senin yanar ciğerin “Vatan” deyip öleceksin semâda olsa yerin
Mehmet Akif

Ciğer bin pâre olsa tîğ-ı cevrinle yine cânâ
Lisân-ı hâl ile her cüz’i gûyâ muhabbettir

ciger-i mâder: Ana ciğeri.

Reh-i mey-hâneye uğrar bir gün
Ciğer-i mâderi doğrar birgün
Enderunlu Fâzıl

ciğer-i ma’nâ: Mana ciğeri.

Tîğ-ı müjgânı değil kâbil-i vasf etmeyecek
Hûn-ı endîşe tereşşuh ciğer-i ma’rnâdan

ciğer-hâ: Ciğerler.

Yakar ehl-i dilin şem’-işeb-ârâ-veş ciğer-hânın
Çerâg-ı bezm-i nâ-dâna yanar pervânedir dünyâ

haşmet

ciğer-der: Ciğer delen.

Bir anda çıktı bütün sadr-ı zâr-ı kâfileden
Revân-hırâş u ciğer-der, derin bir âh, serâb
Cenap Şahabeddin

ciger-dûz: Ciğeri delip geçen.

Nâvek-i gamzelerin şöyle geçer tenden kim
Nevk-i peykân-ı ciger-dûzu bulaşmaz kane
Nef’î

ciger-dûz-ı dü-peykân: İki okun ciğer delmesi.

Rüstem-i tab’ım eğer düşmân ile cenk etse
Hâmemi tîr-i ciğer-dûz-ı dü-peykân eyler
Cevrî (İbrahim Çelebi)

ciger-gâh: Ciğerin bulunduğu yer; canevi.

Şeb u rûz eylerim bülbül gibi feryâd ile zârî
Ciger-gâhım yakar aşk âteşi biryân eder yâ

Âdile Sultan

ciger-gûn: Ciğer renkli.

Ey cefâ-cû hâtınm derd ile mahzûn eyledin
Zahm-ı sînemden gözüm yaşı ciger-gûn eyledin
Avnî

ciğer-hâr: Ciğer yiyen.

İç mey-i nâb ki bağrından eder cümle kebâb
Ateş-i ışk ile uşşâk-ı ciğer-hâr sana
Fuzûlî

ciger-hûn: Ciğeri kan içinde.

Câm-veş kimdir bu bezm içre ciğer-hûn olmayan
Gonce-i gül-zârı seyret lâle-i hamrâya bak
Bâkî

ciğer-pâre: Evlat.

Gel ey izz ü nazım ciger-pâresi
Gel ey derd-i dâg-ı derûn çâresi
Nedîm

ciger-sûz: Ciğer yakan, acıklı.

Bir kerrede bâri dil-i dil-berde eser kıl
Ey âh-ı ciger-sûz senin yandım elinden
Selîm cihâd: Ar. Din uğruna düşmanlarla savaşmak.

Devlet ü ikbâl ile Dâru’s
Selâm olsun sana
Gerçi olmuş bir zemân ecdâda dâru’l-cihâd
Nef’î
Gûş edip yazdım iki târîh-i bî-naks u ziyâd
Aldı hamd olsun
Ariş’in kal’asın ehl-i cihâd
Sürûrî

cihâd-ı ekber: En büyük cihat.

Nefs ile onlar cihâd-ı ekber eyler dâimâ
Kâ’be-i aşkındır onlar hâciyân ü serveri
Âdile Sultan

cihâdü’l-ekber: En büyük cihat.

Takın bu seyfin akvâsın cihâdü’l-ekberi anla
Hicâb-ı mârsiva, üâha fenâ verip kırarsan gel
Ümmî Sinan

cihâd-ı maâlî: Yücelikler veren cihat.

Koşan cihâd-ı maâlîye şanlı, lâkin ağır
Mahûf adımlar atar
Tevfik Fikret

cihâd-ı mu’tâd: Alışılmış cihat.

Tezâhüm etti mi âmâli bir çok efrâdın
Kesilmez arkası artık cihâd-ı mu’tâdın
Mehmet Akif

cihâd-ı nefs: Nefis mücadelesi.

Cihâd-ı nefse tevekkül gibi hisâr olmaz
Sipâh-ı âlem-i tecrîd sûru neylerler
Nailî cihân: Far. Dünya, âlem.

Nefs ü mâl ile ne ola kılsam cihânda ictihâd
Hamdülillah var gazâya sad-hezârân rağbetim
Avnî
Abesdir devr-i nâ-sâz-ı felekden bî-huzûr olmak
Gam u şâdîye bakma zevka bak muhlis-i cihândır bu
Esad
Muhlis Paşa
Cümle endûhumun çıkmaz yekûnü hâsılı
Cem’ u ta’dâd ettirilse cümle zerrât-ı cihân

Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi
Muhibbî, Meftûnî (Kanunî Sultan Süleyman)
Sanman bizi taleb-i devlet-i câh etmeye geldik
Biz cihâna bir yâr için âh etmeye geldik
Yenişehirli Avni
Alaldan gönlüm ol şûh-ı cihânım
Gönülsüz durur oldu tende cânım
Aziz Mahmud Hüdâyî (Üsküdarlı)
Teslîm olunca va’desi gelmiş zevâline
Benzer cihâna gelmeden evvelki hâline
Yahya Kemal

cihân-ı aşk: Aşk dünyası.

Bir sermedî bahâr idi gördüm cihân-ı aşk
Dil-dâdegân içer dil içer dil-rübâ içer
Yahya Kemal

cihân-ı bâğ-ı İrem: İrem bağının dünyası.

Arâyiş-i nev-rûz ile oldu cihân-ı bâğ-ı İrem
Gül-şende sâz ü söz ile ârifler etsin def’-i gam
Nâdirî

cihân-ı bâlâ: Yüce cihan.

İnip melâik-i rahmet cihân-ı bâlâdan
Harîm-i kabrîne ettikçe her zemân ta’zîm
Mehmet Akif

cihân-ı bî-beka: Sonu olmayan dünya.

Nahîfî nakş-ı reng-â-reng-i dehre olma dil-beste
Cihân-ı bî-bekaya rağbet etmez merdüm-i dânâ
Nahîfî (Süleyman)

cihân-ı bî-ihlâs: İhlâssız, fesat dünya.

Ne kadar kim cihân-ı bî-ihlâs
Arifi hâric ede âmîyi hâs
Şeyhî

cihân-ı bî-sebât: Sebatsız dünya.

Cihân-ı bî-sebâtın rağmına devr ettirip câmi
İçip lâ-ya’kıl olmak şâh-ı devrân olmadan yeğdir
Nev’î

cihân-ı bî-vefâ: Vefasız cihan.

Cihân-ı bî-vefâ bâkî değildir kimseye ey yâr
Değildir bir karârda çün
Ulirsin çerh-i nâ-hem-vâr
Süheylî (Ahmet)

cihân-ı bukalemun: Bukalemun renkli dünya.

Münkalibtir cihân-ı bukalemûn
İnbisâtı gamiyle müdgamdır
İbni Kemâl

cihan-ı cehl: Cehalet dünyası.

Sensin ki cihân-ı cehli ettin
İslâm ile gıbta-bahş-ı ezmân
Kemalzâde Ekrem Bey

cihân-ı cîfe: Leşe benzeyen dünya.

Şikâr-ı ma’rifetullahı sayda kâdir iken
Cihân-ı cîfeye insân niçin tenezzül eder
Muallim Naci

cihân-ı deycûr: Çok karanlık cihan.

Ne var aceb ötesinde cihân-ı deycûrun?
Nedir bilinmez aslı bu emr-i mestûrun
Recaizade Ekrem

cihân-ı diğer: Öbür cihan.

Her dönüş arz eder cihân-ı diğer
Her cihân başka bir letâfette
Mualim
Naci

cihân-ı emelî: Emelle ilgili dünya.

Bâd-veşgeştte dil pehn-i cihân-ı emelî
Ab-veş alçağa meyl eylemede tab’-ı müyûl
Rızâyî

cihân-ı fânî: Boş dünya
Bî-bekadır, sakın aldanma, cihân-ı fânî
Eylemez âkıl olan devlet-i dünyâdan haz
Rüştü Paşa
(Erzurumlu Mehmet)

cihân-ı feyz: Bereket dünyası.

Cihân-ı feyz bir genc-i nihândır kûşe-i dilde
Mutalsım pâs-bândır hâmem ol genc-i nihân üzre
Ziyâ Paşa

cihân-ı fitne-engîz: Fesat çıkaran dünya.

Füsûsa kim cihân-ı fitne engîz
Eder bahr-i gamı mevc-hîz
Atâyî (Nev’izade Ataullah)

cihân-ı hâb: Uyku dünyası.

Rü’yâ görür gibi görürüm cümle âlemi
Sensin merâm-ı dil bu cihân-ı hâbdır ba«â
Nihâd cihân-ı harâb: Harap dünya
Yoktur sebât çünki cihân-ı harâbda
Birdir hezâr sâl ile yek dem hisâbda
Bâkî

cihân-ı hasret-âbâd: Hasret dolu dünya.

Cihân-ı hasret-âhâda yetiştim ışka sataştım
Demen ey dostlar gurbette bîmâr olmasın kimse
Necati Bey

cihân-ı köhne: Yıpranmış dünya.

Cihân-ı köhneyi lutf u keremle eyledi ta’mîr
Sipihri kıldı sa’y u ihtimâmıpîr iken bernâ
Nedîm

cihân-ı maânî: Manalar dünyası.

Dedim o çehreye âyîne-i cihân-ı maânî
Bakıp bu sûreti
Hak gördü mahremân-ı maânî
Muallim Naci

cihân-ı ma’rifet: Marifet dünyası.

Mesnevî ammâ ki her beyti cihân-ı ma’rifet
Zerresiyle âftâbının berâberpertevi
Nef’î

cihân-ı medeniyyet: Medeniyet dünyası.

Sensin ol fahr-i cihân-ı medeniyyet ki hemân
Ahdini vakt-i saâdet bilir ebnârJi zemân
Şinasi cihân-ı melekût-i akdes: En kudsî melekler âlemi.

Görün ey mâh-ı cihân-ı melekût-i akdes
Görün ey lem’ası bin mâha değen cânânım
Abdülaziz
Mecdî Efendi

cihân-ı müstakbel: Gelecek dünya.

Revân-ı pâkine olmuş ayân sipihr-i ezel
Nazar-gehinde açılmış cihân-ı müstakbel
Fâik
Ali Bey

cihân-ı nazm: Nazım dünyası.

Hakanî

cihân-ı nazma bakan
Yok
Rûm’da ona misl ü akrân
Ziyâ Paşa

cihân-ı nüşûr: Yayılmalar dünyası.

Hayâle daldım; o füshat-serâ-yı dûrâ-dûr
Göründü dîde-i medhûşa bir cihân-ı nüşûr
Mehmet Akif

cihân-ı pür-sitem: Sitem dolu dünya.

Ey cihân-ı pür-sitemden isteyen mihr ü vefâ
Doğurur mu bir akîm-i pîre-zen andan ikiz
Necati Bey

cihân-ı safâ: Temiz dünya.

Hani sâkiyâ ol cihân-ı safâ
Bulunmaz mı bir câm-ı gîtî-nümâ
Şeyhülislâm Yahya

cihân-ı ulûm: ilimler cihanı.

Zemân zemân-ı terakkî, cihân cihân-ı ulûm
Olur mu cehl ile kâbil beka-yı cemîyyât
Sadullah Paşa
(Erzurumlu)

cihân-ı vecîz: Derlitoplu, öz dünya.

Bu seng-pareyi siz şimdi görmeyin nâ-çîz
O, bir vücûd-ı muazzam, o, bir cihân-ı vecîz
Mehmet Akif

cihân-ı yek-pâre: Tek parça cihan.

Ahâlî izz ü devlette reâyâ emn ü râhatta
Hüner erbâbı rif’atte cihân-ı yek-pâre nûrânî
Nâbî

cihân-ı zer ü sîm: Altın ve gümüş dünya.

Bir böyle cihân-ı zer ü sîm olsa yetişmez
Mümkün mü ki is’âf oluna matlab-ı âlem
Ziya Paşa

cihân-ârâ: Cihanı süsleyen.

Sevmemek kâbil mi ol hûrşîd-i hüsn ü ismetin
Hak-nümâ vechinde envâr-ı cihân-ârâsı var
Kemalzâde Ekrem Bey
Cihân-ârâ cihân içindedir, arayı-bilmezler
O mâhîler ki deryâ içredir, deryâji bilmezler

hayalî Bey

cihân-bân: Dünyayı görüp gözeten, padişah. (Allah)
Ne böyle âsaf-ı zî-şânı gördü iklîm
Ne böyle sadr-i ciihân-bânı gördü bir kişver
Nedîm
Nihâl-i bânı kadd-i yâre benzetmiştim incinmiş
Onu nice yetiştirmişler ol şâh-ı cikân-bâm
Şeyhülislâm Yahya

cihân-bânî: Hükümdarla ilgili, hükümdara ait.

Merkez-i dâire-i câh u celâl ü azamet
Kutb-ı gerdûn-ı cihân-bânî vü fermân-rânî
Nef’î

cihân-bîn: Cihanı gören.

Gün-be-gün sûret-i hâl-i dili seyrân eyler
Şöyle mir’ât-ı cihân-bîn olup safvet-i aşk
Âdile Sultan

cihân-cihân: Pek çok, dünyalar kadar.

Kadem kadem gece teşrîfi(
Nâilî
) o mehin
Cihân-cihân elem-i intizâra değmez mi
Nâilî

cihân-dâr: Cihanı tutucu, padişah.

Şehtir o gürûha
Molla
Hünkâr
Bestir bu cihâna bir cihân-dâr
Şeyh Galip

cihân-dâver: Cihanı doğru şekilde yöneten (padişah).

cihân-dâver-i Cem-şevket: Cihanı doğru şekilde yöneten
Cem şevketli.

Hem rûz-ı mübârek dem-i îd-i tarab-engîz
Hem devr-i cihân-dâver-ı Cem-şevket ü şândır
Nef’î

cihân-devlet: Dünya talihi.

Ki teşrîf ede her gün sadr-ı bâlâ-hâne-i kasrın

hûrşîd-i cihân-devletin dîdâr-ıpür-nûru
Nef’î

cihân-dîde: Cihanı görüp anlamış, tecrübeli.

Bana ne ben rind-i cihân-dîdeyim
Etmez eser bana gam-ı rûzigâr
Nef’î

cihân-efrûz: Cihanı parlatan, ışık veren.

Meh-çe-i râyet-i mansûr-ı cihân-efrûzu
Matla’-i subh-ı zaferden yine oldu tâbân
Bâkî

cihân-ger: Cihanı yapan. cihân-ger ü sebük-rev kim tefâvüt eylemez
Zîr-i pâjinde zemîn deryâ mıdır sahrâ mıdır
Nef’î

cihân-gerd: Dünyayı gezip dolaşan.

Ol rahş-ı sabâ seyr-i cihân-gerd ki dâim
Yeksândır onapûyede bahr ü berr-i âlem
Neşati

cihân-gîr: Cihanı zabt eden.

Feth eden âlem-i endîşeyi şemşîrimdir
Zabt eden memleketi tîğ-ı cikân-gîrindir
Zlya Paşa
Kulûba sâhib olmayan hükümdâr
Cihân-gîr olsa yine bî-iktidâr
Abdülhak Hâmit

cihân-gîrî: Cihangirlik.

cihân-gîrî-i fitne: Fitnenin cihangirliği.

İmdâd-ı nigâh ile cikân-gîri-i fitne
Âşûb-ı hırâmiyla mübâhât-ı kıyâmet
Nef’î

cihân-küşâ: Cihanı fetheden.

Dûr olmasın elinden o tîg-i cihân-küşây
Kim fer ü tâbı âleme emn ü âmân verir
Nedîm

cihân-mutâ’: Dünyanın boyun eğdiği, âleme hükmü geçen.

Menşûr-ı hüsnü olmağa hükm-i cikân-mutâ’
Zülf ü dehânı mühr ü nişândan haber verir
Necati Bey

cihân-mutâ’-ı kevneyn: Her iki dünyanın boyun eydiği.

Sultân-ı cikân-mutâ’-ı kevneyn
Rûhu’r-rûhu tıbâ’-ı kevneyn
Ziyâ Paşa

cihân-nümâ: Cihanı gösteren.

Mey âyîne-i cihân-nümâdır
Hâki zer eden bu kîmyâdır
Fuzûlî

cihân-perver: Cihanı besleyen.

Katümîd etmişiz ümmîd-i atâyâ-yı felekten
İhsân-ı Hudâvend-i cihân-pervere minnet
Nâbî

cihân-peymâ: Cihanı ölçen, gezip gören.

Nice tayyâr o sebük-pâ-ji cihân-peymâ kim
Ona hem-seyr olamaz hîç ne
Anka: ne hümâ
Nef’î
Ey çeşm-i cihân-peymâ hîç eşk-i terin yok mu
Tûfân-ı mahabbetsin yoksa güherin yok mu
şeyh Galip

cihân-pîrâ: Cihanı süsleyen.

Çubuklu
Göksu sâir kûşe kûşe menziletler hep
Zemân-ı devletinde her biri oldu cihân-pîrâ
Nedîm

cihân-sitân: Cihanı zabt eden.

Kim bu nizâmı vermedi âlem sarâyına
İllâ ki yümn-i devlet şâh-ı cihân-sitân
Bâkî

cihân-sûz: Cihanı yakan.

Giydikleri âfttâb-ı Temmûz
İçtiklerişu’le-i cihân-sûz
Şeyh Galip

cihân-tâb: Cihanı parlatan.

Âteş-işu’le-işemşîr-i cihân-tâbından
Küfr ü ilhâd kütüb-hânesin etti sûzân
Bâkî
Güneşin zerre kadar kadrine noksân gelmez
Eylese nûr-ı cihân-tâbını huffâş inkâr
Bâkî

cihâniyân: Cihânî’ler, dünyada oturanlar, dünya halkları.

Hezârân zîb ü ziynet sad-hezârân fer ü şevketle
Cülûs etti çıkıp dehrin şehen-şâh-ı cihâniyânı

nedîm

cihâz: Ar. 1. Âlet, takım. 2. Çeyiz.

cihâz-ı müsteâr: Takma cihaz.

Gûnegûne hulle-bâf kâr-gâh-ı feyizdir
Bikr-i endîşem kabûl etmez cihâz-ı müsteâr
Nazîm (Yahya)

cihet: Ar. Taraf, yön. c. cihât.

Ben yek cihetim tarîkatimde
Tağyîr işi yok cibilletimde
Fuzûlî
Zuhr-ı fermânda olur
Nâbî düm-i imzâsı râst
Her cihetten istikameti oldu defter-dâre şart
Nâbî
Âzmâjiş-kede-i pûte-i peyk-i fikrim
Gayet fâsıla-i hadd cihetten bîrûn
Münîf

cihet-i aşk: Aşk yönü.

Çünkü vakf eylemezdin cihet-i aşka tenin
Mütevellî k ızı almak nene lâzımdı senin
Muallim Naci

cihet-i câmi’: Toplanan taraf.

Mebhas-ı fark-ı miyân-ı Harem ü deyr nedir
Cihet ü hiddet-i matlab cihet-i câmFedir
Antalyalı
Münif

cihât: Cihet’ler, yanlar, taraflar.

Bu noktadır yemîn ü şimâli beyân eden
Eyler cihâta akıl bu merkezden insilâk
Ziyâ Paşa

cihât-ı hayr: Hayır tarafları.

Enzârı terakkiyâta ma’tûf
Efkârı cihât-ı hayra masrûf
Muallim Naci

cilâ’: Ar. Parlaklık.

Gülgûneden cemâline gülün ziyâ abes
Mir’ât-ı âf-tâbe verilmek cilâ abes
Şerîf

cilâ-yı dîde: Göz parlaklığı.

Bîdâr eder derûnu dü-bâlâsı gafletin
Amâ, cilâ-jı dîde bulur kuhl-i hâbdan
Nesîb-ı Mevlevî (İki Bayraklızade Yusuf)

cilâ-yı gurûr: Gurur cilâsı.

Zillet, üstünde bir cilâ-yı gurûr
Dâimâ aç bir ihtiyâc-ı akûr
Tevfik Fikret

cilâ-dâde: Cilâ sürülmüş.

Bilsin behâ-yı hüsnünü dil gibi destine
Mir’ât-ı tâb-nâk-i cilâ-dâde vermişiz
Münîf

cild: Ar. 1. Kap. 2. Deri.

Hüsn-i ma’şûka olur sînedeki dâg delîl
Şemse-i cild eder işâr kitâbın şerfn
Nâbî

cild-i mutallâ: Yaldızlı cilt.

Kemâl erbâbı ârâjişle asla iftihâr etmez
Değildir hürmeti mushaflara cild-i mutallâdan
Lebîb-ı Âmidî (Abdülgafûr Hüseyin)

cilve: Ar. 1. Kırıtma. 2. Tecellî, görünme.

Büt-âne cilvelerin yıktı deyr-i cânımızı
Şerâr-ı şem’-i ruhun yaktı hânümânımızı
Nâilî

cilveler o revişler meded o cünbüşler
O gamzeler o bakışlar o nergis-i pür-hâb
Sîretî
Gizli bir nûr idim subh-ı ezelde
Cilveler gösterip a’yâne güldüm
Doktor
Rıza
Tevfik cilve-i aks-i ruh: Yanağın aksinin görünüşü.

Cilve-i aks-i ruhun âjînede ey reşk-i hûr
Rûşen etmiş onu kim horşîddendir aya nûr
Fuzûlî

cilve-i aşk: Aşk cilvesi.

Mağrûr-ı dâniş olma edîb ü halîm isen
Bildin mi sırr-ı cilve-i aşkı alîm isen
Hersekli Arif Hikmet

cilve-i esrâr: Sırların görünmesi.

Sendedir cilve-i esrâr-ı kemâl-i câvîd
Sendedir mâye-i feyz-i hüner gûnâ-gûn
Üsküdarlı Hakkı Bey

cilve-i hüsn: Güzellik cilvesi.

Cilve-i hüsnünle her mûyum pen-hîz olmada
Aşk ile ser-tâ-kadem âyîne-fâm ettin beni
Nedîm

cilve-i kâmet ü kadd: Boyposunun cilvesi.

Eylemez secde-i eşcâr-ı şeb-ı Kadr’e nigâh
Cilve-i kâmet ü kaddinden olanlar âgâh
Nailî cilve-i rifât: Yücelik cilvesi.

Kâmet-i nâzına kûtâh kabâ-jigerdûn
Cilve-i rif’atine teng kazâ-ji evhâm
Nâbî

cilve-i seyrân: Görülen cilve.

Hande-i tıflâna bak girye-i pîrâna bak
Cilve-i seyrâna bak kabl-i haşr oldu îd
Esrar Dede

cilve-i şâhid-i nazm: Nazmın görünen tecellisi.

Cilve-i şâhid-i nazmım o kadar nâziktir
Ki komaz hâtır-ı endîşede sabr u ârâm
Nef’î

cilve-dâr: Cilveli.

cilve-dâr-ı hayât: Hayatın cilvelisi.

Süzülür kalbe, cilve-dâr-ı hayât
Gayb-ı meşhûdu mest eden cezebât
Kemalzâde Ekrem Bey

cilve-gâh: Cilve edilen yer.

Kildi firâz küngüre-i arşı cilve-gâh
Lâyık değildi şânına hakka bu hâk-dân
Bâkî

cilve-gâh-ı rifât: Yüce cilve yeri.

Serîr-i devletidir cilve-gâh-ı rif’atidir
Zebân-ı şekve nedenşem’a şem’a-dânlardan
Nâbî

cilve-gâh-ı yâr: Yârin cilve yeri.

Cilve-gâh-ı yâr olan dil nakş-ıgayr etmez kabûl
Sûret-i diğer muhâl âyîne-i tasvîrde
Nihâlî (İbrahim)

cilve-ger: Cilve edici.

Bir sarây-ı dil-küşâdır her iri ebyâtımın
Cilve-ger sahnında ebkâr-ı maânî bî-hicâb
Nef’î

cilve-rîz: Cilve etme, kendini gösterme.

Isınıp cümle kulûb âb-ı bürûdet gitti
Cilve-rîz olsa acep mi dönerek arz u semâ
Nedîm

cilve-sâz: Cilve edici.

Hâver-i imkânda olmaz idi bir dem cilve-sâz
Pertev-i mihr-i zuhûrum bilse rûh-ı enveri
Üsküdarlı Hakkı Bey

cim: Arapça “C” harfinin sesi.

Olma bir lokma için ehl-i şikem cim gibi
Meclis-i dehrde leb-beste geçin mim gibi
Nâbî

cim-i cemâl: Cemâlin c’si.

Zîr-i külâhtan ham-ı zülfü değil çıkan
Cim-i cemâl gâh nihân geh bedîd olur
Neşatî

cin, cinn: Ar. Cin, insin zıttı.

İnsân-ı beyâbân ona nisbetle melekdir
Cin çarpmışa benziyor insânı sadâkat
Kânî (Ebûbekir)
Bir deşt bu kim mûzübi, l-lâh
Cinler cirîd oynar anda hergâh
Şeyh Galip
Mahkûmu olsa hâteminin ins ü cin ne ola
Fass-ı nigînidir güher-i tâb-dâr-ı şer’
Cinânî

cinn ü melek: Cin ve melek.

Hilm ü hayâ vü lûtf u edeb kânı idi ol
Ki andan ederdi insile cinn ü melek hayâ
Lamiî Çelebi

cinnet: Delilik, mecnunluk.

Eski mecnûnlardaki gayret hamiyyet kalmamış
Şimdi herkes âkil olmuşlar o cinnet kalmamış
Ziyâ Paşa

cinnet ü akl: Akıl ve cinnet.

Cinnet ü aklı ne bilsin her dil
Hâl-ı Mecnûnîde
Leylâ söyler
Âdile Sultan

cinnî: Bir cin.

İllâ bün-i çehte bir resen var
Cinnîler ona değil haber-dâr
Şeyh Galip

cinân: bk. cennet.

cinâs: Ar. Birçok anlamlara gelebilen söz.

İmalı, telmihli söz. 2. ed. Aynı manaya gelen kelimelerin bir sözde bulunması. (yaz: 1. Mevsim. 2. Yazmaktan emir.)
Germ ü serdine bakılmaz bu yalan dünyânın
Eyleme vaktini zâyi’ deme kış yaz oku yaz
Sünbülzâde Vehbî (1. yaz: Yaz mevsimi. 2. yaz: Yazmak fiilinden emir.

Dediler oldu bir iken iki şer
Çıktılar hârice birer ikişer
Muallim Naci
(1. iki şer: İki kötü. 2. ikişer: İki iki.)
Üftâdelerle gerçi o meh senli„benlidir“
Benlik ederse de yakışır çifte „benlidir“
Belîğ
Nâbî kelâma vüs’at-i meydân verir cinâs
Çün teng ola zemîn mücânis-ter istemez
Nâbî

cinâyet: Ar. Cânilik, adam öldürme.

Görme cânîler gibi lâyık bana udvânını
Bir cinâyet etmedim ettimse i’lâ şânını
Muallim Naci

cânı: Cinayet işleyen.

Cânileri, kâtilleri meydâna süren sen
Cânîdeki, kâtildeki cür’et yine senden
Mehmet Akif

Görme cânîler gibi lâyık bana udvânını
Bir cinâyet etmedim, ettimse i’lâşânını
Muallim Naci

cins: Ar. 1. çeşit, tür; sınıf, kısım. 2. gr. kelimelerin erkek ve dişisi. (müzekker, müennes). c. ecnâs.

Zâtım Allahü ehaddır vasfım
Allâhü’s-samed
Cins ü mislim yoktur ön son yalınız
Deyyân benim
Ümmî Sinan
(Allahü ehad: “Allah birdir”
İhlâs-112ş1, Allahü’s-samed: “Allah her şeyden müstağnî ve her şey ona muhtaçtır.


