İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Berceste Beyitler-4

M

ma’: Ar. Kelime başına gelerek “ile, beraber, birlikte” anlamlarında kullanılır.

ma’allâh: Allah ile, Allah ile birlikte.

Bî-nişân u lâ-mekân sırrındapinhân olmayan
Bulmaya seyr-i ma’allâh sırrın el-hakk el-gıyâs
ümmi Sinan

mâ-: Ar. e. “O şey ki, şu nesne ki, o ki; daki, deki” anlamlarında, kelime başlarına gelir. 2. Olumsuzluk edatı.

mâ-beyn: Haremle selamlık arasında olan oda.

Zâhid püsere mâil ü hem duhtere âşık
Mâ-beyn odası gibi iki yüzlü münâfk

mâ-cerâ: Cereyan eden, geçen, akıp giden; sergüzeşt.

Gör yaşımı gamınla geçen mâ-cerâ budur
Bak dâgıma ki âyîne-ipür-safâ budur
Hayâlî Bey
Bilsen beyim ederdi seni reşk bî-karâr
Şimdi
Nedîm’in öylece bir mâ-cerâsı var
Nedim

mâ-cerâ-yı aşk: Aşk macerası.

Kâbil mi arz-ı hâl ile derd-i dili beyân
Sığmaz zebân-ı hâmemize mâcerâ-yı aşk
Fıtnat
Hanım

mâ-cerâ-yı derd-i aşk: Aşk derdinin macerası.

Eder bir bir hikâyet eşk ü âhın
İsmetî yâre
Ne denlü mâ-cerâ-yı derd-i aşkın bî-şümâr olsa
İsmetî

mâ-cerâ-yı eşk: Gözyaşı macerası.

Hep mâ-cerA-yı eşkimi fâş etti âleme
Ey bâd-ı subh-demgöre dil-dâre der misin
Hakanî

mâ-cerâ-yı Ferhâd: Ferhad’ın macerası.

Getirme hâtırna mâ-cerâ-yı Ferhâd’ı
Derûnu yârelidir kûh-sârı söyletme

mâ-cerâ-yı meclis: Meclis macerası.

Handesi âvâzı kulkul giryesi taktîr-i mey
Mâ-cerâ-yı meclise sâgar hem ağlar hem güler
Pertev Paşa

mâ-cerâ-yı sâbık: Eski macera.

Eğer bileydi beşer mâ-cerâ-yı sâbıkını
Olurdu bahs-i tekevvünde vâkıf-ı hikmet
Nâzım Paşa

mâ-cerâ-yı vasl: Kavuşma macerası.

Dökülen su kabını doldursa eylerdi gönül
Mâ-cerâ-yı vasl için dil-dâre sırf âb-rû
Hilmi (Trabzonlu)

mâ-dâm, mâdem: 1. Madem, çünkü, değil mi ki. 2. Devam ettikçe.

Sensin fakat şefî’im rûz-ı cezada mâ-dâm
Çıkmaz mıyım huzûra bî-bâk yâ
Muhammed
Naat-ı Şerîf
Mâ-dâm ki ki bitmiyor hayâtım
Zannetme biter türâbım
Muallim Naci
derdim: “Bu da var imiş kaderde
Mâdem ki düştü dil bu derde
Muallim Naci

mâ-dûn: Altta, aşağıda, alt derecede.

Ekdiğin biçmedesin resm-i râh-ı hak budur
Sen de mâ-dûnuna rahm eyle ki rahmet bulasın

mâ-fevk: 1. Üst, yukarı. 2. Üst derecede bulunan kimse, şef.

Lâf-ı da’vâ-yı enâniyyet ne lâzım âkıle
Herkesin âlemde bin mâ-fevkı bin mâ-dûnu var
Esat
Muhlis Paşa

mâ-fihâ: Mevcudat, mükevvenat.

Hikmet-i dünyâ vü mâ-fîhâ bilen ârif değil
Arif oldur bilmeye dünyâ vü mâ-fîhâ nedir
Fuzûlî
İlâhî Hazret-ı Sultân Murâd’a ömr-i sermed ver
Musahhar ola ona tâ ebed dünyâ vü mâ-fihâ
Şeyhülislam Yahya

mâ-fi’l-bâl: Gönüldeki, içteki şey. sâf kalbine şiirimle arz-ı mâ-fi’l-bâl
Bu şi’ri eyleyemem ben ilelebed ikmâl
Kemalzade Ekrem Bey

mâ-fi’z-zamîr: Gönüldeki, içteki şey.

Keşf eyleyince sonra bu mâ-fi’z-zamîrini
Gördük nedir vezîr-i sadâkat-semîrini
Abdülhak Hâmit

mâ-hades: Vuku bulan şey, macera.

Hakkıyle kalmamış ise yâdımda mâ-hades
Son mev’idindir aşkına râm olmuyor
Yudes
Abdülhak Hâmit

mâ-hasal: Hasıl olan, meydana gelen şey, netice.

Bir böyle dem hurrem u ferhunde husûsâ
Kim mâ-hasal müddet-i ömr-igüzerândır
Nef’î
Kör olur mâ-hasal o kimse ki ola sana adû
Ger hirâsınla revâgörmese a’dâ ahlâm
Ziyâ Paşa

mâ-hasal-ı kevn ü mekân: Kevn ü mekânın neticesi.

Mehdî-i devr ü zemân mâ-hasal-ı kevn ü mekân
Aftâb-ı dü-cihân zıll-ı Hudâ nûr-ı hüdâ
Nef’î

mâ-hasal-ı müddet-i ömr-i güzerân: Geçen ömür müddetinin neticesi.

Bir böyle dem-i hurrem ü ferhunde husûsâ
Kim mâ-hasal-ı müddet-i ömr-i güzerândır
Nef’î

mâ-haşerallah: Kalabalık, izdiham.

Emvât kıyâm eylemede mâ-haşerallah
Gayyâ-yi gazûb âteş-i dûzahta ayândır
İsmail Safa

mâ-hazar: Hazır olan, mevcut bulunan şey.

Mîz-bân olsan eğer doymaz çeşm-i mîhmân
Mâ-hazar etsen ona hûn-ı dil ü eşk-i teri
Nazîm (Yahya)

mâ-lâ-ya’nî: Manasız, faydasız, boş.

Eyleme ehl-i salâha ta’nı
Söyleme cehlile mâ-lâ’ya’nî
Taşlıcalı Yahya

mâ-melek: Nesi varsa, varı yoğu, olanca
şey.

Cânân yoluna harcederiz nakd-i sirişki
Sarf eylemedi mâ-melekin
Hâtem-i aşkız
Tarzî
Verirdi mâ-melekin bezl için kerîme leîm
Ederdi hizmet-i rindânî şevkle zühhâd
Nef’î
Aldırıp mâ-meleki inleme zenbûr gibi
Âtıf (Mustafa)

mâ-mezâ: Geçen, geçmiş şey.

Görsün bizi görüp de pür-âmâl ü pür-garâm
Bir yerde mâ-mezA ile müstakbel-i cihân
Cenap Şahabeddin

mâ-sadak: Tasdik olunan, uygun, tıpkı. mâ-sadak-ı lutf-ı İlâhî: İlahi lütfun uygunluğu.

Sen sen ol mâ-sadak-ı lütf-ı İlâhî ki felek
Bir gece sensiz olan devrin anıp pinhânî
Nef’î

mâ-sebak: Geçen, geçmiş zaman.

Tebliğ kılıp
Cenâb-ı Hak’tan
Nehy eyledi hükm-i mâ-sebaktan
Şeyh Galip
Olmuş idi mâ-sebakta rûbâh
Bir teys-i dırâz karna hem-râh
Recaizade Ekrem

mâ-sivâ: 1. Allah’tan başka bütün varlıklar. 2. Dünya ile ilgili olan şeyler. kim mâ-sivâdan yuma çeşmini
Berâberdir ona bahâr ü hazân
Şeyhülislam Yahya
Aşk-ı Hak’tan gayrısı uşşâka olmadı kabûl
Aşk-ı Hak’tan gayrısı uşşâka oldu mâ-sivâ
Reşit
Akif Paşa

mâ-sivâ’llâh: Allah’ın dışındaki her şey.

Gel ey miskîn gözün yum sen cemâl-i md-siva, lldhtan
Bugün gör bunda dîdârın ne hâcet va’d-i ferdâya
Âşık Paşa
Takın bu seyfin akvâsın cihâdü’l-ekberi anla
Hicâb-ı mâ-siva’llâha fenâ verip kırarsan gel
Ümmî Sinan

mâ-şâ Allah: 1. Allah’ın istediği gibi. 2. Allah nazardan saklasın, ne güzel! 3. Hayret ve memnunluk anlatır. 4. Küçük çocuklara nazar değmesin diye yakalarına takılan nazarlık.

Pertev-endâz olucak bezme dedim uşşâka
Afitâbım yere inmiş hele mâ-şâ Allah
Nahifi (olucak: olunca)

mâ-taht: Altında.

Gam reh-zeni huzûrun râhından atsın avk
Mâ-tahtına nazar kıl ey dil gözetme mâ-fevk
behiştî

mâ-tekaddem: 1. Geçmiş zaman. 2. Geçen şey. 3. Önceleri.

İgen incinme ey gönül ölürsen gûşiş-i gamdan
Güzellerden vefâ olmaz meseldir mâ-tekaddemden
Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)
(igen: çok)

mâ-verâ: Bir şeyin ötesinde, ardında olan.

Hazîn bir telh-i nekbet hevâda
Nedir bilmem ne vardır mâ-verâda
Tevfik Fikret

mâ’: Ar. Su. c. miyâh.

Çerh-i gaddârda vefâ neyler
Kase-i ser-nigûnda mâ’ neyler
Bâkî
Gönülden sırrın ifşâ eylemez pîr-i kühen zîrâ
Sebû-yı köhneden terşîh edip bir katre mâ’ çıkmaz
Beliğ
Dil bir içim su istedi çeşme-i la’l-i yârdan
Ab-ı hülâl-i hançerin gösterip işte mâ’ dedi
Bâkî
Çerh-i gaddârda vefâ neyler
Kase-i ser-nigûnda mâ’ neyler
Bâkî

mâ’-i bârid: Soğuk su.

Düşnâm-ı yârdan dil şöyle safâ alır kim
Pür-teşne buldu gûyâ bir kâse mâ-i bârid
Behiştî

mâ’-i cârî: Akan su.

Mâ’-i cârî taraf taraf çağlar
Bâd-ı hoş-bû eser hafîf hafîş
Muallim Naci

mâ’-i hamîm: Kaynar su.

Şerer-i nâire-i kahrı ma’âzallah eğer
Ab-ı Hayvân’a eser etse olur mâ-i hamîm
Nazîm (Yahya)
Düşeyin nâr-ı cahîme içeyin mâ’-i hamîm
Ne iderem azb-ı Furâtıyüzünügörmeyicek
Hamdullah Hamdi
(görmeyicek: görmeyince)

mâ’-i hârâ: Mermer üzerindeki su yolu.

Sanır tamga-i zerrîndengören bir mâ’-i hârâda
Meyân-ı âba düşmüş aks-ı Hûrşîd-i pür-envârı
Nef’î

mâ’-i ineb: Üzüm suyu.

Dehr kahrından düşerdim ka’r-ı çâh-ıgussaya
Zâhidâ rahm eyleyip ger tutmasa mâ’-i ineb
Zâti mâ’-i maârif: İlim irfan suyu.

Mîzâb-ı kalemden dökülen mâ’-ı maârif
Bâğ-ı vatan u devlete bârân-ı keremdir
Yenişehirli Avni

mâ’-i Ma’în: Akan su.

Cennet’teki bir
İlahi ırmağın ismi.

Mâ’-ı Ma’în’den ey fakîh esrüyen ikidir deme
Çünkü
Yegâne’den-dürür vârid ile vücûdumuz

nesimi (esrü-: sarhoş olmak.)

mâ’-i semûm: Zehirli su.

Lebinin yâdı ile içse eğer bir atşân
Ab-ı Kevser gibi cân-perver olur mâ’-i semûm
Yenişehirli Avni

mâ’-i Tahûr: Tahur adlı cennet içeceği.

Gel olma bezm-i fenâda mey ile âlûde
Ki suna sâkî-i vahdet eline
MA’-ı Thûr
Hayâlî Bey
Mâ’-ı Tesnîm: Cennet’teki
Tesnim ırmağının suyu.

Gülelim oynayalım kâm alalım dünyâdan
Mâ’-ı Tesnîm içelim çeşme-i nev-peydâdan
Nedim

miyâh: Sular, mâ’lar
Perveriş-yâb-ı sehâb-ı cûdu olsaydı eğer
Dürre-i beyzâ olurlar idi her reşh-i miyâh
Üsküdarlı Hakkı Bey

maâd, meâd: Ar. Avdet’ten; 1. Dönülen, dönüp gidilecek yer. 2. Ahret. 3. Dönüş, geri
gidiş.

Bir pîre yapış, kim eresin sırr-ı maâda
Bağdatlı Ruhi
Bilir mi da’î-i irfânı her hakîkat eden
Azîz rûhumuzun mebde’ ü meâdı nedir
Cenap Şahabeddin
Kâş akl-ı maâd yerine kâş
Olsa akl-ı ma’âş-ı nefsânî
Fehim (Hoca Süleyman)

mâ’adâ: Ar. e. “-dan başka, -den başka, gayrı” anlamlarına gelerek başta kullanılır.

Sühan-rû olduğundan mâ’adâ seyr eyleyen kimse
Hatt-ı ta’lîkini tercîh eder hatt-ı imâd üzre
Nef’î
Kevn ü fesâdın anladım îrâd ü masrafın
Dil-hâhına müzayakadan mâ’adâsı yok
Nâbî
Işk kilk çekti hat harf-i vücûd-ı âşıka
Kim ola sâbit
Hak isbâtında nefy-i mâadâ
Fuzûlî

ma’âdin: bk. ma’den.

maâlî: Ar. Ma’lât’ın cemi.

Derin ve yüksek fikirler. 2. Ululuklar, yücelikler, şerefler.

İdrâk-i maâlî bu küçük akla gerekmez
Zîrâ bu terâzM bu kadar sıkleti çemez
Ziyâ Paşa
Maâlî meyli hîç kalmaz, şehâmet büsbütün kalkar
Ne hâkimlik tanır artık, ne mahkûm olmadan
Mehmet Akif
Onun lisân-ı semâvîsi rûha söylerse
Bununki rûh-ı maâlîyi nefheder hisse
Mehmet Akif
Koşan cihâd-ı maâlîye şanlı, lâkin ağır
Mahûf adımlar atar
Tevfik Fikret

maâlî-penâh: Ululukların sığındığı yer.

Eyâ şehriyâr-ı maâlî-penâh
Bize mesleğindir veren intibâh
Muallim Naci

maa-mâ-fîh, mamafih: Ar. zf.

Bununla beraber, böyle ise de, hâl böyle iken.

Bana ihtâra ne hâcet, a beyim, şimdi bunu?
Maa-mâ-fîh yeniden bir bakalım dikkatle
Mehmet Akif

ma’ânî: bk. ma’nâ.

maârif: Ar. 1. Ma’rifet’ler, bilgiler, kültürler. 2. Bilgi, kültür.

İtlaf-ı vakt eyleme fasl-ı şebâbda
Kesb-i maârif eyleyegör kâr vaktidir
Vâsık (İstanbullu Ahmet)
Kâlâ-yı maârif satılır sûklarında
Bâzar-ı hüner ma’den-i ilm ü ulemâdır
Nedim

ma’rifet: 1. Herkesin yapamadığı ustalık. 2. Bilme, biliş. 3. Hoşa gitmeyen hareket. Beylere bin ma’rifet harceylesen değmez pula
Şimdi meyli dirhem ile, bunların, dînâradır
Azmî (Gedizli)

maârif-perver: Maarifle ilgili şeyleri seven, koruyan.

Hikem-âmûz u sühansenc ü maârif-perver
Şefkat-endîşe, kerem-pîşe, dilîr ü a’kal

maâsî: bk. ma’siyet.

ma’âş: Ar. Ayş’ten; 1. Yaşayış, dirlik. 2. Geçinecek şey. 3. Aylık. c. ma’âşât.

Sayyâd dedi budur ma’âşım
Açmam ayağın giderse başım
Fuzûlî
Gehî telâtûm-ı ekdârı zîk-ı ma’âş
Gehî tezahüm-i ekdârı gayret-i emsâl
Nedim
Ermedin vaslına harc eyledi cümle varın
Yoğ imiş
Enverî dîvânede hîç akl-ı maâş
Enverî

maâşir: bk. ma’şer.

maâz: Ar. Sığınacak yer.

maâz Allah: 1. Tek sığınılacak Allah’tır. 2. Allah korusun, Allah saklasın.

Rakîbi hasbeten lillah edinme hüsnüne mahrem
Maâz Allah ki yaraşmaz nedîm-i pâdişâh eğri
Ahmet Paşa
Gamın sadra geçirmez diye geçmişler beni yâre
Maâz Allah inanmanız bu sözler bana bühtândır
behiştî

ma’bed: Ar. İbâdet’ten; ibadet edilecek yer, tapınak.

Zihî meşhed zihî merkad zihî ma’bed zihî maksad
Makâm-ı Hızr ü İlyâs u makarr-ı evliyâdır bu
Taşlıcalı Yahya Bey
Yurdum dediğim toprağı çiğnetmedim işte
Ufkumda dizilmiş sayısız ma’bedim işte
Midhat Cemal Kuntay

ma’bed-i hayl-i nücûm: Pek çok yıldızın mabedi.

Ma’bed-i hayl-i nücûmun günbed-i eflâktir
Mihr ü meh kandîl ona kavs-i kuzah mihrâb-ı çerh
beliğ

ma’bed-i İslâm: İslâm’ın mabedi.

Şöhreti mâl iledir ma’bed-ı İslâm’ın da
Câmi’-i köhne-i vakfa cemâat gelmez
Nâbî ma’bed-ı Sultân
Süleymân
Şâh: Sultan
Süleyman
Şah’ın mabedi.

Ma’bed-ı Sultân
Süleymân
Şâh emîn-i ehl-i dîn
Hâdî-i ahbâb-ı Ahmed câmî’-i ibret-nümâ
Taşlıcalı Yahya Bey

ma’bûd: Kendisine tapınılan Allah, Tanrı.

Senin nûr-ı cemâlin cilve-gerdir vech-i eşyâda
yüzdendir ki ma’bûd etti râhib
Lât ü UzzA’yı
Nev’î
Bu sırr-ı hikmeti idrâk mümkün olmadı âh
Nedir bu hikmetin ey lâ-yezal olan
Ma’bûd
Nâzım Paşa
Halâs eyle televvün vartasından nefsi yâ
Ma’bûd
Temekkün kişverinde sırrı sultân eyle yâ Allah
Nuri

ma’bûde: Şirk dolayısıyle kendisine tapılan peri, put, dişi tanrı.

Etse tasvîr eğer ol münakkaşa bikr-i fikrin
Tapınır âlem ona sûret-i ma’bûde misâl
Şinasi ma’bûde-i şi’r: Şiir perisi.

Yalnız ikimiz, bir de o: Ma’bûde-işi’rim
Yalnız ikimiz, bir de onun zıll-ı cenâhı
Tevfik Fikret

mabgûz: Ar. Nefret edilmiş.

Mâlını eyleme bî-vech itlâf
Oldu mabgûz-ı İlâhî isrâf
Nâbî

ma’bûd: bk. mâ-cerâ: bk. mâ.

ma’cûn: Ar. Acn’den; 1. Hamur kıvamında olan şey. 2. Uyuşturucu maddelerden süzme afyon. 3. Sokaklarda satılan baharatlı, tarçınlı yapışkan şekerleme. 4. Camı, çerçeveyi tutturan madde.

Cânân lebinden emsem olmaz ise tabîbâ
Ben hasteye ne şerbet te’sîr eder ne maVûn
Behiştî

ma’cûn-ı hikmet: Hikmet macunu.

Zihî meşhed zihî merkad zihî ma’bed zihî maksad
Makâm-ı Hızr ü İlyâs u makarr-ı evliyâdır bu
Taşlıcalı Yahya Bey

ma’cûn-ı mahabbet: Sevgi macunu.

Hayrette görüp âşıkı gülmez demeniz kim
Elbette verir hükmünü ma’cûn-ı mahabbet
Şeyhülislam Yahya
Maçın: Ar. 1. Çin’in güney bölgesidir. 2. Bu bölgede yaşayan
Türk kabilesi.

Hatt-ı yâr ol zülf ucuda müşg ile yazmış ki bu
Çîn ü Maçîn’de düzülmüş düzd-i dil çengâlidir
Ahmet Paşa

mâdde: Ar. 1. Madde. 2. Maya, asıl, cevher. 2. İş, emir, husus. 3. Sözün bir bendi.

Cisim. 5. Kanun veya nizamnamenin bir
fıkrası. 6. Sözlüklerde açıklanan kelimelerin her biri. c. mevâdd.

Müşâhid olamaz olsa mücerred mâdde sırru’llah
Münezzehtir diyen mahcûb oluptur
Hakk’ı rü’yetten
Gaybî
Gördüğün hâl-i hazînin bâisi bir mâddedir
Kim
Hudâ-yı
Zü’l-celM
Kur’ânda etmiştir beyân

maddî: 1. Maddeden meydana gelen. 2. Fikir, niyet. c. mâddiyyûn.

mâddiyyûn: Maddeciler, materyalist dünya görüşünü benimseyenler.

Bütün karîn-i cünûndur ukûl-i maddiyûn
Bu ibtüâ-yı acîbe misâldir „Bühner”
Nâzım Paşa

mâde: Far. Dişi hayvan.

Mâde makbûl olucak hayvânda
Kıymet olmaz mı zen-i insânda
Sünbülzade Vehbi

ma’delet: Ar. Adl’den; âdillik, insaflılık.

Bâğ u râg devlet iclâline
Esmesin bâd-ı hazan-ı madelet
Nedim

ma’den: Ar. 1. Yer altında mevcut olan
altın, gümüş, bakır ve benzeri yer cevherlerinin
bulunduğu yer. 2. Her nesnenin asıl kaynağı c. ma’âdin.

Hep akîm ola mevâlîd-i selâs-i âlem
Ne nebât ola ne ma’den ne de hayvân olsun
Enderunlu Fazıl

ma’den-i atâ: İhsan kaynağı.

Osmân ki buldu gözleri nûreynin ile nûr
Hem ma’den-i atâ idi hem menba’-ı hayâ
Nizami ma’den-i elmâs: Elmas madeni.

Dîde-ipür-hûnum ettin ma’den-i elmâs eşk
Reng-i rûy-ı şîşe-ipür-inkisârımdan sakın
Nâilî

ma’den-i ilm ü ulemâ: İlim ve ulema madeni.

Kâlâ-yı maârif satılır sûklarında
Bâzâr-ı hüner ma’den-i ilm ü ulemâdır
Nedim

ma’den-i kükürd: Kükürt kaynağı.

Etse bir kûha güzer bâd-ı semûm satvetin
Ma’den-i kükürd eder te’sîri kân-ıgevheri
Nedim

ma’den-i sîm-âb: Cıva madeni.

Ruhunda bâdeden yârin ki âb ü tâb olur peydâ
Derûnumda benim bir ma’den-i sîm-âb olur peydâ
Şeyh Galip

ma’den-i vâhid: Tek maden.

İbrîk ü leğen ma’den-i vâhidden iken
Birinde su pâk birisinde nâ-pâk
Nâbî

mâder: Far. Ana, valide.

Ayrı düşmüş birbirinden şerm ile hûrşid ü mâh
Mâden ol günde kim almış o mâhı koynuna
Namık Kemâl
Mâderle peder olup bahâne
Sevk etti kazA beni cihâne
Namık
Kemal bed-bahtın nasıl evlâdı hîç gitmezse yanından
Nasıl çıkmazsa mâder, öksüzün bir dem fuâdından
Mehmet Akif

mâder-i dehr: Dünyanın anası.

Gam-ı sevdâ-yı ser-i zülfün ile kesti senin
Mâder-i dehr meğer nafnı müşg-ı Huten’in
İbni Kemâl

mâder-i eyyâm: Günlerin anası.

Vermese lutfun eli rahm-ı felekte perveriş
Mâder-i eyyâmdan doğmazdı tâ mahşer güneş
Ahmet Paşa

mâder-i gerdûn: Feleğin anası.

Mâder-i gerdûndan gün doğmadan neler doğar (Leyletü’l-hâbla) demişler hey baba âlem bu ya
Lebîb-ı Amidî (Abdülgafur Hüseyin)

mâder-i şîr: Arslanın anası.

Çıkıp âgûşuna nahvetle ederler şimdi
Mâder-i şîrden âhû-bereler mass-i leben
Nedim mâder-i şübbân-ı millet: Millet gençlerinin anası.

Yatır dehşetli âgûşunda bin evlâd-ı hürriyyet
Sanırsın mâder-i şübbân-ı millettir mezar-istân
Hersekli Arif Hikmet

mâder-âne: Anaya yakışır surette.

Ah o dallardaki fütûr-ı derûn
Onların tavr-ı serzeniş-kârı
Onların mâder-âne ekdârı
Cenap Şahabeddin

mâder-zâd: 1. Anadan doğma. 2. Hilkat, yaratılış.

İlm-i resmîyi tenezzül mü eder tahsîle
Kisbe mevkûf değildir şeref-i mâder-zad
Nâbî
Edersin gerçi her derde tabîbim bir devâ ammâ
Cünûn-ı ehl-i aşk olunca mâder-zâd neylersin
Şeyhülislam Bahayi (Mehmet)

mâdih: bk. medh.

ma’dilet, ma’delet: Ar. Adl’den; adalet etme.

Ol Süleymân-ı ma’deletsin kim eğer emr eylesen
Râm olur mûr-ı zaîfin hükmüne şîr-i jiyân
Ziyâ Paşa

ma’dilet-güster: Adaletli davranan.

Tâlinahsım şeref bulmak-ıçün urdum yüzüm
Asitânen hâkine ey ma’dilet-güster güneş
Lamiî Çelebi
Hamdülillah yine bir hayr alâmet gördük
Ma’delet menbaHnı sağ u selâmet gördük
Behiştî

ma’dûd, ma’dûde: Ar. Add’ten; 1. Sayılı, sayılmış. 2. Belli, muayyen.

Bahşiş-i nâ-be-mahal cûddan olmaz ma’dûd
Sıfr-ı ma’kûs ile artar mı hesâbı rakamın
Beliğ?
Seyyit Vehbî
?
Olur bidâyet-i sıfir intihâ-yı her asfâr
İdâd-ı fazl u kemâlâtın edemez madûd
Sâmi ma’dûm: Ar. Adem’den, yok olan bulunmayan.

Basît esfel-i hâke fütâde olmaz idi
Cihânda sâye-i ma’dûmun olsa ger mevcûd
Sâmi Beynim yanıyor, bu bence ma’lûm
Mechûle derim; nazîr-i ma’dûm
Tokadizâde Şekip Bey
da ma’dûm
Bir mâteme bir sûr, o da peyveste memâta
Tevfik Fikret

mâ-fât: Ar. Kaybolan, elden çıkan, kaybolan.

Ne dâiye-i tedârik-i evkât et
Ne dağdağa-i telafî-i mâ-fât et
Nâbî

mafüvv: Ar. Afv’den; 1. Affolunmuş, suçu bağışlanmış. 2. Ayrı tutulan, istisna edilmiş.

Mir’ât-ı dilde sûret-i ihlâsa kıl nazar
Mafvvdür merâsime dâir kusûrumuz
Nâbî

magârib: bk. magrib.

mağbûn: Ar. Gabn’dan; 1. Alışverişte aldatılmış. 2. Şaşkın, şaşırmış.

Gönül ol çeşm ü zülfü ol had ü hâle varan olur
Kimi mağbûn kimi mecnûn kimi râlih kimi şeydâ
Ahmedî
Zelîl mağbûn kala başım anda hîç dinmeye yaşım
Yarın
Hak katında yüzüm kara olursa ne edeyim ben
Yunus Emre
Eyler beni ol hesâb mağbûn
Kim sûret-i hâldir diğer-gûn
FuzuH
Lâ-muhâle seni mağbûn eyler
Geçirir deftere medyûn eyler
Sünbülzade Vehbi

mağdûr: Ar. Gadrtden; haksızlığa uğramış, gadre uğramış.

Şöyledir
Râgıp mücâzat-ı amel kim fi’l-mesel
Sorsalar mağdûrunu gaddâr kendin gösterir
Koca Râgıp Paşa
Asâbı çürük, göğsü çürük, rûhu çürüktür
Mağdûr olan insân gibi gaddâr olanın da
Midhat Cemal Kuntay

mağfiret: Ar. Gufrân’dan; Allah’ın, kullarının günahlarını bağışlaması.

Ma’siyetgirdâbına düştü vücûdum zevrakı
Mağfiret yeli ger erişmezse müşkil oldu hâl
Lamiî Çelebi

mağfiret-i Rahmânî: Allah’a ait bağış.

HabbezA ma’bed-ipür-feyz-i mukaddes ki bulur
Anda bir secde kılan mağfiret-ı Rahmânî
Nef’î

mağfûr: Yarlığanmış, Allah tarafından günahı affolunmuş.

Okundukça bu şir-i dil-pezîrim bezm-i âlemde
Eder zinde-revân
Örfî-i merhûm u mağfûru
Nef’î
Bunların yüzün görüp sözün işiten cân ile
Gaybiyâ der-gâh-ı Hak’ta şüphesiz mağfûr olur
gaybî

mağfur: bk. mağfiret.

maglata: Ar. Birini yanıltmak için söylenen zihin karıştırıcı söz, saçmasapan söz. c. magalit.

Maglata etme mücevherden olur târihi
Galata mansıbı bir
Sâlih Efendi
gördü (1800)
Sürûrî
Hep maglata vü lâklâkadır bâtın u zahir
Bir nokta imiş asl-ı sühan evvel ü âhir
Bağdatlı Ruhi
Düşmez ey Kafoğlu mahdûmiyyete bu maglata
Birbirine uymaz ol evzA’-igûna-gûneyuf
Nef’î

mağlûb: Ar. Galebe’den; yenilmiş, yenilen kimse, galebe edilmiş.

Kalan taht-ı nüfûzunda bugün azgâs-ı ahlâmın
Olur mağlûbu yarın bir takım evhâm ü âlâmın
Abdülhak Hâmit
Mağlûbken ordu, yaslı dururken bütün vatan
Rüyama girdi, her gece, bir fâtih-âne zan
Yahya Kemal

mağlûb-ı hâb-ı gaflet: Gaflet uykusunun mağlubu.

Mağlûb-ı hâb-ı gaflet olan mürde-dillere
Tâ subh olunca eyledi dün gece hande şem’
Hayâlî Bey

mağlûb-ı hevâ: Arzusuna mağlup.

Avret gibi mağlûb-ı hevâ olma er ol er
Nefsin seni râm etmeye, sen nefsini râm et
Ziyâ Paşa

mağlûb-ı riyâ: Riyaya yenilen.

Şöyle mağlûb-ı riyâdır ki yanınca gidenin
Halk üşer başına gûyâ har-ı Deccâl yürür
Bağdatlı Ruhi

mağlûb-ı ye’s: Üzüntü mağlubu.

Zenb ile mağlûb-ı ye’s olmam
Hudâ
Tevvâb’tır
MudSam
Naci.

mağlûl: Ar. Galel’den; 1. Zincire bağlı. zincire vurulmuş. 2. Susuz kalmış.

Tavk-ı fermânı ile gerden-i fitne mağlûl
Satr-ı ahkâmı ile pây-ı sitem der-zencîr
Nef’î

mağmûm: Ar. Gamm’dan; 1. Gamlı, kederli. 2. Kapalı, sıkıntılı, bulutlu.

Doğmuştu kamer, şimdi, uzaklardaki mağmûm
Dağlardan; açık rafeler elvaha dağılmış
Ahmet Hâşim
Bir gölde yüzen zülf-i tahayyül gibi mağmûm
Mehtâba dolan girye-i eşyâ gibi mevhûm
ahmet Hâşim

magrib: Ar. Garb’tan; 1. Garp, batı. 2. Akşam. c. magârib.

Gamın magribte ben maşrıkta olsam bu ne hikmettir
İrer göz yumup açınca meğer tayy-ı mekân eyler
Behiştî
Gurûb edip de güneş bir veremli tâze gibi
Çökünce magribe reng-i memât olan zulmet
Tevfik Fikret
Tüllenen mağribi akşamları sarsam yarana
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana
Mehmet Akif

magârib: Magrib’ler, 1. Batılar, Batı tarafları. 2. Akşamlar.

Magârib oldu dirîgâ metâli’-i irfân
Ne kaldı şöhret-ı Rûm ü Arap, ne
Mısr ü Herât
Sadullah Paşa
Meşârık keşf-i hüsnünden ibâret
Hafâsından kinâyettir magârib
Zihnî mağrûr: Ar. Gurûr’dan; gururlu, kendini beğenmiş.

Gördüğün yerde
Necâtî’yi tecâhül edesin
Hüsnüne mağrûrsun ne-y-ki bu istiğnâ yiğit
Necati Bey
Akla mağrûr olma
Eflâtûn-ı vakt olsan dahi
Bir edîb-i kâmili gördükte tıfl-ı mekteb ol
Nef’î
Çok da mağrûr olma kim mey-hâne-i ikbâlde
Biz hezârân mest-i mağrûrun humârın görmüşüz
Nâbî

mağrûr-ı dâniş: Bilgi gururlusu
Mağrûr-ı dâniş olma edîb ü halîm isen
Bildin mi sırr-ı cilve-i aşkı alîm isen
Hersekli Arif Hikmet

mağrûr-ı sadr-ı i’tibâr: Değerli mevkiin gururlusu.

Bir gün eyler dest-beste pây-gâhı cây-gâh
Bî-aded mağrûr-ı sadr-ı itibârıngörmüşüz
Nâbı mağşûş, mağşûşe: Ar. Gışş’tan; saf olmayan, karışık, katışık.

Nedir lüzûmu vücûdu şu kevn-i mağşûşun
Değer mi külfeti îcâdı bunca da’vâya
Ferıt Bey

mağz: Far. 1. Beyin, dimağ. 2. İç, öz.

Mağzı görünürdü üstühândan
Fânusta sankişem’-i rûşen
Nâbî

mağz-ı âşüfte: Aşüftenin beyni.

Hûr-i în olurdu mağz-ı âşüfte vü mest ü ebed
Zerre gerdin rûzigâr etseydi
Adn’e ermagân
Üsküdarlı Hakkı Bey

mağz-ı esrâr-ı hakîkat: Hakikat sırlarının
‘ç’.

Mağz-ı esrâr-ı hakîkatşem’-i cem’-i evliyâ
Pertev-i nûr-ı hüviyyet lücce-i feyz-i kadîr
Üsküdarlı Hakkı Bey

mağz-ı ser-i şevket: Büyük başlılığın beyni.

Ben o şehbâz-ı hümA-tabı hevâ-yı nazmım
Eylemem mağz-ı ser-i şevket için fekk-i dehen
Keçecizade İzzet Molla

mağz-ı tâvûs: Tavusun dimağı.

Renk renk etti çerâgındaki pertev bezmi
Mağz-ı tâvûstan almış gibi tab’ım revgan
Nedim

magzûb: Ar. Gazab’tan; kendisine gazap olunmuş, kızılmış olan. c. magazîb.

magzûb-ı mahabbet: Sevgi kızgınlığı.

Dil gamzen ile turrana pek uydu ulaştı
Hak saklaya kim olmaya magzûb-ı mahabbet
Nef’î

mâh, meh: 1. Ay 2. Senenin 12’ye ayrılan her bir ayı.

Gonca gibi ol latîf har-gâh
Gül bergi gibi içinde ol mâh
Fuzûlî
Ne deyrin büt-nigâr-ı âftâb-efrûzudur
Ne burcun mâhısın pertev-perest-i tal’atin kimdir
Nâilî
Sevdim yine bir mâhı ki devrân güzeldir
Sevdâ-yı gam-ı aşkı gönülde ezelîdir
Nizamî

mâh-ı âlem-ârâ: Dilber, güzel.

Gözümden sakınır oldum o mâh-ı âlem-ârâyı
Belâ-yı aşkı gör kim kendime kendim rakîb oldum

mâh-ı âlem-efrûz: Dünyayı süsleyen ay.

Sipihr-i rif’atin tâbende mâh-ı âlem-efrûzu
Riyâz-ı devletin zîbende serv-i kamet-efrâzı
Nef’î

mâh-ı arş-ârâ: Gökleri süsleyen ay.

Gündüzün böyle zulmet-i yeldâ
Sonra toprakta mâh-ı âlem-ârâ
Tevfik Fikret

mâh-ı enver: En parlak ay.

Çeşme-sâr-ı devletinden
Ab-ı Hayvân müstefîz
Şeb-i çerâg-ı takatinden mâh-ı enver müstenîr
Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)
Mâh-ı Ken’ân: Filistin’in ayı (Hz. Yusuf).

Cihân bir tâze revnak buldu bir rûh-ı musavverde
Aceb mi tâzelense destân-ı Mâh-ı Ken’ân
Nef’î
Mâh-ı Nahşeb: Mitolojiye göre, Maveraünnehir’de bulunan
Nahşep şehri civarında olan bir dağın eteğinde bulunan bir kuyudan gümüş renkle doğduğu söylenen ay ki, güya altmış gün boyunca her gece kuyudan çıkar ve dört saatlik bir mesafeyi aydınlatırmış.

Mâh-ı Siyâm da denilir. bk. çâh-ı Nahşeb
Nice mey tâb-ı fürûğu rûhu
Mâh-ı Nahşeb
Nice mey pertev-i envâr-ı dil-ı Arifi câm
Nef’î
İçinde ay görünmüş bir kuyudur çâh-ı Nahşeb hem
O aydır
Mâh-ı Nahşeb
İbn-ı Muknî eylemiş îcâd
Sünbülzade Vehbi

mâh-ı nev: Yeni ay, hilal.

Niçin ol hurşîd-i âlem-tâba öykündün diye
Mâh-ı nev hançer çeker
Mihr-i dirahşân üstüne
Bâkî (öykün-: taklit etmek)
Atladı dâmen tutup üç çifte bir zevrak-çeye
Geçti sandım mâh-ı nev âyîne-i billûrdan
Yahya Kemal

mâh-ı serv-kâmet: Servi boylu sevgili
İy mâh-ı serv-kâmet ü ve ey serv-i gül-’izar
Gül ruhlarını lâle görüp oldu şerm-sâr
İbni Kemâl

mâh-ı sıyâm: Oruç ayı, Ramazan.

Şu soğuk günde de bir pâre ısındırdı bizi
Bir gün evvel erişip geldi hele mâh-ı sıyâm
Nedim

mâh-ı şeb-ârâ: Geceyi süsleyen ay; gece güzeli.

Câme-hâb ol âfeti aldıkça tenhâ koynuna
Sanırım ebrin girer mâh-ı şeb-ârâ koynuna
Bâkı mâh-ı şeb-efrûz: Geceyi aydınlatan ay.

Bahsetmesin izarın ile encümende şem’
Kanda çerâg-ı mâh-ı şeb-efrûz kanda şem’
Bâkî

mâh-ı tâbân: Parlak ay.

Gözü yağmâcı şehr-âşûblarla çevresi dolmuş
Sanasın ortaya yıldızlar almış mâh-ı tâbânı
Hayâlî Bey
Ey Fuzûlî ahter-i bahtım müsâid olmadı
Kim olam bir dem mukârin ol meh-i tâbân ile Fuzûlî

mâh-ı tamâm: Tam ay, dolunay.

Nâkısadır sana şeb-gerdelik desem
Nâbî
Aceb bu sözden o mâh-ı tamâm alınmaz mı
Nâbî

mâh-ı zer-efşân: Altın saçan ışıklarını saçan ay (sevgili).

Ben kuluyla dün gece akşamladı oldum ganî
Bu gece bilsem o mâh-ı zer-efşânım kandadır
Enven mâh u âfitâb: Ay ve güneş.

Sipihr-i madeletin mâh u âfitâb eseri
Riyâz-ı mekremetin serv-i sidre agsânı
Nef’î

mâh-lika:, meh-lika: Ay yüzlü, güzel.

Gehi toprağa eyler hikmetin bin meh-lika: pinhân
Gehi sun’un kılar toprağdan bin meh-lika: peydâ
Fuzûlî
Hûrşide baksa gözleri halkın dola gelir
Zîrâ görünce hâtıra ol meh-lika: gelir
Bâkı
Perde çek hicrân günü çehreme ey kanlı sirişk
Ki gözüm görmeye ol mâh-likâdan gayrı
Fuzûlî

mâh-nisbet: Ay gibi.

Ey Fuzûlî mâh-nisbet mahv kıl varın tamâm
Ger dilersen bulmak ol hurşûd ile ittisâl
Fuzûlî

mâh-pâre, meh-pâre: 1. Ay parçası. 2. Çok güzel kimse, mehpare.

Ol mâh-pâreyi severiz aşk-ı pâkle
Hasbî cedir muhabbetimiz hep
Hudâ bilir
Bağdatlı Ruhi
Ya neylesin bî-çâreler âlüfteler âvâreler
Sâgar suna meh-pâreler nûş etmemek olur sitem
Nef’î

mâh-perver: Mehtaplı gece (ayı seven gece).

Bir beyaz kuş ki nevha-perverdir
Bir beyâz leyl-i mâh-perverde
Tevfık Fikret

mâh-peyker, meh-peyker: Ay yüzlü (sevgili.)
Subhumdu benim o mâh-peyker
Şâmım da bu subh ile münevver
Abdülhak Hâmit
Bulunmaz ol şeh-i hûbân gibi âlemde bir dil-ber
Melek-manzar levend-i nükte-perver rind-i mehpeyker
Üsküdarlı Hakkı Bey

mâh-rû, meh-rû: Ay yüzlü. c. mâh-rûyân.

El-hazer renc-i husûf-ı âhdan ey mâh-rû
İ’timâd etmezsen eyle imtihân âyineyi
Üsküdarlı Sırrî
Ol dem ki dimâğa yetti bûyun
Gözgördü şu’â’-i mâh-rûyun
Fuzûlî
Çıkmaz hayâl-i dilden mâh-rû hayâlin
Senden olursa dahi benden cüdâ değildir
Nâbı
Devrân nice meh-rûların endâmından
Yüz kerrepiyâle yaptı yüz kere sebû
Yahya Kemal

mâh-ruh, mâh-ruhsâr: Ay yanaklı, parlak yanaklı.

mâh-tâb, meh-tâb: 1. Ay ışığı, mehtap. 2. Ondört gecelik ay, dolunay. 3. Şenlik gecelerinde yakılan ateş, maytab.

Giyip bir al eteklik hâleden meydâna azm etmiş
Semâda
Mevlevî âyini tasvîr eder meh-tâb
Beliğ
Oklar gibi saplanmada kalbe
Vurdukça semâdan yere meh-tâb
Ahmet Hâşim
Kandilli yüzerken uykularda
Meh-tâbı sürükledik sularda
Yahya Kemal
Zamân zamân yüzünde kaybolunca gamzeler
Meh-tâbı süzer sana bir kez olsun gül derdim
Şeref Yılmaz

mâh-tâb-ı nâz: Naz mehtabı.

Mir’ât-ı hod-nümâ mıdır ol mâh-tâb-ı nâz
Hurşîd-i aşkı zerreye peyveste gösterir
Esrar Dede

mâh-veş, meh-veş: Ay gibi; pürlak yüzlü, güzel. c. meh-veşân.

Yetse ger âşıkların eflâke efgânı ne sûd
Yetmek olmaz mâh-veşler vaslına efgân ile Fuzûlî
Dehr vakfetmiş beni nev-res cüvanlar aşkına
Her yeten meh-veş esîr-i hatt u hâl eyler beni
Fuzûlî

meh-veşân: Güzel yüzlüler.

Tefhîme mihnet-i şeb-i hicri nümûnedir
Gîsû-yı meh-veşânda değilpîç ü ham abes
Nâbî

meh: Ay.

Ma’bed-i hayl-i nücûmun günbed-i eflâktir
Mihr ü meh kandîl ona kavs-i kuzah mihrâb-ı çerh
Beliğ
Ol meh sana va’d eylemiş emdirmeye la’lin
Emâre-i ağzın sakın olmaya mekîde
Nâbı
Ey meh leyâl-i vesvese-hîz-i firâkta
Sen gelmeyince hâtıra bilsen neler gelir
Nâbî
Gördüm ol meh dûşuna bir şâl atıp lâhurdan
Gül yanaklar üstüne yaşmak tutunmuş nûrdan
Yahya Kemal

meh-i burc-ı ârız: Yanak burcunun ayı.

Meh-i burc-ı Arızında gönül oldu hâle mâil
Bana kendi tâli’imden bu siyeh sitâre düştü
şeyh Galip

meh-i îd: Bayram ayı.

İ’timâd eyler idim tevbesine rindânın
Ramazânın meh-i îd olmasa encâmında
Nedim

meh-i Mirrîh-çeşm: Merih gözlü ay.

Tâli’in tutup müneccim ey meh-ı Mirrîh-çeşm
Dedi kim bunun ucundan günde yüz bin kan olur
zâti

meh-i Şevvâl: Arabî ayların onuncusu olan
Şevval ayı.

Vücûdudur veren âhir-zemâna zîb ü şeref
Nite ki îd-i hümâyûn ile meh-ı Şevval
Necati Bey

meh-be-meh: Aydan aya.

Meh-be-meh tahlîl-i insân etmek için gâlibâ
Çarh-ı merdüm hor hilâli râhat-ı dendân kılar
behiştî

meh-cebîn: Ay yüzlü.

Gece kim ol meh-cebînin düştü dünyâ üstüne
Yine toz kondurmadılar onun ammâ üstüne
kıbrıslı Hilmi

meh-çe: Bayrak direği, minare ve kubbe üstüne konulan küçük hilal, ay.

meh-çe-i râyet: Sancak hilali.

Birinin mansıbını bana inâyet k ıl kim
Meh-çe-i râyetimi irgüre
Keyvân’a kerem
Hayâlî Bey
(irgür-: eriştirmek.)

meh-lika: Ay yüzlü.

Evet bu şîr-i ter ol meh-likâya âittir
Hayır bu zulmetin ol meh-likâya nisbeti yok
Tevfik Fikret

meh-pâre: Ay parçası.

Meğer kim pençe-i sîmîne bir meh-pâre yaslanmış
Kalmış mı meğer denilmedik söz
Şeyh Galip
Nasıl sabâh idi, yâ
Rab, ne subh-i muğberdi
Ki uçtu rûhu o meh-pârenin semâvâta
Tevfik Fikret

meh-pâre-i cemâl: Güzel ay parçası.

İhsân-ı şems-i aşk ile
Esrâr’a bî-dirîğ
Meh-pâre-i cemâlini ol meh bağışladı
Esrar Dede

meh-peyker: Ay yüzlü.

meh-peyker-i âlem: Âlemin ay yüzlüsü.

Hem zîver-i ahlâkıla hoş zat-ı melek-hû
Hem
Behçet-i endâm ile meh-peyker-i âZem
Neşati

meh-rû: Ay yüzlü.

Bîm-i reh bilmez şeb-i târîkte tenhâ gelir
Senden ey meh-rû hayâlin bana bî-pervâ gelir
Şeyhülislam Yahya
Devrân nice meh-rûların endâmından
Yüz kerre piyâle yaptı yüz kerre sebû
Yahya Kemal

meh-veş: Ay gibi.

Çekersin ey musavvir sûretin meh-veşlerin ammâ
Ne mümkündür murâdınca çekilmez kaşları yâyı
Fuzûlî

mahabbet, muhabbet: Ar. Hubb’tan; 1. Sevgi. 2. Dostça konuşma.

Mahabbet iline sultânlık etmek isteyenin
Gerek ki toz ile topraktan ola tahtı vü tâcı
Nizamî
Kişt-zâr-ı sîneme ekdin mahabbet tohmunu
Hay ömrüm hâsılı billâh bundan ne biter
Âhi
Mahabbet sûretidir cümle zerrât
Cihânın varidatıdır mahabbet
Âdile Sultan

mahabbet-i cânân: Sevgilinin muhabbeti.

Gönül mahabbet-i cânânı özle cân kim olur
Safâ-yı cân var iken mülket-i cihân kim olur
Şeyhi muhabbet-i ebedî: Sonsuz, ebedi sevgi.

Fakat ne fikr-i baîd
Hayât-ı zâil içinde muhabbet-i ebedî
Tevfık Fikret

mahabbet-nâme: Sevgi mektubu.

Safha-i ladindeki hattın mahabbet-nâmedir
Alem-i ervâhdangeldi bana mektûb olup
Behiştî

muhabbet-nedân: Sevgi bilmez
Pâ-mâl-i esb-i nahveti olmuş bir âfetin
Bir tıfl-ı nev-süvâr-ı muhabbet-nedân iken
Sünbülzade Vehbi

mahall: Ar. Hulûl’den; Yer, mekân, cây. c. mahâll.

Sürmezsen it rakîbi kapından benim gibi
Gözüme görünür ki mahallinde kan ola
Behiştî

mahall-i sitem: Sitem yeri.

Mekân-ı gussa mahall-i sitemdir ey Yahyâ
Bu tengnâ-yı gamı sanma ola dâr-ı ferah
Şeyhülislam Yahya

mahalle: <
Mahâll’den; bir şehir veya kasabanın bölündüğü kısımlar. c. mahallât.

Bizim mahalle de
İstanbul’un kenârı demek
Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmeyerek
Mehmet Akif

mahalle-i dost: Dost mahallesi.

Sana cennet bize mahalle-i dost
Bu hevâda uçar heves nejdelim
Şeyhi mahârîb: bk. mihrâb mahasal: bk. mâ.

mahâsin: Ar. Hüsn ve mahsen’in çokluk şekli.

Güzellikler.

Firdevs-i mahâsin ki, pür âlâm
Terkeyliyerek âlem-i hûr u melekûtu
Bî-neş’e vü nâ-kâm
Faik
Âli Bey

mahber, mahbere: Ar. Hokka, divit.

Elim mahbere, endîşe-lîka, ye’s-i midâd
Çekmede satr-ı ümîde hatt-ı butlân-ı kalem
Akif Paşa

mahbes: Ar. Habs’ten; haps edilecek yer, zindan.

Tûluna bakma ki zencîr-i fenâdır ömrün
Seni her lahza adem mahbesine doğru yider
behiştî (yid-: koşmak.)
Biz baş veririz zâlime, baş eğmeyiz aslâ
Mahbes mi ya maktel mi hedef bizce pekâlâ!
Abdülhak Hâmit
Yüzümüz zulme susarken gözümüz ses kesilir
Zâlimin rûhuna zulmün leşi mahbes kesilir
Midhat Cemal Kuntay

mahbes-i şâhîn-i belâ: Bela şahininin zindanı.

Kısa değildir hatarâtım makîs
Mahbes-i şâhîn-i belâdır serim
Muallim Naci

mahbes-i ten: Vücut zindanı.

Unutulmuş idi cân
Yûsuf’u bu mahbes-i tende
Kemend-i âh ile sultân-ı âlem onu kurtardım
enverî

mahbûb: Ar. Hubb’tan; 1. Sevilmiş, sevilen, sevgili. 2. Erkek sevgili.

Mahbûbdur dehre sûret ü zînet
Bütlerle bulur nite ki deyrin içi sûret
Mesihi
Cân-ı şîrîni revân eyler gönül cânâneye
Rind-i şâhid-bâzdır mahbûbuna şekker sunar
Hayâlî Bey
Kilk-i kudret levh-i sînemde seni kılmış rakam
Eyleyip mahbûblar mecmûasından intihâb
Fuzûlî

mahbûb-ı dem-sâz: Dost sevgili.

Çü buldu sözüne mahbûb-ı dem-sâz
Bu tercî’e bedîhî kıldı âgâz
Şeyhi

mahbûb-ı dil-sitân: Gönül çalan güzel.

Şâh-ı gül üzre gonce döndü dil-i hezâra
Her tâze verd-i ra’nâ mahbûb-ı dil-sitâna
Şeyhülislam Yahya

mahbûb-ı Hak: Hakkın sevgilisi (Hz. Muhammed ‘s. a. s. ’).

Matlûb arak olur ona kim sana uymaya
Mahbûb-ı Hak olur sana kim kıla iktidâ
Nizami mahbûb-ı hoş-âvâz: Güzel sesli sevgili.

Fitne-i âhir-zemân oldu
Necâtî sözleri
Her gazel kim diye bir mahbûb-ı hoş-âvâz olur
Necati Bey

mahbûb-ı hûb-âvâz: Güzel sesli sevgili.

Kanda bir mahbûb-ı hûb-âvâz olursa dinle sen
Cennet içre cümleden a’lâ denen zevkî budur
gaybî

mahbûb-ı Hudâ: Allah’ın sevgilisi (Hz. Muhammed ‘s. a. s. ’)
Mahmûd ü Muhammed ü mübeccel
Mahbûb-ı Hudâ nebiyy-i mürsel
Zıya Paşa

mahbûb-ı melek-sîmâ: Melek yüzlü sevgili.

Var mı bir kâleb-i mahbûb-ı melek-sîmâ kim
Pertev-i hüsn-i ezel ona hulûl eylemeye
Hayâlî Bey

mahbûb-ı müstesnâ: Eşine rastlanmayan güzel.

Siyeh perçemli bir mahbûb-ı müstesnâ bulur âşık
Arar elbette bir rişte-i sevdâ bulur âşık
Sünbülzade Vehbi

mahbûb-ı serâ-perde-i lâ-reyb: Şüphesiz bilinmeyen toprağın sevgilisi.

Olmuştu o mahbûb-ı serâ-perde-i lâ-reyb
Itlâk-ı nikâb-ı haremigayb-ı hüvviyet
Sâm

mahbûb-ı sîm ü zer: Altın ve gümüş sevgilisi.

Mahbûb-ı sîm ü zer dükeli senin oldu tut
Yok bir nefes çü mühlet ecelden ne fâ’ide
şeyhi (tut-: farzet, ola ki)

mahbûb-ı ümem: Ümmetlerin sevgilisi (Hz. Muhammed ‘s. a. s. ’).

Hem-nev’ine hizmet eden erbâb-ı kemâlât
Mahsûd-ı rakîb olsa da mahbûb-ı ümemdir
Behçet (Çankırılı)

mahbûb-ı zîbâ: Süslü sevgili.

Böyle bir mahbûb-ı zîbâ yâri kim sevmez bugün
Dişleri dürr-i yetîm ağzı ona olmuş sedef
Fârisî (Sultan II. Osman)

mahbûb-misâl: Dost misali.

Halk-ı âlemden
Behiştî
uzlet et mahbûb-misâl
Kendi başın sokacak bir âşiyânın var ise
Behiştî

mahbûbe: Kadın sevgili.

Elcezîre şanlı bir mahbûbedir
Türlü tezyînât ile mashûbedir
Muallim Naci

mahbûs: Ar. Habs’ten; hapsolunmuş, bir yere kapatılmış.

Kız, kadın hepsi haremlerde bütün gün mahbûs
Şu telâkkîye bakın en kötü vahşet: Nâmûs
Mehmet Akif

mahbûs-ı ebed: Sonsuz hapis.

Şol kara hâlin zenahdânında ey hûrşîd-i had
Bir
Habeş’tir
Mısır zindânında mahbûs-ı ebed
Necati Bey

mahbûs-ı zindân-ı habâb: Hava kabarcığının zindana hapsoluşu.

Oldu devrinde hevâ mahbûs-ı zindân-ı habâb
Gâlibâ görmüş hevâdan şemme-i âzârgül
Fuzûlî

mahcûb: Ar. Hicâb’tan; 1. Utanan, utanmış, utangaç. 2. Kapalı, örtülü, perdeli.

Mâh-ı âlem-tâba ahşam arz-ı hüsn etti o mâh
Ey
Behiştî
yerlere düştü yüzü mahcûb olup
Behiştî
Müşâhid olamaz olsa mücerred mâdde sırru’llah
Münezzehtir diyen mahcûb oluptur
Hakk ‘ı rü’yetten
Gaybî

mahcûb-ı hayât: Hayat utangaçı.

Mahcûb-ı hayât olmağa tercîh-i memât et
Paytakları ferz eyleyerek şehleri mât et
Abdülhak Hâmit

mahdûm, mahdûmiyyet: Ar. Hidmet’ten; 1. Oğul, evlât. 2. Hizmet edene nispetle efendi veya hanım.

Bida’a kalmaz idi iftihâr-ı mahdûma
Fürû-nihâde olunsa efendizâdeliği
Koca Râgıp Paşa
Yâdigârım ola her mahdûma
Yazayım bir lügat-ı manzûme
Sünbülzade Vehbi
Tîrin zebân-şinâsı mahdûmu üstâdı
Bircis’in akl u fikri hem-râz ü müsteşârı
Nedim mahdûm-ı şeref-menkabet: Şerefli menkıbenin çocuğu.

Geldi bir nâmesi mahdûm-ı şeref-menkabetin
Müşg-i elfâzı devâ-bahş olarak
Edirne’den
Keçecizade İzzet Molla

mahdûmiyyet: Mahdumluk, oğulluk.

Düşmez ey Kafoğlu mahdûmiyyete bu maglata
Birbirine uymaz ol evzA’-igûna-gûneyuf
Nef’î

mahfaza: bk. mahfûz.

mahfe, mahfel, mahfil: Ar. 1. Oturulacak yer, toplantı yeri. 2. Büyük camilerde, eskiden hükümdarlara sonradan da müezzinlere ayrılmış, yerden yüksek yer. c. mahâfil.

Döner bir hâfız mahfil-nişîn-i nağme-perdâza
Ser-âgâz eyledikçe andelîbân âşiyân üzre
Nef’î
Visâlin
KA’be, sine mushaf-ı ışkınla azm ettim
Ter-i mahfel gibi esk: al-i mihnetten berî oldum
Behiştî
Bir dem döner
Cebrâîl’e rahmet saçar her mahfile
Bir dem gelir güm-râh olur miskin
Yûnus hayrân olur
Yunus Emre

mahfe-i Yûsuf: Yusuf’un mahfili.

Pîr oldu
Ya’kûb bir savt-ı ceres gûş eylese
Mahfe-ı Yûsuf sanır vâdî-ı Ken’an’dan geçer
Yahya Kemal

mahfil-i âyîne: Ayna yeri.

Aks-i da’vâ-yı vücûd eyler ise ey Nâbî
Mahfil-i âyînede rû-be-hem olmaz da ne olur
Nâbı

mahfî: Ar. Hafî’den; gizli, saklı, hafî.

Cihân ehline tâ esrâr-ı ilmin kalmaya mahfî
Kıluptur hikmetin küffâr içinde enbiyâ peydâ
Fuzûlî
(kıluptur: kılmıştır.)
Müddeî fâş etmesin ey dil-i muhabbet mihrini
Arz-ı hâl ettikte mahfî nâme-i cânâne bas
Şemsî Paşa
Yıldızları göklerden alıp bir yed-i mahfî
Bir bir o donuk gözlerin a’mâkına îsâr
Eylerdi ve zulmette koşarken yine rüzgâr
ahmet Hâşim

mahfûf: Ar. Zarar gelmesin diye ihata edilmiş, kuşatılmış.

mahfûf-ı sükûnet: Sessizlikle kuşatılmış.

Sâfî, lekesiz karların altında cevânib
Mahfûf-ı sükûnet; Bir köy bu sükûnetle ezilmiş gibi gâib
Her yer bu sükûnetle hem ârâmış-i cennet
Tevfik Fikret

mahfuf-ı zılâl: Gölgelerle sarılmış.

Uyurken böyle mahfûz-ı hıldlin
Bütün âlem uyurken böyle hâmûş
Tevfık Fikret

mahfûz: Ar. Hıfz’dan; 1. Hıfzolunmuş, saklanmış, korunmuş, gözetilmiş. 2. Gizlenmiş. 3. Ezberlenmiş.

Afet-i bâd-ı hazândan te’ebbüd mahfûz olur
Bâğ-ı dehre hüsn-i tedbîrin olursa bağbân
Bâkî
Kılıp zât-ı şeref-pîrâların âfâttan mahfûz
Ziyâd eyle safâsın onların sûriyle dünyânın
Nedim mahfûz-ı reng-i zulmet: Karanlık rengin saklanmışı.

Benim gibi o da meyyâl-i zevk-ı vahdettir
Benim gibi o da mahfûz-ı reng-i zulmettir
Recaizade Ekrem

mahfûz-ı sühan: Sözün saklanması.

Levh-ı Mahfûz-ı sühandır dil-i pâk-ı Nef’î
Tab’-ı yârân gibi dükkânçe-i sahhâfdeğil
Nef’î

mahfûz-ı zılâl: Gölgelerin saklanmışı.

Uyurken böyle mahfûz-ı hıldlin
Bütün âlem uyurken böyle hâmûş
Tevfık Fikret

mahfaza: İçinde bir şey saklanan kap, kutu.

Raz-ı ışkın saklarım elden nihân ey serv-i nâz
Gitse başım şem’ teg mümkin değil ifşâ-yı râz
Fuzûlî

mâhî: Far. Balık. c. mâhiyân.

Mürg ü mâhî uyumaz nâle vü feryâdımdan
Bahtım olmaz dahi bîdâr elimden ne gelir
Ahmet Paşa
Cihân-ârâ cihân içindedir arayı bilmezler
Şu mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler
Hayâlî Bey

mâhî-i bihâr: Denizdeki balıklar.

Mâr-ı zemîne lokma olur mürg-ı tîz-per
Mürg-ı hevâya tu’me olur mâhî-i bihâr
Ziya Paşa

mâhî-i kudsî: Kutsal balık.

Ten-i hâkîde kalb-i feyz-cû pejmürde olmuştur
O bir mâhî-i kudsîdir ki berde mürde olmuştur
Esrar Dede

mâhiyân: 1. Mâhî’ler, balıklar. 2. Aylar.

Teneffür kılmaz erbâb-ı mahabbet şûr-ı sevdâdan
Mezak-ı mâhiyân şîrîn olur telhî-i deryâdan
Hersekli Arif Hikmet

mâhiyyet: Ar. Bir şeyin aslı, künhü, hakikati. c. mâhiyyât.

Mâhiyyeti isbât eden âsâr-ı ameldir
Mıkdârına nisbetle kişi hayr u şer eyler
Şinasi
Mâhiyyeti ger olsa cemâdâta mürebbî
Tasvîr-i hacer kesb-i kemâl-i beşer eyler
Nef’î
Vücûd-ı vâcibin mâhiyyetin idrâk eden ârif
Hakîkatle zuhûr-ı mümkinâtı hep zılâl eyler
rahmi

mâhiyyet-i aşk: Aşkın yapısı.

Aşk vasfında zebân-ı ürefâ lâl oldu
Gitti anlanmadı ta’rîf ile mâhiyyet-i aşk
Nuri

mâhiyyet-i eşyâ: Eşyanın aslı.

Olduğundan mes’ele müşkil makâsıd muhtelif
Oldu nâ-dândan hafî mâhiyyet-i eşyagibi
Nâbî

mâhiyyet-i hüsn ü aşk: Aşk ve güzelliğin aslı.

Mâhiyyet-i hüsn ü aşka ârif
Hâsiyyet-i germ ü serde vâkıf
Şeyh Galip

mâhiyyet-i mâ’: Suyun aslı.

Hâsiyyet-i ışkı bilemez kimse kemâhî
Mâhiyyet-i mâ’yı bilemez niteki mâhî
Hamdullah Hamdi

mâhiyyet-i rûhiyye: Ruhi yapı.

Bütün edvâr-ı terakkîyi yarıp geçmek için
Kendi mâhiyyet-i rûhiyyeniz olsun kılavuz
Mehmet Akif

mâhiyyât: Asıllar, esaslar.

Nedir bu feyz-i anâsır nedir bu mâhiyyât
Nedir bu cism-i mürekkeb nedir bu şekl-i nizar
Ziya Paşa

mahkeme: Ar. Hükm’den; davaların görüşülüp hükme bağlandığı yer.

Kurup bir dâm-ı tezvîri komuşlar mahkeme nâmın
Hani seccâde-i hazret hani ahkâm-ı şer’ullah
Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)
Kâdı ola da’vâcı vü muhzır dahi şâhid
Ol mahkemenin hükmüne derler mi adâlet
Ziyâ Paşa
Mahkeme meclisi îcâd olduğu
Çeşme-i rüşvetin akmaklığından
Kazâ belâ ile âlem dolduğu
Kazların kadıya uçmaklığından
Seyrani

mahkeme-i adl ü dâd: Adalet mahkemesi.

Bâr-geh-i mahkeme-i adl ü dâd
Der-geh-i kehfü’l-ümem-i rûzigâr
Nef’î

mahkeme-i gül-şen: Gül bahçesinin mahkemesi.

Sarhoş sanuben mahkeme-i gül-şen içinde
Şeb-nemler üşüp goncanın ağzını kokarlar

mesihi (sanuban: sanarak) mahkeme-ı Kird-gâr, Gird-gâr: Allah’ın mahkemesi.

Felek girerse kef-ı
Nâilî
’ye dâmânın
Seninle mahkeme-ı Kird-gâr’a dek gideriz
Nâilî

mahkeme-i rûz-i cezâ: Kıyamet gününün mahkemesi.

Zahid bizi tahvîf ile teşvîşe düşürme
Sen mahkeme-i rûz-i cezâdan mıgelirsin
Nâbı

mahkûk: Ar. Hakk’ten; 1. Çelik bir şeyle kazılmış, hakkolunmuş. 2. Yazıldıktan sonra çakı veya kalemtraş gibi şeylerle kazılmış.

Hatt hüccet-i âzadî-i uşşâk olur ancak
Bir vech ile denmez ona mahkûk değildir
Nâbî
Gölgemiz sırtını asrın ezer, edvâra yüküz; Şühedâmızla yerin kalbine hep mahkûküz
Bizi eyyâma sorarsan sana söyler: Türküz!
Midhat Cemal Kuntay

mahkûm: Ar. Hükm’den; 1. Kendisine hükmolunan, birinin hükmü altında bulunan. 2. Hüküm giymiş. 3. Katlanma, mecbur olma.

Sultân-ı bahâr edip mülk-i çemeni teshîr
Mahkûmu
Süleymân-veş bâd olmaya yaklaştı
Şeyhülislam Yahya
Mahkûm o ister istemez olmuş denâete
Mahkûm-ı bî-garez ki müheyyâ berâ’ete
Abdülhak Hâmit
Maâlî meyli hîç kalmaz, şehâmet büsbütün kalkar
Ne hâkimlik tanır artık, ne mahkûm olmadan
Mehmet Akif

mahkûm-ı bî-garez: Taraf tutmayan mahkûm.

Mahkûm o ister istemez olmuş denâete
Mahkûm-ı bî-garez ki müheyyâ berâ’ete
Abdülhak Hâmit

mahkûm-ı cünûn: Cinnet mahkûmu.

Terk et ey idrâk, ey endîşe-i ferdâ beni
Kıldı mahkûm-ı cünûn bir aşk-ı nev-peydâ beni
Doktor Abdullah Cevdet

mahkûm-ı fermân-ı mutâ’: Boyun eğilen ferman mahkûmu.

Benim şimdengeri mahkûm-ı fermân-ı mutâ’ımdır
Gerek erbâb-ı tedrîs ü gerek küttâb-ı dîvânî
Osmanzâde Taip

mahkûm-ı pervâz: Hücre mahkûmu.

Hazansız bir zemân isterse şâyed rûh-ı ser-bâzın
Ufuklar bu’d-ı mutlaklar bütün mahkûm-ı pervâzın
Mehmet Akif

mahkûm-ı sefâlet: Sefillik mahkûmu.

Yeter oldu bu girân-hâb-ı cehâlet artık
Uyan ey millet-i mahkûm-ı sefâlet artık
Mehmet Zeki

mahkûm-ı siyâsî: Siyasi mahkûm.

Ey seyf ü kalem, ey iki mahkûm-ı siyâsî
Ey behre-i fazl u edeb ey çehre-i mensî
Tevfık Fikret

mahkûn: Ar. Suçsuz, masum. c. mahkûnîn.

malikimin: Suçsuzlar, masumlar.

Söyletip başka memâlikteki mahkûnîni
Hâkimiyyet ne imiş, öğreniniz, kıymetini
Mehmet Akif

mahlas: Ar. Hulûs’tan; şairlerin şiirde kullandıkları takma ismi.

Neş’et dedi pîrân-ı zebânından edip gûş
Mahlas ona es’ad ne saâdet bu ne şândır
Neşet (Hoca Süleyman)
Hemân dünyâda bî-nâm ü nişân ol Budur dünyâda
Yahyâ sana mahlas
Şeyhülislam Yahya
Ma’lûmdur benim sühanım mahlas istemez
Fark eyler onu şehrimizin nükte-dânları
Nedim

mahlûk: Ar. Hilkat ve halk’tan; halk olunmuş, yaratılmış. c. mahlûkât.

Şehenşâh-ı zemân oldur ki verir mahlûka cânı
Onun aşkı nûru birle görürüz cin ü insânı
Şeyyat Hamza
Tanımaz bindiği mahlûku, sürer kör körüne
Tanımaz gittiği yer hangi taraf, gördüğü ne
Mehmet Akif

mahlûk-ı Hak: Allah’ın yarattığı.

Bir şey mi var cihânda ki mahlûk-ı Hak değil
Hayâlî Bey

mahlûk-ı Hudâ: Allah’ın yarattığı.

Devletlülere bizleri tahkîr düşer mi
Biz âciz isek de yine mahlûk-ı Hudâ’yız
Ziyâ Paşa

mahlûkât: Yaratılmış olanlar.

Kümûn-ıgayb-ı ezelde kalaydı mahlûkât
Olurdu belki müreccah bu şûr-ı bî-câya
Ferit

mahlûl: Ar. Hall’den; 1. Sahipsiz maaş ve mansıp. 2. Mirasçısı bulunmayan ve hükümete kalmış miras. 3. Erimiş, çözülmüş. c. mahlûlât.

Kalıp
Nef’î-i mu’cize demeden evreng-i sühan mahlûl
Sühan-sencân-ı Rûm olmuş idi her bir asrda tâlib
şeyh Galip

mahlût: Ar. Halt’tan; katılmış, halt olunmuş, karıştırılmış, karışık.

Bu kesret zehrine mahlût oluptur sükker-i vahdet
Acep ma’cûn-ı ekberdir yiyip Gaybî huzûr ile
Gaybî

mahmî: Ar. Himâye’den, gören, biri tarafından korunan.

Aciz olanın ketm olunur hakk-ı sarîhi
Mahmîleri her yerde himâyet yeni çıktı
Ziyâ Paşa

mahmidet, mahmedet: Ar. Hamd’den; 1. Övme, medhetme, şükür etme. 2. Övülmeye değer davranış.

Yazsa ger mahmidete zâtını münşî-i kadr
Zîver-ı ser-varak-ı defteri imkân eyler
Cevrî (İbrahim Çelebi)

mahmil: Ar. Haml’den; 1. Mahfe, deve üzerine konulan ve iki kişinin oturduğu sepet. 2. Her yıl Haremeyn’e gönderilen armağanlar.

Çekme gurbet azmine ey sâr-bân mahmil sakın
Kim bu yolda bîm-i gurbetdendir efgân-ı ceres
Fuzûlî
Yürüdü mahmilime kevkebesi
Tuttu âlemleri bâng cezbesi
Hakanî
Kârbân-ı akl u cân bağladı mahmil gitmeğe
Dil ceres-mânend eder feryâd u efgân elvedâ
Lamiî Çelebi

mahmil-nişîn-i izzet: Değerli mahmilde oturan.

Sen ol haremdeki mahmil-nişîn-i izzet idin
Ne kârvân-ı adem vardı ne derây-ı vücûd

nevres-i Kadim

mahmûd: Ar. Hamd’den; 1. Hamd olunmuş, sena edilmiş, övülmeye değer. 2. Makam-ı Mahmud: Hz. Muhammed’in en büyük
şefaat makamı; Cennet. 3. Ebrehe’nin
Kâbe’yi yıkmak için getirdiği filin adı. 4. Divânü
Lügati’t
Türk’ün yazarı
Kaşgârlı Mahmut. 5. Gazneli
Mahmut (970-1031)
Gazneli devletinin hükümdarı.

Edebiyatımızda, cömertliği, kahramanlığı, şairleri koruması ve kölesi
Ayaz’la birlikte adı çok geçer.

Hâk-ı Mahmûd sebzesinden sor
Bûy-ı zülf-ı Ayâzgelmez mi
Ahmet Paşa
Sen
Ahmed ü Mahmûd ü Muhammed’sin efendim
Hak’tan bize sultân-ı müeyyedsin efendim
şeyh Galip

mahmûl: Ar. Haml’den. Haml olunmuş, yüklenmiş. 2. Bir şey üzerine kurulmuş. 3. gr. Yüklem (predikat).

Geçmez yine uşşâktan eylerse tegâfül
Ol vaz-ı sitem firkate mahmûl değildir
Nâbî

mahmûm: Ar. Hummâ’dan; hummaya yakalanmış, sıtmaya tutulmuş.

Bî-nemekdir kap hicrinde bize ey sâkî
Gerdiş-i sâgar mı lerziş-i mahmûmgibi
Nedim
Ekser halt-ı kelâmın hezeyân-ı mahmûm
Acebâ tuttu mu şâirleri hummâ-yı sühan
Sünbülzade Vehbi
Yorulup titremeden, sanki dalarken mahmûm
Gizli nevbet gibi nerdense çıkıp şimdi semûm
Mehmet Akif
Ve bütün kâfile taşlarla mücehhez, mahmûm
Ettiler “Hakk’ı” diyerek hakka hücûm
Tevfik Fikret

mahmûr: Ar. Hamr’dan; 1. Sarhoşluğun verdiği sersemlik. 2. Ağırlaşmış, uyku basmış göz. c. mahmûrân.

Bilinmez kadri mahmûr olmadıkça neşve-i câmın
Şebâb eyyâmının keyfiyyetin pîr-i dü-tâdan sor
Fuzûlî
Gider hâb-ı tegâfül dîdelerden dûr olur bir gün
Bu meclis böyle kalmaz mestler mahmûr olur bir gün
Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

mahmûr-ı aşk: Aşk sersemliği.

Çeşm-i mahmûr-ı aşka ver ma’nâ
En hafî hiss-i kalbi et îmâ
Kemalzâde Ekrem Bey

mahmûr-ı bezm-i aşk: Aşk bezminin mahmuru.

Mahmûr-ı bezm-i aşka şikeste kadeh yeter
Mest-i harâb-ı mey-kede câm-ı Cem istemez
Leskofçalı Galip

mahbûr-ı çeşm-i nîm-hâb: Yarı uykulu gözün mahmurluğu.

Dâd-ı mahmûr-ı çeşm-i nîm-hâbından senin
El-amân şûhî-i ebrû-yı itâbından senin
Mahmut Nedim Paşa

mahmûr-ı hâb: Uyku sersemliği.

Arz et nasıl olurmuş dünyâda fitne nâim
Çeşm-i cân-sitânın mahmûr-ı hâb olduğun göster
Recaizade Ekrem

mahmûr-ı mey-i nâz: Naz şarabının mahmuru.

Ol iki âfete el-hakk katı zîbâ yaraşır
Gâh mahmûr-ı mey-i nâz ola geh mest-âne

neşati

mahmûrân: Mahmurlar. mahmûrân-ı şevk: Şevk sarhoşları.

Girân gelmez vekâr ehl-i feyzin müstemend-âne
Sebû-yı bâde mahmûrân-ı şevke bâr-ı dûş olmaz
Koca Râgıp Paşa

mahrefe: Ar. Yol.

Güçsüzüm yâ Fahr-ı Alem derde dermân eylesen
Mahrefenden inhirâf eyler isem affeyle Sen
Şeref Yılmaz

mahrem: Ar. Harâm’dan; 1. Helal olmayan, dinen nikâh düşmeyen, yasak olan. 2. Allah’ın haram ettiği şey. 3. Dinen kendisinden kaçılmayan erkek. 4. Birbiriyle samimi, içli dışlı olan. 5. Gizli olan, herkese söylenmeyen, herkesçe bilinmemesi gereken. c. mahremân, mahârim
Ağyâr ile dem-â-dem olur mu yâr mahrem
Gûşuma girdi bilmem gerçek mi sanırsın
İlhamî, Selimî (Sultan III. Selim)
Şimdi ber-akstir ahvâl-i visâl ü hicrân
Vaslına mahrem idik hicrine bî-gâne idik
Nâbî
Şekl-i bedî’-sûret-i insâna kıl nazar
Esrâr-ı râz-nâme-ı Rahmân’a mahrem ol
Yenişehirli Avnî

mahrem-i ağyâr: Başkalarının yasakladığı.

Her vefâsız dil-rübâyı mahrem-i ağyâr edip
Her belâlı âşıkı mahrûm-ı dîdâr eyleyin
Nev’î mahrem-i bezm-i fenâ: Yokluk meclisinin mahremi
Bu riyâ-yı fakr ile bestir sifâl-i kûy-ı yâr
Mahrem-i bezm-i fenâ tâc ü kabâyı neylesin
Ned mahrem-i cân: Can gizliliği.

Vasf-ı leb-i cân-bahşıdır ol dil-berin
Esrâr
Her bir gazelim mahrem-i cân olmağa bâis
Esrar Dede

mahrem-i esrâr-ı ma’nâ: Mana sırlarının gizliliği.

Mahrem-i esrâr-ı ma’nâ hem-zebân-ı hâl yok
Işk sırrın kılmasan
Bâkî hüveydâ kâşkî
Bâkî

mahrem-i râz: Sır gizliliği.

Anıcak ışk odunu huşk olanlar tutuşur
Her kişi sana gönül olmaz imiş mahrem-i râz
Necati Bey

mahrem-i râz-ı nihân: Gizli sırrın gizliliği.

Küntü kenzün sırrı olan âdem-i evvel benim
Mahrem-i râz-ı nihânım âlem esmâ bendedir
gaybî

mahrem-vâr: Gizli gibi.

Nedâmet etmek için ettiğin maâsîden
Dakîka vermedi azam nefi-i mahrem-vâr
Ziya Paşa

mahremân: Gizlilikler.

mahremân-ı maânî: Anlam gizlilikleri.

Dedim o çehreye âyîne-i cihân-ı maânî
Bakıp bu sûreti
Hak gördü mahremân-ı maânî
Muallim Naci

mahremiyyet: Gizlilik.

Sûret-i idrâkten selh-i tefekkür eyledim
Tavr-ı bâlâ-yı tecâhül mahremiyyettir bana
Esrar Dede

mahremiyyet-i vahdet: Birlik gizliliği.

