İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Berceste Beyitler-7

sem’: Ar. 1. Kulak. 2. İşitme. c. esmâ.

Erince semaime geldi hayât-ı tâze bu ilhâm
Kabûl etse olurdu îd-ı Ekber cân kurbânı
Âdile Sultan
Cânân lebinden erdi benim semaime sadâ
Gûyâ ki geldi âlem-i ervâhtan nidâ
Behiştî

sem’-i hakîkat: Hakikat kulağı.

Olıcak sem’-i hakîkat âgâh
İşitir nice sadâ-yı cân-gâh
Sünbülzade Vehbi
(olıcak: olunca)

sem’-i pâk: Temiz kulağı.

Sem’-ipâkiyle ederdi ısgâ
Gökte
Cibril’e emr etse
Hudâ
Hakanî

sem’-i ümîd: Ümit kulağı.

Mukîm-i hücre-i şevkım fezâ-yı kurbunda
Hemîşe sem’-i ümîdimde iştiyâk-ı sadâ
Fuzûlî
esmâ: Kulak’lar.

Nice ma’nâları var raks-âver
Meş’al-âsâ döker esmâ’a şerer
Nâbî

sâmi’: İşiten, duyan, dinleyen. c. sâmiûn.

Aceb birdir bu kim yüz bin yüzü var
Kiminde nâtık u kiminde sâmi’
Gaybî

sem: ( bk. semm.

semâ: Ar. Sümüvv’den; gökyüzü, gök. c. semâvât.

Hep o göz yaşlarıdır aktı bisât-ı arza
Ağlaşır ehl-i semâ hazret-i sultân üzre
Bâkî
Zemîn ağlar, semâ ağlar, nesîm-i kûh-sâr ağlar
Bu manzar bak ne hoş-manzar, çiçeklerle bahâr ağlar
Hüseyin Sîret
Himmet-i meşrebi de ismi gibi âlîdir
Çünkü ismi olunur nâsa semâdan inzâl
Ziyâ Paşa

semâ-yı kesîf: Yoğun gökyüzü.

Solgun bakışlarıyla, semâ-yı kesîfinin
Teşyi’ eder gibiydi uzak bir sehâbını
Tevfik Fikret

semâ-yı merhamet: Merhamet seması.

Muttali oldum ki, Fâtih, defter-i âfâkda
Lafz-ı bî-ma’nâ gibi kalmış semâ-yı merhamet
Fatih (Şirvanh Efendi)

semâvât: Gökler.

Doğdu ol sâatte ol sultân-ı dîn
Nûragark oldu semâvât ü zemîn
Süleyman
Çelebi
İkaz eder ekser bizi hâmûşî-i emvât
Bir makber olur nâkil tevbîh-i semâvât
Abdülhak Hâmit
Fevkınde semâvâtin o ecrâm-ı mehîbi
Pîşinde zemînin o temâsil-i acîbi
Mehmet Akif

semâvî, semai: 1. Semaya mensup, onunla ilgili. 2. Allah’tan olan. c. semâviyât: zümrüt tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun
Cihânın yurdu hep çiğnense çiğnenmez senin yurdun
Mehmet Akif
Semâdan inmemiştir şüphesiz lâkin semâvîdir
Zemîni olmayan bir cilve-i feyyâzı hâvîdir
Mehmet Akif
Etrâfını birden sarıyorlar o semâî
Bir tûde-i ezhâr-ı muhayyel gibi lerzân
Tevfik Fikret

semâ’: Ar. 1. Duyma, işitme. 2. Mevleviler’in cezbe halinde ayakta dönerek zikretmesi.

Alem-i ma’nî ki hûrşîd-i cihân-ârâ gibi
Devr eder girmiş semâ’a anda rûh-ı Mevlevî
Nef’î
Feleklerde meleklerde semâ’ etmez mi kalmıştır
Aceb âvâze saldı nây-ı Mevlânâ bu nüh tâka
Şeyhülislam Yahya
Hâleti-i vecd ü semâ’ emr-i nihân
Yine anlar onu sâhib-i vicdân
Sünbülzade Vehbi

semâ’-ı mümkinât: Mümkün olabilecek şeylerin duyulması
fitilâ etsem semâmümkinâtın üstüne
İrtika etmek diler, durmaz, dil-i âlî-cenâb
Tahirü’l Mevlevi

semâ’-ı râh: Mevlevi yolunun semaı.

Gören sanır ki safâdan semâ’-ı râh ederim
Döner döner bakarım kûy-ı yâre âh ederim
Esrar Dede

semâ’-ı safî’
Temiz sema.

Hezâr şevk ile semt-i mahabbete her dem
Muhibb ü münkiri teşvikdir semâ’-ı safâ
Esrar Dede

semâhat: Ar. Cömertlik, el açıklığı. sehavet.

Kapudan-ı mükerrem sadr-ı efhâm kim semâhatte
Kef-i cûdundan alır feyz-i cûşu lücce-i deryâ
Nedim
Pes ol yerlerde bir şey lutfederse aç urbâna
Birine bir çanak kısrak südü vermek semâhattir
Nedim
Kalbin, semâhatin hele ilmin yarattığı
Her şeyde, kızların, bu muazzez çiçeklerin
Bir hakkı var. vmn
Tevfik Fikret

semûh: Çok cömert. semûhîCömertlik.

Çünkü muhtâc-ı tezâhür değil istPdâdın
Şüphe yok, hakk-ı semûhîleri var üstâdın
Mehmet Akif

semmâh: Çok cömert. semmâh-ı Hâtem
Hâtem’in cömertliği.

Âsaf’a derya kefâ semmâh-ı Hâtem masrafâ
Mübtenîdir tıynetin efdâl ü ihsân üstüne
Nedim

semâvât: bk. semâ.

semen: Far. Bir çeşit gül, yasemin kelimesinin hafifletilmişi.

Çehre gül, sîne semen, çeşm mükehhel-i nergis
Hat çemen, gonca dehen, ca’d muanber-i sünbül
Bâkî
Semenin sîne-i sîmin açıp bâd-ı seher
Çözdü gül-şende gülün düğmelerin nâhun-ı hâr
Bâkî
Arılar mest-i semen, mest-i çemen
Konuyor bir güle, bir sünbülden
Cenap Şahabeddin

semen-ber: Göğsü yasemin gibi beyaz olan.

Mehd içre o âfet-i semen-ber
Mâh-ı nev içinde mihr-i enver
Şeyh Galip

semen-bû: Yasemin kokulu.

Kamer-çehre perî-rûyum zarifim şûhum ü şengim
Semen-bûyum gül-endâmım zehi serv-i gül-istânım
Nesimi
Bir id-i münevver gibi ey hüsn-i semen-bû
Ömrüm bana zülfün arasından güler ancak
Cenap Şahabeddin semen-bû-yı bahâr: Baharın yasemin kokusu.

Bana bakmaz bak ıyor penceresinden gûyâ
Dağıtır saçlarını bâd-ı semen-bû-yı bahâr
Kemalzâde Ekrem Bey

semen-sâ: 1. Yasemin döşeyen. 2. Yaseminimsi.

Berg-i gül üzre kim ol zülf-i semen-sâ salınır
Bendine bende olup her dil-i şeydâ salınır
Zeynî
Ruhların üzre yatar zülf-i semen-sâ gûyâ
Gül-i terden edinir kendüye pister sünbül
Bâkî

semen-zâr: Yasemin bahçesi.

Semen-zâr olmada feyz-i letâfetle
İrem manzar
Çemen-i ezhârla hayret-fezâdır çeşm-i im’ân
Üsküdarlı Hakkı Bey

semend: Far. 1. Kula at. 2. Çevik ve güzel at.

Yegâne
Rüstem-i sâhib-kırân-ı devrân kim
Süm-i semendi eder kûha ettiğin
Ferhâd
Nâbî

semend-i cevr: Eziyet atı.

Biraz inânını çek böylegerm-tâz olma
Semend-i cevre meded kılma bendeni pâ-mâl
Nedim

semend-i devlet-i dehr: Dünya devletinin, saadetinin atı.

Ey semend-i devlet-i dehre süvâr olan sana
Gâfil olma ki felek râh-ı felâket gösterir
Behiştî

semend-i enâmil: Parmak uçlarının çevikliği.

Olur semend-i enâmilde cilveden mahrûm
Kalem ne dem ki eder kat eşk-i çeşm-i terin
Nâbî

semend-i hâme: Kalem atı.

Şehsüvâr-ı deşt-i ma’nâ kim semend-i hâmeye
Ruhsat-ı cevelân verip ger etse irhâ’-yı inân
Ziyâ Paşa

semend-i himmet: Gayret atı.

Gördüm semend-i himmet sa’y ile menzil almaz
Aşkî inân-ı sabrı dest-i rızâya verdim
Aşkî

semend-i ikbâl: Talih atı. şehsüvâr ki binse semend-i ikbâle
Revâdır
Âsaf olursa yanınca gâşiye-dâr
Nâbî

semend-i kadr: Kıymet atı.

Hümâ-yı fazlına çerh âşiyâne-i kem-ter
Semend-i kadrine heft âsümân ferş-i kadem
Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

semend-i kudret: Kudret atı.

Zihî çâbük-süvâr arsa-i ikbâl ü devlet kim
Semend-i kudret için lâ-mekân bir teng-i meydândır
riyazi

semend-i merâm: Arzu, istek atı.

Nasıl semend-i merâmın yolu bulur encâm
Elimde mâr-ı helâhil-nisâr olursa licâm
Abdülhak Hâmit

semend-i müsteâr: Ödünç at.

Aceb mi katre ârâm etmese ebr-i bahâr üzre
Binenler tîz nüzûl eyler semend-i müsteâr üzre
Nâbî

semend-i nâz: Naz atı.

Gedâ-yı bî-ser ü pâyı semend-i nâza çiğnetme
İgen de hüsne mağrûr olma sultânım bu dünyâdır
Bâkî (igen: çok fazla)
Kıl semend-i nâzına arş u semâ-yı cilve-gâh
Mihr ü mâhı eyle galtân gûy-ı çevgânın gibi
Leskofçalı Galip

semend-i vasl: Kavuşma atı.

Sana pendim budur ey dil ki semend-i vaslın
Ardına varma teper önüne varma ısırır
Fennî

semender: Yun. Far. 1. Kurbağagillerden bir kuyruklu hayvan. 2. Ateşte yaşayan bir masal hayvanı.

Yerin od etmedik kim vardır erbâb-ı muhabbette
Semenderler gibi uşşâk da sükkân-ı âteştir
Şeyhülislam Yahya
(od: ateş)
Âteş-i sûzân-ı a’dâya bizimle girmeğe
Dehr içinde imtihân olmuş semender yok mudur
Hâfız Paşa
Kalır nâ-puhte zâhid düşse bin yıl âteş-i ışka
Zuhûr eyler mi hîç hâsiyyet-i âteş semenderden
Nedim
Bunca dem pûşîde oldun ben gibi bir âteşe
Ey abâ peşm-i semendersin ki sûzân olmadın
Muallim Naci

semender-sıfat: Semender sıfatlı.

Gördü ki pertâb-ı semender-sıfat
Hemser-i âteş-kede-ı Sûmnât
Nâbî

semender-tıynetân: Semender yaratılışlılar. semender-tıynetân-ı aşk: Aşkın semender huyluları.

Gül âteşgül-bün âteşgül-şen âteş cûy-bâr âteş
Semender-tıynetân-ı aşka bestir lâle-zâr âteş
Şeyh Galip

semer, semere: Ar. 1. Meyve, yemiş. 2. Verim, fayda. 3. Netice. c. semerât.

Bî-hûde etme ehl-i riyâdan ümîd-i feyz
Etmez diraht-ı huşk-nümâdan semer zuhûr
Sâmî (Arpaeminizade Vakanüvis
Mustafa Bey)

semer-i nîm-res: Yeni yetişmiş meyve, ham, olmamı ş meyve.

Şâyân değiliz zâika-i hüsn-i kabûle Üftâde-i hâkiz semer-i nîm-resiz biz
Nâbî

semerât: Semer’ler, semere’ler.

semerât-ı rahat: Huzur meyveleri.

Eyledi halka ifâza semerât-i râhat
Mezraâlemi gark-ıgil eden ebr-i zalâm
Nâbî

semîn, semîne: Ar. Kıymetli, pahalı, değerli.

Mahalle kabiliyyet şarttır bârân-ı Nîsân’ın
Temâşâ kıl ki her bir katresi dürr-i semîn olmaz
Hâmî (Hâmî-ı Amidî)

semm: Ar. Zehir, ağu. c. simâm, sümûm.

Zâtî’yâ ger and içersem ağrımaz başım benim
Çeşme-ı Hayvân leb-i cânânesiz semmdir bana
Zâti
Zen-i gerdûn görünürse sana mahrem yerine
Sakın aldanma ki semm sunsa gerek em yerine
behiştî

semmü’l-hayât: Hayat zehiri.

Güncâyişe mahal bulamaz rişte-i sühan
Vasf-ı dehân-ı tengini semmü’l-hayât eden
Nâbî

semm-i helâhil: Öldürücü zehir.

Mârângibi hep birbirini sokmada yârân
Bir semm-i helâhildir adı sohbet-i ahbâb
Enderunlu Vâsıf

semm-i semend: Güzel atın ayağının zehri.

Dehânım olmadı semm-i semendin öpmeğe lâyık
Eğerçi nice yıllardır yolunda pây-mâlem ben
behiştî

sümûm: Zehirler.

sümûm-ı gazap: Öfke zehirleri.

Ger bâd-ı sümûm-ı gazabı olsa şerer-hîz
Firdevs-i musîbet-kede-i hemm ü gam eyler
Yenişehirli Avni

sümûm-ı kahr: Öfke zehirleri.

Sû-yı gerdûna revân olsa sümûm-ı kahrı ger
Çeşme-i hûrşîd olurdu kûre-i katran-feşân
Üsküdarlı Hakkı Bey

semmâh: bk. semâhat.

semmûr: Ar. Derisinden kürk yapılan hayvan ve bunun derisinden yapılan kürk, samur.

Gerden-i sâfı beyâz öyle ki kâfûr gibi
Çeşm ü ebrûsu siyâh öyle ki semmûrgibi
Nedim
Nâm-âver etti kerr ü fer erbâb-ı zâhiri
Semmûrun iştihârına bâis derisidir
Neşet semmûr-ı inâyet: Yardım samuru.

Eyleyip gâhî mürâât-ı nazîr
Gâhî ezdâdla kıldım tabr
Sünbülzade Vehbi

semmûr-pûş: Kürk örten.

Bedeni hem sıfatı cins-i vuhûş
Mûy-ı kudretten olur semmûr-pûş
Enderunlu Fazıl

semt: Ar. 1. Taraf, cihet, istikamet. 2. Bir şeyle ilgilenmemek.

Âşık-ı dîdâr-ı pâkindir meğer kim cûylar
Cüst ü cû eyler seni ey serv-i bâlâ semt semt
Bâkî
Namâzın semtine bayrâmları uğrar sâde
Hîç su görmez yüzünün düşmânıdır seccâde
Mehmet Akif
Şimşek gibi bir semte atıldık yedi koldan
Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan
Yahya Kemal

semt-i beka: Beka semti.

Başının çâresini bulmağa geldim yalnız
Çok teessüfle derim semt-i bekadır yolunuz
Abdülhak Hâmit

semt-i belâ: Bela semti.

Semt-i belâda bellemişim dâr-ı vahdeti
Seng-i nişân minâre-ı Mansûr’dur bana
Şeyh Galip

semt-i Cibâlî: Cibali semti.

Kavuşmaz ise de dağ dağa insân kavuşur derler
Umulmazken kavuştum ol büte semt-ı Cibâlî’de
Hilmi (Trabzonlu)

semt-i garîb: Garip semt.

Düşe bir semt-i garibe reh-i fkr-i nazmı
Ne tarik-ı rûşen-i tâze ne vâdî-i kadîm
Nef’î

semt-i gül-istân: Gül bahçesi tarafı.

Tâ-be-key azm-i vegâ fasl-ı bahâr erdikçe
Etsin ashâb-ı safâ semt-igül-istân hırâm
Nâbî

semt-i gül-zâr-ı vefâ: Vefa gül bahçesinin semti.

Semt-i gül-zâr-ı vefâdan güzerânı yoğiken
Kimi söyletsen olur bülbül-i gül-zâr-ı hulûs
Haşmet

semt-i halâs: Kurtuluş semti.

Niyâz etmekten özge âşıka semt-i halâs olmaz
O hûn-rîzin celâlinden amân ister mi ister ya
Esrar Dede

semt-i Haleb: Halep şehri.

Yedim semt-ı Haleb’de bir pilav ismin suâl ettim
Arap kuskus deyince bezl-i mechûd eyledim kustum

sürûrî

semt-i hâmuşân: Suskunlar semti.

Felekten istemeyiz yer yüzünde varsa huzur
Kemâl semt-i hâmuşânda hâbtan başka
Yahya Kemal

semt-i irfân: İrfan semti.

Semt-i irfân benliğimde cidd ü cehd ile hemân
Ermeğe ma’nâ-yı câna okudum çok lâşz
Gaybî

semt-i kûy-ı yâr: Yârin bulunduğu semt.

Gonca-i vaslı dilersen hâr sezâ-yı mürg-ı dil
Semt-i kûy-ı yâre var gül-zâr-ı vahdet ondadır
Âdile Sultan

semt-i mahabbet: Sevgi semti.

Hezâr şevk ile semt-i mahabbete her dem
Muhibb ü münkiri teşvîkdir semâ’-ı safâ
Esrar Dede

semt-i memâlik: Ülkeler semti.

Her semt-i memâlikte nice türlü mehâlik
Buldum ki ta’addîyleyıkılmış nice büldân
İkbal, İkbalî, Cihangir (Sultan IH. Mustafa)

semt-i rif’at: Yücelik semti.

Meyl etme tünd-hûluk ile semt-i rif’ate
Olmaz sebâtı cevv-i havâda şirârenin
Nüzhet (Rıdvan Paşazade Efendi)

semt-i safâ: Temiz semt.

Semt-i safâya sûfî tarîk istemez misin
Mey-hâneden yana yürü söz tut ki reh-berem
Behiştî

semt-i sühûlet: Kolaylık yolu.

Her kârda âkıl gözetir semt-i sühûlet
Engüşt-i hıred ukde-i düşvâra yapışmaz
Sâmî (Arpaemînizade Vak’anüvis Mustafa. Bey)

semt-i Vefâ: Vefa semti.

Sordum nigârı dedi ahbâb
Semt-ı Vefâ’da doğru yol’dadır
Hüsnî

semûd: Hz. Salih peygamberin gönderildiği âsi kavim.

Kur’an’ın
Hakkaş1-7, Zâriyâtş43-46. surelerinde kendilerine gönderilen ve kulakları yırtan bir sesle helak edildikleri belirtilir.

Kahreylediler bâd-ı bürûd ile cihânı
Bakmaz mı bu câh ehli aceb
Ad ü Semûd’a
Nedim
Vücûdu âleme rahmet değil midir fikr et
Negûne oldu mücâzât-ı kavm-ı Ad ü Semûd
rızayi

semûh, semûhî: bk. semâhat.

semûm: Ar. Semm’den; 1. Sam yeli, sıcak rüzgâr. 2. Zehirli şey.

Lebinin yâdı ile içse eğer bir atşân
Ab-ı Kevser gibi cân-perver olur mâ’-i semûm
Yenişehirli Avni

semûm-ı herc-i yâr: Yârin gürültülü sıcak rüzgârı.

Semûm-ı herc-i yârin ehl-i aşka ettiğin etmez
Hevâ olsa cehennem âteşi nâr-ı cahîm esse
Şeyhülislam Yahya

semûm-ı kahrî: Kahredici sıcak rüzgâr.

Her yolu bir dâg-ı âteş-nâk olur mâhîlerin
Ger semûm-ı kahrî olsa rûy-ı deryâya revân
Nef’î

semûm-ı sâhât: Meydanların sıcak rüzgârı.

Olsa ger bâd-ı semûm-ı sâhâtında per-tâb
Ser-i bed-hâhına tâ haşr yağardı samsam
Nedim

sena: Ar. Övme, medh etme, sitayiş.

Hem âlem-i ma’nâda bu hem dâr-ı fenâda
Hem nâle vü feryâdta hem medh ü senâda
Abdülhak Hâmit
Hulkun senâsın etmeğe bulmaz mecâl dil
Çünkim azîmdir dedi
Yezdân efendimiz
Faruk K. Timurtaş

senâ-yı vücûd: Vücudu övme.

Eğer basît ü mürekkeb arzla cevher hem
Lisân-ı vâhid olup etseler senâ-yı vücûd
Nevres-i Kadim

senâ-hân: Medhiye düzen.

Kudrette o iktidâra hayrân
Hâmem nasıl olmasın senâ-hân
Tokadizâde Şekip Bey

senâ-kâr: Öven, metheden.

Ne vücûd-ı bî-nazîrin gibi bir memdûh olur
Ne benim gibi senâ-kâra felek efzân bulur
Nef’î

seNâbîk: Ar. Sünbük’ün çokluğu.

At, katır gibi tek tırnaklı hayvanların tırnakları.

seNâbîk-zen: Tırnak çeken.

Olur elbette seNâbîk-zen-i meydân-ı kabûl
Pençe-i ma’siyet olmazsa inan-gîr-i duâ
Nâbî
Senâî: Ar. 10. yy’da yaşamış İran’ın ünlü mutasavvıf şairi. (Ebü’l Mecd Mecdûd b. Âdemü’l Senâî’). Gençliğinde hükümdarlara kasideler yazarken Külhânî-ı Lâyhar adlı bir meczubun sözlerine üzülerek yazdığı kasideleri yakmış; hikmet ve marifet yolundaki eserler yazmaya başlamış. Yalınayak vadilerde dolaşırmış. Bir gün yakınları ona zorla ayakkabı giydirmiş. Ertesi gün Allah yolunda dolaşmama engel oluyor diye çıkarmış.

Tarîki fâkada hem-kef olup Senâî’ye
Cenâb-ı Külhânî-ı Lây-hâr’a dek gideriz
Nâbî

senbût: Ar. Vehimle şekillenen hayalet.

Ne nâliş-gâh, her bâbında şeb durmakta bir senbût
Değil bir ev, bu yer çok râha mâlik bir büyük tâbût
abdülhak Hâmit-senc: Far. “tartan, ölçen, değerlendiren” anlamında birleşik kelimeler yapar. c. sencân.

bezle-senc: Şakayı ölçerek, tartarak kullanan.

Bezle-senc olsan seni îmâ ile eyler mezâk
Meclisin dânâ rûşen nâ-dân yâve-güsteri
Nazîm (Yahya)
nâle-senc: İnleyen, inildeyen.

Vecdimi tezyîd eden hem-derdler elhânıdır
Nâle-senc oldukça ney eyler enînim izdiyâd
Muallim Naci
nükte-senc: Nükte tartan.

Nükte-senc ü sühan-ârâ vü maânî-perver
Ht’a-pîrâ-yıgazel-gû-yı kasîd-perdâz
Nef’î

sencân: Tartanlar, ölçenler.

Ya’nî kim endîşe-sencân-ı cihânın dâimâ
Hem sarîr-i kilki hem vird-i zebânıdır sözüm
Nef’î
Sencer: Büyük Selçukluların altıncı hükümdarı. İran’daki Sencar kasabasında doğduğu için Sencer adıyla anılır. Devrinde Büyük Selçuklular, en haşmetli dönemini yaşamıştır. Enveri onu çok övdüğü için isimleri bir arada anılır.

Rûy-ı pâk-i enverin gördükçe rûh-ı Enverî
Medh-ı Sencer’den utanmaz mı bakıp dîvânına
Nedim

sencîde: Far. 1. Tartılı, ölçülü, yerinde (söz). 2. Tezhip sanatında bir motifin karşı tarafına konulan ikinci motifin adı.

Etse sencîde kimi haslet-i nîgû-yı edeb
Ref’ eder hâkten elbette terâzû-yı edeb
Nâbî
Eden her kârını mîzân-ı insâf ile sencîde
Bu bâzâr-ı belâda sûd görmezse ziyân çekmez
Sünbülzade Vehbi
Sözün mîzân-ı akla urup evvel eyle sencîde
Ki sonra kimse senden olmasın bir zerre rencîde
Hisâlî
Sözü az söyle ağır söyle Nedîmâ ki sühan
Zer gibi sayılı gevher gibi sencîde gerek
Nedim

sene: Ar. Yıl. c. sinîn.

Bin bir sene geçsin, Atatürk’ün sesi ölmez
Yıllarla berâber yürüyen gölgesi ölmez
Midhat Cemal Kuntay

sinîn: Yıllar. sinîn-i ömr: Ömür yılları.

Sinîn-i ömrüme dâir ne söylersem çıkar noksân
Ki ben mâziye baktıkça gelir bir ömr-i bî-pâyân
Abdülhak Hâmit

sinîn ü şühûr: Seneler ve aylar.

Bu tâb-hânede bir lokma nân için hayfâ
Bütün belâ ile geçmektedir sinîn ü şühûr
Yenişehirli Avni

sinîn ü tevârîh: Tarihler ve seneler.

Her âlemin sinîn ü tevârîhi muhtelif
Her bir zemînde başka hesâb üzredir zemân
Ziya Paşa

seng: Far. Taş, hacer.

Ger terbiyetgözüyle hâk-i siyâh baksan
La’l ü akîk ola seng misk ü abîr olagil
Nizamî
Feyz-bahş olsa cemâdâtager isti’dâdı
Tartılır cevher-i mâhiyeti insân ile seng
Nef’î
Top-ı âh-ı inkisâra pâyidâr olmaz yine
Kişver-i câhın nice sengin hisârın görmüşüz
Nâbî
Bu şehr-ı Stanbul ki bî-misl ü bahâdır
Bir sengineyek-pâre
Acem mülkü fedâdır
Nedim

seng-i a’dâ: Düşmanların taşı.

Girândır âşıka erbâb-ı aşkın ta’nı münkirden
Ahafftır seng-i a’dâ zahm-i gülden cismi
Mansûr’a
beliğ

seng-i belâ: Bela taşı.

Şol kadar seng-i belâ yağdırdı hicrin başıma
Şimdi ahcâr-ı belâ seng-i mezârımdır benim
Cem Sultan
Gönül âyînesin seng-i belâ sad-pâre kılmıştır
Safâ-yı kalbimiz yok mübtelâ-yı inkisârız biz
cinânî

seng-i binâ: Bina taşı.

Reng-i mey seng-i binâ olmaz temel tutmaz amân
Nakş-ı ber-âb etme olsun himmetin gerdûn esâs
Lebib-ı Amidî (Abdülgafur Hüseyin)

seng-i cefâ: Cefa taşı.

Hîç gitmez idi gerd-i keder hâtırımızdan
İşkeste idi âyînmiz idi âyînemiz seng-i cefâdan
Nâilî

seng-i cefâ-pesîn: Son cefa taşı.

Seng-i cefâ-pesîn ne ola vaslın umar iken
Zîrâ konuk nasîbini yer umduğun yemez
Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

seng-i cevr: Eziyet taşı.

Açılmışgül-şen-i mihnette bir pür-dâne sünbüldür
Nişân-ı seng-i cevrinle tenimde her elif yer yer
Şeyhülislam Yahya

seng-i cünûn: Delilik taşı.

Dil-i şeydâsına seng-i cünûnu attı derd ehli
Sakınsınlar bu mînâ-hâne-i çerh-i muallâyı
Haletî (Azmizade)

seng-i dâg-ı mihnet: Sıkıntı yarasının taşı.

Hurûf u noktadır andan cebînin anla bu râzı
Ki seng-i dâg-ı mihnetten rehâ bulmuş cebîn olmaz
Nâbî
(andan: oradan)

seng-i der-i mey-hâne: Meyhane kapısının taşı.

Seng-i der-i mey-hâneye kor başını düşte
Zânû-yı melek olsa eğer hâb-geh-i mest
Nef’î

seng-i dest-i kûdekân: Çocukluk hâllerinin el taşı.

Dil çerâg-ı encümen-pîrâ-yı bî-hûşu olup
Seng-i dest-i kûdekândır her taraf pervânesi
Nâbî

seng-i dil: Gönül taşı.

Bir taraftan dahi ey seng-i dil, ey baht-ı siyâh
Sen mi urdun bu gece şîşemi dîvâra aceb
Nedim seng-i dil-i hûbân: Güzellerin gönül taşı. Beytimin her biri bir büt-kededir kim yaraşır
Olsa seng-i dil-i hûbândan ona ferş-i ruhâm
Nef’î

seng-i dilâ: Ey gönlü taş, taş gönüllü.

Seng-i dilâ hazer tünd-i berk-i âhtan
Tîşe-ı Kûh-ken ile hîç saht-i hâre bir midir
Nâilî

seng-i Ebâbîl: Ebabil kuşunun taş.

Olmadan
Ebrehe-veş seng-zen-ı Kâ’be-i dil
Düşmen-ı Kâ’be’ye vur seng-ı Ebâbîl gibi
Nâbî

seng-i felâhân: Sapan taşı.

Bu ser-gerdânlığa âzâdelik elbette der-peydir
Nedîmâ seyr kıl bu nükteyi seng-i felâhânda
Nedim

seng-i fesân: Bileyi taşı.

Pâre-i elmâstır seng-i fesânı neyler ol
Çarha çekme bir dahi şemşîr-i vâlâ gevheri
Nef’î
Bir tâb verdi kaşlarına seng-i vesme kim
Ancak o tâbı teşneye seng-i fesân verir
Nedim

seng-i firkat: Ayrılık taşı.

Enverî dîvân-ı ışkında o şâh-ı âlemin
Seng-i firkat bana giydirdi zümürrüdden kabâ
enveri

seng-i gam: Gam taşı.

Seng-i gamdan olur âsûde sifâl-i iflâs
Sengin ikbâli de mînâ-yı refâhiyyetedir
Nâbî

seng-i hârâ: Mermer taşı, pek sert taş.

Çıkmadı yârin lebi fikri dil-i ağyârden
Aldı ol la’li dirîgâ seng-i hârâ koynuna
Hayâlî Bey
Gamzesi gönlüne ağyârın ne te’sîr eylesin
Seng-i hârâdır ona ol nâzik ok nice batar
İbni Kemâl

seng-i hâre: Sert kaya taşı.

Harf-i nermîden ibârettir bizim terkîbimiz
Eyler isbât-ı huşûnet mûma seng-i hâremiz
Nâbî
Gam külhânında âteş-i hasret ile ha yakar
Ol saht-dil sanır beni kim seng-i hâreyem
İbni Kemâl

seng-i hicrân: Ayrılık taşı.

Edecek câm-ı muhabbetle beni dil-ber mest
Seng-i hicrdna düşüp şîşe-i dil oldu şikest
Râmî

seng-i hûn-âlûd: Kana bulanmış, kanlı taş.

Sana gül-gûn bâliş u zer-beft bister dşıka
Seng-i hûn-âlûd bâlîn bûriyâ bister yeter
Âhî

seng-i kabr: Kabir taşı.

Ölürsem görmeden millette ümmîd ettiğim feyzi
Yazılsın seng-i kabrimde vatan mahzun ben mahzun
Namık Kemâl

seng-i kazâ: Kaza taşı.

Âsûde olam dersen eğer gelme cihâna
Meydâna düşen kurtulmaz seng-i kazâdan
Ziyâ Paşa

seng-i la’net: Lanet taşı.

Âl-ı Resûl’e
Hamdî ihânet edenleri
Recm eyle seng-i la’netin ile
Hudâ-y-için
Hamdullah Hamdi

seng-i makber: Makber taşı.

Çeşm-i zü’l-basâire her seng-i makbere
MiCât-ı sâf çehre-i ibret değil midir?
Hersekli Arif Hikmet

seng-i melâmet: Melamet, ayıplama taşı.

Halk içinde gördü yok seng-i melâmetten halâs
Vardı
Mecnûn gitti sahrâ-yı selâmetten yana
behiştî

seng-i mezâr: Mezar taşı.

Cünûn sahrâsı içinde felekten başıma yağan
Cefâ taşlarını cem’ eyledim seng-i mezâr ettim
Avnî
Öyle bir şiddet-i tasmîm ile çıktım ki yola
Karşıma seng-i mezârım çıksa dönmem
Abdülhak Hâmit
Âdâb u erkâna riâyet kalmadı dünyâda
Yol erkân bilenler de kaldı seng-i mezârda
Fethi
Atâ

seng-i mıknâtîs: Mıknatıs taşı.

Dili bir seng-i mıknâtîs ediptir şevk-ipeykânın
Benimçin çekmesin zahmet ne lâzım kaşların yâyı
Behiştî
Eşiğin taşı
Hayâlî’nin yüzünden gitmeye
Seng-i mıknâtîs ola bir yana âhen bir yana
Hayâlî Bey

seng-i mihnet: Sıkıntı taşı.

Seng-i mihnet sahn-ı sînem eylemişken seng-lâh
Nahl-i gam yine eliflerden salıptır nice şâh
Şeyhülislam Yahya

seng-i musallâ: Musalla taşı.

Kadrini seng-i musallâda bilip ey Bâkî
Durup el bağlayalar karşına yârân saf saf
Bâkî

seng-i nişân: Nişan taşı, nişan alınan taş.

Semt-i belâda bellemişim dâr-ı vahdeti
Seng-i nişân minâre-ı Mansûr’dur bana
Şeyh Galip

seng-i rasîn-i ömr: Ömrün dayanıklı taşı.

Bie’at ederdi ye’s ile emvâc-ı intikâd
Seng-i rasîn-i ömrüne oldukça cebhe-zen
Cenap Şahabeddin

seng-i sitem: Sitem taşı.

İzhâr-ı figân etmez idim seng-i sitemden
Pâ-mâl-i şikest eyleyecek sâgarım olsa
Nâbî

seng-i siyâh: Kara taş
Gerek seng-i siyâh olsun gerekse atlas ü dîbâ
Garaz bir bâliş-i râhat bulunmaktır ser altında
Hasan
Çelebi (Kınalızade.)

seng-i ta’n: Ayıplama taşı.

Bu seng-i ta’n ü derd-i ser gönül hep kendi kesbindir
Ne kûy-ı yâre var ne âh ü ne feryâd ü gavgâ çek
Nâbî

seng-i ta’n-ı reh-güzâr-ı ışk: Aşk yolunun ayıplama taşı.

Ey dil-i dîvâne bî-bâk-âne reftâr eyleme
Seng-i ta’n-ı reh-güzâr-ı ışk tûde tûdedür
Rızayi seng-i ta’rîz: Dokundurma taşı.

Makalî ta’n-ı câhilden ne gam erbâb-ı irfâna
Atarlar seng-i ta’rîzi diraht-ı mîve-dâr üzre
Makalî (Alaşehirli Mustafa)

seng-i tıflân: Çocukların taşı.

Var ise aklın sakın kûy-ı cünûndan çekme pâ
Sehl-terdir seng-i tıflân seng-i ta’n-i nâstan
Nâbî

seng-i vesme: Dağlama taşı.

Bir tâb verdi kaşlarına seng-i vesme kim
Ancak o tâbı teşneye seng-i fesân verir
Nedim

seng-i yada, yede: Yede veya yada taşı.

Hoten civarından çıkarılan bir çeşit kıymetli yeşim taşı. Beyaz ve yeşil renklisi olur.

Türkler
Maveraü’n-nehir civarında oturdukları zaman bu taşa yağmur taşı ismini vermişler.

Bu taşla sihir yapınca gökten yağmur, kar ve dolu yağdığı rivayet edilir.

Bu taşı uğurlu sayıp kılıç ve hançerlerinde kullanmışlardır.

Daha sonra da bu taştan süs eşyası yapmışlardır.

Bu taşla yapılmış yüzükleri parmaklarında taşımışlardır.

Nakşibendiler de, bu 70 kadar küçük taşa 70. 000 kelime-i tevhid okuyup suya atarlar ve yağmur duasında bulunurlar.

Divan şiirinde genellikle yağmurla birlikte kullanılırmış.

Şemşir ki ebr-i çemen-ârâ-yı zaferdir
Seng-i yede-i nusret ona seng-i fesândır
Nef’î

sâgar ki sihr eyler ağlatmada
Meğer cevheri oldu seng-i yada
Atâyî (Nevizade Atâullah)

seng-bâr: Taş yağdırıcı, taşa tutucu, seng-bâr-ı cevr: Eziyet taşını yağdırıcı.

Seng-bâr-ı cevr olan tahrîb-i kalb-i âleme
Haşr olur
Haccâc ile, bin
IKâ’be bünyâd etse de
Namık Kemâl

seng-derûn: İçi sert, taş kalpli.

Sâyeni sen de diriğ eyleme ey seng-derûn
Sığınan sâyesine râhat olur divârın
Nâbî

seng-dil: Taş kalpli.

Bir seng-dil firâkına ölen
Necâti’nin
Billâhi mermer ileyapasız mezârını
Necati Bey
Sen seng-dilin şol ki derûnunda yer eyler
Alemde hemen şikke kazar mermere cânâ
Bâkî
Bu hüsn-i bi-bahâ ile ol şâha kasteden
Yâ Rab ne seng-dil ne katı bi-amân olur
Keçecizade İzzet Molla
Hey ne seng-dilsin ey kâfir ki te’sir eylemez
Ahlar feryâdlar çâk-i giribânlar sana
Ziyâ Paşa

seng-endâz: Taş atan; dokunaklı söz söyleyen.

seng-endâz-ı ta’n: Ayıplama taşı atan.

Aceb bi-hûde seng-endâz-ı ta’n olmaktayız çerhe
Elinden gelse bir şişeyle bu çerhi şikest etmek
Nâbî

seng-lâh: Taşı olan yer, taşlık.

Seng-i mihnet sahn-ı sinem eylemişken seng-lâh
Nahl-i gam yine eliflerden salıptır nice şâh
Şeyhülislam Yahya
(salıptır: salmıştır.)

seng-sâr: Taşı çok yer, taşlık.

Yine zevrak-ı derûnum kırılıp kenâra düştü
Dayanır mı şişedir bu reh-i seng-sâra düştü
Şeyh Galip

seng-sâr-ı mihnet: Mihnet taşlığı.

Beni kim seng-sâr-ı mihnetem bâzâr-ı ışk içre
Belâ dâgın çeken
Ferhâd ile hem-seng dutmuşlar
Fuzûlî

seng-zâr: Taşlık, taşı olan yer.

Mecrâsı seng-zâre dönen cûylar gibi
Vâdi-i uzletinde hamûşuz tevekkülün
Yahya Kemal
Bu seng-zâra yeşil bir sehâbe hâlinde
Yağar yağar mütemâdi esir-igufrânın
Tevfik Fikret

seng-zenTaş atan. seng-zen-ı Kâ’be-i dilGönül
Kâbesinin taş atanı.

Olmadan
Ebrehe-veş seng-zen-ı Kâ’be-i dil
Düşmen-ı IIâ’be’ye vur sengi
Ebâbil gibi
Nâbî

sengîn: Taştan, taştan yapılmış.

Etmedi hergiz dil-i sengini
Şirin’e eser
Taşı başa başı taşa urdu gerçi
Kûh-ken
Zekeriya Efendi

sengîn-dil-ber: Taş gönüllü sevgili.

Sana ey şûh-ı sengin-dil demen büt nişe kim büt hem
Eğerçi seng-dil-ber böyle bi-dâd ü sitem kılmaz
Fuzûlî
(nişe: niçin, nasıl)
Dediler başın yarar ol yâr-ı sengin-dil sakın
Başımı teklif edip dedim ki yararsa ne ola
Emrî

sengîn: bk. seng.

seped: Far. Sepet, sele.

Nazm-ı rengîndir gülü rûyu seped bu meclise
Şimdi dîvânlar mey-i hûndur gül-istdn üstüne
Nedim

sepîd, sepîde: Far. Beyaz, ak.

Bazen sefîd şekli de kullanılır.

Ol rîş-i sepîd ile yine eylemeyip şerm
Bir beyza uçurmaktan usanmaz heves-i subh
Nâbî

sepîdî-i ruh: Yanak beyazlığı.

Her rûz eyledi nice kirpâsı rû-sefîd
Ammâ sepîdî-i ruhu kassâre kalmadı
Nâbî

sepîd-dem: Hafif aydınlık.

Sepîd-dem ki olup dîde hâbtan bîdâr
Hurûşa başladı nâ-gâh serde derd-i humâr
Nedim

sepîde: Tan vakti.

Sepîde dem ki olup dîde-i hâbdan bîdâr
Hurûşa başladı nâ-gâh serde derd-i humâr
Nedim

sepîde-i seher-i inkisar: Gücenen seherin tan vakti.

Adû-yı tîre-dili bir nefeste mahv eyler
Sepîde-i seher-i inkisârı biz biliriz
Nâbî

ser: Far. 1. Baş, kafa. 2. Baş, başkan. 3. Doruk, tepe. 4. Kenar, uç. 5. Nihayet, son.

Eyledikçe azm-i meydân-ıgazâ evvel kadem
Pâyimâl olsun yolunda düşmen-i dînin seri
Nef’î
Havalandın bu günlerde
Ne yel esti aceb serde
Ziyâ Paşa

ser-i çevgân-ı aşk: Aşk değneğinin başı.

Ser-i çevgân-ı aşka duş olam dersen eğer âşık
Velî deşt-i talebte haylî galtân etmek istermiş
Esrar Dede

ser-i ehl-i mecaz: Mecaz ehlinin başı.

Ser-i ehl-i mecâz olan belâ-keş
Kays’ın ahvâli
Hakikatte nazar olunsa
Yahyâ hasb-i hâlindir
Şeyhülislam Yahya

ser-i gam: Gamın başı.

Aşkında senin âh u figân eylemek olmaz
Ser-gamını halka ayân eylemek olmaz
Dukakinzâde Ahmet

ser-i kûh: Dağın başı.

Ne denlü başa çıksa dûd-ı âhımdan bükâ artar
Bu âdettir ser-i kûh üzre ebr ağladıkça mâ artar
Muradî (Sultan III. Murat)

ser-i kûy: Köyün başı (sevgilin bulunduğu yer).

Ser-i kûyunda ger gavgâ-yı uşşâk olmasın dersen
Rakîb-i kâfiri öldür ne ceng ü ne cidâl olsun
Bâkî

ser-levha-i takdîr: Takdirin baş levhası (Levh-ı Mahfûz).

Harf-i hasret sığmamıştır defter-i debîrde
Çâre ne mestûr imiş ser-levha-i takdîrde
Râsih (Enderunî Balıkesirli Ahmet)

ser-i maktû’: Kesilmiş baş.

Ufukta bir ser-i maktû’u andıran güneşi
Sükût-ı gamla yemişler ve şimdi doymuşlar
Ahmet Hâşim

ser-i Mecnûn: Mecnun’un başı.

Başında od yanarken âşıkın
Yahyâ yine yanmaz
Ser-ı Mecnûndaki kuşlar meğer mürgân-ı âteştir
Şeyhülislam Yahya
Ser-ı Mecnûnda fikr-i kâkül-ı Leylî karâr etmez
O vîrân âşiyâna mürg-i devlet i’tibâr etmez
Keçecizade İzzet Molla

ser-i mû(y): Kıl ucu, kıl kadar, çok küçük.

Ser-i mû fark yoktur beynimizde zülf-i dil-berle
Siyeh-bahtız perîşân-rüzgârız hâne-ber-dûşuz

Her ser-i mûyumda bir baş olsa mûy-ı ser kimi
Kesse varın tîğ-ı hûn-rîzinden etmem ictinâb (kimi: gibi)
Fuzûlî

ser-i perçem: Perçemin ucu.

Âşıkın subhun eder şâm-ı garîbândan siyeh
Etmedin tarf-ı binâgûşa ser-i perçem henüz
Nâbî

ser-i pür-hûnHüseyn: Hz. Hüseyin (r. a.)’in kanlı başı.

Nîze üzre ser-i pür-hûn-ı Hüseyn’igöricek
Hayretinden baş açık dağlara çıktı
Hurşîd
Nevres-i Kadim
(göricek: görünce)

ser-i rakîb: Rakibin başı.

Ser-i rakîbi keserdim eğer ey altın baş
Basaydık ayağı meydâna ikimiz başbaş
Enverî ser-i reh
Yolun başı.

Bizimle hep zebân-ı hançer ile söyleşir şimdi
Ser-i rehte dûçâr oldukça evvel merhabâ derken
Nâbî

ser-ı Sultân-ı Şehîdân: Şehitler
Sultanının (Hz. Hüseyin) başı.

Mihr bir nîze-bülend olmuş idi ol demde
Nîze üzre ser-ı Sultân-ı Şehîdân-şekil
Hayâlî Bey

ser-i sükkân-ı sümüvvât: Yüksek yerlerde oturanların başı.

Ser-i sükkân-ı sümüvvâta olurdu nâil
Nâbîyâ olsa eğer çeşmi kadar gûş-ı nigeh
Nâbî

ser-i şûrîde: Âşık baş.

Ser-i şûrîdemizi eyledi vakf-ı mihrâb
Hey’et-i ham-şüde-i tâk-ı dü-ebrû-yı
Halîl
Nâbî

ser-i zülf: Saçın ucu.

Ser-i zülfünü dâm ettin elif kaddimi lâm ettin
Beni rüsvâ-yı âm ettin niçin dün gece gelmedin
Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)
Sözüme uymadın ey asılası dil dilerem
Ser-i zülfüne onun âhiri ber-dâr otoın
Melihl

ser-âgâz: Yeniden, baştan başlama.

Döner bir hâfz mahfil-nişîn-i nağme-perdâza
Ser-âgâz eyledikçe andelîbân âşiyân üzre
Nef’î
Ser-âgâz eyledikçe bahse bülbül revnak-ı gülden
Bezmde kulkul-i mînâ mülün keyfiyyetin söyler
Koca Râgıp Paşa

ser-âmed: Başta bulunan, ileri gelen, başkan.

Dehr içre gerçi sen de ser-âmedsin ey Güneş
Olmayasın ol âfet-i devr-i zemângibi
Bâkî
Gül nihâlinde görüp haddin gibi rengîn gülü
Bir ser-âmed ka-metin boynında kanım sandılar
Hayâlî Bey

ser-â-pâ(y): Baştan ayağa kadar, tamamen, tam olarak, kâmilen.

Yazıldı katre-i şeb-nem ser-â-pâ berg-i süsende
Katâr-ı cevher-i ma’nî gibi tîğ-ı zebân üzre
Nef’î
Emîn dir mevkiin; en çok vicdânlar penâhıdır
Ser-â-pâ mülk-ı Osmânî müeyyed taht-gâhındır
Mehmet Akif

ser-â-pây-ı cihân: Cihanın baştan ayağa.

Ser-â-pây-ı cihân bâzîçe-i dest-i tekâbüldür
Karâr etmek ne mümkün hâl-i âlem bir siyâk üzre
Nâbî

ser-â-ser: 1. Baştan başa, büsbütün. 2. Altın ve gümüş telle dokunmuş kumaş.

Kaplamıştı âlemi zulmet ser-â-ser verdi nür
Şem’-i ruhsârı onun için dediler vehhâc ona
Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)
Cisimsiz şekl-i murakka’dır ser-â-ser dağdan
Şimdilik âlemde bir köhne kabâya mâlikiz
Bâkî
Ben ol rindem ki oldum deyr-i ışkın mest-i bî-bâki
Görünür köhne hırkamdan ser-â-ser sînemin çâki
Behiştî
Zannetme ki müntahab o sözler
Dîvânı da böyledir ser-â-ser
Ziyâ Paşa

ser-asker: Başbuğ, serdar.

Koşar mı harbe asâkir, uyursa ser-asker
Nedir ya görmese gayret sıgâr ekâbîrde
Abdülhak Hâmit

ser-âzâd, ser-âzâde: Serbest, hür.

Düşme bu mihnete dünyâda iken
Kayda bağlanma ser-âzâde iken
Enderunlu Fazıl
Dünyâ-yı dünu bahşederek dünyevîlere
Dîvân-ı Cem’de rind-i ser-âzâd olun dedi
Yahya Kemal

ser-bâz: Serden geçti, fedayi, cesur. c. serbâzân.

Hazânsız bir bahâr isterse şâyet rüh-ı ser-bâzın
Ufuklar, bu’d-ı mutlaklar bütün mahküm-ıpervâzın
Mehmet Akif

ser-bâzân: Serbaz’lar.

Ne bir zahm-ı nigâh ü ne esîr-i zülf-i müşgînim
Onun için saff-ı ser-bâzân-ı aşk içre yerim yoktur
vecdî

ser-be-ceyb: Cepten başa. ser-be-ceyb-i delk-ı istiğnâ: Zenginlik hırkasının baştan cebe kadar olan kısmı.

Ser-be-ceyb-i delk-ı istiğnâ olan ehl-i dilin
Ser-te-ser tavr-ı şehen-şâhânedir her cilvesi
Esrar Dede

ser-bedîd: Başı meydanda, başı açık.

Al al oldu o gül-i ruhsârı
Ser-bedîd oldugazab âsârı
Fazıl

ser-bend: Başa sarılan veya bağlanan şey.

Tâ kim ola dâd-ı âha mânend
Bağlanmış idi benefşe ser-bend
Fuzûlî

ser-be-ser: Başbaşa, baştan başa, büsbütün.

Yakar bir berk-ı âlem-sûz tîğın ser-be-ser onu
Misâl-i hâr u has tutsa adüvvger rû-yıgabrâyı
Nef’î
Dolup şevk ü tarabla ser-be-ser dünyâ gam u endûh
Adem-âbâd mülkünden de sad-menzil baîd olsun
Nedim
Hâl kâfir zülf kâfir çeşm kâfir el-amân
Ser-be-ser iklîm-i hüsnün kâfristân oldu hep
Nedim

ser-beste: 1. Başı bağlı. 2. Gizli, örtülü, kapalı.

Her nice isterse tasarruf eder
Emrine ser-beste cihân ser-be-ser
Nahifi
Evvelâ ilm-i ma’ânîde mehâret lâzım
Bilmeye nükte-i ser-beste-i ma’nâ-yı sühan
Sünbülzade Vehbi

ser-beste-veş: Gizli bir şekilde.

Perîşân hâtırımda nükte-i ser-beste-veş kaldı
Ne kimse hikmetin anlar ne
Râgıb illetin söyler
Koca Râgıp Paşa

ser-be-zemîn: Başı yerde, başı aşağıda.

Nergis-âsâ olagark-ı hayret
Dâimâ ser-be-zemîn-i fkret
Enderunlu Fazıl

ser-be-zencîr: Başı zincire bağlı.

Pey-rev-i nefs-i emmâre
Ser-be-zencîr dîv-i betyâre
Şeyhülislam Bahâyî (Mehmet)

ser-bülend: Başı yüksek, yüce.

Devha-i ikbâl ü bahtın ser-bülend etsin
Hudâ
Her diyâr olsun zılâl-i refetinden hissedâr
Şeyhülislam Yahya
Her dûna şâh-ıgül gibi meyl etme ey dostum
Düşmezgiyâha hem-ser ola serv-i ser-bülend
Bâkî

ser-bülend-i alîm: Her şeyi bilen yüce.

Hemîşe secde-gehim hâk-i âsitânın idi
Bu i’tibâr ile bir ser-bülend-i alîm idim
Fuzûlî

ser-bürehne: Baş açık.

Ser-bürehne âlemi geşt ettiğim ayb eyleme
Olmuşam ben bir perînin baş açık dîvânesi
Zâti

ser-cünbân: Baş sallayıcı.

Hem eder ta’ne hem olur ser-cünbân
Düşmâna har mı desem ya büz-ı Ahfeş mi desem
münif

ser-çeşme: 1. Çeşme başı, pınar, su başı. 2. Türkçede “subaşı” denilen zabıta memuru, başbuğ.

Gezen peykânlarındır tende ya cân bâğına aşkın
Belâ ser-çeşmesinden her taraf sular revân etmiş
Fuzûlî
Giryeyi ol dem ki ehl-i aşka âyîn ettiler
Dîde-i giryânımı ser-çeşme ta’yîn ettiler
Nevres-i Kadim

ser-çeşme-ı Âb-ı Hayât: Ölümsüzlük suyunun pınarı.

Ben ol Hızr’am ki zulmet-hâne-i hammârda sâkî
Benim ser-çeşme-ı Ab-ı Hayâtım bir hum olmuştur
Behiştî

ser-çeşme-i cân: Can pınarı.

Ab-ı hayât-ı la’line ser-çeşme-i cân teşnedir
Sun cür’a-i câm-ı lebin kim
Ab-ı Hayvân teşnedir
Bâkî ser-çeşme-i ihsânİhsan pınarı.

Dil-teşnelere kalmadı yek-katre-i feyzin
Ser-çeşme-i ihsânını ağyâr kuruttu
Koca Râgıp Paşa

ser-çeşme-i mahabbet: Muhabbet pınarı.

Olmuş zülâl-i vuslatına teşne bir mehin
Ser-çeşme-i mahabbete âb-ı revân iken
Seyyit Vehbî

ser-çeşme-i zülâl: Tatlı suyun başı.

Kad-i bülend mi ömr-i hezâr-sâl midir
O la’l-i nâb mı ser-çeşme-i zülâl midir
Nedim

ser-dâr: 1. Asker başı, kumandan. 2. Padişah hocaları.

ser-dâr-ı zemân: Zamanın komutanı.

Yetmez mi sana emîr-i kâmil
Ser-dâr-ı zemâne
Veys-i âdil
Fuzûlî

ser-defter: Mukaddime, defterin başı, dibace, önsöz.

Buna âlem eder şimdi şehâdet ittifâk üzre
Ki sensin ehl-i tab’ u dâniş ü idrâke ser-defter
Nef’î
Başımın yazısını hep gördüm
Benim erbâb-ı aşka ser-defter
Bâkî

ser-defter-i aşk: Aşk defterinin başı.

Beni ser-defter-i aşk eden erenler umarım
Sen şehi pâdişeh-i mülket-ı Osmân yazalar
Necati Bey

ser-der-hevâ: Düşüncesi heva ve heves olan. ser-der-hevâ-yı aşk’
Aşkın heva ve heves düşüncesi.

Ser-der-hevâ-yı aşkı idi diller olmadan
Bâd-ı sabâya kâkül-i cânâne âşinâ
Nedim

ser-efgende: Başını eğen.

Hak-şinâs ehl-i nazaryârânın
Ayağı tozu ser-efgendesiyiz
Bâkî tevâzu’ onu mümtâz-ı cihân etmiştir
Nahl-i gül bâğda bî-hûde ser-efgende midir
Nâbî

ser-efrâz: Başını yukarı kaldıran, benzerlerinden üstün olan. c. ser-efrâzân.

Eyleyip acz ü niyâz ile duâ-yı bî-riyâ

ser-efrâza sen isterdin ulüvv-i i’tibâr
Fuzûlî
Gördü nihâl-ı serv-i ser-efrâz nîzeni
Serkeşlik adın anmadı bir dahi banları
Bâkî
Tab’ımın ne lâzım bilmek evc-pervâz olduğun
Var o nahl-i işvenin seyret ser-efrâz olduğun
Nâbî
Milyonla çalan mesned-i izzette ser-efrâz
Birkaç kuruşu mürtekibin cây-ı kürektir
Ziyâ Paşa

ser-efrâzân: Benzerlerinden üstün olanlar.

Ser-efrâzan olur muhtâc
Nâbî zîr-destâna
Tenezzül etmedikçe tohm hâke ser-bülend olmaz
Nâbî

ser-efrâzân-ı hüsn: Güzellikte üstün olanlar.

O şûha töhmet-i nâ-mihr-bânî gerçi vâriddir
Ser-efrâzân-ı hüsnün sen bana bir mihr-bânın bul
Nâbî

ser-encâm: 1. Bir şeyin sonu. 2. İnsanın başına gelen ibretli olay.

Ecel tutmuş elinde bir ulu câm
Ki ol câmın içi dolu ser-encâm
Şeyyat Hamza
Bilmezem âhir ser-encâmım neye erse gerek
Lâubâli âşıkım ben, dil-berim nâzik-mizâc
Behiştî
Etti takrîr-i gamı herkese iresi keder
Dinlesen ağlar idin sen de ser-encâmımızı
Süleyman Nazif

ser-endâz: 1. Korkusuz, çekinmez. 2. müz. Türk müziğinde eskiden kullanılmış bir makam.

Ede munzamm yine evvelki gibi kişver-ı Rûm’a
Çekip sağa solaşemşîr-i berrân-ı ser-endâzı
Nef’î
Uşşâk gibi tanlanmanızgülse dem-â-dem
Mikrâz-ı belâdan geceler şem’-i ser-endâz
Lamiî Çelebi

ser-endâz-ı hayret: Hayret çekinmezliği.

Cihânı etmiş iken hayretin zebûn ya seni
Kim etti böyle ser-endâz-ı hayret ü efkâr
Nedim ser-endâz-ı mahabbet: Sevginin korkmazı, serdengeçtisi.

Rüstem gibi geh saff-şiken-i leşker-i uşşâk
Nef’î
gibi geh mest-i ser-endâz-ı mahabbet
Nef’î

ser-firâz: Ser-efraz, başını yukarı kaldıran, benzerlerinden üstün olan.

Nâ-dân, firâz-ı izz ü saâdette ser-firâz
Dânâ, hadîd-i acz ü mezellette ser-nigûn
Ziyâ Paşa
Ser-firâz ettin livâyül-hamd-i dîn-ı Ahmed’i
Kâfire gösterdin el-hakk dest-bürd-ı Haydar’ı
Nef’î
Ser-firâz olmak dilersen aşk meydânında sen
Kalma hasmındangeri ya taht ola ya baht ola
Âşık Ömer

ser-firâz-ı dehr: Dünyanın seçkin kişileri.

El çekip îş-i cihândan nûş edenler zehr-i gam
Ser-firâz-ı dehr olup demler kademler sürdüler
Lamiî Çelebi

ser-fitne: Baş fitne.

Hâmûş çekilir gûşe-i ebrûya velîkin
Ser-fitne olur meclise hep çeşm-i sühan-gû
Esrar Dede

ser-fürû: Baş eğme, söz dinleme, hürmet, itaat
Ser-fürû etmez idi pâyına yüz sürmek için
Olsa isyâna aşkta kudret ü imkân felek
Nefi
Mihrâb-ı rûyuna edeli ser-fürû senin
Dil vasf-ı zülfü hattın okur mû-be-mû senin
Esrar Dede
Ne nâleye ne âh-ı seher-gâhe ser-fürû
Etmem tarîk-ı aşkta hem-râha ser-fürû
Ziyâ Paşa

ser-gerdân: Başı dönen, sersem, şaşkın.

Diyâr-ı derd ser-gerdânıyam her kim beni ister
Delîl-i râh katre katre eşk-i lâle-gûnumdur
Fuzûlî
Bu ser-gerdânlığa âzâdelik elbette der-peydir
Nedîmâ seyr kıl bu nükteyi seng-i felâhânda
Nedim
Mest iken ol mâh-ı mihr-engîz kim raksân olur
Mâh lerzân mihr ser-gerdân felek hayrân olur
Nazîm (Yahya)

ser-germ: Başı sıcak. mec. sarhoş, neşeli.

ser-germ-i nahvet: Gurur sarhoşluğu.

Ser-germ-i nahvet olmasın olşâh çok da kim
Değmez neşât-ı bâde-i keyf-i humârına
Seyyit Vehbî

ser-germî: Kızgın başlılık; sarhoşluk. ser-germî-i fikr-i nigâh: Bakışını düşünmenin sarhoşluğu.

Değildir bende dil ser-germî-i fikr-i nigâhınla
O bî-hûş-i mahabbettir düşüp bir yerde kalmıştır
Nâbî

ser-germî-i hevâarzu ve heves sarhoşluğu.

Sittîn erişti ey dil inâbet zemânıdır
Ser-germî-i hevâdan ifâkat zemânıdır
Nâbî

ser-geşte: Başı dönen, şaşkın, sersem.

Vâdî-i ışkta sevdâ ile ser-geşte idim
Gelmeden gerdişe bu günbed-i devvâr henüz
Fuzûlî
Ey çerh ben oldum bugün bir âfetin ser-geştesi
Benden beter ser-geştesin eyâ sana ne oldu aceb
Esrar Dede
Ser-geşteliğim kâkül-i müşgînin uçından
Âşüfteligim zülf-i perîşânın içindir
Fuzûlî
(uçından: sebebiyle)

ser-geşte-i câm: Kadeh sarhoşluğu.

Dürd-veş ser-geşte-i câm ü harâb-ı bâde(y)em
Etibârım yok ayak toprağı bir üftâde(y)em
Fuzûlî ser-geşte-i câm-ı mecâzîMecazi kadehin sarhoşluğu.

Olan ser-geşte-i câm-ı mecâzî dîk-meşrebler
Ne nûş eylerse istifrâğda dûlâbtan kalmaz
Nâbî ser-geşte-i girdâb-ı elemElem girdabının şaşırmışı.

Herkes olsa ne ola ser-geşte-i girdâb-ı elem
Dümeni, yelkeni yok keştîye döndü âlem
Cem’î ser-geşte-i fikr-i muhâl: Boş hayallerin şaşkını.

Ben gedâ sen şâha yâr olmak yoğ ammâ neyleyem
Ârzû ser-geşte-i fikr-i muhâl eyler beni
Fuzûlî ser-geşte-i havâdis-i eyyâm: Günlerin havadisinin şaşkını.

Ser-geşte-i havâdis-i eyyâm iken yine
Çok keştî-i ümîd hevâsın arar bulur
Koca Râgıp Paşa

ser-girân: Başı ağır, çok sarhoş.

Olmuş zemân-ı hüsnde ser der-hevâ-yı aşk
Sahbâ-yı nâz ü nahvet ile ser-girân iken
Nâbî
Hûnî ciğerle besleyelim tek o gamzeler
Tâ böyle ser-girân-ı mey-i nahvet olmasın
Nedim

ser-güzeşt: Baştan geçen, başa gelen hâller.

Beşerin köhne ser-güzeştinden
Bize efsâneler terennüm eden
Tevfik Fikret

ser-güzeşt-i agreb: Çok garip olan macera.

Demin getirdi küçük bir vesile, hâtırıma
Sezâcığın yine bir ser-güzeşt-i agrebini
Tevfik Fikret

ser-güzeşt-i aşk: Aşk macerası.

Belâ bezminde geçtim baş u cândan ey kemân-ebrû
Gel imdi ser-güzeşt-i aşkı başından geçenden sor
Sabûhî (Karamanlı Mevlevi Şeyhi) ser-güzeşt-i dil-i nâlân: İnleyen gönlün macerası.

Söyletip çektiğini şûh u cefâ-kârından
Ser-güzeşt-i dil-i nâlânım ile eğlenirim
Leyla
Hanım

ser-güzeşt-i inkisar: Gücenme macerası.

Bu sîmâ-yı neşâtın, işte aksâ-yı refahınla
Bütün bir ser-güzeşt-i inkisâr ağlar nigâhında
Tevfik Fikret

ser-güzeşt-i köhne: Eski macera.

Bir ser-güzeşt-i köhnedir efsâne-i acûz
Neccârzâde Gaze-i attâr ile gelmez çehre-i acûze intizâm
Ziya Paşa

ser-hadd: Hudut, sınır.

Meslek-i azmim
İlâhi âstânın râhı kıl
Sırrımı ser-hadd-i vahdet şemsinin âgâhı kıl
Behiştî

ser-hadd-ı İranİran sınırı.

Saâdetle otağın kurmadan ser-hadd-ı İrân’a
Düşe
Turan zemine sâye-i tûğ-ı ser-efrâzı
Nef’î

ser-kadd-i matlûb: Talep edilen yer.

Ser-hadd-i matlûbapür-mihnet tarik-ı imtihân
Menzil-i maksûda pür-âsib râh-ı âzmûn
Fuzûlî

ser-hadd-i vahdet: Vahdet sınırı.

Meslek-i azmim
İlâhi âstânın râhı kıl
Sırrımı ser-hadd-i vahdet şemsinin âgâhı kıl
behiştî

ser-halka: Deste başı, bir sanat veya mesleğin ileri gelenleri. ser-halka-i cem’iyyet-i peymâne-keşân: İçki içenler meclisinin baş halkası.

Biz mest-i mey-i mey-kede-i âlem-i cânız
Ser-halka-i cem’iyyet-ipeymâne-keşânız
Bağdatlı Ruhi

ser-halka-i rindân-ı melâmet-keş-i ışk: Aşk melametini çeken rintler halkasının başı.

Hâlâ ki biz üftâde-i hûbân-ı Dımışk’ız
Ser-halka-i rindân-ı melâmet-keş-i ışkız
Bağdatlı Ruhi

ser-hân, ser-hâne: 1. Baş okuyucu, zâkir başı. 2. Sofra başı.

Kelle-i uşşâk satılmaz kesâdı var katı
İşlemez oldu mahabbet şehrinin ser-hânesi
Hayâlî Bey

ser-hân-ı gam-ı aşk: Aşk kederinin baş okuyucusu.

Ser-hân-ı gam-ı aşkta çok işret olundu
Ey dil bize hakk-ı nemek ü nânı helâl et
Nesîb (Seyyit Mehmet)

ser-hoş: İçkinin tesiriyle ne yaptığını bilmeyen kimse (başı hoş).

Esrâr-ı aşkı dert ile bi-hûş olan bilir
Elbette keyf-i bâdeyi ser-hoş olan bilir
Leskofçalı Galip

ser-hoş-ı nâz: Naz sarhoşu.

Ei’l-hâl tagayyür gelir ol ser-hoş-ı nâze
Etmez bir iki sâgar-ı gül-fâma tahammül
Nâilî
Kimden istifsâr edem keyfiyyet-i aşkı aceb
Arif-i âgâh ser-hoş, vâkıf-ı esrâr mest

ser-keş: Baş çeken; inatçı, dik başlı, asi.

Ahker ola sefih-i ser-keş
Etvârı kerih ü hulku nâ-hoş
Fuzûâ
Ukde-i hâtırı biz halle şitâb ettikçe
O büt-i ser-keşin ebrûlarıpür-çin oldu
Nedim

ser-kûb: 1. Başa kakan. 2. Başa vuracak

şey.

İnsân olur esir-i ser-i râh-ı ihtimâl
Ser-kûb u imtinânı recâ sûretindedir
Nâbî

ser-kûçe: Sokak başı. ser-kûçe-i belâ’
Belânın sokak başı.

Ser-kûçe-i belâda aceb pâdişâlarız
Dîvânımızda defter-i ışkı karalarız
Behiştî

ser-kûçe-i ümîd’ Ümidin köşe başı.