İhlâs-112ş2)
Nev’-i insân, haşredek, tam ederler adına
Kim fedâ-yı nefs ederse cinsinin imdâdına
Ziyâ Paşa
Kendi cinsiyle müsâvât üzre bulmuştur sebât
surûrî

cins-i amel: Amel çeşidi.

Ekser görülür çünkü cezâ cins-i amelden
Escâmda âhenden olur rahne-i sühan
Ziyâ Paşa

cins-i eşyâ: Eşya cinsi.

Olmasa besmele resm-i memdûd
Cins-i eşyâda olur muydu vücûd
Hakanî

cins-i vuhûş: Vahşi hayvanlar cinsi.

Bedeni hem sıfatı cins-i vuhûş
Mûy-ı kudretten olur semmûr-pûş
Enderunlu Fâzıl

cinsiyyet: İnsan veya hayvanda erkek ve dişiyi ayırt ettiren özellik.

Olmaz idi miyân-ı leîmânda imtizâc
Mabey«ie alâka-i cinsiyyet olmasa
Nâbî
Zıdd-ı cinsiyyet görür âJİmesinde neylesin
Ehl-i terke ta’ne başlar merdüm-i dünyâ-perest
Esrar Dede

cîrân: Ar. Komşuluk.

Kafa-dâr oldular şîr ü peleng âhûya sahrâda
Ederler şol kadar şimdi riâyet hakk-ı cîrânı
Bâkî

cirîd: Ar. At üzerinde değnekle oynanan oyun.

Cirîd oynamağa kâbil değil ammâ yaraşır
Bağçe seyrine çıktıkça süvâr olsan ona
Nef’î
Bir deşt bu kim mûzü-bi, l-lâh
Cinler cirîd oynar anda hergâh
Şeyh Galip

cirm: Ar. Cisim, gövde. c. ecrâm.

cirm-i âfitâb: Güneşin cüssesi.

Derûnu ol kadar rûşen ki cirm-i âfitâb anlar
Gören rûzenlerinde her müdevver câm-ı billûru
Nef’î

cirm-i bî-haber: Habersiz cisim.

Tûde-ber-tûde mahşer-i esrâr
Ona biz cirm-i bî-haber diyoruz
Tevfik Fikret

cirm-i kedû: Kabağın gövdesi.

Noktadan dâireningerdişin et istişhâd
Tohmunun zafnı gör cirm-i kedûyı seyr et
Nâbî

cirm-i kamer: Ayın gövdesi.

Dövmedi ise göğsünü taş ile gamından
Pes bugöğerenler ne ola cirm-i kamerde
Nizâmî

ecrâm: 1. Cirm’ler, cisimler, vücutlar. 2. Seb’a-i seyyâre: Yedi gezegen.

Nâvek-i fikrim eder tîr-i kazâ gibi güzer
Olsa pûlâd-ı Dımışkî’den eğer heft ecrâm
Nef’î
Sonra gök kubbeyi alsam ridâ nâmiyle
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmiyle
Mehmet Akif

Yabancı sanmayınız seyredip de ecrâmı
Bir eski âiledir, gökyüzünde ârâmı
Mehmet Akif

Ne ummândır
İlâhî lâ-halâ kim
Bütün ecrâm eder anda şi«âhi
Recaizade Ekrem

ecrâm-ı âliyât: Yüce cisimler.

Ecrâm-ı âliyât şeref iktisâb eder
Câm-ı meyinde zâhir olan her habâbdan
Hayâlî Bey

ecrâm-ı bî-nihâye: Sonsuz gezegenler.

Ecrâm-ı bî-nihâye ile pürdür âsümân
Nisbet olunsa zerre değildir bu hâk-dân
Ziyâ Paşa

ecrâm-ı çarh: Feleğin gezegenleri.

Ecrâm-ı çarhı geçmejicek bilmemiş
Mesîh
Bâr olduğun vücûduna bir sûzenin dahi
Nâilî

cism: Ar. 1. Beden, gövde. 2. Madde. c. ecsâm.

Her hod-pesend serkeşin eczâ-yı cismidir
Her zerre-i hâki bu köhne neşîmenin
Nâbî
Kal’a dîvârınguzât ettikçe vîrân top ile
Düşmen-i dînin olurdu cismi lerzân top ile
Surûrî
Cism ü cân seyreyle bak dilde çerâg-ı nûr-ı aşk
Kîmyâryıpâk-i câmdır hâk-i dervîşânıgör
Âdile Sultan

cism-i âkıbet: Son cisim.

Bükülür gamla gerden-i pâki
Yer eder cism-i âkıbet hâki
Recaizade Ekrem

cism-i bî-ervâh: Ruhsuzların bedeni.

Cism-i bî-ervâha celb-i cân eder cânân-ı aşk
Gül-şen-i vaslı dile hayrân eder cânân-ı aşk
Âdile Sultan

cism-i bîmâr: hasta beden.

Mihr ü meh tâ âleme pertev salıp revnak vere
Leyl-i gamda cân buldu cism-i bîmârım
Âdile Sultan
Bî-huzûram nâle-i mürg-i dil-i dîvâneden
Fark olunmaz cism-i bîmânm bozulmuş lâneden
Sultan
Abdülaziz

cism-i figâr: Yaralı beden.

Bir kemik kaldı benim cism-i figânımdan evet
Uşgöresin olısar ol dahi pâ-mâl-i segân
Behiştî

cism-i füsürde: Donmuş beden.

Mümkün mü o cism-i nâzenîni
Teklîf ede bir acûz-ı fertût
Abdülhak Hâmit

cism-i hâk: Toprak cisim.

Rûh-ı pâ-der-gil füyûzunla edip pervâz-ı kuds
Cezbe-i şevkinle bulsun cism-i hâki irtifâ’
Esrar Dede

cism-i hâkisâr: Yerle bir olmuş cisim.

Gark-ı hûn-âb oldu cism-i hâkisânm âh kim
Dürd-veş saldı ayağlaragam-ı devrân beni
Fuzûlî

cism-i hilkat: Yaratılış cismi.

Kopsa bir zerre cism-i hilkatten
Duyulur bir tazallüm olsun.

Sen
Göçüyorsun da arş ü ferşinle
Yok tabîatte bir inilti bile
Tevfik Fikret

cism-i hürriyet: Hürriyet maddesi.

Cism-i hürriyet kefen-ber dûş olup ahlâk ile
Defmlunmuştur mezâr-ı ye’se devlet nâmına
Reşid
Akif Paşa

cism-i lafz: Söz cismi.

Teâlallah zehî dîvân-tırâz-ı sûret ü ma’nî
Ki cism-i lafz ile rûh-ı meâlî eylemişpeydâ
Nâbî

cism-i latîf: Hoş cisim; kadın.

Düşmüş hevâ-yı cism-i latîf ile
Nâbîyâ
Leyl ü nehâr keşmekeş-i intizâra mevc
Nâbî
Görünce nâtıka medhûş olur o cism-i latîfi
Eğerçi nutk-ı safâ-bahşım oldu cân-ı maânî
Muallim Naci

cism-i Mansûr: Mansur’un bedeni.

Girândır âşıka erbâb-ı aşkın ta’nı münkirden
Ehafftır seng-i a’dâ zahm-ı gülden cism-ı Mansûr’a
Belîğ

cism-i menhûs-ı adû: Düşmanın uğursuz bedeni.

Cism-i menhûs-ı adûda kalmadı cândan ramak
Dinle kıldım iki tânhimde zikr-i mâ-sebak
Sürûrî

cism-i mürekkeb: Karışık cisim.

Nedir bu feyz-i anâsır nedir bu mâhiyyât
Nedir bu cism-i mürekkeb nedir bu şekl-i nizâr
Ziyâ Paşa

cism-i nâ-tüvân: Güçsüz beden.

Leb ü ruhsângördüm oldu cism-i nâ-tüvân âteş
Gül-ejşân olıcak olur zemîn ü âsumân âteş
Âdile Sultan

cism-i nâzenîn: Nazlı beden.

Mümkün mü o cism-i nâzenîni
Teklîf ede bir acûz-ı fertût
Abdülhak Hâmit

cism-i nâzik: Nazik beden.

Hudâ gûyâ ki cism-i nâzikin bir resme halketmiş
Katıp bûy-ı gülü reng-i şarâba erguvân üzre
Nedîm

cism-i nizâr: Zayıf vücut.

Biz cism-i nizâr üzre döküp jâle-i eşki
Çün rişte-i cân gevher-i ma’ndda nihânız
Neşatî

cism-i pâk: Temiz beden.

Ol cism-i pâki cânı gibi eyledi nihân
Âsûde kıldı hâl-i sipâh ü raiyyeti
Bâkî

cism-i pür-hayâl: Hayal dolu beden.

Leyle-i firkatte buldu kendine hem-dem refîk
Ya’nî cism-ipür-hayâlindenyakar dilde çerâg
Âdile Sultan

cism-i sûzân: Yakıcı beden.

Seninçün hâb-ı râhat çeşm-i giryânımla düşmendir
Bisât-ı istirâhat cism-i sûzânımla düşmendir
Nâbî

cism-i tabîat: Tabiat cismi.

Bugün nasılsa gam-âlûd sisleriyle cibâl
Yarın da cism-i tabîat kefenlenip kardan
Tevfik Fikret

cism-i uryân: Çıplak beden.

Hayâlî fakr şâlını çekenler cism-i uryâna
Onunla fahr ederler atlas ü dîbâyı bilmezler
Hayâlî Bey
Dedim ey cân gel berü bu cism-i uryân üstüne
Nâz ile güldü dedi kim varamam cân üstüne

cinânî

cism-i zaîf: Zayıf beden.

Cism-i zaîfimin yok iken kendi kendiye
İmdâdsız kıyâm edecek istitâati
Nâbî

cism-i zâr: İnleyen beden.

Göz göz oldu cism-i zârım nâvek-i dil-dârdan
Cümleten çeşm oldum ammâ doymadım dü-dârdan
bîdârî

cism-i zerd: Sarı beden.

Zer oldu baştan ayağa çünkim bu cism-i zerd
İy hâce-i zemâne beni satma bî-zerem
Enverî

ecsâm: Cisim’ler, eb’âd-ı selâseyi (üç boyutu: en, boy, yükseklik) meydana getiren nesneler.

Düşse ger hâke nem-i ebr-i bahâr-ı lûtfu
Kesb-i rûh eyler idi zîr-i zemînde ecsâm
Nef’î
İhtilâfât-ı şü’ûnungâyesi tevhîddir
Gösteren ecsâmı ezdâd-ı anâsırdır bütün
Hayrî (Viranşehirli Reisülküttâb Mehmet)
Cem’ olmadı cem’ olaldan ecsâm
Bir encümen içre bunca akvâm
Ziyâ Paşa

cism-perver: Bedeni besleyen.

Ey nefs-perest-i cism-perver
Olma gam-ı hırsla mükedder
Fuzûlî

cism ü cân: Cisim ve ruh.

Bak ınca dîde nûruna ziyâ bulur bu cism ü cân
Mir’ât-ı kalbi müncelî kıl sırr ile dîdârıgör
Âdile Sultan

cisr: Ar. Köprü.

Bu cisri bir kulu yolunda etti pây-endâz
Derûn-ı dilden edip ol şehe nisâr-ı dürûd
Şeyhülislâm Yahya
Zülf-i zülfün gözüme sihr ile bağlar sanasın
Cisr çün san’at ile
Şat’ta selâsil bağlar
Nizâmî
Sımâh-ı cânıma hâtiften erdi bu tânh
Ola bu cisri karîn-i kabûl-ı Rabb-ı Vedûd
Şeyhülislâm Yahya

cisr-i her-mısrâ’: Her mısraın köprüsü.

Ma’nî-i rengîne her bir beyti gûyâ selsebîl
Cisr-i her-mısrâı âb-ı la’l-i rümmân üstüne
Nedîm

cisr-i kayd-ı mâ-sivâ: Dünya kaydının köprüsü.

Demezler sana zâhid terk-i ashâb et kabâdan geç
Derûnî
âşinâ ol cisr-i kayd-ı mâ-sivâdan geç
Şeyhülislâm Mekkî Efendi

cisr-i metîn: Sağlam köprü.

Ebruvânım iki göz cisr-i metîndir gûyâ
Dem-be-dem anda akan göz yaşı deryâ-çe-ı Şat
Belîğ

civân, cüvân, cevân: Far. Yakışıklı genç erkek veya kadın. c. civânân, cüvânân.

Tükenmez defter-i ömrü hesâb olmaz zemânsın sen
Ne gençler pîrler mahv eyledin hâlâ cüvânsın sen
Ayetullah Bey
Zemân-ı hükm-i âlem ola dest-i ihtiyârında
İlâhî pîr ola tâ haşre dek baht-ı civân üzre
Ziyâ Paşa
Yek-reng-i hiremle nev-civânı
Sevdâ ile hüsn-i bî-müdânî
Müstakbel o fikr-i câvidânî
Mâzî gibi hep gurûr-ı muğberr
Tevfik Fikret

civân-ı dil-pesend: Gönle hoş gelen civan.

Esîrin bir beni sanma cihân âvâre-i hüsnün
Pesendîde-i âlem civân-ı dil-pesendimsin
Necîb (Sultan III. Ahmet)

civân-ı nazenin: Nazlı civan.

Bir civân-ı nâzenînin sûz u sâz-ı aşkıdır
Hân-kah-ı dilde hergün raks-ı devrân eyleyen
Esrar Dede

civânân: Tazeler, gençler.

Aşka düştüm cân u dil müft-i civânân oldu hep
Sabr u tâkat-ı masraf çâk-ıginbân oldu hep
Nedîm

civânî, cevânî: Gençlik.

Beni âzâde kılsapîrlik aşk-ı cevânîden
Yine hakk-ı velâ bu bende-i dînneden çıkmaz
Belîğ
Sâkî getir âb-ı erguvânî
Yaktı beni âteş-i civânî
Şeyh Galip
Beka yok gerçi kim bin yıl da olsa zindegânîde
Kat’î müşkildir ammâ merg hengâm-ı cevânîde
Hâletî (Azmizade)

civân-baht: Bahtiyar, mesut.

Devlet-i şâh-ı cevân-bahte duâ kıl ki seni
Kimse çekmez ileri himmet-i şâh-âne çeker
Bâkî

civân-baht-ı cihân: Cihânın bahtiyarı.

Âkıbet yokluk imiş kâr-ı cihân ey Bâkî
N’idelim şâh-ı civân-bahtı cihân var olsun
Bâkî

civân-merd: Yiğit kişi. c. civân-merdân.

Girifte oldu dilim kîse-i hasîs gibi
Misâl-i han-ı civân-merd rû-güşâde idim
Nâbî

civân-merd-i cihân: Cihanın yiğit kişisi.

Civân-merd-i cihândırşûh-ı meşrebin melek-hûdur
Sahîdir ehl-i dildir nükte-dândır nükte-pîradir
Nef’î

civân-merdân: Yiğitler; cömertler, kerîmler, eli açıklar. civân-merdân-ı millet: Milletin yiğitleri.

Civân-merdân-ı milletle hazer gavgâdan ey bî-dâd
Erir şemşîr-i zulmün âteş-i hûn-i hamiyyetten
Namık Kemâl

cüvân-zamîr: Gönlü genç.

Bir pîr-i cüvân-zamîr ü ayyâr
Olmuştu o yerde mihmân-dâr
Şeyh Galip

civâr: Ar. Yakın yer.

Cevr odu yaktı beni yanımda durma ey gönül
Bir tutuşmuş âteşim kurb-ı civânmdan sakın
Fuzûlî
Ne enf-i nahveti kalmış kırılmadık, ne kolu!
Civâr ibretî enfâz lâşesiyle dolu
Mehmet Akif

Deryâ sâkin civâr tenhâ
Bir samt u sükûn içinde sahrâ
Mihrünisa
Hanım civâr-ı beytü’l-ahzân: Hüzünler evinin civarı.

Dinlemekçün mâcerâ-yı hecri nâyından
Kemâl
Mevkib-iyârân civâr-ı beytü, l-ahzâmdangeçer
Yahya Kemal

civâr-ı Kibriyâ: Allah’ın huzuru.

En sonunda o nûr-ı arş-ı pâye
Yükseldi civâr-ı Kibriyâ’ya
Mehmet Âkif

ciyâd: Ar. İyi eşkin giden soylu atlar.

Hazret-ı Rûhü’l
Emîn gâşiye-ber-dûşu idi
Konmadan dahi huyûl-i feleğe nâm-ı ciyâd
Nâbî

cû (y): Far. Irmak, nehir, çay.

Serv-i dil-cûyumdan ayngeşt gelmiş istemem
Var yürü istersen ey eşk-i revân cûlarla sen
Nedîm
Giryeden cû(y)-i sirişkim sû-be-sû oldu revân
Yine
Kulzüm gibi cûş etdi bu deryâ semt semt
Bâkî
Yer yer serildi gül-şene kâlîçe-i çemen
Meyyâl-i cû mukayyed-i bâd olmadın gönül
Yahya Kemal

cû(y)-i âb: Suyun akışı.

Ömrün bekâsı var der isen cûy-i âba bak
Çerhin fenâsın anlamaz isen habâba bak
Behiştî

cû(y)-i ârzû: Arzu ırmağı.

Varmaz mı hâk-ipâjine dek cûy-i ârzû
Çün gördü serv kaddini nâz-âşinâ imiş
Faruk K. Timurtaş

cû(y)-i cünûn: Delilik nehri.

Cûşiş-i hûn-i safâya ermeden vakt-i sükûn
Etmeden bülbüllerin feryâdını firkat zebûn
Gâlib’i zencîr-i mevce çekmeden cûy-i cünûn
Vaktidir ey nev-bahâr-ı işve bugül-zâregel
Şeyh Galip

cû(y)-i dil: Gönül ırmağı.

Çün düştü aks-i gamzesi mânend-ı Zülfekâr
Mahv oldu gitti bahr-ı Necef gibi cû-yı dil
Fâiz
î (Kafzade Abdülhay Çelebi)

cû(y)-i enhâr: Nehirler ırmağı.

Kiminin kaddini kıldın serv ü ar’ardan yüce
Gözleri yaşın kiminin cûy-i enhâr eyledin
Muhibbî, Meftûnî (Kanunî Sultan Süleyman)

cû(y)-i eşk: Gözyaşı ırmağı.

Cûy-i eşkim cûşa gelse tan mı deryâlar gibi
Ser-keş oldu dil-berim çün serv-i bâlâlar gibi
Hamdullah Hamdi

cû(y)-i fenâ: Yokluk ırmağı (dünya)
Gel, geç libâs-ı atlas-ı şâhîden ey gönül
Cûy-i fenâji, halk, çü uryân gelir geçer Beyânî (Cârullahzade Mustafa)

cû(y)-i Nîl: Nil nehri.

Leblerinden şerm-sâr olalı Mısr’ın şekeri
Gözlerimin çeşme-sârmdan hacîldir cûy-i Nîl
Nizâmî

cû(y)-i sirişk: Gözyaşı ırmağı.

Giryeden cû(y)-i sirişkim sû-be-sû oldu revân
Yine
Kulzüm gibi cûş etdi bu deryâ semt semt
Bâkî

cû (y)-ı sirişk-i cefâ: Cefa gözyaşının ırmağı.

Başından aştı cûy-ı sirişk-i cefâ yine
Ol servin ârzû-yı kenârındasın gönül
Nâilî

cû-(y)-i sirişk-i dîde: Gözyaşı ırmağı.

Âgûşa çekti cû seni ammâ ki şevkten
Cûy-i sirişk-i dîdedegelmez şümâre mevc
Nâbî
Çün düştü aks-i gamzesi mânend-ı Zülfekâr
Mahv oldu gitti bahr-ı Necef gibi cû-yı dil
Fâizî (Kafzade Abdülhay Çelebi)

cûy-bâr: Büyük ırmak, akarsu.

Ben olsam bir de mutrib bir de taraf-ı cûy-bâr olsa
Hoş imdi bir de farazâ bir civân şîve-kâr olsa
Nedim
Girye-bâr olmada cûlar gibi cûş eyleyelim
Cüst ü cû etmede cûlar gibi giryân olalım
Yenişehirli Avni

cûy-bâr-ı bahâr: Bahar ırmağı.

Nihâlin ağzı köpürdü şükûfe zannetme
Cihânı eyledi dîvâne cûy-bâr-ı bahâr
Şeyh Galip

cû (y)-sıfat: Irmak gibi.

Cû-sıfat her dem ki nahl-i ka metin yâd eylerim
Baş urup derdinle taştan taşa feryâd eylerim
Namık Kemâl

cûy-veş: Akarsu gibi
Çemende cûy-veş bu cüst ü cûlar hep seninçindir
Miyân-ı bülhülâmda güft ü gûlar hep seninçindir
Nâbî-cû: Far. “arayan, araştıran” anlamlarına gelen sıfatlar yapar. c. cûyan.

çâre-cû: Çare arayan.

Çâre-cû oldukça dermân derd-nâk eyler seni
Ey gönül bu derd-i aşk âhir helâk eyler seni
Ziya Paşa

devlet-cû: Devlet arayan.

Dâmenin dest-i talebden koyma devlet-cû isen
Ma’rifet erbâb-ı istTdâda devlet-bahş olur
Koca Ragıp Paşa

dil-cû: Gönül arayan.

Gül-istân-ı dehre geldik renk yok bû kalmamış
Sâye-emdâz-ı kerem bir nahl-i dil-cû kalmamış
Nâbî-cûyân: Araştırmalar
Kd’be-cûyân-ı mahabbet
Hızr’ı rehber eylemiş
Secde-gâh-ı ehl-i dil hâk-i derinden bellidir
Vecdî

cû’: Ar. Açlık.

Cu’ olmada ekl ü şürbe sâik
Ümmîd-i beka beka-yı nâtık
Abdülhak Hâmit
Vâiz-i çeşm-igürisne pîç ü tâb-ı cû’ ile
Mevsim-i iftârda “Ved-tîni ve’z-zeytûn” okur
Nedîm

cû’-ı Ramazân: Ramazan açlığı.

Birbiriyle öpüşür îd olıcak halk-ı cihân
Gâlibâ bozmuş aralarını cû’-ı Ramazân
Nâbî

câyi’: Aç.

Câyi’leri seyr ederdi lûtfu
Ahrârı esîr ederdi lûtfu
Ziyâ Paşa

cûd: Ar. Cömertlik, sahîlik.

Ne melek-hûy meliksin dem-i lutfun ile
Kevser-i cûd akıtır ravza-ı Rıdvân-ı kerem
Ahmet Paşa
Bî-bahâ oldu akîk-ı Yemen-i cûd u atâ
Bahr-i lûtfunda bitelden berü mercân-ı kerem
Cem Sultan
Sen ol vezîr-i kerem-kârsın ki âlemde
Kemâl-i cûd ile zât-ı kerîmin oldu alem
Nedîm

cûd-ı müşahhas: Gözle görülen cömertlik.

Sensin ol cûd-i müşahhas ki zuhûrunla senin
Buldu tomar-ı neseb-nâme-i himmet encâm
Nedîm

cûd u atâ: Cömertlik ve ihsan.

Ez-cümle Nedîmâ kulun ey âsaf-ı devrân
Müstağrak-ı lûtf u kerem ü cûd u atâdır
Nedîm

cûd u sahâ: Sahîlik ve cömertlik.

Doldurdu gerçi cûd u sahâgösterip felek
Ceyb-i cibâl ü dâmen-i sahrâyı sîm ile Bâkî

cuğd: Ar. Baykuş, puhu kuşu.

Ey olup sultân diyen dünyâda benden gayrı yok
Sen seni bir cuğd bil dünyâyı bir vîrâne dut
Fuzûlî
Şeh-bâzlan nigâh-ı hasret
Tuttukları cuğd u bûm-ı dehşet
Şeyh Galip

cumhûr: Ar. Halk, insanlar, başıboş kalabalık. c. cemâhir.

Müsâid ol kadr-i tedbîrine devrân ki kasd etse
Eğer bir emr-i zâhirde hilâf-ı re’y-i cumhûru
Nef’î
Maîşetin sana kâfî gelir mükâfâta
Vücûdun olsa da nizâm-ı kişver ü cumhûr
Yenişehirli Avni

cumhûr-ı gâziyân-ı gayûr: Gayretli gazilerin cumhuru.

Birisi muhît-i envâr-ı feyz-ı Rahmânî
Birisi rehber-i cumhûr-ı gâziyân-ı gayûr
Emîrî Cum’a: Ar. Cem’den; toplanma, bir araya gelme anlamına gelen günün ismi.

Aynı zamanda dinimizde o gün kılınan namazın ismidir.

Cuma günü dünyanın yaratılmış olduğu ve
Cuma günü de batıdan doğacak güneşle kıyametin kopacağı, kıyamet alâmetlerinden biri olarak söylenir.

Bâkî yâ
Cum’a nemâhm kıl da gel mey-hâneye
Hürmetin anla tahâretle yapışpeymâneye
Bâkî
Sen kıyâm etsen varıp câmide ol sâat kopar
Her taraftan na’ra-i “Allahüekber”
Cum’agünü
aşkî

cumû’: bk. cem’.

cur’a: bk. cür’a.

cûş: Far. Coşma, kaynama.

Mecnûn’da karâr tutmayıp hûş
Deryâ-yı tahayyür eyledi cûş
Fuzûlî
Nice bin zevrak-ı ser-geşte ona müstağrak
Cûş edip mevc urur bir ulu deryâ gördüm
Zâtî
Sanma ben ettim bu feryâd u figânı hod-be-hod
Hân-kâh-ı sînede aşk-ı fakîrân etti cûş
Esrar Dede
Deryâ gibi birden eyleyip cûş
Ey aşk dedi ve oldu hâmûş
Şeyh Galip

cûş-ı âb: Suyun coşması.

Güzâr-ı bâ-şitâb-ı ömrü işrâba gelir dâim
Leb-i cûda sımâh-ı câna cûş-ı âbtan feryâd
Koca Râgıp Paşa

cûş-ı aşk: Aşk coşkunluğu.

Dil cûş-ı aşkta ten sad-çâk bî-haber
Deryâ temevvüc etmede hâşâk bî-haber
Bağdatlı Rûhî

cûş-ı bahâr: Bahar coşkunluğu.

Bak ne hoş cûş-ı bahâr olmuş muhît-i kasr-ı yâr
Bir temevvüc var ki sahrâsında deryâsındayok

cûş-ı deryâ: Deniz coşkunluğu.

Akan her katre-i eşkimde bin tûfân olur peydâ
Hurûş-ı cûş-ı deryâ çeşm-i giryânımdan öğrensin
Leskofçalı Galip

cûş-ı dil-i enhâr: Nehirlerin gönül coşkunluğu.

Gûş et cereyânında olan sıyt-i safâyı
Var gül-şene cûş-ı dil-i enhâr ile söyleş
Neşatî

cûş-ı hâdisât: Hadiselerin coşkunluğu.

Vermez binâ-yı fakre halel cûş-ı hâdisât
Gark edemez kemîne hüsnâ sad-hezâr-ı mevc
Sâmi cûş-ı hayret: Hayret coşkunluğu.

Cûş-ı hayretten tecellî hâne-i tahyîlde
Lâl olur dil-i bînât-ı hüsnünü tertîlde
Muallim Naci

cûş-ı mahabbet: Sevgi coşkunluğu.

Eserdi cûş-ı mahabbetle ehl-i sevdâ hep
Dimâğa bûy-ı cünûn verdi rûzgâr-ı bahâr
şeyh Galip

cûş-ı mey: Şarap coşkunluğu.

Gidilir zevrak-ı işretle çemenden çemene
Cûş-ı mey hâme-ber-emdâz-ı ferâğ oldu yine
Vecdî

cûş-ı sâz: Saz coşkunluğu.

Dururken kimseyi hicv eylemez bir şâir elbette
Hurûş u cûş-ı sâza darbe-i mızrâbdır bâis
Andelib (Mehmet Esat Fâik)

cûş-â-cûş: Çok coşkun, taşkın.