Besâite şeref-i mahremiyyet-i vahdet
Mürekkebâta kabûl-i terekküb-i icrâ
Fuzûlî

mahrûb: Ar. Harâb’tan; harap edilmiş.

Gönlümüz şâhid-i zîbâ-yı cihâda verdik
Dil-ber-i mahrûb u yâr-i perî-rû yerine
Gazayî

mahrûm: Ar. Hırmân’dan; nasipsiz, behresiz, bedbaht kalmış olan.

Bî-gâne-i merâm kalır âşnâ-yı hırs
Mahrûm eder kişiyi emelden belâ-yı hırs
Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)
Olur feyz-i tevâzu’la diraht-ı pest bâr-âver
Komuştur mîveden mahrûm servi ser-firâz olmak
Nâbî
Olsa halkın rızkı hâsıl verziş-i tedbîrden
Kûdekân-ı bî-zebân mahrûm olurdu şîrden
Nâbî

mahrûm-ı basîret: Sezgi anlayışından

mahrum.

Nâ-dân ile sohbet ne kadar müşkil imiş âh
Mahrûm-ı basîret olan a’mâyagücendim
Ali Emirî (Emirîzade Emirî)

mahrûm-ı dîdâr: Sevgiliden mahrum.

Her vefâsız dil-rübâyı mahrem-i ağyâr edip
Her belâlı âşıkı mahrûm-ı dîdâr eyleyin
Nevl

mahrûme: Mahrûm’un dişi şekli.

Bir adem; bir âdem, fakat yaşayan
Çarpınan, uğraşan, koşan, arayan
Bir adem, bir hayât-ı mahrûme
Tevfik Fikret

mahrûr: Ar. Hararet’ten; hararetli olan, ateşli, ateşlenmiş.

Gazada şu’le-işemşîrini tasavvur eden
Bulur nigâhını hıyre hayâlini mahrûr
Nâbî
Cemâl-işu’le-i vahdetle lem’a-pâş-i sürûr
Meâl-i hûru hakîkatle müncelî mahrûr
Kemalzâde Ekrem Bey

mahrûr-ı iştiyâk-ı hayât: Hayatın arzu edilen ateşli hâli. muttasıl yine mahrûr-ı iştiyâk-ı hayât
Eder lebinde şikâyet acıklı bir heyhât
Tevfik Fikret

mahrûs, mahrûsa: Ar. Hırâset’ten; gözetilen, korunan, muhafaza edilen.

Buk’a, buk’a kıldı tayy-i ma’mûre-i mahrûsayı
Aldı feyz-i feth milkiçin duâ-yı farz-ı âmm
Fuzûlî
Bu arsada adı mahrûsalarda gümrüktür
O gâretin ki beyâbânda reh-zenânın idi
Nâbî
Ehl-i dil fitne-i ukbâya bile aldanmaz
Aşk eder onları envâ’-ı mekrden mahrûs
Esrar Dede
Bu asrda adı mahrûsalarda gümrüktür
O gâretin ki beyâbânda reh-zenânın idi
Nâbî

mahrûsa-i mahabbet: Sevgi ülkesi, muhabbet şehri.

Ma’mûre-i derûnu harâb etti gam velî
Mahrûsa-i mahabbetin âbâd olupgider
Bâkî

mahsûd: Ar. Hased’ten; haset olunan, kıskanılan.

Görünce şimdi böyle iltifâtın
Ki kıldı bendeki mahsûd-ı âlem
Nef’î
Mahsûd ü mübeccel
Gel toplayalım gel
Ben mısrâ’-i berceste sen ezhâr-ı mutarrâ
Tevfik Fikret

mahsûd-ı bülbülân-ı bahâr: Bahar bülbüllerini kıskandıran.

Dil nağme-senc-i meclis-i yâr olmak istemez
Mahsûd-ı bülbülân-ı bahâr olmak istemez
Nâbî

mahsûd-ı cennet: Cenneti kıskandıran.

Mescid ammâ kıble-gâh-ı KA’bedir kim bâbının
Süddesi mahsûd-ı cennet, tâk-ı reşki âsümân
Kâzım Paşa

mahsûd-ı kamer: Ay’ı kıskandıran.

Meh-çe-i bârigeh-i rif’at-i mahsûd-ı kamer
Râyet-i nusreti reşk-âver-işems-i rahşân
Şinasi mahsûd-ı rakîb: Rakibin haset olunanı.

Hem-nev’ine hizmet eden erbâb-ı kemâlât
Mahsûd-ı rakîb olsa da mahbûb-ı ümemdir
Behçet (Çankırılı)

mahsûd-ı Şeddâd: Şeddadı haset ettirecek şekilde
Sadme-i idbâr ile berbâd olur hâtır-şiken
Kasr-ı istibdadını mahsûd-ı Şeddâd etse de
Yenişehirli Avni

mahsûd-ı tab’-ı sayrefîyân-ı kemâl: Tam
sarrafların huyunu kıskandıran.

Mahsûd-ı tab’-ı sayrefîyân-ı kemâl olur
Hikmet o rütbe gevher-i nazmın güzîdedir
Hersekli Arif Hikmet

mahsûd-ı tabâyi’: Huyları kıskandıran.

Bu mahsûd-ı tabâyi’sözleri kanda bulursun sen
Küdûret vermesem
Vecdî dil-i yârâne olmaz mı
vecdî

mahsûf: Ar. Husûf’tan, husufa uğramış, gölgelenmiş.

Cân u dilinin mihr ü mehi olmaya pür-nûr
Dâim biri mahsûf ola onun biri meksûf
bağdatlı Ruhi

mahsûl: Ar. Husûl’den; 1. Hâsıl olan. meydana gelen şey. 2. Ürün. 3. Verim. c. mahsûlât.

Mücerreb bir meseldir ki, cihânda her ne zer’ etsen
Muhakkak öyle bir mahsûl alırsın âhir-i eyyâm
Abdülganî
Seni (Yurtman)
“Odun” dedin de, tuhaftır, ne geldi aklıma bak
Zarallı memleketin yoktu başka mahsûlü
Odundu, nerde bulunsan, metâ’-ı mebzûlü
Mehmet Akif

mahsûl-i bahr ü kân: Deniz ve maden ocağı ürünü.

Harc kim bî-dahl ola mevcûd olan nâ-bûd olur
Olsa mâlın fi’l-mesel mahsûl-i bahr ü kân eger
Bâkî
Bir dânesini gevher-i silk-i kelâmımın
Mahsûl-i bahr ü kâna veren râygân verir
Nef’î

mahsûl-i fi’l ü kâr: İş ve hareketin meydana gelişi.

Mecmû’-ı re’y ü hükmü ümrân-ı mülke masrûf
Mahsûl-i fi’l ü kârı hayr-ı umûma şâyân
Ziyâ Paşa

mahsûl-i idrâk: Kavrama mahsulü.

Dilinden
Ahiret hîç düşmüyor ey Müslümân lâkin
Onun hakkında âtıl bir heves mahsûl-i idrâkin
Mehmet Akif

mahsûl-i kuvâ: Kuvvetler mahsulü.

Bir vakayı onda derc eder
Mahsûl-i kuvâyı harc ederler
Ziyâ Paşa

mahsûl-i sahâvet: Cömertlik mahsulü.

Settâr-ı uyûba ediyor arz-ı dehâlet
Lâkin biri var ortada mahsûl-i sahâvet
Abdülhak Hâmit

mahsûl-i şevk: İstek mahsulü.

Mahsûl-i şevkı ettirir îcâb-ı irtikâb
Hâkin bu denlü zîr-i kademde tezellülün
Nâbî

mahsûl-i vâhime: Tehlike mahsulü.

Çıplak ağaçlarıyle, beyaz damlarıyle gâh
Mahsûl-i vâhime
Bir bî-hudûd mahşer-i emvât olur
Tevfik Fikret

mahsûr: Ar. Hasr’dan; 1. Muhasara
edilmiş, kuşatılmış. 2. Sınırlanmış, belli edilmiş. 3. Menedilmiş; sıkıştırılmış.

Onun-çün
Y’ûsuf-ı Mısr-ı nübüvvet gibi mahsûruz
Ki fazla mazhar olmuş bir
Behiştî
’yiz vilâyette
Behiştî
Dal kılıçlarla hisâra daldı erbâb-ı salâh
Ceyş-i mahsûru cahîme saldı erbâb-i salâh
Sürûrî

mahsûs, mahsûsa: Ar. Husûs’tan; 1. Hususileşmiş, başkasında bulunmayan, özel olan. 2. Birine ayrılmış olan. 3. Layık. 4. Ayrı, müstakil, başlı başına. 5. İsteyerek, bile bile.

Şakadan, yalandan.

Gördü mahsûs olduğun meydân-ı istiğnâ bana
Şeh-perin gönderdi sorguç
Kaftan
Anka: bana
Hayâlî Bey
Mahsûs değil resm-i cefâ yâre ezelden
Ayîn-i vefâ vâdî-i meslûk değildir
Nâbî
Sana mahsûs bu tevfîk u terakkî el-hakk
Lîk nâ-ehle hatardır leb-i bâm-ı devlet
Münif

mahsûsa: Hususi, özel.

Ancak onun mesâî-i mahsûsasıyladır
Bu devletin terakkî-i esbâb-ı kuvveti

mahşer: Ar. Haşr’den; 1. Toplanılacak yer. 2. İnsanların kıyamet günü toplanacağı yer. 3. Kalabalık yer.

Emr et öleyim ger sana bâr ise hayâtım
Mahşerde dahi hâhişin olmazsa dirilmem
Nevres-i Kadim
Her yer karanlık pür-nûr o mevki
Mağrib mi yoksa mahşer mi yâ
Rab!
Abdülhak Hâmit
Mahşere kaldı hasret sanırken
Dünyâ gözüyle ben seni gördüm
Ziyâ Paşa
Eski dünyâ, yeni dünyâ bütün akvâm-ı beşer
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi hakîkat, mahşer
Mehmet Akif

mahşer-i aşk: Aşkın toplandığı yer.

Mahşer-i aşkında etsem arz-ı hâl ol şâha ger
Cümle dest-i redd olur elvâh-ı a’mâlim bana
Esrar Dede

mahşer-i âşûb: Kargaşalık mahşeri.

Olmuştu hele şehrimizin mahşer-i âşûb
Her kûşesipür-şûr u gazab ehl-i şekâdan
Nâilî

mahşer-i emvât: Ölüler topluluğu.

Çıplak ağaçlarıyle, beyâz damlarıyle gâh
Mahsûl-i vâhime
Bir bî-hudûd mahşer-i emvât olur
Tevfik Fikret

mahşer-i erbâb-ı cünûn: Cinnet sahiplerinin toplandığı yer.

Kakül ki hevâ-yı ser-i erbâb-ı cünûndur
Her halkası bir mahşer-i erbâb-ı cünûndur
Esrar Dede

mahşer-i esmâ: İsimler topluluğu.

Vücûdu berzah-ı uzmâ zuhûru mahşer-i esmâ
Hudâ’nın sırr-ı kübrâsı
Celâlü’d-dîn-ı Rûmî’dir
Esrar Dede

mahşer-i esrâr: Sırların toplandığı yer.

Tûde-ber-tûde mahşer-i esrâr
Ona biz cirm-i bî-haber diyoruz
Tevfik Fikret

mahşer-i gavgâ-yı cünûn: Cinnet getirenlerin kavgasının toplandığı yer.

HabbezA âlem-i sevdâ-yı muhabbet ki olur
Her kimin kûşesi bir mahşer-i gavgA-yı cünûn
Leskofçalı Galip

mahşer-i heyûlâ: Hayaller topluluğu.

Görünce zinde bütün mahşer-i heyûlâyı
Mezara rûh veren nefh-ipâk-ı Mevlâ’yı
Mehmet Akif

mahşer-i hüsn: Güzellik topluluğu.

Sabâh-ı mahşer-i hüsne erişti nâlen ey bülbül
Ne çâre mevsim-i zevk-ı gül-i şâd-âb olup geçti
Esrar Dede

mahşer-i nâs: İnsanlar topluluğu.

Bizim cenâh budur gördüğün şu mahşer-i nâs
Sizinki de kaçıyor işte bir alay nesnâs
Abdülhak Hâmit

mahşer-i nîrân: Ateşler topluluğu.

Kainâta düşse berk-ı hasretimden bir şerer
Mahşer-i nîrân olur tâ mâ-verA-yı kâinât
Seyyit Vehbî

mahşer-i sevdâ: Karanlık topluluk.

Olmasaydı mahşer-i sevdâ ser pür sûrişim.

Derdim olmaz bir avuç toprakta bir mahşer-i nihân
Muallim Naci

mahşer-i tîğ u teber: Kılıç ve balta topluluğu.

Hakan ki at sürünce bir iklîm-i düşmene
Pîş ü pesinde mahşer-i tîğ u teber gelir
Yahya Kemal

mahşer-i zülf: Saç topluluğu.

Mahşer-i zülfün hisâbın mû-be-mû şerh eylemiş
Hey kıyâmet hâlet-i nez’inde zünnâr isteyen
Ahmet Paşa

mahşer-âşûb: Mahşeri karıştıran.

Aceb bir mahşer-âşûbdur bismil-geh-i cânân
Şefâat-i râygân olmuş şefâat-hâh-ı nâ-peydâ
Leskofçalı Galip

mahşûr: Toplanmış.

Beni her şeb o meh-ruhsâr ile mahşûrdur derler
Ne devlettir kişi mahzûn iken mesrûrdur derler
Âgâh (Mehmet. Efendi)

mahşûr: bk. mahşer.

mahtûm: Ar. Hatem’den; 1. Mühürlenmiş. 2. Bağlanmış, kilitlenmiş.

Hâtem-i la’l-i hayâli teni hâk ettiği dem
Tıyn-ı mahtûm gibi satıla dirhem dirhem
Vâlihî (Üsküplü)

ma’hûd, ma’hûde: Ar. Ahd’ten; 1. Ahdolunmuş, bilinen, sözleşilen. 2. Sözü geçen. 3. mec. Kötü bilinen kadın. c. maâhid.

Yek-zerre komaz kîsesine çirk-i efhân
Fevt ile beden ma’nî-i ma’hûde nişândır
Nâbî
Gelse aceb mi mevzi’-i ma’hûde geh vecî’
Bilmez misin cihânda kişi ettiğin bulur
Beliğ mahûf: Ar. Havftan; 1. Korkunç, korkulu. 2. Tehlikeli.

Tefrika hâsıl tarîk-ı mülk-i cem’iyyet mahûf
Ah bilmem neyleyem yok bir muvâfk reh-nümûn
Fuzûlî
Birpîre-zen etmiş anda
Me’vây
Câdû-yı mahûf dîv-i sîmâ
Şeyh Galip
Hep sevgililer girmede bir şekl-i mahûfa
Eşkâl-i dehâ münkalib olmakta tuyûfa
Abdülhak Hâmit
Koşan cihâd-ı maâlîye şanlı, lâkin ağız
Mahûf adımlar atar
Tevfik Fikret

mâhûr: Far. Musikide bir makam adı.

Geçip
Lâhûr ü Mâhûr’u
Acem’de söyledim vasfın
Nihâvend ü Irâk ü İsfahân’da nağme-sencâna
Sünbülzade Vehbi
Cedvel-ı Sîm’in kenârında bu âvâzın
Kemâl
Koptu birfevvâre-i zerrîn gibi
Mâhûrdan
Yahya Kemal

mahv: Ar. 1. Bir şeyi yok etme, ortadan kaldırma, harap etme, perişan etme. 2. Yok olma, ortadan kalkma.

Mahv olup gitmez mürûr-ı dehr ile bâkî kalır
Hâme ile safha-i evrâkda mezbûr olan
Ebussuud (Şeyhülislam.

El İmâdî)
Terk-i cân et tut reh-i cânânı cânın duymasın
Aşk ile mahvol, vücûd-ı nâ-tüvânın duymasın
Leskofçalı Galip
Her ân o güzel sîneyi hançerliyor eller
İmdâdına koşmazsak eğer mahvı mukarrer
Tevfik Fikret

mahv-ı hâk-i reh-i şâhen-şeh-i kevneyn: Her iki dünya şahlar şahı yolunun toprağını mahvetme.

Mahv-i hâk-i reh-i şâhen-şeh-i kevneynim ben
Ne teveUA-yı vücûd ü ne teberrA-yı adem
Akf Paşa mahv-ı matlûb: İstenen yok oluş.

Hayât-ı câvidânı mahv-ı matlûb ile hâsıldır
Mesîhâ-meşrebânın nefha-ı Rahmân’ı yokluktur
Esrar Dede

mahv-ı nukûş: Nakışların mahvı.

Reng-i bî-rengi verip mir’ât-ı hûşe la’l-i leb
Şu’le-i idrâktir mahv-ı nukûşa la’l-i leb
Esrar Dede

mahv-ı rüsûm: Şekilleri yok etme.

Taayyünden halâs eyler bu bâğın hem-demi
Yahyâ
Habâb-ı sâgar-ı sahbâ gibi mahv-ı rüsûm eyler
Şeyhülislam Yahya

mahv-ı sûret: Şekil mahvı.

Mevc-i eşkimden mürekkebtir benim
Esrâr çün
Mahv-ı sûret gösterir mir’ât-ı ahvâlim bana
Esrar Dede

mahv-ı tena’um-ı cihân: Cihanın nimetini yok etme.

Ol garka-i bâr-ı zevk-ı cândır
Bu mahv-ı tena’um-ı cihândır
Fuzûlî

mahv-ı vücûd: Vücudu yok etme.

Gamınla mahv-ı vücûd ettiğin şeb-i firkat
Lisân-ı şem’gece yana yana söyler idi
Sâbit

mahv-ı zünûb-ı ümem: Ümmetlerin günahlarını yok etme.

Zâtında şefâat o kadardır ki dilerse
Bir nazra ile mahv-ı zünûb-ı ümem eyler
Yenişehirli Avni

mahv ü isbât: Kısmen kaldırıp ve yok edip bırakmak; bir taraftan çıkarıp diğer taraftan ilave etmek.

Verip hakk-ı sarîhin kabz u bast u mahv u isbâtın
Adâlet-hâne-i hikmette etmiş cümlesin ırza
Nâbî

mahviyyet: Ar. Alçakgönüllülük. (yapma kelime.)
Mahviyyet eyler âdemi âzâde kayddan
Düşmez hilâl halka-i âgûş-ı hâleye

mahz: Ar. 1. Su katılmamış halis süt.

2. Sade, halis, katıksız; tam
Berk-ı mahz iken direnk etse bilinmez peyken
Rahş-ı çâbük-pâ mıdır ya kûh ya bir câ mıdır
Nef’î
Bana muhabbeti de zulmü de mahz onun, eyvâh
zulme karşı benim ettiğimse mahz-ı günâh
Abdülhak Hâmit

mahz-ı adl: Tam adalet. ki mahz-ı adldir zât-ı velâyet-perveri
Hâlî ondan olmasın yâ
Rab vilâyet tâ ebed
Fuzûlî

mahz-ı beşer: Tam insanlık.

Hayâli mahz-ı beşerdir tasavvuru nâ-bûd
Vücûd-ı vacibi eşyâ eder iken ifhâm
Nâzım Paşa

mahz-ı bîş: Çok sade.

Ehl-i dâniş, rükn-i devlet, illet-i mecd ü şeref
Mahz-ı bîş, avn-i millet, zühur-ı dîn, fahr-i kirâm
Üsküdarlı Hakkı Bey

mahz-ı cinnet: Tam cinnet.

Derde uğrar kim sadâkat etse elbet devlete
İstikamet mahz-ı cinnettir bu mülk ü millete
Ziyâ Paşa

mahz-ı da’vâ: Davanın safı.

Buhl ile âleme darbü’l-mesel olmak yeğdir
Mahz-ı da’vâ ile sâhib-i kerem olmaktan ise
Âgâh
Osman Paşa
(Trabzonlu)

mahz-ı hatâ: Tam hata.

Hulûs o âfete mahz-ı hatâ imiş hayfâ
Meğer o gonce hezâr-âşinâ imiş hayşâ
Nahifı mahz-ı hidâyet: Tam hidayet.

Reh-nümâ lâzım değildir olmasın reh-zen hemân
Hızr’a muhtâc olmamak mahz-ı hidâyettir bana
Koca Râgıp Paşa

mahz-ı hikem: Bilgeliğin kendisi.

Ey
Nâilî
hamûşî mahz-ı hikemdir ammâ
Eş’arı böyle söyler üstâd söyleyince
Nâili mahz-ı inâyet: Tam yardım.

Bu hayr onların kalbine ilhâm etmeyip bârî
Cenâb-ı şehriyâra saklamak mahz-ı inâyettir
Nedim

mahz-ı isyân: Tam isyan. Allah Allah bu mahz-ı isyândır
Gâyeti küfr-i ayn-ı küfrândır
Fuzûlî mahz-ı lutf-ı hazret-ı Bârî: Hz. Allah’ın lütuf bolluğu.

Sütûde kehf-i ümmet iftihâr-ı şer’-i peygamber
Güzîde fahr-i millet mahz-ı lutf-ı hazret-ı Bârî
Nef’î

mahz-ı mübâhât: Yalnız övünme.

Var ise bir hünerin arz ile isbât eyle
Olamaz mahz-ı mübâhât bu da’vâya delîl
Koca Râgıp Paşa

mahz-ı tevfik: Tam uygunluk.

Ne re’y eylerse hükmü mahz-ı tevfîk u isâbettir
Ne fermân eylese vefk-ı rızâ-yı
Müsteân üzre
Ziyâ Paşa

mahzâ, mahzan: 1. Halis, katıksız, tam.

Ancak, yalnız, sadece.

Her söylediğin onunla söyleye ol kul
Her eylediğin onun ile eyleye mahzâ
Nuri
Fakat erîke vü ünvânda yok ehemmiyet
Tezahür etmede mahzA beka-yı kavmiyet
Abdülhak Hâmit

mahzar: Ar. Huzûr’dan; 1. Huzur yeri, büyük bir kimsenin önü. 2. Görünüş, hazır olma.

Birkaç kişi tarafından imzalanmış dilekçe.

Hatın kim nüsha-i cândır muhakkak
Benim kanıma uş mahzar getirdi
Şeyhi
Bildi
Zârî rütbe-i bâlâ-yı aşka mahzarım
Geldi ahbâb eyledi tebrîk tebrîk üstüne
Enderunî
Zârî

mahzar-ı âlem: Âlemin huzur yeri.

Da’vâya yeter şâhid-i âdil bu kasîde
İsbâta eğer lâzım ise mahzar-ı âlem
Nef’î

mahzen: Ar. Hazn’dan; içinde eşya vesaire saklanan yer, ambar. c. mehâzin.

Hayâl-i sîm-tenim sâyesinde kim ne bilir
Ne gence mahzen oluptur vücûd-ı vîranım
behiştî (oluptur: olmuştur)
Benim ol hâce-i bahşende ki harc etsem olur
Encüm-i çarhı güher yerine mahzen mahzen
Nedim

mahzen-i dil: Gönül mahzeni.

Çıkarmayam ölünce nakd-i ışkı mahzen-i dilden
Cihân bâzar-gâhında verip onu ne alam ben
Behiştî

mahzen-i endîşe: Kaygı, tasa mahzeni.

Etmeden sarf-ı güher mahzen-i endîşemden
Satarım kendimi şâirlere dirhem dirhem
Keçecizade İzzet Molla

mahzen-i esrâr: Sırlar mahzeni.

Bizi eylerse gubâr-ı hat-ı la’lin hayrân
Cür’a-dân-ı kadehi mahzen-i esrâr ederiz
Cevrî (İbrahim Çelebi)

mahzûl: Ar. Hazl’dan; hor, hakir, perişan. c. mahâzil.

Nice bir hizmet-i mahlûk ile mahzûl olalım
Sâil-ı Hak olalım nâil-i mes’ûl olalım

mütercim
Âsım

mahzûn: Ar. Hüzn’den; hüzünlü, kaygılı. tasalı.

Hoş nigâh et bu hazan-gâh-ı bahâr-âlûde
Kimi bülbül gibi mahzûn kimi gül gibi şâd
Nâbî
O denlü hurrem ü Behçet-fezâ ki bir dem eğer
Açılsa feyz-i nesîmiyle bir dil-i mahzûn
Nef’î
Dest-i sultân-ı atâ-bahş ile deryâ himmetin
Şol gam-ı iflâs ile mahzûn olan medyûna sor
Hayâlî Bey
Gehî memnûn lutfu-y-ile gehî mahzûn hicriyle
Hemîşe
Arzûsu vuslat-ı cânân imiş cânâ
Âdile Sultan

mahzûr: Ar. Hazer’den; haram edilmiş, yanına yaklaşılması yasaklanmış, haram. c. mahâzîr.

Sûfîşarâb u şâhid ile zevke bak bu dem
Va’d-i va’îd fikri de mahzûrdan mıdır
Esrar Dede

mahzûz: Ar. Hazz’dan; hoşlanmış, hazzetmiş. c. mahzûzât.

VâızA şâire kulp takma teennî eyle
Kizbten ola mı hîç ehl-i sadâkat mahzûz
Salim mâî: Ar. 1. Su ile ilgili. 2. Mavi.

Mâî kâlîçe-i zer bâfeti yaydı gerdûn
Tâ ki pâ-bûs-ı şerîfiyle ola rfat-yab
Enderunlu Fazıl
Bir çocuk rûhu kadar şimdi münevver, lekesiz
Uyuyor mâî deniz
Tevfik Fikret

mâî-i hâk: Toprağın maviliğiyle ilgili.

Tahayyül eylese dil rû-yi mâî-i hâkin
Meşâm-ı câna verir dûd-ı âh nükhet-i ûd
Sâmi

mâide: Ar. 1. Üzerinde yemek bulunan sofra. 2. Ziyafet, sofra. c. mevâid.

Mâide inse eğer ey meh yere eflâkten
Sensiz ol bir yedi tâsıgeçmiş ağudur bana
Zâti mâide-i dünyâ: Dünya sofrası.

Nice yüz matlaba ey şeyh sarılmış gördüm
Çektiğin iki eli mâide-i dünyâdan
Esad Erbilî mâide-perverd-i âsitân: Eşiğin sofra yetiştiricisi.

Kadîmi mâide-perverd-i âsitânındır
Velîk oldu tasârîf-i dehr ile mehcûr
Nâbî

mâ’il: bk. meyl.

maîşet: Ar. Ayş’tan; 1. Yaşama, yaşayış. 2. Geçinme, geçiniş, dirlik.

Bir devr-i derd ü mihnet olur her nefes hayât
Minnet ise medârı bu dâr-ı maîşetin
Celaliddin Paşa
(Abdullah)
Maîşetin sana kâfî gelir mükâfâta
Vücûdun olsa da nizam-ı kişver ü cumhûr
Yenişehirli Avni
Tevsî’-i maîşedte bütün zikr ile fikrin
Şeyhim ne zemân söyle
Müselmân olacaksın
Ziya Paşa

makâbir: bk. makber.

makâdîr: (bk. mikdâr.

makâl: Ar. 1. Söz, lakırdı. 2. Söyleme. söyleyiş. c. makâlât.

Söylemezsin diye eyler miydi
Yahyâ itrâz
Ol dehân-ı yârde bulmasa bir cây-ı makâl
Şeyhülislam Yahya
Değil bu ehl-i maânî katında lâf-ı kabîh
Tahaddüs-i niam eydür bu hâle ehl-i makâl
Nizamî
Dâglar sînede dil nâlede gûya kodular
Kafes-i bülbül-i şûrîde makâl üstünegül
Tıflî

makâl-i sarîh: Açık söz.

Kalbe kuvvet verir makâl-i sarîh
Eyle re’y-i sedîdini tavzîh
Muallim Naci

makâle: 1. Söz. 2. Nutuk. 3. Bir konu hakkında yazılan ciddi yazı türü. c. makâlât.

Var mı ilâcın etmeğe bir hâl ile hamûş
Olmaz müfîd herze-derây-ı makâle kâl
Koca Râgıp Paşa

makâlât: Makale’ler.

Lâf-zendir vâiz-i bî-zevkı sanman ehl-i hâl
Kim makâlâtındayoktur fer-igüftâr-ı ricâl
Behiştî

makâlât-nüvis: Makale yazanlar.

Ey taraf-dâr-ı makâlât-nüvîs-i ve ne de
Acabâ kaç ve ne de sarf olunur senede
Muallim Naci

makâlîd: Ar. Mıklâd’ın cem’i.

Kilitler; anahtarlar, kilit dilleri. 2. Hazineler.

Ser-te-ser hükm-i makâlîd-i tılsım-ı sühanı
Kıldıgencûr-ı ezel dest ü dilimde merhûn
Münif makâlîd-i nizâm-ı devlet: Devletin nizam kilitleri.

Ey nigeh-bân-ı makâlîd-i nizâm-ı devlet
Ve ey nesak-sâz-ı câzim-i mehâmm-ı devlet
Fehîm (Hoca Süleyman)

makâlîd-i umûr-ı âlem: Âlemin iş hazineleri.

Cümle ârîhtedir mîh-ı süveydâsında
Deste-ber-deste makâlîd-i umûr-ı âlem
Nâbî

makâm: Ar. Kıyâm’dan; 1. Durulan, durulacak yer. 2. Memurluk yeri. 3. Ermişlerden birinin bulunduğu yer. 4. müz. Bir durak ile bir güçlünün etrafında, onlara bağlı olarak toplanmış seslerin her biri; hicaz, uşşak, rast gibi makamlar. c. makâmât.

Bir burcı makam tutmuş ol mâh
Kim olmaz ona nesîm hem-râh
Fuzûlî
Makamımdan haber sorarsa ol serv-i revân gelsin
Behiştî
’yem bu demlerde yerim gül-şen kenârıdır
Behiştî
Dehânın nağme-perdâz eyledikte ettim istifsâr
Sorarsan bu makamı bûseliktir dedi ol dil-dâr

makâm-ı Ahmed: Ahmed’in (Hz. Muhammed ‘s. a. s.) makamı.

Ehl-i risâlet içre çün bunda
Mustafâ’dır
Mahmûd olursa tan mı anda makâm-ı Ahmed
Hamdullah Hamdi

makâm-ı aşk: Aşk makamı.

Muhabbet râhımın resmin bana sor anma
Mecnûn’u
Makam-ı aşkın
Adabın ne bilsin bir beyâbânî
Hayâlî Bey

makâm-ı devlet: Devlet makamı.

Zâtı ser-mâye-i âsâyiş dîn ü dünyâ
Makdemi meymenet-efzA-yı makam-ı devlet
Münif

makâm-ı dil-güşâ: Gönül açan makam.

Harâbâtı egerçi görmedik ammâ görenlerden
İşittik bir neşât-efzA makam-ı dil-güşâ derler
Şeyhülislam Yahya

makâm-ı Hızr ü İlyâs: Hızır ve
İlyas’ın makamı.

Zihî meşhed zihî merkad zihî ma’bed zihî maksad
Makam-ı Hızr ü İlyâs u makarr-ı evliyâdır bu
Taşlıcalı Yahya Bey

makâm-ı hûb: Güzeller makamı.

Makam-ı hûbtur gül-şen o gül-ruhsâr dinlensin
Nevâlar eylesin dil bülbül-i gül-zâr dinlensin
Şeyhülislam Yahya

makâm-ı ışk: Aşk makamı.

Vâdî-i vahdet hakikatte makam-ı ışktır
Kim müşahhas olmaz ol vâdîde sultândır gedâ
Fuzûlî

makâm-ı işret: Eğlence yeri.

Sarây-ı devletine şemse şems-i tâk-ı felek
Makam-ı işretine cûy câm-ı Cem salsâl
Nizami makâm-ı kurb: Yakınlık makamı.

Makam-ı kurba eren hak budur ki dünyânın
Ne kasr-ı Kayser’in ister ne kasr-ı Dârâ’sın
Bağdatlı Ruhi

makâm-ı ma’lûm: Bilinen makam.

Kametin
Sidre’sini rûh çü menzil edinir
Lâ-cerem
Sidre’dir ol rûha makâm-ı ma’lûm
Şeyhi makâm-ı Râst: Rast makamı.

Hemen sen müstakîm ol çerh-i kec-revden hirâs etme
Makam-ı Râst’a vermez halel kec-bînî-i neyzen
Nihalî (İbrahim)

makâm-ı rif’at: Yücelik makamı.

Diyâr-ı hasret onun kim tapuna dûr oldu
Makam-ı rif’at onun kim kapında oldu mukîm
Hamdullah Hamdi

makâmât: Makâm’lar.

Hâle baksan sûretâ ednâdan ednâyız velî
Alem-i ma’nîde biz âlî makâmât ehliyiz
Behiştî
Cümle ervâh-ı makamât açılır arşa kadar
Râst
Mâhur ile
Uşşâk
Muhayyerle döner
Yahya Kemal

makarr: Ar. Karâr’dan; 1. Durulacak yer, karar edilecek ye, oturulan yer. 2. Ocak, merkez. 3. Başkent, başşehir.

Yok vak’ı çeşm-i nâsta fazl u maârifin
Halkın hep i’tibârı makam u makarradır
Nâbı
Habâb-ı arzı deryâ-yı muallâk devr ettikçe
Edindikçe revân sahn-ı zemîn üstin makarr deryâ
Zâti
Sen seni bu neş’ede buldun ise bildin ise
Sen seninle sen olup sen sende kıldın hoş makarr
Gaybî
Etmiş olsa âsümân ger sâye-i adlin makarr
Eylese akl-ı mücerred der-geh-i lûtfun mekân
Üsküdarlı Hakkı Bey

makarr-ı evliyâ: Velilerin merkezi.

Zihî meşhed zihî merkad zihî ma’bed zihî maksad
Makâm-ı Hızr ü İlyâs u makarr-ı evliyâdır bu
Yahya Bey (Taşlıcalı)

makarr-ı merâsim-i iclâl: Büyüklük merasiminin merkezi.

Ulüvv-i şânı muvâzî-i zirve-i eflâk
Vücûd-ı pâki makarr-ı merâsim-i icMl
Cinânî

makarr-ı şâh-ı aşk: Aşk şâhının merkezi.

Makarr-ı şâh-ı aşkın olalı dil bî-karâr oldu
Süleymân seyr için tahtına gûyâ kim süvâr oldu
Şeyhülislam Yahya

makarr-ı zâğ: Kargaların meskeni.

Makarr-ı zağdır şimdi gül-istân gördüğün yerler
Halim
Giray (Kırım Hânı)

makber, makbere: Ar. Kabr’den; mezar, mezarlık. c. makâbir.

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın
Gömelim gel seni târihe desem sığmazsın
Mehmet Akif
Her yer karanlık, pür-nûr o mevki
Mağrib mi yoksa makber mi yâ Rab
Abdülhak Hâmit
Artık insâf eyle bir nîm-iltifât et gönlüme
Aşık-ı bî-çârenin makber gibi me’vâsı var
Kemalzâde Ekrem Bey

makâbir: Makber’ler, mezarlar.

Makâbirdir kabağım kanlı eşkim içre merdümler
Şehîd-i ışk olanlardır yatar kanlı kefenlerle
enverî (kabak: içki kadehi)
O evsâtın ki
Akistir mahârîb ü meNâbîrden
Çıkan mefhûm ile tevfîk-i müşkildir makâbirden
Abdülhak Hâmit
Olmuştu fırka-i ulemâ, firka-i süyûf
Teshîr için makâbiri bir leşker-i tuyûf
abdülhak Hâmit

makbûl: Ar. Kabûl’den; kabul olunmuş, beğenilmiş, kabul edilen.

Bâkî-i haste-hâtırı inletme dostum
Makbûl olur duâsı sakın mübtelâların
Bâkî
Arifin gönlün
Hudâ gam-gîn eder şâd eylemez
Bende-i makbûlünü
Mevlâsı âzâd eylemez
Nev’î
Nice söyler imiş
Aşık
Ömer yanında güftâr
Biraz makbûlegeçsin dil-pesend olsun da seyreyle
Âşık Ömer

makbûl-ı âlem: Âlemin beğenilmişi.

Ona küçük büyük bir câme-i zîbâyı hazırlar
Aceb makbûl-i âlemdir aceb mergûbdur bayram
Şeyhülislam Yahya

makbûl-i bezm-i sohbet: Sohbet meclisinin beğenilmişi.

Makbûl-i bezm-i sohbet olur müfsid-i leîm
Menfûr-ı tab’-ı âlem olur nâsıh-i musîb
Ziyâ Paşa

makbûl-i der-gâh: Dergâhın ileri geleni.

Ne varsa iki cihânda sana eyledi
Hak bende
Ki cümle eşref âlemde ki sensin makbûl-i der-gâh
Ümmî Sinan

makbûlü’r-ricâ: Ricası kabul olunan.

Kıl şefâat
Arife ceddin
Muhammed aşkına
Arsa-i mahşerde makbûlü’-r-ricâsın yâ
Hüseyn
Kethüdazâde Arif makbûr: Ar. Kabr’den; gömülü, gömülmüş.

Sana müzâheret etmez mi evliyâ-yı kirâm
Ki cümle dâire-i devletindedir makbûr
Fuzûlî

makdem: Ar. Kudûm’den; gelme, dönüp gelme.

Ümmîd-i makdeminle senin ey çerâg-ı hüsn
Ateş yanar başında gece şem’-dânların
Nâbî
Zâtı ser-mâye-i âsâyiş dîn ü dünyâ
Makdemi meymenet-efzA-yı makam-ı devlet
Münif
İbn-ı Azer
Mekke’yi esnâmdan tathîr edip
Makdemin şevkiyle etti
Kâetullâh’ı binâ
Keçecizade İzzet Molla

makderet: Ar. Kudret’ten, güç, kuvvet, zor.

Arş-ı temkîn ü kadr-i makderet ü dehr-i sebât
Levh-i tarsîn ü kazA bezm-i efsânemizde her çeh bâd-âbâd
Hilmi (Trabzonlu)
Mevkib-i makdereti pür azamettir o kadar
Arsa-i mahşer olur hayme-i huddâmına teng
Kâzım Paşa
Arş-ı temkîn ü kadr makderet ü dehr-i sebât
Levh-i tarsîn ü kazA temşît ü berk-ı be-renk

makdûr: Ar. Kadr’den; 1. Güç, kuvvet, kudret. 2. Allah’ın takdiri, kader. 3. Elden gelen. c. makdûrât.

Hem anâsır, hem tabâyi’ hem mürekkeb hem basit
Cümlenin aslı vü fer’i
Kâdir’in makdûrudur
Nesimi
Mu’teriftir yine sad gûne kusûra
Yahyâ
Gerçi makdûrunu ol der-geh-i a’lâya çeker
Şeyhülislam Yahya

ma’kes: Ar. Aks’ten; akis yeri, bir şeyin yansıma yeri.

ma’kes-i münîr: Parlak akis yeri.

Uryânî-i sefâletine ettin ittihâz
Ayîne-i tehekkümü bir ma’kes-i münir
Cenap Şahabeddin

ma’kes-i nâ-çîz: Değersiz akis yeri.

Belki içinden biri âlâmınızın
Belki
Belki bir ma’kes-i nâ-çîzi olur
Tevfik Fikret

makhûr: Ar. Kahr’dan; 1. Yenilmiş, bozguna uğratılmış, mahvolmuş. 2. Allah’ın gazabına uğramış.

Hasûd bir kişidir dâyim o rencûr
Vücûdu sağ iken renc ile makhûr
Yunus Emre
Aşk değil mi bu
Sinân Ümmî’yi bülbül eyleyen
Gerçi halk-ı âlem içre âciz ü makhûr ise
Ümmî Sinan
Yanında hâib ü makhûr yok meğer ki bahîl
Derinde hâsır u matrûd yok meğer ki direm
Nedim

makhûr-ı celâl: Allah’ın “Celâl” sıfatının kahrediciliği.

Her ân ediyorsun beni makhûr-ı celâlin
Kurbân olayım, nerde senin, nerde cemâlin
Mehmet Akif

makîs: Ar. Kıyâs’tan; kıyas edilebilir, kıyas edilen, benzetilebilir.

Kısa değildir hatarâtım makîs
Mahbes-i şâhîn-i belâdır serim
Muallim Naci
Öyle bî-ma’nâ figân etmez maânî dosttur
Kim makîs olmaz bahârın bülbül-i pür-gûşuna
Tevfik Fikret

mâkiyân: Far. Tavuk.

Sâid-i izzete şehbâz-ı saâdettir ol
Mâkiyân olmaz ona nisbet olunsaydı keyân
Cinânî
Mânende-i mâkiyân-ı garrâ
Yek beyza hezar fahr ü dacvâ
Şeyh Galip
Ricâl üzre nisâ kavvâme-i sâhib-nüfûz oldu
Eder ta’lîm-i âvâze horoza mâkiyân şimdi
Ziyâ Paşa
Eser etmez yine efsürde-gî-i bâl ü perrinden
Eger sad mihre top atsalar bir mâkiyân üzre

makleb: Ar. 1. Kalbetme, bir şeyin altını üstüne çevirme. 2. Değişecek yer.

makleb-i âlem: Âlemin ters çevrilişi.

Her safhada bir şekl-i hakîkat eder ibrâz
Her gün çevirir bir varaka makleb-i âlem
Ziya Paşa

maklûb: Ar. Kalb’ten; 1. Altı üstüne çevrilmiş, ters döndürülmüş, başka hâle sokulmuş. 2. Harfleri tersinden okunduğu zaman da yine aynı şekilde okunan kelime: mum, kak, bab.

maklûb-ı esâret: Esirliği ters çevirme.

Kıldı maklûb-ı esâret tabHmın hürriyetin
Bak nigâh-ışûhunun mu’ciz-nümâ ferhengine
Muallim Naci

maklûb-ı külâh: Külâhı ters çevrilmiş.

Sana düşmen olanın olsun libâsı dâimâ
Tende tashîf-i kabâ başında maklûb-ı külâh

nizami

makrûn: Ar. Karn’dan; 1. Yakınlaştırılmış, yakın. 2. Kavuşmuş, ulaşmış.

Zevk-ı işret belâ ile makrûn
Gam neşât ile tev’emân ancak
Cinânî
Vaktinizde çerh âmennâ ki bî-îmân idi
Ehl-i dil makrûn idi endûh-ı bî-pâyânına
Nedim
Bir şeyle olma memnûn, her şey fenâya makrûn
Adem olan olur mu bu ink ılâba meftûn
Hakkı Bey Paşa
(İsmail)
En fazl-ı tabîatle en âmâde ve mün’im
Bir fıtrata makrûn iken, aç âtıl ü âkım
Tevfik Fikret

maksad: Ar. Kasd’tan; kasd olunan şey, meram, dilek.

İlm ise maksad eğer ârif-i nefs ol Gâlib
Kendini bilmeyen âdem gibi nâ-dân olmaz
Leskofçalı Galip
Eriştirir beni ışkın hevâları kapına
Ki fülkü maksada iltür muvâfık olsa riyâh
behiştî (iltür: ulaştırır)

maksad-ı aksâ: En uzak maksat.

Ko mebâdî şuğlunu sen maksad-ı ehli niyâz
Esrâr
Hemân hüsn-i tecellî-i cenâb-ı Pîr içinder hep
Esrar Dede

maksad-ı ehl-i niyâz: Niyaz ehlinin maksadı.

Bütün sa’y ü talebten maksad-ı ehl-i niyâz
Esrâr
Hemân hüsn-i tecellî-i cenâb-ı Pîr içindir hep
Esrar Dede

maksad-ı kâm: Mutluluk maksadı.

Ehl-i îmâna cihânda maksad-ı kâm oldu hac
Bâis-i cem’iyyet eshâb-ı ihrâm oldu hac
İlhamî, Selimî (Sultan III. Selîm)

maksem: bk. maksim.

maksim: Ar. Kısm’dan; 1. Dağıtılacak, bölünecek, taksim olunacak yer. 2. Suyun kollara ayrılan yeri, savak.

Cevr ile çeşmimi pür-âb ederek cânânım
Döndü maksimde akan lûlelere müjgânım
Nâbî

maksem: Bölünme, taksim olunma.

Olur fervârelerde pâre pâre âb-ı cûy ammâ
Dil-i deryâ-nümâyiş
Nâbîyâ maksem kabul etmez
Nâbî
Hayır!
Görülmelidir ayr ayr maksemler
Bakınca hayret edersin.

Ne ince iş, ne hüner
Mehmet Akif

maksem-i erzâk-ı Hudâ: Allah’ın rızıklarının bölünmesi.

Nâbîyâ maksem-i erzak-ı Hudâ olmak ile
Süfreler nimete vakf eyledi nezzâresini
Nâbî

maksûd: Ar. Kasd’den; kastedilen, amaçlanan.

Kadd-i dil-dârı kimi ar’ar okur kimi elif
Cümlenin maksûdu bir ammâ rivâyet muhtelif
Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)
(Kadd-iyâre kimisi ar’ar dedi kimi elif
Cümlenin maksûd bir ammâ rivâyet muhtelif
Muhibbî, Meftûnî (Kanunî Sultan Süleyman)
Be-kadr-i şâh-ı risâlet-penâh-ı şâh-ı rusül
Ki zâtıdır bu mezayâ-yı cümleden maksûd
Sâbıt
Vâiz-i bî-hûde-gû nefsini i’dâm eyler
Bilse maksûd nedir âlemin îcâdından
Yenişehirli Avni

maksûr, maksûre: Ar. Kısr’dan; 1. Kısaltılmış, kasrolunmuş. 2. Alıkonulmuş, bir şeye ayrılmış. 3. gr. sonu “y” ile yazılan bazı
Arapça kelimelerin (da’vî, Îsî, ma’nî) (da’vâ, İsâ, ma’nâ) şeklinde okunması. c. maksûrât.

Zâhidâ gel aşka yâr ol maksûdun mesrûr ise
Aşk elinden tevbe-kâr ol menzilin maksûr ise
Ümmî Sinan
Vakt-i ikbâlinde kâsırdır ricâlin himmeti
Mürtefi’ oldukça şemsin sâyesi maksûr olur
Sait Paşa
(Diyarbekirli)

maksûrât: Kısaltılmışlar.

Hûr-i maksûrât olur firdevs-i fikrinde hacîl
Kâsıretü’t-tarf eder bikr-i hayâlimden hicâb
Yenişehirli Avni

makta’: Ar. Kat’tan; 1. Kesilen, kat’ edilen. 2. Eskiden kamış kalemlerin uçlarının kesildiği sert ağaç veya kemikten yapılmış alet. 3. ed. Bir kaside veya gazelin son beyti.

Makta’da edip medh ser-i zülfünü
Yahyâ
Vasf-ı kad-i mevzûnunu bâlâda getirsin
Şeyhülislam Yahya

maktû’, maktû’a: 1. Kesilmiş, kat olunmuş. 2. Bahası biçilmiş, değeri verilmiş.

Hâlimi gördükce men’-i ehl-i ışk eyler fakîh
Hüccet-i maktû’uyok eyler kıyâs ile amel
Fuzûlî
Pâşâ ki bulmaya ser-i maktû’una kefen
Ol tûğ-ı tumturak-alem-i idibâreyuf
Şeyh Galip
Ufukta bir ser-i maktû’u andıran güneşi
Sükût-ıgamla yemişler ve şimdi doymuşlar
ahmet Hâşim

maktel: Ar. Katl’den; 1. Öldürülen yer. 2. Ünlü kişilerin öldükten sonra ardından yazılan şiir.

Ne zindânlar olur hâil, ne menfa’lar, ne makteller
Yürürsün sedd-i râhın olsa hattâ âhenîn eller
Mehmet Akif

maktel-i âmm: Herkesin öldürüldüğü yer.

Cihân nâmındaki bir maktel-i âmme yolum düştü
Hükûmet derler anda bir nice salh-hâneler gördüm
Ziya Paşa

maktûl, maktûle: Katledilmiş, vurulmuş, öldürülmüş (kimse). c. makâtîl
Hancer-i gam bula cânı ışkının maktûlüne
Dirlik el yete ki senden hûn-behâ kılar heves
Nizamî
Dinmezse hani gamzesi maktûlünün ne tan
Kâfir elinde öldü şehâdet nişânıdır
Hamdullah Hamdi

maktûl-i hevâ: Nefsine ram olmuş.

Kesildiği cürmünden utanıp kılıcından
Maktûl-i hevâ başın önüne bırakır tîz
Nizami maktû’: bk. makta’ maktûl, maktûle: bk. maktel.

ma’kûd: Ar. Akd’ten; bağlanmış, bağlı, düğümlü.

Enâmil-i keremin hall eder ümîdim odur
Olursa rişte-i kârımda sad kerre ma’kûd
Sâbit

ma’kûl, ma’kûle: Ar. Akıl’dan, akıl ile bilinmiş, akla yakın, akla uygun. c. ma’kûlât.

Ma’kûl müdür böyle perîşân ola hâlim
Memdûhum ola sencileyin sürûr-ı âlem
Nef’î
Akil ol cânâ getirme bed rakîbi aklına
Terk-i nâ-ma’kûl eder makûlü idrâk eyleyen
Enverî
Hiçbir işi ma’kûl değil devr-i zemânın
Hayrette bıraktı beni evzaH cihânın
Ziyâ Paşa

ma’kûl-şinâs: Akıl ile anlayan.

İdrâkin eğer var ise ma’kûl-şinâs ol
Cevrî (İbrahim Çelebi)
Dahl eden de sözüme bârî bir üstâd olsa
Söyledikçe benî ma’kûlle kılsa ilzâm
Nef’î

ma’kûle: Akıllıca iş gören, mantıklı.

Olsan o ma’kûleye mülâkî
Ya meclise gelse ittifâkî
Şeyhülislam Vassaf Efendi
Cünûn u aklı temyîz eylemek ma’nîde müşkildir
Hele makûl olan şu akl ise dîvânedir âlem
Zıya Paşa

ma’kûlât: Akla uygun gelen şeyler.

Sair lüsn-i atîkanın hep
Maûlâtı olur müretteb
Ziyâ Paşa

makûle: Ar. Kavl’den; 1. Takım, çeşit, soy. 2. İlmî tasnifi yapılmış.

makûle-i zevâid: Fazlalıklar takımı.

Nâbî dahi söylemiş kasâid
Ammâ ki makûle-i zevâid
Ziyâ Paşa

ma’kûs, ma’kûse: Ar. Aks’ten; 1. Aks
olunmuş, tersine çevrilmiş, baş aşağı olmuş. 2. Bir şeyin zıddı. 3. Ters, yolunda gitmeyen. uğursuz. 4. Bir yere çarpıp geri dönen.

İki âyîneye bir yerde tekâbül versen
İkisinden de yine aks olur
Akis makûs
Esrar Dede
Bahşiş-i nA-be-mahal cûddan olmaz ma’dûd
Sıfr-ı ma’kûs ile artar mı hesâbı rakamın
Beliğ?
Seyyit Vehbî
? ma’kûs-ı elem: Elemin zıddı.

Ma’kûs-ı elemdir emel-i dehr ser-â-ser
Olma heves-i mâl ile âlûde melâle
Sünbülzade Vehbi

mâl: Ar. 1. Kıymeti, değeri olan nesne. 2. Eşya, akçe. c. emvâl.

Bir kimseye olmuş mu mâl
Gör kim bu dünyâ-yı ehass
Aziz (Abdülaziz Bey)

mâl-ı bî-şümâr: Sayısız mal.

Nitekim eğlencesidir mâl ü servet câhilin
Ehl-i irfânın da mâl-ı bî-şümârıdır kitâb
Latifi (Kastamonulu Abdüllatif)

mâl-i dünyâ: Dünya malı.

Bezlini evvel bahârın kûha sor hâmûna sor
Mâl-i dünyâdan ne alıp gittiğin
Kârûn’a sor
Hayâlî Bey
Mâl-ı dünyâ ile
Kârûn olsa müflistir yine
Vâsıl-ıgencîne-i esrâr-ı irfân olmayan
Cinânî

mâl-ı Kârûn: Karun malı; büyük servet.

Olup mâl-ı Kârûn esâsında harc
Kılınmış türâbî cevâhirle mezc
Keçecizade İzzet Molla
Mangır yerine geçmez bir âdem ol perîninin
Çeşmim gibi yolunda harc etse mâl-ı Kârûn
behiştî

mâl-ı mevcûd: Mevcut mal.

Mâl-ı mevcûdu edip mahv ü hebâ
Yak ışır mı giyesin sonra abâ
Sünbülzade Vehbi

mâl-ı yetîm: Yetim malı.

Hîç ele mâl-ı yetîm ile mey almalı değil
Gel birin al diseler sana mey al mâlı değil
Huffî

mâl-â-mâl: Dopdolu, çok dolu.

Nakd-i va’di ile hem-yân-ı zarûret leb-rîz
Zer-i nutku ile ceyb-i fukarâ mâl-â-mâl
Ziya Paşa

mâl ü menâl: Mal mülk, eşya.

Cevher-i nazmımladır haysiyyet-i sarrâf-ı dehr
Heft-genc-i âlemin mâl ü menâlidir sözüm
Yenişehirli Avnî

mâl ü menâl-ı âlem: Dünyanın mal mülkü.

Çün genc-hâne-i güher-i gaybdır dilin
Mâl u menâl-ı âleme meyletmesen ne ola
Lamiî Çelebi
emvâl: Mâl’lar.

Nedir sûdu bu bâzar-ı fenâda celb-i emvâlin
Gına vermez metâ’, ı müsteârı dûş-ı deşşâşin
Sâmi
Kesb-i feyz-i âdemiyyetdir gerek her âdeme
Sırr-ı insâniyyete gelmez şeref emvâl ile leskofçalı Galip-mâl: Far. “Süren, sürülen, takılan” anlamlarında birleşik kelimeler yapar. dest-mâl: Mendil, el bezi.

Bûy-ı gül taktîr olunmuş nâzın işlenmiş ucu
Biri olmuş hûy birisi dest-mâl olmuş sana
Nedim
hâk-mâl: Toprak altına alınan.

Eğerçi cûy-i sîmîn hâk-mâl-i sahn-ıgül-şendir
Velîkin gül-şen andan feyz-cûy olmak müberhendir
Nâbî

mâl-â-mâl: Çok dolu.

Nakd-i va’di ile hem-yân-ı zarûret leb-rîz
Zer-i nutku ile ceyb-i fukarâ mâl-â-mâl
Ziyâ Paşa
rûy-mâl: Yüz süren.

Gubâr-ı der-geh-ı Monlâ-yı
Rûm’a rûy-mâl oldum
Düşüp hâk-i harâbât oldum ammâ kîmyâ buldum
Esrar Dede
pâ-mâl, pây-mâl: Ayak altına alınan.

Şehsüvârım dil-i mecrûhu basıp geçme eğer
Pây-mâlin bir avuç hâk ile yeksân ise de
Nâilî
püşt-mâl: Peştamal; arka, sırt örtüsü.

Zâhide germî-i uryân-ı aşkı sorsan
Püşt-mâliyle, fakat halvet-i hammâmı bilir
Nâbî

mâlî: Far. Çok, ziyade; dolu, memlu, pür.

Nakd-i va’di ile hem-yân-ı zarûret leb-rîz
Zer-i nutku ile ceyb-i fukarâ mâl-â-mâl
Ziyâ Paşa
Şiir değil; diye bühtân ederdi ber-mu’tâd
Hayâl ü hiss ile mâlî güzîde birgazele
Tevfık Fikret

mâlîhulyâ: Far. 1. Karasevda, melankoli. 2. Kuruntu.

Hırs-ı dünyâ, mâlîhulyâ, ârzû-yı nâm ü şan
Hâhiş-i ikbâl ü da’vâ-yı teferrüd, hubb ü mâl
Yenişehirli Avni
Yeter geçti bu gûne mâlîhulyâlarla evkâtım
Amân bir gün mukaddem âh fasl-ı nev-bahâr olsa
Nedim

mâlik: Ar. Mülk’ten; sahip, bir şeyi olan.

Cisimsiz şekl-i murakka’dır ser-â-ser dağdan
Şimdilik âlemde bir köhne kabâya mâlikiz
Bâkî

mâlik-i bahr-i kemâl: Bütün denize malik.

Dil-ber odur ki mâlik-i bahr-i kemâl olup
Şi’r okuya sefîne suna âşinâlara
Bâkî

mâlik-i câm ü hâtem: Yüzük ve kadeh sahibi.

Sâhib-i tîğ u kalem mâlik-i câm ü hâtem
Âsaf-ı Cem-azamet dâver-ı Cemşîd-mkâr
Bâkı mâlik-i devlet: Devlete sahip.

Târik-i millet olan mâlik-i devlet olamaz
Hâdim-i devlet olan hâdim-i millet olamaz
Abdülhak Hâmit

mâlik-i dînâr: Dinar sahibi.

Aşk ile kaddin büküp
Zü’n-nûn-ı Mısr olsun dahi
Kamrân ol kimsedir kim mâlik-i dînâr olur
Bâkî
Mâlikü’l-mülk: Mülkün sahibi olan Allah.

Mâlikü’l-mülk ol-durur varlık onun
Anladık kim cân u ten ağyârimiz
Gaybî

mâlik-i mülk-i kanâat: Kanaat ülkesine sahip.

Mâlik-i mülk-i kanâat rızk-ı maksûmun bilip
Gezmez âb ü nân için kişver-be-kişver, kû-be-kû
Âgâh
î (Şâkir Efendi)

mâlik-i re’y-i rezîn: Vakarlı oy sahibi.

Zîb erkân, zîver dîvân, vezîr-i şehen-şân
Sâhib-i lutf-ı firârân, mâlik-i re’y-i rezîn
Nef’î

mâlik-i rûh-ı ahaff: En sevimli ruha sahip.

Nâşir-i şân u şeref münşî-i evsâf-ı selef
Mâlik-i rûh-ı ahaff nâil-i inşâ-yı kerem
Ahmet
Hamdi

mâlik-i rikâb: Kulluğun sahibi.

Zemîn-bûs eyleyip düstûr-ı ekrem-i izz ü devletle
Der olşâhenşeh-i zîşâna kim mâlik-i rikâbımsın
Nedim

mâliş: Far. Sürtme, sürüştürme, ovma, oğuşturma.

Yediği sadme-i sad-gûne telâfileridir
Pây-ı hûbânagehî mâlişi nakş-ı kademin
Nâbî

mâliş-geh: Sürünecek yer, secdegâh.

Ol kûy-ı arş-ı rütbet kim hâk-i ıtr-nâkin
Mâliş-geh eylemiş
Hak pîşânî-i kibâre
Şeyhülislam Âsım

mâliş-ger: Sürten, sürtücü.

mâliş-ger-i hâk-i reh: Yol toprağının sür-
tücüsü.

Kasdı mâliş-ger-i hâki-i rehinle çekti
Bendeni câzibe-i şevk ügarâm-ı devlet
Münif ma’lûl: Ar. İllet’ten; hastalıklı, illetli.

Yaşar hâlâ yaşar bî-çâre mahkûm-ı ezA, ma’lûl
Yaşar zîrâ ölümden ba’zen en mehcûr olur menzûl
Kemalzâde Ekrem Bey

ma’lûl-i derd-i yâr: Yâr derdinin hastalıklısı.

Bir örtü dizlerinde bu ma’lûl-i derd-i yâr
Hâr u şikeste müntakil-i hufre-i heder
Tevfik Fikret

ma’lûm, ma’lûme: Ar. İlm’den; 1. Bilinen, anlaşılan, belli. 2. gr.

Etken, faili bilinen.

Kadrin nice ma’lûm olur kim sana nisbet
Ednâgörünür mansıb-ı a’lâ-yı zemâne
Nef’î
Âleminde herkes eyler hod-be-hod da’vâ-yı zûr
Merd-i meydân-ı hüner malûm olur rûz-ı mesaff
Koca Râgıp Paşa
Ma’lûmdur benim sühanım mahlas istemez
Fark eyler onu şehrimizin nükte-dânları
Nedim
Cihân müştâkın ammâ olmayınca meblağ-ı malûm
Gelip de hâk-ipâye yüzlerin kâbil mi sürsünler
eşref

ma’lûm-ı âlem: Âlemin bilineni, şöhretlisi.

Aslı yok Anka: gibi mechûlü olma herkesin
İlm ile ma’lûm-ı âlem ol da kesb-i şöhret et
Enderunlu Vâsıf

ma’lûm-ı cümle: Bütün bilinen.

Matlûb-ı ilm-i evvelm maksûd-ı fazl-ı âhirîn
Ma’lûm-ı cümle âlemîn ü şöhret-i bî-intihâ
Esrar Dede

ma’mûr, ma’mûre: Ar. Umrân’dan; şen, bayındır, âbâdân; harabın zıddı.

İzzetim şem’-i münevver tâliim azm-i kavî
Devletim hükm-i revân ayşım evi ma’mûr idi
Fuzûlî
Benzer erbâb-ı riyânın hâli ol kâşâneye
İç yüzü vîrân, dışı ma’mûr şeklin gösterir
Esat
Muhlis Paşa
Gönlünü yıksa
Behiştî
gam yeme ol şeh yapar
KA’beyi yıkdısa ma’mûr eyledi
İbn-ı Zübeyr
Behiştî

ma’mûre: Mamur olan yer, insan bulunan, şen, bayındır yer.

Ehl-i dehre âlemin ma’mûresin arz etseler
Ehl-i fakrin hissesine mülk-i istiğnâ düşer
Avnî
Gönül ma’mûresin cevr ile vîrân etti ol zâlim
Gelip insâfa bir gün yine âbâd ettiğin görsek
Nef’î
Seyyibât olsa dahi ma’mûre
Ala gör bâkire-i bâkûre
Sünbülzade Vehbi

ma’mûre-i dehr: Dünyanın bayındır yeri.

Dolmuşdur içi âhile ma’mûre-i dehrin
Mahsûlü benim iki gözüm bâd-ı hevâdur
Hakanî

ma’mûre-i derûn: Gönül şehri.

Ma’mûre-i derûnu harâb etti gam velî
Mahrûsa-i mahabbetin âbâd olup gider
Bâkî

ma’mûre-i hıfz: Koruma şenliği.

Hâdisât-ı ihtilâf-ı dûrdan görmez halel
Kime kim ma’mûre-i hıfzın ola hısn-ı hasîn
Fuzûlî

ma’mûre-i ilm: İlim şenligi.

Başına giydi ‘le-ömrüke’ tâcın
Aldı ma’mûre-i ilmin bâcın
Hakanî

ma’mûre-i muhabbet: Sevgi ülkesi.

Şâh-ıgedâ-nihâdız olur taht-gâh-ı feyz
Ma’mûre-i muhabbete kalb-i harâbız
Namık Kemâl

ma’mûriyyet: Şenlik, bayındırlık.

Marifet
Hakk’ın ecell-i lûtf-ı Sübhânîsidir
İzzetin hâmîsi, ma’mûriyyetin bânîsidir
Namık Kemâl

ma’nâ, ma’nî: Ar. 1. Anlam, mana. 2. İç, içyüz. 3. Düş, rüya. 4. Akla yakın sebep. c. maânî.

Ey pâdişeh-i serîr-i dâniş
Ve ey hüsrev-i bâr-gâh-ı ma’nâ
Nef’î
Ma’nâsı latîf lafzı bî-gışş
Mazmûn-ı nev insicâmı dil-keş
Ziyâ Paşa
Eski eş’ârda dûr-bîn ile ma’nâgörülür
Yeni eş’ârda ma’nâ gibi külfetyoktur
Eşref
Ma’nâsı nedir sanki şu masmavi semânın
Altında başın dimdik eğer gezmeyeceksen
Midhat Cemal Kuntay

ma’nâ-yı âb-ı zindegî: Dirilik suyunun anlamı.

Ma’nâ-yı âb-ı zindegîyi rûşen eyledim
Kandîl-i bezm-i pîr-i meye revgan eyledim
Nevres-i Kadim

ma’nâ-yı bedîhî: Açık mana.

İşbu ma’nâ-yı bedîhî görünen gün gibidir
Ömr bin yıl dahi olsa yine bir gün gibidir
Süleyman
Arif ma’nâ-yı dürüst: Doğru mana.

Söz müdür ol ki çep ü râst düşse bir mazmûn
Nice ma’nâ-yı dürüstün boza bir lafz-ı sakîm
Nef’î

ma’nâ-yı Rabb: Allah’ın gizli manası.

Hilkat lisân-ı hâl ile her bâr söylenir
Ma’nâ-yı
Rabb’ı etmeyip ızmâr söylenir
Yahya Kemal

ma’nâ-yı latîf: Hoş mana.

Tâ ki ma’nâ-yı latîf lûtf-ı renk-âmîz ile
Rûzgârın bir dil-ârâ dâstânıdır sözüm
Nef’î

ma’nî: Mana, anlam.

ma’nî-i ârâm: Süslü anlam.

Ser-â-ser çeşm-i ibretten geçirdim nüsha-i dehri
İçinde ma’nî-i ârâma dâir bir ibâretyok
Nâbî

ma’nî-i lafz-ı celâdet: Celadet sözünün anlamı.

Ma’nî-i lafz-ı celâdet sensin ey kişver-küşâ
Kavlimi isbât için dünyâyı eşhâd eylerim
Muallim Naci

ma’nî-i mutlak: Kesin mana.

Ârif isen ver haber kim ma’nî-i mutlak nedir
Nâtık isen işbu yolda söyle kim el-hakk nedir
Ümmî Sinan

ma’nî-i zîbâ-ter: Süslü mana
Tab’ında
Behiştî
’nin her ma’nî-i zîbâ-ter
Ebkâr-ıperîdir kim oynar suya deryâda
Behiştî

maânî: Manâ’lar, anlamlar.

Ne bilir kadrimi erbâb-ı maânî vü beyân
Sözümü ârif-i bi’l-lâh eder ancak tefsîr
Nef’î
Ma’nâ zevkine sa’y et beyân eyle bedâyi’den
Maânîdir murâd olan bu elfâz u bu sûretten
Gaybî
Aklın eyler nakl-i esrâr-ı maânî gaybdan
Âkılân hayrân-ı hüsn-i intikâlindir senin
Muallim Naci

mânend, mânende: Far. “gibi, benzer” edatı.

Bâğ-ı âlemde yüzün mânend bir gül isteyip
Cüst ü cû edip gezer gül-zarı bülbül şâh şâh
Avnî
Eğerçi gökyüzünde ahter-i ferhunde-fer çoktur
Hani hâl-i ruhun mânendi bir rûşen-güher-i kevkeb
Bâkî

mânend-i âfitâb: Güneş gibi.

Yerde gerek
Hayâlî yüzün sâye-veş senin
Başın ererse göklere mânend-i âfitâb
Hayalı Bey

mânend-i bahâr: Bahar gibi.

Zemistân faslını ol gonce mânend-i bahâr etti
Gül-i nev-restesi mergûb olur fasl-ı zemistânın
Şeyhülislam Yahya

mânend-i batt: Kaz, ördek gibi.

Bu vücûdum gark eder bir gün benim eşkim hele
Şimdi oldum eşk içinde bî-vefâ mânend-i batt
Fârisî (Sultan II. Osman)

mânend-i berf: Kar benzeri.

Berg-i gül sefîd olup bağban-ı çerh
Mânend-i berf yollarına eyledi nisâr
Bâkî

mânend-i bûm: Baykuş misali.

Mânend-i bûm meskeni vîrâneler olur
Her kim ki dest-i gadr ile âşiyân bozar
Emin (Hilmi)

mânend-i cür’a: Yudum misali.

Ol dil-rübâ ki bezme gele nîm mest ola
Mânend-i cür’agayrilerin kadripest ola
Şeyhülislam Yahya

mânend-i dâg-ı sîne: Göğüs yarası misali.

Ne denlü zahm-hâr-ı hâr ise gül bağ-ı âlemde
Yine mânend-i dâg-ı sîne handân gösterir kendin
Nâbî

mânend-i duâ-yı müstecâb: Kabul edilen duanın eşi, kabul edilen dua gibi.

Arşa dek çıkmakta mânend-i duâ-yı müstecâb
Uğrayan âb-ı musaffâ râh-ı şadırvânına
Nedim

mânend-i hümâ: Hüma kuşu gibi.

Anka: gibi kıl kâf-ı kanâatta nişîmen
Mânend-i hümâ ister isen çarh ile pervâz
Lamiî Çelebi

mânend-i hüsn: Güzellik misali.

Mânende-i hüsn emr-i cârî
Mânende-i aşk hükm-i sân
Nâbî

mânend-i kalem: Kalem misali.

Nâme-veş olma iki yüzlü gel ol defteri dür
Resm edinme iki dilliliği mânend-i kalem
Hayâlî Bey

mânend-i Medîne: Medine gibi.

Oldu mânend-ı Medîne hoş münevver gülsitân
Devha-igüldür menârepertev-i envâr gül
Necati Bey

mânend-i mürg-i bâl-şikeste: Kırık kanatlı kuş misali.

Dil bu hevâ ile kafes-i teng-i sînede
Mânend-i mürg-i bâl-şikeste tapan olur
Nef’î

mânend-i nigîn: Yüzük misali.

Dil yine pür-şerha-i âlâm mânend-i nigîn
Muttasıl tutsam elimde câm mânend-i nigîn
Hâmi (Hâmî-ı Amidî)

mânend-i pervâne: Pervane misali.

Yanıp mânende-i pervâne bu şem’-i rûy-ı cânâna
Çerag-ı dilde rûşen âftâb-ı âZew-ârddır
Adlle
Sultan
Hidâyetşem’i olmuştur vücûdum nev’-i insâna
Perîler başıma üşse ne ola mânend-i pervâne
Behiştî

mânend-i rebâb: Rebap gibi.

Fursat el verse kemânın sîneye çeksem diye
Nâle-sâz oldum belâ bezminde mânend-i rebâb
behiştî

mânend-i serv: Selvi gibi.

Yek-sân bilen bahâr u hazânın bu gül-şenin
Mânend-i serv kâmet-i ömrü dirâz olur
Koca Râgıp Paşa

mânend-i seyl: Sel misali.

Gerçi etmez dil metâ’-ı zarını ifşâya meyl
Bir nefes ârâmı yoktur giryeden mânend-i seyl
Osmanzâde Taib mânend-i süveydâ: Kalpteki gizli günah gibi.

Dilden heves-ı Arızı alın çıkmaz
Mânend-i süveydâ gam-ı hâlin çıkmaz
Fasih (Ahmet Dede)

mânend-i şecer: Ağaç misali.

Mânend-i şecer
Nâbît olur sâbit olanlar
Her hangi işin ehli isen onda devâm et
Ziyâ Paşa

mânend-i şem’: Mum gibi.

Ruhsâr-ı âteşînine her kim uzatsa el
Mânend-işem’ barmağı yanmak sezA olur
Behiştî

mânend-i zülfekâr: Zülfekar misali.

Çün düştü aks-i gamzesi mânend-ı Zülfekâr
Mahv oldu gitti bahr-ı Necef gibi cû-yı dil
Faizî (Kafzade Abdülhay Çelebi)

ma’nevî, ma’neviyye: Ar. Ma’nâ’dan; 1. Manaya ait. madde dışı olan. 2. İç ve ruha ait olan.

Bahâne-cû-yı vuslat olduğum yâre duyurmuşlar
Nifâk etmişler ammâ ma’nevî himmet buyurmuşlar
Hoca Vehbi (
Şeyhülislam Yahya
?)
Hudûd-ı aklı aşan ma’nevî seferlerde
Yegâne meş’al-i îmân olur gönül gönüle
Yahya Kemal
Mânî
: Far. Meşhur
Çinli bir nakkaş ve ressamın ismidir.

Behram
Şâpûr zamanında
İran’a gelmiş ve burada
Zerdüştlük ve
Hristiyanlığı inceleleyip bunların karışımından bir din meydana getirmiştir.

Bu dine
Mânî (Maniheizim) denilmiş.

Çin’de yayılan bu dinin kutsal kitabı nakışlarla süslü imiş.

Bu resim kabiliyetini inananlarına gökten inen bir mucize olarak göstermiş.

Şâpûr’un hekimi iken kızını iyileştiremediği için
İran’a sürülmüş.

Daha sonra
Hürmüz’ün oğlu
Behrâm zamanında geri gelmiş.

Behrâm koyu bir
Zerdüşt olduğu için, derisini yüzdürerek öldürmüş.

Erteng ve
Nigâristan adlı resim mecmuası vardır.

Edebiyatta sevgilinin güzelliğinden bahsedildiğinde bu ressamın mecmualarının ismi geçer.

Süvâr oldukça tasvîrinde âcizdir musavverler
Ne denlü dikkat eylerse eğer
Behzâd eğer
Mânî
Nef’î
Bozaldan sûret-ı Erjeng’i sen nakkâş-ı dilkeşte
Benim vasfında her beytim
Nigâristân-ı Mânî’dir
Hayâlî Bey
Kalem destinde bir üstâd-ı Erteng-ı Mânî’dir
Eder tarh-ı gülistan nokta-i nûn hazân üzre
Ziya Paşa

mâni’: Ar. Men’den; 1. Men edici, men eden, geri durduran, engel olan. 2. Engel, özür. c. mevâni’.

Rahmiyâ yâr visâline karîb oldukça
Ah kim her yanadan mâni ü muhkem bulunur
Rahmi
Tek olmasın kavâid-i ihlâs ber-taraf
Mâni değil merâsime dâir kusûrumuz
Nâbî
Yüksel hünerinle kâni olma
İhsân-ı Hudâ’ya mâni olma
Namık Kemâl
Tekellüf ber-taraf der-sîne et sen bir gül-endâmı
Yine mâni değil mir’ât-ı hâtır jeng-dâr olsa
Esrar Dede

mâni’-i güft ü şinîd: Konuşma ve duyma özürlü.

Olma terâne-senc gel ey andelîb-i zâr
Aşk ehl-i derde mâni’-igüft ü şinîd olur
Vâsık (İstanbullu Ahmet)

mâni’-i rengîn: Renkli anlam.

Tumturak-ı sühan ü mâni’-i rengînim olur
Ruh-ı feyz-âveri
Nef’îye safâ-güster-i bâl
Üsküdarlı Hakkı Bey

mâni’-i rengîn-i lafz: Sözün renkli anlamı.

Kâmet-i mevzûnu kim bir mısrâ’-ı ber-cestedir
Mâni’-i rengîn-i lafz anda hat-ı nev-restedir
Leskofçalı Galip

mâni’-i rızk: Rızka engel.

Mâni’-i rızk olanın rızkını
Mevlâ kessin
Leskofçalı Galip

mevâni’: Mânî ler, mânia’lar. Ümmîdinipâ-beste-i ye’s eyleme
Nâbî
İhsân-ı Hudâ bir gün eder def’-i mevâni’
Nâbı mansıb: Ar. Nasb’tan; devlet hizmeti, memuriyet. c. menâsıb.

Mansıbda bir olsa ger âlim ü câhil
Zâhirde müsâviyse hakîkatde bir olmaz
İbni Kemâl
Birinin mansıbını bana inâyet kıl kim
Meh-çe-i râyetimi irgüre
Keyvân’a kerem
Hayâlî Bey
(irgür-: eriştirmek.)
Ben deyrde mukîm-i makam olduğum yeter
Mansıb bana hem anda imâm olduğum yeter
behiştî mansıb-ı a’lâ-yı zemâne: Zamanın yüce memuriyeti.

Kadrin nice ma’lûm olur kim sana nisbet
Ednâgörünür mansıb-ı a’lâ-yı zemâne
Nef’î

mansıb-ı devlet: Devlet memuriyeti.

Kuvvet-i tâli’e bak, istemez isti’dâdı
Mansıb-ı devlete nâ-kâbil ü kâbil birdir
İzzet Ali Paşa

mansıb-ı dünyâ: Dünya hizmeti.

Zâhidâ âşık dururken umma cennetten nasîb
Ermez ona nâ-mahaller mansıb-ı dünyâ gibi
behiştî

mansıb-ı ömr: Ömrün memuriyeti.

Cürm olup mâ-hasal müddet-i eyyâm-ı hayât
Mansıb-ı ömrden âsâm ola ancak mahsûl
Rızayi mansıb-ı Rûm: Rum memuriyeti.

Pederinde var iken mansıb-ı Rûm’a rağbet
Ettin idlâl o herifi
Arabistân diyerek
Haşmet

menâsıb: Mansıplar, dereceler, payeler.

Var ise ârzû-yı menâsıb zamîrde
Onun da tâzeliktedir âyîn ü şevketi
Nâbî
Biri tertîb-i menâsıb, biri tedbîr-i umûr
Biri teşhîs-i makâdîr, birisi vazhüküm
Nâbî
Yirmi dört senedir kim kulun tarîka girip Ümîd-i nef’-i menâsıbla bâd-peymadır
Beliğ mansûbe: Ar. Nasb’tan; satrançta bir oyunun adı, açmaz. mec. hile, tedbir.

Mümkün oldukça felek mansûbesinden k ıl hazer
Nitekim hâlî değil bî-dâd-ı nakşinden bu nerd
Fuzûlî

mansûr, mansûre: Ar. Nusret’ten; 1. Allah’ın yardımıyla galip, üstün gelmiş. 2. Müzikte bir perde adı. 3. Ney çeşidi. 4. bk.

Hallac-ı Mansur.

Keşîdepîş-gehinde livâ-yı hayrü’l-enâm
Olur ne cânibe azm etse ol livâ mansûr
Nâbî
Leşker-i hûbâna sen şâhı muzaffer eyledi
Kalb-i uşşâka sipâh-ıgussayı mansûr eden
Âhi
Eğer ârif isen etme hakîkat sırrını ifşâ
Kelâm-ı Hak çıkardı baştan
Hallâc-ı Mansûr’u
Vâlih-ı Kadim (Kurtzade Edirneli Şeyh)
Menâr-ı dârdan
Mansûr’a bâng-ı aşk urdurmak
Heves-kârâne hâl-i âşıkı teşhîr içindir hep
Esrar Dede
Oh, ey mu’ciz-edâşâir-işâyestegurûr
İnliyor nây-i beyânında nevâ-yı
Mansûr
Tevfik Fikret

mansûr-ı zemân: Zamanın
Mansur’u.

Ehline arzetmeyip ağyâra keşf-i râz eden
Olsa da
Halldc-ı Mansûr-ı zemân ber-dâr olur
Abdülaziz
Mecdi

mantık: Ar. Nutk’tan; 1. Söz. 2. Akıl dairesinde söz söyleme usul ve kurallarından bahseden bilgi.

Mantıka eyle velîkin ikdâm
Halt eder dinleme kim derse harâm
Sünbülzade Vehbi
Gelmeden nutka mantık ögrendim
Dahi söz bilmeden kelâm okudum
Nevres-i Kadim
Mantıku’t-tayr: 1. Kuşların konuşması. 2. Feridun-ı Attar’ın eserinin ismi.