Ey bâde-i hevesten olan neşve-yâb-ı aşk
Ser-kûçe-i ümîdde mest-i harâb-ı aşk
Nâilî

ser-kûşe: Baş köşe.

ser-kûşe-i mugân: Ateşperestin baş köşesi.

Kimdir
Behiştî
dersen eğer sâkiyâ dün ol
Ser-kûşe-i mugândaki mest ü harâb imiş
Behiştî

ser-kûy (serikûy): Mahalle, sokak başı.

Hem yıkarsın berk-ı şemşîr-i sitemle âlemi
Hem gene dersin ser-i kûyumda feryâd olmasın
Şeyhülislam Bahayi (Mehmet)

ser-levha: Başlık (yazıda).

Yok iştikâ-yı cevr-i felekten nisâbımız
Ser-levhasında hamd ile başlar kitâbımız
Namık Kemâl

ser-mâye: 1. Ana mal ve para. 2. Ustalık. bilgi.

Nice nâ-ehil vügedâ-tıynet ü sâil-meşreb
Cerri ser-mâye eder eylese imlâ-yı sühan
Sünbülzade Vehbi

ser-mâye-i âdâb-ı cibillî: Yaratılıştan var olan edep sermayesi.

Ser-mâye-i âdâb-ı cibillîsi olanlar
Bu dâd u sited-gâhta zahmet mi çeker hîç
Âgâh
Osman Paşa
(Trabzonlu)

ser-mâye-i akl: Akıl sermayesi.

Ser-mâye-i aklım reh-i hicrânda tükendi
Kârım bu ki
Esrâr biraz âh kazandım
Esrar Dede

ser-mâye-i anî’
Sıkıntıya sokan sermaye.

Olmuş kimi tüvan-ger-i devrân iken zelîl
Olmuş kimine devleti ser-mâye-i anâ
Ziyâ Paşa

ser-mâye-i âsâyiş: Asayiş sermayesi.

Zâtı ser-mâye-i âsâyiş dîn ü dünyâ
Makdemi meymenet-efzâ-yı makâm-ı devlet
Münif

ser-mâye-i dâniş: Bilgi, ilim sermayesi.

Bulur ser-mâye-i dânişle âdem revnakı yokken
Ziyâ vermez ne denlü zîver-i câm olsa boş kındîl
Koca Râgıp Paşa

ser-mâye-i deryâ: Deniz sermayesi.

Ehil olan kadrin bilir ben cevherim metheylemem
Alemin ser-mâye-i deryâ vü kânıdır sözüm
Nef’î

ser-mâye-i dîn ü düvel: Din ve devletlerin sermayesi.

Pîrâye-i milk ü milel ser-mâye-i dîn ü düvel
Ki olmuş nasîbi tâ ezel tâc-ı Ferîdûn, taht-ı Cem
Nef’î

ser-mâye-i dünyâ: Dünya malı.

Gubâr-ı secde-i râhın hat-ı levh-i cebînimdir
Sücûd-ı der-gehin ser-mâye-i dünyâ vü dînimdir
Fuzûlî

ser-mâye-i fahr: Övünme sermayesi.

Nâmı gibi olmuştur o hem sa’d hem âbâd
İstanbul’a ser-mâye-i fahr olsa revâdır
Nedim ser-mâye-i günâh’
Günah sermayesi.

Cürm olmayınca kanda bulur frsat-ı zuhûr
Ser-mâye-i günâhla matlûb-ı tevbeyiz
Nâbî

ser-mâye-i hasâret: Zarar, ziyan malı.

Hep cehle çıktı ilm-i rüsûmun netîcesi
Ser-mâye-i hasâret imiş kâr saydığım
Halim
Giray (Kırım Hanı)

ser-mâye-i hayret: Hayret sermayesi.

Oldu ser-mâye-i hayret bana bîm ü ümmîd
Bilemem eyleyecek girye midir hande midir?
Nâbî

ser-mâye-i izzet: Azizlik sermayesi.

Hevâ-yı nefiden ser-mâye-i izzetdir istiğnâ
Azîz olmazdı
Yûsuf çekmese dâmen
Züleyhâ’dan
Koca Râgıp Paşa

ser-mâye-i necât: Kurtuluş sermayesi.

Fakîr-i âcize ser-mâye-i necât olsun
Her ol sühan ki ede na’t-ı Mustafâ vürûd
Sâbit

ser-mâye-i ömr: Ömür sermayesi.

Benim feyz-i hayâtım hâsılı rûh-ı revânımsın
Eğer ser-mâye-i ömrümde kârım varsa sendendir
Şeyh Galip

ser-mâye-i pîr-i mugân: Meyhanecinin sermayesi.

Meydir mihekk-i âşıkân, âşûb-ı dil, ârâm-ı cân
Ser-mâye-i pîr-i mugân, pîrâye-i bezm-i sanem
Nef’î

ser-mâye-i şâirân: Şairlerin sermayesi.

Ser-mâye-i şâirân tükenmez
Dünyâ tükenir yalan tükenmez
Şeyh Galip

ser-mâye-i şevk’
Arzu sermayesi.

Bülbülün ser-mâye-i şevkin tüketti âkibet
Rûzgâr-ı pür-cefânın cevr-i bî-endâzesi
Şeyhülislam Yahya
Ser-mâye-i âdâb-ı cibillîsi olanlar
Bu dâd u sited-gâhta zahmet mi çeker hîç
Agâh
Osman Paşa
(Trabzonlu)

ser-mâye-i tefâhür: Övünme sermayesi.

Ser-mâye-i tefâhür iken dehre zâtımız
Şimdi lisân-ı zemm ile mezkûrlardanız
Nâbî

ser-mâye-bahş: Sermaye sunan.

Hattın ki reşk-i fasl-ı bahârân olup gider
Ser-mâye-bahş sünbül ü reyhân olupgider
Nedim

ser-mâye-bahş-ı sûziş: Yakıp kavuran sermaye.

Bir şem’dir cihâna ser-mâye-bahş-ı sûziş
Ammâ bu sûzun aslın pervâneler de bilmez
Nâbî

ser-mâye-dih: Sermaye veren.

ser-mâye-dih-i zûr: Zor sermaye veren.

Günde sad hâne-i kalbi ede târâc hele
Nigehi çeşmine ser-mâye-dih-i zûr olsun
Nâbî

ser-menzil: Son konak, son durak.

Dil ki ser-menzili ol zülf-i perîşân olmuş
Ne ola cürmü ki asılmasına fermân olmuş
Fuzûlî

ser-menzil-i maksûd: Kastedilen son durak.

Meh gibi ser-menzil-i maksûdunu elbet bulur
Uyduran reftârını devr-i zemânın aksine
Hayrî (Viranşehirli Reisülküttab Mehmet)

ser-menzil-i murâd: İsteğin son durağı.

Bî-tâbî-i tehâlükle yolda kaldı hep
Ser-menzil-i murâda vakitsiz şitâb eden
Koca Râgıp Paşa

ser-mest: Sarhoş.

Öyle ser-mestim ki idrâk etmezem dünyâ nedir
Ben kimim sâkî olan kimdir mey-i sahbâ nedir
Fuzûlî
Bezm-i ikbâlde ser-mest olanın hâli budur
Kâh peymâne çeker kâh humâr-ı âlâm
Nâbî

ser-mest-i bahar: Bahar sarhoşluğu.

Hüsn ü aşk iklîminin feyziyle ser-mest-i bahâr
Reng ü bû ekksilmeyen
Bâğ-ı İrem’ler görmüşüz
Yahya Kemal

ser-mest-i câm-ı ışk: Aşk kadehinin sarhoşluğu.

Ser-mest-i câm-ı ışk oluptur
Necâtî çün
Mest-işarâb diye ona sûfî tutma dakk
Necati Bey

ser-mest-i gurûr: Gurur sarhoşu.

Ey olan kâne-i nahvette ser-mest-i gurûr
Bir de fikret hâk-i zillette humâr-ı mihneti
Ebubekir Sâmi Paşa
Ey olan bâde-i ikbâl ile ser-mest-i gurûr
Korkarım bir gün olur sen de olursun mahmûr
Şinasi

ser-mest-i harâb: Haraplık sarhoşluğu.

Ser-mest-i harâb ettin ey gamze beni hâlâ
Her mevc-i nigâhın bir peymâne midir bilmem
Esrar Dede

ser-mest-i hayât: Hayat sarhoşu.

Lâ-yetenâhîlerde ser-mest-i hayât
Eyledim geşt ü güzâr-ı kâinât
Kemalzâde Ekrem Bey

ser-mest-i hevâ: Arzu ve heves sarhoşu.

Bî-sûziş-i dil çeşnî-i aşk bilinmez
Ser-mest-i hevâ neş’e-ver-i âh değildir
Nâbî

ser-mest-i müdâm: Devamlı sarhoş.

Dünyâda bu iksîr ile mes’ûd olan ervâh
Ukbâda da ser-mest-i müdâm olsun erenler
Yahya Kemal

ser-mest-i neşât: Sevinç sarhoşluğu.

İltifâtın beni ser-mest-i neşât etmiştir
Bezm-i vasfında edersen ne ola sad-gûne nevâ
Sabrî i
Şâkir ser-mest-i sahbâ-yı cemâl: Güzellik şarabının sarhoşluğu.

Salınıp nâz ile ol ser-mest-i sahbâ-yı cemâl
Ateşîn bâdeyle nahl-i erguvân olmuşgelir
Riyazî

ser-mest-i şarâb-ı gaflet: Gaflet şarabının sarhoşluğu.

Devir ser-mest-i şarâb-ı gaflet etmiş âlemi
Bunca ser-mestin temâşâsına bir hûş-yâr yok
Fuzûlî

ser-mûze: Kalçın ve kaloş üzerine giyilen ayakkabı.

Olur atın önünce âsmân peyk-i cihân peymâ
Ona hûrşîd tâc-ı zer hilâl-i çerh ser-mûze
Bâkî

ser-nâme: 1. Mektup başlığı. 2. Bir taifenin başı.

Hüsnünün dîvânına münşî edelden gönlümü
Kaşların fikr ile inşâ etti hoş ser-nâmeler
İbni Kemâl

ser-nâme-i mahabbet: Aşk mektubu başlığı.

Ser-nâme-i mahabbeti cânâne yazmışam
Hasret risâlesin varak-ı câneyazmışam
Ahmet Paşa

ser-nâme-i nüsha: Nüshanın başı.

Zu’mınca olup fesâne-perdâz
Ser-nâme-i nüsha etti âgâz
Galip
Dede ser-nâme-i tevhîd: Tevhidin başı.

Dedi dîbâcesinde olsa bir ser-nâme-i tevhîd
Olurdu nâkıstan ârî mükemmel nüsha-i garrâ
Nâbî

ser-nigûn: 1. Ters dönmüş, başaşağı olmuş. 2. Bahtsız, talihsiz.

Destimde câm görse benim ser-nigûn eder
Nâ-dâna sâgar istese rıtl-ıgirân verir
Nef’î
Var mı bu dehrde bir kasr-ı emel kim âhir
Ser-nigûn eylemeye onu bu çerh-i menkûs
Esrar Dede
Sâde-diller kim felekten şefkat ümmîdindedir
Ser-nigûn peymâneden keyfiyyet ümmîdindedir
Nâilî

ser-nigûn-sâgar: Ters dönmüş kadeh.

Bu bezm-i ser-nigûn-sâgarda kim def’-i humâr etmiş
Dökülmüş bâde-i şevki tehî hum-hânedir dünyâ
haşmet

ser-nüvişt: 1. Başa yazılan alın yazısı. 2. Yazı başlığı.

Ser-nüviştim ne siyâh olduğun andan fehm et
Nâmedir hâl-iperîşânımı arza bedelim
Nâbî
Ser-nüviştim haşre olmazsa
İlâhî dâg-ı dil
Bâd-bîz-i dûzah eyle nâme-i a’mâlimi
Namık Kemâl

ser-nüvişt-i erzel: En rezil alın yazısı.

Götür de kalbine bir kerre ey kadın, elini
Düşün zavallıların ser-nüvişt-i erzelini
Mehmet Akif

ser-nüvişt-i ezelî: Ezele ait alın yazısı.

Ser-nüvişt-i ezelî âkıli hayrân eyler
Birine neşve verir diğeri giryân eyler
Abdülaziz
Mecdi Efendi

ser-nüvişt-i hâme-i takdîr: Takdir kaleminin alın yazısı.

Ne mümkindir bula ey
Nâilî
hükm-i kaza tağyîr
Bozulmak mümtenüdir ser-nüvişt-i hâme-i takdîr
Nâilî

ser-pençe: Güçlü, kuvvetli kimse.

ser-pençe-i gam: Gam güçlüsü.

Girîbân-ı edeb âsûdedir ser-pençe-i gamdan
Amân bî-şermliklerden figân bî-bâkliklerden
Nâbî

ser-pûş: Başa giyilen başlık.

Ser-pûşun olan kâkül-i zerrin
Döksen kılar endâmını tezyîn
Abdülhak Hâmit

ser-pûş-ı âlem: Âlemin başlığı.

Değil gökte tereşşuh eyleyen ser-pûş-ı âlemden
Benim gibi hezârân tıflı
Nâbî pîr eder gerdûn
Nâbî

ser-pûş-ı piyâle: Şarap bardağının başlığı.

Geçmişizdir bâdeyi gizli kapaklı içmeden
Olmaz oldu bize ser-pûş-ı piyâle ayb-pûş
Rızayi

ser-rişte: İpucu, ip başı; tutamak.

ser-rişte-i aşk: Aşkın ipucu.

Sevdâ-yı ser-i zülfünü elden komam ey mâh
Ser-rişte-i aşk eldedir el-minnetü li’llâh
Şeyhülislam Yahya

ser-rişte-i bî-kaydî: Kayıtsızlık tutamağı.

Tutmuş o kadar dehri zencîr-i taalluk kim
Ser-rişte-i bî-kaydî dîvânede kalmıştır
Şeyh Galip

ser-rişte-i devlet: Devlet tutamağı.

Şâne ne bilir kadrin o berhem-zede zülfün
Ser-rişte-i devlet gibidir dest-i eşellde
Nâbî

ser-rişte-i maksûd: Kastedilen ipucu.

Demem ser-rişte-i maksûdu ehl-i câhtan bulsun
Gönül esbâba etmez ilticâ Allah’tan bulsun
Münif

ser-rişte-i münazaa’
Tartışmanın başı.

Olmazdı ittihâd nihâd-ı vücûdda
Ser-rişte-i münâzaa müstahkem olmasa
Nâbî

ser-rişte-i ümmîd: Ümit tutamağı.

Ser-rişte-i ümmîdimiz olmakta mün’akid
Afvin nühüfte râbıtasından usât ile
Nâbî ser-rişte-i zülf-i siyeh-i yâr: Yârin siyah saçının tutamı.

Ser-rişte-i zülf-i siyeh-i yâre yapışmaz
Tıfl-ı dil-i âvâre ser-i kâra yapışmaz
Nâbî

ser-sâm: Başı dönmüş, sersem, insana sersemlik veren bir hastalık.

Eyleye gürz-i girânı nice
Sâm-ı ser-sâm
Setire nâvek-i dil-dûzu nice
Zâl’e zevâl
Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)
El alıp her biri bir mürşid-i feyz-âverden
Mescide doğru ayaklandı gürûh-ı ser-sâm
Enderunlu Vâsıf
En ummadığın keşf eder esrâr-ı derûnun
Sen herkesi kör âlemi sersem mi sanırsın
Ziyâ Paşa

ser-sühan: Baş söz, ön söz.

Ser-sühanlar sürh ile yazılsa hûb olur diye
Hall eder vasf-ı lebinçün dîde-i ahbâb sürh
Şeyhülislam Yahya

ser-şâr: Ağzına kadar dolu, lebriz, lebalep.

Bu şeb bir âfetin ibrâmı ile mecliste
Çekilmiş idi bir iki piyâle-i ser-şâr
Nedim
Hâsıl ettin ârzûsun gönlümün lutf eyledin
Oldu hattâ câm-ı ser-şârımda sahbâ mevc mevc
Muallim Naci
Mest-i sahbâ-yı tarab-hâne-i şevkız ki müdâm
Rûh-ı Cem gıbta eder sâgar-ı ser-şârımıza
Eşref Paşa
(Bursalı Mustafa)
Bu şeb mest ol ki tâli vâsıl-ı yâr etti sansınlar
Hurûş-ı neşve câm-ı vaslı ser-şâr etti sansınlar
Yahya Kemal

ser-şâr-ı muhabbet: Sevgi ile dolu.

Keyfiyetle ser-şâr-ı muhabbet olduğum bilmem
Bana esbâb-ı şâdîden nasîb ü behre kemdir hep
Koca Râgıp Paşa

ser-şikeste: Başı, ucu kırılmış olan.

Ne isterim meselâ: Bî-hudûd bir meşcer.

Fakat ağaçları hep ser-şikeste, hep uryân
Tevfik Fikret

ser-tâ-be-kadem: Baştan ayağa kadar.

Sînelerde nigeh-i hasret-ipeykânın için
Oldu ser-tâ-be-kadem dîde-i giryân diller
Nâilî

ser-tâ-kadem: Baştan ayağa.

Gamzesi âşûb-ı cândır turrası dâm-ı belâ
Fitnedir ser-tâ-kadem ol dil-sitânı bilmiş ol
Nef’î

ser-tâ-be-pâ(y): Baştan ayağa, baştan başa.

Hem hâmî-ı Beytü’l
Harem hem hâdim-i şâh-ı ümem
Rûm ü Arap milk-ı Acem mahkûmudur ser-tâ-pâ
Seyyit Vehbî
Tersâda ihtilâf, müselmânda ihtilâf
Ser-tâ-be-pây âlem-i insânda ihtilâf
Ziyâ Paşa
Demdir bir âh-ı serd ile erbâb-ı vecd ü hâl
Ser-tâ-pây dondura nâr-ı cehennemi
Üsküdarlı Hakkı Bey

ser-tâ-be-ser: Baştanbaşa, tamamen, yukarıdan aşağıya.

Yalnız
Çîn ü Huten fethi değil şâhım senin
Eylesin ser-tâ-be-ser âfâka fermânın revân
Üsküdarlı Hakkı Bey

ser-tâ-ser (ser-te-ser): Hep, baştan başa.

Cemâlin iy büt-ı Çînî cihânı tuttu ser-tâ-ser
Nite kim
Rûm ilin şiriyle bugün tuttu
Dehhânî
Dehhânî
Ser-be-ceyb-i delk-ı istiğnâ olan ehl-i dilin
Ser-te-ser tavr-ı şehen-şâhânedir her cilvesi
Esrar Dede

ser-tâc: 1. Baş tacı, başa giyilen taç. 2. Sayılan kimse.

Her tâc olmaz fakr ü fenâ şâhına ser-tâc
Terk ehlinin ey hâce biraz başı kabadır
Bâkî

ser-tırâş: Başı tıraş edilmiş.

Serimde yine bir dâg-ı heves bağrımda başım var
Cebîni mâha dest-i redd vurur bir ser-tırâşım var
Nedim

ser-tîşe: Baş balta, ser-tîşe-i taleb: İstenen baş balta.

Ser-tîşe-i talebten diller harâb-ı kâviş
Bir genc var nühüfte vîrâneler de bilmez
Nâbî

ser-tîz: Ucu sivri ve keskin.

Tîr-i ser-tîzi duâsın arşa tâ îsâl eder
Kıble-i ebrû-yı yâre ol kim eyler iktidâ
Leskofçalı Galip
Beni eğri çıkarmasın yanında hancer-i ser-tîz
Yüzüne sürmesin alıp bir avuç kanım ol hûn-rîz
Figânî

ser-tîz-i hûn-rîz: Kan akıtan ucu sivri.

Tek etsin âzmâyiş hançer-i ser-tîz-i hûn-rîzin
Göğüs ger karşı var ol gamze-i cellâddan kaçma
Şeyhülislam Yahya

ser-zeniş: Başa kakma, takaza.

Nâbî sezâ-yı ser-zeniş ebvâb-ı bestedir
Yok ihtiyâc dakkına bâb-ıgüşâdenin
Nâbî

ser-zeniş-i hâr: Dikenin başa kakması.

Her dil ki değil râh-rev-ı KA’be-i kûyun
Ol yolda olan ser-zeniş-i hân ne bilsin
Şeyhülislam Yahya

ser-zeniş-kâr: Başa kakan, azarlayan, sitem eden.

Ah, o dallardaki fütûr-i derûn
Onların tavr-ı ser-zeniş-kâr
Onların mâder-âne ekdârı
Cenap Şahabeddin serâ: Far. bk. serây.

serâ-çe: Saraycık, küçük saray, küçük konak.

serâ-çe-i adem: Yokluğun küçük sarayı.

Asûde serâ-çe-i ademde
Ne gussada idim ü ne gamda
Fuzûlî

serâ-çe-i kadr: Kıymetli saraycık.

Mülk-i rikâb-ı semendinde peyk-i perrende
Felek serâ-çe-i kadrinde fer şurûb-ı hazm
Nef’î

serâ-perde: 1. Saray perdesi, harem dairesine çekilen büyük perde. 2. Otağ.

Serâ-perde küşâd olsa ruh-ı cânân olur peydâ
Açılsa bâb-ı cennet hûr ilegılmân olur peydâ
Muradî (Sultan III. Murat)
gece vâk ıa gördü resûl
Tâ serâ-perdesine etti nüzûl
Hakanî
Serîr-i devletine âsümân serâ-perde
Serây-ı haşmetine lâ-mekân fezâ-yı harîm
Nef’î

serâ-perde-i gayb: Bilinmeyen otağ.

Ya’nî sultân serâ-perde-i gayb
Hâkim-i âdil bî-illet ayb
Hakanî

serâb: Far. Çölde susuz kalan kimsenin hava tabakasının farklı şekilde ısınma ve hafiflemesinden dolayı su tabakası şeklinde görünen şey, çölde görülen su hayali, algım, salgım.

Deryâdan âb istemiş olsam serâb olur
Ger altûnayapışsam o sâat türâb olur
Zâti
Dinmezde al-i teşne-firîb olmasa serâb Îmâ eder bu nükte-i rengîn-meâle al
Koca Râgıp Paşa

serâb-ı ademYokluk serabı.

Bir dem murâdım üstüne devr eylemez felek
Ab istesem serâb-ı ademden nişân verir
Nef’î

serâb-ı zihn: Zihin serabı.

Bir iltimâ esîriyle bir serâb-ı zihn
Rükûd-ı nûr ile dem-bestedir ufuklar hep
Behcet (Trabzonlu. Mehmet)

serâb-istân: 1. Serap görülen yer. 2. Bu dünya.

Yok mu ey bağrı yanık çöl!
Ebedî pâyânın
Nerdedir vâhası, Yâ
Rab bu serâb-istânın
Mehmet Akif

serâir: bk. serîre.

serâsîme: Far. Sersem, şaşkın.

Let urup kâlıb-i fersûdemi geh habs kılar
Geh serâsîme vü uryân bırakır sahrâya
Fuzûlî serâsîme-i câm-ı mey-i aşk: Aşk şarabı kadehinin şaşkını.

Biz mest-i serâsîme-i câm-ı mey-i aşkız
Nef’î

serâsîme-i sevdâ: Sevdanın şaşkını.

Her zemân halk bana kılmağa ıtlâk-ı cünûn
Beni endûh-ı serâsîme-i sevdâ eyler
Fuzûlî

serây, sarây: Far. 1. Saray. 2. Büyük konak. 3. Hükümdar konağı. 4. mec. Dünya, âlem.

Evet oğlum, hoca sevmezdi bilirdim sardyı
Ammâ sövmezdi de hoşlanmadığından dolayı
Mehmet Akif

serây-ı dil: Gönül sarayı.

Olur üftâde-i hâk-i dem-i feyz-ı Hudâ âşık
Serây-ı dilde lâciverd cây-ı pâk-i şânım var
Âdile Sultan

serây-ı fâni: Fani dünya.

Feleğin kasr-ı dil-âvîzine meftûn olma
Nice mîrâsagiripdür bu serây-ıfânî
Bâkî

serây-ı kâinât: Kâinat sarayı.

Gözünü aç kim yapıldıkta serây-ı kâinât
Yazdılar nakş-ı fenâ ünvânını bâb üstüne
Behiştî

serây-ı sine: Göğüs konağı.

Serây-ı sînede eyler meserret nakşını peydâ
Meğer kim reng-i bâdeyle onun nakkâşıdır sâkî
behiştî

serd: Far. 1. Soğuk. 2. Katı, sert. 3. Kaba, hoyrat.

Bir bûseye bin cân viricek yok dedi gamzen
Serd eylemek iy dost bu bâzârı sebep ne
cem Sultan (viricek: verince)
Esmez iken âb u hâkin üzre hergiz bâd-ı serd
Çekmez iken bülbülün goncadan âlâm ile derd
Hayâlî Bey
Her ten biter bir derd ile, geh germ ile geh serd ile
Uğraşmağa her ferd ile değmez bu dünyâ-yı ehass
Sâmi Paşa
(Abdurrahman)

serd-i bezm-i edeb: Edep meclisinin soğukluğu.

Revzen-i hâneyi sermâda güşâd etmektir
Serd-i bezm-i edeb hande-i bî-câdandır
Sâmi (Arpaeminizade Vakanüvis
Mustafa Bey)

serd-i dil: Gönül katılığı.

Ah serd-i dil uşşâka dayanmaz dediler
Serv-i nazım o kadar tâze vü nev-rüste midir
Tayfur
Hâmit Bey

serdi: Soğukluk; katılık, şiddet. serdî-i âh-ı sitem-keşân: Zulüm çekenlerin âhının şiddeti.

Ne denlü câme-i nahvet olursa teh-ber-teh
O denlü serdî-i âh-ı sitem-keşân geçiyor
Râmî
Mehmet Paşa

serdî-i bezm-i edeb: Edep meclisinin soğukluğu.

Revzen-i hâneyi sermâda küşâd etmektir
Serdî-i bezm-i edeb hande-i bî-câdandır
Sâmi (Arpaeminizade Vak’anüvis Mustafa Bey)

serdi-i dey: Kışın soğukluğu.

Lîk kim fursatî-i bed-menişândan feryâd
Ki verir vaz’ları serdî-i deydenpeygam
Nâbî

serdî-i eyyâm-ı hicrân: Ayrılık günlerinin soğukluğu.

Sâl-i aşkın i’tidâl-i nev-bahârıdır visâl
Serdî-i eyyâm-ı hicrân mevsim-i teşrîndir
Nâbî

serdî-i fasl-ı bahâr: Bahar mevsiminin soğukluğu.

Serdî-i fasl-ı bahâr etmiş iken tab’a eser
Ataşı rûze ona kıldı mükâfât tamâm
Nedim

serdî-i mihnet: Sıkıntı şiddeti.

Söyleyip serdî-i mihnetle nice tâze gazel
Şeref eş’âr-ıperîşânım ile eğlenirim
Şeref
Hanım serd: Ar. Düzgün ve münasebetli söyleme.

Bâ-husûs kâdî-yı
Şehbâ iken ol işlediği
Hâdisâtı edeyim serde tasaddîyek yek
Haşmet

seref: Ar. Lüzumsuz harcama.

Kesr ü noksân veremez bezl ü seref
Yoktur anda hatar-ı mahv ü telef
Sünbülzade Vehbi
İndimde medîhalar sereftir
Memdûh değilse medha ahrâ
Muallim Naci

sergîn: Far. Gübre, fışkı.

Tasaddur etse ne gam rinde câhil-i hod-bîn
Gehi tevakkuf eder bahre keştî-i sergîn
Nâbî

serheng: Far. 1. Çavuş; kavas, yasakçı. 2. Eski bir
Türk müziği makamı.

Pâdişâh-ı âdil ü âlî-neseb kim yaraşır
Etse ger serheng ü der-bân
Keykubâd ü Kayserdi
Nef’î
Ufk-ı ref’ine hurşîd-i saâdetpertev
Nutk-ı haşmete
Cemşîd
Skender-ı serheng
Kâzım Paşa

serheng-i haşem: Maiyetin çavuşu.

Hâkanıyım ben
Muhteşem yanımda serheng-i haşem
Hâfiz olur leb-beste-dem hâmem edince zîr ü bem
Nef’î

serheng-i mey: İçkici başı.

Gönül şehrindeki gam bir fesâd ehli levend ancak
Huzûr etmek dilersen onu serheng-i meye sürdür
behiştî

serî, serîa: Ar. Sür’at’ten; 1. Çabuk, hızlı.

Türk ü Tâtâr hazân mı ki bu devrân-ı serî
Gâret-i cân u dil eyler ser ü sâmân aparır
Hamdullah Hamdi

serîü’l-cereyânakımı hızlı.

Benzer felek ol çenber-i fânûs-ı hayâle
Kim nakş-ı temâsîli serîü’l-cereyândır
Ziyâ Paşa

serîü’z-zevâl: Çabuk kaybolan, süreksiz.

Mağrûr olma, pâdişehim, hüsn-i sûrete
Bir âftâbdır ki serî’ü’z-zevâldir

serîr: Ar. 1. Taht, hükümdara mahsus sedir. 2. Oturacak veya yatılacak yüksek yatak. c. esirre, sürür.

Tâc u taht-ı saltanat berbâd olur çün âkıbet
Kendini âlem serîrinde
Süleymân oldu tut
Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)
Serîri külhân olanlar serâyı neylerler
Palâs-ı aşkı giyenler kabâyı neylerler
Seydî (Dülgerzade)

serîr-i adl ü dâd: Adalet ve doğruluk tahtı.

Sipihr-i izz ü câha âfitâb zerre-perverdir
Serîr-i adl ü dâda dâver-i dîn-dâr u dânâdır
Nef’î

serîr-i aşk: Aşk tahtı.

Serîr-i aşk ya Mecnûn’un olsun ya benim olsun
Hayâlî sanmasın âlem ki merd-i iştirâkem ben
Hayâlî Bey

serîr-i devlet: Mutluluk tahtı.

Düşüp kûy-ı harâbât içre sûfi kâse-lîs olmak
Serîr-i devlete fağfur u hakan olmadan yeğdir
Nev’î
Harâbât erleri bir sengi bâlîn etseler onu
Serîr-i devlet üzre mesned-i sultâna vermezler
Hayâlî Bey

serîr-i efrâhte: Kaldırılmış taht.

Şukka-i râyet-i ikbâli olup âlem-gîr
Serîr-i efrâhte oldukça livâİslâm
Nâbî

serîr-i hüsn: Güzellik tahtı.

Îzid serîr-i hüsne seni kıldı pâdişâh
A’lâ kemâli zâtike fi ahseni’s-sıfât
FuzûH (Allah seni güzellik tahtına padişah etti.

Zatının tamlığını sıfatların en güzelleri içinde yükseltti.)

serîr-i nazm: Nazım tahtı.

Bâkî musahhar oldu bana kişver-i sühan
Geçtim serîr-i nazma bugün hüsrev-âne ben
Bâkî

serîr-i saltanat: Saltanat tahtı.

Serîr-i saltanat zevkinden efzûndur bana ol söz
Ki lûtf ilen demişsen bir gulâm-ı kem-terînimdir
Fuzûlî
Âciz ü bî-çâre vü dermânda iken emredip
Ben kulun kıldın serîr-i saltanatta tâc-dâr
Bahtî (Sultan I. Ahmet)
Serîr-i saltanatta eyledi on dördü çün tekmîl
Sekiz yüz beşte âhir etti terk-i âlem-i fânî
Hemdemî

serîr-ârâ-yı şâhî: Şaha ait süslü köşk.

Hâk olur bir gün serîr-ârâ-yı şâhî olsa da
Gâh devlet, gâh zillet böyledir de’b-i felek
Naîm (Tezkirecizade Müverrih)

serîre: Ar. 1. Gizli şey, sır; gizli fikir ve hâl. 2. Yatak. c. serâir.

serîre-şinâs: Sır bilen.

Tamâm-ı hüsnüne söz yok o âfetin ammâ
Aceb serîre-şinâsı lisân-ı hâl midir
Nedim

serâir: Sırlar.

Yâ Rab bu serâir gün olur da açılır mı
Bir leyl-i müebbed olarak yoksa kalır mı?
Mehmet Akif
Bu sâye-zâr-ı serâirde böyle yapyalnız
Yürür, yürür, yürüyorken habersiz ayrılırız
Tevfik Fikret

sermâ: Far. Kış, şita.

Zemherîr içre güzel ser-mâye
Saklasan onu dem-i sermâya
Enderunlu Fazıl
Düşerse nâ-gehân bir katre-i berfi bu sermânın
Ger âteş-hâne-i sad sâle-i kibr ü mugân üzre
Ziya Paşa

sermâ-dîde: Kış görmüş; donmuş.

Olmasın vâreste pîç ü tâb-ıgamdan kîne-cû
Mâr-ı sermâ-dîdeye Allah güneş göstermesin
Şehrî (MalatyalI Ali. Çelebi)

sermâ-zede: Kışa uğramış; kış soğuğuna yakalanmış.

Tebrîd olunan âşıka tedbîr seferdir
Sermâ-zedenin derdine dermân olur âteş
Vâhid
Mahdumî

ser-mâye: bk. ser.

sermed: Far. Sürekli, daimi.

Olur mu herkese hüsn-i tabîat erzânî
Tabîat âyîne-i ruh u feyz-i sermeddir
Nâbî
Ömr-i sermed ister isen ey Necâtî ölmedin
Eşiğinde bir gece mihmân ola idin ola mı
Necati Bey
Firâk-ı yâre sabr eyle visâl-i sermed istersen
Ki zîrâ ölmeden kimse hayât-ı câvidân bulmaz

sermedi: Sonu olmayan, baki.

Sermedî bir safâ-yı rü’yetle
Seyr-i firdevs-i mahremiyyet eder
Tevfik Fikret

sermediyyet: 1. Bakilik, sürerlik. 2. İlksizlik.

Fakat o koca deryâ-yı sermediyyet idi
Ki her hazîre-i sengini mevc-i müncemiddi
Mehmet Akif
Gezer nazarları âfâk-ı bî-nihâyette
Sükûn arar gibi âgûş-ı sermediyette
Tevfik Fikret

ser-mûze: bk. ser.

serrâc: Ar. Saraç.

serrâc-ı dil-rübâ: Gönül alıp giden saraç.

Gün doğa başıma ger o serrâc-ı dil-rübâ
Bir gece gün doğunca bana sîne-bend ola
Zâtî

serrâc-zâde: Saraç çocuğu.

Şimdi
Cinânî bülbülüdür bir gül-i terin
Serrâc-zâde
Şah
Mehemmed’dir ona nâm
Cinânî

ser-sâm: bk. ser.

serserî: Far. 1. Ötede beride başı boş gezen. 2. Boş, beyhude söz. yerlerde sabâ bir beste-kâr-ı serseridir ki
Perîşân nağmeler perrân olur gûyâ enîninden
Rıza Tevfik
Ben övünmem kadrim erbâb-ı dil ü dâniş bilir
Arifim düşmez bana lâf ü güzâf-ı serserî
Nef’î

ser-te-ser: bk. ser-.

serv: Far. 1. Servi, selvi. 2. mec. Sevgilinin boyu.

Abdâl-ı aşk olup yalın ayak başı kabak
Sahrâya düştü âşık-ı şûride-vâr serv
Mesihî
Varmaz mı hâk-ipâyine dek cûy-i ârzû
Çün gördü serv kaddini nâz-âşinâ imiş
Faruk K. Timurtaş

serv-i âzâd’
Uzunluğuna giden selvi. (Boyu uzun güzelin sembolü).

Şûhtur tâ şöyle reftârın ki farketmez bakan
Şöyle gitsen serv-i âzâdım akan sularla sen
Nedim

serv-i bâlâ: Uzun boylu selvi.

Subh-dem ey fâhte bî-hûde efgân eyleme
Çün girersin her gece bir serv-i bâlâ koynuna
Bâkî
Verir sabra direng sâye dursa serv-i bâlâdır
Alır çeşm-i karârı gitse cûy-i sîm-sîmâdır
Sabri
Sâyesinde kaddinin sürdük çün ömr-i dırâz
Serv-i bâlâna çınâr el götürüp eyler duâ
Adlî (Sultan II. Bayezid)

serv-i bülend: Uzun boylu sevgili.

Tûbâ eremez lûtf ile sen serv-i bülende
Bî-asl olanın hem-seri âlî-neseb olmaz
Nizami serv-i cûy-bâr: Irmak boylu sevgili.

Yanılmaz bir nefes eşkim bu çeşm-i hûn-feşânımdan
Akar
Ceyhûn-veş sır sır o serv-i cûy-bârımsız
figânî

serv-i çemân: Salına salına yürüyen selvi.

Çekilse ne ola yârân-ı safâ seyr-i çemen-zâra
Salâya başladı mürg-i çemen serv-i çemân üzre
Nef’î

serv-i çemen: Yeşillik servisi.

Seyr ederken boyunun şîvesini gördü meğer
Ki utanıp geçti hayâdan yere serv-i çemeni
Nizâm!

serv-i dil -ârâ: Gönlü dinlendiren selvi (sevgili).

Bağda gül ruhlarındır verd-i hamrâdan murâd
Kametindir râstı serv-i dil-ârâdan murâd
Avnî
Kaddin yanında serv-i dil-ârâya kim bakar
A’lâ gelince bir yere ednâya kim bakar
Mütercim
Âsım

serv-i dil-cûy: Gönül ırmağının selvisi.

Serv-i dil-cûyumdan ayrıgeşt-i gül-şen istemem
Var yürü istersen ey eşk-i revân cûlarla sen
Nedim

serv-i gül-endâm: Gül endamlı selvi.

Serv-igül-endâmıngibi âlemde âzâdım velî
Zencîr-i zülfün kaydına muhkem giriftâr olmuşum
Nesimi

serv-i gül-istân: Gül bahçesinin selvisi.

Kamer-çehre perî-rûyum zarîfim şûhum ü şengim
Semen-bûyum gül-endâmım zehî serv-i gül-istânım
Nesimi

serv-i gül-izâr: Gül yanaklı sevgili.

Âsîb-i rüzgârı gül-istân-ı dehrde
Sen serv-i gül-izâra hevâdâr olan bilir
Bâkî
Ol serv-i gül-izâr ki uşşâka nâz eder
Ne oldu günâhımız ki bize nâzın az eder
İbni Kemâl

serv-i gül-şen: Gül bahçesinin selvisi.

Gül ü bülbül yine birbiriyle ettiler peymân
Çenâr ü serv-i gül-şen el ele vermiş hırâmândır
Riyazî

serv-i hevâ-bahş: Arzu, istek sunan sevgili.

Ne âteş ü bâd u ne âb u gil idim cânâ
Sen serv-i hevâ-bahşa ben mâil idim cânâ
Hayretî

serv-i hırâmân: Salına salına yürüyen selvi (sevgili).

Âh eylediğim serv-i hırâmânın içindir
Kan ağladığım gonca-i handânın içindir
Fuzûlî
Bir elif çekti yine sîneme cânân bu gece
San sarıldı bana bir serv-i hırâmân bu gece
Âhî

serv-i hoş-reftâr: Salına salına yürüyen selvi (sevgili).

Ravza-i kûyuna her dem durmayıp eyler güzâr
Âşık olmuşgâlibâ ol serv-i hoş-reftâra su
Fuzûlî

serv-i kadd: Boy uzunluğu.

Sultân vassâfısın o serv-i kaddin râsttır bu kim
Tab’-ı bülend-tabHna ahsent
Bâkî yâ
Bâkî

serv-i kadd-keşîde: Boylu boslu selvi.

Çok serv-i kadd-keşîdesi var bâğ-ı devletin
Şâhında mürg binse bir âşiyâne yok
İzzet Ali Paşa

serv-i kâmet: Boyu servi gibi olan (sevgili).

Sipihr-i rif’atin tâbende mâh-ı âlem-efrûzu
Riyâz-ı devletin zîbende serv-i kâmet-efrâzı
Nef’î

serv-i nâz: Nazlı selvi (sevgili).

Râz-ı ışkın saklarım elden nihân ey serv-i nâz
Gitse başım şem’ teg mümkin değil ifşâ-yı râz
Fuzûlî
Mest-i nâzım kim büyüttü böyle bî-pervâ seni
Kim yetiştirdi bu gûne servden bâlâ seni
Nedim
Ben yatam lâyık mı karşımda ol ayağın tura
Serv-i nâzım diyen ben öldükte namâzım kılmasın
Selimî (Yavuz Sultan Selim)

serv-i ra’nâ: Güzel selvi.

Gül budağı gibi gül-şende salındı nâz-ıla
Serv-i ra’nâ saldı başın kaldı hayrân kaddine
İbni Kemâl

serv-i revân: Salına salına yürüyen selvi (sevgili).

Makâmımdan haber sorarsa ol serv-i revân gelsin
Behiştî
’yem bu demlerde yerim gül-şen kenârıdır
behiştî

serv-i sehî: Doğru büyümüş, iki daldan ibaret selvi (sevgili).

Serv-i sehî salınsa yoluna aceb değil
Nûş eyler elde gül gibipür-bâde câmı var
Behiştî
Yanına alıp rakîbi eyledin seyr-i çemen
Yanına kalır mı ey serv-i sehî seyreyle sen
Hüsrevî

serv-i sehv: Yanlış büyüyen selvi.

Ol kadar dîdemde bi-efgen hayâl-i kadd-i ydr
Tohm-ı eşkim kanda düşse setr olur serv-i sehv

serv-i semen-ber: Göğsü yasemin gibi beyaz olan selvi (sevgili).

Başta bir serv-i semen-ber vaslının sevdâsı var
Sûd kılmaz bâğ-bân nezzâre-i gül-şen bana
Fuzûlî

serv-i ser-efrâz: Benzerlerinden üstün olan selvi, baş çeken selvi.

Gönül versem aceb midir ol serv-i ser-efrâza
Diraht-ı sidreye sâye salar tâze budağım var
Muhibbî, Meftun! (Kanunî Sultan Süleyman)
Gördü nihâl-ı serv-i ser-efrâz nîzeni
Serkeşlik adın anmadı bir dahi banları
Bâkî

serv-i ser-firâz: Benzerlerinden üstün olan selvi.

Âşıkların namâzın kılmağiçin salâya
Her serv-i ser-firâzn kaddi minârelerdir
Behiştî

serv-i ser-keş: Baş çeken selvi.

Yaramaz hâli var kaddinle serv-i ser-keşin ammâ
Yakında bâd-ı âhımla yıkılmazsa iyidir bu
Behiştî

serv-i sîm-endâm: Gümüş vücutlu selvi (sevgili).

Mâcerâmız hâk-ipây-i yâre takrir etmeğe
Gitsin ey Yahyâyaşım ol serv-i sim-endâma dek
Şeyhülislam Yahya

serv-i simin: Gümüş renkli selvi.

Çü irdi
Bisütûn’a serv-i simin
Bu sengin tağı kıldı bâğ-ı nesrin
Şeyhi

serv-âsâ: Selvi gibi.

Şu’le-i serv-âsâ çıkar hâlimden ol yerlerde kim
Pâymâl-i tevsen-i âteş-hırâm ettin beni
Nedim

serv-âzâd: 1. Düz yetişmiş selvi. 2. Sevgilinin boyu.

Serv-âzâdlık ismiyle yaraşmaz yürümek
Onu hem şive-i reftâragiriftâr eyle
Fuzûlî

serv-bün: Servi dibi.

Lâleler bezm-i çemende kâseler dâr oldular
Serv-bünler işret ehline hevâ-dâr oldular
Behiştî

serv-endâm: Selvi boylu.

Görmüş âyine-i sâfinda o serv-endâmı
Cûygül-şende bu rü’yâsını hâlâ söyler
Yahya Kemal

serv-kadd: Selvi boylu.

Bir serv-kadin bende-i efkendesi olsun
Âlemde o kim gussadan âzâd olayım der
Bağdatlı Ruhi

serv-reftâr: Salına salına yürüyen selvi.

Kızarsın kametin verd-i ter gördükçe ruhsârın
Hırâm-ı kaddin a’lâ kametin a’lâdan a’lâdır
Bâkî

serv ü çenâr: Selvi ve çınar ağacı.

Lâzım gelirdi serv ü çenâr ola meyve-dâr
Fazl ü hünerde medhali olsa kıyâfetin
Nâbî

serv ü ergavân: Selvi ve ergunan ağacı.

Ger edersem kadd ü ruhsârın yolunda cân revân
Bitiser sinimde sinem üzre serv ü ergavân
nizami (bitiser: bitecek)

serv ü gül: Selvi ve gül ağacı.

Serv ü gül nezzâresin neyler sana hayrân olan
Ârızınlan kadd-i hoş-reftârın eyler ârzû
Fuzûlî

serv ü sanevber: Selvi ve çam fıstık ağacı.

Açıl bâğın gül ü nesrini ol ruhsârı görsünler
Salın serv ü sanevber şive-i reftârıgörsünler
Bâkî

serv ü sûsen: Selvi ve susam ağacı.

Serv ü sûsen kadd ü hattına kul olsun ko ki tâ
Ne kadar âzâdeler varsa gulâm olsun sana
İbni Kemâl

server: Far. Reis, başkan, ulu. c. ser-
verân.

Her rütbeli bi-mâyeyi server mi sanırsın
Her bir görünen kiseyi pür-zer mi sanırsın
Muallim Naci
Âşık a ne serv ne server gerek
Başına buyruklara efser gerek
Şeyh Galip
Bâlânı bâğa arza kıl olsun çinâr pest
Sal sâyeşâh-ı serv-i ser-efrâzı server
Şeyhi server-i encâm: Son başkan.

Nağme-i bülbül-i ferah-bahş ü server-i encâm iken
Gam-fezâ oldu sadâ-yı bûm-ı pür-nekbet gibi
Şeyhülislam Yahya

server-i evlâd-ı Âdem: Âdem oğullarının serveri.

Es-selâm ey server-i evlâd-ı âdem es-selâm
Es-selâm ey bâis-i îcâd-ı âlem es-selâm
Nâbî

server-i ma’reke-ârâ: Savaş meydanını süsleyen başkan.

Server-i ma’reke-ârâ ki dehân-ı tîri
Düşmene nakl-i dem-ı Rüstem destân eyler
Cevrî (İbrahim Çelebi)

server-i Osmâniyân: Osmanlıların başı.

Kıl duâ
Yahyâ ki etsin ömrünü
Mevlâ mezîd
Server-ı Osmâniyân
Sultân
Osmân
Han’dır
Şeyhülislam Yahya

server-i sütûde-şi’âr: Övülmeye değer reis.

Dahîl-i der-geh-i lûtf u mürüvvetin oldum
Amân amân eyâ server-i sütûde şi’âr

servet: Ar. Zenginlik, varlık.

Nitekim eğlencesidir mâl ü servet câhilin
Ehl-i ifânın da mâl-ı bî-şümârıdır kitâb
Latifi (Kastamonulu Abdüllatif)

servet-i cihân: Cihan serveti.

Geh servet-i cihândan eder cehl-i behre-yâb
Geh lokma-i aşâdan eder akl-ı bî-nasîb
Ziyâ Paşa

servet-i efrâyiş: Artan servet.

Kâse-i leb-rîz fağfur olsa da vermez sadâ
Servet-i efrâyiş bulunca ağniyâ hastalanır
Koca Râgıp Paşa

serzeniş.

ser-zeniş: bk. ser.

setîre: Gçir) bk. setr.

setr: Ar. Örtme, kapama, gizleme. c. sütûr.

Setr için zâhid-i âlûde-meniş bâdesini
Perde eyler der-i mey-hâneye seccâdesini
Sâbit
Ol kadar dîdemde bî-efgen hayâl-i kadd-i yâr
Tohm-ı eşkim kanda düşse setr olur serv-i sehv

setr-i hicrân: Ayrılık örtüsü.

Ağlardı içi olursa handân
Handeyile ederdi setr-i hicrân
Abdülhak Hâmit

setr-i lika: Yüzü örtme.

Gayrıya yüz gösterir benden eder setr-i lika: Lutfunun mıkdârını ağyâra hep yüz gösterir

sütûr: Setr’ler, örtüler, perdeler.

Husûl-i ma’nîye dektir sutûra sarf-ı nazar
Olunca kasra resân nerdübâna yer kalmaz
Nâbî

sütûr-ı nüsha-i takdîr: Takdir kitabının satırları.

Değil tedbîr ile bir ferd kâdir-i mahv u isbâta
Sütûr-ı nüsha-i takdîre kimdir hâme uydurmuş
Koca Râgıp Paşa

setîre: Setîr’in müennesi, örtü, kapalı, örtünmüş.

Setîreyle izârın mühreletmiş ol büt-i nev-hat
Kumâşın rûy-ı kârın gösterip bâzâra yüz tutmuş
Nâbî

settâr: 1. Setreden, örten. 2. Bütün ayıpları setr eden (Allah).

Hudâ settârdır ta’n etme rinde ayb-bîn olma
Şeyh Galip
Ko benliği bende oluban bendi halâs et
Sayd eyleye bendesini ol bende-ı Settâr
Ümmî Sinan
Tutalım gözü açıklardan olmuşsun be hey zâhid
Huda settârdır ta’n etme rinde ayb-bîn olma
Şeyhülislam Yahya

settâr-ı uyûb: Ayıpları örten Allah.

Settâr-ı uyûba ediyor arz-ı dehâlet
Lâkin biri var ortada mahsûl-i sahâvet
abdülhak Hâmit

sütre: Perde, örtü, görüşü kapayan şey.

sütre-i muzlim: Karanlık örtü.

Lâkin sana lâyık bu derin sütre-i muzlim
Lâyık bu tesettür sana ey sahn-ı mezâlimi
Tevfik Fikret

settâr: bk. setr.

sevâ: Ar. Beraberlik, bir arada olma; eşit, denk.

Bir dilde ki aşkın odu ola peydâ
Hâşâ ki sevâ yanmaya hâşâk-âsâ
Şeyhülislam Yahya

sevâb: Ar. 1. Allah tarafından mükâfatlandırılan hareket, ecir. 2. Hayır işleme, hayırlı hareket.

Çîn saçı
Türk gamzesi etti gazâyı
Rum’da
Bunca hatâ vü mekr ile ecr ü sevâb içindedir
Şeyhi
Gehî miyânının kocdur gehi lebin emdir
Vebdli var ise cânâ benim sevâb senin
Edirneli
İlmî (kocdur-: kucaklatmak)

sevâd: Ar. Karaltı, siyahlık, karalık. 2. Yazı, karalama.

Arızında hat çıkıp tuttu sevâd zülfünü
Rûm’dan leşker varupdur sanki a’râb üstüne
İbni Kemâl
(varupdur: varmıştır)
Hattın görünce dedi budur nâme-i ecel
Sanma
Behiştî
’yi güzelim anlamaz sevâd
Behiştî
Bakma yâ
Rab sevâd defterime
Onu yak ateşe benim yerime
Ziyâ Paşa

sevâd-ı A’zam: En büyük siyahlık. (büyük şehir
Mekke-ı Mükerreme).

Yâr için her köşede bin dîv olur düşmen bana
Ey Sevâd-ı A’zam’ın muhkem hisârım, kandesin
Nesimi
Saçın durur dil-i bî-çâreye hemîşe makam
Garîbe şehr-i mülâim sevâd-ı a’zamdır
Hamdullah Hamdi

sevad-ı bûstân: Kara bostan.

Zemistân geldi hükm-i zemherîr erdi cihân üzre
Felek ak câmeler kesti sevâd-ı bûstân üzre
Ziyâ Paşa

sevâd-ı cürm: Suç karalığı.

Sevâd-ı cürm ile feyz-ı Hudâ’dan nâ-ümîd olma
Ziyâ-yı âftâba mâni olmaz âhen-i revzen
Nâbî

sevâd-ı çeşm ü kalb: Göz ve kalbin siyahlığı.

Hâl-i ruhunu gözler zülf-i siyâhın özler
Yahyâ sevâd-ı çeşm ü kalbimdeki süveydâ
Şeyhülislam Yahya

sevâd-ı defter: Defter siyahlığı.

Bakma yâ
Rab sevâd-ı defterime
Onu yak benim yerime
Ziya Paşa

sevâd-ı dîde: Gözün karalığı.

Gören hep anda görür fenn-i hikmetü’l-aynı
Sevâd-ı dîdesinin ders-hânesin biliriz
Nâbî

sevâd-ı dil: Gönül karalığı.

Aynıyla döndü nokta-i şekke sevâd-ı dil
Hâl-i siyâhın olalı hâtır-nişânımız
Nâbî

sevâd-ı efhâm: Anlayışların siyahlığı.

Zülf-i irfânına dil-beste arûsân-ı hayâl
Çeşm-i idrâkine dil-dâde sevâd-ı efhâm
Nâbî

sevâd-ı gîsû-yı cânâne: Sevgilinin saçının siyahlığı.

Girer mi dest-i dili hâne-gerd-i uşşâka
Sevâd-ı gîsû-yı cânânede şiken dediğin
Nâbî

sevâd-ı harf-i evrâk: Sayfa harflerinin siyahlığı.

Sevâd-ı harfi evrâk üzre şakk-ı hâmeden düşmek
Eder eş’âr-ı etfâlin tulûûn rahm-i mâderden
Nâbî

sevâd-ı hat: Kara yazı.

Yaraşır dense sevâd-ı hatta bikr-i fikrime
Pâk dâmen şâhid-i meh-tal’at-ı müşgîn-nikâb
nef’î

sevâd-ı kevn: Varlık âleminin siyahlığı.

Sevâd-ı kevn sütûr-ı berât-ı kudrettir
Sipihr beyzâ-yı tuğrâ-yı âferîniştir
Nâbî

sevâd-ı lafz: Söz siyahlığı.

Kümeyt-i ma’nî eyler sâha-i ıtlâkda cilve
Sevâd-ı lafzdan isterse pâyına ikâl olsun
Nâbî

sevâd-ı mahv: Mahvolma karanlığı.

Biziz o tahta-nişînân-ı bahr-i hayret kim
Sevâd-ı mahv denir bir kenâra dek gideriz
Esrar Dede

sevâd-ı nâ-becâ: Yersiz karanlık.

Ne mümkün pey-rev olmak
Nâbîi üstâda ey Sâmî
Sevâd-ı nâ-becâdır meşk-işi’ri kilk-i etfâlin
Sâmî

sevâd-ı nazm: Nazım karalığı. (müsvedde kâğıt).

Sevâd-ı nazma bakıp rûy-ı bahr-i kâğıdta
Aceb mi mâil olursa kenâra deryâ-dil
Esrar Dede

sevâd-ı nokta-i girdâb: Girdap noktasının siyahlığı.

Sevâd-ı nokta-i girdâba benzer merdüm-i çeşmim
Ki dâimgarka-igirdâb-ı eşk-i çeşm-ipür-hûndur
Fuzûlî

sevâd-ı rakam: Rakamın kara yazısı.

Devâtı gâliye-dân u buhûr olur kalemi
Benefşe-zâr behişte döner sevâd-ı rakam
Nef’î

sevâd-ı vech: Yüz karalığı.

Sevâd-ı vechini çeşmin ne ola örterse sîm-i eşk
Meseldir bu ki derler merdümün aybını mâl örter
Emrî (Emrî Çelebi)

sevâd-ı zülf: Saçın siyahlığı.

Arızından hat çıkıp tuttu sevâd-ı zülfünü
Rûm’dan leşker varıptır sanki
Arâb üstüne
İbni Kemâl

sevâd-nâme: Kara haber. sevâd-nâm-i a’mâl’
Emellerin kara haberi.

Biziz
Nâilî
ol rû-siyâh-ı şerm ü haclet ki
Sevâd-nâme-i a’mâlimiz sehv ü hatâdır hep
Nâilî

sevdâ’ 1. Çok kara, çok siyah. 2. Eskilerin insan mizacında kabul ettikleri dört unsurdan biri. 3. Aşk, sevgi. 4. Aşırı sevgiden doğan hastalık, melankoli. 5. İstek, heves, arzu. c. sûd.

Ahker-i nâr-ı firâk etti çü nûr-ı ârızın
Yeridir karşında yanmak eylesem sevdâ
Latîf
Âhi
Hatt-ı miskinin lebinde anber-i sârâ satar
Ruhların reng-i muhabbet benlerin sevdâ satar
Hayâlî Bey

sevdâ-yı aşk: Aşk sevdası.

Tıynet-i âdemde evvel konmasa sevdâ-yı aşk
Cenneti bir dâneye satmazdı ol dânâ-yı aşk
Hüdayi (İstanbullu Aziz Mahmut)

sevdâ-yı cihân: Cihan sevdası.

Gönül sâf olsa sevdâ-yı cihândan pâk olur zirâ
İbâdet-hâne-ı İslâmiyân’da büt-perest olmaz
Beliğ (Bursalı İsmail)

sevdâ-yı diğer: Diğer sevda.

Dile âteş-zen-i hicrân olan sevdâ-yı diğerdir
Biz
Mecnûn-ı deşt-i aşk eden
Leylâ-yı diğerdir
Leskofçalı Galip

sevdâ-yı gam-ı aşk: Aşk gamının sevdası.

Sevdim yine bir mâhı ki devrân güzeldir
Sevdâ-yı gam-ı aşkı gönülde ezelidir
Nizamî

sevdâ-yı süveydâ: Gönüldeki manevi aşkın sevdası.

Ol hâl-i siyeh kim görünür gird-i lebinde
Sevdâ-yı süveydâdan eder dilleri hâli
Nâbî

sevdâ-yı vasl: Kavuşma sevdası.

Eder sevdâ-yı vaslın fikr-i la’linle dili hayrân
Derûnundan olan esrârı mest-i pür-cefâ söyler
Âdile Sultan

sevdâ-yı vasl-ı yâr: Yâre kavuşma sevdası.

Bisütûni gül-şeni etmiş cûy-ı çeşm-i kûh-ken
Aşıka sevdâ-yı vasl-ı yâr ile dâg ile dâg üstü bâğ
Bâkî sevdâ-yı zülf’
Saçın siyahlığı.

Mihr salmazsan bana rahm eylemezsen bunca kim
Sâye teg sevdâ-yı zülfün pây-mâl eyler beni
Fuzûlî

sevdâyî: Sevdalı.

Ta’n etme sûfi bana gam-ı yârim üstüne
Sevdâyi âşıkam ko beni kârım üstüne
Hamdullah Hamdi

sevdâ-ger, sûdâ-ger: 1. Sevdalı, âşık. 2. Tüccar; ticaret, alışveriş. c. sevdâ-gerân, sûdâ-gerân.

sevdâ-ger-i nâz: Naz tüccarı.

Câna âşık nice dağ ursun o sevdâ-ger-i nâz
Gevher-i cân-geh-i hicrâna tahammül mü eder
Nâilî

sevdâ-ger-i sûk-ı Mînâ’
Mînâ çarşısının alışverişi.

Şevkin var alıp satmağa erbâb-ı niyâzı
Sevdâ-ger-i sûk-ı Minâ’dan mıgelirsin
Nâbî sevdâ-gerân, sûdâ-gerân: Sevdâ-ger’ler.

sûdâ-gerân-ı aşk: Aşkın sevdalıları.

Dil-ber ne denlü nâzik ü nerm olsa ol kadar
Sûdâ-gerân-ı aşk ile bâzâr-ı saht olur
Nâilî

sevdâ-penâh: Sevdaya sığınma.

Turra-i sevdâ-penâhın dillerin kullâbıdır
Çeşm-i rûhâni nigâhın cânların cezzâbıdır
Muallim Naci

sevdâ-penâhî: Sevdalık sığınma arama.

Gözlerin bir lahza gönlümden tebâüd eylemez
Göz göz etmiştir dil-i sevdâ-penâhi gözlerin
Muallim Naci

sevdâ-perest: 1. Tamahkâr. 2. Tutkun.

Bir siyeh-zülf ü siyeh-câme büt-i Îsâ-perest
Eyledi reng-i hayâliyle beni sevdâ-perest
Esrar Dede

sevdâ-zede: Sevdaya düşmüş, sevdalı.

Her şivene bin âşık-ı sevdâ-zede meftûn
Yâ Rab ne musibet ne belâ şivelerin var
Nevres-i Kadim
Oldu sevdâ-zede zülfün gam-ıla müşg-ı Hıtâ
Gör nice bağrını hûn etti onun bu sevdâ
İbni Kemâl

sevdâ-zede-i zülf-i siyâh-kâr: Günahkâr saç yüzünden sevdaya düşmüş.

Yine sevdâ-zede-i zülf-i siyâh-kâr oldum
Yine bir unmayacak derde giriftâr oldum
ebussuud Efendi

sevâî: Far. İpek.

Ölmez o sevâili, bürümcümlü kadınlar
Ölmez o elâ gözler, ipek kaşlı kadınlar
Midhat Cemal Kuntay

sevb: Ar. 1. Bez. 2. Elbise. c. esvâb, siyâb, İktisâ-yı sevb-i vuslattır tecerrüdden merâm
Sanma kim bihûde kıldı
Kays-ı nâlân insilâh
Memduh Paşa

sevdâ: bk. sevâd.

sevgend: Far. Yemin, and, kasem.

Geçmişim bâdeden aslâ dönüşüm yok içerim
Şeyh-i şehr içme diye bana verirse sevgend
Behiştî

sevk: Ar. İleri sürme, gönderme, götürme.

Mâderle peder olup bahâne
Sevk etti kazâ beni cihâne
Namık Kemâl

sevk-i kâinât: Kâinata gönderme.

Bir pula değmez benim indimde sevk-i kâinat
Alemi ben hiçe sattım bir sebil-i bey’-i bât
Yenişehirli Avni

sevk-i zevrak: Kayık gönderme.

Çeşm-i harisa cây-ı selâmet gelir hatar
Girdâba sevk-i zevrak eder nâ-hudâ-yı hırs
Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

sâik: 1. Sevk eden, götüren. 2. Süren, sürücü. 3. mec. Sebep.

Himmeti sâik cemmâze-keşân eflâk
Kuvve-i hâkimesi kâfile-sâlâr felek
Yenişehirli Avnî

sâik-ı tedbîr: Tedbir sebebi.

Sû-be-sû sevk eyleyen hep sâik-i takdirden
Kimsenin destinde yok
Râgıb inân-ı ihtiyâr
koca Ragıp Paşa

saika: 1. Sevk eden, götüren. 2. Süren, sürücü.

Ne sabâ sâika dersem yaraşır sürâtte
Ki seğirdirken ona sâyesi olmaz hem-pâ
Nef’î

siyâk: Sözün gelişi, ifade şekli.

Ser-â-pây-ı cihân bâziçe-i dest-i tekâbüldür
Karâr etmek ne mümkün hâl-i âlem bir siyâk üzre
Nâbî
Bu siyâk üzre o mihr-i rahşân
Çarh-ı eyyâmı ederdi devrân
Enderunlu Fazıl siyâk-ı resm-i beled: Beled sözünün gelişi.

Rüsûm-ı âmed ü reft üzredir nizâm-ı cihân
Siyâk-ı resm-i beled hep bedel bozuntusudur
Nâbî

siyâk ü sibâk: Sözün gelişi, sözün uygunluğu.

Tasrih eylemezse de maksûdun ehl-i derd
Ma’lûmdur me’âli siyâk ü sibâktan
Nâbî

sevret: Ar. Şiddet, hiddet, öfke.

sevret-i ra’d: Gök gürlemesinin şiddeti.

Mâlik sesin o sevret-i ra’dinigayza ki
Her yerde hiss-i hakk-ı halâsın muharriki
Tevfik Fikret

sevsen: Ar. Susam.

sevsen-i âzâd: Serbestçe büyümüş susam.

Katlime hançer çekip âzürde kılma destini
Sevsen-i âzâdı bâğın tiğ-ı bürrândır bana
Figânî

seyâdet: bk. siyâdet.

seyâhat: Ar. Yolculuk, gezi, gezme, dolaşma.

seyâhat-i edvâr: Zamanları dolaşma.

Fikren kılar seyâhat-i edvâr dâimi
Bi-havf ü ictinâb nişib ü firâzdan
abdülhak Hâmit

seyyâh: Yolcu, gezgin. c. seyyâhûn, seyyâhîn.

seyyâh-ı bî-karâr: Kararsız seyyah.

Hiç bir belâ mı var ki gönül onu bilmeye
Seyyâh-ı bi-karârın olur âşinâsı çok
Şeyhülislam Yahya

seyyâh-ı hûş-yâr: Akıllı seyyah.

Ey Alem-ı Misâl’in seyyâh-ı hûş-yârı
Hiç kasr sûretinde gördün mü nev-bahârı?
Nedim

seyf: Ar. Kılıç. c. esyâf, süyûf.

Dökülür dâmen-i şemşîrine bin cevher-i cân
Sell-i seyf etmeden ol gamze-i cellâd henüz
Yenişehirli Avni
Eş’ârı alup götürdüler hayf
Kaldık hele biz bakıyyetü’s-seyf
Şeyh Galip
Câmi’-i seyf ü kalem dâfi’-işerr-i âlem
Kâmi’-i bîh-i sitem kâtı’-ı ırk-ı nîreng
Üsküdarlı Hakkı Bey

seyf-i gayret: Gayret kılıcı.

Böyle aks-endâz olursa suretin âyîneye
Seyf-i gayretle mukarrerdir dü-nîm olmak bana
Yenişehirli Avni

seyf-i Hak: Hak kılıcı.

Seyf-ı Hak’tan sunuluptur sana ey server-i dîn
Haşmet ü cûd ile sensin şeh-i merdân-ıgazâ
Aşkî

seyf-i İslâm: İslam’ın kılıcı.

Tığ gibi çalışır dîn yolunda her dem
Seyf-ı İslâm dese tan mı ona ehl-i firâk
Taşlıcalı Yahya Bey

seyf-i kâtı’: Kesen kılıç.

Girmese âteşe âhen ola mı pür-cevher
Seyf-i kâtı’ ola mı döğmese âhen-ger ger
Esrar Dede

seyf-i Mevlânâ: Mevlana’nın kılıcı.

Münkir-ı Al-ı Abâ’ya tîğdir her nutkumuz
Kâhir-i a’dâ-yı dîniz seyf-ı Mevlânâ biziz
Ağazâde Şeyh Mehmet
Dede

seyf-i meslûl: Kınından çıkarılmış kılıç.

Tîğ-ı tevhîd idi ebrû-yı
Resûl
Görünürdü iki seyf-i meslûl
Hakanî

seyf-i nev’-i beşer: İnsanoğlunun kılıcı.

Seyf-i nev’-i beşerin sun’-ı yedidir lâkin
Denilir levh ü kalem hâlıkı
Rabb-i müteâl
Şinasi seyf ü kalem: Kalem ve kılıç.

Ey seyf ü kalem, ey iki mahkûm-ı siyâsî
Ey behre-i fazl u edeb, ey çehre-i mensî
Tevfik Fikret

seyf ü sinân: Kılıç ve mızrak.