Yükselip akvâmı almış fevc fevc âgûşuna
Hepsi dalmış vahdetin âheng-i cûş-â-cûşuna
Mehmet Akif

cûş-âver: Coşturucu.

Cûş-âver edip yem-i telâşın
Deryâ deryâ dökerdi yaşın
Şeyh Galip

cûşân: Coşup kaynayan.

Nûş etti o bî-çâre kadın nhlet ederken
Zemzem yerine rahmet-i cûşân-ı Hudâdan
Kemalzâde Ekrem Bey
Geliyor bâng-ı âb-ı cûşânı
Gûş-ı tahsîne dikkat ettikçe

cûşân-ı şerâb ü lâle: Lâle ve şarap coşkunluğu.

Ne cûşân-ı şerâb ü lâle bir devr-i bahânydı
Ki hâlâ çeşmeler pür-hûn olur her yâda geldikçe
Yahya Kemal

cûş u hurûş: Taşıp çağlama.

Benimdir novbet-i feryâd bülbüller hâmûş olsun
Figânım ehl-i aşka mâye-i cûş u hurûş olsun
Vecdî

cûş u hurûş-ı nev-bahâr: İlkbaharın neşesi ve âhengi.

Şöyle feyz-â-feyzdir cûş u hurûş-ı nev-bahâr
Kim erişmiştir telâtûm âsmân eyvânına
Nedîm

cûşende: Coşan, içi içine sığmayan.

Sâkiyâ bâdeyi sen âşık-ı cûşendeye sun
Ehl-i dil meclisine çün mey-i cûşîde gerek
Nedîm

cûşîde: Far. Coşmuş, kaynamış.

Sâkiyâ bâdeyi sen âşık-ı cûşendeye sun
Ehl-i dil meclisine çün mey-i cûşîde gerek
Nedîm

cûşiş: Far. Coşma, kaynama.

Bahân açılmıştı sahrâlann
Aceb cûşişi vardı deryâların
Keçecizade İzzet Molla
Yerinden oynamayan dağ kadar vücûdunda
Bütün cûşişi ürpermelerle duysun da
Mehmet Akif

Kızıl güller yaratsın câm-ıgül-gûn nâr-ı hasretten
Bu cûşiş âteş-ı Nemrûd’u gül-zâr etti sansınlar
Yahya Kemal

cûşiş-i ahzân: Hüzünler coşkunluğu.

Ben bütün bir gecelik cûşiş-i ahzânımla
O hayâlât-ı penşânımla
Müteşekkî, lâim
Karşıdan safvet-i mahmûrunu seyretmedeyim
Tevfik Fikret

cûşiş-i aşk: Aşk coşkunluğu.

Gönülde cûşiş-i aşk olmasa çeşm eşk-bâr olmaz
Telâtûm etmedikçe yem sadeften dür nisâr olmaz
Yenişehirli Avni

cûşiş-i bükâ: Ağlama coşkunluğu.

Tuttu lisân-ı kalbimi kahretti nâgehân
Bir cûşiş-i bükâ ile bir ra’şe-ifigân
Hüseyin
Suat cûşiş-i deryâ: Deniz coşkunluğu.

Sen öyle bil ki cûşiş-i deryâ-yı ıztırâb
Cân-ı hamûle lenger-i kûh-igirân verir
Nedîm

cûşiş-i dil: Gönül coşkunluğu.

Teskîn-i cûşiş-i dil eden eşk-i dîdedir
Bârân olunca olmaz imiş pây-dâr mevc
İzzet Ali Paşa

cûşiş-i efkâr: Fikirlerin coşması.

Duyulan zemzemeler kalb-i ziyâ-yı bârından
Saçılan velveleler cûşiş-i efkârından
Kemalzâde Ekrem Bey

cûşiş-i enhâr: Nehirlerin coşması.

Ziyâ efkâr-ı asra ittibâ’ et râhat istersen
Hâs u hâşâk zira cûşiş-i enhâra tâbidir
Ziyâ Paşa

cûşiş-i hûn-ı safâ: Saflık kanının coşkunluğu.

Cûşiş-i hûn-i safâya ermeden vakt-i sükûn
Etmeden bülbüllerin feryâdını firkat zebûn
Gâlib’i zencîr-i mevce çekmeden cûy-i cünûn
Vaktidir ey nev-bahâr-ı işve bugül-zâregel
Şeyh Galip

cûşiş-i mütemâdi: Fasılasız coşkunluk.

Ârız-ı hûy-gerde-i dil-ber gibi pür-âb ü tâb
Cûşiş-i şeb-nemle olmuş matmah-ı enzâr gül
Seyyit Vehbî

cûşiş-i neşât: Sevinç coşkunluğu.

Eşyâda âşikâr oluyor, titriyordu bir
Bîdân-i hayât ile bir cûşiş-i rneşât
Fâik
Âlî Bey

cûşiş-i seyl-i bükâ: Ağlama selinin coşkunluğu.

Olsa ne denlü muhkem esâs-ı binâ-yı câh
Bir dem gelir ki cûşiş-i seyl-i bükâ yıkar
Şâkir (Hüseyin)

cûşiş-i şeb-nem: Gece nemi (çiğ)nin coşkunluğu.

Ârız-ı hûy-gerde-i dil-ber gibi pür-âb ü tâb
Cûşiş-i şeb-nemle olmuş matmah-ı enzâr gül
Seyyit Vehbî

cûyâ: Far. Arayıcı, arayan.

Ki ey âlem-i ulvînin olan râzına tâlib
Ve ey vaz’-ı semâvâtın olan sırrına cûyâ
Nizâmî

cûyâ-yı adem: Yokluk arayan.

Ne gam u gussa ne renc ü elem ü bîm ümîd
Olsa şâyeste cihân cân ile cûyâ-yı adem Akif Paşa

cûyâ-yı sühan: Söz arayan.

İttibâ’ eylediler meslek-i âşık-ı ömre
Aşk u şevkıle nice kâfiye-cûyâryı sühan
Sünbülzade Vehbi

cûyâ-yı yâr: Yârı arayan.

Işkın gamıyla sırrını eşk-i revânımın
Cûyâ-yiyâr u âşık-ı dîdâr olan bilir
Bâkî

cûyende: Arayan, arayıcı, arayıp soran.

Aşk ile gelin
Hâlıkı cûyende olalam
Zevk ile safâlar sürelim zinde olalım
Sultan
Veled
Cûyende görüp ol âfitâbı
Terk ettişitâb u ıztırâbı
Fuzûlî

cûyende-i dermân: Derman arayan.

Ne ararsın kapımda diye cevr etme
Atâjlye
Muhabbet derdinin cûyende-i dermânıyız cânâ
Atâyî (Nev’izade Ataullah)

cûyende-i necât: Kurtuluş arayan.

Cûyende-i necâtız o yemden ki cümleden
Evvel tutar temevvüc-i gam nâ-hudâmızı
Nâbî

cûyende: (ûJJjüx) bk. cûyâ.

cübbe: Ar. En üste giyilen ve geniş ve bol elbise.

Cübbe vü destâr ile nâ-dâna etme iltifât
Rağbet eyler lâfzın erbâb-ı sühan ma’nâsına
Belîğ (Bursalı İsmail)
Bir nâ-hulkî cübbe vü destâr ile görsek
Eylersin onun cübbe vü destârına ikrâm
Bağdatlı Rûhî
Hırka vü tâc ile zâhid kerem et sıkleti ko
Âdeme cübbe vü destâr kerâmet mi verir
Şeyhülislâm Yahya

cübbe-i nâmûs u zühd: Züht ve namus cübbesi.

Cübbe-i nâmûs u zühdü soy bırak bitsin hemân
Hırka-i levh-i melâmet giy nihân etsin seni
Necîb (Sultan III. Ahmet)

cüdâ: Ar. Ayrı, uzak.

Eylemez halvet-sarây-ı sırr-ı vahdet mahremi
Âşıki ma’şûkdan ma’şûkı âşıkdan cüdâ
Fuzûlî
Aşk-ı dil-berden cüdâ sanma bedende cân yatar
Gâfil olma herkesin gönlünde bir arslan yatar
Lebîb (Mehmet Lebîb)
Acı imiş mevtten bin kerre cânâ câm-ı hecr
Bin kez ölmek yig tapundan bir kez olmaktır cüdâ
Lamiî Çelebi
Cânı, cânânı bütün vanmı alsın da
Hudâ
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ
Mehmet Akif

cüft: Far. Çift, tek olmayan.

Bunda dahı verdin bize ol hûriyi cüft ü halâl
Andan dahı geçti ârzûm azmim sana kaçmak için
Yunus Emre
Cüft olsa zebânın siyeh olsa ne ola
Câsûs-ı serâ-perde-i tahkîk ügümânsın
Nailî
Hâk-sârân-ıgama mimâr-ı cûd u himmetin
Gurre-ı Şevvâl’i cüft ü tâk-ı ümmîd eylesin
Nedîm

cühelâ: bk. cehl.

cühhâl: bk. cehl.

cülcül, cülcüle: Ar. Çıngırak, küçük çan; def pulu. c. celâcil.

Cünbüş-i kamet ile tabl-ı kıyâmet koparır
Def döğer sînesini cülcüle başlar zâre
Belîğ

celâcil: Çıngıraklar.

Görelim dâire-i aşka koyalım ân
Olsun ol dâireye savt-ı celâcil zârı
Nev’î celâcil-i def: Defin çıngırağı.

Başladı cünbüşe celâcil-i def
Çok mu şevkinden oynasa dil-i def
Muallim Naci

cüllâb: Ar. Gülsuyu.

Leblerinde hatın ey şîrîn dehen
Mûrlar cüllâbe düşmüş gûyyâ
Bâkî
Diler ağyâr zevk-ı vuslatı uşşâk hicrânı
Meges cüllâb arar pervâne ister nâr-ı sûzânı
Sehâbî (Hemedanlı)
Niçe tesbîh edejin la’lini cüllâb ü meye
Meyden artıktır neşâtı lezzeti cüllâbdan
Behiştî

cüllâb-ı câm-ı lutf: Lütuf kadehinin gülsuyu.

Beni cüllâb-ı câm-ı lutfun etti şöyle şîrîn-kâm
Ki şiFimde bulur her kim okursa lezzet-i şekker
Nef’î

cüllâb-ı ter: Taze gülsuyu.

Lebleri dârü’ş-şifâsmdan alıp cüllâb-ı ter
Sormağa dil hastasın şîrîn zebânımdır gelen
İbni Kemâl

cülûs: Ar. 1. Oturmak. 2. Bir padişahın tahta çıkması.

Etti şehen-şâh-ı muazzam cülûs
Muallim Naci
Hezârân zîb ü ziynet sad-hezârân fer ü şevketle
Cülûs etti çıkıp dehrin şehen-şâh-ı cihâniyânı
Nedîm

cülûs-ı Hazret-i Abdülazîz Han: Abdülaziz
Han hazretlerinin tahta çıkışı.

Felek şâd ü melek şâd ü cihân mesrûr u şâdândır
Bugün îd-i cülûs-ı Hazret-ı Abdülazîz
Han’dır
Ziyâ Paşa
(1289)

celîs: Refik, birlikte oturan, arkadaş.

Vahdet idi gönlümün enîsi
Pür-gûlann olmadım celîsi
Muallim Naci

celîs-i bâde: Kadeh arkadaşı.

Dem erdi kim yine sâkî celîs-i bâde olam
Kadeh tutup gül-i handân gibi güşâde olam
Behiştî

celîs-i dûn: Alçak arkadaş
Celîs-i dûn ararmış bezmine dünyâ vü mâ-fikâ
Kemâle erdik ammâ yanlarından rağbetim gitti
Esrar Dede

cümle: Ar. 1. Bütün, hep. 2. Herkes. 3. gr.

Bir duyguyu, bir düşünceyi, bir eylemi tam olarak ifade eden sözler öbeği.

Kadd-i dil-dân kimi ar’ar okur kimi elif
Cümlenin maksûdu bir ammâ rivayet muhtelif
Muhibbî, Meftûnî (Kanunî Sultan Süleyman)
Hükmedenler bu cihân mülküne şark u garbdan
Ger
Süleymân ger
Skender cümlesi mihmândâr
Cem Sultan
Yazdı kudret kalemi defter-i hüsne hikmet
Arş u kürs levh u kalem beyt ü semâ cümle güzel
Âdile Sultan

cümle-i âfâk-ı mübârek: Mübarek ufukların hepsi.

Dediler cümle-i âfâk-ı mübârek bâdâ Allahü’l-hamd
Hudâ eyledi itmâm-ı neam
Nâbî

cümle-i ahbâb: Dostların hepsi.

Lebin efiûnunun mu’cizliğine
Mukırrdır cümle-i ahbâh her dem
Kadı
Burhanettin

cümle-i evlâd: Çocuklarının hepsi.

Fahr-i ecdâdım olan
Âdem’e ben
Eşbehim cümle-i evlâdmdan
Hakanî

cümle-i eşyâ: Eşyanın hepsi.

Bî-nişân u lâ-mekân u gayr-i mer’îdir nutuk
Cümle-i eşyâ nutuktur her ne kim var eylese
Gaybî

cümle-i gerdân: Dönenin hepsi.

Nedir tasavvur-ı temjîz hüsn ü kubh-ı umûr
Nedir tekâbül-i imtidâd cümle-i gerdân

cümle-i hâl: Hâlin hepsi.

Mû-be-mû cümle-i hâlim sana pûşîde değil
Ne edersen yine sağ ol sen eyâ fahr-i kirâm
Nâbî

cümle-i mahlûk: Yaratılanların hepsi.

Bunu ey cümle-i mahlûka mutâ’
Eylerim vâsıta-i istişfâ’
Hakanî

cümle-i zerrât-ı nihân: Gizli zerrelerin hepsi.

Âlem sırr-ı hafiyyât-ı cihân
Vâkıf cümle-i zerrât-ı nihân
Hakanî

cümleten: Bütün, hep birden.

İktifâ eylerim şarâb ile ben
Cümleten nimet-i behişte bedel
Muallim Naci

cünbân: Far. 1. Kımıldayıcı, hareket edici. 2. “kımıldatan, sallayan, oynatan, oynanan” anlamlarında birleşik sıfatlar yapar.

Mehd-i cümhânlığma
Zühre iner eylemezse
Dâyenin rif’at-i şânmdan eğer istihyâ
Nâbî
Dedim lâyık değildir kâle böyle ol eser-i nâkıs
Bu resm üzre onu tezjîle kıldım hâme-i cünbânı
Reşîd
Eyler memeyi başıyla tehzîz
Dünbâle ise hemîşe cünbân
Muallim Naci

gehvâre-cünbân: Beşik sallayan.

Olurdu kazâ-ji nâ-bî-sâmân
Hüsn’e dahigehvâre-cünbân
Şeyh Galip
ser-cünbân: Baş sallayan.

Hem eder ta’ne hem olur ser-cünbân
Düşmâna har mı desem ya büz-ı Ahfeş mi desem

münif
silsile-cünbân: Soy kımıldatan.

Başlasın bend ile raksa dil-i dîvâne dahi
Nice bir bâd-ı sabâ silsile-cünbân olsurn
Nef’î

cünbîde: Kımıldanmış, oynamış.

Cünbide olunca mehdî her ân
Sîm-âb gibi olurdu lerzân
Şeyh Galip

cünbüş, cünbiş: Far. 1. Oynamak, kımıldamak, harekete gelmek. 2. Eğlence. 3. Uda benzer çalgı aleti.

Bakgıl âşık ne iştedir ma’şûk da ol cümhiştedir
İkisi bir sağıştadır iki sanıp bakma ırak
Yunus Emre
Bâz-ı şikâr-gîr çerâ-gâh-ı himmetim
Kâm dügün cünbüş bâl ü perimdedir
Nâbî

cünbiş-i Anka: Anka’nın hareketi.

Himmet-i tab’-ı bülendim o kadar âlî kim
Bir gelir cünbüş-ı Anka: ’jila pervâz-ı ca’l
Nazîm (Yahya)

cünbiş-i bâl ü per: Kol kanat oynaması.

Bir aceb tâvûs-ı kudsüm gül-şen-i lâhûtta
Oldu cennet cünbüş-i bâl ü perimden renk renk
Fâik
Memdûh Paşa

cünbiş-i gamze: Yan bakış hareketi.

Cünbüş-i gamze değil, cilve-i reftâr değil
Lerziş-i kâr-geh-i her-dü-cihân ancak bu
Nâilî

cünbiş-i gehvâre: Beşik sallaması.

Iztırâb-ı hâl bâdî-i sükûnet olduğu
Tıfl iken ma’lûmum oldu cünbiş-i: gehvâreden
Arif (Mütercim Mîr Süleyman)

cünbiş-i hevâ: Hava hareketi.

Artar elemim bu mâcerâdan
Ateş gibi cünbiş-i hevâdan
Fuzûlî

cünbiş-i iltifât-perver: İltifatı seven hareket.

Bak şu zevrakçe-i dil-ârâmın
Cünbüş-i iltifât-perverine
Tevfik Fikret

cünbiş-i kâmet: Salına salına yürüme.

Cünbüş-i kâmet ile tabl-ı kıyâmet koparır
Def döğer sînesini cülcüle başlar zâre
Belîğ

cünbiş-i kânûn-ı cihân: Cihan kanununun cünbüşü.

Nesi var cünbiş-i kânûn-ı cihânın
Nâbî
Bî-nemek zemzeme-iperde-i bîrûndangayrı
Nâbî

cünbiş-i Zühre: Zühre yıldızının hareketi.

Gece bakmazdı benât-ı na’şe
Cünbüş-ı Zühre’ye derdi ra’e
Sünbülzade Vehbi

cünbiş-geh: Eğlence yeri.

cünbiş-geh-i sâfiyyet: Saflığın eğlence yeri.

Cünbiş-geh-i sâfiyyeti âmâl-i visâlin
Zevrakçe, o bir neşeligehvâre-i sevdâ
Tevfik Fikret

cünd: Ar. Asker. c. ecnâd, cünûd.

Gulgul-ı kûs-ı zafer tuttu cihânı o kadar
Cünd ü ervâh u melek birbirin etti tebşîr
Nef’î

cünd-i akl: Akıl askeri.

Dağıttı cünd-i aklimizi eyleyip fesâd
Meydân-ı meyde kükredi şâh-ı mükeyyifât
Enverî

cünd-i belâ: Belâ askeri.

Müjgânı ki nîm-cünbüş eyler
Bin cünd-i belâ nümâjiş eyler
Şeyh Galip

cünd-i cihân-gîr: Cihanı fetheden asker.

Pîş-i çeşmimdedir ol cünd-i cihân-gîr henüz
Gûş-ı cânımdadır ol gulgul-i tekbîr henûz
Muallim Naci

cünd-i envâr: Nur askerleri.

Aşk oldu bu hâle mest-i ser-şâr
Etrâfnı aldı cünd-i envâr
Şeyh Galip

cünd-i ervâh-ı ricâl-i sahn: Sahnenin ileri gelen ruhlar askeri.

Ederim kuvve-i kudsiyye-i efkârımla
Cünd-i ervâh-ı ricâl-i sahnı istihdâm
Nef’î

cünd-i İslâm: İslâm askeri.

Münhezim eyleyeler gayret ile küffân
Cünd-ı İslâm’a vere fırsat u nusret o
Gayûr
Bahtî (Sultan I. Ahmet)

cünd-i melâik: Melekler askeri.

Hevâdan dâne-i hâven ser-i a’dâya düştükçe
Gören cünd-i melâik recm eder zannetti şeytânı
Enderunlu Vâsıf

cünd-i perî: Peri askeri.

Ol bâğa ki baktı
Aşk-ı pürşûr
Ne cünd-i perî göründü ne hûr
Şeyh Galip

cünd-i Zeng-bâr: Zenci askeri.

Âhir hicâb-ı Şam’a girip lu’betân-ı Rûm
Tuttu cihânı ma’reke-i cünd-ı Zeng-bâr
Nev’î

ecnâd: Cünd’ler, cünûd’lar, ordular, asker bölükleri.

Enbiyâ her biri râyet-keş-i ahkâmındır
Gittiler âhirete etmeğe arz-ı ecnâd
Nâbî

cünûd: Cünd’ler.

Zikr ü fikri şedd ü tanzîm-i cünûd
Fikr ü zikri sedd ü tahkîm-i hudûd
Ziyâ Paşa
Kısmen idâre ettin onun sen cünûdunu
İmhâda eyledimdi adüvv-i anûdunu
Abdülhak Hâmit

cünûd-ı sivâ: Başka askerler.

Musallat oldu gönül milkine cünûd-ı sivâ
Bize muîn ola şâh-ı azîme yalvaralım
Nuri

cünûd-ı bî
Süleymân: Süleymansız askerler.

Kalmıştı cünûd-ı bî
Süleymân
Olmaz idi girye derde dermân
Muallim Naci

cünha: Ar. Suç, cürüm, kabahat.

Artık ne cürm ü cünha, ne sıdk u sevâba meyl
Ben şimdi bir zemânedejim bî-nehâr u leyl
Abdülhak Hâmit
Cünha dünyâda mücâzâtı da dünyâda gerek
Doğuyor mihr-i hakîkat kara günler geçerek
Abdülhak Hâmit
Gel etme, sû’-i kasd ediyorsun hayâtına
Ettirme zann o cünhayı da seyyiâtına
abdülhak Hâmit

cünne: Ar. 1. Savaş silahı kalkan. 2. Kadın başörtüsü.

Atına bir na’l-i sîmîn kapına bir halka mâh
Cünnene zerrîn gılaf ü tablına çenber güneş
Lamiî Çelebi

cünûd: bk. cünd.

cünûn: Ar. Çıldırma, delirme, cinnet getirme.

Bendendir onun cünûnu efzûn
Kays iken olupdur adı
Mecnûn
Fuzûlî
Âkil kitâb-ı aklı halleylemekdegâfil
Keyfiyyet-i cünûnu dîvâneler de bilmez
Nâbî
Cünûn u aklı temyîz eylemek ma’nîde müşkildir
Hele ma’kûl olan şu akl ise dîvânedir âlem
Ziyâ Paşa

cünûn-ı aşk: Aşk cinneti.

Eyle edeb riâyetin ey nev-cünûn-ı aşk
Kays’ı mezemmet eyleme yâbâna söyleme
Nâilî

cünûn-ı diğer: Diğer delilik.

Nev-sâlik-i nev’-tarh-ı cünûn-ı diğeriz biz
Çün terkeş-ipür-tîr vatan der seferiz biz
Şeyh Galip

cünûn-ı ehl-i aşk: Aşk ehlinin çılgınlığı.

Edersin gerçi her derde tabîbim bir devâ ammâ
Cünûn-ı ehl-i aşk olunca mâder-zâd neylersin
Şeyhülislâm Bahâyî (Mehmet)

cünûn-âver: Delilik taşıyan, delilik getiren.

cünûn-âver-i aşk: Aşkın delilik taşıyanı.

Ârâm ile bî-gâne cünûn-âver-i aşkım
Vâreste-i şûriş olamam mahşer-i aşkım
Muallim Naci

cür’a, cur’a: Ar. Yudum, içim.

Kem cüda ile Hamdî’ye bir keyf verdi ışk
Kim ân u în görünmez ona keyf ü eyn
Hamdullah Hamdi
Cüdana vermezdi cân her âşık-ı efsürde-dil
Olmasan tâb-ejgen-i her hâtır-ı bî-tâb u teng
Nef’î
Bir ednâ cüdasından mest olur erbâb-ı istiğnâ
Mahabbet bezmidir bu, bunda çok mey-hâneler vardır
Gelibolulu Âlî (Müverrih Mustafa Efendi)

cür’a-i câm: Kadeh yudumu.

Berg-i zer-i bâğ üzre döküp cüra-i câmi
Gül mevsimi hükmün verelim fasl-ı hazâna
Şeyhülislâm Yahya

cür’a-i câm-ı leb: Dudak kadehinin yudumu.

Âb-ı hayât-ı la’line ser-çeşme-i cân teşnedir
Sun cüda-i câm-ı lebin kim
Âb-ı Hayvân teşnedir
Bâkî

cür’a-i câm-ı mahabbet: Aşk kadehinin yudumu.

Cüda-i câm-ı mahabbet kan behâmızdır bizim
İçelimşol gamzesi hûn-rîz olanın yâdına
NecatiBey

cür’a-i câm-ı visâl: Kavuşma kadehinin bir yudumu.

Âteş-i berk-ı firâkın nâr-ı dûzah teg elîm
Cüda-i câm-ı visâlin âb-ı kevser teg lezîz
Fuzûlî

cür’a-i Munlâ: Mollanın yudumu.

Her subh gelip
Gâlib deryûze eder hûrşîd
Teh-cüda-ı Munlâ kim peymânede kalmıştır
şeyh Galip

cür’a-dân: 1. Afyon. 2. tas.

Hikmetlerle dolu
Kur’an.

Süllem-i mi’râcının yek-pâresi tahsîs-i zât
Defter-i i’câzının her harfi
Kudân-ı hikem
Esrarlı Dede

cür’a-veş: Cür’a gibi.

Cür’a-veş ayakta kaldım nejdem âh
Dest-res kimse olmadı eyvâh
Fârisî (Sultan II. Osman)
Sipihr kara yere cür’a-veş döker kanın
Habâb-gûne dimâğundaj olursa bâd-ı gurûr

hayalî Bey

cür’et: Ar. Cesaret, şecâat.

Hâhiş-ger-i visâl niçin cür’et eylesin
Çîn-i cebîn alâmet-i hüsn-i rızâ değil
Nâbî
Muvaffak olmanın dünyâda yoktur başka bir sırrı
Kıyâfet, bir de fevka’l-âde cür’et yâ
Resûlallah!
Halil
Nihat Bey
Ne beyân-ı hâle cür’et, ne figâna tâkatim var
Ne ricâ-yı visâle gayret, ne firâka kudretim var
Vasıf-ı Enderûnî (
Enderunlu Vâsıf
)

cür’et-i tatvîl-i tazallüm: Sızlanmanın uzatılmış cesareti.

Tâ-be-key cür’et-i tatvîl-i tazallüm
Avnî
Ehl-i isyâna tekazâ-yi şefâat meczûm
Yenişehirli Avni

cürm, cürüm: Ar. Günah, suç, kabahat. c. cürûm.

Cürmümüz ışkın ise dedi ki öldüriser
Dedim harâmî gözüne dedi ki kanı helâl
Şeyhî
Râzıyım fâkadan ammâ beni âzürde eden
Sehv ile eylediğim cürm ü hatânın gamıdır
Nef’î
Deldi bağrım yaktı cânım eyledi hayrân beni
Hevl-i mahşer bîm-i dûzah şermî-i cürm ü hatâ

nahîfî

cürm-i bî-hadd: Sınırsız suç.

Cürm-i bî-haddir eğerçi cândan sevmek seni
Pâdişâhım afv kıl kulda günâh eksik değil
Bâlî Çelebi (Edirneli)

cürm-i fazîlet: Fazilet suçu.

Nedir cürm-i fazîlet kim onun erbâbını yâ Rab
Perîşân-hâl, mahzûn u hakîr ü bî-nevâ buldum
Hersekli Arif Hikmet

cürm-i vebâl: Vebal suçu.

Elem değildir ol ki ölem tîr-i yâr ile
Elem budur ki yazıla cürm-i vebâl ona
Behiştî

cürm ü cünha: Suç ve küçük suç.

Artık ne cürm ü cünha, ne sıdk u sevâba meyl
Ben şimdi bir zemânedejim bî-nehâr u leyl
Abdülhak Hâmit

cürm ü güneh: Suç ve günah.

Münkeşif olması ezdâd iledir eşyânın
Şîve-i mağfirete cürm ü günehdir bâis
Pertev Paşa
(Mülkiye Nazırı Mehmet Said)

cürm ü hatâ: Suç ve hata.