Mantıku’t-tayr oldu her beyti
Hayâlî’nin velî
Kuş dilin fehm eylemez her kim ki
Attâr olmadı
Hayâlî Bey
Kimse idrâk eylemez ancak
Süleymân fehmeder
Mantıku’t-tayr dilin hayrü’l-makâlidir sözüm
Yenişehirli Avni

mantûk: Söylenen söz; söylenmiş ve anlaşılmış olan şey, mana, mefhum.

Tâ olmayıcak râz-ı derûnum mantûk
Ahvâl-i perîşânımı bilmez mahlûk
Nahifi

manzar, manzara: Ar. Nazar’dan; 1. Bakılıp seyredilen yer. 2. Görünüş. 3. Pencere.

Semen-zâr olmada feyz-i letâfetle
İrem manzar
Çemen-i ezhârla hayret-fezadır çeşm-i im’ân
Üsküdarlı Hakkı Bey
Zemîn ağlar, semâ ağlar, nesîm-i kûh-sâr ağlar
Bu manzar bak ne hoş-manzar, çiçeklerle bahâr ağlar
Hüseyin Sîret
Ne güzel manzara ne hoş elhân
Ona dil-besteyim buna hayrân
Recaizade Ekrem

manzar-ı himmet: Himmet penceresi.

Manzar-ı himmetinin küngüre-i rif’atine
Eremez sarsar-ı tûfân-ı fenâ birlegubâr
Bâkî

manzar-ı latîf: Hoş manzara.

Birdir henüz manzarası bence her yerin
Her yerde eyliyor beni ta’kîb gözlerin
Muallim Naci

manzara: Bakılıp görülen yer. c. menâzır.

manzara-i cân-şikâf: Canı parçalayan

manzara.

Bütün o manzara-i cân-şikâfı bir de kalın
Ridâ-yı berf ile örtün ki.

Tevfik Fikret

manzara-i çâr-tâk-ı nahvet: Kibrin dört kemerli manzarası.

Düşerdi manzara-i çâr-tâk-ı nahvedten
Bu hüsn ile nazar etseydi âfitâb sana
Nâilî

manzara-i hûr-nişîn: Güneşte görünen manzara.

Rûy-i bahtiyle cihân manzara-i hûr-nişîn
Bûy-ı hulkiyle felek micmere-i nâfe-şemîm
Nef’î

manzara-i hüsn: Güzellik manzarası.

Göster ne oldu manzara-i hüsnün?
Ey kadîd
Bildir kim urdu tâcına bir pençe-i hadîd
Abdülhak Hâmit

menâzır: Manzara’lar, görünümler.

menâzır-ı hüzn-i gurûb: Güneş batışının hüzünlü görünümü.

Bütün menâzır-ı hüzn-i gurûb ile yalnız
Yükselen reng-i şâmın altında
Öksürür nâ-tüvân ü nâlende
Hasta bir genç kız
Ahmet Hâşim

manzûr: 1. Görülen, bakılan. 2. Beğenilen, gözde olan.

Aldı gül-zar içre su aks-i izar-ı âlini
Çekti güller sûretin manzûr edip timsâlini
Fuzûlî
Manzûrun olan şikeste bendim
Şimdi kime bestesin efendim
Şeyh Galip
Olalı dehr ne mesmû’ vü ne manzûr oldu
Cilve-işâhid-kâm olduğu ber-vefk-i merâm
Nâbî
Ahmedâ umma vefâ dünyâ-yı fânîden yürü
Ol şâh-ı âlî-cinânın kabrini manzûr kıl
Bahtî (Sultan I. Ahmet)
Manzûrun olan şikeste bendim
Şimdi kime bestesin efendim
Leskofçalı Galip

manzûm: Ar. Nazm’dan; 1. Nazmolmuş, tanzim edilmiş, düzenlenmiş, sıralanmış. 2. ed. Vezinli, kafiyeli söz.

Ikd-ı gevher gibi manzûm ola tab’a vârid
Çekmeye nâzım olan zahmet-i kayd-ı tanzîm
Nef’î

manzûme: Manzum olan söz. c. manzûmât.

Yâdigârım ola her mahdûma
Yazayım bir lügat-ı manzûme
Sünbülzade Vehbi
İnâyetin ile âsûdedir yedi iklîm
Himâyetin ile manzûmdur umûr-ı ehemm
Nedim

manzûme-i avâlim: Dünyalar manzumesi.

Yahûd zalâm içinde mükevkeb müşâfehât
Manzûme-i avâlim ü manzûme-i hayât
Faik
Âli Bey

manzûme-i ecrâm: Cansız cisimler manzumesi.

Şeb-i lahûtta manzûme-i ecrâm gibi
Lafz-ı bişnev’le doğan debdebe-i ma’nâyız
Yahya Kemal

manzûme-i Fârisî-veş: Farsçaya benzer manzume.

Manzûme-ı Fârisî veş ebyât
Bil-cümle tetâbu’-ı izâfât
Şeyh Galip

manzûme-i fenâ: Yokluk manzumesi.

Manzûme-i fenâda ne mu’ciz-bedîadır
Bir ömr-i ma’nevî ne mübârek vedîadır
Abdülhak Hâmit

manzûme-i hayât: Hayat manzumesi.

Yâhûd zalâm içinde mükevkeb müşâfehât
Manzûme-i avâlim ü manzûme-i hayât
Faik
Âli Bey

manzûme-i sükût u adem: Yokluk ve sessizlik manzumesi.

Manzûme-i sükût u adem nâliş-i dühûr
Hîç bir sadâya benzemeyen bir nidâ-yı dûr
faik Âli Bey

manzûr: bk. manzar. mâr: Çl») Far. Yılan. c. mârân.

Güzellik genciyidi ol şeker-bâr
Belî genc olduğı yerde olur mâr
İbn-ı Kemal
Kim tenlerinde râh-ı mesâmât ser-be-ser
Sûrâh-ı mâr-ı mühre-rübâ-yı sinân olur
Nef’î
Mûr gibi emrine kılmış itâat halk-ı Rûm
Râm oluptur nitekim
Mûsâ’ya ey şeh sihr-i mâr
Lamiî Çelebi
Lâleyi, sünbülü, gülü hâr almış
Süleymân tahtını sanki mâr almış
Bayburtlu
Zihni mâr-ı cefâ: Cefa yılanı.

Doldu mûr-ı tama’ ile kamu enbân-ı kerem
Oldu pür mâr-ı cefâ havU-i gül-zar-ı vefâ
Hamdullah Hamdi

mâr-ı elem: Elem yılanı.

Her kılı zencîr-i gam her târı bir mâr-ı elem
Böyledir ol zülf-ipür-ham dikkat ettim mû-be-mû
Şeyhülislam Yahya

mâr-ı ham-be-ham: Kıvrım kıvrım, çöreklenmiş yılan.

Zülfün mû ya gezende siyeh mâr-ı ham-be-ham
Kim pâs-bân-ı genc-i nihân-i miyân olur
Nef’î

mâr-ı helâhil-nisâr: Zehirler saçan yılan.

Nasıl semend-i merâmın yolu bulur encâm
Elimde mâr-ı helâhil-nisâr olursa licâm
Abdülhak Hâmit

mâr-ı miskîn: Uyuşuk yılan.

Hokka-i la’li yanında zülfü kıvrılmış yatar
Mâr-ı miskîndir ki mest olmuştur ol tiryâkten
İbni Kemâl

mâr-ı pîçîde: Kıvrılmış yılan.

Mâr-ıpîçîdedir ol zülf-i müca’ad ey dil
Sen sanırsın bu cefâ-pîşeyi tûmâr-ı vefâ
Hamdullah Hamdi

mâr-ı ser-i zülf: Saç tepesindeki kıvrım.

Dil tutar mâr-ı ser-i zülfünü vehm eylemeyip
Bilmezem kim ona ta’lîm-i ne efsûn ettin
Fuzûlî

mâr-ı sermâ-dîde: Soğuktan donmuş ve uyumuş yılan.

Olmasın vâreste pîç ü tâbı gamdan kîne-cû
Mâr-ı sermâ-dîdeye Allah güneş göstermesin
Şehrî (Malatyalı Ali. Çelebi)

mâr-ı sihr: Büyü yılanı.

Doldururken tüfengi çöb ile sandı adû
Ejder-ı Mûsâdır etmiş mâr-ı sihri iltikâm
Abdülgani
Nadirî mâr-ı tîr-âsâ: Ok gibi yılan.

Zâhiren olşeh-levend
Esrâr’a lutf eyler velî
Mâr-ı tîr-âsâ lisân-ı hâl ile mızrak urur
Esrar Dede

mâr-ı zehr-pâş: Zehir saçan yılan.

Ol mâr-ı zehr-pâşın dendân-ı satvetinden
Nice vezîr ü vâlî olmuştu nâ-be-sâmân
Nâbî

mâr-ı zemîn: Yer yılanı.

Mâr-ı zemîne lokma olur mürg-ı tîz-per
Mürg-ı hevâya tu’me olur mâhî-i bihâr
Ziya Paşa

mâr-ı zülf: Saçın kıvrımı.

Başın götürürken iki omzunda mâr-ı zülf
Dahhâk gibi lebleri nice acebgüler
Necati Bey

mârân: Yılanlar.

Mârân gibi hep birbirini sokmada yârân
Bir semm-i helâhildir adı sohbet-i ahbâb
enderunlu Vâsıf

maraz: Ar. Sıhhatin bozulması, hastalık, illet. c. emrâz.

Maraz ki muhrib-i bünyân-ı halktır her ân
Belâ-yı mübrem olur savletiyle ahyâye
Ferit Bey
Tayyib ü tâhir olunca tâ ki kalbinden maraz
Bekle sen
Lokmân eşiğin derde dermân eylegil
Ümmî Sinan

maraz-ı aşk: Aşk hastası.

Nüshan maraz-ı aşka ilâc eylemedi hîç
Ey şeyh-i kerâmât-fürûş ez de suyun iç
Sâbit

maraz-ı dîn: Din hastalığı.

Adâb-ı sünnetin zulem-i küfredir çerâg
Kânûn-ı şerî’atin maraz-ı dînedir şifâ
Lamiî Çelebi

maraz-ı irtiâş: Türeme hastalığı.

Aşık gül-i mükerrer ile eylesin devâ
Gördükçe la’lini maraz-ı irtiaşına
Nâbı

maraz-ı nâz-ı etibbâ: Doktorların naz hastalığı.

Hastanın derdine dermân bulunurdu ammâ
Maraz-ı nâz-ı etıbbâya bulunsaydı ilâc
Sâbit

marîz: Hasta, marazlı.

Muvâfıktır yine elbet mizaca şîve-i hikmet
Tabîbin olsa da kizbi marîzin sıhhatin söyler
Koca Râgıp Paşa
Ey cân tabîbi hangi marîz içse şerbetin
Dârü’ş-şifâ-yıgaybdan ol dem erer devâ
Lamiî Çelebi

marîz-i aşk: Aşk hastası.

Marîz-i aşka bulunmaz bu dâr-ı mihnette
Gelir gider gam ile âh u zardan gayri
NeVî marîz-i derd-i ışk: Aşk derdinin hastası.

Marîz-i derd-i ışkım terk-i âlemdir murâdım kim
Bu nâ-hoş mülkte eğlendiğimce zahmetim artar
Fuzûlî
Marîz-i derd-i ışkın arz-ı hâl eylerse incinme
Döker derdin tabîb-i hâzıka bîmâr ser-tâ-pâ
Cinânî

marîz-i mahabbet: Aşk hastası.

Olmaz yine marîz-i mahabbet şîfâ-pezîr
Rûy-ı zemîne bir dahi Îsâ gelir gider
Nâbî
emrâz: Maraz’lar, illetler, hastalıklar.

Mübtelâ olmaya emrâza teni
Rahne-dâr olmaya burc-ı bedeni
Hakanî
Sünnetin mağfiret erbâbına minhâc-ı vusûl
Tâatin ma’siyet emrâzına tedbîr-i işdr
Fuzûlî

ma’raz: Ar. Arz’dan; 1. Bir şeyin çıktığı, göründüğü yer. 2. Sergi.

Havâss-ı nüsha-i erkânı cümle hayrü’n-nâs
Umûr-ı mabaz-ı dîvânı cümle hayrül-umûr
Nâbî

ma’rek, ma’reke: Ar. Savaş meydanı. c. maârik.

Çeşmimiz sakla gerd-i mabekeden
Cünd-ı İslâm’ı cümle mühlikeden
Sultan I. Murat (Hüdavendigâr)
Gamzen okuna cân u cigerden siper gerek
Uşşâka ışk mabekesinde ciğer gerek
Hamdullah Hamdi
Sebeb bilinmedi gitti bu şûrişe
Nevres
Ne dost belli ne düşmen, garîb mabekedir
Nevres-i Kadim
Olur geh mahreke perdâzgeh emn ü amân üzre
Meğer oynar mı cân-bâz-ı felek bir rîsmân üzre
Hâmi (Hâmi-ı Amidî) ma’reke-ı Bedr ü Huneyn: Bedir ve
Huneyn savaş alanı.

Azm-ipür-nasrı ile mabeke-ı Bedr ü Huneyn
Geh mecârî-i huyûl ügehî mecrâ-yı süyûl
Rızâyî

ma’reke-i cûş-â-cûş: Çok coşkun savaş meydanı.

Sanki bir mahreke, bir mabeke-i cûş-â-cûş
Sît-i vebal-i vegâ, velvele-i ceng-i cüyûş
Tevfik Fikret

ma’reke-i fitne: Fitne savaşı.

Tîğ-i nigehi mabeke-i fitnede bestir
Çeksen elini hanceri bir yana çekilsin
Nedim

ma’reke-i ma’nî: Anlam savaşı.

Ammâ giricek mabeke-i ma’nîye evvel
Şemşîri kor endîşe-i zırh u siper eyler
Nef’î

ma’reke-ârâ: Savaş meydanını süsleyen.

Server-i mabeke-ârâ ki dehân-ı tîri
Düşmene nakl-i dem-ı Rüstem destân eyler
Cevrî (İbrahim Çelebi)

mârız: Ar. Hasta, sayru.

Sorulsa tıbba nedir fark-ı sâlim ü mârız.

Sayar döker bize birçok araz ki zannîdir
Cenab
Şahabeddin

ma’rifet: Ar. İrfân’dan; 1. Bilme, biliş. 2. Herkesin yapamadığı ustalık. 3. Hoşa gitmeyen hareket. 4. Vasıta, aracı. c. maârif.

Arif ona derler ki kân ola
Ma’rifet âleminde ummân ola
Yunus Emre
Ma’rifedten hisse alıp kendini bildin ise
Ehl-i cennetsen senindir feyz-i zevk-ı müştehâ
Gaybî
Ma’rifet iltifâta tâbbdir
Müşterîsiz metâ’ zayidir
Muallim Naci

ma’rifet-i çûb-ı ciğer-veş: Ciğere takılan çöpü bilme.

Hâne-i ma’rifet-i çûb-ı ciğer-veş
İzzet
Garazı
Arnavudun dûşuna tahmîl gibi
Keçecizade İzzet Molla

ma’rifet-i feyz-i şühûd: Görülen bilim feyzi.

Evvel eser-i aşk ile ifnâ-yı vücûd et
Sonra taleb-i mabifet-i feyz-i şühûd et
Hersekli Arif Hikmet

ma’rifet-i zemâne: Zamanın ustalığı.

Erzan-ı metâ’ fazl u hüner o rütbe kim
Bin mabifet-i zemânede bir âferînedir
Nâbî

ma’rifet-endûz: Marifet toplayan.

ma’rifet-endûz-ı melek: Marifet toplayan

melek.

Fâzıl havsala-âmûz-ı felek
Kamil-i ma’rifet-endûz-ı melek
Hakanî

maârif: 1. Ma’rifetler, bilgiler, kültürler. 2. Kültür, bilgi.

Temgâsıdır sükût metâ’-ı maârifin
Bir gün bizim dahi olur elbet revâcımız
Nevres-i Kadim

maârif-kân: Bilgi hazinesi.

Zemâne bizde gevher sezdiği için dil-hırâş eyler
Onun-çün bağrımız hûndur maârif-kânıyız cânâ
Bâkî

maârif-kes: Bilim sahibi.

Dehânın küşâd eylemez nâ-kese
Meğer kim bir ehl-i maârif-kese
Keçecizâde Ekrem

maârif-perver: Maarifle ilgili şeyleri seven, koruyan.

Hikem-âmûz u sühansenc ü maârif-perver
Şefkat-endîşe, kerem-pîşe, dilîr ü akal

marîz: bk. maraz.

ma’rûf: Ar. İrfân’dan; 1. Bilinmiş, bilinen şey. 2. Aklın idrak, şerin izin ve güzel bulduğu iş, amel. 3. Ma’rûf-ı Kerhî diye bilinen ünlü bir mutasavvıf (?-ölm.

Bağdad-815).

Ailesi
Hristiyan olduğu için
Hristiyan mektebine gönderilir.

Orada hocası “Tanrı üçtür” dedikçe
Ma’rûf “birdir” der ve devamlı dayak yer.

Bir gün evden kaçıp
Müslüman olur.

Sonradan anne ve babasının
Müslüman olmasını sağlar.

Daha sonra büyük bir sufî olur.

Keramet gösterir, hastaları iyileştirir.

Edebiyatta menkabeleri ile tanınır.

Bâr-gâhın merkez-i eczasıdır
Emr-i bi’l-ma’rûf u nehy münkerin
Hamdullah Hamdi
BundadırMacrûf’a ser-menzil
Cüneyd’e cilve-gâh
Bundadır
Behlül’e zincîr-i cünûn
Mansûr’a dâr
Fuzûlî

ma’rû f-ı Kerhî: Ünlü mutasavvıf.

Ol dahı çün
Ma’rû f-ı Kerhî’ye telkîn eyledi
Onun-çün bî-nişîn ü lâ-mekân seyrânıdır
ümmi Sinan

mârût: Ar. Arkadaşı “Hârût” ile meşhur olan ve arkadaşı ile birlikte büyü ile uğraştıkları için, kıyamete kadar baş aşağı
Babil’deki bir kuyuya hapsedildiği söylenen meleğin ismi.

Çeh-ı Bâbil’de olan iki melek
Biri
Hârût u birisi
Mârût
Sünbülzade Vehbi
Çâh-ı Bâbil’de dahı
Hârût ü Mârût olmadan
Gözlerin sihriyle cân u gönül meshûr idi
Hamdullah Hamdi

masbaga: Ar. Boya yeri.

masbaga-i çerh-i kebûd: Mavi göğün boya yeri.

Halka nîreng geçer masbaga-i çerh-i kebûd
Kimisi sebz kimi sürh ü kimi zerd gider
Nâbî

masdar: Ar. Sudûr’dan; 1. Bir şeyin çıktığı yer, kaynak, temel. 2. gr.

Fiillerin şahıs ve zaman göstermeyen, olumlu ve olumsuz şekilleri bulunan isim fiiller. c. masâdir.

Ey vücûd-ı kâmilin esrâr-ı hikmet masdar
Masdarı zâtın olan eşyâ sıfatın mazharı
Fuzûlî

masdar-ı mâ-sivâ: Dünya ile ilgili olan şeylerin temeli.

Ey masdar-ı mâ-sivâ olan
Rabb-i ibâd
Kim sensin eden mevt ü hayâtı îcâd
Muallim Naci

mashara, maskara: Ar. Maskara, soytarı.

Girye-i bülbülü gül-şende alıp masharaya
Güldüre güldüre ol gonca gülü çatlattık
Enderunlu Vâsıf
(Vâsıf-ı Enderunî)
Tarz-1 bî-cây-ı riyâ sûfîyi eyler mashara
Bezm-i irfânda nazardan ihtifâ’ mümkin değil
Esrar Dede
Sonunda bir de tevekkül sokuşturup araya
Zavallı dîni çevirdin onunla maskaraya
Mehmet Akif
Kim kazanmazsa bu dünyâda bir ekmek parası
Dostunun yüz karası, düşmânının maskarası
Mehmet Akif

mashara-i bezm-i ekâbir: Büyüklerin şarap meclisinin maskarası.

Hisset-i mün’im-i dünyâyı temâşâ ettim
Lokma geçmez boğazımdan demeden gürbeye pist
beliğ

mashûb, mashûbe: Ar. Birlikte alınmış, birlikte götürülmüş, kucaklanmış. c. mesâhib.

Elcezîre şanlı bir mahbûbedir
Türlü tezyînât ile mashûbedir
Muallim Naci

mashûb-ı tevbe: Tevbeyi kucaklamış.

Ne âşnâ-yı zühd ü ne mashûb-ı tevbeyiz
Vîrân-kün-i inâbet ü âşûb-ı tevbeyiz
Nâbî

masîr: Ar. Sayrûret’ten; 1. Suyun aktığı yer. 2. Karargâh. c. masâyir.

Kimi mezellet-i vahşetle bâdiye-peymâ
Kimi refah-ı temeddünle vakfe-gîr-i masîr
Cevrî (İbrahim Çelebi)

mâ-sivâ: bk. mâ-.

ma’siyet: Ar. Dinî emirlere itaatsizlik. günah. c. maâsî, meâsî.

Dostu ger ma’siyet kılsa olur gufrân-pezîr
Düşmânı bin tâat etse mûcib-i husrân olur
Fuzûlî
Envâr-ı mağfiret eder imhâ-yı ma’siyet
Ehl-i kemâl zulmet-i gayzı kezîmdir
Nevşehirli Hikmet

maâsî, meâsî: Ma’siyet’ler, günahlar; isyanlar.

Sensin çü şefî-i her maâsî
Ne gam eğer kimse olsa âsî
Fuzûlî
Meded-res ol meded ey dest-gîr-i cümle ibâd
Koma hadîd-i maâsîde ki ola dil ma’bûd
Sâmi
Nedâmet etmek için ettiğin maâsîden
Dakîka vermedi azam nefs-i mahrem-vâr
Ziya Paşa

maâsî-kâr: Günah işini yapanlar.

Mebhas-ı cebr ü kederden o kadar bîzârım
Şu kadar fehm ederim ben ki maâsî-kârım
Keçecizade İzzet Molla

maskara: bk. mashara.

masnû’: Ar. Sun’dan; 1. Sanatle yapılmış şeyler. 2. Düzme, uydurma şeyler. c. masnûât.

Sâni’ olan mümkün değil masnûHndan ola cüdâ
Fuzûlî
Nâbî ederiz sâni ü masnû’u temâşâ
Hâme gibi sâhib-nazar-ı pîş ü pesiz biz
Nâbî
Vecde gel, vahdete dal, âlem-i kesretten uzak
Yalınız sâni’i gör, san’atı, masnû’u gör
Mehmet Akif

masrûf: Ar. Sarftan; harc olunmuş, bezl edilmiş, harcanmış.

Sûfî ki riyâ ile ede kendüyü mevsûf
Evkât-ı şerîfi ola taklîd ile masrûf
Bağdath
Ruhi
Mecmû’-ı re’y ü hükmü ümrân-ı mülke masrûf
Mahsûl-i fi’l ü kârı hayr-ı umûma şâyân
Ziya Paşa
Enzarı terakkiyâta ma’tûf
Efkârı cihât-ı hayra masrûf
Muallim Naci

masrûf-ı cebr-i hâtır-ı ehl-i niyâz: Niyaz ehlinin gönül zoru ile harcanmışlığı.

Masrûf-ı cebr-i hâtır-ı ehl-i niyâzdır
Lutf-ı dem-â-demin kerem-i bî-nihâyetinde
Nâilî

mass: Ar. Emme, emerek çekme, somurma.

Topraklara eşkimiz saçılsın
Ezhâr onu massedip açılsın
Tokadizâde Şekip Bey

mass-ı leben: Süt emme.

Çıkıp âgûşuna nahvetle ederler şimdi
Mâder-i şîrden âhû-bereler mass-i leben
Nedim

mastaba, mıstaba: Ar. Bazı kahvehane ve meyhanelerde üstüne oturulacak set, sedir ve peykelere verilen isim. c. mesâtıb.

mastaba-i feyz: Feyiz sediri.

Zühhâda açılmaz der-i eyvân-ı harâbât
Ol mastaba-i feyz riyâ-gâh değildir
Nâilî

mastaba-i intibâh: Uyanma sediri.

Ey
Nâilî
terâne-i kilkinden oldular
Rûhâniyân-ı mastaba-i intibâh mest
Nâilî

mastaba-i işret: Eğlence sediri.

Geç otur mastaba-i işrete
Cemşîd-âne
Kec edip tarf-ı külâh-ı ser-i istiğnâyı
Nergısî ma’sûm: Ar. İsmet’ten; 1. Suçsuz, kabahatsiz. 2. Küçük çocuk.

Ah ol günün korkuları koca kılar ma’sûmları
Nice olur mücrimleri ağlaşalım ol gün için
Yunus Emre
(koca: ihtiyar)
Bî-cürm ikengıdâ-yı anâkib olur meges
Ma’sûm iken kebûterişâhîn ederşikâr
Ziyâ Paşa
Çırpınır bûse-i müştâkıma gönlünde emel
Saklanır nahvet-i ma’sûmuna vechinde mesârr
Kemalzâde Ekrem Bey

ma’sûme: Masum kadın.

Bu illetten olur ahlâkı bir ma’sûmenin berbâd
Melek-asled bu illetten olur bir âfet-i bed-zat
abdülhak Hâmit

masûn: Ar. Savn’dan ve sıyânet’ten; 1. Saklanmış. 2. Sıyanet olunmuş, korunmuş, korunan. 3. Sağlam, salim.

İstikametşerr-i a’dâdan seni eyler masûn
Hak eder ashâb-ı sıdkın hasmını elbet zebûn
Ziyâ Paşa
Nâmûs u ümmîdin
Masûn kaldıyısa bil, zair, rehA-kârın bu hey’ettir
Tevfik Fikret

masûn-ı mübîn: Belli korunmuşluk.

Netîce ağzının dadın bilen uşşâka dünyâda
Şütûm-ı dil-rübadan özge masûn-ı mübîn olmaz
fennî

masûniyyet: 1. Mahfuzluk, eminlik, sağlamlık. 2. Korunma. 3. Dokunulmazlık.

Ey şahsa masûniyyet ü hürriyete makrûn
Bir hakk-ı teneffüs veren efsâne-i kanım
Tevfik Fikret

ma’şer: Ar. İşret’den; topluluk, cemaat. c. maâşir. ma’şer-i vazî’-i temâşâ: Seyreden topluluk.

Bir darbe bir duman ve bütün bir gürûh-ı Sûr
Bir ma’şer-i vazî-i temâşâ
Tevfik Fikret

maâşir: Ma’şerler, topluluklar, cemaatler.

Zevâyâ-yı uzlette tenhâ vü bî-kes
Ne ins-i musâhib ne hazz-ı maâşir
Cinânî

maşrık: Ar. Şark’tan; güneşin doğduğu taraf, doğu. c. meşârık.

Kevkeb-efşân âftâb olmazsa ger ol maşrıkın
Ikd-ı Pervîn-i güsiste-rîsmânıdır sözüm
Nef’î
Her seher kim şâh-ı encüm maşrıkı mesken tutar
La’l-i nâbın yâdına câm-ı meyi rûşen tutar
Nizami maşrık-ı hum: Şarabın doğduğu yer.

Af-tâb-ı mey edince maşrık-ı humdan zuhûr
Akl-ı bâ-temkîn olur şîr-i vaka-eşzA-yı berf
Benlekçi
İzzet Bey

maşrık-ı hurşîd-i hüdâ: Hidayet güneşinin doğduğu yer.

Olalım hâk-i der-i ravzasına nâsıye-sây
Cebhemiz maşrık-ı hurşîd-i hüdâ eyleyelim
Nâbî

maşrık-ı idrâk: İdrakin doğduğu yer.

Feyz-ı Hak berk urur âyîne-i endîşemden
Çeşm-i cân rûşen olur maşrık-ı idrâkimden
Nef’î

maşrık-ı mihr-i irfân: İrfan güneşinin doğduğu yer.

Sînesi maşrık-ı mihr-i irfân
Pertev-i feyzi celiyyü’l-lemeân
Sünbülzade Vehbi

maşrık-ı nûr-ı hüvviyet: Asıl nurun doğduğu yer.

Maşrık-ı nûr-ı hüvviyetsin ki feyz-i sâdıkın
Verdi rûh-ı sâlikînepertev-i subh-ı ahîr
Üsküdarlı Hakkı Bey

maşrık u mağrib: Doğu ve
Batı.

Her ne mülke azm edersen feth ü nusrettir karîn
Maşrık u mağrib senin sensin muzaffer-fer güneş
Lamiî Çelebi

meşârık: Maşrık’lar, güneşin doğduğu taraflar, doğular.

Dilşark-ı teceelladagörürşemş-i hüdâyi
Artık ona lâzım mı mütâli’le meşârık
Esrar Dede
Meşârık keşf-i hüsnünden ibâret
Hafâsından kinâyettir magârib
Zihnî ma’şûk, ma’şûka: Ar. Aşk’tan; sevilen, sevilmiş.

Çün ışkı bilen âşıkı ma’şûk okumuştur
Bu Hamdî ye gayrettir ede gayra nigâhı
Hamdullah Hamdi
Eylemez habet-serây-ı sırr-ı vahdet mahremi
Aşıkı ma’şûkdan ma’şûkı âşıkdan cüdâ
Fuzûlî
Aşıkların gönlü gözü ma’şûk dapa gitmiş olur
Ayruk sûrette ne kalır kim kılısar zühd ü tâat
Yunus Emre
(dapa: taraf, yön; kılısar: kılacak)

ma’şûk-ı emel: Arzu edilen sevgili.

Yahyâ’ya garaz şâhım sensin iki âlemde
Ma’şûk-ı emel âşık gül mültemes bülbül
Şeyhülislam Yahya

ma’şûka: Sevilen, sevilmiş (kız veya kadın).

Her bî-vefâya bunca özenmek ne derd-i ser
Ma’şûka ile bahs ü cedelden ne fâide
Şeyhı
Hacle-gâha döndüyse türben
Aç koynunu aç ma’şûkanım ben
Abdülhak Hâmit
Er gerektir erin kadrin bilmeye
Aşık gerek ma’şûk gülün dermeye
Bu aşk bende dirilmezdi
Güle kıymet verilmezdi
Aşık ve ma’şûk olmasa
Âşık
Veysel

mât: Far. 1. Satranç oyununda yenilme. 2. Asıl anlamı ölmektir.

Dilerem ben piyâde-ruh ruhuna
Uramşol resme ki mât ola
Leclac
Kadı
Burhaneddin
Tenzîl-i hayât etmeğe tercîh-i memât et
Paytakları ferz eyleyerek şehleri mât et
Abdülhak Hâmit
Hasm-ı bed-kîşi oyunda ruh-be-ruh şeh-mât eder
Cengde at oynatır ferzana bir er yok mudur ?
Hafız Paşa

matâf, mutâf: Ar. Tavaftan; tavaf edilecek yer, etrafı dolaşılıp ziyaret olunacak yer.

Mey-hâneyi seyr ettim uşşâka matâf olmuş
Teklîf ü tekellüften sükkânı muâf olmuş
Şeyh Galip
Fikr için matâf, Ümmîd için melâz olan âgûş-ı müşfikîn
Tevfik Fikret

mutâf-ı âh: Ahın dolaştığı yer.

Ey harâbe mutâf-ı âhımsın
Merkez-i hayret nigâhımsın
Muallim Naci

mat’an: Ar. Ta’n ‘den; tan edilecek, sövülecek yer.

Ömrüm oldukça senin vasfına hasretmez isem
Ba’d-ezîn kilkim ola ehl-i kemâle mat’an
Keçecizade İzzet Molla

matbah: Ar. Tabh’tan; mutfak, yemek pişirilen yer. c. matâbih.

Matbahlarına aç varan adam değinek yer
Der-bânları var göz kapıda el değinekte
Bağdatlı Ruhi

matbah-ı cûd: Cömertlik mutfağı.

Ld-melâyı pür eder edhine-i fahm-i emel
Matbah-ı cûdı eğer açsa sipihrepâçenk
Kâzım Paşa

matbah-ı izzet: Azizlik mutfağı.

Dem-i rûhü’l
Kuds olsa o şehin lâyıktır
Matbah-ı izzetinşu’le-fürûz hatabı
Nazîm (Yahya)

matbah-ı kerem-ı Mevlevi: Mevlevi’nin cömert mutfağı.

Esrâr matbah-ı kerem-ı Mevlevî’ye bak
Kerrûbiyânı eylemiş âteş-perest-i aşk
Esrar Dede

matbah-ı niam: Nimetler mutfağı.

Bu matbah-ı niamda tehî mi’degân için
Dûd-ı derûnu çarha çıkar dûdmânların
Nâbî

matbah-ı rûze: Günlük mutfak.

Matbah-ı rûzeyi miftâh-ı akîdeyle açar
Feth-i rûzîye bakan ağzı mühürlü insân
Sâbit

matbû’, matbua: Ar. Tab’dan; 1. Tab olunmuş, basılmış (dergi, gazete, kitap). 2. Hoş, latif, değerli, makbul.

Düşer bir böyle matbû’u hoş-âyende gazel işte
Mübârek ola subh u şâmının encâm u âgazı
Nef’î
Biz
Melâmî zümresiyiz sun’umuz matbû’ değil
Zâhidâ zahir-peresti ürkütür etvârımız
Gaybî
Geçti elime çün nüsha-i cân
Matbû’ bir iki köhne dîvân
Ziyâ Paşa

matbû’-ı dil-cû: Gönül çeken hoşluk.

Tarh-ı hûbu ol kadar matbû’-ı dil-cû oldu kim
Her taraftan seyrine şevk u tarab eyler şitâb
Nedim

mâtem: Ar. 1. Ölü için, ölmüş için ağlama. 2. Hüzün, keder, üzüntülü hâl.

Çeşm-i alîli hasret ilepür-nem eyledim
El îd-ı Ekber eyledi ben mâtem eyledim
Beliğ
Dünyâ benimçün ağladığın gördü düşmânım
El mâtem etti mevtime ben şenlik eyledim
Keçecizade İzzet Molla
Hayır!
Mâtem senin hakkın değil.

Mâtem benim hakkım
Asırlar var ki, aydınlık nedir, hîç bilmez âfâkım
Mehmet Akif

mâtem-i berpâ: Ayakta matem.

Ey kapkara damlarla birer mâtem-i berpâ
Temsîl eden âsûde vü fersûde mesâkin
Tevfik Fikret

mâtem-i rûh: Ruhun matemi.

Hicrân bana hem-neşve-i aşk-ı samedîdir “Çekemem” diyemem, mâtem-i rûhum ebedîdir
Recaizade Ekrem

mâtem-i şâhî: Şaha ait matem.

Kılsın kebûd câmelerin âsümân siyâh
Giysin libâs-ı mâtem-i şâhî bütün cihân
Bâkî

mâtem-gâh: Matem yeri.

Nazar-ı merhamet-ı Allah’ın
Mâhtâbıydı o mâtem-gâhın
Abdülhak Hâmit
Bu mâtem-gâhta feryâda hayret reh-zen olmuştur
Hücûm-ı gam tehî-sâz-ı dimağ-ı şîven olmuştur
Nâilî

mâtem-kede, mâtem-gede: Yas evi.

Mâtem-kede gördü bûstânı
Rikkat oduna tutuştu cânı
Fuzûlî

mâtem-kede-i dil: Gönlün yas evi.

Meyl etmediğim sûr-i safâ-bahşine dehrin
Mâtem-kede-i dilde olan şîven içindir
Nâilî

mâtem-penâh: Matem sığınağı.

Al kanlı bir kefenle donat hayme-gâhını
Cânlarlayak meşâ’il-i mâtem-penâhını
Mehmet Akif

mâtem-serâ: Yas evi, matem evi; beytülhazan.

Dünyâ evi meşakkat ü renc ü anâ’ imiş
Sahn-ı safâ dedikleri mâtem-serâ imiş
Necati Bey

mâtem-zâr: Matem yeri.

Hüzn ü hicrânınla mâtem-zâr gördüm âlemi
Şimdi her sahrâ bana bir
Kerbelâ meydânıdır
Nâbî

matîr: Ar. Matar’dan; yağmurlu.

Gül-şen-i ma’nîye feyz-i nefesim bâd-ı bahâr
Çemenistân-ı hayâle kalemim ebr-i matîr
Nef’î

matla’: Ar. Tulû’ dan; 1. Tulu edecek yer, görünecek yer. 2. Gazel veya kasidenin kafiyeli ilk beytinin mısraı. (hüsn-i matla). 3. Güneş ve diğer yıldızların doğması. c. metâli’.

Germ olup hüsn-i cihân-efrûz u âlem-tâbına
Eyledi şevkiyle bu hoş matlaH ezber güneş
Lamiî Çelebi
Vasf-ı rûyunla bu matla’ matla’-ı envârdır
Vasf-ı esrâr-ı lebinle mahzenü’l-esrârdır
Enverî
Vasf-ı rûyundagazeller yazan ehl-i sühanın
MatlaHnda kimi hûrşîd kimi mâh yazar
Sünbülzade Vehbi

matla’-ı cân-perver: İç açan doğuş.

Her kim götürürse teb-i endûha şifâdır
Bu matla’-ı cân-perveri
Nâbî sühanımdan
Nâbî

matla’-ı envâr: Nurların doğuşu.

Vasf-ı rûyunla bu matla’-ı envârdır
Vasf-ı esrâr-ı lebinle mahzenü’l-esrârdır
Enverî

matla’-ı eyvân-ı hüsn: Güzellik çadırının güneş giren kapısı.

Bulmadı muhlis gönül gamzen okundan oldu hûn
Matla’-i eyvân-ı hüsn elindekipeyveste kaş
İbni Kemâl

matla’-ı envâr-ı vahdet: Birlik nurlarının başlangıcı Gelse hattın hâtıra dil yâdederken ruhların
Matla’-ı envâr-ı vahdet sırr-ı Sübhândırgönül
İzzet Bey

matla’-ı feyz-i Hudâ: Allah bereketinin doğuşu.

Matla’-ı feyz-ı Hudâ’da hem kamer hem âfitâb
Tûr-ı kurb-ı Hak’ta hem nûr-ı tecellî hem cemâl
Yenişehirli Avni

matla’-ı garrâ: Şatafatlı başlangıç.

Evvelîn nakş-ı kalemdir sûret-i ebrû-yı yâr
Levh-i dîvân-ı kazanın matla’-ıgarrâsıdır
Namık Kemâl

matla’-ı hûb: Güzelliğin doğuşu.

Nazîre söylemek mümkin değil bu matla’-ı hûba
Sühan-perdâz olan ol saf-ı devr-i zemânımdır
Necip (Sultan III. Ahmet)

matla’-ı lihâf: Kabuktan çıkma.

Tulû’ edip bu seher matlalihâfindan
Felektegayret-i hûrşîd-i çarh-ı demar ol
Cinânî

matla’-ı mahsûs: Özel doğuş.

Zemânında terakkî buldu devlet bende lâyıktır
Edersem matlamahsûs ile tavsîf o hakanı
Lâ matla’-ı mihr-i tesellî: Teselli güneşinin doğuşu.

Matlamihr-i tesellî dehen-ipâkimdir
Sühanım şâm-ıgarîbânı eder subh-ı vatan
Keçecizade İzzet Molla

matla’-ı nûr: Nurun doğuşu.

Kaplamıştı yüzünü nûr-ı sürûr
Sûre-ı Nûr idi ya matla’-ı nûr
Hakanî

matla’-ı subh: Sabahın doğuşu.

Matlasubh yakîndır dil-ipâkim olsa
Ne ola vâreste-i âlâyiş-i evhâm ü zünûn
Münif matla’-ı subh-ı safâ: Mutluluk sabahının doğuş yeri.

Matlasubh-ı safâdır çün giribânın senin
Tan mı tutsam şâm-ı zülfün gibi dâmânın senin
Lamiî Çelebi

matla’-i subh-ı zafer: Zafer sabahının doğuşu.

Meh-çe-i râyet-i mansûr-ı cihân-efrûzu
Matlasubh-ı zaferden yine oldu tâbân
Bâkî

matla’-ı sürûr: Sevinçli doğuş.

Deycûr-ı hicri matlasürûr eder
Ah-ı derûnu meş’ale-i subh-gâh eden
İbnü’l Naccâr (Tüccarzade)

matla’-ı şâh-âne: Şahane başlangıç (beyiti).

Vasfeyler iken çeh-i zenahdânını
Tıflî
Ruhsârına bir matla-şâh-âne düşürdü
Tıflî

metâli’: Matla’lar, doğacak yerler.

metâli’-i irfân: Bilimin doğduğu yerler.

Magârib oldu dirîgâ metâliirfân
Ne kaldı şöhret-ı Rûm ü Arap, ne
Mısr ü Herât
sadullah Paşa

matlab: Ar. Taleb’den; 1. İstek, istenilen şey. 2. Konu, mesele. c. metâlib.

Olmayınca tâ nüvişte fihris-i takdîrde
Matlab ü maksad bulunmaz nüsha-i tedbîrde

Neyl-i matlab hâtır-ı âzade-i der-kayd eder
Bestedir kârı kemendin gerden-i nahçîrde
Nedim

matlab-ı âlem: Âlemin meselesi.

Bir böyle cihân-ı zer ü sîm olsa yetişmez
Mümkün mü ki is’âf oluna matlab-ı âlem
Ziyâ Paşa

matlab-ı âsâr-ı sun’: Sanat eserlerinin konusu.

Nefsini derk et ki oldur matlab-ı âsâr-ı sun’
Sanma hilkatten ki bu şekl ü şemâildir garaz
Namık Kemâl

matlab-ı dil-ber: Sevgilinin isteği.

Yolunda nakd-i cânın verse âşık iltifât etmez
Belîgâ sîm ü zerden gayrı yoktur matlab-ı dil-ber
Beliğ

matlab-ı dil-hâh: Gönlün istediği arzu.

Vukûfum yok bu rütbe hâhişin hayrânıyım
Gâlib
Gönülden de nihân bir matlab-ı dil-hâh var dilde
Şeyh Galip

matlab-gerî: Talep edicilik. matlab-gerî-i lutf-ı ferdâ: Geleceğin lutfu-

nun talep ediciliği.

Beni müstağrak-ı ihsânı etti hâliyâ dil-dâr
Hayâ eyler gönül matlab-gerî-i lutf-ı ferdâya
Esrar Dede

matlûb: 1. Talep edilen, istenen, araran şey. 2. Alacak. 3. Türk müziğinin beş asırlık çok eski bir makamı.

Bugün örneği kalmamıştır.

Matlûb arak olur ona kim sana uymaya
Mahbûb-ı Hak olur sana kim kıla iktidâ
Nizamî
Aşktır heft-âd u dü-millet zuhûrundan garaz
Cümleden matlûb olan fehm-i mahabbettir bana
Esrar Dede

matlûb-ı cism: Bedenin isteği.

Ez-cümle ol senin dediğin râhat ü ferâğ
Matlûb-ı cismdir yok onun câna nisbeti
Nâbî

matlûb-ı ilm-i evvelin: Evvelkilerin ilim talep edenleri.

Matlûb-ı ilm-i ervelîn maksûd-ı fazl-ı âhirîn
Ma’lûm-ı cümle âlemîn ü şöhret-i bî-intihâ
Esrar Dede

matlûb-ı zîb-i hüsn: Güzel süsü isteme.

Matlûb-ı zîb-i hüsn ise sedd etme kâkülün
Hurşîd için hicâb nedendir neden neden
Esrar Dede

metâlib: Matlab’lar, taleb olunan, istenen şeyler.

Tekâpûye değmez o süflî metâlib
O süflî metâlib tekâpûye değmez
Muallim Naci

matmah: Ar. Tamah’dan; göz dikilen şey, göz konulan yer, gözü kaldırıp bakacak yer. c. matâmih.

matmah-ı enzâr: Bakışların toplandığı yer.

Arız-ı hûy-gerde-i dil-ber gibi pür-âb ü tâb
Cûşiş-i şeb-nemle olmuş matmah-ı enzar gül
Seyyit Vehbî

matmûr, matmûre: Ar. Toprağa gömülmüş, medfun. c. metâmîr

matmûre-i tebâhî: Övünme yeri.

Ve o matmûre-i tebâhîde
Boğulun, işte en güzel müjde
Tevfik Fikret

matrah: Ar. Tarh’tan; 1. Tarh olunacak nesne, miktar. 2. Bir şey atılan yer.

matrah-ı mekr: Hile atılan yer.

Hâşelillâh kim kanâat gencinin sükkânına
Matrah-ı mekr ola der-gâh-ı inâyet-i dest-gâh
Fuzûlî

matrûd: Ar. Tard’tan; kovulmuş, işinden çıkarılmış. c. matrûdîn.

Yanında hâib ü makhûr yok meğer ki bahîl
Derinde hâsır u matrûd yok meğer ki direm
Nedim

matrûh: Ar. Tarh’dan; 1. Çıkarılmış. 2. Konulmuş (vergi)
Ger fil ise mat ola gerek şeh ruhıyile
Cânım pes onun yoluna matrûh değil mi
Kadı
Burhaneddin ma’tûf: Ar. Atf’dan; 1. Eğilmiş, bir tarafa doğru meyletmiş. 2. Yöneltilmiş.

Ey nazra-i mahmûr-i semâvî
Zulmetlere ma’tûf olamazsın
Tevfık Fikret
Enzârı terakkiyâta ma’tûf
Efkârı cihât-ı hayra masrûf
Muallim Naci

mat’ûn: Ar. Ta’n’dan, ayıplanmış, tan olunmuş.

Hergün başında yıldırım, alnında zelzele
Mat’ûn u müştekî yaşadın, hep elem, hüzün
Tevfik Fikret

mat’ûn-ı şekve-kâr-ı hayât: Hayatın şikâyetli ayıplanmışı.

İki âciz kadîd-i lerzende
İki mat’ûn-ı şekve-kâr-ı hayât
Tevfık Fikret

matvî, matvâ: Ar. Tayy’dan; dürülmüş. kıvrılmış.

Reng-i hakîkat nedir, fark eden ebsâr için
Goncada matvî duran her varak ümmü’l-kitâb
Mehmet Akif

mavâl: Ar. Aslı “mevvâl” dir.

Çöl araplarına mahsus bir taganni şekli.

Halk dilinde ‘maval’ denir.

Hîç gelmiyor mu gûşuna âvâze-i ceres
Dağlarda bir maval okuyan nîm-perde ses
Kemalzâde Ekrem Bey

mâverâ: Ar. >mâ-verâ: Bir şeyin ötesinde, ardında olan. bk. mâ-.

Kadrine perde-i halvet-serây-ı hikmettir
Ne mâ-verâsı hüveydâ, ne perde-dârı bedîd
Nâilî
Ol seyrde mâ-verâ göründü

Sidre-ı Müntehâ göründü
Şeyh Galip

mâ-verâ-yı ahvâl: Hâllerin ötesi.

Bir müjde bu kim cemîâmâl
Bir hâl ki mâ-verA-yı ahvâl
Şeyh Galip

mâ-verâ-yı perde-i arş: Arş perdesinin ötesi.

Şerâr-ı hemm erişti mâ-verA-yı perde-i arşa
Gubâr-ı gam mükedder kıldı mir’ât-i tecellâyı
yenişehirli Avni

mâye: Far. 1. Maya, asıl ve lüzumlu madde. 2. Mal, para. 3. Güç, iktidar. 4. Bilgi.

Sehâb-ı çeşm-i giryânımda erişmese ger mâye
Kurur döymezdi deryâlar bu sûz u tâb-ı germâye
İbni Kemâl
Bed-mâye olan anlaşılır meclis-i meyde
İşret güher-i âdemi temyîze mihekkdir
Ziyâ Paşa

mâye-i eyyâm-ı safâ: Eğlence günlerinin mayası.

Hazret-i şâh-ı Selîm
Han ki zemânın halka
Zübde-i mâye-i eyyâm-ı safâdan biliriz
Enderunlu Fazıl

mâye-i hüzn ü küdûrât: Keder ve hüzünlerin aslı.

Cümle esbâb-ı neşâtım ne ise verdi kader
Mâye-i hüzn ü küdûrâtı edip mahv ü adîm
Üsküdarlı Hakkı Bey

mâye-i i’câz: Şaşırtma mayası.

Mesîhâ mâye-i i’câz alırken la’l-i nâbından
Hirâsândır dil-ı Cibrîl çeşm-i pür-itâbından
Leskofçalı Galip

mâye-i irfân: İrfan mayası.

Dilinde mâye-i irfân olan hakîkat-bîn
Olur her âyine-i himmetle vâkıf-ı esrâr

Paye-i husrân ile nâ-kâmlık emr-i asîr
Mâye-i irfân ile tahsîl-i kâm etmek degüç
Sâbit

mâye-i işret: İçki mayası.

Vuslatındır mâye-i işret vücûdum mülküne
Yoksa cân hazzeylemez hicrinde tenden bir nefes
Lamiî Çelebi

mâye-i tiryâk: Panzehirin özü.

Ben o dil-haste-i hicrim ki hekîm-i aşkın
Eylemiş zehr-i gamı mâye-i tiryâk bana
Leskofçalı Galip

mâye-i zevk u sürûr: Eğlence ve sevinç mayası.

Biz râzıyız derûnumuz olsun harâb-ı gam
Ol mest-i nâza mâye-i zevk u sürûr ise
Nâbî

mâye-dârân: Paralılar, kudretliler.

Hemân sen merdüm ol da eyle pür-hemyân ü dâmânı
Birer gevher verirler sana aşkın mâye-dârânı
Nâbî

mazalle: Ar. Zıll’dan; gölgelik, gölgeli yer.

mazelle-i emvât: Ölülerin gölgeliği.

Önünde bir koruluk kim mazalle-i emvât
Dökerdi serviler etrâfa bir hazîn heyhât
hüseyin
Sîret

mazâlim: Ar. Mazleme ve mazlime’nin çokluğu.

mazlime: Zulumlar, can yakmalar.

İsbâtı fenâ kılmada, ey Hâlık-ı zî-cûd
Bin nâire, bin mazlime, bin hâile mevcûd
Abdülhak Hâmit

mazarrat: Ar. Zarar’dan; zarara uğrama, zarar, ziyan.

Ben her ne kadar gördüm ise ba’z mazarrat
Sâbit
kademimyine bu re’yin üzerinde
Ziyâ Paşa

mazarrat-ı balgam: Balgamın ziyanı.

Giderdi telhî-i kahrın fesâd tuğyânın
Kılar mazarrat-ı balgam izâlesin hanzal
Fuzûlî

ma’zeret: Ar. Özr’den; 1. Gerekli sebepleri söyleyerek bağış isteme. 2. Elde olmadan kabahat, suç işleme.

ma’zeret-i lezzet: Lezzet özrü.

Muîni ma’zeret-i lezzet olmasa
Nâbî
Aceb cevâbı nedir zevksizgünâh edenin
Nâbî

ma’zeret-hâh: Özür dileyen.

Çün geldi o şâir-i felek-câh
Olşâhtan oldu ma’zeret-hâh
Şeyh Galip
Şerm-sâr-ı ruh-ı pür-tâbının âh
Ma’zeret-hâhım olan baht-ı siyâh-rûgibi
Nâilî

mazhar: Ar. Zuhûr’dan; 1. Bir şeyin göründüğü, çıktığı yer. 2. Şereflenme, nail olma. 3. Bazı tekkelerde oturup uyurken dayanılan kısa değnek. 4. tef. c. mazâhir.

Mazharı her hikmetin sensin ki kilk-i kudretin
Safha-i eflâke nakş etmiş hutût-ı ahteri
Fuzûlî
Ümmetinden âcizan-ı uşşâk istirhâm eder
Fevz-i vasla
Adile’yi eyle mazhar bu gece
Âdile Sultan
Sâye-i aşkında çok ihsâna mazhar olmuşum
Sînede deryâlanan kanımda bir ni’met bana
Esrar Dede

mazhar-ı âsâr-ı kudret: Kudret eserlerinin göründüğü.

Mazhar-ı âsâr-ı kudrettir vücûd-ı kâmilin
Feyz-i fıtrattan garaz sensin tufeylin kâinât
Fuzûlî mazhar-ı da’avât-ı zaîfân: Zayıfların davetlerine nail olma.

Sâyemde cihân halkını âsûde-derûn et
Bu bendeni kıl mazhar-ı damat-ı zaîfân
İkbal, İkbalî, Cihangir (Sultan III. Mustafa)

mazhar-ı esmâ: İsimlerin göründüğü yer.

Zıdd-ı kâmil sanuban ayn-ı müsemmâyı ayân
Zann-ı fâsidde idim mazhar-ı esmâda iken
Esrar Dede
(sanuban: sanarak) mazhar-ı esrâr-ı kerrâr: (döne döne saldıran)
Hz. Ali’nin sırlarına nail olan.

Mazhar-ı esrâr-ı kerrârım değil haytü’ş-şu’â’
El verip gökten bana hûrşîd eder ikrâr-ı feyz
Leskofçalı Galip

mazhar-ı feyz-i ubûdiyyet: Allah’a kul olmaya layık.

Mazhar-ı feyz-i ubûdiyyet olandır insân
Yoksa ma’nîde kişişekl ile insân olmaz
Leskofçalı Galip

mazhar-ı İsm-i A’zam: En büyük olan (Allah’ın) isme mazhar olma.

Kef-i ihsân lâkabı mazhar-ı İsm-ı A’zam
Dest-berd-i gadabı hançer zü’l-batş-ı şedîd
Kâzım Paşa

mazhar-ı kudret: Kudrete nail olma.

Yüzündür, âyet-i rahmet özündür mazhar-ı kudret
Ne kudret kudret-ı Sâni’ ne
Sâni’
Sâni’-ı Ekber
Ahmet
Dâi

mazhar-ı lutf: Lütfa nail olma.

Kimdir ey şûh aceb mazhar-ı lûtfun bilsem
Baktım ahvâl-i rakîbe o da me’yûs gibi
Koca Râgıp Paşa

mazhar-ı luft-ı Hak: Hakk’ın lütfuna ulaşan.

Sen
Süleymândan ise eşfaksın
Şüphe yok mazhar-ı lûtf-ı Hak’sın
Hakanî

mazhar-ı mekremet: Berekete nail olma.

Hâris-i memleket dîn ü medâr-ı İslâm
Mazhar-ı mekremet ü mevhibet-ı Sübhânî
Nefi mazhar-ı rüchân: Üstün tutulma.

Mukaddem su getirmek desti kırmak bir idi ammâ
Acebtir mazhar-ı rüchân olur desti kıran şimdi
Ziyâ Paşa

mazhar-ı sırr-ı hakâyık: Hakikatler sırrına ulaşma.

Mazhar-ı sırr-ı hakâyıktır kulûb-ı ârifân
Eylemez şugl-ı abes insân-ı kâmilden zuhûr
Hersekli Arif Hikmet

mazhar-ı sırr-ı kadîm: Eski sırrın çıktığı yer.

Çok değildir mazhar-ı sırr-ı kadîm olmak bana
MümtenYdir feyz-i ilminden adîm olmak bana
Leskofçalı Galip

mazhar-ı sun’-ı İlâh: Allah sanatının zuhur ettiği yer.

Sen ne nûr-ı pâksin ey mazhar-ı sunİlâh
Kim alır nûru ruhundan âfitâb u mâhitâb
Fuzûlî

mazâhir: Eşyanın göründüğü yerler.

mazâhir-i kevn: Evrendeki eşyanın göründüğü yerler.

Firâş-ı nâzı melâik kadar nezîh ü dil-âyîn
İner mazahir-i kevne sehâib-i dürer-âgîn
Kemalzâde Ekrem Bey

mâzî: Ar. Mezâ’dan; geçmiş, geçen zaman.

Fikr-i müstakbel ü mâzîyi bırak ârif isen
Böyledir hâl-i zemân bir var imiş bir yok imiş
Kânî (Ebubekir)
Mâzî cadı hâlinde yaşar öldürülürse
Atî kararır altına mâzî gömülürse
Midhat Cemal Kuntay
Bugünün rüzgârında yıkanan mâzî gülü
Dağılır yaprak yaprak hayâlindeki suya
Ahmet Hamdi Tanpınar
Harâbîsin harâbâtî değilsin
Gözün mâzîdedir, Atî değilsin
Ziya
Gökalp
Ne harâbîyim ne harâbâtî
Kökü mâzide olan âtîyim
Yahya Kemal
Mâzî ile müstakbele sarf eyleme ömrü
Hâl ehli için hîç biri maksûd değlidir

mazlime: bk. mazâlim.

mazlûm: Ar. Zulm’den; 1. Zulüm görmüş. 2. Sakin, sessiz, halim selim (insan veya hayvan).

Od saldı nice zâlim rûy-ı zemîne ammâ
Mazlûmun âhı onun külün göğe savurdu
Behiştî
Usanmaz kendini insân bilenler halka hizmetten
Mürüvvet-mend olan, mazlûma el çekmez ianetten
Namık Kemâl
Zâlimleri adlin ne zemân hâk edecektir
Mazlûmların çıkmadadır göklere
Ahı
Ziyâ Paşa

mazlûme: Zulüm görmüş. (dişi kelime).

Önümde Ümmet-i mazlûmesiyle
Peygamber
Gözümde sel gibi yaşlar, içimde titremeler
Mehmet Akif

mazlûmen: Zulüm, haksızlık görerek.

Mesmûmen etti zât-ı Hasan
Adn’e intikâl
Mazlûmen oldu şâh-ı şehîdân bürîde-ser
Ziyâ Paşa

mazmûm: Ar. Zamm’dan; 1. Zamma ile, ötüre ile okuma. 2. Zammolunmuş, ilave olunmuş.

Kâse-i dil hasret-i meyden ko olsun münkesir
Nuri kesri iste mazmûm olasın cânâne sen
Nuri

mazmûn: Ar. Zımn’dan; 1. Ödenmiş, ödenmesi gerekli olan şey. 2. Meal, mefhum, mana, anlaşılan şey. 3. Nükteli, cinaslı, sanatlı söz.

Ne ola devşirse bakâyâsını mazmûnlarının
Hâme tahsîl-i kemâlâtta bâkî kavil midir
Sâbit
(devşir-: toplamak)
Söz müdür ol ki çep ü râst düşse bir mazmûn
Nice ma’nâ-yı dürüstün boza bir lafz-ı sakîm
Nef’î

mazmûn-ı hâs: Özel mazmun.

Bâ-husûs ettim arûs-ı medhini tezyîn için
Birbirinden gevher-i mazmûn-ı hâsı intihâb
Nef’î

mazmûn-ı nev: Yeni mazmun.

Ma’nâsı latîf lafzı bî-gışş
Mazmûn-ı nev insicâmı dil-keş
Ziyâ Paşa

mazmûn-ı pesendîde: Beğenilen mazmun.

Kâmî kalemin düştü hoş-âyende zemîne
Mazmûn-ı pesendîdeye ruhsat var içinde
Kâmî (Edirneli)

ma’zûl, ma’zûle: Ar. Azl’den; işinden çıkarılmış, azledilmiş.

Eşiğinde derdine tîmâr ister her kişi
Ona nisbetşâhlar beyler beyi ma’zûlüdür
Zâti
Dökülür katreleri âşık-ı mehcûr ağlar
Yıldızı düşkün olurpâdişehim ma’zûlün
Bâkı
Cihâna şâh olanlar oldular birbirine ma’zûl
Erip ol mansıba sen dahı kulluklar buyurdun tut
behiştî

ma’zûr: Ar. Özr’den; özürlü, özürü olan.

Her ne ta’n eylerse vâiz âşıka ayb eylemen
Kim delü olan kişinin her sözü ma’zûrdur
Behiştî
Ey âkıl-i sühan-dân “dîvâne-râ kalem nîst”
Mahrum etme bühtân “dîvâne-râ kalem nîst”
Esrar Dede
(dîvâne-râ kalem nîst: delinin kalemi yoktur.)
Zâhidâ mar tut cildinde sıklet var biraz
Gılzetin fehm olunur hacm-i kitâbından senin
Nedim-meâb: Ar. İyâb’dan; 1. Geri dönülecek yer. 2. Sığınalacak yer.

“şevket-meâb, devletmeâb” gibi birleşik kelimeler yapar.

Kılsa ger bir andelîbe gül-şen-i lutfun meâb
Nâlesi eyler kazâya bin hitâb-ı imtihân
Kâzım Paşa
Ol sipihr-i ilm ü fazl ü âftâb olmuş ona
Pertev-i rû-yi münîri dâver-i devlet-meâb
Nef’î

me’âd: Ar. Ahiret, öbür dünya.

Sırr-ı Ahmed haccının beytin ziyâret kıldı cân
Gördüğüm eydür mübârek haccınız me’Mıma
Ümmî Sinan
(eydür: söyler)

meâl: Ar. 1. Hâsıl olan şey. 2. Sözün işaret ettiği husus, anlam, mana.

Teâlallah zehî dîvân-tırâz-ı sûret ü ma’nâ
Ki cism-i lafz ile rûh-ı meâli eylemişpeydâ
Nâbî

meâl-i ebed: Sonsuz anlam.

Çiçek meâl-i ebedden terekküb etmiş ise
Kadın hayâl-i ezelden temessül etmiştir
Ahmet Hâşim

meâl-i gaflet-i erbâb-ı dünyâ: Dünya ehlinin gaflet anlamı.

Meâl-i gaflet-i erbâb-ı dünyâ hep nedâmettir
Bu rü’yâ hâbdan evvel dahi ta’bîr olunmuştur
Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

meâl-i güft-gû: Dedikodu anlamı.

Cihânın cünbişi ol hüsn-i âlem-gîr içindir hep
Meâl-i güft-gû zâtında bir ta’bîr içindir hep
Esrar Dede

meâl-i hâl: Hâlinin anlamı.

Meâl-i hâlini anlar bu dest-bürdünden
Ne denlü câhil sarf olsa düşmen-i dil-kûr
Nâbî

meâl-i hâl-i dünyâ: Dünya hâlinin anlamı.

Gam çeken mâl ü metâdehr-i bî-bünyâd için
Neydügün bilse meâl-i hâl-i dünyâ kâşkî
Bâk meâl-i hilkat: Yaratılışın anlamı.

Meâl-i hilkate imkânı yok yetişmemizin
Fakat o nüsha-i tekvîn-i hayret-engîzin
Mehmet Akif

meâl-i hûr: Hurinin anlamı.

Cemâl-işu’le-i vahdetle lem’a-pâş-i sürûr
Meâl-i hûru hakîkatle müncelî mahrûr
Kemalzâde Ekrem Bey

meâl-i nazm u nesir: Nazım ve nesir anlamı.

Meâl-i nazm u nesri anlaşılmaktan müberrâdır
Müceddid şâirin tarz-ı beyânı sâdedir sözde
Muallim Naci

meâl-i rûhânî: Ruhani anlam.

Bu sükût-ı belîg-i hüzn-i fasîh
Hutbe-i bî-makâl-i rûhânî
Kudret-ı Hâlık’ı eder tavzîh
Bu ne ulvî meâl-i rûhânî
Nâbî zâde Nâzım

meâl-perver: Anlamlı, anlam dolu.

Vaz’-ı meâl-perverin eş’ârdan güzel
Şâir değil, fakat ne kadar şâirânesin
Tevfık Fikret

mebâdî: bk. mebde’.

mebâhis: bk. mebhas.

mebânî: Ar. Mebnî’ler, yapılar, temeller. mebânî-i felek-sâ-yı hısâm: Birbirine düşman olan feleğe benzer yapılar.

Tab’-ı mi’mârî-i takdîre hezârân tahsîn
Ki edip hedm mebânî-i felek-sâ-yı hısâm
Nâbî

mebânî-i münâcât: Yakarış temelleri.

Ey kubbeler ey şanlı mebânî-i münâcât
Ey doğruluğun mahmili ezkâr-ı menârât
Tevfik Fikret

meb’as: Ar. Gönderilme, yollanma.

Gelelim zat-ı Reşîd’in şerefi mebhasine
Söz mü var devleti ihyâya olan meb’asine
Şinasi

meâsir: bk. me’ser.

mebde’: Ar. Bed’den; 1. Başlangıç.

Kök, kaynak. 3. tas. Allah yoluna giren kişinin
varmak istediği ilk nokta. c. mebâdî.

Bilir mi da’vî-i irfânı her hakîkat eden
Azîz rûhumuzun mebde’ ü meâdı nedir
Cenap Şahabeddin
Yokdur bilen, cihâna gelenlerde, mebdei
Bilmez meâdı bezm-i fenâdan giden dahi
Ali
Ruhi (Bey)

mebde’-i feyyâz: Feyizlerin başlangıcı.

Mebde-i feyyâzdan erer tereşşuh
Arifin
Bâtınından zâhirine her feyzi yâr eylese
Gaybî

mebde’-i hilkat: Yaratılışın başlangıcı.

Ne aşk neşve-i evvel zuhûr-ı Rûz-ı Elest
Ne aşk mebde’-i hilkat mîâd-ı sırr-ı vücûd
Sâmi

mebâdî: Mebde’ler, başlangıçlar.

Ko mebâdî şuğlunu sen maksad-ı aksâyı gör
Çün netâyictir kamu sugrâ vü kübrâdan garaz
Nuri

meberrât: Ar. Meber’in çokluğu.

Hayır ve sevap için yapılan işler.

Kiminin bir yığın meberrâtı
Toplanır, heykel-i metîni olur
Mehmet Âkif

mebhas: Ar. Bahis’ten; 1. Bir şeyin bahs olunduğu mahal. 2. Arama, araştırma yeri. 3. Bab, fasıl. 4. ilim, bilim. c. mebâhis.

Ebced-i aşk-ı Hicâz’a varmak mebhasimiz
Varak-ı dilde mahabbet olununca tahrîr
Esrar Dede
Gelelim zat-ı Reşîd’in şerefi mebhasine
Söz mü var devleti ihyâya olan meb’asine
Şinasi
Mâh-ı nev mi hançer-i cân mı denir ebrûsuna
Ders-i aşkın işte müşkil mebhası burasıdır
Ziyâ Paşa

mebhas-ı bâbü’s-sadaka: Sadaka kapısı konusu.

Devr-i ebvâba çıkar mebhas-ı bâbü’s-sadaka
Cer olur vâiza kürsîde medâr-ı sohbet
Keçecizade izzet
Molla mebhas-ı cebr ü keder: Keder ve sıkıntı konusu.

Mebhas-ı cebr ü kederden o kadar bîzârım
Şu kadar fehm ederim ben ki maâsî-kârım
Keçecizade izzet
Molla mebhas-ı düşvâr: Zorluk konusu.

Ne te’yîd-ı İlâM’dir ki bu hep mebhas-ı düşvâr
Ne denlü olsa düşvâr ol kadr zatınca âsândır

mebhas-ı fark-ı miyân-ı Harem ü deyr: Manastır ile
Harem arasındaki fark konusu.

Mebhas-ı fark-ı miyân-ı Harem ü deyr nedir
Cihet ü hiddet-i matlab cihet-i câmFedir
Münif (Antalyalı)

mebhas-ı hikmet: Hikmet konusu.

Nükte-i cân ki salar hayrete
Rûhü’l-kudsü
Mebhas-ı hikmetinin mes’ele-i mübhemidir
Nef’î

mebhas-ı vahdet: Vahdet konusu.

Mebhas-ı vahdette ettikçe yakînim izdiyâd
Eyledi şevk-i derûn-ı âteşînim izdiyâd
Besim

mebâhis: Mebhas’lar.

Medâriste tahkîk-i mûy-i miyânın
Dekâyıktan ortaya atmış mebâhis
Fuzûlî
Mebâhisi felek ü arz-ı hikmet ü kîmyâ
Değil vesam-i ezhân ü fikr ü temsîlât
sadullah Paşa

mebhût: Ar. Beht’ten; şaşmış, hayrette kalmış.

Midhatinde andelîb-i nâtıka mebhût u lâl
Fikretinde şâh-bâz-ı âkıle bî-perr ü bâl
Lamiî Çelebi
Beni bîrûn edemez dâire-i hayretten
Cebre’îl olsa meded-kâr dil-i mebhûtum
Yenişehirli Avni
Ahibbâ şîve-iyağmâda mebhût eyler a’dâyı
Hudâ göstermesin âsâr-ı izmihlâl bir yerde
Yenişehirli Avni
Zemîne ra’şe verirken neşâid-i melekût
Ne manzaraydı
İlâhî o makber-i mebhût
Mehmet Akif

mebî’: Ar. Bey’ den; 1. Satılmış olan şey. 2. Satılmış.

Vermeden nakd-i dili girmez ele kâlâ-yı visâl
Çünkü teslîm-i mebî’ etmekledir bâzara şart
Nâbî

meblağ: Ar. Büluğ’dan; para, akçe, mıkdar. c. mebâliğ.

Cihân müştâkın ammâ olmayınca meblağı ma’lûm
Gelip de hâk-ipâye yüzlerin kâbil mi sürsünler
eşref

meblağ-ı ma’hûd: Bilinen sermaye.

Taleb-i meblağ-ı ma’hûd ile varsam yanına
Nakş-i dîvâr gibi yok bana lâ vü neamı
Beliğ mebsût, mebsûta: Ar. Bast’tan 1. Bast olunmuş, açılmış, yayılmış. 2. Uzun uzadıya anlatılan. 3. Bir yazı stili.

Her cümle-i vesîada mebsût bin vücûd
Her kıt’a-i fesîhada meşhûd bin cihân
Ziya Paşa

meb’ûs: Ar. Ba’s’ten; 1. Yollanmış, gönderilmiş; gönderilen. 2. Peygamber olarak gönderilen (kimse). 3. Öldükten sonra diriltilmiş olan 4. Halk tarafından seçilip meclise gönderilen.

Hak seni milletin ihyâsına etmiş meb’ûs
Dehenin mu’cize-gûdur sühanın sihr-i helâl
Şinasi mebzûl: Ar. Bezl’den; 1. Bezl olunmuş, güzellikle sarf edilmiş. 2. Bol, çok.

Ammdur lûtfu bütün âleme çün lûtf-ı bahâr
Feyz-için çeşm-i hurşîd-i dirahşân mebzûl
Rızayi (Abdülbaki)
Sunar der-gâhına kim varsa bir câm-ı hayât-efzA
Aceb devletlüdür pîr-i mugân mebzûldür hayrı
Şeyhülislam Yahya

mecâl: Ar. Takat, güç, kudret, derman, dayanma gücü.

Bir nigehle komadı derdimi takrîre mecâl
Çeşm-i mestin nice gûyâları hâmûş eyler
Fıtnat
Hanım
Ademin hâlin bilirler kalmaz inkâra mecâl
Aşıkı esrâr-ı vuslat gül gibi handân eder
Taşlıcalı Yahya Bey
Ben zerre-i nâ-çîzi ilet kûyuna yârin
Ey bâd-ı sabâ var ise bir pâre mecâlin
Riyazî
Hulkun senâsın etmeğe bulmaz mecâl dil
Çünkim azîmdir dedi
Yezdân efendimiz
Faruk K. Timurtaş

mecâl-i fekk-i dehen: Ağzını bozma gücü.

Yoktu rüzgâr, o gün hevaâa bile
Kalmamıştı mecâl-i fekk-i dehen
Tevfık Fikret mecâz: Ar. 1. Gerçeğin, hakikatin zıddı. 2. ed. Kendi öz anlamıyla kullanılmayıp benzetme yolu ile başka bir manada kullanılan söz: “Dalgalan sen de safaklar gibi ey şanlı hilâl”Mehmet
Akif (“hilal” kelimesi, gerçek anlamıyla, yani ayın ilk doğduğu günlerdeki hilal şekliyle değil de, bayrağımızdaki hilali hatırlattığı için “ bayrak” manasına kullanılmıştır).

Hûb sûretlerden ey nâsıh beni men’ etme kim
Pertev-i envâr-ı hurşîd-i hakîkattir mecâz
Fuzûlî
Hakâkate nazar et dûr-bîn isen zâhid
Mecâz âyinesinden riyâ görülmüştür
Şeyhülislam Esat
Mecâz âteşine yansa bir gönül
Esrâr
Şerârepâresini âftâb ile değişir
Esrar Dede
Biz kuklalarız oynatan üstâd felek
Zannetme mecâzdır bu hakîkat gerçek
Varlık sahnında oynadık bir müddet
Sandûk-ı adem ka’rına indik tek tek
Yahya Kemal

mecâz u hakîkat: Gerçek olan veya olmayan.

Dahi mecâz u hakîkat ne olduğun bilmez
Hevâ-yı aşk sanır bir dil-i harâbım var
Nâılî

mecâzî: Mecazla ilgili olan.

Iztırâb-ı zulmet-i aşk-ı mecâzîden ne bâk
Şu’le-i dilşem’-i minhâc-ı hakîkattir bana
Behçet
Mecâzî anlasa
Hamdî aceb mi sözlerini
Onun ki hâli değil nefy-i mâ-sivâ-yı
Ahad
Hamdullah Hamdi

mecâz-istân: Mecaz yeri.

Alırsa deste sâkî-i hakîkat câm-ı ihsânın
Harâbât-ı mecâz-istânda bir hûş-yâre yer kalmaz
Nâbî

mecbûl: Ar. Cibillet’ten; 1. Yaratılmış. 2. Yaratılışında bir hâl ve sıfat bulunan.

Biraz hasîsa-i irfân ile olan mecbûl
Nasıl edâyî-i terâkibi görmesin makbûl
Kemalzâde Ekrem Bey

mecbûl-i hande: Yaratılıştan gülen.

Yattık bülend servilerin gölgesinde şâd
Dehrin bu hây u hûyuna mecbûl-i handeyiz
Yahya Kemal

mecbûr: Ar. Cebr’den; zorla bir işe girişmiş, icbâr edilmiş, zor görmüş.

Mecbûr eden mezâlime erkân-ı devleti
İsrâf-ı bî-lüzûm sefâhat değil midir
Şeyhülislam Yahya

mecbûr-ı mahabbet: Sevgi mecburiyeti.

Fâş etmezdi zerre kadar sırrını aşkın
Bu Nuri eğer olmasa mecbûr-ı mahabbet
Nuri

mecbûrî: ister istemez, zor altında, yapma zorunda bulunanlar.

Bilmez misin cümle isti’dâdımız mecbûrîdir
Kendi midir tâirin eder hubût ile suûd
Gaybî

mecd: Ar. Büyüklük, ululuk; şan ve şeref.

Ehl-i dâniş, rükn-i devlet, illet-i mecd ü şeref
Mahz-ı bîş, avn-i millet, zühur-ı dîn, fahr-i kirâm
Üsküdarlı Hakkı Bey

mecd ü celâl: Büyüklük ve ululuk.

Zabt u rabt u hall ü akd kişverin edip murâd
Etti ol düstûru sadre zîver-i mecd ü celâl
Üsküdarlı Hakkı Bey

mecîd: 1. Yüce, ulu, şan ve şeref sahibi. 2. Allah’ın isimlerinden. c. emcâd.

Avn-ı Cenâb-ı Hakk ile düşmân olup hâr u zelîl
Feth ile şehin-şâhımız mesrûr ede
Rabb-i mecîd
Nedim
Rûyun hayâlini ne ola dil alsa dîdeden
Lâyık mıdır ki suya düşe mushaf-ı mecîd
Behiştî
emcâd: Şeref sahipleri.

emcâd-ı selef: Önceki şeref sahipleri.

Devlete zâtı ile geldi şeref
Görmemiş mislini emcâd-ı selef
Sünbülzade Vehbi

mechûl, mechûle: Ar. Cehl’den; 1. Bilinmeyen, meçhul. 2. gr.

Edilgen çatı.

Sekiz yıl oldu bu gün, ey ferişte-i mechûl
Geçer sükûn u tahassürle hep leyâl-i fusûl
Hüseyin Sîret
İsminle de, cisminle de bir anda ölürsün
Mechûl olan eb’âda düşersin, gömülürsün
Midhat Cemal Kuntay
Artık demir almak günü gelmişse zemândan
Mechûle giden gemi kalkar bu limandan
Yahya Kemal

mechûd: Ar. Cehd’ten; 1. Çalışılmış, uğraşılmış. 2. Güç, kuvvet, kudret.

Yedim semt-ı Haleb’de bir pilav ismin suâl ettim
Arap kuskus deyince bezl-i mechûd eyledim kustum
sürûrî

mecîd: bk. mecd.

meclâ: Ar. 1. Görünme yeri, çıkma yeri. 2. Ayna. c. mecâlî.

Bir kulda zuhûr etse kaçan hârik-i âdet
Mevlâ’nın odur kuvvetine mazhar-ı meclâ
Nuri

meclis: Ar. Cülûs’tan; 1. Oturulacak, toplanılacak yer. 2. Bir konuyu görüşmek üzere toplanmış insan topluluğu. 3. Devlet işlerini görüşmek üzere milletvekillerinin toplandığı yer. c. mecâlis.

Merâsim meclis-i üns-i sebük-rûhâna sıklettir
Miyân-ı asdıkada şart-ı ülfet terk-i külfettir
Hersekli Arif Hikmet
Sebû zanûda, sâgar elde, yâr âgûş-ı vuslatte
Bu tarz-ı hâs ile meclis aceb rindâne olmaz mı?
Vecdî
Akl ile ölüp yine aşk ile dirilmek gerek
Ölmedin ön ölmeyenler gelmesin bu meclise
Gaybî
Sen kim gelesin meclise bir yer mi bulunmaz
Baş üzre yerin var
Gül goncasının gûşe-i destâr senindir
Gel ey gül-i ra’nâ
Nedim

meclis-i âlem: Dünya meclisi.

Cem’ eylememiş meclis-i âlem kurulaldan
İrfân ile bir yerde, Hudâ, akl-ı maâşı

meclis-i bî-dûd: Dumansız meclis.

Ah etmeyicek eğlenemem kûşe-i gamda
Erbâb-ı dile meclis-i bî-dûd gerekmez
Nâbî
(etmeyicek: etmeyince)

meclis-i cân: Dostlar meclisi.

Erdikçe şâm-ı zülfüne ey bâd-ı çîn-seher
Müşgîn deminle meclis-i cânı muattar et
Lamiî Çelebi

meclis-i dehr: Dünya meclisi.

Olma bir lokma için ehl-i şikem cim gibi
Meclis-i dehrde leb-beste geçin mim gibi
Nâbî

meclis-i erbâb-ı dil: Gönül sahiplerinin meclisi.

Meclis-i erbâb-ı dil bir lâhza sensiz olmasın
Hürmetin inkâr eden âlemde hürmet bulmasın
Nef’î

meclis-i ervâh: Ruhlar meclisi.