Seyf ü sinânla bârik olur çehre-i emel
Tîr ü kemânla vaz’ olunur en kavî temel
Abdülhak Hâmit

seyfu’llâh: Allah’ın kılıcı.

Hâlid b. Velid’in lakabıdır.

Seyf-ı Hak’tan sunuluptur sana ey server-i dîn
Haşmet ü cûd ile sensin şeh-i merdân-ıgazâ
aşkî (sunuluptur: sunulmuştur)

seyl: Ar. Sel, yağmur sonu suyun hızlı akması. c. süyûl.

Bozma ey mevc gözüm yaşı habâbın ki bu seyl
Komadı hîç imâret bu binâdangayrı
Fuzûlî
Sadâ-yı seyl çeker medd-i muttasılya’nî
Ki medd-i muttasıl ile olur kırâat-ı mâ
Fuzûlî
Çekildi seyl ile deryâ-yı
Kulzüm’e hâs u hâr
Beni hakikatte îsâl eder bu aşk-ı mecâz
Beliğ seyl-i Aremrem: Aremrem halkının seli.

Etti
İran’ı hücûm-ı sipehiyle vîrân
San
Sebâ sahrâsına seyl-ı Aremrem geldi
Seyyit Vehbî

seyl-i bâde: Şarap seli.

Seyl-i bâdedir yıkan gam kasrının bünyâdını
Meyl-i sâkîdir yapan gönlüm harâb-âbâdını
İbni Kemâl

seyl-i bârân-ı belâ: Bela yağmurunun seli.

Seyl-i bârân-ı belâ öyle harâb etmiştir
Müteazzirdir o vîrânenin içinde sükûn
Cinânî

seyl-i belâ: Bela seli.

Sahrâ-yı
Kerbelâ’da olan teşne-leblere
Rîg-i revânı seyl-i belâ kıldın ey felek
Fuzûlî

seyl-i cünûn: Cinnet seli.

Bunca evler yıktın ey seyl-i cünûn gördün mü hîç
Nâ-pezîrâ-yı imâret kılıp vîrânım gibi
Hersekli Arif Hikmet

seyl-i eşk: Gözyaşı seli.

Kûyuna gayrıları çekme rakîb-i har-tab’
Seyl-i eşkimle döner kadd-i dütâ dolâba
Bâkî
Geçmek için seyl-i eşkimden hayâlim askeri
Bir direkli iki gözlü köprüdür kaşım benim
Selimî (Yavuz Sultan Selim)

seyl-i eyyâm: Günlerin seli.

Bed-mest-i gazab elimde bu câm
Dursun diyorum bu seyl-i eyyâm
Abdülhak Hâmit

seyl-i ezvâk: Zevkler seli.

Nasıl kırıp çıkacak ?
Meşrebince bir halka
Kapılmamak ne kadar güç o seyl-i ezvâka
Tevfik Fikret

seyl-i fenâ: Yokluk seli.

Olısar seyl-i fenâdan çü harâb âhir-i kâr
Günbed-i kasrına vü çenber-i eyvânına yuf
Usûlî (Yenice Vardarlı) (olısar: olacak)

seyl-i havâdis: Havadis seli.

Bünyesin seyl-i havâdis yıksa âşık yok demez
Zâhidi gör gark-ı nimettir yine şâkir değil
Behiştî

seyl-i heves: Arzu, istek seli.

Seyl-i hevesle doldu
Yahyâ yine vâdî-i hevâ
Geçmeğe sa’y u himmet et kantara-i mecâzdan
Şeyhülislam Yahya

seyl-i hücûm: Hücum seli.

Edeli seyl-i hücûmun hâne-i zühdü harâb
Tövbenin bünyâdını hâtırda muhkem bulmadım
Nef’î

seyl-i pûyân: İnsan gibi koşan sel.

Firâz-ı kûha çıktıkça sanır onu görenler kim
Nişîbe rû-be-râh olmuş hemân bir seyl-ipûyândır
riyazi

seyl-i sirişk: Gözyaşı seli.

Seyl-i sirişki pâyına yârin nisâr edip
Ol serv-i nâza arz edelim mâ-cerâmızı
Nahifi

seyl-i sirişk-i dîde: Gözyaşı seli.

Ol hoş-hırâm-ı işve aceb hangi sûdadır
Seyl-i sirişk-i dîdem onu cüst ü cüdadır
Nedim seyl-i tûfân-ı belâ: Bela tufanının seli.

Her sehî-kad cilvesi bir seyl-i tüfân-ı belâ
Her hilâl-ebrü kaşı bir ser-hatt-ı meşk-ı cünün
Fuzûlî

seyl-bâr: Sel yağdıran.

Konmasın yâr eşiğinde hâk-i cismimdengubâr
Ey gözüm bil-lâh eşk-i seyl-bârumdan meded
Lamiî Çelebi

seyl-veş: Sel gibi.

Seyl-veş bizde küdüret hâktandıryoksa biz
Süy-ı bâlâdan bu hâke nâ-mükeddergelmişiz
Nâbî

süyûl: Seller.

Azm-ipür-nasrı ile ma’reke-ı Bedr ü Huneyn
Geh mecârî-i huyül ügehî mecrâ-yı süyül
Rızayi

süyûl-i âteş: Ateş seli.

Nihâyet işte adü, işte harp. dağlarda
Süyül-ı âteş ü hün dalga dalga çalkanıyor
Tevfik Fikret

sâil: Seyelân’dan; akıcı, akan, seyelan eden.

Dilden mi sâil olmuş engürdan mı peydâ
Gözden mi sâil olmuş peymâneden mi cârî
Namık Kemâl

seylâb, seylâbe: Far. Sel, sel suyu.

Seylâb kabrin eşti şimâl ü sabâ gelip
Mecnün-ı bî-kes öldüğü vaktin götürdüler
Hayâlî Bey
Olan hem-vâre-tıynet ıztırâb etmez havâdisten
Ki hâmün eylemez pâ-mâlî-i seylâbtan feryâd
Koca Râgıp Paşa
Seylâbı eşkim üzre gören çeşmimi dedi
Akar su üzre nice durur hayme-i habâb
İbni Kemâl

seylâb-ı adem: Yokluk seli.

Söyledim târîh-i menküt eyleyip bezl-i vücüd
Bastı seylâb-ı adem
Hayrî-i sâfî-tıyneti
Sürûrî
(Kastamonulu Hayri için söylemiş)

seylâb-ı dîde: Gözün sel suyu.

Kuyun yolunda döne döne aktı göz yaşı
Seylâb-ı dîde
Dicle-ı Bağdâd olupgider
Bâkî

seylâb-ı eşk: Gözyaşının sel suyu.

Seylâb-ı eşk içinde meded erdi hatt-ı dost
Çok vartadan halâs olur âdem duâ ile
Necati Bey

seylâb-ı eşk-i rû-be-râhYol üzerindeki gözyaşı seli.

Benden ol serv-i revânı böyle dâmen-çîn eden
Nâbîyâ seylâb-ı eşk-i rü-be-râhımdır benim
Nâbî

seylâb-ı eyyâm: Günlerin seli.

Eğer çiğnenmemek isterseler seylâb-ı eyyâma
Rücü etsinler artık
Müslümânlar sadr-ı İslâm’a
Mehmet Akif

seylâb-ı gam: Gam seli.

Yıkmağa dil mülkünü seylâb-ı gam gönderme kim
Seyl-i eşkim var iken seylâb ona hâcet değil
Cem Sultan

seylâb-ı rîz-i dûzah: Cehennemin akan seli.

Ol çeşm-i terde eşk-i nedâmet ki cûş eder
Seylâb-ı rîz-i dûzah isyân olup gider
Leskofçalı Galip

seylâb-ı sahârâ: Sahraların seli.

Ser-geşteleriz dûr olalı menbaHmızdan
Seylâb-ı sahârâ gibi bî-cây-nişestiz
Sâmi seylâb-ı sirişk: Gözyaşı seli.

Başımdan aştı seylâb-ı sirişkim vâdî-i gamda
Berü gel mâ-cerâ-yı aşkı başından geçenden sor
Hayâlî Bey

seylâb-ı ye’s: Üzüntü seli.

Seylâb-ı ye’s sürsün onun hânümânını
Her kim su katmak ister ise mâ-cerâmızı
Hilmî (Trabzonlu)

seyr: Ar. 1. Yürüme, yürüyüş; gitme. hareket. 2. Yolculuk. 3. Gezme, gezinme. 4. Eğlenmek üzere bakma. 5. Uzaktan bakıp karışmama. 6. Gezilecek görülecek yer.

Tevâzu’-kâmetin kavs etmeyen âlî maka. m olmaz
Mehi seyr et, hilâl olmazdan evvel bedr-i tâm olmaz
Hasan Kudsi
Aks-i nücûmı eşk-i revânumda seyr eden
Sandı hazân varakların ırmağa saldılar
Hayâlî Bey
Bu libâs-ı âriyetten ân olsa cân eğer
Kûy-ı cânânı eder seyr ü temâşâ mutlaka
Âdile Sultan

seyr-i âsümân: Gökyüzünü seyretme.

Mâh-ı nevdiryoksa sen kıldıkta seyr-i âsümân
Kaldırıp barmak getirmiş âsümân îmân sana
Fuzûlî

seyr-i bâğ: Bağı dolaşma, gezme.

Sûret-i dîvâr ediptir hayret-i aşkın bizi
Gayr seyr-i bâğ eder biz künc-i mihnet bekleriz
Fuzûlî

seyr-i cemâl-i yâr: Yârin güzelliğini seyretme.

Artırdı eşk-i çeşmimi seyr-i cemâl-i yâr
Evvel bahâra karşı edermiş sular gulüvv
Kemalzâde Ekrem Bey

seyr-i cihân: Cihanı seyretme.

Mesned-i hurşîde vermez künc-i târîkin gedâ
Göz yuman seyr-i cihândan mihr-i rahşân istemez
Hayâlî Bey

seyr-i çemen: Yeşilliği seyretme.

Yanına alıp rakîbi eyledin seyr-i çemen
Yanına kalır mı ey serv-i sehî seyreyle sen
Hüsrevî

seyr-i dîdâr: Sevgilinin yüzünü seyretme.

Gerçi yok tâkat
Neşâtî seyr-i dîdâr etmeğe
Kûşe-gîr-i hasret-i dîdâr-ı yâr olmak dagüç
Neşatî

seyr-i evc-i hüsn: Güzellik doruğunu seyretme.

Rahm edip çeşm-i siyâh ile bakarsa âşıka
Seyr-i evc-i hüsnü o mâhın dile âsân gelir
Âdile Sultan

seyr-i Freng-istân: Avrupa’yı seyretme.

Fikr-i zülfün gönlüne geldi rakîbin ey sanem
İki tersâ-beççedir seyr-ı Freng-istân eder
Enverî

seyr-i gül-istân: Gül bahçesinde dolaşma.

Bahâr erse yine seyr-i gül-istân olduğun görsem
Güzel seyreylemek uşşâka âsân olduğun görsem
Nef’î
Tâ ki ol gül-ruh gelip seyr-i gül-istân eyleye
Avniyâ dâim ter olsun eşk-i çeşminle çemen
Avnî

seyr-i gül-şen: Gül bahçesini seyretme.

Seyr-i gül-şen edelim gül gibi dil-berler ile
Vaktidir salınalım kaddi sanevberler işe
Enverî

seyr-i gül-zâr-ı cemâl: Güzelliğin gül bahçesini seyr etme.

Seyr-i gül-zâr-ı cemâlinden beni men’ eyleme
İller içre bu meseldir kim göze olmaz yasak
Şerifi seyr-i hat-ı ârız-ı cânân: Sevgilinin yanağının çizgisini seyretme.

Yine dil seyr-i hat-ı ârız-ı cânâna gider
Ol yeni bâğçeyi görmeye seyrâna gider
Enverî

seyr-i Hisâr: Hisar’ı seyretme.

Lezzet-perest-i sîne hüsn-ı Gelû’yu bilmez
Hep sâkin-ı Sitanbul seyr-ı Hisâr’agelmez
Nâbî
Söylenmez ol perî ile seyr-ı Hisâr’ımız
Zannetme ey dil onu hemân söylerim sana
Nedim

seyr-i kenâr: Deniz kıyısını seyretme.

Nev-bahâr oldu nice evde karâr eyleyelim
Su gibi bâğa varıp seyr-i kenâr eyleyelim
Revanî seyr-i lâle-zâr: Lâle bahçesini dolaşma.

Ey Fuzûlî dâg-ı hicrân ile yanmış gönlümü
Lâle-zâr açsaydı seyr-i lâle-zâr etmez midim
Fuzûlî

seyr-i ma’allâh: Allah ile birlikte.

Bî-nişân u lâ-mekân sırrında pinhân olmayan
Bulmaya seyr-i ma’allâh sırrın el-hakk el-gıyâs
Ümmî Sinan

seyr-i mâh: Ayı seyretme.

Seyr-i mâhı âbda mâhî ile hem-çeşm edip
Alemi bu kasr yerden göğe dek şâd eyledi
Nâbî

seyr-i sâgar: Kadehi seyretme.

Bir dem şarâbın sohbetin iki cihâna vermeziz
Kim seyr-i sâgar lutfunu devr-i zemânda görmedik
Necati Bey

seyr-i sahrâ: Sahra dolaşması.

Ferhâd’a zevk-ı sûret
Mecnûn’a seyr-i sahrâ
Bir râhat içre herkes ancak benim belâda
Fuzûlî

seyr-i semend-i sırr: Sır atının seyri.

Seyr-i semendi sırrına meydân-ı aşk teng
Pervâz-ı mürg-i fikretine lâ-mekân fezâ
Şeyhi seyr-i Skender: İskender’i seyretme.

Ab-ı Hayât olmayıcak kısmet ey gönül
Bin yıl gerekse
Hızr ile seyr-ı Skender et
Zeynep (Zeynünnisa Hanım)

seyr-i tabîî: Normal seyr.

Şol taraftan nenin zirvesi tekmîl çürümüş
Hastalık seyr-i tabiîsini almış, yürümüş
Mehmet Akif

sâir: 1. Seyreden, harekette olan, yürüyen; geçen, dolaşan. 2. Bir şeyden arta kalan şey. 3. Diğer, başka. zıll-ı mübhem-i sâir, o mevceler, o cibâl
Birer misâl-i emeldir ki reh-güzârında
Tevfik Fikret
Şu pâre pâre bulutlar ki gökte sâirdir
Ukûsu makberdir bin mezârı şâirdir
Kemalzâde Ekrem Bey

seyrân: Gezip dolaşma, bakıp seyretme.

Giryân giryân kılırdı seyrân
Hayrân hayrân gezerdi heryan
Fuzûlî
Cemşîd-i kerem-pîşe ki seyrâna çıkınca
Hûrşîdgibi hâk-i rehin ferşi zer eyler
Nef’î
Bir gülün bin hârı, bir yârin nice ağyârı var
Alem-ı Lâhût’a baksın özge seyrân isteyen
Hanîf (İbrahim)
Sevdiğim cânâ yolunda hâke yeksân olduğum Îddir çık nâz ile seyrâna kurbân olduğum
Nedim

seyrân-ı Mısr: Mısır’ı dolaşma.

Gönül subh-ı cemâlin gördü zülf-i şâmdan geldi
Müsâfirdirşehâ seyrân-ı Mısr’a
Şâm’dan geldi
enverî

seyrân-geh: Seyran yeri.

Ol ki hilâl kadrini bedr etmek isteye
Seyrân-geh-i sipihr-i murâdı dolanmalı

seyyâr: Daima ayakta gezip dolaşan.

Maksada ermek için fikren olurken seyyâr
Yolların cümlesini tecribe eyler hûş-yâr
Abdülhak Hâmit

seyyâre: Güneşin etrafında dönen ve ondan ışık alan gezegenler. c. seyyârât.

Seyyâreden heyâkil-i nûr astı boynuna
Kıldı sipihri dehşet-i şemşîri bî-karâr
NeVî
Çıkmadan seyre sipihrin sû-be-sû seyyâresi
Dîde-igiryânımın yıldızları seyyâr idi
Üsküdarlı Hakkı Bey

seyyâre-i arz: Arzın seyyaresi.

Seyyâre-i arzı târık olmuş
Yükseklere doğru âzim oldun
Muallim Naci

seyyâre-i eşk: Gözyaşı yıldızları.

Burc-ı çeşmimden olur seyyâre-i eşkim revân
Her kaçan ol âfitâbım dîdeden pinhân olur
Zâti

seyyâre-veş: Seyyare gibi.

Hink-igerdûn-gerd ile seyyâre-veş seyr eylesen
Devlet ü baht u şeref önünce olurpeyk-i râh
nizami

seyyârât: Seyyareler.

Dağ demez, taştır demez çarpar; ne coşkundur bu kan
Sanki seyydrdtı kopmuş bir semâdır çağlayan
Midhat Cemal Kuntay

seyrân: bk. seyr.

seyyâh: bk. seyâhat.

seyyâl: Ar. Seyelân’dan; akıcı, akan.

Yalnız bu derin gökte senin açtığın izler
Bir gizli gamın şehka-i seyyâlini gizler
ahmet Hâşim

seyyâle: Su gibi akan şey, mayi, sıvı.

Mey âteş-i seyyâledir mînâ kadehle lâledir
Yagonca-i pür-jâledir açmış nesîm-i subh-dem
Nef’î
Meh bile zucretle âgûşunda ağlar hâlenin
Gönlüme te’sîri olmaz âteş-i seyyâlenin
Recaizade Ekrem

seyyâr: Çllr) bk. seyr.

seyyâre: bk. seyr.

seyyiât: Ar. Seyyie ve sû’ in çokluğu.

Dalmışam bahr-i şekâvet içre kârım seyyiât
Yâ İlâhî sen hidâyet eyle bana ver necât
İkbalî, Meftunî (Sultan II. Mustafa)

seyyib, seyyibe: Ar. Dul kadın. c. seyyibât.

seyyibât: Seyyib’ler.

Seyyibât olsa dahi ma’mûre
Alagör bâkire-i bâkûre
Sünbülzade Vehbi

seyyid: Ar. 1. Hz. Muhammed’in torunu
Hz. Hüseyin’in soyundan olan kimse. (Hz. Hasan’ın soyundan gelenlere de “şef denir.)
2. Efendi, ileri gelen, bey; ağa; başkan. c. sâdât.

Öyle bir seyyid ki zâtı fahr-i sâdât-ı kirâm

Ey hâme-i nâkıs-beyân başla duâ-yı seyyide
Etsen de sarf-ı iktidâr durma senâ-yı seyyide

Seyyid-i asfiyâ-yı emcâd’
Şeref ve haysiyet sahibi temiz kişilerin seyyidi (Hz. Muhammed ‘s. a. s. ’)
Ey Hüsrev-i taht-gâh-ı irşâd
Ey seyyid-i asfiyâ-yı emcâd
Vassâf

seyyidü’l-beşer: İnsanoğlunun seyyidi (Hz. Muhammed ‘s. a. s. ’)
Taş bağladı mecâ’a ile batn-ı pâkine
Dünyâya rağbet eylemedi seyyidü’l-beşer
Ziyâ Paşa
Seyyid-i nev’-i beşer: İnsanoğlunun seyyidi, efendisi, ulusu. (Hz. Muhammed ‘s. a. s. ’)
Seyyid-i nev’-i beşer deryâ-yı dürr-i ıstıfâ
Kim sepiptir mu’cizâtı âteş-i eşrâre su
Fuzûlî
Seyyidü’l-verâ: Peygamberlerin sonuncusu. (Hz. Muhammed ‘s. a. s. ’)
Ayât-ı muhkemât ile te’dîbişercinin
Hak’tan müeyyed oldu eyâ
Seyyidü’l-verâ
Lamiî Çelebi

sâdât: Seyyid’ler, bir kavmin büyükleri. 2. Nesil ve nesep bakımından
Hz. Muhammed peygambere yakın olan kimselere verilen isim.

sâdât-ı kabîle: Kabilenin seyyitleri.

Sâdât-ı kabîle oldular cem’
Bu re’y-i rezîneyaktılarşem’
Şeyh Galip

sâdât-ı kirâm: Büyük seyyitler.

Hâdim-i halka-be-gûş dürrü sâdât-ı kirâm
Bende-i bâr-gehi cûdî hezârân çelebi
Nazîm (Yahya)

sezâ: Far. Uygun, münasip, yaraşır.

Bihterîn-i vüzerâ âsaf-ı sânî ki sezâ
Nâmına eyler ise cevher-i evvel ikrâm
Nâbî
Seyf-ı İslâm’a değil sâika ta’bîri sezâ
Öyle bir sâika indirmedi takdîr henüz
Muallim Naci
Nazar olunsa veli dîde-i hakikatle
Alâka-i dil ü cân olmaya sezâ nesi var
Ziyâ Paşa

sezâ-yı hâhiş: İstenmeye layık.

Tasavvurumda dahi himmetim olup mâni
Sezâ-yı hâhiş olur bir emel beğendiremem
Şeyh Galip

sezâ-yı kadd-i tahsîn: Övülen boyuna uygun.

Yine ol şeh sezâ-yı kadd-i tahsîn görmedi
Nâbî
Perend-i şir-i rengînim bugûne hoş-kumâş ettim
Nâbî

sezâ-yı merhamet: Merhamete uygun.

Bilmezem bu hilkat-i âlemde mi insâf yok
Olmadım mı yoksa ben hâlâ sezâ-yı merhamet
Avnî sezâ-yı mürg-i dilGönül kuşuna layık.

Gonca-i vaslı dilersen hâr sezâ-yı mürg-ı dil
Semt-i kûy-ı yâre var gül-zâr-ı vahdet ondadır
Âdile Sultan

sezâ-yı reşk: Kıskanılmış uygunluk.

Hani ol dem ki leb-i yâre leb-nihâde idim
Sezâ-yı reşk olacak rütbeden ziyâde idim
Nâbî

sezâ-yı tîğ: Kılıca layık.

Sezâ-yı tîğ olur haddin tecâvüz eyleyen mûlar
Onunğçin tîğden âzâdedir müjgân ü ebrûlar
Nâbî

sezâ-vâr: Uygun, münasip, yaraşır.

Sezâ-vâr olmaz ol sadra eğer
Dârâ eğer
Behmen
Bu dil yârin serîridir verilmez bir yol ağyâre
Muradî (Sultan III. Murat)
Ey benim derdimi düşvâr gören
Ey beni ta’na sezâ-vârgören
İsmail Safa
Feyyâza buhl nisbeti hâşâ revâ değil
Hikmet hemen o lutfa sezâ-vârlıktadır
Nâbî

sezâ-vâr-ı sücûd: Secdenin uygunu.

Kbletü’l-halk afâf-ı melekût olmuş idi
Olmadan kaleb-i salsal sezâ-vâr-ı sücûd
Yenişehirli Avni

sıbg, sıbga, sabg: Ar. 1. İçine boya veya kumaş batırılan boya kovası. 2. Din, mezhep. 3. Hristiyanların vaftizi.

sıbgatu’llah: Allah’ın boya kabı.

Benzemez reng-i ruh-i yâra melâhatte yine
Sıbgatu’llah ise ger nakş-ı bîhîn-iyâkût
Hersekli Arif Hikmet

sıbt: Ar. Torun. c. esbât. sıbt-ı Ahmed
Hz. Muhammed’in torunu.

Anıp ahvâl-i sıbt-ı Ahmed’i aşr-ı Muharrem’de
Yezîd ü kavmine kim la’net etmezse
Yezîd olsun
Kâzım Paşa
(Koniçeli Musa)

sıbt-ı şehinşâh-ı mülk ü dîn: Din ve ülke şahının torunu.

Çün düştü hâke sıbt-ı şehinşâh-ı mülk ü dîn
Sarsıldı bîm ü haşyet ile tâk-ı heftmin
Üsküdarlı Hakkı Bey

sıbteyn: Hz. Muhammed (s. a. s.)in torunları, Hz. Hasan ve
Hz. Hüseyin için kullanılır.

Midhat-i sıbteyn ile verdikçe ben ma’nâya reng
Bâğ-ı hüznün gül-nihâli sebz ü âlîdir sözüm
Yenişehirli Avni
Şâh-ı kevneyn ü imâmü’l-haremeyn
Cedd-i sıbteyn ü Nebiyyü’l
Sakaleyn
Hakmî sıbteyn: bk. sıbt.

sıddîk: bk. sıdk.

sıdk: Ar. 1. Doğruluk, gerçeklik. 2. İç, yürek temizliği.

Çün var idi mestlikte lâfım
Tâ anlana sıdkım u hilâfm
Fuzûlî
Pâk idi sıdk u safâ âyînesiydi sîretim
Rû-nümâ olmazdı anda bed-sigâlin sûreti
nevres-i Kadim
Bu da nâdir bulunur âlemde
Kalmamış sıdk u vefâ âdemde
Sünbülzade Vehbi
Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk u selâmetten
Çekildik izzet ü ikbâl ile bâbı hükûmetten
Namık Kemâl

sıdk-ı daVâ-yı hulûs: Temizlik davasının doğruluğu.

Gönüldür sıdk-ı daââ-yı hulûsa şâhid âdil
Miyân-ı râst-gûyânı muhabbette yemîn olmaz

sıdk-ı derûn: İçten gelen bağlılık.

Öpüp kitâb-ı ruhun eyledim hezâr kasem
O şûha sıdk-ı derûnum inandırıncaya dek
Nâbî

sıdk u vefâ: Doğruluk ve sadakat.

Bu da nâdir bulunur âlemde
Kalmamış sıdk u vefâ âdemde
Sünbülzade Vehbi

sadakat: Dostluk, içten bağlılık, vefalılık, yürek doğruluğu.

İnsâna sadâkat yakışır görse de ikrâh
Yardımcısıdır doğruların
Hazret-ı Allah
Ziyâ Paşa

sadâkat-semîr: Doğruluk meyvesi.

Keşf eyleyince sonra bu mâ-fi’z-zamîrini
Gördük nedir vezîr-i saddkat-semîrini
Abdülhak Hâmit
Bey

sâdık: 1. Doğru, gerçek. 2. İçten bağlılığı olan. c. asdıka.

Bende
Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dddı var
Âşık-ı sâdık benim
Mecnûnun ancak adı var
Fuzûlî
Sâdık görünür kisvede erbâb-ı hıyânet
Mürşid sanılır vehlede ashâb-ı dalâlet
Ziyâ Paşa
Geh var deyip ağzınagehî yok dese âşık
Bu sözde ne kâzib der ona kimse ne sâdık
Refikî sâdıku’l-vacd: Sözünde duran.

Sâdıku’l-va’d olur ehl-i himmet
Şimdi ol zümrede vardır kıllet
Sünbülzade Vehbi
asdika: Sâdık’lar.

Bir acîb âlemdeyiz rif’atte hep ehl-i hilâf
Kavline f’li muvâfk asdika eksilmede
Bağdatlı Ruhi
Merâsim meclis-i üns-i sebük-rûhâna sıklettir
Miyân-ı asdıkada şart-ı ülfet terk-i külfettir
Hersekli Arif Hikmet

sıddîk: 1. Çok doğru ve sözünün eri kimse. 2. Hz. Ebubekir’in lakabı.

Bâ-husûs ol reh-i tahkîka refik
Zıll-ı Hakk-ı Hazret-ı Sıddîk-i atîk
Hakanî

sıddîk-i azîmet: Gidilen doğru yol.

Tarîkinde delîl ister isen sıddîk-i azimettir
Olur her hatvede bir nakş-ı pây-i reh-nümûn peydâ
Ziya Paşa

sıfat: Ar. Vasf’tan; 1. Hâl, keyfiyet, şekil, suret, varlık. 2. Nişan, alamet. 3. Yüz, çehre; kılık. 4. Bir şeyin veya bir şahsın hâli. 5. Unvan, lakap. 6. gr.

Sıfat. 7. “gibi, şeklinde” anlamlarında kelime sonuna gelerek birleşik kelimeler yapar. c. sıfât.

Gözünün ağı beyâz idi katı
Kâbil-i vasf değildir sıfatı
Hakanî
Tahsil edersin ma’rifet buldun erenlerden sıfat
Hak’tan olursun mültefid dinle sadâ-yı “bi’ş-nev’i”
Esrar Dede

sıfat-ı hüsn: Güzel yüz.

Sıfat-ı hüsnün eder haste
Fuzûi ne aceb
Hüsn-i güftârda ger eylese
Hassân ile bahs
Fuzûlî

sıfat-ı rezm: Savaş şekli.

Sıfat-ı rezmini gûş edene suhriyye gelir
Harf-ı Dârâ vü Skender sühan-ı Giv ü Peşen
Nedim

sıfât: Sıfat’lar. Îzid serîr-i hüsne seni kıldı pâdişâh
A’lâ kemâli zâtike fi ahseni’s-sıfât
Fuzûlî (Allah seni güzellik tahtına padişah etti.

Zatının tamlığını sıfatların en güzelleri içinde yükseltti.)
al-sıfat: Kırmızı renkli.

Tûtî-i al-sıfat yine sürâhîden akıp
Âşiyân-ı kadehe indi süzüldü mey-i nâb
Rızayi
Âyîne-sıfat: Ayna şeklinde, ayna gibi.

Âyîne-sıfat sîr olamazsın bu suverden
Etsen ne kadar âlem-i dünyâyı temâşâ
Tâlip (Bursalı Mehmet)
bağdâd-sıfat: Bağdat gibi.

Kaldı keçkûl be-kef sâil-ı Bağdâd-sıfat
Bâb-ı dâdında ilâhî okuyup
Bermekiyân
Şinasi
bâkî-sıfat: Baki gibi.

Bâkî-sıfat verdin elem ettin gözüm yaşını yemm
Kıldın garîk-i bahr-i gam deryâlara saldın beni
Bâkî
cellâd-sıfat: Cellat gibi.

Kıldı âşıkları cellâd-sıfat tîr-i müjen
Var mı bir haste ki ol tu’me-işemşîr değil
Cinânî
cû (y)-sıfat: Irmak gibi.

Cû-sıfat her dem ki nahl-i ka metin yâd eylerim
Baş urup derdinle taştan taşa feryâd eylerim
Namık Kemâl
deryâ-sıfat: Deniz suyu gibi.

Sâhili yok
Lâmi’î gördüm bu derd ü hayretin
Acıyıp deryâ-sıfat bî-hadd ü pâyân ağladım
Lamiî Çelebi
fârûkî-sıfat: Ayırt edici özellikli.

Dâver-i sâhib-i adâlet şâh-ı fârûkî-sıfat
Mâhî-i zulm ü dalâlet hâmî-i şer’-i mübîn
Ziyâ Paşa
ferişte-sıfat: Melek huylu.

Gönlünde kaldı hayâlin gel ey ferişte-sıfat
Hezâr
Dâî gibi kul sanagulâm olsun
Ahmed-ı Dâî
ferrâş-sıfat: Hizmetçi gibi.

Yine ferrâş-sıfat destine cârûb almış
Ki ede hidmet hâk-i der-i dâver sünbül
Bâkî
Fuzûlî-sıfat: Fuzûlî gibi.

Habs-i hevâda koyma
Fuzûlî sıfat esir
Yâ Rab hidâyet eyle tarîk-ı fenâ bana
Fuzûlî
gûy-sıfat: Top gibi.

Düştükçe hâke gûy-sıfat kelle-i adüvv
Pây-ı semendi tut ki ona savlecân olur
Nef’î
Hâtem-sıfatâ: Ey Hâtem-ı Tâ (î) gibi cömert unvanlı olan.

Hâtem-sıfatâ tab’ u dil ü dest-i kerîmin
Deryâ-yı himem kân-ı kerem ebr-i atâdır
Nedim
hayvân-sıfat: Hayvan gibi.

Sa’y kıl ilm-işerif şeb ü rûz
Kalma hayvân-sıfat ol ilm-âmûz
Nâbî
Hindû-sıfat: Hintli gibi.

Hâlin ki zülfüne dolaşıp alnına ağar
Hindû-sıfat kemend ile eyvâna kasd eder
Şeyhi
hûrşîd-sıfat: Güneş gibi.

Hûrşîd-sıfat rûşen eden âlem-i cânı
Vasfı ruh-ı cânân ile
Zâti gazelidir
Zâti
jâle-sıfat: Çiy tanesi gibi.

Sahn-ı gül-zâra düşersen yeridir jâle-sıfat
Nevbahâr oldu gül açıldı güzellendi çemen
Bâkî
kej-düm-sıfat: Eğri görünüşlü.

Taylasânına dolaşma zâhidin ey rind olan
Kıl hazer kej-düm-sıfattır zehri kuyruğundadır
Hamdullah Hamdi
kûh-sıfat: Dağ gibi.

Bunca kim kûh-sıfat başıma taşlar urulur
Dîde-i bahtım uyanmaz ne ağır uykuludur
Fuzûlî
lâle-sıfat: Lale renginde.

Gül gibi hurrem ü handân ola rû-yı bahtın
Sâgar-ı âvşin ola lâle-sıfat cevher-dâr
Bâkî
mâr-sıfat: Yılan gibi.

Tiryâktir çün leb-i dil-ber ne gam ey dost
Zülf-i siyehin mâr-sıfat gerçi semi var
Muhibbî
Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)
mecnûn-sıfat: Mecnun gibi.

Dilâ
Mecnûn-sıfat uryân-ı ışk ol pîrehenden geç
Belâ meydânının gerçek şehidiysen kefenden geç
Hayâlî Bey
mesîhâ-sıfat: Mesih gibi.

Ruh-bahş oldu
Mesîhâ-sıfat enfâs-ı bahâr
Açtılar dîdelerin hâb-ı ademden ezhâr
Bâkî
nâfe-sıfat: Nafe sıfatlı.

Her ki leylî saçın âşüftesidir nâfe-sıfat
Post-pûş olur ü Mecnûn gibi sahrâya düşer
Nizamî
nâs-sıfat: İnsan sıfatı.

Eyleme inkâr gizli nice bin vardır velî
Nâs-sıfat ile sıfatlanır bilinmez evliyâ
Âdile Sultan
nergis-sıfat: Nergis gibi.

Cür’a-rîz olsa eger gül-şene câm-ı keremin
Tuta nergis-sıfat elde kadeh-i zer sünbül
Bâkî
pervâne-sıfat: Pervane gibi.

Yan âteşe pervâne-sıfat eyleme efgân
Ey âşık-ı miskîn budur âdâb-ı muhabbet
Şeyhülislam Yahya

sâye-sıfat: Gölge gibi.

Dilersen olmağa gün gibi âsumân-rif’at
Yüzünü sâye-sıfat hâk-i râh ol yire ur
Hayâlî Bey

semender-sıfat: Semender sıfatlı.

Gördü ki pertâb-ı semender-sıfat
Hemser-i âteş-kede-ı Sûmnât
Nâbî

sünbül-sıfat: Sünbül şeklinde.

Nükhet-i zülfünle geldikçe nesîm-i nev-bahâr
Turra-i sünbül-sıfat âşüfte-hâl eyler beni
Nedim

sütûde-sıfat: Övülmeye layık.

Güşâde-baht ü kavî tâli ü bülend ikbâl
Huceste zât u sütûde-sıfat u pâk-nihâd
Nefi

şâne-sıfat: Tarak gibi.

Çok aradım taradım şâne-sıfat çâk oldum
Bulmadım mislini ol turra-i anber-bûnun
Seyyit
Sabri

şeytân-sıfat: Şeytan şeklinde.

Çıkarır âdemi şeytân-sıfat cennetten
Şâh-ı gendüm gibi ol kadd-i nihâli küçücük
Neşet (Hoca Süleyman)

şîrîn-sıfat: Şîrîn görünümlü.

Hüsrev-i eflâkdır destinde san bâz-ı sefid
Yayınur
Şîrîn-sıfat havz içre bî-mi’zer güneş
Lamiî Çelebi

tîr-sıfat: Ok gibi.

Çün râh-ı Hak’ta tîr-sıfat müstakimsin
Nusret ederse tan mı izin tozuna sabâ
Lamiî Çelebi

tuğra-sıfat: Tuğra şeklinde.

Ulüvv-i kadr ile tuğra-sıfat müdâm olsun
Bülend-mertebe vâlâ-mahal refüş-şân
Cmânî
uşşâk-sıfat: Âşıklar gibi.

Hammâm ki âyîne-i sîmîn-bedenândır
Uşşâk-sıfat âteşi kalbinde nihândır
Nâbî
ümmîd-sıfat: Ümit işareti.

Çeşm-i âşık gibi fevvâreleri pür-cûşiş
Târ-ı ümmîd-sıfat âbı kesilmez kat’â
Nâbî
zerre-sıfat: Zerre kadar.

Dil zerre-sıfat şevk ile girse ne ola raksa
Olduk yine bir pençe-i hurşîde rübûde
Nedim

sıfr, sıfır: Ar. Hiç, sıfır. c. asfâr.

Olur bidâyet-i sıfır intihâ-yı her asfâr
İ’dâd-ı fazl u kemâlâtın edemez ma’dûd
Sâmi sıfr-ı ma’kûs: Akseden sıfır.

Bahşiş-i nâ-be-mahal cûddan olmaz ma’dûd
Sıfr-ı ma’kûs ile artar mı hesâbı rakamın
Beliğ
asfâr: Sıfır’lar.

Olur bidâyet-i sıfır intihâ-yı her asfâr
İ’dâd-ı fazl u kemâlâtın edemez ma’dûd
Sâmi asfâr-ı ulûf-ı erkâm: Rakamların dağıtım sıfırları.

Neyyîr-i menkıbet-i vasfın olunmaz ta’dâd
Olsa encüm kadar asfâr-ı ulûf-ı erkâm
Hâzık

sıhha, sıhhat: Ar. 1. Gerçeklik, doğruluk. 2. Sağlık, sağlamlık. 3. ed. Sözün yanlış ve eksik olmaması.

Derdin ile yatan hastelere âfiyet olsun
Zehr-i gamını nûş edenin cânına sıhha
Behiştî
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi
Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)
Sıhhat gibi bîmâr-ı gama geç geliyorlar
Öldürdü bizi nâz-ı etıbbâ ne belâdır
Sâbit
Bilmedik zevk-ı visâlin, çekmeyince firkatin
Olmayınca hasta, kadrin bilmez insân sıhhatin
Fıtnat
Hanım

sıhhat-i ahbâr: Haberlerin doğruluğu.

Hecr bîmârı tenim bâd-ı sabâdan dem-be-dem
Sıhhat için sıhhat-i ahbânn eyler ârzû
Fuzûlî

sıhr: Ar. 1. Kız alıp vermede akraba olan kimse (enişte). 2. Evlenmekle meydana gelen yakınlık.

sıhr-ı güzîn: Seçkin yakınlık.

Gelip bu meclise fasl-ı bahâr-veş kıldın
Misâl-i gül dil-i sıhr-ı güzînin handân
Nedim

sıhr-ı Nebî: Peygamber yakınlığı.

Sana kaldı meded ü merhamet ey sıhr-ı Nebî
Ne düşerse onu kıl şânına bast u temhîd
Kâzım sıkl, sıklet: Ar. Ağırlık, yük; sıkıntı.

sıkl-i tekellüfât: Külfetli işlerin ağırlığı.

Zaîf ü acz ile sıkl-i tekellüfâta hamûl
Zalûm ü cehl ile himl-i emânete hammâl
Şeyhi

sıklet: 1. Ağırlık, yük. 2. Sıkıntı. c. eskâl.

Dâr-ı dünyâ bir misâfir-hânedir belli beyân
Sıklet imiş kişiye bu dünyede zînet denen
Ümmî Sinan
Bir gazel söylesen olmaz mı berây-ı hâtır
Ne kadar sıklet ise nazm-ı mukaffâ-yı adem
Akif Paşa
Bende-i pîr-i harâbâtım ki yoktur sıkleti
Zâhid-i zerrâkın olsun ilmi de irfânı da
Şeyh Galip
İdrâk-i maâlî bu küçük akla gerekmez
Zîrâ bu terâzû o kadar sıkleti çekmez
Ziyâ Paşa
Nedir hevâdaşu a’sâbı öldüren sıklet
Bu bir teneffüs-i gûl-i cahîm pür-dehşet
Kemalzâde Ekrem Bey

sıklet-i âr: Utanma ağırlığı.

Âşık ım âşıka şûrîdelik a’lâ yaraşır
Pek denâet görünür sıklet-i ârı çekemem
Nef’î

sıklet-i bâr-ı kasâvet: Kasvetli yükün ağırlığı.

Cebra’il olsa dahi hem-dem-i gayret-kârım
Sıklet-i bâr-ı kasâvet yine gitmez benden
Yenişehirli Avni

sıklet-i dest-i nabz: Nabız elinin ağırlığı.

İki parmağı arasında ecel
Verir sıklet-i dest-i nabza halel
Keçecizade İzzet Molla

sıklet-i peşmîne: Sufi elbisesinin ağırlığı.

Çekse ne aceb sıklet-ipeşmineyi zâhid
Meşhûr meseldir hara olsun mu semer bâr
Seyyit Vehbî

sıklet-i tâc u kabâ: Taç ve elbise ağırlığı.

Zâhidâ o denlü sıklet-i tâc ü kabâ ile
Uçmak ümîdin etmez idi ebleh olmasa
Nergisî sıklet-i tekfîn: Kefenlemenin ağırlığı.

Bir aceb feyz-i mücerred var ki tîğ-ı gamzede
Sıklet-i tekfinden etmiş şehîdân insilâh
Memduh Paşa

sıklet-keş: Yük taşıyan, ağırlık çeken.

Çâbük-ter olduğungam-ı nâ-geh-res-i heves
Sıklet-keş-i misâfr-i bigâh olan bilir
Nâbî sıklet-keş-i müsâfir-i bî-gâh: Zamansız misafirin ağırlığı.

Çâbük-ter olduğun gam-ı nâ-geh-res-i heves
Sıklet-keş-i müsâfir-i bi-gâh olan bilir
Nâbî

sakil: 1. Ağır. 2. Sıkıntılı, can sıkıcı. 3. Çirkin. c. sükalâ, sikâl.

Bârını gerden-i ahbâba edenler tahmil
Ne kadar olsa sebük-rûh olur elbette sakil
Koca Râgıp Paşa
Varma çağrılmadığın yere köpek gibi hemân
Kovmasınlar seni mecliste sakil olma sakın
Havayî
eskâl: Sıkal’ler, ağır yükler, ağır şeyler.

Ba’zı cerrâr da şâir geçinir
Cerr-i eskâlde mâhirgeçinir
Sünbülzade Vehbi
eskâl-i mihnet: Sıkıntının en ağırı.

Visâlin
Kâ’be’sine mushaf-ı ışkınla azm ettim
Ter-i mahfel gibi eska: l-i mihnetten beri oldum
behiştî

sükalâ: Sakîl’ler.

Gerdûn-ı dûn bizi sükalâdan şümâr eder
Takvim-i ûtibârda mahzûrlardanız
Nâbî

sımâh: Ar. Kulak deliği; kulak.

sımâh-ı cân: Can kulağı.

Güzâr-ı bâ-şitâb-ı ömrü işrâba gelir dâim
Leb-i cûda sımâh-ı câna cûş-ı âbtan feryâd
Koca Râgıp Paşa
Sımâh-ı cânıma hâtiften erdi bu târih
Ola bu cisri karin-i kabûl-ı Rabb-ı Vedûd
Şeyhülislam Yahya
(1043 = 1633)

sımâh-ı gonca: Goncanın kulağı.

Girse sımâh-ı goncaya ma’nâ-yı râz-ı aşk
Mecbûr olur mu san’at-ı tekrâra andelib
Keçecizade İzzet Molla

sımâh-ı rûh: Ruh kulağı.

Olunca âil-i keder bu fıtrat-semâ-hârem
Dolar sımâh-ı rûha bi-nihâye uhrevi nağam
Kemalpaşazâde Ekrem Bey
İner birer birer iner
Kebûterân-ı âsmân
İner sımâh-ı rûhuma
Cenap Şahabeddin sınf, sınıf: Ar. 1. Çeşit, cins. 2. Bir sanat ve meslekten olan. 3. Okullarda ders görülen yer. c. sunûf, esnâf.

Ameliyyâta çıkarken sınıf, on gün evvel
Bu da gelmez mi?
Dedim: “Kim dedi, oğlum, sana. gel?
Mehmet Akif

sınıf-ı ehl-i dil: Gönül ehli sınıfı.

Bu kadar nazma da mu’ciz denilir böyle iken
Sınıf-ı ehl-i dil ü tab’a kerem çarh-ı leim
Nef’î
esnâf: 1. Sınıflar, sıralar, yollar. 2. Cinsler, nev’ler, türlüler. 3. Sanat ehli toplulukları.

esnâf-ı ümem: Ümmetin cinsleri.

Ol âfitâb-ı saltanat ol şehsüvar-ı memleket
Cem-bezm ü Hatem-mekrümet memdûh-ı esnâf-ı ümem
Nef’î

sunûf: Sınıflar. sunûf-ı tâze-gûyân: Yeni söyleyenler sınıfı.

Vekilimdir benim
Vehbi-i mu’ciz-dem beyân etsin
Sunûf-ı tâze-gûyânı gürûh-ı yâve-destânı
osmanzade Tâib

sırât: Ar. 1. Yol. 2. Cehennemin üzerinde kurulan, kıldan ince kılıçtan keskin köprü.

Eğer ben hastanın elin alırsın
Sırâtın köprüsün geçmek değil mi
Şeyyat Hamza
Vuslatın cennettir ehl-i aşka hicrânın cahîm
Ey kıyâmet-kadd oluptur arada aşkın sırât
Bağdatlı Ruhi
(oluptur: olmuştur)

sırât-ı müstakîm: Doğru yol.

Nuri yâ
Mevlâ sırât-ı müstakîmin bildirip
Mürşid-i râh-ı necât olduk gelen gelsin beri
Nuri

sırr, sır: Ar. Gizli tutulan veya gizlenmesi gereken şey, sır. c. esrâr.

Bakınca dîde nûruna ziyâ bulur bu cism ü cân
Mir’ât-ı kalbi müncelî kıl sırr ile dîdârıgör
Âdile Sultan
Tıfl-ı ma’nî zikr-i kalbîpîr yüzünden tahsîl edip
Sırr ilinde kalb-i selîm bulmayan insân değildir
Ümmî Sinan

sırr-ı akl: Aklın sırrı.

Kîl ü kâl-i aşkı hâmûş olmayınca bilmedim
Sırr-ı aklı mest ü medhûş olmayınca bilmedim
Fehim-ı Kadim (Uncuzade) sırr-ı aşkaşk sırrı.

Ney gibi bir âşık-ı dem-sâz buldum kendime
Sırr-ı aşkı söylerim hem-râz buldum kendime
Şeyhülislam Yahya
Sırr-ı aşk etmez tekevvün her dil ü her sînede
Sen onu ister isen telkîn-i îkânda ara
Necip (Sultan III. Ahmet)

sırr-ı âyet-i Kur’ân: Kur’an ayetinin sırrı.

Ya sevâd-ı nüsha-i sun’-ı İlâhîddir ki dil
Dikkat etse anda sırr-ı âyet-ı IKur’ân bulur
nef’î

sırr-ı bûy: İçte gizli olan koku.

Keşf-i râz etmez salâbet-kâr olan kable’l-fenâ
Yanmadıkça anber etmez sırr-ı bûyun âşikâr
Vâhit Paşa
(Mehmet)

sırr-ı cân: Can sırrı.

Dîde-i cân ile seyr et sen yedi deryâları
Mevclerinden gark-ı nûr ol başka sırr-ı câna gel
Âdile Sultan

sırr-ı cenâbân: Büyüklerin sırrı.

Hem eder ta’na tahammül, hem olur sırr-ı cenâbân
Düşmene har mı desem ya büz-ı Ahfeş mi disem
Münif

sırr-ı cilve-i aşk: Aşk cilvesinin sırrı.

Mağrûr-ı dâniş olma edîb ü halîm isen
Bildin mi sırr-ı cilve-i aşkı alîm isen
Hersekli Arif Hikmet

sırr-ı dehen: Ağız sırrı.

Nokta-i misk gibidir lebinin hâli meğer
Şübhedir kimseye keşf olmadı sırr-ı deheni
İbni Kemâl

sırr-ı deryâ-yı sühan: Söz denizinin sırrı.

Dürr-i şeh-vâr-ı mezâmîn ile memlû sînem
Dil-i pür-cûş u hurûşum sırr-ı deryâ-yı sühan
Sünbülzade Vehbi

sırr-ı dil: Gönül sırrı.

Sırr-ı dili eczâ-yı beden derke ne kâdir
Tahsîs-i mezâyâsını ta’mîm ne mümkin
Nâbî

sırr-ı ekber: En büyük sır.

Eyâ mahbûb-ı Hak zât-ı şerîfin sırr-ı ekberdir
Seninle sadr-ı sarây-ı risâlet çünkü efhardır
Necip (Sultan III. Ahmet)

sırr-ı ene’l
Hak: “Ene’l
Hak” sırrı.

Mansûr’u zîver-i serdâr edecektiler
Sırr-ı ene’l
Hak’ı diyicek ipe çektiler
Hezârî (Antakyalı Mustafa Münif) (diyicek: deyince)

sırr-ı gayb: Bilinmeyen sır.

Sırr-ı gaybım dîdeden dilden nihân-ender-nihân
Ben zuhûr etsem olur dünyâ vü ukbâ bî-nişân
Namık Kemâl

sırr-ı hafî: Gizli sır.

Bu meseldir bilmeyen katındadır ceng ü cidâl
Sırr-ı hafiyi bilen
Zâtî yavaş oldu yavaş
Zâti sırr-ı hikmet: Hikmet sırrı.

Bu sırr-ı hikmeti idrâk mümkün olmadı âh
Nedir bu hikmetin ey lâ-yezâl olan
Ma’bûd
Nâzım Paşa

sırr-ı insân: İnsanın sırrı.

Sinân Ümmî fenâ fahrı erelden sırr-ı insâna
Bekâbi’l-lâh maka-mının binâsından yapar elfâz
Ümmî Sinan

sırr-ı insâniyyet: İnsanlık sırrı.

Kesb-i feyz-i âdemiyyetdir gerek her âdeme
Sırr-ı insâniyyete gelmez şeref emvâl ile
Leskofçalı Galip

sırr-ı kader: Kader sırrı.

Hükmün ceridesinde zihnin teemmül etse
Sırr-ı kader içinde kalmaya kılca müşkil
Nizami sırr-ı kalb: Kalp sırrı.

Nice yerlerde gördüm ey evbâş
Sırr-ı kalbimi eyledin senfâş
Fuzûlî

sırr-ı kitâb-ı kevn: Kâinat kitabının sırrı.

Sırr-ı kitâb-ı kevne ibretle nâzır olsan
Bi-gânede yok ammâ hep âşinâ değildir
Nâbî

sırr-ı mahabbet: Sevgi sırrı.

Esrâr o rütbe sakla ki sırr-ı mahabbeti
Leb-huşk-ı deşt-iye’sepeyâm-ı serâb ver
Esrar Dede

sırr-ı maiyyet: Beraberlik sırrı.

Dü âlemde cemâl-ı Bâri’den mahcûb olursun sen
Eğer zevk almaz isen
Gaybiyâ sırr-ı maiyyetten
gaybî

sırr-ı meknûn: Dizilmiş sır.

Hep işârât sudûr-ı hükmü nâtıktır
Vaz’-ı mizân tekâbülde bu sırr-ı meknûn
Münif sırr-ı Mesîhâ: Mesiha’nın sırrı.

Bir demde kılar bin dil ü cân mürdesin ihyâ
La’line zuhûr etti meğer sırr-ı Mesihâ
İbni Kemâl

sırr-ı muğlak: Anlaşılmaz sır.

Sırr-ı muğlak metn-i haksın sana yetmez mi bu şân
Hep kitâb-ı âs-mâni seni şerh eyler hemân
Gaybî

sırr-ı nihân: Gizli sır.

Mün’akis âyine-i tabHmda nakş-ı kâinât
Sûret-i ma’nide bir sırr-ı nihân olmaz bana
Ziyâ Paşa

sırr-ı pinhân: Gizli sır.

Ey Sinân Ümmi ömür harc etme nâsût ehline
Arifâne yek nazar kıl sırr-ı pinhân eylegil
Ümmî Sinan

sırr-ı semâvât: Göklerin sırrı.

Keşf ola sırr-ı semâvât ilegayb-ı arzın
Ger ola gözlerime sürme ayağın tozu
Nizami sırr-ı tevhîd: Tevhit sırrı.

Sırr-ı tevhidin rumûzun nefy ile isbâtta
Sûfi gel benden sor onu lâ nedir illâ nedir
Gaybî

sırr-ı vahdet: Birlik sırrı.

Kelâm-ı ışk ey Bâkî ser-â-ser sırr-ı vahdettir
Murâdı cümlenin birdir bütün dünyâyı söyletsen
Bâkî
Sırr-ı vahdetten haber-dâr oldun ise şirki ko
Nice bir bu lâ vü illâ niceye dek hûy u hâ
Gaybî
esrâr: Sırlar.

Keyf için esrâra olup mübtelâ
Etti tamâmiyle şuûrun hebâ
Atâyî (Nevizade Atâullah)
Bülbül gibi, aşk ehli figân eylemek olmaz
Esrâr sözün halka beyân eylemek olmaz
Ahmet
Sârbân
esrâr-ı aşk: Aşkın sırları.

Derd-i cihânı terkeyle fark et nedir esrâr-ı aşk
Yol verme nefse
Adile, Mevlâ sana olur muin
Âdile Sultan
esrâr-ı âyât-ı cemâl: Güzel ayetlerin sırları.

Bana keşf oldu bugün esrâr-ı âyât-ı cemâl
Her suâle müfti-i ışkam cevâbım var benim
İbni Kemâl
esrâr-ı gam: Gam sırları.

Kişi esrâr-ı gamı akılla fehm etmez imiş
Bırakıp câme-i nâmûsumu âbdâl olayım
Nevî esrâr-ı hikmet: Hikmetin sırları.

Kitâb-ı kâinât esrâr-ı hikmetle leb-â-lebdir
Şikâyet cehlden feryâd bi-idrâkliklerden
Nâbî
esrâr-ı vuslat: Kavuşma sırları.

Ademin hâlin bilirler kalmaz inkâra mecâl
Aşıkı esrâr-ı vuslat gül gibi handân eder
Taşlıcalı Yahya Bey

sıyâm: Ar. Oruç.

Şu soğuk günde de bir pâre ısındırdı bizi
Bir gün evvel erişip geldi hele mâh-ı sıyâm
Nedim

sıyâm-ı dürûg: Yalan oruç. denlü teşne iken rûze-dâr-ı tahkika
Verir mi su dem-i iftârda sıyâm-ı dürûg
Sâmi

sıyânet: bk. savn.

sıyt: bk. sît.

sî: Far. Otuz.

Bir zemân
Edrene vü İstanbul
Oldu si sâl bana cây-ı nüzûl
Nâbî

sî-i çarh: Feleğin otuzu.

Götürüp mühr-i hümâyûn ile etti teşrif
Mühr-veş mihr kodu si-i çarh üzre kadem
Nâbî

sî-i meh: Ayın otuzu.

Çâk olur si-i meh si-i uryânından
Mihr olur dâg-ber-dil gûy-ıgiribânından
Nâm sî-i sad-pâre: Yüz otuz parça.

Elinde tişe-i hicrân ile
Ferhâd’a benzer gam
Aceb mi si-i sad-pâre kûh-ı Bisütûn olsa
Behiştî

sî-i uryân: Çıplak otuz.

Çâk olur si-i meh si-i uryânından
Mihr olur dâg-ber-dil gûy-ıgiribânından
Nâm

sî-pâre: Otuz parça. sî-pâre-i havâdis-i eyyâm: Gün haberleri otuz parça.

Si-pâre-i havâdis-i eyyâm olup şühûr
U’cûbe-i vakâyi’-i dehre risâle sâl
Koca Ragıp Paşa siâyet: Ar. Dedikoduculuk, insanları çekiştirme.

İkbâl için ahbâbı siâyet yeni çıktı
Bilmez idik evvel bu dirâyetyeni çıktı
Ziyâ Paşa

sîb: Far. Elma.

Çini tabakta çarh meh ü mihr ü encümü
Bu bezme düzdü sib ü bih ü dâne-i enâr
Nâbî
Ol kadd ü zenahdân u leb eyler beni hayrân
Kim serv-i sehi meyvesi sib ü rutab olmaz
Nizami sîb-i gabgab: Çene elması.

Seni meğer ki gül-efiûn-ı nâz terletmiş
Ki sib-i gabgabın ey gonce-leb gül-âb kokar
Nedim

sîb-i nâb: Saf, berrak elma
Arızın bahrı kenârında zenahdânın senin
Sib-ı Nâbîlepür olmuş bir letâfet zevrakı
Behiştî

sîb-i zekan: Çukur elma. (çene)
Nedir o çâh-ı muallâk nedir ol turra-i mâr
Nedir ol kûy-ı melâhat nedir ol sib-i zekan
Biâtî sîb-i zenahdân: Sevgilinin elmaya benzer çene çukuru.

Yine diş yâresi var sib-i zenahdânında
Sulu şeftâli yemişler gibi bostânında
Şuğâ
Çeh değil sib-i zenâhdânında yer almış
Nedim
Zahm-ı engüşt-i nigâh-ı intihâbından senin
Nedim

sibâ’: Ar. Sebû’dan; yırtıcı hayvanlar, canavarlar. c. sebu’.

Necd dağının sibâHna çekermiş hûn-ı dil
Kâsesinden çeşminin
Mecnûn-ı bi-pervâya bak
Hayâlî Bey

sibâ’-ı deşt: Çöl canavarları.

Biz hûn-ı beşer ser-mâye-i nasr u şecâ’attir
Sibâ’-ı deşt ü hâmûn kendi cinsinden şikâr etmez
Ziya Paşa

sicn: Ar. Zindan, mahpes, hapishane. c. sücûn.

Feyzinle oldu bezm-i cihân sicn iken behişt
Lutfunla oldu çarh-ı felek pir iken civân
Nedim
Mısır diyârı mülküme şâh olduğumda sicn olur
Yoktur karârım hergizin ben
Yûsuf-ı Ken’âniyam
Ümmî Sinan

sicn-i mihnet: Sıkıntı zindanı.

Vâdi-i hayret temâşâ-gâh-ı ra’nâdır bize
Sicn-i mihnet gûşe-i hem-vârdır eğlencemiz
Nuri

sicn-i mü’min: Müminin zindanı.

Sicn-i mümin cennet-i kâfr-dürür dünyâ demiş
İşiten ağyâr-ı bi-din ile destânım benim
Necati Bey

sidre: Ar. 1. Trabzon hurması, Arabistan kirazı. 2. Sedir ağacı, hünnap ağacı. (Kur’an: Necm 14, 16)
Gövdesi yedinci ve kökleri altıncı kat gökte olduğuna inanılan bir ağaç.

Rivayete göre göğün sağ tarafında bulunan son ağaç.

İnanışa göre bunun ötesine kimse geçemez.

Gönül versem aceb midir ol serv-i ser-efrâza
Diraht-ı sidreye sâye salar tâze budağım var
Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)
Ne mümkün böyle bir âli binâ bir dahi ger olsa
Kaza mi’mân, sidre nerdübânı çarh müzd-veri
Nef’î
Kadem-i pâkine yüz sürdü nesim-i sohbet
Yaraşır
Sidre vü Tûbâgibi eylerse hırâm
Cevrî (İbrahim Çelebi)
Nihâl kaddinin üftâdesidir sidre vü Tûbâ
Esir-i şiftesi rûhâniyân-ı arş-ı Rahmâni
Nedim
Sidre-i Müntehâ: Göğün yedinci katında
bulunduğuna inanılan bir ağaç ve mukaddes makam.

Ol seyrde mâ-verâ göründü

Sidre-ı Müntehâ göründü
Şeyh Galip

sidre-kâmet: Sidre ağacı boylu.

Sidre-kâmet gonca-lebgül yüzlü dil-berler gibi
Bâğda serv-i sehî nâz ile dâmânın sürer
Enverî

sidre-pervâz: Sidreye uçan.

Ey tâir-i nâz-ı sidre-pervâz
Kalbimde olaydın âşiyân-sâz-
Akif Paşa
(Mısır Valisi Mehmet)

sidre-sâ: Sidre gibi.

Sidre-sâ idi o bâlâ-yı bülend
Ona ermezdi hayâl atsa kemend
Hakanî

sifâl, sifâle: Far. 1. Çanak ve çömlek gibi toprak kaplar. 2. Fıstık ve ceviz kabuğu. 3. Orak.

Güneş onun yüz katına varıcak sararır
Gülüceğiz dişi katında incü ola sifâl
Mesut bin
Ahmet (varıcak: varınca)
Şikeste bir sifâl olsun, nemiz var, sâgar-ı Cem’de
Garaz bir neşve tahsil eylemekdir bezm-i âlemde
Şeyhülislam Yahya
Ayna almaz neylesin rindân sürâhî zînetin
Mey gerek birdir sifâl ola veyahûd zer kadeh
Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)
Alınca ol gül-i alı hayâle dîdelerim
Derûn-ı havzda döndü sifâle dîdelerim
Enderunlu Vâsıf

sifâl-i bâde: Şarap çanağı.

Ne feyz alır sifâl-i bâdeden pîr-i mugân
Çekerdi reşkten kandîl ile
Şeyhü’l-harem sahbâ
Nef’î

sifâl-i iflâs: İflas çanağı.

Seng-i gamdan olur âsûde sifâl-i iflâs
Sengin ikbâli de mînâ-yı refâhiyyetedir
Nâbî

sifâl-i kelle: Kelle çanağı (kafatası).

Ben benin sevdâsını diktim sifâl-i kelleme
Işk teklîf eyledi ra’nâ karanfildir bana
Enverî

sifâl-i köhne: Eski çanak.

Sifâl-i köhneden nûş-ı meye mudâd iken rinde
Mücevher câmını bin kerre bezm-ı Cem kabûl etmez
Nâilî

sifâl-i kûy-i yâr: Yârin mahallesinin çömleği.

Bu riyâ-yı fakr ile bestir sifâl-i kûy-ı yâr
Mahrem-i bezm-i fenâ tâc ü kabâyı neylesin
Nev’î sifâl-i mey-kede: Meyhane çanağı.

Bir tutarsa pâdişâh ile gedâyı mey ne ola
Hem sifâl-i mey-kede hem tâc-ı Edhemdir kadeh
Nef’î

sifle: bk. sefâlet.

sigar: Ar. Sagîr’in çokluğu; küçükler, ufaklar.

Dünyâ o fenâ-hâne ki şeklinde beka yok
Bir yer ki kibârında, sigârında hayâ yok
Kemalzâde Ekrem Bey

sigâr u kibâr: Küçükler ve büyükler (bütün halk).

Abîd-i kem-teri fermânıdır zemîn ü semâ
Kemîne çâkeri ihsânıdır sigâr ü kibâr
Ziya Paşa

sîh: Far. Demir şiş.

sîh-i âh: Ah şişi.

Çevirtir bana sancup sîh-i âha serv-igerdûnu
Kebâb özler meğer kim cân firâkından zebûn olsa
Behiştî
(sancup: batırıp)

sîh-i bâm: Kubbenin demir şişi.

Düşerdi soğuktan başa mîh-ı bâm
Ciğer-gâha işler idi sîh-ı bâm
Keçecizade İzzet Molla

sîh-i biryânî: Biryan şişi gibi.

Kimi işkembeden söyler ciğerden nâleler eyler
Döner fır fır elinde hâmesi çün sîh-i biryânî
Seyyit Vehbî

sîh-i kebâb: Kebap şişi.

Bezm-i şarâb kanlı yürek iştiyâk eder
Sancılsa tîr-i gam ona sîh-i kebâb veş
behiştî (sancılsa: batırılsa)

sîh-i mihnet: Sıkıntının demir şişi.

Ehl-i aşkın ne bilir derd ü belâ vü mihnetin
Döne döne olmayan bu sîh-i mihnetle kebâb
Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)
Ağlamazdı sîh-i mihnet deldiğinden bağrını
Ateş-i sûzân-ı aşkındır kebâbı inleten
Şeyhülislam Yahya

sîh-i nâr-ı aşk: Aşk ateşinin şişi.

Sızlanıp yanıp yakıldığın zâhid ta’n eyleme
Sîh-i nâr-ı aşk ile bağrın kebâb olsun da gör

şeref Hanım

sihâm: bk. sehm.

sihr: Ar. 1. Büyü, gözboyacılık, büyücülük. 2. Büyü kadar tesiri olan şey, fettanlık. 3. Büyü gibi tesir eden güzel söz söyleme sanatı. c. sehere.

Cem etti âb u âteşi aks-i izâr-ıla
Nakş-ı nigârda hele sihr eyler âyîne
Rızayi
Sihrile nice halkı a’mâ vü asamm eyler
Hayrette kalır sanır kim ehl-i besârettir
Taşköprülüzâde Kemaleddin
Zülf-i zülfün gözüme sihr ile bağlar sanasın
Cisr çün san’at ile
Şat’ta selâsil bağlar
Nizami sihr-i helâl: (Helal olan büyücülük). ed. güzel söz ve beyit arasında cümle veya kelimenin hoşa gitmesi için kullanılan dokunaklı söz.

Mesela şu beyitte
“Nedir bu bâb-ı tegâfül nigâh-ı mestinde
Zuhûra gelmedi âsâr-ı intibâh henüz
Kâzım Paşa
” 1. mısrada: “Nedir bu, bâb-ı tegâfül (gaflet kapısı) nigâh-ı mestinde (sarhoş bakışında). 2. mısrada: Henüz, nigâh-ı mestinde (sarhoş bakışında), âsâr-ı intibâh (uyanma izleri) zuhûragelmedi.

Burada, nigâh-ı mestinde tamlaması, hem ilk mısraın sonu, hem de 2. mısraın başı sayılabilecek durumda kullanılmıştır.

Devâtım oldu çeh-ı Bâbil ü sözüm efsûn
Füsûn-ger-i kalemim arz kıldı sihr-i helâl
Hayâlî Bey
Hak seni milletin ihyâsına etmiş meb’ûs
Dehenin mu’cize-gûdur sühanın sihr-i helâl
Şinasi
Cihânı nazm-ı pür-sûzum musahhar eyledi düpdüz
Kemâl ehli görüp şirim dedi sihr-i helâl olur
Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

sihr-i mâr: Yılan sihri.

Mûrgibi emrine kılmış itâat halk-ı Rûm
Râm oluptur nitekim
Mûsâ’ya ey şeh sihr-i mâr
Lamiî Çelebi

sihr-i mübîn: Açık, besbelli sihir.