Vakt-i seherde dâdımız arşa çıkar feryâdımız
Cürm ü hatâ mu’tâdımız “yessir lenâ hayrü’lumûr”
İkbâlî, Metfûnî (Sultan II. Mustafa)

cürm ü noksân: Eksiklik ve suç.

Cürm ü noksânımı kayd eylemesem de elbet
Onu küttâb-ı amel deftere tekmîl yazar
Halim
Giray (Kırım Hanı)

cürre: Far. 1. Cesur, cüretkâr. 2. Her türlü kuşun erkeği.

Cürre şâhîn-ı Hümâ sayd-ı hayâlim ki benim
Feyz-i tevfîk-ı İldhî’dir onaşeh-per ü bâl
Nef’î

cüst: Far. Arama.

cüst ü cû (y): Arayıp sorma, araştırma.

Ol ârzûnun etme heves cüst ü cûsına
Kim hâsidin müeddî olma güft ü gûsına
Nâbî
Cüst ü cû ettik nazîrin âlem-i endîşede
Iztırân vâdî-i inkâra düştü gönlümüz
Nfî
Girye-bâr olmada cûlar gibi cûş eyleyelim
Cüst ü cû etmede cûlar gibi giryân olalım
Yenişehirli Avnî

cüst ü cû-yı bülbül: Bülbülün arayışı.

Lâleler sahn-ıgül-istânda kadeh-nûş oldular
Cüst ü cû-yı bülbüle güller kamu gûş oldular
Hayalî Bey

cüst ü cûy-ı Tûr: Tur dağını arayıp sorma.

Kûy-ı yâre gitmeden maksûd bir dîdârdır
Cüst ü cûy-ı Tûr’dan mûr-ı tecellâdır garaz
Fahrî (Şeyhülislâm Fahrüddin Dede)

cüst ü çâlâk: Çabuk arayıp soran.

İbâdet-gâha gelse bî-mecâlem mest-i mey gibi
Benim ammâ çemen-zârın sabâ-veş cüst ü çâlâkı
behiştî

cüvâl: Far. Çuval, torbanın büyüğü.

Ne gördü bir özge hâle girmiş
İt lâşesi bir cüvâlegirmiş
Şeyh Galip

cüvân: bk. civân.

cüyûş: bk. ceyş.

cüz’: Ar. Bütünün bölümlerinden her biri.

Gülüp açılmak umulmaz deheninden meğer ol dür
Cüz’ kim lâryetecezhâ der ona ehl-i dekâyık
Fuzûlî
Yedi yüz kerre yanılmak ne demek bir cüz’de
Böyle olmaz a benim hâfizım ezber dediğin

cüz’-i hâk: Toprak parçası.

Gerçi cüz’-i hâkim ammâ çerhten bdld-terim
Aric-i evc-i kemâlim şu kadar sellem bana
Muallim Naci

cüz’-i hâk-i beden: Beden toprağının parçası.

Ne bâd-ı sarsar âh ne cüz’-i hâk-i beden
Ne sûz-i dil ne nem-i çeşm-i eşk-bâr kalur
Nâilî

cüz’-i lâ-yetecezzâ: Bölünmeyen, parçalanmayan kısım.

Bin pâre olsa zerre değil ol dehân kadar
Yanmda cüz’-i lâ-yetecezzâ cihân kadar
Nazîm (Yahya)

cüz’-i lâzım: Gerekli parça.

Vücûd-ı mülke efrâd-ı raiyyet cüz’-i lâzımdır
Nasıl cem’-i ulûfa nusret-i âhâd lâzımsa
Ziyâ Paşa

cüz’ ü küll: Parça ve bütün.

Sensin ol sâhib-i kemât-ı fünûn-ı cüz’ ü küll
Ki olur her bir kelâmın ilden ile armagân
Ziya Paşa

cüzâz: Ar. Kesme, kırma, bölme. c. cüzâzât.

Nârıgül-zâr etmek isterisen
Halîlu’llah gibi
Nefsinin asnâmını kıl kendi destinle cüzâz
Nuri
Ç

çâbûk, çâbük: Far. Çabuk, seri.

Böyle çâbük geldin ey hatt-ı siyeh ruhsârına
Var ise pervâza meşk ettin piristûlarla sen
Nedim
Tayy eder âlemi bir göz yumup açıncaya dek
Bu kadar çâbük ü çâlâk olur mu acebâ?
Nef’î

çâbük-bâz: Çabuk oynayan.

Hey ne çdbük-bdzdır hindû benin kim zülfünü
Gâh bir müşgîn resen geh anberîn çenber düzer
Şeyhî

çâbûk-dest: Eline çabuk.

Ne çâbûk-dest sayyâd-ı perîşân dânedir zülfün
Ki bin yerde rûh-ı pür-âline dâm-egn olmuştur

nailî

çâbûk-pâ: Ayağına çabuk.

Berk-ı mahz iken direnk etse bilinmez peykeni
Rahş-ı çdhûk-pd mıdır ya kûh ya bir câ mıdır
Nef’î

çâbük-rev: Hızlı giden.

çâbük-rev-i reh-nümâ: Hızlı yol gösteren

rehber.

Tûl-i dâmenden girân-reftâr olan pâ-der-gile
Himmet-i çâbük-rev-i reh-nümâ mümkin değil
Esrar Dede

çâbük-revân: Hızlı giden.

çâbük-revân-ı s ıdk-ı taleb: Arzulanan hızlı

doğruluk.

Çdbük-revdn-ı sıdk-ı taleb erdi menzile
Bed-bahte oldu ukde-ipâ ihtimâller
Nâbî

çâbük-semend: Çabuk koşan çevik at.

Ben Süleymân-ı diyâr-ı işretim ey mey-fürûş
Hâtemim câm u hevâ çâbük-semendimdir benim
behiştî

çâbük-seyr: Çabuk dolanan.

Tîğ-ı çâbük-seyrine âhû-yı
Çîn dersem ne ola
Seyr kıldıkça döker sahrâryı
Çîn’e müşg-i nâb
Fuzûlî

çâbûk-süvâr: Hızlı ve ustaca at süren.

Bir hadeng-i cân-güdâz-ı âhdır ser-mâyesi
Biz bu meydânın nice çdhûk-süvdrıngörmüşüz
Nâbî
Zihî çdbûk-süvdr arsa-i ikbâl ü devlet kim
Semend-i kudret için lârmekdn bir teng-i meydândır
Riyâzî

çâbûk-süvâr-ı mülk ü devlet: Devlet ve ülkenin en iyi at süreni.

Huddvemdd sen ol çdbûk-süvdr-ı mülk ü devletsin
Ki rahş-ı himmetin evvel kademde aldı meydânı
Bâkî

çâbük-ter: Çok çabuk.

Çâbük-ter olduğun gam-ı nâ-geh-res-i heves
Sıklet-keş-i misâfir-i bîgâh olan bilir
Nâbî

çâbûk ü çâlâk: Seri ve çabuk.

Tayy eder âlemi bir göz yumup açıncaya dek
Bu kadar çâbük ü çâlâk olur mu acebâ?
Nef’î

çâbûk ü zîbende: Süslü ve çabuk.

Sâfdır âb-ı revân gibi o denlü nazmım
Ki yazarken kalem çâbük ü hibemde hirâm
Nef’î

çâder: Far. Çadır.


Süreyyâ ıkdin eyler gûş-vâr-ı gûş-ı mâh

Benâtü, n
Na’ş, a örter nûrdan çâder güneş
Ahmet Paşa
Bir aceb deryâdır ordu-ji hümâyûnun senin
Kim habdh-ı ber-karâr olmuş ona her çâderi
Nef’î

çâh, çeh: Far. Kuyu, çukur.

Her teşne-i visâlin destindedir hayâtı
Astîn içinde sâid çâh içre âba benzer
Hayalî Bey
Çarhta mâhı görür çâhdaki âb gibi
Eder ol kimse ki der-gâh ref’îinde makâm
Nâbî
Çeh değil sîb-i zenâhdânında yer almış
Nedîm
Zahm-ı engüşt-i nigâh-ı intikdhmdan senin
Nedim çâh-ı arz: Yeryüzü kuyusu.

Çâh-ı arza düşicek
Yûsuf-ı mihr oldu o dem
Mâh
Yakûb u felek külbe-i ahzân-şekil
HayMBey

çâh-ı Bâbil: Babil kuyusu.

Burc-ı hâverden ivazdır zülfün ey kdfir-nijdd
Çâh-ı Bâbil’den beterdir çeşmin ey câdû-firîb
Nizâmî
Üftâde-i ka’r-ı çâh-ı Bâbil olsam
Minnet-keş-i rîsmân-ı nâ-dân olmam
Bülendî (Çelebi)

çâh-ı belâ: Belâ kuyusu.

Bir gün düşürür aşk seni çâh-ı belâya
Elden koma ey dil resen-i zülf-i siyâhı
Mantıkî (Ahmet)

çâh-ı Bîjen: Bijen (Bîcen)’in kuyusu.

Tâk olup
Kisrî-i ikbâline kavs-ı Rüstem
Ola tecvîf-i felek düşmene çâh-ı Bîşen
Nedim çâh-ı devât: Divit hokkası.

Yûsuf-ı çâh-ı devâtın görücek ruhsârın
Aybdır kat’-ı yed etmezse
Züleyhâ-yı kalem
Nâbî

çâh-ı hırmân: Ümitsizlik kuyusu.

Ne ola
Ken’ân-ı mihnette düşersen çâh-ı hırmâna
Varırsın
Yûsuf-âsâ vâkıan ihvâna söylersin
Meylî

çâh-ı kenîf: Kenef kuyusu.

Avîhtelikten hazer et çâh-ı kenîfe
İstersen eğer kıymet ile nâfe-i çîn ol
Nâbî

çâh-ı mihnet: Sıkıntı kuyusu.

Gâh oldu esîr-i çâh-ı mihnet
Gâh oldu azîz-ı Mısr-ı devlet
Şeyh Galip

çâh-ı muallâk: Asılı kuyu.

Nedir o çâh-ı muallâk nedir ol turra-i mâr
Nedir ol kûy-ı melâhat nedir ol sîb-i zekan
Biâtî çâh-ı nâ-dân: Cahilin kuyusu.

Olsam da fezâ-yı gamda leb-teşne helâk
Minnet-keş-i âb-ı çâh-ı md-ddn olmam
Yümnî (Emin)

çâh-ı Nahşeb: Nahşeb kuyusu. bk. mâh-ı Nahşeb
İçinde ay görünmüş bir kuyudur çâh-ı Nahşeb hem
O aydır
Mâh-ı Nahşeb
İbn-ı Muknî eylemiş îcâd
Sünbülzade Vehbi

çâh-ı sîne: Göğüs kuyusu.

Çâh-ı sînemdengönül çıktıkça şâd olsam ne ola
Öyle âfetten yakasın kurtaran olmaz mı şâd
Fuzûlî

çâh-ı zekan: Çene çukuru.

Yâr çâh-ı zekanım ayn-ı vefâdır der ise
Sakın ey âşık-ı bî-çâre inanma çenedir
Defterdar
Zihni
Düşse çâh-ı zekana turre-i hûbân yeridir
Eyledi fitneyi devrinde felek zindânı
NeVî

çâh-ı zenah: Çene çukuru.

Cânıma ki çâh-ı zenaha zülfü kemişti
İnsâfagelin
Yûsuf-ı Ken’an niçe benzer
Âşık Paşa
(kemiş-: düşmek.)

çâh-ı zenahdân: Çene çukuru.

Diller nice bir çâh-ı zenahdânına düşsün
Sâyengibi zülfün de ko dâmânına düşsün
Nef’î

çeh: Kuyu.

Çehler tâb-ı Temmûz eyledi bî-âb ammâ
Oldu leb-rîz-i kildb-ı der ile çâh-ı zekan
Nedim çeh-i hayret: Hayret kuyusu.

Yâd edersen zekan-ı yâri hayâl et zülfün
Çeh-i hayrette sana rişte-i tedbîr olsun
Lem’î çeh-i Zemzem: Zemzem kuyusu.

Kâse kâse çeh-ı Zemzem’den içip
Ab-ı Hayât
Cân-ı pür-illeti leb-rîz-i şifâ eyleyelim
Nâbî
Bevvâl-i çeh-ı Zemzem’i la’netle anar halk
Sen
Kâ’begibi kendini hürmetle be-nâm et
Ziya Paşa

çâk: Far. Yarık, yırtık.

Ayînemi eyle jengden pâk
Kilperde-i itibârımı çâk
Fuzûlî
Görürlerse güller çâk olur çâk-ı girîbânın
Alınmaz ellerinden ehl-i aşkın sonra dâmânın
Fasîh (Ahmet Dede)
Gam-ı firâkın ile ceyb-i sabrı çâk ederim
Bu derde ben doyamam kendimi helâk ederim
Şeyhülislâm Saadettin
Vücûdun kim hamîr-i mâyesi hâk-i vatandandır
Ne gam râh-ı vatanda çâk olursa cevr ü mihnetten
Namık Kemâl

çâk-i destâr: Sarığın yırtığı.

Pinhân olamaz az ise de bahye-i kefş
Pûşîde kalır hezâr çâk-i destâr
Nâbî

çâk-i girîbân: Yaka yırtma; mec. zulüm, şikâyet.

Bâğa girdim ser-i kûyun anıp efgân ettim
Gül görüp yâdın ile çâk-i girîbân ettim
Fuzûlî
Kalmazsa eğer kûşe-i dâmân elimizde
Elden ne gelir çâk-iginbân elimizde
Nef’î
Nedir bu gizli gizli âhlar çâk-i girîbânlar
Aceb bir şûha sen de âşık-ı mdldn mısın kâfir
Nedim çâk-i gonce: Goncanın açılması.

Dikiş tutsun mu çâk-i gonce seyrettikte ruhsarın
Tutalım diktiğin mev-nahl-igül ey bâğ-bân tutmuş
Nedim

çâk-i seher: Şafağın sökmesi.

Hurşîd-i eşi’adan verip târ
Çâk-i sehere eder rûzigâr
Riyâzî

çâk-çâk: Paramparça, delik deşik.

Çâk-çâk etmiş iken tîğ-ı zebânımla seni
Kanda buldun o kadar yâreye merhem a köpek
Nef’î
Sezâdır çâk çâk etse dil-i mecrûhumu zîrâ
O şûhun destine şemşîr-i istiğmdyı ben verdim
Koca Râgıp Paşa

çâk-çâk-i sîne: Göğsü parça parça etme.

Çâk-çâk-i sîne versin mevce-i gamdan haber
Zahm-ı hûn-pâş-ı derûnum inkisârım söylesin
Nâbî

çâker: Far. Kul, köle.

Eğerçi kulların bî-had, velî kem-ter kulun
Ahmed
Ne
Ahmed
Ahmed-ı Dâî, ne dâî dâî-i çâker
Ahmed-ı Dâî
Ben fakîr olduğum için gelmez olmazsın yakın
Padişâhım neyki kaçmak böyle çâkerden ırağ
Necati Bey
Tavk-ı fermâna çekip gerden-i teslîmlerin
Niçe âzâdeleri eyledi çâker hatem
Bâkî
Devrinin beste-kemer çâkeridir heft-ahter
Şemsinin sûhte-i pervânesidir nüh-ecrâm
Nedim çâker-i niyâz: Niyaz kulu.

Bir gün gelir ki nâzı olur çâker-i niyâz
Ehl-i niyâza nahvet ile nâz edenlerin
Nâbî

çâlâk: Far. Hareketi süratli, çabuk.

Ey hurde-şinâs-ı ma’nî-ipâk
Gûş et ki ne der bu kilk-i çâlâk
Şeyh Galip
Tayy eder âlemi bir göz yumup açıncaya dek
Bu kadar çâbük ü çâlâk olur mu acebâ?
Nef’î
Bu gâyenin, bu hayâlin ümîd-i idrâki
Dolaştırır gece gündüz o rûh-ı çâlâki
Mehmet Âkif

çâr: Far. Dört.

“çehâr”ın hafifletilmişi.

Cehd eyle çehâr cevâhir-i pâk
Fikr etme ki yoktur ehl-i idrâk
Fuzûlî
Vücûduna yaraşır çâr bâliş-i azamet
Nihâline yakışır ittikâ-yı sadr-ı sudûr
Nâbî
Mükevvenât ibâret ise ne ola
Zâtımdan
Hasâisidir onun cevher-i anâsır-ı çâr
Ziyâ Paşa

çâr-ı tabîat: Tabiatın dört unsuru.

Olur vücûdu anâsır fenârpezîr-i adem
Ne fer’-i çâr-ı tabîat ne aslı çâr kalır
Nâilî

çâr-anâsır: Dört unsur.

Eyâ nice bir devr ede bu çâr-anâsır
Kim ona ne evvel ola ma’lûm ne âhir
Bağdatlı Rûhî

çâr-bâğ: Dört bağ.

çâr-bâğ-ı İsfahân: İsfahan’ın dört bağı.

Ya sâib görmüş olsa çâr-bâğ-ı İsfahân vasfln
Ne gûne rahne-i dîvâre eylerdi nihân âbâ
Nedîm

çâr-bâliş: Dört yastık. mec. yüce makam.

Kimi çâr-bâliş nişîn-i huzûr
Kimi diz çekip çekmekte yâ
Sabûr
Keçecizade İzzet Molla

çâr-cihât: Dört cihet.

Hayme-i rif’atinin hıfzına olmuş kâim
Alemin çâr-cihâtında muayyen evtâd
Nâbî

çâr-çeşm: Dört göz.

Ey nûr-ı dîde sanma abes gözlüğüm görüp
Teşrîf-i yâri bekliyorum çâr-çeşm ile
Muallim Naci

çâr-darb: Dört darb (Kalenderîler arasında “sakal, bıyık, kirpik ve kaş” anlamına kullanılan deyim).

Erenler der-gehinde bir kalender bende-i hâs ol
Tıraş et çâr-darb ile gönülden fikr-i ağyân
Hayn

çâr-deh: On dört.

Yüzün üstünde kaşın lûtfuna erişmez eğer
Gelse kavs-ı kuzah üstüne meh-i çâr-dehin
Nizâmî

çâr-ebrû: Dört kaşlı. mec. bıyıkları henüz terlememiş genç. c. çâr-ebrûvân.

yoluk kaşlar olunca pür-mû
Yak ışır mı ki dene çâr-ebrû
Sünbülzade Vehbi

çâr-ebrûvân: Dört kaşlılar. Vasflnda da çdr-ebrûvdnın ba’zen
Söyler ise yalnız rübâî söyler
Üsküdarlı Talat Bey

çâr-emîn: Dört emin kişi (çâr-yâr-i güzîn).

Bin bin ola çâr-emînine tahiyyât
Ahkâmını ahbâbın ile ettiler icrâ
Taşlıcalı Yahya

çâr-erkân: Anâsır-ı erbaa. (dört temel: hava, su, toprak, ateş)
Ebed-i gird-i fenâ ermez idi tab’-ı mevâlîde
Eğer olsaydı adli feyz-bahşâ çâr-erkâna
Üsküdarlı Hakkı Bey
İnanma imtizdcın seyredip bu çâr-erkâna
Dem-â-dem birbirinin fırsatın gözler münâfıktır
Nâbî

çâr-gâh: Dört taraf.

Söylemem derdimi hem-derdim olan âh’a bile
Belki sînemdeki şu nâle-i çâr-gâha bile
Hızır
Ağazâde Said

çâr-gûşe: Dört köşe.

çâr-gûşe-i âlem: Âlemin dört köşesi.

Eğer tasavvur olunsaydı çâr-gûşe-i âlem
Ayân olurdu bize her felekte bir şeb-i mâtem
Kemalzâde Ekrem Bey

çâr-mezheb: Dört mezhep.

Gitmeyen yoluna üryân ü fakîr olsun hep
Çdr-mezkebte harâm ola zehâb u zenebi
Nazîm (Yahya)

çâr-pâ: Dört ayak.

Bu bezm içinde gönül çâr-pâre olmazsa
Ben onun ismini hayvân-ı çâr-pâ ederim
Hamdullah Hamdi

çâr-pâre: Dört parça, şakşak, çalpara, parmaklara takılıp çalınan zil, çalpara.

Elde çâr-pâresi eyler çık çık
Der imiş cân-ı rakîbegel çık
Enderunlu Fâzıl
Erbâb-ı aşk elinde rübdîlerim benim
Bezm-i safâya
Hâletiyâ çâr-pâredir
Hâletî (Azmizade)
Ele aldıkça çengi güzeli çâr-pâre
Reşkten kahr ile felek görse olur çâr pâre
Beliğ

çâr-rükn: Dört unsur (anâsır-ı erbaa)
Edip âmîhte huşk u ter ü germ ü serdi
Çâr-rükn üstünde yapmış bu binâyı üstâd
Nâbî

çâr-sû, çâr-şû: Çarşı.

Sukâta-i kalem-i zer-ger-i dükânçe-i sun’
Tirâşe-i güher-i çâr-sûy-ı istiğmd
Nâbl

çâr-sû-yı âlem: Dünya pazarı.

Halk, eder dâd ü sited biz pür-telâş ü bî-nisâb
Çâr-sû-yı âlemin biz unmadık dellâlıjız
Nesîb-ı Mevlevî (İki Bayraklızade Yusuf)

çâr-sû-yı aşk: Aşk çarşısı.

Neyle olsun gevher-i vaslın harîdân gönül
Nakd-i câna çâr-sû-ji aşkta rağbet mi var
Fıtnat

çâr-sûy-ı dehr: Dünya çarşısı.

Cehâlet çar-sû-yı dehri tuttu öyle kim herkes
Ziyânı sûd zanneyler dahi sûdu ziyân
Ziyâ Paşa

çâr-sû-yı kâbiliyyet: Kabiliyet çarşısı.

Kadrin anlar yok bilir yok her dür-i sencîdenin
Çâr-sû-ji kâbiliyyette terâzû kalmamış
Nâbî

çâr-sû-yı muhabbet: Sevgi pazarı.

Yazık yazık telef ettim metâ’-ı cân u dili
Bu çâr-sû-ji muhabbette kâr olur sandım
Âsım (Çelebizade Şeyhülislâm İsmail)

çâr-sû-yı reyb-i menûn: Dünya olaylarının çarşısı.

Olalı turfe-nümâyân-1 garâbât-ı şuûn
Görmedi mislini bu çâr-sû-yı reyb-i menûn
Ziyâ Paşa

çâr-şû-yı zer-gerân: Kuyumcular çarşısı.

Cevher-i sîr-âb-ı şeb-nem gûşyâre zer varak
Sahn-ı bûstân oldu gûyâ çâr-şû-yı zer-gerân
Bâkî

çâr-şeb: Çarşaf.

Berk-efken olunca gâh ü bî-gâh
Vechin o siyeh çâr-şebden
Gûyâ ki doğar sevdâ şebdern
Recaizade Ekrem

çâr-tâk: Çardak.

çâr-tâk-ı çarh: Feleğin çardağı. yangın gecesi gördüklerin encüm k ıyâs etme
Sokuldu çâr-tâk-ı çarhayerden sıçrayıp mismâr

çâr-tâk-ı ecrâm: Cansız cisimlerin çardağı.

Engûr-ı siyâh-ı hindû-yı bâm
Ammâ yeri çâr-tâk-ı ecrâm
Şeyh Galip

çâr-unsur: Dört unsur.

Erişti bir yere kim şeş-cihetle çâr-unsur yok
Zemîn ü âsümân nâ-bûd arş u ferş md-peydd
Sâbit

çâr-yâr, çehâr-yâr: Dört dost. (Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali)
Çâr-yârın
Radiyallahü
Ta’âlâ anhüm
İntikamın alalım kahr edelim ehl-i şeri
Taşlıcalı Yahya

çâr-yâr-i kâmilîn: Kâmillerin dört dostu.

Ey çâr-yâr-i kâmilîn ayân-ı milk-i dîn
Erbâb-ı sıdk u ma’dilet ü refet ü hayâ
Fuzûlî

çâr ü nâ-çâr: İster istemez.

Gayret olup ahdine vefâdâr
Ol gümrehe uydu çâr u rnâfâr
Şeyh Galip

çârümîn, çihârüm: Dördüncü.

Sürdükçe hâk-ipâjine reşk ederMesîh
Hûrşîd-i tâc-ver-i felek-i çârümîn ile
Nâilî
Düşüp at boynuna hûrşîd tâ çerh-i çihârümden
Erişti geldi der-gâhında der-bân oldu bir günde
Nedim

çâre: Far. İlaç; tedbir.

Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlare su
Kim bu denlü tutuşan odlara kılmaz çâre su
Fuzûlî
Edâya çâre mi var şükrünü o ihsânın
Olursa tab’ım eğer bin kasîdeye medyûrn
Nef’î
Yoluna cân vermeğe cânâ dil-i bî-çâreler
Bulmadılar gerçi kim çok istediler çâreler
Şem’î Çelebi
Ona tâli’ denilir herkese olmaz hayn
Ondan öc almağa yok çâre rızâdangayrı
Şinasi çâre-i bihbûd: Sıhhatli oluşun çaresi.

Çâre-i bihbûdumu muâlicten dedi
Derd derd-i aşktır mümkün değil ilâc sana
Fuzûlî

çâre-i derd-i dil: Gönül derdinin çaresi.

Ey sabâ rahm et kim ol bî-derd kılmış terk-i cevr
Çâre-i derd-i dilim mevkûf bir i’lâmdır
Fuzûlî

çâre-i efsürde-dilî: Duygusuz gönlün çaresi.

Aşktır çâre-i fürde-dilî
Muallim Nâci

çâre-i haste: Hastanın çaresi.

Siper-i tîr-i kazâ var mı rızâdan gayrı
Çâre-i haste-dilân derd ü belâdan gayrı
Sâkıb Dede

çâre-i kâr: İşin çaresi.

Bu pîrlikte benim çdre-sdzım ol tâ kim
Senin de çâre-i kârın göre
Hudâ-yı gafûr
Nâbî

çâre-i teennüs: Kadın gibi olma çaresi.

Semâ, güneş ebediyyen kapansa, belki vücûd
Bir leyle-i serd ile bir çâre-i teennüs arar
Ve bulur
Tevfik Fikret

çâre-i vasl: Kavuşma çaresi.

Kû-be-kû eyleme bî-hûde telâş ey dil-i zâr
Çâre-i vaslı yine şâhid-i matlabden sor
Esrar Dede

çâre-cû: Çare arayan.

Çâre-cû oldukça dermân derd-nâk eyler seni Ey gönül bu derd-i aşk âhir helâk eyler seni
Ziya Paşa

çâre-ger: Derde deva eden, çare ve tedbir eden.

Hayf o bî-çâre-i sergeştedilin hdlim kim
Olmaya çâre-geri baht-ı zebûndan gayri
Nâbî
Geçerdi ol da hâssiyyetten elde ihtiyâr olsa
Şikest-i ehl-i derde çâre-ger bir mûmiyâ kaldı
Nâbî

çâre-hâh: Çare arayan.

Husûle geldiği yok müşkilât-ı âmâli
Tevekkülü bırakıp aklı çâre-hâh edenin
Nâbî

çâre-res: Çare bulan.

Ey çâre-resim pâdişahım dâd-ı penâhım
Vay hâlime bahş etmez isen cürm ü günâhım
Enderunlu Vâsıf

çâre-sâz: Çare bulan, tedbir eden.

Bîçâreye çâre-sâz olursun
Bî-keslere dil-nüvâz olursun
Ziyâ Paşa
sad nâle-i tazallüm ü bin âh-ı cân-güdâz
Derd-i derûna olmadı hayfâ ki çâre-sâz
Ziya Paşa

çâre-yâb: Çare bulucu.

Hîç kim derd-i kazâdan çâre-yâb olmuş değil
Cevşen-i tedbîr def’i tîr-i takdîr eylemez

kul
Nesîmî

çarh, çerh: Far. Felek, semâ, gök.