La’lin ki olur meclis-i ervâhta mezkûr
Bir renge girer neşvesi mest-ânelerin hep
Nâilî

meclis-i hâs: Özel meclis.

Ol Hudâvend-i sühan-ver kim sözün fehmeylemez
Bulsa ruhsat meclis-i hâsına akl-ı müstefâd
Nef’î

meclis-i maksûd: Kastedilen meclis.

Gâh sâkîsi gehî sâgarı geh bâdesi yok
Görmedim meclis-i maksûdu tamâm âmâde
Nâbî

meclis-i mey: içki meclisi.

Bed-mâye olan anlaşılır meclis-i meyde
İşret güher-i âdemi temyîze mihektir
Ziyâ Paşa

meclis-i tasvir: Tasvir edilen meclis.

Ne hased var ne nizA’ vü ne cedel
Görmedim bezm-i safâ meclis-i tasvîr gibi

meclis-i tezvîr: Yalan dolan meclisi.

Avniyâ hâmûş kim bu meclis-i tezvîrde
Mümkünü’l-faysal değildir müddeâ-yı kâinât
Yenişehirli Avni

meclis-i uşşâk: Âşıklar meclisi.

Tâ kim harîm-i meclis-i uşşâka mahremiz
Derd ile yâr-i cânî vü âh ile hem-demiz
Hamdullah Hamdi

meclis-ârâ: Meclisi süsleyen.

Gecepervânelerle bezmigermâ-germ idişem’in
Seher bakdım ne şem’-i meclis-ârâ var ne pervâne
Şeyhülislam Yahya

mecâlis: Meclis’ler, toplantı yerleri.

Kimi görsen bile bâziçe edersin ey çerh
Bir mecâliste ne hem-sinn ü ne hem-hâlin var
Nâbî

meclûb: Ar. Celb’ten; 1. Tutkun. 2. Başka yerden getirilmiş olan.

Lâkin bu heves bir heves-i diğere mağlûb
İnsân yaşamak hırs-ı cibillîsine meclûb
Mehmet Akif

mecma’: Ar. Cem’den; toplanacak, cem olacak yer.

Çün vahdet ile kesret sırrında zahir oldu
Bahreyne mecma’ olsa tan mı kemâli şeyhin
Hamdullah Hamdi

mecma’-ı hûbân: Güzellerin toplandığı yer.

Şükûfe-zâr-ı behiştî midir bu mecma’-ı hûbân
Bu âb-ı sâfî-i gîtî-nümâ, bu kevser-i cûşân
İsmail Safa

mecma’ü’l-bahreyn: Her iki denizin toplamı.

İki çeşmim yaşından kûyun etti mecmaü’l-bahreyn
Hevâ-yı dürr-i dendânın hayâl-i la’l-i mercânın
Şeyhülislam Yahya

mecmû’: Cem olmuş, toplanmış. c. mecmû’ât.

Tanrı bir hükümdâr-ı âdildir
Feyzi mecmû’ halka şâmildir
Fuzûlî

mecmû’-ı cihân: Cihanın toplamı.

Bir şarâbın mesti olmuştur
Behiştî
kim onun
Cüdasından oldu mecmû’-ı cihân hem-vâr mest
behiştî

mecmû’-ı dil: Gönlün tamamı.

Mecmû’-ı diller mecma’ı zülfündür onu çözse bâd
Cem’iyyet-i hâtır mı olur ondan perîşân olmamış
Ahmet Paşa

mecmû’-ı rey: Rey toplamı.

Mecmû’-ı re’y ü hükmü ümrân-ı mülke masrûf
Mahsûl-i fi’l ü kârı hayr-ı umûma şâyân
Ziyâ Paşa

mecmû’ât: Toplanmışlar. mecmû’âtü’l-kemâlât: Olgunlukların toplanmışları.

Mecmû’âtü, l-kemâlât olmakla
Zât-ıpâki
Evsâfını beyâna yoktur vücûh-ı imkân
Ziyâ Paşa

mecmûa: Seçilmiş yazıların yazıldığı defter.

Hayâl-i fikr-i evsâfında bir mecmûa der-hâtır
Nef’î

mecmûa-i cemâl: Güzelliğin toplamı.

Mecmûa-i cemâlin açıp varak varak
Aşkın mualliminden okur cân sebak sebak
Cafer
Çelebi (Tacizade)

mecmûa-i dü-kevn: Her iki dünyanın kitabı.

Hestî vü nistî-i cihân hep bahânedir
Mecmûa-i dü-kevn ser-â-ser fesânedir
Ziyâ Paşa

mecmûa-i edeb: Edep mecmuası.

Defter-keş-i meâyib-i nâs ol, merd isen
Kıl zâtını nazarlara mecmûa-i edeb
Nedim

mecmûa-i fâl: Fal defteri.

Her ne dem hâl-iperîşânım tefe’ül eylesem
Hande eyler gûyiyâ mecmûa-i fâlım bana
Esrar Dede

mecmûa-i gül: Gül defteri.

Şiirinde ruhun vasfını ettikçe
Necâtî
Mecmûa-i gül gibi olur sözleri rengîn
Necati Bey

mecmûa-i hüsn: Güzellik defteri.

Giricek bir dahı mecmûa-i hüsnün elime
Aradan defter ü dîvân derem gibi gelir
İbni Kemâl
(göricek: görünce)

mecmûa-i kesret-nümâ: Çok şeyleri gösteren mecmua.

Bü’l-aceb mecmûa-i kesret-nümâdır kâinât
Cümleninşîrâze-i cemdyyet eczası bir
Hersekli Arif Hikmet
.

mecmûa: bk. mecma’

mecnûn: Ar. Cinnet’ten; 1. Leyla’nın sevgilisi
Kays’ın lakabı. 2. Cinnet getirmiş, deli, divane.

Bende
Mecnûndan füzûn âşıklık isti’dâdı var
Aşık-ı sâdık benim
Mecnûn’un ancak adı var
Fuzûlî
Aşıkın sihr ü füsûnuyla edermiş
Mecnûn
Vâdî-i mekrde ol gamze-i câdû ne imiş
Nâbî
Lebi
Şîrîn saçı
Leylî güzellerden ferağım var
Gönül
Ferhâd ü Mecnûn kıssasından hisse mi aldın
Behiştî
Endâmınla sözünle gönüllerde gezerken
Aşıklara cân gelir
Mecnûn misâl söylesen
Şeref Yılmaz

mecnûn-ı bî-kes: Kimsesiz
Mecnun.

Seylâb kabrin eşti şimâl ü sabâ gelip
Mecnûn-ı bî-kes öldüğü vaktin götürdüler
Hayâlî Bey

mecnûn-ı bî-pervâ: Umursamaz
Mecnun.

Necd dağının sibâHna çekermiş hûn-ı dil
Kâsesinden çeşminin
Mecnûn-ı bî-pervâya bak
Hayâlî Bey
Mecnûn-ı deşt-i mihnet: Sıkıntı çölünün
Mecnun’u.

Hep başımızdadır gam-ı sevdâ-yı zülf-i yâr
Mecnûn-ı deşt-i mihneti ta’yîb eder
Mayas
Yüsrî
Mecnûn-ı gâfil: Gafil
Mecnun.

Aşık odur ki yâri eşiğinde cân vere
Mecnûn-ı gâfilin harekâtı yâbânadır
Şeyhülislam Yahya
Mecnûn-ı melâmet-zede: Aşağılanmaya uğramış
Mecnun.

Sahrâ-yı muhabbette şu dîvâneleriz kim
Mecnûn-ı melâmet-zede en âkılimizdir
Bağdatlı Ruhi

mecnûn-ı muânid: inatçı
Mecnun.

Râhat istersen bu pendimle hulâsa âmil ol
Olma Mecnûn-ı muânid ben gibi sen âkıl ol
Ziyâ Paşa

mecnûn-ı ser-gerdân: Başı dönen, sersem
Mecnun.

Geh âb-veşgiryân edip geh bâd-veşpûyân edip
Mecnûn-ı ser-gerdân edip sahrâlara saldın beni
Bâkî

mecnûn-ı şeydâ: Delicesine çılgın
Mecnun.

Bâkî’yâ
Ferhad-ıla
Mecnûn-ı şeydâdan bedel
Aşık-ı bî-sabr ü dil kim var dersen işte ben
Bâkî
Mecnûn-ı vakt: Zamanın
Mecnunu.

Leylî saçın hevâsıyla
Mecnûn-ı vakt olup
Dîvâne oldu dağlara düşüp yiler sabâ
İbni Kemâl
(yil-: koşmak)

mecnûn-sıfat: Mecnun gibi.

Dilâ
Mecnûn-sıfat uryân-ı ışk ol pîrehendengeç
Belâ meydânının gerçek şehîdiysen kefenden geç
Hayâlî Bey

mecnûn-vâr: Mecnun gibi.

Aşiyân-ı bülbülün başında güller kanlı dâg
Şâh-ı gül olmış gül-istân içre
Mecnûn-vâr mest
Hayâlî Bey

mecnûn-veş: Mecnun gibi.

Mecnûn-veş olurdu ol hıred-mend
Bir sâde nezzare ile hursend
Şeyh Galip

mecâ’: Ar. Açlık.

Taş bağladı mecâ’a ile batn-ıpâkine
Dünyâya rağbet eylemedi seyyidü’l-beşer
Ziya Paşa

mecrâ: Ar. Cereyân’dan; akacak yer, mahal. c. mecârî.

mecrâ-yı diğer: Diğer mahal.

Bu ta’bîrât vüs’unda değildir kuvvet-i tab’ın
Bu feyz-i ma’nevî
Nâbî’ye mecrâ-yı diğerdendir
Nâbî

mecrâ-yı füyûzât: Feyizlerin aktığı yer.

Efkâr-ı beşer ravzasıdır ilm ü fünûnun
Mecrâ-yı füyûzâtı da mîzab-ı kalemdir
Behçet (Çankırılı)

mecrâ-yı süyûl: Sellerin aktığı yer.

Azm-ipür-nasrı ile ma’reke-ı Bedr ü Huneyn
Geh mecârî-i huyûl ü gehî mecrâ-yı süyûl
Rızayi

mecârî: Mecrâ’lar. mecârî-i hükm-ârâ-yı hâdisât: Hadiselerin hükmü süsleyen kaynakları.

Neden hilâf-ı rızâdır niçin bilinmiyor âh
Mecârî-i hükm
ArA-yı hâdisât u şuûn
Nâzım Paşa

mecârî-i huyûl: At sürülerinin kaynakları.

Azm-i pür-nasrı ile ma’reke-ı Bedr ü Huneyn
Geh mecârî-i huyûl ü gehî mecrâ-yı süyûl
Rızayi mecârî-i sühan: Söz kaynakları.

İstiârât ü kinâyet ü hakîkatle mecâz
Dâimâ olmalıdır cârî-i mecârî-i sühan
Sünbülzade Vehbi

mecârî-i yemm: Deniz kaynakları.

Lübbü, lehîb-i nâr ile bir kûy-ı âteşîn
Kışri, mecârî-iyemm ü nehr ile çâk çâk
Ziya Paşa

mecrûh: Ar. Cerh’ten; yaralanmış, cerh olunmuş.

Şöyle mecrûh durur gamzen okundan ki gönül
Kana müstağrak olup fehm edemez kanda yatar
Nizamî
Şehsüvârım dil-i mecrûhu basıp geçme eğer
Pây-mâlin bir avuç hâk ile yeksân ise de
Nâilî
İhtirâz eyle meded göz değmesin mecrûh olur
Haylice nâziktir eygonce-dehen la’l-i terin
Şeyhülislam Yahya

mecrûh-ı dest-i hâr: Diken vasıtasıyla yaralanma.

Gül-istân-ı derûnumda gönül sanma ne hûndur o
Henüz bülbül olup mecrûh-ı dest-i hârdangelmiş
Esrar Dede

mecrûh-ı tîğ-ı aşk: Aşk kılıcının yaralanmışı.

Mecrûh-ı tîğ-ı aşkın olan merhem istemez
Dil-küştegân-ı şehr-i belâ mâtem istemez
Leskofçalı Galip

mecrûh u perîşân: Yaralı ve perişan.

Pâre pâre dil-i mecrûh u perîşânımdan
Ser-i kûyunda gezen her ite bir pâre fdâ
Fuzûlî
Me’cûc: Ar. Ye’cûc ile birlikte geçer. Kıyamet alametlerinden biri olarak tanımlanır. Nuh peygamberin soyundan gelen iki kabilenin ismidir. Kur’an’da (Enbiya 96, Kehfş88) geçen bu iki kabile, değişik tefsirlerde farklı yorumlarla açıklanır. Fakat birleşilen nokta, son zamanlarda ortaya çıkacak ve dünyayı fesada sürüklüyecektir. Kur’an’a göre, bu iki kavmi kıyamete kadar bulundukları yerden çıkarmayan iskender-ı Zülkarneyn isimli peygamberdir. Rivayete göre bunlar kısa boylu, kulakları yerde sürünen ve her şeyi yiyip bitiren bir yaratıkmış.

Dehri tahrîb eyledi Ye’cûc ü Me’cûc-ı zemân
Halkın ümîdi yine Mehdî ile Deccâl’dir
Memduh Paşa

meczûb: Ar. Cezb’ten; 1. Cezbolunmuş, çekilmiş. 2. Allah sevgisinden dolayı cezbeye tutulmuş kimse. 3. Deli, divane, mecnun.

Ola çün cezbesi min-indillah
Etme meczûba hakâretle nigâh
Sünbülzade Vehbi
Bâde-i vahdet suna hem sohbetine her nefes
Mest ü meczûb eyleyip tayy ettire kevn ü mekân
gaybî

meczûb-ı aşk: Aşk delisi.

Yâ Rab dûçâr-ı aşkın olanlar hâmûş iken
Meczûb-ı aşk olmayana iddiA nedir
Esrar Dede

meczûb-ı râh-ı Mevlevi: Mevlevi yolunun meczubu.

Sâliki meczûb-ı râh-ı Mevlevî’yim
Arifim
Hâliyâ akl u cünûn nâ-cins-i sohbettir bana
Esrar Dede

meczûb-ı şevk-i vaslî: Kavuşma arzusuna tutulmuş.

Meczûb-ı şevk-i vaslî olup
Râtıb ol mehin
Ki cezr ü geh medd eder etmez karâr mevc
râtib (Bey)

meczûm: Ar. Cezm’den; 1. Cezmolunmuş, niyet edilmiş, karar verilmiş. 2. gr.

Cezimli, son harfi harekesiz okunan kelime: “ilm, hilm” gibi.

Niyâzım yâre te’sîr etmemek meczûmdur ancak
Garaz-perdâyî-i hüsn-i hafîdir infialinde
Nâbı
Tâ-be-key cür’et-i tatvîl-i tazallüm
Avnî
Ehl-i isyâna tekâzA-yi şefâat meczûm
Yenişehirli Avni

medâr: Ar. Devr’den; 1. Bir şeyin döneceği, devr edeceği yer, daire tarzında yol. 2. Vesile, sebep, vasıta; yardımcı. 2. Daire, halka.

Mevc-i hatardan olmadı âsâyişe medâr
Tâ yanına oturmuş idim nâ-hudâların
Nevres-i Kadim
Hikmet-âmîzgerekdir eş’âr
Ki meâli ola irşâda medâr
Nâbı

medâr-ı hilkat-i âlem: Yaratılan dünyanın övüncü.

Medâr-ı hilkat-i âlem bahâr-ı tıynet-i âdem
Süvâr-ı arsa-i târem emîrü’l-meclis-i gabrâ
Ganizâde Nadirî (Ganizade)

medâr-ı îcâd: icat sebebi.

Girmedin kisve-i terkîbe vücûd-ı pâki
Zâtı olmuştu mevâlîde medâr-ı îcâd
Nâbî

medâr-ı inkisâr: Kırılma sebebi.

Sohbet-i nâ-cins olur elbet medâr-ı inkisâr
İttihâd-ı seng ü âhenden görünmez mi şerâr-ishak (Ebu ishak ismail Efendi
zâde Şeyhülislam. Efendi)

medâr-ı İslâm: islam vasıtası.

Hâris-i memleket dîn ü medâr-ı İslâm
Mazhar-ı mekremet ü mevhibet-ı Sübhânî
Nefi medâr-ı i’tilâ: Yükselme vesilesi.

Cihân derler ki dâr-ı ibtilddır
Ölüm derler medâr-ı i’tilâdır-
İsmail Safa

medâr-i kalem: Kalem övüncesi.

A’dâya medâr-ı kalemim reşha-i semmdir
Ahbâba şemîm-i sühanım nükhet-i cândır
Nef’î

medâr-ı ma’nî: Mana vesilesi.

Bâzar-ı cevâhir-i sühanda
Her lafzın eden medâr-ı ma’nî
Ünsî

medâr-ı memleket: Memleket övüncesi.

Penâh-ı saltanattır kahramân-ı dîn ü devlettir
Medâr-ı memlekettir kâm-kâr-ı kişver-ârMır
Nef’î

medâr-ı selâmet: Selamet vesilesi.

Her katre-i bârân olmaz lü’lü-i nâ-yâb
Hıfz-ı lisân medâr-ı selâmet değil midir
Şeyhülislam Arif Hikmet

medâr-ı sohbet: Sohbet vesilesi.

Kimse vâhî söze etmez rağbet
Fendir onlarca medâr-ı sohbet-
İsmail Safa

medâr-ı şeref: Şeref vesilesi.

Takrîr-i kemâl-i hüneri nutk-ı zebândır
Tahrîr-i medârı-ı şerefi kilk ü rakamdır
Nef’î

medâr-ı terakkî: ilerleme vesilesi.

Reddetme intisâb eden erbâb-ı zilleti
Bir noktadır medâr-ı terakkî hisâbda

medâris: bk. medrese.

med, medd: Ar. 1. Uzatma, çekme. 2. Deniz veya nehir sularının çoğalıp karaya doğru taşması. 3. Elifin üzerine çekilen uzun çizgi işareti.

Nâbî taleb-i visâle kedd lâzımdır
Deryâ-yı ümîde cezr ü medd lâzımdır
Nâbî
Safha-i târîhe meddettim nigâh
Fıtrat-ı ensâli kıldım iktinâh
Kemalzâde Ekrem Bey
Med verdi kimi elifle nûna
Verir hareke kimi sükûna
Ziya Paşa

medd-i âh: Ah çekip uzatma.

A’dâ mukâbilinde çekende saf-ı sipâh
Kılmıştı medd-i âhı alem şâh-ı Kerbed
Fuzûlî

medd-i Bismillâh: Bismillah’ın uzatılması.

Bu doğru, yârı tan mı medd-ı Bismillâh’a benzetsem
Ki doğru yoldan Allah’a delîl-i reh-nümâdır bu
Taşlıcalı Yahya

medd-i müşgîn: Mis kokulu med.

Kaşını gördükçe dil zülfü dehânı üzre der
Medd-i müşgîndir çekilmiş sanki cim mim üstüne
İbni Kemâl
(der-: topla)

medd-i muttasıl: Uzatılmış med.

Sadâ-yı seyl çeker medd-i muttasılya’nî
Ki medd-i muttasıl ile olur kırâat-ı mâ
Fuzûlî

medd-i nazar: Bakış uzunluğu.

Evet görünmeyerek halka pek deminki kadar
Kolaydı şimdiki yerden muhîte medd-i nazar
Mehmet Akif

medd-i nûr-i nigâh-i endîşe: Kaygılı bakış ışığının uzatılması.

Medd-i nûr-i nigâh-i endîşe
Şi’rimin hatt-ı cedveli görünür
Nef’î

meddâh: Ar. Medh’ten; 1. Çok fazla övücü. 2. Ballandıra ballandıra hikâye eden, söyleyen; meddah.

Meddâh olalı çeşm-i gazalânına
Bâkî
Öğrendi gazel tarzını
Rûm’un şuarâsı
Bâk
Hersekli Arif Hikmet
Kapında çünkü meddâham seni medh ederim dâim
Yürek pür-gam gözüm pür-nem
Muhibbî’yim hoş-elhânım
Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)
Yüz yıl yusam dehânımı müşg ügül-âb ile
Meddâhın olmağa değilem bir nefes sezâ
Lamiî Çelebi

meddâh-ı bî-hayâ: Hayasız meddah.

Nâmındaki ulüvve mümkün mü şübhe îrâs
Midhat gibi var iken meddâh-ı bî-hayâsı
Namık
Kemal meddâh-ı eâzım ü erâzil: En rezil ve en büyük meddah.

Lâyık mı ola o rind-i kâmil
Meddâh-ı eâzım ü erâzil
Namık Kemâl

medîha: Övme konulu manzume. c. medâyih.

medâyih: Övülmeye değer olanlar.

Mûnis, açılan her leb ü âgûşa koşarsın
Baksan, o dudaklardaki âvâz-ı medâyih
Hep kendi sesindir
Tevfik Fikret

meded: Ar. Yardım, nusret.

Yâ Rab meded et derdime dermânımı göster
Ya cânımı al ya bana cânânımı göster

Meded Allah meded avn ü inâyet senden
Bu firâk âteşine doymağa tâkat senden
Bâkî
Esti nesîm-i nev-bahâr açıldı güller subh-dem
Açsın bizim de gönlümüz sâkî meded sun câm-ı Cem
Nef’î

meded-kâr: Yardımcı.

Beni bîrûn edemez dâire-i hayretten
Cebrâ’il olsa meded-kâr dil-i mebhûtum
Yenişehirli Avni

meded-kârî: Yardımcılık.

Eyledi sunmeded-kârî-ı Feyyâz-ı Ezel
Nef’î

meded-res: Yardıma yetişen, yardımcı.

Dünyâda tasavvur edemem bir iyi haslet
Olmak gibi bir âciz ü mazlûma meded-res

meded-res-i inâyet: iyiliğe yardım eden.

Yetiş ey Hızır meded-res-i inâyet demidir
Nâbî

medenî: bk. medîne.

medeniyyet: bk. medine.

medenk: Far. 1. Kapı sürgüsü, kilit. 2. Ağaç anahtar.

Açılır bâb-ı temennâ gibi esrâr-ı kazA
Kufl-i takdîre
Hudâ re’yini kılsaydı medenk
kâzım Paşa

medfen: Ar. Defn’den; defn olunacak yer, mezar. c. medâfin.

Ey melekler! nûrdan bir âlem îcâd eyleyin
Medfenimde bir sirâc-ı rahmet îk: ad eyleyin

Ey Fuzûlî çıksa ân çıkmam tarîk-ı aşktan
Reh-güzâr-ı ehl-i aşk üzre kılın medfen bana
Fuzûlî
Hepsi kalbimde şimdi bir medfen
Bir penâh-i sükûn ü hasret arar
Tevfık Fikret medh: Ar. Övmek, sena etmek, sitayiş etmek; zemmetme”yerme”nin zıddı.

Ehl olan kadrin bilir ben cevherim medh eylemem
Alemin ser-mâye-i deryâ vü kânıdır sözüm
Nef’î
Kimsenin medhine mağrûr olma
Kesr-i nefs eylemeden dûr olma
Nâbî

medh-i hüsn: Güzelliğini övme.

Gül gibi medh-i hüsnünü
Hamdî varak varak
Sûsen gibi hezâr zebândan haber verir
Hamdullah Hamdi

medh-i Sencer: Sencer’i övme.

Rûy-ı pâk-i enveringördükçe rûh-ı Enverî
Medh-ı Sencer’den utanmaz mı bakıp dîvânına
Nedim

medh-i şâhenşâh: Şahların şahını övme.

Bir câm sun Allah için bir kâse de ol mâh için
Tâ medh-i şâhenşâh için alam ele levh ü kalem
Nef’î

medh ü senâ: Övme, sena etme.

Asaf-ıgerdûn-haşem kim câme-i ikbâline
Dest-i eyyâm eylemiş medh ü senâdan pûd u târ
Nedim
Medh ü senâ sipâs ü salât ü selâm sana
Olsun hezâr kerre hezârân efendimiz
Faruk K. Timurtaş

medh ü tavsîf: Vasıflandırma ve övme.

Lâzım mı
Burâk’ı medh ü tavsîf
Kim etti ona bu kârı teklîf
Şeyh Galip

mâdih: Meth ü sena eden.

Ma’şûk ile âşık bir olur aşk oduyla
Mâdih dahi pes hem yine memdûh değil mi
Kadı
Burhaneddin

mâdih-i âlî: Yüce öven.

Dem uran evsâf-ı evlâd-ı Alî’den nite kim
Mâdih-i âlî
Alî müstevcib-igufrân olur
Fuzûlî

medîh: Övmeye, medhetmeye vesile olan şey; övme konusu.

İmâ-yı medîhi ham-ı ebrû-yı bütânda
Haclet-dih-i engüşt-i hilâl-ı Ramazan’dır
NâıH medîh-i Ahmed: Ahmed’i (Hz. Muhammed. ’s. a. s. ’) övme konusu.

Yâ Rab ne resme sığsın birkaç buhûr-ı nazma
Deryâ-yı bî-kerândır çün kim medîh-ı Ahmed
Hamdullah Hamdi

medîha: Övme konulu kaside veya yazı.

İndimde medîhalar şereftir
Memdûh değilse medha ahrâ
Muallim Naci

midhat: Övme, sitayiş, medhe ulaştıran hâl.

Bende ol mûr kadar tâkat yok
Hâsılı midhatine kudret yok
Hakanî
Fahr-i âlem ki onun medhin ederim şeb ü rûz
Sühanım midhatine olsa sezA-var ü hakîk
Nazîm (Yahya)

midhat-i cemâl: Güzelliği övme.

Ki mündericdir o sultân-ı cümle-i rüsülün
Saâdet-i ebedî midhat-i cenâbında
Nâilî

midhat-i zât-ı hümâyîn: Mübarek zatını övme.

Ben de bin şevk ü neşât ile o demde ettim
Midhat-i zat-ı hümâyûnunu böyle tahrîr
Üsküdarlı Hakkı Bey

medhal: Ar. Duhûl; 1. Dâhil olacak, girecek yer, kapı, antre. 2. Başlangıç. 3. Giriş.

Lâzım gelirdi serv ü çenâr ola meyve-dâr
Fazl ü hünerde medhali olsa kıyâfetin
Nâbî
Teşebbüs etse eğer dâmen-i şefâatine
Harîm-i rahmete medhal bulurdu dîv-i kenûd
Sâbit

medhûl: Dahl’den, 1. Dile düşmüş, ayıplanmış. 2. Kendisine bir şey girmiş olan.

Herkes o şehin bezmine mevsûl değildir
Habet-geh-i vaslı katı medhûl değildir
Nâbı medhûl: bk. medhal.

medhûş: Ar. Dehşet’ten; dehşetlenip korkmuş, ürkmüş, şaşırmış.

Hâmûş ne âh eder ne efgân
Medhûş ne yol bilir ne erkân
Şeyh Galip
Hüsnü yoktur sesine dûş oldum
Anı yok nâzına medhûş oldum
Enderunlu Fazıl
Bakma kabristâna ancak sâha-i medhûşuna
Dur da bir müddet kulak ver nâle-i hâmûşuna
Mehmet Akif

medîh, medîha: bk. medh.

medîne: Ar. 1. Şehir, belde. 2. Hicaz’da
Hz. Peygamber’in türbesinin bulunduğu şehir.

Rehber-i cân edip aşkı diyerek kandadır âh
Mesken-i fahr-i cihân şehr-ı Medîne âyâ
Âdile Sultan
Bâz etmeyelim hadîsten gayre dehen
Hurma-ı Medîne’yle iftâr edelim
Nâbî

medenî: Şehre mensup, şehirli.

Medenî bi’t-tabi’ geçen insân
Elbet eyler o zevki istihsân
Abdülhak Hâmit

medeniyyet: Şehirlilik, medeni olma.

Ulusun, korkma!
Nasıl böyle bir îmânı boğar “Medeniyyet” denilen tek dişi kalmış canavar
Mehmet Akif
“Medeniyyet” denilen maskara mahlûku görün
Tükürün maskeli vicdânına asrın, tükürün
Mehmet Akif
Medeniyyet girebilmiş yalınız fenniyle
O da sâhiblerinin lâhik olan izniyle
Mehmet Âkif

medrese: Ar. Ders’ten; ilimle uğraşan talebelerin ders yeri, yüksek okul. c. medâris.

Mescid ü medrese sende sen dört yana perâkende
Ne kaldın sen bu erkândan işin katı düşvâr-durur
Yunus Emre
Mevsim-i gülde ne olur medrese vü mescidden
Leb-i cûy ü leb-i cânân ü leb-i câm olsa
Bâkî
Aşıka vermez tesellî kîl ü kâl-i medrese
Ey
Behiştî

nüzhet istersen fenâ kuyunda kal
Behiştî

medrese-i âlem: Dünya medresesi.

Ehl-i ilm oğlu olup medrese-i âlemde
Câhil olmaktan ise doğmadan ölmek yeğdir
İbni Kemâl

medrese-i âlim-i bâlâ: Ulu âlim medresesi.

Kim derk eder onu ki ola zâtına ma’lûm
Remz-i kütüb-i medrese-i âlim-i bâlâ
Bağdatlı Ruhi

medrese-i hikmet: Hikmet ve fazilet medresesi.

Bû Hanîf e-şiyem ol şeyh-i efâzıl ki olur
Bû Alî medrese-i hikmet ü fazlında mu’îd
Nef’î

medâris: Medrese’ler.

Medâriste tahkîk-i mûy-i miyânın
Dekâyıktan ortaya atmış mebâhis
Fuzûlî
Bu temennîyi etme istiksâr
O da azdır bizim medârise az
Muallim Naci

medyûn: Ar. Deyn’den; borçlu, verecekli.

Edâya çâre mi var şükrünü o ihsânın
Olursa tab’ım eğer bin kasîdeye medyûn
Nef’î
Dest-i sultân-ı atâ-bahş ile deryâ himmetin
Şol gam-ı iflâs ile mahzûn olan medyûna sor
Hayâlî Bey
Bâdî-i mübâhât bu fermân-ı hümâyûn
Bin hamd ü senâya görürüm kendimi medyûn
Abdülhak Hâmit

mefahir: bk. mefhar. mefâsid: bk. mefsedet.

mefhar, mefharet: Ar. Fahr’den; 1. Övünme. 2. Övünmeye sebep olan, övünmeyi gerektiren. c. mefâhir.

mefhar-i abâ-yı vücûd: Var oluş elbisesinin övülmeye layık olanı.

Şefâatinle bekâm et bu abd-i âsîyi
Bi-hakkın al abâ mefhar-i abâ-yı vücûd
Nevres-i Kadim

mefhar-i ehl-i dehâ: Deha sahiplerinin övülmeye layık olanı.

Mefhar-i ehl-i dehâ ekber-i ashâb-ı nühâ
Feyz-bahş-ı ürefâ ekmel-i nâ-dîde-misâl
Muallim Naci

mefhar-i emâsil ü Kur’ân: Kur’an ve değerli kişilerin övülmeye layık olanları.

mefâhir: Mefhar’ler, mefharet’ler.

Hani binlerce mefâhirdi senin her adımın
Hani sînende yarıp geçtiği yol
Y’ıldmm’ın
Mehmet Akif

mefâhir-i eslâf: Geçmişlerin öğünülecek-
leri.

Neden mefâhir-i eslâfe kahredip, yalnız
Mülevvesâtına mâzimizin sarılmadayız
Mehmet Akif

mefharet: Övünme, iftihar etme; koltukları kabarma.

Her lâhza bir nümâyiş-i handân-ı mefharet
Yüzlerde, süngülerde, kılıçlarda berk urur
Tevfik Fikret

mefhûm: Ar. Fehm’den; 1. Fehmolunmuş, anlaşılmış. 2. Sözden çıkarılan anlam. evsâtın ki âkistir mahârîb ü meNâbîrden
Çıkan mefhûm ile tevfîk-i müşkildir makâbirden
Abdülhak Hâmit
Gavr-ı mefhûmu mezayasına varmaz ne kadar
Eylese cevher-i kül femine zoru ikdâm
Üsküdarlı Hakkı Bey

mefkûd: Ar. Fakd’dan; 1. Bulunmayan, olmayan. 2. Yaşayıp yaşamadığı bilinmeyen kimse.

Ak olur çehre-i hûbân-ı Yehûd
Al u esmerleri gâyet mefkûd
Enderunlu Fazıl
Bu hadd ügâyeti mefkûd olan sirişk ile ben
Hazan bulutlarının bir misâliyim, ahkar
Tevfik Fikret
Tek kadın çok sana emsâl olan erkekler için
Hani servet?
Hani sıhhat?
Ne ararsın mefkûd
Mehmet Akif

meflûc, meflûce: Ar. Felc’ten; felç, inmeli, kımıldamaz hâlde bulunan (kimse).

Beşer, bu şimdi muazzeb sürüklenen meflûc
Adım adım erecek zirve-i halâsa urûc
Tevfik Fikret

mefreş: Ar. Meşin veya çadır bezinden yapılmış; göç esnasında yatak ve şilte taşımaya yarayan büyük çuval.

Hangi şeb kim taş eşiğin hâkine pehlû koyam
Berg-i gülden nerm olur billâh bana mefreşim
behiştî

mefrûz: Ar. Ayrılmış, bölünmüş.

mefrûzü’s-sücûd: Secdesi ayrılmış.

Aczimiz makdûr iken ey Rabb-i mefrûzü’s-sücûd
Kuvve-i derkiyye lâzım mıydı vermek boş yere
İsmail Safa

mefsaka: Ar. Fısk’tan; günah işlenen yer.

Mefsaka olmaza olmazsa me’vâ-yı salâh
Şimdi vîrâneleregıptası var ma’mûrun
Nâbı mefsedet: Ar. Fesâd’tan; fesatlık, bozgunculuk, münafıklık. c. mefâsid.

İttifâk eyleseler melanete
Cümlesi yek-dil olur mefsedete
Sünbülzade Vehbi
La’net-ı Hak ber-devâm olsun o kavm-işûma kim
Mefsedette her biri şeytândan şeytân olur
kâzım Paşa

mefâsid: Fesatlıklar, bozgunculuklar.

Alemde mi ya bende mi bilmem bu mefâsid
Pey-der-pey olur sehm-i sitem hâtıra vârid
Ziya Paşa

meftûh: Ar. Feth’ten; 1. Fethedilmiş, açılmış, açık. 2. Ele geçirilmiş, raptedilmiş. 3. gr.

Fetha ile, üstün ile, ‘e’ ile okunan.

Tenimde sancılı nâreklerinle şâdem kim
Der-i belâ bu kilîd iledir bana meftûh
Fuzûlî
Yahyâ harem-i aşka girerse ne ola bî-bâk
Meftûhtur erbâb-ı dile bâb-ı mahabbet
Şeyhülislam Yahya
Ey kollarına bâb-ı atâsı meftûh
Fermânına ser-beste cemâd u zî-rûh
Nahfı meftûl: Ar. Fetl’den; bükülmüş, fitil hâline konulmuş.

Teberrük aldı görüp fikr-i zülf-i meftûlün
Hayâl-i hâl-i lebin buldu yâdigâr gözüm
İbni Kemâl
Yakma ben dervîşini kim başım üzre dûd-ı âh
Pîç-pîç olmuş-durur meftûl câmîlergibi
Necati Bey

meftûl-i tâb-dâr: Parlak iple bükülmüş fitil.

Harâret-i teb-i hicrânı def’ eden dilden
Bu boynumuzdaki meftûl-i tâb-dârındır
Ahmet Paşa

meftûn: Ar. Fitne’den; 1. Gönül vermiş, tutkun, vurgun. 2. Fitneye düşmüş, sihirlenmiş. 3. Hayran olmuş, şaşkın.

Aşık ol ammâ alâikden berî et gönlünü
Ne ham-ıgîsuya meftûn, ne esîr-i gabgab ol
Nef’î
Mânend-ı Kays şöhre-i şehr olmak isteriz
Bî-nâm-ı ışk iken yine meftûn-ı şöhretiz
Rızayi
Bir melek-manzara tuş oldu ki dil-i çeşm-i nigâr
Bir perî-peykere kim aklımı etti meftûn
Âdile Sultan
Dil verip her dil-ber-i fettâna meftûn olmazız
Biz
Cinânî şâiriz yâr-i sühandan isteriz
Cinânî meftûn-ı edâ-yı gazel-i sâde-i aşk: Aşkın sade gazelinin tavrına düşkün.

Nef’î
gibi mâil değiliz şîve-i nazma
Meftûn-ı edâ-yı gazel-i sâde-i aşkız
Nef’î

meftûn-ı gîsû-yı siyeh: Siyah saça düşkünlük.

Olan meftûn-ı gîsû-yı siyeh sevdâya katlansın
Küfürdür ba’de-zA ol dilde me’mûl-i dem-i şâdı
Esrar Dede

meftûn-ı hüsn: Güzelliğe düşkün.

Ben değil meftûn-ı hüsnün mübtelâ âlem sana
Birperî-rûsun tahammül edemez âdem sana
Lâ meftûn-ı zülf-i dil-ber: Sevgilinin saçının düşkünü.

Meftûn-ı zülf-i dil-ber olursan gönül gibi
Her dem gelir meşâm-ı safâya nesîm-i aşk
Esrar Dede

meftûn-ı zülf-i yâr: Yâr saçının düşkünü.

Meftûn-ı zülf-i yârim bir rind-i bî-karârım
Hoştur benimle yârim “dîvâne-râ kalem nîst”
Esrar Dede
(dîvâne-râ kalem nîst: delinin kalemi yoktur.)

meftûn-veş: Şaşkın gibi.

Meftûn-veş olurdu ol hıred-mend
Bir sâde nezzare ile hursend
Şeyh Galip

meftûr: Ar. Fıtret’ten; bıkmış, bezmiş.

Sen, ey mâh, ey muallâ menba’-i ubiyyet-i sevdâ
Kılarsın kalb-i meftûrumda şevk-i i’tilâpeydâ
Tevfik Fikret
Boşlukta koşarken arayıp her yeri; meftûr
Yerlerde serilmiş görerek kırmızı bir nûr
Midhat Cemal Kuntay

megâk: Far. Çukur, kabir, sin, mezar.

Kimin destine girse hâk-i megâk
Çıkıp bu harâretle olmaz helâk
Keçecizade İzzet Molla

meges: Far. Sinek, kara sinek.

Ey Necâtî la’l-i nâbı üzre hâli dil-berin
Bir megestir kim makamı kand-i nâb üstündedir
Necati Bey
Bî-cürm iken gıdâ-yı anâkib olur meges
Ma’sûm iken kebûterişâhîn ederşikâr
Zıya Paşa
Diler ağyâr zevk-ı vuslatı uşşâk hicrânı
Meges cüllâb arar pervâne ister nâr-ı sûzânı
Sehabî (Hemedanlı.)

meges-rân: Yelpaze.

Oldu nazmım şehdine ervâh-ı kudsîler meger
Şeh-perin ona meges-rân etti
Cibrîl-ı Emîn
Hayâlî Bey

meğer.

: Ç£») Far. e. Şaşma garip bulma edatı; oysa ki, halbuki, meğer
sordum: Meğer bu dürc-i dehendir?
Dedim; dedi: Yoh yoh, devâ-yı derd-i nihânındırır senin
Fuzûlî
Eylemez kimse bu gün kimse elinden nâle
Bezm-i işrette meğer mutrib elinden ertâr
Bâkî
Meğerşemareden âb-ı letâfet sıçramış çıkmış
O rütbe kâmet-i ber-cesten ey şûh-ı revân vardır
Nedim
Meğer kim pençe-i sîmîne bir meh-pâre yaslanmış
Kalmış mı meğer denilmedik söz
Şeyh Galip

meh: bk. mâh.

mehâbet: Ar. Heybet’ten; celal, azamet; büyük görünme; kalpte meydana gelen korku ile saygı arası karışık his.

Bir nazar kıldı mehâbetle ona
Eriyip öldü ogevher-i deryâ
Hakanî
Görüp mehâbet ile
Rüstemâne etvârın
Olur tabîat-ı tevfîk neşve-yâb-ı hubûr
Nâbî
Yâd-ı ulvîsi hayâlimde bu sîmâyı taşır
Bence
Nef’î’ye bu sîmâ-yı mehâbet yaraşır
Tevfik Fikret
Etrâfı bütün inciler, elmaslar, ipekler
Hürmetle kavuşmuştu mehâbetli bilekler
Midhat Cemal Kuntay
Artarak gönlümün aydınlığı her sâniyede
Bir mehâbetli sabâh oldu
Süleymaniyede
Yahya Kemal

mehâcim: Ar. Mihcem’ler; hacamat şişeleri, çekip emmeye yarayan aletler.

Bin mehâcim karşı çıkmışken livâ’-ı hâmemi
Dikti tab’ım âlem-i sihrü’l-beyânın fevkine
Muallim Naci

mehâlik: bk. mehleke.

mehâmm: ÇÇ») bk. mühim.

mehâr: Far. Gem, yular.

Ben gibi yok elde ihtiyârın
Bir özge elindedir mehârın
Fuzûlî

me’haz: Ar. ahz’dan; bir şeyin çıkarıldığı, alındığı yer, kaynak.

me’haz-ı küll: Tam kaynak.

Cümlenin evvelidir hatem-ı Resül
Dediler onun için me’haz-ı küll
Hakanî

mehbit: Ar. Hubût’tan; 1. İnilen yer. 2. Düşecek yer. mehbit-i feyz-i cenâb-ı aşk: Aşk büyüklüğünün bereketli inecek yeri.

Mebhit-i feyz-i cenâb-ı aşktır
Esrâr dil
Mevlevî-âsâ tecellî-ı İlâh eyler semâ’
Esrar Dede

mehbit-i envâr-ı Yezdânî: Allah’a ait nurların indiği yer.

Menârât-i refî’-i mehbit-i envâr-ı Yezdânî
Leb-i bâm-ı bülendi maşrık-ı mihr-i hidâyettir
Nedim

mehbit-i ukûs: Akislerin indiği yer.

Sâhil gunûde kütle-i deycûr, ufuk abûs
Gök pür-sehâb ü zıll, ona sen mehbit-i ukûs
Tevfik Fikret

mehcûr: Ar. Hicr; den; hicr olunmuş, terk edilmiş, bir tarafa bırakılmış.

Beni yâ
Rab kemâl-i rahmetinden eyleme mehcûr
Ki vâdî-i haşrde bana kimse mihribân olmaz
Necip (Sultan III. Ahmet)
Gördüğünden kimseler âlemde mehcûr olmasın
Koca Râgıp Paşa
Diyâr-ı kibriyâdan büsbütün de olmayız mehcûr
Ya Cennet ya Cehennem gösterirler bir mekân elbet
Üsküdarlı Talat Bey
Yârdan mehcûr iken düştük diyâr-ı gurbete
Dehr gösterdi yine hicrân hicrân üstüne
Râsih (Enderunî Balıkesirli Ahmet)

mehcûr-ı Adn-i maksad: Kastedilen
Adn’ın ayrılmışı.

Mehcûr-ı Adn-i maksad olur âdemim diyen
Dünyâda kâm alır har-ı lâ-yefhemim diyen
Fâik (Manastırlı Salih)

mehcûr-ı hâb u râhat: Rahat ve uykudan uzaklaşmış.

Zavallı anne soluk bir lika-yı şefkattir
Bugün sekiz gün, o mehcûr-ı hâb u râhattır
Tevfik Fikret

mehcûr-ı sitem-dîde: Sitem görüp de ayrılmış olan.

Vasl-ıgül ile bülbül şâd olmağa yaklaştı
Mehcûr-ı sitem-dîde yâd olmağa yaklaştı
Şeyhülislam Yahya

mehcûr-ı yâr: Yârdan ayrılmış.

Mehcûr-ı yâr mahrem ü b-îgâneyim bugün
Ahir ne oldu dâiye-i iştihârıgör
Recaizade Ekrem

mehd: Ar. 1. Yaymak, döşemek. 2. Beşik. c. mühûd.

Eyşa’şaa’anın, kevkebenin mehdi, mezarı
Şarkın ezelî hâkime-i cezbe-dârı
Tevfık Fikret

mehd-i cünbân: Sallanan beşik.

Mehd-i cünbânlığına
Zühre iner eylemezse
Dâyenin rif’at-i şânından eğer istihyâ
Nâbı mehd-i melâhat: Güzellik beşiği.

Dayeler mehd-i melâhatte yüzüne bakıcak
Halk-ı âlem kamu bu tıfla tufeylâ dediler
Nizami mehd-i Mesîhâ: Mesiha beşiği.

Perde-i çeşmim makam etmişti bir tersâ-beçe
Olmadan mehd-ı Mesîhâ dâmen-ı Meryem henüz
Fuzûlî

mehd-i nûr: Işık beşiği.

Atîye doğruyedmeli.

Atî, opür-seher
Bir ufk-ı muhtecib ki füyûzâta mehd-i nûr
Tevfik Fikret

mehd-i serâbî: Hayal edilen beşik.

Bâziçe-i âmâl ederek hep hevesâtı
Bir mehd-i serâbîde çocuklar gibi yattık
Tevfik Fikret

mehd-i vücûd: Vücut beşiği.

Peygûle-i meşîmede tıfl-ı ümîdime
Mehd-i vücûda gelmeden evvel herem gelir
İzzet Ali Paşa

mehdi: Ar. Hedy’den; 1. Hidayete eren, doğru yolu tutan. 2. Ahir zamanda geleceği ve insanları Allah’ın yoluna davet edeceği bildiri
len kişi. 3. Şiilere göre 12. imam olup yaşayan ve kıyameti bekleyen kişi.

Dünyanın birçok din ve milletlerinde değişik
Mehdi inancı vardır.

Cünbide olunca mehdî her ân
Sîm-âb gibi olurdu lerzan
Şeyh Galip
Dehri tahrîb eyledi
Ye’cûc ü Me’cûc-ı zemân
Halkın ümîdi yine
Mehdî ile
Deccâl’dir
Memduh Paşa

mehdî-i âhir-zemân: Ahir zamanın
Mehdisi.

Çıktı künc-i ihtifâdan
Mehdî-i âhir-zemân
Zâhir olur ise ne ola sâhib-zemân imiş

mehdî-i devr ü zemân: Zaman ve devrin
Mehdisi.

Mehdî-i devr ü zemân mâ-hasal-ı kevn ü mekân
Afitâb-ı dü-cihân zıll-ı Hudâ nûr-ı hüdâ
Nef’î
Mehdî-i zemân: Zamanın
Mehdisi.

İnâyet-i ezelî mürşid olmasa
Şeyhî
Hidâyet etmek için
Mehdî-i zemân kim olur
Şeyhi mehîb: Ar. Heybet’ten; 1. Heybetli. azametli, korkunç. 2. Arslan.

Hurde-bînî iken şu hayvânlar mehîb ü dil-firîb
Neydi mebde’de nasıl olmaktadır gayretleri
İsmail Safa
Ben o seyyâha benzerim ki mehîb
Çölde şemsin şu’â’-i sûzanı
Yakarak gözlerimde elvânı
Tevfik Fikret

mehîn: Ar. Hor, hakir, zayıf.

Oldu şâdân dostân-ı mülk ü millet vaktidir
Garka-ı âlâm u ekdâr olsun a’dA-yı mehîn
Ziyâ Paşa
Artık yürürüm, üstüme volkanları atsan, olmam mütezelzil
Ey gayz-ı mehîn lahzada bin korku yaratsan
Tevfik Fikret

mehl, mehil: Ar. Vade, vakit verme, bir işi muayyen zamana bırakma. c. emhâl.

Ateş-i hicrin ile cân ü dilim yandı meded
Verme gel devlet-i dîdârına min-ba’d mehl
kâzım Paşa
emhâl: Mehl’ler, mühletler.

Aldanır elbette emhâl gösteren medyûnuna

mühlet: Yapılacak bir iş için verilen müddet, zaman.

Bir yerde ki ârâma bu mikdâr ola mühlet
Erbâbı nice kesb-i kemâl ü hüner eyler
Nef’î
Bûse-i la’l-i lebin hattına ta’lîk etmiş
Ömr-ı Yahyâ bize ol va’deye mühlet mi verir
Şeyhülislam Yahya

mehlika: bk. mâh.

mehleke: Ar. Tehlikeli yer, tehlikeli iş. c. mehâlik.

Eylemez mehlekeye nefsini âk ıl ilka
Ne ederse kişiyegayret-i akrân eyler
Beliğ

mehâlik: Tehlikeli yerler.

Afâkına yüklense de binlerce mehâlik
Batmazdı bu devlet, “batacaktır!” demeyeydik
Mehmet Akif

mehmidet: Ar. Şükür, hamd, sena.

mehmidet-hân: Şükür ve hamd eden.

Mehmidet-hân sıfatı mihterîn ü gühterîn
Midhatinde pîr ü bernâ bî-inân-ı ihtiyâr
Nazîm (Yahya)

mehtâb: bk. mâh.

mehter: Ar. Far. “mihter” kelimesinden. 1. Yüksek rütbeli hizmetkâr. 2. Mızıkacı. bk. mih.

Göç oldu açıldı bâr-gehler
Buhtîlere mehd çekti mehter
Fuzûlî

mehter-hâne: Mehter çalınan yer.

mehter-hâne-i çarh: Feleğin mehterhanesi.

Dem-i sûr-nâ sadâ salmış bu mehter-hâne-i çarha
Döğülür kûslar güm güm kurulmuş taht-ı sultânî
Hayâlî Bey

mekâmin: Ar. Mekmen’ler, pusular, tuzaklar, gizlenecek yerler.

mekâmin-i gayb: Bilinmeyen tuzaklar.

Câsûs eden mekâmin-i gayba tahayyülün
Tashîh eder inâyet-ı Hakk’a tevessülün
Nâbı mekân: Ar. 1. Yer, mahal. 2. Ev, oturulan yer. c. emkân.

Etmiş olsa âsümân ger sâye-i adlin makarr
Eylese akl-ı mücerred der-geh-i lûtfun mekân
Üsküdarlı Hakkı Bey

mekân-ı gussa: Gam yeri.

Mekân-ı gussa mahall-i sitemdir ey Yahyâ
Bu tengnâ-yı gamı sanma ola dâr-ı ferah
Şeyhülislam Yahya

mekân-ı keştî-i dil: Gönül gemisinin yeri.

Bu emvâc-ı belâ içre bulunca sâhil-i cûdu
Mekân-ı keştî-i dilgeh firâz ugeh nişîb oldu
Şeyhülislam Yahya
emkân: Mekân’lar. zeyn-i şemse-i tâbân ki reşk-i mihr-i rahşândır
Ziyâ-pâş olsa ger kevn ü emkâna zerrece nûru
Nef’î

mekîn: 1. Oturan, yerleşen. 2. Vakarlı, temkinli, vakar sahibi.

Bütün mekân nazarımda o rûha nüzhet-gâh
Eğerçi yükselerek oldu lâ-mekânda mekîn
Mehmet Akif

mekânet: Ar. 1. Güç, kuvvet, nüfuz. 2. Ağırbaşlılık, dayanıklılık.

mekânet-iltizâm: Gerekli ağırbaşlılık.

Reftârına ol kadar muvâfik
Etvâr-ı mekânet-iltizamın
Recaizade Ekrem

mekârim: bk. mekremet.

mekâsib: Ar. Mekseb ve meksîb’in c. Kazanç yerleri, kazanç vasıtaları, kazançlar.

Şâm’da her ne kadar kaht-ı mekâsib var ise
Bulunur şehr-ı Haleb’te o kadar kaht-ı cemâl
Nâbî

me’kel: Ar. Ekl’den; eklonulacak yer, geçim yeri, meşru olmayan yiyimevi.

Sipihr medfenini me’kel etmiş insâna
Olur yine ten-i insân gıdâsı insânın
Ziya Paşa

mekes: bk. meges.

mekhûl, mekhûle: Ar. Kühl’den; sürme çekilmiş, sürmeli.

Görünürde gözü dâim mekhûl
Hadd-i zâtında siyeh-çeşm idi ol
Hakanî

mekîde, mekîdet: Ar. Hile, düzen. meh sana va’d eylemiş emdirmeye la’lin
Emâre-i ağzın sakın olmaya mekîde
Nâbî

mekîn: bk. mekân.

mekkâr, mekkâre: bk. mekr.

Mekke: Ar. Hz. Muhammed (s. a. s.)’in doğduğu ve
İslâmiyetin ilk defa ortaya çıktığı şehir.

Müslümanların ikinci kıblesi olan
Kâbe’nin orada bulunması önemini bir kat daha arttırır ve
Mekke-ı Mürekreme diye anılır.

İbn-ı Azer
Mekke’yi esnâmdan tathîr edip
Makdeminşevkiyle etti
Kd’betulldh, ı binâ
Keçecizade İzzet Molla

meknûn: Ar. 1. Dizilmiş, dizili. 2. Saklı, gizli, mestur.

Her şivesinde pinhân bir tavr-ı hûş-rübâyı
Her nüktesinde meknûn bir vaz-ı dil-şikârı
Ziyâ Paşa
Dürr-i meknûn ise de nazmın eğer ey Nefî
Düşürür yine kesâda onu zîb-i ıtnâb
Nef’î
Hep işârât sudûr-ı hükmü nâtıktır
Vaz’-ı mîzan tekâbülde bu sırr-ı meknûn
Münif meknûz, meknûze: Ar. Kenz’den; yere gömülü, kenzde saklı.

Tab’-ı Yahyâ medhine makdûrunu eyler nisâr
Hâk-ipâyine ranr mahzûnumuz meknûzumuz
Şeyhülislam Yahya

mekr: Ar. Hile, düzen.

Çîn saçı
Türk gamzesi etti gazayı
Rumda
Bunca hatâ vü mekr ile ecr ü sevâb içindedir
Şeyhi
Avniyâ
Zâl-i zemânın mekrine aldanma kim
Kim zenânın cevrini çekmek gelir merdâna güc
Avnî
Sendendir
İlâhî yine bu mekr ü bu fitne
Bu mekr ü bu fitne yine sendendir
İlâhî
Ziyâ Paşa

mekr-i düşmen: Düşman hilesi.

Değildir mürg-ı zeyrek hîle-i sayyâddan gâfil
Nevâziş-gûne, âkıl, mekr-i düşmenden emîn olmaz
Beliğ
Mekr-i düşmenden hazer yoktur dile nâ-kâm iken
Şerhadan fass-ı nigîn âzadedir bî-nâm iken
İzzet Ali Paşa

mekr-i hîş: Akraba hilesi.

Baba nasîhatidir: Mekr-i hîşden hazer et
Edenfütâde-i çeh
Yûsuf’u biraderidir
Seyya.

Vehbi

mekrî: Hile ile ilgili.

Yedirmiştir sana nefsin bunun mekrî taâmından
Aceb bu dâr-ı dünyâda niçe bir olasın sekrân
Ümmî Sinan

mekr-engîz: Hile çıkaran.

Bu denlü lâbeden sonra o dil-i mekr-engîz
Dürûg-âmîz bir vadeyle şâd etmesin nejtsin
Nâbî

mekkâr, mekkâre: Hileci, düzenbaz.

Hecr ile cân ugönül mülkünü yağmâlar kılar
Bir kaşı yâ (y) gözleri mekkâr dersen işte sen
Necati Bey
Ne kâfirliklerin gördüm yine ol zülf-i siyeh-kârın
ebrûnun o zâlim gamzenin, ol çeşm-i mekkârın
Nedim
Kâr-hâne gezerek ol mekkâr
Oldu bir hâne-be-dûş-ı bî-kâr
Sünbülzade Vehbi
Verme dünyâya
Behiştî
hazer et gönlünü kim
Zen-i mekkâreye merdâneler aldanmadılar
Behiştî

mekkâr-ı gamze-zen: Gamze atan hileci. cadû-vane gözleri ben bildiğim bu kim
Mekkâr-ı gamze-zen-dürür onu bilen bilir
Necati Bey

mekremet: Ar. Kerem’den; kerem, cömertlik. c. mekârim.

Sîne-çâk ü kalb-i vîran bülbül-âsâ pür-figân
Adile kuluna rahm ü mekremetle k ıl meded
Âdile Sultan
Hâris-i memleket ü dîn ü medâr-ı İslâm
Mazhar-ı mekremet ü mevhibet-ı Sübhânî
Nefi

mekârim: Mekremet’ler, cömertlikler.

Düstûr-ı mükerrem ki
Hudâ zâtını etmiş
Envâmekârimle kerem-güster-i âlem
Neşati
Mehâmm-ı âleme üss-i esâstır adlin
Mekâriminle usûl-ı ümem olur muhkem
Şinasi
Artık bu böyle gittikçe
İçim zehirlenecek yâd edip mekârimini
Tevfik Fikret

mekârim-i ahlâk: Ahlak cömertlikleri.

Sipihrgibi tevâzu’kaddim ham etmiştir
Yağan mekârim-i ahlâktır sehâbımdan
Nâbî

mekrümet: Kerem, ömertlik. c. mekârim.

Kitâb-ı mekrümetin şerhe muktedir olamaz
Ne rütbe eylese
Esrâr kasîdesin ıtnâb
Esrar Dede

mekrûh: Ar. Kerh’ten; 1. Tiksinti veren, iğrenç. 2. Dînen haram olmayan fakat zorda kalmayınca yapılmasına izin verilmeyen şeyler. c. mekrûhât.

Kaşı mihrâbına farz oldu sücûd ol güneşin
Hâcib-i şemste mekrûh olur gerçi namâz
Nizamî
Ben ki bâziçesiyim her emel-i mekrûhun
Bana ölmek yaraşır, başka saâdet mi olur
Tevfik Fikret

mekrümet: bk. mekremet.

meks: Ar. Durma, bekleme, bir yerde
kalma, eğlenme.

Çün o ıklîmi edip geşt ü güzar
Çok zemâna etmiş idim meks ü karâr
Sünbülzade Vehbi
Bu köyde her gece birkaç dakîka meks ederim
Olup hayâlime pey-rev seyâhat eylerken
Tevfik Fikret

meksûf: Ar. Küsûf’tan; aydınlığı, parlaklığı tutulmuş, küsufa uğramış.

Cân u dilinin mihr ü mehi olmayapür-nûr
Dâim biri mahsûf ola onun biri meksûf
Bağdatlı Ruhi
Eğer izhârı zilletse olur ızmârı da zillet
Kolay meksûf olur müstelzim hacletse bir illet
abdülhak Hâmit

meksûr: Ar. Kesr’den; 1. Kesrolunmuş, kırılmış. 2. gr.

Kesre ile, esre ile, yani ‘i’ sesi ile okunan harf.

Erişti vakt-i safâ sâkiyâ getir bezme
Sakın sakın ki olur hâtın-ı kadeh meksûr
Şeyhülislam Yahya
Kabûl ü tard-ı der-gâh-ı talebde hâl-i uşşâkı
Temennâ keçkûlü redd ile meksûr olmayan bilmez
Esrar Dede

mekşûf, mekşûfe: Ar. KeşPten; 1. Açılmış, açık. 2. Belli, açık, kapalı değil, bilinmez değil. c. mekşûfât.

Alem-i gayb u şehâdet hep ona mekşûf ola
Cism ola âlem ona ol âleme rûh-ı revân
Gaybî
Heyhât!
Sen ey nûr-ı semâvî
Sâfillere mekşûf olamazsın
Tevfık Fikret mekteb: Ar. Ketb ve kitâbet’ten; 1. Asıl anlamı yazı yazacak yer demektir. 2. Okul. c. mekâtib.

Gör zahidi kim sâhib-i irşâd olayım der
Dün mektebe vardı bugün üstâd olayım der
Bağdatlı Ruhi
Akla mağrûr olma
Eflâtûn-ı vakt olsan dahi
Bir edîb-i kâmili gördükte tıfl-ı mekteb ol
Nef’î
Mekteb ki feyz-bahşîdir ebnâ-yı ümmetin
Mekteb ki rahle-gâhıdır âyât-ı nusretin
Münif Paşa

mekteb-i ehl-i dil: Gönül ehlinin mektebi.

Ben gerçi bir bî-hâsılım şâkird-i ders-i müşkilem
Hem mekteb-i ehl-i dilim halk olmadan levh ü kalem
Nef’î

mekteb-i ışk: Aşk mektebi.

Gayrdan geçsin
Behiştî
şâ’irân-ı Rûm’a de
Mekteb-i ışka muallim
Hâfiz-ı Şîrâzi’dir
Behiştî
Okudu hüsnün kitâbın mekteb-i ışkında dil
Tıfl-ı dil önünde ağzın açamaz allâmeler
İbni Kemâl

mekteb-i irfân: Bilme, öğrenme mektebi.

Hod-perestân zu’m ile allâme-i devrân olur
Mekteb-i irfânagelse tıfl-ı ebced-hân olur
Hâzık (Erzurumlu Mehmet)

mektûb: 1. Yazılmış. 2. Mektup. c. mektûbât.

Bu hatt-ı dil-âşûbla bir nâme-i mergûb
Dil-dârdan olsaydı eğer âşıka mektûb
Nef’î
Safha-i ladindeki hattın mahabbet-nâmedir
Alem-i ervâhdangeldi bana mektûb olup
Behiştî

mektûb: bk. mekteb.

mektûm, mektûme: Ar. Ketm’den; 1. Gizli, saklı, ketmolunmuş. 2. Hükümetten gizli tutulan.

Ağzı bir nokta-durur ol da vücûdu mevhûm
Lebleri fâş eder ol sırrı ki budur mektûm
Şeyhi mel’abe: Ar. La’b’dan oyun, oyuncak. c. melâib.

Târ-ı mûyı çıkarır gâh siyeh gâh sefîd
Mühre-bâz-ı felek mesabesidir tenimiz
Nâbî

melâhat: Ar. Güzellik, yüz güzelliği.

Olperî-veş kim melâhat mülkünün sultânıdır
Hükm onun hükmü-dürür fermân onun fermânıdır
Fuzûlî
Tûtî-i kıssa-tırâz kelimât-ı aşkım
Oldu mir’ât-ı melâhat dil-i sad-çâk bana
Leskofçalı Galip
Her zemân sanma kapında âh eder üftâdeler
Ey şeh-i mülk-i melâhat böyle kalmaz rûzigâr

melâik: bk. melek.

melâl: Ar. 1. Usanç, fütûr, bıkkınlık; bıkmak, bezmek. 2. Sıkılma, sıkıntı.

Devr-i gül geçti dirîgâ içmedim gül-gûn şarâb
Bu melâlinden be-gâyet dostlar hâlim harâb
Behiştî
Gel ey hümâ-yı emel kûy-ı yâre pervâz et
Bu dâm u dâneden artık melâl gelmedi mi
Hersekli Arif Hikmet
Ne de âlâm-ı fikre bir mersâ
Olan bu mâî deniz
Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz
Ahmet Hâşim

melâl-i devr: Zamanın sıkıntısı.

Melâl-i devri gönülden refîk-i mey giderir
Velî dirîğ ki yoktur bu devr içinde refîk
Avnî melâl-i hasret-i gurbet: Gurbet hasretinin üzüntüsü.

Melâl-i hasret-i gurbetle ufk-ı şâma bakan
Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dil-bersin
Ahmet Hâşim

melâl-i kalb: Kalp bezginliği.

Sana kim gerdûn olur beyhûde her şeb ferve-pûş
Dehr-i şîven-kâr kıldık hep melâl-i kalb ile
Leskofçalı Galip

melâl-i rûh: Ruh bıkkınlığı.

Bilir misin seni bîzâr eder niçin kederim
Melâl-i rûhumu -bilsensenin kadar severim
Hüseyin Sîret

melâl-âmîz: Melalle karışık.

Eşktir sanman gelen çeşm-i melâl-âmîzine
Ab verir gamze-i hûn-rîzi tîğ-ı tîzine
Şeyhülislam Yahya

melâl-âver: Usanç verici, sıkan.

Evet, bu hiss-i merâk
Verirdi aşkıma bir hadşe-i melM
Aver
Tevfik Fikret

melâlet: Bıkkınlık, usanç.

Benimle olmasan gelmez nigârâ yanıma şâdî
Melâlet denlü firkatte benim bir gam-güsârım yok
Zâti
İnsân ona derler ki ede kalb-i rakîki
Alâm-ı benî-nev’i ile kesb-i melâl et
Ziyâ Paşa

melûl: Bezgin, mükedder, kederli.

Sâkî gam-ı devrân ile gâyette melûlüm
Bir câm-ı ferah-bahş ile def’ eyle melâlim
Fuzûlî
Evet, sabâh olacaktır, sabâh olur; geceler
Tulû’-ı haşre kadar sürmez, âkıbet bu semâ
Bu mâî gök size birgün acır; melûl olma
Tevfik Fikret

melâmet: Ar. Levm’den; çıkışma, azarlama, kınama.

Fuzûlî den melâmet ihtirâzın isteyen gûyâ
Değil vâkıf dil-i sûzan ü çeşm-i eşk-bârından
Fuzûlî
Fuzûlî melâmet eylesen bî-derd bilmez mi
Ki bâzar-ı cünûb rüsvâlarında neng ü nâm olmaz
Fuzûlî
Başımda mûy-i jûlîde tenimde tâze dâgım var
Melâmet mülkünün sultânıyım tûğum otağım var
Hayâlî Bey
Anıp kıyâmet gününü ağlaşalım ol gün için
Ol gün melâmet günüdür ağlaşalım ol gün için
Yunus Emre

melâmet-güzîn: Melâmeti seçen.

Kays-ı melâmet-güzîn râh-nümûndur bana
Meslek-i ehl-i hıred râh-ı cünûndur bana
Şeyhülislam Yahya

melâmet-zede: Melâmete uğramış, kınanmış.

Sahrâ-yı muhabbette şu dîvâneleriz kim
Mecnûn-ı meldmet-zede en âkılimizdir
Bağdatlı Ruhi

melâmet-zede-i zillet: Aşağılanma kınamasına uğrayan (kimse).

Ben melâmet-zede-i zillet olursam ne ziyân
Yâr hakkında cihân cümlegüvâh-ı izzet
Esrar Dede

melâmet-zedegân: Kınamaya uğrayanlar.

Sâkî getir ol bâdeyi kim mevc-i cândır
Arâm-dih-i akl-ı melâmet-zedegândır
Zıya Paşa

melâmî: Melamiyye tarikatından olanlara verilen isim. Bir tarikat olduğunu söyleyenler olduğu gibi tarikat olmadığını söyleyenler de vardır.

Biz Melâmî zümresiyiz sun’umuz matbû’ değil
Zâhidâ zahir-peresti ürkütür etvârımız
Gaybî

melami.

Melâmî: bk. melâmet. melami.

melâmi’: Ar. “Lem’a” lar, parıltılar, aydınlıklar.

Pistanları, sînesi bu mâhın
Tanzîr ediyor metâlî’i bu
Tenvîr ediyor melâmüi bu
Cenap Şahabeddin

melan. mel’ân: Ar. Dolu, taşkın.

Ra’dı Ahım na’rasıngûş eylese mağlûb olur
Mevc-i eşkim gâlib olur etse melan ile bahs
Behiştî

melanet. mel’anet: bk. mel’ûn.

melaz. melâz: Ar. Sığınacak yer, melce, penah.

Fikr için mutâf
Ümmîd için melâz olan
Agûş-ı müfkîn
Tevfik Fikret
Garîb ü âciz ü dil-rîş ü derd-mendânın
Melâzı bâr-geh-i âtıfet-meâbı idi
Ziyâ Paşa

melâz-ı ahbâb: Dostların sağınacağı yer.

Refte refte olarak şöhret-yâb
Tekyesi ola melâz-ı ahbâb
Nâbî

melâz-ı cihân: Cihanın melcei.

Melce-i bî-kesân melâz-ı cihân
Kam-bahşâ-yı cümle âlemiyân
Nedim

melâz-ı melce-i erbâb-ı fazl u ehl-i kemâl: Olgun ve fazilet sahibi kimselerin sığındığı yer.

kim yazılmış ezel tâk-ı bâr-gâhında
Melâz-ı melce-i erbâb-ı fazl u ehl-i kemâl
Bâkî

melce. melce’: Ar. Sığınacak yer, ilticagâh.

melce-i bî-çâregân: Biçarelerin melcei.

Melce-i bîçâregânsın dest-gîr-i ehl-i gam
Hâk-pâ-yı devletindir âleme kehfü’l-emân
Zıya Paşa

melce’ ü me’vâ-yı zemâne: Zamanın mekânı ve sığınılacak yeri.

İllâ yine şâhenşeh-i devrân ki cenâbı
Devletle ola melce’ ü meA-yı zemâne
Nef’î

mele. mele’: Ar. 1. Doldurma. 2. Dolma, dolu olma. 3. Halk, kalabalık, topluluk.

mele’-perver: Halkı seven.

Zihn-ipâkindir o şâhîn-i mele’-perver kim
Evc-i fazl içre ne dem eylese kasd-ı nahçîr
Üsküdarlı Hakkı Bey

melfûf: Ar. Leff’ten; sarılmış, dürülmüş, leff edilmiş. c. melfûfât.

Mazrûfu tetâbu’-ı semâvat
Melfûfu tevâlî-i müsâfât
Abdülhak Hâmit

melek: Ar. 1. Allah’ın nurdan yarattığı varlıklar. 2. Yüzü ve huyu güzel kimse. c. melâik, melâike.

Aceb bu kijtmedeyim zîver-i dükkân-ı riyâ
Melek beğenmez iken yazmağa ibâdetimi
Nâbî
Gulgul-ı kûs-ı zafer tuttu cihânı o kadar
Cünd ü ervâh u melek birbirin etti tebşîr
Nef’î
Bir devirde geldik bu fenâ âleme biz kim
Asâr-ı kerem var ne beşerde, ne melekte
Bağdatlı Ruhi

melekü’l-mevt: Can alan melek, ölüm meleği, Azrail.

Çeşmin öldürse ne gam
Çeşme-ı Cândır dudağın
Melekü’l
Mevt ise ol bu dem-i Îsâ mı değil
Şeyhi
Vermem sana çek benden elin ey Melekü’l-mevt
Cânânıma nezreylediğim cânıma dokunma
Âşık Ömer

melek-asled: Melek sertlikli.

Bu illetten olur ahlâkı bir ma’sûmenin berbâd
Melek-asled bu illetten olur bir âfet-i bed-zat
Abdülhak Hâmit

melek-hande: Melek gülüşlü.

Gül-şen-serây-i vahdete mir’ât-ı lem’a-bâr
Agûş-ı nâz nâz-ı melek-hande bir bahâr
Kemalzâde Ekrem Bey

melek-hısâl: Melek huylular.

Besdür adû-yı dîve vezîr-i melek-hısâl
Zîrâ ki dest-pençe yeter arslana tîğ
Hayâlî Bey

melek-hûy, hû: Melek huylu.

Ne melek-hûy meliksin dem-i lutfun ile
Kevser-i cûd akıtır ravza-ı Rıdvan-ı kerem
Ahmet Paşa
Perî-rû kaddi dil-cû zülfü anber-bû hilâl-ebrû
Melek-hû verd-i ter ruhsâr u etvârı bihîn olsa
behiştî

melek-manzar: Melek görünüşlü.

Bir melek-manzara tuş oldu ki dil-i çeşm-i nigâr
Bir perî-peykere kim aklımı etti meftûn
Âdile Sultan
(tuş ol-: rastlamak)

melek-sîmâ: Melek yüzlü.

Ey melek-sîmâ ki senden özge hayrândır sana
Hak bilir insân demez her kim ki insândır sana
Fuzûlî

melek-sîret: Melek huylu.

Îsâ gibi bir rûh-ı melek-sîret ü hoş zât
Yûsuf gibi bir mâh-ı perî-peyker-i âlem
Nef’î

melek-sirişt: Melek huylu.

Dârâ-yı melek-sirişt ekrem
Nâmı gibi tab’ı dahi hurrem
Nâbı

melekü’l-mevt: Ölüm meleği, Azrail.

Vermem sana çek cândan elin ey Melekü’l-mevt
Cânânıma nezr eylediğimi âna dokunma
Âşık Ömer

melek-zâd: Melekten doğma.

Hem etti
Ebussuûd’u isâd
Ol ikişehen-şeh-i melek-zad
Zıya Paşa

melâik, melâike: Melek’ler.

Yeridir olsa eğer pâye arşa fark-ı melâik
Ki bunca rif’at ile oldu pây-mâl-ı Muhammed
Hamdullah Hamdi
Firâş-ı nâzı melâik kadar nezîh ü dil-âyîn
İner mazahir-i kevne sehâib-i dürer-âgîn
Kemalzâde Ekrem Bey

melâik-i rahmet: Rahmet melekleri.

İnip melâik-i rahmet cihân-ı bâlMan
Harîm-i kabrîne ettikçe her zemân ta’zîm
Mehmet Akif

meleke: Ar. 1. Tekrarlaya tekrarlaya meydana gelen alışkanlık, yatkınlık. 2. Yeti; fakülte. c. melekât.

melekât-i melek: Melek alışkanlıkları.

Etme bu yolda fedâ mâ-meleki
Hâsıl eyle melekât-i meleki
Sünbülzade Vehbi

melekût: Ar. 1. Saltanat, hükümdarlık, azamet. 2. Ruh ve canlar âlemi.

Firdevs-i mahâsin ki, pür âlâm
Terkeyliyerek âlem-i hûr u melekûtu
Bî-neş’e vü nâ-kâm
Faik
Âli Bey
Şâh-ı melekût arş-ı pâye
Mâh-ı ceberût ferş-i sâye
Şeyh Galip

melekût-ı akdes: En kutsal melekût âlemi.

Görün ey mâh-ı cihân-ı melekût-i akdes
Görün ey lem’ası bin mâha değen cânânım
Abdülaziz
Mecdi Efendi

melekûtî: Melekûte mensup ve ilgili.

Siz ey melekûtîler, olun nâtıka-perdâz
Cânîlere, kimdir olacak sâika-endâz
abdülhak Hâmit

melik: Ar. 1. Padişah, hükümdar. c. mülûk. 2. Mal sahibi (Allah).

Bir öyle melike ey esîrân
Hürriyetim olmasın mı kurbân
Muallim Naci

melik-zâde: Padişahtan doğma, padişah oğlu.

Behçetâ bak sana urup ehad
Bir melik-zade verdi cedd-be-cedd
Behçet

mülûk: Melik’ler, padişahlar.

Geldi nice bin mülûk bu dehre
Hep uğradılar bu derd ü kahre
Ziya Paşa

mülûk-ı âlem: Dünya padişahları.

Mülûk-ı Alem içinde kime müyesserdir
Ki ola hutbesi beytü’l-harâmda mezkûr
Nâbı

mülûk-âne: Padişaha yakışacak tarzda.

Ola zî-bende-i âgûş ü kabûl-ı Mevlâ
Dîn ü dünyâya mülûk-âne bu sa’yi meşkûr
Enderunlu Fazıl

mülûkî: Meliklere ait.

Bir mülûkî gülsitândır nüsha-i gül-zarı kim
Câ-be-câ mühr-ı Süleymân resmidir ona nişân
Nef’î

mellâh: Ar. Gemici, gemi tayfası.

Sâkin-i mey-hâne oldum yine sâhib-bâdeyem
Sâkî mellâh u kadehler zevrak olmuş bâde yem
Huffî
Olur fermânına dil-beste hükm-i rûzigâr elbet
Eğer meMh nâmın yazsa levh-i bâd-bân üzre
Ziya Paşa

me’lûf: Ar. Ülfet’ten; huy edinmiş, alışmış.

Etme ta’yîb bu esrâr-ı elem-i me’lûfu
Hâce billâh cihân zevki ta’abgeldi bana
Esrar Dede
Ey bâr-ı hazerle iki kat gezmeye me’lûf
Eşrâf ü tevâbi’, koca bir unsûr-ı ma’rûf
Tevfik Fikret
Vatan-me’lûf olanlar bî-sebeb terk-i diyâr etmez
Zarûretsiz, cihânda kimse gurbet ihtiyâr etmez
Ziyâ Paşa

me’lûf-ı cevr-i rûzigâr: Zamanın eziyetine alışmış.

Olan me’lûf-ı cevr-i rûzigâr erbâb-ı rif’atdır
Havânınşiddetinden ka’r-ı deryâda hurûş olmaz
Namık Kemâl

me’lûf-ı sitem: Siteme alışmış.

Me’lûf-ı sitem ekserî hükkâm-ı kazanın
Her beldede ahvâli yamandır zuafânın
Zıya Paşa

melûl: bk. melâl.

mel’ûn: Ar. La’ne’den; lanetlenmiş, dünya ve ukba iyiliğinden mahrum kalmış (şeytan)
Üçüncü def’adır bu
Hak belâsın vere mel’ûnun
Ki yok yere beni azletti olmuşken senâ-hânı
Nef’î
Eyleyen mel’ûn
Azazîl’i gurûr u ucb iken
Etme ey hâce tekebbür olma tâ tarda sezA
Âdile Sultan

mel’anet: Melunluk.

Nümâyân mel’anet sâîsinin çirkin cemâlinde
Ne mâzî ver, ne
Atî bak şu ayyaşın hayâline
Mehmet Akif
Tıynetlerindedir sokan ef’î-i mel’aned
Hussâdı bî-günâh sayıp kîne bilmedik
Yahya Kemal

melzûm: Ar. Lüzûm’dan; lüzumlu kılınmış.

Yekdiğerine lâzım u melzûmdur müdâm
Halkın refâhı saltanatın fer ü şevketi
Ziya Paşa

memâlik: bk. memleket.

memât: Ar. Ölüm.

Cihânın cânı sen, sensiz vücûdumda hayât olmaz
Bana senden cüdâ olmak gibi müşkil memât olmaz
Taşlıcalı Yahya Bey
Mahcûb-ı hayât olmağa tercîh-i memât et
Paytakları ferz eyleyerek şehleri mât et
Abdülhak Hâmit
Senin hayât ü memâtında bir fecâat var
Memâtı kalbine koydun hayâta bî-minnet
Hüseyin Sîret
Bey

memdûd: Ar. Medd’den; meddolunmuş, çekilmiş, uzatılmış.

Olmasa besmele resm-i memdûd
Cins-i eşyâda olur muydu vücûd
Hakanî
Olsa mümtedd ne kadar devlet-iyek-rûze-i hayât
Yine bî-fâidedir sâye-i memdûdgibi
Nâilî

mümtedd: İmtidad eden, uzayan; süren, sürekli.

Olsa mümtedd ne kadar devlet-i yek-rûze-i hayât
Yine bî-fâidedir sâye-i memdûd gibi
Nâilî
Nedir gönülde bu sevdâ ki dâimâ müştedd
Benim gecem şeb-i yeldâ mıdır niçin mümtedd
İsmail Safa

memdûh, memdûha: Ar. Medh’ten; medh olunmuş, sena edilmiş, övülmüş, övülmeye değer.