Bir nigehle bildirir dünyâya lutf u kahrını
Çeşmi sâhir gûyiyâ sihr-i mübîndir gamzesi
Nef’î

sâhir: Sihir yapan, büyücü.

Kimse tahkîk edemez şâir midir sâhir midir
Bir bilir yok
Nef’î-i mu’ciz-beyânı bilmiş ol
Nef’î
Şemşîr-ı be-kef o çeşm-i sâhir
Gencine-i mülk-i nâza nâzır
Şeyh Galip
Çeşmin hayâline düşeli uyku görmedim
Gözden uğurlar uykunu sâhir değil midir
İbni Kemâl
(uğurla: çalmak)

sâhir-i gamze: Gamze büyücüsü.

Ol sâhir-i gamze bî-muhâba
Cibrîl çi vegüdâm Îsâ
Şeyh Galip

sâhir-i ma’nî-perdâz: Güzel anlamlı söz düzenleyen büyücü.

Güft ü gûy-ı dili bilmez görünür gamzeleri
Şîvede her nigehi sâhir-i ma’nî-perdâz
Nefi

sâhir-âne: Büyülercesine, büyücü gibi.

Nerde bir nev-şüküftegülgörsem
Sâhir-âne tebessümün sanırım
Recaizade Ekrem

sâhir-pîşe: Sihirbaz huylu.

Tab’-ı sâhir-pîşene
Bâkî gönüller meyl eder
Sükker-i şir-i dil-âvîzin meğer efûnludur
Bâkî

sihr-i yâr: Yârin sihri.

Sihr-i yârin hayâliyle ederken nâle vü feryâd
Dediler sen mi ettin böyle âh ile nidâ îcâd
İlhamî, Selimî (Sultan III. Selim)

sehhâr: Büyücü, büyü yapan. mec. cazibeli, fettan.

Bugün urmakta tutmakta katı sehhârdır gamzen
Bu gün asmakta basmakta katı kattâldir zülfün
Necati Bey
Tahattur eylediğim lâhza, aşk-ı sehhârı
Bu levha zâhir işte pîş-i çeşmimde
Tevfik Fikret

sehhâr-ı mu’ciz: Âciz bırakan büyücü.

Hangi sehhâr-ı muPizin bu füsûn
Hangi
Hârût olup acîbe-nümûn
Tevfik Fikret

sikâyet: bk. saky.

Sikender: ÇaiKt) bk.

İskender.

Bâdedir zevkını idrâk edene
Ab-ı Hayât
Mu’teriftir buna
Hızr ile
Sikender de tamâm
Nâbî

sikke: Ar. 1. Para üzerine vurulan damga. 2. Damgalı para. 3. Düz sokak veya yol.

Ne fâide sikkesiz diremden
Ne sûd netîcesiz keremden
Fuzûlî

sikke-i Cem: Cem’in sikkesi.

Bulmaz cihânda sikke-ı Cem i’tibânnı
Sen hâlisü’l-ıyâr o ganî ma’den olmasın
Yahya Kemal

sikke-i tahsîn: Övünme parası.

Görülmez sikke-i tahsîne lâyık çünkü ey bî-rahm
Niçin mânend-i zer cism-i nizârım böyle zerd ettin
Nâbî

sikke-dâr: Darphane muhasebecisi.

Himmeti altın eyleyip kârım
Sikke-dâr oldu nakd-i âsârım
Nâbî

sikke-sûret: Sikke şeklinde.

Sikke-sûret gösterip san’atle dil-ber sayd eder
Bunda kırtâsiyyedir ser-mâyesi ferzânenin
Sâbit

silâh: Ar. Her çeşit harp aleti. c. esliha.

Kasd eylese bî-silâh u cevşen
Eyler idi sulhu cenge reh-zen
Şeyh Galip
Dünyâda silâh mı var kalem gibi dil gibi
Dönüştürür kardeşi
Hâbil’le
Kâbil gibi
Yusuf
Ziya

sileh-dâr: Silah tutan.

Yegâne şeh-süvâr-ı kahramân kevkeb ki lâyıktır
Felek ona sileh-dâr etse
Behrâm-ı sileh-şoru
Nef’î

silâh-şor: İyi silah kullanan.

Belki kırk elli bin askerle sarılmış “Yıldız”

silâh-şorlar, o al fesli herîfler sayısız
Mehmet Akif

silk: Ar. 1. Dizi, sıra. 2. İplik. 3. Yol; meslek, tutulan yol.

Nazm silkinde bugün gerçi ki bir daneyidik
Zâtiyâ bilmedi ol hâce bizim kıymetimiz
Zâti
Atâsı medhini tezyîn için ol genc-i gevherden
Çıkardım silke dizdim bir tabak lü’lü’-i mensûru
Nef’î
Dâhilim silkine ser-geşte duâcılarının
Beni terk eyleme mânend-nişân-ı tesbîh
Yüsrî

silk-i belâgat: Güzel söz söyleme sırası.

Silk-i belâgat üzre dürr ügüher dizersen
Yahyâ nazîr olur mu nazm-ı cihân-sitâne
Şeyhülislam Yahya

silk-i cevher: İnci dizisi.

Nev-arûs-ı hüsnünü zeyn etmege ey serv-i nâz
Silk-i cevher düzdü kilk-i dür-feşânım boynuna
Ahmet Paşa

silk-i dürr-i bahr-i maânî: Manalar denizinin inci sırası.

Dürc-i dilden çıkıp nicegirân-mâyegüher
Vereyim silk-i dürr-i bahr-i maânîye nizâm
Nef’î

silk-i ehl-i hâl’
Ehli hâlin ipi.

Silk-i ehl-i hâle çekmiş zâhidi eşk-i riyâ
Mis gibi kim sîm kadrin bildirir sîm-âb ona
Fuzûlî

silk-i güher: İnci dizisi.

Rişte-i cân ile bir silk-i güher zeyn eyledim
Kim nizâm-ı nazmının her dürri bir enver güneş
Lamiî Çelebi

silk-i nazm: Nazım dizisi.

Silk-i nazma ol kadar çektim dürr-i sîr-âbı kim
Tâb-ı endîşeyle ettim bahr-i ma’nâyı serâb
Nef’î

silk-i senâ
Övme dizisi.

Ne cevâhir dizeyim silk-i senâna göresin
Ki edeşa’şaası çarh-ı dü-rengiyek-renk
Nef’î

silk-i tesbîh-i dürr-ı Seb’al
Mesânî: Fatiha’nın yedi incisinin tesbih ipliği.

Ukde-i ser-rişte-i râz-ı nihânîdir sözüm
Silk-i tesbîh-i dürr-ı Seb’al
Mesânî’dir sözüm
Nef’î

salık: sülûk’ten; 1. Yola giren, yolda giden. 2. Bir tarikata girmiş bulunan. c. sâlikîn, sâlikinûn, sâlikân.

Kemer-bend-i tarîkat olsa sâlik dest-i mürşidden
Berehmen-hâne-i taklîdde zünnâra yer kalmaz
Nâbî
Eger deryâ-yı aşkından ki katre katre nûş eden sâlik
Hemân-dem cümle kevneyni verir târâc u yagmâya
Âşık Paşa

sâlik-i hakikat: Hakikat yoluna giren.

Her sâlik-i hakikate bir feyz eder zuhûr
Mi’râc-ı aşk u şevk idi
Mansûr’a dâr-ı Hak
Hersekli Arif Hikmet

sâlik-i meczûb: Cezbe içinde olan sâlik
Cezbe-i zülfünle dil sevdi seni gördü yüzün
Sâliki meczûba bildim kim hicâb olmaz günâh
İbni Kemâl

sâlik-i meczûb-ı râh-ı MevleviMevlevi yolunun cezbeli saliki.

Sâliki meczûb-ı râh-ı Mevlevi’yim ârifm
Hâliyâ akl u cünûn nâ-cins-i sohbettir bana
Esrar Dede

sâlik-i râh-ı fenâ: Yokluk yolunun saliki.

Neş’e-hâh-ı aşk dâim derd-nûş olmak gerek
Sâliki râh-ı fenâ bi-hiş ü hûş olmak gerek
Esrar Dede

sâlik-i râh-ı hakikat: Hakikat yolunun saliki.

Kad enâre’l-aşkı li’l-uşşâki münhace’l
Hudâ
Sâliki râh-ı hakikat aşka eyler iktidâ
Fuzûlî
Sâliki râh-ı hakikattir
Necâti korkusuz
Dil-rübâlar ışkını kendüye yoldaş eyleyen
Necati Bey

sâlik-i reh: Yola giren, mürit.

Tâ sâlik-i reh olmayıcak hem-sirişt-i nûr
Bu perdenin güzâre ne kâdir verâsına
Nâbî

sâlik-i tavr-ı Nedim: Nedim tavrıyla yola giren.

Sâliki tavr-ı Nedim oldun bu düşmezdi sana
Hem-zebân olmaz mısın
Gâlib sühan-gûlarla sen
Şeyh Galip

sâlikin, sâlikân: Sâlik’ler.

Sâlik
ân çoktan bulurdu kasr-ı ümmide vusûl
Piş-i rehte hufre-i gil-nâk-i ihmâl olmasa
Nâbî
Maşrık-ı nûr-ı hürriyetsin ki feyz-i sâdıkın
Verdi rûh-ı sâlikine pertev-i subh-ı ahir
Üsküdarlı Hakkı Bey
Böyle zemânda acırım ol sâde-dillere
Kim kavl-i sâlikân-ı riyâya inandılar
bağdatlı Ruhi

sülûk: Silk’ten; 1. Yola girme, bir yol tutma. 2. Bir güruha, bir sınıfa dâhil olma. 3. Bir tarikata intisap etme.

Var olan
Hak varlığıdır benden eylersen suâl
Tokluğun irfânı kâfidir sülûk erbâbına
İzzet Efendi
Sülûku pirden öğren seni envâra gark etsin
Sorarsan bu gül-istânın safâsın yâsemenden sor
Taşlıcalı Yahya Bey

sülûk-ı devr-i Mevlânâ: Hz. Mevlana devrinin yola girenleri.

Sülûk-ı devr-ı Mevlânâ’da
Esrâr
Felekler bi-haber bir nükte varmış
Esrar Dede

sülûk-ı fakr: Fakirlik yolu.

Sülûk-ı fakr etvârım mezâk-ı ışk hâlimdir
Tecerrüd âlemi seyrinde âlem pâyimâlimdir
Fuzûlî

sülûk-ı mahv: Mahvolmaya gitme.

Sülûk-ı mahvımızı hârice çıkarmayarak
Nihân-hâne-i pâyân-ı kâra dek gideriz
Esrar Dede

sülûk-ı müntehâ: Sonsuz, nihayetsiz yola girenler.

Nefse câna olan kuvâ vahdet bulursa hoş revâ
Budur sülûk-ı müntehâ ins ile cinden al haber
Ümmî Sinan

silsile: Ar. 1. Zincir, sıra. 2. Ard arda gelen şeylerin meydana getirdiği sıra. 3. Soysop, nesil. 4. Soy defteri. 5. Sıradağ. c. selâsil.

Oldu erbâb-ı fenâ zülf-igirih-gire esir
Düştüler silsile sevdâsına ikbâl ehli
Nev’î

silsile-i aşk: Aşk zinciri. Allah için ey âh dolaş zülfüne yârin
Ol silsile-i aşkı dırâz etmeğe bâis
Nef’î

silsile-i dûzah: Cehennem halkası.

Nefesin silsile-i dûzaha peyvend etsin
Sühan-ı hayr maka-mında eden sedd-i nefes
Nâbî silsile-i feyzFeyiz zinciri.

Dibâce-i evsâfını almaz bütün eb’âd
A’dâd idemez silsile-i feyzini tadâd
Mehmet Akif

silsile-i hilkat: Yaratılış zinciri.

Teşekkülât-ı avâlim teselsüle tâbi
Nedir bu silsile-i hilkat ey Hudâ-yı vedûd
Nâzım Paşa

silsile-i ışk: Aşk zinciri.

Bir perî silsile-i ışkına düştüm nâ-geh
Şimdi bildim sebeb-i hilkat-ı Âdem ne imzş
Fuzûlî

silsile-i müşg-i ter: Güzel, taze misk zinciri.

Ey gül ne aceb silsile-i müşg-i terin var
Ve’y serv ne hoş cân alıcı işvelerin var
Fuzûlî

silsile-i vücûd: Vücut zinciri.

Ey silsile-i vücûda nâzım
Rezzâk-ı erâzil ü eâzım
Fuzûlî silsile-i zülf-i girih-gîr: Dolaşık saçın zinciri.

İstemez çünkü mukayyed ola kendüyle cihân
Bir taraf silsile-i zülf-i girih-gîri nedir
Şeyhülislam Yahya

silsile-cünbân: Silsile kımıldatan.

Başlasın bend ile raksa dil-i dîvâne dahi
Nice bir bâd-ı sabâ silsile-cünbân olsun
Nef’î

sîm: Far. Gümüş.

İki cihânda budur ârzû-yı cân u dilim
Ne ârzû-keş-i sîm ü zerim ne tâlib-i hûr
Yenişehirli Avni
Dehrin ne safâ var acabâ sîm ü zerinde
İnsân bırakır hepsini hîn-i seferinde
Ziyâ Paşa

sîm-i eşk’
Gözyaşı gümüşü.

Sîm-i eşke gark eder her dem beni şâh-ı hayâl
Sanmanız beğler ulûfem yok benim hünkârdan
behiştî

sîm-i hâlis: Saf gümüş.

İki ebrûlarının arası hem
Sîm-i hâlis gibi idi her-dem
Hakanî

sîm-i hâm: Ham gümüş.

Döşedi yine çemen nat’-ı zümürrüd-fâmın
Sîm-i hâm olmuş iken ferş-i harîm-igül-zâr
Bâkî

sîm-i sa’îd: Mübarek gümüş.

Cefâna kîmya dersem ne ola ey sîm-i sa’îd ben
Ki te’sîrinden onun zer oluptur bu ten-i zerdim
behiştî

sîm-i sirişk: Gümüş gibi akan gözyaşı.

Ne ola sm-i sirişkin çeşm-i ter yok yere harc etse
Havaya sarf olur ol akçe kim bâd-ı hevâdandır
Hisâlî

sîm-i zer-endûd: Altın yaldızlı gümüş.

Nakş-ı sad-reng ile bir hâteme benzer ki üstâd
Eylemiş sîm-i zer-endûd ile dîvâresini
Nâbî

sîm ü zer: Altın ve gümüş.

Aksidir onun felekte hirmen-i encüm değil
Saçtı dest-i lutf-ı hâke ol kadar sîm ü zeri
Nef’î

sîm-âb: Gümüş suyu, civa.

Ruhunda bâdeden yârin ki âb ü tâb olur peydâ
Derûnumda benim bir ma’den-i sîm-âb olur peydâ
Nâbî
Döner sîm-âba, fikr eyledikçe hüsnün ıztırâbından
Gönül bir yerde, ey ârâm-ı cân, sensiz karâr etmez
Ziyâ Paşa

sîm-âb-ı sirişk: Gözyaşı civası.

Sîm-âb-ı sirişk etti beni garka
Fuzûlî
Tâ devr cüdâ kıldı büt-i sîm-berimden
Fuzûî

sîm-âb-gûn: Civaya benzer.

Bu dokuz sîm-âb-gûn deryâyı seyr et ibret al
Her neheng-i nûr-sîmâsından onun ibret al
Hayâlî Bey

sîm-âsâ’
Gümüş gibi, gümüş renkli.

Yaktı yandırdı bizi micmere-i sîm-âsâ
Mihr-i ruhsârı olup sînesine pertev-zen
Nedim

sîm-ber: Gümüş vücutlu.

Ol sîm-ber yakasını açtıkça gül gibi
Gören onu sanır ki buluttan kaçar kamer
İbni Kemâl

sîm-efşân: Gümüş saçan.

Subh-veş destini zâhir kılsa sîm-efşân olup
Ol Yed-ı Beyzâya benzer kijbn-ı İmrân gösterir
Fehim (Hoca Süleyman)

sîm-endâm: Gümüş vücutlu; beyaz tenli.

Müzd-i hammâm
Fuzûlî veririm cân nakdin
Kılmasın sarfı zer ol serv-kadd ü sîm-endâm
Fuzûlî

sîm-endûd: Gümüş kaplı köşk.

Habâb-ı eşk ü âh-ı pür-şerer kılmış beni fârig
Cihânın kasr-ı sîm-endûd u kâh-ı zer-nigârından
Fuzûlî

sîm-i hâm: İşlenmemiş gümüş.

Döşedi yine çemen nat’-ı zümürrüd-fâmın
Sîm-i hâm olmuş iken ferş-i harîmigül-zâr
Bâkî

sîm-keş: Sırma çeken, sanatkâr.

Haddeden tel gibi çektin kendine târ-ı dili
Ey cüvân-ı sîm-keş sat âferîn üstâdına
Seyyit Vehbî

sîm-pâş: Gümüş saçan.

Sîm-pâş oldu zemîne kef-i lutfu o kadar
Ki zemîn çerh-i direm-dâra eder arz-ıgınâ
Nâbî

sîm-sîmâ: Gümüş yüzlü.

Verir sabra direng sâye dursa serv-i bâlâdır
Alır çeşm-i karârı gitse cûy-i sîm-sîmâdır
Sabri

sîm-ten: Gümüş vücutlu; beyaz tenli.

Sîm-tenler tâlib-i dünyâ oluptur ehl-i ışk
Zer gibi zerd olmasın mı bir pula kâdir değil
behiştî (oluptur: olmuştur)
Alır mı habbe-i nâ-çîze âşık
Cihânın gencini ol sîm-tensiz
Neylî
Nâfeden çâk ola gül-pîreheni
Göresin nidügün ol sîm-teni
Sünbülzade Vehbi

sima’: Ar. Çalgı dinleme, çalgılı tören.

Raks urur uşşâk-ı zikr oldukça eş’âr-ı Kemâl
Mevlevîlerpes simâ’ eyler okunsa
Mesnevî
Sarıca Kemâl
Simâ’agirse ne ola câm-ı meyden zâhid-i hûş-yâr
Ki raks-ı zerreye hûrşîd-i âlem-tâb olur bâis
Bâkî

simâ’-ı çeng: Çeng dinleme.

Simâ’-ı çengile mey içmeğe sen mâ’il olaldan
Benim eşk ile hem-dem âhile dem-sâzdır gönlüm
Behiştî

simâ’-ı meclis-i ışk: Aşk meclisinin çalgılı töreni.

Simâ’-ı meclis-i ışkın ne zevk olur ey dost
Ki kadd ü sîne-i âşıktır ona çeng ü rebâb
Hamdullah Hamdi

sîmâ: Far. Yüz, çehre.

Her kimin kim bir perî-peyker melek sîmâsı var
Âşık-ı şûrîdedir âlemden istiğnâsı var
Dukakinzâde Ahmet
Yâd-ı ulvîsi hayâlimde bu sîmâyı taşır
Bence
Nef’î
ye bu sîmâ-yı mahabbet yaraşır
Tevfik Fikret

sîmâ-yı mahabbet: Sevgi yüzü.

Yâd-ı ulvîsi hayâlimde bu sîmâyı taşır
Bence
Nef’î
ye bu sîmâ-yı mahabbet yaraşır
Tevfik Fikret

sîmâ-yı resm: Resminin yüzü, görüntüsü.

Arz eder sîmâ-yı resmim gönlümün maksûdunu
Kalsa da zîr-i leb-i hâmemde dil-hâhın nihân
Muallim Naci
melek-sîmâ: Melek yüzlü.

Bir melek-sîmâperîninin âşık-ı şeydâsıyız
Bir şeh-i iklîm-i hüsnün mu’teber paşasıyız
Behiştî

simâk: Ar. ast.

Sünbüle burcunun her iki yıldızından birinin ismi. 2. Üzerine bir şey asılan dik direk. 3. Semek (balık)’in çokluğu.

Çarhı kim himmeti-i vâlâsı temâşâya çıkar
Tâ varır fark-ı Simâk üzre eder darb-ı hıyâm
Nedim

simât: Ar. 1. Üzerine yemek dizilen yaygı; sofra, yemek masası. 2. Ziyafet. 3. Sofraya gelmiş yemekler.

Kaldırmadı simâtın o gün âf-tâb-ı çerh
Akşam olunca câmını döndürdü lâle-vâr
Nef’î
Gnâ-yı kalb kadar nimet olmaz ehl-i dile
Bu tekkenin fukarâsı simât bilmezler
Nâilî

simât-ı cûd: Cömertlik sofrası.

Veliyyü’l-nimet-i âlem desem haktır sözüm zîrâ
Simât-ı cûdu dünyâya çekilmiş hân-ı yağmâdır
Nef’î

simât-ı haşmet: Haşmet sofrası.

Simât-ı haşmetinde âsmân meşgûl-i hurd ü mürd
Erem gül-şen-serây-i devletinde düzd-i berg ü sâz
Nedim

simât-ı niam-ı Mevlânâ: Mevlana nimetlerinin sofrası.

Minnet Allah’a simât-ı niam-ı Mevlânâ
Fukarâ bendelerin etmedi keşkül delisi
Nâilî

simât-ı ni’met-i bî-minnet: Minnetsiz nimet sofrası.

Aleme çekti simât-ı nimet-i bî-minnetin
Şâhlarşehzâdeler der-gâhına mihmângelir
Bâkî

sîmîn: Far. Gümüşten, gümüş gibi, gümüşe benzer.

Çü erdi
Bîsütûn’a serv-i sîmîn
Bu sengîn dağı kıldı bâğ-ı nesrîn
Şeyhi
Semenin sîne-i sîmînin açıp bâd-ı seher
Çözdü gül-şende gülün tüğmelerin nâhûn-ı hâr
Bâkî
Gümüş renginde bir dîbâ biçmiş
Cedvel-ı Sîmîn
Velâkin hâre gibi mevci var şeffâf u nûrânî
Nedim
Sîmîn dumanlarda ölür rûh-ı menâzır
Bir ra’şe-i zerrîn ta karşıda yer yer
Ahmet Hâşim

sîmîn-beden: Gümüş bedenli.

Anberîn hâlin leb-i ladinde ey sîmîn-beden
Dâg-ı hasrettir ki ben dil-hastenin cânındadır
nizami

sîmîn-ber: Gümüş vücutlu. c. sîmîn-berân.

Eylemez her kem-ayâr hüsne rağbet
Nâilî
Kadr-i âşık dil-ber-i sîmîn-berinden bellidir
Nâilî
Ne bite dersen gönül kaddinden ol sîmîn-berin
Kimse yemiş yememiştir serv-ile şimşâdtan
İbni Kemâl

sîmîn-berân: Gümüş tenliler.

Iyâr-ı hüsnünü sîmîn-berânın anlar yok
Harîr-i vuslat-ı hûbânı hâm alır bulunur
Nâbî

sîmîn-kemer: Gümüş kemer.

Sîmîn-kemer ki zîver-i mûy-ı miyânıdır
Çengelli belde sanki gümüş kâr-bânıdır
Nâbî

sîm-ten: Gümüş bedenli. c. sîm-tenân.

Yüzünü gördüm
Muhibbî gitti benden akl u dil
Cân dahi gitse nazar kılmaz o sîmîn-ten bana
Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)
Sahn-ı hammâma giren sîm-tenân şevkınedir
Leb-i âteşteki gül-hand teh-i külhânîde
Nâbî

simsâr: Ar. Tellal, komisyoncu. c. semâsire. simsâr-ı kelâm-ı fusehâ: Güzel konuşanların tellalı.

Takdîr edemez kıymet-i ıkd-i dürr-i nazmım
Endîşe ki simsâr-ı kelâm-ı jusehâdır
Nefi

sîmurg, sîmürg: Far. Elburuz dağında bulunduğuna inanılan masal kuşu.

Bu kuşun üzerinde bütün kuşlardan bir işaret bulunduğu için bu adla adlandırılmış.

Zümrüd-ı Anka.

Bî-vücûd olmak gibi yoktur cihânın râhatı
Gör ki
Sîmürg’un dâmı var ne de sayyâdı var
Koca Râgıp Paşa

sîmürg-i merhamet: Merhamet simürgü.

Sîmürg-i merhametten ben görmedim nişâne
Ey hâce sen görürsen benden selâm söyle
Yenişehirli Avni

sîmürg-himmet: Gayret simürgü
Şeyhî ko peşşeyi dahi şeh-bâzı kıl şikâr
Sîmürghimmet olana âlem megesgelir
Şeyhi simyâ: Ar. Ilm-i simya olarak da bilinen bu ilim, tılısım için kullanılmış.

Muhittin-ı Arabi’ye göre simya, Allah’ın sözleri ve güzel adları ile
İlahî bilgiler elde edebilme ilmidir.

Harfler kullanılarak yapılan tılsımlar.

Bu ilmi ilk bulan kişinin
Âsaf b. Berhiye olduğu söylenir.

Simyâ ise hayâl ü evhâm
İsmi var gerçi velîkin kuru nâm
Sünbülzade Vehbi
Diyemem ki eser-i fkr-ı Sinimmârîdir
Misli yoktur var ise san’at-ı simyâdır bu
Şeyh Galip

sîn: Ar. Osmanlı
Türkçesinde on beşinci harf olup ebcet hesabında “altmış” sayısına karşılık gelir.

Mimdir gûyâ dehânın safha-i mâh üzredir
Sîne benzer şâne-i zülfün ki, sâl üstündedir
Bâkî
Olsa sîn perre bâd ile vezân
Edesin bir nice şehri seyrân
Nâbî sîn-i sâbite:
Sâbit

sinler.

Meydânda senin kudretin ey Kâdir-ı Mutlak
Durdursa da sîn-i sâbiteler gökte muallâk
Behçet sîn-i sücûd: Secde edilen sin harfi.

Dendânları îmâlar eder sîn-i sücûda
Ma’nâsını fehm eyleyene satr-ı cebînin
Nâbî
Sînâ: Ar. 1. Arap yarımadasının
Mısır ile birleştiği üçgen şeklindeki yer. 2. Hz. Musa’nın kavmiyle bu yerde kırk yıl dolaşıp yol bulama
dıkları yer.

Daha sonra
Hz. Musa kavmini bırakıp Allah’la konuşmak üzere bu yerdeki (Tûr-ı Sînâ) dağa çıkmıştır. 3. İbn-ı Sina (980-1037)
İslâm dünyasının en büyük filozof ve hekimlerindendir.

Bulmadı bu derde çâre ilm-i hikmet de bilen
İbn-ı Sînâ kılmadı tedbîrini bu illetin
Âdile Sultan

sinân: Far. Mızrak.

Kim tenlerinde râh-ı mesâmât ser-be-ser
Sûrâh-ı mân mühre-rübâ-yı sinân olur
Nef’î
Cihân durdukça dursun câh-ı vâlâ-yı meşîhatte
Ola pîrâye hasmı şüfre-i tîğ ü sinân üzre
Ziyâ Paşa
Ten-i a’dâyı etti haylî zemân
Gâziyân darbe-gâh-ı seyf ü sinân
Muallim Naci

sinân-ı gam’
Gam mızrağı.

Sinân-ı gamla gönül cerh olunmasın yoksa
Eder nevâziş ile sanma iltiyâm kabûl
Hersekli Arif Hikmet

sincâb: Far. >Sencâb’tan; sincap, çökelez.

Pâdişâh-ı aşka bestir gûşe-i külhân serîr
Bister-i sincâb ise maksûd hâkisteryeter
Bâkî
Kış erişti câme-hâb olmak için derd ehline
Pister-i sincâbtır her gece hâr-istân-ı ışk
Enverî

sincâbî: Gri ve kahverengi arası renk, boz renk.

San, fes-rengi, pembe, sincâbî
Bir kucak, bir yığın şükûfe-i ter
Tevfik Fikret

sindân: Far. (Arapçası “sendân” şeklinden
Farsçalaştırılmıştır.)
Örs.

Ne bâkim var hasûd-ı kîne-cûdan devlet-i şehte
Ne mümkündür sımak mînâ-yı nâzik-i tab’-ı sindânı
Hayâlî Bey
(sı-: kırmak)

sîne: Far. 1. Göğüs. 2. Kalp, yürek; iç.

Bir elif çek sîneme ey yâr-i cânî her gece
Tâ ki serv-i kaddin anıp kocam onu her gece
Necati Bey
(koc-: kucaklamak)
Hîç eksik olmadı âmed-şüd-i sipâh-ı gumûm
Rızâyî sîne meğer taht-gâh-ı hasrettir
Rızayi
Sîne çâk ü kalb-i vîrân bülbül-âsâ pür-figân
Adile kuluna rahm ü mekremetle kıl meded
Âdile Sultan

sîne-i ahbâb: Dostların göğsü.

Ey nâvek-işevkin siperi sîne-i ahbâb
Zülfün hamı erbâb-ı vefâ saydına kullâb
FuzûH sîne-i âşık: Âşıkın göğsü.

Arzû-yı dâg ederse sîne-i âşık ne ola
Reh-güzâr-ı yâre feth-i çeşm-i revzendir murâd
Nâbî

sîne-i aşk: Aşkın içi.

Sîne-i aşk ne mümkün dâg-ber-dâg olmamak
Dûd-ı âh-ı hasret-i rûyunla ahken-sûzdun
Nâilî

sîne-i bî-kîne-i uşşâk: Âşıkların kin gütmeyen göğsü.

Tîr-i dil-ber her kaçan kim bâd-veş eyler güzâr
Sîne-i bî-kîne-i uşşâktan kalkar gubâr
Rızayi sîne-i câmi’: Caminin göğsü.

Alemde eğer kûşe-i âsâyiş olaydı
Mihrâb ile çâk olmaz idi sîne-i câmi’
Nâbî

sîne-i çâk: Parçalanmış göğüs.

Sîne-i çâkimden eksik etme tîr-i gamzeni
Ey gönül ra’nâ bilirsin kim gül olmak zarar vermez
Fuzûlî

sîne-i çarh: Feleğin göğsü.

Türelerdir nücûm andan ufuk kandır şafak
Sîne-i çarha şu denlü urdu âhımdan hadeng
İbni Kemâl
(andan: oradan)

sîne-i ikbâl: Talih göğsü.

Urmayan merd midir arsa-i istiğnâda
Feleğin sîne-i ikbâlinepüşt-ipâyı
Nâbî

sîne-i küffâr: Kâfirlerin göğsü.

Gâziyân saldıkça her dem sîne-i küffâra şiş
Mürdegânın dâvet eylerdi cehennemde keŞŞ
Sürûrî

sîne-i mecrûh: Yaralı göğüs.

Sîne-i mecrûhumuzdur tâ ebed âmâc-ı aşk
Tîr-i takdîrât-ı yâre her zemân âmâdeyiz
Hersekli Arif Hikmet

sîne-i müşebbek: Kafes gibi örülmüş göğüs.

San beyt-i ankebûta dolaşmış meges-durur
Bu sîne-i müşebbek içinde ol hayâl-i hâl
Nizamî

sîne-i nevvâr-ı Cemâlullah: Allah güzelliğinin iç parlaklığı.

Almış âgûşuna raksân ediyor ervâhı
Gösterir sîne-i nevvâr-ı Cemâlullah’ı
Kemalzâde Ekrem Bey

sîne-i pür-dâg: Yara dolu göğüs.

Bülbül gül-zâr-ı aşkım sîne-i pür-dâgla
Nev-şüküfte gonca-i dil âşiyânımdır benim
Nef’î

sîne-i pür-şûr: Gürültülü göğüs.

Her künc-i harâbâtta birgenc-i mutalsam var
Bu sîne-i pür-şûrum vîrâne midir bilmem
Esrar Dede

sîne-i sad-çâk: Yüz parçalı gönül.

Sîne-i sad-çâkimi hecr odu şöyle yaktı kim
Bâb-ı dûzah gibi yalınlar çıkar her çâkten
behiştî (yalın: alev)

sîne-i sad-pâre: Yüz parça göğüs.

Durma zahm içmededir gamze-i hûn-rîzi hemân
Rahmı yok âşıkının sîne-i sad-pâresine
Esrar Dede

sîne-i sâkî: Sâkinin göğsü.

Aks etti sîne-i sâkî nişân için
Rez-i duhterine bir gümüş âyîne-dân verir
Nedim

sîne-i sîmîn: Gümüşten göğsü.

Semenin sîne-i sîmînin açıp bâd-ı seher
Çözdü gül-şende gülün düğmelerin nâhûn-ı hâr
Bâkî

sîne-i uşşâk: Âşıkların göğsü.

Meğer ki sîne-i uşşâkı tâze nev-hatlar
Duhân-ı âh ile eyler benefşe-zâr-ı ümîd
Nâilî

sîne-i uşşâk-ı zâr: İnleyen âşıkların göğsü.

Bulmak nişân-ı tîr gibi maksûd ise eğer
Yâbâna gitme sîne-i uşşâk-ı zâragel
Ubeydî

sîne-i uryân: Çıplak göğüs.

Nâvek-iperrânın olsa ne ola sırr-ı kerem-şitâb
Nâme birdir rây-ı Hind’in sîne-i uryânına
Nedim

sîne-i yâr: Yârin göğsü.

Şu havz-ı pâke bak da sîne-i yâri getir yâda
Şu nahli gör de bâri neydüğin bil kâmet-i bâlâ
Nedim

sîne-bend: 1. Göğüslük. 2. Hayvan göğsüne asılan süs.

Murâdı sîneye ol serv-i sîm-endâmı çekmektir
Semend-i tab’-ı Bâkî bir gümüşten sîne-bend ister
Bâkî
Kolun sal boynuna ol gül-beden ağyâra dâg olsun
Hamâil-veş benim sen hırz-ı cânım sîne-bendimsin
Necip (Sultan III. Ahmet)

sîne-çâk: Göğüs yırtık.

Kıble-gâh-ı saf-ı maksûd olamazsın ey dil
Sîne-çâk olmayıcak sûret-i mihrâb gibi
Nâbî

sîne-çâk-i mısrâ’-ı mühr: Mühürlü mısra göğsünün yırtılması.

Kîse-i ma’nâya mühr urmuştugencûr-ı dilim
Sîne-çâk-ı mısrâ’-ı mühr olmadan hâtem henüz
Nâbî

sîne-dâr: Göğüs germe.

Bir nigâh-ı gamzeye tâkat getirmezken gönül
Günde bin tîr-i cefâya sîne-dâr olmak da güç
neşati

sîne-figâr: Yüreği yaralı.

Gül hâra düştü sîne-figâr oldu andelîb
Bir hâre baktı bir güle zâr oldu andelîb
Nâilî

sîne-hırâş: Göğüs paralayan.

Cidâl sîne-hırâş ü sitîze rûh-gezâ
Kazâ hilâf-ı rızâ sulh mâye-i tesdîd
Nâilî

sîne-zîb: Göğüs süsü.

Etmez istiksâr kâlâ-yı visâlin kıymetin
Ol metâ’-ı sîne-zîbin anlayan az olduğun
Nâbî
Sinimmâr: Ar. Numan
İbn-ı Münzîr tarafından yaptırılan eşsiz güzellikteki
Havernâk sarayını yapan mimarın adı.

Başka bir tane daha yapmasın diye sarayın damından atılarak öldürülmüştür.

Böylece mükâfat yerine ceza görmüştür.

Edebiyatta da cezâ-yı
Sinimmâr olarak geçer.

Diyemem ki eser-i fikr-ı Sinimmârîdir
Misli yoktur var ise san’at-ı simyâdır bu
Şeyh Galip
Sinimmâr-ı Havernâk-âsâ: Havernâk gibi
Sinimmâr.

Köhne mazmûn-ı Sinimmâr-ı Havernak-âsâ Beyitten beyitegirip çıkmadan oldum bîzâr
Safvet

sinin: bk. sene.

sinn: Ar. 1. Diş. 2. Yaş, ömür. c. esinne, esnân, esünn.

Benim ol müflik ü münşi’-i hadisü’s-sinn kim
Müftehir zâtım ile pîr ü civân ihvân
Şinasi
Sinnim ki çil ü çehârı geçti
Atı alan Üsküdar’ıgeçti
Ziyâ Paşa

sinn-i hamsin: Elli yaş.

Dünyâ-yı dûn için eğmedik baş zühhâd u ulemâya
Geçtik sinn-i hamsini akreb-i kec-revgibi
fethi Atâ

sinn-i piri: İhtiyarlık yaşı.

Saçımın aklığı sinn-i piri
Bana göstermişti tedbiri
İsmail Safa

sipâh, sipeh: Far. Asker, çeri, leşker; kalabalık.

Semendi seğredende lâmi olmuş ahter-i sâkıb
Sipâhı depredende mevce gelmiş bahr-ı Ummân’dır
Fuzûlî
(seğredende: koşturunca; depredende: kımıldatınca)
Ol kad-bâlâ vü zülf eğri diyâr-ı hüsn pür-âşûb
Memâlik fitne şeh zâlim âlem serkeş sipâh eğri
Âhî

sipâh-ı Ahmed: Ahmed’in (Hz. Muhammed) askeri.

Ruh döndürüp cedelden mât ola nice şehler
Çün süre devlet atın hayl ü sipâh-ı Ahmed
Hamdullah Hamdi

sipâh-ı gussa: Gam askeri.

Leşker-i hûbâna sen şâhı muzaffer eyledi
Kalb-i uşşâka sipâh-ıgussayı mansûr eden
Âhî
Sipâh-ı gussa vü gamdan beni saklar penâhında
Yüzünde hâl-i miskinin gibi bir kara dâgım var
Hayâlî Bey

sipâh-ı ışk: Aşk askeri.

Yolunu tûğgibi doğru varmış âbdâlem
Sipâh-ı ışk içinde benim alem âşık
Hayâlî Bey

sipâh-ı memleket: Ülke askeri.

Sipâh-ı memlekete iftikârı sâbit iken
Mülûk-ı âlem sûret-i gedâ değil de nedir
Nâbî

sipâh-ı nâmûs: Namus askeri.

Şâh-ı melâmetem kim her âh-ı âteşinden
Çektim kılıç sipâh-ı nâmûs u âra karşı
Hayâlî Bey

sipeh-i şâm: Gece askeri.

Sipeh-i şâmı şikest eyleyicek leşker-i subh
Hâb-gâh etti perâkendesi divârımızı
Nâbî
(eyleyicek: eyleyince)

sipeh-keş: Asker başı çeken, başkomutan.

Olmaz sahâyifin yine kadr-i bülendi pest
Saffı sipeh-keş-i kaleme pây-mâl iken
Nâbî

sipeh-sâlâr: Başkomutan.

sipeh-sâlâr-ı mansûr: Yardım eden başkomutan.

Şehi
Cem câh-ı devrânın güzide sadr-ı divânı
Şehin-şâh-ı cihân-girin sipeh-sâlâr-ı mansûru
Nef’î

sipeh-şikâf: Asker yarıcı; galip, muzaffer.

Sipeh-şikâf-ı yegâne
Halil Paşa
kim
Cihâna ateş urur berk-ı tiğı çektiği dem
Nef’î

sipâhi: Eskiden tımarlı süvari askeri, atlı asker.

Leşker-i gam ben gedâyı öldürür yoldaşlar
Pâdişâhı ışka tâbi bir sipâhi yok mudur
Necati Bey
Cânını kurtaramaz verse sinânın yerine
Bir sipâhisi alırsa fukarâdan sûzen
Keçecizade İzzet Molla

sipenc: Far. 1. Konaklama yeri. 2. Dünya.

Ne mümkün olmamak âzürde-i meşakkat ü renc
Meğer ki olmayasın sâkin-i sarây-ı sipenc
bağdatlı Ruhi

sipend: Far. Üzerlik tohumu.

Nazar değmemesi için üzerlik tohumu ateşte yakılıp tütsülenirmiş.

Ey ki mihrinden zemin ü âsümân germ olmağa
Şeb sipend olmuştur encüm fülfül ü âzer güneş
Ahmet Paşa
Bizim ta’aşşukumuz hâlin etti şöhret-yâb
Sipende mâye-i bâl ü per oldu âteşimiz
Nâbî
Bu derdinden bizi de behre-mend et
Yakıp ışk odına ûd ü sipend et
İbni Kemâl

siper: Far. Kalkan, koruyucu.

Ammâgiricek ma’reke-i ma’nîye evvel
Şemşîri kor endîşe-i zırh u siper eyler
Neti
Gönder efendi sîneme tîr-i belâların
Olsun siper belâlarına mübtelâlann
Bâk
Görür şedâid-i eyyâma karşı dûşunda
Siper vazîfesini lime lime bir abacık
Mehmet Akif
Def’ eylemeğe nâvekini tîr-i kazânın
Bî-şübhe, tevekkül gibi muhkem siper olmaz

siper-i tîğ-ı kazâ: Kaza kılıcının siperi.

Siper-i tîr-i kazâ var mı rızâdan gayrı
Çâre-i haste-dilân derd ü belâdan gayrı

sâkıp Dede

siper-âsâ: Siper gibi.

Siper-âsâ ebedî dönmedi müjgânından
Zahm-ı şemşîre tahammül var imiş sînemde
behiştî

siper-endâz: Kalkan atan.

siper-endâz-ı acz: Âcizliğe kalkan kaldıran.

Siper-endâz-ı acze hasmı tîğ-ı hun-feşân çekmez
Hamûşân-ı edeb endîşe-i zahm-ı zebân çekmez
Hâsim (Köprülüzade)

sipergam: Far. Fesleğen çiçeği.

Fesleğen perçemi dilden süpürür gam yoksa
Ne çiçektir bu gül-istânda sipergam biliriz
Sünbülzade Vehbi

sipîd: bk. sepîd.

sipihr: (k
O Far. Sema, gök, asuman.

Zâl sipihri nîzesi üstünde oynatır
Bülend-hevâdır âhım evet haylîpehlevân
Behiştî
Sipihrin bahtını ikbâlini hep pâymâl ettim
Hamiyyet mesleğinde terk-i evlâd ü ıyâl ettim
Namık Kemâl
Bir reng-i vefâ var mı nazar kıl şu sipihrin
Ne leyl ü nehârında ne şems ü kamerinde
Ziyâ Paşa
Nizâmından eser yok kâr-gâh-ı kevn-i imkânın
Hemen ancak sipihrin devr-i bî-ârâmı kalmıştır
Üsküdarlı Hakkı Bey

sipihr-i ber-karâr: Kararlı sema.

Sukût ettiyse bir kevkeb sipihri ber-karâr olsun
Yere düştüyse bir meyve dirahtı pâyidâr olsun

sipihr-i bî-karâr: Kararsız gök.

Eder hep çâr-sûy-ı gaybtan erzâkım âmâde
Sipihr-i bî-karârınpüşt-mâl-i ebr dûşunda
Nâbî

sipihr-i ceng-cû: Kavgacı gök.

Katlime kasd ettin ammâ ey sipihr-i ceng-cû
Tîg-i âhımdan benim sen kanda baş kurtarasın
behiştî

sipihr-i devvâr: Dönen gök.

Görmüş mü aceb sipihr-i devvâr
Bir öyle sühan-ver-i fedâ-kâr
Ziyâ Paşa

sipihr-i himmet: Gayret göğü. (manevî yüceliş)
Sipihr-i himmete devr-i kamerdir halka-i tevhîd
Riyâz-ı cennete havz-ı şekerdir halka-i tevhîd
Nâbî

sipihr-i kîne-cû: Kin arayan felek.

Sipihr-i kîne-cûdan eyleyenler rif’at ümmîdin
Cihânın ibret almazlar mı mâh ü âftâbından
Hersekli Arif Hikmet

sipihr-i mînâ: Gök.

Nedir o hüsn-ı İlâhî cihân-ı bâlâda
Ne der o nakş-ı mubâh-i sipihr-i mînâda
Recaizade Ekrem

sipihr-i pîr: İhtiyar gök.

Sipihr-i pîr çürüttü hezâr kefş-i hilâl
O mâhı hâle-i bezme dadandırıncaya dek
Nâbî
(dadandırıncaya dek: alıştırıncaya kadar)

sipihr-i sitîze-kâr: Kavgacı felek.

Ağyâre câm sunsa sipihr-i sitîze-kâr
Ben zâdesine âb-ı gam-ı hûn-çegân verir
Nedim

sipihr-i sâyir: Seyreden felek.

Işk ser-gerdânıyam göğsümde bin bin dâglar
Bir sipihr-i sâyirem sâbit cemî’-i ahterim
Fuzûlî

sîr: Far. 1. Doymuş, tok. 2. Sarımsak.

Kendimin zillet ile hâkte görme selefin
Sükkeriyyât ile âmîhte sîr et halefin
Nâbî
Ayîne-sıfat sîr olamazsın bu suverden
Etsen ne kadar âlem-i dünyâyı temâşâ
Tâlip (Bursalı Mehmet)

sîr-âb: 1. Suya kanmış. 2. Taze, körpe.

Olmayan mâye-i feyz-i ezelîden sîr-âb
Ab-ı Hızrî yine
Hızr olsa da reh-ber bulamaz
Koca Râgıp Paşa
Mevc-i hattan cezb eder çeşmin şarâb-ı işveyi
Kâse-i sîr-âb olup ol mey-fürûşa la’l-i leb
Esrar Dede
İçip şarâb-ı hakîkî mecâzı terk eyle
Bilirsin olmadı kimse serâb ile sîr-âb
Hamdullah Hamdi
Ademin hâlini hem-hâli bilir
Teşnenin hâlini bilmez sîr-âb
Muallim Naci

sîr-âb-ı zülâl: Tatlı suya kanmış.

Dök cûy-bâr-ı eşkini hâk-i darâate
Sîr-âb-ı nihâl-i nedâmet zemânıdır
Nâbî

sîr-âbî: Suya doymuşluk. sîr-âbî-i nihâl-i nedâmet: Pişmanlık dalının suya doymuşluğu.

Dök cûy-bâr-i eşkini hâk-i darâate
Sîr-âbî-i nihâl-i nedâmet zemânıdır
Nâbî

sîr-çeşm: Gözü tok.

Sîr-çeşm oldular ol mertebe kim etmezler
Bezl-i gencîne-ı Kârûn’a tenezzül fukarâ
Nâbî

sîr-çeşmî: Göz tokluğu.

Sîr-çeşmî hirmen-i sâmân-i servettir bana
Teng-destî vüs’at-ipehnâ-yı devlettir bana
koca Ragıp Paşa

sirâc: Far. Kandil, mum, mec. güneş.

Her nefes ursa söyünmez seg rakîb
Dâr-ı dilde yaktı mihrin bir sirâc
Zâtî (söyün-: parlaklığı gitmek)
Esrâr feyz-i bâdeye zâhid demiş ki dün
Kandîl-i neş’eyi eden etsin yine sirâc
Esrar Dede

sirâc-ı edeb: Edep güneşi.

Ridâ-yı hâke büründün sen ey sirâc-ı edeb
Fakat o lem’a kiyâdımdadır. zevâli adîm
Mehmet Akif

sirâc-ı ezel: Ezelin güneşi.

Dur ey sirâc-ı ezel gitme olduğum yerden
Biraz şu sahne-i deycûru okşasın şu’len
Mehmet Akif

sirâc-ı rahmetRahmet kandili.

Ey melekler!
Nûrdan bir âlem îcâd eyleyin
Medfenimde bir sirâc-ı rahmet îk: ad eyleyin

sirâce: Far. 1. Işık, mum. 2. hek. Sıraca.

Hoş bastı kara bağrına merdümcüğüm bu şeb
Çeşmim sirâcesinde hayâlin güzelgüzel
Behiştî

sirâd: Ar. Ayakkabıcı bizi.

Sirâdı kında milk-i dîde-bânlığa me’zûn
Hazînesinde felek pâs-bânlığa me’mûr
Nâbî
(kın: biz kabı)

sirâyet: Ar. Bulaşma, geçme, yayılma.

Sirâyet eylemiş mektûba ladinden halâvet kim
Verir şehd-i musaffâ kîsenin mûm-ıgirîbânı
Nâbî
Nâ-tüvânlık o kadar etti sirâyet tene kim
Kalkamaz ârız-ı hûbâna düşünce nigehim
Nâbî
Gamgîn olup oturmayalım kûy-ı yârda
Şâyed sirâyet eyleye bizden melâl ona
Behiştî
Daha bir hafta yaşar, sonra sirâyet de olur
Böyle bir hastayı gönderse de mektep ma’zûr
Mehmet Akif

sîret: Ar. 1. Yol, gidiş; bir kimsenin hayat tarzı, meslek. 2. İç hâli, ahlakı.

Dış hâli, görünüşü de “sûret”idir. c. siyer.

Açma râzın değme bir kimseye mahrem olmasın
Sîret inden fârig olma bekle
Hakk’ın bâbını
Ümmî Sinan
Ekser kişinin sûretine sîreti uymaz
Yâ Rab bu ne hikmettir
İlâhî bu ne hâlet
Ziyâ Paşa
Sîretim âsâr-ı hâmemden kılınsın ictihâd
Sûretim bu resm ile kalsın cihânda yâdigâr
Ziyâ Paşa
Müslümânlık pâk sîretten ibâretken yazık
Öyle saplandık ki levsiyyâta: Hâlâ çıkmadık
Mehmet Akif

sîret-i âdem: İnsanın iç hâli.

Sîret-i âdemde bulduk çün hilâfet sırrını
Sûret-i insânı biz seyrâne ermişlerdeniz
Nuri

sîret-i ehl-i edeb: Edep ehlinin ahlakı.

Edebiyyât ile târîh ü siyer
Sîret-i ehl-i edebdir yekser
Sünbülzade Vehbi

sîret-i merdâne: Merde yakışır ahlak.

Ayrılırım bin dürr-i yek-ddneden
Ayrı lamam sîret-i merdâneden
Muallim Naci
melek-sîret: Melek huylu.

Îsd gibi bir rûh-ı melek-sîret ü hoş zât
Yûsuf gibi bir mâh-ı perî-peyker-i âlem
Nef’î

siyer: 1. sîret’ler, ahlak ve yüksek vasıflar. 2. Konusu
Hz. Muhammed’ hayatı olan kitap.

Edebiyyât ile târîh ü siyer
Sîret-i ehl-i edebdir yekser
Sünbülzade Vehbi

siyer-nüvis-i habîb: Siyer yazan sevgili.

Aferin ey siyer-nüvis-i habîb
Ehl-i îmânı eyledin tatyîb
Muallim Naci

sirişk: Far. Gözyaşı, katre, damla.

Perde çek hicrân günü çehreme ey kanlı sirişk
Ki gözüm görmeye ol mâh-likâdan gayrı
Fuzûlî
Sîm-âb-ı sirişk etti beni garka
Euzûlî
Tâ devr cüdâ kıldı büt-i sîm-berimden
Fuzûlî
Sirişkim mi eksik figânım mı yok
Niyâza münâsib zebânım mı yok
Nizami sirişk-i al: Kanlı gözyaşı.

Germdir şâm u seher mihrinle çarh-ı lâciverd
Geh sirişk-i al eder izhâr ki ruhsâr-ı zerd
Fuzûlî

sirişk-i çeşm: Gözyaşı damlası.

Sirişk-i çeşmine ehl-i nifâkın
Etimâd etme
Esâsında binânın reşh-i âb olsa metîn olmaz
Nâbî

sirişk-i çeşm-i giryân: Ağlayan gözün gözyaşı.

Şeb midir bu ya sevâd-ı âh-ı pinhânım mıdır.

Mey midir bu ya sirişk-i çeşm-igiryânım mıdır?
Akif Paşa

sirişk-i dîde: Gözyaşı damlası.

Sirişk-i dîdemipâ-mâle teşne-lebdir o şûh
Tarîk-ı pâdan eder nahl gibi def’-i ataş
Nâbî

sirişk-i dîde-i Ferhâd: Ferhat’ın gözyaşı.

Tâ sirişk-i dîde-ı Eerhâd’ıgördü lâle-gûn
Çeşmeler suyunu gözden saldı kûh-ı Bîsutûn
Fuzûlî sirişk-i dîde-i hûn-bâr: Kan saçan gözün yaşı.

Reşha-i ummân kim dünyâyı olmuştur muhît
Bu sirişk-i dîde-i hûn-bâra benzer benzemez
Cinânî

sirişk-i dîde-i tâk: Asma kütüğünün gözyaşı.

Takâtur eylemedikçe sirişk-i dîde-i tâk
Olur mu bâğ-ı temennâda hûşe-i engûr
Nâbî

sirişk-i güher-pâş: İnci saçan gözyaşı.

Kaçan sirişk-i güher-pâş berk-ı âh olurum
Ne hûnlar saçılır hançer-iperendimden
Esrar Dede

sirişk-i hasret: Hasret gözyaşı.

Murâd-ı dünyevî fevt ettiğinden ehl-i dünyânın
Sirişk-i hasreti bed-reng ü bû çirk-âbdan kalmaz
Nâbî

sirişk-i neyl-i reviş: Merama ulaşma gözyaşı.

Nemâ-pezîr değil tohm-ı ârzû
Nâbî
Sirişk-i neyl-i reviş bir karâra gelmedi mi
Nâbî

sirişk-i niyâz: Yalvarma gözyaşı.

Bulur sirişk-i niyâzı uyûn u çeşminde
Ne denlü eylese cârî o denlü ecr-i cezîl
Nazîm (Yahya)

sirişk-i renc-i firâk: Ayrılık eziyetinin gözyaşı.

Arayıp umk-ı târ-ı mâzîden
Dökeceksin sirişk-i renc-i firâk
Ahmet Hâşim

sirişk-bâr: Göz yaşı saçan, ağlayan.

Ey hâme sirişk-bâr olupsun
Ser-geşte vü bî-karâr olupsun
Fuzûlî

sirişt: Far. 1. Hilkat, yaratılış, huy, mizaç. 2. Birleşik sıfatlar yapar. c. siriştân.

Siriştinde onun kim nûr var kalbinde kîn olmaz
Musaffâ tıynetânın tarf-ı ebrûsunda çîn olmaz
Nâbî
Sâlib-i âramdır
Nâcî dil-i firkat-i sirişt
Mâlik olsam kâşkî bir kalbe seng-i hârâdan
Muallim Naci
anber-sirişt: Amber kokulu.

Erdi yine ürd-i behişt, oldu hevâ anber-sirişt
Alem behişt ender behişt, her gûşe bir bâğ-ı İrem
Nef’î
melek-sirişt: Melek huylu.

Dârâ-yı melek-sirişt ekrem
Nâmı gibi tab’ı dahi hurrem
Nâbî
bed-siriştân: Soyu kötü olanlar.

İşte bu iki fazâhat-pîşe
Bed-siriştân-ı fesâd endîşe
Sünbülzade Vehbi

sirişte: Far. “Yuğrulmuş, karıştırılmış.

” anlamında birleşik kelimeler yapar. anber-sirişte: Amberle yoğrulmuş.

Anber-sirişte hâkine baksan ne vechile
Ervâh-ı fevc fevc-i rüsül rûy-mâl eder
Nâilî
nev-sirişte: Yeni yoğrulmuş.

Kim i’tibâr eder bu şifâ-hânede bize
Ma’cûn-ı nev-sirişte-i nâ-âzmûdeyiz
Nâbî

sirkat: Ar. Çalma, uğrulama, hırsızlık yapma, bir şeyi habersiz alma.

Olur mu havf-i yed düzdân-ı asra mûcib-i takvâ
Ki halkın şimdi sirkat ettiği hep mîrî mâlıdır
Ziyâ Paşa
Sirkat çoğalıp lafz-ı sadâkat modalandı
Nâmûs tamâm oldu hamiyyetyeni çıktı
Ziyâ Paşa

sirkat-i şi’r: Şiir çalma.

Sirkat-i şi’r edene kat’-ı zebân lâzımdır
Böyledir şer’-i belâgatte fetâvâ-yı sühan
Sünbülzade Vehbi

sârik: 1. Çalan, hırsızlık eden. 2. Hırsız.

Emvâl-i halkı sârik alıp sârikim demez
Kâtil, vebâl-i katle dahi vermez ihtimâl
Ziya Paşa

sirke: Far. Sirke.

Yek-bîhten demîde olurken nihâl-i kerm
Düşâb ügûre sirke vü mey imtiyâzda
Nâbî

sirke-fürûş: 1. Sirke satan, sirkeci. 2. mec. Ekşi suratlı.

Telh olur zâika-i nazm-ı umûr-ı âlem
Olmasa sirke-fürûşa mütekâbil kannâd
Nâbî

sît: Ar. 1. Şöhret, ün. 2. Çatırtı, patırtı gibi ses.

Esrâr’ı haşr etti semâ’ içre mutribâ
Sît u sadâ kudûmuna nâku: rdan mıdır
Esrar Dede
Battı sâz-ı kühenin sît u sadâsı şimdi
Çıktı mürg-i çemenin nağme-i nev-peydâsı
Bâkî
Pür etti kûçe-i sît-ı feşâfeş-i dâmân
Erişti zirve-ı Nâhîd’e çınçın-ı halhal
Nedim
Kemâl-ı sîtını te’yîd içinse kâfidir
Şebâba verdiği ders-i edeb kitâbında
Tevfik Fikret

sît-i bülend: Yüce şöhret.

Kim celb eder nigâhını erbâb-ı şirretin
Sît-i bülendi olmasa ehl-i adâletin
Muallim Naci

sît-i câvidân: Ebedi şöhret
Ben nihân oldumsa âsârım nihân olmaz durur
Şânımı ahlâfa sît-i câvidânım söylesin
Muallim Naci

sît-i cemâl: Güzellik şöhreti.

Etti o meh-i kefş-gerin sît-i cemâli
Endâhte bâm-ı felege kefş-i hilâli
Nâbî

sît-ı çâk-â-çâk-ı tîğ: Kılıcın çak çak eden şakırtısı.

Evc-i hevâda sît-ı çâk-â-çâk-ı tîğdan
Avâz-ı ra’d u sâika reh-güm-künân olur
Nef’î

sît-i hâme: Kalem şöhreti.

Sît-ı hâmemdir eden celb-i adû
Celb eder ağnâma kurdu çan sesi
Hilmi (Kıbrıslı)

sît-ı izzet: Azizlik şöhreti.

İntisâb-ı ehl-i devlet hâki de eyler azîz
Zâil olmaz sît-ı izzet kâse-i fağfurdan
Koca Râgıp Paşa

sît-i nây: Neyin ünü.

Ayş u işretten safâ-yı meyle sît-i nâydan
Mest olup yandı zemîngirdi semâ’a âsumân
Nuri

sît-ı nazm: Nazım ünü.

Kuluna dest-gîr ol sît-ı nazmım tutsun âfâkı
Bilirsin serverâ çıkmaz yalınız destin âvâzı
Câmi (Habibzade)

sît-i ruhsâr: Yanağın ünü.

Sabâyı sît-i ruhsârınla kim âlem-neverd ettin
Hazân-veş bülbülân-ı aşkı hasm-ı berg-i verd ettin
Nâbî

sît-i safâ: Neşe sedası.

Gûş et cereyânında olan sît-i safâyı
Var gül-şene cûş-ı dil-i enhâr ile söyleş
Neşatî

sît-i şöhret: Şöhretin ünü.

Kâftan kafa cihânı tuttu sît-i şöhretin
Gerçi pinhânsın
Behiştî
dîdeden Anka: gibi
Behiştî

sît-i velvâl-i vegâ: Savaştaki ağlama inleme sesi.

Sanki bir mahreke, bir ma’reke-i cûş-â-cûş
Sît-i velvâl-i vegâ, velvele-i ceng-i cüyûş
Tevfik Fikret

sît u sadâ: Ses ve yankı.

Battı sâz-ı kühenin sît u sadâsı şimdi
Çıktı mürg-i çemenin nağme-i nev-peydâsı
Bâkî
Esrâr’ı haşr etti semâ’ içre mutribâ
Sît u sadâ kudûmuna nâku: rdan mıdır
Esrar Dede

sît u sadâ-yı âh: Ahın ses ve yankısı.

Sît u sadâ-yı âhım işittin inanmadın
Ey nâzenîn sanki yalan söylerim sana
Enderunlu Fazıl

sît u sadâ-yı bülbül: Bülbül sedası ve nağmesi.

Bezm-i safâ vü ayşa salâdır bilenlere
Sît u sadâ-yı bülbül ü berk ü nevâ-yıgül
Bâkî

sitâd: Far. Alma, alış.

sitâd-ı dehr: Dünya alış (verişi)
Budur dâd u sitâd-ı dehrden sûd u ziyân ancak
Hezârân ârzûdan bir peşîmân olduğum kaldı

şeyh Galip-sitân: Far. Yer eki.

“-istân” gibi kullanılan ek.

gül-sitân: Gül bahçesi.

Bizgiriftâr-ı kafes bülbül-i müştâk-ıgülüz
Gül-sitândan bize bir berk-i terin var mı sabâ
Fasih (Ahmet Dede)
gül-sitân-ı ümîd: Ümidin gül bahçesi.

Sehâb-ı lutfu ile sebz gül-sitân-ı ümîd
Nesîm-i hulku ile tâze ravza-i âmâl
Veysi (Alaşehirli Üveys Kadı)
hârût-sitân: Harut ili, büyücü ülkesi.

Safha bir lâhzada
Hârût-sitân oldu yine
Turfa efsûn okudu bu kalem-i câdû-fen
Nedim
ibret-sitân: İbret yeri, ibret alınacak yer, dünya. ibret-sitân-ı âlemÂlemin ibret yeri.

Fehmetmeyen dekâyık-ı nakş-ı sanâyîi
İbret-sitân-ı âlem a’mâgelir gider
Atıf (Defterdâr Mustafa)
lâle-sitân: Lalelik yer.

Ya nazm-ı dil-âvizle bir cûy-i müselsel
Ya ma’nî-i rengînle bir lâle-sitândır
Nefi
reml-sitân: Remil dökülen yer.

Reml-sitân-ı fenâ içregarîb olmaz mı
Kişi gurbette kola anmaya hâk-i vatanı
Esrar Dede

şu’le-sitân: Işık yeri.

Yine ol gecede âteş-bâzân
Ettiler sûr-gehi şu’le-sitân
Nâbî
zerrin-sitân: Altının bulunduğu yer.

Zerrîn-sitâne devlet ile eyleyip nazar
Nergisler oldu nâil-i çeşm-i inâyeti
Nâbî

sitân: Far. “Alan, alıcı” anlamlarına gelerek birleşik kelimeler yapar. cân-sitân: Can alıcı güzel.

Arz et nasıl olurmuş dünyâda fitne nâim
Çeşm-i cân-sitânın mahmûr-ı hâb olduğun göster
Recaizade Ekrem
cihân-sitân: Cihanı zabt eden.

Kim bu nizâmı vermedi âlem sarâyına
İllâ ki yümn-i devletşâh-ı cihân-sitân
Bâkî
dil-sitân: Gönül alan.

Bu şehir ne şehr-i dil-sitândır
Bu bâğ ne bâğ u bûstândur
Şeyh Galip
kişver-sitân: Memleket alan.

Sultân
Murâd-ı kâm-rân efser-dih ü kişver-sitân
Hem pâdişâh hem
Kahraman sâhib-kırân-ı Cemhaşem
Nefi
memâlik-sitân: Ülkeler fetheden.

Gâhî ki deste deste yatar yerde gûyiyâ
Çârûb-ı âstân-ı memâlik-sitân olur
Nef’î

sitâre: Far. Yıldız, necm. mec. baht, talih.

Tulû’etmez sitâremde
Usûlî kevkeb-i tâli
Yeridir odlara yansa felekler dûd-ı âhımdan
Usulî
Dehre mağrûr olma ey gâfil ki bunda âdeme
Tâlii yüz döndürür gâhî sitâre nâz eder
Nef’î
Görsem yüzün görünmez âhımda bir şerâre
Doğsa güneş felekte pinhân olur sitâre
Behiştî

sitâre-i nûr: Nur yıldızı.

Uzakta bir ebedî hande, bir sitdre-i nûr
Uzattı cevve garîb-âne bir leb-i billûr
Behçet (Trabzonlu. Mehmet)

sitâre-i şark: Doğu’nun yıldızı.

Niçin gurûb ediverdin sen ey sitdre-i şark
Henüz kemâlini derk etmeden zavallı vatan
Mehmet Akif

sitâyiş: Far. Övme, medh, sena.

Sitdyiş etmedi sen gibi bir
Hudâvend’i
Lisdn-ı halk olalı ddstdn-ı serdy-ı vücûd
Nevres-i Kadim
Gözler kamaşır nümdyişinden
Sözler tükenir sitdyişinden
Şeyh Galip

sitâyiş-i ruh-ı al: Kırmızı yanağının övgüsü.

Nihdl-i gül ele sad-berg bir kitdb almış
Sitdyiş-i ruh-ı âlinde bir risdle midir
İbnü’n
Neccar Şeyh Rıza sitem: Far. Güce gidecek söz ve muamele.

Buna benzer katı çok cevr ü sitem
Tuttu yüz semt-i hardba dlem
Nâbî
Ağyâr elemin çekme gönül ndfile gamdır
Hasmın sitemin anlamamak hasma sitemdir
Nef’î
Dünyâda nasîbin sitem ü cevr ise ey dil
Ahbdbın eder onu da, a’ddya ne hdcet
Şeyhülislam Yahya

sitem-i baht-ı siyâh: Kara bahtın sitemi.

Gerdûn sitem-i baht-ı siydh etmeğe değmez
Billdh bugam-hdne bir âh etmeğe değmez
Keçecizade İzzet Molla

sitem-i çarkFeleğin zulmü.

Yok aczi yine tab’ımın endîşeden asld
Gerçi sitem-i çarhla bî-tdb u tüvândır
Nef’î

sitem-i gamze-i nezzâre-şümâr: Bir bir sayan yan bakışın sitemi.

Âşinâ çıktım ise çeşmine kâfir değilim
Sitem-i gamze-i nezzâre-şümârı çekemem
Nef’î

sitem-i nâ-ber-câ: Yersiz zulüm.

Hande-sâz olmadadır hâlime her dem a’dâ
Âh aceb n’olsagerek bu sitem-i nâ-ber-câ
Enderunlu Vâsıf

sitem-i rûzgâr: Zamanın zulmü.

Cefâ-yı tâli’-i nâz-kân benden sor
Amân amân sitem-i rüzgârı benden sor
Nedim sitem-i ta’ne-i ağyâr: Başkalarının ayıplama sitemi.

Sitem-i ta’ne-i ağyâre değildim vâkıf
Yoksa yârin ser-i kûyunda mekân etmez idim
Fuzûlî sitem-âlûd, sitem-âlûde: Sitemli, sitemle karışık.

Bir boğuk sadâ
Rûhunda inliyor, sitem-âlûd ü pür-taleb
Tevfik Fikret

sitem-bünyâd: Sitemle yapılmış.