Tûtî-i mu’cize-gûyem ne desem lâf değil
Çarh ile söyleşemem âyînesi sâf değil
Nef’î
Ecrâm-ı çarhı geçmejicek bilmemiş
Mesîh
Bâr olduğun vücûduna bir sûzenin dahi
Nâilî
Çarha dayanma her ne kadar üstüvâr ise
Hâkin, efendi altı da var üstü var ise
Kirâmî çarh-ı âlî: Yüce felek.

Başın indirmez gedâ-yı ışk olan basmaz ayağ
Taht olsa çarh-ı âlî mihr-i enver olsa tâc
İbni Kemâl

çarh-ı anîd: İnatçı felek.

Hamdülillâh yine insâfa gelip çarh-ı anîd
Eyledi bahtım ile ahd-i vifâkı tecdîd
Nef’î

çarh-ı âyîne-gûn: Ayna renkli felek.

Görülse sahîfe-ı Erteng çarh-ı âyîne-gûn
Gelir zuhûra hezârân nukûş-ı bûkalemûn
Yenişehirli Avni

çarh-ı berîn: Gökyüzü, arş-ı a’lâ.

Çarh-ı berîne hem-ser olup
Uvâ’-yı adlin
Ser-menzil-i saâdet dâim konağın olrun
Ubeydî

çarh-ı bî-karâr: Kararsız felek.

Hân-ı hüsnünden geçip mihmân olaydım ey gözüm
Hey bir iki gün bu çarh-ı bî-karâr eğler beni
Âhî

çarh-ı celâl: Azametli felek.

Dürri-i çarh-ı celâl u dürr-i deryâ-yı kemâl
Kamiküfr ü dalâl u câmi’-i hulk-ışiyem
Nizâmî

çarh-ı çâr: Dört felek.

Dem olur kûy-ı hardhdtta bir dürd-keşin
Çarh-ı çârümde
Mesîhâ eremez pâyesine
Hayalî Bey

çarh-ı çenberî: Çenber şeklindeki felek.

Bu çarh-ı çenberîde tutup devir usûlünü
Deffâf-ı mihr kılmış idi çehresin nihân
Bâkî

çarh-ı çep-endâz: Hilekâr felek.

Ben anladığım çarh ise bu çarh-ı çep-endâz
Yahşi görünür sûreti ammâ ki yamandır
Ziya Paşa

çarh-ı denî: Alçak felek.

İntisâbım bileliden beridir ma’rifete
Eyledi çarh-ı denî cevr ü ezâyı teksîr
Üsküdarlı Hakkı Bey

çarh-ı denî-cibillet: Alçak tabiatli felek.

Şöhret-perest olana eyler riâyetini
Çarh-ı denî-cibillet md-merd-i pr-zendir
Behiştî

çarh-ı denîn-perver-i dûn: Alçağın alçaklığını seven felek.

Erdi bir rif’ate erbâb-ı hüner devrinde
Ki eder çarh-ı denîn-perver-i dûn istiğrâb
Nef’î

çarh-ı desîse-kâr: Hileci felek.

Bir câm-ı vâj-gûn ile çarh-ı desîse-kâr
Mest-i harâb-ı gaflet eder ehl-i devleti
Nâbî

çarh-ı devvâr: Dönen felek.

Berg-i ezhârı hevâ şöyle çıkardı feleğe
Pür kevâkib görünür günbed-i çarh-ı devvâr
Bâkî

çarh-ı dûn: Alçak felek.

Nedir bilsekdi bâri çarh-ı dûnun şart-ı ikbâli
Girerdik imtihâna biz de isti’dâd lâzımza
Namık Kemâl

çarh-ı dü-renk: İki renkli felek.

Ne cevâhir dizeyim silk-i senâna göresin
Ki edeşa’şaa’ası çarh-ı dü-rengiyek-renk
Nef’î

çarh-ı esîr: Esir felek. gül-istân hakîkattir dil-i pâkin ki ger
Olsa nûr-ı manzan tdb-ejgen çarh-ı esîr
Üsküdarlı Hakkı Bey

çarh-ı eyyâm: Feleğin günleri.

Bu siyâk üzre o mihr-i rahşân
Çarh-ı eyyâmı ederdi devrân
Enderunlu Fâzıl

çarh-ı felek: Felek çarhı; gökyüzü; kâinât.

Câhilin dâim murâdınca döner çarh-ı felek
İltifât eyler gedâ ferzend-i nd-bî«âsına
Belîğ

çarh-ı heft: Yedi gök.

Bâlâ-yı çarh-ı heftime keyvân-ı köhne sal
Oturmuş nite ki
Hindî-i pîl-bân
Bâkî

çarh-ı hidâyet: Hidâyet feleği.

Çarh-ı hidâyet üzre nücûm oldu her biri
Nûrundan iktibâs idüben zümre-i kirâm
Behiştî

çarh-ı Hudâ: Allah’ın göğü.

Hazret-i şâh-ı rusül hâdî-i esrâr-ı sübül
Şârık-ı çarh-ı Hudâ hazen-i genc-i is’âd
Nâbî

çarh-ı hûnî: Kanlı felek.

Çarh-ı hûnî mâh-ı nevden bir kemân almış ele
Ey
Behiştî

kasdı onun ya sanadır ya bana
Behiştî

çarh-ı kec-rev: Çarpık yürüyen felek.

Görmedik devr-i muvâfk tâli’-i nâ-sâzdan
Çarh-ı kec-rev aksine devrân eder her bâr hayf
Hersekli Arif Hikmet

çarh-ı kec-reftâr: Eğri yürüyüşlü felek.

Benimçün kimse gam yer yok dil-i gam-hârdan gayri
Döner yok üstüme bu çarh-ı kec-reftârdan gayri

kutsî

çarh-ı gerdân: Dönen felek.

Getir câm-ı sürûr-ı encâmı ey sâkî yeter çektik
Cefâ-yı devr-igerdûnu belâ-ji çarh-ıgerdânı
Bâkî

çarh-ı hakkâk: Oymacı dünya.

Katre-i eşkine öykündü diye
BâkPnin
Çarh-ı hakkâk deliptir güheri döne döne
Bâkî

çarh-ı kebûd: Mavi gök. denlü oldu reh-i hizmetindegerm-i şitâb
Şafakla kan dere gark oldu rûy-ı çarh-ı kebûd
Sâmî

çarh-ı kîne-ver: Kinci felek.

Ne sendendir ne bendendir ne çerh-ı kîneverdendir
Bu derd-i ser-i humâr neşve-i câm-ı kaderdendir
Nâbî

çarh-ı lâciverd: Lâcivert gök.

Germdir şâm u seher mihrinle çarh-ı lâciverd
Geh sirişk-i al eder izhâr ki ruhsâr-ı zerd
Fuzûlî

çarh-ı lu’bet-bâz: Hokkabaz felek.

Cihânda çarh-ı lu’bet-bâz oyunlar oynamıştır kim
Hezârân
Bû Alî
Sînâ onun oynunda mülzemdir
Huffî

çarh-ı nâ-hem-vâr: Kambur felek.

Cihân-ı bî-vefâ bâkî değildir kimseye ey yâr
Değildir bir karârda çün bilirsin çarh-ı mârhem-vdr
Süheylî (Ahmet)

çarh-ı nigûn: Ters dönmüş felek; uğursuz felek.

Hep şikâyetteyiz ammâ ki yine başımıza
Kimimiz var dönecek çarh-ı nigûndan gayrı
Nâbî

çarh-ı nüh-tabak: Dokuz katlı gök.

Âsitân-ı hazreti hem üç çarh-ı nüh-tabak
Pâs-bân-ı der-gehi bi’l-cümle fevc-i kudsiyân
Üsküdarlı Hakkı Bey

çarh-ı pîr: İhtiyar felek.

Deyme kâfiri kâfir etmez esîr
Onun da kolayın bulur çarh-ı pîr
Keçecizade İzzet Molla

çarh-ı pîre-zen: İhtiyar kadına benzeyen felek.

Her gece altın benekli âsümânîler giyip
İşbu çarh-ı pîre-zen olmuştur oynaşım benim
Selîmî (Yavuz Sultan Selim)

çarh-ı pür-kevâkib: Yıldızla dolu gök.

Muntazır her gece çarh-ı pür-kevâkMe kamer
Yakmağa sahnında birşem’-i murassa’şem’-dân
Nef’î

çarh-ı ser-keş: Baş kaldıran felek.

Hırmen-i mâhı yakan âh-ı derûnumdur benim
Çarh-ı ser-keş dostlar şimdi zebûnumdur benim
Necati Bey

çarh-ı sitem-gâr: Haksızlık eden felek.

Eyleyip va’de dönersin yine ey mâh-ı cebîn
Bu reviş sendendir çarh-ı sitem-gâr mısın?
Nev’î

çarh-ı sitem-ger: Zulüm eden felek.

Ey çarh-ı sitem-ger dil-i nâlâna dokunma
Hecr âlemidir ettiğim efgâne dokunma
Âşık Ömer

çarh-ı vârûn: Uğursuz felek.

Cûy-bâr-ı dil-i vâlâ-himemim üzre döner
Rûz u şeb çenber-i nâûre-i çarh-ı vârûn
Münif çarh-ı vâj-gûn: Uğursuz felek.

Bir taraf evzâ’-ıgûnâ-gûnu çarh-ı vâj-gûn
Bir taraf âsâr-ı md-hem-vdn-i baht-ı siyâh
Üsküdarlı Hakkı Bey

çerh: Çarh, felek, gökyüzü.

Ben bu zu’m ile dahi çerh ilegavgâda iken
Muhzır-ı akla uyup halk ile da’dâda iken
Esrar Dede
Be bu bâzâr-ı cihânın kuru dükkânına yuf
Çenber-i çerhine vü kümbed-i gerdânına yuf
Usûlî (Yenice Vardarlı)

çerh-i atlas: Atlas kumaşına benzeyen felek.

Kesse çerh-i atlasın bin mislini hayyât-ı sun’
Eşheb-i iddlim çıkmaz idi bir güstüvân
Kâzım Paşa

çerh-i bülend: Yüce felek.

İrtika eyleyemez küngür-i iclâline akl
Kılsa da nüh-tabak-ı çerh-i bülendi mirkât
Yenişehirli Avni

çerh-i çep-endâz: Hilekâr felek.

Ben anladığım çerh ise bu çerh-i çep-endâz
Yahşi görünür sûreti ammâ kiyamândır
Ziyâ Paşa

çerh-i çihâr: Dört felek (Batlamyus sistemindeki dördüncü felek).

Düşüp at boynuna hûrşîd tâ çerh-i çihârümden
Erişti geldi der-gâhında der-bân oldu bir günde
Nedim

çerh-i dâniş-perver: Bilgili felek.

Ebkem ol kim nîk ü bed bî-hûde halk olmuş değil
Her biriyle çerh-i dâniş-perverin bir işi var
Bağdatlı Rûhî

çerh-i desîse-kâr: Hileci felek.

Bir câm-ı vâj-gûn ile çerh-i desîse-kâr
Mest ü harâb-ıgaflet eder ehl-i devleti

çerh-i devvâr: Dönen felek.

Sanır girdâb-ı pîç-â-pîç deryâ-yı maânîdir
Gören mirât-ı endîşemde aks-i çerh-i devvâri
Nef’î

çerh-i direm-dâr: Dirhem tartan felek.

Sîm-pâş oldu zemîne kef-i lutfu o kadar
Ki zemîn çerh-i direm-dâra eder arz-ıgmâ
Nâbî

çerh-i dûn: Alçak felek.

Bak şu etvâr-ı galat-fehmine çerh-i dûnun
Re’y-ı Bâkıl geçiyor akl-ı Felâtûn yerine

çerh-i gaddâr: Zalim felek.

Çerh-i gaddârda vefâ neyler
Kâse-i ser-nigûnda mâ’ neyler
Bâkî

çerh-i gerdûn: Dönen felek.

Ne lu’bet ile kılar raksı çerh-i gerdûn kim
Gönül elinde onun çâr-pâre olmuştur
Hamdullah Hamdi

çerh-i hakkâk: Kazıcı felek.

Katre-i eşkine öykündü diye
Bâkî’nin
Çerh-i hakkâk deliptir güheri döne döne
Bâkî

çerh-i kebûd: Mavi gök.

Halka nîreng geçer masbaga-i çerh-i kebûd
Kimisi sebz kimi sürh ü kimi zerd gider
Nâbî

çerh-i kec-rev: (Yengeç gibi) eğri yürüyüş lü felek.

Görmedik devr-i muvâflk tâli’-i nâ-sâzdan
Çerh-i kec-rev aksine devrân eder her bâr hayf
Hersekli Arif Hikmet

çerh-i kemâlât: Olgunluklarla dolu.

Burûc-ı çerh-i kemâlâtın ahter-i sa’dî
Halîfeler halefi ma’rifet gülsitânı
Yahyâ Bey
(Taşlıcalı)

çerh-i kîne-ver: Kinci felek.

Ne sendendir ne bendendir ne çerh-i kîne-verdendir
Bu derd-i ser humâr-ı nefe-i câm-ı kaderdendir
Nâbî

çerh-i leîm: Mayası bozuk, soysuz; hasis felek.

Çerh-i leîm sâhib-i irfânı neylesin
Nâ-dân olan hanf sühan-dânı neylesin
Sâmi (Arpaeminizade Vak’anüvis Mustafa Bey)

çerh-i menkûs: Baş aşağı dönmüş felek.

Var mı bu dehrde bir kasr-ı emel kim âhir
Ser-nigûn eylemeye onu bu çerh-i menkûs
Esrar Dede

çerh-i mînâ-fâm: Cam mavisi renkli felek.

Mihr ü mehle çerh-i mînârfdm bir bahr oldu kim
İki nilüfer verir ol
Bahr-ı Ahdar rûz ü şeb
Fehîm (Hoca Süleyman)

çerh-i muallâ: Yüce felek.

Dil-i şeydâsına seng-i cünûnu attı derd ehli
Sakınsınlar bu mînd-hdme-i çerh-i muallâyı
Hâletî (Azmizade)

çerh-i nâ-hem-vâr: Düz olmayan, uygunsuz felek.

Cihân-ı bî-vefâ bâkî değildir kimseye ey yâr
Değildir bir karârda çün
Ulirsin çerh-i mârhem-vdr
Süheylî (Ahmet)

çerh-i perestâr: Boyun eğen felek.

Gül-zâr sarâjmda zihî dâr-ı saâdet
Kim oldu bakıp çerh-iperestâre benejşe
NecatiBey

çerh-i pîre-zen: İhtiyar kadına benzeyen felek.

Berf sanman görünen halka soğuk yüz gösterir
İşbu çerh-i pîre-zen saçı ağarmış karıdır
Enverî

çerh-i siyeh-kâse: Siyah kâseli felek.

Erbâb-ı dili müttehem-i âz edemezsin
Ey çerh-i siyeh-kâse bize nâz edemezsin
Nâiiî çerh-i vâla-tâk: Büyük kubbeli felek.

Esâs-ı pür-şükûhu sedd-ı Zülkameynden muhkem
Ferâz-ı âstânı çerh-i vdld-tdktan bâlâ
Nedîm

çerh-i vârûn: Başaşağı, ters, uğursuz felek.

Vermedi kendisine fâide genc-i mahzûn
Attı
Kârûn’u adem çâhına çerh-i vârûn
Muallim Naci

çârmîh: Far> çâr-mîh’tan; “dört çivi”, suçluyu haça germek için kurulmuş put şeklindeki darağacı, salip.

Arifin katline dendân bilemek âdet-durur
Hazret-i Îsâ’yı çârmuh etmediler mi
Yhûd
Gaybî

çârû: Far. Sıva.

çârû-yı muhabbet: Sevgi sıvası.

Düşmekte ciger-pâreleri dâmına çüngird
Derkâr gibi sînede çârû-yı muhabbet
Nedim çârûb: Far. Süpürge.

Yine ş’Aş-sıfat destine çârûb almış
Ki ede hizmet hâktir dâver sünbül
Bâkî

çârûb-ı âstân-ı memâlik-sitân: Ülkeler fethedenin eşiğinin süpürgesi.

Gâhî ki deste deste yatar yerde gûyiyâ
Çârûb-ı âstân-ı memâlik-sitân olur
Nef’î

çârûb-ı reh-i mey-gede: Meyhane yolunun süpürgecisi.

Zâhidin rîşini çârûb-i reh-i mey-gede kıl
Gerçi değmez ona ammâ domuzdan bir kıl
bağdatlı Rûhî

çârüm: Far. Dördüncü.

Çârüm feleği kılınca seyrân
Fahr etti dü-bâr çâr-erkân
Şeyh Galip

çâşnî: Far. Lezzet, tad.

Gül ü lîmon şarabı gibi verdi çâşnî câna
Lebin bûs eyledim âmîziş lûtf ugazablann
Şenf çâşnî-i câm-ı muhabbet: Sevgi kadehinin lezzeti.

Aşka düştün bana derken gam u mihnet ne imiş
Sen de gör çâşnî-i câm-ı muhabbet ne imiş
Nâbî

çâşnî-i nâz: Naz çeşidi.

Çâşnî-i nâzı eyler sür’at-i teslîm-i fevt
Lezzet olmaz vaslda muhtâc-ı ibrâm olmasa
Nâbî

çâşnî-i zehr ü şifâ: Zehir ve şifa lezzeti.

Çektim gam-ı sad-gûne-i gerdûn-ı dü-tâyı
Tattım nice dem çâşnî-i zehr ü şifâyı
Ziyâ Paşa

çâşnî-gîr: Yemeğin tadına bakan, aşçıbaşı.

çâşnî-gîr-i felek: Feleğin ahçıbaşısı, feleğin tadına bakan.

Geçirdi çâşnî-gîr-i felek ol denlü vaktin kim
Nevâl-i ârzû meydâna geldi iştihâgitti
Nâbî

çâşnî-senc: Çeşni uzmanı.

Nâilî
zemzeme-i nây-ı kalem destinde
Çâşnî-senc-i mezdyd-yi tabiat görünür
Nailî

çây: Far. Çay.

Bir zemân
Rûm’da deryâ-keş idik ey sâkî
Şimdi
İran’da kanâat ederiz çây ile biz
antakyalı
Münîf

çe: Far. Küçültme edatı.

deryâ-çe: Küçük deniz.

Ebruvânım iki göz cisr-i metîndir gûyâ
Dem-be-dem anda akan göz yaşı deryâ-çe-ı Şat
Belîğ

kemân-çe: Kemençe, küçük keman.

Kemen-çe şekline girdim elinde mutrib-i aşkın
Keşâkeşten halâs olmaz dahi sînem rebdb-dsd
Bâkî

meh-çe: Küçük ay.

Birinin mansıbını bana inâyet kıl kim
Meh-çe-i râyetimi irgüre
Keyvân’a kerem
Hayâlî Bey

mûr-çe: Küçük karınca.

Dâne-i hâli izârında komaz hatt-ı siyâh
Küşt-zâre gelicek mûr-çeler dâne çeker
Belîğ
serâ-çe: Saraycık.

Melek rikâb-ı semendinde peyk-i perrende
Felek serâ-çe-i kadrinde ferş-rûb-ı Harem
Nef’î
zevrak-çe: Küçük kayık.

Atladı dâmen tutup üç çifte bir zevrak-çeye
Geçti sandım mâh-ı nev âyîne-i billûrdan
Yahya Kemal

çeb-endâz: (jİJûl) Far. Hilekâr olan, yoldan çıkmış olan.

Vermez feleğin devr-i çeb-emddzına hükmü
Kor hikmet-i teslîmi kazâ vü kader eyler
Nef’î

çegâne: Far. Büyük çarpara, çengi defi.

Peymâne olup mey-i mugâne
Gelmişti çegâneler figâne
Nâbî
Verir başka hâlet dil-i âşık-âne
Bu dil-keş-i hevâda bu çenk ü çegâne
Muallim Naci

çeh: Far. Kuyu, bi’r.

Çeh değil sîb-i zenâhdânında yer almış
Nedîm
Zahm-ı engüşt-i nigâh-ı intikdhmdan senin
Nedim çeh-i sûzân: Yakan kuyu.

İçir vahdet meyin kansın yolunda mest-i aşk olsun
Firâkıyla yeter yandı çeh-i sûzânda eğlenmez
Âdile Sultan

çehâr: Far. Dört. bk. çâr.

Dâr-ı dünyâ-jı denînin, kim cefâ bünyâdıdır
Mihnet ü derd ü belâ vü gam çehâr erkânıdır
Ulvîi
Kadim (Bursalı Yeğenoğlu)
İfâza-bahş-ı hayât olmasaydı nâmiye
Kururdu ırkı mevâlidi ümmehâtı çehâr
Ziyâ Paşa

çehâr-yâr: Dört dost.

Gidelim hâlini arz et
Leylâ
Der-i vA-ji çehâr-yâre
Leylâ
Hanım

çehâr-yâr-i güzîn: Seçkin dört dost.

Yollarına onların cânım fedâ olsun benim
Kıla mahşerde şefâat ol çehâr-yâr-i güzîn
İlhâmî, Selîmî (Sultan III. Selim)

çehre, çihre: Far. Surat, vech, yüz.

Bu çarh-ı çenberîde tutup devir usûlünü
Defjâf-ı mihr kılmış idi çehresin nihân
Bâkî
Ağlamış çehreli sûfî ne bile
Cennete girse de gülmez meselâ
Sünbülzade Vehbi
Işk
Mısr’ında
Züleyhâ’ya odur hem-derd olan
Yûsufî dînâra dâim çihresi hem-reng olur
Hamdullah Hamdi

çehre-i acûz: Çirkin çehre.

Gaze-i attâr ile gelmez çehre-i acûze intizâm
Ziyâ Paşa

çehre-i baht: Talih yüzü.

Târ u pûd-ı siyâhî-i şebten
Çehre-i bahtıma nikâb ettim
Fehîm (Hoca Süleyman)

çehre-i cem’iyyet: Toplumun yüzü.

Dâmen-i ikbâlime gerd-i taarruz yetmeyip
Çeşm-i hâsid çehre-i cem’iyyetimden dûr idi
Fuzûlî

çehre-i dîn: Dinin görünüşü.

Yazık ki çehre-i memsûha döndü çehre-i dîn
Bugün kuşatmada
İslâm’ı bir nazar: Nefrîn
Mehmet Akif

çehre-i elem: Elem yüzü.

Baktıkça ben dönüp dönüp ârâm-gâhıma
Bin çehre-i elem görünürdü nigâhıma
Kemalzâde Ekrem Bey

çehre-i emel: İstek yüzü.

Seyf ü sinânla bârik olur çehre-i emel
Tîr ü kemânla vaz’ olunur en kavî temel
Abdülhak Hâmit

çehre-i füsûn-perver: Büyüleyici yüz.

Bence hîç şüphe yoktur ki sendendir
Ey güzel çehre-i jüsûn-perver
Bağdatlı Ruhî çehre-i gabrâ: Sisli çehre.

Subhunda bahânın şu sabâhat bulunur mu
Bak çehre-i gabrâya nasıl şen, ne cüvândır
Mehmet Akif

çehre-i girye-nikâb: Gözyaşı ile örtülü çehre.

Dolaşıp neş’e-i san’atla gülen dîdelerin
Çehre-i girye-nikâbmda hayât-ı beşerin
Tevfik Fikret

çehre-i gül-fâm-ı şarâb: Şarap renkli, kırmızı çehre.

Güldürürken yüzümü çehre-i gül-fâm-ı şarâb
Neye lâzım bana sâkî-i dil-ârâm-ı şarâb
Şinasî çehre-i handân: Gülen yüz.

Büyük derin gecelerden, derin semâlardan
Sürâdıkâta bürünmüş bu çehre-i hamddn
Fâik
Âlî Bey

çihre-i hâsid: Haset ehlilerin çehresi.

Değildir mevki-i hüsn-i nazar jeng olsa âyîne
Bu yüzdendir ki dâim çihre-i hâsid beşûş olmaz
Lebîb (Mehmet Lebib)

çehre-i hezâr: Bülbülün çehresi.

Debîr-i bâd verip tıjl-ı andelîbe sebak
Götürdü çehre-i hezârdan nikâb-ı hafâ
Fuzûlî

çehre-i hulyâ: Hülya yüzü.

Bir tesellî, yeni bir mevce-i hüsn
Bulduğum çehre-i hulyâ, mûnis
Fâik
Âlî Bey

çehre-i ibret: İbret yüzü.

Çeşm-i zü’l-basâire her seng-i makbere
Mirât-ı sâf çehre-i ibret değil midir ?
Hersekli Arif Hikmet

çehre-i mâhî: Aya benzer çehre.

Çehre-i mâhî yüzün meş’alesi hâk eyler
Zühre’ji verd-ruhunşu’lesi çâk eyler
Şâhidî

çehre-i maksûd: Arzu edilen yüz.

Olunca perde-ber-endâz nazara çeşm-i şühûd
Göründü âyîne-i dilde çehre-i maksûd
Sâmî

çehre-i mâzî-i zî-beka: Kalıcı mazinin çehresi.

Mensûh ü münhasif, mütenahnih, ateh-lika: Bir varlık.

İşte çehre-i mâzî-i zî-beka
Tevfik Fikret

çehre-i mensî: Unutulmuş çehre.

Ey seyf ü kalem, ey iki mahkûm-ı siyâsî
Ey behre-i fazl u edeb ey çehre-i mensî
Tevfik Fikret

çehre-i memsûh: Çirkin yüz.

Yazık ki çehre-i memsûha döndü çehre-i dîn
Bugün kuşatmada
İslâm’ı bir nazar: Nefrîn
Mehmet Akif

çehre-i murdâr: Pis çehre.

Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdârımıza
Tükürün: Belki biraz duygu gelir ârımıza
Mehmet Akif

çehre-i pejmürde: Dağınık çehre.

Şûh-ı gül çehre-i pejmürde kazâdır ma’nâ
Eğer olmazsa karîn nâzikî-i tabre
Nâbî

çehre-i zerd: Sarı beniz.

Belirir çehre-i zerdinde dimâ’-i hiddet
Nev-hilâl-i şafak âgûşa döner şekl-i izâr
Kemalzâde Ekrem Bey

çihre-i zerd: Sarı beniz.

Sıdkımın daâsına ışkın yolunda dostum
Eşk-i çeşmimle oluptur çihre-i zerdümgüvâh
Âhî

çehre-fersâ: Yüz süren.

Cenâb-ı bârigâh-ı rif’ati ol denlü âlîdir
Ki hâk-ipâyine sükkân-ı ulvî çehre-fersâdır
Nefi

çehre-küşâ: Yüzünü açan, yüz açıcı.

Meh-çe-i râyet-i hümâyûnu
Aftâb-ı münîre çehre-küşâ
Nedîm

çehre-nümâ: Yüz gösteren, görünen.

Bâkî yâ şâhid-i maksûd olur çehre-nümâ
Sâf ü pâk âyîne-i dilde gubâr olmayıcak
Bâkî

çehre-sâ: Yüz süren.

Evc-i hevâda yedi muallâk döner hamâm
Bircîş eşiği hâkine olurdu çehre-sây
Bâkî
Aceb ne tîz ferâmûş eder cebîn-i gurûr
Hasîr-i mescide her rûz çehre-sâlığını
Nâbî

çekâçâk: (l l£>-) Far. Kılıç ve bıçak gibi âletlerin çarpmasından çıkan ses.

Bir arbede bir hücûm-ı çâlâk
Bir hançer ü miğfer ü çekâçâk
Ziyâ Paşa

çekîde: Far. Damlamış.

Bir kerre bûs eden seni ölmez
Hızr-misâl
Ab-ı Hayât la’l-i kUndençekîdedir
Nazîm (Yahya)
Ruhsârı zerd-fâmım her kim görse der kim
İlm-i belâdan ayâ bu bir çekîde midir
Esrar Dede
Çekîde olsa kemter reşha-i nîsân ihsânı
Bulur telh-âbe-i zehr-i helâhil hâlet-i kevser
Üsküdarlı Hakkı Bey

çekîde-i yâkût: Yakutun damlamışı.