Ne vücûd-ı bî-nazîrin gibi bir memdûh olur
Ne benim gibi senâ-kâra felek akrân bulur
Nef’î
Herkesin gayreti memdûh olur idrâki kadar
Bir midir himmet-i âkıl ile sa’y-ı Bâkıl
Eşref Paşa
(Bursalı Mustafa)

memdûh-ı esnâf-ı ümem: Ümmet sınıflarının övülmüşü.

Ol âfitâb-ı saltanat ol şehsüvar-ı memleket
Cem-bezm ü Hatem-mekrümet memdûh-ı esnâf-ı ümem
Nef’î

memdûh-ı Hudâvend-ı Celîl: Celal sahibi Allah’ın övmeye değer bulduğu.

Kezm-i gayz ile dahi aff-ı cemîl
Oldu memdûh-ı Hudâvend-ı Celîl
Sünbülzade Vehbi

me’men: Ar. Emn’den; 1. Emin, sağlam, güvenilir yer. 2. Sığınılacak yer.

Kapanıp secde-i şükrâna
Reşâd eyle duâ
Mülk-ı İslâm’ı
Hudâ eyleye dâim me’men
Reşad (Sutan V. Mehmet Reşat)
Yoktur rehâ
Kemâl’e de her ehl-i hâle de
Ey bezm-i mey sığındığımız me’men olmasın
Yahya Kemal
Olmak âteş-zen ne mümkündür gönül!
Düşmen sana
Cennet-i dûzah-nümâ-yı aşktır me’men sana
Muallim Naci

me’men-i şebâb ü zekâ: Zekâ ve gençliğin övülmeye layıkı.

Ey me’men-i şebâb ü zekâ ben de bir zemân
Ettim geniş kanatların altında ihticâb
Tevfik Fikret

memerr: Ar. Mürûr’dan; geçilecek yer, geçit; yol, cadde.

memerr-i nâs: İnsanların geçtiği yer.

Memerr-i nâs buz olmuş misâl-i mest-âne
Duramaz ayağı üstünde pâdişâh u gedâ
Taşlıcalı Yahya Bey

memerrr-i seyl: Selin geçtiği yer.

Mest-i müdâm-ı gaflet olan dil harâb olur
Lâ-büdd memerr-i seylde menzil harâb olur
Nazîm

memleket: bk. mülk.

memlû: Ar. dolu, doldurulmuş.

Firâk-ı ârız-ıgül-bû eder cân bülbülün sayru
Gözümden dûr dürer inci figânımdan cihân memlû
Bâkî
Dürr-i şeh-vâr-ı mezamîn ile memlû sînem
Dil-i pür-cûş u hurûşum sırr-ı deryâ-yı sühan
Sünbülzade Vehbi
Zülfün arasında bana mutlak
Alem görünür nûr ile memlû
Cenap Şahabeddin memnû’: bk. men’.

memnûn: Ar. İyilik edilerek kalbi sevinmiş, sevindirilmiş, gönlü hoş edilmiş.

Memnûnuyuz sabânın geldikçe kûy-ı yâre
Tatyîb-i hâtır eyler uğrar bu hâk-sâre
Fasih (Ahmet Dede)
İzzet-i dünyâ için memnûnu olmam kimsenin
Çekmeğe bâr-ı belâ-yı minneti tâkat mı var
Şeyhülislam Yahya
Bir şeyle olma memnûn, her şey fenâya makrûn
Adem olan olur mu bu ink ılâba meftûn
Hakkı Bey
(İsmail)
Gehî memnûn lutfu-y-ile gehî mahzûn hicriyle
Hemîşe ârzûsu vuslat-ı cânân imiş cânâ
Âdile Sultan

memnûn-ı lutf: Lutf ile memnun.

Cevrî’yi memnûn-ı lutf ede
Cenâb-ı Kirdgâr
Eyle yâ Rab
Cevrî’ye firdevs-i a’lâda mekân
Cevrî (İbrahim Çelebi)

memsûh: bk. mesh.

me’mûl: Ar. Emel’den, 1. Ümit olunan, umulan, beklenen. 2. Umut.

Nâbî

mey-i ikbâli harâbât-ı fenânın
Tasdi’i kadar neşvesi me’mûl değildir
Nâbî
Ümîd-i mîve etmektir nihâl-i servden lA-fark
Kerem me’mûl olunmak şimdi bu asrın kibârından
Münib (Hoca Mustafa)
Me’mûlüm odur ki ehl-i irfân
Bu özrü tutar kabûle şâyân
Ziyâ Paşa

me’mûl-i dem-i şâd: Mutlu zamanın umudu.

Olan meftûn-ı gîsû-yı siyeh sevdâya katlansın
Küfürdür ba’de-zA ol dilde me’mûl-i dem-işâdı
Esrar Dede

me’mûn: Ar. Emn’den; 1. Sağlam, korkusuz, tehlikesiz. 2. Abbasi halifelerinden
Harunreşit’ten sonra hilafete geçen oğlunun ismi.

Verip küreklere hâlâ olanca kuvvetimi
Yetişmek istiyorum bir kenâr-ı me’mûne
Tevfik Fikret

me’mûn-ı rızâ: Rıza sağlamlığı.

Sâbit
kadem ol merkez-i me’mûn-ı rızâda
Vâreste olup dâire-i havf ü recâdan
Ziya Paşa

me’mûr: Ar. Emr’den; 1. Emir almış olan kimse. 2. Bir işle vazifelendirilen kimse. 3. Emirle yapılan (şey).

Lâübâlilik ile gerçi ki meşhûruz biz
Çâre ne terk-i riyâ etmeğe me’mûruz biz
Nâbî
Eygırra sütûnlar ki birer dîv-i mukayyed
Mâzîleri âtîlere nakletmeye me’mûr
Tevfik Fikret

memzûc: bk. mezc.

men: Ar. O kimse ki, kim, kim ki.

Men aref sırrını fehm etmez iken şimdi
Niçe zahidgeçinir var ulemâ şeklinde
Behiştî
Men aref sırrını fehm eylemişiz ey Rûhî
Ehl-i şekden değiliz ârif-i billâhız biz
bağdatlı Ruhi

men’: Ar. Bir şeyi yapmadan alıkoymak, geri durdurmak, yaptırmamak, yasaklamak.

Harîs olur kişi pek men’ olunduğu fi’le
Revâc-ı bâdeye fart-ı yasağdır bâis
Keçecizade İzzet Molla
Kimdir bizi men’ eyleyecek bâğ-ı cinândan
Mevrûs-ı pederdir, gireriz, hâne bizimdir
Nâbî

men’-i âsâyiş-i gül-bister-i hâb: Gülden uyku yatağının rahatını bozma.

Nâlesiz var harem-i yâre ki ey dil nâlen
Men’-i âsâyiş-i gül-bister-i hâb eylemesin
Nâilî

men’-i ehl-i ışk: Aşk ehlinin men’i.

Hâlimi gördükce men’-i ehl-i ışk eyler fakîh
Hüccet-i maktû’uyok eyler kıyâs ile amel
Fuzûlî

memnû’: Men edilmiş, yasaklanmış.

Meyve-i memnû’dan tadmak günâhından beri
Kârbân-ı aşk bitmez bir beyâbândan geçer
Yahya Kemal

memnû’-ı kûy-ı vuslat: Kavuşma köyünün yasaklanışı.

Memnû’-ı kûy-ı vuslat ise pâyımız ne gam
Pây-ı hayâlimiz hele vârestedir bizim
Nâbî

menâkıb: bk. menkabe.

meNâbî’: bk. menba’

menâl: Ar. 1. Nail olunan, ele geçirilen
şey. 2. Yetiştirme, nail olma.

Gözümden çıktı yaşım gibi dünyâ âşık olaldan
Menâl ü mâlı dünyânın bana
Lât ü Menât olmaz
Taşlıcalı Yahya Bey
Cevheri nazmımladır haysiyyet-i sarrâf-ı dehr
Heft-genc-i âlemin mâl ü menâlidir sözüm
Yenişehirli Avni

menâm: Ar. Nevm’yden; 1. Uyku, 2. Rüya, düş.

Çün istedi ol menâma tefsîr
Senden ona müjde verdi takdîr
Fuzûlî

menâr, menâre, minâre: Ar. Nûr’dan; 1. Nur, ışık yeri. 2. Fener kulesi. 3. Minare. c. menârât, menâir.

Her menâr üzre kanâdildengeçirdin tavk-ı nûr
İ’tikâf ashabının kalbine bahş ettin sürûr
Aşkî

menâr-ı âh: Ah minaresi.

Bir
Cum’a kûşesinde ölürsem firâk ile
Nâlem menâr-ı Aha seğirdip salâ vere
Enverî

menâr-ı dâr: Darağacı kulesi.

Menâr-ı dârdan
Mansûr’a bâng-ı aşk urdurmak
Heves-kâr-âne hâl-i âşıkı teşhîr içindir hep
Esrar Dede

menâr-ı şâh: Şah kulesi.

Yılda bir kerre menâr-ı şâhdan dîdâr gül
Gösterir nite ki nûr-ı Ahmed-ı Muhtâr gül
Necati Bey

minâre, menâre: Namaz vaktinin geldiğini bildirmek için camilerde müezzinin çıkıp ezan okuduğu yer.

Etmez tarîk-ı Hak’ta olan halka ser-fürû
Eğmez minâre kametini bâd eserse de
Râtip
Ahmet Paşa
Bir yanda bir amûd-ı seher bir minâre var Üstünde bir hilâl-i gam-âlûd, Zühre var
Kemalzâde Ekrem Bey

minâre-i Mansûr: Mansur’un minaresi.

Semt-i belâda bellemişim dâr-ı vahdeti
Seng-i nişân minâre-ı Mansûr’dur bana
Şeyh Galip

minâre-i sebzîn: Yeşil renkli minare.

Olsa kabâ-yı sebz ile ol serv cilve-ger
Gûyâ olur minâre-i sebzîn âşikâr
Seyyit Vehbî

menârât: Minâre’ler.

Ey kubbeler ey şanlı mebânî-i münâcât
Ey doğruluğun mahmili ezkâr-ı menârât
Tevfik Fikret

menârât-i refî’-i mebhit-i envâr-ı Yezdâ

nî: Allah’a ait nurların indiği yüce minareler.

Menârât-i refî’-i mehbit-i envâr-ı Yezdânî
Leb-i bâm-ı bülendi maşrık-ı mihr-i hidâyettir
Nedim

menâir: Minâre’ler.

menâir-i hem-vâr: Uygun minareler.

Hidâyet-i reh-işer’î için alâimdir
Değil abes bu görünen menâir-i hem-vâr
Ziyâ Paşa

menâs: Ar. Kaçıp sığınılacak yer.

Gel gönül gözle rızA’-i aşka uy ol hâs-ı hâs
Geç bu dacvâ-yı emelden aşka ol cândan menâs
gaybî

menâsıb: bk. mansıb.

menâtık: Ar. Nitâk’tan> mıntaka’nın
çokluğu.

Mıntıkalar, bölgeler. menâtık-ı dûşîze-i tahayyül: Hayal edilen insan ayağı basmamış bölgeler. belde
Durur menâtık-ı dûşîze-i tahayyülde
Ahmet Hâşim

menâzır: bk. manzara.

menba’: Ar. Nebe’ân’dan; 1. Suyun çıktığı yer, kaynak. 2. Pınar. c. meNâbî’.

Hamdülillah yine bir hayr alâmet gördük
Madelet menbâ’ını sağ u selâmet gördük
Behiştî
Aynı menba’ları ihyâ için artık burada
Kafanız işlesin, oğlum, kanal olsun arada
Mehmet Akif
Kurursa bir gün o menba’ ne his kalır ne hayât
Beka-yı dîn ile kâim hayât-ı cem’iyyet
Mehmet Akif

menba’-ı Âb-ı Hayât: Ebedilik suyunun kaynağı.

Mecma ’l-bahreyni mesken kıldı
Hızr-ı aklımız
Menba’-ı Ab-ı Hayât olduk gelen gelsin beri
Nuri

menba’-ı cûd: Cömertlik kaynağı.

Dest-i kûtâhmızı etmemiş Allah resâ
Menba’-ı cûdunu yoksa elimizle kaparız
Keçecizade İzzet Molla

menba’-ı cûy-i merâm: Meramın aktığı kaynak. menba’-ı cûy-i merâm ol muksim-i rızk-ı enâm
Olsun ilâ-yerme, l-kıyâm şâhân-ı dehre mültecâ
Seyyit Vehbî

menba’-ı dehhâş: Dehşetli kaynak.

Bir çağlayanın menba’-ı dehhâşına doğru
Tırmanmaya benzer, yüzerek, başka değil bu
Mehmet Akif

menba’-i fesâd: Fesat kaynağı.

Etmiş birbiriyle bir başka ittihâd
Mey mebde-i füten ise hum menba fesâd
Servet (Osman. Efendi)

menba’-ı feyz: Feyiz kaynağı.

Taaddüd eylemez îcâb menba’-ı feyze
Piyâle olsa hezârân yine sebû birdir
Keçecizade İzzet Molla

menba’-ı hayâ: Hayâ kaynağı.

Osmân ki buldu gözleri nûreynin ile nûr
Hem ma’den-i atâ idi hem menbahayâ
Nizami menba’-ı ihsân: İhsan kaynağı.

Menba’-ı ihsânı
Yayâ kimden eylersem suâl
Hep şehâ ol der-geh-i devlet-penâhı gösterir
Şeyhülislam Yahya

menba’-ı irfân: İrfan kaynağı.

Ta’lîm eden
Hudâ idi ümmî isen ne var
Oldun ukûle menba’-ı irfân efendimiz
Faruk K. Timurtaş

menba’-ı sırr-ı fenâ: Yokluk sırrının kaynağı.

Menba’-ı sırr-ı fenâda katı nâdir bulunur
Şimdi bir mürşid-i kâmil budâlâ şeklinde
Behiştî

menba’-ı ulviyyet-i sevdâ: Sevda yüceliğinin kaynağı.

Sen, ey mâh, ey muallâ menbaulviyyet-i sevdâ
Kılarsın kalb-i meftûrumda şevk-i itilâ peydâ
Tevfik Fikret

meNâbî’: Menba’lar, kaynaklar.

Bakın ne hâle getirmiş ki cehlimiz dîni
Hurâfeler bürümüş en temîz meNâbîni
Mehmet Akif

mendîl: Ar. 1. Mendil. 2. Küçük havlu, peçete, yağlık. c. menâdîl.

Ser-i sünnîdeki destâr gibi yek-reng ol
Yürü terk eyle dü-reng olmayı mendîl gibi
Nâbî

mendûb: Ar. 1. Dinin ne yap ne yapma dediği işlerden olmayıp yalnız işlenmesi hâlinde beğenilen şeyler. 2. İyilikleri söylenerek üzerinde ağlanan ölü. c. mendûbât.

mendûbât: Mendûb’lar.

Mümîne hil’at-i dîndir kat kat
Vacibât ü sünen ü mendûbât
Nâbî

menfaat: Ar. Nef’den; fayda, kâr, çıkar. c. menâfi1. menfaat-i şâm: Gecenin menfaati.

Akşamın hayrına kıl şerr-i sabâhı tercîh
Subha koy maslahatın menfaat-i şâmı bırak
Emirîzâde Emirî (Ali Emirî Efendi)

menfaat-cû: Çıkar bekleyen, fayda uman.

Olsun eczâ-yı felekten menfaat-cûya o kim
Bir avuç hâşâkten hâsiyet ümmîdindedir
Nâilî

menâfi1: Menfaat’ler, çıkarlar.

Adem-i ma’nâ-durur rûh-ı menâfi’ âleme
Cümle zerrât-ı cihân ondan buluptur intişâ
gaybî (buluptur: bulmuştur)
Ulûm-ı hâzıradan beklenen menâfidir
Demek, birincisi ilmin; hayâta nâfi’dir
Mehmet Akif

menfûr: Ar. Nefret’ten; nefret edilen, iğrenç bulunan.

Az çok şerîrdir, biliriz, tıynet-i beşer
Menfûr olur o tıyneti lâkin kılan eşerr
Abdülhak Hâmit
Mîzan-ı Hakkta bu dahi bir özge ma’delet
Menfûr olur hüner-ver ü cühhâl-i mültefit
Ziyâ Paşa
Hak söyleyen evvel dahi menfûr idi gerçi
Hâinlere ammâ ki riâyet yeni çıktı
Ziya Paşa

mengûş: (UsA Far. Küpe.

Her ki âşıktır dediler ona terk-i ser gerek
Cân kulağına takıp bu sözü mengûş eyledim
Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)
Hemân oldur niyâzım senden ey Keyhüsrev-i sânî
Ki gûş-ı hûşa mengûş eyle dürr-i pend-i pîrânı
Bâkî
Dürr-i nazmım çarha mengûş olsa bilmez rûzigâr
Şi’r-ı Nef’î midir ol ya kevkeb-i şuarâ mıdır
Nef’î

mengûş-ı kadeh: Kadeh küpesi.

Bu gece la’l-i cüvânân oldu mengûş-ı kadeh
Duhter-i rezden tehî olmadı
Agûş-ı kadeh
Rızayi mengûş-ı yâkût: Yakut küpe.

Halka-i çeşmim onungûşundadır mengûş-vâr
Yer yer ol mengûş-ı yâkûta dilâ dür-dâne as
Enverî

mengûş-vâr: Küpe gibi.

Halka-i çeşmim onun gûşundadır mengûş-vâr
Yer yer ol mengûş-ı yâkûta dilâ dür-dâne as
Enverî

menhec: Ar. Açık ve geniş yol.

menhec-i ilm: İlmin açık yolu.

Menhec-i ilmin nice hasm olmasın erbâbına
Çerhı pâ-mâl etmedir kasd âsmânî mûzeden
Nedim

menhec-i sedâd: Doğruluk, dürüstlük yolu.

Hikmet budur ki aharına hasm olur bilip
Her kavm kendi mesleğini menhec-i sedâd
Ziya Paşa
(ahar: başka)

menhel: Ar. 1. Meralarda hayvan sulanan yer. 2. Yolcuların konakladığı sulak yer. c. menâhil.

Arz-ı kâlâ-yı kemâl eyleyeyim sâyende
Olmuşum bak nice eltâf-ı celîle menhel
Kâzım Paşa

menhel-i şemşîr: Kılıç suyu.

Düşmen-işer’i ne olageçse kılıçtan haşre dek
Menhel-i şemşîridir cân-ı adûnun minberi
Nazîm (Yahya)

menhî: Ar. Nehy’den; haram olmuş, yapılması şeran yasaklanmış. c. menâhî, menhiyât.

Cehlin gecesin sabâh kılmış
Menhîleri hep mubâh kılmış
Şeyh Galip
Gel ey menâzil-i emr-i hevâda ser-gerdân
Yeter o rddî-i menhîde bu şitâbânî
Nazîm

menâhî: Menhî’ler.

Asrî beşeriyyet oluyor hilkate âsî
Hayvânda görülmez bu menâhî vü maâsî
Abdülhak Hâmit

menhûs: Ar. Nahs’tan, uğursuz, meymenetsiz.

Sâzende dahı rütbe-i zillettedir ammâ
Remmâl ü müneccim gibi mehnûs değildir
Nâbî
Tiryâkî-i herze-hâr-ı menhûs
Ateşler içinde pîr-i kaknûs
Şeyh Galip
Gâlib görünen
Es’ad’a menhûs diyorsun “Hüznî”yi unuttun mu ne yaptın a
Sürûn
Sürûrî
-meniş: Far. “huy, tabiat” anlamlarına gelen birleşik sıfatlar yapmakta kullanılır.

âlûde-meniş: Bulaşmış huylu, yılışık.

Setr için zahid-i âlûde-meniş bâdesini
Perde eyler der-i mey-hâneye seccâdesini
Sâbit
(Bosnalı Alaeddin)
bed-meniş: Kötü huylu.

Miyân-ı güft ü gûda bed-meniş îhâm eder kubhun
Şecâat arz ederken merd-ı Kıbtî sirkatin söyler
Koca Râgıp Paşa
kec-meniş: Kötü huylu.

Cihânda kec-menişten râst-kîşin renci efhândur
Bu menzil-gehde tîrin çektiği cevri kemân çekmez
Âsım (Bursalı Seyyid
Mustafa Çelebi) menkabe, menkabet, menkıbe: Ar. Nakb’ten; yayma, tarihte meşhur kimselerin durumlarını, övünülecek vasıflarını anlatan hikâye ve fıkralar. c. menâkıb.

Şeref-i kevkebe-i menkıbetinle tuttu
Alemi relrele-i şöhret ü nâm-ı devlet
Münif

menkabet-i kitâb-ı tenzîl: İnen kitabın menkabesi.

Tevrât ola mı yâhûd enâcîl
Hem menkabet-i kitâb-ı tenzîl

menâkıb: Menkabe’ler.

Sensin o saff-şiken kim yazılsa menâkıbın
Her muhtasar rivâyeti bir dâsitân olur
Nef’î

menâkıb-ı sevdâ: Sevda menkıbeleri.

Fısıldıyordu derinden sükûnu hoş-sohbet
Leyâl-i mâzîye
Ait menâkıb-ı sevdâ
Hüseyin Sîret

menkabet-i Süleymân: Süleyman’ın menkıbesi.

Yazmış eltâf-ı şehen-şâhı mürebbî sühana
Şâh-ı Üveys ile yazan merkabet-ı Süleymân’ı
Nef’î

menkûb: Ar. Nekbet’ten; 1. Talihsiz, nekbete düşmüş. 2. Gözden ve mevkiden düşmüş.

Makbûl isen hitâbına herkes kulak verir
Menkûb isen kelâmını bir ferd dinlemez
Yahya Kemal

menkûb-ı dost: Dostluktan düşmüş
İkisi birdir muazzeb eylemekte âdemi
Tâli’-i mes’ûd-ı düşmen kevkeb-i menkûb-ı dost
Sâbit

menkûha: Ar. Nikâhlı kadın.

Eğer kim
Zühre-i zehrâyı da lâyık görürlerse
Olurdu hâmile olmak için menkûha Îsâ’ya
Nef’î

menkûs: Ar. Nüks’ten; 1. Baş aşağı çevrilmiş, ters dönmüş. 2. Hastalığı yeniden ortaya çıkmış. 3. Araplarca sol ön ayağında beyaz bulunan at.

Var mı bu dehrde bir kasr-ı emel kim âhir
Ser-nigûn eylemeye onu bu çerh-i menkûs
Esrar Dede

menkûş: Ar. Nakş’tan; 1. Nakş olunmuş, işlenmiş, resim yapılmış, boya ile süslenmiş. 2. Nakışlı pencere.

Ne gûş-ı Zühre menkûş eylemiş hergiz ne vaz’ etmiş
Ola bir danesin devrân nitâk-ı pâk
CevzA’ya
Şenf menkût: Ar. Nokta’tan; 1. Noktalanmış, üzerine nokta konulmuş, noktalı. 2. “ebced” hesabıyla ve noktalı harflere göre tertip edilmiş tarih.

Halka târihini menkût ile ettim işrâb
Şerbeti sundu
Şekerzade’ye sâkî-i ecel (1788)
Sürûrî
)
Söyledim târîh-i menkût eyleyip bezl-i vücûd
Bastı seylâb-ı adem
Hayrî-i sâfî-tıyneti
Sümn menn: Ar. 1. Kudret helvası. 2. İhsan etme, iyilik etme. 3. Batman. 4. Edilen iyiliği başa kakma.

Ne bilsin tîh-i gaflette olanlar minnet-i menni
Piyâz ehli olan amâ ne hazz eyleye selvâdan
Hamdullah Hamdi
Menn ü selvâya fakîr-âne kanâat lâzım
Olma muhtâc piyâz u ades ü hınta vü sûm
Yenişehirli Avni

nemmâmın bize kahr-ı makamı lutf u menn oldu
Dü-çeşmimgarka-i eşk olmadan kurtuldu havf-ile
süleyman Paşa

mennân: Ar. Kullarına nimet ve ihsan eden Allah’ın isimlerindendir.

Tealâllah yâ
Hannân ki zâtına zevâl olmaz
Yüce
Sultân yâ
Mennân nüzûlü intikâl olmaz
Ümmî Sinan
Gel imdi aklını devşir sülûk et yoluna
Hakk’ın
Çıkar kalbinden inkârı tecellî eylesin
Mennân
Nasuhî

mennân-ı muhibb: Sevgili Allah.

Eylesin zâtını
Mennân-ı muhibb
Kasr-ı firdevste hem-bezm-i habîb
Muallim Naci

mensî: Ar. Nisyân’dan, unutulmuş, unutulan. c. mensiyât.

Eğerçi bunca zemândan
Behiştî

mensî idi
Selâmdan hele almışsınız selâmet olun
Behiştî
Ey seyf ü kalem, ey iki mahkûm-ı siyâsî
Ey behre-i fazl u edeb ey çehre-i mensî
Tevfık Fikret

mensiyyet: Unutulma hâli.

Kardeşim kurduğun âmâli devirmekte ölüm
Beni göm hufre-i mensiyyete, Atîni de göm
Mehmet Akif

mensûb, mensûbe: Ar. Nisbet’ten; bir şeyle veya şahısla ilgisi bulunan.

Fars ıklîmine düşmüş
Şirâz
Ona mensûb o zebân-ı mümtâz
Sünbülzade Vehbi
Bana mensûb ise bâzîçe dahi âlîdir
Şu hümâ-yı felek-ârâyı ben ettim a’M
Muallim Naci
Kitâb-ı der-geh-ı Monlâ’ya ben mensûb olur muydum
Tevessül etmeseydim himmet-i merdâne gönlümden
Keçecizade İzzet Molla

mensûc: Ar. Nesc’ten; dokunmuş, örülmüş.

Târ-ı berk-ı âhtan mensûctur seccâdesi
Çeşme-i hûn-ı ciğerdir vuzû-ı ehl-i dili
Yenişehirli Avni

mensûh: Ar. Nesh’ten; hükümsüz kılınmış, nesh olunmuş, hükmü kaldırılmış.

Lutf eyle kitâb-ı aşkın irsâl eyle
Mensûh ola tâ ki bende ahkâm u vücûd
Azmizâde Hâletî

mensûh ü münhasif: Sönmüş ve hükmü kaldırılmış.

Mensûh ü münhasif, mütenahnih, ateh-lika: Bir varlık.

İşte çehre-i mâzî-i zî-beka
Tevfik Fikret

mensûr: Ar. Nesr’den; 1. Saçılmış, dağılmış, parça parça. 2. Manzum olmayan, vezinsiz, kafiyesiz söz.

Atâsı medhini tezyîn için ol genc-i gevherden
Çıkardım silke dizdim bir tabak lü’lü’-i mensûru
Nef’î

mensûr-ı îd: Bayramın yayılışı.

Selh-ı Şa’bân ile oldu lâtû işret nâ-bedîd
Gurre-ı Şevvâl ile yazdı felek mensûr-ı îd
Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

menşe’: Ar. Neşv’den.

Bir şeyin neşet ettiği, ortaya çıktığı yer, esas, kök. 2. Bitirilen mektep, yetişilen yer.

Hâk-i haremi menşe’-i ikbâl-i ekâbir
Ceyb-i keremi kîse-i erbâb-ı recâdır
Nef’î

menşe’-i ashâb-ı himem: Himmet sahiplerinin kaynağı.

Mevlid ü menşe’-i ashâb-ı himem
Terbiyet-hâne-i esnâf-ı ümem
Nâbî menşe’-i ikbâl-i ekâbir: Büyüklerin talih kaynağı.

Hâk-i haremi menşe’-i ikbâl-i ekâbir
Ceyb-i keremi kîse-i erbâb-ı recâdır
Nef’î

menşe’-i kazâ: Kaza kaynağı.

Defter-i nüh-feleğe sığdıramaz fihristin
Etse menşe’-i kazA nüsha-i vasfın tesvîd
Kâzım menşûr: Ar. Neşr’den; 1. Neşr olunmuş, dağıtılmış, yayılmış. 2. Padişahın vezirlik, müşirlik veya kadılık başının rütbe tevcihini içine alan ferman. 3. mat.

Prizma. c. menâşîr.

Hezâr şükr
Cenâb-ı Hudâ’ya kim gördüm
Fürûğ-ı kevkeb-i ikbâlin olduğun menşûr
Nâbı
Benim ol Hüsrev ü sâhib-kırân-ı mülk-endîşe
Ki münşî-i kadr yazmış berâtımda bu menşûrı
Nef’î
Safha-i âleme menşûr olarak unvânın
Etti tevkî’-igümkeşteyi bî-nâm ü nişân
Şinasi

menşûr-ı a’mâl: Emellerin yayılışı.

Benim menşûr-ı a’mâlim yeterdi rûz-ı mahşerde
Seg-i kûyun izi olsa ber’âtimde nişân için
Âhi menşûr-ı cemâl: Güzelliğin yayılışı.

Hatt-ı lebi nakşı nakşıla nigârın kaşı resmi
Menşûr-ı cemâle biri mühr ü biri tuğrâ
İbni Kemâl

menşûr-ı felek: Feleğin yayılışı.

Öykünme tuğrasına sen hüsrev-i hüsnün
Menşûr-ı felekte görünen gurre-i garrâ
İbni Kemâl

menşûr-ı hüsn: Güzelliğin yayılması.

Menşûr-ı hüsnü olmağa hükm-i cihân-mutâ’
Zülfü dehânı mühr ü nişândan haber verir
Necati Bey

menâşîr: Menşûr’lar. menâşîr-i düvel: Yayılmış devletler.

Bârekallah zehî kevkebe-i devlet kim
Oldu pîrâye-i unvan-ı menâşîr-i düvel
Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

menâşîr-i kemâl: Tam menşurlar.

Sözü şeh-beyt-i şeref-nâme-i dîvân-ı hüner
Nâm-ı tuğrâ-yı dil-ârâ-yı menâşîr-i kemâl
Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

menûn: Ar. Zaman, vakit; dehr, rüzgâr.

Na’ralar müşte-zen-i tabl-ı sımâh-ıgerdûn
Sadmeler, zelzeleler hadşe-res-i kalb-i menûn
Tevfik Fikret
Olalı turfe-nümâyân-ı garâbât-ı şuûn
Görmedi mislini bu çâr-sû-yı reyb-i menûn
Ziyâ Paşa
Beni âvâre kıldı reyb-i menûn
Hânmânım harâb, bağrım hûn
Muallim Naci

me’nûs: Ar. Alışılmış, alışık, ünsiyet olunmuş.

Firâk-ı zülf-i siyâhınla olalı me’nûs
Nigeh-bânlık ederler leyâle dîdelerim
Halim
Giray (Kırım Hanı)
İttihâdın göresin hüsn ile aşkın anda
Gönlünü eyler isen ehl-i safâya me’nûs
Esrar Dede
Cihân zindân imiş gûyâ ben anda kalmışım mahbûs
Beld-âlûd ügiryân ü garîb ü zâr ü gam-ı me’nûs
Recaizade Ekrem

me’nûs-ı ahzân: Hüzünlere alışık.

Ferah bîgâne resmin gösterirse etmem istib’âd
Gönül me’nûs-ı ahzan oldu derd-i tâ-be-keylerle
Nedim

me’nûs-ı hûr: Huriye alışık.

Ol meh benimle hem-dem olduğu yoktur olmaz
Me’nûs-ı hûr âdem olduğu yoktur olmaz
cem Sultan

menût: Ar. 1. Asılı, asılmış. 2. Bağlı, menbut.

İktitâfî semer-i sa’yin olur sabra menût
Dâimâ hâsıl-ı maksûda zemân lâzımdır
Emirîzâde Emirî (Ali Emirî Efendi)

menzil: Ar. Nüzûl’den; 1. Konak yeri. 2. Ev. 3. Bir günlük yol, konak. 3. Mesafe. c. menâzil.

Zâyi’ geçirme ömrü bu dem künc-igamda kim
Menzil kenâr-ı bâğ u leb-i cûy-bârdır
Bâkî
Devr eder
Bakî-sıfat-ı hurşîd o mâhun menzilin
Işk ser-gerdânıdır Allahü a’lem eygönül
Bâkî

menzil-i aşk: Aşk yeri.

Menzil-i aşka erişmiş er idi
Hem erenler yoluna rehber idi
Sünbülzade Vehbi

menzil-i ayş u tarab: Eğlence ve içki yeri.

Menzil-i ayş ü tarab hurrem ü âbâd olsun
Yakalım zerk u riyâ deyrini vîran edelim
Bâkî

menzil-i hâk: Toprak yer.

Akıbet cümlemizin menzil-i hâk
Kime etmiş bu felek kâm u merâm üzre vefâ
Reisilküttab
Arif menzil-i ışk: Aşk menzili, aşk konağı.

Ok gibi doğru varır yâ(y) gibi eğri eremez
Menzil-i ışkı nigârın ne aceb menzil olur
Hayâlî Bey

menzil-i işret: Zevk ü sefa yeri.

Rûşen oldu açılıp dîde-ı Ya’kûb-ı emel
Demidir menzil-i işret ola beytü’l-ahzan
Bâk

menzil-i maksûd: Varılmak istenen yer.

Fuzûlî deme yetmek menzil-i maksûda müşkildir
Tutan dâmân-ı şer’-ı Ahmed-ı Muhtâr yetmez mi
Fuzûlî
Erişir menzil-i maksûduna
Aheste giden
Tîz-reftâr olanın pâyına dâmen dolaşır
Hâtem
î (Edirneli)

menzil-i Mirrîh: Merih’in yeri.

Yüzün üstünde vatan tutsa gözün olmaz aceb
Menzil-ı Mirrîh ki derler âfitâb üstündedir
Nizamî

menzil-i nâ-ber-karâr: Karar verilmemiş
yer.

Olur bu menzil-i nA-ber-karârı süst-i esas
Gehî girîve-i mâtem gehî nişîmen-i sûr
Nâbî

menzil-i şîr ü pelenk: Arslan ve kaplan yeri.

Rûyunu zerd ü tenin pür-dâg idelden ehl-i derd
Menzil-i şîr ü pelenk oldu muhabbet pîşesi
Şeyhülislam Yahya
(idelden: ettiğinden beri)

menzil-i ümîd: Ümit yeri.

Ermedi ser-menzil-i ümmîde
Cevrî tîr-i âh
Geçti ammâ nüh-felekten, arş-ı a’lâdan bile
Cevrî (İbrahim Çelebi)

menzil-i vîrân: Harabe yer.

Dilâ bu menzil-i vîranı sanma cây-ı sürûr
Ki kasr-ı dehre bulunur hezar dürlü kusûr
Hayâlî Bey

menâzil: Menziller.

Olsa aceb mi râh-revân-ı taleb nahîf
Esb eyledikçe tayy-i menâzil zebûn düşer
Nâbî

menzil-geh, menzil-gâh: Menzil yeri, konak.

Cihânda kec-menişten râst-kîşin renci efzûndur
Bu menzil-gehde tîrin çektiği cevri kemân çekmez
Âsım (Bursalı Seyyid
Mustafa Çelebi)

menzil-sâz: Menzil yapan.

menzil-sâz-ı endûh: Gam menzili yapan.

Hâtır-ı zârımda menzil-sâz-ı endûh olmağa
İttihâd etmiş gibi derd ü anâ-yı kâinât
Yenişehirli Avni

menzilet: Derece, yükseklik derecesi.

Olsun be-hak levh ü kalem dem-be-dem füzûn
İkbâl ü kadr ü menzilet ü ömr ü devleti
Akf Paşa
Çubuklu
Göksu sâir kûşe kûşe menziletler hep
Zemân-ı devletinde her biri oldu cihân-pirâ
Nedim

menzûl: inmeli, mefluç, felç olmuş.

Yaşar hâlâ yaşar bî-çâre mahkûm-ı ezA, ma’lûl
Yaşar zîrâ ölümden ba’zen en mehcûr olur menhâl
Kemalzâde Ekrem Bey

menzilet: bk. menzil.

menzûl: bk. menzil.

merâhil: bk. merhale.

merâk: Ar. 1. Bir şeyi anlamak ve öğrenmek için duyulan arzu. 2. Bir şeyle uğraşmak arzusu. 3. İstek, arzu, düşkünlük. 4. Telaş, kuruntu. 5. İç darlığı. 6. Kaygı, tasa. 7. Dalgınlık, kara sevda.

Edip nerm ü dürüştü lâmise tafînine mevkûf
Meşâmmı bûya vakf etmiş merâka lezzeti ihdâ
Münif
Gerçi mihr-i devr-i feyz olmakla buldum iştihâr
Pâyine düşmek merâkımdır her akşam sâye-vâr
Muallim Naci

merâm: Ar. 1. Maksat, istek, niyet. 2. Konya’nın meşhur bağları.

Ne acâib döndü merâm üzre yine olmuş iken
Böyle bir devr-i muvâfik feleğe emr-i baîd
Nef’î

merâm-ı âşıkân: Âşıkların isteği.

Merâm-ı âşıkân mahv olmadır aşkında çün yârin
Hemân olsun gehî bî-hod gehî bî-hûşgehî bî-hîş
Esrar Dede

merâm-ı dil: Gönül isteği.

Rü’yâ görür gibi görürüm cümle âlemi
Sensin merâm-ı dil bu cihân-ı hâbdır bana
N’ıhat merâm-ı hükm-i ezel: Öncesizlik hükmünün maksadı.

Asıl merâm-ı hükm-i ezel bulmadır vücûd
Zahirdeki savâb u hatâ hep bahânedir

merâm-ı ibka: -yı nâm: Nam bırakmak niyeti.

Merâm-ı ibka: -yı nâm etmekse bir mısrâ’ da kâfidir
Aceb hayretteyim ben sedd-ı İskender husûsunda
Koca Râgıp Paşa

merâret: Ar. Acılık.

Lezzet-i la’l-i lebi telhî-i âzar iledir
Olmaz ol meyde halâvet ki merâret yoktur
İzzet Ali Paşa
Gönlümü isrâf ü tebâh ettiğimi
Bin merâretle bugün anlıyorum
Tevfik Fikret
Nâ-kes bir âdem oğlu merâret verir
Kemâl
Nâ-merd olursa sîneye bir fazla dâg olur
Yahya Kemal

merâsim: Ar. Mersem’ler, âdetler, kaideler.

Teklik şekli kullanılmaz.

Merâsim meclis-i üns-i sebük-rûhâna sıklettir
Miyân-ı asdıkada şart-ı ülfet terk-i külfettir
Hersekli Arif Hikmet
Tek olmasın kavâid-i ihlâs ber-taraf
Mâni değil merâsime dâir kusûrumuz
Nâbî
Merd işine karışırsa nisvân
Çâresin görmelidir böyle hemân
Sünbülzade Vehbi

merâsim-i işrâkiyân-ı âlem-i üns: Yakınlık âleminin aydınlatılan merasimi.

Budur merâsim-i işrâkıyân-ı âlem-i üns
Sühanla sâmia leb-rîz ü encümen hâmûş
Sâlik (Kasımpaşa Mev.

Şeyhi
Halil Efendi
Mahdumu)

merâyâ: bk. mir’ât.

merbût: Ar. Rabt’tan; 1. Raptolunmuş, bağlı, bağlanmış. 2. Bitişik, ulaşmış. 3. Eklenmiş. c. merbûtât.

Bir ucu takdîre merbût olduğundan
Dânişâ Rişte-i emniyye çok tahrîk ü ibrâm istemez
Dâniş (Dâniş-ı Atık; Dâniş-i Kadim)

mercân: Ar. 1. 1lık denizlerde yaşayan kırmızı kalker iskeletli hayvan ve bu deniz hayvanının iskeletinden elde edilen süs eşyalık madde.

Divan edebiyatında sevgilinin ağzı, dudağı, âşığın kanlı gözü mercana benzetilir. 2. Şirinlik muskası olarak yazılan bir duanın ismi de mercan duasıdır.

Gözün sadefinden nice dür-dâne dökersin
Şol dişi güher dudağı mercân ere umma
Dehhâni
Dedim lebin ki
Ab-ı Hayât’ı hacîl kılar
Mercân mı ya akîk-ı Yemen dedi iksi de
Şeyhi
Bin duâ verip alırlar çünki bir düşnâmını
Kufl-i mercân urma cânâ dürc-i gevher üstüne

nizami

mercân-ı kerem: Cömertlik mercanı.

Bî-bahâ oldu akîk-ı Yemen-i cûd u atâ
Bahr-i lûtfunda bitelden berü mercân-ı kerem
cem Sultan

merci’: Ar. Rücû’dan; 1. Dönülecek, rücu edilecek yer. 2. Başvurulacak yer veya kimse. c. merâci’.

merci’-i âlem: Âlemin başvurulan yeri.

Sana senden gayrı aslâ kimseden yok fâide
Merciâlem özündür hep sanadır âide
Gaybî

merci’-i eşrâf-ı ümem: Ümmetlerin en şerefli başvurulacak kimsesi.

Hak muntazamü’l-hâl ede devletle vücûdun
Olpâyede kim mercieşrâf-ı ümemdir
Nef’î

merd: Far. 1. İnsan, adam. 2. Özü sözü doğru; bahadır, yiğit. 3. Erkek. c. merdân
Belâya merd olanlar sabreder nâ-merd sabretmez
Tamâm olsa ayârı etmez altuna ziyân âteş
Hayâlî Bey
Merd işine karışırsa nisvân
Çâresin görmelidir böyle hemân
Sünbülzade Vehbi
Köroğlum besler merdleri
Yumşak ederler senZeri
Köroğlu merd-i bî-hâb: Uykusuz yiğit.

Senin çün terk-i hâb ettim yine ifşâ-yı râz oldu
Eğerçi râzını söyler demişler merd-i bî-hâba
Pertev Efendi

merd-i bî-kayd: Kayıtsız insan.

Merd-i bî-kayda belâ-keşlikdedir ârâm-ı dil
Yoksa çoktan terkederdim cânı da cânânı da
Şeyh Galip

merd-i dânâ: Bilgin kişi.

Cedel-kârâna hâmûşî gibi rengîn cevâb olmaz
Sükûtun merd-i dânâ hasmını ilzam için saklar
Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

merd-i gayûr: Gayretli kişi.

İsnâd-ı ta’assub olunur merd-igayûra
Dînsizlere tevcîh-i reviyyetyeni çıktı
Ziya Paşa

merd-i Hudâ: Tanrı adamı, dindar adam.

Yanına vardıkta o merd-ı Hudâ
Oldu iki dîdeme de sürme-sâ
Vâhid

merd-i kalender: Kalender kişi.

Dünbekîler eser-i fakr u fenâ gösteremez
Nitekim merd-i kalender edemez lâf-ı bürût
behiştî

merd-i kâmil: Olgun kişi.

Ummân içinde pençe-i mihre mümâsilim
Oldum garîk-ı bahr-i fenâ merd-i kâmilim
Şeyh Galip

merd-i Kıbtî: Çingenenin merdi, özü sözü doğru olanı.

Miyân-ı güft ü gûda bed-meniş îhâm eder kubhın
Şecâat arz ederken merd-ı Kıbtî sirkatin söyler
Koca Râgıp Paşa

merd-i merdân: Mertlerin merdi.

Vîrânî dervîşin sözün kabûl et merd-i merdân ol
Bugünü yarına koyma sak ın ferdâya aldanma
viranî

merd-i meydân: Meydan yiğidi.

Merd-i meydân ki çeke tîg-ı hadîd
Olur elbette ya gâzi ya şehîd
Atâyî (Nev’izade Atâullah)

merd-i meydân-ı hüner: Hüner meydanının yiğidi.

Aleminde herkes eyler hod-be-hod davâ-yı zûr
Merd-i meydân-ı hüner ma’lûm olur rûz-ı mesaff
Koca Râgıp Paşa

merd ü zen: 1. Erkek ve kadın. 2. Herkes, bütün âlem.

Koyup taşa başın olur nâle-zen
Terahhum ederdi gören merd ü zen
Keçecizade İzzet Molla

merdân: Merd’ler, erkekler; yiğitler; erenler.

Avniyâ
Zâl-i zemânın mekrine aldanma
Kim zenânın cevrini çekmek gelir merdâna güç
Avnî
Kilâb-ı der-geh-i monlâya ben mensûb olur muydum
Tevessül etmeseydim himmet-i merdâne gönlümden
Keçecizade İzzet Molla

merdân-ı ışk: Aşk erleri.

Pîre-zen dünyâya baş eğme gönül yoksa hemân
Adını merdân-ı ışk içinde nâ-merd eyledin
Behiştî

merdân-ı râh-ı ışk: Aşk yolunun erleri.

Bâkî acûz-i dehre er olmaz zebûn olan
Merdân-ı râh-ı ışk demezler ona recül
Bâkî

merdân-ı reh: Yol arkadaşları.

Eyle merdân-ı rehe bendeni yâ
Rab hem-râh
Râh-ı âsân ten-i sâbir dil-i sevdâ-ver ver
Esrar Dede

merd-âne: Mertçe, erkekçe.

Elinde tîğı cellâd-ı felektir ol büt-i ra’nâ
Siyâset-gâh-ı aşkında yine merd-âne bî-pervâ
Beliğ

merd-âne-gî: Yiğitlik, cesurluk.

Şöyledir merd-âne-gî zâtında kim hâb içre ger
Bir gece görse hayâlin zal-i çarkın gözleri
Nedim

merdûd: Ar. Redd’den; 1. Reddolunmuş, kovulmuş. 2. Geri çevrilmiş, geri döndürülmüş.

Ser-nigûn gördüm bugün ağyâr-ı merdûdu yine
Benzer ol şeytânı sürdün ey melek der-gâhtan
Âhî
Nice âdem diyem ol şahsa ki bir nefes-için
Ol şeytân gibi dehlîz-i rızâdan merdûd
Yenişehirli Avni

merdûd-ı edeb: Edebi reddedmiş.

Hûy-i bed, âdet-i bed, meşreb-i bed
Eder erbâbını merdûd-ı ebed
Nâbî

merdûd-ı Hâlık: Allah’ı reddetmiş.

Makbûl-i halk kılmış iken ilm ü ma’rifet
Merdûd-ı Hâlık eylemeye irtişâsını
Fuzûlî

merdüm: Çi.

») Far. İnsan, adam. c. merdümân.

Hemân sen merdüm ol da eyle pür-hemyân ü dâmânı
Birer gevher verirler sana aşkın mâye-dârânı
Nâbî
Makâbirdir kabağım kanlı eşkim içre merdümler
Şehîd-i ışk olanlardır yatar kanlı kefenlerle
enverî (kabak: göz kapağı)
Olur mu nâkis adam hîç asâletinden dem urmakla
Değildir merdümü kaydında merdüm-zâdedir sözde
Muallim Naci

merdüm-i âlem: Dünya insanı.

Gördü yoktur merdüm-i âlemde âsâr-ı vefâ
Girdi ism-i bî-müsemmâ şekline
Anka: gibi
Nâbî

merdüm-i bî-kâr: İşsiz insan.

Her kârı bırak maksadını kendine kâr et
Matlûba eren merdüm-i bî-kâr değildir
Esrar Dede

merdüm-i bînende: İlerisini gören insan.

Var ise mühr-i nübüvvet merdüm-i bînendedir
Ol tenipür-nûru lâyıktır desem ayne’l-yakîn
Nadirî (Ganizade)

merdüm-i câhil: Cahil insan.

Bağlamaz itleri yerine
Nizâmî seni yâr
Onu âdem yerine merdüm-i câhil bağlar
Nizami merdüm-i çeşm: Gözbebeği.

Dil nigâh-ı lûtf umar bilmez ne bî-rahm olduğun
Merdüm-i çeşminden insâniyyet ümîdindedir
Nâilî
Merdüm-i çeşmime bilmem ne füsûn etti felek
Giryemi etti füzûn eşkimi hûn etti felek
Selimî (Yavuz Sultan Selim)

merdüm-i dânâ: Bilgili göz.

Nahîfî nakş-ı reng-â-reng-i dehre olma dil-beste
Cihân-ı bî-bekaya rağbet etmez merdüm-i dânâ
Nahifi (Süleyman)

merdüm-i dîde: Gözbebeği.

Hani bir merdüm-i dîdem gibi demler sürmüş
Şevk-ı mihrinle senin yaş yaşamış gün görmüş
Cinânî merdüm-i dîde-i ebnâ-yı zemân: Zamane insanlarının gözbebeği.

Merdüm-i dîde-i ebnA-yı zemân
Cevher-i rûh-ı vücûd-ı devrân
Enderunlu Fazıl merdüm-i dîde-i ekvân: Âlemlerin göz bebeği.

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen
Şeyh Galip

merdüm-i dîn: Din adamı.

İbret alıp hikâyet-ı Ferhad ü Kays’tan
Merdüm-i dîn cihânda esîr-i zen olmasın
Ziyâ Paşa

merdüm-i dünyâ-perest: Dünyaya tapan göz.

Zıdd-ı cinsiyyet görür âyînesinde neylesin
Ehl-i terke ta’ne başlar merdüm-i dünyâ-perest
Esrar Dede

merdüm-i gâfil: Gafil kişi.

Gözü yaşlıların hâlin ne bilsin merdüm-i gâfil
Kevâkib seyrini şeb-tâ-seher bîdâr olandan sor
Fuzûlî

merdüm-i hâbîde: Uyuyan insan.

Nûr-ı hikmet kalb-i nâ-kaMde işrâk eylemez
Çeşmin etmez merdüm-i hâbîdenin rûşen çerâg
Ali
Ruhi (Bey)

merdüm-i mahrem: Yasak edilen erkek.

Ey pîr-i mugân dest-ı
Behiştî
’de gerek mey
Onun gibi yok duhterine merdüm-i mahrem
Behiştî

merdüm-i muhtâc: Muhtaç insan.

Pejmürde
Behiştî

nin adını anıp sövdün
Ol merdüm-i muhtacın rûhuna duâ eddin
Behiştî

merdüm-i mün’im: İhsan eden insan.

Gamze peykânın eder âşıka çeşmim sadaka
Eyle kim merdüm-i mün’im vere muhtâca zekât
Fuzûlî

merdüm-i pâkîze-güher: Saf inciye benzeyen göz.

Merd-i meydân-ı hüner merdüm-i pâkîze-güher
Müdded-bahş-ı zafer-ı saff-şiken arsa-i cenk
Nef’î

merdüm-i sâhib-nazar: Görüş sahibi kimse.

Gözetirdi her birin bir merdüm-i sâhib-nazar
Devletinde pür-güher iki dükânım var idi
Enverî

merdümân: Merdüm’ler, insanlar. merdümân-ı çeşm: Göz bebekleri.

Merdümân-ı çeşmi ki onun tîğ-ı müjgân bağlanır
Bî-niyâm ol resme seyf hangi insân bağlanır
Huffî

merdüm-âsâ: İnsan gibi.

Gözümden merdüm-âsâ hâl-i rû-yı dil-rübâ çıkmaz
Süveyda-veş dilimden fikr-i zülf müşg-âsâ çıkmaz
Neylî

merdüm-âzâr: İnsan incitici, gönül kıran.

merdüm-âzâr-ı nevâziş: İltifatla gönül kıran.

Merdüm-âzar-ı nevâziş siteme rağbettir
Zâlime merhamet ef’â-yı sıyânetgibidir
Zıya Paşa

merdüm-efgen: İnsan yıkan.

Ne ola çâlâk olursa merdüm-eşgenlikte câdûdan
O mest-i işvenin çıkmaz hayâli âhûdan
Nedim

merdüm-küş: Adam öldüren.

Çerh merdüm-küştür ey dil terk-i bî-dâd etse de
Vâ-pesîndir bir nefes ehl-i dili şâd etse de
Nâilî

merdüm-nazar: İnsan bakışlı.

Rûşen-dil olsa da ne kadar merdüm-nazar
Muhtactır inâyetine sürme-dânların
Nâbî

merdüm-zâd, merüm-zâde: İnsan oğlu.

Olur mu nâkıs adam hîç asâletinden dem urmakla
Değildir merdümü kaydında merdüm-zâdedir sözde
Muallim Naci

merdümek: 1. Küçük adam. 2. Mercimek, gözbebeği.

merdümek-i dîde: Gözbebeği.

Bu sûz-ı aşka merdümek-i dîdedir sebeb
Her âteş ibtidâ şererden zuhûr eder
Nâbî

meremmet: Ar. Onarma, tamir etme.

Kılmağa meremmet bu kühen kubbe-i çerhi
Encüm diye her gece nice mıh kakarlar
Mesihi
Çeşmin ki gönül meclisini verdi harâba
Kara yer olur kaşların etmezse meremmet
Lamiî Çelebi

merfu’: Ar. Ref’den, yükseltilmiş, kaldırılmış.

Ki her bir beyti ma’mur ola mecmu’
Felekden sathı a’lâ sakfı merfû’
Şeyhi
Bâm-ı gerdûn-ı kühenden sakf-ı merfû’un bülend
Sidreden ol südde-i âlî-cenâbın müntehâ
Cinânî

merg: Far. 1. Çayır, çemen. 2. Sebze.

merg-zâr: Çayırlık, çemenlik.

Arz et bahâr-ı ârızını merg-zâra kim
Bu rengi görüp ola hayâdangül-âb gül
Ahmet Paşa
Ser-tâ-be-pâ mücevher takmış sanır arûsân
Ezhâr ile görenler eşcâr-ı merg-zarı
Ziyâ Paşa

merg: Far. Mevt, ölüm.

Hâk-i merg olmaz siper tîğ-ı nigâh-ı hasrete
Göz göz oldum şöyle kim gırbâle döndüm yâreden
Pertev Paşa
Dünyâ görünür çeşmime zulmet-kede-i teng
Yumdurdu güzel gözlerini merg-i siyeh-renk
Muallim Naci
Kefenin olsa zülf-i zer-târın
Bir müzehheb firâş olur bana merg
Cenap Şahabeddin
Beka yok gerçi kim bin yıl da olsa zindegânîde
Kat’î müşkildir ammâ merg hengâm-ı cevânîde
Hâletî (Azmizade)

merg-i adû: Düşmanın ölümü.

Şâdî-i merg-i adûdan cismim etti cânı terk
Müddet-i ömrümde bir şâd oldum ol da şâd-ı merg
Adlî (Sultan II. Bayezid)

merg-i müfâce-i zemâne: Ölüm zamanının gelivermesi.

Bin türlü maraz etse isâbet zarâr etmez
Lutf ede meğer merg-i müfâce-i zemâne
Nef’î

merg-i rakîb: Rakibin ölümü.

Vasl-ı habîb ü merg-i rakîbi diler gönül
Yâ Rab duâlarım ne zemân müstecâb olur
Muallim Naci

merg-i siyeh-reng: Kara renkli ölüm.

Dünyâ görünür çeşmime zulmet-kede-i teng
Yumdurdu güzel gözlerini merg-i siyeh-reng
Muallim Naci

merg-zâr: Mezarlık.

Ser-tâ-be-pâ mücevher takmış sanır arûsân
Ezhâr ile görenler eşcâr-ı merg-zarı
Ziyâ Paşa

mergûb, mergûbe: Ar. Rağbet’ten; 1. Sevilen, istenilen, rağbet edilen. 2. Herkes tarafından aranan.

Bu hatt-ı dil-âşûbla bir nâme-i mergûb
Dil-dârdan olsaydı eğer âşıka mektûb
Nef’î
Va’d-ı Urkûb değildir mergûb
Sonra hulf ile olursun mahcûb
Sünbülzade Vehbi
Zemistân faslını ol gonce mânend-i bahâr etti
Gül-i nev-restesi mergûb olur fasl-ı zemistânın
Şeyhülislam Yahya

mergûl, mergûle: Ar. Bükülmüş ve kıvrılmış saç, zülf.

Çün kıvırcık saç adı mergûl imiş
Büklüme çîn ü şiken de hem şikenc
Sünbülzade Vehbi
Oldu gül-şen yine bir dil-ber-i müşgîn-mergûl
Şol kadar verdi ona zînet ü zîver sünbül
Bâkî

mergûle: Bükülmüş saç.

mergûle-i zülf: Saçın büklümü.

Eylesem mergûle-i zülfün görüp bir gulgule
Ey nice bülbülleri gül-şende hâmûş eyleyem
Hayâlî Bey

merhabâ: Ar. 1. “Rahatlayın, genişleyin” anlamında bir selâmlaşma sözü. 2. “Hoş geldiniz, günaydın” yerine. 3. Şiirde övülen kimselere hitap olarak kullanılır.

Merhabâ ey bülbül-i bâğ-ı cemâl
Merhabâ ey âşinâ-yı
Zü’l-celâl
Süleyman
Çelebi
Merhabâ ey câm-ı mînâ mı yâkût-renk
Devrigelsin senden öğrensin sipihr-i bî-direnk
Nef’î
Merhabâ ey yâdigâr-ı meclis-i devrân-ı Cem
Ab-rûy-ı devlet-ı Cemşîd ü âyîn-ı Peşeng
Nef’î
Gönlümüz bir merhabâ ile ederdin karşı şâd
Ey dirîgâ etmez oldun gördüğünce merhabâ
behiştî

merhale: Ar. Rıhlet’ten; 1. Konak, menzil. 2. Varılması istenen yere kadar aşılması gereken mesafe. 3. Bir günlük yol. c. merâhil.

Ola iklîm-i ademden dahi sad-merhale dûr
Savt-ı âvâze-i ikbâlin ile ceyş-iften
Nedim
Bir merhaleden güneşle dünyâ gözükür
Bir merhaleden her iki dünyâ gözükür
Son merhale fasl-ı hazandır ki sürer
Gelmiş gelecek hepsi rü’yâ görünür
Yahya Kemal

merâhil: Merhale’ler.

Ey merâhil kat’ edip kûy-ı mücâza uğrayan
Menzil-i maksûda bundandır sorarsan doğru yol
behiştî

merhamet: Ar. Rahm’dan; şefkat gösterme, acıma; birini koruma, esirgeme.

Merhamet merhamet ey dâd-res-i haste-dilân
Beni dûçâr-ı kuyûd eyledi nef-i allâk
Aynî
Merhametten yüzünde yok leme’ân
Kutlu gün bellidir doğuşundan
Behiştî

merhem: Ar. 1. Deriye sürülen yağlı ilaç. 2. Acıyı dindirecek olan sebep. c. merâhim.

Çâk-i çâk etmiş iken tîğ-ı zebânımla seni
Kanda buldun o kadar yâreye merhem a köpek
Nef’î
Yine hem-cinsi çeker birbirinin gayretini
Zahmı mikrâza urur sûzen onunjçin merhem
Nâbî
Biz ol âşıklarız kim dağımız merhem kabûl etmez
Ogül-zarın ki âteştir gülü şeb-nem kabûl etmez
Râmi
Mehmet Paşa
Zahmım göricek cânâ cânâ göricek zahmım
Merhem koyasın birgün bir gün koyasın merhem
Nazîm (Yahya)
(göricek: görünce)

merhem-i bihbûd-ı vasl: Kavuşmanın iyi edici merhemi.

Merhem-i bihbûd-ı vaslınla tabîbim kıl devâ
Mübteld-yı derd-i hicrân olduğum bilmez misin
Halim
Giray

merhem-i kâfûr: Kâfur merhemi.

Kimlerin yâresine merhem-i kâfûr oldu
Kandadır kanda o zâlim o sitem-kâre aceb
Nedim

merhem-i lutf: Lütuf merhemi.

Merhem-i lûtf ile ol la’l müdâvâlar eder
Nitekim gam-zedeler sînesin ol gamze deler
Nizami merhem-i muvâfık: Uygun merhem.

Dil-hastelere tabîb-i müşfik
Heryâreye merhem-i muvafk
Ziyâ Paşa

merhem-i vasl: Kavuşma merhemi.

Merhem-i vaslı ile buldu kamu derde devâ
Bu Fuzûlî elem-i hecr ile bîmâr henüz
Fuzûlî
Zahm-ı hicrin dilde azdı merhem-i vaslın anıp
Ey tabîb ol derd-mendin hâtırın hoş eyledim
enverî

merhem-pezîr: Merhem edici.

Merhem-pezîr olmadı zahmım benim
Mesîh
Etme telef ilâcnı sen zahmet olmasın
Nedim-ı Kadim

merhem-sâz: Merhem yapan; bir işe tedbir bulan.

Dil-i mecrûhuma eltâf ile merhem-sâz ol
Eyledi tîr-i sitem bağrımı pür-yara meded
Enderunlu Fazıl

merhûm: Ar. Rahmet’ten; ölmüş
Müslüman erkek için kullanılan söz “Allah rahmet eylesin” anlamında kullanılır.

Tavâf-ı KA’be-i kûyun be-kavl-ı Bâkî-i merhûm
Derûn-ı dilde niyyet-i âb-ı zemzemden musaffâdır
Nef’î
Okundukça bu şi’r-i dil-pezîrim bezm-i âlemde
Eder zinde-revân
Örfî-i merhûm u mağfûru
Nef’î

merhûme: 1. Ölen
Müslüman kadın için kullanılır. 2. Merhumun dişi kelimesi.

Sıfat tamlaması kurmak için kullanılır.

Olunca ümmet-i merhûme büsbütün me’yûs
Muhît-i fikrine çullandı kanlı bir kâbûs
Mehmet Akif

merhûn: Ar. Rehn’den; 1. Ödünç olarak alınan bir şeye karşı verilen şey. 2. Muayyen zaman.

Kâm alır elbette bir gün dil niçin mahzûndur
Çünkü her emr ezelden vaktine merhûndur
Berrî
Dede
Vakt-i merhûn erişir, olsa da azçok tavk
Tıyneten kâtil olan istemez aslâ teşvîk
Abdülhak Hâmit
Ne kesb ettim hayâtımdan bu bender-gâh-ı fânîde
O da nisyâna merhûn, âh boş bir nâmdan başka
Muallim Naci
Ekser vakti geçerdi medyûn
Fevtinde bulundu dir’i merhûn
Ziyâ Paşa

mer’î, mer’’iyye: Ar. Riâyet’ten; 1. Riayet edilen, saygı gösterilen. 2. Gözetilen, yürürlükte olan. demler geldi kim mer’î olup fazl u kemâl ehli
Ola vâzıhgabî vü câhilin devr içre noksânı
Cınânî
Bî-nişân u lâ-mekân u gayr-i mer’îdir nutuk
Cümle-i eşyâ nutuktur her ne kim var eylese
Gaybî
Zam-ı leylede mer’îdi râh-ı zer-kârı
Ve oldu her şeye bir ra’şe-i ziyâ sârî
Ahmet Hâşim

merîd: Ar. Merd’ten; inatçı, başı sert.

Arsa-gâh-îd içinde görüp ağyârı dedim
Kurtulurmuş habsten bayrâmda şeytân-ı merîd
Behiştî

merîd-i kem-ter: Değersiz inatçı.

Henüz o mürşid-i hüsnün merîd-i kemteridir
Tarîk-ı aşkta irşâd gördüğün gönlüm
Nazîm (Yahya)

merkad: Ar. Rukûd’dan; 1. Mezar. 2. Yatacak yer, yatak. c. merâkıd.

Zihî meşhed zihî merkad zihî ma’bed zihî maksad
Makam-ı Hızr ü İlyâs u makarr-ı evliyâdır bu
Taşlıcalı Yahya Bey
Merkadleri ecdâdımızın merkez-i a’dâ
Bir hâile, denmez ki bunun bedteri vardır
abdülhak Hâmit

merkeb: Ar. Rükûb’tan; 1. Binilecek şey, binek. 2. Vapur, gemi, kayık gibi şeyler. 3. Eşek.

Ah kim menzil ırağ u zâd yok merkeb zaîfe
Hâb-ı gaflet içre kaldım erdi vakt-i irtihâl
Lamiî Çelebi
Sâr-bân-ı vakt isen hazm eyle zîrâ vakt olur
Bir topal merkeb belâsıyle katâr elden gider
Ziyâ Paşa

merkeb-i âlem: Âlemin merkebi.

Almış yükünü öyle ki seyrinde halelsiz
Bir zerre dahi kaldıramaz merkeb-i âlem
Zıya Paşa

merkeb-i çûbîn: Değnekten yapılmış eşek.

Daha nev-âmededir tıfl-ı nazm ey Nâbî
Aceb mi hâneden eylerse merkeb-i çûbîn
Nâbî

merkez: Ar. Rekz’den; 1. Karar edilecek yer. 2. Tam dairenin ortası olan nokta. 3. Tarz, suret.

Her cümle merkezinde eder seyr-i bî-vukûf
Her kıt’a mihverinde bulur feyz-i câvidân
Ziyâ Paşa

merkez-i a’dâ: Düşmanların merkezi.

Merkadleri ecdâdımızın merkez-i a’dA
Bir hâile, denmez ki bunun bedteri vardır
Abdülhak Hâmit

merkez-i dâire-i câh u celâl: Celal ve mevki dairesinin ortası.

Merkez-i dâire-i câh u celâl ü azamet
Kutb-ı gerdûn-ı cihân-bânî vü fermân-rânî
Nef’î

merkez-i eczâ: En küçük noktanın ortası.

Bâr-gâhın merkez-i eczasıdır
Emr-i bi’l-ma’rûf u nehy münkerin
Hamdullah Hamdi

merkez-i hayret: Hayret merkezi. dem ki merkez-i hayrette ol belâ-keşler
Misâl-i nokta-i mevhûme bî-karâr kalır
Nâilî

merkez-i işrâk: Aydınlığın merkezi.

Dehâya nâsiye-i sâfi merkez-i işrâk
Soluk dudakları pür-lerzîş-i sürûd-ı firâk
Tevfik Fikret

merkez-i me’mûn-ı rızâ: Rıza sağlamlığının merkezi.

Sâbit
kadem ol merkez-i me’mûn-ı rızâda
Vâreste olup dâire-i havf ü recâdan
Ziyâ Paşa

merkez-i nokta: Nokta merkezi.

Başlasa cilveye mânend-i kümeyt-i hâme
Merkez-i nokta olur onafezA-yı pehnâ
Nef’î

merkez-i rûh: Ruh merkezi.

Gâlibâ kâleb-ı Hamdî olalı merkez-i rûh
Gelmedi dâiresine dahi pergâr-ı vefâ
Hamdullah Hamdi

merkez-i takvîm-i vakâyi’: Olaylar takviminin merkezi
Vaz’-ı târîhime pertev diyemezler bî-câ
Pek becâ merkez-i takvîm-i vakadir bu
Pertev Paşa

merkez-i vahdet: Birlik merkezi.

Merkez-i vahdette olasız mukîm
Ermeye gönlünüze ta’n-ı hasûd
Gaybî

merkûm, merkûme: Ar. Rakam’dan; 1. Yazılmış, adı geçen. 2. Bayağı, adi, işsiz güçsüz kimse.

Safha-i çehremde şerh-i mihnetim merkûmdur
Zâhirimden bâtınım keyfiyyeti ma’Zûmdur
Fuzûlî
Nisbetimdir dürr-i iddline olmuşsa eğer
Levh-i a’mâlime bir harf-i saâdet merkûm
Yenişehirli Avni

merkûz, merkûze: Ar. 1. Dikilmiş, saplanmış. 2. mec. Tabiatta, yaratılışta olan.

Mihr-i mihrin felek-i dilde tulû’ etmiş idi
Olmadı mâh-ı felek sathına merkûz henüz
Nizamî
Merkûz idi leylin nazar-ı hadşe-nisârıafâk-ı şühûdaTevfk
Fikret
Ey sen ki uzaktan mütebessim, heves-âmûz
Olmuş şeb-i ömrümde nigâhın bana merkûz
ahmet Hâşim

mermer: Ar. Sert beyaz taş.

Yumuşaktır yüzün ey sâhibe-i hâne fakat
Böyle mermer gibi mi olmalı minder dediğin
Muallim Naci

mermer-i sâfî: Saf mermer.

Bâ-husûs böyle hammâm-ı münevver kim onun
Rûşenâ her mermer-i sâfî misâl-i mâh-tâb
Nedim

mermî: Ar. Remy’den; 1. Remyolunmuş, atılmış. 2. Ateşli silahlarla atılan kurşun.

Sabr eyler gelen mermiye âşık bulsa cânânın
Reh-i cânânda cân îsârına âmâdedir sözde
Muallim Naci

mermûz: Ar. Remz’den; gizlice işaret edilmiş.

A gönül sabredelim biz de cefâ-yı dehre
Sabrda çünki ferec nüktesi mermûz oldu
Behçet (Trabzonlu Defterdar Mehmet)

merre: Ar. Defa, kerre. c. merrât.

Her merre çeşmine bir sûzen-i ma’yûbgelir
Kendi gözündeki mızrâk kişiye çûb gelir
Yüsrî

mersâ: Ar. Liman, gemilerin sığındığı yer.

Ne de âlâm-ı fikre bir mersâ
Olan bu mâî deniz
Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz
Ahmet Hâşim

mersiye: Ar. 1. Vefat edenin güzelliklerini anarak acıyıp ağlamak. 2. Bu kişiler için yazılan hüzünlü şiir.

Cidâr-ı türbede bu cân-güzar
Mersiye’m
Te’essüf üzre okunsun zemân-ı haşre kadar
Ziyâ Paşa

mersiye-i muhteşem-i kâşânî: Köşklere layık muhteşem mersiye.

Yazdığı mersiyeyi neşr edemez şerminden
Var iken mersiye-i muhteşem-i kâşânî
Muallim Naci

mersûm: Ar. Resm’den; 1. Yazılmış, çizilmiş, resmolunmuş. 2. Bahsi, adı geçmiş. 3. Anane, gelenek.

Sâgar-ı Cem’de bu beyt-i dil-küşâ mersûm imiş
Ateş-i bâdeyle germâgerm iken kâşânesi
Hayâlî Bey
Kisb-i yedtir denilir başa gelen insânın
Safha-i kefte hat-i cebhesi mersûmgibi
Nedim

merta’: Ar. Mera, otluk, çayır.

merta’-ı lu’b: Hile otlağı.

Beni kaptırma hased kurduna ey bebr-i vegâ
Mertalu’ba varan
Yûsuf-ı hûbân-şekil
Hayâlî Bey

mertebe, mertebet: Ar. Rütbe’den; 1. Basamak, derece, rütbe, paye. 2. Miktar, derece. c. merâtib.

Hâk ol ki
Hudâ mertebeni eyleye âlî
Tâc-ı ser-i âlemdir o kim hâk-i kademdir
Bağdatlı Ruhi
Halktan gönlümün ol mertebedir vahşeti kim
Aksim âdem diye mir’Ata nigâh eylemem
Osmanzâde Taib

mertebe-i âlü’l-âl: En yüksek mertebe.

Zâtın âdi azametten dahi bâlA-ter iken
Sana bir pâye midir mertebe-i âlü’l-âl
Şinasi

mertebe-i bâlâ: Yüce mertebe.

Sâye-i serv-kadin olsa cenâh-ı Es’ad
Dem urur lutfun ile mertebe-i bâlâdan
Esad Erbilî

mertebe-i kudret: Kudret mertebesi.

Karîr-i rûşenî-i takatinle çeşm-i şühûd
Bülend mertebe-i kudretinle pây-ı vücûd
Nevres-i Kadim

mertebe-i pîr-i mugân: Meyhanecinin mertebesi.

Vâiz ne bilir mertebe-i pîr-i mugânı
Tâ olmayacak cür’agibi hâk-i reh mest
Nâilî

merâtib: Mertebe’ler.

Merâtib üzredir erbâb-ı Tevhîd
Tefavüt üzredir ashâb-ı Tvhîd
Hüdai
Afv ile mübeşşer midir eshâb-ı merâtib
Kânûn-ı cezA âcize mi hâs demektir
Ziyâ Paşa

merâtib-i nagamât: Nağmelerin dereceleri.

Anadil etti beyân-ı merâtib-i nagamât
Kumâr oldu terâne-keş ü sürûd-i senâ
Fuzûlî
Merve: Ar. Mekke’deki bir tepenin adı olup, hacılar bu tepenin önündeki
Safa ovasında, haccın farizası olarak yedi defa gidip gelirler.

KA’be yüzünde benlerini kılmayınca yâd
Vermez safâ şu
Merve vü Zemzem dedikleri
Şeyhi
Mugaylân gam-ı dil-ber-i safâdır
Merve hakkı için
Başım gitse yüzüm dönmezem ben kıble-gâhımdan
usulî

merve-i baht: Talihin
Mervesi.

KA’be-i kûyun tavâfa şol kadar sa’y eyledim
Merve-i bahtım
Safâ-yı vasla olmadı delîl
Behiştî
Meryem: Hz. İsa’nın annesinin ismi.

Hevâ-yı sünbülün ile sabâ ki hoş-demdir
Deminde azm-i remîme
Mesîh-ı Meryemdir
Hamdullah Hamdi
Meryem fikrim olup hâmile-i feyz-ı Hudâ
Doğdugean-i tabHmda
Mesîh-i ma’nâ
Nazîm (Yahya)
Eğerçi asla fer’iyyet muahhardır mahabbette
Velî ma’nîde
Meryem feyz-ı İsî’den zuhûr eyler
Esrar Dede

mesâ: Ar. Akşam.

La’net ol devlete kim olagıdâ
Eşk-i çeşm-i fukarâ subh u mesâ
Nâbî
Amed-şüd-i sabâh u mesâdan netîce yok
Gam gitse bâri bezmimize bâde gelse de
Neylî
Ey sen
Ki şimdi şübheli bir şekl-i pür-hayâl oldun
Bu semâ-yı mesânın altında
Ahmet Hâşim
Soluk ve gölgeli sîmâlarında reng-i mesâ
Nakş eder bir teheyyüc-i rü’yâ
Ahmet Hâşim

mesâbe: Ar. Derece, rütbe; kıymet.

mesâbe-i dürrî: İnci kıymetinde.

Mesâbe-i dürrî bâb-ı hazîre-i firdevs
Nümûne-i haremi sahn-ı gül-istân-ı İrem
Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

mesâcid: bk. mescid.

mes’adet: Ar. Saâdet’ten; bahtiyarlık, kutluluk.

mes’adet-nümûn: Bahtiyarlık gösteren.

Bilmem ki muktezâ-yı nizam-ı cihân mıdır
Dâim cihânda câhil olur mes’adet-nümûn
Ziya Paşa

mesâfe: Ar. İki nokta arasındaki aralık. c. mesâfât.

mesâfât: Mesafeler.

mesâfât-i bî-nihâyet: Sonsuz mesafeler.

Bu mesâfât-i bî-nihâyette
Bister-i vâs-i tabîatte
Cenap Şahabeddin
Söyle tâkat-şiken, hayâl-figen
Bu mesâfât-ı bî-nihâye nedir
Fâik
Âli Bey

mesaff: Ar. Saftan; sıra sıra dizilme yeri; harp safları yeri. c. mesâff
Aleminde herkes eyler hod-be-hod dacvâ-yı zûr
Merd-i meydân-ı hüner ma’lûm olur rûz-ı mesaff
koca Ragıp Paşa

mesâg: Ar. Sevg’den; izin, ruhsat.

Rızâya hükm-i kazada muvâfıkız ammâ
Biraz da mezheb-i insâfta mesâg ararız
Koca Râgıp Paşa
Mesâg olaydı eğer lA-şerîke-leh derdim
Nazîri gelmedi âlemde hüsn ü ân olalı
Yahya Kemal

mesâhif: bk. mushaf.

mesâî: Ar. Sa’y’ler, çalışmalar.

Bugün ferdî mesâînin nedir mahsûlü?
Hep hüsrân
Birer beyhûde yaştır damlayan tek tek alınlardan
Mehmet Akif
Bu artık işleyemez; hisse-i mesâîsiz
Sizindir işte verin, susturun bu hasta sesi
Tevfik Fikret
Alınız ilmini garbın, alınız san’atini
Veriniz hem de mesâinize son sür’atini
Mehmet Akif

mesâib: Ar. Mus’ab’ın çokluğu.

Zor işler, müşkiller.

Şöhret diye dacvet-i mesâib
Olsun mu karîn re’y-i sâib
Abdülhak Hâmit

mesâkin: bk. mesken.

mesâmât: bk. mesâmât.

mesâmi’: Ar. Misma’lar, 1. Kulaklar. 2. İşitme aletleri.

Kelâm-ı sıdkta tasdîk olunmadan kaldı
Mesâmi’i o kadar etti pür peyâm-ı dürûg
Nâbı mesâmi’-i eyyâm: Günlerin kulakları.

Etmektedir mesâmieyyâmıpür-güher
Nâbî
aceb mi olsa zebân-ı kalem kalîl
Nâbî

mesâmm, mesâmmât: Ar. Mesemm’ler, cilt üzerindeki küçük delikler.

Dilimizde “mesâmât” şekli kullanılır.

Kim tenlerinde râh-ı mesâmât ser-be-ser
Sûrâh-ı mâr-ı mühre-rübâ-yı sinân olur
Nef’î
Lenger-i ikbâline ermez hümâ-yı vahime
Her mesâmmından zuhûr eylerse yüz bin perr ü bâl
Yenişehirli Avni
Cisminin her mesâmmı yâre iken
Tuttun evlâdını kucağında
Namık Kemâl

mesârr: bk. meserret.

mesâvî: Ar. Sû’dan; “ kötülük, bedlik”
anlamına gelen sû’ in çokluk şeklidir.

Sanma erbâb-ı mesâvîye müsâvîyiz biz
Sûzen-i fikr ile leb-dûz-ı mesavîyiz biz
Nâbî
Bir nesne berâber ise gayra de müsâvî
Aynıyle mehâsin demenin zıddı mesâvî
Sünbülzade Vehbi

mesbûk: Ar. 1. Sebk olunmuş, geçmiş, geri bırakılmış. 2. Önde bulunan, ondan evvel geçmiş olan.

Nakd-i sühanım râyic olursa ne ola
Nâbî
Hîç kâlıb-i fersûdeye mesbûk değildir
Nâbî

mescele: Ar. Sicil’den; sicillenmiş, tescil edilmiş.

mescele-i muhtelefe: Uyuşmamış sicillenme.

Hall olmadı bu ukde-i pîçîde-i müşkil
Gîsû-yı dü-tâ mescele-i muhtelefimdir
Nâbî

mescid: Ar. Sücûd’tan; namaz kılınacak yer, küçük cami. c. mesâcid.

Kevseri anmaz ol içtiği mey-i nâbı içen
Mescide varmaz o vardığı kilîsâyı gören
Avnî
Aldın hezar büt-kedeyi mescid eyledin
Nâkûsyerlerinde okuttun ezanları
Bâkî
Vardım seher-i tâat için mescide nâ-gâh
Gördüm oturur halka olup bir nice güm-râh
Bağdatlı Ruhi
Geldikleri mescide bildim ne içindir
Yüz döndürüp ondan dedim ey kavm olun
Agâh
Kim sizden ırağ oldu ise
Hakk’a yakındır
Zîrâ ki dalâlet yoludur tuttuğunuz râh
Bağdatlı Ruhi

mescid-i Aksâ: Mescid-ı Aksâ
Kudüs
Camii
Tarfetü’l-aynde mescid-ı Aksâ’yı bulan
Azim-i sûy-ı kerâmât aleyhissalarât
Âdlle
Sultan mescid-i hüsn: Güzellik mescidi.