Şunûât-ı cihân vâ-beste-i hükm-i meşiyyetdir
Abestir dest-i gerdûn-ı sitem-bünyâddan feryâd
Ziya Paşa

sitem-dîde: Sitem, zulüm görmüş. c. sitem-dîdegân.

Vasl-ıgül ile bülbül şâd olmağa yaklaştı
Mehcûr-ı sitem-dîde yâd olmağa yaklaştı
Şeyhülislam Yahya

sitem-dîdegân: Zulüm görmüşler. sitem-dîdegân-ı ehl-i dilGönül sahiplerinin zulüm görmüşleri.

Müessir oldu sitem-dîdegân-ı ehl-i dilin
Dem-â-dem eylediği âh u nâle vü feryat
Nef’î

sitem-endûz: Sitem, zulüm toplayan.

Yine verdi fişek-i âteşpâş
Dil-i çarh-ı sitem-endûza hırâş
Nâbî

sitem-gâr, sitem-kâr: Zalim, zulmeden, haksızlık eden.

Olma dil-dâde-i gül-handi sitem-kârların
Zûd-ter zâil olur şevki heves-kârların
Nâbî
Eyleyip va’de dönersin yine ey mâh-ı cebîn
Bu reviş sendendir çarh-ı sitem-gâr mısın?
Nev’î

sitem-ger: Zulmeden, zalim, cefa eden. c. sitem-gerân.

Severiz gördüğümüz âfeti dil-ber diyerek
Başlarız nâle vü feryâda sitem-ger diyerek
Nâilî
Şeb-igamda olalım muntazır-ı subh-ı ümîd
Gösterir mi o günü çarh-ı sitem-ger görelim
Cevn
Bî-safâ-yı aşk olup bî-derd-i yâr olmak da güç
Bir sitem-ger âfetin cevriyle zâr olmak da güç
neşati

sitem-gerân: Sitem, eziyet edenler.

Evzâ’-i sitem-gerânı çok meşk ederek
Biz de biliriz fünûn-ı istiğnâyı
Nâbî

sitem-keşîde: Eziyet çekmiş, zulme uğramış.

Muzaffer olmayıcak intikâma ey Nâbî
Sitem-keşîdelere tesliyet müfid midir
Nâbî

sitem-kîs: Huyu zulmetmek olan.

Sanma ebnâ-yı zemâne beni dil-rîş etti
Her ne ettiyse bana baht-ı sitem-kîs etti
Koca Râgıp Paşa

sitem-pîşe: Sitemi huy edinmiş.

Lezzet-i afvi sitem-pîşeler idrâk etmez
Yâ İlâhî sen kem-i fursata fursat verme
Hâmî-ı Âmidî

sitîz, sitîze: Far. Kavga, çekişme.

Nâ-ümîd olmam visâlinden sitîz eylerse de
Cebhesin çîn-i sitemle mevc-hîz eylerse de
Nâbî
Cidâl sîne-hırâş ü sitîze rûh-gezâ
Kazâ hilâf-ı rızâ sulh mâye-i tesdîd
Nâilî

sitîze-kâr: Kavgacı, kavga eden.

Serkeşlik etti tûsen-i baht-ı sitîze-kâr
Düştü zemîne sâye-i eltâf-ı Krd-gâr
Bâkî
Ağyâre câm sunsa sipihr-i sitîze-kâr
Ben zâdesine âb-ı gam-ı hûn-çegân verir
Nedim

sittîn: Ar. Altmış.

Sittîn erişti ey dil inâbet zemânıdır
Ser-germî-i hevâdan ifâkat zemânıdır
Nâbî

sivâ: Ar. Başka, gayri.

Değildir cây-i ârâm olmağa mülk-i sivâ kâbil
Hudâ âşıklara kevn ü mekânı teng göstermiş
Fâik (Manastırlı)
Musallat oldu gönül milkine cünûd-ı sivâ
Bize muîn olaşâh-ı azîmeyalvaralım
Nuri
Gönlünde senin gayr u sivâ sûreti neyler
Lâyık mı kim
Kâ’be’ye büt-hâne desinler
Şeyhülislam Yahya
mâ-sivâ: 1. Allah’tan başka bütün varlıklar. 2. Dünya ile ilgili olan şeyler. kim mâ-sivâdan yuma çeşmini
Berâberdir ona bahâr ü hazân
Şeyhülislam Yahya
Aşk-ı Hak’tangayrısı uşşâka olmadı kabûl
Aşk-ı Hak’tan gayrısı uşşâka oldu mâ-sivâ
Reşit
Akif Paşa

siyâdet, seyâdet: Ar. 1. Seyyitlik, ululuk. 2. Hz. Hasan vasıtasıyla onun soyundan olma hâli.

Tevâzu’ ayn-ı rif’at, hizmet-i millet siyâdettir
Olunsun hulk-ı Peygam-ber’le istişhâd lâzımsa
Namık Kemâl

siyâh: Far. 1. Kara. 2. Zenci. bk. siyeh.

Zâtında ki âsâr-ı kemâl olmaya hardır
Ya şâl-ı siyâh eğnine giymiş ya yeşil sof
Bağdatlı Ruhi
Gerek seng-i siyâh olsun gerekse atlas ü dîbâ
Garaz bir bâliş-i râhat bulunmaktır ser altında
Hasan
Çelebi (Kınalızade)
Gerden-i sâf beyâz öyle ki kâfûr gibi
Çeşm ü ebrûsu siyâh öyle ki semmûrgibi
Nedim
Yüksel de ışıklar uçuşan memleketinden
Sök at o siyâh uykuyu rûhundan, etinden
Midhat Cemal Kuntay

siyâh-çerde: Siyah renkli; esmer, karayağız olan.

Bir mâh-ruh-ı siyâh-çerde
Çün âb-ı beka-yı verâ-yı perde
Şeyh Galip

siyâh-kâr: Suçlu, kötü iş işleyen. bir cehl-i mürekkebtir mürekkeb satmadır kârı
Cihânda
Enverî gibi siyâh-kâr olmasın kimse
Kıyasî
Yine sevdâ-zede-i zülf-i siyâh-kâr oldum
Yine bir unmayacak derde giriftâr oldum
Ebussuud Efendi
(unmayacak: iyileşmeyecek)

siyâh-kârî: Suçluluk, günahkârlık. siyâh-kârî-i hicranayrılığın suçluluğu.

Ey mîl-i sürme gözlerin öp benden ol mehim
Arz et siyâh-kârî-i hicrânı mû-be-mû
Nâbî

siyâh-mest: Çok sarhoş.

Olmadı çâre âh-ı hazîn etdi çok niyâz
Kasd etdi cân-ı zârıma çeşm-i siyâh-mest
Rızayi

siyâh-pûşân
Karalar giymişler; matemliler.

Bir cânibi hep siyâhpûşân
Leyl içre çü encüm-i dirahşân
Şeyh Galip

siyâh-rû(y): Siyah yüzlü, yüzü kara, aybı olan.

Siyâh-rûyluğa meylinin şeâmetidir
Bugûne dâmen-i evrâka rûy-mâl-i nigîn
Nâbî
Şerm-sâr-ı ruh-ı pür-tâbının âh
Ma’zeret-hâhım olan baht-ı siyâh-rûgibi
Nâilî

siyâh-ı rûy-ı hatâHatalı yüzü kara.

Siyâh-rûy-ı hatâyım çü hâme-i müşgîn
Baîd-i nûr-ı sevâbım misâl-işu’le-i dûd
Sâmi

siyâh-tâb: Siyahi aydınlatan.

Buldukça sürmeden müjeler gâh gâh tâb
Elmas deşneler mi değildir siyâh-tâb
Nâilî

siyahi: 1. Zenci. 2. Karanlık.

Târ u pûd-ı siyâhî-i şebten
Çehre-i bahtıma nikâb ettim
Fehim (Hoca Süleyman)

siyâk: bk. sevk.

siyâset: Ar. 1. Seyislik, at idare etme, at işleriyle uğraşma. 2. Memleket idaresi. 3. huk. İdam cezası, ceza. 4. Politika.

Dedim uşşâka cevr etme dedi ol hûblar şâhı
Siyâset olmayınca ışk mülkünde nizâm olmaz
Fuzûlî

siyâsetin kanı: Servet
; hayâtı: Satvettir
Zebûn-küş
Avrupa bir hak tanır ki: Kuvvettir
Mehmet Akif
Arnavutlukla, Arablıkla bu millet yürümez
Son siyâsette bu, hîç böyle siyâset yürümez
Mehmet Akif

siyâset-i âlem: Dünya siyaseti.

Demek yalanmış o niyyât-ı emn ü âsâyiş
Demek siyâset-i âlem bütün desîse imzş
Fâik
Âlî Bey

siyâset-gâh: Cezası gereği öldürülmesi gereken kimselerin öldürüldüğü yer. siyâset-gâh-ı aşkaşkın öldürüldüğü yer.

Elinde tîğı cellâd-ı felektir ol büt-i ra’nâ
Siyâset-gâh-ı aşkında yine merd-âne bî-pervâ
Behğ siyâset-gâh-ı gamze: Gamzenin siyaset meydanı.

Tâ siyâset-gâh-ı gamzende olan hod-küşteyi
Dâr u gîr-i daâî-ı Mansûr’dan kıldım ferâğ
Esrar Dede

siyâset-kede, siyâset-gede: Ceza yeri.

Lezzet-i bûse-i çeşminle ferâmûş etmiş
Yediğin sürme siyâset-kede-i hâvende
Nâbî

siyâsî: Siyasetle ilgili.

Ulemâdan mı sayıldın?
Fukarâdan mı?
Hayır!
Ya siyâsî mi nesin?
Kendine bir meslek ayır
Mehmet Akif

siyeh, siyâh: Far. 1. Kara. 2. Zenci. bk. siyâh.

Ol siyeh câmede evvel
Fahr-ı Cihân
Ab-ı Hayvân idi zulmette nihân
Hakanî
nâ-bekâr-ı siyeh-bahtı var kıyâs eyle
Ki hem hasûd ola zât-ı habîsi hem âmî
Nef’î
Berk-efken olunca gâh ü bî-gâh
Vechin o siyeh çar-şebden
Gûyâ ki doğar sevdâ şebden
Recaizade Ekrem

siyeh-baht: Kara bahtlı.

Teşrife bu şeb va’di var olşem’-i ümîdin
Ey hâb-ı siyeh-baht aşâdan mı gelirsin
Nâbî

siyeh-çerde: Karayağız, esmer güzeli.

Ne ola âhımla çeksem tâk-ı çarha anberînperde
Ren-i lebrîz-i sevdâ etti bir şûh-ı siyeh-çerde
Nâbî
Bir siyeh-çerde civândır
Hüsn-i mümtâz-ı cihândır
Enderunlu Vâsıf

siyeh-çeşmKara göz.

Görünürde gözü dâim mekhûl
Hadd-i zâtında siyeh-çeşm idi ol
Hakanî

siyeh-derûn: İçi kara.

Her şeb ki derd-i hasretile ben olam zebûn
Pür-şevk olur adû gibişem’-i siyeh-derûn
Behiştî

siyeh-dil: Kötü kalpli.

Olur mu fass-ı zerrîn ile kâmil, cevher-i nâkıs
Siyeh-dil, pertev-i ikbâl ile rûşen-zamîr olmaz
Fehim (Hoca Süleyman)

siyeh-fâm: Siyah renkli
Oldu efsûn musâfaât ile hayât-ı suyûf
Ser-fürû bürde-i sûrâh-ı siyeh-fâmyanam
Nâbî

siyeh-kâr: Suçlu, günahkâr.

Günâh-kârım, sefeh-kârım, siyeh-kârım, siyeh-kârım
Beni reddetme ferdâ-yı kıyâmet yâ
Resûlallah
Nef’î
Hat değildir görünen misk saçılmış yüzüne
Silkecek bâd-ı sabâ zülf-i siyeh-kâr eteğin
İbni Kemâl
Zebânımla ta’rîze mecbûr olup
Bu kilk-i siyeh-kâra mağrûr olup
Keçecizade İzzet Molla

siyâh-kâr: Günahkâr. c. siyâh-kârân.

Günâh-kârım, sefeh-kârım, siyeh-kârım, siyeh-kârım
Beni reddetme ferdâ-yı kıyâmet yâ
Resûlallah
nef’î

siyeh-kârân: Kötü iş yapanlar, karanlık iş çevirenler.

Siyeh-kârân aceb mi etmese rûşen-güherden haz
Eder mi düzd-i şeb-rev rûşenâî-i kamerden haz
Enderunlu Vâsıf

siyeh-kâse: Siyah kâse.

Erbâb-ı dili müttehem-i âz edemezsin
Ey çerh-i siyeh-kâse bize nâz edemezsin
Nâilî

siyeh-mest: Çok sarhoş, gözü kararmış sarhoş.

Safâ-yı nûr-ı sabûhu bulan siyeh-mestin
Gözüne hâne-i hûrşîd bir harâbe gelir
Şeyh Galip

siyeh-pûş: Karalar giyinmiş, matemli.

Mâteminden hüsnünün hattın siyeh-pûş olalı
Yüzünü yırtıp semen sünbül saçın yolmuş-durur
İbni Kemâl
Bir siyeh-pûş-ı fakîr erdi ona
Dedi bir tuhfe getirdim ki sana
Hakanî

siyeh-pûş-ı fitne: Fitnenin karalar giymişi.

Gird-i ruhunda hat ki siyeh-pûş-ı fitnedir
Mehtâb-ı hüsne hâle-ver-i âgûş-ıftnedir
Sâmi

siyeh-reng: Siyah renk.

Dünyâ görünür çeşmime zulmet-kede-i teng
Yumdurdu güzel gözlerini merg-i siyeh-reng
Muallim Naci

siyeh-rûy: Kara yüzlü, ayıplı.

Şerm-sâr-ı ruh-ı pür tâbınım âh ettikçe
Ma’zeret-hâhım olan baht-ı siyeh-rûygibi
Nâilî

siyeh-rûz: Talihsiz.

Düştü idlâle karşı girye bana
Ne siyeh-rûz-i rûzgâr oldum ben
Muallim Naci

siyeh-tab’: Kötü yaratılışlı. c. siyeh-tab’ân.

Siyeh-tab’dan olur rûşen-dilânın düşmen-i cânı
Ki düzd-i tîre-rûzu dâimâ, dil-gîr eder mehtâb
beliğ

siyeh-tab’ân: Kötü yaratılışlılar.

Siyeh-tab’ân olur rûşen-dilânın düşmen-i cânı
Ki düzd ü tîre-rûzu dâimâ dil-gîr eder meh-tâb
beliğ

siyeh-târ: Siyah telli.

Artırdı cünûnun heves-i zülf-i siyeh-târ
Bir hastesin ey dil ki şeb-i târda kaldın
Nâilî

siyeh-zülf: Siyah saç.

Bir siyeh-zülf ü siyeh-câme büt-i Îsâ-perest
Eyledi reng-i hayâliyle beni sevdâ-perest
Esrar Dede

siyer: bk. sîret.

soffa, suffe, sofa: Ar. Sedir, peyke, sedir; sofa, evlerde odalardan başka oturulacak geniş yerler. c. sufef.

Derûn-ı kubbesi evc-i felek gibi rûşen
Sütûn-ı sofası kadd-i bütdngibi mevzûn
Nef’î

soffa-i sine: Göğüs sofası.

Ol kadar âlî revdk u tâk-ı kuds eyvdnı kim
Soffa-i sîneden berk urur envâr-ı arş-ı Müsteân
Üsküdarlı Hakkı Bey

suffe-i deyr: Kilise sofası.

Olıcak bezme muğ-beçe sâkî
Ne safâdır
Behiştî

suffe-i deyr
Behiştî

sofi: bk. sûfî.

sofra: bk. süfre.

sohbet: Ar. Görüşüp konuşma; arkadaşlık.

Yüzü ağ olsun onun kim yeridir
Kara gönüllü sûfî sohbetinden
Hamdullah Hamdi
Sâkiyâ kalmaz imiş çünki bu sohbet bâkî
Mey-i gülgûn içelim bâde-i cennet bâkî
Bâkî
Kadem-i pâkine yüz sürdü nesîm-i sohbet
Yaraşır
Sidre vü Tûbâgibi eylerse hırâm
Cevrî (İbrahim Çelebi)

sohbet-i ahbâb: Dostlar sohbeti.

Mârân gibi hep birbirini sokmada yârân
Bir semm-i helâhildir adı sohbet-i ahbâb
Enderunlu Vâsıf

sohbet-i ârif: Arifin sohbeti.

Sohbet-i ârifle ârif katresi ummân olur
Mes’ele-i aşkı bilir kâmil insândır
Âdile Sultan

sohbet-i bâde: İçki sohbeti, içki yârenliği.

Lezzet-i vuslat için firkat-i yârı çekemem
Sohbet-i bâde için renc-i humârı çekemem
Nef’î

sohbet-i bî-gâne: Yabancılarla sohbet.

Rindân-ı âlemiz ki bize yâr olan gönül
Olur adû-yı sohbet-i bî-gânemiz bizim
Nef’î

sohbet-i câhil: Cahilin sohbeti.

Sohbet-i câhil yeter âriflere nâr-ı cahîm
Âhirette görmesin isterse hîç nâr-ı elîm
Gaybî

sohbet-i cânân: Sevgilinin sohbeti.

Ehl-i diller sohbet-i cânânda cânın yaktılar
Şem’ içinpervâneler iki cihânın yaktılar
Ahmet Paşa

sohbet-i cem’iyyet-i ahbâb: Dostlar cemiyetinin sohbeti.

Sohbet-i cem’iyyet-i ahbâb kalmaz ber-siyâk
Söylenir çün kim mesel” fi külli cem’in iftirâk”
Fehim (Hoca Süleyman)

sohbet-i cühhâl: Cahillerle sohbet.

Âdeme oldur kim edip tahsîl-i ilm ü ma’rifet
Meclisin telvîs kılmaz sohbet-i cühhâl ile
Leskofçalı Galip

sohbet-i ehl-i riyâ: Riya ehlinin sohbeti.

Sohbet-i ehl-i riyâdan çek ayak ikrâh et
Hâl-i uşşâkı ne bilsin sûfî kim nâ-dândır
Âdile Sultan

sohbet-i eş’âr: Şiirler sohbeti.

Biraz bu tarz ile güft ü şinidten sonra
Biraz da sohbet-i eş’âragösterip ikbâl
Nedim

sohbet-i gül: Gül sohbeti.

Erişip bahâra bülbül yenilendi sohbet-i gül
Yine nevbet-i tahammül dil-i bî-karâra düştü
Şeyh Galip

sohbet-i helvâ: Helva sohbeti.

Lâleyi bir iki gün anmayalım şimdi hele
Kâmlar sohbet-i halvâ ile olsun şîrîn
Nedim

sohbet-i hem-vâr: Sürekli görüşme.

Gâhîce uyandıkça şeb-istân-ı safâda
Şol gece olan sohbet-i hem-vârı unutma
Esrar Dede

sohbet-i merdân-ı Hak: Hak mertlerinin sohbeti.

Pîr-i dânâ sohbetidir tâlibe feryâd-res
Sohbet-i merdân-ı Hak’sız
Hakk’a ermez hîç kes
gaybî

sohbet-i Mevlâ: Mevla sohbeti.

Hakk’ıgörmek ister isen âşıka mirâta bak
Sohbet-ı Mevlâ dediler sohbet-i dânâdadır
Gaybî

sohbet-i nâ-cins: Aynı kafada olmayanla sohbet.

Sohbet-i nâ-cins olur elbet medâr-ı inkisâr
İttihâd-ı seng ü âhendengörünmez mi şerâr
İshak (Ebu İshak
İsmail Efendi
zâde Şeyhülislam Efendi)

sohbet-i nâ-dân: Pişmanlarla sohbet.

Nâ-dânlar eder sohbet-i nâ-dânla telezzüz
Dîvânelerin hem-demi dîvâne gerektir
Ziyâ Paşa

sohbet-i sâhib-dil
Gönül sahibinin sohbeti.

Sohbet-i sâhib-dilin bin cân ile müstâkıyam
Ehl-i irfân olmayandandır
Behiştî
uzletim
Behiştî

sohbet-i sahrâ: Sahra sohbeti.

Beni kon sohbet-i sahrâya da’vet eylemen kim ben
Çemende bâğdan mürg-i hoş-elhândan dahi geçtim
behiştî

sohbet-i şâm: Akşam sohbeti.

Kış erişti geliniz sohbet-i şâm eyleyelim
Ya’nî kim subha değin îş-i müdâm eyleyelim
Lamiî Çelebi

sohbet-i yâr: Yârin sohbeti.

Safâ yine dargın edecek hâlini gûyâ ızmâr
Savt-ı bâridle temâdî ediyor sohbet-i yâr
Kemalzâde Ekrem Bey

sohbet-i yârân: Dostlar sohbeti.

Gittin ammâ ki kodun hasret ile cânı bile
İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile
Neşati

sohbet-be-sohbet: Sohbet üzerine sohbet
Ahî’ye kûşe-be-kûşe zâr eden bülbül gibi
Yürüyen sohbet-be-sohbet bir gül-i her-câyidir
Âh sû(y): Far. Taraf, cihet, yan, yön.

Göz yaşını bes ki döktü her sû
Her merhaleden akıttı bir cû
Fuzûlî
Rahm eyle dâd-hâhına ey şûh-ı ser-frâz
Her sû fütâdepâyına kadd-i hamîdeler
Nâbî
Olurken bu fkretle her sû devân
Bu ebyâtıgördüm yazılmış ayân
Nedim

sûy-ı âlem: Dünya tarafı.

Karz vermiş akçesin
Kârûn’agûyâ kâinât
Sûy-ı âlemde geçen yek-pâre arz-ı ihtiyâc
Keçecizade İzzet Molla

sûy-ı bahr: Deniz tarafı.

Her dem efrencin kılıç başın iki şak eyleyip
Sûy-ı bahre akıtırdı kanın ırmak eyleyip
Sürûrî

sûy-ı bâlâ’
Yüksek taraf.

Seyl-veş bizde küdûret hâktandıryoksa biz
Sûy-ı bâlâdan bu hâke nâ-mükeddergelmişiz
Nâbî

sû-yı gerdûn: Dünya tarafı.

Sû-yı gerdûna revân olsa sümûm-ı kahrı ger
Çeşme-i hûrşîd olurdu kûre-i katran-feşân
Üsküdarlı Hakkı Bey

sûy-ı Hak: Hak tarafı.

Sûy-ı Hak’tangelicek âteş-i takdîr sana
Sidre ola mı ki hîç penbe-i tedbîr sana
Enderunlu Fazıl

sûy-ı hum: Şarap küpü tarafından.

Sûy-ı humdan kopan nârın kes ey zühd arasın yoksa
Harâb olur misâl-i kalb-i rindân hânmân-ı gam
Nâbî

sûy-ı Sa’d-âbâd: Sadabat tarafı.

Mevsim-i gül, nâliş-i bülbül zemânında aceb
Sûy-ı Sa’d-âbâda benzer var mıdır cây-ı safâ

sûy-ı sivâ: Başka taraf.

Açmazız çeşm ü nigeh sûy-ı sivâya zerrece
Aşinâ-yı çehre-i dil-dâr olan hayrânıyız
Necip (Sultan III. Ahmet)

sû-be-sû: Taraf taraf, cihet cihet, her tarafta ve her yanda.

Sû-be-sû sevk eyleyen hep sâik-i takdîrden
Kimsenin destinde yok
Râgıb inân-ı ihtiyâr
Koca Râgıp Paşa
Dizilmiş nihâlân-ıgül sû-be-sû
Katâr ile gelmiş meğer reng ü bû
Nedim
Nümâyân sû-be-sû zulmet, fakat bir zulmet-i rûşen
Semâ bîdâr, her yıldız
Cemâlullah’a bir revzen
Mehmet Akif

sû-be-nûr: Işık tarafına.

Nerde berk-endâz olursapertev-i feyz-ı Hudâ
Cezb eder ol sû-be-nûr dîde-i irfânımı
Vasfî (Şeyh)

sû-pâre: Yan parça, yan taraf. sû-pâre-i havâdis-i eyyamGünlerin havadislerinin yan parçası.

Sû-pâre-i havâdis-i eyyâm olup şühûr
U’cûbe-i vakâyi’-i dehre risâle sâl
koca Ragıp Paşa

sû’: Ar. Kötülük, fenalık. zıddı “hüsn”. c. seyyiât

sû’-i ahlâk: Kötü ahlak.

Sefâlet eyledi tevlîd sû’-i ahlâkı
Bu hâldir beni dil-hûnu kahreden hayfâ
Halil
Nihat Bey

sû’-i edeb: Kötü ahlak.

Sû’-i edeb vesîle-i red olmasın sana
Senden o şûh nâle vü feryâd işitmesin
Nâbî sû’-i fi’lKötü hareket.

Sû’-ifi’l ü sûniyyetten edenler ictinâb
Hüsn-i hâl ü hüsn-i şöhretle olurlar kâmyâb

sû’-i hâl: Hâli kötü, kötü hâl.

Dinleme öyle girye-i akvâli
Uğrasın başına sûhâli
Sünbülzade Vehbi
Sû’-i hâl ü râzını ketmeylemez mürşidlere
Saklamaz derd-i derûnun tâ ki dermân isteyen
Hanif (İbrahim)

sû’-i isti’mâl: Kötüye kullanma.

Sû’-i isti’mâle kalkma var ise kurnazlığın
Hâzır olsun dâimâ düşmen için dâmın ağın
Neyzen Tevfik

sû’-i karîn: Kötülüğü yakın, kötü arkadaş.

Seyyiât insâna nefs-i kem-terînindengelir
Her hacâlet âdeme sû’-i karîninden gelir
Sait Paşa
(Diyarbekirli)
Hıfzeyle benim meclisimi sû’-i karînden
Kâr etmeye lutfunla bana hîle-i şeytân
İkbal, İkbalî, Cihangir (Sultan III. Mustafa)

sû’-i kasd: Cana kıymaya hazırlanma.

Gel etme, sûkasd ediyorsun hayâtına
Ettirme zann o cünhayı da seyyiâtına
Abdülhak Hâmit

sû’-i mizâc: Kötü huy.

Halka taklîd-i sülûkun sebeb-i hüsn-i ma’âş
Mülke tağyîr-i tarîkin eser-i sûmizâc
Fuzûlî

sû’-i niyyet: Kötü niyet.

Sû’-i ft’l ü sû’-i niyyetten edenler ictinâb
Hüsn-i hâl ü hüsn-i şöhretle olurlar kâmyâb

sû’-i zann: Kötü niyet.

Zâhidâ küfrünü aşkın tut kim îmân bilmişiz
Sû’-i zann etmek ne lâzım bir
Müselmân hakkına
Necati Bey
Sû’-i zan eylemem gayrîlere sultânım
Derd-i aşkınla
Nedîmâ hele rencûrgibi
Nedim

seyyiât: Kötülükler.

Bana olaydı eğer lafz-ı seyyiât alem
Tamâmı ism-i müsemmâda eyler idi karâr
Ziya Paşa

suâl: Ar. 1. Sorma, sorulma, soru. 2. Sorulan şey. 3. Dilenme, dilencilik. c. es’ile, suâlât.

Ol büt-i tersâ sana mey nûş eder misin demiş
El-amân ey dil ne müşkil-ter suâl olmuş sana
Nedim
Dedi kim suâl etme râz-ı pinhânım
Dil-i figârıma zahm urma sen de diğer bâr
Nedim
Evvel âlüftene tâ böyle itâb etmez idin
Bin suâl eylese bir tünd cevâb etmez idin
Fehim (Hoca Süleyman)
Yedim semt-ı Haleb’de bir pilav ismin suâl ettim
Arap kuskus deyince bezl-i mechûd eyledim kustum

sürûrî

sâil: 1. Sorucu, soran. 2. Dilenci.

Pîr aşkın eyledim bâb-ı hakîkatten suâl
Dedi: Ne sâil bilir ol sırrı ne kâil bilir
Nev’î
Bir olur ind-ı İlâhî’de
Süleymân ile mûr
Der-geh-ı Hak’ta hemânşâh ile sâil birdir
Keçecizade İzzet Molla
İki müflis sâil cerrâra benzer şübhesiz
Dest-i gevher başına nisbet eyle deryâ vü kân
Ziyâ Paşa

sâil-i âfet-zede: Belaya uğramış dilenci.

Dem gelir bir mütenekkirde olur âlet-i rızk
Uzuvv-ı maktû’ugibi sâil-i âfet-zedenin
Nevres-i Kadim

sâil-i âvâre: Başıboş dilenci.

Merhamet bilmeyen imânlara bak yâ
Rabbi
Kovuyorlar beni bir sâil-i âvâregibi
Mehmet Âkif

sâil-i bed-hâh: Kötü niyetli dilenci.

Nazre-i güstâh-ı âzâr ile redd olmak sezâ
Sâil-i bed-hâhının ihsâna istüdâdı yok
Nâbî

sâil-i Hak: Hak dilencisi.

Nice bir hizmet-i mahlûk ile mahzûl olalım
Sâil-ı Hak olalım nâil-i mes’ûl olalım
Mütercim
Âsım

sâil-i keçkûl: Keşkül dilencisi.

Sâil-i keçkûl be-dest mâye-i iksîr olup
Âstânın hâkine yüzler sürer hûrşîd ü meh
Esrar Dede

sâil-i lutfLütuf isteyen.

Zer ügevherden eder ma’den ü kânı hâli
Sâil-i lûtfuna bir kerre ki ihsân eyler
Cevrî (İbrahim Çelebi)

sâil-meşreb: Dilenci yaratılışlı.

Nice nâ-ehil vügedâ-tıynet ü sâil-meşreb
Cerri ser-mâye eder eylese imlâ-yı sühan
Sünbülzade Vehbi

sUbân: Ar. 1. Ejderha, büyük yılan. 2. ast.

Semanın kuzey yarımküresinde bulunan
Tınnîn isimli burcun çevirdiği büyük kavsin ortasında ve
Küçükayı dörtgeninin tam karşısında bulunan en parlak yıldız.

Asker yürüyüp top u tüfeng edilse revân
Benzer ona kim arşta âteş saça su’bân
Behiştî
Müşterî çok leblerin tiryâkine hâcet değil
Boynuna sarmak için bir iki su’bân beslemek
Necati Bey
Hâne-i dil fikr-i zülf-i yâr ile vîrân yatar
Hîç âbâd ola mı ol hâne kim su’bânyatar
Cinânî

subh: Ar. Sabah, sabah vakti. c. esbâh.

Hâk-i derinde micmeregerdân nesîm-i subh
Müşg ü abîr ü anber ona hâk-ipây imiş
Rızayi
Yüz tuttu ona ki feyz-i âmmı
Çekmiş bu medâra subh u şâmı
Fuzûlî
İntizârım sanadır subha dek ey mihr-i münîr
Berg-i hâtırda olan şeb-nem-ı Âmidgibi
Nâilî

subh-ı âferîniş: Yaratılış günü.

Sûretâ biz gerçi bu bezme muahhar gelmişiz
Lîk subh-ı âferînişle berâber gelmişiz
Nâbî

subh-ı bahâr: Bahar sabahı.

Subh-ı bahâr kim alem-i zer-feşân çeker
Gül-bâng-ı ârzû-yı reh-i gül-sitân çeker
Esrar Dede

subh-ı bahâr-ı şevk: Neşe baharının sabahı.

Feyz âşiyânı mihr-i hüner cilve-gâhısın
Subh-ı bahâr-ı şevkegirîbânsın eygönül
Nedim

subh-ı devlet: Talih sabahı.

El şeker yerken lebin kasdında ey meh-rû benim
Subh-ı devlet başıma lâyık mıdır ki şâm ola
Behiştî

subh-ı ezel: Ezelin sabahı.

Gizli bir nûr idim subh-ı ezelde
Cilveler gösterip a’yâne güldüm
Doktor
Rıza
Tevfik subh-ı gül-bîz: Gül kokusu saçan sabah.

Kim duhter-i şâh-ı Çîn o hûn-rûz
Bu bağa gelir çü subh-ı gül-bîz
Şeyh Galip

subh-ı ikbâl: Talih sabahı.

Subh-ı ikbâlime çekti şâm-ı mihnet perdesin
Zülfü yüzündeki kâfur üzre oldu misk-sâ
İbni Kemâl

subh-ı intikâm: İntikam sabahı.

Şem’denpervâne hayfin aldı subh-ı intikam
Cân yakan gaddârın etmez pertev-i bahtı devâm
Emirizâde Emirî (Ali Emirî Efendi)

subh-ı kâzib: Yalancı sabah, yalancı aydınlık.

Ruh-ı mihr-i münîr olmaz mükedder subh-ı kâzibten
bir âyîne-i âlem-nümâdır nem kabûl etmez
Nâbî
Felek getirmedi âfâka senden önce beni
Ki subh-ı sâdık eder subh-ı kâzibi ta’kîb
Şinasi subh-ı kıyâmet: Kıyamet sabahı.

Baht ister ise subh-ı kıyâmette göz açsın
Biz kat’-ı nazar eylemişiz matlûbumuzdan
Fasih (Ahmet Dede)

subh-ı mahşer: Mahşer sabahı.

Farkolunmaz subh-ı mahşer mi ya deşt-ı Kerbelâ
kadar anda gırîv ü nâliş ü efgân olur
kâzım Paşa

subh-ı mestân-ı cihân: Dünyanın sarhoş sabahları.

Dâimâ hurrem ü ferhunde ola devrinde
Subh-ı mestân-ı cihân şâm-ıgarîbân-ı felek
Nef’î

subh-ı nûrânî: Nurlu sabah.

Felek firuzeden bir taht-ı âlî kurdu şâh-âne
Ona bir âh dîbâ perde çekti subh-ı nûrânî
Nef’î

subh-ı nüşûr: Yayılan sabah.

Ale’l-husûsgeçip leyl-i tîre-fâmı fenâ
Eşi’a-güster olur âftâb-ı subh-ı nüşûr
Yenişehirli Avni

subh-ı rûşen: Parlak sabah.

Subh-ı rûşen mişu’â’-ı mihr-i âlem-tâbile
Ya sarây-ı devletinde perde-i dîbâ mıdır
Nef’î

subh-ı saâdet: Saadet sabahı.

Subh-ı saâdet ol gecedir kim
Behiştî
yâr
Çeşm-i hasûd evinde uyurken çıkagele
Behiştî

subh-ı sâdık: Tan yerinin ağarması.

Subh-ı sâdık görünür mihr-i ruhun tâbından
Bahr-i aşkın bu cihân katre-dürür âbından
Muradî (Sultan III. Murat)
Kizbi terk et bulmak istersen cihânda ihtirâm
Subh-ı sâdık gibi ol kim halk ede sana kıyâm
Rüşdîi
Kadim (Veliyyüddin Rüşdi Efendi)
Felek getirmedi âfâka senden önce beni
Ki subh-ı sâdık eder subh-ı kâzibi ta’kîb
Şinasi
Subh-ı sâdık erişip zulmet-i leyli giderir
Küfrü isyânı ise nûr-ı hidâyet getirir
Keçecizade İzzet Molla

subh-ı sânî: İkinci sabah.

Akl-ı evvel gibi ef’âli metânette mesel
Subh-ı sânî gibi akvâli sadâkatte alem
Nef’î

subh-ı vâ-pesîn: En son sabah.

Aşkıla mest olan dilin kaydına düşme
İsmetî
Erse de subh-ı vâ-pesîn sanma ki hûş-mend olur
İsmetî

subh-ı vasl: Kavuşma sabahı.

Çün yüzün
Kâ’be hâlin
Hacerü’l
Esved imiş
Subh-ı vaslında yüzüm ona sürem gibi gelir
İbni Kemâl

subh-ı visâl: Kavuşma sabahı.

Subh-ı visâlin ermedi pâyâne yetti ömr
Şâm-ıgamında şem’gibi yana yana ben
Bâkî
Erişip subh-ı visâl âhir olur gussa şebi
Çihre gösterse kaçan gün gibi
Ruşen
Çelebi
Behiştî

subh-ı vuslat: Kavuşma sabahı.

Zuhûr-ı hatt-ı şîrînine delîl subh-ı vuslattır Beyâz gerdeni çâk-i girîbân olduğum yerdir
Osmanzâde Tâip

subh-dem: Sabah vakti.

Esti nesîm-i nev-bahâr açıldı güller subh-dem
Açsın bizim de gönlümüz sâkî meded sun câm-ı Cem
Nef’î
Mey âteş-i seyyâledir mînâ kadehle lâledir
Yagonca-ipür-jâledir açmış nesîm-i subh-dem
Nef’î

subh-efrûz: Sabahı aydınlatan.

Zülf ü ruhsârın hevâsından dem urmasın o kim
Ah-ı subh-efrûzuyile nâle-i şeb-gîri yok
Hamdullah Hamdi

subh-gâh: Sabah vakti, tan yeri.

Döndüren fânûs-ı çarhı dûd-ı âhımdır benim
Yandıran hurşîdi âh-ı subh-gâhımdır benim
Âhî

subh-gâh-ı vuslat: Kavuşma tanyeri
Subh-gâh-ı vuslatın şevkine her şeb-tâ-seher
Dûd-ı âh ile göğe ağan duâlar hakkıçün
Behiştî

subh-veş: Sabah gibi.

Subh-veş destini zâhir kılsa sîm-efşân olup
Ol Yed-i beyzâya benzer ki
İbn-ı İmrân gösterir
Fehim (Hoca Süleyman)
Gam sipihri kevkeb-i eşkimle her şeb zeyn olur
Subh-veş sıdkım görüp mihrinde kalır meh tana
İbni Kemâl

subh u mesâ: Sabah akşam, her zaman.

Enîsim hem, celîsim gam, işim subh u mesâ mâtem
Gözüm pür nem, dilim pür âh-ı âteş-bârdır sensiz
Nevres-i Kadim

sabîh, sabîha: Güzel, şirin, lâtif.

Sultân-ı tâc-ı devlet hakan-ı taht-ı izzet
Tâbân-ı subh-ı rahmet vech-i sabîh-ı Ahmed
Hamdullah Hamdi

subha: Ar. 1. Binefsihi gözle görülmeyip fakat eşyanın şekli ile ortaya çıktığı için heyüla denilen güneş ışığında görülen ince toz. 2. tas.

Kendiliğinden var olmayan, varlığını Allah’a borçlu olan madde.

Subhasın zâhide sordum nedir ol ukde-i sad
Dedi çıksa birisi zâhir olur nüh ü neved
Nâbî

subha-i lü’lü: İnciye parlaklık veren içindeki toz zerrecikleri.

Subha-i lü’lü’ye Nâbî rağbetim ta’yîb eden
Görmemiş ruhsdre-iyârin arak-ndk olduğun
Nâbî

sûd, sûdâ: Far. 1. Fayda, kâr, kazanç. 2. Bazı kelimelerin sonuna gelerek birleşik kelimeler yapar.

Ne sûd a’dâ-yı bed-hâhı ferah-nâk etmeden gayri
Hilâf-ı gerdişinden çerhin izhâr-ı melâl etmek
Nâbî
Belki fehmeyler ede sûd u ziyân-ı sühanı
Gelse arzeylese
Nef’î
bana kâlâ-yı sühan
Sünbülzade Vehbi
Değildir hâl-ı âlem bir karârda gam yeme ey dil
Bu bâzâra gelen geh sûd eder gâhî ziyân eyler
Hâşimî

sûd u ziyân: Fayda ve zarar.

Belki fehmeyler idi sûd u ziyân-ı sühanı
Gelse arzeylese
Nef’î
bana kâlâ-yı sühan
Sünbülzade Vehbi

sûd-mend: Kârlı, faydalı, kazançlı.

Mülâyim tînete zâlimlerin zulmü mukarrerdir
Ki penbe âteş ile sûd-mend olmaz müddrddan
Lebib-ı Amidî (Abdülgafur Hüseyin)
bî-sûd: Faydasız, beyhude.

Sağlarla dolu makberedir âlem-i bî-sûd
Kemalzâde Ekrem Bey
çi-sûd: Ne fayda.

Ta’n-ı a’dâdan ne gam, medh-i ahibbâdan çisûd
eşref
germ-sûd: Sıcak fayda.

Münâfk dostlardan âşikâre düşmenân yegdir
Harîr-i sarfı hoştur bu dükânın germ-sûdundan
Nâbî

sûdâ-ger: Tüccar, bezirgân, kârlı iş yapan. c. sûdâ-gerân.

sûdâ-ger-i bahr ü ber: Kara ve deniz tüccarı.

Bir siyeh mûzeli sûdâ-ger-i bahr ü berdir
Sahttır kâdime-i sâhire-peymâ-yı kalem
Nâbî sûdâ-ger-i bâzâr-ı Mevlâ’
Mevla pazarının tüccarı.

Alalım gevher-i rahmet verelim nakd-i günâh
Dili sûdâ-ger-i bâzâr-ı Mevlâ eyleyelim
Nâbî

sûdâ-ger-i hûrşîd: Güneşin tüccarı.

Dirîğ etmez ne kâlâ istese sûdâ-ger-i hûrşîd
Gönül sûk-ı talebte sûret-i ümmîd göstersin
Nâbî

sûdâ-gerân: Tüccarlar.

Sûdâ-gerân-ı şehr-ı Sitanbul: İstanbul şehrinin bezirgânları.

Sûdâ-gerân-ı şehr-ı Sitanbul’a arz eder
Nâbî
bu nev-kumâş
Haleb yâdigârıdır
Nâbî

sudâ’: Ar. 1. Baş ağrısı. 2. Rahatsızlık.

Kesret-i meyden sudâ’ erip namâza çıkmadı
Zâhid-i hod-bîn bu özrüyle meğer ma’zûrmuş
Avnî
Hây u hûdan dil kaçar ancak verir başa sudâ’
Olmağa cümle cihân mülküne sultân istemez
Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)
Şemîm-i nâfe-i zülf-i nigârdır matlab
Sudâ’a bâis olan müşg-i nâbı neylersin
İbnü’n
Neccâr
Şeyh Rıza sûdâ-ger: bk. sûd.

sûde, sûd: Far. 1. Sürmüş, sürülmüş. 2. Ezilmiş, dövülmüş. 3. Kelimenin sonuna gelerek birleşik kelimeler yapar.

Ser-i teslimi edip hâk-i rızâya sûde
Dânişâ terk-i cedel-kârî-i takdîr ettim
Dâniş (Dâniş-ı Atik; Dâniş-ı Kadim)

sûde-i hâk-i kerîm: Cömert toprağı sürmüş.

Sûde-i hâk-i kerîmi cevher-i terkîb-i hûr
Zerre-i gird-i harîmi nûr-ı çeşm-ı Ferkadân
Üsküdarlı Hakkı Bey
nâsiye-sûd’
Alın sürmüş.

Şâh-ı kudsî harem-i mülk-i nübüvvet ki olur
Hâk-i der-gâhına
Cibrîl-ı Emîn nâsiye-sûd
Yenişehirli Avni
ruh-sûde: Yanak sürmüş.

Der-geh-i vâlâsına dil-dâde cân-ı Cebrail
Südde-i ülyâsına ruh-sûde hayl-i ins ü cânn
Hakkı sudûr: ÇjJz) bk. sadr.

sûfâr: ÇlÇr) Far. 1. İğne deliği. 2. Ok gezi.

Dönerdi aksine sûfârı nısf-ı menzilden
Olurdu püşt-i kemâne halide peykânı
Nef’î

suffe: bk. soffa.

sûfî: Ar. 1. Tasavvuf ehli. 2. Sofu.

Kerâhettir mey içmek diye esrâra rızâ verdin
Hezâr ahsente sûfî haylice re’y-i savâb olmuş
Avnî
Ben üzümün suyunu severim, sûfî dânesin
Zirâ kimi kızını sever, kimi anasın
Necati Bey
Sûfî gelicek açma sakın aşk hadisin
Dânâ-dil isen sırrını nâ-dâna duyurma
Bâkî (gelicek: gelince)
Sohbet-i ehl-i riyâdan çek ayak ikrâh et
Hâl-i uşşâkı ne bilsin sûfî kim nâ-dândır
Âdile Sultan
Sûfîlere sohbet gerek ahilere ahret gerek
Mecnûnlara
Leylî gerek bana seni gerek seni
Yunus Emre

sûfî-i âşüfte: Azgın ve baştan çıkmış sofu.

Göreliden dâl-i zülfünle dehânın mîmini
Sûfî-i âşüfte vü şeydâyı her dem dem tutar
Nizami sûfî-i pîçîde-dâmen: Kıvrılmış etekli sofu.

Sûfî-i pîçîde-dâmen zâhid-i pâ-der-gili
Râh-ı cânda eylemez kendisine hem-pâ semâ
Esrar Dede

sûfî-i şeyyâd: Riyakâr sofu.

Zerk deryâsında bir hâşâktir kim çizginir
Sûfî-i şeyyâd kim devrân tutup eyler semâ’
Fuzûlî
(çizgin-: dönmek, dolaşmak)

sûfiyâ: Ey sofu.

Câma bu
İskender-i dil nice mâil olmasın
Sûfiyâ âyîne-i gîtî-nümâdır gördüğün
Zâti sufra, sofra: bk. süfre.

sugrâ: Ar. Sıgar’dan; daha, en, pek küçük.

Ko mebâdî şuğlunu sen maksad-ı aksâyı gör
Çün netâyictir kamu sugrâ vü kübrâdangaraz
Nuri
Eğer suğrâ eğer kübrâ muhîtem cümle mevcûda
Hezârân dürlü bin yüzde görünen gözde seyrânam
Ümmî Sinan

sugrâ-yı cân-fersâ-yı hicr: Ayrılığın canı yoran en küçüğü.

Sabırdır sugrâ-yı cân-fersâ-yı hicrin çâresi
Renc-i aşkın gayri bir dermâna isti’dâdı yok
Nâbî

suhan: bk. sühan.

sûhân: Far. Törpü.

Halâs olmaz kişi ebnâ-yı cinsin vaz’-ı derdinden
Gehî sûhândan, geh tîşeden âzürdedir âhen

suhre: Ar. Maskaralıkla halkı eğlendiren kimse.

suhre-i sıbyân: Çocukları güldüren.

Sarfeyleme evkâtını bâzîçe-i lehve
Dîvâne gibi olma sakın suhre-i sıbyân
Sâmi

suhre-i şeyh ü şebâb: Gençlik ve ihtiyarlık maskaralığı.

Giyse
Amr’ın külâhın başına
Suhre-i şeyh ü sa’btır peykim
Nef’î

suhre-kâr: Maskaralık ve soytarılık yapan.

Fasîh gılzeti bir suhre-kâr üstâdın
olur dehân-ı kadîdinde nükte-zâ-yı zuhûr
Tevfik Fikret

suhriyye: Maskaralık.

Sıfat-ı rezmini gûş edene suhriyye gelir
Harf-ı Dârâ vü Skender sühan-ı Gîv ü Peşen
Nedim

suhte, sûhte: Far. 1. Yanmış, tutuşmuş, yanık. 2. Softa, medrese talebesi. c. sûhtevât.

Sarfa sarf eylemeyip medreselerde ömrün
Geçinir ba’zı yobaz sûhte de molla-i sühan
Sünbülzade Vehbi
Sûretâ sûhte vaz’ınagirelden beri âh
Hûblar adını onun kodular
Molla
Siyâh
Behiştî
Hâl-i haddin mi bu ya sûhte pervâne midir
Kararıp düşmüş ola şem’-işeb-istân üzre
Rahmi sûhte-i âteş-ı Ibrâhîm: Hz. İbrahim’in ateşinin yanmışı.

Olsak ne aceb tâlib-i gül-zâr-ı visâl
Biz sûhte-i âteş-ı İbrâhîm’iz
Nâbî

sûhte-i pervane: Pervanenin yanmışı.

Devrinin beste-kemer çâkeridir heft-ahter
Şemsinin sûhte-ipervânesidir nüh-ecrâm
Nedim

sûhte-dil: Yanmış gönül.

Bûse cerr eyleyince sûhte-dil dil-berden
Dedi lâ-yunsarifem koma beni cer yerine
Hamdullah Hamdi

sûhtevât: Softalar.

Olmaz hele sûhtevât şâir
Etmem ogürûhu bahse dâir
Şeyh Galip

suhuf: () bk. sahîfe.

sûk: Ar. Çarşı, pazar. c. esvâk.

Kâlâ-yı maârif satılır sûklarında
Bâzâr-ı hüner ma’den-i ilm ü ulemâdır
Nedim sûk-ı âlem’
Dünya çarşısı.

Sûk-ı âlemde revâc ümmîd ederdik biz dahi
Cehli tervîc olmasaydı muktezâ-yı rûzgâr
Muallim Naci

sûk-ı aşk: Aşk pazarı.

Ver nakd-i cânı bûs-ı leb-i la’line gönül
Gel eyle sûk-i aşkda bey’ ü şirâ-yı rûh
Fıtnat
Hanım

sûk-ı devrân: Dünya çarşısı.

Sûk-ı devrânda biz ol deyn temessükleriyiz
Hep bizim hâtemimizdir basan ikrârımıza
Nâbî

sûk-ı ehliyyet: Ehliyet çarşısı.

Sorulmaz merd-i kâmil sûkı ehliyyette câhilden
Zer-i mahbûb muhtâc-ı mihekk-i imtihân olmaz
Eşref Paşa
(Bursalı Mustafa)

sûk-ı haffâf: Ayakkabıcı pazarı.

Sûk-ı haffâftan ettikçegüzer
Kınalı bir topuğa etse «azar
Sünbülzade Vehbi

sûk-ı îcâd: Keşif pazarı.

Zarûrîdir bütün bey’ u şirâsı sûk-i îcâdın
Bu bâzâr-ı fenâda şart-ı îcâb ü kabûl olmaz
Yenişehirli Avni

sûk-ı isti’dâd: Kabiliyet çarşısı.

Sûk-ı isti’dâdaşehrâyin edip yârân-ı nazm
Ettiler gül-rîzler âvize dükkân üstüne
Nedim

sûk-ı kemâl: Olgunluk çarşısı.

Kıl metâ’-ı nazmını ârâyiş-i sûk-ı kemâl
Ey Nedîm-i pür-hüner zîb-i dükân lâzım sana
Nedim

sûk-ı maânî: Manalar pazarı.

Böyle bâzârda da eylemeyen istiftâh
Ne zemân açsa gerek sûk-ı maânîde dükkân
Sâbit

sûk-ı riyâ: Riya pazarı.

Ayâ ne gûne câme giyer rûz-ı haşrda
Kâlâ-yı zühdü sûk-i riyâda mezâd eden
Nâbî

sûk-ı silâh: Silah pazarı.

Hîçgitmez idi gerd-i keder hâtırımızdan
İşkeste idi âyînmiz idi âyînemiz seng-i cefâdan
Nâilî

sûk-ı şevk: Arzu pazarı.

Sikke-i hâliyle devr etmezdi sûk-ı şevkte
Mevlevîler kûre-i tennûrede kâl olmasa
Nâbî

sûk-ı taleb: İstek pazarı.

Dirîğ etmez ne kâlâ istese sûdâ-ger-i hûrşîd
Gönül sûk-ı talebte sûret-i ümmîd göstersin
Nâbî

sûk-ı takdîr: Takdir-ı İlahi’nin çarşısı.

Sûkı takdîrde endâze vü mîzân olmaz
Feyz-ı Mevlâ’ya göre nâkıs ü kâmil birdir
İzzet Ali Paşa

sûk-ı tasâvîr-i bihişt: Cennet tasvirlerinin çarşısı.

Sâha-i endîşedir sûk-ı tasâvîr-i bihişt
Her ne geçse hâtımından
Nâbîyâ mevcûd olur
Nâbî

sukâta: Ar. Kırıntı, döküntü; artık. sukâta-i kalem-i zer-ger-i dükânçe-i sun’: Sanat dükkânının altın işlemeli kaleminin kırıntısı.

Sukâta-i kalem-i zer-ger-i dükânçe-i sun’
Tirâşe-i güher-i çâr-sûy-ı istiğnâ
Nâbî

sukâta-çînî: Artık toplamaklık.

sukâta-çînî-i enfâs: Nefeslerden kırıntı toplamaklık.

Sukâta-çînî-i enfâs ârifîndendir
Ne denlü nâil-i ser-mâye-i hakâyık isem
Nâbî

sukbe, sakbe: Ar. Delik.

Haysiyyetimi bildiği mânende-i tiryâk
Endâhte-i sukbe-i mâr etmek içinmiş
Nâbî

sukût: Ar. Sıkt’tan; 1. Düşme, aşağı inme. 2. Sarkma. 3. Bir vazifeden ayrılma. 4. Çocuğun ölü veya eksik doğması.

Gâh bir harf sükûtuyla eder nâdiri nâr
Gâh bir nokta kusûruyla gözü kör eyler
Fuzûlî (mi>l; =m
U,)
Sukût ettiyse bir kevkeb sipihri ber-karâr olsun
Yere düştüyse bir meyve dirahtı pâyidâr olsun

sukût-ı hayâl: Hayal kırıklığı.

Bu bir garîb tesâdüf yaman sukût-ı hayâl
Hayât şâiri mecrûh eder hakîkat-i hâl
Kemalzâde Ekrem Bey

sukût-ı mevâsim: Mevsimlerin düşüşü.

Baktıkça ben zuhûr u sukût-ı mevâsime
Ey tâlibeşer
Bilmem niçin teellüm eder, ağlarım sana
Tevfik Fikret

sukût-ı rûh-ı umûmî: Genel ruh kırıklığı.

Harâb olan azamet, târ-mâr olan ikbâl
Sükût-ı rûh-ı umûmî, sukût-ı istiklâl
Mehmet Akif

sâkıt: 1. Düşen, düşücü, düşmüş. 2. Hükümsüz, değersiz. 3. Düşük, vakitsiz doğan çocuk.

Hakîr olduysa ümmet şânına noksân gelir sanma
Yere düşmekle cevher sâkıt olmaz kadr ü kıymetten
Namık Kemâl

sulb, sülb: Ar. 1. Omurga kemiği, bel kemiği. 2. Döl. 3. Sert, katı, taş gibi. c. eslâb.

eslâb: 1. Sulb’ler, beller, döller. 2. Yarı belinden aşağı kuyruk sokumuna kadar olan vücudun kısımları.

İstedi
Hak ki olşeh-i âli güher
Eyleye aslâb u erhâma sefr
Abîd Mevlevi sulh: Ar. Barışma, barışıklık. 2. Rahatlık. 3. Uyuşma, uzlaşma.

Dünyâ ile sen sulh et bî-huccet ü bî-daââ
İsterse cihân halkı hep şâhid-i zûr olyun
Nâilî
Denir dünyâya ancak sulh için halkeylemiş
Yezdân
Fakat meydân-ı cenk etmiş onu insân-ı bî-vicdân
Abdülhak Hâmit

sulh-ı umûmî: Genel barış.

Beşeriyyet nerede, sulh-i umûmî nerede?
İ’tilâf etmiyor âbâ vü evlâd henüz
Muallim Naci

sultân: bk. saltanat.

sûm: Ar. Sarımsak.

Menn ü selvâya fakîr-âne kanâat lâzım
Olma muhtâc piyâz u ades ü hınta vü sûm
Yenişehirli Avni

sûmenât, Sûmnât: Ar. 1. Hindistan’ın
Gücerat bölgesinde bulunan meşhur bir kilise.

Bu tapınağı
Gazneli
Mahmut’un yıktığı söylenir. 2. Kilise, tapınak.

Bir kal’a ki
Sûmenât’a benzer
Her seng-i siyâhı
Lât’a benzer
Şeyh Galip
Geh deyr ügâ
Kâ’begehî
Sûmenât’ta
Hak-cûy kanda olsa
Hudâ’sın arar bulur
Koca Râgıp Paşa
Kalb-i rakîbi ko dile bak iltifât ile
Bir görme
Kâbe’yi et sûmenât işe
Hâşimî

sûmnât-ı hayâl: Hayal kilisesi.

Oldukça sûmnât-ı hayâlim suver-nümâ
Ebkâr-ı maânî secde eyler mugângibi
Şeyh Galip

sûmnât-ı kişver-i aşk: Aşk ikliminin kilisesi.

Sûmnât-ı kişver-i aşk olmuşum gûyâ
Nesîb
Hâne-i dilde söyünmez muttasıl âteş yanar
Nesib-ı Mevlevi (İki Bayraklızade Yusuf)

sun’: Ar. 1. Yapma, yapış. 2. Tesir, kudret.

Kurup bir bârgâh-ı sun’, lûtf u kahrından memzûc
Verip azdâda âmîziş komuş nâmın onun dünyâ
Nâbî

sun’-ı Cebbâr: Cebbar (kuvvet ve kudret sahibi) Allah’ın tesiri.

Şîşe-i çerhdegör bunca murassa’ nahli
Nice ârâste kılmış onu sun’-ı Cebbâr
Bâkî

sun’-ı Celîl: Celil olan Allah’ın sanatı.

Mazhar-ı Hak iken ol sun’-ı Celîl
Dahi nâ-bûd idi
Cebrâ’il
Hakanî

sun’-ı Hakk: Hakk’ın kudreti.

Tenezzül ayn-ı rif’at olduğun seyr et ki sun’-ı Hak
Ser-i kâkülleri bâlâ-yı çeşm-i izzet etmiştir
Ahmet
Cevdet Paşa

sun’-ı kudret: Kudretin sanatı.

Olsa bir kişver eğer mazhar-ı sun’-ı kudret
Kûh-ı sahrâsını hep ma’den eder kân eyler
Cevrî (İbrahim Çelebi)

sun’-ı yed: El sanatı.

Seyf-i nev’-i beşerin sun’-ı yedidir lâkin
Denilir levh ü kalem hâlıkı
Rabb-i müteâl
Şinasi

san’at: Sun’dan; sanat, ustalık, hüner, marifet. c. san’ât, sanâyi’
San’at o benim yurdum için, ırkım içindir
Kudsî bir ışık olması âfâkım içindir
Midhat
Cemal (Kuntay)
Zülf-i zülfün gözüme sihr ile bağlar sanasın
Cisr çün san’at ile
Şarta selâsil bağlar
Nizâmî
Alınız ilmini garbın, alınız san’atini
Veriniz hem de mesâinize son sür’atini
Mehmet Akif

san’at-ı aşk: Aşk sanatı.

San’at-ı aşkı ilettim başa ben ey seng-dil
Kangı taş katı ise doğsun ona baş
Kûh-ken
Hayâlî Bey

san’at-ı şi’r: Şiir sanatı.

Zer-ger-i kâmilidir san’at-i şi’rin
Bâkî
Nic’olur gel beri seyr eyle kalem-kârlığı
Bâkî

san’at-ı üstâd: Üstadın sanatı.

Kıl san’at-ı üstâdı tahayyürle temâşâ
Dem urma eğer ârif isen çün ü çirâdan
Ziyâ Paşa

sanâyi’: Sanîa’nın cemidir fakat sanat’ın cemi sayılır.

Bu sâde nazmı ehl-i sanâyi beğenmese
Nev’î ne gam bizim sözümüz âşıkaınedir
NaH
Şi’rin muvaşşah eyle sanâyi’le
Kâmiyâ
İster edâ-yı tâze vü hem nev-zemîn zemân
Kâmî (Edirneli)

sâni’, sânia: sun’dan; 1. Yapan, yapıcı, işleyen. 2. Yaratan, sanat eseri olarak meydana getiren, Allah.

Bürhân-ı Hak’tır ey gönül her nesteren nisbetli gül
Sâni’ olan mümkün değil masnûHndan ola cüdâ
Fuzûlî
Nâbî
ederiz sâni’ ü masnû’ı temâşâ
Hâmegibi sâhib-nazar-ı pîş ü pesiz biz
Nâbî
Sû-be-sû manzaram bedâyüdir
Pür-tecellî-i nûr-ı Sâni’dir
Recaizade Ekrem
Sâni’-i kudret: Kudretin yapıcısı. (Allah).

Güzer-gâh-ı hayâl-i yâre yapmış
Sâni’-i kudret
İki gözlü bir kemer köprüdür kaşım
Fırat üzre
Beliğ

sâni’-i ten-perver: Ten seven sanatkâr.

Aferîn ey sâni’-i ten-perver ü cân-âferîn
Hâlıku’l-eşyâ’ ile’l-arş
Rabbü’l-âlemîn
FuzûM

sanî’, sanîa: İşlenmiş (iş), uydurma iş; tuzak, hile.

Kimsenin medhali yok kendi sanîimdendir
Ettiğim cürm ü hatâ kendi elimden feryâd
Nâbî

sanîu’llâh: Allah’ın yaptığı iş.

sanîu’llâh-ı a’lem: En iyi bilen Allah’ın
yaptığı iş.

Sanîu’llâh-ı a’lemsin rahîmu’llâh-ı erhamsın
Kerîmu’llâh-ı ekremsin kemâline misâl olmaz
Ümmî Sinan

sun’î: Yapma, takma.

Kurup bir bâr-gâh-ı sun’î lutf u kahrden memzûc
Verip ezdâda âmîziş komuş nâmın onun dünyâ
Nâbî

sun’î: bk. sun’.

sûr: Far. 1. Düğün. 2. Ziyafet, 3. Şenlik.

Kalem olsun eli ol kâtib-i bed-tahrîk
Ki fesâd rakamıyla sürmezi şûr eyler
Fuzûlî
Hoş kûşe-i zevk idi safâ ehline âlem
Nûş âhiri nîş olmasa sûr âhir-i mâtem
Bağdatlı Ruhi
Gehî vuslatta âşık gâh mehcûr
Bu, dünyâdır gehî mâtem gehî sûr
Bâkî

sûr-ı arûs: Düğün şenliği.

Sûr-ı arûs kim ola mâtem netîcesi
Püf şem’-i bezme meş’ale-işu’le-dâreyuf
Şeyh Galip

sûr-ı safâ-bahş: Safa sunan düğün.

Meyl etmediğim sûr-i safâ-bahşine dehrin
Mâtem-kede-i dilde olan şîven içindir
NâıH

sûr-gâh: Düğün yeri.

sûr-gâh-ı temaşa: Seyredilen düğün yeri.

Zevkin çıkar firîfte olma safâsına
Herkes bu sûr-gâh-ı temâşâya birgelir
Esrar Dede

sûr: Ar. 1. Boynuzdan yapılmış büyük boru. 2. Kıyamette
Hz. İsrafil’in üfleyeceği boru.

Urdu
Sûr ihyâ-yı emvât etti bâd-ı nev-bahâr
Yer yarıldı lâle baş kaldırdı çâk ayrı kefen
İbni Kemâl
Birşem’ ki ala bu nârdan nûr
Efrûhte ola tâ dem-ı Sûr
Riyazî
Onun kıyâmı için
Sûr’u beklemek lâzım.

Bu duygusuzluğa bir çâre yok mu Allahım
Mehmet Akif

sûr-ı cân: Can alan boru.

Âşık ı eyler sa’îd her bir demin bir gûne îd
Gûş-ı ser-mest-i sabâya
Sûr-ı cândır mûsıkî
Âdile Sultan

sûr-ı Kıyâmet: Kıyamet borusu.

Ey Sûr-ı Kıyâmet yine gavgâ ise maksûd
Kaldırma bizi hâkte âsûde yatarken
Âf

sûr-ı Sirâfil: İsrafil’in borusu.

San sayhasında
Sûr-ı Sirâfîl urur sabâ
K emvât-ı hâk cûşagelip çâk eder kefen
Şeyhi

sûr-nâ: Zurna.

Dem-i sûr-nâ sadâ salmış bu mehter-hâne-i çarha
Döğülür kûslar güm güm kurulmuş taht-ı sultânî
Hayâlî Bey

sûrâh: Far. Delik, gedik.

Nâyın ki çıkar zemzeme sûrâhlarından
Bülbüller öter sanki gülün şâhlarmdan
Nâilî
Edelden oklarından dem-be-dem sûrâhlar peydâ
Sadâ-yı ney gelir âh eylesem her üstühânımdan
Hayâlî Bey
Dil-i pür-zahmıdır her âşıkın feryâdına bâdî
Eğer sûrâh sûrâh olmasa neyden sadâ gelmez
Fâik
Memduh Paşa
(Esbak Dâhiliye Nâzırı)

sûrâh-ı dehân: Ağız deliği.

Alûde-i hûn etmiş iken hâk-i cihânı
Doldurdular ol hâk ile sürâh-ı dehânı

sûrâh-ı mâr-ı mühre-rübâ-yı sinân: Mızrağın yılan mühresini çeken delik.

Kim tenlerinde râh-ı mesâmât ser-be-ser
Sûrâh-ı mâr-ı mühre-rübâ-yı sinân olur
Nef’î

sûrâh-ı sitemSitem deliği.

Tende sûrâh-ı sitem lebde nevâ-yı i’câz
Mürde-i cehle meded-reslik için sûruz biz
Nâbî

sûrâh-be-sûrâh: Delik delik.

Sîne sûrâh-be-sûrâh kanar vecdinden
Teşne-i zevk-ı ezel leb-be-leb-i sahbâyız
Yahya Kemal

surâhî, sürâhî: Ar. Sürahi, uzun boyunlu su ve şarap şişesi.

Lûtfeyle sâkî nâzı ko, mey sun ki kalmaz böyle bu
Dolsun surâhî vü sebû, boş durmasın peymâne hem
Nef’î
Mey değil ağzı suyu aktı surâhînin gece
La’lini derc edicek mecliste yârân-ı safâ
Bağdatlı Ruhi
(derc edicek: arasına sıkıştırma, sokma.)
Gel surâhî kulkulu zevkın
Hayâlî’den işit
Hande-i dil-ber safâsın âşık-ı mahzûna sor
Hayâlî Bey
Şikest olsa surâhî câm-ı meclis ber-karâr olmaz
Meseldir sâkiyâ baş gitse ayak pâyidâr olmaz
hilali

sûre: Ar. Kur’an’ın ayrıldığı 114 bölümlerden her biri. c. süver.

sûre-i Kevser: Kevser suresi.

Okudum hattın lebinde kim gubâr-ı müşg ile
Çeşme-i cân üzre yazmış sûre-ı Kevser güneş
Ahmet Paşa

sûre-i Nûr: Nur suresi.

Kaplamıştı yüzünü nûr-ı sürûr
Sûre-ı Nûr idi ya matla’-ı nûr
Hakanî

sûre-i Nûr u Duhân: Nur ve
Duhan suresi.

Okursa
Sûre-ı Nûr ü Duhânı ezberden
Aceblemem ki zebân oldu her alevler ona
Taşlıcalı Yahya Bey
Abdülhak Hâmit

sûre-i Yâ
Sîn ü Tâ
Hâ: Yâsin ve

Hâ suresi.