Eylerse hâst-gâr-i lebin secde-i niyâz
Etmek gerek çekîde-i yâkûttan vuzû’
Nâbî

çelenk, çeleng: Far. Mücevher veya madenden yapılıp başa takılan taç veya sorguç.

çeleng-i şeh-bâz: Gösterişli çelenk.

İki kulağı çeleng-i şeh-bâz
Gerdânı sürâhî-işeref-râz
Şeyh Galip

çelîpâ: Far. Haç, put.

Ne milletten sen ey ruhbân-ı kilîsdJi beğenmezsin
Kilîsâyı beğendin de çelîpâjı beğenmezsin
Sürûrî
Bir frengî kâfir olduğun bilirdi
Avniyâ
Belin ü boynunda zünnâr ü çelîpâyı gören
Avnî

çelîpâ-yı gam: Gam putu.

Sen türâb-ı siyehte bir mahbûs
Ben çelîpâ-jigamda bir maslûb
Cenap Şahabeddin çemân: Far. Salınarak, naz ile yürüyen.

Yolda gördüm yâri mest ü çemân olmuş gelir
Tâb-ı meyle hânmânsız cihân olmuş gelir
Riyâzî
Çekilse nejtla yârân-ı safâ seyr-i çemen-zâra
Salâya başladı mürg-i çemen serv-i çemân üzre
Nef’î
Gör kadd-i yâri serv-i çemân söylerim ona
Bak ol dehâna râz-ı nihân söylerim sana
Nedîm

çemen: Far. Ağaç ve yeşilliğin bol olduğu yer.

Tâ ki ol gül-ruh gelip seyr-i gül-istân eyleye
Avniyâ dâim ter olsun eşk-i çeşminle çemen
Avnî
Tutuşsun ol çemen kim lâlesinde dâg-ı hasret yok
Gülünde bûy-ı ülfet nergisinde çeşm-i ibret yok
Nevres-i Kadim
Her biri başka diyârın gülüdür
Her biri bir çemenin bülbülüdür
Sünbülzade Vehbi
Şol çemenden tek nasîbim nergiz olsun yâr ile
Kalsın ol dem hîç bilinmez bir giz olsun yâr ile
Şeref Yılmaz

çemen-i cân: Can yeşilliği.

Hâmdır meyve-i vaslım sana olmaz dersin
Olsun ey tâze nihâl-i çemen-i cân olsun
Nedim çemen-i dehr: Dünya yeşilliği.

Bâğ-bân-1 çemen-i dehre hayâl-i dehenin
Sebeb-i terbiyet-i gonca-i handân olmuş
Fuzûlî

çemen-i dünyâ: Dünya yeşilliği.

Eyledim seyre gelelden çemen-i dünyâyı
Zîb-i destâr-ı emel gonce-i istiğnâyı
Nâbî

çemen-i ezhâr: Çiçeklerin çemeni.

Semen-zâr olmada feyz-i letâfetle
İrem manzar
Çemen-i ezhârla hayret-fezâdır çeşm-i im’ân
Üsküdarlı Hakkı Bey

çemen-i gül: Gülün yeşilllik bahçesi.

Pârmdl-i şitâ olmadan iklîm-i çemen-i gül
Ver hükmünü ey serv-i revân köhne-bahârın
Nedim

çemen-i gül-şen: Gül bahçesinin yeşilliği.

Tâ cilve-geh-i berk-i belâ hırmenimizdir
Hâkister-i dûzah çemen-igül-şenimizdir
Nâiiî çemen-i lutf: İhsan, lütuf çemeni.

Mihr-i cûdun çemen-i lutfa zer-ejşân olalı
Gül-şen-i dehri bezer nergis-i bostân-ı kerem
Ahmet Paşa

çemen-i sebz-remâd: Yeşil kül çemeni.

Yazsalar ravzasının nâmını âteş-dâna
Zîr-i âteşte olur bir çemen-i sebz-remâd
Nâbî

çemen-ârâ: Çemeni süsleyen.

çemen-ârâ-yı sühan: Sözün çemen süsleyeni.

Hâmemdir ol ebr-i çemen-ârâ-yı sühan kim
Bir katresi bir gül-şen-i şM-âb-ter eyler
Nef’î

çemen-ârâ-yı zafer: Zaferin çemen süsleyeni.

Şemşîr ki ebr-i çemen-ârâ-yı zaferdir
Seng-i yede-i nusret ona seng-i fesândır
Nef’î

çemen-istân: Çemenlik yer, bahçe.

Nev-nihâl-i çemen-istân-ı cemâl
Gonca-i tâze-res bâğ-ı visâl
Sünbülzade Vehbi

çemen-istân-ı dil-ârâ: Gönlü dinlendiren çemenlik.

Ya sahn-ı cihân bir çemen-istân-ı dil-ârâ
TabHm ona bir bülbül-i şûrîde nagamdır
Nef’î

çemen-pûş: Çemen örten.

Nev-bahâr oldu çemen-pûş oldu sahrâlar yine
Cilve etti seyl-âsâ serde sevdâlar yine
Nâbî

çemen-zâr: Çemenlik yer.

Çekilse ne olayârân-ı safâ seyr-i çemen-zâra
Salâya başladı mürg-i çemen serv-i çemân üzre
Nef’î
Sen bir gül isen bugün dikensiz
Azâde-i hayâtsın mihensiz
Ben âlemi neyleyim çemen-zâr
Ben âlemi neyleyim çemensiz
Abdülhak Hâmit
Fasl-ı bahâr geldi seyreyle ldle-zdrı
Gül-zân et temâşâ kıl nazna-i çemen-zâr
Ziyâ Paşa

çemen-zâr-ı belâ: Belânın çemenlik yeri.

Bâd-ı âhımla gül-istân-ı felâket hurrem
Eşk-i çeşmimle çemen-zâr-ı belâ sebz ü nadîr
Üsküdarlı Hakkı Bey

çemen-zâr-ı fenâ: Yokluğun çemenlik
yeri.

Çend rûze gül-i ikbâl-i çemen-zâr-ı fenâ
Eder elbette dimâğ-ı dile îrâs-ı zükâm
Nâbî

çemen-zâr-ı Sebâ: Saba ülkesinin çemenlik yeri.

Hüdhüd-i nutkuma bâğ-ı sühanımda görse
Ola zindân dil-ı Belkîs’a çemen-zâr-ı Sebâ
Nazîm (Yahya)

çenâr, çınâr: Far. Bilinen ağaç, çınar.

Serverâ cânımı var devletin eyyâmında
Sümhülün turnasına el uzada şâh-ı çenâr
Bâkî
Zîr-i destinde olursa ta’n mı gül-şende çenâr
Ey sehî-kâmet meseldir dest ber bâlâ-yı dest
Taşlıcalı Yahya Bey

çenâr-ı köhne: Eski çınar.

Pîrlikte âteş-i fakrın olur te’sîri saht
Gör çenâr-ı köhnenin hâlin nice sûzân olur
Âsım (Çelebizade Seyhülislâm İsmail)

çenâr-ı serkeş: Baş çeken çınar.

Kaldırdı elini çenâr-ı serkeş
Bir söz dedi var içinde ateş
Şeyh Galip

çenâr u serv-i gül-şen: Gül bahçesinin servi ve çınarı.

Gül ü bülbül yine biri biriyle ettiler peymân
Çenâr u serv-i gül-şen el ele vermiş hırdmdmdır
Riyâzî

çenâr-âsâ: Çınar gibi.

Çenâr-âsâ derûnundan tutuşmuş nahl-i zîbâdır
Sabrî

çenber: Far. Daire şeklinde bağ veya kuşak.

Hey ne çdbük-bdzdır hindû benin kim zülfünü
Gâh bir müşgîn resen geh anberîn çenber düzer
Şeyhî
Atına bir na’l-i sîmîn kapına bir halka mâh
Cünnene zernn gılaf ü tablına çenber güneş
Lamiî Çelebi
Yiğit mi oldun a cânım nedir bu kırmızı şâl
Başında dün daha bağlıydı kırmızı çenber
Nedim çenber-i çerh: Feleğin çenberi.

Be bu bâzâr-ı cihânın kuru dükkânına yuf
Çenber-i çerhine vü kümbed-i gerdânına yuf
Usûlî (Yenice Vardarlı)

çenber-i devrân: Dönen çenber.

İkbâline idbârine dil bağlama dehrin
Bir dâirede devr edemez çemher-i devrân
Ziyâ Paşa

çenber-i dolâb-ı vücûd: Vücut dolabının çenberi.

Bestedir birbirine çenber-i dolâb-ı vücûd
Mürtebit birbirine âb ile hâk âteş ü âb
Nâbî

çenber-i eyvân: Çadıra benzeyen gök kubbenin çenberi.

Olısar seyl-i fenâdan çü harâb âhir-i kâr
Kümbed-i kasrına vü çenber-i eyvânına yuf
Usûlî (Yenice Vardarlı)

çenber-i fânûs-ı hayâl: Hayal kabının çenberi.

Benzer felek ol çenber-i fânûs-ı hayâle
Kim nakş-ı temâsîli senü’l-cereyândır
Ziyâ Paşa

çenber-i fitne: Fitne çenberi.

Ham kılmış idi kaddimi çenber gibi zülfün
Olmamış idi çarha dahi çenber-i fitne
Hamdullah Hamdi

çenber-i nâûre-i çarh-ı vârûn: Uğursuz feleğin su dolabının çenberi.

Cûy-bâr-ı dil-i vâlâ-himemim üzre döner
Rûz u şeb çenber-i nâûre-i çarh-ı vârûn
Münif

çenberî: Çenber şeklinde.

Bu çarh-ı çenberîde tutup devir usûlünü
Defjâf-ı mihr kılmış idi çehresin nihân
Bâkî

çend: Far. 1. Birkaç. 2. zf.

Her ne kadar; tâ ki.

Gül-şenin haddi değil kûyuna taklîd etmek
Çend evrâkla dacvâsını temdîd etmek
Nâbî
Çend rûze gül-i ikbâl-i çemen-zâr-ı fenâ
Eder elbette dimâğ-ı dile îrâs-ı zükâm
Nâbî
Ki çend sâle afârît-i bî-emân-ı Arab
Irâk’ın etmiş iken arsasın hardb-âhdd
Nâbî

çeng: Far. 1. Kanuna benzer bir çalgı âleti. 2. El. 3. Pençe
Bezm-i felekde urmuş idi
Zühre sâza çeng
Lâtû safâda hurrem ü handân u şâd-mân
Bâkî
Konup çeng edicek bülbül nihâl-i gül-bün-i sebzi
Gümüş telden dizer ebr-i bahân ona evtârı
Nef’î
Kurdun bize ânât-ı ziyâdan
Hissiyât-ı ebkâr ile âraste bir çeng
Cenap Şahabeddin

çeng-i garam: Aşk çalgısı.

Dehri etti câ-ji raks âvâze-i bâng-ı sürûr
Çerhi kıldı pür-tanîn âvâze-i çeng-i garâm
Üsküdarlı Hakkı Bey

çeng-i rıhlet: Göç çalgısı.

Çalmakta başında çeng-i rıhlet
Hâlâ mı hevâ-yı bezm-i vuslat
Abdülhak Hâmit

çeng-i sâzende: Çalgıcı çengi.

Çeng-i sâzendesidir târ-ı şihâb ile hilâl
Satl-ı har-bendesidir efier-ı Nûşirvânî
Nâdirî (Ganizade)

çeng-i şâhîn: Şahinin pençesi.

Ey Nizâmî umma yârin çîn-i zülfünden halâs
Kim görüptür peşşeyi kim çeng-i şâhînden çıkar
Nizâmî

çeng ü çegâne: Çeng ve çegâne.

Verir başka hâlet dil-i âşık-âne
Bu dil-keş-i hevâda bu çenk ü çegâne
Muallim Naci

çeng ü rebâb: Çeng ve rebab.

Sâkî getir getir yine dünki şarâbımı
Söylet dile getir yine çeng ü rebâbımı
II. Sultan
Murat

çengâne: Çingene, malum kavim.

Hoşçadır dil-beri çengânelerin
Yüzü esmerdir o cânânelerin
Enderunlu Fâzıl

çengî: Çeng çalıp oynayan rakkase.

Gönlüm elden gitti sevdânın ne gâlib çengi var
Muallim Naci
Zenneye çıksa oyunda çengi
Yüreği oynar uçardı rengi
Sünbülzâde Vehbî

çeng-veş: Çengi gibi.

Çeng-veş öyle büküldü kametim derd ile kim
Hâlimi gören kişi ney gibi feryâd eyledi
Hamdullah Hamdi

çengâl, çengül: Far. Çengel, yırtıcı hayvan eli.

Bahr-i aşkında çekip almağa gönlüm zevrakın
Dest-i cevrinle ham-ı zülfünü çengâl eyledin
Ahmet Paşa
Ar eder almağa çengâline nesr-i feleği
Sayd için eylese şeh-bâz-ı hayâlim pervâz
Nef’î
Nücûm birle felek bîşe-zâr-ı kadrinde
Peleng-i sayd-figendir hilâl ona çengâl
HayaHBey

çengel-i ukâb: Kartal pençesi.

Sayyâd-ı çarh zâğ-ı şebi kılmağa şikâr
Şekl-i hilâli kılmış idi çengel-i ukâb
Necati Bey

çep: Far. 1. Sol. 2. Yanlış.

çep ü râst: Sol ve sağ.

Söz müdür ol ki çep ü râst düşse bir mazmûn
Nice ma’nâ-yı dürüstün boza bir laşz-ı sakîm
Nef’î

çep-endâz: Hilekâr.

Beni dûr etti zîrâ der-geh-i devletpenâhından
Nice hicv etmeyeyim bir böyle gaddâr u çeb-endâzı
Nef’î
Ben anladığım çerh ise bu çerh-i çep-endâz
Yahşi görünür sûreti ammâ ki yamândır
Ziyâ Paşa

çep-endâz-ı felek: Feleğin hilekârı.

Muhâl ise eğer devr-i çep-endâz-ı felekten bu
Hudâ kâdirdir etse bâri hükmün imtidâd üzre
Nef’î

çep-endâz: Far. Hileci.

Ben o meh-rû ile Râgıp işim sağ ettim
İmtihân eylemesin çerh-i çep-endâz bana
Koca Râgıp Paşa

çerâg, çirâg: Far. Fitil, mum; kandil.

Rûşen etti adilden her kûşesinde bin çerâg
Cârî etti feyizden her milkine bin cûy-bâr
Fuzûlî
Fürûğ-ı devletidir tâk-ı âsmâna çerâg
Ulüvv-i himmetidir bâr-gâh-ı çerhe imâd
Nâbî
Çerâgı sûz-ı SemPden yakar ey Enverî şi’rin
Necâtî şîvesi üslûb-ı elfâzı
Nizâmî’dir
Enverî

çerâg-ı âlem-efrûz: Âlemi aydınlatan.

Figân-ı nîm-şebten nice mahrûm olmasın bülbül
Uyardı yine her gül bir çerâg-ı âlem-efrûzu
Nef’î

çerâg-ı aşk: Aşk fitili.

Pd-bürehm çâk-sîne merd-i rüsvâyîleriz
Şems’ten yaktık çerâg-ı aşkı
Mevâyî eriz
Aşkî

çerâg-ı bezm-i hecr: Ayrılık meclisinin mumu.

Çerâg-ı bezm-i hecri olduğum yapmış yakıştırmış
Diraht âteş nihâl âteş gül âteş intizâr âteş
Şeyh Galip

çerâg-ı bezm-i nâ-dân: Cahiller meclisinin lâmbası.

Yakar ehl-i dilin şem’-işeb-drârveş ciğerhânın
Çerâg-ı bezm-i nâ-dâna yanarpervânedir dünyâ

haşmet

çerâg-ı câm: Kadeh mumu.

Rûz-ı rûşenden nejtla enver olursa şâmımız
Mihr-i âlem-tâbdan yakar çerâg-ı câmımız
Hayâlî Bey

çerâg-ı dil: Gönül ışığı.

Fetîle-sûz olalı aşk oldu çerâg-ı dile
Şerâr-ı berk-ı cünûn tâb verdi dâg-ı dile
Nevres-i Kadim

çerâg-ı dûdmân-ı nükte-pîrâ: Nükte düzenleyici kabilenin mumu.

Hudâvendâ bana şimdi peyâmı geldi gerdûnun
Demiş kim ey çerâg-ı dûdmân-ı nükte-pîrdJİ
Nedîm

çerâgencümen-i bahs-i kâinat: Kâinatın bahsolunan meclisinin mumu.

Söndü çerâg-ı encümen-i bahs-i kâinât
Bilmem ne yüzle yanmadadır şem’-i hâren
Üsküdarlı Hakkı Bey

çerâg-ı hâss-ı cânân: Sevgilinin özel mumu.

Şem’-i bezm-i yâr olup sûzân ü giryân oldum âh
Reşk eder âlem çerâg-ı hâss-ı cânân oldum âh
Enderunlu Vâsıf

çerâg-ı hûrşîd: Güneş ışığı.

Verâ-yı perdede yakmış çerâg-ı hûrşîdi
Hayâl-bâz-ı zemâne ne gösterir görelim

çerâg-ı hüsn: Güzellik ışığı.

Çerâg-ı hüsnüne ey meh beni pervâne derlerse
Kabûl et sen dahi ey şûh-ı M-pervâ ne derlerse
Nâbî

çerâg-ı İlâhî: İlahî ışık.

Biter mi bitti denilmekle nûr-ı nâ-mütenâhî
Nefesle kaM-i itfâ mıdır çerâg-ı İâh
Muallim Naci

çerâg-ı izâr-ı dil-ber: Sevgilinin yanağının ışığı.

Şuâ-i meyle çerâg-ı izâr-ı dil-ber ile
Sevâd-ı şâmı ziyâ-bahş-ı âştâb edelim
Nâbî

çerâg-ı mâh-ı şeb: Gece çıkan ayın ışığı.

Bahsetmesin izârın ile encümende şem’
Kanda çerâg-ı mâh-ı şeb-ejrûz kandaşem’
Bâkî

çerâg-ı mâh-ı tâbân: Parlak ayın ışığı.

Niçe kim bu nücûm-ı çarh üşüp pervâneler gibi
Alalar ortaya her şeb çerâg-ı mâh-ı tâbânı
Hayalî Bey

çerâg-ı meclis-i mestân: Mestler meclisinin ışığı.

Şarâb-ı âteşînin keyfi rûyunşu’lelendirmiş
Bu hâletle çerâg-ı meclis-i mestân mısın kşr
Nedîm

çerâg-ı nûr-ı aşk: Aşk nurunun ışığı.

Cism ü cân seyreyle bak dilde çerâg-ı nûr-ı aşk
Kîmyâ-yıpâk-i cândır hâk-i dervîşânıgör
Âdile Sultan

çerâg-ı re’y: Tercih ışığı.

Çerâg-ı re’yidir olşem’-i bezm-efrûz-ı kudsî kim
Ona etmiş kader fânûs-ı mînâ çarh-ı vdldyı
Nefi çerâg-ı rûşen: Parlak ışık.

Şem’ lâzım değil ey sâkî yeter mecliste
Şu’le-i câm-ı şeb-ejrûz çerâg-ı rûşen
Bâkî

çerâg-ı şöhret-i pervâne: Pervanenin şöhret mumu.

Fürûzândır çerâ-g-ı şöhret-i pervâne tâ mahşer
Zebân-ı şu’le-i âvâzı hâmûşân hâmûş olmaz
Koca Râgıp Paşa

çerag-ı tal’at: Parlaklık ışığı.

Çeşme-sâr-ı devletinden
Ab-ı Hayvân müstefîz
Şeb-i çerâg-ı takatinden mâh-ı enver müstenîr
Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

çerâg-ı türbet: Türbe ışığı.

Şehîd-i aşkın oldum ldle-zdr-ı dâgdır sînem
Çerâg-ı türbetimşem’-i mezânm varsa sendendir
Şeyh Galip

çerâg-ı ümîd: Ümit ışığı.

Bilâ-ta’ab olur ejrûhte çerâg-ı ümîd
Gehi düşer geh nefes vaktine müsâdif olur
Nâbî

çerâgân: Etrafı aydınlatma, şenlik.

Her seher tâ ki döne
Cem gibi câm-ı hûrşîd
Her gece tâ kim ola bezm-i çerâgân-ı felek
Nef’î

çerâg-âver: Çerağ taşıyan.

çerâg-âver-i dîn: Dinin ışığını taşıyan.

Aşıka fikr ü hayâl-i seheri doğdu yine
Pertev-i cebhe-i îmân çerâg-âver-i dîn
Âdile Sultan

çerâg-efrûhte: Ev bark ile çerağ edilmiş.

Çarh abdâlmdır ey meh tende dâg-ejrûhte
Mihr bir pür-şevk bendendir çerâg-efrûhte
Hayalî Bey

çerâg-fürûz, çerâg-efrûz: Aydınlatan, ışıtan.

çerâg-efrûz-ı mâh-ı âsümân-ı behcet: Güzellik göğünün ayının ışıtıcısı.

Siyeh-dilsin düşmen-i bî-vefâsın hayf bilmezsin
Çerâg-ejrûz-ı mâh-ı âsümân-ı behcetin kimdir
Nailî

çerâ-gâh, çerâ-geh: Far. Çayır, otlak.

çerâ-gâh-ı himmet: Çalışma otlağı.

Bâz-ı şikâr-gîr çerâ-gâh-ı himmetim
Kâm dügün cünbüş bâl ü perimdedir
Nâbî

çerâ-gâh-ı safâ: Temiz otlak.

Behîmiyyet çerâgâh-ı safâdır
Gam-ı âlem benî âdem içindir
Arif (Mehmet)

çerb: Far. Semiz, yağlı.

Dünyâ çerb ü şîrîn-durur âdem gerektir yiyesi
Kem nesneyi tama’ edip kösüp kömürüp yutmagıl
Yunus Emre

çerb-i leb-i şîrîn: Tatlı dudak yağı.

Şem’ olmaz isem bezmine bu sûz ile bârî
Der-gâhına bir meş’ale-i rûşenin olsam
Nedîm

çerb ü şîrîn: Yağlı ve tatlı.

Çerb ü şîrîn olma halka, lokma-veş yerler seni
Telh-güjtâr olma zîrâ akreb eylerler seni
Câmî (İstanbullu Mehmet)
İmrenme görüp çerb pilâvın ümerânın
Kim yüreği yağıyle pişüpdür fukarânın
Azmî (Pir Mehmet)

çerb-zebân: 1. Tatlı dilli. 2. Yaltakçı, hilekâr.

Yüzünü medh edicek şevkden dili dolaşır
Ne denlü çerb-zebân ise ey piser kındîl
Hamdullah Hamdi

çerde: Far. Renk.

Bir mâh-ruh-ı siyâhçerde
Çün âb-ı beka vü rây-ı perde
Şeyh Galip
siyâh-çerde: Siyah renkli
Bir mâh-ruh-ı siyâh-çerde
Çün âb-ı beka-yı verâ-yı perde
Şeyh Galip

çerh, çarh: (>0 bk. çarh.

çespân, çesbân: Far. Lâyık, münasip.

Çesbândır ârzû-yı dile ye’sten hele Ümmîd esîr-i keşmekeş-i ihtimâl iken
Nâbî
Bu mahalde acep evsâfına çespân görünür
Ne ola bu beytini
Bâkî’nin edersem tazmîn
Nef’î
Kahbe hicvine tenezzül mü ederdim ammâ
Bir kazâ ile bu da tab’ıma çesbân düştü.

Nef’î

nâzenîn vücûd ü o kâmet-i bâlâ
Nesîc-i işve vü efsûn-ı nâza çespdür
Nedlm çespîde: Far. Lâyık, uygun.

Var hüccetine göre usûlü
Çespîde kabasına fusûlü
Şeyh Galip

çeşm: Far. Göz. c. çeşmân.

Çehre gül, sîne semen, çeşm mükehhel-i nergis
Hat çemen, gonca dehen, ca’d muanber-i sünbül
Bâkî
Çeşm ü ebrû hâl-i hindû zülf-i câdû bulsa ger
Öykünürdi âştâb ol âfet-i devrânuma
Bâkî
Çeşmin o
Kahramân-ıgazab-nâktir senin
Kim hışmı zâil olsa dahi bî-emân olur
Nef’î

çeşm-i âb-dâr: Sulu göz.

Mürîd-ipîr-i aşkım teyke-i mihnette bî-mânend
Yolumu eşk-i çeşm-i âb-dânm gibi pâk ettim
Enverî

çeşm-i âdem: Âdemin gözü.

Ey perî gencîne-i hüsnünde çeşm-i âdeme
Şekl-i ejder görünen her lahza bu gîsû gibi
Enverî

çeşm-i âhû: Ceylânın gözü.

Ey çeşm-i âhû hicr ile tenhâlara saldın beni
Çün nâfe-i bağrım hûn edip sahrâlara saldın beni
Riyâzî

çeşm-i âlem: Âlemin gözü.

Ukûl ü akla ikâl oldu bu acîbpâ-bend
Dü-çeşm-i âlemi bend etti buganb ejûn
Yenişehirli Avni

çeşm-i alîl: Hasta göz.

Çeşm-i alîli hasret ilepür-nem eyledim
El îd-i ekber eyledi ben mâtem eyledim
Belîğ

çeşm-i âlim: Âlimin gözü.

Görmemiştir çeşm-i âlim böyle eyvân-ı refî’
Hulk u îcâd olalı ziynet-serây “kün fe-kân”
Üsküdarlı Hakkı Bey

çeşm-i âşık: Âşığın gözü.

Kendi hüsnün hûblar şeklinde peydâ eyledin
Çeşm-i âşıktan dönüp sonra temâşâ eyledin

çeşm-i âteş-hîz-i tennûr: Tandıra ateş veren göz.

Milket-i ma’mûr-ı ümmîdim harâb ettin harâb
Çeşm-i âteş-hîz-i tennûr oldu tûfân etti cûş
Esrar Dede

çeşm-i âz: Hırs gözü.

Sayd-ı mürg-ı câhdan bir lahza fdrigü, l-bdl olup
Çeşm-i âzı hani bir şeh-bâz kim bâz etmedi
Şeyhülislâm Yahya

çeşm-i bâdâm: Badem göz.

Bezm-i meyde nukle el sunmaz hemân ancak
Nedîm
Dü-berin ünnâb-ı la’lin çeşm-i bâdâmın bilir
Nedîm
Nedim

çeşm-i baht: Talih gözü.

Görme erzânî
Süleyman-ı bârgâh-ı nazm iken
Çeşm-i bahtım çeşm-i mûr-ı mdtUvdmdan teng ü târ
Nazîm (Yahya)

çeşm-i basîr: Görüp anlayan göz.

Kaldı hayrette görüp hâce-i nasîr
Gördü kim perdelidir çeşm-i basîr
Sünbülzade Vehbi

çeşm-i basîret: Basiret gözü.

Bakılsa çeşm-i basîretle nakş-ı hestiye
Verir birbirine irtibât-ı istikrâr
Ziyâ Paşa

çeşm-i bed: Kötü, kem göz.

Bilir âşık ki sana a’dâdan hergiz zarar gelmez
Velîkin çeşm-i bedden sakınır ol sun’-ı Yezdânî
Cinânî

çeşm-i bed-reng: Kötü renkli göz.

Kaplumbağa iki çeşm-i bed-reng
Kirpikleri hemçü pâ-yı harçenk
Şeyh Galip

çeşm-i bîmâr: Hasta göz.

Nişân-ı nâvek-i müjgân eder dil-zârı
Nişânladım hele ben de o çeşm-i bîmârı
Nâbî

çeşm-i câdû: Cadı gözü.

Zâhide din uğramak isterse
Tanrı hışmına
Nâzır olsun bir nazar ol çeşm-i câdûdan yana
Zâtî (din: söyleyin!)

çeşm-i cân: Can gözü.