Mescid-i hüsnündeyiken uydu dil-i zülfeynine
Kâfir ettin bir
Müselmân’ı iki zünnârıla
Rahmı

mescid ü medrese: Medrese ve mescit.

Mescid ü medrese sende sen dört yana perâkende
Ne kaldın sen bu erkânda işin katı düşvâr-durur
Yunus Emre

mescid ü mey-hâne: Mescit ve meyhane.

Mescid ü mey-hâneyi seyr et teemmül eyle kim
Aşıkın rüsvâlığı var zahidin daaâsıdır
Esrar Dede

mesâcid: Mescid’ler.

Sûfî arayıp gezme bî-hûde mesâcidde
Feyzin eseri şimdi hum-hânede kalmıştır
Esrar Dede
Gökte binlerce mesâcid gördüm
Orda vicdânımı sâcidgörürüm
Tevfik Fikret

mescûd: Secde edilmiş, kendine tapılmış.

Ne aşk nâtıka-pîrâ-yı rûy-ı rûh-ı insânî
Ne aşk sırr-ı heyûld-yi âdem-i mescûd
Sâmi
Hayret-efzA-yı sâcid ü mescûd
Olamaz dünyevî bir öyle vücûd
Abdülhak Hâmit

mescûd-ı melek: Meleğe secde edilmiş.

Şîr-ı Hak dedi o mescûd-ı melek
Feyz-i hikmetle tekellüm edicek
Selimî (Yavuz Sultan Selim)

mescûd-ı muhayyel: Hayalî secde ediş.

Kânûn. diyoruz nerde o mescûd-ı muhayyel
Düşmân. diyoruz nerde bu hâriçte mi, biz mi?
Tevfik Fikret

mescûr: Ar. Taşkın ve dalgalı deniz; alevlendirilmiş ateş.

Kase-i çarhı şikest eyledi tîr-i davât
Cereyân eyledi hep âleme bahr-i mescûr
Enderunlu Fazıl

mesdûd: Ar. Kapalı, tıkanmış, tıkalı.

Mesdûdtur kudûmumuza bâb-ı iltifât
Biz şimdi bezm-i yârde menfûrlardanız
Nâbî
Çalışır ehl-i hüner etmeğe te’yîd-i kemâl
Ne kadar olsa dahi bâb-ı inâyet mesdûd
Hersekli Arif Hikmet

mesdûd-ı yed-i kazâ: Kaza elinin (Allah’ın kudret eli) engel oluşu.

Pend eyleyip etme nefsin itâb
Mesdûd-ı yed-i kazadır ol bâb
Şeyhülislam Abdullah
Vassaf Efendi

mesel: bk. misl meselâ: C9ia) bk. misl.

mes’ele: Ar. Suâl’den; 1. Sorulan şey. 2. Çözülmesi gereken şey, problem. 3. Ehemmiyetli iş. c. mesâ’il.

Alem ona muhtâc o müstağnî-i âlem
Bu mes’ele ma’lûm dil-i âlemiyândır
Nef’î

mes’ele-i aşk: Aşk meselesi.

Men’ eyler imiş mes’ele-i aşkı müderris
Ey hâce onun var ise yaklaştı kazâsı
Bâkî

mes’ele-i hicr ü visâl: Kavuşma ve ayrılık meselesi.

Cümle bir kâidedir mes’ele-i hicr ü visâl
Fenn-i hikmette münâfât-ı esâlîb olmaz
Nâbî

mes’ele-i mübhem: Belirsiz mesele.

Nükte-i cân ki salar hayrete
Pûhü’l-kudsü
Mebhas-ı hikmetinin mes’ele-i mübhemidir
Nef’î

mes’ele-i nâz: Naz konusu.

Her kaçan kim iderem hüsnü kitâbına nazar
Her varakta nice bin mes’ele-i nâz açılır
Necati Bey

mes’ele-i vasl: Kavuşma meselesi.

Katı çok bakmadasın nüsha-i hüsn-i yâre
Gâlibâ mes’ele-i vasldan işkâlin var
Nâbî

mes’ele-âmûz: Mesele öğreten.

Aşk ile mes’ele-âmûz-ı cihânız
Nev’î
Ne bilir müşkilimiz müftî-i derrâk bizim
Nevî mes’ele-âmûz-ı cihân: Cihanın mesele öğreteni.

Aşk ile mes’ele-âmûz-ı cihânız
Nev’î
Ne bilir müşkilimiz müftî-i derrâk bizim
Nevî

mesâ’il: Mes’ele’ler.

Ne ola mütâlaa-i safha-i cemâl etsem
Ki müşkilât-ı mesâ’il kitâb ile açılır
Şeyhülislam Yahya

me’ser, me’sere: Ar. Güzel eser, nişan, iz. c. meâsir
Oldu peyveste-i eflâk sihâm-ı dûdum
Nî-gûn oldu felek hem hedefi me’ser ser
Esrar Dede

meâsir: Güzel eserler, izler, nişanlar.

Bir fâilin meâsiridir cümle hâdisât
Ne iktizâ-yı çerh ü ne hükm-i zemânedir
Ziya Paşa

meserret: Ar. Sürûr’dan; sevinç, neşe. c. mesârr, meserrât.

Bu perdenin derûnuna bak ıztırâbı ko
Her mihnetin verâsı meserret değil midir
Nâbî mürüvvetsiz o zâlim o sitem-kârenin âh
Ere mi dâmenine dest-i meserret acaba
Âşık
Tokatlı
Nuri
Bak derûn-ı perdeye kim ıztırârıdır kamu
Dilde her bir mihnetin sonu meserret değil mi
Âdile Sultan

meserret-yâb: Sevinç bulan.

Mukaddem altı yıl hüznî tahallüs eylemiştim ben
Bihamdillâh meserret-yâb kıldı
Hayy-i bî-enbâz
sürûrî

mesârr: Meserret’ler, sevinçler, neşeler.

Açıp nigâhıma dil-ber, safâlı bir meh-tâb
Bütün gurûr-ı mesarrınla pîş-i ye’simden
Güler, geçer, bırakırsın bir iştiyâk-ı harâb
Tevfik Fikret
Çırpınır bûse-i müştâkıma gönlünde emel
Saklanır nahvet-i ma’sûmuna vechinde mesârr
Kemalzâde Ekrem Bey

meserrât: Sevinçler, neşeler.

İnsân bütün ahzan ü meserrâta muâdil
Bir tatlı dönüş hisseder âvâre serinde
cenap Şahabeddin mesh: Ar. Şeklini değiştirecek çirkin bir hâle getirme.

memsûh, memsûha: Çirkin hâle getirilmiş.

Yazık ki çehre-i memsûha döndü çehre-i dîn
Bugün kuşatmada
İslâm’ı bir nazar: Nefrîn
Mehmet Akif

meshûf: Ar. Susamış, suya kanmamış.

meshûf-ı sefâhat: Eğlenceye kanmamış.

En kanlı muhabbetleri bî-lerziş-i nefret
Perverde eden sîne-i meshûf-ı sefâhat
Tevfık Fikret meshûr: Ar. Sihr’den; büyüye uğramış, büyülenmiş.

Çâh-ı Bâbil’de dahı
Hârût ü Marût olmadın
Gözlerin sihriyle cân u gönül meshûr idi
Hamdullah Hamdi
Rûhumdan uçar rûhuna meshûr u girîzan
Bir hande-i ma’sûmesi bir tıfl-ıgarâmın
Ahmet Hâşim
Hepsi meshûr, o muammâ güzeli
Gittiler görmeğe
Kâfdağlarına
Yahya Kemal

meshûr-ı aşk: Aşk büyüsüne kapılmış.

Söz bulup meshûr-ı aşk ettim
Celâl
Sâhir’i
Buldu
Nâci şöhret-i sihr-i mübînim izdiyâd
Muallim Naci

meshûr-ı iştiyâk: Özlem büyüsü içinde olma.

Bütün gönülleri meshûr-ı iştiyâkım eder
Ve bî-sebeb muğberr
Uzaklaşırdım
Tevfik Fikret
Mesîh, Mesîhâ: Ar. Mesh’den; Hz. İsa’nın diğer ismi.

Elini sürdüğü hastanın derhal iyileşmesinden kinaye olarak bu isim verilmiştir.

Cür’a-i cân-bahşına leb-i teşne bin
Hızr ü Mesîh
Ab-ı Hayvân’sın yâhûd la’l-i leb-i cânânesin
Nef’î
Hakîm-i endîşe şâirdir kerâmet-pîşe sâhirdir
Tefekkürde
Felâtûn’dur tekellümde
Mesîhâ’dır
Nef’î
Ger
Mesîh olsa tabîbin açma dâg-ı sîneni
Gösterilmezyâdigâr-ı âşinâ bî-gâneye
Delı
Hikmet
Mesîh-i ma’nâ: Mana
Mesih’i.

Meryem fikrim olup hâmile-i feyz-ı Hudâ
Doğdugehvâre-i tab’ımda
Mesîh-i ma’nâ
Nazîm (Yahya)

mesîh-i Meryem: Meryem’in
İsa’sı.

Hevâ-yı sünbülün ile sabâ ki hoş-demdir
Deminde azm-i remîme
Mesîh-ı Meryemdir
Hamdullah Hamdi

mesîh-leb: Mesih dudaklı (diriltici dudaklı).

Günden güne çoğaldı gözümün yaşı gibi
Yahyâ gibi ölümlülerin emi
Mesîh-leb
Yahya Bey (Taşlıcalı)
(em: ilâç)

mesîhâ: Hz. İsa’nın isimlerinden biri.

Azm-i çarh etti
Mesîhâ ki bula mTrâcın
Yetmedi menzil-i maksûda tarîk-i talebi
Fuzûlî
Mesîhâ-dem: Hz. İsa gibi nefesinde hayat bulunan, nefesi şifa veren, nefesi tesirli.

Ben ne
Mesîhî ne
Mesîhâ-demim
Zevkı hakîkatte arar âdemim
Muallim Naci

mesîhâ-meşrebâ: Mesiha meşrepliler.

Hayât-ı câvidânı mahv-ı matlûb ile hâsıldır
Mesîhâ-meşrebânın nefha-ı Rahmânk yokluktur
Esrar Dede

mesîhâ-sıfat: Mesih şeklinde.

Ruh-bahş oldu
Mesîhâ-sıfat enfâs-ı bahâr
Açtılar dîdelerin hâb-ı ademden ezhâr
Bâkı
Mesîhî
: Hz. İsa’ya ait, onunla ilgili.

Ben ne
Mesîhî ne
Mesîhâ-demim
Zevki hakîkatte arar âdemim
Muallim Naci

mesîl, mesîle: bk. misl.

mesîr, mesîre: Ar. Seyr’den; seyir yeri, gezme yeri, gezilecek yer.

Şeh-bâz-ı felek mesîr-i mazmûn
Şâhî n-i mülk şiâr-ı ma’nî
Ünsî
Neyleyim seyr-i mesîri dil esîr-i gam iken
Leyla
Hanım

mesîr-i mazmûn: Güzel sözün seyir yeri.

Şeh-bâz-ı felek mesîr-i mazmûn
Şâhî n-i mülk şiâr-ı ma’nî
Ünsî meskat: Ar. Düşecek yer.

meskat-ı re’s: İnsanın doğduğu yer, doğum yeri.

Meskat-i re’s hem-demdir dûdmân-ı devletin
Der-gehin ehl-i kemâlin melce’ ü me’vâsıdır
Nedim

mesken: Ar. Sükûn’dan; oturulacak yer, sakin olunacak yer. c. mesâkin.

Ey
Behiştî
örf esîri bâğ-ı cennet ummasın
Mesken olursa saâdettir eğer a’râf ona
Behiştî
Tasvîr-i gayre kılma mahal kalb-i akdesi
Esnâma mesken eyleme Beytü’l
Mukaddes’i
Usulî (Yenice Vardarlı)

mesken-i fahr-i cihân: Cihanın övünülecek yeri.

Rehber-i cân edip aşkı diyerek kandadır âh
Mesken-i fahr-i cihân şehr-ı Medîne âyâ
Âdile Sultan
(kandadır: nerededir)

mesken-i mahfî: Gizli yer.

Derdimi dökmeğe dil-dâra tez elden Vâsıf
Mesken-i mahfî bizim hâne gelir hâtırıma
Enderunlu Vâsıf

mesâkin: Mesken’ler.

Ey kapkara damlarla birer mâtem-i berpâ
Temsîl eden âsûde ve fersûde mesâkin
Tevfik Fikret

meskenet: Ar. Miskinlik, fakirlik ve zillet. 2. Bir çeşit hastalık, cüzzam.

Meskenet hüatin eyle idâd
Ol mülâyim-dil ü dervîş-nihâd
Nâbî
Meskenet bâbında başın top edip atmak gerek
Kim ki buğz u gaybet ü herze kılırsa gel sana
Ümmî Sinan
Câm-ı meclis la’l-i mey-gûnunla öpüşdüğüçün
Meskenet edip sürâhî baş koyan ayağına
Âhı
Zehr-âb-ı meskenet gibi bir nimet isteriz
Kim hân-ı ârzûda hasûdu bulunmaya
Avnî (Bekir Paşazâde Yenişehirli Hüseyin)

meskenet-figen: Miskinliği gideren.

Mechûl elektrikçisi, aktâr-ı fikretin
Yüklen getir ne varsa biraz meskenet-figen
Bir parça rûhu, benliği, idrâki besleyen
Tevfik Fikret

meskûk: Ar. Damgası vurulmuş, sikkeli, para hâline getirilmiş.

Zann etme zer-i kalbimi meskûk değildir
Tuğrâ-zededir sikkesi meşkûk değildir
Nâbî

meskûn: Ar. Sükûn’dan; içinde oturulmuş, yurt edinilmiş yer.

Ol zekî tab’ ki dîvân-ı hilâfet hükmün
Rub ‘-ı meskûna onun dikkati icrâ eyZer
Fuzûlî
Kodular adını rubmeskûn
Onu taksîm edip erbâb-ıfünûn
Enderunlu Fazıl
Fikr etmeli kim
Cenâb-ı Bî-çûn
Ettikde beşerle arzı meskûn

meslah: Ar. Selh’ten; salh-hâne, kanara. hayvan kesilen yer.

Aldıkları her nâhiye bir meslaha döndü
Kaldıkları her beldede bir
Aile söndü
Muallim Naci

meslek: Ar. Sülûk’ten; 1. Süluk edilen yer, yol; gidiş. 2. Geçim için tutulan yol. 3. Sistem. c. mesâlik.

Felâh bulmadı râh-ı talebde benlik eden
Sana sen oldun o meslekte râh-zenlik eden

meslek-i âbâ: Babalar mesleği.

Usûl-ı itikâd u itiyâd ü resm ü âdette
Bütün ebnâ-yı âlem meslek-i âbâya tâbidir
Yenişehirli Avni

meslek-ı Âşık Ömer
: Âşık Ömer’in mesleği. iktifâ eylediler meslek-ı Aşık
Ömer’e
Aşk ü şevk ile nice kafiye-cûya-yı sühan
Sünbülzade Vehbi

meslek-i ehl-i hıred: Akıl sahibinin mesleği.

Kays-ı melâmet-güzîn râh-nümûndur bana
Meslek-i ehl-i hıred râh-ı cünûndur bana
Şeyhülislam Yahya

meslûb: Ar. Selb’ten, selbolmuş, soyulmuş, alınmış.

Derhem olursa kâkül-i cânân aceb değil
Olur tekellüfât çü meslûb şeb-be-şeb
Nâbî

meslûb-ı recâ: Yalvarmadan soyulmuş, yalvarmayan.

Biz fakîriz yine meslûb-ı recâyız ammâ
Gönlümüz sâf u ganî ehl-i tama’dan değiliz
Âdile Sultan

meslûk: Ar. Sülûk’tan; yola girilen, gidilen, varılan.

Mahsûs değil resm-i cefâ yâre ezelden
Ayîn-i vefâ vâdî-i meslûk değildir
Nâbî
Sürmeğe vâdî-i meslûke kümeyt-i kalemi
Ar eder ârif ü sâhib-dil ü sencîde kelâm
Nâbî

meslûl: Ar. Sell’den; 1. Kınından çıkarılmış kılınç. 2. Din uğruna nefsini feda eden kahraman. 3. Verem.

Tîğ-ı tevhîd idi ebrû-yı
Resûl
Görünürdü iki seyf-i meslûl
Hakanî
Devr-ı Sultân
Selîm’i yazmak için
Seyf-i meslûl kıldı hâmesini
Halk
Yahyâ
Kemâl’e rahmet okur
Gûş ederken
Selîm-nâmesini
Yahya Kemal

mesmû’: Ar. “Sem”den, duyulmuş. işitilmiş.

Olalı dehr ne mesmû’ vü ne manzûr oldu
Cilve-işâhid-kâm olduğu ber-vefk-i merâm
Nâbî
Bir dağdağa-i mihneti tertîbe sebebtir
Mesmû’değil bî-garezana niam-ı çerh
Nâbî

mesmûm: Ar. 1. Ağulu, zehirli şey. 2. Zehirlenmiş, ağulanmış.

Mesnûn acı bir zehr ile mesmûm.

Nihâyet
Bir gül koparıp koklamadan toprağa düşmek
Tevfik Fikret
Gâh eder bir neşter-i mesmûm merhemden zuhûr
Gâh eyler nûş-ı dârû kâse-i semden zuhûr
Ziyâ Paşa
Bu ra’şe. reng-işeb-âlûd-ı zülf-i mağmûmum
Bu dişlerimde gülen kanlı rûh-ı mesmûmum
Ahmet Hâşim

mesmûmen: Zehirlenmiş olarak.

Mesmûmen etti zat-ı Hasan
Adn’e intikâl
Mazlûmen oldu şâh-ı şehîdân bürîde-ser
Ziyâ Paşa

mesned: Ar. 1. Üzerine dayanılan, istinat olunan şey; yaşanılan. 2. Derece, rütbe, mansıp.

Şehriyâr-ı âsümân-mesned ki olmuş tâ ezel
Secde-gâh-ı tâc-dârân-ı cihân hâk-i deri
Nef’î
Astân-ı şâha mesnedsiz
Behiştî
çâre yok
Terbiyetsiz tıfl azm etmez saâdetten yana
Behiştî

mesned-i dîrîn: Eski rütbe.

Aceb hâlet verir insâna el-hakk mesned-i dîrîn
Gelip yâda geçen ferhunde-demler eski âlemler
Nedim

mesned-i fetvâ: Fetva derecesi.

Hırka-i beyzA vücûd-ı devletile kâm-bîn
Mesned-i fetvâ beka-yı rif’atile kâm-rân

mesned-i hurşîd: Güneşin bulunduğu yer.

Mesned-i hurşîde vermez künc-i târîkin gedâ
Göz yuman seyr-i cihândan mihr-i rahşân istemez
Hayâlî Bey

mesned-i izzet: İzzet derecesi.

Vâkıf olmaz bârgâh-ı âlemin tertîbine
Blimeyen saff-ı niâli mesned-i izzet gibi
Ebussuud (Şeyhülislam.

El İmâdî)
Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efrâz
Birkaç kuruşu mürtekibin cây-ı kürektir
Ziyâ Paşa

mesned-i vâlâ: Yüce mevki.

Milyonla çalan mesned-i vâlâda ser-efrâz
Birkaç kuruşu mürtekibin câyı kürektir
Ziya Paşa

mesned-ârâ: Mesnede süs veren.

mesned-ârâ-yı vezâret: Vezirlik derecesini süsleyen.

Mesned-ârâ-yı vezaret ki cenâbın tevfîk
Kadr ile sadr-ı felek-pâye-i dîvân eyler
Cevrî (İbrahim Çelebi)

mesnevî: Ar. 1. ed. Her beyti kendi arasında kafiyeli uzun manzum hikâye. 2. Mevlana
Celaleddin
Rumi’nin
Farsça yazılmış meşhur eseri.

Mesnevî ammâ ki her beyti cihân-ı ma’rifet
Zerresiyle âftâbının berâberpertevi
Nef’î

mesnevî-i ma’nevî-ı Mevlevi: Mevlevi’nin manevi mesnevisi.

Mesnevî-i ma’nevî-ı Mevlevî midir, yâhûd
Alem-i ücâzdan bir âyet-i uzmâ mıdır
Yenişehirli Avni

mesnûn: Ar. Sünnet’ten; 1. (bıçak, çakı)
Bilenmiş. 2. Yıllanmış şey. 3. Sünnet olan şey.

Mesnûn acı bir zehr ile mesmûm.

Nihâyet
Bir gül koparıp koklamadan toprağa düşmek
Tevfik Fikret

mesrûr, mesrûre: Ar. Sürûr’dan; 1. Sevinmiş. 2. Meramına ermiş, memnun.

Avn-ı Cenâb-ı Hakk ile düşmân olup hâr u zelîl
Feth ile şehin-şâhımız mesrûr ede
Rabb-i mecîd
Nedim
Zâhidâ gel aşka yâr ol maksûdun mesrûr ise
Aşk elinden tevbe-kâr ol menzilin maksûr ise
Ümmî Sinan
Oh!
Bak şimdi, pâyânsız
Bir meserretle işte mesrûrum
Tevfık Fikret
Felek şâd ü melek şâd ü cihân mesrûr u şâdândır
Bugün îd-i cülûs-ı Hazret-ı Abdülazîz
Han’dır
Ziya Paşa
(1289)

mess: Ar. El ile dokunma veya yoklama.

Edip ona aklımca bâzı ilâc
Etibbâya messetmedi ihtiyâc
Keçecizade İzzet Molla

mest: Far. Kendinden geçmiş; sarhoş. c. mestân.

Mest eyler âdemîleri elbette hamr-ı mevt
Her kim gelir cihâna çeker sonra câm-ı fevt
Bâkî
Vâiz ne bilir mertebe-i pîr-i mugânı
Tâ olmayacak cür’a gibi hâk-i reh mest
Nâilî
Yıkılmaz dilpey-der-pey çekerken câm-ı âzarı
Bu bezmin bâde-nûşu mest olur ammâ harâb olmaz
Şeyhülislam Bahayi (Mehmet)
Sen ne câmın mestisin ayâ kimin hayrânısın
Kendin aldırdın gönül ne oldun ne hâl olmuş sana
Nedim

mest-i aşk: Aşk sarhoşu.

İçir vahdet meyin kansın yolunda mest-i aşk olsun
Firâkıyla yeter yandı çeh-i sûzanda eğlenmez
Âdile Sultan

mest-i ayyâr: Hileci sarhoş.

Gönül gözü hayâlinde olamaz fitneden hâlî
Çü uydu mest-i ayyâra ko çeksin şûr u gavgayı
şeyhi

mest-i bed-hû: Kötü huylu sarhoş.

Yaralar urdu gözü hoş eyledi ey hasta dil
Sana kim dedi ki var ol mest-i bed-hûdan yana
zâti

mest-i bî-bâk: Çekinmeyen sarhoşluk.

Ben ol rindem ki oldum deyr-i ışkın mest-i bî-bâki
Görünür köhne hırkamdan ser-â-ser sînemin çâki
Behiştî

mest-i bî-mecâl: Güçsüz sarhoş.

Sevdiğim câm-ı meye hâcet nedir la’l-i lebin
Bir şeker handeyle mest-i bî-mecâl eyler beni
Nedim

mest-i bî-riyâ: Riyasız sarhoş.

Çü devr-i lâledir ihlâs ile kadeh tutalım
Niteki nergis olur mest-i bî-riyâ olalım
Şeyhi

mest-i câm-ı aşk: Aşk kadehinin şarhoşluğu.

Mest-i câm-ı aşkınız
Esrâr-veş ey pîr-i mey
Baş açıp geldik sana ikrâra bir ben bir habâb
Esrar Dede

mest-i câm-ı gaflet: Gaflet kadehinin sarhoşluğu.

Alem-i rü’yâdagibi eyleriz dünyâyı seyr
Mest-i câm-ı gaflet etmiştir bu köhne deyr
Behiştî

mest-i câvidân: Ebedi sarhoşluk.

Ellerindeyeşim-i ahdar la’l-i ahmerden kadeh
Her kim içer ol kadehden mest-i cadAndur
Cem Sultan

mest-i dünyâ: Dünya sarhoşluğu.

Mest-i dünyâ gaflet uykusundan uyanmak mı var
Değme derdile olur mu hâbtan bîzâr mest
Behiştî

mest-i elest: Elest gününün sarhoşu. (Allah’ın kullarına “Ben sizin
Rabbiniz değil miyim?” dediği gün.

Sanman bizi kim şîre-i engûr ile mestiz
Biz ehl-i harâbâttanız mest-i elestiz
Bağdatlı Ruhi
Sanman ki hemân la’l-i mey-gûn ile mestem ben
Hem onunla mestem hem mest-i elestem ben
behiştî

mest-i gam: Gam sarhoşu.

Dil mest-i gam bir âşık-ı hâne-harâbdır
Laht-ı ciğer ona gül-i şem’-i şarâbtır
Esrar Dede

mest-i gurûr: Gurur sarhoşu.

Neş’e-i devletle n’olsun fahrin ey mest-i gurûr
Sen misin bâdi bu bezm-i âlemin îcâdına?
Namık Kemâl

mest-i hâb: Uyku sarhoşluğu.

Gâhice ki pek harâb olurdu
Derlerdi ki mest-i hâb olurdu
Şeyh Galip

mest-i hâb-ı nâz: Naz uykusunun sarhoşu.

Mest-i hâb-ı nâz ol cem’ et dil-i sad-pâremi
Kim onun herpâresi bir nevk-i müjgânındadır
Fuzûlî

mest-i harâb: Yıkık sarhoş, salına salına yürüyen sarhoş.

Dünyâ şarâbı ile olmaz
Hayâlî böyle
Hum-hâne-i ezelden mest-i harâba benzer
Hayâlî Bey

mest-i harâb-ı mey-kede: Meyhaneyi yıkılasıya kadar götüren sarhoş.

Mahmûr-ı bezm-i aşka şikeste kadeh yeter
Mest-i harâb-ı mey-kede câm-ı Cem istemez
Leskofçalı Galip

mest-i işve: İşve sarhoşu. mest-i işveyi der-hâb edip bahâne ile
Hele murâdına erdin gönül fesâne ile
Nedim

mest-i mağrûr: Gurur sarhoşluğu.

Çok da mağrûr olma kim mey-hâne-i ikbâlde
Biz hezârân mest-i mağrûrun humârın görmüşüz
Nâbî

mest-i medhûş-ı temâşâ-yı leb-i handân: Gülen dudağı seyretmekten dehşete düşmüş şarhoş.

Sen gülersin gül gibi ben bülbül-i nâlânınam
Mest-i medhûş-ı temâşâ-yı leb-i handânınam
Nedim

mest-i mey-i aşk: Aşk şarabının sarhoşu.

Yazanlar peykerim destimde bir peymâne yazmışlar
Görüp mest-i mey-i aşk olduğum mest-âne yazmışlar
Nef’î

mest-i mey-i bî-reng: Renksiz şarabın sarhoşluğu.

Mest-i mey-i bî-reng siyeh-mest-i gam olmaz
Peymâne-i hurşîd siyeh-kâr değildir
Esrar Dede

mest-i mey-i mey-gede-i âlem-i cân: Can
âlemi meyhanesi şarabının sarhoşu
Biz mest-i mey-i mey-gede-i âlem-i cânız
Ser-halka-i cem’iyyet-ipeymâne-keşânız
Bağdatlı Ruhi

mest-i mey-i nahvet: Gurur şarabının sarhoşu.

Geh hancer-i tegâfül ü geh nîze-i itâb
Ol mest-i nâz mest-i mey-i nahvet olmasın
Nedim-ı Kadim

mest-i muhabbet: Muhabbet sarhoşluğu.

Mest-i muhabbette girânî-i ser olmaz
Pîşânî-i dil hak ile mûnis değildir
Nâilî

mest-i müdâm: Devamlı sarhoşluk.

Kimi mey-hânede şarâb-âşâm
Kimi hûn-ı ciğerle mest-i müdâm
Keçecizade İzzet Molla

mest-i nâz: Naz sarhoşu.

Geh hancer-i tegâfül ü geh nîze-i itâb
Ol mest-i nâz mest-i mey-i nahvet olmasın
Nedim-ı Kadim
Mest-i nâzım kim büyüttü böyle bî-pervâ seni
Kim yetiştirdi bu gûne servden bâlâ seni
Nedim mest-i rüsvâ-yı mahabbet: Aşk perişanlığının sarhoşluğu.

Mest-i rüsvâ-yı mahabbet olmadır kârım benim
Hem yine şâyestedir ta’n-ı heme millet bana
Esrar Dede

mest-i sebû-yı mey-be-dûş: Şarabı omuzunda testi sarhoşu.

Hod-be-hod mümkin midir kesb-i vukûf-ı sırr-ı câm
Çok zemân mest-i sebû-yı mey-be-dûş olmak gerek
Esrar Dede

mest-i şarâb-ı nâb: Katkısız şarap sarhoşu.

Kam-bîn oldum görünce bâde-i la’l-i lebin
Dürr-i dendân gören mest-i şarâb-ı nâb olur
rızayi

mest-i temâşâ: Seyretmekten sarhoş olmuş olanın hâli.

Biziz o mest-i temâşâ ki la’l-i sâkîden
Gönülde neş’e-i sahbâ sebû sebû tâze
Nâilî

mest-âne: Sarhoşçasına, sarhoşça.

Dil-ber esîr-i bâde olursa aceb midir
Mest-âne bûse-dâde olursa aceb midir
Nâbî
Zâil oldu leb-i alinde olan reng-i şarâb
Kalmadı gamzesinin kudreti mest-âneliğe
Nâbî
Dil-i çeşm-âşinâ sâmân ile bî-gâne olmaz mı
Hemîşe mest ile ülfet eden mest-âne olmaz mı
Vecdî

mest-âne-i aşk: Sarhoşça aşk.

Sunaldan sâkî-i mihnet bana peymâne-i aşkın
Benim ol rûz u şeb medhûş olan mest-âne-i aşkın
Şeyhülislam Yahya

mestî: Sarhoşluk.

Sen ne câmın mestîsin âyâ kimin hayrânısın
Kendin aldırdın gönül ne oldun ne hâl olmuş sana
Nedim

mestân: Mest’ler, sarhoşlar.

Nûş-i câm eyler gönül cem’iyyet-i hâtır bulur
Târumâr eyler yine ol gözleri mestân gelir
Bâk mestân-ı cihân: Dünyanın sarhoşları.

Dâimâ hurrem ü ferhunde ola devrinde
Subhu mestân-ı cihân şâmı garibân-ı felek
Nef’î

mestûr, mesture: Ar. Satr’dan; 1. Örtülü, kapalı, perdeli. 2. Namuslu, baş örtüsüz gezmeyen kadın.

Bize saffü’n-niâl meclisinde yer bulunmazsa
Varıp ser-defter-i hicrâna mestûr olmamız yeğdir
Nâbî
Biz ol âbdâlân-ı aşkız âlem-i ma’nîde kim
Şehper-ı Cibrîl ile mestûr olur uryânımız
Leskofçalı Galip
Açılıp ummadığın mestûre
Keşf-i avretle olur meşhûre
Sünbülzade Vehbi
Sûret-i âdemde olmuş idi mestûr sırr-ı Hak
Hubb-ı zatı koptu
Hak’tan mürtefi’ ola hafâ
Gaybî

mestûre: Örtülü, kapalı.

Açılıp ummadığın mestûre
Keşfi avretle olur meşhûre
Sünbülzade Vehbi
Bülbülün şevkine ağzı sulanır ezhârın
Gonca mestûrelik eylerse de istiğnâdır

mes’ûd, mes’ûde: Ar. Sa’d’ten; saadetli, bahtlı, bahtiyar, kutlu.

Mes’ûda nazîre-i mün’adimdir
EşMı cevâmiü’l-kelîmdir
Ziyâ Paşa
A’mdk-ı târ-ı leyle birer kimsesiz çocuk
Vaz’-ı mükedderiyle bakar hep sitâreler; Öksüz kalan ufuk
Süslense bir hildl ile, mes’ûd olur. gülerTevSk
Fikret

mes’ûd-ı düşmen: Düşmanın talihlisi.

İkisi birdir muazzeb eylemekte ddemi
Tâli’-i mes’ûd-ı düşmen kevkeb-i menkûb-ı dost
Sâbit

mes’ûl: Ar. Suâl’den; 1. Sorulan. 2. İstenilen. 3. Sorumlu.

Nice bir hizmet-i mahlûk ile mahzûl olalım
Sâil-ı Hak olalım nâil-i mes’ûl olalım
Mütercim
Âsım
Hak kazanmak da’vî-i tezvîr ile erlik değil
Er odur kim kendi vicdânında mes’ûl olmasın

meşâcir: ÇLi-o) bk. meşcer.

meşâil: bk. meşale.

meşâir: Ar. Meş’ar’lar, 1. Hacı olmadan önce durulması gereken önemli yerler. 2. Hasseler, duyular.

Bilsem gönül ne zevk alacaksın visâlden
Hasretle etti zaf terettüb meşâ’ire
Nâbî

meşakkat: Ar. Zahmet, sıkıntı, güçlük, zorluk. Beyhûde dönüp neyler ola başımız üzre
Halkın bu felek dediği dolâb-ı meşakkat
Bağdatlı Ruhi
Her meşakkat kim görürsün ind-ı Hak’tandır nüzûl
Kahr u lutfun illetidir tutma sen dilde melâl
Ümmî Sinan

meş’al, meş’ale: Ar. Şu’le’den; 1. Lamba, kandil. 2. Ucunda alev yanan sopa. c. meşâil.

Geceler deyr-i zebercedde yanan meş’alleri
Eyledikçe subh-dem bî-pertev ü bî-fer güneş
Lamiî Çelebi
Gam meş’alesidir bu sevinmek olmaz
Cân vermek olur da dönmek olmaz
Şeyh Galip
Topraklaşan ellerde birer meş’aleyansın
Kim derdi şu milyonla adam birden uyansın
Midhat Cemal Kuntay

meş’al-i âsâ: Gurur meşalesi.

Nice manâları var raks-âver
Meş’al-i âsâ döker esmâ’a şerer
Nâbı meş’al-i gül: Gülün saçtığı ışık.

Meş’al-igül şevkine seyr edegör şeb-td-seher
Geceyi fark etmek olmaz şimdi
Yahyâ rûzdan
Şeyhülislam Yahya

meş’al-i îmân: İman meşalesi.

Hudûd-ı aklı aşan ma’nevî seferlerde
Yegâne meş’al-i îmân olur gönül gönüle
Yahya Kemal

meş’al-i kamer: Ayın meşalesi.

Haylî kevâkib içre yanıp meş’al-i kamer
Sahn-ı semâda rûşen idi râh-ı keh-keşân
Bâkı meş’al-i kudret: Kudret meşalesi.

Zemîn-i bisdt-ı kadr-i çarh hayme-i azamet
Nücûm-ı sâbit ü seyyâre meş’al-i kudret
Nâbî

meş’al-i zer: Altın meşale.

Sâkî vü meş’ale-dârın oluban elde tutar
Kadeh-i sîm semen meş’al-i zer nergis
Nizamı

meş’ale: Meşale.

meş’ale-i dil: Gönül meşalesi.

Tutuşur meş’ale-i dille merâyd-yı huzûz
Hüsn ü aşk ortada bin mâh bin ahterle döner
Yahya Kemal

meş’ale-i kârbân: Kervan meşalesi.

Hac yollarında meş’ale-i kârbân gibi
Erbâb-ı aşk içinde nümâyânsın eygönül
Nedim

meş’ale-i rûşen: Parlak meşale.

Şem’ olmaz isem bezmine bu sûz ile bârî
Der-gâhına bir meş’ale-i rûşenin olsam
Nedim meş’ale-i subh-gâh: Sabah vaktinin meşalesi.

Deycûr-ı hicri matla’-ı sürûr eder
Ah-ı derûnu meş’ale-i subh-gâh eden
İbnü’l Naccâr (Tüccarzade)

meş’ale-i şu’le-dâr: Parlak meşale.

Sûr-ı arûs kim ola mâtem netîcesi
Püf şem’-i bezme meş’ale-i şu’le-dâre yuf
Şeyh Galip

meş’ale-i zer: Altın meşale.

Sâkî vü meş’ale-dârın oluban elde tutar
Kadeh-i sîm semen meş’ale-i zer nergis
Nizamı

meş’ale-dâr: Meşale tutan.

Sâkî vü meş’ale-dârın oluban elde tutar
Kadeh-i sîm semen meş’ale-i zer nergis
Nizamı

meş’ale-efrûz: Meş’ale ışığı saçan.

Olsa aceb mi meş’ale-efrûz nâle-i dil
Kûy-ı habîbe râh-nümâmız budur bizim
Seyyit Vehbî

meş’al-efrûz-ı harîm-i ismet: Namus ocağının meşale ışığını saçan.

Tal’atin meş’ale-efrûz-ı harîm-i ismet
Nigehin bezm-i tegâfülde nedîm-i ismet
Nâilî

meşâil: Meş’ale’ler, aydınlatma araçları.

Nûr-ı harem şühûduna nâ-müsâid olan
Vakfeylesin dimdğını dûd-ı meşâile
Nâbî

meşâil-i mâtem-penâh: Matemin sığınağının meşaleleri.

Al kanlı bir kefenle donat hayme-gâhını
Cânlarla yak meşâil-i mâtem-penâhını
Mehmet Akif

meşâmm, meşâm: Ar. Şemm’den; burun, burun içinde koku alan yer.

Itr-ı hûb ile pür olurdu meşâmm
Bûy-ı müşg idi yâkûd anber-i hdm
Hakanî
Sahrâ-yı
Çîn’i neyleyim bû
Mey-hânedir meşâmmımza hâk-i tîb olan
Behiştî
Meşam oldu muattar bûy-ı zülf-i dil-rübâ ile
Bugün bir ömr uğurladık yine bâd-ı sabâ ile
Cinânî
Meşâmı rûha emel lezzetinde neşr ediyor
Ten-i rakîki bahârın esîr-i nükhetini
Tevfik Fikret

meşâm-ı âlem: Âlemin burnu.

Meşâm-ı âlemi kıldı muattar
Seher yeli saçın akdin çözelden
Hamdullah Hamdı meşâmm-ı bülbül-i şeydâ: Çılgın bülbülün burnu.

Dimâğım almıştır nükhet-i hûbıyla sahbânın
Meşâmm-ı bülbül-i şeydâya bûyu verd-i ra’nânın
Şeyhülislam Yahya

meşâmm-ı cân: Gönül burnu.

Hâk-i der-gâhı kokusundan muattarsın yine
Ey meşâmm-ı cân bu gün benzer ki attârıngelir
Ahmet Paşa

meşâmm-ı iffet: İffet kokusu.

Bûy-ı aşk-ı sâfimı duysun meşâmm-ı iffetin
Kokla ey gül-bün!
Menekşem yddigâr olsun sana
Tâhirü’l
Mevlevi

meşâmm-ı safâ: Temiz burun.

Meftûn-ı zülf-i dil-ber olursan gönül gibi
Her dem gelir meşâm-ı safâya nesîm-i aşk
Esrar Dede

meşâmm-ı ümîd: Ümit burnu.

Şemîm-i lutfuna âmddedir meşâm-ı ümîd
Ne gûne cünbüşü var rûzgârdan ne haber
Nâbî

meşârık: bk. maşrık. meşcer, meşcere, meşcire: Ar. Şe-
cer’den; ağaçı çok olan yer, ağaçlık. c. meşâcir.

Aks-i tekbîr ile dolmuş dereler
Secde eyledi buna meşcereler
Abdülhak Hâmit
Hüznüyle susan meşcerlerden gam-ı Eylül
Bir gölge yayarken, onu bir savt-ı tegâfül
Ahmet Hâşim

meşcer-i şu’le-bâr: Parlak ağaç, ışık saçan ağaç.

Gül-zârı feyz-i nâmiye encüm-i nazîr edip
Döndü nihâl ile meşcer-işu’le-bâragül
Nâilî

meşâcir: Meşcere’ler, ağaçlıklar. meşâcir-i pür-şâm: Akşamla dolu ağaçlıklar.

Susar meşâcir-i pür-şâm içinde bülbül-i âb
Sular semâ-yı hayâlâtı eyler istîâb
Ahmet Hâşim

meşgale: Ar. Şugl’dan; iş, güç, uğraşı. c. meşâgıl. meşgale-i dehr-i bî-direng: Kararsız dünyanın işi.

Ey pây-bend-i dâm-geh-i kayd-ı nâm ü neng
Tâ-key hevâ-yı meşgale-i dehr-i bî-direng
Bâkı

meşgûl, meşgûle: 1. Bir işle uğraşan, iş görmekte olan. 2. İşgal edilmiş, doldurulmuş, tutulmuş. 3. Dalgın, tutuk.

Bir zemân nakvle de oldu meşgûl
Bilecek mertebe fâil mef ‘ûl
Sünbülzade Vehbi
Gönül esbâb-ı dünyâya mübâşir ol ko dünyâyı
Sakın bâzîçeye meşgûl iken çok mâh u sâl oynar
Behiştî
Şevk-i cennetle hayâlim meşgûl
Yüreğim havf-ı cehennemle melûl
Tevfik Fikret

meşgûl-i dünyâ: Dünya meşguliyeti.

Kâfiri meşgûl-i dünyâ zdhidi ukbd-pesend
Aşıkı berhem-zen-i dünyâ vü ukbâ eyledin
Yenişehirli Avni

meşgûl-i hurd ü mürd: Ufak tefek şeylerin meşguliyeti.

Simât-ı haşmetinde âsmân meşgûl-i hurd ü mürd
Erem gül-şen-serây-i devletinde düzd-i berg ü sâz
Nedim

meşgûl-i menâhî: Yasak edilen şeylerle meşgul olma.

Ey Fuzûlî eyle tdat-i riyâyî terkini
Tevbe kıl min-ba’d meşgûl-i menâhî olmagıl
FuzM meşgûf: Ar. Şağaf’tan; âşık, mecnun, birini aşırı derecede seven.

meşgûf-ı hasret: Hasret âşığı.

Görünse çeşmine bir düşmân, âh yâ
Rabbî
Bu Arzû onu meşgûf-ı hasret ettikçe
Tevfık Fikret

meşgûl, meşgûle: bk. meşgale.

meşhed: Ar. Şehâdet’den; 1. Birinin şehit düştüğü yer. 2. İran’da ziyaretgâh olan şehir. c. meşâhid.

Zihî meşhed zihî merkad zihî ma’bed zihî maksad
Makâm-ı Hızr ü İlyâs u makarr-ı evliyddır bu
Taşlıcalı Yahya Bey
Meşhedimden şevk-i kûyunla revândır kan henüz
Görmedi tîğin benim
KA’be’mde bir kurbân henüz
Yenişehirli Avni
Meşhedim cennet olur sâye-i şemşîrinde
Zevk-ı zahmin ki verir neş’e-i câvid bana
Namık Kemâl

meşhûd: Ar. Şühûd’dan, gözle görülmüş, görülen. c. meşhûdât.

Ya leb-i peymâne ya bûs-ı leb-i cânânedir
Şâm-ı hicrân âşıka meşhûd olan rü’yâ budur
Nâbî
Ne aşk bâis-i hestî-i âferîde-i gayb
Ne aşk illeti îcdd-ı âlem-i meşhûd
Sâmi
Cibillîdir taharrî-i hakîkat hırsı âdemde
Onun mahsûlüdür meşhûd olan âsâr âlemde
Mehmet Akif

meşhûdât: Görülenler.

Ona mübhem, garîb meşhûdât
Bilemez var mı, yok mu şimdi hayât
Kemalzâde Ekrem Bey

meşhûn: Ar. Şahn’dan; doldurulmuş, dolu, memlu.

La’b ü lehv ile çü dünyâ meşhûn
İstemez âkıl olan gayri oyun
Sünbülzade Vehbi
Her zaviye feyz-ı Hak’la meşhûn
Pür-nûr-ı Hudâ derûn ü bîrûn
Ahmet Hâşim
Pür-zemzeme bir cevf-i ziyâ-dâr ile meşhûn
Geçsin ebedî günlerimiz fâhir ü gülgûn
Tevfik Fikret

meşhûn-ı sefâlet: Sefalet dolu.

Bulutlar pâre pâre, lîme lîme gökte gam-küster
Çökük, pejmürde, meşhûn-ı sefâlet yerde makberler
Kemalzâde Ekrem Bey

meşhûr, meşhûre: Ar. Şöhret’ten; şöhretli, namlı, ün salmış, ün kazanmış. c. meşhûrât, meşâhîr.

Astânında nigârıgörmesem ye’s etmezem
Bu mesel meşkûrdur kim çıkmadık cânda ümîd
Avnî
Meşhûr meseldir bunu hod sen de bilirsin
Ez-bâd-ı hevâ âmed ü ber-bâd-ı hevâ reft
Nef’î
Kirpikleri uzundur yârin hayâle sığmaz
Meşhûr bir meseldir “Mızrak çuvala sığmaz”
Havâyî

meşhûr-ı cihân: Cihanın meşhuru.

Dil verme gam-ı aşka ki aşk âfet-i cândır
Aşk âfet-i cân olduğu meşhûr-ı cihândır
Fuzûlî

meşhûr-ı enâm: Halkın meşhuru.

Hurşîd-sıfat feyz ile meşhûr-ı enâm ol
Zerrât-ı dil-i halka ziyâ-pâş-ı merâm ol

mehmet Refet

meşîhat: Ar. Şeyh’ten; 1. Şeyhlik. 2. Şeyhülislam makamı.

Cihân durdukça dursun câh-ı râlâ-yi meşîhatte
Olapîrâye hasmı şüfre-i tîğ ü sinân üzre
Ziyâ Paşa

meşîme, meşîm: Ar. Son; döl yatağı.

meşîm-i şeb: Gecenin sonu.

Bir yolcunun kudûmu idi orda muntazar
Gün doğmadan meşîm-i şebten neler doğar
Tevfik Fikret
Felektir ol ki dahi gelmeden bu eşbâha
Verir meşîmede tıfl-ı cenîne rûhugıdd
Ziyâ Paşa
Ufuklarında sönük bir ziyâ, cılız bir ümîd
Belirmesiyle, bakarsa, deminki baykuşlar
Meşîmesinde fezdnın o nûru boğmuşlar
Mehmet Akif

meşîme-i şeb: Gecenin sonu, döl yatağı.

Abisten-i safâ vü kederdir leyâl hep
Gün doğmadan meşîme-i şebden neler doğar
Rahmi (Tersane Kâtibi Vak’anüvis Kırımlı Mustafa)

meşîme-i takdîr: Takdirin sonu.

SezA ki eyleye üftâde bîm-i adlinden
Muâmilân-ı fesâdı meşîme-i takdîr
Beliğ meşiyyet: Ar. 1. İrade. 2. İstek, dilek. 3. Yürüyüş, yürütme.

Adem esîr-i dest-i meşiyyet değil midir
Alem zebûn-ı pençe-i kudret değil midir
Nâbî
Şunûât-ı cihân râ-beste-i hükm-i meşiyyetdir
Abesdir dest-i gerdûn-ı sitem-bünyâddan feryâd
Ziyâ Paşa
Meşiyyetin sana zulûm etmek ihtimâli mi var? “Çalış” dedikçe şerîat çalışmadan, durdun
Onun hesâbına bir çok hurâfe uydurdun
Mehmet Akif
Fakat unutma ki yol intizâm-ı meşiyyetle
Yakınlaşır, kısalır
Tevfık Fikret

meşk: Ar. 1. Yazı örneği. 2. Alıştırma
çalışması.

Dem-d-dem kilk-i müjgân ile tıfl-ı merdüm-i çeşmim
Hat-ı sevdâ-yı hâlin meşk eder levh-i hayâl üzre
Fuzûlî
Meşk eyledi pervâne vü şem’ ü gül-i sad-berg
Yanmayı, yakılmayı, yaka yırtmayı benden
Kâzım Paşa

meşk-i cünûn: Delilik dersi.

Her sehî-kad cilvesi bir seyl-i tûfân-ı belâ
Her hilâl-ebrû kaşı bir ser-hat-ı meşk-ı cünûn
Fuzûlî

meşk-i lerziş: Titreme dersi.

Giriftâr olmasın keştî-i dil ol şûh-ı rakkâsa
Ki meşk-i lerziş eyler mevc girdâb-ı sürnninden
Nâbî

meşk-i nâz-ı yâr: Yârin naz dersi.

Gayre sarf etmededir zevk-ı zemân-ı hattını
Meşk-i nâz-ı yâre sînem tahta-i ta’lîm iken
Nâbî

meşk-i şi’r: Şiir dersi.

Ne mümkün pey-rev olmak
Nâbîi üstâda ey Sâmî
Sevâd-ı nâ-becâdır meşk-işi’ri kilk-i etfâlin
Sâmı

meşkûk: Ar. Şekk’tan; şekkolunmuş, şüpheli.

Zann etme zer-i kalbimi meskûk değildir
Tuğrâ-zededir sikkesi meşkûk değildir
Nâbî

meşkûr: Ar. Şükr’den; şükre, teşekküre değer, makbul, beğenilmiş, övülmüş; memduh.

Ola zî-bende-i âgûş ü kabûl-ı Mevlâ
Dîn ü dünyâya mülûk-âne bu sa’yi meşkûr
Enderunlu Fazıl
Aşk değil mi asl-ı ebrâr u mukarreb gayrı nâs
Külli şey ‘ hep tâkatınca
Hâlik’a meşkûr ise
Ümmî Sinan
Silin bulutları, silkin zilâl-i ehvâli
Ziyâ içinde koşun bir halâs-ı meşkûre
Tevfık Fikret

meşreb: Ar. Şürb’tenn; 1. Huy, mizac, tabiat, hilkat. 2. Gidiş, yol. 3. Su içme yeri.

Değişik isimlere gelerek onları sıfat yapar. c. meşârib
Bu ışk meşrebi yâ
Rab ne turfa meşrebtir
Ki hûn-ı dîde-i uşşâk ile leb
Mlebtir
Hamdullah Hamdi
Arif ol, ehl-i dil ol, rind-i kalender-meşreb ol
Ne Müselmân-ı kavî, ne mülhid-i bî-mezheb ol
Nef’î
Böyle zıddeyn diler meşrebte
Ya’nî kim her biri bir mezbebte
Sünbülzade Vehbi

meşreb-i âlem: Âlemin huyu.

Pây-mâl eder encâm kimin üstüne dönse
Agâz edeli devre budur meşreb-i dlem
Lâ meşreb-i âşık: Âşık huyu.

Ta’n eyleyeni meşreb-i âşıklara sûfî
Müftî-i cihân olsa dahi taşlarız biz
Lamiî Çelebi

meşreb-i bed: Kötü huylu.

Hûy-i bed, âdet-i bed, meşreb-i bed
Eder erbâbını merdûd-ı ebed
Nâbî

meşreb-i bî-bâk: Uyuyan huy.

Benim ol Nef’î-i rûşen-dil ü sâfî gevher
Feyz alır câm-ı safâ meşreb-i bî-bâkimden
Nef’î

meşreb-i eczâ-yı âlem: Âlemin eczasının huyu.

Mükedderdir ser-d-ser meşreb-i eczd-yı âlem hep
Safâ-yı hâtır ancak bddede sâgarda kalmıştır
Râmi

meşreb-i ehli-i fenâ: Yokluk ehlinin meşrebi.

Pür gerektir sâgar-ı işkeste câm-ı zer-nişân
Meşreb-i ehl-i fenâda ey gönül
Cemlik budur
Şeyhülislam Yahya

meşreb-i hezâr: Bülbül huyu.

Hemen bize düşecek vakt-i gülde işrettir
Figânî nâ-be-mahal meşreb-i hezdra düşer
Nâbî

meşreb-i irfân: İrfan yaratılışlı.

Hikmetinde ben de hayrdnım ki yok cem’ eylemiş
Meşreb-i irfân ile akl-ı maaşı bir yere
Nâilî

meşreb-i kalender: Kalender meşrep.

Aşık-ı her-şûh mu meşreb-i kalender tâli’m
Çektiğim peymâneler mecliste yârimdir bütün
Ziyâ Paşa

meşreb-i memdûh: Övünülecek meşrep.

Tevâzu’meşreb-i memdûhtur erbâb-ı rif’atte
Fakîr eylerse arz-ı meskenet hod kendi hâlidir
Ziyâ Paşa

meşreb-i nâ-sâz: Uygun olmayan yaratılış.

Pek rengine aldanma felek eski felektir
Zîrâ feleğin meşreb-i nâ-sâzı dönektir
Ziya Paşa

meşreb-i pâk: Temiz huy.

Safâ-yı meşreb-i pâkin eğer yâd etse bir şâir
Midâd-ı hâmesine reşk ederdi reşha-ı Kevser
Nef’î

meşreb-i rind-âne: Rindçe meşrep.

Zühd-i huşkü bezm-i nûş-â-nûştan fark eylemez
Böyledir erbâb-ı hâlin meşreb-i rind-ânesi
Şeyh Galip

meşreb-i şûh: Şuh meşrep.

Meşreb-i şûhunda bir sır var ki te’sîr eylese
Zâyi olmaz haşre dek keyf-i şerâb-ı Edrine
Nef’î

meşreb-i zühhâd: Zahitlerin huyu.

Ne gördü bâdede bilmem ki oldu bâde-perest
Mürîd-i meşreb-i zühhâd gördüğün gönlüm
Fuzûî meşrû’, meşrûa: Ar. Şer’den; şeran caiz olan, şeriata, kanuna uygun.

Ne ekmiştin ki mahsûl istiyorum bir de ferdâdan
Senin meşrû’ olan hakkın; bugün hüsrân, yarın büsrdn
Mehmet Akif

meşrûh, meşrûha: Ar. Şerh’ten: 1. Şerh olunmuş, açıklanmış. 2. Uzun uzadıya anlatılan.

Dil oldu tîğ-ı firâkınla şerha şerha velî
Ne sûd çün sana olmadı hâl-i dil meşrûh
Fuzûlî
Olursa tîğ-ı firâkıyla şerha şerha tenim
Nigâra derd-i derûnum olup durur meşrûh
Şeyhülislam Yahya
Dil safhasına baktım etrâfı haylî meşrûh
Bildim bu nüsha çıkmış bir zî-fünûn elinden
Nev’î

meşşâta, mâşıta: Ar. Gelini süsleyen, saçını tarayan, gelininin tuvaletini yapan kadın.

Zîb ü fer vermek için rûy-i arûs-ı çemene
Yâsemen şâne sabâ mâşıta âb âyîne-dâr
Bâkî
Tab’ım arûs-ı ma’nîye meşşâtalık eder
Endîşem âyîne, kalemim sürme-dân verir
Nef’î

meşşâta-i adl: Adaleti süsleme.

Memleket meşşâta-i adliyle zînet-yâb olur
Saltanatpîrâye-i hulkuyle hüsn ü ân bulur
Nef’î

meşşâta-i bâd-ı sabâ: Saba rüzgârının süsleyicisi.

Gonca bikre zeyn eder meşşâta-i bâd-ı sabâ
Ebr-i dürr-i âb-dâr iltür ona gırbâl ile behiştî (iltür: iletir)

meşşâta-i kudret: Kudretin süsleyicisi.

Cibâna zîb ü fer verdi yine meşşâta-i kudret
Arûs-ı nev gibi ârâyiş etti köhne dünydyı
Bâkî

meşşâta-i nesîm: Rüzgârın süsleyicisi.

Donattı gül arûsunu meşşâta-i nesîm
Ayîne oldu âb-ı revân şâne oldu hdr
Necati Bey

meşşata-i rûy-i âlem: Âlemin yüzünü süsleyen.

Tab’-ı âyîne-i meşşata-i rûy-i âlem
Fikr-i üstdd-ı kühen-sâl-i debistân-ı felek
Nef’î

meşşâta-vâr: Süsleyici kadın gibi.

Arûs-ı hüsnüne meşşata-vâr zîver için
Yaşım gül-âb ü müjem şâne vü gözüm mirM
Lamiî Çelebi

meştâ: Ar. Şitâ’dan; kışlak, kışın geçirildiği yer, kışla.

Gencine-i bahârı vurup leşker-i hazân
Meştâya sarf olundu tâlid ü tarâifi
Keçecizade İzzet Molla

meş’ûm, meş’ûme: Ar. Şe’âmet’ten; uğursuz, kötü.

İşte uryân ü zâr ü müstağrak
İki timsâli fakr-ı meş’ûmun
Tevfık Fikret
gayr-ı meş’ûme
Müstemir bir sükût-ı ümmîdin
Sadme-i kabriyle in, in, in
Tevfık Fikret

metâ’: Ar. 1. Satılacak mal, eşya. 2. Eldeki varlık, sermaye. c. emtia.

Yûnus bu sözleri çatar sanki balı yağa katar
Halka metâ’ların satar yükü gevherdir tuz değil
Yunus Emre
Mey f
Mideyle şöhreti var bir metâ’ idi
Devr-i lebinde onu ayağa düşürdüler
Hayâlî Bey
Akıl oldur gelmeye dünyâ metâHndan gurûr
Müddet-i devr-i felek bir demdir âdem bir nefes
Bâkî
Ma’rifet iltifâta tâbi’dir
Müşterîsiz metâ’ zdyidir
Muallim Naci

metâ’-ı akl u fikr: Akıl ve fikrin kaynağı.

Metâ’-ı akl u fikrim gitti elden târumâr oldu
Vücûdum kişverin yağmâya verdi ser-te-ser firkat
Cinânî

metâ’-ı akl-ı kâsid: İşe yaramaz aklın sermayesi.

Senin bâzar-ı aşkında eder dellâl cân feryâd
Metâ’-ı akl-ı kâsidtir hırîdâr olmasın kimse
Ahmet Paşa

metâ’-ı cerd ü belâ: Dert ve bela malı.

Sen böyle nâz ü şîve satınca gedâlara
Narh-ı metâ’-ı derd ü belâ râygân olur
Nef’î

metâ’-ı cümle-i akvâm: Bütün kavimlerin sermayesi.

Bu şehriyâr değil miydi hddimü’l-haremeyn
Metâ’-ı cümle-i akvâm iken o zî-kudret
Abdülhak Hâmit

metâ’-ı dehr-i bî-bünyâd: Temelsiz dünyanın eşyası.

Gam çeken mâl ü metâ’-ı debr-i bî-bünydd için
Neydügün bilse meâl-i hâl-i dünyâ kâşkî
Bâk metâ’-ı derd: Dert malı.

Nukûd-ı sabr ü dil verdim metâ’-ı derdine yârin
Görenler
Zâtî yâ cânlar verir bir yâdigâr aldım
zâti

metâ’-ı devlet: Devletin sermayesi.

Her ne denlü himmete endâze olmazsa yine
Müşterî olma metâ’-ı devlete himmet budur
Cevrî (İbrahim Çelebi)

metâ’-ı dünye: Dünya sermayesi.

Medd-i ayneyn eylemek olmaz metâ’-ı dünyeye
Aynı dünyâdan yumup a’yâna ermişlerdeniz
Nuri

metâ’-ı feyz: Bol sermaye.

Hep senden alır metâ’-ı feyzi
Ey hâce-i nâm-dâr-ı ma’nî
Ünsî metâ’-ı gam: Gam sermayesi.

Metâ-gam-durur aşkın harîdâr olmasın kimse
Belâ dâmı-durur zülfün giriftâr olmasın kimse
İbni Kemâl

metâ’-ı maârif: Bilginin sermayesi.

Temgâsıdır sükût metâ’-ı maârifin
Bir gün bizim dahi olur elbet revâcımız
Nevres-i Kadim

metâ’-ı mebzûl: Dağıtılmış mal.

“Odun” dedin de, tuhaftır, ne geldi aklıma bak
Zarallı memleketin yoktu başka mahsûlü
Odundu, nerde bulunsan, metâ’-ı mebzûlü
Mehmet Akif

metâ’-ı mûr: Karıncanın sermayesi.

Cehd eyle azab-ı gûr yığma
Sa’y eyle metâ’-ı mûryığma
Fuzûlî

metâ’-ı nutk: Konuşma sermayesi.

Metâ’-ı nutkuna gülün edip gayb-endâze
Dükkân-ı fikretinde akl-ı küll nessâc-ı dîbâdır
Sabri metâ’-ı râz: Sırrın sermayesi.

Gerçi etmez dil metâ’-ı zârını ifşâya meyl
Bir nefes ârâmı yoktur giryeden mânend-i seyl
Osmanzâde Taib

metâ’-ı sabr: Sabır sermayesi.

Bilmediği-çün metâ’-ı sabr kadrin tıfl-ı dil
Al ile aldı elinden bir yanağı al onu
İbni Kemâl

metâ’-ı şöhret: Şöhret malı.

Felek bu gûne tehî dûş-ı izzet eyledi yoksa
Metâ-şöhrete dellâl idik zemân ile biz de
Nâbî

metâ’-ı vasl: Kavuşma malı.

Kim yetüreydi sana bâzar-ı hüsn içre bahâ
Ey metâ’-ı vasl eğer olmasa hicrânın senin
Behiştî

metâ’-ı zevk: Zevk sermayesi.

Dünyâyı bir safâya veren rind-i bî-nevâ
Kem-ter metâ’-ı zevkini dünyâya vermemiş
Cevrî (İbrahim Çelebi)
emtia: Metâ’lar. emtia-i gûnâ-gûn: Çeşit çeşit mallar.

Hâce-i dâd ü sited zîver-i bâzâr ede tâ
Dem-be-dem tâze zuhûr emtia-i gûnâ-gûn
Münıf metâf: Ar. Tavâf’tan; tavaf edecek yer.

Mey-hâneyi seyrettim uşşâka metâf olmuş
Teklîf ü tekellüften sükkânı muâf olmuş
Şeyh Galip

metâf-ı ehl-i himmet: Himmet ehlinin tavaf edecek yeri.

Abes zühhâd ile sahrd-rev-i beytü’l-harem olmak
Metâf-ı ehl-i himmet
Kâ’be-i ulyâ-yı diğerdir
Leskofçalı Galip

metâf-ı kudsiyân: Kudsilerin tavaf edilecek yeri.

Mürâât-ı edeb şartıyle gir
Nâbî bu der-gâha
Metâf-ı kudsiyândır bûse-gâh-ı enbiyâdır bu
Nâbî
Nûr-ı zâtiyle münevver eyleyip
Hak ravzasın
Mescid-i pâkin kıla rûşen metâf-ı kudsiyân
kâzım Paşa

metâlib: bk. matlab.

metânet: bk. metîn metin: Ar. Metânet’ten; 1. Sağlam, dayanıklı, metanetli. 2. Yazı parçası. c. mütûn.

Nice kasîde ki her beyti bir kitâb-ı metîn
Nice kitâb ki her fasl u bâb-ı şerh-i mütûn
Nef’î

metânet: Dayanma, kuvvetli, sağlam olma.

Akl-ı evvel gibi ef’âli metânette mesel
Subh-ı sânigibi akvâli sadâkatte alem
Nef’î

metn, metin: Dayanıklı, sağlam.

Fenn-i aşka başladım dikkatle gördüm nice bâb
Metni derd ü faslı hicrân ile dolmuş bir kitâb
Nişanî (Karamanlı Nişancı
Mehmet Paşa)

metn-i muhkem: Sağlam metin.

Şerh-i kitâb-ı âleme bir metn-i muhkemiz
Lafz-ı talebde ma’nî-i matlûb-ı ddemz
Esrar Dede

mütûn: Metîn’ler.

Nice kasîde ki her beyti bir kitâb-ı metîn
Nice kitâb ki her fasl u bâb-ı şerh-i mütûn
Nef’î

metrûk, metrûke: Ar. Terk’ten; terkedilmiş, bırakılmış, kullanılmaz, battal hâlde.

Metrûk idi âlet-i şikence
Kullanmaz idi tüfek tabanca
Nâbî
Tellerin lahn-i inkisâriyle
Hangi metrûke böyle eğleniyor
Cenap Şahabeddin metrûk-ı asel: Balı terketme.

Telh-kâm etti bizi va’de-i metrûk-ı asel
Ramazân olmak ile verdi velî haylî kesel
Cinânî

metrûk-ı mey: İçkiyi terketme.

Kase-i metrûk-i mey reng-i lebinden bellidir
Müflisin evvelki hâli meşrebinden bellidir
Yüsrî

me’vâ: Ar. 1. Sığınacak yer, melce, mesken, yurt. 2. Cennet’te bir makam.

Artık insâf eyle bir nîm-iltifât et gönlüme
Aşık-ı bî-çârenin makber gibi me’vâsı var
Kemalzâde Ekrem Bey
Bükmüş oradan boynunu binlerce yetîmân
Me’vâ arıyor
Aileler lâne perîşân
Mehmet Akif
Ve ben uzakta şu me’vâ-yı istirâhatta
Onun üfûlünü seyr eyliyor da ölmüyorum
Tevfik Fikret
Benzetir cennet-ı Me’vâfa yüzün ehl-i hıred
Nahl-ı Tûbâ’ya müşâbihtir o zîbâ sa’îd
Celalî me’vâ-yı aşk: Aşk yurdu.

Me’vâ-yı aşktır dil-ı Agâhımız bizim
Bî-câ değildir âh-ı seher-gâhımız bizim
Nevres-i Kadim

me’vâ-yı cennet: Cennet yeri.

Daldıkça cebr-i nefs ile ben bahr-i gurbete
Rûhum dönerdi sanki o me’vâ-yı cennete
Kemalzâde Ekrem Bey

me’vâ-yı selâmet: selâmet yurdu.

Dünyâyıgüzer etse ne ola bdd-ı sebük-hîz
Mânendi onun bulmaya me’vâ-yı seldmet
Nâbı

mevâdd: bk. madde.

mevâız: Ar. ‘Mev’ıze’ler. nasihatler. öğütler.

Çün penbe-igaflet gide cânın kulağından
Gûş eyleyesin cümle mevâada mevâ’ız
Hamdullah Hamdi

mevâîd: bk. mîâd.

mevâlîd: bk. mevlid.

mevâni’: bk. mâni’

mevâzı’: bk. mevzi’

mevc, mevce: Ar. Dalga. c. emvâc. c. me-
vecât.

Eşkimin her mevc tûfân-ı bârı bir deryâ-yı aşk
Sînemin her dâg-ı âteş-nâki bir küh-sâr-ı feyz
Leskofçalı Arif Der-kâr olur telâtûm-ı deryâ-yı iştiyâk
Bir mevce kim o cebhe-i berrâktan kopar
Nâilî
Kanatlarından edip mevce mevce nûr isâr
Döner fezdlara keh-keşân-ı encüm-bâr
Kemalzâde Ekrem Bey

mevc-i âb-ı cârî: Akan suyun dalgası.

Bâd-ı seher mi yâ
Rab ya nefha-ı Mesîhâ
Ya feyz-i kalb-i ârif ya mevc-i âb-ı cdrî
Ziyâ Paşa

mevc-i Âb-ı Hayvân: Hayat suyunun dalgası.

Kalem ki cân bağışlar hüsn-i tabr-i dem-i güftâr
Ya mevc-ı Ab-ı Hayvân ‘dır ya enfâs-ı Mesîhâ ‘dır
Fıtnat
Hanım

mevc-i ârzû: Arzu dalgası.

Ne var bir kerre meyletsen kenâra ey dür-i yek-tâ
Hurûş-ı mevc mevc-ı Arzûlar hep seninçindir
Nâbî

mevc-i belâ: Bela dalgası.

Girdim muhît-i ışka sandım ben onu sığ
Başımdan aştı mevc-i belâ nâ-gehân dirîğ
Figani mevc-i belâ-hîz: Bela sıçratan dalga.

Füsûsa kim cibân-ı fitne-engîz
Eder bahr-i gamı mevc-i belâ-hîz
Atâyî (Nev’izade Atâullah)

mevc-i bihâr: Denizlerin dalgası.

Şeş-cihetten seyr edip mevc-i bihâr feyzini
Şems-i rûyundan yana tâb-ı nigâh eyler semâ’
Esrar Dede

mevc-i bûy-i sünbül: Sümbül kokusunun dalgası.

Kays-ı nâ-kâmım esîr-i nükhet-i gîsû-yı dost
Halka-i zincîr, mevc-i bûy-ı sünbüldür bana
Leskofçalı Galip

mevc-i cân: Can dalgası.

Sâkî getir ol bâdeyi kim mevc-i cândır
Arâm-dib-i akl-ı melâmet-zedegândır
Zıya Paşa mevc-i deryâ: Derya dalgası.

Vasf-ı bûy-ı hulku mu satr-ı hat-ı şâirde ya
Mevc-i deryâ-yı sühanda anber-i sârâ mıdır
Nef’î

mevc-i enhâr: Nehir dalgaları.

Bahâr âşüfte-gânın çekmeye kayd-ı leb-i cûya
Müselsel mevc-i enhârı gümüş zencîr eder mehtâb
Koca Râgıp Paşa

mevc-i eşk: Gözyaşı dalgası.

Mevc-i eşkimde gözüm tuttu hayâl-i yâri
Yuttu deryâda
Behiştî

nite kim
Y’ûnus’u hût
behiştî

mevc-i gam: Gam dalgası.

Lâmi’î dil zevrakıngirdâba saldı mevc-i gam
Yok kenâr-ı vasl-ı yâre rûzigârımdan meded
Lamiî Çelebi

mevc-i hat: Çizgi dalgası.

Mevc-i hattan cezb eder çeşmin şarâb-ı işveyi
Kâse-i sîr-âb olup ol mey-fürûşa la’l-i leb
Esrar Dede

mevc-i hayâl-i şuarâ: Şairlerin hayal dalgası.

Cûş eder mevc-i hayâl-i şuarâ dûş-be-dûş Beyt-i ebrûsunun ara yeri dîvân yoludur
Nâbî

mevc-i kesret: Dalga çokluğu.

Mevc-i kesret nev-be-nev hep babr-i vahdetten gelir
Alem-i imkân her var vâhidiyyetten gelir
Aczî (Mîrzade Mustafa Ağa)

mevc-i sirişk: Gözyaşı dalgası.

Dün subh yetirdim feleğe mevc-i sirişkim
Gark etti felek üzre olan encümü girddb
Fuzûlî

mevc-i şarâb: Şarap dalgası.

Tâb-ı ruhun ki aksini sâgarda gösterir
Mevc-i şarâbı şu’le-i hall-gerde gösterir
Esrar Dede

mevc-i tebessüm: Gülümseme dalgası.

Gösterir mevc-i tebessümden dürr-i nd-yâblar
Başlasa keyf-i nesîm-i meyle cûşa la’l-i leb
Esrar Dede

mevc-i Tûfân: Tufan dalgası.

Nâ-hudâ eylemese
Nûh’u bu keştîye
Hudâ
Mevc-ı Tûfân’a ne yelken dayanırdı ne seren
Keçecizade İzzet Molla

mevc mevc: Dalga dalga.

Mevc mevc olsa ne ola lücce gibi nûr-ı sürûr
Bezme ikbâl ile ol mihr-i dirahşângeZdi
Nedim

mevce: Dalga. c. mevecât.

mevce-i gam: Gam dalgası.

Çâk-çâk-i sîne versin mevce-i gamdan haber
Zahm-ı hûn-pâş-ı derûnum inkisârım söylesin
Nâbî

mevce-i reşk: Kıskançlık dalgası.

Gül-zemîn-i çemeni ebr-i bahâra suladıp
Cûları mevce-i reşk ile bulandırdı sabâ
Kâmî (Edirneli)

mevce-i taalluk: İlgili dalga.

Gönül rehâ bulamaz mevce-i taalluktan
Tecerrüd ehline kayd-ı nemed ne müşkil imiş
Nâbı

mevecât: Mevce’ler, dalgalar.

Tâze bir aşk-ı muhtazır sesinin
Mevecâtında keşf-i râz ediyor
Tevfık Fikret
Nil’in leb-i mevecâtını sarsar da enînler
Saf saf dizilip çöldeki ehrâm onu dinler
Midhat
Cemal (Kuntay)

mevc-hîz: Dalgalı.

Eylemiş her katreden bin bahr-i rahmet mevc-hîz
El sunup urgaç vuzû’ içingül-i ruhsâre su
Fuzûlî
Başlayıp cûşişe tabHmda mezâyâ-yı sühan
Mevc-hîz oldu yine lücce-i deryâ-yı
Aden
Nedim
Füsûsa kim cibân-ı fitne engîz
Eder babr-i gamı mevc-hîz
Atâyî (Nev’izade Atâullah)

mevc-zen: Dalgalı (deniz)
Nâlende bir sürûd ile bir yâd-ı pür-hazen
Ba’zen olur buhayre-i kalbimde mevc-zen
Tevfik Fikret

mevvâc: Çok fazla dalgalanan, çok dalgılı.

Şu bahr-i cûd için kim olsa memâc
Cihânda kalmaz idi ac u muhtâc
İbni Kemâl
Nûr-ı mevvâc maânî mi sözümde berk uran
Ya libâsı nazmımın bir âteşîn-hârâ mıdır
Nef’î
Mezârı olmuş iken bunca na’ş-ı medcın
Cenâze yutmaya hâlâ mı doymaz emvâcın
Mehmet Akif
emvâc: Mevc’ler, dalgalar. Üstühân-ı sîneden emvâc peydâ ettiler
Her riyâzet ehli bir deryâ-yı pür-cûş oldular
Hayâlî Bey
Nesîm ola denlü nâzük tarheder âb üzre emvâcı
Ki levh-i sîme üstâd edemez öyle kalem-kâri
Nefi emvâc-ı aşk: Aşk dalgaları.

Oldu gönlüm
Nâbîyâ bâziçe-i emvâc-ı aşk
Çalkanır geh ye’s ü geh ümmîd ile deryâ gibi
Nâbî
emvâc-ı belâ: Bela dalgaları.

Keştî-ı Cem gibi emvâc-ı belâdan sındı dil
Sâkiyâ sun leblerin câmın ki gam-perdâzdır
Lamiî Çelebi

mevcûd, mevcûde: Ar. Vücûd’dan; 1. Var olan, bulunan. 2. Hazır bulunan, hazır olan. 3. Bir topluluğu meydana getiren bireylerin her biri. c. mevcûdât.

Harc kim bî-dahl ola mevcûd olan nâ-bûd olur
Olsa mâlın fi’l-mesel mahsûl-i babr ü kân eger
Bâkî
Mâl-ı mevcûdu edip mabv ü hebâ
Yak ışır mı giyesin sonra abd
Sünbülzade Vehbi
Gerçi esbâb ile herkes vâsıl-ı maksûd olur
Nerde gördük bî-müsebbib bir sebeb mevcûd olur
Azmîi
Amidî

mevcûdât: Mevcûd’lar.

Oldu mevcûdât nûr-ı vechin ileşu’le-dâr
Yâ Resûlullah sensin evvelîn ü âhirîn
Âdile Sultan
Durur bir kibriyâ-yı bî-nihâyet nûr u zulmette
Berâber cümle mevcûdât ü eşyâ hep muhabbette
Abdülhak Hâmit

mevecât: bk. mevce.

meveddet: Ar. Sevgi, sevme.

Etfâl eder idi derse rağbet
Bunlar biri birine meveddet
Şeyh Galip
Al ile kıydın ona kâni hakîkat bu mudur
Kavl-i düşmen sana kâr etti meveddet bu mudur
sâmi

mevfûr: Ar. Çok, bol, çoğaltılmış.

Husûsan bu ibâdet-geh mine’l-bâb-i ile’l-mibrâb
Harâb olmuş iken tecdîde etti himmet-i mevfûr
Şinasi

mevhibe, mevhibet: Ar. Bahşiş, atiyye, ihsan, vergi. c. mevâhib.

mevhibe-i evvelî: İlk ihsan.

Erbâb-ı feyze mevhibe-i evvelîdir aşk
Feryâd u nâle sonrası nev’an bahdnedir
Esrar Dede

mevhibe-i Hak: Hakkın ihsanı.

Behiştî
cennete biz müstahakkız irs ile kim
Adâvetin komaz
İslâm’a nitekim kefere
Behiştî

mevhibet-i Sübhânî: Allah’a ait ihsan.

Hâris-i memleket ü dîn ü medâr-ı İslâm
Mazbar-ı mekremet ü mevhibet-ı Sübhânî
NeVî mevhûm, mevhûme: Ar. Vehm’den; vehmolunmuş, aslı olmadığı hâlde zihinde tasarlanmış, kurulmuş olan. c. mevhûmât. dem ki merkez-i hayrette ol belâ-keşler
Misâl-i nokta-i mevhûme bî-karâr kalır
Nâilî
Veren bu sûret-i mevhûma revnak-ı reng-i hüsnündür
Gül-istân-ı hayâlim nev-bahârım varsa sendendir
Şeyh Galip
Vücûd-ı vahdete mevhûm zerreler mîzân
Büyük küçük şu avâlim bütün harânktır
Abdülhak Hâmit
Bir gölde yüzen zülf-i tahayyül gibi mağmûm
Mehtâba dolan girye-i eşyâ gibi mevhûm
ahmet Hâşim

mev’id: Ar. Va’d’den; 1. Vadedilmiş, söz verilen yer. 2. Vaat, söz verme.

Hakkıyle kalmamış ise yâdımda mâ-hades
Son mev’idindir aşkına râm olmuyor
Yudes
Abdülhak Hâmit

mev’id-i aşk: Aşk sözü.

Bir şeb bizi sevketse felek mev’id-i aşka
Vuslat tutuşurşu’le-ipîrdhenimizden
Yahya Kemal

mev’id-i mehtâb: Mehtap sözü.

Mev’id-i mehtâba sâz açmış gümüşten şâh-râh
Şeb nedir
Körfez’de
Mihr-âbâddangörmüş o mâh
Yahya Kemal

mev’id-i telâkî: Buluşma sözü.

Ya iki rûh-ı mütehassire mev’id-i telâkî
Tevfik Fikret

mev’id-i vasl: Buluşma yeri.

Gam yeme bir gün erersin vaslıma dersin bana
Mev’id-i vaslın sakın rûz-ı kıyâmet olmasın
Süleyman
Nahifi

mevki’: Ar. Yer, mekân; bir şeyin durduğu, bulunduğu yer. c. mevâki’.