Çeşm ü ebrun üzre neyler hâl-i müşgîn ey sanem
Nokta konmaz sûre-ı Yâ
Sîn ü Tâ
Hâ üstüne
Lamiî Çelebi

sûre-i Yûsuf: Yusuf suresi.

Muhabbet mushafin hatmeyledim ben
Züleyhâ sûre-ı Yûsuf’ta kaldı
Üsküdarlı Talat Bey

sûret: Ar. 1. Biçim, şekil. 2. Tarz, yol, gidiş. 3. Çare. 4. Yüz, vecih. c. suver.

Sen tarâvet bâğının bir gonce-i handânısın
Jâle düşmüş berg-i gül bir ağlamış sûretlidir
Bâkî
Rûhdur maksûd olan, sûret değildir
Nâbîyâ
Vâsıl-ı enfüs olan meyl etmez âfâkîlere
Nâbî
Feyz-i tıynet başkadır, şûhî-i sûret başkadır
Her gazâli sanma kim deşt-ı Hoten âhûsudur
Koca Râgıp Paşa
Ey Şinâsî içimi havf-ı İlâhî dağlar
Sûretimgerçi güler kalbgözüm kan ağlar
Şinasi sûret-i âdem: İnsan sureti.

Sûret-i âdemde olmuş idi mestûr sırr-ı Hak
Hubb-ı zâtı koptu
Hak’tan mürtef’ ola hafâ
Gaybî

sûret-i âhû: Ceylan şekli.

Her nigâhın kûşe-i çeşminde sayd-ı cân için
Sûret-i âhûda bir câdû-yı efûn-sâz eder
Nâilî

sûret-i a’mâ: Körün sureti.

Fark için temyîz-i ehliyyetteki noksânını
Sûret-i a’mâda, eslâf ettiler tasvîr-i baht
Ziyâ Paşa

sûret-i bî-cân: Cansız resim.

Bize âyîne-i dîdârını ibrâz etsen
Biz dahi sûret-i bî-cân gibi hayrân olsak
Yenişehirli Avni

sûret-i bî-gâne: Yabancı şekil.

Sad-hayf kim ahbâbımı vakt-i kederimde
Bir bir aradım sûret-i bî-gânede buldum
Bahaeddin (Yazıcızade Mehmet)

sûret-i câmûs: Manda şeklinde.

Şekline bakar olsa rakîbin dil-i pür-gam
Der benzer imiş sûret-i câmûsa cehennem
Behiştî

sûret-i cânân: Sevgilinin resmi.

Cân sûretini görmeğe meylin var ise gel
Cân hey’etine sûret-i cânân yazılıptır
Necati Bey

sûret-i devr: Dönme sureti.

Sûret-i devr ile Hakk’a ermedi eflâke bak
Cân u dil mülkünü devrân isteyen gelsin beri
gaybî

sûret-i dîdâr: Sevgilinin yüzü.

Sen hemân levh-i dili âyîne-veş sâf idegör
Bir gün anda sûret-i dîdâr kendin gösterir
Âsım (Çelebizade Şeyhülislam İsmail)

sûret-i diğer: Diğer suret.

Cilve-gâh-ı yâr olan dil nakş-i gayr etmez kabûl
Sûret-i diğer muhâl âyîne-i tasvîrde
Nihali (İbrahim)

sûret-i divâr: Duvar resmi.

Sûret-i dîvâr ediptir hayret-i aşkın bizi
Gayr seyr-i bâğ eder biz künc-i mihnet bekleriz
Fuzûlî
(ediptir: etmiştir)
Kaçan ki bu sözü gûş etti dil kalıp bî-hûş
Kemâl-i hayret ile hem-çü sûret-i divâr
Nedim

sûret-i Erjeng: Erjeng’in resmi.

Bozaldan sûret-ı Erjeng’i sen bu nakş-ı dil-keşle
Benim vasfımda her beytim nigâr-istân-ı mânTdir
hayali

sûret-i eşyâ: Eşya şekli.

Bir aceb sırr-ı nihânîdir heyûlâ-yı vücûd
Sûret-i eşyâda hem mevcûd u hem nâ-bûd odur
Leskofçalı Galip

sûret-i gedâ: Dilenci şekli.

Sipâh-ı memlekete iftikârı sâbit iken
Mülûk-ı âlem sûret-i gedâ değil de nedir
Nâbî

sûret-i hak: Doğru şeklinde; içtenlikle davranır gibi görünme.

Bâtıl hemîşe bâtıl u bî-hûdedir velî
Müşkil budur ki sûret-i haktan zuhûr ede
Bâkî
Erbâb-ı hased sûret-i haktan görünürler
Meyleyleme her pende ne derlerse desinler
Halil
Nihat Bey

sûret-i hâl: Ben’in şekli.

Ol pîr çü gördü sûret-i hâl
Sûret gibi kaldı bir zemân lâl
Fuzûlî sûret-i hâlHâl şekli.

Devr-i çevrinden ten ü cânımda râhat kalmadı
Sûret-i hâlimde âsâr-ı ferâğat kalmadı
Fuzûlî

sûret-i hâmûş-ı Îsâ: İsa’nın susmuş şekli.

Küfrünü âyîne-i îmâna aks ettirdi tâ
Sûret-i hâmûş-ı Îsâ’yı be-mihrâb etti zülf
Esrar Dede

sûret-i idrâk’
Kavrama şekli.

Dilden
Hayâlî sûret-i idrâki kazıyıp
Dîvâne-meşreb oldu kalenderlik eyledi
Hayâlî Bey

sûret-i ihlâs: Temiz şekil.

Mir’At-ı dilde sûret-i ihlâsa kıl nazar
Mafüvvdür merâsime dâir kusûrumuz
Nâbî

sûret-i ikbâl: Talih şekli.

Feleğin sûret-i ikbâline aldanmayalım
Kendimiz cevr ü cefâ çekmeğe mu’tâd edelim
Taşlıcalı Yahya

sûret-i ikbâl-i dünyâ: Dünyanın talih şekli.

Sûret-i ikbâl-i dünyâ aldatır gâfilleri
İşret anlarlar onu
Yahyâ hayâl-i hâb iken
Şeyhülislam Yahya

sûret-i iklîl: Taç şeklinde.

Bir olur efier-i şâhî ile keşkûl-i gedâ
Ser-nigûn olsa eğer sûret-i iklîlgibi
Sâmi sûret-i insân: İnsan şekli. gûne zâhir ol kim şâhid-i halvet-geh-i lâhût
Cemâlin sûret-i insânda izhâr etti sansınlar
Yenişehirli Avni

sûret-i isti’dâd: Kabiliyet şekli.

Hüsn olur bî-nazar-ı rağbet-i uşşâk abes
İltifât âyînedir sûret-i isti’dâda
Nâbî

sûret-i lafz: Söz şekli.

Bereket sûret-i lafzında bile zâhirdir
Lâ-yı bî-ma’nîye nisbetle cevâb-ı neamın
Nâbî

sûret-i ma’nî: Mana şekli.

Mün’akis âyîne-i tabimda nakş-ı kâinât
Sûret-i ma’nîde bir sırr-ı nihân olmaz bana
Ziyâ Paşa

sûret-i mevhûm: Gerçekte olmayan şekil. cisim.

Veren bu sûret-i mevhûma revnak-ı reng-i hüsnündür
Gül-istân-ı hayâlim nev-bahârım varsa sendendir
Şeyh Galip

sûret-i mevzûn: Ölçülü şekil.

Aferîn eyler
Nizâmî gördügünce hüsnünü
Sûret-i mevzûn nazar ehline şâbâş andırır
Nizami sûret-i mihrâb: Mihrap şeklinde.

Kıble-gâh-ı saf-ı maksûd olamazsın ey dil
Sîne-çâk olmayıcak sûret-i mihrâb gibi
Nâbî

sûret-i mümkin: Mümkün olan şekil.

Hak budur kim vâcib-i bFz-zât oluptur mümkinât
Sûret-i mümkinde izhâr etti kendin ayn-ı zât
Gaybî

sûret-i mürtesem: Resmedilmiş şekil.

Zamîr-i sâdıka hâl-i dili i’lâma hâcet ne
Olur mir’âta sûret-i mürtesem ressâma hâcet ne
Seyyit Vehbî

sûret-i noksan ü kusûr: Eksik ve noksan şekli.

Zâtında görür sûret-i noksan ü kusûrun
Ayîne-i ahvâline her kim nazar eyler
Haşmet

sûret-i Rahmân: Rahman sureti.

Çün on sekiz bin âleme oldu vücûdum âyîne
Ol sûret-ı Rahmân benim kim halka mestûr olmuşam
Nesîmî

sûret-i riyâ: Riya şekli.

Hicâb mâni olursa ya nâz ederse yâhûd
Ederse zühd satıp sûret-i riyâ’ izhâr
Nedim

sûret-i sıdk: Doğruluk şekli.

Dürûg iken o kadar buldu şöhret ey Nâbî
Ki girdi sûret-i sıdka güm oldu nâm-ı dürûg
Nâbî

sûret-i teşdîd: Şeddeli şekil.

Dür dişleri gösterdiği-çün sûret-i teşdîd
Gonca dehenine dediler mim-i müşedded
İbni Kemâl

sûret-i yâr: Yârin sureti.

Sûret-i yârin hayâlin bağrına basmış yatar
Gerçek imiş âşık-ı dîdâr-durur derler âb
İbni Kemâl

sûret-i yek-diğer: Biri diğirinin aynısı olan şekil.

Sûret-iyek-diğere âyînedir nakş u kemâl
Eyleme hüsnünü inkâr sakın bîş ü kemîn
Nâbî

sûret-i zâhir: Dış görünüş.

Ne ma’nâlar ne sözler münderictir safha-i dilde
Eğerçi sûret-i zâhirde hâmuşum kitâb-âsâ

suver: Sûret’ler.

Kâr-fermâsını bil nakş-ı hayâl-i suverin
Sen bu bâzîçeye aldanma, temâşâsına bak
Şeyh Galip
Eyler mi dil-i sâfı havâdis mütekeddir
Gelmez keder âyîneye eşkâl ü suverden
Râşit (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

sûret-âsâ: Resim gibi.

Sûret-âsâ olma tahsîl-i kemâl-i ma’nî et
Kim behâyim nev’in etmez âdem-i zer-beft çul
Fuzûlî

sûret-ger: Resim yapan, ressam.

sûret-ger-i Çîn: Çin ressamı.

Böyle bir kasr-ı zer-ender-zerpür-san’at kim
Reşk eder hâme-i nakkâşına sûret-ger-ı Çîn
Nef’î

sûret-ger-i hikmet: Hikmet ressamı.

Tasâvîr ile tezyîn eylemiş sûret-ger-i hikmet
Döner şem’-i mahabbetle fenerdir halka-i tevhîd
Nâbî

sûret-kede, sûret-gede: Resim yeri. sûret-kede-ı ÇînÇin’in resim yeri.

Her şemse-i gül-duhtesinin berk-i kemîni
Sûret-kede-ı Çîn’e geçer reng-i hacâlet
Nâbî sûret-kede-i kevn ü mekân: Varlık âleminin resim yeri.

Söz bir nefes-i sâzec-i bî-renktir ammâ
Berhem-zen-i sûret-kede-i kevn ü mekândır
Yenişehirli Avni

sûret-nümâ: Suret gösteren. sûret-nümâ-yı adl
Adaletin şeklini gösteren.

Mücâzâtında hûb u ziştin etmez zerrece taksîr
Aceb sûret-nümâ-yı adildir âyîne-i âlem
Nâbî

sûret-nümâ-yı dehr: Dünyanın yüzünü gösteren.

Sûret-nümâ-yı dehr ne ola olsa bî-karâr
Aksin görür zemânede mirât-ı rûzigâr
Râmi

sûret-perest: 1. Surete tapan. 2. Surete önem veren. c. sûret-perestân.

Sûreti ko bak
Muhibbî sîrete
Olma zâhid gibi sen sûret-perest
Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)
Gönül sûret-perest olma haber-dâr ol bu ma’nîden
Ki ma’nî olmasa hâsıl ne lezzet nakş-ı ma’nîden
İbni Kemâl

sûret-perestân: Resme tapanlar.

Cehl ile sûret-perestân kaydına olma esîr
Aç gözün şimden geri seyret perestân devridir
gaybî

sûret-pezîr: Meydana çıkan, hâsıl olan. sûret-pezîr-i gayrBaşka bir şekilde meydana çıkarma.

Sâf etmişiz derûnu rüsûm-ı mecâzdan
Sûret-pezîr-i gayr değildir küniştimiz
Nâbî

sûret-pezîr-i ma’rifet: Ortaya eser koymak.

Sûret-pezîr-i maPifet olmaktadır hüner
Yoksa bu dehre nice heyûlâ gelir gider
İzzet Ali Paşa

sûretâ: Zâhirde, görünüşe göre, görünüşte.

Eğerçi sûretâ kıldın itâb ammâ ki ma’nâda
Nevâzişlerle memnûn eyledin bu abd-i nâlânı
Nedim
Henüz âsârı ile yâd ederler sûretâ baksan
Ne
İskender ne hod âyîne-i gîtî-nümâ kaldı
râsim-i Kadim

sûrî: 1. Görünüşte olan, içten olmayan. 2. Gösterişten ibaret olan.

Sanma kim vüs’at verir zevk etmeye kec-rev felek
Zımnî cevreyler velî sûrî safâlar gösterir
Adlî (Sultan II. Bayezid)

sûretâ: bk. sûret.

sûr-nâ: bk. sûr.

surre: Ar. 1. Para kesesi. 2. Hac zamanlarında padişah tarafından her yıl
Mekke ve
Medine’ye gönderilen para veya mal.

Bilmem ki nice bu
Ramazân ü nice bu îd
Ne sâat ü ne şâl ü ne ihrâm ü ne surre
enderunlu Fazıl

sutûr: bk. satr.

suûd: Ar. Sa’d’ten; mübarek sayılan (yıldızlar).

Göründü tâli’-i âlemde idilâ-yı suûd
Bulundu baht-ı memâlikte irtika-yı küşâd
Nâbî

suûd: Ar. Yukarı çıkma, yükselme.

Üç tahkîka suûd etmek için
Rif’at erbâbını taklîde özen
Muallim Naci
Olurdu menzili hûrşîd-i evvelîn-i felek
Ederdi kurs-ı kamer târem-i sipihre suûd
Sâmi
Emânî-i dili ol bâr-gehden eyle taleb
Ki arş-ı a’zam eder ondan iktisâb-ı suûd
Sâbit

suûd-ı yek-şerer-i âh-ı bî-gezend: Zararsız tek ah kıvılcımının yükselmesi.

Felekler el-hazer eyle birbirine girer
Suûd-ı yek-şerer-i âh-ı bî-gezendimden
Esrar Dede

sûz: Far. Yanma, tutuşma; ateş, sıcaklık.

Bir civân-ı nâzenînin sûz u sâz-ı aşkıdır
Hân-kah-ı dilde hergün raks-ı devrân eyleyen
Esrar Dede

sûz-ı aşk: Aşk ateşi.

Âşık ki sûz-ı aşkla üryân olup gezer
Abdaldır ki âlemi hayrân olupgezer
Bâkî
Bu sûz-ı aşka merdümek-i dîdedir sebeb
Her âteş ibtidâ şererden zuhûr eder
Nâbî

sûz-ı ciğer: Ciğer ateşi.

Şem’agam-ı dil beyân ederdi
Sûz-ı ciğerin ayân ederdi
Fuzûlî

sûz-ı dil: Gönü ateşi.

Şöyle sûzân olmuşum aşkında kim yanmak değil
Tâb verdim sûz-ı dilden âteş-i hicrâna ben
Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

sûz-ı derûn: Gönül ateşi.

Çıkmasın âhım odu ağzımı açtırma benim
Yakmasın sûz-ı derûnum seni söyletme beni
İbni Kemâl

sûz-ı dil: Gönül ateşi.

Sûz-i dilden kapkara yanmak mukarrerdir hemân
Ey
Behiştî

sâye-veş her kim gelirse yanıma
Behiştî

sûz-i firkat: Ayrılık ateşi.

Cevr-i dil-ber ta’n-ı düşmen sûz-i firkat zaf-ı dil
Türlü türlü derd için yaratmış Allahım beni
Adnî (Sultan III. Mehmet)

sûz-ı gam: Gam ateşi.

Ferhâd’ı sûz-ı gamda bana müsâvî görmen
Yaktım onun gibi ben nice eser çerâgı
Behiştî

sûz-ı güdâz-ı aşk: Aşkın yakıcı ateşi.

Eylemez sûz-ı güdâz-ı aşktan arz-ı kelâl
Nâle-i şekvâ fem-i pervâneye bî-gânedir
Leskofçalı Galip

sûz-ı ışk: Aşk ateşi.

Sûz-ı ışka mâ’iliz ehl-i şebâbız vâizâ
Berf-i şeyb anma bize kim meclisi serd eyledin
behiştî

sûz-i Leylî: Leyla’nın yakıcı ateşi.

Sûz-ı Leylîden ki olmaya
Mecnûn haste-dil
Sanman mizâc alıştıra hûr-i cinân ile
Behiştî

sûz-ı muhabbet: Sevgi ateşi.

Hem sînesi pür-dâg hem âvâzesi muhrik
Neyden bilinir sûz-i muhabbet neye derler

sûz-ı nihân: Gizli ateş.

Olma müteaccib ey dil-i nâdire-dân
Gördünse dil-i çenârda sûz-i nihân
Nâbî

sûz-ı sîne: Göğüs ateşi.

Zücâc-ı çarh nice mânend urardı sûz-ı sînemde
Behiştî
ger hevâ-bahş olmasa ona dem-i serdim
behiştî

sûz-ı şevk: Arzu ateşi.

Sûz-ı şevkinde safâ kesb etmek için cânımın
Mürg-i âhım şeh-perin her demde bâd-efrâhı kıl
behiştî

sûz u güdâz: Yanıp yakılma.

Ölümlü âşıka cânlar bağışlar ey Yahyâ
Gazel ki sûz ugüdâz ile âşık-âne ola
Taşlıcalı Yahya Bey
Kesildi bir aralık inleyen âvâz
Ne oldu arşa kadar yükselen o sûz u güdâz
Mehmet Akif

sûz u tâb-ı girye: Ağlamanın ateşi ve sıcaklığı.

Eşkimde böyleşule nedendir meğer ki sen
Çün sûz u tâb-ı giryede pinhdnsın ey gönül
Nedim

sûz-âşinâ: Ateşe alışık.

Zâhirdir âh-ışu’le-feşânımdan eyperî
Sûz-âşinâ-yı âteş-i hicrânın olduğum
Nahifi

sûz-âzmâ: Yanma.

sûz-âzmâ-yı sohbet: Sohbette yanma.

Ne bâğın verdisin bûy-âşinâ-yı ülfetin kimdir
Ne bezmin şemsisin sûz-âzmâ-yı sohbetin kimdir
Fasih (Ahmet Dede)

sûz-nâk: Yakan, yakıcı.

Bu şi’r-i hâlet-engîzin bize kâr etti ey Yahyâ
Gazel olunca böyle sûz-nâk u hasb-ı hâl olsa
Taşlıcalı Yahya Bey
-sûz: Far. “Yakan, yakıcı” anlamlarına gelerek birleşik sıfatlar yapar. ahker-sûz: Ateş gibi yakıcı.

Sîne-i aşk ne mümkün dâg-ber-dâg olmamak
Dûd-ı âh-ı hasret-i rûyunla ahker-sûzdur
Nâilî
âlem-sûz: Âlemi yakan.

Şu’le-işem’-i ruhun ağyâre bezm-efrûz olur
Ah kim yetgec bana bir berk-i âlem-sûz olur
Fuzûlî
(yetgec: yetince)
anber-sûz: Amber yakan.

Bak rûh-i pür-âline i’câz-ı hüsn-i yârı gör
Nâilî
hassiyet-i âteş ki anber-sûzdur
Nâilî
ârâm-sûz: Rahat ve huzuru bozan.

Sevdiğim bu aşk-ı ârâm-sûz ile hâlim pek yaman

âteş-sûz: Ateş yakan (su); şarap.

Odur sâkiyâ âb-ı âteş-sûz
Odur sâkiyâ âb-ı âteş-fürûz
Taşlıcalı Yahya Bey
câzibe-sûz: Cazibe yakıcı.

Ey câzibe-sûz-ı dil-finbân
Sevdim seni dil-sitânım oldun
Muallim Naci
ciğer-sûz: Ciğer yakan.

Onulur yara, ferâmûş olunur hâl midir
Böyle bir zahm-ı ciğer-sûz ile kerb-i şedîd
Yenişehirli Avnî
(onul-: iyi olmak)
cihân-sûz: Cihanı yakan.

Gitse olur âteş-i cihân-sûz
Durdukta bir âfet-i dil-efrûz
Ziyâ Paşa
dil-sûz: Gönül yakan; dokunaklı, elemli.

Dâg-ı dil-sûz firâkın oldu gün günden füzûn
Nûr-ı mâh efzûn olur hûrşîdden oldukça dûr
Fuzûlî
fetîle-sûz: Fitil yakan.

Fetîle-sûz olalı aşk oldu çerâg-ı dile
Şerâr-ı berk-ı cünûn tâb verdi dâg-ı dile
Nevres-i Kadim
gelû-sûz: Boğaz yakan.

gelû-sûz-ı firâk: Ayrılığın boğazı yakması.

Câm-ı zehr-âb-ıgelû-sûz-ı firâkın sâkî
Nâ-güvâr öyle değildir ki demek mümkün ola
Nâbî
havsala-sûz
Tahammül yıkan.

Bahşiş-âmûz-ı himem-i havsala-sûzu hisset
Kîse-perdâz-ı kerem kâfile-sâlâr-ı kirâm
Nef’î
hıred-sûz: Aklı yakıcı, aklı hayret ve ıstırapta bırakan.

Zehî bî-kayd-ı dervîş-i hıred-sûz-ı mücerred kim
Nidâ-yı ircâ’î-gûş eyleyip rûhu semâ’ etti
Nâbî ıtır-sûz: Koku yakan.

Itır-sûz olmak için bezm-i güle dahi nesîm
Hâven-i lâlede sahk etmez idi anber-i hâm
Nef’î
kesret-sûz: Çokluk yakan.

Olur bu dâr-ı vahdet-sâz ü kesret-sûzda dâim
Sad-âyât-ı ene’l
Hak rû-nümâ
Mansûr nâ-peydâ
Yenişehirli Avni
pertev-sûz: Pertavsız, güneş ışığını bir noktaya toplayan cam alet.

Olsa pertev-sûz eğer mir’ât-ı tîğın şübhesiz
Vech-i a’dâda olur zâhir zevâlin sûreti
Nevres-i Kadim
pür-sûz: 1. Çok yanık. 2. Fazla yakıcı.

Nakş-ı zemâne bağlasa zühre terânesin
Pür-sûz ederdi sâzıyile tâziyânesin
Hamdullah Hamdi

sâgar-sûz: Kadeh yakan.

Germ olur mirât-ı dil yâd ile ahger-pâreden
Bâde-i terdir lebin ammâ ki sâgar-sûzdur
Nâiâ

sîne-sûz: Göğüs yakan.

Çeşm-i câna bir tecellî eyledin ey sîne-sûz
Tûr-ı âteş-bâr-ı aşk oldum yanar bağrım henüz
Muallim Naci

tegâfül-sûz: Anlamamazlığın yakması.

Düşen sana tegâfüldür bana âh-ı tegâfül-sûz
Değil senden şikâyet şekve âh-ı bî-eserdendir
Nâbî

sûzân: Far. 1. Yakan, yakıcı. 2. Yanan, yanıcı.

Tahammül mülkünü yaktın
Hulâgû
Han mısın kâfir
Amân dünyâyı yaktın âteş-i sûzân mısın kâfir
Nedim
Şöyle sûzân olmuşum aşkında kim yanmak değil
Tâb verdim sûz-ı dilden âteş-i hicrâna ben
Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)
Bâğ-ı dehr içre biten her gonca-i âteş-nümâ
Hâk olan bî-dillerin resm-i dil-i sûzânîdir
Nev’î
Pîrlikte âteş-i fakrın olur te’sîri saht
Gör çenâr-ı köhnenin hâlin nice sûzân olur
Âsım (Çelebizade Şeyhülislam İsmail)

sûzân-ı felek: Feleğin yakıcılığı.

Sühanım âb-ı zülâl-i çemenistân-ı cihân
Tab’ım âteş-gede-i sîne-i sûzân-ı felek
Nef’î

sûzen: Far. İğne.

Yine hem-cinsi çeker birbirinin gayretini
Zahm-ı mikrâza urur sûzen onun için merhem
Nâbî

sûzen-i cevr: Eziyet iğnesi.

Ey
Behiştî
bana olşûh-nigâr ettiği nakş
Sûzen-i cevre göğüs tutana örnek olsun
Behiştî

sûzen-i dil-dûz
Gönül delen iğne.

Sûzen-i dil-dûz-ı gamzen geçti câna gerçi kim
Geçmedi cân riştesi ol sûzen-i dil-dûzdan
Şeyhülislam Yahya

sûzen-i dil-dûz-ı gamze: Yan bakışın gönül delen iğnesi.

Gelir şevke kesel neyl-i visâl-i yârdan sonra
Olur ârız girânlık sâime iftârdan sonra
Nâbî

sûzen-i fikr: Fikir iğnesi.

Sanma erbâb-ı mesâvîye müsâvîyiz biz
Sûzen-i fikr ile leb-dûz-ı mesâvîyiz biz
Nâbî

sûzen-i ma’yûb: Ayıplanmış iğne.

Her merre çeşmine bir sûzen-i ma’yûbgelir
Kendi gözündeki mızrâk kişiye çûbgelir
Yüsrî

sûzen-i müjgân: Kirpik iğnesi.

Gidelden sûzen-i müjgân u târ-ı kâkülün elden
Rüfû-yı âfiyet çâk-i girîbânımla düşmendir
Nâbî sûzen-i sulhSulh iğnesi.

Geldi eczâ-yı behem berzede-i devrânın
Sûzen-i sulh ile şîrâzesine kuvvet tâm
Nâbî

sûziş: Far. 1. Yanma, yakma. 2. Dokunma, tesir etme. 3. Büyük acı, yürek yanması.

Pervâneye sorma hâhişinden
Sevdâsını anla sûzişinden
Şeyh Galip
ne sûziş ki okurken insân
Bulamaz zabt bükâya imkân
Muallim Naci
Yâ Rab o ne sûziş ol ne sözdür
Sûrette eğerçi sâde düzdür
Ziya Paşa

sûziş-i âh: Ah yanışı.

Eder lâkin sitemle âşık-ı bî-kînesin tekdîr
Dil-i sengînine hîç sûziş-i âh etmiyor tekîr
Beliğ sûziş-i aşk: Aşk yanışı.

Sûziş-i aşka giriftâr olmayan dil dil midir
Olmayan âvâre-i kûy-ı cünûn âkıl mıdır
Nâbî sûziş-i dilGönül yanışı.

Hâlimi arz et sabâ dil-dâre Allah aşkına
Sûziş-i dilden haber ver yâre Allah aşkına
İshak Efendi

sûziş-i firkat: Ayrılığın tesiri.

Azîz-ı Mısr-ı vuslat sûziş-i firkat nedir bilmez
Onu tenhâ-nişîn-i külbe-i ahzân olandan sor
Nazif (Şeyh Hasan Dede)

sûziş-i hecr: Ayrılık yakışı.

Sûziş-i hecri yaşımgirdâb-ı âteş-hîz edip
Çeşmimi deryâ-yı berk-ışu’le-tâb eyler firâk
Esrar Dede

sûziş-i nihân: Gizli yakış.

Sattıkları hep metâ’-ı cândır
Aldıkları sûziş-i nihândır
Şeyh Galip

sûziş-i pervane: Pervanenin ışık etrafında döne döne yanışı.

Bülbül-i şeydâ ne bilsin sûziş-i pervâneyi
Şem’i görse şu’lesin gül-i derûnu sünbül sanır
Sabrî

sübbûh: Ar. Allah, Rab.

Sübha-i mercânı ey sûfî geçirmekten ne olur
Kim senin kalbinde hergiz fkret-ı Sübbûh yok
Cinânî
Tevhidi sever o hâlıkuP-rûh
Birdir bir o bi-niyâz
Sübbûh
Muallim Naci

sübha: Ar. 1. Çekilen tespih. 2. Tespih tanesi. c. sübühât.

Lübb ile kışrın eder farkını iş’âra
Hakim
Dürr ü sübha def’-i hânendeye zinet sadefn
Nâbî
Ukde-ber-ukde ile döndüğünü sübhaların
Yâr ile bend olunan rişte-i peymândan sor
Nâbî
Bana ömrüm sübhasının inkıtâ’ı yeggelir
Devr-i hüsn-i yâre gelmekten
Behişti inkırâz
behiştî (yeg: daha iyi)
Çıkaran doğruya hâdi-i sübüldür
Kim ki bir râha gider ol rehi şâh-râh bilir
Keçecizade İzzet Molla

sübha-i lü’lü-i azîm: Büyük inci tespihi.

Tab’ım ol bahr-i sühandır ki kef-i mevci tutar
Penbeler içre nihân sübha-i lü’lü-i azim
Nef’î

sübha-i mercân: Mercan tespih.

Câm-ı mey katreleri sübha-i mercân olsun
Geliniz zerk u riyâdan edelim istiğfâr
Bâkî
Sübha-i mercânı ey sûfi geçirmekten ne olur
Kim senin kalbinde hergiz fikret-ı Sübbûh yok
cinânî

sübha-i ömr: Ömür tespihi.

Bütün bu kaflenin dest-i ıztırâbında
Siyeh-dâne-i eyyâmı sübha-i ömrüm
Cenap Şahabeddin sübha-i sad-dâne-i neşât: Sevincin yüz taneli tespihi.

Zühdün verâsı müsmir-i mesti-i aşktır
Bir hûşe oldu sübha-i sad-dâne-i neşât
Esrar Dede

sübha-i sad-dâne-i rengîn: Renkli yüz taneli tespih.

Yakışmaz dest-i rinde sübha-i sad-dâne-i rengin
Fakat elde avuçta sâde bir peymânemiz vardır
Lebîb (Mehmet Lebîb)

sübha-be-dest: Elde tespih.

Sûfi gibi zannetme bizi sübha-be-destiz
Biz dâne-şümâr-ıgüher-i ahd-i elestiz
Sâmî

sübha-dâr: Tespihli.

Ne dem ki devr ede mecliste
İsmeti sâki
Elde câmıla bir merd-i sübha-dâra döner
İsmetî
Gösterir dest-i sübha-dârıyle
Gösterir bir lika-yı handânı
Tevfık Fikret Sübhân: Ar. Her türlü ayıp ve eksiklikten münezzeh olan Allah (c. c.).

Dil ki âyine-ı Sübhân’dır
Levha-ı Hilye-ı Hakani’dir
Muallim Naci
Göreyim bin ziyâ-yı
Sübhân’ı
Gezeyim ravza ravza ekvânı
Kemalzâde Ekrem

sübhân Allah: Allah’ı her türlü ayıp ve eksikliklerden tenzih ederim.

Sübhân Allah zehi
Hudâvend
Bi-şebh ü şerik ü misl ü mânend
Fuzûlî
Sübhânî: Allah ile ilgili.

Göreyim bin ziyâyı
Sübhâni
Gezeyim ravza ravza ekvânı
Kemalzâde Ekrem Bey

sübül: bk. sebîl.

sübût: bk. sebt.

sücûd: bk. secde.

südde: Ar. Kapı; kapı eşiği. c. süded.

Mescid ammâ kıble-gâh-ı Kâ’be’dir kim bâbının
Süddesi mahsûd-ı cennet, tâk-ı reşki âsümân
Kâzım Paşa

südde-i âlî-cenâb: Yücelik kapısı.

Bâm-ıgerdûn-ı kühenden sakfı merfû’un bülend
Sidreden ol südde-i âli-cenâbın müntehâ
Cinânî

südde-i âliye: Yüce kapı.

Çizginir başı kararır gözü zulmette meğer
Südde-i âliyeni eyledi manzar nergis
Nizamî

südde-i devlet-meâb: Hükümdarın kapı eşiği, kapısı.

Yollarda kaldı gözlerimiz gelmedi haber
Hdk-i cenâb-ı südde-i devlet-meâbtan
Bâkî

südde-i devlet-penâh: İkbal kapısı.

Şâhın oldum südde-i devlet-pendhmdan cüdd
Olmasın âlemde bende pâdişâhından cüdâ
Zâti südde-i hükm-i kazâ: Kaza hükmünün kapısı.

Ne havf-ı emîrân biliriz ne bedevîyiz
Râzi-i südde-i hükm-i kazâ
Murtazavi’yiz
Şeyh Galip

südde-i mey-kede: Meyhane kapısı.

Südde-i mey-kededen gayriye vaz’ etmez idik
Alabilsek başımız gâile-i sevdâdan
Nâbî

südde-i ülyâ: Yüce kapı eşiği.

Der-geh-i vâlâsına dil-dâde cân-ı Cebrail
Südde-i ülyâsına ruh-sûde hayl-i ins ü cânn
Hakkı

süfehâ: bk. sefâhat

süflî: bk. sefalet.

süfliyyet: bk. sefalet.

süfre, sofra: Ar. Yemek sofrası, sofra.

sofra-i âlem-şümûl: Âlemi içine alan sofra.

Kim rûz u şeb o sofra-i âlem-şümûlden
Her nefis rızkın almada ber-vech-i iştirâk
Ziyâ Paşa

sofra-i ayş u tarab: Zevk ve eğlence sofrası.

Döşeyip sofra-i ayş u tarabı
Çekse
İncirli’de bintü’l-inebi
Yenişehirli Avnî

sofra-i hulviyyât: Tatlılar sofrası.

Bu tarik ile çöker sofra-i hulviyyâta
Nukl-i iftâra götürmüş gibi hurmâ-yı sühan
Sünbülzade Vehbi

sofra-i lûtf
Lütuf sofrası.

Külçe-i mihr ü mehi az göre bir mûr-ı zaif
Sofra-i lûtfunıla âmm ola ger hân-ı kerem
Cem Sultan

sofra-i meclis-i ağyâr: Başkalarının meclis sofrası.

Sofra-i meclis-i ağyâre nedendir varmak
Yoğiken ortada ey şâh-ı cihân nân u nemek
Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

sofra-i yağmâ: Yağma sofrası.

Zehi
Kâbız ki âlem kabza-i hükmünde muztarrdır
Zehi bâsıt ki çekmiş kâinâta sofra-i yağmâ
Nâbî

süfre-i âsâr: Eserlerin sofrası.

Olsa sufra-i âsârımızın sâkıtası
Bulamaz lezzet-i ma’nâya zafer lâkırtısı
Nâbî

süfre-i gerdûn: Feleğin sofrası.

Düşelden jâle-veş bu hâk-dâna
Aferin ey dil
Dikip göz süfre-igerdûne nân-hora sunmazsın
Nâbî

süfre-i meclis-i ağyâr: Başkalarının meclis sofrası.

Süfre-i meclis-i ağyâre nedendir varmak
Yoğ iken ortada ey şûh-ı cihân nân ü nemek
Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

süfre-i na’mâ-yi kanâat: Kanaat nimetlerinin sofrası.

Bir lokma için çekme sakın minnet-i dûnân
Güsterde iken süfre-i na’mâ-yı kanâat
Fıtnat
Hanım

süfre-i satranç: Satranç sofrası.

Süfre-i satrançtır bu kevn ü fesâd
Bakılsa müft sana bir piyâde vermezler
Nâbî

sügûr: Ar. Sağr’lar; sınırlar, düşmana yakın olan yerler. şehriyâr-ı serir-i beka ki yoktur onun
Kalem-revinde sügûr u memâlikinde hudûd
Sâbit
Sühâ: Ar. 1. Büyükayı kümesinden olan en küçük bir yıldız.

Eskiden göz muayenesi yapmak için bu yıldız kullanılırmış.

Gece, bu yıldızı gören göze sahip olan kişinin uzağı iyi gören bir kişi olduğuna karar verilirmiş.

Teşbih edem mi sen güneşi âfitâba ben
Mihr-i münir bir tutulur mu Sühâ ile Figânî
Kaşları arasın etmişti Hudâ Üç eflâk-işeri’atte
Sühâ
Hakanî
Mâhiyyeti ma’lûm olan eşhâs-ı erâzil
Bâlâ-ter idi mertebede necm-ı Sühâ’dan
Nâilî

sühan: Far. Söz, lakırdı, kelam, lafz.

Sühan ol denlü hoş-âyendegerektir ki onu
Edine nev’-i beşer belki melâik ezber
Nâbî
Hep maglata vü lâklâkadır bâtın u zâhir
Bir nokta imiş asl-ı sühan evvel ü âhir
Bağdatlı Ruhi
Cây-gâh oldu o kâğıtlara battâliyye
Her konakta bulunur bir iki torbâ-yı sühan
Sünbülzade Vehbi
Meydân-ı sühanda yoğiken sen gibi bir er
Bir şâir-ı Rûm oldu sana şimdi berâber
Ziyâ Paşa

sühan-ı bî-hûde: Boş söz.

Sühan-ı bî-hûdeden hoş gelir âvâz-ı horûs
Bârî ma’nâsını bilmezse de hengâmı bilir
Nâbî

sühan-ı ehl-i hâl: Hâl ehlinin sözü.

Atılma, dur, sühan-ı ehl-i hâli anlamadan
Cevâba etme tasaddî suâli anlamadan
Muallim Naci

sühan-ı girânağır söz.

Azdır sühan-ı girân bahâsı
Bâkî si acûzeler duâsı
Ziya Paşa

sühan-ı hayr: Hayır sözü.

Nefesin silsile-i dûzaha peyvend etsin
Sühan-ı hayr maka-mında eden sedd-i nefs
Nâbî

sühan-ı Nâbî: Nâbî’nin sözü.

Çok mu sühan-ı Nâbî’ye bu neşve-i te’sîr
Rindân-ı harâbât ile çok sohbeti vardır
Nâbî

sühan-ı nerm: Yumuşak sözlü.

Sühan-ı nerm eder elbet dil-i sengîne eser
İktizâ eylese kurşunla olur hakk elmas
Beliğ

sühan-ârâ: Söz söyleyen. mec. fasih, beliğ.

Vermez sühan-ârâlığa hîç kimseye nevbet
Nâbî dehen-i hâmeyi hâmûş edebilsem
Nâbî
Nükte-senc ü sühan-ârâ vü maânî-perver
IKt’a-pîrâ-yıgazel-gû-yı kasîd-perdâz
Nef’î

sühan-ârâ-yı be-nâm: Ünlü söz süsleyen.

Nefîi tîğ-ı zebânım ki zemânımda benim
Saff-şikâf-ı şuarâ-yı sühan-ârâ-yı be-nâm
Nef’î

sühan-dân: Güzel söz söyleyen, söz bilen. c. sühan-dânân.

Nâlemi işitmeyip zağ rakîbi gûş eder
Ol güle gelmez belî mürg-i sühan-dândan abes
Adlî (Sultan II. Bayezid)
Gubâr-ı hat yazılmış safha-i ruhsârın üstünde
Okutmaktır garaz var ise uşşâk-ı sühan-dân
Cinânî
İ’tirâz eylerse bir nâ-dân
Ziyâ hâmûş olur
Çünkü bilmez kadr-i güftârın sühan-dân olmayan
Ziyâ Paşa

sühan-dân-ı harâbât: Meyhanelerin söz söyleyeni.

Feyyâz olalı aşkıma rindân-ı harâbât
Oldum hele sad şükr sühan-dân-ı harâbât
Esrar Dede

sühan-dân-ı sihr-âferîn: Büyüleyici söz

söyleyen.

Aceb şâir-i pâk-i azbü’l-beyân
Sühan-dân-ı sihr-âferîni zemân
Keçecizade İzzet Molla

sühan-dânân: Güzel söz söyleyenler. sühan-dânân-ı mahvMahvolmaya sebep olan güzel söz söyleyenler.

Tekellüf ber-taraf ey şeyh sen vaz’-ı tasallüf kıl
Sühan-dânân-ı mahvın fazl ile irfânı yokluktur
Esrar Dede

sühan-efzâ: Söz arttıran.

Esrâr’agamze-i sühan-efzâsı dûş olup
Hamûş-ı tahayyüre hasr oldu sohbetim
Esrar Dede

sühan-gû: Söz söyleyen.

Feyz-bahş olsa eğer tab’-ı sühan-gûyum olur
Kıssa-perdâz-ı maânî-suveriperde-i râz
Nef’î
Teb-lerze gelirdi nefes-i serd-i adûdan
Olmasa bana bâdem-i teb çeşm-i sühan-gû
Esrar Dede

sühan-güster: Söz döşeyen, söz yayan.

Nice üstâd-ı sühan-güstere oldum gâlib
Ki bulunmaz arasan her birinin akrânı
Nef’î

sühan-perdâz: Güzel, düzgün söz söyleyen.

Nef’î
vâdî-i kasâ’idde sühan-perdâzdır
Olamaz ammâ gazelde
Bâkî vü Yahyâgibi
Nedim
Nazîre söylemek mümkin değil bu matla’-ı hûba
Sühan-perdâz olan ol saf-ı devr-i zemânımdır
Necîb (Sultan III. Ahmet)

sühan-perdâz-ı dehr: Dünyanın güzel söz söyleyeni.

Ben o üstâd-ı sühan-perdâz-ı dehrim kim olur
Reşk-i feyzimle melûl ervâhı eslâftgüzin
Üsküdarlı Hakkı Bey

sühan-perver: İyi söz söylemesini bilen.

Tûtî gibi hoş nükteler öğretti dehânın
Bâkî gibi üstâd-ı sühan-pervere cânâ
Bâkî

sühan-pîşe: Söze alışmış.

Ey sadr-ı sühan-pîşe bunu sen de bilirsin
Kim sözde bulunmaz bana hem-tâ-yı zemâne
Nef’î
Nef’î
vâdî-i kasâ’idde sühan-perdâzdır
Olamaz ammâgazelde
Bâkî vü Yahyâgibi
Nedim

sühan-sâz: Söz düzen.

Bülbülleri tûtî-i sühan-sâz
Bepgâları söz ü sâza hem-râz
Şeyh Galip
Bi-hamdillâh yine kilk-ı Nedîm
â’yt sühan-sâzın
Gazel-perdâz-ı bezm-i sadr-ı zî-şân olduğun gördük
Nedim

sühan-senc: Ölçülü, hesaplı konuşan. c. sühan-sencân.

Olsaydı birinde bir sühan-senc
Elbette ayân olurdu olgenc
Fuzûlî
Behiştî

şi’rine dahl etme kim nâ-dânlık eylersin
İnanmazsan bana var onu göster bir sühan-sence
Behiştî

sühan-senc-i hoş-âyende: Beğenilen ölçü şeklinde konuşan; şair.

Hâlâ o sühan-senc-i hoş-âyende kelâmım
Kim var ise mislim dahi kem-nâm-ı ademdir
Nef’î

sühan-sencân. ’
Ölçülü konuşanlar; şairler.

Nazîre söylemeğe
Nâilî

sühan-sencân
Bu hoş-edâgazel-i âb-dâr değmez mi
Nâilî
Gûş kıl ey rûh-ı Kisrâ ey revân-ı Cem işit
Ben kapılmam ehl-i târîhin sühansencânına
Nedim
Dehrin olmakta sühan-sencânı
O mukaddes eserin hayrânı
Muallim Naci

sühan-sencân-ı asr: Asrın ölçülü konuşanları.

Ne ka. bil vasfına şâyeste ma’nâ bulmak isterse
Sühan-sencân-ı asrın her biri reşk-ı Lebîd olsun
Nedim

sühan-serâ: Ahenkli söz söyleyen. c. sühan-serâyân.

sühan-serâyân: Güzel söz bilenler.

Bilmem ne durur sühan-serâyân
Vâcibtir o lutfa arz-ı şükrân
Muallim Naci
Onlar da gelen sühan-serâyân
Bir başka zemînde oldugûyân
Ziyâ Paşa

sühan-ver.

Düzgün konuşan. c. sühanverân.

Ol Hudâvend-i sühan-ver kim sözün fehmeylemez
Bulsa ruhsat meclis-i hâsına akl-ı müstefâd
Nef’î

sühan-ver-i zemâne: Zamanın güzel konuşanı.

Zu’munca sühan-ver-i zemâne
Seccâde-nişîn-i kahve-hâne
Şeyh Galip

sühan-verân: Düzgün konuşanlar.

Sühan-verâna salâ câmi’-i kemâlâtım
O rütbelerde ki tab’-ı bülendim oldu menâr
Sünbülzade Vehbi

sühan-zâ: Söz doğuran, söz icadeden.

Ne ola tab’ımda etsegüft ügû kendi safâsıyla
O hem âyîne hem hoş-lehçe-i tûtî-i sühan-zâdır
Sabrî-i Şâkir

süheyl: Ar. Güney yarım kürede bulunan parlak ve büyük bir yıldızın ismi.

Yemen’den çok iyi görüldüğü için
Süheyl-ı Yemânî de derler.

Efsaneye göre akik taşı rengini bu yıldızdan alırmış.

Nedir ol reng-i akîki bu
Süheylî kadehin
Sâkiyâ cevheri yok ise
Yemen’den mi gelir
Sünbülzade Vehbi
Sührâb: Far. Zaloğlu
Rüstem’in bir
Türk kızından olan oğlu.

Babasını tanımadan annesinin yanında büyümüş.

Bir savaşta babasıyla karşılaşmışlar ve birbirleriyle dövüşmüşler.

Sührâb galip gelmek üzereyken
Rüstem bir hîle
ile onu öldürmüş.

Fakat tam can vereceği sırada baba-oğul oldukları anlaşılmış.

Göreydi
Rüstem eğer kuvvet ü şecâatini
Olurdu sîne-ı Rüstem çü sîne-ı Sührâb
Nâbî
Ne kaldı çeşme-ı Hayvân ne dârû-yı
Sührâb
Ne kaldı nüsha-i efsûn ne hükm-i tılsımiyât

sadullah Paşa

sühûlet: Ar. 1. Kolaylık. 2. Yavaşlık. 3. Kolaylık vasıtası. 4. Usul, yavaş. 5. Nazik muamele. 6. Elverişli, kullanılışlı.

Sühûletle gelir sanma kenâra keştî-i ümmîd
Müsâid bahta dâir bir muvâfk rûzgâr ister
Kelîm-ı Eyyübi
Her kârda âkıl gözetir semt-i sühûlet
Engüşt-i hıred ukde-i düşvâra yapışmaz
Sâmi (Arpaeminizade Vakanüvis
Mustafa. Bey)

sükalâ: bk. sıklet.

sükkân: bk. sükûn.

sükker: Ar. Şeker.

Lutf ile hâsed-i bed-hâha nedâmet gelmez
Telh olan mîveye sükkerle halâvetgelmez
Nâbî
Sükker dökerdi bâğa mükerrer şitâda berf
Ebr-i bahâr geldi pür etti nebâtât ile Bâkî
Gerçek mürîd gerçek erin bir katresin bahre sayar
Nâk ıs olan nefse uyar sükkerini zehre sayar
Ümmî Sinan

sükker-i akide: Akide şekeri.

Bârekallâh zehî güzîde makâl
Her sözü sükker-i akîde misâl
Gelibolulu Âli

sükker-i pâlûde-i ter: Yeni süzülmüş şeker.

Ey gönül hani gülâc-ı la’l-i dil-berden lezîz
Lezzeti bir sükker-i pâlûde-i terden lezîz
Enverî sükker-i şi’r-i dil-âvîz: Gönül çeken şiirin tadı.

Tab’-ı sâhir-pîşene
Bâkî gönüller meyl eder
Sükker-i şi’r-i dil-âvîzin meğer efûnludur
Bâkî

sükker-i vahdet: Birlik şekeri.

Bu kesret zehrine mahlût oluptur sükker-i vahdet
Acep ma’cûn-ı ekberdiryiyip
Gaybî
huzûr ile
Gaybî

sükker-fürûş: Şeker satan, şekerci.

Nice sabr eylesin bir hasta sükker özlese cânı
Lebin sükker-fürûşu söylesek açmaz mı dükkânı
Şeyhülislam Yahya

sükker-sühan: Şeker sözlü; tatlı dilli.

Eigânî tab’-ı mevzûnungörenler âferîn eyler
Sözüne reşk eder tûtî aceb sükker-sühansın sen
figânî

sükker-şiken: Şeker kıran.

Dehenin tûtî-i sükker-şiken olsa ne aceb
Leb-i şîrîn ü hat-ı sebz ona bâl ü perdir
Bâkî

sükkeriyyât: Şekerli olma hâli; tatlılık.

Kendimin zillet ile hâkte görme selefin
Sükkeriyyât ile âmîhte sîr et halefin
Nâbî

sükûn, sükûnet: Ar. 1. Durma, kımıldamama. 2. Durgunluk, hareketsizlik. 3. Kesilme, dinme.

İbzâl-i mesâîde kusûr etme ki olmuş
Vâ-beste bu âlemde sükûnun harekâtı

Nice yıllardur
Hayâlî hasta ey ârâm-ı cân
Kûşe-i mihnetde bî-sabr u sükûn olmuş yatar
Hayâlî Bey
Çünkü yerleşmek için gezdiği yerlerde fünûn
Önce gâyetle büyük hürmet arar, sonra sükûn
Mehmet Akif

sükûn-ı mevki’: Bulunan yerin sessizliği.

Sabâh olur, o bürûdetgeçer; fakat müzmin
Sükûn-ı mevkii bir nefha eyler ihlâl
Tevfik Fikret

sükûn-ı tasavvur: Düşünülen hareketsizlik.

Nücûm-ı nâ-mütenâhî bütün çalışmakta
Sükûn-ı tasavvuru kâbil mi bu’d-ı mutlakda
Mehmet Akif

sükûn-âver: Durgunluk getiren.

Hayretim çarha sükûn-âver ta’tîl olalı
Vahşetim bâispeydâ-yı sevdâ-yı adem
Akif Paşa

sükûnet: Hareketsizlik, durgunluk.

Iztırâb-ı hâl bâdî-i sükûnet olduğu
Tıfl iken ma’lûmum oldu cünbiş-igehvâreden
Arif (Mütercim Mir Süleyman)

sakin, sâkine: 1. Oynamayan, hareketsiz olan. 2. Uslu, kendi hâlinde olan; yavaş. 3. Bir yerde oturan (c. sâkinân.). c. sükkân.

Sipihri sâkin ü küh-sârı bî-karâr edemem
Hazânı kendi merâmımca nev-bahâr edemem
Nâbî
Sabra miftah-ı ferec dense hemân
Der idi sâkin oku orayı amân
Sünbülzade Vehbi

sâkin-i hâk-i der-i mey-hâne: Meyhane kapısının toprağında oturan.

Sâkin-i hâk-i der-i mey-hâneyiz şâm ü seher
İrtifâ-yı kadr için bâb-ı saâdet bekleriz
Fuzûlî

sâkin-i künc-i gam: Gam köşesinde oturan.

Eylemez meyli behişt üftâde-i hâk-i derin
Sâkin-i künc-i gamın seyr-i gül-istân istemez
Fuzûlî

sâkin-i mescid: Mescitte oturan.

Ey olan sâkin-i mescid ne bulupsan bilmem
Bûriyâsında onun bûy-i riyâdan gayrı
Fuzûlî
(bulupsan: bulmuşsun)

sâkin-i mey-hâne: Meyhaneyi yurt edinen.

Âşık-ı cânâneyem cân ü cihândangeçmişem
Sâkin-i mey-hâneyem bâğ-ı cinândan geçmişem
Necati Bey
Sâkin-i mey-hâne oldum yine sâhib-bâdeyem
Sâkî mellâh u kadehler zevrak olmuş bâde yem
Huffî

sâkin-i Sitanbul: İstanbul’da oturan.

Lezzet-perest-i sîne hüsn-ı Gelû’yu bilmez
Hep sâkin-ı Sitanbul seyr-ı Hisâr’a gelmez
Nâbî

sâkinân: Sâkinler, oturanlar. sâkinân-ı mey-kede: Meyhanede oturanlar.

Ey sâkinân-ı mey-kede tutman gönülde gam
Bezm-i safâda câm-ı mey-i erguvân tutun
Bâkî

sükkân: Sâkin’ler.

sükkân-ı âteş: Ateş ehli.

Yerin od etmedik kim vardır erbâb-ı mahabbette
Semenderler gibi uşşâk da sükkân-ı âteştir
Şeyhülislam Yahya

sükkân-ı harâbât: Meyhane sakinleri.

Sükkân-ı harâbâtta o gümüş bulunurdu
Ma’mûr olacakta eser-i meymenet olsa
Sâbit

sükkân-ı Harem’
Kâbe civarında oturanlar.

Vâreste-i irşâd olur erbâb-ı hakîkat
Sükkân-ı Harem neyler imiş kıble-nümâyı
Sünbülzade Vehbi
Müstağnî-i irşâd olur erbâb-ı basîret
Sükkân-ı Harem neyler imiş
Kıble-nümâyı
Seyyit Vehbî

sükkân-ı heft-kişver-ı İslâm: İslam’ın yedi bölgesinin sakinleri.

Sükkân-ı heftkişver-ı İslâm’a
Nâbîyâ Ümmîd-gâh-ı bahş-ı şefâat
Medîne’dir
Nâbî

sükkân-ı keştî: Gemi sakinleri.

İmtiyâz-ı sâbit ü seyyârı müşkildir hayâl
Zanneder sükkân-ı keştî sâhil-i deryâ yürür
Galip Paşa

sükkân-ı kûh-ı zühd: Züht dağında oturanlar.

Aşkın bilir mi kadrini sükkân-ı kûh-ı zühd
Anlar mı kıymetin göricek cevherin yörük
behiştî (göricek: görünce)

sükkân-ı semâ: Semanın sakinleri.

Diye sükkân-ı semâ işbu duâya âmin
Kalb-i pâki ola âlâm u mihnetten emîn (Dâniş Sultanzade)
Mehmet sükkân-ı sümüvvât: Yüksek yerlerde oturanlar
Ser-i sükkân-ı sümüvvâta olurdu nâil
Nâbîyâ olsa eğer çeşmi kadar gûş-ı nigeh
Nâbî

süknâ: Oturulan yer.

süknâ-yı beşer: İnsanlığın oturduğu yer; dünya.

Bu süknâ-yı beşerden başka her yer sâbit ü sâir
Avâlim set-te-ser ancak benim cilvemledir dâir
abdülhak Hâmit

süknâ: bk. sükûn.

sükûnet: bk. sükûn.

sükût: Ar. Susma, konuşmama, söz

söylememe.

Nutkudur ser-mâye-i bahş-i eşrefiyyet âdeme
Bâis-i ihlâl-i şân-ı feyz-i insândır sükût
Hersekli Arif Hikmet
Lâübâli idi sohbette velî kılsa sükût
Halkı şermende ederdi edeb ü erkânı
Sürûrî
(Kânî’nin vefat tarihi)
Feryâda uzak duran sükûtum
Bir özge lisân-ı iştikâdır
Abdullah
Cevdet

sükût-ı gam: Gam sessizliği.

Ufukta bir ser-i maktû’u andıran güneşi
Sükût-ı gamla yemişler ve şimdi doymuşlar
Ahmet Hâşim

sükût-ı leyl: Gece sessizliği.

Sükût-ı leyl ile hâbîde her taraf, her şey
Bu rûh-ı sâmiti etmez müheyyic ü nâlân
Ahmet Hâşim

sükût-ı rûh-ı umûmî: Genel ruh sessizliği.

Harâb olan azamet, târ-mâr olan ikbâl
Sükût-ı rûh-ı umûmî, sukût-ı istiklâl
Mehmet Âkif

sükût-ı nisyân: Unutulma sessizliği.

Gubâr-ı ye’s ü fenâ sinmiş orda elvâna
Emel, heves bırakılmış sükût-ı nisyâna
Ahmet Hâşim

sükût-ı ümmîd: Ümit sessizliği.

Ogayr-ı meş’ûme
Müstemir bir sükût-ı ümmîdin
Sadme-i kâhıriyle in, in, in
Tevfik Fikret

sülâs, sülâsî: Ar. Üçlü, üç şeydan meydana gelen.

sülâs-ı uknûm: Asıl üç unsur. (Hristiyanlıktaki üç unsurun parçaları.)
Zât-ı bî-mislini teşbîhe mecâl olmazdı
İttihâd etse de eczâ-yı sülâs-ı uknûm
Yenişehirli Avni
Süleymân: Ar. Ö. İ.Hz. Davud’un oğludur. M.Ö.10’uncu yüzyılda yaşadığı rivayet edilir. İslam inancına göre, eski çağlarda dünyaya egemen olan dört büyük insandan biridir. Bunlardan Nemrut ve Buhterünnasr kâfir; Süleyman ve İskender-ı Zülkarneyn mümin idiler. Babası öldükten sonra tahta geçen Hz. Süleyman’a Allah, babasından veraset yoluyla geçen kuş ve hayvanlarla konuşma yeteneğini ve ins ü cinne hükmetme gücünü vermiş. Parmağında taşıdığı İsm-ı A’zam yazılı mühürlü yüzüğü varmış. Bu yüzük yüzünden bütün hayvanlara hükmedermiş. Bir aralık bir cin vasıtasıyla yüzük çalınmış. Ondan sonra o dev, cine hizmet eder olmuş. Dev de artık yüzük kimsenin eline geçmesin diye denize atmış. Hz. Süleyman da bir sahil köyünde balıkçıların sepetini taşıyormuş. Bir gün para yerine büyük bir balık vermişler. O da balığı yemek için yarınca kendi yüzüğünün balığın karnında olduğunu görmüş ve bugüne ulaşan “Mühür kimdeyse Süleyman odur” sözünü söylemiş. Edebiyatta Belkıs, veziri Âsaf, Hüdhüd kuşu, karınca ve İsm-ı A’zam’ın yazılı olduğu söylenen ve bu sihirli yüzüğüyle cinlere hükmettiğine inanılır. Gör, Süleymân gibi peygam-ber-i âlî-şânın Devleti olmuş idi Asaf ile müstahkem
Nâbî
Bir olur adl-ı İlâhîde
Süleymân ile mûr
Der-geh-iHakda hemânşâh ile sâil birdir
İzzet Ali Paşa
Ey dil var ise mühr-ı Süleymân dehânıdır
Ki ona musahhar ins ü perî mürg ü mûr u mâr
Taşlıcalı Yahya Bey
Süleymân-ı diyâr-ı işret: Eğlence diyarının
Süleyman’ı.

Ben Süleymân-ı diyâr-ı işretim ey mey-fürûş
Hâtemim câm u hevâ çâbük-semendimdir benim
Behiştî

süleymân-ı hayâl: Hayal Süleyman’ı.

Alemi teshîr için hâtem ne lâzım tab’ıma
Ben Süleymân-ı hayâlim neyleyim engüşteri
Nef’î
Süleymân-ı ins ü cânn: İnsan ve can kavminin Süleyman’ı.

Şeh-i zemâne Süleymân-ı ins ü cânn ki onun
Kemîne kullarıdır Bîcen ü Gîv ü Huşeng
Hayâlî Bey
Süleymân-ı diyâr-ı işret: Eğlence diyarının
Süleyman’ı.

Ben Süleymân-ı diyâr-ı işretim ey mey-fürûş
Hâtemim câm ü hevâ çâbük-semendimdir benim
Behiştî

süleymân-ı ma’delet: Adaletli
Süleyman.

Ol Süleymân-ı müddetsin kim eğer emr eylesen
Râm olur mûr-ı zaîfin hükmüne şîr-i jiyân
Ziyâ Paşa

süleymân-ı rûzigâr: Zamanın
Süleyman’ı.

Bahtını ber-câ ederse câyını ber-bâd eder
Sana da olmaz hevâ-dâr ey Süleymân-ı rûzigâr
Nevres-i Kadim

süleymân-veş: Hz. Süleyman gibi.

Sultân-ı bahâr edip mülk-i çemeni teshîr
Mahkûmu
Süleymân-veş bâd olmaya yaklaştı
Şeyhülislam Yahya

süllem: Ar. Merdiven.

Heykel-i bâzû-yı ikbâl
Hüseyin
Pâşâ kim
Süllem-i kasr-ı celâli olamaz heft-ecrâm
Nâbî
Bürhân-ı süllemi olup eflâke çıkmağa
Fikrim ukûl-ı felsefeye nerdüban verir
Sünbülzade Vehbi
A’mâl-i hayr süllemidir kasr-ı Cennetin
Mümkin mi çıkma olsa eğer nerdübân harâb
Keçecizade İzzet Molla

süllem-i ihsâ: Sayılma merdiveni.

Şümâr-ı nimetinde bî-vefâdır leşker-i a’dâd
Senâ-yı kudretinde nâ-resâdır süllem-i ihsâ
Nâbî

süllem-i kasr-ı celâl: Büyük köşkün merdiveni.

Heykel-i bâzû-yı ikbâl
Hüseyin Paşa
kim
Süllem-i kasr-ı celâli olamaz heft-ecrâm
Nâbî

süllem-i mi’râc: Mirac merdiveni.

Süllem-i mirâcının yek-pâresi tahsîs-i zât
Defter-i ûcâzmın her harfi
Kudân-ı hikem
Esrarlı Dede

süllem-i urûc: Çıkış merdiveni.

Ey süllem-i urûcuna nüh pâye nüh felek
Ve ey şem’-i kadrine yedi seyyâre pür-ziyâ
Hamdullah Hamdi

sülûk: bk. silk.

sülûf: Ar. Selefin çokluğu.

Bir yerde, bir işte önce gelenler, öncekiler.

Sülûf ayakta iken, dalgalar ayakta idi
Hurûş edince hatîbin nidâ-yı tahmîdi
Mehmet Akif

sülük: Far. >zelûk’ten sülük.

Tatlı sularda yaşayan kan emici halkalı solucak.

Birinci katta sülük beslenen büyük kavanoz
Onun yanıda, kan almak için, beş on boynuz
Mehmet Akif

sülüs: Ar. 1. Üçte bir. 2. Yazı çeşidi.

Etmiş sülüs mâlını mey-hâre vasiyyet Üç ay yeter meclis-i rind-âne müselles
Sâbit

sülüs-i hüsn: Güzellik yazısı.

Şivesinden hatının oldu muhakkak bil kim
Sülüs-i hüsnünce değil hüsn-i hat-ı Yâkûtî
Nizami süm: Far. Dört ayaklı hayvanların tırnağı, toynak.

Süm, kâse-i mağz-ı dîv-i isfîd
Düm, târ-ışu’â’-i hûrşîd
Şeyh Galip

süm-i esb: Atın tırnağı.

Gelip bir gûne rû-mâl eylemiş kim seyr eden âdem
Süm-i esbinde mîh-ı zer kıyâs eyler
Süreyyâ’yı
Nedim

süm-i semend: Çevik atın tırnağı.

Yegâne
Rüstem-i sâhib-kırân-ı devrân kim
Süm-i semendi eder kûha ettiğin
Ferhâd
Nâbî
Süm-i semend-ı Hazret-ı Sultân
Ahmed’e
Müştâk-ı rûy-mâl idi hakka ki şeyh ü şâbb
Şeyhülislam Yahya

sümüvv: Ar. Yükseklik yücelik. c. sümüvvât.

sümüvvât: Yükseklikler, yücelikler.

Ser-i sükkân-ı sümüvvâta olurdu nâil
Nâbîyâ olsa eğer çeşmi kadar gûş-ı nigeh
Nâbî

sâmî: Sümüvv’den; yüksek, yüce, âli.

Mübârek ola saâdetle şâh-ı devrâna
Bu iştihâr-ı bülend ü bu rütbe-i sâmî
Nef’î

sünbül: Far. 1. Bahar mevsiminde soğandan yetişen güzel kokulu çiçek. 2. Güzellerin saçı.

Hâline ayn-ı inâyetle nigâh eyler isen
Göz açıp ede nazar nite ki ahber sünbül
Bâkî
Baştan ayağa göz oldu yüzünü görmek için
Ey yüzü gül, saçı sünbül, boyu adar nergis
Nizamî
Ma’nîde sünbül ü gül ü reyhân nisâr eder
Sûrettegerçi akıtır ebr-i bahâr âb
Ahmet Paşa
Sensizin ben sünbül ü verd-i cinânı ne eylerim
Dağlar gül âhlar ey gonce sünbüldür bana
Enverî

sünbül-i hoş-bû: Hoş kokulu sümbül.

Ey gönül ağlama gül sünbül-i hoş-buyundan
Ebrden nem kapar ol zülf-i semen-sâ ter olur
Şeyhülislam Yahya

sünbül-i cennet: Cennet sümbülü.

Kâkülü sünbül-i cennet deheni gonca-i nâz
Gören envâr-ı cemâlini getirir salavât
Taşlıcalı Yahya Bey

sünbül-i hâb-ı tegâfül: Gaflet uykusunun sümbülü; yarı uykunun vermiş olduğu karmakarışıklık.

Zülf-i pür-çîninle hem-dûş oldu cânâ kad çekip
Sünbül-i hâb-ı tegâfül câme-hâbından senin
Nedim

sünbül-i müşgîn: Mis kokulu sümbül.

Yâd-ı la’liyle eğer içsem olur tenbakû
Nargilşîşe-i mey sünbül-i müşgîn lûle
Sâmi

sünbül-i pür-çîn: Çok bükülmüş, kıvrılmış sümbül
Ruhlarına ol sitem-ger sünbül-i pür-çîn salıp
Fitne saldı dîne iki kâfiri bî-dîn salıp
Adlî (Sultan II. Bayezid)

sünbül-i sîr-âb: Taze sümbül.

Hûn-ı eşkinden oluptur bülbülün her âb sürh
Bâğda olsa aceb mi sünbül-i sîr-âb sürh
Şeyhülislam Yahya
(oluptur: olmuştur)

sünbül-i tâze: Taze sümbül.

Fesleğen zülfüme gül, rûyuma benzer mi diye
Sünbül-i tâzeye verd-i tere sor sorma bana
Enderunlu Vasıf

sünbül-i ter: Yeni sümbül.

Çün olur âhımdan ol zülf-i muânber şâhşâh
Çîn olur bâd-ı seherden sünbül-i ter şâh şâh
İbni Kemâl

sünbül-i zülf: Sümbüle benzeyen saç.

Çekseler zencîr ile gül-zâra gitmen kim bana
Sünbül-i zülfün frâkından müşevveştir dimâğ
Fuzûlî

sünbül-feşân: Sümbül kokusu saçan.

Olup perçem-i rahşı sünbül-feşân
Alem-dârlık etti serv-i revân
Nedim

sünbül-sıfat: Sümbül şeklinde.