Bin havf ile çeşm-i cânı bâz et
Encâm-ı belâdan ihtirâz et
Şeyh Galip
Bak çeşm-i cân ile kamu eşyâyı seyr et oldu nûr
Evrâk-ı esrârı oku defter ile eş’ângör
Âdile Sultan

çeşm-i cellâd: Cellât göz.

Ne âdemler helâk eyler görün ol çeşm-i cellâdı
Anılsayine ammâ mârtüvdn bir hastadır adı
Nef’î

çeşm-i cihân-bîn: Cihanı gören göz.

Dîdeden çıksa leb ü dendânı yârin hecr ile
La’l ü dürrü âlemin çeşm-i cihân-bînden çıkar
Nizâmî

çeşm-i çarh: Feleğin gözü.

Necm-i bahtın rûzgâra yâdigâr-ı âsümân
Hâk-ipâjin çeşm-i çarha ber-güzâr-ı rûzigâr
Akif Paşa

çeşm-i çerâg-ı dü-cihân; Her iki dünya ışığının gözü.

Bu letâfetle sen ey çeşm-i çerâg-ı dü-cihân
Nâr-ı aşkınla tutup yanmakda mâh ü âştâb
Âdile Sultan

çeşm-i dikkat: Dikkat gözü.

Bana sen vehle-i ûlâdagöründün ma’rûf
Çeşm-i dikkatle bakıldıkça münekkersin sen
Cûdî

çeşm-i dil: Gönül gözü.

Hoşâ ey burc-ı izz ü devletin hûrşîd-i tdhdnı
Yine lûtfunlapür-nûr eyledin çeşm-i dil ü cânı
Nedim

çeşm-i dil-ber: Sevgilinin gözü.

Çeşm-i dil-ber kanım içse cân bağışlar lebleri
Devlet ol bîmâra kim dârü’ş-şifâ yanındadır
Hayâlî Bey

çeşm-i ehl-i derd: Derd ehlinin gözü.

Ona dertli varan ey Adile elbet bulur dermân
Ki hâk-ipâki çeşm-i ehl-i derde tûtiyâgönlüm
Âdile Sultan

çeşm-i erbâb-ı vazâif: Vazifesini bilenlerin gözü.

meh-i çâr-deh-sâlin bakar ebrûsuna dil
Çeşm-i erbdh-ı vazâif meh ile sâldedir
Nâbî

çeşm-i eşk-bâr: Çok ağlayan göz.

Ne bâd-ı sarsar âh ne cüz’-i hâk-i beden
Ne sûz-i dil ne nem-i çeşm-i eşk-bâr kalur
Nâilî
Zayf-ı hayâlin erdiği dem çeşm-i eşk-bâr
Silker önüne ahzarî bir iki enâr
Behiştî

çeşm-i eşk-feşân: Gözyaşı saçan göz.

Gül bergine batan ne tikendir ?
Dedim.

Dedi: Müjgân-ı çeşm-i eşk-feşânındır senin
Fuzûlî

çeşm-i eşk-rîz: Ağlayan göz.

Hani nem-i çeşm-i eşk-rîzim
Hani dem-i serd-i germ-hîzim
F-azûM çeşm-i evliyâ: Evliya gözü.

Al-ı Osmânım çerâgı nûr-ı çeşm-i evliyâ
Şeh
Süleymân-ı zemânya’nî emîrü’l-mü’minîn
Taşlıcalı Yahya Bey

çeşm-i eyyâm: Günlerin gözü.

Edeyim medhine âgâz o kerîmü’l-şânın
Ki ne gördü ne görür mislini çeşm-i eyyâm
Nef’î

çeşm-i fıtnat: Çabuk anlayış ve kavrayış gözü.

Dûr-bîn-i fikr ile hakka ki çeşm-i fitnatı
Vâsıl oldu âlemin her nükte-ipinhânına
Nedîm

çeşm-i fukarâ: Fakirlerin gözü.

La’net ol devlete kim olagıdâ
Eşk-i çeşm-i fukarâ subh u mesâ
Nâbî

çeşm-i füsûn-kâr: Büyüleyici göz.

Sahbâ-yı lebin çeşm-i füsûn-kâra mı mahsûs
Feyz-i dem-i Îsâ iki bîmâra mı mahsûs
Şeyh Galip

çeşm-i füsûn-sâz: Büyüleyici göz.

Kim söyleşir ol çeşm-i füsûn-sâz ile zîrâ
Her bir müje bir nâdire-perdâz-ı mahabbet
Nef’î

çeşm-i galat-bîn: Yanlış gören göz.

Sun’-ı Hak âzâde-i lâ vü neamdır, hoşça bak, Gördüğün noksan senin çeşm-i galat-bînindedir
Abdulhak
Molla

çeşm-i gazâlân: Ceylanların gözü.

Meddâh olalı çeşm-i gazdldnma
Bâkî
Öğrendi gazel tarzını
Rûm’un şuarâsı
Bâkî

çeşm-i gazale: Ceylan gözü.

Mecnûn güsiste eylemedi bî-niyâz iken
Târ-ı nigâhı halka-i çeşm-igazaleden
Fuzûlî

çeşm-i gerdûn: Dönen göz.

Nakd-i nâkıs gibi düştü çeşm-i gerdûndan kamer
Tâ ki na’linden nişân-gîr oldu
Arz-ı Rûm
Nâbî

çeşm-i gevher-bâr: Cevher saçan göz.

Çeşm-i gevher-bânıma nisbet benim
Bahr-ı Muhît tıfldır hâk ile oynar şimdi girdi yaşına
Hayalî Bey

çeşm-i gırbâl: Kalbur göz.

Gubâr-ı hâtın ser-geştelikten gayn ey Nâbî
Nedir tahsîli bisyâr olduğundan çeşm-i gırbâlin
Nâbî

çeşm-i gîrâ: Tutucu göz.

düzd-i gamze tuttu işte sad çâk etti dâmânım
Amân ey çeşm-i gîrâ bârî sen koyver girîbânım
Nedim

çeşm-i giryân: Ağlayan göz.

Akan her katre-i eşkimde bin tûfân olur peydâ
Hurûş u cûşu deryâ-jı çeşm-i giryânımdan öğrensin
Leskofçalı Galip

çeşm-i girye-hîz: Ağlatan göz.

Ey çeşm-i girye-hîz eserin yok mudur senin
Ateş içindeyim haberin yok mudur senin
Koca Râgıp Paşa

çeşm-i güher-pâş: Cevher saçan göz.

Fuzûlî hâzin-i genc-i vefâyım ol sebebdendir
Güherler dökdüğü isrâf ile çeşm-i güher-pâşım
Fuzûlî

çeşm-i gürisne: Doymayan göz.

Vâiz-i çeşm-igürisne pîç ü tâb-ı cû ile
Mevsim-i iftârda “Ve’t-tîni ve’z-zeytûn” okur

nedîm

çeşm-i Hak-bîn: Hakk’ı gören göz.

Çeşm-ı Hak-bînde ağyâr ile yâr ikisi bir
Bâğ-ı tevhîdde zîrâ gül ü hâr ikisi bir
Halim
Giray (Kırım Hanı)

çeşm-i hakâret: Hakaret gözü.

Tehî sanma görüp ehl-i dili çeşm-i hakâretle
Sunup beyhûde bu aşkı sakın uşşâkı incitme
Âdile Sultan

çeşm-i hâmûş: Sessiz, suskun göz.

Zülf-i âşüftesi dîvâneye döndürdü beni
Çeşm-i hâmûşunu gördükçe edeb geldi bana
Esrar Dede

çeşm-i harîs: Hırslı göz.

Çeşm-i harîse cây-ı selâmet gelir hatar
Girdâba sevk-i zevrak eder ndhüdâryi hırs
Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

çeşm-i hâsid: Hasetçi göz.

Dâmen-i ikbâlime gerd-i taarruz yetmeyip
Çeşm-i hâsid çehre-i cem’iyyetimden dûr idi
Fuzûlî

çeşm-i hasret: Hasret gözü.

Yâdına çeşm-i hasreti yumdukçagâh gâh
Ey ân-ı hoş-güzeşte, gülümser durursun, âh
Tevfik Fikret

çeşm-i hırs: Hırs gözü.

Çeşm-i hırsı doyurur hâk ancak
Mevt eder çirkin onun pâk ancak
Sünbülzade Vehbi

çeşm-i hışm-âlûd: Hışımlı göz.

Lebleriyle çeşm-i hışm-âlûdunu sordum dedi
Piste-işîrîn-durur ol bu acı bâdâmdır
İbni Kemâl

çeşm-i hirbâ: Bukalemûn (renk değiştiren) göz.

Aceb nûr-ı muazzamdır ki hûrşîd-i cihân-ârâ
Urdu tâ binâ ki nisbet eyle çeşm-i hirbâdır
Sünbülzade Vehbi

çeşm-i hûn-bâr: Kan yağdırıcı göz.

Mecnûnu hem etti çeşm-i hûn-bâr
Sular saçuban yüzüne bîdâr
Fuzûlî

çeşm-i hûn-feşân: Kan fışkıran gözler.

Jâlelerdir eşk-i çeşm-i hûn-feşânı bülbülün
Berg-i güldür penbe-i dâg-ı nihânî bülbülün
Hayalî Bey

çeşm-i ibret: İbret gözü.

Tutuşsun ol çemen kim lâlesinde dâg-ı hasret yok
Gülünde bûy-ı ülfet nergisinde çeşm-i ibret yok
Nevres-i Kadim

çeşm-i ibtihâl: Allah’tan isteme, niyaz gözü.

Saklıyor çehre-işem’avâtı
Beşerin çeşm-i ibtihâlinden
Tevfik Fikret

çeşm-i idrâk: Kavrama gözü.

Zülf-i irfânına dil-beste arûsân-ı hayâl
Çeşm-i idrâkine dil-dâde sevâd-ı ejhâm
Nâbî

çeşm-i im’ân: İnceden inceye araştıran göz.

Semen-zâr olmada feyz-i letâfetle
İrem manzar
Çemen-i ezhârla hayret-fezâdır çeşm-i im’ân
Üsküdarlı Hakkı Bey
Çeşm-i im’ân ile baktıkça vücûd-ı ademe
Sahn-ı cennet görünür âdeme sahrâ-ji adem
Akif Paşa

çeşm-i inâyet: Yardım gözü.

Zernn-sitâne devlet ile eyleyip nazar
Nergisler oldu nâil-i çeşm-i inâyeti
Nâbî

çeşm-i insâf: İnsaf gözü.

Çeşm-i insâf kadar kâmile mîzân olmaz
Kişi mksanını bilmek gibi irfân olmaz
Tâlib-ı Kadim (Bosnalı)

çeşm-i intizâr: Bekleyen göz.

Bir işâret ola kurb-ı âsitânından diye
Yolda kaldı halka-i dürr gibi çeşm-i intizâr
Nazîm (Yahya)

çeşm-i irfân: İbret alıcı göz.

Nâr-ı gam nûr-ı safâ hep bir çerâgın pertevi
Çeşm-i irfân ile baksan arada bî-gâne yok
Âlî (Edirneli)

çeşm-i isti’câl: Aceleci göz.

Tuttuğum râh-ı taleb ümmîd sahrâsındadır
Çeşm-i isti’câlim ol sahrânın aksâsındadır
Muallim Naci

çeşm-i karâr: Karar gözü.

Verir sabra direng sâye dursa serv-i bâlâdır
Alır çeşm-i karârı gitse cûy-i sîm-sîmâdır
Sabrî

çeşm-i kebûd: Mavi göz.

Değil çeşm-i kebûd ol ebruvânın zîr-i tâkında
İki âvâre kumrudur ki gelmiş âşiyân tutmuş
Nedim çeşm-i kûr: Kör göz.

Müddvdt-ı ilel nisbetledir ahvâl-i ma’lûma
Asâdan özge, çeşm-i kûre mîl-i tûtiya olmaz
Hayrî (Viranşehirli Reisülküttâb Mehmet)
Hâhiş-i lûtf eylemek kem-mâyegân-ı asrdan
Nûr ümmîd etmedir, ayniyle, çeşm-i kûrdan
Nâzım Paşa

çeşm-i Kûh-ken: Dağcı
Ferhat’ın gözü.

Bîsütûnî gül-şeni etmiş cûy-ı çeşm-ı Kûh-ken
Aşıka sevdâ-yı vasl-ı yâr ile dâg ile dâg üstü bâğ
Bâkî

çeşm-i mahmûr: Mahmur göz.

Nedir gurûbuna bâis şu necm-i pür-nûrun
Değer mi tâbına?
Hâşâ!. çeşm-i mahmûrun?
Recaizade Ekrem

çeşm-i ma’nâ: Mana gözü.

Çeşm-i ma’nayla bakan sakrdları diğer görür
Her varak bir kudret-ı Mevlâ’nm olmuş defteri
Âdile Sultan

çeşm-i mâr: Yılan gözü.

Nigâh-ı rağbet etmez hatt-ı sebz-i yâre kec-tab’ân
TemdşârJi zümürrüd sâz-kâr-1 çeşm-i mâr olmaz
Âsım (Çelebizade Şeyhülislâm İsmail)

çeşm-i mekkâr: Hileci göz.

Ne kâfirliklerin gördüm yine ol zülf-i siyeh-kârın
O ebrûnun o zâlim gamzenin, ol çeşm-i mekkârın
Nedîm

çeşm-i melâl-âmîz: Melâlle karışık göz.

Eşktir sanman gelen çeşm-i meldl-dmîzine
Ab verir gamze-i hûn-rihi tîğ-ı tîzine
Şeyhülislâm Yahyâ

çeşm-i mest: Sarhoş göz.

Çeşm-i mesti tîğ çekmiş gamzeden bir
Kahraman
Ebrû-ji müşgîni birşemşîrden hâli kırâb
Nef’î

çeşm-i mest-âne: Mahmur göz.

çeşm-i mest-âne-i pür-hâb: Uykulu mahmur göz.

Söyletirse bize efsâne-i dilden gamzen
Çeşm-i mest-âne-ipür-hâbını bîdâr ederiz
Cevrî (İbrahim Çelebi)

çeşm-i mîhmân: Misafir gözü.

Mîz-bân olsan eğer doymaz çeşm-i mîhmân
Mâhazar etsen ona hûn-ı dil ü eşk-i teri
Nazîm (Yahyâ)

çeşm-i mihr: Güneş gibi parlak göz.

Ya aks-i hüsnün ile oldu reşk-i çeşm-i mihr
Ya âf-tâblapür oldu âf-tâbe-i dil
Fehîm (Hoca Süleyman)

çeşm-i mükahhal: Sürmeli göz.

Çehre gül sîne semen çeşm-i mükahhal nergis
Hat çemen gonca dehen ca’d-i muanber sümhül
Bâkî

çeşm-i mûr-ı nâ-tüvân: Güçsüz karıncanın gözü.

Görme erzânî
Süleyman-ı bârgâh-ı nazm iken
Çeşm-i bahtım çeşm-i mûr-ı md-tüvdndan teng ü târ
Nazîm (Yahya)

çeşm-i nâ-ümîd: Ümitsiz göz.

Zulmet içre
Nâbîyâ
Hızr’dan aldım haber
Ab-ı çeşm-i nâ-ümîdi
Çeşme-ı Hayvân imiş
Nâbî

çeşm-i nâs: İnsan gözü.

Yok vak’ı çeşm-i nâsta fazl u maârifin
Halkın hep
Ftibârı makâm u makarradır
Nâbî

çeşm-i nekbet-zede: Felâkete uğramış göz.

Çeşm-i nekbet-zededir sajha-i remmâldedir
Nâbî

çeşm-i nemek: Tuzlu göz.

Felek sedd olsa vermez dîde-i hûn-pâşa temkîni
Ne denlü tûtiyâ versen kurutmaz çeşm-i nemekini
Nâbî

çeşm-i nigâr: Sevgilinin gözü.

Bir melek-manzara tuş oldu ki dil-i çeşm-i nigâr
Birperî-peykere kim aklımı etti meftûn
Âdile Sultan

çeşm-i nîm-hâb: Yarım uykulu göz.

Nâz olur dem-beste çeşm-i nîm-hdhından senin
Şerm der reng-i tebessüm la’l-i mdbından senin
Nedim

çeşm-i nîm-mest: Yarı sarhoş göz, baygın göz.

Hûşum götürdü rengile ol çeşm-i nîm-mest
Gâhî yeşil görünmede gâhî elâ imiş
Faruk K. Timurtaş

çeşm-i niyâz: Yalvarma gözü.

Zell ü fakrı pîşe kıl arz et hemîşe ihtiyâc
Gösterir çeşm-i niyâza hüsnünü ol rûy-ı niyâz

gaybî

çeşm-i nücûm: Yıldızların gözü.

Bu acılar ki çeşm-i nücûm olsun eşk-bâr
Afâkı tutsun âteş-i dilden çıkan duhân
Bâkî

çeşm-i Peren: Ülker yıldızının gözü.

Çarha olsa nazar heybeti ger tefrika-sâz
Göremez birbirini haşre kadar çeşm-ı Peren
Keçecizade İzzet Molla

çeşm-i pür-fiten: Fitnelerle dolu göz.

Acep mi mülk-i dile salsa gamzeler âşûb
Harâb-ı işve-nigeh çeşm-i pür-fiten mhmûr
Neşatî

çeşm-i pür-humâr: Mahmur, baygın göz.

Karâr u sabrım alan zülf-i bî-karârındır
Harâb eden beni şol çeşm-i pür-humânndır
Ahmet Paşa

çeşm-i pür-hûn: Kanlı göz yaşı.

Derd-i hicrân ile giryân bu çeşm-i pür-hûn
Cân olup nâle vü feryâd ile dâim mahzûn
Âdile Sultan

çeşm-i revzen: Pencere gözü.

Arzû-yı dâg ederse sîne-i âşık nejtla
Reh-güzâr-ı yâre feth-i çeşm-i revzendir murâd
Nâbî

çeşm-i rûhânî: Ruhanî göz.

Turra-i sevdd-pemdhın dillerin kullâbıdır
Çeşm-i rûhânî nigâhın cânların cezhdbıdır
Muallim Naci

çeşm-i ruhsâr: Yüzünün gözü.

Çeşm-i ruhsânna öykünse ne ola nergisle gül
Onların yüzün gözün açmıştı ey Emrî sabâ
Emrî

çeşm-i rûzgâr: Rüzgâr gözü.

Dokunupdur bâde-i gülgûna çeşm-i rûzgâr
Sâgar üzre sanmanuz peydâ olur yer yer habâb
Bâkî

çeşm-i râst-bîn: Doğruyu gören göz.

Görmez misâl-i kametin çeşm-i râst-bîn
Ahvel baka meğer ki görenler nazîr ona
Bâkî

çeşm-i rükûd: Uyku gözü.

Ne aşk, mâşıta-i hacle-gâh-ı bîdân
Ne aşk, perde-der-i bezm-gâh-ı çeşm-i rükûd
Sâmi çeşm-i sâhir: Büyücü göz.

Şemşîr-ı be-kef o çeşm-i sâhir
Gencine-i mülk-i nâza nâzır
Şeyh Galip

çeşm-i sefîd: Ağarmış göz; kör göz.

; kâfur
Kanlar akar aceb ki bu çeşm-i sejîdden
Hûn-âbe-hîz o çeşme-i kâfûrdur bana
Şeyh Galip

çeşm-i sahîn: Kızgın göz.

Hastalıktan amân görmeye çeşm-i sahîn
Mûmyâ bulmaya âlemde şikest külehin
Nedim çeşm-i ser-mest: Sarhoş göz.

Hâk-i zillette gönül her gece âgiste be-hûn
Çeşm-i ser-mestin ise hujte-i gül-bister-i nâz
Fehîm (Hoca Süleyman)

çeşm-i sihir-sâz: Büyücü göz.

Gamze-i tîğ-keş ü çeşm-i sihir-sâzına bak
Kasd-i cân eyler iken şîvesine nâzına bak
Nef’î

çeşm-i siyâh: Siyah göz.

Bârî kıl hâk-i ebed-hâneme ikdârJi nigâh
Derd-i aşkınla ölürsem senin ey çeşm-i siyâh
Cenap Şahabeddin

çeşm-i siyeh-kâr: Günaha giren göz.

Edip ol çeşm-i siyeh-kâra nigâh
Göresin neydügünü nûr-ı siyâh
Sünbülzâde Vehbî çeşm-i siyeh-mest: Sarhoş siyah göz.

Mey-hâne-i nâz olmuş o çeşm-i siyeh-i mest
Her kûşe-i pür-jitnesi bir hâb-geh-i mest
Nef’î

çeşm-i sûret-bâz: Resim oynatan göz.

Çeşm-i sûret-bâzma müjgân saf-ı hengâmedir
Kana batmış her müjem bir şûh-ıgül-gûn câmedir
Fuzûlî

çeşm-i sühan-gû: Güzel söz söyleyen göz.

Teb-lerze gelirdi nefes-i serd-i adûdan
Olmasa bana bâdem-i teb çeşm-i sühan-gû
Esrar Dede

çeşm-i şühûd: Şahitlerin gözü.

Karîr-i rûşenî-i takatinle çeşm-i şühûd
Bülend mertebe-i kudretinle pây-ı vücûd
Nevres-i Kadim

çeşm-i tama’: Hırs gözü.

Asrda olmak ile resm-i mürüvvet md-ydb
Zahm-ı çeşm-i tamahın yummadadır merhemden
Nâbî

çeşm-i tannâz: Alaycı göz.

Eyâ gül-zâr-ı hüsn-i behcetin nahl-i ser-efrâz
Kim üstâd etti fenn-i işvede ol çeşm-i tannâzı
Nedim

çeşm-i tegâfül: Gaflet gözü.

Bakmadın bir kerre olsun derd-mend-i aşkına
Yoksa ey çeşm-i tegâfül pîşede dermânın mı yok
Muallim Naci

çeşm-i ter: Yaşlı göz.

Yaşım gibi gitme çeşm-i terden
Kesme ayağın bu reh-güzerden
Fuzûlî
Zevrak-âsâ gam-ı aşkınla yaşım girdâbı
Gark ediptir sanemâ çeşm-i teri döne döne
Bâkî
Hasret ile kanlar akıtıp çeşm-i terinden
Ur hançer-i hicrânı dile göz göz olunca
Âdile Sultan

çeşm-i udvân: Düşmanlık gözü.

Tez elden perde çekmek kasdı ile çeşm-i udvâna
Anâkib-dâr ü pûd-ı şevkile nessâc-ı dîbâdır
Seyyit Vehbî

çeşm-i ümmîd: Ümit gözü.

Sahrâ-yı dilde gerd-i sipâh-ı hayâl-i dost
Çeşm-i ümmîdi rûşen eder tûtiyâ kadar
Nâbî

çeşm-i vüzerâ: Vezirlerin gözü.

Nûr-ı çeşm-i vüzerâ kuvvet-i kalb-i ulemâ
Tâc-ı fark-ı vükelâ kurre-i ayn-ı hükkâm
Nâbî

çeşm-i yâr: Sevgilinin gözü.

Göz göre öykünmez idi çeşm-i yâre fi’l-mesel
Çeşm-i nergiste eğer olmasa fid-cümle havel
Hamdullah Hamdi
(öykün-: özenmek, taklide çalışmak.)

çeşm-i zahm: Yaralı göz. mec. göz değmesi, nazar.

Püskürme ben değil o perî çeşm-i zahm için
Atmış izârı âteşine bir avuç sepend
Beliğ

çeşm-i zü’l-basâir: Basiretli göz.

Çeşm-i zü’l-basâire her seng-i makbere
Mirât-ı sâf çehre-i ibret değil midir?
Hersekli Arif Hikmet

çeşmân: Gözler.

Revzen-i ümmîdden arz-ı cemâl etmezse de
Râzıyım tek dûş her peykâne çeşmân olmasın
Esrar Dede
Umk-ı sâfiyetinde çeşmânın
Bana bir başka inci arz ediyor
Tevfik Fikret

çeşmân-ı mûr: Karıncanın gözleri.

Hâk-i der-i refîin ile etse iktihâl
Çeşmân-ı mûra şa’şaa-ı Ferkadân verir
Nedim

çeşmâşinâlık: Tanıdıklık, göz aşinası.

Var nigâh-ı çeşmine çeşm-âşinâlık sînede
Gamze-i dil-ber belâ-yı nâ-gehân olmaz bana
Ziya Paşa

çeşm-bâz: Göz oynatma, yalvarma.

Sipihre olmadan gayrı çeşm-bâz-ı niyâz
Ne nefî var bize bu kâmet-i hamîdemizin
Nâbî

çeşm ü ebrû: Göz ve kaş.

Zîr-i hâk-i hatta rûyun çeşm ü ebrû ber-karâr
Ömrler versin
Hudâ-ji lem-yezel bâkîlere
Nâbî

çeşme: Far. Pınar, su kaynağı.

Bender-i çeşme olur azîm reh-i kırtâstan
Kârvân-ı nazm çıksa hıtta-i enfâstan
Nâbî
Gözüm yaşı bulandı dediğim aceb bu delv
Kapımda çeşme olmağa kâbil değil midir
İbni Kemâl
Ne cûşân-ı şerâb ü lâle bir devr-i bahârıydı
Ki hâlâ çeşmeler pür-hûn olur her yâda geldikçe
Yahya Kemal

çeşme-i Âb-ı Hayât: Âb-ı Hayat çeşmesi.

Cdn-fedd
Ji la’liyim bir dil-ber-i cân-perverin
İstemem ben
Hızr’ın olsun
Çeşme-ı Ab-ı Hayât
Yenişehirli Avnî

çeşme-i âb-ı ter: Taze suyun aktığı çeşme.

Zülâl-i midhat ile öyle safret buldu endîşem
Ki reşkinde bulandı çeşme-i âb-ı ter elmâs
Enderunlu Fâzıl

çeşme-i afv: Affetme çeşmesi.

Şüste-i çeşme-i afv olmadan olma nevmîd
Hum-ı sahbâ gibi leb-rîz-i günâh olmayasın
Nâbî

çeşme-i belâgat: Güzel söz söyleme çeşmesi.

Dil çeşme-i belâgat ona lüledir kalem
Ab-ı zülâlşir-i selâsetşiârdır
Bâkî

çeşme-i billûr: Billur çeşme.

Çeşme-i billûrdan yâkût-ı nâb olsun revân
Bahr-i hüsnün dil-berin pür dürr ü mercân eylesin
Hayalî Bey

çeşme-i cân: Can pınarı; ölümsüzlük suyu.

Çeşmin öldürse ne tan çeşme-i cdmdır dudağın
Melekü’l
Mevt ise ol bu dem-i Îsâ mı değil
Şeyhî
Mükedder kılmasın gerd-i küdûret çeşme-i cânı
Bilirsin âb-ı rûy-ı mülket-ı Osmânîyiz cânâ
Bâkî

çeşme-i çeşm: Göze benzeyen çeşmenin akan suyu.

Ey Rızâyî gam-ı ışka niçe şükr etmeyelim
Çeşme-i çeşmimize âb-ı musafjâgetirir
Rızâyî

çeşme-i dil: Gönül çeşmesi.

Zamîr-i cevher-i küll gibi sâf iz’ânı
Zülâl-i çeşme-i dilgibi pâk güftârı
Nef’î

çeşme-i eşk: Gözyaşı çeşmesi.

Çeşme-i eşki
Behiştî
’nin revân oldukça yâr
Sahn-ı sıhhatte salınsın serv-i hoş-reftâr olup
behiştî

çeşme-i hâtır: Gönül çeşmesi.

Dahi latîf olurdu hUldl-i şi’r-i terim
Eğer ki çeşme-i hâtırda olmayaydı keder
Şeyhülislâm Yahya

çeşme-i hayât: Hayat çeşmesi.

Dürc-i lebinde saklıdurur çeşme-i hayât
Bağlı kemend-i zülfüne yârin şikâr-ı ömr
İbni Kemâl

çeşme-i Hayvân: Ab-ı Hayat suyunun aktığı çeşme.