Iztırâb-ı nâ-be-hengâm istemez tahsîl-i kâm
Mevkiinde bî-tekellüf kâr kendin gösterir
Koca Râgıp Paşa

mevâki’-i latîfe: Hoş mekânlar.

Esnâ-yı seferde çeşm-i im’ân
Gördükçe mevâki’-i latîfe
Bulmaz mı tabîatinde insân
Bir hâhiş-i celse-i hafşe
Muallim Naci

mevkib: Ar. Atlı veya yaya olarak yürüyen kafile. c. mevâkib.

mevkib-i makderet: Güç kafilesi.

Mevkib-i makdereti pür azamettir o kadar
Arsa-i mahşer olur hayme-i huddâmına teng
Kâzım Paşa

mevkib-i yârân: Dostlar kafilesi.

Dinlemekçün mâcerâ-yı hecri nâyından
Kemâl
Mevkib-i yârân civâr-ı beytü’l-ahzandangeçer
Yahya Kemal

mevkif: Ar. Vukûftan; durak, duracak yer, istasyon, durak noktası.

Esrâr-ı ehl-i sadra dahi vâkıf olmadı
Akl-ı beşer ki mevkifidir bâb-ı bahs
Hamdullah Hamdi
Düşer ya “tık” diye her hâlde mevkifin damına
Ya şehrin ismi olan levhanın gelin câmına
Mehmet Akif

mevkûf, mevkûfe: Ar. Vakf’tan; 1. Vakf olunmuş (toprak, arazi). 2. Alıkonulmuş, tutulmuş; tutuklu, hapsedilmiş. 3. Bağlı, ait. c. mevkûfât.

Nefha-i kâm ü şemîm kâm-ı dil-i mevkûfdur
Zülf-i anber-bârına, gîsû-yı müşg-efşâne
NâiH
Her ayş ki mevkûf ola keyfiyyet-i hamra
Ayyâşına yuf hamrına hammârına hem yuf
Bağdatlı Ruhi
Artık neye mevkûf ise te’mîn-i bekâsı
Yalnız ona masrûf olur âvâre kuvâsı
Mehmet Âkif

mevkûf-ı edeb: Edebe bağlı.

Yatıp bülbül olurdu sâye-i gül cây-ı pervâne
Husûl-i zevk-ı râhat olsa mevkûf-ı edebşimdi
Nâbî

mevkûf-ı nev-bahâr: İlkbahara bağlı.

Biz her zemdnda şîfte-hâl-i mahabbetiz
Mevkûf-ı nev-bahâr değildir cünûnumuz
Fasih (Ahmet Dede)
Mevlâ: Ar. Velâyet’ten; 1. Efendi, sahip, malik. 2. Allah. 3. Kul, köle azat eden. 4. Veli, karışmaya hakkı olan. 5. Yardımcı; mürebbiye, terbiye eden. 6. Şerefli, şanlı (kimse).

Arifin gönlün
Hudâ gam-gîn eder şâd eylemez
Bende-i makbûlünü
Mevlâ’sı âzâr eylemez
NeA.

Kıl duâ
Yahyâ ki etsin ömrünü
Mevlâ mezîd
Server-ı Osmâniyân
Sultân
Osmân
Han’dır
Şeyhülislam Yahya
Eyle
Mevlâ’ya inâbet terk edip bu benliği
Câhil-i âdâbsın çün kılma dacvâ-yı safâ
Âdile Sultan

mevlevî, mevleviyye: Ar. 1. Mevla’ya mensup, onunla ilgili. 2. Mevlana
Celaleddin-ı Rumi’nin tarikatına mensup olan. c. mevâlî.

Reh-ı Mevlevîde
Gâlib bu sıfatla kaldı hayrân
Kimi terk-i nâm ü şâne kimi i’tibâre düştü
Şeyh Galip
Ederken
Mevlevî’nin çillesin itmâm bin bir gün
Bizim, bak, çille-i aşk içre bir mîâdımız yoktur
Tahirü’l Mevlevi
Alem-i ma’nî ki hûrşîd-i cihân-ârâ gibi
Devr eder girmiş semâ’a anda rûh-ı Mevlevî
Nef’î

mevâlî: Mevleviler.

mevâlî-i izâm: Büyük mevleviler.

Mültecâ-yı vüzerâ sadr-ı kibâr-ı ulemâ
Kam-kâr-ı fuzalâ fahr-i mevâlî-i izdm
Nef’î

mevlid: Ar. Vilâdet’ten; 1. İnsanın doğduğu yer. 2. Doğma zamanı. 3. Hz. Muhammed’in doğum zamanını anlatan
Süleyman
Çelebi’nin eserinin ismi. c. mevâlîd.

Bahâr oldukta diller açılıp bulsa ne ola kâmı
Rebî oldu habîb-i ekremin mevlidi eyyâmı
Bahtî (Sultan I. Ahmet)
Bu yolda imâm-ı ehl-i irfân
Mevlid eserin yazan
Süleymân
Ziyâ Paşa
Kızımın cânı için, bâri bu kırkıncı gece
Şöyle bir mevlid okutsam diyorum
Mehmet Akif

mevlûd: 1. Yeni doğmuş çocuk. 2. Var olan, mevcut. c. mevâlîd.

Girmedin kisve-i terkîbe vücûd-ı pâki
Zâtı olmuştu mevâlîde medâr-ı îcdd
Nâbî
Bülend-pâye-i muazzam serîr-i levlâkâ
Eyâgüzîde-i mahlûk ü zübde-i mevlûd
Sâbit

mevâlîd: 1. Yeni doğmuş çocuklar. 2. Mevcutlar, var olanlar.

TA ede hdsiyyeti te’sîr tab’-ı âdeme
Göstere cümle mevâlîd ona rûy-ı iltifât
Nâbî
Girmedin kisve-i terkîbe vücûd-ı pâki
Zâtı olmuştu mevâlîde medâr-ı îcdd
Nâbî
Zerrât-ı anâsır u mevâlîd
Emrinle bulur nizâm-ı te’yîd
Ziyâ Paşa

mevâlîd-i selâs-i âlem: Âlemin üç mevcudu. (üç âlemden bahseden ilim.)
Hep akîm ola mevâlîd-i selâs-i âlem
Ne nebât ola ne ma’den ne de hayvân olsun
Enderunlu Fazıl

mevrid: Ar. Vürûd’den; varacak yer, gidilen yol.

mevrid-i kâmil: Tam gidilen yol.

Cihânda bulmamıştır ben gibi bir mevrid-i kâmil
Olaldan kisve-i terkîbde harf-i cünûn peydâ
Ziya Paşa

mevrûs: Ar. Verâset’ten; vefat edenden intikal etmiş mal mülk.

Bilmezse kadr-i hüsnünü hûbân aceb değil
Mevrûstur misâl-i zenân mükteseb değil
Nâbî
Milk-i mevrûsum nedir dünyâ değil kâfî bana
Hangi fikr-i bî-sükûn fikrim kadar cevelânlıdır
Muallim Naci
Kimbilir belki bir tabîattir
Ona yetmiş yıl önceden mevrûs
Tevfık Fikret

mevrûs-ı peder: Pederden miras kalan.

Kimdir bizi men’ eyleyecek bâğ-ı cinândan
Mevrûs-ı pederdir, gireriz, hâne bizimdir
Nâbî

mevsim: Ar. 1. Vakit, bir şeyin belli zamanı. 2. Senenin dört kısmından her biri.

Bahâr mevsimidir hem-dem-i sabâ olalım
Gül ile dost kokusuna âşinâ olalım
Şeyhi
Bu mevsimlerde ümmîd-i tama’ lutf-ı edânîden
Nisâr-ı âb-rûy etmekten akdem re’y-i fâsiddir
Nâbî
Bir zafer müjdesi burda her isim
Yek-pâre bir anda gün, saat, mevsim
Ahmet Hamdi Tanpınar
Bir tâze bahâr âlemi seyretti felekte
Mevsim mütehayyil, vakit akşamdı
Bebek’te
Yahya Kemal

mevsim-i bahâr: Bahar mevsimi.

Bir mevsim-i bahâr yine geldin ki âlemin
Bülbül hamûş, havz tehî gül-istân hardb

mevsim-i endûh u mâtem: Matem ve keder mevsimi.

Gönüller dâg-dâr olsun ki hengâm-ı Muharrem’dir
Muharrem ehl-i aşka mevsim-i endûh u mâtemdir
Ziyâ Paşa

mevsim-i eyyâm-ı îd: Bayram günleri zamanı.

Eyledi takdîr sandûku tahazzürde nihân
Mevsim-i eyyâm-ı îdde saklanan kâlâgibi
Nâbî

mevsim-i ferhunde-dem: Mübarek mevsim zamanı.

Gül devri eyyâmıdır zevk u safâ hengâmıdır
Aşıkların bayrâmıdır bu mevsim-i ferhunde-dem
Nef’î

mevsim-i feryâd-ı andelib: Bülbülün feryat zamanı.

Agâz-ı nâle etse ne ola cân-ı bî-şekîb
Oldu resîde mevsim-i feryâd-ı andelîb
Nahifi mevsim-i feyz ü bereket: Feyiz ve bereket mevsimi.

Emrî vech üzere yer eyler gece gündüz hareket
Değişir tâzelenir mevsim-i feyz ü bereket
Şinasi

mevsim-i firkat: Ayrılık mevsimi.

Mevsim-i firkatte sûz-i dil olur elbet ıyân
Zulmet-i şebde ziyâ-yı nâr kendin gösterir
Âsım (Çelebizade Şeyhülislam İsmail)

mevsim-i geşt ü güzâr: Gezip tozma zamanı.

Seyre çık fasl-ı bahâr oldukça
Mevsim-i geşt ü güzar oldukça
Nâbî

mevsim-i gül: Gül mevsimi.

Mevsim-i gül, ndliş-i bülbül zemdnında aceb
Sû-yı
Sad-âbâd’a benzer var mıdır cây-ı safâ

mevsim-i hazân: Sonbahar mevsimi.

Ermişti bâğ-ı saltanata mevsim-i hazân
Gitmişti eski revnak u reng ü taraveti
Ziya Paşa

mevsim-i hecr-i hazân: Sonbahar ayrılığının mevsimi.

Zabm-ı bârı, mevsim-i hecr-i hazânı yâd eder
Aklı varsa bülbülün etmez bahâr endîşesi
Ziya Paşa

mevsim-i iftâr: İftar zamanı.

Vâiz-i çeşm-igürisnepîç ü tâb-ı cû’ ile
Mevsim-i iftârda ‘Ve’t-tîni re, z-zeytûn” okur
Nedim

mevsim-i ikbâl: Talih zamanı.

Vakt-i idbârda rencişgörür ahvâlinde
Halkı âzürde eden mevsim-i ikbâlinde
Yenişehirli Avni

mevsim-i küdûret: Gam, tasa mevsimi.

Bu soluk mevsim-i küdûretten
Dağılır bir vedâ’-ı bî-kelimât
Pâk hayâlî, rakîk bir “heyhât”
Cenap Şahabeddin mevsim-i mihnet: Sıkıntı mevsimi.

Çekilenler kalır
Es’ad bu cihân içre hemân
Vakt-i şâdî de gelir mevsim-i mihnet de geçer
Esad (Vak’anüvis İstanbullu Mehmet)

mevsim-i nev-rûz: İlkbahar mevsimi.

Ahd-i çemeni memlekete mevsim-i nev-rûz
Re’y-i felek-i saltanata şems-i duhâdır
Nefi mevsim-i şâdî: Mutluluk mevsimi.

Zemân-ı lâtû safâ geldi mevsim-i şâdî
Demidir eylese halk-ı zemâne def’-i meldl
Cinânî

mevsim-i teşrin: Teşrin (Ekim ve Kasım) zamanı.

Sâl-i aşkın i’tidâl-i nev-bahârıdır visâl
Serdî-i eyyâm-ı hicrân mevsim-i teşrîndir
Nâbî

mevsim-i tîr-i sitem: Sitem okunun zamanı.

Gerçi etti güzerân mevsim-i tîr-i sitemin
Çıkmadı hâtır-ı mecrûhdan el-ân birisi
Keçecizade İzzet Molla

mevsim-i zerk ü riyâ: Hile ve iki yüzlülük zamanı.

Eyyâm-ı zühd ü mevsim-i zerk ü riyâ değil
Hengâm-ı ayş ü işret ügeşt ügüzdrdır
Bâkî

mevsûf, mevsûfe: Ar. Vasf’tan; 1. Nitelenen şey. 2. gr.

Belirtilen.

Sûfî ki riyâ ile ede kendüyü mevsûf
Evkât-ı şerîfi ola taklîd ile masrûf
Bağdath
Ruhi
Ne denlü hüsn-i hulk varsa onunla ola ol mevsûf
Ne denlü hulk-ı bed varsa gönülden çıkara
Anî
gaybi

mevsûl: Ar. Vusûl’den, birleşmiş, kavuşmuş, vasıl olmuş.

Herkes o şehin bezmine mevsûl değildir
Halvet-geM-i vaslı katı medhûl değildir
Nâbî

mevt: Ar. Ölüm, ölme.

Mest eyler ddemîleri elbette hamr-ı mevt
Her kim gelir cihâna çeker sonra câm-ı fevt
Bâkî
Öğünme kendimin diye bu âsiyâ, ki mevt
Etmez, çü nevbetin gele, asla dakika fevt
Cinânî (Müverrih Bursalı Mustafa)
Alem-i aşka kâinât fedâ
Böyle bir mevte bin hayâtfdd
Sâbit
Durgun suya baktım ve dedim: Ah ölebilsem
Mâdem ki yok ağlayacak mevtime kimsem
Ahmet Hâşim

mevt-i evrâk: Yaprakların ölümü.

Saçımda haykırarak arza mevt-i evrâkı
Dökülüp, kavî uzanan her dırahtı, her sâkı
Ahmet Hâşim

mevt-i hâl: Ölüm hâli.

Manzûr olan o safhada, bî-renk ü bî-hudûd
Timsâl-i hadşe-âreridir mevt-i hâlin
Tevfik Fikret

mevt ü hayât: Ölüm ve hayat.

Ey masdar-ı mâ-sivâ olan
Rabb-i ibâd
Kim sensin eden mevt ü hayâtı îcâd
Muallim Naci

mevt-âlûd: Ölüm karışığı, ölüm gibi.

Yine kar.

Bir sükûn-i câmidle
Yine her yer melûl ü mevt-âlûd
Tevfik Fikret

mevtâ: Meyyit’ler, ölüler.

Likâsıgüldürür mevtâyı bir şekl-i garîb ancak
Edâsı öldürür insânı ammâ bundadır hikmet
Hakanî

meyyit: İnsan ölüsü, ölmüş, mürde. c. emvât, mevtâ.

Envârı-ı mihr-i fikri sen ey hâk-sâr eden
Meyyitlerin nâmı gibi târumâr eden
Mehmet Akif
emvât, mevtâ: ölmüş kimseler.

Taş zannederek kullanıyor da onu insân
Mevtâ kemiğinden oluyor bir nice eyvân
Kemalzâde Ekrem Bey
Nez’-i hayât-ı hayy eder emvâta cân verir
Eyler gubârı âdem ü cismi gubâr eder
Ziya Paşa

mevtâ: bk. mevt.

mevtin, mevtan: Ar. Vatan’tan; vatan edinilen, yerleşilen yer.

Kütle-i pür kesâfet-i edvâr
Ona biz mevtın-ı beşer diyoruz
Tevfık Fikret

mev’ûd, mev’ûde: Ar. Va’d’den; 1. Vaad olunmuş, söz verilmiş. 2. Vadeli, zamanı belirtilmiş.

Dil verme gam-ı aşka ki aşk âfet-i cândır
Aşk âfet-i cân olduğu meşhûr-ı cihdndır
Fuzûlî
Bilir ol tâlib hakîkat âhiret dünyâdadır
Hak ıyân olur diye mev’ûd olan ferdâ budur
Gaybî
Nice bin levha-i hayât ü vücûd
Sana esrâr-ı Lem-yezel mev’ûd
Kemalzâde Ekrem Bey

mevvâc: bk. mevc.

mevzi’: Ar. Yer. c. mevâzı’.

Sadef-âsâ kabûl-i feyze istidâd lâzımdır
Ki her mevzi’de nîsân katresi dürr-i semîn olmaz
Hâmî (Hâmî-ı Amidî)

mevzi’-i ma’hûde: Sözleşilmiş yer.

Gelse aceb mi mevzi’-i ma’hûde geh vecî
Bilmez misin cihânda kişi ettiğin bulur
Beliğ

mevâzı’: Mevzi’ler, yerler.

Çün penbe-i gaflet gide cânın kulağından
Gûş eyleyesin cümle mevâzdda mevâız
Hamdullah Hamdi

mevzûn, mevzûne: Ar. Vezn’den; 1. Vezinli, tartılı, tartılmış. 2. Vezinle yazılmış olan manzume. 3. Yakışıklı, güzel, biçimli.

Makta’da edip medh ser-i zülfünü
Yahyâ
Vasf-ı kad-i mevzûnunu bâlâda getirsin
Şeyhülislam Yahya
Kâmet-i mevzûnu kim bir mısrâber-cestedir
Mâni’-i rengîn-i lafz anda hat-ı nev-restedir
Leskofçalı Galip
Hemîşe dil-ber-i mevzûn harâma meyl eyler
Belâya uğramışız tab’-ı şâir-âne ile
Neylî

mey: Far. Şarap; içki; üzüm şarabı.

Bâkî yine mey içmeğe and içti demişler
Dîvâne midir bâde dururken içe andı
Bâkî
Mey âteş-i seyyâledir mînâ kadehle lâledir
Ya gonce-i pür-jâledir açmış nesîm-i subh-dem
Nef’î
Mey sun bize sâkî içelim rağmına onun
Kim cehl ile bilmediği yerden urur dem
Bağdatlı Ruhi

mey-ı Bâkî
: Bâkî’nin şarabı.

Sâkî mey-ı Bâkî’yi getir bezme safâ ver
Çün kâr-ı cihân âkıbetü’l-emr fenâdır
Bâkî
Sâkiyâ kalmaz imiş çünki bu sohbet bâkî
Mey-i gülgûn içelim bâde-i cennet bdkî
Bâkî

mey-i bî-gışş: Hilesiz ve safi şarap.

Mey-i bî-gışş gibi bir pâkmeşreb bulmadık yoksa
Çemende ne güzel sâkî ne bûseyle kenâr eksik
Nevi mey-i cân-bahş: Can veren, cana can katan şarap.

Hamdülillâh mey-i cân-bahş ile sâkîlerimiz
Ab-ı Hayvân ile
Kevser suyun istetmediler
Necati Bey

mey-i cûşîde: Coşmuş şarap.

Sâkiyâ bâdeyi sen âşık-ı cûşendeye sun
Ehl-i dil meclisine çün mey-i cûşîde gerek
Nedim

mey-i ergavân: Aşk şarabı.

Ukbâda kevser istemesin rind-i mey-kede
Dünyâda bes değil mi mey-i ergavân içer
Fuzûlî

mey-i gül-fâm: Gül renki şarap.

Erbâb-ı harâbâtı komak hâline yeğdir
Tahrîse sebebdir mey-i gül-fâma yasaklar
Nâbî

mey-i gül-gûn: Gül renkli şarap.

Döne döne devr elinden bezm-i gamda dehr-i dûn
Niçe kanlar yutturur bana mey-i gül-gûna sor
Hayâlî Bey

mey-i gül-reng: Gül renkli şarap.

Leb-i la’li bana nukl olduğunu nakl etsem
Mey-i gül-reng ile câm-ı Cemin ağzı sulanır
şeyh Galip

mey-i ışk: Aşk şarabı.

Geh safâ verdi mey-i ışk dile gâh keder
Alemin hâli budur böyle gelir böyle gider
İbni Kemâl

mey-i kübrâ: Büyük şarap.

Sun lebin yoksa yakar âteş-i la’lin cânı
Mey-i kübrâ-durur ey dost biraz âb gerek
Necati Bey

mey-i la’l-gûn: Kırmızı renkli şarap.

Olmadı bâzgûn kadeh-i ser-nigûnumuz
Hun-âb-ı hasret oldu mey-i la’l-gûnumuz
Nâbî

mey-i mugân: Ateşe tapanların şarabı.

Peymâne olup mey-i mugâne
Gelmişti çegâneler figâne
Nâbı

mey-i mahabbet: Sevgi şarabı.

Olmadım ise
Ab-ı Hayât’a sebû ne gam
Sâkî mey-i mahabbete câm olduğum yeter
Behiştî

mey-i nâb: Saf şarap.

Kevseri anmaz ol içtiği mey-i nâbı içen
Mescide varmaz o vardığı kilîsâyı gören
Avnî

mey-i rahşân: Parlak şarap.

Zehr-âb-ı gamı mâye-i şevk etti bana aşk
Şimdengerü sâkî mey-i rahşân senin olsun
Sabrı mey-i şebâne: Geceye ait şarap.

Pür-nûr idi ziyâ-yı câm ile gece meclis
Komamış idi hâcet şem’e mey-i şebâne
Şeyhülislam Yahya

mey-i şeb-hor: Geceyi yiyip bitiren şarap.

Yürü ey hâce-i allâme melâmet eyle
Mey-i şeb-hor u pûşîde yine şeb geldi bana
Esrar Dede

mey-i vasl: Kavuşma şarabı.

Nazar etmez oldu ehl-i dile sâkî-i muhabbet
Mey-i vasl içilmez oldu gül-i şevk açılmaz oldu
Bağdatlı Ruhi

mey-i yâkût-reng: Yakut renginde olan şarap.

Merhabâ ey câm-ı mînâ-yı mey-i yâkût-reng
Devri gelsin senden öğrensin sipihr-i bî-direng
Nef’î

mey-i zehr-âb-ı sitem: Zulüm zehri şarabı.

Devr-i meclis bana girdâb-ı belâdır sensiz
Mey-i zehr-âb-ı sitem sâgar-ıgerdânı bile
Neşatî

mey ü mahbûb: İçki ve sevgili.

Mey ü mahbûbdan geç der bana sâfî nice sûfî
Ne mülden
Enverî ne sâkî-i gül-pîrehenden geç
enverî

mey-âlûd: Şaraba bulaşmış.

Ey Hayâlî
Câm-ı Cemdir kim sımış gerdûn-ı dûn
Lâlenin destinde mey-âlûd olan peymâneler
Hayâlî Bey

mey-âşâm: Sarhoş, ayyaş.

Mey-âşâmlıkla çıkınca nâmı bir rindin
Elinde âb görülse şerâbdır derler
Nef’î
Çıkınca nâmı mey-âşâmlıkla bir rindin
Elinde âb görülse şarâbtır derler
Raşit (Müverrih)

mey-âşâmân: İçki içenler.

mey-âşâmân-ı âlem: Alemin sarhoşları.

Mey-âşâmân-ı âlem böyle tahkîk eylemiş
Kâzım
Humârın neş’e ve hüznün safâdan farkı var yoktur
kâzım Paşa

mey-fürûş: Şarap satan, meyhaneci.

Sâgar-ı hûrşîd-tâb almış
Rızayî destâne
Astân-ı mey-fürûşe intisâbıngösterir
Rızayl
Ey
Behiştî
cümle ydrdnı sebük-rûh etmeğe
Mey-fürûş üstünde bir rıtl-ı girdnım var imiş
behiştî

mey-gûn: Şarap rengi, açık kırmızı renk.

La’l-i mey-gûnuna meyletti diye cânânenin
Su yerine kanını içsem gerek peymânenin
Sabuhî

mey-güsâr: Birlikte şarap içen işret arkadaşı.

Gelsin sürâhi ağzı açılsın ham-ı meyin
Tutsun cibânı na’ra-i mestân-ı mey-güsâr
Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

mey-hâne: İçki evi.

Mey-hâneyi seyrettim uşşâka metâf olmuş
Teklîf ü tekellüften sükkânı muâf olmuş
Şeyh Galip
Mey-hâne mukassî görünür taşradan ammâ
Bir başka safâ başka letâfet var içinde
Nedim
Setr için zahid-i âlûde-meniş bâdesini
Perde eyler der-i mey-hâneye seccâdesini
Sâbit

mey-hâne-i aşk: Aşk meyhanesi.

Mey-hâne-i aşkında rindân-ı kadeh-nûşa
Güstâh-revîşlik hep âyîne-i tâattir
Esrar Dede

mey-hâne-i dehr: Dünya meyhanesi.

Ziyâ, değmez humârı keyfine mey-hâne-i dehrin
Bu işret-gehde ben çok durmadım ammâ neler gördüm
Ziyâ Paşa

mey-hâne-i feyz: Feyiz meyhanesi.

Alem-i tahkîkde mey-hâne-i feyizim
Ziyâ
Arifân bezminde rind-ı Lây-hâr’ımdır bütün
Ziyâ Paşa

mey-hâne-i gam: Gam meyhanesi.

Sohbet eyler derdile mey-hâne-i gamda müdâm
Dâg-ı dil nân ü ciğer biryân kabağı pür-şarâb
zâti

mey-hâne-i ikbâl: Talih meyhanesi.

Çok da mağrûr olma kim mey-hâne-i ikbâlde
Biz hezârân mest-i mağrûrun humarın görmüşüz
Nâbî

mey-hâne-i muhabbet: Sevgi meyhanesi.

Mey-hâne-i muhabbet mest-ânelerle doldu
Peymâneler pür oldu ârif oturma tenhâ
Şeyhülislam Yahya

mey-hâne-i vahdet: Birlik meyhanesi.

Yûf borusun onlar kim bu âleme çalmışlar
Mey-hâne-i vahdette yek başına kalmışlar
Esrar Dede

mey-hâne-i nâz: Naz meyhanesi.

Mey-hâne-i nâz olmuş o çeşm-i siyeh-i mest
Her kûşe-ipür-fitnesi bir hâbgeh-i mest
Nef’î

mey-hâr, mey-hâre, mey-hor: İçki içen.

Yine mey-hâreler sâkî ile ahd-i dürüst etti
Bir elde dest-i cânâne bir elde câm-ı rahşândır
Riyazî
Rind-i mey-hârın elinden ne ola düşmezse müdâm
Gül-şen-i bezmingülüdür
Rûhiyâ câm-ı şarâb
Bağdatlı Ruhi
Olur encâm-ı kârı derd-i ser mey-hârenin
Fıtnat
Mey-i mâni’-i rengîn ile mest ol işret istersen
Fıtnat
Hanım

mey-kede, mey-gede: Meyhane.

Hoş geldi bana mey-kedenin âb ü havâsı
Billâhgüzel yerde yapılmış yıkılası
Bâkî

mey-kede-i feyz-i aşk: Aşk feyzinin meyhanesi.

Her mey-perest mey-kede-i feyz-i aşkta
Ser-mest-i câm-ı himmet-i pîr-i mugân mıdır
Esrar Dede

mey-keş: İçki içen, sarhoş, ayyaş. c. meykeşân.

Ne sâfî bâdesi ne gerdiş eyler câmı kalmıştır
Harâbâtın miyân-ı mey-keşânda nâmı kalmıştır
Üsküdarlı Hakkı Bey

mey-keşân: Şarap içenler.

mey-keşân-ı aşk: Aşk şarabı içenler.

Müştâk-ı bûs-i la’lin olan mey-keşân-ı aşk
Rağbet eder mi sâkî-i bezmin sebûsuna
Feyzî

mey-nisâr: İçki dağıtma.

Sâkî ne dem karâbesini mey-nisâr eder
Bezmi ukûs-ı neş’esi nakş-ı nigâr eder
Esrar Dede

mey-perest: Sürekli olarak şarap içen, şaraba düşkün, ayyaş.

Her kim ki göre la’lini ol mey-perest olur
Mîr ü gedâ vü bay ü fakîr ü civân ü şîb
Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)
Mest görüp kûyunda ayb etmen
Figânî’yi ki ol Bir leb-i mey-gûn firâkından oluptur mey-perest
figânî

meyân, meyâne: bk. miyân.

meydân: Ar. Geniş yer; açıklık, saha. c. meyâdîn.

Zülf-i çevgânına top et başını meydâna gir
Çün
Muhibbî kendini merdâne söylersin bana
Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)
Bir hadeng-i cân-güdâz-ı âktır sermâyesi
Biz bu meydânın nice çâbük-süvârıngörmüşüz
Nâbî
Meydânda senin kudretin ey kâdir-ı Mutlak
Durdursa da sîn-i sâbiteler gökte muallâk
Behçet
Asûde olam dersen eger gelme cihâna
Meydâna düşen kurtulamaz seng-i kazâdan
Ziyâ Paşa

meydân-ı aşk: Aşk meydanı.

Var ise meydân-ı aşkın bir dil
Aver serveri
İşte meydân işte er merdûm-ı dîn gelsin beri
Celilî meydân-ı ceng: Savaş meydanı.

Meydân-ı cenge sâye-resân oldu tuğlar
Reh-yâb-ı milk-ı Nûşirrevân oldu tuğlar
Yahya Kemal

meydân-ı gam: Üzüntü meydanı.

Çevgân-ı dûd-ı âhıma ey serv-i sîm-ten
Meydân-ı gamda gûy-i zer attım şerdreden
Figânî

meydân-ı gayret: Gayret meydanı.

Ne gam pür-âteş-i hevl olsa da gavgA-yı hürriyet
Kaçar mı merd olan bir cân için meydân-ı gayretten
Namık Kemâl

meydân-ı gazâ: Savaş meydanı.

Eyledikçe azm-i meydân-ıgazA evvel kadem
Pâyimâl olsun yolunda düşmen-i dînin seri
Nef’î

meydân-ı güft ü gû: Dedikodu meydanı.

Tîğ-ı zebân-ı tîz ile şemşîr-zen erem
Meydân-ı güft ü gûya bugün bir dü-âverem
Behiştî

meydân-ı haşr ü neşr: Toplanma ve yayılma meydanı.

Meydân-ı haşr ü neşri karıştırdın ey kader
Andırdı rûz-ı mahşeri hengâm-ı imtibân
Yahya Kemal

meydân-ı hüner: Hüner meydanı.

Birşâir-ipâk-i nükte-dândır
Meydân-ı hünerdepehlûvândır
Ziyâ Paşa

meydân-ı hüsn: Güzellik meydanı.

Gûy-ı melâhat olmaya meydân-ı hüsnde
Zülf-i muanberin o mehin savlecdn tutun
Cem Sultan

meydân-ı ışk: Aşk meydanı.

Yârin okuna çünkü cigerden siper gerek
Meydân-ı ışka girmeğe evvel yürek gerek
İbni Kemâl

meydân-ı iltifât: Gönül alma meydanı.

Nâbî hilâf-ı vüs’at-i meydân-ı iltifât
Vakt-i itâb sâha-i takrîr teng olur
Nâbî

meydân-ı istimdâd: Yardım umma meydanı.

Tehîdir merd-i himmet-pîşeden meydân-ı istimdâd
Cibânda kimden etsin âdem ümmîd-i meded şimdi
Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih
Mehmet)

meydân-ı istiğnâ: Zenginlik meydanı.

Gördü mahsûs olduğun meydân-ı istiğnâ bana
Şeh-perin gönderdi sorguç
Kaftan
Anka bana
Hayâlî Bey

meydân-ı kerem: Cömertlik meydanı.

Umarız ede atâ fâris-i meydân-ı kerem
Câme kim olmuş idi arkalarından ma’hûd
Necati Bey

meydân-ı kabûl: Kabul meydanı.

Olur elbette nişânek-zen-i meydân-ı kabûl
Pençe-i ma’siyet olmazsa inân-gîr-i dud
Nâbî
Meydân-ı Lahm: Et
Meydanı.

Tecemmu eyledi
Meydân-ı Lâhm’e
Edip küfrân-ı ni’met nice bâgî
Koyup kaldırmadan ikide birde
Kazan devrildi söndürdü ocağı
Keçecizade İzzet Molla

meydân-ı Mahşer: Mahşer meydanı.

Bîrun eder dilinden o dem bîm-i dûzahı
Meydân-ı Mahşer ona riyâz-ı cinân olur
Nef’î

meydan-ı melâmet: Kınama meydanı.

Tan mı gam öldürse meydân-ı melâmette beni
Bu neberd-i ışktır anca dil-ârerler düşer
Bâkî (anca: o kadar)

meydân-ı mey: Şarap meydanı.

Dağıttı cünd-i aklımızı eyleyip fesâd
Meydân-ı meyde kükredi şâh-ı mükeyyifât
Enverî

meydân-ı muhabbet: Sevgi meydanı.

Gül gül-şeni terkeyledi sohbet sana kaldı
Bülbül yine meydân-ı muhabbet sana kaldı
Nâbî

meydân-ı nazm: Şiir meydanı.

Meydân-ı nazm içinde şehâ bir dil-ârerem
Lâyık değil mi bencileyin pehlevâna tîğ
Hayâlî Bey

meydân-ı rezm: Savaş meydanı.

Çıksa eyvân-ı bezme mihr-i münîr
Girse meydân-ı rezme şîr-i dilîr
İbni Kemâl

meydân-ı sühan: Söz meydanı.

Haleb anda ise bunda bulunur endâze
İşte meydân-ı sühangitmeyelim
Şîrdz’e
Fehim (Hoca Süleyman)
(anda: orada ; bunda: burada)

meydân-ı sipihr: Gökyüzü alanı.

Çün oldu ayân talîa-i şeb
Meydân-ı sipibri tuttu kerkeb
Fuzûlî

meydân-ı şâirân: Şairler meydanı.

Attı
Murâd bu nazmı meydân-ı şâirâna
Her kim dilerse mansıb feth ede bunu ra’nâ
Muradî (Sultan IV. Murat)

meydân-ı ümîd: Umut meydanı.

Tayy-ı meydân-ı ümîd etmeğe az kalmış idi
Tevsen-i ye’s o kadar etmiş idi bast-ı licâm
Nâbî

meyl: Ar. 1. Eğilme, eğilme. 2. Muhabbet, teveccüh, arzu, istek. c. emyâl.

Nefs-i emmdre fesdda turmayıp da meyl eder
Nâra yak onu halâs et bu adâvetten beni
Âdile Sultan
(tur-: kalkmak, teşebbüs etmek)
La’l-i mey-gûnuna meyletti diye cânânenin
Su yerine kanını içsem gerek peymdnenin
Sabuhî
Demek ki istese bir zerre bin cihân devirir
Fakat o zerre için nerdedir atâlete meyl
Mehmet Akif

meyl-i hâb: Uykuya meyletme.

Ne azm-i kûşe-i râhat ne meyl-i hâb edelim
Girince dâmen-i maksûd ele şitâb edelim
Nâbî

meyl-i ikbâl: Talihe meyletme.

Feleğin meşrebini, mezhebini anlayarak
Meyl-i ikbâl edenin hâhişine eyvallah
Neşet (Hoca Süleyman)

meyl-i ma’siyet: Günaha meyletme.

Tâ-be-key ey nefs-i çirk-âlûd meyl-i ma’siyet
Ağla kim eşk-i nedâmet belki pâk eyler seni
Ziyâ Paşa

meyl-i muhabbet: Sevgiye meyletme.

Senin meyl-i muhabbetin benim gönlümde muhkemdir
Yayılmış kan gibi cisme çıkıp gitmez tamarımdan
Ahmet Paşa

meyl-i tabîat: Huy yatkınlığı.

Tarz-ı telebbüsündeki reng-i garîb ile
Belliydişi’re, san’ata meyl-i tabîati
Tevfik Fikret

meyl-i ulüvv-i şân: Şan büyüklüğüne meyletme.

Ey Teâlâ eyledikçe eyleyen hayrân beni
Hâk-ipây etti sana meyl-i ulüvv-i şân beni
Muallim Naci

meyl-i vefâ: Vefaya meyletme.

Çerh kec-revliği terk etti desem kim dinler
Dil-berân meyl-i vefâ etti desem kim inanır
Nâbî

mâil, mâile: Meyleden, bir tarafa sarkan.

Değildim ben sana mâil, sen ettin aklımı zâil
Bana ta’n eyleyen gâfil, seni görgeç utanmaz mı
Fuzûlî
(görgeç: görünce)
Sîme mâil ola yoksa âh ile ey genc-i hüsn
Günbed-i çarhı yakıp dünyâyı rîrân eyleriz
Behiştî
Her nice zühd ü salâha mâil olur hâtırım
Gördüğümce ol nigârı ihtiyâr elden gider
Avnî

mâil-i bûs-i leb-i câm: Kadehin dudağını öpmenin isteklisi.

Ter-dâmen olanlar bizi âlûde sanır lîk
Biz mâil-i bûs-i leb-i câm ü kef-i destiz
bağdatlı Ruhi

meyyâl: Çok fazla meyl ve temayül eden.

Sensin getiren gördüğün eflâk ı vücûda
Sensin beni meyyâl kılan hâk-i sücûda
İsmail Safa

meyyâl-i cû: Nehrin akışı.

Yer yer serildigül-şene kâlîçe-i çemen
Meyyâl-i cû mukayyed-i bâd olmadın gönül
Yahya Kemal

meyyâl-i intifâ’: Yok olmaya meyilli.

Bir lerziş-i alîl ile meyyâl-i intifâ’
Enzârı ağlıyordu bakıp kendi kendine
Tevfık Fikret

meyyâl-i istitâr: Örtünmeye meyilli.

Niçin bu nûr ile meyyâl-i istitâr olalım
Çıkıp güneş gibi âfâka feyz-bâr olalım
Muallim Naci

meyyâl-i zevk-ı vahdet: Birlik zevkine çok meyleden.

Benim gibi o da meyyâl-i zevk-ı vahdettir
Benim gibi o da mahfûz-ı reng-i zulmettir
Recaizade Ekrem

meymenet: Ar. Yümn’den; bereket, saadet, mutluluk, uğurluluk. c. meyâmîn.

Hudâ göstermesin yoksa mizâc-ı ayşı telh eyler
Mücerrebtir, rakîbin meymenet yoktur kudûmunda
Nâbî
Hoş-âmedîlere şâyân bu meymenetli sene
Getirdi sahneye bir böyle fırsat-ı hasene
Abdülhak Hâmit

meymenet-efzâ: Bereket arttıran. meymenet-efzâ-yı makâm-ı devlet: Devlet makamının bereket arttıranı.

Zâtı ser-mâye-i âsâyiş dîn ü dünyâ
Makdemi meymenet-efzA-yı makâm-ı devlet
Münif

meymûn: Uğurlu, kutlu.

Her kaçan o mâhı görsem ay gördüm sanırım
Td’at-ı meymûn cihân-ârây gördüm sanırım
Valihî-ı Kadim
Afitâba yüzünün varsa da vech-i şebehi
Andırır tal’at-i meymûn ü ferah-nâk mehi
Ziya Paşa

meymûn: bk. meymenet.

meysûr, meysûre: Ar. Kolaylanmış. kolaylaştırılmış, kolay. c. meysûrât.

Hudâ yegâna bu kem-terin duâ-gûyun
Fakîr
Nâbîi mihnet meâb-ı nâ-meysûr
Nâbî

me’yûs: Ar. Ye’s’ten; ye’islenmiş, ye’se düşmüş, ümitsiz.

Kimdir ey şûh aceb mazbar-ı lûtfun bilsem
Baktım abvâl-i rakîbe o da me’yûs gibi
Koca Râgıp Paşa
Me’yûs ola mı mümin olan rahmet-ı Hak’tan
Ol günde şefâat olacak kâr-ı Muhammed
Nuri

meyve, mve: Far. > mîve’den, yemiş, meyve. bk. mîve.

Sukût ettiyse bir kevkeb sipihri ber-karâr olsun
Yere düştüyse bir meyve dirahtı pâyidâr olsun

meyve-i hüsn: Güzellik meyvesi.

Dirîğ etme amân ey nev-nihâlim meyve-i hüsnün
Bu bir meşhûr meseldir göz görür elbette cân ister
Talib-ı Bursevî

meyve-i maksûd: Kastedilen meyve.

Berg ü bârından biz el çekdik bu fânî gül-şenin
Meyve-i maksûd ister olsun ister olmasın
Fasih (Ahmet Dede)

meyve-i memnû’: Yasak meyve.

Meyve-i memnû’dan tadmakgünâhından beri
Kârbân-ı aşk bitmez bir beyâbândan geçer
Yahya Kemal

meyve-i ümmîd: Ümit meyvesi.

Kesret-i bârân-ı gamdan oldu bu gül-şen-i harâb
Meyve-i ümîdi gâyet bozdu lezzet kalmadı
Hâletî (Azmizade)

meyve-dâr: Yemişli, yemiş veren.

Lâzım gelirdi serv ü çenâr ola meyve-dâr
Fazl ü hünerde medhali olsa kıyâfetin
Nâbî
Gel kemâl ü ma’rifet öğren dilersen izz ü baht
Müteber olur ne denlü meyve-dâr olsa diraht
Bahtî (Sultan I. Ahmet)

meyyâl: bk. meyl.

meyyit: bk. mevt.

mezâ, mazâ: Ar. Geçti. mezâ mâ mezâ, mazâ mâ mazâ: “Geçen geçti. olan oldu.

” anlamında
Arapça ibare.

Yoktur mezâk-ı ehl-i mürüvvette
Nâbîyâ
Tâbir-i dil-pezîr-i mezâ mâ mezâ kadar
Nâbî

mezâd: Ar. Ziyâde’den; artırma ile satış.

Resmi-durur sultânların kullar günâh eyleyicek
Ya edebler ol kulunu ya mezâda verir satar
Yunus Emre
(eyleyicek: eyleyince)
Ayâ ne gûne câme giyer rûz-ı haşrda
Kalâ-yı zühdü sûk-i riyâda mezad eden
Nâbî
Bahâ tahmîn eder bir kimse yok erbâb-ı ma’nâda
Otuz yıldır felek ıkd-ı dürr-i nazmım mezâd üzre
Nef’î

mezâhim: Ar. Zahmet’ler, eziyetler, sıkıntılar.

Ancak gam-ı dil-dârı alır havsala-i aşk
Yahyâ olamaz ona mezâhim gam-ı dünyâ
Şeyhülislam Yahya

mezâhir: Çalyc) bk. mizher, müzhere, mezhere.

mezâk: Ar. Zevk’ten; 1. Lezzet almak, tatmak, zevk. 2. Tadacak yer.

Bezle-senc olsan seni îmâ ile eyler mezak
Meclisin dânâ rûşen nâ-dân yâre-güsteri
Nazîm (Yahya)
Behiştî
her ki bu şîrîn kelâma olmaya kâil
Mezâk ında halel vardır maânî lezzetin bilmez
behiştî

mezâk-ı ayş: Eğlence zevki.

Telh eder âdemin elbette mezak-ı ayşın
Bâde-nûş eyle bu gün eyleme fikr-i ferdâ

mezâk-ı ehl-i dil: İrfan sahibinin zevki.

Rızk-ı dünyâdan mezak-ı ehl-i dil makrûmdur
Telh-kâmidir nasîbi nûş-ı sakbâdan bile
Cevrî (İbrahim Çelebi)

mezâk-ı mâhiyân: Balıkların tadı.

Teneffür kılmaz erbâb-ı mahabbet şûr-ı sevdâdan
Mezak-ı mâhiyân şîrîn olur telhî-i deryâdan
Hersekli Arif Hikmet

mezâk-ı telh: Acı zevk.

Mezak-ı telhe verdiyâd-ı la’lin bir halâvet kim
Gamınla içtiğim bin kâse zehr-âbı unutturdu
Nâilî

mezâkî: Zevk ve tadla ilgili, zevk ve tada ait.

Sâkî şarâb-ı telkini dânâ içer nâ-dân içer
Zevkin alan bu neşvenin ehl-i mezakîdir yine
Şeyhülislam Yahya

mezâlim: Ar. Zulm>mazleme’den; eziyetler, zulümler, haksızlıklar.

Beli bâr-ı mezâlimden bükülmüş onun içindir
Şehâ dîvân-ı hüsnünde kaşın bî-iştibâh eğri
Ahmet Paşa
Mecbûr eden mezâlime erkân-ı devleti
İsrâf-ı bî-lüzûm sefâhat değil midir
Şeyhülislam Yahya
Büyük tanıldı, mukaddes bilindi zulüm eli
Zemîn-ı Şark’ı mezâlim kasıp kavurdukça
Mehmet Akif

mezâmîn: Ar. Mezâm’lar; ayıplamalar, zemmetmeler.

Mukaddemâ çîre-destân çîde etmiş puhte esmârın
Mezâmînin riyâz-ı ma’rifette hamı kalmıştır
Hersekli Arif Hikmet

mezâmîn-i kühen: Eski zemmetmeler.

Ta ki bu levha-ipîrûzede kilk-ı Bercîs
Ede her rengte tecdîd mezâmîn-i kühen
Keçecizade İzzet Molla

mezâmîr: Çolyo) bk. mizmâr mezâr: Ar. Ziyâret’ten; ziyaret edilen yer; kabir, makber.

Bir seng-dil firâkına ölen
Necâtî’nin
Billâhî mermer ile yapasız mezârını
Necati Bey
Nâr-ı gam bağrım
Behiştî
şöyle biryân etti kim
Haşre dek hâk-i mezarımdangele bûy-ı kebâb
Behiştî
Cibâna sığmamışken bir mezara sığdı
İskender
Varıp baksan o da şimdi yıkık bir gâra dönmüştür
Eşref
Adâb u erkâna riâyet kalmadı dünyâda
Yol erkân bilenler de kaldı seng-i mezârda
Fethi
Atâ

mezâr-ı fakîr-âne: Fakire yakışır mezar.

Topraktı her mezar-ı fakîrâne bî-rûham
Fakrımla ben de zâir-i zî-ibtisâr idim
Recaizade Ekrem

mezâr-ı Ferhâd: Ferhat’ın mezarı.

Her kubbesi dest-kâr-ı Ferhâd
Her sengi velî mezar-ı Ferhâd
Şeyh Galip

mezâr-ı kalb: Gönül mezarı.

Çok sürmeden gözümden ayırdım o yerleri
Gömdüm mezâr-ı kalbime ezvak-ı ma’şeri
Kemalzâde Ekrem Bey

mezâr-ı Kays: Kays’ın mezarı.

Mezar-ı Kays’tan gâhî olurmuş bu sadâ peydâ
Ki ben
Mecnûn’u âhir hecr-ı Leylî etti nâ-peydâ
cinânî

mezâr-ı Mecnûn: Mecnun’un mezarı.

Şu’â’-ı şems değildir ziyâ veren dağa
Seherdir nûr iner ey meh mezar-ı Mecnûn’a
behiştî

mezâr-ı pâk: Temiz mezar.

Demir nikâbını kaldır mezar-ı pâkinden
Bu hasta rûhumu artık ayırma hâkinden
Mehmet Akif

mezâr-ı ye’s: Üzüntü mezarı.

Cism-i hürriyet kefen-ber dûş olup ahlâk ile
Defnolunmuştur mezar-ı ye’se devlet nâmına
Reşid
Akif Paşa

mezâr-istân: Mezarlık.

Yatır dehşetli âgûşunda bin evlâd-ı hürriyyet
Sanırsın mâder-i şübbân-ı millettir mezar-istân
Hersekli Arif Hikmet

mezâyâ: bk. meziyyet.

mezbele: Ar. Zibl’den; çerçöp dökülen yer, süprüntülük; çöplük.

Bu mezbeleden şöyle güzar eyleyigör kim
Bir zerre gubâr ermeye tâ reh-güzerinden
Bağdatlı Ruhi
Sırr-ı dili eczâ-yı beden derke ne kâdir
Tahsîs-i mezayâsını ta’mîm ne mümkin
Nâbî
Lücce-i zulmet içinden kabaran mezbeleler
Evi sırtında sokaklarda gezen âileler
Mehmet Âkif

mezbûr, mezbûre: Ar. Adı geçen, yukarda söylenmiş olan.

Mahv olup gitmez mürûr-ı debr ile bâkî kalır
Hâme ile safha-i evrâkda mezbûr olan
Ebussuud (Şeyhülislam.

El İmâdî)
Gelmeden
Furkân ile
İncîl ü Tevrît ü Zebûr
Safha-i suhuf-ı cemâlin âşıka mezbûr idi
Hamdullah Hamdi

mezc: Ar. Karıştırmak, katmak, haltetmek.

Olup mâl-ı Kârûn esâsında harc
Kılınmış türâbî cevâhirle mezc
Keçecizade İzzet Molla
Gam-ı fakr ile mezc olup derd-i aşk
Harâb oldu birden zen ü merd-i aşk
Keçecizade İzzet Molla

mizâc: 1. Huy, tabiat. 2. Bir şeyle karıştırılmış olan başka şey. 3. Sıhhat, sağlık. c. emzice.

Aşk derdinden olur âşık mizâcı müstakîm
Âşıkın derdine dermân etseler bîmâr olur
Fuzûlî
Anlamaz aczini bilir mi sabî
Hiddet eyler mizâcı pek asabî
İsmail Safa

mizâc-ı âlem: Âlemin huyu.

Mizâc-ı âlemi, hâzık isen, tahlîle sa’y eyle
Geçir her şahsı bir unsur gibi inbîk-i dikkatten

İstikamet vermek istersen mizâc-ı âleme
Gâh zahm ur gâh merhem fikrin et reg-zen gibi
Kadrî
Çelebi (Hamîdî Abdülkadir)

mizâc-ı aşk: Aşk huyu.

Evzaı bâzgûneye mâil mizâc-ı aşk
Bunda kad-i hamîde olur iâidâle dâl
Koca Râgıp Paşa

mizâc-ı bahr: Denizin yapısı.

Deryâ-dilân-ı himmete kâr eylemez gumûm
Vermez mizâc-ı bahre tagayyür hezâr mevc
Hersekli Arif Hikmet

mizâc-ı devlet: Devletin huyu.

Eğerçi bir nice dem iktizâ-yı hikmet ile
Mizâc-ı devleti çarh etti pây-mâl-i fütûr
Nâbî

mizâc-ı dil-fürûz: Gönül aydınlatanın
huyu.

Birşu’le mizâc-ı dil-fürûzun
Nâr hevesiyle müştailsin
Muallim Naci

mizâc-ı harçeng: Yengeçin huyu.

Bulsa ger tertîb-i ma’deletin âteş ü âb
Bir olur tâb-ı semenderle mizâc-ı harçeng
Nfî mizâc-ı nâs: İnsanların huyu.

Erbâbının değil çoğu hayfa ki hak-şinâs
Hîç bilmek istemez ki nasıldır mizâc-ı nâs
Abdülhak Hâmit

mizâc-ı nâzik-i gül: Gülün nazik yaratılışı.

Ey andelîb nâle-i âteş-feşânı ko
Terdir mizâc-ı nâzik-i gül sıklet olmasın
Nedim-ı Kadim

mizâc-ı şem’: Mumun huyu.

Reşk-i ruhsârın dil-i horşîde salmış ıztırâb
Gayret-i kaddin mizâc-ı şem’a vermiş inhirâf
Fuzûlî

memzûc: Karıştırılmış, mezcedilmiş.

Kurup bir bâr-gâh-ı sun’î lutf u kabrden memzûc
Verip ezdâda âmîziş komuş nâmın onun dünyâ
Nâbî
emzice: Mizâc’lar.

Hele unutmayalım ihtilâf-ı emziceyi
Umûr-ı dilde dahi başkadır kavî vü zebûn
abdülhak Hâmit

meze: Far. 1. Tat, çeşni, lezzet. 2. Ekseriya içki ile yenilen çerez karışığı.

Dilde safâ olmayıcak ârife
Bî-mezedir hem niam-ı rûzigâr
Nef’î

mezellet: Ar. Zillet’ten; horluk, hakirlik, zelil olma.

Muhtâc-ı rızk-ı Hâlik iken ser-be-ser cihân
Mahlûktan niyâz mezellet değil midir
Nâbî
Hâk-i pây-i yâre sürdüm bu mezellet çehresin
Yüzüm ak alnım açık kimden ne derdim var benim
Âhî
Bâlin nâza hâce-i şehr eyler ittikâ
Hâk-i mezellet üzre yatar aç bir garîb

Çoktan beridir bekledi, bekler diye millet
A’sâra mı sürsün bu sefâlet, bu mezellet
Mehmet Akif

mezemmet, mezimmet: Ar. Zemm’den.

Kınama, yerme. 2. Kınanan, yerilen iş.

Derler ağyâr mezemmet nemek-i meclistir
Biz de gıybet edelim meclise lezzet gelsin
Nâbî

mezheb: Ar. Zehâb’dan; 1. Gidecek
yol. 2. Meslek. 3. İslam dininin inanç yolları. (Hanefi, Şafiî, Hanbeli, Malikî.) c. mezâhib.

Ârif ol, ehl-i dil ol, rind-i kalender-meşreb ol
Ne Müselmân-ı kavî, ne mülhid-i bî-mezheb ol
Nef’î
Tâhir efendi bize kelb demiş
İltifâtı bu sözde zâhirdir
Mâlikî mezhebim, benim zîrâ
İtikadımca kelb tdhirdir
Nef’î
Âdem ganî-dil olsa, gedâ-meşreb olmasa
Rind olsa, bî-hakîkat ü bî-mezbeb olmasa
Nâilî

mezheb-i aşk: Aşk yolu.

Mezheb-i aşkın habîbin kangı bî-dîn terk eder
Küfr-i zülfünden nigârın nice îmânsız geçer
Ahmet Paşa

mezheb-i ebnâ-yı zemân: Zamane çocuklarının yolu.

Eyledim mezbeb-i ebnâ-yı zemânı taklîd
Yâd yâdımda olur dost ferâmûşumda
Koca Râgıp Paşa

mezheb-i ehl-i hakîkat: Hakikat sahiplerinin mezhebi.

Budur kavl-i müreccah mezbeb-i ehl-i hakikatte
Geçer cânından erbâb-ı mahabbet yârdan geçmezRahmi (Tersane Kâtibi Vakanüvis
Kırımlı Mustafa)

mezheb-i îmân: İman yolu.

Geçer heft-âd u dü milletten evvel pâyede âşık
Tarîk-ı nîstînin mezbeb-i îmânı yokluktur
Esrar Dede

mezheb-i insâf: İnsaf yolu.

Rızâya hükm-i kazada muvâfıkız ammâ
Biraz da mezheb-i insâfta mesâg ararız
Koca Râgıp Paşa

mezheb-i uşşâk: Âşıklar yolu.

Rıza yok intikama mezbeb-i uşşâkda yoksa
Bir âh ile cihânı eylemek berbâd kabildir
Vecdî

mezîd: Ar. Ziyâde’den; 1. Artmak, arttırmak. 2. Artış, arttılmış. 3. Aslına harf ilave olunmuş fiil.

Ekser olur kemâl zevâle karîb-ter
Vakt-i gurûb sâyesi şahsın mezîd olur
Nâbî
Olup ömrü mezîd ikbâl ü iclâli mezîd olsun
Adûsu varsa sûzân ile sun şemşîr-i berrâkı
Akif Paşa
Bulmazdı kahrın açmasa hân-ı siyâsetin “Hel min mezîd” lokmasına dûzah iştihâ
Fuzûlî (“daha da verir misin“
Kur’an
Kâf
Sûresi, 29-30. ayet?”)
Kıl duâ
Yahyâ ki etsin ömrünü
Mevlâ mezîd
Server-ı Osmâniyân
Sultân
Osmân
Han’dır
Şeyhülislam Yahya

meziyyet: Ar. Bir kimsenin diğerinden farklı olan üstünlük vasfı. c. mezâyâ, meziy-
yât.

Kılmaz mı verip de bir meziyyet
İsbât-ı kemâl-i âdemiyyet
Abdülhak Hâmit

meziyyet-i ıslâh: Düzeltilen meziyet.

Kimdir veren alîle tedâviye ihtiyâc
Kimdir koyan meziyyet-i ıslâhı merbeme
Ziyâ Paşa

mezâyâ: Meziyetler.

Sırr-ı dili eczâ-yı beden derke ne kâdir
Tahsîs-i mezayâsını ta’mîm ne mümkin
Nâbî
Vakt-i sâat kadr-i tâat hep mezâyâsı onun
Lezzet-i şevk u şereften gayr yazmadı nemat
Gaybî
Ne sühan mibr-i felek zîb-i mezayâna bulur
Tâb-ı nûr ile ziya âlemi fehm ü ifhâm
Üsküdarlı Hakkı Bey

mezâyâ-yı cümle: Bütün meziyetler.

Be-kadr-i şâh-ı risâlet-penâh-ı şâh-ı rusül
Ki zâtıdır bu mezayâ-yı cümleden maksûd
Sâbıt mezâyâ-yi fünûn: Fenlerin meziyetleri.

Benim olşdir-i mûciz-rakam-ı sibr-nümûn
Tab’-ı pâkimdedir envâ’-ı mezayâ-yı fünûn
Üsküdarlı Hakkı Bey

mezâyâ-yı hısas: Hisselerin meziyetleri.

Oku târîh ü hikâyât u kısas
Verir insâna mezayâ-yı hısas
Nâbî

mezâyâ-yı kavâbil: Ebelerin meziyetleri.

Ger mezâyâ-yı kavâbil ne demek bildinse
Meh değil mibri bile var çeh-ı Nahşeb’den sor
Esrar Dede

mezâyâ-yı sühan: Söz meziyetleri.

Sîne mir’ât-ı mücellâgibi sâf olmazsa
Hüsn-i sûret mi bulur anda mezayâ-yı sühan
Sünbülzade Vehbi
Başlayıp cûşişe tabHmda mezayâ-yı sühan
Mevc-hîz oldu yine lücce-i deryâ-yı
Aden
Nedim mezâyâ-yı terennüm: Şakıyan meziyetler.

Dinlesin gelsin sarîr-i hâmemi
Nef’î
benim
Anlayın neyde mezayâ-yı terennüm ne eydügin
Nef’î
(neydügin: ne olduğunu)

meziyyât: Meziyyet’ler.

Âlemde ictimâ-i meziyyât-ı subh u şâm
Bizde tahakkuk eylese olmaz mı gül-tenim
Cenap Şahabeddin mezkûr, mezkûre: Ar. Zikr’den; zikr olunmuş, anılmış.

Bâdenin sor neşve-i feyzin dil-i mabmûrdan
Her neden geçtimse geçtim geçmedim mezkûrdan
Fatîn
Mülûk-ı âlem içinde kime müyesserdir
Ki ola hutbesi beytü’l-harâmda mezkûr
Nâbı
Cdmiü’l-ezddd olur bil bunlara feyyâz-ı Hak
Nice bilsinler bular kim zâkir ü mezkûr olur
Gaybî

mezmûm, mezmûme: Ar. Zemm’den; 1. Zemmolunmuş, yerilmiş. 2. Beğenilmemiş, ayıp bulunmuş.

Ola kasdı meğer ıslâh-ı husûm
Ol zemân belki değildir mezmûm
Nâbî
Mezmûm idi yanında cefâ-kârlar ezel
Uşşâka onlar itdügünü sen de eyledin
Behiştî

mezra’, mezraa: Ar. Zer’den; ekilecek, ziraat olunacak yer, tarla. c. mezâri’.

Benlerine de vefâ tohmunu saçsın dile kim
Bu cibân mezraHna sen ne ekersen o biter
İbni Kemâl
Ekmeyen biçme(me)li bu mezraada el-hâsıl
Kime lâzım ise ekmek ona lâzım ekmek
Akbıyık
Abdal

mezra’-i ahret: Ahiretin tarlası.

Hayr et ki, dünyâ mezraahret-durur
Her kim ne tobm saçsa, yine hem onu biçer
Nesimi

mezra’-i âlem: Âlemin yeşillik yeri.

Eyledi halka ifâza semerât-i râhat
Mezraâlemigark-ıgil eden ebr-i zalâm
Nâbî

mezrâ’-i cân: Can tarlası.

Fitne tohmun mezrd-ı cdna ekelden benleri
Kara kara lâleeş bağrımda çıktı başlar
Muhibbî, Meftûnî (Kanunî Sultan Süleyman)

mezra’a-i ibret: İbret tohumlarının ekildiği
yer.

Hep ser-â-pâ-yı cihân mezra’a-i ibrettir
Cereyân etmededir kâide-i zer’ ü hasdd
Nâbî

mezra’-i sebz: Yeşillik yer.

Bu kadar dâne-i encümle bitirmez bir kâh
Mezrasebzi sipihrin nice bî-hâsıl olur
Hayâlî Bey

me’zûn, me’zûne: Ar. İzn’den; 1. İzinli, izin almış. 2. Ders veya meşk vermeye yahut bir sanat işlemeye yetkili. 3. Bir okulu tamamlayıp diploma alma.

Sirâdı kında milk-i dîde-bânlığa men
Hazînesinde felek pâs-bânlığa me’mûr
Nâbî
(kın: biz kabı)

mîg: Far. 1. Kara bulut. 2. Duman, sis.

Evc-i rif’atte gezer tîre-dilân çü mîg
Hâk-i zillette yatar ehl-i kemâl dirîğ
Manastırlı
Nâilî

mîg-i ihsân: İhsan bulutu.

Tîg-i bürrânı sefer-hîz-i vegâ
Mîg-ı ibsânıgüher-rîz-i atd
Ziyâ Paşa

mıkleb: Ar. Eski kitap ciltlerinin sol
kenarındaki kapak; okunan yeri belirtmek için
konurdu.

mıkleb-i âlem: Dünyanın (cilt kapağı) kenarlığı.

Her safhada bir şekl-i hakîkat eder ibrâz
Her gün çevirir bir varaka mıkleb-i âlem
Zıya Paşa

mıkrâz: bk. mikrâz.

mıntak, mıntaka: Ar. 1. Kuşak, kenar. 2. Yer yuvarlağının üst bölgesi. c. menâtık.

Rişte-i mıntakası bir gün olur kim dökülüp
Felek-ipîre-zenin ipliği bâzara çıkar
Keçecizade İzzet Molla

mısbâh: Ar. 1. Işık, kandil. 2. Meşale. c. mesâbîh.

Aceb ne câmizîbâdır ey melek hüsnün
Ki âfitâb ona mısbâh olur kamer k ındîl
Hamdullah Hamdi
Kıldı mısbâh-ı duâdan lemeân târîhi
Enverî’nin ede pür-nûr mezarın
Mevlâ
Sürûrî

mısbâh-ı pertev-zâ: Işık meydana getiren, aydınlatan kandil.

Doğru bak ahvâle, ey abvel, olup vahdet-şinâs
Nûr birdir olsa da mısbâh-ıpertev-zA iki
Hasan
Hilmi (Kıbrıs Müftüsü)

mıskal, mıskale: Ar. Maskala, kılıç, silâh ve ayna gibi şeyleri parlatmaya yarayan cila aleti.

Ne aşk mıskal-ı âyîne-i dil-i âşık
Ne aşk mâhî-i jeng-i hevâ-yi nefs-i anûd
Sâmi mıskale-i jeng-i dimâğ: Zihin pasının cilası.

Mihrinle
Hudâ sînemi tenvîr-i ferâğ et
Şengerf-i gamı mıskale-i jeng-i dimâğ et
Hersekli Arif Hikmet

mıskale-i şevk: Şevk cila aleti.

Enverî mıskale-i şevk ile ol meh-pâre
Jeng-i gamdan komadı âyîne-i dilde gubdr
Enverî

mıskât: Ar. Su kovası.

mıskât-ı sîne: Göğüs kovası. (kalp).

Her dil zücâcesine ki nûrundan erişe
Mıskât-ı sînesinde komaz zulmet-i dalâl
Hamdullah Hamdi

mısr: Ar. 1. Şehir, ülke. 2. Mısır ülkesi.

Şâhsın mülk-i melâhatte sana kullar çok
Bir oldur ki varıp
Mısr’da sultân olmuş
Fuzûlî
Benim
Ya’kûb-ı nâ-bînâ benim bülbül gibi gûyâ
Bu Mısr-ı hüsn içinde
Yûsuf-ı gül-pîrehensin sen
Figânî
Gönül subh-ı cemâlin gördü zülf-i şâmdan geldi
Müsâfirdirşehâ seyrân-ı Mısr’a
Şâm’dan geldi
enverî

mısr-ı belâgat: Sözün
Mısır’dan çıkan şeker kamışı.

Hâmem ol ney-şeker-ı Mısr-ı belâgat ki verir
Zikri bin lezzet-i bûs-ı leb-i cânâne halel
Kâzım Paşa

mısra’, mısrâ’: Ar. 1. Kapı kanadı. 2. ed. Beyitin tek satırı.

Merâm-ı ibka: -yı nâm etmekse bir mısrâ’ da kâfidir
Aceb hayretteyim ben sedd-ı İskender husûsunda
Koca Râgıp Paşa

mısrâ’-ı ber-ceste: En güzel, en kuvvetli mısra.

Eğer maksûd eserse mısrâ’-ı ber-ceste kâfidir
Aceb hayretteyim ben sedd-ı İskender husûsunda
Koca Râgıp Paşa
Olur ne mısrâ’-ı ber-cestelerde sekte bedîd
O dem ki nabz-ı sühan dest-i intibâba gelir
Şeyh Galip

mısrâ’-ı güzîde: Seçilmiş mısra.

Bir lübbüdür cihânda elezz-i lezaizin
Her mısrâ’-ı güzîdesi
Fârûk
Nâfiz’in
Yahya Kemal

mıstar: Ar. Satr’dan; 1. Satırları düzgün göstermek için kullanılan alet, cetvel. 2. Mastar, sıvacıların ve duvarcıların betonu düzeltmek için kullandıkları uzun ve ensiz tahta.

Yoksa hat yazmak için mecmûasına hüsnünün
Yer eder mıstar gibi ol turra-i anber-feşân
Necati Bey
Olmağın ekser-i tabri riyâ-yı nâ-râst
Satrına mıstar urulmaz varak-ı mektûbun
Nâbı
Tdr-ı zülfün dağıtıp safha-i mibr üzre sabâ
Hüsnünün defterini yazmağa mıstar mı çeker
cem Sultan

mıstar-keş: Cetvel çeken. mıstar-keş-i sahîfe-i âsâr: Eserlerin sayfasına cetvel çeken.

Dülbend-i ebri barmağına sarmasın hilâl
Mıstar-keş-i sahîfe-i âsârımız değil
Nâbî

mıstar-keşîde: Cetvel çeken.

Mıstar-keşîde safhadaki nazm-ı âb-dâr
Lü’lümisâl rişte-i hem-vârdan geçer
Nâbî

mızmâr, mıdmâr: Ar. At koşturulan yer, koşu meydanı. c. mezâmîr.

mızmâr-ı felek: Feleğin koşu meydanı.

Benim ol râyız-ı ma’nâ ki süvâr oldukça
Teng olur eşbeh-i endîşeme mızmâr-ı felek
Yenişehirli Avni

mızrâb: Ar. Darb’tan; vurma aleti, bilhassa tanbur, ud, kanun gibi sazları çalmaya mahsus alet.

Benim de kalb-i harâbımda duyduğum hicrân
Henüz duyulmadı mızrâbımın lisânından
Mehmet Akif
Dursun bu mûsıkî-i semâvî içinde sâz
Leyl-i tarabda bir dahi mızrâb uyanmasın
Yahya Kemal
Dururken kimseyi hicv eylemez bir şâir elbette
Hurûş u cûş-ı sâza darbe-i mızrâbdır bâis
Andelib (Mehmet Esat Fâik)

mızrâb-ı kalb: Kalp mızrabı.

Mızrâb-ı kalbimiz sözü kalbetti besteye
Hem beste söylesin bunu hem kâr söylesin
Yahya Kemal

mızrâb-ı tab’: Yaratılış mızrabı.

Mızrâb-ı tab’ımız sözü kalbetti besteye
Her beste söylesin bunu hem kâr söylesin
Yahya Kemal

mîâd: Ar. Va’d’den; vaadedilen, belirtilen zaman, yer veya şeyler. c. mevâîd.

Ederken
Mevlevî’nin çillesin itmâm bin bir gün
Bizim, bak, çille-i aşk içre bir mîâdımız yoktur
Tahirü’l Mevlevi

mevâîd: Mîâd’ler, vaadedilen zaman ve yerler.

Aftâb-ı himemin zail ü âfil olmaz
Nûr-ı incâz verir sahn-ı mevâîde hemân
Şinasi
İkbâlini te’yîd edecek nasr-ı İlâhî Ümmîd-i kavî, çünkü mevâîd kavîdir
Mehmet Âkif

mevâîd-i ekâbir: Büyüklerin vaad olunmuş şeyleri.

Salâh ümmîdine düşme mevâîd-i ekâbirden
Zevâl-i cehle bak maksûduna mîâd lâzımsa
Namık Kemâl

mi’ber: Ar. Suyu geçmeye yarayan, sal, kayık ve köprü gibi şeyler.

Düşmen-işer’i ne olageçse kılıçtan haşre dek
Menhel-i şemşîridir cân-ı adûnun miberi
Nazîm (Yahya)

micdel: Ar. Köşk, kasır. c. mecâdil.

Tab’-ı efkâr-ı füyûzata müzeyyen hacle
Kalb-i esrâr-ı İlâhîye muallâ micdel
Kâzım Paşa

mi’cer: Ar. Kadınlara ait bir çeşit baş örtüsü.

Mû-yıgîsû-yı melektir târ u pûd câmesi
Pâre-ipîrâmen hûr-ı cinândır mi’ceri
Nef’î

micmer, mecmere: Ar. İçinde tütsü, öd ağacı yakılan alet, buhurdan.

Dâmen-i dehri muattar kılmağa enfâs-ı ûd
Ahmed’in micmer gibi göynüklü cânın yaktılar
Ahmet Paşa
(göynüklü: acılı, ıstıraplı)
Başım şevk oduna hâkister oldu
Buhûr-ı ışka canım micmer oldu
İbni Kemâl
Safâ-yı hâtır üzre olmayan ihsânı neylerler
Görüp sûz-ı derûnun micmerin anberden el çektik
Nâbî

micmer-i âlem: Âlemin buhurdanı.

Hoş-bû o kadar silsile-i şâhid-i hulku
Kim herşiken-ipür-hamı bir micmer-i âlem
Nef’î

micmer-i endîşe: Kaygı buhurdanı.

Reng-i hâlin verdi germiyyet dil-i sûzanıma
Micmer-i endîşeme kâfûr döksem ud olur
Nef’î

micmer-ı tefsîde: Kızgın buhurdan.

Hıfzı bir micmer-i tefsîdeye olsa sâri
Ne kadar râyihasın etse meşâm istişmâm
Cevrî (İbrahim Çelebi)

micmer-i ten: Vücut buhurdanı.

Micmer-i tende
Nizâmî dil ü cân ûdunu yak
Ger dilersen kıla etrâfı muattar nefesin
Nizami micmer-i zer: Altın buhurdanlık.

Micmer-i zerle gelip anber ü ûd
Eyledi hayme-gehi ıtr-dlûd
Nâbı

micmer-i zerrîn: Altın işlemeli buhurdan.

Meclisi etti muattar gözlerim nergisleri
Doldurup micmer-i zerrînini anberler ile
Enverî

micmere-i aşk: Aşk buhurdanı.

Yaktı yandırdı beni micmere-i aşkında
Eyleyen hâlleri taraf-ı ruhunda harmel
Kâzım Paşa

micmere-i anber-i eşheb: Beyaz amber kabı.

Eylerse kazA bezm-geh-i câhına lâyık
Mihr-i seheri micmere-i anber-i eşbeb
Rızayi

micmere-i anber ü ûd: Öd ve amber kabı.

On yerde yakıp micmere-i anber ü ûdu
Pür oldu meşâmm-ı meh ü bînî-ı Süreyyâ
Nâbî

micmere-i nâfe-şemîm: Güzel koku veren buhurdan.

Rûy-i bahtiyle cibân manzara-i hûr-nişîn
Bûy-ı hulkiyle felek micmere-i nâfe-şemîm
Nef’î

micmere-i sîm-âsâ: Gümüş renkli buhurdan.

Yaktı yandırdı bizi micmere-i sîm-âsâ
Mihr-i ruhsârı olup sînesinepertev-zen
Nedim

mecmere-efrûz: Buhurdan yakıcı.

Ola mı mecmere-efrûz vücûd
Şâh-ı bîd eyler ise da’dî-i ûd
Nâbî

micmere-gerdân: Buhurdana dönen.

Ab-ı adliyle cibân bâğ-ı bihişte dönsün
Bûy-ı hulkiyle sabâ micmere-gerdân olsun
Nef’î

midâd: Ar. İsten yapılan yazı mürekkebi.

Şemîm-i zülf-i cânânı güzel vasf eyledin
Fıtnat
Meğer taktîr olunmuştur midâdın bûy-ı sünbülden
Fıtnat
Hanım
Gerçi kim evsâfını tahrîre olmazdı mecâl
Olsa eşcâr-ı behişt aklâm ü enhârı midâd
Yenişehirli Avni
Ey
Behiştî
olmuş ebyâtın sütûrunda midâd
Kasr-ı cennet üzre düşmüş sâye-ı Tûbdgibi
Behiştî

midâd-ı kilk-i vasf: Güzelliği yazan kalemin mürekkebi.

Midâd-ı kilk-i vasfınla urur dil merhem-i teskîn
Olunca derd-i zahmı rûzgârın istidâd üzre
Nef’î

midâd-ı hâme: Kalemin mürekkebi.

Safâ-yı meşreb-i pâkin eğer yâd etse bir şâir
Midâd-ı hâmesine reşk ederdi reşha-ı Kvser
Nef’î

midâd-ı şevk: Şevk mürekkebi.

Midâd-ı şevk ile pür eylesem ne ola gece gündüz
Sahîfe-i dili üstâd-ı aşk verdi kabâle
Şeyhülislam Yahya

mi’de: Ar. Mide, kursak. c. miad, mi’degân (Far. çokluk).

Hem dîdeye hem mi’deye hem kîseye lâzım
Kaldı gözümüz hâne-i zenbûr-ı aselde
Nâbî
Dendânlar oldu rîhte-i süfre-i fenâ
Tennûr-ı mi’de pür yine şevk-i taâmdan
Nâbî

mi’de-i dil: Gönül midesi.

Tehî kaldı nevâl-i vasldan hân-ı ümîd ammâ
Velîkin mi’de-i dilden de renc-i imtilâ’gitti
Nâbı

mi’degân: Mideler.

Bu matbah-ı niamda tehî mi’degân için
Dûd-ı derûnu çarha çıkar dûdmânların
Nâbî

midhat: bk. medh miftâh: Ar. 1. Anahtar. 2. Şifre cetveli. 3. Dil öğreniminde tercüme için kalıplaşmış şekilleri öğreten kitap. c. mefâtîh.

Cihân fütûhuna
Cem câmdır demiş miftâh
Gelin mülâzım-i câm-ı cibân-nümâ olalım
Şeyhi
Kalb-i emrâzın devâsı bâbının miftâhıyım
Pîr ü üstâdım sorarsan bil ki
Lokmân’dır benim
Ümmî Sinan
Dîvân-ı Hâletî yaraşır medh olunsa kim
Miftâh olup açar bize bâb-ı belâgati
Hâletî (Azmizade)

miftâh-ı âh: Ah anahtarı.

Miftah-ı âh açar yine bâb-ı mukaffeli
Nâbî miftâh-ı der-i genc-i maânî: Şiir hazinesinin kapısının anahtarı.

Girdi miftâh-ı der-i genc-i maânî elime
Aleme bezl-igüher eylesem itlâf değil
Nef’î

miftah-ı duâ: Dua anahtarı.

Miftah-ı duâ olmayanın sana lisânı
Dükkân-ı ümîdini kesâd eylesin Allah
Nâbî

miftâh-ı ferec: Sıkıntıdan kurtulma anahtarı.

Sabra miftah-ı ferec dense hemân
Der idi sâkin oku orayı amân
Sünbülzade Vehbi

miftâh-ı fütûh: Fetihler açıcısı.

Bed-gûlara leb-beste görünmekteyiz ammâ
Rindân-ı Mesîhâ-deme miftâh-ı fütûhuz
Bağdatlı Ruhi

miftâh-ı merâm: Derdini anlatma anahtarı.

Hall-i işkâl-i tılsımât-ı umûr-ı mülke
Etmiş üstâd-ı ezel lûtfunu miftah-ı merdm
Nâbî

miğfer: Ar. Eskiden savaşta giyilen çelik başlık, tolga. c. magafir.

Zabm-ı tîğ ü tebere germese göğsün miğfer
Başı üzre yerişüc’ân ona bî-câ vermez
Koca Râgıp Paşa
Leşker-ı Hind’in görüp
Şâmî zırıhgiydiklerin
Çekti
Mısrî tîğ urundu begter-i miğfer güneş
Lamiî Çelebi
Çünkü miğferlerin üstünde köpürdükçe atı.

Tunç alınlarla parıldardı cihân saltanatı
Midhat Cemal Kuntay

mih: Far. Büyük, ulu, kebir. c. mihân.

mih-ter: 1. Daha büyük. 2. Mehter, yeniçeri zamanı mızıkacı neferi. 3. Eskiden kapı kapı dolaşıp kapıların önünde darbuka çalan ve halktan para toplayan, bir memuriyeti tayin olanlara müjde götürüp bahşiş alan kimse.

Göç oldu açıldı bâr-gehler
Buhtîlere mehd çekti meh-ter
Fuzûlî

mih-ter-i tâb-dâr: Parlak bahşişçi.

Çoktandır olmadı ufk-ı kâmdan bedîd
Ol mib-ter-i tâb-dâr ne âlemdedir aceb
İzzet Ali Paşa

mih-ter-i üstâd: Usta mehterci.

Mih-ter-i üstâdıdır ol îd-gehin andelîbi
Rûz u şeb pür-şevktir
Yahyâ ona gelmez melâl
Şeyhülislam Yahya

mihter-âne: Mızıkacı takımı.

Bâzısı mâil olup unvâna
Çalıcak îdde mihter-dne
Sünbülzade Vehbi

mîh: Far. Mıh, çivi.

mîh-ı süveydâ: Günah çivisi.

Cümle dhtedir mîh-ı süveydâsında
Deste-ber-deste makâlîd-i umûr-ı dlem
Nâbî

mîhek: Far. 1. Karanfil. 2. Küçük çivi.

mîhek-i aşk: Aşkın karanfili.

Gitti zaldm-ı adem erdi sabâh-ı cedîd
Mîhek-i aşkın yine oldu cemâli bedîd
Esrar Dede

mihekk, mihenk, mehenk: Ar. Mihak’tan; 1. Mehenk, altın veya gümüşün ayarını anlamaya yarayan taş. 2. Birinin kadrini, kıymetini ve ahlakını anlamaya yarayan şey.