Nükhet-i zülfünle geldikçe nesîm-i nev-bahâr
Turra-i sünbül-sıfat âşüfte-hâl eyler beni
Nedim
(Nükhet-i gîsû ile geldin bize âh ey nesîm
Turra-i sünbül-sıfat âşüfte-kâm ettin beni Nedim)

sünbül-zâr: Sümbül bahçesi, sümbüllük.

Kûhtan geçse gam-ı zülfünle âhım sarsarı
Kûh deşt ü deşt bâğ u bâğ sünbül-zâr olur
Bâkî

sünbülî: Seyrek bulutlu ve güneşsiz hava.

Sünbülî bir havâ ki mest-i rükût
Duruyorken muhît-i nâ-mahdût
Tevfik Fikret
Sünbüle: Far. Sünbül’den; Ar. Sümbüle.

Başak. 2. ast.

Başak burcu. 3. müz. Bir makam.

Hep mutribin terâne vü âgâzı sünbüle
Hep çalınan kulağına udun benefşe-zâr
Nev’î
Yüzünde meh be-terâzû vü Sünbüle’de güneş
Onu görüp nice yanmaz müneccim-i miskîn
Kadı
Burhaneddin sündüs: Ar. 1. İnce ipek kumaş, nazik atlas, yaygı, döşek. 2. Hz. Peygamber’in doğduğu gece melekler tarafından hazırlanan döşek.

Hem hevâ üzre döşendi bir döşek
Adı
Sündüs döşeyen onu melek
Süleyman
Çelebi

sündüs-pûş: Sündüs örten.

Bunu tahkîk bil ol reşk-i sürûş
Oldu havrâ gibi hem sündüs-pûş
Hakanî

sünnet: Ar. 1. Hz. Muhammed’in tavırları, işleri ve uygun bulduğu şeyler. 2. İyi huy, iyi ahlak. c. sünen.

Tıfl iken ol diler idi ümmetin
Sen kocaldın terk edersin sünnetin
Süleyman
Çelebi
Hamdülillah eyledim bu fenn-i vahdette ikrâz
Sünnet ü farz gibi k ıldım ben nevâfil iftirâz
gaybî

sünûh: Ar. 1. İçe doğma, akla, hatıra gelme. 2. Ortaya çıkma, vaki olma. c. sünûhât.

Benim en sâde bir tahayyülüme
En derin şi’r eder seninle sünûh
Fâik
Âlî Bey
Onun bu hâlini tercîh eder de beklerim
Ki bir neşîde sünûh eylesin hayâlinden
Tevfik Fikret

sünûhât: Sünûh’lar.

Ve akl u mantıka hîç sığmayan hayâlâtım
Muhâkemât ü sünûhât ü iştigâlâtım
Fâik
Âlî Bey

sânih: Sünûh’dan; akla gelen, fikre doğan. c. sânihât.

Bir sânihanın olması hakk ıyla mübeccel
Olmakla olur sebk ü müeddâsı mükemmelLâ

sâniha: Fikir, zihne sünûh eden. c. sânihât.

Ben o
Hakanî
nazîr üstâd-ı maânî-perverim
Sâniham vahy-i mübîn ü sözlerim sihr-i helâl
Üsküdarlı Hakkı Bey
Her nazar bir ketîbe-i ilhâm
Olarak sânihamda dalgalanır
Süleyman Nazif
Bir sânihanın olması hakk ıyle mübeccel
Olmakla olur sebk ü müeddâ’sı mükemmel
Muallim Naci

sânihât: Sânih’ler, sâniha’lar.

Zekâ’nın da
Günün birinde bütün sânihâtı toplanacak
Tevfik Fikret
Hevâda mevcelenir sânihât-ı kudsiyen
Riyâh-ı rûhumu pür-cûş eden makâlindir
Mehmet Akif

sürâdık: Ar. 1. Büyük padişah çadırı. 2. Saray perdesi. c. sürâdıkât.

Sürâdıkında melek dîde-bânlığa me’zûn
Hazînesinde felek pâs-bânlığa me’mûr
Sâbit

sürâdıkât: Büyük padişah çadırları.

Büyük derin gecelerden, derin semâlardan
Sürâdıkâta bürünmüş bu çehre-i handân
fâik Âli Bey

sürâğ: Far. iz, işaret, alamet, nişan. sürâğ-i bahrîDenize ait işaret.

Olıcak şurta-i tevfîk vezân sâhilden
İndi deryâya suyun buldu sürâğ-i bahrî
Şinasi sürâğ-ı reh-i hayrânî-i aşkaşk hayranlığının yol işareti.

Güm-kerde sürâğ-ı reh-i hayrânî-i aşkız
Hızr ile o vâdîde ki biz dest-be-destiz
Sâmi sürâhî: bk. surâhî sür’at: Ar. Çabukluk, az vakitte çok hareket etme.

Temâşâ-yı ruhun azmine çıktı âfitâb ammâ
Gelirken sür’at ile düştü yüz yerde şitâbından
Fuzûlî
Nerdübân ile bagal-gîrliğe sür’at eden
Nerdübân üzre eder sebkate şimdi ikdâm
Nâbî ne dehşetli terakkî, o ne müdhiş sür’at
Öyle bir hârıka gösterdi mi insâniyyet
Mehmet Akif
Alınız ilmini garbın, alınız sanâtini
Veriniz hem de mesâinize son sür’atini
Mehmet Akif

sür’at-i azm: Yürüme sürati.

Sür’at-i azmi meded-kâr olsa bî-reyb ügümân
Heft-ecrâmı delip arşı güzâr eylerdi tîr
Üsküdarlı Hakkı Bey

sür’at-i seyr: Seyretme sürati.

Sür’at-i seyrinden azherdir ki rahş-ı himmetim
Hem-inân-ı sâbıkûn olmak temennâsındadır
Muallim Naci

süreyyâ: Ar. Ülker veya
Pervin yıldızı diye bilinen
Kuzey yarımküredeki bir yıldız kümesi.

Ham-ebrûlarına gurre-i garrâ tâlib
Bend-i gîsûlarına ıkd-ı Süreyyâ tâlib
Hakanî
Bulaydı ger bununla zîb ü ziynet gerden
Zühre
Felekte zannederdi seyr eden ıkd-ı Süreyyâ’dır
Nef’î
Hirmen-i eflâke konmuş bir kebûterdir hilâl
Keh-keşân ile Süreyyâ dâneyile dâmdır
İbni Kemâl

sürh: Far. 1. Kırmızı, al. 2. El yazması kitapların bab ve fasıl olarak ayrılan yerlerin kırmızı mürekkeple yazılmasına denir.

Halka nîreng geçer masbaga-i çerh-i kebûd
Kimisi sebz kimi sürh ü kimi zerdgider
Nâbî
Buralıdan dest-i gam bu gönlümü tanbûr-veş
Sürh edip bu gözlerim yaşını ettim târ ona
Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)
Rîş-i sefîd ü rûy-ı siyeh, sürhî-i hicdb
Hep ettik ihtiydr sefîd ü siyâh ü sürh
Nazîm (Yahya)

sürh-âb: Kırmızı su; kan renkli şarap.

Çıkan bağrımdaki başla oluptur garka-i sürh-db
Haydl-i yâr şdhıdır gönül tahtı-durur
Tebrîz
figânî

sürh-kabâ: Kırmızı kaftan.

Matla’-ı subh-ı safddır sana ol sürh-kabd
Zulmet-i şdm-ı belâdır bu kara şdl bana
Âhî

sürh-rûy: Kırmızı suratlı.

Arafdtın sürelim hâkine yüzler gözler
Sürh-rûy olmağa iksîr-i recd eyleyelim
Nâbî

sürh-ser: Kırmızı başlıklı.

Sürh-serler deşt-ı Çin’e kaçtı âhûlar gibi
Hamdülillah aldı şdh-ı Rûm hdkan illerin
Aşkî

sürh ü sefîd: Kırmızı ve beyaz.

Tehdlüf, sûretd mâni değildir vahdeti asla
Olur bir şâhdan sürh ü sefîd ü hâr u gül peydâ
Nâbî

sürhî: Kızıllık, humret.

sürhî-i hicâb: Utançtan gelen kızarma.

Rîş-i sefîd ü rûy-ı siyeh, sürhî-i hicâb
Hep ettik ihtiyâr sefîd ü siyâh ü sürh
Nazîm (Yahya)

sürhî-i mey: Şarabın kızıllığı.

Ne âl etti aceb neş’e-i şarâb sana
Ki sürhî-i mey olur perde-i hicâb sana
Ziya Paşa

sürme: Far. Göze çekilen siyah toz, kuhl.

Hüsn-i yâre zerre mikdârı müşâbih olmaya
Sürme çekse meh gibi çarh âf-tâbın aynına
Behiştî
Ol iki dîde-i bî-sürme siyâh
Dâim olmuştu nazar-gâh-ı İMh
Hakanî

sürme-i çeşm: Göz sürmesi.

Ehl-i kadrim yanalı ışk oduna pervâne-veş
Sürme-i çeşm eylemişler şem’ler hâkisterim
Fuzüiî sürme-i çeşm-i gazâl: Ceylân gözünün sürmesi.

Hasretinle ben dahi hâk-i siyâh olsam ne ola
Baht âhir sürme-i çeşm-i gazâl eyler beni
Nedim

sürme-i hâs: Saf sürme.

Nesîm ayağı tozunu getirdi kanlı göze
Dedim ki sürme-i hâs ol-durur işe sürme
Kadı
Burhaneddin

sürme-i Sıfahân: İsfahan sürmesi.

Dîvânların eyler ehl-i irfân
Çeşm-i dile sürme-ı Sıfahân
Ziyâ Paşa

sürme-dân: Sürme konulan kap.

Çıkmağa mîl-i şihâb ile felekler çeşmine
Dûd-ı kuhl-i rûşenâdır dûd-gâh-ı sürme-dân
Nef’î
Rûşen-dil olsa da ne kadar merdüm-nazar
Muhtâctır inâyetine sürme-dânların
Nâbî

sürme-keş: Sürme çeken.

Mihr ü mâhı çarh edinmiş gece gündüz döndürür
Rişte-i ömrüne gerdûn halkın olmuş sürme-keş
behiştî

sürme-sâ: Sürme çeken.

Yanına vardıkta o merd-ı Hudâ
Oldu iki dîdeme de sürme-sâ
Vâhid

sürre: Ar. Göbek, orta.

sürre-i Bathâ: Mekke-ı Mükerrem’in ortası.

Sürre-ı Bathâ’dan ol dem kim doğup mihr-i kemâl
Kâinâtı garka-i envâr-ı îmân eyledi
Nedim

sürrî: Ar. Göbekle ilgili.

Giriftâr olmasın keştî-i dil olşûh-ı rakkâsa
Ki meşk-i lerziş eyler mevc girdâb-ı sürrîninden
Nâbî

sürûd: Far. Terennüm etme, nağme yapma; şarkı, türkü.

Gonca ladinden sürûd eyler zebân-ı hâl ile
Mürgı ol hâlet karni nâle vü efgân kılar
Behiştî
bizzat onun sedâsı: Sürûd-ı leb-i kader
Mahfî, ayan, neşîde-i ekvânı nazmeder
Fâik
Âlî Bey
Nâlende bir sürûd ile bir yâd-ı pür-hazen
Ba’zen olur buhayre-i kalbimde mevc-zen
Tevfik Fikret

sürûd-ı bezm-i Şîrîn: Şirin’in eğlence meclisinin şarkısı.

Ferah-bahş-ı dil-i ma’şûk olur şerh-i gam-ı âşık
Sürûd-ı bezm-ı Şîrîn nâle-ı Ferhâd-ı mahzûndur
Fuzûlî

sürûd-ı nevha-i şevk: Arzulanan kokunun nağmesi.

Sürûd-ı nevha-i şevkındır ancak
Eden lebrîz deyr ü hân-kâhı
Recaizade Ekrem

sürûd-ı senâ: Övünme yapılan yer.

Anâdil etti beyân-ı merâtib-i nagamât
Kumâr oldu terâne-keş ü sürûd-i senâ
Fuzûlî

sürûd-ı serd: Soğuk nağme.

Sürûd-ı serd ile görünce çeng çaldığımı
Dedi bana gel ey bî-nevâ vü ey şeydâ
Yahya Bey
(Taşhcalı)

sürûd-ı şevk: Arzu, istek nağmesi.

Gam-ı kalbim sürûd-ı şevkile tebdîl eden cümle
Misâl-i yâsemen ol kâmet-i nâzendedir bil hep
İlhamî, Selimî (Sultan III. Selim)

sürûd-gâh: Teganni edilen yer.

sürûd-gâh-ı dürûd: Dua okunan yer.

Sürûd-gâh-ı dürûdundur âsümân ü zemîn
Bir özge şeyle değil nağme-sâz nây-ı vücûd
nevres-i Kadim

sürûr: Ar. Sevinç, sevinme.

Vird-i zebân-ı ehl-i safâ vü sürûr olup
Mazmûnu zevk-bahş u serîü’l-husûl ola
Fuzûî
Neşât-ı hâtır-ı âlem elindedir sâkî
Bu gamları yine bir câmdır sürûr edecek
Nâilî
Dilde gam var, şimdilik lutf eyle gelme ey sürûr
Olamaz bir hânede mihmân mihmân üstüne
Râsih (Enderunlu BalIkesirli Ahmet)
Kapladı gönlümü ser-tâ-be-kadem nûr u sürûr
Oldu levh-i dilim âyîne-i akl-ı evvel
Kâzım Paşa
Dem-zen olmakta o dem cümle tuyûr
Canlanırmış gibi şâdî vü sürûr
Abdülhak Hâmit

sürûr-ı bâğ-ı sûr: Düğün bahçesinin sevinci.

Ümmeti oldukça gülçîn sürûr-ı bâğ-ı sûr
Düşmeni olsun fgâr-ı hâr zâr-ı hârhâr
Nazîm (Yahya)

sürûr-ı kalb-i şekûr: Şükreden kalbin sevinci.

Sutûr-ı midhat-i zâtın sürûr-ı kalb-i şekûr
Misâl-işeh-per-ı Rûhü’l
Emîn oldu hemîn
Taşlıcalı Yahya Bey

sürûr-ı meclis: Meclisin sevinci.

Sürûr-ı meclise cânâ rivâyet eyleye diye
Behiştî
bezme gelse zâhid-i gam-nâkten korkar
Behiştî

sürûr-ı pâkize: Temiz sevinç.

Ser-frâz u nîkemr ü nîk-rây u nîk-hûy
Server-i pâkîze-etvâr u pesendîde-hısâl
Fuzûlî

sürûr-ı va’de-i yâr: Sevgilinin söz verişinin sevinci.

Sürûr-ı va’de-iyâre inanma sen
Ahmed
Gama inan inanırsan ki eski yârindir
Ahmet Paşa

sürûr-encâm: Sevinç dolu.

Getir câm-ı sürûr-encâmı ey sâkî yeter çektik
Cefâ-yı devr-igerdûnu belâ-yı çerh-igerdânı
Bâkî

sürûş: Far. Melek; büyük melek, Cebrail. c. sürûşân.

Hüsnün letâfetin ne bilir âşık olmayan
Ehl-i velâyetegörünür ey perî sürûş
Behiştî
Eyleyip ol şevk ile cûş u hurûş
Hâzır idi hizmete hayl-i sürûş
Nahifi

sürûş-ı der-gâh: Dergâhın meleği.

Kûşe-i çeşm ile ettikçe nigâh
Gaşy olurlardı sürûş-ı der-gâh
Hakanî

sürûş-ı merg: Ölüm meleği.

İsî-i zinde sürûş-ı mergdir gûyâ bana
Sekam-ı istiğnâ olursam da selâmettir bana
Esrar Dede

sürûşân: Büyük melekler.

Gûyâ duyulur refref-i ecnâh-ı sürûşân
Ervâhın olur zemzeme-i aşkı hurûşân
Doktor Abdullah Cevdet
Besmeledir vird-i ünâs ü zükûr
Hırz-dil ü cân sürûşân u hûr
Nazîm (Yahya)

süst: Far. Gevşek, yavaş, tembel.

Temkînimi belâ-yı mihnette kılma süst
Nâ-dost ta’n edip demeye bî-vefâ beni
Fuzûlî
Ham olur kadd-i kalem cevrini tahrîr etsem
Süst olurpây-ı sühan nâzını takrîr etsem
Nâbî
Nedir ol ravza-i anber-sirişt dil-keş ü hurrem
Ki süst eyler dimâğ-ı rûzigârı bûy-ı ezhârı
Nefı süst-i esas: Esas gevşeklik.

Olur bu menzil-i nâ-ber-karârı süst-i esas
Gehî girive-i mâtem gehî nişîmen-i sûr
Nâbî

süst-pey: Yavaş giden.

Peyk-ı Cibril’i kodun deşt-i fenâda süst-pey
Aferin ey arsa-gâh-ı lâ-mekânınyüğrüğü
Kemalî sütre: Oyor) bk. setr.

sütûde: Far. Övülmüş olan, övülmeye değer.

Sütûde kehf-i ümmet iftihâr-ı şer’-ipeygamber
Güzide fahr-i millet mahz-ı lutf-ı hazret-ı Bâri
Nef’î
Hûş-yârlıkla her ne kadar kim sütûdeyiz
Ol denlü çeşm-i mest-i bütâna rübûdeyiz
Nâbî
(ol denlü: o çeşit)
Vermiş bize râzdan edvâr
Bir pâdişeh-i sütûde-i etvâr
Muallim Naci
Bir nükte-ver-i sütûde etvâr
Hâfız’dan okuttu hayli mikdâr
Ziyâ Paşa
Dahîl-i der-geh-i lûtf u mürüvvetin oldum
Amân amân eyâ server-i sütûde şi’âr
Lâ sütûde-i nâm-âverân-ı pâk-nijâd: Soylu, ün salmış, övülmeye değer (kişi).

Vezir-i sâf-zamîrâ vekîl-i pâdişehâ
Eyâ sütûde-i nâm-âverân-ı pâk-nijâd
Nâbî

sütûde-girdâr: Övülmeye değer davranış.

Sipihre yuf edip izhâr vaz’-ıgaddârı
Nazardan etti nihân ol sütûde-girdârı
Ziyâ Paşa

sütûde-sıfat: Övülmeye layık.

Güşâde-baht ü kavi tâli ü bülend ikbâl
Huceste zât u sütûde-sıfat u pâk-nihâd
Nefi

sütûde-sîm: Ahlakı övülmüş, iyi ahlaklı.

Penâh-ı ehl-i hüner dâver-i huceste-nihâd
Mürebbî-i füzelâ âsaf-ı sütûde-şîm
Nefi

sütûde-şi’âr: Övülmeye değer.

Dahîl-i der-geh-i lûtf u mürüvvetin oldum
Amân amân eyâ server-i sütûde şi’âr

sütûn: Yun. stylos> Far. sütûn.

Dikilip duran şey, direk, amut. 2. Kitap, dergi veya gazetede sayfanın yukarıdan aşağıya bölünmüş kısımları.

Kat’-ı ülfet gâlibâ düşvârdır kim eylemiş
Nakş-ı Şirin ile Ferhâd-ı mukayyed
Bî-sütûn
Fuzûlî
Tâ ola bu hayme-i pîrûze-reng-i zer-nigâr
Arsa-i âlemde berpâ bî-sütûn u bî-tınâb
Nef’î
Şöyle bir baktı mı insân, kapının hey’etin
Evvelâ her iki yandan oluyor çehre-nümûn
Mütenâzır iki mihrâb, iki âzâde sütûn
Mehmet Akif

sütûn-ı âh: Ah sütunu.

Satmağa deyr-i fenâda halka ışkın bâdesin
Halka-i hamdır sütûn-ı âhım üstünde hilâl
behiştî

sütûn-ı duâ: Dua sütunu.

Hıyâm-ı çerhe sütûn-ı duâyı ref’ eyle
Niyâz-nâmeyi
Nâbî çok eyledin ıtnâb
Nâbî

sütûn-ı merkadî: Mezara ait sütün.

Sütûn-ı merkadînin
Hakk’a yükselen tehlîl
Revâk-ı meşhedînin nâzilât-ı arş-ı berin
Mehmet Akif

sütûn-âsâ: Sütün gibi.

Kavuşturup dururum kollarım sütûn-âsâ
Ruûd-ı sâkıtadan bir misâl-i hîc-â-hîç
abdülhak Hâmit

sütûr: bk. setr.

sütüre: Far. Ustura.

Sütüreyle izârın mühreletmiş ol büt-i nev-hat
Kumâşın rûy-i kârın gösterip bâzâra yüz tutmuş
Nâbî

süvâr: Çljr) Far. Binmiş, râkip, ata binmiş kimse, piyadenin zıttı. c. süvârân.

Süvâr olunca saâdetle rahşân-ı ikbâle
Güzer-gehinde durur rûh-ı Behmen ü Şâpûr
Nâbî
Olmaz ey Bâkî-i bî-dil ser-i a’dâpâ-mâl
Yine sen tab’-ı semendine süvâr olmayıcak
Bâkî

süvâr-ı arsa-i aşk: Aşk arsasının süvarı.

Ruhî süvâr-ı arsa-i aşkız eğerçi biz
Ammâ ki şeh-süvârın önünde piyâdeyiz
Bağdatlı Ruhi

süvâr-ı esb-i nâz: Naz atının binicisi.

Süvâr-ı esb-i nâz olmuş güzeller pâd-şâhlar çok
Atı önünce seyr etsem bana bir şeh-süvâr olsa
Âhi süvâr-ı ömr: Ömür süvarısi.

Sürmez zemâna hattını bir dem karâr edip
Niçin yiler ziyânına dâim süvâr-ı ömr
İbni Kemâl
(yil-: koşmak)

süvâr-i refref: Örtünün atlısı. (Hz. Muhammed’in
Mirac gecesi
Sidretü’l
Müntehâ’dan
Kürsî’ye kadar üzerine oturup gittiği yeşil örtünün adı.)
Süvâr-i refref oldun gâşiye bir düş idi
Cibrîl
Edince seyr-i mirâc alâ yâ
Ahmed-ı Mürsel
Sünbülzade Vehbi

süvârî: Atlı.

Şu bakır zirvelerin ardından
Bir süvârî geliyor kan rengi
Ahmet Hâşim
Sebbâh ü süvârî ne de timsâh ü gazanfer
Ta’kîb edemez dalgayı, dalgaysam eğer ben
abdülhak Hâmit-süvâr: Çl3r) Far. “binen, binici” anlamlarına gelerek birleşik sıfatlar yapar.

çâbük-süvâr: Çabuk ata binen.

Olursapey-rev o çâbük-süvâr-ı nazma
Nedîm
Semend-i tab’ı aceb râh-vâr olur giderek
Nedim
hem-süvâr: Birlikte ata binmiş, yol arkadaşı.

Ben dahi seninle hem-süvârım
Küh-sâr-ı belâdayâr-i gârım
Şeyh Galip

süveydâ: Ar. Sevâd’dan; 1. Kalbin ortasında bulunduğu sanılan kara benek. 2. tas.

İnsanın manevi varlığının ve idrakinin merkezi olarak bulunan nokta, ahlât-ı erbaa: insan sağlığı için önemli olan dört sıvıdan biri. 3. Kalpteki gizli günah.

Ol hâl-i siyeh kim görünür gird-i lebinde
Sevdâ-yı süveydâdan eder dilleri hâli
Nâbî
Hâl-i ruhunu gözler zülf-i siyâhın özler
Yahyâ sevâd-ı çeşm ü kalbimdeki süveydâ
Şeyhülislam Yahya
Tesliyet-bahş-ı süveydâ olamaz fâide ne
Tâli’im reh-zen-i ârâm-ı dil ü cângörünür
Sâlik
Dilden heves-i ârızı alın çıkmaz
Mânend-i süveydâ gam-ı hâlin çıkmaz
Fasih (Ahmet Dede)

süveydâ-veş: Süveyda gibi.

Gözümden merdüm-âsâ hâl-i rû-yı dil-rübâ çıkmaz
Süveydâ-veş dilimden fikr-i zülf-i müşg-sâ çıkmaz
Neylî
Ş

şâbb: Ar. Genç, delikanlı, yiğit. c. şübbân.

Kıble-i hâcet-durur onun cemâli
Kâ’besi
Kim teveccüh eyler ona her taraftan şeyh ü şâbb
Nizamî
Süm-i semend-ı Hazret-ı Sultân
Ahmed’e
Müştâk-ı rûy-mâl idi hakka ki şeyh ü şâbb
Şeyhülislam Yahya

şâb-ı emred: Henüz bıyığı sakalı çıkmamış genÇ
Âşık-ı dîdâr isen hûbâna kıl dâim nazar
Şâbb-ı emred sûretindegörünen zîrâ budur
Gaybî

şeyh ü şâbb: İhtiyar ve genç.

Süm-i semend-ı Hazret-ı Sultân
Ahmed’e
Müştâk-ı rûy-mâl idi hakka ki şeyh ü şâbb
Şeyhülislam Yahya

şübbân: Şâbb’lar, gençler.

Yatır dehşetli âgûşunda bin evlâd-ı hürriyyet
Sanırsın mâder-i şübbân-ı millettir mezâr-istân
Hersekli Arif Hikmet

şübbân-ı hamiyyet: Yurdunu koruma gayreti içinde olan gençler.

Harb oldu, bütün köydeki şübbân-ı hamiyyet
Serhadde şitâb eyşedi
Tevfık Fikret

şübbân-ı heves-nümâ-yı tanzîm: Nizama heves gösteren gençler.

Şübbân-ı heves-nümâ-yı tanzîm
Etsin bu kitâbı levh-i ta’lîm
Ziyâ Paşa

şübbân-ı millet: Milletin gençleri.

Yatır dehşetli âgûşunda bin evlâd-ı hürriyyet
Sanırsın mâder-i şübbân-ı millettir mezâr-istân
Hersekli Arif Hikmet
Şa’bân: Ar. Kamer takvimine göre
Arabî ayların sekizincisi, üç ayların ikincisi.

Selh-ı Şa’bân ile oldu lâtû işret nâ-bedîd
Gurre-ı Şevvâl ile yazdı felek mensûr-ı îd
Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)
Meğer mâh-ı Muharremdir ki yılda bir gelir sâgar
Getir
Şa’bând dek sâkî bize mâh-ı Muharremden
Necati Bey
Ehl-i keyfin birisi der ki behey sultânım
Aydın ay belli hesâb olmadı
Şa’bân tamâm
Nedim

şâbâş: Far. “Aferin, bravo” deme.

K’ettiler re’yini tahsîn sanâdîd-i düvel
Kıldılar zâtına şâbâş bütün hâs ile âmm
Üsküdarlı Hakkı Bey
Aferîn eyler
Nizâmî gördügünce hüsnünü
Sûret-i mevzûn nazar ehline şâbâş andırr
Nizamî
Nef’î
dahi ademde işittikçe sözlerim
Şâbâş u âferin-i cihân-ı der-cihân verir
Nedim

şa’beze: Ar. Hokkabazlık, el çabukluğu. şa’beze-i sipihr-i zâlim: Zulüm yapan feleğin el çabukluğu.

Kim şa’beze-i sipihr-i zâlim
Tarh eyledi nakş-ı nâ-mülâyim
Fuzuli şâd: Far. Hoş hâl, hoş vakit, memnun, ferahlı, sevinçli. c. şâdân.

Eksik olmaz gamımız bunca ki bizden gam alıp
Her gelen gamlı gider şâd gelip yanımıza
Fuzûlî
Beni şâd eylemedin sen dahi nâ-şâd olasın
Şu’le-i âh-ıgarîbângibi ber-bâd olasın
Nâbî
Bir kadehle bizi sâkî gamdan âzâd eyledi
Şâd olsun gönlü onun gönlümüz şâd eyledi
İbni Kemâl
(Bir kadehle bizi sâkî gamdan âzâd eyledi
Şâd olsun gönlü anın gönlümü şâd eyledi
Hoca Dehhânî ?)

şâdân: 1. Şad kimseler. 2. Sevinçli, keyifli.

Gördükçe ol meh-peykeri gönlüm hemân şâdân olur
Bir lâhza onu görmesem dünyâ bana zindân olur
İlhamî, Selimî (Sultan III. Selim)

şâd-ı merg: Ölüm sevinci.

Şâdî-i merg-i adûdan cismim etti cânı terk
Müddet-i ömrümde bir şâd oldum ol da şâd-ı merg
Adlî (Sultan II. Bayezid)

şâd-âb: Suya kanmış, sulu, taze.

Dökülüp rûy-ı arak-nâkineşâd-âb oldu
Tâze sünbül gibi ol kâkülpür-çîn ü şiken
Nedim

şâd-âb-ter: Çok aşırı sulanmış, çok su verilmiş.

Hâmemdir ol ebr-i çemen-ârâ-yı sühan kim
Bir karesi bir gül-şen-i şâd-âb-ter eyler
Nef’î

şâd-kâm: Çok sevinçli.

Zevkı o rind eyler tamâm kim tuta mest ü şâd-kâm
Bir elde câm-ı lâle-fâm bir elde zülf-ı ham-be-ham
Nef’î
Getir câm-ı sürûr-encâmı diller şâd-kâm olsun
Tamâm etti bizi gam sâkiyâ gam da tamâm olsun
Şeyhülislam Yahya

şâd-mân: Sevinçli.

Yaradıkmış cümle oldu şâd-mân
Gam gidip âlem yeniden buldu cân
Süleyman
Çelebi
Bezm-i felekte urmuş idi
Zühre sâza cenk
Ayş ü safâda hurrem ü şâdân ü şâd-mân
Bâkî
Görüp şevkım sürûr âlûde-i zevk-ı cihân sanma
Neşâtım hep gamındandır beni sen şâd-mân sanma
râci

şâd-mânî: Sevinç.

Ne şâd-mânî-i bezm-i visâl-i yâr kalır
Ne zevk u sohbet-i sâkî-igül-‘izâr kalır
Nâilî

şâd-merg: Sevinç ölümü, sevinçten dolayı ölme.

Şâd-merg olsa görünce ne ola şimdi bâdenin
Müflisân-ı ıyşa mürvârîddir her katresi
Nâilî

şâdî: Memnunluk, sevinçlilik.

Gussanı âlemde şâdî bilmeyen şâd olmasın
Olmayan aşkın esîri gamdan âzâd olmasın
Nizamî
Geldi şâdî gitti gam izhâr-ı mihr etsen ne ola
Sohbeti gün yüzlüler gâyet ferah-nâk ettiler
Enverî
Vuslat bileli hicrin hicrin vuslat bileli
Mâtem görünür şâdî şâdî görünür mâtem
Nazîm (Yahya)

şâdî-i felek: Feleğin memnunluğu.

Mihneti kendüye zevk etmedir âlemde hüner
Gam u şâdî-i felek böyle gelir böyle gider
Koca Râgıp Paşa

şâdî-i merg-i adû: Düşmanın ölüm haberinin mutluluğu.

Şâdî-i merg-i adûdan cismim etti cânı terk
Müddet-i ömrümde bir şâd oldum ol da şâd-ı merg
Adlî (Sultan II. Bayezid)

şâdurvân, şâdırvân: Far. Şadırvan, cami avlularında bulunan, etrafı musluklarla çevrili su deposu.

Kadeh fiskıye, mey su, halka-i rindân onun havzı
Sarây-ı ayşa şâdırvân oluptur
Bâkî
yâ meclis
Bâkî

şafak: Ar. 1. Gurûbtan sonraki alaca karanlık. 2. Güneş doğmadan önceki alacalık.

Reng-i şafak değildir her subh olan nümâyân
Aks etmiş erguvânın âfâka ihmirârı
Namık Kemâl
Aksâ-yı şebde zulmeti çâk eyleyen şafak
Bir yer görür mü çâk-igirîbân edilmedik
Yahya Kemal
Ufkundaki şâh-âne cibâlin, görüyorsun
Meh-tâb ü şafaktan yine tâc-ı seri vardır
Abdülhak Hâmit

şafak-ı dîde: Göz şafağı.

Şafak-ı dîde kızıl kana boyandı bu sabâh
Gül-i hurşîd yine şeb-neme kandı bu sabâh
Esrar Dede

şafak-gûn: Şafak renginde.

Şafak-gûn kan içinde dâgını seyr etse âşıklar
Güneşde zerre görmezler felekte ayı bilmezler
Hayâlî Bey

şafak-tâb: Şafak gibi parlatma.

Şafak-tâb eyledinpeymânemi hûn-âb ile sâkî
Sabâh-ı sohbet-i meyde humârım varsa sendendir

şeyh Galip
eşfâk: 1. Şafak’lar, akşam kızıllıkları. 2. Şefkatler, merhametler. 3. Korkuyla karışık olan yardımlar.

Zehî hilâl-i sipihr-i avâtıf u eşfâk
Fuzûlî

şafak-reng: Şafak renkli. şafak-reng-i tebessümGülmenin şafak
rengi.

Destinle uzattın şu harâbât-ı bükâta
Bir câm-ı şafak-reng-i tebessüm
Cenap Şahabeddin

şafak-tâb: Şafak aydınlatan.

Şafak-tâb eyledin peymânemi hûn-âb ile sâkî
Sabâh-ı sohbet-i meyde humârım varsa şendendir
Şeyh Galip

şagaf, şegaf: Ar. Aşın sevgi, şiddetli aşk.

Kîmyâ-sâzlığa etme şagaf
Eyleme mâlını beyhûde telef
Nâbî
Zavallı, âleme pek şâik-âne aldanıyor
Hayâtı bitmeyecek bir dem-i şagaf sanıyor
Tevfik Fikret

şâh: Far. 1. Dal, ağaç dalı. 2. Boynuz, çatal. 3. Parça, pare. 4. Kadeh. 5. Su arkı. 6. Alın. 7. Eğe kemiği.

Tâze şâh üzre açılmış gülü seyrettin ise
Bir de gel câmı hele dest-i kadeh-kârdagör
Nedim
Gül yüzün üzre ki düşmüş ca’d-i kâkül şâh şâh
Zînet etmiş bâğ-ı hüsnün tâze sünbül şâh şâh
Avnî
Saçlarına şâne el urduğunu görse ede
Pençe-i reşk ile göğsün sünbül eyler şâh şâh
İbni Kemâl

şâh-ı çenâr: Çınar dalı.

Serverâ cânımı var devletin eyyâmında
Sünbülün turrasına el uzada şâh-ı çenâr
Bâkî

şâh-ı gendüm: Buğday dalı.

Çıkarır âdemi şeytân-sıfat cennetten
Şâh-ı gendüm gibi ol kadd-i nihâli küçücük
Neşet (Hoca Süleyman)

şâh-ı gül’
Gül dalı.

Âşiyân-ı bülbülün başında güller kanlı dâg
Şâh-ı gül olmış gül-istân içre
Mecnûn-vâr mest
Hayâlî Bey

şâh-ı sünbül: Sümbül dalı.

Zülf-i müşgînine kim âhım vara tahrîk eder
Şâh-ı sünbül gibi kim onu hevâ tahrîk eder
İbni Kemâl

şâh-ı uzlet: Yalnızlık dalı.

Şâh-ı uzlette karâr eyleyelim
Anka: -veş
Şeh-per-i kibri koyup sît u sadâdangeçelim
Behiştî

şâh-bâl, şeh-bâl: Kuş kanadının en uzun tüyü.

Bir hâl ile “Buldum!” dedi koştu
Bin darbe-işeh-bâl ile coştu
Kemalzâde Ekrem Bey

şâh-bâl-i nâz: Nazın en uzun tüyü.

Latîfe-gû, bahâne-cû, nazar-pezîr, emel-nevâz
Gunûde dîde-i hayâ, güşâde şâh-bâl-i nâz
Kemalzâde Ekrem Bey

şâh-ı huşk: Kuru dal.

Fasl-ı hazânda gül bitire şâh-ı huşkta
Ebr-i bahâr-ı lûtfu eğer olsa jâle-bâr
Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

şâh-per, şeh-per: Kuş kanadının en uzun tüyü.

Kurtulurpâ-yi tarab yerden o dem kim melekût
Yere gökten süzülüp halka-i şeh-perle döner
Yahya Kemal
Bir perî-i güşâde şeh-peridir
Şûh pervâne-i müzehheridir
Tevfik Fikret

şeh-per-i kibr: Kibir tüyü.

Şâh-ı uzlette karâr eyleyelim
Anka: -veş
Şeh-per-i kibri koyup sît u sadâdan geçelim
Behiştî

şeh-per-i tâvûs: Tavus kuşunun en uzun tüyü.

Gül-i rengîni hayâlimden uçan berg-i hazân
Nâle-i şeh-per-i tâvûsa olur kahkaha-zen
Keçecizade İzzet Molla

şâh-râh: 1. Büyük, işlek yol, ana cadde. 2. Doğru yol.

Çıkaran doğruya hâdî-i sübüldür
Kim ki bir hâha gider ol rehi şâh-râh bilir
Keçecizade İzzet Molla

şâh-râh-ı ebediyyet: Sonsuzluk yolu.

Koca bir kevkebe vü debdebe-i istikbâl
Şâh-râh-ı ebediyyette ziyâ-pâş-ı kemâl
Kemalzâde Ekrem Bey

şâh-sâr, şâh-sâre: Ağaçların çok sık dallı olduğu yer.

Cândır sücûd eder sana her nahl-i hande-per
Eldir duâ eder sana her berg-i şâh-sâr
Kemalzâde Ekrem Bey
Belâdır şah-sârı berg ü bârı mihnet ügamdır
Diraht-ı aşk derler bâğ-ı dilde bir nihâlim var
rahmi

şâh-sâr-ı aşk: Aşk koruluğu.

Her kirm ki ola berk-hur-işâh-sâr-ı aşk
Ebrîşimi figâna gelir târ-ı çenk olur
Nâbî

şâh-sâr-ı bî-berg: Yapraksız koruluk.

Müfekkirem o zemân bir nihâle benzer ki
Alîl ü ra’şe-nümâşâh-sâr-ı bî-bergi
Tevfık Fikret şâh, şeh: Far. 1. Hükümdar, padişah. 2. İran ve
Afgan hükümdarı. 3. Satranç taşlarının en mühimi, c. şaban.

Zülfünün zencîrine kul eyledin şâhım beni
Kulluğundan kılmasın âzâd Allah’ım beni
Avnî
Vîrâne-i cihânda ne şâhız ne bendeyiz
Rind-i abâ-be-dûş fakîr-i revendeyiz
Yahya Kemal

şâh-ı âdil: Âdil şah.

Tarf-ı ruhsârında yârin zülfü olmuştur bedî
Şâh-ı âdil devridir olsun ko bid’at ber-kenâr
İbni Kemâl

şâh-ı âlem: Âlemin şahı.

Enverî dîvân-ı ışkında o şâh-ı âlemin
Seng-i firkat bana giydirdi zümürrüdden kabâ
enverî

şâh-ı âlem-tâb: Âlemi aydınlatan padişah, Havâle olduğuçün kasdına ey şâh-ı âlem-tâb
Sipihri âteş-i âhımla yaktım hâk-sâr ettim
Behiştî

şâh-ı aşk: Aşk padişahı.

Şâh-ı aşkım âlem-i ma’nâ müsellemdir bana
Ser-nigûnpeymâne-ı Cem tâc-ı Edhemdir bana
Nef’î
Şâh-ı aşkam ey Harîmî tâze dağım der gören
Kangı il sultânınındır bu kızıl otağlar
Harimî (Şehzade Korkut)

şâh-ı azîm: Büyük şah.

Musallat oldu gönül milkine cünûd-ı sivâ
Bize muîn ola şâh-ı azîme yalvaralım
Nuri

şâh-ı bî-dâd: Adaletsiz şah.

Gönlümün mülkünde şâh oldun bana dâd eyle kim
Mülküne kâfirce kâfir şâh-ı bî-dâd istemz
Aşkî

şâh-ı cihân: Cihan şahı.

Âşıkların alayı yanından kesilmesin
Şâh-ı cihândan ayrı yaraşmaz begim sipâh
Behiştî

şâh-ı cihân-ârâ: Cihanı süsleyen şah.

Şâh-ı cihân-ârâ mıdır mâh-ı zemînpîrâ mıdır
Behrâm bî-pervâ mıdır ya âfitâb pür-kerem
Nef’î

şâh-ı cihân-bân: Cihanı gözeten, koruyan

şah.

Zemâne eylemez hürmet, amân vermez dem-i fursat
Gerek dervîş-i dil-rîş ol, gerek şâh-ı cihân-bân ol
Pertev Paşa
(Mülkiye Nazırı
Mehmet Said)
Vahdet iline girdim vuslat demine erdim
Ben onda ayân gördüm ol şâh-ı cihân-bânı
Nuri şâh-ı cüvân-baht-ı cihân: Dünyanın bahtı açık padişahı.

Bâkî yâ şâh-ı cüvân-baht-ı cihân sağ olsun
Gayra minnet komadı himmet-i bî-hem-tâsı
Bâkî

şâh-ı derd: Dert şahı.

Gam kim öldürse kanlı teg kaçar benden yana
Şâh-ı derdim ilticâ eyler ulüvv-i câhıma
Fuzûlî

şâh-ı dîn-perver: Dinini koruyan şah.

Şâh-ı dîn-perver ki teşrîf-i kudûmiyle zemîn
Arşa nâz eylerse istiğnâsı istiğnâ mıdır
Nef’î

şâh-ı diyâr-ı ışk: Aşk diyarının şahı.

Şâh-ı diyâr-ı ışk olalı âh-ı sûzdan
Dâim sipâh-ıgam üzerine alem çeker
Behiştî

şâh-ı felek-kadr: Kıymet bilen felek.

Hâlini
Yahyâ’nın edersen suâl
Şâh-ı flek-kadre duâ subh u şâm
Şeyhülislam Yahya

şâh-ı felek-mertebe: Mertebesi yüksek feleğin şahı.

Sensen ol şâh-ı felek-mertebe kim leyl ü nehâr
Yüz sürer eşiğine şems ü kamer döne döne
Necati Bey

şâh-ı gam: Gam şahı.

Yıllarla karâr et dil-ı Sabrî’de dilersen
Ey şâh-ı gam ol kûşe-i vîrân senin olsun
Sabri şâh-ı gedâ-nihâd: Fakir tabiatlî sultan.

Şâh-ı gedâ-nihâdız olur taht-gâh-ı feyz
Ma’mûre-i mahabbete kalb-i harâbımız
Namık Kemâl

şâh-ı gül-çihre: Gül yüzlü padişah.

Behiştî

şâirin olmak gerek ey şâh-ıgül-çihre
Revâ mıdır ki bülbülsüz ola âlemde gül-zârın
behiştî

şâh-ı hûbân: Güzeller güzeli.

Ey şeh-i hûbânım eyle ol kad-i mevzûna sen
Reng-i gülden câme hûy-ı yâsemenden pîrehen
Nedim

şâh-ı hüsn: Güzellik padişahı.

Sen şâh-ı hüsne olmasa bir doğru bende şem’
Giymezdi tâc-ı zer sere her encümende şemf
Behiştî

şâh-ı ıklîm-i cemâl: Güzellik ülkesinin şahı.

Ey şâh-ı ıklîm-i cemâl elçiye yoktur zevâl
Vehbî eder fikr-i visâl emrin ne o ferzâneye
Sünbülzade Vehbi

şâh-ı ışk: Aşk padişahı.

Ezelden şâh-ı ışkın bende-i fermânıyız cânâ
Mahabbet mülkünün sultân-ı âlî-şânıyız cânâ
Bâkî
Hayâlî şâh-ı ışk oldum dahi bu akl-ı hercâyî
Gönül mülkine ayak basmasın muhkem yasağım var
Hayâlî Bey

şâh-ı kâmil: Olgun şah.

Gelmedi zâtın gibi bir şâh-ı kâmil âleme
Gerçi geldi âleme pek çok mülûk-ı kâm-bîn
Ziyâ Paşa

şâh-ı Kevneyn: Her iki dünyanın şahı (Hz. Muhammed-’s. a. s. ’)
Şâh-ı Kevneyn imâmü’l-haremeyn
Nûr-ı bî-şeynü nebiyyü’s-sakaleyn
Hakanî
Şâh-ı Levlâk: Hz. Muhammed (s. a. s.).

Şâh-ı Levlâk gibi hısn-ı hasînim var iken
Ne bu sûziş, bugüdâziş ne bu âh ü feryâd
Nâbî

şâh-ı mârân: 1. Yılanların şahı. 2. Efsaneye göre
Danyal peygamber zamanında yaşadığı söylenen yılan başlı, Yemliya isimli bir insanmış.

Yer altında yeşillikler içinde yaşarmış.

Danyal peygamberin oğlu
Cemşasb ve arkadaşları dağlarda dolaşırken sağanak bir yağmura tutulmuşlar ve bir mağaraya sığınmışlar.

Yağmurun dinmesini beklerken can sıkıntısından elindeki bir sopa ile yeri kazmaya başlamış.

Ağaç bir sert maddeye değince, bunun bir mermer kapak olduğunu görüp açmışlar ki, bal ile dolu bir kuyu görmüşler.

Cemşasb’ı bir ipe bağlayıp balı çıkarıp satmaya karar vermişler.

Bal toplama işi bittikten sonra
Cemşasb’ı orada bırakıp gitmişler.

Kuyuda yalnız kalan
Cemşasb, etrafı gezinirken bir ışık görmüş, oraya doğru yürümüş.

Sonra
Yemliya isimli şâh-ı mârân ile karşılaşmış.

Orada onunla arkadaş olup, izzet ve ikramda bulunmuş.

Kimseye söylememek şartıyla onu yeryüzüne çıkaracağını söylemiş.

Cemşasb bu sırrı yıllarca saklamış.

Bir zaman sonra devrin padişahı hastalanmış.

İlaç olarak sihirbaz veziri, şâh-ı mârân etinin yenmesi gerektiğini söylemiş.

Kimse yerini bilmediği hâlde, sihirbaz vezir bu yeri
Cemşasb’ın bildiğini öğrenmiş ve onu zorla oraya götürmüşler.

Şâh-ı mârân suçun
Cemşasb’ta olmadığını öğrenince, ona: “Beni öldürüp etimi kaynatacaklar.

İlk çıkan suyu vezire içir, ikincisini de kendin iç ve etini de padişaha yedir.

” demiş.

Cemşasb, denileni yapmış.

İlk suyu içen vezir ölmüş ve padişahı tedavi eden
Cemşasb da ölen kötü vezirin yerine geçip iyi bir vezir olmuş.

Gûyiya zevk ü safâ dahmesine k ıldı tılsım
Şâh-ı mârân mı aceb ol hacer-i nûrânî
Nedim

şâh-ı melâmet: Melamet şahı.

Şâh-ı melâmetem kim her âh-ı âteşînden
Çektim kılıç sipâh-ı nâmûs u âra karşu
Hayâlî Bey

şâh-ı Merdân: Hz. Ali’nin lakabı.

Yüz meşakkat çekse kâm-ı dil tapar encâm-ı kâr
Her kimin
Mevlâsı âlemde şeh-ı Merdân
Fuzûlî şâh-ı MoğolMoğol şahı.

Duramaz karşı bana, şâhım iken şâh-ı Moğol
Ne o illerdeki kullar ne beyâbândaki gûl
Abdülhak Hâmit

şâh-ı mülk-i aşkaşk ülkesinin şahı.

Gerçi şâh-ı mülk-i aşkım dûd-ı âhımdır alem
Bir gedâyım kûy-ı dil-berde yüzüm hâk-i kadem
İbni Kemâl

şâh-ı mülk-i ışk: Aşk ülkesinin şahı.

Olanlar tâlib-i rif ‘‘atgelip benden duâ alsın
Ki şâh-ı mülk-i ışk ettim gönül gibi gedâya ben
Behiştî

şâh-ı mülk-i mihnet: Sıkıntı ülkesinin şahı.

Her habâb-ı eşkime bir aks salmış peykerin
Şâh-ı mülk-i mihnetem tutmuş cihânı leşkerim
Fuzûlî
Şah-ı mülk-i mihnetem hayl ü sipâhım derd ü gam
Hayl-i bî-hadd ü sipâh-ı bî-şümarımdan sakın
Fuzûlî

şâh-ı rüsül: Resuller şahı.

Nüh-tûde-i eflâkgüzer-gehde nişândır
Şâh-ı rüsul oldu taraf-ı arşa ki âbir
Rızayi

şâh-ı sühan-dân: Güzel söz söyleyen şah.

Şi’ir örmeği ko ey dil-i dîvâne duâ kıl
Kim onu bilir tercemesiz şâh-ı sühan-dân
Behiştî

şâh-ı şehîdân: Şehitlerin şahı.

Mesmûmen etti zât-ı Hasan
Adn’e intikâl
Mazlûmen oldu şâh-ı şehîdân bürîde-ser
Ziyâ Paşa

şâh-ı şîr-i ceng: Arslan gibi cenk eden padişah.

İbret gözünde niceye dek gaflet uykusu
Yetmez mi sana vâkıa-i şâh-ı şîr-i ceng
Bâkî

şâh-ı Zülfekâr: Zülfekar isimli kılıcın şahı. (Hz. Ali).

Bunda bağlanmış gazâ şemşîrini
Sultân-ı Rûm
Bunda salmış sâye-i ikbâl şâh-ı Züfeka. r
Fuzûlî

şâhân: Şâh’lar.

İşte bu sebepledir ki şâhân
Etmişşuarâ-yıgark-ı ihsân
Ziya Paşa

şâhân-ı âlem: Âlemin şahları.

Vezâret eyleye devletle dîvân-ı hümâyûnda
Ola fermânına şâhân-ı âlem inkıyâd üzer
Nef’î

şâhân-ı Cem-şükûh-ı cihân-bân: Cihana hükmeden
Cemşit azametli padişahlar.

Vassâf-ı muhteşem-sühanım kim kasâyidim
Şâhân-ı Cem-şükûh-ı cihân-bâna şan verir
Nef’î

şâhân-ı hüsn: Güzellik padişahı.

Ferzâne-i cihânsın o ruhlerle sen bugün
Şâhân-ı hüsn atın önüncepiyâdedir
Bâkî

şâh-âne: Şaha layık bir tarz ve surette.

Felek fîrûzeden bir taht-ı âlî kurdu şâh-âne
Ona bir âh dîbâ perde çekti subh-ı nûrânî
Nef’î
Her gedâ-tab’ anlamaz âyîn-ı Cemdir bezm-i mey
Bunda bir şâh-âne tavr u özge âlem var
Bâkî

şâh-beyit, şeh-beyit: Bir manzumenin en güzel beyti.

Sözü şeh-beyt-i şeref-nâme-i dîvân-ı hüner
Nâm-ı tuğrâ-yı dil-ârâ-yı menâşir-i kemâl
Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

şâh-bâz, şeh-bâz: 1. Bir cins iri doğan. 2. Yiğit, gösterişli kimse.

Sen hemân künc-i niyâzı bekle eygüncişk-i dil
Şâh-bâzın çünkü evc-i nâzda pervâz eder
Şeyhülislam Yahya

şâh-bâz-ı âkıl: Akıllı doğan.

Midhatinde andelîb-i nâtıka mebhût u lâl
Fikretinde şâh-bâz-ı âkıle bî-perr ü bâl
Lamiî Çelebi

şâh-bâz-ı dil: Gönül kuşu.

İzzetin sahrâsının bir menzilin kat’ edemez
Şâh-bâz-ı dil uçarsa ol havâda mâh u sâl
Lamiî Çelebi

şâh-bâz-ı fenâ: Yokluk âleminin şahbazı. şâh-bâz-ı fenâyız ki lâ-mekân içre
Kerrûbiyân-ı bekâyı şikâra dek gideriz
Esrar Dede

şâh-bâz-ı tab’: Yaratılıştan gelen yiğitlik.

Şâh-bâz-ı tabHmınpervâzın urmaz kimseler
Çâre ey Bâkî hemen oldur o gence vareler
Bâkî

şâh-pûr, Şâpûr: Hüsrev ü Şirin hikâyesinde
Hüsrev’e
Şirin’in resmini gösteren ressam.

Süvâr olunca saâdetle rahşân-ı ikbâle
Güzer-gehinde durur rûh-ı Behmen ü Şâpûr
Nâbî
Şâpûr-ı kilk-i fitne-engîzFitne çıkaran kalemin
Şapur’u.

Gel ey Şâpûr-ı kilk-i fitne-engîz
Yine nakşınla kıl evrâkı gül-rîz
Nevizâde Atâyî (Nevizade Atâullah)

şâh-râh, şeh-râh: Geniş ve işlek yol, büyük cadde.

şâh-râh-ı ebediyyet: Sonsuzluğun caddesi.

Koca bir kevkebe vü debdebe-i istikbâl
Şâh-râh-ı ebediyyete ziya-pâş-ı kemâl
Kemalzâde Ekrem Bey

şâh-râh-ı vasl: Kavuşma caddesi.

Gittim kalınca tâ adem-âbâda bir konak
Ben şâh-râh-ı vasla çıkar râh bulmadım
Cevdet-ı Kadim

şâhruh: Satrançtaki bir hamlenin adi.

Daha çok fil ve at ile gerçekleşir.

Aynı anda kale ve şahin tehdidi demektir.

Piyon ile yapilan şah-ruh ise en büyük şah-ruh demektir.

Ger fil iste mat ola gerek şâh-ruhuyile
Cânım pes onun yoluna mat-ruh değil mi
kadı Burhaneddin

şeh: Şah.

Ma’mûrdur mülâhaza-i yâr ile gönül
Hâlim harâb olurdu eğer ol şeh olmasa
Şeyhülislam Yahya
Bâziçe-gâh-ı arsa-i nâ-üstüvârda
Muhtâc olur himâyesine şeh, piyâdenin
Nâbî

şeh-i devrân: Zamanın şahı.

Ey Murâdî şeh-i devrân iken el-ân seni
Zülfüne kılmış esîr ol şeh-i hûbân gördüm
Muradî (Sultan II. Murat)

şeh-i ebrû-kemân: Keman kaşlı padişah.

İyd-i vuslatta eğer kurbân ederse kulların
Ol şeh-i ebrû-kemânın kuluyuz kurbânıyız
cevherî

şeh-i hâver: Doğunun padişahı.

Çarh meydânında sîmîn halkasını mâhînin
Nîze-i zerrîn ile kaptı şeh-i hâver güneş
İbni Kemâl
Şeh-i hâver geçelden taht-gâh-ı lâciverd üzre
Kapından olmamıştır bana benzer bir gedâ peydâ
Cinanî

şeh-i hâver-istân: Doğu tarafının şehi.

Her firâz nahlegiydirdi birer zerrîn külâh
Subh-dem arz-ı şükûh edip şeh-i hâveristân
Ziya Paşa

şeh-i hûbân: Güzeller şahı.

Görmüş ki kaçar âşık-ı şeydâya koculmaz
Zerrîn kemeri ol şeh-i hûbâna sarılmış
Şeyhülislam Yahya
(kocul-: kucaklaşmak, sarılmak)

şeh-i iklîm-i fakr: Fakirlik ülkesinin padişahı.

Şeh-i iklîm-i fakr ol kim bu devlet-hâne-i dünyâ
Ne dervîş-i abâ-pûşa ne şâhen-şâha kalmıştır
Yenişehirli Avnî

şeh-i iklîm-i hüsnGüzellik ülkesinin şahı.

Bir melek-sîmâ perîninin âşık-ı şeydâsıyız
Bir şeh-i iklîm-i hüsnün mu’teber paşasıyız
Behiştî

şeh-i iklîm-i fenâ-leşker: Yokluk askeri diyarının padişahı.

Maksûdları feth-i der-ı Kâ’be-i dildir
Etmez şeh-i iklîm-i fenâ-leşkere minnet
Nâbî

şeh-i mülk-i melâhat: Güzellik ülkesinin sultanı.

Gayrıya mihr ü vefâ ola
Hayâlî ye cefâ
Ey şeh-i mülk-i melâhat buna kim kâyil olur
Hayâlî Bey
Her zemân sanma kapında âh eder üftâdeler
Ey şeh-i mülk-i melâhat böyle kalmaz rûzigâr

şeh-i vilâyet-i hüsn: Güzellik vilayetinin şahı.

Şeh-i vilâyet-i hüsnün gazel-serâyı idim
Ezelde defter-i ışka yazılmadan birfrd
Behiştî

şeh-i Yûsuf-lika: Yusuf yüzlü padişah. Efendi

sen şeh-ı Yûsuf-likâya kul diyen kimdir
Ki benden olalı gönlüm baş eğmez değme sultâna
behiştî

şeh-i zî-şân: Şanlı hükümdar.

Sen bir şeh-i zî-şânsın şâhen-şeh-i devrânsın
Ya’nî ki sen hakansın devrinde ben
Hakanî
’yem
Nef’î

şeh-bâz, şâh-bâz: Bir cins iri doğan.

Şeh-bâz bakışlı âhûgözlü
Şîrîn hareketli şehd sözlü
Fuzûlî
Hem-râh olamaz onunla yârân
Şeh-bâz ile saPe olmaz akrân
Ziyâ Paşa

şâh-bâz-ı aşkaşkın şahbazı.

Adû-yı zâğ elinden bir tezerv-işive-kâr aldım
Dahi ben şâh-bâz-ı aşk olaldan bir şikâr aldım
Zâti

şeh-bâz-ı âşiyâne-i devlet: Talih yuvasının doğanı.

Nâ-dân elinden alma eğer erse destine
Şeh-bâz-ı âşiyâne-i devletyeden-bi-yed
Bâkî

şeh-bâz-ı ecel: Ecel doğanı.

Gökte uçsa dâimâ olsa melek gibi peri
Zât’yâ insânı şeh-bâz-ı ecel eyler şikâr
Zâti şeh-bâz-ı evc: Yücelik doğanı.

Ey basiretsiz kerûbîlerle çingân bir midir
Kanda hem-pervâz ola şeh-bâz-ı evc ilegurâb
behiştî

şeh-bâz-ı evc-i aşk: Aşkın yüceliklerine uçan doğan.

Dil şu’lesi
Hayâli ten-i pür-şikâftan
Şeh-bâz-ı evc-i aşk olana bâl ü per yeter
Hayâlî Bey

şeh-bâz-ı firâk
Ayrılık kuşu (doğanı).

Bu oldu fâidem ancak mahabbet sayd-gâhında
Ki şeh-bâz-ı firâkınla ecel mürgin şikâr ettim
Behiştî

şeh-bâz-ı hümâ: Hüma kuşu doğanı.

Hevâ-yı ışka dil mesken olalı zühde menzil yok
Ki her bir mürge şeh-bâz-ı hümâ sayd-âşiyân vermez
behiştî

şeh-bâz-ı ışk: Aşk doğanı.

Ben ol şeh-bâz-ı ışkam kim hücûmum âfet-i cândır
Vücûdumda benim aşka adem kâfinda pinhândır
Behiştî

şeh-bâz-ı sayd-âver: Av getiren doğan.

Dâne-i eşkin yine sen gösterip cânâneye
Ey gönül şeh-bâz-ı sayd-âver eremez dâneye
Behiştî

şeh-bâz-ı zülf: Saç şehbazı, doğana benzeyen saç.

Pervâz-ı mürg-i vuslat eğerçi bülend olur
Şeh-bâz-ı zülf ederse piyâle gelir ele
Behiştî

şeh-bâz-veş: Doğan gibi.

Safâ gül-zârının ön sayd edermiş kebg-i handânın
Ki el üzre tuta şeh-bâz-veş câm-ı mey-i nâbı
behiştî

şeh-bender: Konsolos.

Himmet-i âsafa olan mazhar
Olur ol şârsûya şeh-bender
Nedim

şeh-dâne, şâh-dâne: 1. İri inci tanesi. 2. Kenevir tohumu.

Cân mürgüne gıdâ-yı rûh olmaya münâsib
Hâl-i ruhun halilim şeh-dâne bir adestir
Behiştî

şeh-dâne-i dîde-i ter: Yaşlı gözün iri incisi.

Şeh-dâne-i dide-i terimle
Meşgûl olurum kebûterimle
Muallim Naci

şeh-dâne-i müşg: Mis kokulu iri inci.

Ya’ni ol hâl-i siyeh-dâne kişeh-dâne-i müşg
Ona hindûsu olup kendüye sultân eyler
Hamdullah Hamdi

şâh-kâr: Baş eser, şaheser.

Hazret-ı Akif’in en son edebi şeh-kârı
İsmi “Asım”dır. evet, ismini öğren bâri
Halil
Nihat

şeh-levend, şâh-levend: Boylu boslu genç ve güzel.

Görür âyine-i sâgarda aks-i rûy-ı tâbânın
Onunjçin şeh-levendim içse çâk eyler giribânın
Hâletî (Azmizade)
Vereli bağda revnak gül-i al üstüne gül
Şeh-levendim takınır kırmızı şâl üstünegül
Tıflî

şeh-nâz, şâh-nâz: Musikide bir makam.

Bu gûne âşık-âne bir gazel taksim eder gâhi
Verir hem nağme-i sit-i sariri zevk-ı şeh-nâzı
Nef’î
Mutribâ sâzın dil-i uşşâka dem-sâz eyledin
Geh
Hicâz ettin makâmı gâh
Şeh-nâz eyledin
Neccârzâde şeh-nişîn, şâh-nişîn: 1. Hükümdarın oturacağı makam. 2. Odanın sokak tarafına olan çıkıntısı.

Göz atardı kafese pencereye
Şeh-nişinlerde olan manzaraya
Sünbülzade Vehbi

şeh-süvâr, şâh-süvâr: Şehsüvar, ata iyi binen.

Şeh-süvârım dil-i mecrûhu basıp geçme eğer
Pâyimâlin bir avuç hâk ile yeksân ise de
Nâilî

şeh-süvâr-ı âlem-i ma’nâ: Mana âleminin şehsüvarı.

Dahi tab’ım gibi bir şeh-süvâr-ı âlem-i ma’nd
Feres-rân olmamıştır sâha-i kevn ü mekân üzre
Ziyâ Paşa

şeh-süvâr-ı cihân-gîr: Cihangir şehsüvar.

Vur deyr-i küfrün üstüne rekz-i hilâl için
Gelmiş bu şeh-süvâr-ı cihân-gîr aşkına
Yahya Kemal

şeh-süvâr-ı deşt-i ma’nâ: Mana çölünün şehsüvarı.

Şeh-süvâr-ı deşt-i ma’nâ kim semend-i hâmeye
Ruhsat-ı cevlân verip ger etse irhâ’-yı inân
Ziyâ Paşa

şeh-süvâr-ı kahramân: Kahraman şehsü-
var.

Yegâne şeh-süvâr-ı kahramân kevkeb ki lâyıktır
Felek ona sileh-dâr etse
Behrâm-ı sileh-şoru
Nef’î

şeh-süvâr-ı mülk-i saâdet: Mutluluk ülkesinin meşhur binicisi.

Olşeh-süvâr-ı mülk-i saâdet ki rahşine
Cevlân deminde arsa-i âlem gelirdi teng
Bâkî

şeh-süvâr-ı saff-der: Safları yaran şehsü-
var.

Âferîn ey rûzgârın şeh-süvâr-ı saff-deri
Arşa as şimdengirü tîğ-ı Süreyyâ cevheri
Nef’î

şeh-süvâr-ı sidre-medâr-ı risâlet: Peygamberlik makamının (sidre olan) süvarisinin üzengisi.

Ol şeh-süvâr-ı sidre-medâr-ı risâletin
Yüz sürmemek rikâbına ey dil revâ mıdır
İbnü’n
Neccâr
Şeyh Rıza

şeh-vâr, şâh-vâr: 1. Hükümdara yakışır şekilde. 2. İri taneli inci.

Aksa eşkim dîdeden ol gevher-i nâ-yâb için
Eşk seyl ü yem, yem pür dürr-i şeh-vâr olur
Bâkî
Cism-i latîfin oldu silk-i dürr-i şâh-vâr
Hıfz etmek için onu, buluptur cihân sadef
Bâkî

şeh-zâde, şâh-zâde: Padişah oğlu.

Gül çemen sultanı, sünbüller semen-sîmâları
Goncalar şeh-zâdelerdir lâleler lalaları
Behiştî

şehâ: Ey şah.

Durmaz kafes-i tende şehâ mürg-i dil ü cân
Kûyuna senin uçmak için bâl ü per ister
Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)

şahâdet: bk. şehâdet.

şehbâ: Ar. 1. Kır saçlı. 2. Halep şehri.

Nakl etti
Rûm’a kısmetimiz dâye-i kadîr
Şehbâ’da şimdi nûş edecek şîr kalmadı
Nâbî
Kapağı
Şâm’a atmaktır dil-işûrîdenin fikri
Rehâ bulsa eğer zencîr-i zülf-i şûh-ı şehbâdan
Koca Râgıp Paşa

şâhen-şâh, şâhen-şeh: Far. Şahların şahı, en büyük hükümdar.

Muzaffer ola serdârın eyâ şâhen-şeh-i gâzî
Ne
Tebrîz’i koya şâh-ı kızılbaşa ne
Şîrâz’ı
Nef’î
Şeh-i iklîm-i fakr ol kim bu devlet-hâne-i dünyâ
Ne dervîş-i abâ-pûşa ne şâhen-şâha kalmıştır
Yenişehirli Avni

şâhen-şâh-ı âdil: Adaletli şahenşah.

Böyle şâhen-şâh-ı âdil gelmemiştir âleme
Cümle târîh-i selef hâtır-nişânımdır benim
Nef’î

şehen-şâh-ı cihân: Cihanın en büyük hükümdarı.

Muallâ pâye
İbrâhîm Paşa
kim odur şimdi
Şehen-şâh-i cihân bana vezîr-i a’zam ü dâmâd
Nedim

şâhen-şeh-i devrân: Zamanın şahlarının şahı.

Sen bir şeh-i zî-şânsın şâhen-şeh-i devrânsın
Ya’nî ki sen hakansın devrinde ben
Hakanî
’yem
Nef’î

şâhen-şeh-i âlî-nijâd: Yüksek tabiatli şahların şahı.

Şâh-ı cihân
Sultân
Murâd şâhen-şeh-i âlî-nijâd
Bahr-i adâlet kân-ı dâd zıll-ı Hudâ-yı zü’l-minen
Nef’î

şâhid: Far. 1. Sevgili. 2. Güzel, güzellik.

Kısmet olıcak ârif ü rinde mey ü şâhid
Tesbîh ile seccâde verilmiş sana zâhid
nermî (olıcak: olunca)

şâhid-i âdil: Âdil şahit.

Ehl-i dûzah olduğuna cdhilânın
Gaybiyâ
Şâhid-i âdil bu kim ehl-i hakka olmaz
Nedim
Gaybî

şâhid-i bâzâr: Pazarın güzeli; açık meşrep kadın.