Cân vermejicek yüsre girmez leb-i dil-ber
Ancak bu dahi
Çeşme-ı Hayvân’a benzer
Muhibbî, Meftûnî (Kanunî Sultan Süleyman)
Zülfünü bâd-ı sabâ depredicek cân dökülür
Söze geldikçe lebin çeşme-ı Hayvân dökülür
Nizâmî
Uğradıkça yolu vâdisine gâhî
Hızır’ın
Cûy-bârın bedel
Çeşme-ı Hayvân eyler
Cevrî (İbrahim Çelebi)
Ben senin
Ab-ı Hayât lebinin teşnesijim
Tâlib-ı Çeşme-ı Hayvân isem insân değilim
Yenişehirli Avni

çeşme-i Hızır: Hızır’ın çeşmesi.

Fânî beşer, o çeşme-ı Hızr’ın hUldlini
Bir ân tecerru’ etmese her dem zevâlini
Ta’cîl eden şu nüsg-ı hayâtında mündemic
Tevfik Fikret

çeşme-i hûn-ı ciğer: Ciğer kanının aktığı

çeşme.

Târ-ı berk-ı âhtan mensûctur seccâdesi
Çeşme-i hûn-ı ciğerdir vuzû’-ı ehl-i dili
Yenişehirli Avni

çeşme-i hûrşîd: Güneş çeşmesi.

Sû-yı gerdûna revân olsa sümûm-ı kahrı ger
Çeşme-i hûrşîd olurdu kûre-i katran-feşân
Üsküdarlı Hakkı Bey

çeşme-i ilhâm: İlham çeşmesi.

Reşha-i feyzine erbâb-ı fasâhat teşne
Gûyiyâ çeşme-i ilhâm
Hudâ’dır hâmem
Büyük
Reşid Paşa

çeşme-i kâfur: Kâfur kokulu çeşme.

Kanlar akar aceb ki bu çeşm-i sefîdden
Hûbe-hîz o çeşme-i kâfûrdur bana
Şeyh Galip

çeşme-i Kevser: Cennetteki
Kevser isimli çeşme.

Ağzına aldı dütün lülesin ol hûr-lika
Çeşme-ı Kevser’e bir lüle komuşlar gûyâ
Hâletî (Azmizade Mustafa)

çeşme-i la’l-i yâr: Sevgilinin kırmızı dudak çeşmesi.

Dil bir içim su istedi çeşme-i la’l-iyârdan
Ab-ı zülâl-i hançerin gösterip işte mâ’ dedi
Bâkî

çeşme-i mihr: Güneş çeşmesi.

Hüsn-i matla’da edip çeşme-i mihri rîzân
Eyledi hükmünü icrâyine tab’-ı rûşen
Nedim

çeşme-i mihr-cihân-ârâ: Cihanı süsleyen güneşin çeşmesi.

Revâk-ı çeşme-i mihr-i cihân-ârâ mıdır bilmem
Durur ayn-ı hayât-ı lal vasflnda akar sular
Dâniş (Dâniş-ı Atîk; Dâniş-ı Kadim)

çeşme-i nev-peydâ: Yeni yapılmış çeşme.

Gülelim oynayalım kâm alalım dünyâdan
Mâ’-ı Tesnîm içelim çeşme-i nev-peydâdan
Nedîm

çeşme-i nûr: Nur çeşmesi.

Niteki vakt-i seher sebze-zâr-ıgerdûnda
Olup revâne tarâvet vere bu çeşme-i nûr
Hayâlî Bey

çeşme-i pâkize: Temiz suyun aktığı çeşme.

Su gibi bir mısrâ’-ı ber-ceste aktı hâmeden
Yaptı bu nev-çeşme-i pâkizeji
Mahmûd
Han
Akif Paşa

çeşme-i pür-hûn-ı fenâ: Yokluğun kanlı çeşmesi.

Bir katre için çeşme-i pür-hûn-ı fenâdan
Başın alamaz bir daha bârân-ı belâdan

çeşme-i rüşvet: Rüşvet çeşmesi.

Mahkeme meclisi îcâd olduğu
Çeşme-i rüşvetin akmaklığından
Kazâ belâ ile âlem dolduğu
Kazların kadıya uçmaklığından
Seyrânî

çeşme-i şîrîn-güdâz-ı nûş: İçtikçe tatlılığı gitmeyen çeşme.

Nâz ile ol gonce kim gâhî leb-i hâmûş açar
Râh-ı gûşa çeşme-i şîrîn-güdâz-ı nûş açar
Nâbî

çeşme-i ümîd: Ümit çeşmesi.

Reng-i perîdesigül-i çeşme-i ümîdimin
Sâkîye âb-ı rûy-ı mey-i ergavân olur
Esrar Dede

çeşme-i vasl: Kavuşma pınarı.

Umduğum oldur ki
Rûz-ı Haşr mahrûm olmayam
Çeşme-i vaslın vere ben teşne-i dîdâre su
Fuzûlî

çeşme-i zâr-ı iftirâk: Ağlayan gözün ayrılık çeşmesi.

Ettiğim günden beri azm-i diyâr-ı iftirâk
Dîde-i hûn yârim olmuş çeşme-i zâr-ı iftirâk
M.

Esad Erbilî

çeşme-i Zemzem: Zemzem çeşmesi.

Dil teşne bolsa vâdî-i hecrinde gam yemen
Lalnin zülâli çeşme-ı Zemzem-durur bana
Hatâî

çeşme-i zülâl: Tatlı suyun aktığı çeşme.

Kad-i bülend mi ömr-i hezâr-sâl midir
O la’l-i nâb mı ser-çeşme-i zülâl midir
Nedîm

çeşme-sâr: Çeşmesi çok olan yer.

Giderdi çeşme-sâre elinde kûze-i âb
Sabâh erkendi sandım gelir çıkmış şafaktan
Abdülhak Hâmit

çeşme-sâr-ı ârzû: Arzu edilen çeşmesi bol olan yer.

İmtihânından halâs olmak kibâr-ı âlemin
Çeşme-sâr-ı ârzûdan dest-şûyluklardadır
Nâbî

çeşme-sâr-ı devlet: Bol çeşmesi olan devlet.

Çeşme-sâr-ı devletinden
Ab-ı Hayvân müstefîz
Şeb-i çerâg-ı takatinden mâh-ı enver müstenîr
Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

çeşme-sâr-ı merhamet: Merhametin bol olduğu çeşme.

Teşne-gânın çâk çâk olmuş leb-i hâhiş-geri
Çeşme-sâr-ı merhamette bir içim su kalmamış
Nâbî

çetr: Far. Çadır.

çetr-i bî-tınâb: İpsiz çadır (gökyüzü).

Görmedi zâtın gibi düstûr u çeşm-i rûzgâr
Nasb olaldan sâha-i imkâna çetr-i bî-tınâb
Üsküdarlı Hakkı Bey

çetr-i Ferîdûn: Feridun’un çadırı.

Taht-ı Kâvûs gül ü çetr-ı Ferîdûn lâle
Bezm-ı Cemşîd çemen câm-ı Sikender nergis
İbni Kemâl

çetr-i hümâyûn: Padişaha ait çadır.

Döndü sahn-ı çemene ravza-i firdevs-ı Berîn
Sâye-bânlar kurulup çetr-i hümâyûnlar ile
Şeyh Galip

çetr-i ikbâl: Talih çadırı.

Çetr-i ikbâlin ola kevn ü mekâna sâye-bân
Sâyesinde kâinât âsûde tâ rûz-ı hisâb
Nef’î

çetr-i işret: Eğlence çadırı.

Çetr-i işrettir şarâbın her habâbı sâkîyâ
Aks-i müjgânın onun müşgîn tmdhi sâkîyâ
Cmânî çetr-i lâciverdî: Mavi gök.

Dilâ âlem yıkılmaz göklere âhın direk olsa
Bu çetr-i lâciverdî onun üstüne kurulmuştur
Şeyhülislâm Yahyâ

çetr-i letâfet: Güzellik çadırı.

Sana çetr-i letâfet sâye-bân olduysa sultânım
Benim de dûd-ı âhımdan dikilmiş bir otağım var
Hakanî

çetr-i nîl-gûn: Lâcivert çadır (Gökyüzü).

Şeh-i iklîm-i ışkam dûd-ı âhımdır alem elde
Kıbâb-ı âsmân üstümde çetr-i nîl-gûn olsun
Cinânî

çetr-i zer-nigâr: Altın işlemeli çadır.

Birisi mâlik-i nüh çetr-i zer-nigâr olmaz
Bu âleme nice şâhân-ı tâcdâr gelir
Behcet
î (Hüseyin)

çevgân: Far. 1. Cirit oyununda kullanılan ve
Avrupa’da oynanan “polo” top oyunun sopası gibi eğri başlı sopa. 2. Çengel. 3. tas. Allah’ın ezeldeki takdiri.

Erenler meydânında yuvarlanır top idim
Padişah çevgânında kaldım ise ne oldu
Yunus Emre
Dedim ağlarken başını top eyle çevgân zülfü
Dedi çevgân gösterirdim sana bârân olmasa
Ahmet Paşa
Tabl-ı sînem döğülür azm eyle meydân vaktidir
Zülf ile çal başımın topunu çevgân vaktidir
Muhibbî, Meftûnî (Kanunî Sultan Süleyman)

çevgân-ı dûdâh: Ah dumanının çengeli.

Çevgân-ı dûd-ı âhıma ey serv-i sîm-ten
Meydân-ıgamdagûy-i zer attım şerâredern
Figânî

çevgân-ı zülf: Saçın çengeli; saç tokası.

Dönmedi çevgân-ı zülfünden serim ey şeh-süvâr
Bir kezin urmak ile galtân döndürdü yüzün
Figânî

çevgân-ı zülf-i yâr: Yârin çengeli; saç tokası.

Meydân-ı ışk içinde çevgân-ı zülf-i yâre
Az kaldı kim
Behiştî
baş vere hemân top
Behiştî

çınâr: bk. çenâr.

çi-: Far. “ne” anlamına gelen edat. c. çihâ.

çi-fâide: Ne fayda.

Böyle asırda arz-ı hünerden çi-fâide
Deycûr-ı şebde nûr-ı basardan çi-jâide
Haşmet

çi-sûd: Ne fayda.

Ta’n-ı a’dâdan ne gam, medh-i ahibbâdan çisûd
Eşref
Bunca demler ağladı yaşın yaşın ammâ çi-sûd
Birisi ne iltifât etti ne tecdîd eyledi
Nedîm

çîde: Far. Toplanmış, derilmiş.

Mukaddemâ çîre-destân çîde etmiş puhte esmârın
Mezâmînin riyâz-ı ma’fette hamı kalmıştır
Hersekli Arif Hikmet
Fasl-ı bahâr bâğ-ı murâdın resîdedir
Gül-beste-i hadîsi maksûd çîdedir
Nazîm (Yahya)
Gâhî ki eder turrası dâmânını çîde
Bin dil sarılır her ham-ı kullâb-ı ümîde
Cevrî (İbrahim Çelebi)

çil: Far. 1. Kırk. 2. Ahmak.

Nukre-i ahter verir zer-hokka-i hurşîd-i subh
Hastedir çil nukreji harc eyleyip dermân eder
Nâbî
İhsânı ya pencâh ü ya çildir fukarâya
Sabreyle ki demdir gele ol mîr-i felek-câh
Bağdatlı Rûhî

çil ü çehâr: Kırk ve dört. (Kırkdört)
Sinnim ki çil ü çehârı geçti
Atı alan Üsküdar’ı geçti
Ziyâ Paşa

çil ü pencâh: Kırk ve elli.

Girmiş kemer-i vahdete almış ele tesbîh
Her birisinin vird-i zebânı çil ü pencâh
Bağdatlı Rûhî

çile, çille: Far. 1. İbrişim, iplik gibi şeylerin destesi. 2. “çille”mihnet ve meşakkat. 3. Dervişlerin Allah’a yakınlaşmak için çektikleri sıkıntı.

Ne çille çektiğimi bûriyâ-yı gamda fakîr
Görünce nakşını göstermede imkân hasır
Sâbit
Çille kırmak aybtır zinhâr ey sâlik seni
Ihtırdhdt-ı derûnî perde
Mrûn etmesin
Muallim Naci

çille-i aşk: Aşk çilesi.

Ederken
Mevlevî’nin çillesin itmâm bin bir gün
Bizim, bak, çille-i aşk içre bir mîâdımız yoktur
Tâhirü’l Mevlevî

çille-i bây ü gedâ: Zengin ve yoksulun çilesi.

Çille-i bây ü gedâda Adile vardır sebeb
Her kişi ettiklerin bir gün bulur âlem bu ya
Âdile Sultan

çille-i merd-âne: Mertçe çekilen çile.

Dest-i cevrinde nice yıllar o kaşı yâyın
Çekdiğim çille-i merd-âne gelir hâtınma
Enderunlu Vâsıf

çille-i saht: Katı çile.

Çille-i sahtın çeker her dem kemân ebrûların
Aferîn erbâb-ı aşkın kuvvet-i bâzûsına
Fıtnat

çille-i saht-ı vezâret: Vezirliğin katı çilesi.

Kalmadı râbıta-i hâne vü sâmân ü vatan
Çille-i saht-ı vezâret beni dervîş etti
Koca Râgıp Paşa

çille-i vahdet: Birlik çilesi.

Çille-i vahdeti
Mansûr gibi çekmiş yoğ idi
İsmi
Hallâc idi âhir o da kırdı kirişi
Ali
Haydar
Molla

çille-keş: Çile çeken, çilekeş.

Nefsi riyâzet ile tutar çille-keş olan
Nerm eyler esb-i serdi inânın sıkıntısı
arif (Mütercim-i Arabî Reisülküttâb Mir)

çîn: Far. 1. Kıvrım, büklüm. 2. Çin ülkesi.

Nâbîyâ şimdi atâyâsı kibâr-ı asrın
Değmez ebrûlarının çînine bevvâbların
Nâbî
Siriştinde onun kim nûr var kalbinde kîn olmaz
Musaffâ tıynetânın tarf-ı ebrûsunda çîn olmaz
Nâbî

meh-lika zülf-i siydhkdnnı çözdü
San
Çin ü Hıtâ tâciridir bârını çözdü
Şeyhülislâm Yahya
Sürh-serler deşt-ı Çin’e kaçtı âhûlar gibi
Hamdülillah aldı şâh-ı Rûm hakan illerin
Aşkî

çîn-i cebhe: Alın büklümü (perçem).

Güşâd buldu hele çîn-i cebhesi
Nâbî
Tarîk-ı reh-rev-i vuslatta sed ne müşkil imiş
Nâbî

çîn-i cebîn: Buruşuk alın, çatık kaş.

Gazab u hiddet ü kîn gösterme
Kimseye çîn-i cebîn gösterme
Nâbî
Dürr ü mercân bulunurmuş tutalım deryâda
Bu kadar çîn-i cebîn satmağa erzende midir
Nâbî

çîn-i ebrû: Kaşın kıvrımı.

Aşıka çok görme bir tek handeni
Çîn-i ebrû öldürür bir gün beni
Süleyman Nazif

çîn-i ihtilâc: Kıvrılma büklümü.

Düşer de bir varak miyâne-i sükûnuna
Hemen kalırdı çîn-i ihtilâc içinde sath-ı âb
Tevfik Fikret

çîn-i infiâl: Yüz buruşturma, dargınlık gösterme.

Bilmem niçin, yakıştırıyordum, hazân-nümâ
Bin çîn-i infiâli cebîn-i bülendine
Tevfik Fikret

çîn-i neam: Evet, öyledir büklümü.

Dize çîn-i neamı sojra-küşâ-yı himmet
İmtilâ-yı keremi diye şikem-perver-i âz
Nef’î

çîn-i pîşânî: Alındaki büklüm, perçem.

Nedir ol çîn-ipîşânî o zu’m-ı ayb-âyîn kim
Tahallüf’etmeden matlab girândır vaz’-ı remmâlin
Nâbî

çîn-i sitem: Sitem buruşukluğu.

Çîn-i sitemi belâ-yı ümmîd
Mihr-i keremi safâ-yı câvid
Şeyh Galip

çîn-i târ-ı müşg-bâr: Koku saçan karanlık büklüm.

Hıtâdan çîn-i târ-ı müşg-bânn sakınır gûyâ
Hemîşe ser-be-zânûdur gönül ol zülf-i pür-hamda
Şeyhülislâm Yahya

çîn-i zülf: Saçın kıvrımı.

Ey Nizâmî umma yârin çîn-i zülfünden halâs
Kim görüptür peşşeyi kim çeng-i şâhînden çıkar
Nizâmî

çîn-çîn: Büklüm büklüm.

Nedir bu pîç-pîç ü çîn-çîn ü ham-be-ham kâkül
Nedir bu turneler bu şîveler bu kâmet-i bâlâ
Bâkî

çîn: Far. “toplayan, derleyen” anlamında birleşik kelimeler yapar. c. çînan.

dâmen-çîn: Etek toplayan, naz eden.

Benden ol serv-i revânı böyle dâmen-çîn eden
Nâbîyâ seylâb-ı eşk-i rû-be-râhımdır benim
Nâbî

dâne-çîn: Tane toplayan.

Dâne-çîn olmak idi maksadımız gurbetten
Dâne-i hâlini gördükde tutulduk kaldık
Kânî (Ebûbekir)

gül-çîn: Gül devşirici, gül toplayan
Nigeh gül-çîn-i hasret dâmenin pür-hâr-ı mihnettir
Gel ey bülbül benimçin nâle kıl kim vakt-i firkattir

hûşe-çîn: Başak toplayıcı; şunun bunun eserinden toplama eser meydana getiren şair veya nâsir.

Dünyâ ekinliğinde bir az dâne hâsıl et
Ey hûşe-çîn bu vakt-i başaktır gelir geçer
Sürûrî
-çînân: Toplayanlar. mîve-çînân: Meyve toplayanlar. mîve-çînân-ı zemân: Zamanın meyve toplayıcıları.

Eyler etrâfln ihâta mîve-çînân-ı zemân
Bir diraht-ı bdğ-bdn-perverde kim pür-bâr olur
Andelib (Mehmet Es’at Fâik)

çîne: Far. Kuş yemi.

Dâglarla dane dane yaşım etti aşkı sayd
Dâme konmaz mürg içinde olmayınca çînesi

hayalî Bey

çirâ, çerâ: Far. Nasıl.

çûn ü çirâ: Nasıl ve niçin.

Belâ-ji akl ile dhUrde-i çûn ü çirâ olmaz
Cünûn erbdbını âlemde bî-havf u recâ buldum
Hersekli Arif Hikmet
Efâli çirâ vü çûnden dûr
Hem dînde hem küfürde ma’zûr
Ziyâ Paşa
Kil san’at-ı üstâdı tahayyürle temâşâ
Dem urma eğer ârif isen çûn ü çirâdan
Ziyâ Paşa

çîre: Far. Usta; üstün.

çire-dest: Elinden iş gelir. c. çîre-destân.

Destâr-ı çîresiz bana kim eyler i’tibâr
Küttâb içinde her ne kadar çîre-dest isem
Sünbülzade Vehbi

çîre-destân: Elinden iş gelenler.

Mukaddemâ çîre-destân çîde etmiş puhte esmârın
Mezâmînin riyâz-ı ma’rifette hamı kalmıştır
Hersekli Arif Hikmet

çîre-destî-i ikdâm: Önceki elinden iş gelene ait. şûre-zârı eyledi ihyâ misâl-i ebr
Târâ-ji çîre-destî-i ikdâm u himmeti
Ziyâ Paşa

çirk: Far. Kir, pas, jeng.

Düşmez âlûdelere dâiye-i istiğfâr
Çıkmaz ol çirk ki pîrâhen-i bakkâldadır
Nâbî
Çirkten sîneni tathîre sana reh-berdir
Sâha-i zillete rû-mâlleri cârûbun
Nâbî
Çeşm-i hırsı doyurur hâk ancak
Mevt eder çirkin onun pâk ancak
Sünbülzade Vehbi

çirk-i dünyâ: Dünya pisliği.

Hoş gelir ehline âlâyiş-i çirk-i dünyâ
Cdme-dlûdeliği znetidir bakkâlın
Sâbit
(Bosnalı Alâaddin)

çirk-i efzûn: Artan pislik.

Tek-zerre komaz kîsesine çirk-i efzûn
Fevt ile beden ma’nî-i ma’hûde nişândır
Nâbî

çirk-i günâh: Günah pisliği.

Çirk-i günâhı lekke-i nâ-şüstenî sanır
Cûş u hurûşun anlamayan bahr-i rahmetin
Nâbî

çirk-i pelâs-ı ma’siyet: Günah keçesinin pisliği.

Sâbûn-ı tevbeden olur imdâd
Nâbîyâ
Çirk-i pelâs-ı mahiyetin şüst ü şûsuna
Nâbî

çirk-i sivâ: Maddî şeylere bağlılık pisliği.

Mahv olmayınca çirk-i sivâ kalb olur mu sâf
Safvet gelir mi bir suya tâ kim durulmasa
Münib (Hoca Mustafa)

çirk-i teşvîşât: Karıştırma pislikleri.

Beridir çirk-i teşvîşât u çirk-i hod-nümâyîden
Melâmet ehlini âzâde-i zerk u riyâ buldum
Hersekli Arif Hikmet

çirk-i zünûb: Günahların kiri.

Çirk-i zünûb eşk-i nedâmetle mahv olur
Kârım budur: Hemîşe günâh eder ağlarım
Said Paşa (Kemalpaşazade)

çirk-âb: Kirli su.

Murâd-ı dünyevî fevt ettiğinden ehl-i dünyânın
Sirişk-i hasreti bed-reng ü bû çirk-âbdan kalmaz
Nâbî

çirk-âb-ı âlem: Dünyanın kirli suyu.

Mutahhardır eyâdî-i ehl-i dil çirk-âb-ı âlemden
Verilse kenz-i âlem ser-be-ser, dirhem kabûl etmez
Esad (Selânikli Mehmet Dede)

çirk-âb-ı câme: Elbisenin kirli suyu.

Döktükleri zemînden olur rüste şâh-ı gül
Çirk-âb-ı câmesin o gülün câme-şûları
Nâbî

çirk-âb-ı dünyâ: Dünyanın kirli suyu.

Tenezzül eylemez âlî-himem çirk-âb-ı dünyâya
Onun için zirve-i câhaçıkan ekser edânîdir
Hâzık (Erzurumlu Mehmet)

çirk-âb-ı fenâ: Dünya.

Gubâr-ı kîneden mir’ât-ı kalbin sâf kıl
Rıf’at
Bu çirk-âb-ı fenâda kurtaram dersengirîbânı
Halil Rıfat

çirk-âb-ı taarruz: Pis su saldırısı.

Eş’âr ü fünûn hep o dudaklarda müheyyâ
Çirk-âb-ı taarruzdan ederlerdi tahaşşî
Tevfik Fikret

çirk-âbe: Pis su.

İşte son katresi çirk-âbe-i nârmerdînin
Alınız kellesini şâh-ı Gıyâseddîn’in
Abdülhak Hâmit

çirk-âbe-efşân: Çirkef saçan.

çirk-âbe-efşân-ı nifâk: Nifak çirkefi saçan.

Hünerdir
Nâbîyâ ebnâryı asnn i’tikâdmda
Riyâz-ı ülfete çirk-âbe-eşşân-ı nifâk olmak
Nâbî

çirk-âlûd: Pis, murdar. çirk-âlûd-ı meyl-i ma’siyet: Günaha meyleden pis (nefis).

Tâ-be-key ey nefs-i çirk-âlûd meyl-i ma’siyet
Ağla kim eşk-i nedâmet belki pâk eyler seni
Ziya Paşa

çirk-nâk: Kir içinde, kirli.

Zevâl-i hüsnü hengâmında bastı hat
Sahîfe çirk-nâk oldukça âdettir rakam çekmek
Nâbî

çûb, çûp: Far. Çöp, değnek.

Her merre çeşmine bir sûzen-i ma’yûbgelir
Kendi gözündeki mızrâk kişiye çûbgelir
Yüsrî

çûb-ı bâdâm: Badem çöpü.

Çeşminin hastesijim girmeğe kâdir değilim
Çûb-ı bâdâm ile kızdırmasalar hammâmı
Nâbî

çûb-ı ciğer-veş: Ciğer gibi çöp.

Hâne-i ma’rifet-i çûb-ı ciğer-veş
İzzet
Garazı
Arnavudun dûşuna tahmîl gibi
Keçecizade İzzet Molla

çûb-ı debistân: Mektep sopası.

Harfi vâhid yetişir tıfl-ı gayûra
Nâbî
Herkese çûb-ı debistân ile te’dîb olmaz
Nâbî

çûb-ı duhân: Duman çubuğu.

Ahi yetişti bülbül-i zânn ki bâğ-bân
Çûb-ı duhân edindi gülün şâhsânnı
Nedim çûb-ı huşek: Kuru değnek.

Çûb-ı huşek olsa da hâşâ adem-i rağbetle
Dîde-i düşmen-geh olmağa değmez mi diken
Keçecizade İzzet Molla

çûb-ı te’dîb: Terbiye sopası.

Ref’ ederken çûb-ı te’dîbi dedim tânhini
Ey veliyyü, n-ni’metim afveyle cürm-i bendeyi (1799)
Sürûrî

çûb-ı zerrîn: Altın işlemeli sopa.

Çûb-ı zernn ile eyler her seher izhâr-ı şevk
Olmağa der-bân-ı der-gâhı şeh-i hâveristân
Nef’î

çûb u hasîr: Çöp ve hasır.

Berk-ı belâyı hîçe sayar ol garîb kim
Deşt-i fenâda çûb u hasîri bulunmya
Namık Kemâl

çûbî, çûbîn: Ağaçtan, değnekten yapılmış kuru nesne.

Daha nev-âmededir tıfl-ı nazm ey Nâbî
Aceb mi hâneden eylerse merkeb-i çûbîn
Nâbî

çûn: Far. Nasıl?
Soru edatı.

çûn ü çirâ: Nasıl ve niçin.

Bahr-i efkâre dalıp çekme emek
Nükte-i çûn ü çirâdan el çek
Hakanî
Kil san’at-ı üstâdı tahayyürle temâşâ
Dem urma eğer ârif isen çün ü çirâdan
Ziyâ Paşa

çûnîn, çünîn; -çünân: Far. e. Böyle.

hem-çûnîn: Böylece.

Gel ey gönül edelim der-geh-ı İlâhide
Cebîn-i zilleti hem-çünîn bûriyârJi sücûd
Sâmî

hem-çünân: Öylece, böylece.

Kursa-i mâh üzre görmüş dâg-ı ışkından nişân
Sînesin yakmış felek şevkinle ol-dem hem-çünân

cinânî-çü; çün: () Far. e. Gibi.

Bir cânibi hep siyâhpûşân
Leyl içre çü encüm-i dirahşân
Şeyh Galip

hem-çü, hem-çün: Onun gibi.

Kaçan ki bu sözü gûş etti dil kalıp bî-hûş
Kemâl-i hayret ile hem-çü sûret-i divâr
Nedim

çün: 1. Gibi. 2. Çünkü, mademki.

Ey çeşm-i âhû hicr ile tenhâlara saldın beni
Çün nâfe-i bağrım hûn edip sahrâlara saldın beni
Riyâzî
Ser-mest-i câm-ı ışk oluptur
Necâtî çün
Mest-i şarâb diye ona sûfî tutma dakk
Necati Bey
Çün şîve-i nâza mâiliz biz
Bir tâze edâya kâiliz biz
Şeyh Galip

çünki: “bu sebepten, bundan dolayı” anlamlarına edattır.

Yoktur sebât çünki cihân-ı harâbda
Birdir hezâr sâl ile yek dem hisâbda
Bâkî
Kanda saklar çünki yok bir zerre yeri hıfz için
Bunca diller kim Nizâmî ol dehân-ı teng alır
Nizâmî
Çünki bülbülsün gönül bir gül-istân lâzım sana
Çünki dil koymuşlar adın dil-sitân lâzım sana
Nedim