Bir mibekktir âsitânın sengi kim âşıkların
Ruhları dînârın anda fark ederler kalb ü sâf
hamdullah Hamdı
Var ise seng-i siyâh-ı kalbe âşıktır mibekk
Yoksa ol şûhun ıyâr-ı hüsn ü ânın kim bilir
Nâilî
Bed-mâye olan anlaşılır meclis-i meyde
İşret güher-i âdemi temyîze mihektir
Ziyâ Paşa

mihekk-i âşıkân: Âşıkların mihengi.

Meydir mihek-i âşıkân, âşûb-ı dil, ârâm-ı cân
Ser-mâye-i pîr-i mugân, pîrâye-i bezm-i sanem
Nef’î

mihekk-i hâk: Toprakla aynı ayarda.

Bilinmez ârifin fevtinden evvel kadr-i âsârı
Mibekk-i hâk ile sencîdedir nakd-i hıred şimdi
Abdullah
Vassâf (Akhisarlı Şeyhülislam)

mihekk-i imtihân: İmtihan ayar taşı.

Sanma hâlis dost olur her kem-ıyâr ü ebteri
Ur mibekk-i imtibâna, fârik ol seng ü zeri
Âgâh
Osman Paşa
(Trabzonlu)

mihen: bk. mihnet.

mihmân: Far. Misafir, konuk.

Tan değildir sohbete gelmezse cânân her gece
Kimsenin mihmânı olmaz mâh-ı tâbân her gece
Ahmet Paşa
Gam beyâbânına her gün eylerse seyr ü sefer
Her gece mibnet-serâ-yı firkate mihmân olup
Avnî
Dilde gam var, şimdilik lutf eyle gelme ey sürûr
Olamaz bir hânede mihmân mihmân üstüne
Râsih (Enderunlu Balıkesirli Ahmet)
Fahr etse şol kadar ne aceb kim bu gökyüzü
Bulmuş mu hîç senin gibi mibmân efendimiz
Faruk K. Timurtaş

mihmân-ı bezm-i sâkî-i devrân: Zamanın sakisinin meclis misafiri.

Geh âm-ı zebr-i katil ügeh derd-i ser çeker
Mihmân-ı bezm-i sâkî-i devrân neler çeker
Adlî (Sultan II. Bayezid)

mihmân-ı dost: Dost konuğu.

Külbe-i ahzanımız gamla müşerreftir yine
Şâd ol ey dil şâd ki oldu dostlar mihmân-ı dost
Necati Bey

mihmân-ı gam: Gam misafiri.

Gelir mibmân-ı gam câna şeb-i mihnet hücûm eyler
Gönül zünbûr-veş inler ne bâl eyler ne mûm eyler
Şeyhülislam Yahya
Mihmân-ı gama hân-ı ciğer ver ısıcakla
Açtır bilirim onu o biryândan eder hazz
İbn-ı Kemal

mihmân-dâr: Misafir ağırlayan kimse.

Hükmedenler bu cibân mülküne şark u garbdan
Ger
Süleymân ger
Skender cümlesi mihmân-dâr
Cem Sultan
Bir pîr ü cüvân-zamîr ü ayyâr
Olmuştu o yerde mihmân-dâr
Şeyh Galip

milimiz, mihmâz: Ar. Mahmuz. c. mehâmîz.

Cezm ile tehzîz-i mihmîz et bu cevlân-gâhta
Eylemiştir sad-hezarân şehsüvârı ser-gingûn
Muallim Naci

mihnet: Ar. 1. Gam, keder, tasa. 2. Zahmet, eziyet. 3. Bela, musibet. c. mihen.

Bu cibân kimine kasr-ı tarab ü ayş ü safâ
Kiminın mihnet ile başına zindân ancak
Bâkı
Mihneti kendine zevk etmedir âlemde hüner
Gam u şâdî-i felek böyle gelir böyle gider
Enderunlu Vâsıf

mihnet-i aşk: Aşk sıkıntısı.

Çeşm olmasa dil düşmez idi mihnet-i aşka
Sârîdir efendisine gavgA-yı tevâbi’
Nâbî

mihnet-i derd ü belâ: Dert ve bela sıkıntısı.

Mibnet-i derd ü belâ hep hazz-ı rûhânî olur
Çektiğim âlâmdan
Yahyâ gelirse yâra hazz
Şeyhülislam Yahya

mihnet-i dünyâ-yı dûn: Alçak dünyanın sıkıntısı.

Fikr-i hevl-i rûz-ı mahşer mihnet-i dünyâ-yı dûn
İ’tisâf-ı teng-destî tâli’-i nd-mihr-bdn
Kâzım Paşa

mihnet-i emsâl: Misal getirilen sıkıntı.

Belâ-yı gerdiş-i çerh ü keşâkeş-i gerdûn
Cefâ-yı gayret-i akrân ü mihnet-i emsâl
Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

mihnet-i fakr: Fakirlik sıkıntısı.

Erbâb-ı tena’um ne bilir mihnet-i fakrı
Mümkün mü olur tecrübesiz fehm-i hakîkat
Muallim Naci

mihnet-i hicrân: Ayrılık sıkıntısı.

Su bulanmadan durulmaz dil mükedder olmadan
Mihnet-i hicrân ile sürmez visâlinden safâ
İbni Kemâl

mihnet-i Leylî: Leyla’nın eziyeti.

Yuvasın yapmış idi mihnet-ı Leylî onun
Zanneder ehl-i hevâ lâne-i mürgân idi
Kays
Faik
Memduh Paşa
(Esbak Dahiliye Nazırı)

mihnet-i vapur: Vapur sıkıntısı.

Gâh havf-ı ihtirâk ü gâh hevl-i iğtirâk
Mibnet-i vapur kalmaz renc-i rüst-â-hîzden
Ethem Muhlis Paşa

mihnet-i yâr: Yâr sıkıntısı.

Her belâya sabr ederdim mihnet-i yâr olmasa
Yâr cevri neyleyeydi ta’n-ı ağyâr olmasa
İshak
Çelebi

mihnet-âbâd: Mihnet yeri.

Ferâğat kıldım işgâlinden işbu mibnet-âbâdın
Külâh-ı aşkı çün ol tîşe-ı Ferhâd’a ben verdim
Âşık Ömer

mihnet-âbâd-ı cihân: Cihanın sıkıntı yeri.

Mihnet-âbâd-ı cihân bir mülket-i vîrânedir
Şenliği ancak içinde kûşe-i mey-hdnedir
Riyazî

mihnet-hâne: Sıkıntı evi; dünya.

Bunca derd ü mihnete katlandığım ayâ neden
Terk-i cân etsem de kurulsam şu mihnet-hâneden
Sultan
Abdülaziz

mihnet-hâne-i hecr: Ayrılığın sıkıntı evi.

Şöyle tenhâdır bu mihnet-hâne-i hecr içre kim
Gussa vü gamdır gelen her gece
Avnî yanına
Avnî

mihnet-keş: Mihnet çeken.

Sabr eder cevrine
Rûhî dediler dedi o şâh
Kulumuzdur biliriz biz onu mibnet-keştir
Bağdatlı Ruhi

mihnet-medâr: Sıkıntı sebebi.

Bu imtidâd-ı cevre bahtın şitâbı var
Mihnet-medâr olan feleğe intisâbı var
Nedim

mihnet-serâ: Sıkıntıdan bahseden.

Esîr-igurbetiz biz senden özge âşinâmız yok
Ayağın kesme başınçün bizim mibnet-serâlardan
Fuzûlî

mihnet-serâ-yı dehr: Dünya sıkıntısından bahseden.

Hep seng-i ta’n imiş atılan sonra anladım
Mihnet-serâ-yı dehrde gehvârem üstüne
Âsım (Çelebizade Şeyhülislam İsmail)

mihnet-serâ-yı firkat: Ayrılık sıkıntısının şarkısını söyleyen
Gam beyâbânına her gün eylerse seyr ü sefer
Her gece mihnet-serâ-yı firkate mibmân olup
Avnî

mihnet-serâ-yı sîne: Göğüs sıkıntısından bahsetme.

Mihnet-serây-ı sîneme geldikçe muttasıl
Bezl eylerim hâdengine her lâhza hûn-ı dil
Fuzûlî

mihnet-zede: Sıkıntıya uğramış.

Yetmez mi temâşâ-yı cemâl elde sunarsın
Ey âşık-ı mibnet-zede buldukça bunarsın
Şâyî (Mustafa)
Her dil-ber için sînede bir yâre mi olsun
Ne etsin dil-i mihnet-zede bin pâre mi olsun
Hüdayi

mihnet-zede-i aşk: Aşkın sıkıntısına uğramış.

Bî-gânelere münhasır envâ’ huzûzat
Mihnet-zede-i aşkına mahsûs devâhî
Ziyâ Paşa

mihnet ü derd ü belâ vü gam: Gam, bela, dert ve sıkıntı.

Dâr-ı dünyâ-yı denînin, kim cefâ bünyâdıdır
Mihnet ü derd ü belâ vü gam çehâr erkânıdır
Ulvîi
Kadim (Bursalı Yeğenoğlu)

mihnet ü zevk: Zevk ve sıkıntı.

Giden gelmez gelen mechûldür bil kadrini hâlin
Bu dehrin mihnet ü zevki bütün efkâra tâbi’dir
Ziyâ Paşa

mihen, mihan: Mihnet’ler, sıkıntılar.

Bülbül ağlar gül ciğer-hûn lâle pür-dâg-ı mihen
Zevkini bilmem bu dâr-ı mihnetin kimdir süren
Keçecizade İzzet Molla
Bu arz-ı pür-mibanın
Oldum üstünde hep neşîde-serâ
Cenap Şahabeddin
Bu cehennemde yetişmiş kafaya
Kanlı bir lokmadır ancak mihenim
Ah yâ
Rabbî, nasıl birleşti
Bu çetin başla bu suçsuz bedenim
Ahmet Hâşim

mihr: Far. 1. Güneş. 2. Aşk, muhabbet. sevgi, şefkat. 3. Eylül ayı.

Bürka’ından cân u dil mibrin gamâm-ıgam tutar
Perdeden çık kim cemâlin âlemi hurrem tutar
Nizamî
Böyle tahrîr etti levh-i mihre vasf-ı pâkini
Kâtib çarhın ser-i kilk-i maânî-perveri
Nedim

mihr-i âlem-ârâ: Âlemi süsleyen güneş.

Zerreler sîrette mihr-i âlem-ârâdır bize
Vâkıf-ı mâhiyyetiz her katre deryâdır bize
Leskofçalı Galip

mihr-i âlem-tâb: Âlemi aydınlatan güneş.

Subh-ı rûşen mişu’â’-ı mihr-i âlem-tâbile
Ya sarây-ı devletinde perde-i dîbâ mıdır
Nef’î

mihr-i cemâl: Güzelliğin güneşi.

Halâyık-ı subh-teg handân olup mibr-i cemâlinden
Dil-i sûzân ile devrinde ancak şem’-igirîbândır
Fuzûlî

mihr-i cihân: Cihanın güneşi.

Beni hâk ile yek-sân etti ey mibr-i cibân tâli
Yine hem suçlu hem güçlü acebtir bu yaman tâli
Kınalızâde Kirâmi

mihr-i cihân-ârâ: Cihanı süsleyen güneş.

Rif’at istersen eğer mihr-i cibân-ârâ gibi
Sür yüzün her gün yere eyle tenezzül mâ’ gibi
Muhlisî (Kanuni’nin oğlu
Şehzade Mustafa)

mihr-i cihân-tâb: Cihanı aydınlatan güneş.

Neyyîr-i adli eğer salsa cihâna pertev
Zerre-i mihr-i cibân-tâb ile yeksân eyler
Cevrî (İbrahim Çelebi)

mihr-i dîdâr: Yüzün güneşi.

Yârdan sana şu peymâne ki ibsân oldu
Mihr-i dîdâr idi
Esrâr sabâha karşı
Esrar Dede

mihr-i dirahşân: Parlak güneş.

Bu tâb ile ruhsâre-i cânâna bakılmaz
Gözler kamaşır mibr-i dirahşâna bakılmaz
Şeyhülislam Yahya

mihr-i eflâk: Feleklerin güneşi.

Görünür kemîne cür’a o kadehde mihr-i eflâk
Bana herşu’â’-i mevci olur âteş-i tecellâ
Esrar Dede

mihr-i eflâk-i nübüvvet: Nebilik göklerinin güneşi.

Mihr-i eflâk-ı nübüvvet, mâh-ı burc-ı asfiyâ
Ahmed-i mürsel ki âlem na’tın eyler rûz u şeb
Fehim (Hoca Süleyman)

mihr-i felek: Feleğin güneşi.

Nûr-ı re’yinde eser bulsa eğer zerre kadar
Ola bir mibr-i felek her şerer-i kûre-i kîr
Üsküdarlı Hakkı Bey

mihr-i hakîkat: Hakikat güneşi.

Cünha dünyâda mücâzâtı da dünyâda gerek
Doğuyor mihr-i hakîkat kara günler geçerek
Abdülhak Hâmit

mihr-i Hudâ: Allah sevgisi.

Rû-yi nâsa bâb-ı hayrât olmada gittikçe sedd
Kalb-i ehl-i hâlden mibr-ı Hudâ eksilmede
Bağdatlı Ruhi

mihr-i hüner: Hüner güneşi.

Feyz âşiyânı mibr-i hüner cüve-gâhısın
Subh-ı bahâr-ı şevke girîbânsın eygönül
Nedim

mihr-i ikbâl: Talih güneşi.

Bana üstâde-i devlet gibidir dâg-ı derûn
Mihr-i ikbâlim olurşu’le-i âh-ı izzet
Esrar Dede

mihr-i ma’nâ: Mana güneşi.

Mibr-i ma’nâ olan bu âfet ki
Burclardan tulû’edergûyd
Abdülhak Hâmit

mihr-i münevver: Parlak güneş.

Bâkî şafakda mihr-i münvver sanır gören
Aks-i izar-ı sâkîyi câm-ı şarâbda
Bâkı mihr-i münîr: Parlak güneş.

İntizârım sanadır subha dek ey mibr-i münîr
Berg-i hâtırda olan şeb-nem-i ümmîd gibi
Nâilî

mihr-i nev-bahâr: İlkbahar güneşi.

Rahmet biter, bulut dağılır mihr-i nevbahâr
Afâka lem’a-rîz oluyorken hazîn bazîn
Tevfik Fikret

mihr-i rahşân: Parlak güneş.

Benim zannettiğim bu kim gurûr-ı hüsnüne bir gün
Felekte mihr-i rahşân mâh-ı tâbân olmasın dersin
Şeyhülislam Yahya
Bu siyâk üzre o mibr-i rahşân
Çarh-ı eyyâmı ederdi devrân
Enderunlu Fazıl mihr-i ruh: Yanak güneşi.

Mibr-i ruhunla başını komuştur ortaya
Gamzen okuna sînesin eder siper kamer
İbni Kemâl

mihr-i seher: Seher güneşi.

Eylerse kazA bezm-geh-i câhına lâyık
Mibr-i seheri micmere-i anber-i eşbeb
Rızayi mihr-i tâbân: Parlayan güneş.

Ya katre katre şeb-nem ya kıt’a kıt’a elmas
Ya aks-i mihr-i tâbân ya nûr-ı feyz-ı Bârî
Ziyâ Paşa

mihr-i tâb-dâr: Parlak güneş.

Birşem’dir kişûlesidirşeb-çerâg-ı mâh
Bir mâhtır ki lem’asıdır mibr-i tâb-dâr
Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

mihr ü mâh: 1. Ay ve güneş. 2. Eski
İran’ın aşk mesnevisi.

Felekte kevkebeyi mihr ü mâha ben verdim
Direm-hırîdelerimdir denizde mâhîler
Hayâlî Bey

mihr ü kamer: Ay ve güneş.

İzin tozu eline girseyidi mihr ü kamer
Tefâhür etmek için başına külâh eyler
Cem Sultan

mihr ü mahabbet: Sevgi ve güzellik.

Her sînede kim mihr ü mahabbet eseri var
Hoş nâle-i şeb-gîr ile âh-ı seheri var
Nizamî

mihr ü vefâ: 1. Sevgi ve şefkat. 2. İran ve
Türk edebiyatındaki mesnevi konusu.

Ne sende mibr ü vefâ var ne bende sabr u karâr
O yok bu yok ne aceb bizden ictinâb ettin
Bâk

mihr-bân, mihribân: Şefkatli, merhametli, güzel huylu.

Beni yâ
Rab kemâl-i rahmetinden eyleme mehcûr
Ki vâdî-i haşrde bana kimse mihribân olmaz
Necip (Sultan III. Ahmet)
Gamzen ne dem ki tîğ çekip hûn-feşân olur
Uşşâk-ı dil-figâra ecel mihr-bân olur
Nef’î
Bir bî-vefâ ki her dem esîrân aşkına
Dârû-yı saktı ecel-i mibr-bân rnerir
Nef’î
Halk-ı âlem ser-te-ser bîmâr-ı derd-i ibtiyâc
Zehir bir dârü’ş-şifâ lûtfun tabîb-i mihr-bân
Nef’î

mihr-cebîn: Güneş alınlı.

Onu nefes-i haclet ile münkesif etme
Senden budur ey mihr-cebîn mültemes-i subh
Nâbî

mihrâb: Ar. 1. Cami ve mescitlerde imamın namazı kıldırmak için durduğu oyuk yer. 2. Sevgilinin kaşları. 3. Ümit bağlanan yer. 4. Halıda bulunan kemer görünüşlü motif, c. mahârib.

Secde-gâh etmişti ışk ehli kaşın mibrâbını
Kılmadan hayl-i melâik secde-ı Adem henüz
Fuzûlî
Hat-âver olsa da ebrûsudur perestiş-gâh
Yıkılsa câmi hüsnü yerindedir mibrâb
Sünbülzade Vehbi
Câmi yıkılsa da mibrab yerinde
Kalır güzellikten eser demişler
Yesârî

mihrâb-ı çerh: Feleğin mihrabı.

Ma’bed-i hayl-i nücûmun günbed-i eflâktir
Mihr ü meh kandîl ona kavs-i kuzah mihrâb-ı çerh
Beliğ

mihrâb-ı ebruvân: Kaşların mihrabı.

Mihrâb-ı ebruvânını arz eyle ey sanem
Makbûl secde etmek için ehl-ı Kıbleteyn
Hamdullah Hamdi

mihrâb-ı hafâ: Gizli mihrap.

İstedim bir pîr-i dil-âgâh
Desin destûr mibrâb-ı hafâdan
Yahya Kemal

mihrâb-ı mescid: Mescidin mihrabı.

Zdhide mibrâb-ı mescid, Arife ebrû-yı yâr
Cilve-gerdir pertev-i nûr-ı Hudâ her kûşeden
Nev’î

mihrâb-ı sûret: Resim şekli.

Perde-dârân-ı tesettür reşk eder tecrîdime
Şu’le-i reng-i fenâ mihrâb-ı sûrettir bana
Esrar Dede

mihrâb-ı vahdet: Birlik mihrabı.

Secde-gâhımdır cemâl-i mürşid-i dânâ-yı aşk
Zıllı seccâde özü mihrâb-ı vahdettir bana
Esrar Dede

mihrâb-nişîn: Mihrapta oturan.

Biz ey büt-ı Çîn ebrû-yı bütân-nişîniz
Gel gönlümüzü yıkma ki mibrâb-nişîniz
Rızayi

mahârîb: Mihrâb’lar.

O evsâtın ki âkistir mahârîb ü meNâbîrden
Çıkan mefhûm ile tevfîk-i müşkildir makâbirden
Abdülhak Hâmit

mahârîb-i mesâcid: Mescitlerin mihrapları.

Tâatinde mürg-i iblâs etmeğe ey dil-şikâr
Tîr-ı Aha kıl mahârîb-i mesâcidden kemdn
Behiştî

mihr-bân: bk. mihr.

mih-ter: bk. mih.

mihver: Ar. 1. Eksen, durduğu yerde dönen bir şeyin etrafında varsayılan çizgi. 2. Kağnı arabasının dingili. c. mehâvir.

Her cümle merkezinde eder seyr-i bî-vukûf
Her kıt’a mihverinde bulur feyz-i câvidân
Ziyâ Paşa
Daldığın mihveri, gittikçe, sarar başka ziyâ
Mâvidir her taraf, üstün gece, altın deryâ
Yahya Kemal

mihver-i çarh: Feleğin ekseni.

Mihver-i çarkını işkeste edip darb-ı sitem
Devrinin aksi gibi erzel-i devrân olsun
Enverî

mihver-i gerdûn: Semanın ekseni.

Hayme-i ömrün sütûnu mihver-i gerdûn ola
Mıh ola evtâd-ı âlem müddeti gibi tındb
Nizamî

mîkâîl: Ar. Dört büyük meleklerden olup, rızıkları taksim edenlerdendir.

Cibrîl nevâline haberci
Mîkâîl onun vekilharcı
Şeyh Galip

mîkât: Ar. 1. Vakt’ten, bir iş için ayrılan vakit, zaman veya yer. 2. öz. is.

Mekke yolu üzerinde hacıların ihrama girdikleri yer.

Yazılırdı hâtır-ı mecrûh-ı Yahyâ dostum
Kâtib-i vasfın edeydi üstahânından mîkât
Şeyhülislam Yahya

mikdâr: Ar. 1. Parça, kısım, bölük. 2. Değer, kıymet. 3. Düze. 4. Derece. c. makâdîr.

Bir yerde ki ârâma bu mikdâr ola mühlet
Erbâbı nice kesb-i kemâl ü hüner eyler
Nef’î
Herkes cihânda kudreti mikdârı gam çeker
Ey derd-mend-i gam-zede şükr eyle hâline
Beliğ

makâdîr: Mikdâr’lar.

Biri tertîb-i menâsıb, biri tedbîr-i umûr
Bir teşhîs-i makâdîr, birisi vaz’-ı hüküm
Nâbî

mikleb: Ar. Eski ciltli kitapların sol tarafındaki fazladan kıvrılmış parça.

Her safhada bir şekl-i hakîkat eder ibrâz
Her gün çevirir bir varaka mikleb-i âlem
Ziyâ Paşa

miknet: Ar. Güç, kuvvet, zor, takat.

Olmaz ise visâline miknet
Gam-ı hicrânı cânıma minnet
Sâbit

miknet-i cevâb-ı savâb: Doğru cevabın zoru.

Zebân kalma ver miknet-i cevâb-ı savâb
Suâle geldin mi dem-i münkirât tefte-i amûd
Sâbit

mikrâz, mıkrâz, mıkrâs: Ar. Makas, kesecek alet. c. mekârîz.

Arızı üzre ser-i zülfü düşer mikrâzdan
Gûyiyâ dil-ber kitâb-ı hüsnünü
Prâblar
Şeyhülislam Yahya
Yine hem-cinsi çeker birbirinin gayretini
Zabm-ı mikrâza urur sûzen onunjçin merhem
Nâbî

mikrâz-ı belâ: Bela makası.

Uşşâk gibi tanlanmanız gülse dem-â-dem
Mikrâz-ı belâdan geceler şem’-i ser-endâz
Lamiî Çelebi

mikrâz-ı gam: Gam makası.

Câme-i sabrmı çâk eyledi mikrâz-ı gamın
Olmadın gamzelerin sûzeni dil-dûz benüz
Nizami mikrâz-ı kazâ: Kaza makası.

İstikamette kalem yanmada mum olsa kişi
Yine mikrâz-ı kazâdan serini kurtaramaz
Hasan
Çelebi (Kınalızade)

mikrâz-ı sitem: Sitem makası.

Bir vech ile sarmazdı yine zülfüne cânâ
Mikrâz-ı sitemle dil-i bî-çâre kesilmez
Şeyhülislam Yahya

mikyâl: Ar. Keyl’den tahıl ölçeği.

mikyâl-i câm: Kadehin ölçüsü.

Mikyâl-i câmı urma tehî hırmen-i gama
Mabsûl-ı neş’e mezra’a-ı Cem’de kalmamış
Nâbî

mîl: Ar. 1. Göze sürme çekmeye yarayan alet. 2. Yollardaki mesafeyi ölçmeye yarayan ince, uzun bir alet. 3. Ucu sivri çelik bir kalem.

Sivri dağ tepesi. 5. Bir çarkın üzerinde döndüğü eksen. c. emyâl, müyûl.

mîl-i sürme: Sürme aleti.

Ey mîl-i sürme gözlerin öp benden ol mehim
Arz et siyâh-kdrî-i hicrânı mû-be-mû
Nâbî

mîl-i şihâb: Kıvılcım süratini ölçme aleti.

Çıkmağa mîl-i şihâb ile felekler çeşmine
Dûd-ı kuhl-i rûşenâdır dûd-gâh-ı sürme-dân
Nef’î

mîl-i tûtîyâ: Sürme aleti.

Müdâvat-ı ilel nisbetledir ahvâl-i ma’lûma
Asâdan özge, çeşm-i kûra mîl-i tûtiyâ olmaz
Hayrî (Viranşehirli Reisülküttab Mehmet)

mîlâd: Ar. Velâdet’ten; 1. Doğum günü. 2. Hz. İsa’nın doğum günü.

milâdı: Hz. İsa’nın doğum yılı ile ilgili.

Kamer hesâbı, güneş devri, sonra mîlâdî
Deyip de üç yılı ez-ber bilen zekî millet
Durur mu hîç yalnız bir saatle ?
Durmaz evet
Mehmet Akif

mil’aka: Ar. 1. tahta kaşık. 2. hattatların kullandıkları küçük kaşık. c. melâik.

Ayakta kalır mı ne sanır sencileyin merd
Dâhilde olur sahnı dahı mil’akalarsın
Şeyhülislam Yahya
Çıkar mil’akada varsa nasîbin

milh: (dO Ar. Tuz, nemek. c. emlâh, milâh, milha.

milh-i ücâc: Tuzlu suyun tuzu.

Erişse katre-i şûru sirişkimin
Nîl’e
O demde azb-ı Furât iken ola milh-i ücâc
Lamiî Çelebi

milk, mülk: Ar. Birinin tasarrufu altında bulunan şey. bk. mülk.

Dedim uşşâka cevr etme dedi ol hûblar şâhı
Siyâset olmayınca ışk mülkünde nizâm olmaz
Fuzûlî
Bu halka vakf edecek milk ü mâlımız yoktur
Beş on gazelle şu kalb-i harâbdan başka
Yahya Kemal

milk-i Acem: Acem ülkesi.

Hem hâmî-i beytü’l-harem, hem hâdim-i şâh-ı ümem
Rûm ü Arab, milk-ı Acem mahkûmudur ser-tâbe-pâ
Seyyit Vehbî

milk-i adem: Yokluk ülkesi.

Mim-i dehânı neydügü zâhir değil midir
Milk-i ademde menzil-i âhir değil midir
İbni Kemâl
(neydüğü: ne olduğu)

milk-i beka: Sonsuzluk ülkesi.

İşitip şöhretimi milk-i bekada bâkî
Anlamış kalmadığın ona bakayâ-yı sühan
Sünbülzade Vehbi

milk-i dîn: Din ülkesi.

Ey çâr-yâr-i kâmilîn ayân-ı milk-i dîn
Erbâb-ı sıdk u ma’dilet ü refet ü hayd
Fuzûlî

milk-i düşmen: Düşman ülkesi.

Eyledik bir hamlede ber-bâd milk-i düşmeni
Gerd-i rahşıngerçi kim sed etti râh-ı sarsarı
Nef’î

milk-i Efrâsyâb: Efrasiyab’ın ülkesi.

İlm-i fakrî ile olup âmil
Terk-i milk-ı Efrâsyâb ettim
Fehim (Hoca Süleyman)

milk-i fitne: Fitne ülkesi.

Olmasa gamzen dem-â-dem yâr u hem-dem çeşmine
Milk-i fitne böyle olmazdı müsellem çeşmine
Cevrî (İbrahim Çelebi)

milk-i hikmet: Hikmet ülkesi.

Devr etmede dest-i kudretinde
Yüz bin kerre milk-i hikmetinde
Muallim Naci

milk-i mevrûs: Vâris olan ülke.

Milk-i mevrûsum nedir dünyâ değil kâfî bana
Hangi fikr-i bî-sükûn fikrim kadar cevelânlıdır
Muallim Naci

milk-i nazm: Nazım ülkesi.

Milk-i nazmında eğer hükmüne olsa vâkıf
Zülf-i mahbûbu hevâ eyleyebilmez derbem
Fuzûlî

milk-i Şeddâdî: Şeddadlık ülkesi.

Işka uy zâhid ko zühdü kim sana hâdî budur
Ten gamın çekme gönül yap mülk-ı Şeddâdî budur
behiştî

milk-i tecrîd: Dünyayı bir tarafa bırakıp Allah’a yönelme ülkesi, soyunma ülkesi.

Milk-i tecrîddir ferâğat evi
Terk-i mâl eyle hânmândangeç
Fuzûlî

milk-i Yemen: Yemen ülkesi.

Alemi bâd-ı seher-hîz ki seyrân eyler
Varsa milk-ı Yemende her nefes cân eyler
Cevrî (İbrahim Çelebi)

milk-i yemîn: Sağ taraftaki ülke.

Tasarruf edip bikr-i mazmûnları
Ki milk-i yemîni ola ekseri
Sâbit

milk-ârâ: Memleketi süsleyen, memleketin süsü olan.

Tabîb-i illet-i âlemsin ey düstûr-i milk-ârâ
Bulur her kanda varsan illet ü endûh pâyânı
Nedim

milket: ‘milk’ sözünün nazımda kullanılış şekli. bk. mülk.

Saltanatyek-ser senindir zat-ı bûçûnungibi
Milketindir bî-zevâl ü izzetindir
Lâ-yezal
Lamiî Çelebi

milket-i bâğ u bahâr: Bahar ve bağ ülkesi.

Tıynet-i hâkindeki dil-cû-yı bûy-âşinâ
Milket-i bâğ u bahârın hazret-i Îsd’sıdır
Nedim

milket-i cihân: Cihan ülkesi.

Gönül mahabbet-i cânânı özle cân kim olur
Safâ-yı cân var iken milket-i cibân kim olur
Şeyhi

milket-i ma’mûr-ı ümmîd: Ümidin bayındır ülkesi.

Milket-i ma’mûr-ı ümmîdim harâb ettin harâb
Çeşm-i âteş-hîz-i tennûr oldu tûfân etti cûş
Esrar Dede

milket-i nazm: Nazım ülkesi.

Ey
Behiştî
şöyle kim şîrîn kelâmın göreler
Milket-i nazmın sana hüsrevleri
Ferhâd olur
Behiştî

milket-i sultân-ı ışk: Aşk sultanının ülkesi.

On sekiz bin âlemi seyr eyledik uctan uca
Milket-i sultân-ı ışkınpeyk-i reh-peymâsıyız
Zâti milket: bk. milk, mülk.

millet: Ar. 1. Din, mezhep. 2. Aynı din veya mezhepte bulunanların topu. 3. Topluluk, sınıf. c. milel.

Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namdz değil
Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil
Yunus Emre
Sâhib iyçün ne büyük devlettir
Ziynet-i hâfıza-i millettir
Muallim Naci
Bulunmazsa adâlet milletin efrâdı beyninde
Geçer bir gün zemîne, arşa çıksa, pâye-i devlet
Namık Kemâl
Girmeden tefrika bir millete düşmân giremez
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez
Mehmet Akif

millet-i Ahmed: Hz. Muhammed (s. a. s.)’in ümmeti.

Sensin ârâyiş-i dîn-ı İslâm
Millet-ı Ahmed’e zîver-ı Haydar
Enderunlu Fazıl millet-i beyzâ: Müslümanların hepsi.

Ribât-ı köhne dünyâyı kıldı lutf-ile tecdîd
Olup re’y-i rezîni kâr-sâz-ı millet-i beyzA
Nedım millet-i cinnet: Cinnet topluluğu.

Müslümanlık feyz ü âsâyiş için gâyet muzırr
Her husûmet millet-i cinnettir bu mülk ü millete
Ziyâ Paşa

millet-i mahkûm-ı sefâlet: Sefillik mahkûmu millet.

Yeter oldu bu girân-hâb-ı cehâlet artık
Uyan ey millet-i mahkûm-ı sefâlet artık
Mehmet Zeki

millî, milliye: Millete mensup, milletle
Ugm.

Millî edebiyat!
O budur şimdi muhakkak
Asrî yenilik tarzı ebed-zinde-i mutlak
Abdülhak Hâmit

milliyet: Bir milleti meydana getiren kavimler topluluğu.

Bir zemânlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz
Gelmişiz dünyâya milliyet nedir öğretmişiz
Mehmet Akif
Milliyeti nisyân ederek her işimizde
Efkâr-ı Freng’e tebaiyyetyeni çıktı
Ziyâ Paşa

milel: Millet’ler.

Arâm aldı sâyenin altında vahş u tayr
Râm oldu buyruğuna kamu milk ile miZel
Ahmedî
Tılsım-ı mülk ü milel hırz-i cân-ı heftiklîm
Penâh-ı devlet ü ikbâl âsaf-ı ekrem
Nedim

mim: Ar. 1. Osmanlı
Türkçesinin yirmi yedinci harfi olup ebced hesabında kırk sayısını karşılar. 2. Bir kitap veya yazının sonuna “temme, temmet”: bitti, görüldü, malum oldu, anlamına gelen harfin konulması. 3. Muharrem ayını bildiren bir işaret.

mim-i dehân: Ağzının mimi.

Mim-i dehânı neydügü zahir değil midir
Milk-i ademde menzil-i âhir değil midir
İbni Kemâl
(neydüğü: ne olduğu)

mim-i müşedded: Şeddeli mim.

Dür dişleri gösterdiği-çin sûret-i teşdîd
Gonca dehenine dediler mim-i müşedded
İbni Kemâl

mi’mâr: Ar. Umrân’dan; bina yapısına bakan, resimleri hazırlayan.

Ne mümkün böyle bir âlî binâ bir dahi ger olsa
Kaza mi’mârı, sidre nerdübânı çarh müzderi
Nef’î

mi’mâr-ı hıred: Akıl mimarı.

Bâyir olmuş mülke ta’yîn etti mi’mâr-ı hıred
Susamışgül-zara irsâl ebr-i nev-bahâr
Fuzûlî

mi’mâr-ı hüner: Hüner mimarı.

Oldu mi’mâr-ı hüner şâhid-i endîşem için
Böyle bir hâne-i âyîneye bünydd-figen
Neâim mi’mâr-ı kazâ: Kaza mimarı.

Tarz-1 nev saldı binâ-yı adle mimâr-ı kazA
Hemçü erkân-ı kavmi kubbe-i fîrûze-fâm
Üsküdarlı Hakkı Bey

mi’mârî, mi’mâriyye: Mimarlıkla ilgili.

mi’mârî-i takdîr: Takdir edilen mimarlık.

Tab’-ı mi’mârî-i takdîre hezârân tahsîn
Ki edip hedm mebânî-i felek-sâ-yı hısdm
Nâbî

min-: Ar. Harf-i cer’dir.

Türkçede “-den, -den, -den beri” hâl eki olarak kullanılır.

min-ba’d: Bundan sonra.

Sûret-i hâlimde âsâr-ı ferâğat kalmadı
Mihnet ügam çekmeğe min-ba’d tâkat kalmadı
Fuzûlî
Gezdi yürüdü bulamadı bir eğlenecek yer
Min-ba’dyine âzim-ı Bağdâd olayım der
Bağdatlı Ruhi

min-indillah: Allah’tan, Allah tarafından.

Ola çün cezbesi min-indillah
Etme meczûba hakâretle nigâh
Sünbülzade Vehbi

mine’l-bâb-ı ile’l-mihrâb: Kapıdan mihraba kadar; baştan aşağa.

Husûsan bu ibâdet-geh mine’l-bâb-i ile’l-mibrâb
Harâb olmuş iken tecdîde etti himmet-i mevfûr
şinasi

mine’l-ezel: Ezelden beri.

Mine’l-ezel seni sevmiş meğer benim rûhum
İle’l-ebed seni ancak sever benim rûhum
Kemalzâde Ekrem Bey

mînâ: Far. 1. Şarap şişesi; 2. Şişe, cam. 3. Kuyumcuların gümüş üzerine nakşettikleri lâcivert veya yeşil renkli mine.

Cevher-i sahbâ ki eyler câm-ı mînâdan zuhûr
Rûhtur gûyâ eder ceyb-ı Mesîhâ’dan zuhûr
Nevres-i Kadim
Ser-âgâz eyledikçe bahse bülbül revnak-ı gülden
Bezmde kulkul-i mînâ mülün keyfiyyetin söyler
Koca Râgıp Paşa

mînâ-yı şarâb: Şarap şişesi.

Meclisleri rindânın ser-mahşer-i gavgadır
Kan ile dolu diller mînâ-yı şarâb olmuş
Esrar Dede

mînâ-fâm: Sırça renkli.

Mihr ü mehle çerh-i mînâ-fâm bir babr oldu kim
İki nilüfer verir ol Bahr-ı Ahdar rûz ü şeb
Fehim (Hoca Süleyman)

minâre, menâre: Clio) bk. menâr.

minber: Ar. Camilerde hatibin çıkıp hutbe okuduğu merdivenli yüksek yer. c. meNâbîr.

Bugün minberde bir vâiz güzel sevmeği men’ etmiş
Şunu yok muydu bir âşık ki indireydi minberden
Tâliî
Böyle âğâz eylesin şimdengeri elkâbına
Câmi’-i nüh-kubbe-i kevnin hatîb-i minberi
Nef’î

minber-i şâh: Dalın basamakları.

Minber-i şâh üzre gül şâhına bülbül hutbede
Çün duâ okur çınâr el kaldırıp âmîn eder
İbni Kemâl

meNâbîr: Minber’ler.

Fıtrat meNâbîrinde okur, muttasıl okur
Kuran-ı aşkı bin melek-i hâtif-i tebâr
Kemalzâde Ekrem Bey

minhâc: Ar. Nehc’ten; açık ve geniş yol. c. menâhic.

Iztırâb-ı zulmet-i aşk-ı mecâzîden ne bâk
Şu’le-i dilşem’-i minhâc-ı hakîkattir bana
Behçet
Çün vakt erişip açıldı mibnâc
Yerden göğe nasbolundu mi’râc
Nâbî

minhâc-ı hakîkat: Hakikat yolu.

Iztırâb-ı zulmet-i aşk-ı mecâzîden ne bâk
Şu’le-i dilşem’-i minhâc-ı hakîkattir bana
Behçet minhâc-ı necât: Kurtuluş yolu.

Zulmet-âbâd-ı cihân içre bulunmaz akla
Meslek-i şer-şerîfin gibi minhâc-ı necât
Yenişehirli Avni

mihnâc-ı vusûl: Kavuşma yolu.

Sünnetin mağfiret erbâbına minhâc-ı vusûl
Tâatin ma’siyet emrâzına tedbîr-i ilMc
Fuzûlî

minhel: Ar. Mezar, kabir, sin.

Hakk’ın yaratmış olduğu rıhlet değil hele
Gitmek değil o kendi rızâsiyle minhele
Abdülhak Hâmit

minkâr: Ar. Nakr’dan; 1. Taş yontmaya yarayan alet, taşçı kalemi. 2. Ufak kuşların gagaları. c. menâkır, menâkıyr.

Sözüm arz etse kebûter yâre sözümden benim
Bir od çıkıp minkârdan kaknûsgibi biryân olur
Usulî
Yâkût-ı tirâşîde kadar pençesi gülgûn
Hançer gibi mihkârı, alev gözleri pür-hûn
Kemalzâde Ekrem Bey

minkâş, minkâşe: Ar. Nakş’tan; cımbız, kıskaç.

Ne aceb minkâşedir hâme senin destinde
Dem-be-dem levh-i beyân üzre eder nakş-ı hayâl
Şinasi

minkâş-ı haster ü hulyâ: Hülya ve hasret kıskaçı.

Elde minkâş-ı hasret ü hulyâ
Kâğıt üstünde mest ü müstesnâ
Bir kadın kalbi hakkeder giderim
Cenap Şahabeddin minnet: Ar. 1. İyilik, lütuf ve inayet etmek. 2. Yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu görme. 3. Yapılan iyiliği başa kakma. 4. Şükür, teşekkür etme. c. minen.

Minnet
Hudd’ya devlet-i dünyâ fenâ bulur
Bâkî kalır sahîfe-i âlemde adımız
Bâkî
Minnet
Hudâ’ya iki cihânda kılıp saîd
Nâm-ı şerîfin eyledi hemgâzî hem şehîd
Bâkı
Minnet Allah’a ki erdik bu zemân-ı taraba
Şükür
Mevlâ’ya ki gördük bu dem-i zzbâyı
Nâilî
Hak Teâlâ kimseyi bir ferde muhtâc etmesin
Yoksa halkın ettiği ihsâna değmez minneti
Şinasi
Gitti firkat günleri erişti vuslat demleri
Minneti deryâya at sahrâya salgıl gamları
Lamiî Çelebi

minnet-i bülbül: Bülbüle kendini borçlu hissetme.

Âşık a nâlesi eğlence yeter ey Nef’î
Nağme-i dil-keş için minnet-i bülbül ne beld
Nef’î

minnet-i dûnân: Alçakların iyilik borcu.

Bir lokma için çekme sakın minnet-i dûnân
Güsterde iken sofra-i na’mâ-yı kanâat
Fıtnat
Hanım

minnet-keş: Yapılan iyiliği başa kakan.

minnet-keş-i ihsân: İyiliği başa kakan.

Her ne mihnet çektirirse râzıyım
Cevrî bana
Tek hemân minnet-keş-i ibsânı nâ-dân etmesin
Cevrî (İbrahim Çelebi)

minşâr: Ar. Neşr’den; testere, bıçkı.

Cemâline
Zekeriyâ o gûne âşık idi
Ki âh etmedi şakk etti cismini minşâr
Ziyaî minşâr-ı mihnet: Sıkıntı testeresi.

Turra-i müşgînine olmazsa rûzî dest-res
Şâne-veş minşâr-ı mihnet çâk çâk eyler beni
Bâkî

mînû: Far. 1. Cennet. 2. Şişe, sırça. 3. Zümrüt, zebercet.

Krnm’dan hicret etmişti
Rodosçuk şehrine evvel
Gelip de sonra
İstanbol’a oldu âzim-i mînû
Halim
Giray (Kırım Hânı)
Meclis-i keyf-i arak âlem-i diğer etti
Rûy-ı mînâmıza aks eyledi hattâ mînû
Esrar Dede

mîr: (0 Far. 1. Baş, komutan. 2. Bey. 3. Vali.

Bu âlem-i fânîde ne mîr ü ne gedâyız
A’ldlara a’lâlanırız pest ile pestiz
Bağdatlı Ruhi

mîr-ı Çoban: Çoban beyi.

Mîr-ı Çoban da avdete hâzır mahalline
Himmet kılar seninle işin fasl ü halline
Abdülhak Hâmit

mîr-i felek-câh: Derecesi gök kadar yüksek olan.

İhsânı ya pencâh ü ya çildir fukarâya
Sabreyle ki demdir gele ol mîr-i felek-câh
Bağdatlı Ruhi

mîr-i hac: Eskiden hac kafilesinin başındaki reis.

Şeh-i aşkam kapında dûd-ı Ahım
KA’be’degûyâ
Kurulmuş mîr-i hacc’ın bârgâhıdır benim kıblem
aşkî

mîr-i meclis: Meclisin beyi.

Saltanat yetmez mi bezm ehli kıyâm eyler bana
Mîr-i meclis kendi yanında makam eyler bana
behiştî

mîr ü gedâ: Bey
ve dilenci.

Her kim ki göre la’lini ol mey-perest olur
Mîr ü gedâ vü bay ü fakîr ü civân ü şîb
Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

mir-âhûr: Sarayın ahır müdürü. pâk dil ki ederse tevâzu’undan eder
Istabl-ı hâsına
Efrâsiyâbî mîr-âhûr
Nâbî

mîrî, mîriyye: 1. Beylik, beylikle ilgili. 2. Devlet hazinesi.

Esrdrını
Mesnevî’den aldım
Çaldım velî mîrî mâlı çaldım
Şeyh Galip

mi’râc: Ar. Urûc’tan; 1. Merdiven, nerdüban. 2. Çıkacak yer. 3. Hz. Muhammed’in Allah’ın huzuruna çıktığı gece.

Şeb-ı Mi’râc’taki vahdet için
Bî-cihet gördüğün ol tal’at için
Hakanî
Var ser-i kûyunda ber-dâr olmayı mi’râc bil
Ehl-i ışk içre bu mezbeb mezbeb-ı Mansûrdur
behiştî

mi’râc-ı aşk: Aşk tırmanışı.

Her sâlik-i hakîkate bir feyz eder zuhûr
Mirâc-ı aşk u şevk idi
MansûVa dâr-ı Hak
Hersekli Arif Hikmet

mi’râc-ı bürhân: Delil miracı.

Ey olup mi’râc-ı bürhân ulüvv-i şân sana
Yere inmiş gökten istikbâl edip
Kur’ân sana
Fuzûlî

mi’râc-ı feyz: Feyiz miracı.

Mirâc-ı feyze
Rûhü’l-emîndir bat-ı şarâb
Cân-ı sebük ki aşk ile rıtl-ıgirân çeker
Esrar Dede

mi’râc-ı habîb-ı Vehhâb: Allah sevgilisinin (Hz. Muhammed) miracı
Ey sâhib-i mi’râc-ı habîb-ı Vehhâb
Hâdî-i sübül şâh-ı rusül arş-ı Cenâb
Nazîm (Yahya)

mi’râc-ı hayâl: Hayal merdiveni.

Mi’râc-ı hayâle eyleyip sâz
İster ki
Mesîh’e olsun enbâz
Şeyh Galip

mi’râc-ı vasl: Kavuşma miracı.

Ermişem mi’râc-ı vasla dediği sözün rakîb
VâkiHn bilmek dilersen uş eşek uş nerdübân

nizami

mir’ât: Ar. Rü’yet’ten; 1. Ayna. 2. Meşhur bir lale. c. merâyâ.

Hüsnüne mümkün mü hayrân olmamak ehl-i nazar
Destine mirat alıp ey nûr-ı çeşmim baksana
Seyyit Vehbî

mir’ât-ı âf-tâb: Güneşin aynası.

Gülgûneden cemâline gülün ziyâ abes
Mirat-ı âf-tâbe verilmek cilâ abes
Şerîf

mir’ât-ı âlem: Âlemin aynası.

Dem-â-dem aks alır mirat-ı âlem kabr ü lûtfundan
Onunjçingeh küdûret zahir eyler geh safâ peydâ
Fuzûlî

mir’ât-ı dil: Gönül aynası.

Fürûğ-ı mihr mirat-ı dile zengârdır sensiz
Harîr-i pertev-i meh dûş-ı câna bârdır sensiz
Münif (Antalyalı)
Mirat-ı dilde sûret-i iblâsa kıl nazar
Mafvvdür merâsime dâir kusûrumuz
Nâbî

mir’ât-ı dil-i pâk: Temiz gönlün aynası.

Ver kalbe cilâ mühre-i mihriyle o mâhın
Mirat-ı dil-ipdkini âyîne-i zat et
Şeyhülislam Yahya

mir’ât-ı cihân-bîn: Cihanı gören ayna.

Gün-be-gün sûret-i hâl-i dili seyrân eyler
Şöyle mirat-ı cihân-bîn olup safvet-i aşk
Âdile Sultan

mir’ât-ı hod-nümâ: Kendini gösteren
ayna.

Mirat-ı hod-nümâ mıdır ol mâh-tâb-ı nâz
Hurşîd-i aşkı zerreyepeyvestagösterir
Esrar Dede

mir’ât-ı hüsn: Güzellik aynası.

Görmez cihânı gözlerimiz yârı görmese
Mirat-ı hüsnü var ise âlem-nümâ imiş
Bâk mir’ât-ı kalb: Kalbin aynası.

Ülü’l-ebsdre karşı nâsiyen mirat-ı kalbindir
Delâlet eylemez ca’lî beşâşet-i safvet-i bâle
İsmail Safa

mir’ât-ı kûrî: Körlük aynası.

Hilmi sûret-dib-i ârâm-ı cihân olmasa olur
Katre-i zîbaka mirat-i kûrî üzre vatan
Nedim mir’ât-ı lem’a-bâr: Işık saçan ayna.

Gül-şen-serâ-yi vahdete mirat-ı lem’a-bâr
Âgûş-ı nâz nâz-ı melek-hande bir bahâr
Kemalzâde Ekrem Bey

mir’ât-ı melâhat: Güzellik aynası.

Tûtî-i kıssa-tırâz kelimât-ı aşkım
Oldu mirat-ı melâhat dil-i sad-çâk bana
Leskofçalı Galip

mir’ât-ı musaffâ: Saf, temiz ayna.

Eylersen eğer halkdan ümmîd-i teveccüh
Mirat-ı musaffâ gibi bî-çîn-i cebîn ol
Nâbî

mir’ât-ı mücellâ: Cilalı ayna.

Müncelî âyîne-i dilde nukûş-ı kâinât
İş o mirat-ı musaffâya cilâ vermektedir
Selimî (Yavuz Sultan Selim)
Neden sık sık bakarsın böyle mirat-ı mücellâya
Meğer sen dahi kendi hüsnüne hayrân mısın kâfir
Nedim

mir’ât-ı rûzigâr: Zamanın aynası.

Sûret-nümâ-yı dehr ne ola olsa bî-karâr
Aksin görür zemânede mirat-ı rûzigâr
Râmî

mir’ât-ı sâf: Saf, temiz ayna.

Çeşm-i zü’l-basâire her seng-i makbere
Mirat-ı sâf çehre-i ibret değil midir?
Hersekli Arif Hikmet

mir’ât-ı Sikender: Makedonyalı
İskender’in aynası.

Aks-i ruhsârınla mirat-ı Sikender dediler
Ben Halîl’im âteş-ı Nemrûd derdim bâdeye
Şeyhülislam Yahya

mir’ât-ı sohbet: Sohbet aynası.

Şu’le-i nîlûfer-ı dağım olup tûtî-i reng
Tâb-ı derd-i rûy u hat mirat-ı sohbettir bana
Esrar Dede

mir’ât-ruh: Ayna yanaklı.

Etse de her ne kadar hâtır-ı zârım muğberr
Ben o mir’ât-ruhun üstüne toz konduramam
Pertev Efendi

merâyâ: Mir’ât’lar, aynalar.

Eyler o merâyâda bugün dîde-i bînâ Üç bin sene evvel geçen akvâmı temâşâ
Muallim Naci

merâyâ-yı hudûs: Sonradan ortaya çıkanların aynaları.

Nûr-ı vahdetten olup şu’le-pezîrâ-yı hudûs
Verdi fer-i âlem tekvîne merâyâ-yı hudûs
Hersekli Arif Hikmet

merâyâ-yı huzûz: Hazların aynaları.

Tutuşur meş’ale-i dille merâyâ-yı huzûz
Hüsn ü aşk ortada bin mâh bin ahterle döner
Yahya Kemal

mîrâs: Ar. Verâset ve irs’ten; ölenin hısımlarına veya kanunun gerektirdiği kimselere bıraktığı mal, mülk veya para.

Kurretül-ayn-ı halîl idi o hûb
Ona mîrâs idi o cezb-i kulûb
Hakanî
Feleğin kasr-ı dil-ârîhine meftûn olma
Nice mîrâsa giripdür bu serây-ı fânî
Bâkî (giripdür: girmiştir)
Nîk ü bed herkes bulur âlemde elbet ettiğin
Kendi bulmazsa cezâ mîrâs olur evlâdına
Ziya Paşa

mîrâs-hâr: Miras yiyen, mirasyedi.

Ne denlü saklasan ey köhne pîr-i nâ-bâlig
Tecemmülün yine mîrâs-hâra değmez mi
Nâilî
Mirrîh: Ar. Dünya’dan sonra
Güneş’e en yakın gezegen.

Mars ve
Sakıt da denir.

Halk arasında
Merih denir.

Yüzün üstünde vatan tutsa gözün olmaz aceb
Menzil-ı Mirrîh ki derler âfitâb üstündedir
Nizamî
Mirrîh’i eritir istese bir nigâh ile
Bilmez misin ol âfet-i devrân nedir
Beliğ

mirrîh-çeşm: Merih gözlü (hilal ay şekli.)
Tâli’in tutup müneccim ey meh-ı Mirrîh-çeşm
Dedi kim bunun ucundan günde yüz bin kan olur
zâti

mirsâd, mirsad: (ilz.

Ar. Rasad’dan; rasat yeri, gözetleme yeri.

mirsâd-ı ibret: İbretin gözetleme yeri.

İhtilâfâtiyle uğraşmakda dehrin zevk yok
Zevk onun mirsâd-ı ibretten temâşâsındadır
Muallim Naci

mirvaha, mirmeha: Ar. Rîh’ten; yelpaze. c. merâvih.

Şem’e mecliste harâret vericek mihr-i ruhun
Mirvaha etti ona bâl ü perin pervâne
behiştî (vericek: verince)
El-hased ey mirvaha olmuş makamın dest-i yâr
Elverirse böyle elversin keştîye rûzigâr
Medhî mirvaha-i râz: Sır yelpazesi.

Şikâfı revzene-i nâzdır dehen dediğin
Nesîm-i mirvaha-i râzdır sühan dediğin
Nâbî

mis: Far. Bakır.

Mis tıynet-ân-ı naksı zer-i hâlis eyleriz
Terkîb-i kîmyd-yı safddır zamîrimiz
Nâbî

misâfir, müsâfir: Ar. Sefer’den; aslı müsafir.

Yoldan gelen, yolcu. 2. Yolculuk sırasında bir yere inen konuk. 3. Komşuya giden kimse. c. müsâfirîn.

Gönül şehrine geldi hasta çeşmin ey hilâl-ebrû
Müsâfir iki merdümdür bu şebr içre gözü bağlı
Enverî
Şiir söylerim saâdete dâir
Odama misâfir olduğun gece
Cahit
Sıtkı
Tarancı

müsâfir-hâna: Misafir evi.

Ne cdnlardan geri kalmış müsâfir-hânedir dünyâ
Harâb-ender-harâb olmuş yatar vîranedir dünyâ
Âşık Ömer

mîsâk: Ar. Vüsûk’tan; sözleşme, antlaşma.

Kadîmî bende kim şâhım görüp bilmezliğe urma
Seninle hani ol bezm-i ezelde olunan mîsâk
Behiştî

misâl: bk. misl.

misbâh: Ar. Yüzgeç.

Tıfl-ı ma’nî zikr-i kalbîden yakar misbâhını
Mu’cizat-ı enbiyâdan derdimiz tevhîd-i hâs
Ümmî Sinân

misbâh-ı beka: Kalıcılık yüzgeçi.

Misbâh-ı beka pertev-i işret-geh-i aşkım
Yanmakla tükenmem per-ipervâne miyim ben
Muallim Naci

misk: Ar. Asya’nın yüksek dağlarında yaşayan bir cins ceylanın erkeğinin karın derisi altındaki bir bezeden çıkarılan güzel kokulu madde. bk. müşg.

Sünbülünden sanemâ şemme-i bûy almak için
Misk sevdâya düşüp külbe-i attâra gider
Ahmet Paşa

misk ü ezfer: Misk ve güzel kokulu şey.

Misk ü ezfer yerine korlardı onu nâfeye
Ger sabâ hâk-i derin iletti
Çîn’e ermagân
Nef’î

misk ü anber: Misk ile amber.

Aydan arıdır yüzleri
Misk ü anberdir sözleri
Yunus Emre

miskab: Ar. Sakb’dan, matkap; tahta. maden, kemik gibi şeyleri delmeye yarayan alet.

Müjgânlar üzre katre-i eşk ile gözlerim
Hakkâktır bi-aynihi miskabla dürr deler
bağdatlı Ruhi

miskin: Ar. Meskenet’ten; 1. Âciz, zavallı, beceriksiz. 2. Cüzzam hastalığına tutulmuş olan kimse.

Zülfünün zencîrini bend et bana dedim dedi
Sakalın ağardı miskîn dahi uslanmaz mısın
Nizamî
Yaktı
Ahım cân-ı çarhı tuttu yaşım yer yüzün
Yerde gökde kalmadı miskîn gönül mesken bana
Lamiî Çelebi
Hâli gibi nice miskîn sâyesinde hoş geçer
Fer-i âşık artırır perr-i hümâdır perçemi
Hamdullah Hamdi
Taptuğ’un tapusunda kul olduk kapısında
Yûnus miskîn çiğidik piştik elhamdülillah
Yunus Emre

miskiy: Ar. Miske mensup, misk kokulu.

miskiyyü’l-hitâm: Çok iyi bir şekilde sona erme.

Hat-ı anber-sirişt-i yâr versin özge keyfiyyet
Mey-igül-fâmı la’l-i nâbı miskiyyü’l-hitâm olsun
Şeyhülislam Yahya

misl, misil: Ar. Benzer, eş, mânend. c. emsâl.

Bunca bî-had ömri men ki âlem içre sürmişem
Bu acûbe misli dünyâ içre sanma görmişem
Türk
Firdevsîsi
Hakanî
cihân-ı nazma bakan
Yok
Rûm’da ona misl ü akrdn
Ziyâ Paşa

misl-i ferve-i sincâb: Sincap kürkü misali.

Misâl-i zerre giyersin de mevc-i deryâyı
Harâret
Aver olur misl-i ferve-i sincâb
Esrar Dede

misl-i hâne-i zenbûr: Arının evi misali.

Belâsı balına değmez ko lezzet-i dehri
Evin yıkılmaya tâ misl-i hâne-i zenbûr
Hayâlî Bey

misl-i serâb: Serap misali.

Kuvve-i berriye vü babriyyesi
Devletin olmuş iken misl-i serâb
Ziya Paşa

misl ü şebîh: Benzer ve örneği.

Kim ki var misl ü şebîhi bulunur âlemde
Münhasır sana fakat rütbe-i nefy-i enddd
Nâbî

mesel: 1. Benzer, eş, örnek, nümune 2. Anlamlı ve dokunaklı söz. 3. Ahlak ve terbiyeye dayalı hikâye.

Âstânında nigâr görmesem ye’s etmezem
Bu mesel meşkûrdur kim çıkmadık cânda ümîd
Avnî
Ne ola ol kâfir-i hüsne havâle etsem ağyârı
Meseldir: Dinsizin elbet gelir hakkından îmânsız
Neylî
Zâtiyâ ebyâtı cümle şiirinin hem-varedir
Bu meseldir gerçi derler düz değil engüşt-i penç
zâti

mesel-âmîz: Atasözü ve deyimle karışık.

Ey nazm-ı Hayâlî gibi rengîn söze tâlib
Her ma’nî-i hâsın mesel-âmîz söz olsun
Hayâlî Bey

mesîl, mesîle: Benzer.

Ba’zen sürûd-ı bûse kadar tatlı bir sadâ
Bir şâir-âne zemzeme-i sâf selsebîl
Tekrîr ederdi sem’-i hayâlimde bî-mesîl
Tevfik Fikret

misâl: 1. Gibi, benzer, örnek, model. 2. Masal. 3. Rüya. 4. gr.

İlk harfi harf-i illet olan kelime: “vücûd” gibi.

Yok seninçün ibtiyac âyîne-ı İskender’e
Gevher-i zâtında rûşen her misâlin sûreti
Nevres-i Kadim

misâl-i ahker: Ateş koru gibi.

Ol nazm-ı güzîn durur ser-â-ser
Âteş-kedede misâl-i ahker
Ziya Paşa

misâl-i Anka: Anka misali.

Eşkar süzülüp misâl-ı Anka: Ol âteşe girdi bî-muhâbâ
Şeyh Galip

misâl-i cerâd: Çekirge misali.

Fırat ü Dicle kenârında eyleyip tuğyân
Mülâhid olmuş iken münteşir misâl-i cerâd
Nâbî

misâl-i habâb: Su kabarcığı misali.

Ol şeh ki onun câh u celâli zikrinde
Misâl-i habâb ola buna tâk-ı mu’alld
Nizami misâl-i hâle-i bî-mâh-tâb: Mehtapsız ay ağılı misali.

Misâl-i hâle-i bî-mâh-tâb kalmış idi
Derûn-ı milki hazîn, takt-ı saltanat mağdûr
Nâbî

misâl-i hâne-i zenbûr: Arının evi misali.

Belâsı balına değmez ko lezzet-i dehri
Evin yıkılmaya tâ misâl-i hâne-i zenbûr
Hayâlî Bey

misâl-i hâtır-ı gül-şen: Gül bahçesinin hatırı misali.

Nevâziş-i kereminle zemâne olmuştur
Misâl-i hâtır-ı gül-şen güşâde vü hurrem
Nedim

misâl-i Kâbe: Kâbe misali.

Misâl-ı KA’be eyâ nûr-ı dîde-i uşşâk
Gören cemâlini müştâk görmeyen müştâk
Hüdai (Müezzin Hüdai-ı Atik)

misâl-i kadd-i yâr: Yârin boyu misali.

Serviler eflâke ser çekmiş misâl-i kadd-i yâr
Yer yer açmış lâleler mânend-i dâg-ı âşıkân
Ziyâ Paşa

misâl-i kelâm-ı ehl-i kemâl: Olgun kişilerin söz örneği.

Şu söz kim ola misâl-i kelâm-ı ehl-i kemâl
Selâsetinden hacîl ola
Selsebî ü Zülâl
Necati Bey

misâl-ı Kıtmîr: Ashab-ı Kehfin köpeği olan
Kıtmir misali.

Darb-ı şiddet ile basdıkça kalemle kalayı
ANayle kaçışırlardı misâl-ı Kdmîr
Şair
Eşref misâl-i merdüm-i müflis: İflas etmiş insan misali.

Hat-ârerler güzeşte hüsn ü ânın yâd edergâhî
Misâl-i merdüm-i müflis zemân-ı devletin söyler
Sünbülzade Vehbi

misâl-i mihr-i âlem-tâb: Âlemi süsleyen güneş misali.

Fürûğ-ı nazm ile memlû edip dünyâyı ey Nâbî
Misâl-i mihr-i âlem-tâb meşhûr olmamız yeğdir
Nâbî

misâl-i rikâb: Üzengi misali.

İzac-ı halk olsa da zî-kıymet âkıbet
Pâ-mâl olur misâl-i rikâb, irtikâb eden
Koca Râgıp Paşa

misâl-i sabâ: Saba rüzgârı misali. safâsız susuz bevâdîden
Gerçi geçmiş idik misâl-ı sabd
Muallim Naci

misâl-i şeytân: Şeytan misali.

Adını aksine yazdırma misâl-i şeytân
Nakş alıp hurde-şinâs-ı amel-i hakkâkim ol
Sâbit

misâl-i şu’le-i dûd: Duman ışığı misali.

Siyâh-rûy-ı hatâyım çü hâme-i müşgîn
Baîd-i nûr-ı sevâbım misâl-işu’le-i dûd
Sâmi misâl-i top: Top misali.

Misâl-i top bu meydânda olmuşuz galtân
Dönüp dolaşarak ol şeh-süvâra dek gideriz
Esrar Dede

misâl-i tüfenk: Tüfek misali.

Bu saçma sözleri gayb eyleme misâl-i tüfenk
Fitili aldı gönül efkendesi sultânım
Fennî

misâl-i yâsemen: Yasemin misali.

Gam-ı kalbim sürûd-ı şevkile tebdîl eden cümle
Misâl-i yâsemen ol kâmet-i nâzendedir bil hep
İlhamî, Selimî (Sultan III. Selim)

misâl-i zâr: İnleme misali.

Gönül baş oynadur bâzîçe-i nerd-i mahabbet
Misâl-i zar kendin hâsılı ortaya atmıştır
Rızayi misâl-i zerre: Zerre misali.

Misâl-i zerre giyersin de mevc-i deryâyı
Harâret-ârer olur misl-i ferve-i sincdb
Esrar Dede

meselâ: Misâl’den; örnek olarak, şunun gibi, şöylece, misal olarak.

Ağlamış çehreli sûfî ne bile
Cennete girse de gülmez meseld
Sünbülzade Vehbi

ne isterim meselâ: Bî-hudûd bir meşcer
Fakat ağaçları hep ser-şikeste, hep uryân
İçinde bir derecik, bir şelâle-i giryân
Tevfık Fikret

mümâsil: Benzeyen, nazir, müşabih, muvafık, uygun
Ummân içinde pençe-i mihre mümâsilim
Oldum garîk-ı bahr-i fenâ merd-i kâmilim
Şeyh Galip
Topla başına bir iki câhil
Efkârda kendine mümâsil
Ziyâ Paşa
emsâl: Misl’ler, benzerler, misaller.

Belâ-yı gerdiş-i çerh ü keşâkeş-i gerdûn
Cefâ-yı gayret-i akrân ü mihnet-i emsâl
Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)
Zîrâ iki müntahab eserdir
Emsâli görülmemişgüherdir
Ziya Paşa

mismâr: Far. Çivi, mıh. c. mesâmîr
TA serîr-i sebzeyi depretmeye tahrîk-i bâd
Sâyesinde urdu her levhine bir mismâr gül
Fuzûlî
Bürehne-pâ yürürdü hâr üzre
Basardı sanasın mismâr üzre
İbni Kemâl
yangın gecesi gördüklerin encüm k ıyâs etme
Sokuldu çâr-tâk-ı çarha yerden sıçrayıp mismâr

mismâr-ı hâb: Uyku çivisi.

Mismâr-ı hâb revzene-i gûşu etti bend
Cây-ı duhûl-i nağme-i temcîd kalmadı
Nâbî

misvâk: Ar. Sıcak ülkelerde yetişen ve dişleri temizlemek için kullanılan yumuşak bir ağaç. c. mesâvîk.

Revdc-ı zühdü gör tasvîr ederken meclis-i işret
Musavvirler elinde kıl kalem misvâke dönmüştür
Nâbî
Görünür gerçi belinde misvâk
Dehen-i kizb ile ammâ nd-pdk
Sünbülzade Vehbi

mişkât: Ar. İçine kandil konulmak için duvarda yapılan küçük hücre.

Yu âb-ı tevbe ile
Hamdî sîne mişkâtin
Dolar zücâcene envâr-ı hazret-ı Tervâb
Hamdullah Hamdi
Tâ kim dil-i envârına mişkât ederiz biz
Hurşid-sıfat neşr-i füyûzât ederiz biz
Namık Kemâl

mişkât-ı aşk: Aşk kandili.

Şemhüsnün olsa feyz-efzA-yı sû-yi âf-tâb
Fer verir mişkât-ı aşk reng-i rûy-i âf-tâb
Namık Kemâl

mişkât-ı envâr-ı yakın: Sağlam ışık hücreleri.

Nûr-ı lâ-şarkî vü lâ-garbî bulan kimdir aceb
Ehl-i dillerdir olup mişkât-ı envâr-ı yakîn
Âdile Sultan

mişvâr: Ar. Tavır, gidiş, tarz.

Ol âsaf-ı hikem-âmûz ü fazl-pîrâ kim
Karîn-i hikmet idi cümle tarz u mişvârı
Ziyâ Paşa
Bir âkıl-i müsellemü’l-etvâra mahrem ol
Mişvâr ü tavrını nazar-ı ütibâra al
Ziya Paşa

mîve: Far. Meyve’nin aslıdır.

Olur feyz-i tevâzu’la diraht-ı pest bâr-ârer
Komuştur mîveden mabrûm servi ser-firâz olmak
Nâbî

mîve-i nâ-puhte: Ham meyve.

Erbâb-ı kemâlin yeri vîrane-i gamdır
Hak üzre düşer mîve-i nâ-puhte olunca
Behiştî

mîve-i maksûd: Beklenen ümit ve emel.

Berg ü bârından biz el çektik bu fânî gül-şenin
Mîve-i maksûd ister olsun ister olmasın
Fasih (Ahmet Dede)

mîve-i nahvet-endâz: Mağrur meyveler.

Şâh-ı bâlâda olan mîve-i nahvet-endâz
Zahm-horende-i seng-i sitem olmaz da ne olur
Akif Paşa
(Mısır Valisi Mehmet)

mîve-i tâze: Taze meyve.

Ah kim kâkülün ucunda leb-i cân-bahşın
Mîve-i tâzedir ammâ dehen-i ejderle
Behiştî

mîve-çinân: Meyve toplayanlar. mîve-çinân-ı zemân: Zamanın meyve toplayanları.

Eyler etrâfın ihâta mîve-çînân-ı zemân
Bir diraht-ı bâğbân-perverde kim pür-bâr olur
Akif Paşa
(Mısır Valisi Mehmet)

mîve-dâr: Meyve veren.

Elbette kad-hamîde olur nahl-i mîve-dâr
Eşcâr-ıgayr-ı müsmire eflâke ser çeker
Adlî (Sultan II. Bayezid)

miyâh: Ar. “mâ” lar, sular. bk. mâ’
Perveriş-yâb-ı sehâb-ı cûdu olsaydı eğer
Dürre-i beyzA olurlar idi her reşh-i miyâh
Üsküdarlı Hakkı Bey

miyân, meyân, meyâne: Ar. 1. Orta. 2. Meyan, ara, aralık. 3. Bel.

4. Şarkı bestelerinin üçüncü mısraı.

Ey şi’r miyânında satan lafz-ıgarîbi
Dîvân-ı gazel nüsha-i kâmûs değildir
Nâbî
Yâd-ı miyânın ile yaşım cihânı tuttu
Deryâ-yı ışka düştüm hergiz kenâra yer yok
Hayâlî Bey
Kocup her şeb miyânın cânına cân katmada ağyâr
Behey zalim sen insâf et bizim de cânımız vardır
Nedim (koc-: kucaklamak)
Meyânemizde demek yok rnşâk-ı fikr ü nazar
Huzûr-ı kalbimizi bozmasın seferle hazar
Abdülhak Hâmit

miyân-ı asdıka: Gerçek dostlar arasında.

Merâsim meclis-i üns-i sebük-rûhâna sıklettir
Miyân-ı asdıkada şart-ı ülfet terk-i külfettir
Arif Hikmet
(İsmet Beyzade Şeyhülislam)

miyân-ı âşıkân: Âşıkların arası. Efendi

msin cibânda i’tibârım varsa sendendir
Miyân-ı âşıkânda iştihârım varsa sendendir
Şeyh Galip

miyân-ı bezm: Eğlence meclisi ortası.

Miyân-ı bezme bir harf-i şûh atar aradan
Tevfik Fikret

miyân-ı bülbülân: Bülbüllerin arası.

Çemende cûy-veş bu cüst ü cûlar hep seninçindir
Miyân-ı bülbülânda güft ü gûlar hep seninçindir
Nâbî

miyân-ı cû: Irmak ortası.

Sebz ü hurrem bir fezA mı her kenâr-ı cûy-bâr
Ya miyân-ı cûda aks-i günbed-i hazrâ mıdır
Nef’î

miyân-ı çârsû-yı ma’rifet: Bilim çarşısının ortası.

Miyân-ı çârsû-yı ma’rifette kârımız yoktur
Kenâr şehirlerde rûz u şeb it taşlayanız biz
Sürûrî

miyân-ı gamze: Yan bakış ortası.

Miyân-ı gamzeden ettim o hûr-i ayne suâl
Dedi bu mûydan ince o tîğden keskin
Aynî

miyân-ı güft ü gû: Dedikodu arası.

Miyân-ı güft ü gûda bed-meniş îhâm eder kubhın
Şecâat arz ederken merd-ı Kıbtî sirkatin söyler
Koca Râgıp Paşa

miyân-ı leîmân: Alçak kimseler arası.

Olmaz idi miyân-ı leîmânda imtizâc
Mâbeynde alâka-i cinsiyyet olmasa
Nâbî

miyân-ı lücce-i gam: Gam topluluğunun arası.

Miyân-ı lücce-i gamda geçirdik eyyâmı
Necât ümîdine düşsek kenâr yaklaşsa
Şeyhülislam Yahya

miyân-ı mürîdân: Müritlerin arası.

Şeyhin ne rütbe olsa da zâhir kerâmeti
Ganî olur miyân-ı mürîdânda ihtilâf
Ziyâ Paşa

miyân-ı nâzik: Nazik bel.

Miyân-ı nâzikini mûya benzetirsem eğer
Gürûh-ı ehl-i safâ öyledir belî derler

miyân-ı zühd: Takva sahibinin arası.

Ne mest ol aşk ile dâim ne ayık ol bu akl ile
Miyân-ı zühd ile irfânı cem’ edip ubûr eyle
Gaybî

miyân-beste: “Bel bağlamış”; hemen işe hazır.

Hele cârûb-ı müjem komadı yolundagubâr
Ki miyân-beste olanlar yolunu pâk eyler
Necati Bey

miyân-gîr: Ara, ortayı tutan.

miyân-gîr-i licâm: Dizginin ortasını tutan.

Hani bindikçe rikâba asılan çâbükler
Dest-i şekvâsın eder sonra miyân-gîr-i licâm
Nâbî

miyân-şikâf: Bir şeyin ortasını yarıp paralayan. miyân-şikâf-ı saf-ı düşmenân: Düşmanların safının ortasını parçalayan.

Gdhî miyân-ı safta durur kendi tîğ-veş
Gâhî miyân-şikâf-1 saf-ı düşmenân olur
Nef’î

miyâne: 1. Vasat, orta. 2. Gerdanlık ortasındaki büyük inci. 3. Helva pişirirken kavrulan unun kıvama gelmesi.

Baktım sutûr-ı nüsha-i âfâka ser-te-ser
Yek harf-i nâ-be-kâide yoktur miyânede
Nâbî

miyâne-i sükûn: Sessizlik ortası.

Düşer de bir varak miyâne-i sükûnuna
Hemen kalırdı çîn-i ihtilâc içinde sath-ı âb
Tevfik Fikret

mi’yar, mi’yâr: Ar. İyür’dan; 1. Ayar, ölçü aleti. 2. kim.

Ayıraç. bir maddenin saflık derecesini anlamaya yarayan alet.

mi’yâr-ı iz’ân: Anlayış ölçüsü.

Hüner lutf-ı kelâm-ı Hakkı bilmektir mahallinde
Hakîkatte budur ehl-i dilin mi’yâr-i izânı
Nef’î

mîzâb: (k!>A Far. Oluk, navdân. c. mevâzîb. denlü oldu sehâb-ı dü-dîde bârân-rîz
Ki oldu her ser-i mû bâm-ı tende bir mîzâb
Nâbî
Hatt ü nakş ü kumaş-ı kârı etmiş cû-yi sungundan
Ser-i enbûbe-i mîzâb-ı engüştân ile iska
Nâbî
Kesme ey ebr-i kerem riştesini âbların
Belki retk eyleyesin fatkını mîzâbların
Nâbî

mîzâb-ı çeşm: Göz oluğu.

Akar mîzâb-ı çeşmimden sirişk-i dîde âb-âsâ
Ne ola kendim döğersem taşlar ile âsyâb dsd
Nef’î

mîzâb-ı kalem: Kalem oluğu.

Mîzâb-ı kalemden dökülen mâ’-ı maârif
Bâğ-ı vatan u devlete bârân-ı keremdir
Yenişehirli Avni

mîzâb-ı kilk: Kalem oluğu.

Zât-ı mülûke âb-ı rû, şemşîr-i bâğ-ı fetha cû
Gül-zâr-ı mülke verdi su, mîzâb-ı kilki dâimâ
Seyyit Vehbî

mizâc: bk. mezc.

mizâh: Latife, şaka.

Hûbtur gerçi letâfetle mizâh
Olmaya lîk müeddî-i silâh
Sünbülzade Vehbi

mîzân: 1. Terazi burcu; 2. tartı, ölçü.

Evi
Zübre’nin
Sevr ü Mîzân imiş
Nitekim
Kamer evi
Sertân imiş
Devletoğlu
Yusuf mîzân-ı akl: Akıl ölçüsü.

Sözün mîzân-ı akla urup evvel eyle sencîde
Ki sonra kimse senden olmasın bir zerre rencîde
hisalî

mîzân-ı Hakk: Hakkın ölçüsü.

Mîzân-ı Hakkta bu dahi bir özge ma’delet
Menfûr olur hüner-ver ü cühhâl-i mültefit
Ziyâ Paşa

mîzân-ı kemâl: Tam ölçü.

Gelse mîzân-ı kemâl ortaya ey Y’ûsuf-ı hüsn
Katı çok kimselerin ipliği bâzâra çıkar
Nâbî
(katı: pek, çok; sert)

mîzân-ı kilk: Kalemin tartısı.

Bâğbân-ı nazm olaldan tâ ki cânım tendedir
Bâğ-ı na’tinde ola mîzân-ı kilkim âb-dâr
Nazîm (Yahya)

mîzân-ı nâkıs: Eksik tartı.

Akıl bir mîzân-ı nâkıstır hukûku vezn için
Vakt olur kim hak çıkar vaktiyle bâtıl sandığın
Ziyâ Paşa

mîzân-ı nazar: Bakış tartısı.

Er huzûrunda olur gevler ile seng ayân
Adem’in kadrini mîzân-ı nazarla tartar
Esrar Dede

mîz-bân: Far. Ev sahibi, misafiri ağırlayan.

Mibmân olsan çekilmez imtinân-ı mîz-bân
Mahvolurdu haml-i minnet çekse çarhı çenberi
Nazîm (Yahya)
Teşekkî eyleme noksânî-i erzaktan zîrâ
Taarruz mîz-bâna nân için çok bî-hayâlıktır
Hâzık (Erzurumlu Mehmet)

mîz-bân-ı çarh-ı dûn: Alçak feleğin ev sahibi.

Kim bilirdi bir kara günden ibâret olduğun
Mîz-bân-ı çarh-ı dûna olmuşuz mihmân dirîğ

mizher: Ar. 1. Çiçekli yer. 2. Ut. c. mezâhir.

mezâhir: Mizher’ler. 1. Çiçekli yerler. 2. Utlar.

Ey tecellî-geh-i âyîne-i cern-i mutlak
Görür âgâh-dilân cümle mezahirde seni
Muallim Naci

mizmâr: Ar. 1. Ney, düdük. 2. hek. Nefes yolu, hançere. 3. Zebur’un her bir suresi. c. mezâmîr.

mezâmîr: Mizmâr’lar, neyler, düdükler.

mezâmîr-i sükût: Sessizlik düdüğü.

Karlar. bütün elhân-ı mezâmîr-i sükûtun
Karlar. bütün ezbâr-ı riyâz-ı melekûtun
Cenap Şahabeddin mollâ, monlâ: Ar. Mevlânâ’dan; 1. Büyük kadı, büyük âlim. 2. (sonradan)
Medrese talebesi.

Der-gâh-ı ışka isti’dâd bulmadan fakîh
Gör ne câhildir ki kendin bir büyük mollâ bilir
Behiştî

mollâ-yı mükerrem: Aziz molla.

Işk ehli olan göze diken olsa gerektir
Hor baksa kayırmaz bize mollA-yı mükerrem
Behiştî