Meh-i şeb-gird-i âlem ârız-ı dil-dâra benzer mi
Nigâh-ıpâk-dâmenşâhid-i bâzâra benzer mi
Nedim

şâhid-i evvel: İlk güzel.

Kaçan ki şâhid-i evvel yüzünden açtı nikâb
Cihânı pertev-i hüsnünden eyledi pür-tâb
Hamdullah Hamdi

şâhid-i halvet-geh-i lâhût: Uluhiyet âleminin halvet yerinin güzeli. gûne zâhir ol kim şâhid-i halvet-geh-i lâhût
Cemâlin sûret-i insânda izhâr etti sansınlar
Yenişehirli Avni

şâhid-i kâfi: Yetecek şahit.

Ayn olan şeyde ne mümkin evvel ü âhir demek
Şâhid-i kâfi kelâm-ı Hak’daki lafz u edâ
Gaybî

şâhid-i ma’dûm-ı mutlak: Mutlak yok edilen güzellik.

Matlabım ol şâhid-i ma’dûm-ı mutlaktır benim
Kim vücûdu şive-i imkândan rencidedir
Leskofçalı Galip

şâhid-i ma’nâ: Mana güzelliği.

Her nazm-ı dil-finb ki benden sudûr eder
Lafzî cemâl şâhid-i ma’nâya ân verir
Nef’î
Zihn-i âyine-misâlinden temâşâ eyler ol
Şâhid-i ma’ni cemâlin bi-hicâb ü bi-nikâb
Necati Bey

şâhid-i maksûd: Kastedilen güzel.

Bâkî yâ şâhid-i maksûd olur çehre-nümâ
Sâf ü pâk âyine-i dildegubâr olmayıcak
Bâkî şâhid-i meh-taTat-ı müşgin-nikâb: Misk kokulu örtüsünün ay ışığı parlaklığındaki güzelliği.

Yaraşır dense sevâd-ı hatda bikr-i fikrime
Pâk dâmen şâhid-i meh-tal’at-ı müşgin-nikâb
Nef’î

şâhid-i mey: Şarap güzeli.

Ramazân oldu çekip şâhid-i mey perdeye rû
Mey için çeng tutup ta’ziye açtıgîsû
Fuzûlî
Ra’şe tutsa ne ola endâm-ı dil-i mahzûnu
Şâhid-i meyde yine gördü libâs-ı hûnu
Nâbî

şâhid-i nazm: Nazım güzeli.

Lûtf-i mudâd ile olşâir-i hoş-ta’birin
Şâhid-i nazmına ver hüsn-i beyân hoşgeldin
Nâm şâhid-i serv: Selvinin güzelliği.

Şâh-ı gül devrânıdır yilsin yöpürsün bâd-ı subh
Şâhid-i servin ayağına su döksün jâleler
Âhî (yil-: koşmak, yöpür-: telâşla, oraya buraya koşuşmak)

şâhid-i ümmîd: Ümit güzeli.

Şâhid-i ümmidden nevmid idim gördüm meğer
Perveriş-yâb-ı verâ-yı perde-i nisyân etmiş
Nâbî

şâhid-i zîbâ-yı cihâd: Cihadın yakışıklı güzeli.

Gönlümüz şâhid-i zibâ-yı cihâda verdik
Dil-ber-i mahrûb u yâr-i peri-rû yerine
Gazâyî (II.

Gazi Giray
)

şâhid-bâz: Güzel sever.

Ben bu bâzârın ne bâzergânı ne bezzazıyım
Kûy-ı ışkın onmadık bir rind-i şâhid-bâzıyam
Hayretî (onmadık: talihsiz, bedbaht)

şâhid-kâm: Sevgiliye kavuşmuş.

Olalı dehr ne mesmû’vü ne manzûr oldu
Cilve-i şâhid-kâm olduğu ber-vefk-i merâm
Nâbî
Yaraşır dense sevâd-ı hatda bikr-i fikrime
Pâk dâmen şâhid-i meh-tal’at-ı müşgin-nikâb
Nef’î

şâhid: bk. şehâdet.

şahika: Ar. Yüce, yüksek, âli; dağın tepesi, zirve, doruk. c. şevâhik, şuhûk.

Her şâhika bir hâb-geh-i hüsn-ı İlâhi
Encümle melâikten onun hem-seri vardır
Abdülhak Hâmit

şevâhik: Yüksekler, tepeler.

Şevâhikten kopan bir hande-i şârıkle zulmettiler
Perişân bir bulut hâlinde titrerken bevâdide
Tevfik Fikret

şâhîn: Far. Doğan.

Arp.

cem’i: şevâhin.

Gâh sürgün avların ettik kuşattık dağların
Gâh şâhîn alıp ele sayd-ı mürgân eyledik
Bahtî (Sultan I. Ahmet)
Bî-cürm iken gıdâ-yı anâkib olur meges
Ma’sûm iken kebûterişâhîn ederşikâr
Ziyâ Paşa
Yüce pervâz olup konmaz leşe âlemde her şâhîn
El üzre tutulup tan mı olursa mu’teberşâhîn
Aşkî

şâhîn-i mele’-perver: Halkı seven şâh.

Zihn-ipâkindir o şâhîn-i mele’-perver kim
Evc-i fazl içre ne dem eylese kasd-ı nahçîr
Üsküdarlı Hakkı Bey

şahm: Ar. 1. İç yağı. 2. Katı yağ.

Cisminin lahmı haff idi tamâm
Lahm u şahm issi değildi evhâm
Hakanî

şahne: Ar. 1. İnzibat memuru. 2. Harmanlara bakan kimse.

Unfila bezmi gece şahneye bastırmış iken
Lutfa bastırırdı bu gün zümre-i rindânı kadeh
Sâbit
Der-i mey-hâneyi şahne kapamak ister imiş
Ayağı denk alarak gizli kapağı attık
Sünbülzade Vehbi
Esîr-i şahne-i derd ü belâyızgamla dil-gîriz
Elîm hârhâr-ı ye’s olup mâtemle dil-gîriz
Üsküdarlı Hakkı Bey

şahne-i bâzâr-ı sevdâ: Sevda pazarının inzibat memuru.

Gam değil cismimde ger seng-i melâmet zahmı var
Şahne-i bâzâr-ı sevdâyem bu zîverdir bana
Fuzûlî

şahne-i devrân: Zamanın inzibat memuru.

Şahne-i devrân ne ola çekse çevirse dem-be-dem
İki kanlıdır anılmış bâde-i nâb u kebâb
Bâkî

şahne-i renc-i humâr: Sarhoşluk sonrası eziyet memuru.

Neş’e bulsa kişi ger keyfe uyup bir takrîb
Şahne-i renc-i humâr eyler o sâat te’dîb
Enderunlu Vâsıf

şahne-i şehr: Şehrin inzibat memuru.

Bir kez açılmasın ser-i hum yoksa kim bakar
Fermân-ı okla şahne-i şehrin yasağına
Nâbî

şahne-i Tebrîz: Tebriz’in inzibat memuru.

Câm-ı emeli, kırmadan ol şahne-ı Tebrîz
Mümkündür ede bâde-i hûnîn ile leb-rîz
Abdülhak Hâmit

şahs, şahıs: Ar. Kişi, kimse. c. eşhâs, şuhûs, şihâs.

Şahsın istFdâdı lutf-ı peykerinden bellidir
Kîmîyâ-yı kâbiliyyet cevherinden bellidir
Nâilî

şahs-ı afîfe: Namuslu kişi.

Muhtâc idi bir şahs-ı afife o havâlî
Oldumsa eğer sâye-i şâh-ânede vâlî
Abdülhak Hâmit

şahs-ı bî-hidmet: Hizmetsiz kişi.

Emr-i bî-ücrete ibrâz olunan hidmete yûf
Şahs-ı bî-hidmete i’tâ kılınan ücrete yûf
Yenişehirli Avni

şahs-ı ebleh: Ahmak kişi.

Ey
Behiştî
ihtirâz et şahs-ı eblehten ki ol
Vakt olur tercîh eder a’dâyı ahbâb üstüne
Behiştî

şahs-ı dagal: Hileci kimse.

Ümmîd-i vefâ eyleme her şahs-ı dagalde
Çok hacıların çıktı haçı zîr-i bagalde
Ziya Paşa

şahs-ı gabî: Kalın kafalı kimse.

Maksûda zafer-yâb olan ancak bu cihânda
Ya şahs-ı gabîdir, ya fatîn-i mütegâbîdir
Ziya (Adanalı)

şahs-ı garîb: Garip kimse.

Mutatabbib kâni çok şahs-ı garîb
Geçinir kendi hayâlinde tabîb
Nâbî şahs-ı güneh-kâr: Görmez sahâbet etmeyi Allah bile revâ
Vicdâna karşı şahs-ı güneh-kâr ü mücrimi
Tevfik Fikret

şahs-ı halTü’l-izâr: Ar damarı çatlamış kimse.

Kaçmış bu gün baban, edecek i’tizâr yok
Zevcin
Hasan, o şahs-ı halîü’l-izâr yok!
Abdülhak Hâmit

şahs-ı halîm: Yumuşak huylu kimse. Allah’a sığın şahs-ı halîmingazabından
Zîrâyumuşak huylu atın çiftesipektir
Ziyâ Paşa

şahs-ı kudsî: Kutsal kişi.

Zıll-i envârı uyûn-ı garbiyâna sürmedir
Şahs-ı kudsî sâyesi mir’ât-ı çeşmân-ı hikem
Esrar Dede

şahs-ı nâ-dân: Pişman kişi.

Derûnunpür-maârif hem-nişînin merd-i ârif kıl
Açılma, ey yüzü gül, şahs-ı nâ-dâna kitâb-âsâ
Bâkî

şahs-ı nâ-merd: Mert olmayan kişi.

Şahs-ı nâ-merde temelluk etme, dökme âb-ı rû
Hâhiş-i feyz etme bir boş çeşmeye tutma sebû
Âgâh
î (Şâkir Efendi)
eş hâs: Şahıs’lar.

Şi’r-i bâzîçe-i tıfl-âne eden eşhâsın
Kimisi söz ebesidir kimi baba-yı sühan
Sünbülzade Vehbi

şahsiyyet: Her şahsa ait özellik, kişilik.

Anladım sende kendi benliğimi
Oldu şahsiyyetim seninle tamâm
Fâik
Âli Bey

şahsiyet: bk. şahs.

şâibe: Ar. Şevb’den; 1. Leke, kusur; noksan, eksiklik. 2. Kötü eser, iz. c. şevâib.

şâibe-i zerk u riyâ: Zerk ve riya eseri.

Ukbâya yarar bir işimiz yok ise bârî
Âzâde dil-i şâibe-i zerk u riyâyız

şevâib: 1. Şüpheler. 2. Ayıplar, lekeler.

Ey şi’r-i bî-şevâib-i san’at ki dâimâ
Ulviyyet-i cemâline timsâl olur semâ
cenap Şahabeddin

şâir: DZlv) bk. şi’r.

şâirân: bk. şi’r.

şâire: bk. şi’r.

şakî: bk. şeka.

şâkî: bk. şekvâ.

şâkir: ÇÂlv) bk. şükr.

şâkird: Far. 1. Hizmetkâr. 2. Çırak. öğrenci.

İlm-i vahdette sebak-daşı imâm-ı evliyâ
Hikmet-i ma’nîde şâkirdi hakîm-ı Gaznevî
Nef’î
Ey
Behiştî
ne şikâyet eder ol tâze nihâl
Bize şâkird iken onu gelse urduk mu
Behiştî
Fenn-i keremin fâzıl-ı allâmesi sensin
Billâh sana şâkird olmaz
Fâzıl ile Cafr
Nedim şâkird-i ders-i müşkil: Zorluk dersinin öğrencisi.

Ben gerçi bir bî-hâsılım şâkird-i ders-i müşkilem
Hem mekteb-i ehl-i dilim halk olmadan levh ü kalem
Nef’î

şâkird-i hakîm: Bilge öğrenci.

İlm-i vahdette sebak-daşı imâm-ı evliyâ
Hikmet-i ma’nîde şâkird-i hakîmi
Gaznevî
Nef’î

şakk: Ar. 1. Yarma, yarılma, çatlama, yırtma. 2. Yarık, çatlak. c. şukûk.

Emîn
â, ne ola etsen zahm-ı tîğ-ı cevr ile feryâd
Kalem şakk olmasa onda enîn-i iştikâ olmaz
Emin (Bursalı) (?)
Cemâline
Zekeriyâ ogûne âşık idi
Ki âh etmedi şakk etti cismini minşâr
Ziyâî şakk-ı hâme: Kalemi kesme.

Sevâd-ı harf-i evrâk üzre şakk-ı hâmeden düşmek
Eder eş’âr-ı etfâlin tulû’un rahm-i mâderden
Nâbî

şakk-ı kalem: Kalem açma.

Satr-ı nuhust-ı nâme-i şevk olmadan tamâm
Dâmâna indişakk-i kalem iştiyâktan
Nâbî

şakk-ı şefe: Dudak açmak.

Müddeî i’lâmı hâle etmeden şakk-ı şefe
Fehmedip kasd-ı derûnun lutfunu der-kâr eder
Enderunlu Vâsıf
Şakku’l-kamer: Ayın ikiye bölünmesi.

İnanmayan
Kureyşlilerden bir kısmı
Hz. Muhammed’ten bir mucize göstermesini isterler. da Allah’a yalvarır ve parmağıyla aya işaret eder.

Ay ikiye bölünür ve peygamberimize şehadet eder.

Göstere hâmen eğer i’câz-ı ve’n
Şakku’l-kamer
Haml eder taglîz-i hisse onu erzâl-i zümer
Nev’î
Ne hoş yaraşır safha-i haddinde gümüş med
Şakkulkamer etmiş bigi engüşt-ı Muhammed
İbni Kemâl

şâkûl: Ar. Ucu demirli değnek ve asa, bir ipin ucuna bağlı demir parçası, çekül.

Gevher-i dânişi sencîde-i nizâm-ı hıred
Rişte-i bîniş-işâkûlü binâyâ-yı adem
Nâbî

şâl: Far. İran ve
Hindistan’da koyun ve keçi tüyünden örülmüş bir çeşit kumaş.

Yiğit mi oldun a cânım nedir bu kırmızı şâl
Başında dün daha bağlıydı kırmızı çenber
Nedim
Zil, şal ve gül.

Bu bahçede raksın bütün hızı
Şevk akşamında
Endülüs üç defa kırmızı
Yahya Kemal
Gördüm ol meh, dûşuna bir şâl atıp lâhûrdan
Gül yanaklar üstüne yaşmak tutunmuş nûrdan
Yahya Kemal
Matla’-ı subh-ı safâdır sana ol sürh-kabâ
Zulmet-i şâm-ı belâdır bu kara şâl bana
Âhî

şâl-ı derviş: Dervişin şalı.

Tdr u pûdu terk tdr u pûd hestîdir onun
Şâl-ı dervîşi dokunmaz kişver-ı Keşmîr’de
Nedim

şâl-ı kibriti: Kibrit rengindeki şal.

Sakınpervâne bâl üper açıpşem’eyakîn olma
Yanar dûşundaki ol şâl-ı kibrîtî emîn olma
Şeyhülislam Yahya

şâl-ı Kişmir
Kişmir şalı.

Serimde şu’le-i âhum sanırlar şâl-ı Kişmîr’i
Abâ-pûş-ı gamız biz fark çoktur şâldan şâla
Rızayi şâl-ı melâmet: Ayıplanma şalı.

Tekye-i ışka girip şâl-ı melâmet giymiş
Göre billâhî
Behiştî
nice âbdâl olmuş
Behiştî

şâl-ı siyâh: Siyah şal.

Zâtında ki âsâr-ı kemâl olmaya hardır
Ya şâl-ı siyâh eğnine giymiş ya yeşil sof
Bağdatlı Ruhi
Beni öldükte bu şâl-ı siyâhımla bürürlerse
Yeridir hâkime gökte melekler yüz sürerlerse
Behiştî

şâl-pûş: Şal örten.

Nâka-ı Leylâ yününden şâl-pûş âbdâl idim
Tekye-gâh-ı ışka
Mecnûn olmadan dahi köçek
behiştî

şâm: Far. 1. Günün sonu, güneşin batmak üzere olduğu zaman; akşam. 2. Suriye’nin başşehri.

Bir şâm idi ki garîb ü tenhâ
Eflâki eder idim temâşâ
Abdülhak Hâmit
Zîr ü bâlâsına bak ol hatt-ı anber-fâmın
Cennet, altında, ya üstünde demişler
Şâm’ın (şâmın)
Bağdatlı Ruhi
Bir şâm idi ki garîb ü tenhâ
Eflâki eder idim temâşâ
Abdülhak Hâmit
Gâhi meyden el çekip geh bendden zülfün çözüp
Iyşımız telh eyleyip geh rûzumuz şâm eyledik
Nâbî
Gezerim
Rûm ile Şâm’ı yukarı illeri kamu
Çok istedim bulamadım şöyle garîb bencileyin
Yunus Emre

şâm-ı belâ: Bela akşamı.

Matla’-ı subh-ı safâdır sana ol sürh-kabâ
Zulmet-i şâm-ı belâdır bu kara şâl bana
Âhî

şâm-ı deycûr: Akşam karanlığı.

Vücûdu ol kadar kem-yâb olurdu kim felek bulsa
Ederdi vesme-i ebrûyu
Zühre şâm-ı deycûru
Nef’î

şâm-ı gaflet: Gaflet akşamı.

Olur rüsvây subh-ı mahşer ol kim şâm-ı gaflette
Bu bâğın gül sanıp hâr-ı mugaylânını devşirmiş
Nâilî

şâm-ı gam: Gam akşamı.

Subh-ı visâlin ermedi pâyâne yetti ömr
Şâm-ı gamında şem’gibi yana yana ben
Bâkî

şâm-ı garibân: Gurbette garip olanların akşamı.

Acıklı rûhunu mağrib hazîn hazîn döktü
Zemîne şâm-ıgarîbân yavaş yavaş çöktü
Mehmet Akif

şâm-ı garibân-ı felek: Feleğin garipler akşamı.

Dâimâ hurrem ü ferhunde ola devrinde
Subh u mestân-ı cihân şâm-ı garîbân-ı felek
Nef’î

şâm-ı gurbet: Gurbet akşamı.

Olur rüsvây subh-ı mahşer ol kim şâm-ıgaflette
Bu bâğın gül sanıp hâr-ı mugaylânını devşirmiş
Nâilî

şâm-ı hicrân: Ayrılık akşamı.

Ya leb-i peymâne ya bûs-ı leb-i cânânedir
Şâm-ı hicrân âşıka meşhûd olan rü’yâ budur
Nâbî

şâm-ı ikbâl: Talih akşamı.

Ey diyen kim şâm-ı ikbâlin ne yüzden tîredir
Sâye salmış aya ol gîsû-yı anber-sâya bak
Fuzûlî

şâm-ı Kadr: Kadir gecesi.

Şâm-ı Kadr olur idi halka-i zülfüne şebîh
Olsa görünür tecellinden o şâm içre seher
İbni Kemâl

şâm-ı mihnet: Sıkıntı akşamı.

Subh-ı ikbâlime çekti şâm-ı mihnet perdesin
Zülfü yüzündeki kâfur üzre oldu misk-sâ
İbni Kemâl

şâm-ı şerîf: Şerefli gece.

Rûz-ı hicre ne kadar tîre demek lâyık ise
Şâm-ı vasla o kadar dense sezâ şâm-ı şerîf
Nâbî

şâm-ı vasl: Kavuşma gecesi.

Rûz-ı hicre ne kadar tîre demek lâyık ise
Şâm-ı vasla o kadar dense sezâ şâm-ı şerîf
Nâbî

şâm-ı visal: Kavuşma gecesi.

Telh-i rûz-ı firâk bozalı ağzım dâdın
Şâm-ı visâlingelir bana seherden lezîz
Fennî şâm-ı zülf
Saçının karanlığı.

Kurs-ı mâh üstünde eyler hûşe-ı Pervîne ta’n
Şâm-ı zülfün kim düşüptürşem’-i hâver üstüne
nizami (düşüptür: düşmüştür)
Şâm-ı zülfünle gönül
Mısr’ı harâb oldu diye
Sana iletti kebûter haberi döne döne
Necati Bey

şâm u seher: Sabah ve akşam.

Ah u vâh eyleyerek şâm u seher
Dilipür-âteş olup hâkister
Enderunlu Fazıl

şâmil: bk. şümûl.

şâme: Far. Kadınların baş örtüsü, burka.

Edip tasvîr-i rûy-i âb-dârın hâller koymuş
Musavver nakş vermiş rûy-ı yâre şâme uydurmuş
Nâbî

şân: Ar. Şe’n’denl.

Şan, şöhret. 2. Hâl, keyfiyet; hadise, olay. 3. Çalım, gösteriş. 4. Huy, tabiat, âdet. c. şuûn.

Ey olup mi’râc-ı bürhân ulüvv-işân sana
Yere inmiş gökten istikbâl edip
Kur’ân sana
Fuzûlî
Vezîrân-ı cihânın şân u şevketle ser-efrâzı
Müşîrân-ı zemânın hüsn-i tedbîr ile meşhûru
Nef’î
Cehûle şân mı verir cehlin eylemek izhâr
Niçin muârız olursun meâli anlamadan
Muallim Naci

şân-ı devlet: Devletin şanı.

Dânâya kec-muâmele, nâ-dâna iltifât
Düşmez, Efendi, böyle edâşân-ı devlete
Beliğ şân-ı kerem’
Bağışlayıcılık şanı.

Beni hor eyleme kim izzeti sen vermiş idin
Lutfuna olma peşîmân ki budur şân-ı kerem
Ahmet Paşa

şân-ı rahşân: Parlak şöhret.

Şân-ı rahşânını takdîr ederiz
Sana
Hilye’ngibi tevkîr ederiz
Hakanî

şuûn: Olaylar, hadiseler.

Bir tecellî-gâh-ı ezdâdı şuûndur kâinât
Künhüne vâkıf olan âzâde-i ekdâr olur
Abdülaziz
Mecdi Efendi
Olalı turfe-nümâyân-ıgarâbât-ı şuûn
Görmedi mislini bu çâr-sû-yı reyb-i menûn
Ziya Paşa

şuûnât: Cem’in cemi, olaylar, hadiseler.

Her birin pertev-i dîdârına âyîne edip
Verdi sûret bu şuûnâta heyulâ-yı hudûs
Namık Kemâl

şuûnât-ı cihân: Cihanın olayları.

Şuûnât-ı cihân vâ-beste-i hükm-i meşiyyettir
Abestir dest-i gerdûn sitem-i bünyâddan feryâd
Ziyâ Paşa

şuûnât-ı tabîat: Tabiatın şanları.

Şuûnât-ı tabîatte bidâyet yok nihâyet yok
Vukûât-ı zemânı bir müselsel mâ-cerâ buldum
Hersekli Arif Hikmet

şâne: Far. Tarak.

Şâne ger kâkülnün bir teline verse zarâr
Çûb ü şimşâd biten yerleri sûzân ederin
Fuzûlî
Dolaşıp kâkül-i anber-şiken cânâne
Ne kadar hâtır-ı mahzûna dokundu şâne
Taşlıcalı Yahya Bey
Ey şâne ser-i zülf-i perîşâna dokunma
Tel kırma sakın hâtır-ı yârâna dokunma
TıîH şâne-i rengin: Renkli tarak.

Şâne-i rengininin zülfünde gördü dil dedi
Bir süvâr olmuş hümâdır perr-ı Anka: üstüne
Lamiî Çelebi

şâne-i ter: Yeni tarak.

Uzatmaz kimse destin kimseye eyyâm-ı adlinde
Meğer kim şâne-i ter zülf-i anber-bûy-ı zîbâya
rızayi

şâne-i zülf: Saç tarağı.

Mimdir gûyâ dehânın safha-i mâh üzredir
Sine benzer şâne-i zülfün ki, sâl üstündedir
Bâkî

şâne-âsâ: Tarak gibi.

Şâne-âsâ kâkül-i yârin tolaş pîç ü hamın
Kişver-i hüsnün temâşâ et sevâd-ı a’zamın
Nâbî

şâne-veş: Tarak gibi.

Şâne-veşyüz nâvek-igam sancılıptır cânıma
Tâ esîr-i halka-i gîsû-yı müşg-efşânınım
Fuzûlî
(sancılıptır: batırılmıştır)
Turra-i müşgînine olmazsa rûzî dest-res
Şâne-veş minşâr-ı mihnet çâk çâk eyler beni
Bâkî
Şâne-veş tek düşme ey âşık hevâ-yı zülfüne
Korkarım şemşîr-i gamze çâk çâk eyler beni
Ziyâ Paşa

şâpûr, Şâh-pûr: bk. şâh.

şarâb, şerâb: Ar. Şürb’ten; 1. İçilecek

şey. 2. Şarap, mey, sahbâ. c. eşribe.

Câm-ı cihân-nümâ-yı tarab her ne dem yürür
Turna göz şarâb ile dil-i âlemi görür
Haşmet
Meclisler içre gül gibi beşşâş olur şarâb
Giydirse aks-i ârız-ı dil-dâr al ona
Necati Bey
Çıkarsa ehl-i neşâtın adı mey-âşâma
Haremde içse de zemzem, şarâbdır derler
Zâik (Şeyh Mehmet Emin)

şarâb-ı aşk: Aşk şarabı.

Adem diyârına çoktan giderdim ey Bâkî
Şarâb-ı aşk ile reftâre iktidârım yok
Bâkî
Şarâb-ı aşk ile Nev’i gibi mest-i müdâm olmak
Bakıp bu nimet-i dünyâya hayrân olmadan yeğdir
Nev’î

şarâb-ı âteşin: Ateş renkli şarap.

Şarâb-ı âteşinin keyfi rûyunşu’lelendirmiş
Bu hâletle çerâg-ı meclis-i mestân mısın kâfir
Nedim

şarâb-ı cûşiş: Coşkunluk şarabı.

Şarâb-ı cûşişini kat-be-kat füzûn etti
Görünce gamze-i mest-ânesin kadeh-be-kadeh
Esrar Dede

şarâb-ı dil-güşâ: Gönül açan şarap.

Şarâb-ı dil-güşâ olmaz ol la’l-i cân-fezâdan yek
Müferrih hâb bulunmaz hâl rû-yi dil-berden yek
Bâkî
Sana zâhid eğer derse şarâb-ı dil-güşâdan geç
Şarâb-ı dil-güşâdan geçme ey dil sen riyadan geç
Bağdatlı Ruhi

şarâb-ı engûr: Üzüm şarabı.

Yâkût gibi şerâb-ı engûr
Elmâsgibipiyâle-i nûr
Şeyh Galip

şarâb-ı erguvân, ergavân: Erguvan renkli şarap.

Hudâ gûyâ cism-i nâzikin bu resme halk etmiş
Katıp bûy-ı gülü reng-i şarâb-ı erguvân üzre
Nedim
Gönlümü etti humâr-ı aşk-ı cânân ser-girân
Sun pey-â-pey sâkiyâ câm-ı şerâb-ı ergavân
Üsküdarlı Hakkı Bey

şarâb-ı gurûr: Gurur şarabı.

Figân ki nergis-i mesti bu serv-i lâle-ruhun
İçip şarâb-ı gurûr eylemez nigâh bana
Şeyhi şarâb-ı hakiki: Gerçek şarap.

İçip şarâb-ı hakiki mecâzı terk eyle
Bilirsin olmadı kimse serâb ile sir-âb
Hamdullah Hamdi

şarâb-ı ışk: Aşk şarabı.

Şarâb-ı ışk hoş kattâl imiş içmiş iki âşık
Tıkılmış biri sahrâda biri küh-sâra yasdanmış
Hayâlî Bey

şarâb-ı işve: İşve şarabı.

Mevc-i hattan cezb eder çeşmin şarâb-ı işveyi
Kâse-i sîr-âb olup ol mey-fürûşa la’l-i leb
Esrar Dede

şarâb-ı kevser: Kevser şarabı.

Şarâb-ı kevser içmez mey içenler der ise sûfî
Elimden ne gelir sun sâkiyâ elde ayağ olsun
Enverî

şarâb-ı köhne: Eski şarap.

Gel ey perî ki bugün azm-i sebze-zâr edelim
Şarâb-ı köhne ile ayş-ı nev-bahâr edelim
Hamdullah Hamdi

şarâb-ı lâle-reng: Kırmızı renkli şarap.

Tutar olduk gubâr-ı gamla bengî
Getir sâkî şarâb-ı lâle-rengi
Hayâlî Bey

şarâb-ı la’l: Kırmızı şarap.

Rakîb yüzünü görmek şarâb-ı la’lin için
Aceb midir ki cehennem olur cezâ-yı kadeh
Nizami şarâb-ı la’l-i nâb: Saf kırmızı şarap.

Bilip ayş-ı müdâma meylini bî-çâre-i aşkın
Şarâb-ı la’l-i nâbın sundu dil-ber müstedâm olsun
Şeyhülislam Yahya

şarâb-ı la’l-i cânân: Sevgilinin dudağının kırmızılığı.

Şarâb-ı la’l-i cânâna nice meyl etmesin sûfî
Eder ehl-i safâ olan şarâb-ı dil-güşâdan haz
enverî

şarâb-ı leb: Dudak şarabı; dudak öpücüğü.

Bîmâr-ı aşka yazmadı kimse deva diye
Versin bana şarâb-ı lebinden şifâyı gör
Hâletî (Azmizade Mustafa)

şarâb-ı muhabbet: Aşk şarabı.

Koyun şarâb-ı muhabbetle kendüden gitsin
Zemân gelir bu gönül hûşyâr olur giderek
Nedim

şarâb-ı nâb: Saf şarap.

Şarâb-ı nâb zevkinden ne hâsıl çün değil bâkî
Riyâz-ı ömre bin kez su verip kuruttun dut
Fuzûlî
Şarâb-ı nâba lutf et muhtesib kahr ile çok bakma
Mükedder kılma aks-i tîreden câm-ı musaffâyı
Fuzûlî
Kemâl-i hüsn veriptir şarâb-ı nâb sana
Sana helâldir ey muğ-beçe şarâb sana
Fuzûlî

şarâb-ı nâz: Naz şarabı.

Şarâb-ı nâz gelmiş göz yine âşûbu artırmış
Gönül ol çeşm-i mestin şimdi mahmûr olduğun ister
Şeyhülislam Yahya

şarâb-ı pend: Nasihat şarabı.

Şarâb-ı pendi gûş etmez ümîd-i akl u hûş etmez
Esîr-i zülf-i müşgîninin olan dîvâne-i aşkın
Şeyhülislam Yahya

şarâb-ı rûh-bahş: Can sunan şarap.

Ol şarâb-ı rûh-bahşi nûş edenler
Adile
Zevk-yâb-ı feyz olur bFl-cümle şeylerden lezîz
Âdile Sultan

şarâb-ı sabûh: Sabah vakti içilen şarap.

Eğer murâd ise vermek safâ-yı cevher-i rûh
Felek-misâl yürüt sâgar-ı şarâb-ı sabûh
Fuzûlî

şarâb-ı safî: Saf şarap. neşve kim bana dürdî-i derd-i aşk verir
Şarâb-ı sâfî mey-i hoş-güvârdan gelmez
Şeyhülislam Yahya

şarâb-ı şâhid-i mey-hâne: Meyhane güzelinin şarabı.

Ser-fürû etmek şarâb-ı şâhid-i mey-hâneye
Şimdi rükn-i a’zam-ı âyîn ü râhımdır benim
Esrar Dede

şarâb-ı şeb-nem: Gece neminin şarabı.

Çemen bezminde göz yumup sararmış geçmiş ol sünbül
Humârından şarâb-ı şeb-nemin gâyet zebûn olmuş
Behiştî

şarâb-ı şevkİstek şarabı.

Tahyâ şarâb-ı şevk ile peymâne-i dil pür olur
Sâkî gelince meclise destinde dolu câm-ı mül
Şeyhülislam Yahya

şarâb-ı şu’le-i havf ü recâ: Korku ve ümidin alevinin şarabı.

Ne bîm-i mihnet-i dûzah ne ârzû-yı bihişt
Şarâb-ışu’le-i havf ü recâ nedir bilmem
Fehim (Hoca Süleyman)

şarâb-ı tâhûr: Temiz şarap.

Lebin hayâli ile bâde-nûş olan âşık
Eder mi meyl-i şarâb-ı tâhûr u ke’s-i dehak
Nevres-i Kadim

şarâb-ı telh: Acı şarap.

Sâkî şarâb-ı telkini dânâ içer nâ-dân içer
Zevkin alan bu neşvenin ehl-i mezâkîdir yine
Şeyhülislam Yahya

şarâb-ı telh-i fenâ: Yokluğun acı şarabı.

Şarâb-ı telh-i fenâ çok görüp şetâretini
Humâra etti fedâ neşve-i sabâvetini
Muallim Naci

şarâb-âlûd: Şaraba bulaşmış.

Sâkî böyle sâde iken cân aparır leblerin
Ger şarâb-âlûd edersen kan olur kan üstüne
Necati Bey
(apar-: götürmek, alıp gitmek)

şarâb-hâne: 1. Şarap evi, şarap yapılan yer. 2. Büyük şarap küpü.

Fuzûlî istemezem mesned-ı Cem ü Cemşîd
Bana nişîmen-i devlet şarâb-hâne yeter
Fuzûlî

şarâb-hâr: Şarap içen.

Yeğdir şu kasrdan ki ola onun sonu harâb
Rind-i şarâb-hâreye câm içre bir habâb
Hayâlî Bey

şarâbî: 1. Şarap renginde. 2. Şarapçı.

Bir hâlete koy beni ki olsun
Dûşumdaki sof dahi şarâbî
Nedim

şârib, şâribe: İçen. şâribü’l-leyl ü ve’n-nehâr: Gece gündüz içen, alkolik.

Firkatin eşkimi şarâb edeli
Şâribü’l-leyl ü ve’n-nehâr oldum
Muallim Naci

şarâben tahûr: Çok temiz şarap.

Tûbâ dalından uçanlar yüce makamlar geçenler “Şarâben tahûr” içenler banmaz dünyâ ballarına
Yunus Emre

şârık, şârıka: bk. şark.

şârib: bk. şarâb.

şark: 1. Doğu. 2. Avrupa kültürünün dışında kalan
Müslüman ülkeler.

Hükmedenler bu cihân mülküne şark u garbdan
Ger
Süleymân ger
Skender cümlesi mihmândâr
Cem Sultan
Şark u garba hükm eder han-ı Bâyezîd
Cümle begler hükmine olur abîd
Türk
Firdevsîsi şark-ı tecellâ: Tecellinin doğusu.

Dil şark-ı tecellâdagörür şemş-i hüdâyi
Artık ona lâzım mı mütâli’le meşârık
Esrar Dede

şârık, şârıka: Doğan, parlayan.

Hazret-i şâh-ı rusül hâdî-i esrâr-ı sübül
Şârık-ı çarh-ı Hudâ hazen-i genc-i isâd
Nâbî
Şevâhikten kopan bir hande-i şârıkle zulmettiler
Perîşân bir bulut hâlinde titrerken bevâdîde
Tevfik Fikret

şârsû: Çrjlv) bk. çâr-sû, çarşı.

Himmet-i âsafa olan mazhar
Olur ol şârsûya şeh-bender
Nedim

şart: Ar. 1. Vaziyet, durum. 2. Şart.

Yemin, and. c. şürût.

Can nisâr etmektir evvel şart bezm-i aşkına
Mahrem olmaz bilmeyen âdâb-ı sohbet neydügün
Bâkî
Hulâsa, hepsi çalışmak, yorulmak isteyecek
Fakat çalışmak için önce şart olan: İstek
Mehmet Akif

şart-ı hüner: Hüner şartı.

Ettiği da’vâya kâdir olmadır şart-ı hüner
Ademi rüsvâ eder isbâta acz-i kudreti
Şuurî (Halepli Hasan Çelebi)

şart-ı îcâb u kabûl: Kabul ve gereklilik şartı.

Zarûrîdir bütün bey’ u şirâsı sûk-i îcâdın
Bu bâzâr-ı fenâda şart-ı îcâb ü kabûl olmaz
Yenişehirli Avni

şart-ı ikbâl: Talih şartı.

Nedir bilsekdi bâri çarh-ı dûnun şart-ı ikbâli
Girerdik imtihâna biz de isti’dâd lâzımza
Namık Kemâl

şart-ı liyâkat: Liyakat şartı.

Elbette murâât olunur şart-ı liyâkat
Mebzûl değil herkese semmûr-ı inâyet
Nâbî

şart-ı riâyet: Uyulması gereken şart.

Her mes’elesin kim okudum nüsha-i hüsnün
Resm-i edebe şart-ı riâyet var içinde
Nâbî

şart-ı ülfet: Dostluk şartı.

Merâsim meclis-i üns-i sebük-rûhâna sıklettir
Miyân-ı asdıkada şart-ı ülfet terk-i külfettir
Hersekli Arif Hikmet

şart-ı zekât: Zekat şartı.

Etsin cihânıgarka-i ihsân o şâh-ı hüsn
Şart-ı zekât hüsn ü letâfet-nisâb ise
Nâbî

şast, şest: Far. 1. Okçuların parmak uçlarına geçirdikleri yüksük. 2. Balık oltası. 3. Altmış sayısı.

Tîr-i gamzen öldürür bin âşıkı
Kimdir vardır ey kemân-ebrû bu şest
Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)
Erbâb-ı garaz bizden ırağ olduğu yeğdir
Düşmez yere zîrâ okumuz sâhib-i şastız
Bağdatlı Ruhi

şast-ı gam: Gam yüksüğü.

Tîr-i kaddimi kemân edeli ol hûr-nijâd
Şast-ı gamdan dil-i sevdâ-zede bula idi şâd
Nizami şast-ı hümâyûn: Padişaha ait yüksük.

Âferîn şast-ı hümâyûnuna kim oklarının
Mumdan olsa yine taşı deler peykânı
Nefi şast-ı işkeste: Kırık yüksük.

Aceb bir deşt-i hayrette hadenk-i endâz-ı aşkım kim
Nişân-ıgümgeşte, şast-ı işkeste, tîr-i âh nâ-peydâ
Leskofçalı Galip

şa’şaa: Ar. Şu’â’dan; 1. Parlaklık, parlama. 2. Gösteriş, yaldız.

Şem’-i ruhun sûreti karşıma gelmiş-dürür
Şaşaasından banaşu’le düşeryanarım
Nesimi
Cârûb-ı şa’şaayla seher mihri âh kim
Kuyundan ol gülün yaşım ırmağa saldılar
Hayâlî Bey
Şemse-i şemse erer haclet ü şerm aya düşer
ÇünyüzünşaŞaası tâk-ı mu’allâya düşer
Nizami şa’şaa-i elmâs: Elmasın parlaklığı.

Câm-ı hûrşîd-i cihân-tâba ziyâ feyz eyler
Hâtem-i devletininşa’şaa-i elmâsı
Bâkî şa’şaa-ı FerkadânBüyük
Ayı yıldızının parlaklığı.

Hâk-i der-i refîin ile etse iktihâl
Çeşmân-ı mûra şa’şaa-ı Ferkadân verir
Nedim şa’şaa-i subh-dem: sabah vaktinin parlaklığı.

Ol ki fürûğ-ı güher-i tîğidir
Şa’şaa-i subh-dem rûzigâr
Nef’î

şa’şaa-i Tûr: Tûr dağının şaşaası.

Bürka’-figen olşa’şaa-ı Tûr görünsün
Âlem dil-ı Mûsa gibipür-nûr görünsün

şa’şaa-dâr: Parlak, gösterişli, parıltılı.

Nûru olmuştu o şem’in her bâr
Cirm-i hûrşîd gibişa’şa’-dâr
Hakanî

şâtır: bk. şetâret.

şatranç: Ar. 1. Satranç, altmış dört haneli bir tahta üzerinde 32 taşla oynanılan zeka oyunu. 2. Nazım birimi.

Şatranç sıfat ol iki leşker
Birbirine durdular berâber
Fuzûlî
Nerde gördüm ise nerd ü şatranç
Mübtelâsında hüveydâ sat renç
Sünbülzade Vehbi
Dil baydak ını eyledi iki ruh ile mât
Şatranc oynamak güc imiş pâdişâh ile
Necati Bey

şatranc-ı hüsn: Güzellik satrancı.

Dil-rübâlarla komaz zîbâ ruhun şatranc-ı hüsn
Her birinin ruhları ey şâh oluptur gerçi âc
behiştî (oluptur: olmuştur)

şatranc-ı mahabbet: Sevgi satrancı.

İgen de kec-rev olmasın bizimle beydak-ı hâlin
K şatranc-ı mahabbette değildir râh-ı şâh eğri
Âhî (igen: çok)

şatranc-ı mihr-i dostDost güneşinin satrancı.

Sıdk ile şol ki beklemeye şâhıyânını
Şatranc-ı mihr-i dostta ferzâne olmaya
Necati Bey

şâyân: Far. Yaraşır, yakışır, değer.

Bir manzaradır bu levha-i ân
Bir şi’r-ı Hudâ desem de şâyân
Kemalzâde Ekrem Bey
Şâyân değiliz zâika-i hüsn-i kabûle Üftâde-i hâkiz semer-i nîm-resiz biz
Nâbî
Devlete verdi nizâm-ı tâze re’y-i enveri
Herkesi irgürdü lutfu rütbe-i şâyânına
Nedim
((irgürdü: ulaştırdı.)

şâyân-ı istihkâr: Hakaret edilen değer.

Dil-penâh ü melce’in sensin senin ey nûr-ı dil
İşbu sırrı bilmeyen şâyân-ı istihkâr olur
Abdülaziz
Mecdî Efendi

şâyân-ı minnet: Minnete değer.

Vatan bir lâne-i idbâra dönmüş, titrer, ağlarken
Koşanlar, kurtaranlar şüphesiz şâyân-ı minnettir
Tevfik Fikret

şâyegân: bk. şâygân.

şâyeste: Far. Yakışır, uygun, layık.

Eyledi cümle tevârîh ü kasâyyidde bile
Rütbe-i memdûhuna şâyeste tertîb-i nizâm
Nâbî
Seni şâyeste görüp eyledi te’yîd ile Hak
Yed-i ikbâline teslîm-i zimâm-ı devlet
Münf
Beste-hânlık sana şâyeste değil
Silsilen onlarapeyveste değil
Sünbülzade Vehbi

şâyeste-i destûr: Destura layık.

Gerçi hâhiş-ger-i vaslın katı çoktur ammâ
Kimi şâyeste-i destûr edeceksin bilmem
Nâbî

şâyeste-ı kabûl-ı hümâyûn: Padişaha ait kabule layık.

Şâyeste-i kabûl-ı hümâyûn değil sözün
Bil rütbe-i tabîatini ütizâra çek
Nâbî

şâyeste-i merâsim-i i’zâz: Değerli bulunan merasimin uygunu.

Medh ü senâ-yı hazret-ı Sultân
Murâd ile Şâyeste-i merâsim-i i’zâzdır sözüm
Nef’î

şâyeste-i visâl: Kavuşmaya layık.

Pervâze kûy-ı yâreper ü bâlimiz mi var
Şâyeste-i visâl olacak hâlimiz mi var
Nâbî

şâygân, şâyegân: Far. 1. Yakışır, uygun, yaraşır. 2. Ucuz, bol. 3. ed. Aynı anlamlı seslerin bir şiirde kafiye gibi tekrarlanmasıdır.

Kafiye oluşturan başka seslerin bulunmaması gerekir.

Şâyegân bir kafiye hatası olup kendisinden sonra redif bulunabilir.

Vasl ü şâygân da denilen bu kusur için dize sonlarında yalnız
Farsça çokluk
eki olan “ân” sesinin kullanılması yanında, aynı anlama gelen son eklerin kafiye yerine kullanılması da şâyegân kusurunu meydana getirir.

Hecre düştüm vasl ümîdi birle gam-nâk olmadım
Vasla erdim bîm-i hecr ile ferah-nâk olmadım
Aşkî
Ey nigeh-bân-ı makâlîd-i nizâm-ı devlet
Ve ey nesak-sâz-ı câzim-i mehâmm-ı devlet
Fehim (Hoca Süleyman)

şâyi’: bk. şüyû’

şeâmet: Ar. Şevm’den; uğursuzluk.

Beni nâ-kâm eden ikbâl-i hünerdir yoksa
Eser kevkeb-i bahtımda şeâmet yoktur
İzzet Ali Paşa
Ona, herkes, onun şeâmetle
Tasadduk ettiği ikbâle müftekır, müştâk
Tevfik Fikret

şeb: Far. Gece. c. şebân.

Bu tâifenin içinde bir şeb
Bir hâl göründü gâyet agreb
Şeyh Galip
Şeb midir bu ya sevâd-ı âh-ı pinhânım mıdır.

Mey midir bu ya sirişk-i çeşm-i giryânım mıdır?
Akif Paşa
Kim rûz u şeb o sufra-i âlem-şümûlden
Her nefes rızkın almada ber-vech-i iştirâk
Ziya Paşa

şeb-i âzîne: Cuma gecesi.

Hırka-i nâmûsu gark-âb-ı harâbât eyleyen
Fikr eder mi zâhid-i huşkun şeb-i âzînesin
Esrar Dede

şeb-i çerâg-ı tal’at: Parlak ışık gecesi.

Çeşme-sâr-ı devletinden
Ab-ı Hayvân müstefîz
Şeb-i çerâg-ı takatinden mâh-ı enver müstenîr
Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

şeb-i dalâl: Sapıklık gecesi.

Şeb-i dalâlde kaldık eyâ sipihr-i kerem
Hani nücûm-ı hidâyet bu yoldan azmışa
Necati Bey

şeb-i deycûr: Karanlık gece.

Rûh-ı mahzım hâk-dân-ı şûrdan kıldım ferâğ
Mihr-i bâlâyım şeb-i deycûrdan kıldım ferâğ
Esrar Dede

şeb-i dırâz: Uzun gece.

Rez duhterini sâkî-i devrâna buldurun
Böyle şeb-i dırâzda gussayile yatmanız
Şeyhülislam Yahya

şeb-i firkat: Ayrılık gecesi.

Gamınla mahv-ı vücûd ettiğin şeb-i firkat
Lisân-ı şemgece yana yana söyler idi
Sâbit
Şeb-i firkatgeçiser mihnet ü hicrângidiser
Subh-ı vasl erişiser mihr-i münevver: geliser
Nizami (geçiser: geçecek, gidiser: gidecek, erişiser: erişecek)

şeb-i gam: Gam gecesi.

Şeb-i gamda olalım muntazır-ı subh-ı ümîd
Gösterir mi o günü çarh-ı sitem-ger görelim
Cevri şeb-i hicr, hecr: Ayrılık gecesi.

Benim sabrım gibi kûtâhdır vaslın günü mâhım
Şeb-i hicrin senin zülf-i siyâhın gibi mümteddir
Şeyhülislam Yahya

şeb-i hicrân: Ayrılık gecesi.

Şeb-i hicrân yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım
Uyarır halk ı efgânım kara bahtım uyanmaz mı
Fuzûlî

şeb-i îd: Bayram gecesi.

Gül değil bu görünen yine şeb-i îdde mâh
Kef-i dil-ber gibi hınâladı gül-zârın elin
Cafer
Çelebi

şeb-i Kadr: Kadir gecesi.

Evzâ’-ı hıyâm-ı müşg-fâm
Halka şeb-ı Kadr teggirâmî
Fuzûlî
Zülf-i siyehi tarf-ı binâgûşuna perde
Zannım ki şeb-ı Kadr’i nihân etmiş o yerde
Nâilî

şeb-i kâm-rân: Arzu gecesi.

Müstagnîdir ahlâkı onun şerh ü beyândan
Muhtâc değilşem’ü çerâgaşeb-i kam-rân
Nizami şeb-i kıyâmet: Kıyamet gecesi.

Olsun şeb-i kıyâmete dek hem-sürûdumuz
Bir cûy-i nağme-hîz
Cenap Şahabeddin

şeb-i lâhût: Uluhiyyet âleminin gecesi.

Şeb-i lâhûtda manzûme-i ecrâm gibi
Lafz-ı bişnev’le doğan debdebe-i ma’nâyız
Yahya Kemal

şeb-i mâtem: Matem gecesi.

Eğer tasavvur olunsaydı çâr-gûşe-i âlem
Ayân olurdu bize her felekte bir şeb-i mâtem
Kemalzâde Ekrem Bey

şeb-i mihnet: Sıkıntı gecesi.

Gamın ey cân dil-i gam-hârıma gam-hâr yeter
Şeb-i mihnettte bana derd ü belâ-yı yâr yeter
Usulî (Yenice Vardarlı)

şeb-i Mi’râc: Mirac gecesi.

Kimlerin gûşuna lâyık yine senden gayrı
Şeb-ı MTrâctaki cevher-i esrâr-ı müfâd
Nâbî
Şeb-ı Mi’râc’da yümn-i dîdâr
Nahl-i ümîdin edip ber-hûrdâr
Hakanî

şeb-i neylî-i Nîsân: Nisan’a ulaşma arzusu gecesi.

Şeb-i neylî-ı Nîsân, pür-tarâvet
Açıp karşımda bir âgûş-ı mükrim
Okur bî-intihâ eş’âr-ı da’vet
Tevfik Fikret

şeb-i târ: Karanlık gece.

Olmaz resîde kimse sadâ-yı derâsına
Sad kârvân-ı nâle şeb-i târdangeçer
Nâbî

şeb-i târîk: Karanlık gece.

Bîm-i reh bilmez şeb-i târikte tenhâ gelir
Senden ey meh-rû hayâlin bana bî-pervâ gelir
Şeyhülislam Yahya

şeb-i târîk-i gam: Gamın karanlık gecesi.

Yakmasın geçtim muradım şemsini hergiz felek
Tek şeb-i târîk-i gamda zâr u giryân etmesin
Cevrî (İbrahim Çelebi)

şeb-i yeldâ: En uzun gece. (22 Aralık)
Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir
Mübtelâ-yı gama sor kim geceler kaç sâat
Sâbit
Şeb-i yeldâda uzar fecre kadar kıssa-i aşk
Tâ ki
Mecnûn bitirir nutkunu
Leylâ söyler
Yahya Kemal

şebân: Geceler.

Ey nâle-zen meges ki olursun sadâ-resân
Ezhâr içinde uykuya dalmış iken şebân
Muallim Naci

şebân-rûz: Yirmidört saatlik gün boyu.

Her kim derecât-ı çerhi derk eyler ise
Evkât-ı şebân-rûzu neşât üzregeçer
Nâbî

şebân-gâh, şebân-geh: 1. Geceleyin, gece vakti. 2. Gecelenecek yer.

Eylerdi teheccüd şebân-gâh
Kalbinde dururdu haşyetu’llah
Hakanî
Ol dem götür, ey bâd-ı şebân-gâh
Benden ona bir âh
Cenap Şahabeddin

şeb-âne: Gecelik; geceye ait, gece vakti olan.

Akis şeb-ânesindeki çeng ü çingâneler
Feryâd-ı âşık-âneye benzer terâneler
Abdülhak Hâmit
Birer efsâne-i şeb-âne gibi
Söylerim hâtırât-ı sevdâmı
Tevfik Fikret

şeb-ârâ: Geceyi süsleyen.

Câme-hâb ol âfeti aldukça tenhâ koynuna
Sanırım ebrin girer mâh-ı şeb-ârâ koynuna
Bâkî (aldukça: alınca)

şeb-â-şeb: Geceden geceye.

Taksîr bende yoksa şeb-â-şeb miyân-ı yâr
Hamyâze-rîz-i şevkidir âgûşumun benim
Nâbî

şeb-be-şeb: Geceden geceye.

Derhem olursa kâkül-i cânân aceb değil
Olur tekellüfât çü meslûb şeb-be-leb
Nâbî
Bezminde şeb-be-şeb leb-i cânân lisân-ı aşk
Âteş-misâl olur mu sen âteşten olmasan
Yahya Kemal

şeb-bû(y): Şebboy çiçeği.

Şitâda sebze vü ezhârdan hâlî olur dağlar
Ne sünbül kaldı ne şeb-bû(y) hazâna erdi dağlar
İlhamî, Selimî (Sultan III. Selim)
Seyret beyâz feste o zülf-i muanberi
Şeb-bûyu gör ki berg-i semenden kabası
Nedim
Reng ü bû (y)da zülf-i cânâne müşâbih olmasa
Kim bakar gül-zâr-ı dehrin sünbül ü şeb-bûsuna
Fıtnat
Hanım

şeb-çerâg, şeb-çirâg: Gece parlayan yakut.

Efsaneye göre gâv-ı bahrî (su aygırı) denilen hayvan, gece bu parlak mücevheri beraberinde getirir ve onun ışığıyla otlarmış.

Daha sonra avcılar bu hayvanı korkutup mücevheri elinden almışlar. gecede güher-i şeb-çerâg doksan bin
Müzeyyin oldu nübüvvet kulağına fil-hâl
Necati Bey
Eğer dersen ki sâkî câm-ı meyden şeb-çerâgım var
Benim de şeb-çerâg-âsâ tenimde nice dâgım var
Hakanî
Fehîm-i meh-i zamîrem kim nukât-ı hatt-ı nazmım
Şeb-çerâg ettimşu’â’-ı mihr-i tab’ı rûşenimden
Fehim (Hoca Süleyman)

şeb-çerâg-ı dil: Gönlün parlak yakutu.

Demdir yanar remâd olamaz şeb-çerâg-ı dil
Demdir ki ayş u nûş ifnâ-yı tendeyiz
Yahya Kemal

şeb-çerâg-ı îmân’
İmanın parlak yakutu.

Şeb-bûları şeb-çerâg-ı îmân
Gül-berg-i hazânı cevher-i cân
Şeyh Galip

şeb-çerâg-ı lâ-nazîr: Benzersiz yakut.

Lücce-i takdîrde yek-dâne dürr ü şâh-vâr
Dûdmân-ı Mustafâ’dan şeb-çerâg-ı lâ-nazîr
Üsküdarlı Hakkı Bey

şeb-çerâg-ı mâh: Ayın gece parlayan ışığı.

Bir şem’dir kişûlesidirşeb-çerâg-ı mâh
Bir mâhtır ki lemâsıdır mihr-i tâb-dâr
Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

şeb-çerâg-âsâ: Şebçırağ gibi.

Eğer dersen ki sâkî câm-ı meyden şeb-çerâgım var
Benim de şeb-çerâg-âsâ tenimde nice dâgım var
Hakanî

şeb-dîz: 1. Gece renkli, muzlim, siyah. 2. Perviz’in kara yağız atı.

Ko bizi ömr-i dırâz ile baş yarıştıralım
Koşalım ol saç-ı Şebdîz’e eşk-ı Gülgûn’u
Necati Bey
Hüsrev-ı Cem-haşem-i devr-i zemân kim yaraşır
Na’l-ı Şeb-dîzi olursa meh-i tâbân-ı felek
Nef’î

şeb-dîz-i âh: Ah karanlığı.

Vâdî-i gamdan geçemez zülf ü haddin fikr ile
Âşıkın şeb-dîz-i dh u eşk-igül-gûnun salıp
Avnî (Sultan II. Mehmet)
Tan değil şeb-dîz-i âhım göğe çıkmak istese
Kılmağa cevlân semend-i çâbüke meydân gerek
Behiştî

şeb-dîz-i zülf: Saçın gece rengi (siyah saç).

Şeb-dîz-i zülfün almış idi hüsn öğdülin
Gül-gûn-ı subh sahn-ı semâda seçilmedin
İbni Kemâl
(ögdül: mükâfat, yarış ödülü)

şeb-efrûz: Gece ışık veren.

Gerçi şevk ehli geçer şem’-i şeb-efrûz ammâ
Şevk pervânededir ki oda yanar bâl ü peri
Bâkî

şeb-gerd: 1. Gece gezip dolaşan; bekçi 2. Ay.

Teşrîfn ümîdiyle senin ey meh-i şeb-gerd
Mânende-i halka kapıda kaldı kulaklar
Nâbî
Sâkî-i hûrşîd-ruh geh bedr etti geh hilâl
Bu gece iş astı sâgar mâh-ı şeb-gerd üstüne
Necati Bey
Etrâfta kalmayınca bir ferd
Hem-râhım olur hayâl-i şeb-gerd
Mehmet Akif

şeb-gerdelik: Gece dolaşması.

Nâkısadır sana şeb-gerdelik desem
Nâbî
Aceb bu sözden o mâh-ı tamâm alınmaz mı
Nâbî

şeb-gîr: 1. Gece uyumayan. 2. Sabah vakti. 3. Kervan.

Her sînede kim mihr ü mahabbet eseri var
Hoş nâle-i şeb-gîr ile âh-ı seheri var
Nizamî
Gûyâ ki nesîm-i âh-ı şeb-gîr
Etmiştir ogonce la’le te’sîr
Fehîm (Hoca Süleyman)

şeb-gûn: Gece renkli, kara.

Ne kadar zâhirî olsa şeb-gûn
Olur âyîne gibi sâde-derûn
Enderunlu Fazıl
Varırsan ey sabâ ol zülf-i şeb-gûna selâm eyle
Düşerse hem dil-i mahzûn u meftûna selâm söyle
vecdî

şeb-hâb: Gece uykusu.

Şeb-hâbe varma var ise çeşm-i basîretin
Kandîl ile müzeyyen olan nüh kıbâbe bak
Behiştî

şeb-hîz: Gece kalkan.

Yüzün görüp murâda ermek istersen komaz zülfeyn
Gurûba varmadan hûrşîd erişir menzile şeb-hîz
Figânî
Ebhâr u sevâildeki bî-hûde sadâlar
Vermez dil-i şeb-hîzime ârâm
Cenap Şahabeddin

şeb-hûn: Gece baskını.

Rehâ bulur mu o reh bulsa da
Horasan’a
Biter mi anda o şeb-hûn-ı bî-hirâsâne
abdülhak Hâmit

şeb-hûn-ı dil: Gönle yapılan gece baskını.

Hep siyeh-pûş oldular kasd-i şeb-hûn-i dile
Girdiler müjgânların bir cenge câdûlargibi
Nâilî

şeb-istân: 1. Yatak odası, harem dairesi. 2. Gece ibadet edilecek yer.

Zülf-i miskîn ki ruh-ı yâr ile tâbende durur
Şem’-ipür-nûr ile san buldu şeb-istân revnak
Avnî (Sultan II. Mehmet Fâtih)
Bir şeb-istândır devâtım hâme
Zengî hadîmi
Olşeb-istânın arûsu dil-sitânıdır sözüm
Nef’î
Hâl-i haddin mi bu ya sûhte pervâne midir
Kararıp düşmüş ola şem’-işeb-istân üzre
Rahmi şeb-istân-ı safâ: Eğlencenin yatak odası.

Gâhîce uyandıkça şeb-istân-ı safâda
Şol gece olan sohbet-i hem-vârı unutma
Esrar Dede

şeb-istân-ı sühan: Sözün harem dairesi.

Enverîi rüzgârım kim şeb-istân-ı sühan
Şem’-i fikr ile ziyâ-yı neyyir-i rahşân bulur
Nef’î

şeb-külâh: Gece başa giyilen külâh.

Sabâdan eyle hazer çıkma hâneden ey şem’
düzd her gece bir nice şeb-külâh kapar
Şeyhülislam Yahya

şeb-nem: Gece nemi, çiy
Ten-be-hâk-i acz olan şeb-nem gibi üftâdenin
Cümleden evvel yeten hurşîd olur imdâdına
Nâbî
Arız olmuştur diye gavgâ-yı bülbülden sadâ
Goncanın başına şeb-nem sürdügül-şendegül-âb
Behiştî

şeb-nem-i Amiri: Diyarbakır çiyi.

İntizârım sanadır subha dek ey mihr-i münîr
Berg-i hdtırda olan şeb-nem-ı Âmidgibi
Nailî şeb-nem-i nâ-çîz: Değersiz gece nemi.

Dest-gîr olmak kerîmin şdnıdır üftddeye
Ref’ eder bir şeb-nem-i nâ-çîzi yerden dftdb
Said Paşa (Diyarbekirli)

şeb-nem-i seher: Seher çiyi.

Füzûn gerek arak-ı şeb-nem-i seher ki henüz
Muâşırân-ı sâf-i soffa-i çemen mahmûr
Nâilî

şeb-pere: Yarasa.

Şeb-pere kadrini mihrin ne bilir ey Nâbî
Olma dil-gîri hilâfındaki bed-ahlâkın
Nâbî

şeb-reng: Gece renginde, kara renkli.

Hatt-ı şeb-rengi gelince o mehin gün yüzüne
Dedi uşşdka güzellik: Geceniz hayr olsun

şeb-reng-i gurâb: Karganın siyah rengi.

Görse ger bârika-i re’yini rü’yâda olur
Şu’le-i şem’-i seher şeh-per-i şeb-reng-i gurâb
Nef’î

şeb-rev: Gece giden; hırsız, harami.

Gevher-i güftdnnın kdn-ı müşterî-i müflisi
Kûçe-i esrdrının hûrşîd-i düzd-i şeb-revi
Nef’î
Şeb-rev ki hdb, gdlib ola bister istemez
Ateş ki subha kalmaya hdkister istemez
Nâbî

şeb-tâb: Ateşböceği.

Bu leyl-i muzlimi tenvîre yok mu bir küçük şeb-tdb
Sen ol, eyşu’le-i âhım, benim-çün bir hazîn mehtâb
Hüseyin Sîret

şeb-tâ-seher: Sabahtan geceye.

Subh-gdh-ı vuslatın şevkıne herşeb-td-seher
Dûd-ı dh ile göğe ağan dudlar hakkıçün
Behiştî

şeb-tâ-be-seher: Sabahtan geceye kadar.

Salavdtıyla olur gulguleler
Bdm-ı eflâkte şeb-tâ-be-seher
Hakanî
Bezm-ı Cemşîd’de devrân ki kadehlerle döner
Şevk şeb-tâ-be-seher raks-ı mükerrerle döner
Yahya Kemal
Gösterir her nigehimde bana bir nakş-ı diğer
Kederimden elem ü hüzn eyle şeb-tâ-be-seher
Enderunlu Vâsıf

şeb-zinde: Gece uyumayan.

Dâg-ı gamındır âşıka hâbı harâm eden
Güller çemende eyledi şeb-zinde bülbülü
Beliğ

şeb-zinde-dâr: 1. Gece uyumayıp ibadet eden. 2. Gece işle uğraşan. 3. Gece bekçisi.

Ruşen etsin zulmeti şeb-zinde-dârân-ı gamı
Mihr-i rûyun göster ey meh-pâre Allah aşkına
İshak Efendi
Şeb-zinde-dâr olalıdan mânend-i şeyh bülbül
Teshîr edip girdi şâh-ı güle murakka’
Behiştî

şeb-zinde-dâr-ı sohbet: Sohbetin şebzindedarı, sohbetle sabahlayan.

Aceb ne bezminde şeb-zinde-dâr-ı sohbet idin
Henüz nergis-i mestinde bû-yı hâb kokar
Nedim

şebâb: Ar. Gençlik, tazelik, civanlık.

Kanda kim cem’ ola câm u dil-ber ü aşk u şebâb
Anda
İblîsin ne hâcet mekrine idlâline
Nâbî
Bilinmez kadri mahmûr olmadıkça neşve-i câmın
Şebâb eyyâmının keyfiyyetin pîr-i dü-tâdan sor
Fıtnat
Hanım
Geçmede vakt-i şebâb ü gelmede eyyâm-ı şîb
Gitmede dilden safâ gözden cilâ eksilmede
bağdatlı Ruhi

şebâbet: Gençlik, tazelik.

Arız neden olmuş size bir vaz’-ı tabîî
Yâhut bu -şebâbetdenilen hâl-i rebiî
Abdülhak Hâmit
Şebâbet gitti de elden başımdan gitmiyor sevdâ
Tükendi tâkat ü tâbım mahabbet bitmiyor hâlâ
Şarkı güftesi. (Lâ)

şebâhet: Ar. Benzeme, benzeyiş.

Bir âfitâba bir ol meh-veşe nigâh ederiz
Şebâhet öyle ki fark ında iştibâh ederiz
Ziya Paşa

şebâne: Far. Geceye ait, geceyle ilgili.

Pür-nûr idi ziyâ-yı câm ile gece meclis
Komamış idi hâcetşem’e mey-işebâne
Şeyhülislam Yahya
Bu uzak lâne-i şebânede söz
Şimdi hâbîde-i sükûnet iken
Tevfik Fikret

şebân-gâh, şebân-geh: bk. şeb.

şebeh: bk. şibh.

şebîh: bk. şibh.

şecâat: Ar. Yiğitlik, yüreklilik, hamaset, kahramanlık.

Miyân-ıgüft ügûda bed-meniş îhdm eder kubhın
Şecâat arz ederken merd-ı Kıbtî sirkatin söyler
Koca Râgıp Paşa
Göreydi
Rüstem eğer kuvvet ü şecâatini
Olurdu sîne-ı Rüstem çü sîne-ı Sührâb
Nâbî
Hem sahâvette eder defter-ı Hâtem leri tayy
Hem şecâatte kılar hamle-ı Rüstemleri red
Nizamî

şecî’, şecîa: Cesur, yürekli. c. şüc’ân: şüc’ân’ “Şecî’ler, cesurlar.

Tavr-ı ef’âl ü tüvânında teşâbüh var iken
Saf-ı şüc’ân ile kassâb berâber gelemez
Nâbî
Nice gelip olmaya küffâra ol şüc’ân kim
Her birinin nuhbe-i efkârıdır i’lâ-yı dîn
Üsküdarlı Hakkı Bey

şecer, şecere: Ar. Ağaç. c. eşcâr, şecerât.

Sebz-pûş olup kıyâma turdular her bir şecer
Kıldılar secde huzûr-ı kalb ile kûh-sâra bak
Adlî (Sultan II. Bayezid) (tur-: kalkmak)
Sana mütâbaat için kıyâma durdu şecer
Rükû’a vardı sipihr ü sücûda indi cibâl
Necati Bey
Etmişti ol haberle şehâdet şecer şütür
Taşlardı davetinle hurûşân efendimiz
Faruk K. Timurtaş

şecer-i âh: Ah ağacı.

Şecer-i âhım ucunda açıluptur gûyâ
Nice benzer nazar et
Enverî gül-nâre kamer
enverî (açıluptur: açılmıştır) şecer-i âh-ı alev-berk-ı ciğer-rîşe: Ciğer püsküllü alev şimşeğinin ah ağacı.

Abyârî-i cünûn laht-ı dil etmiş kârın
Şecer-i âh-ı alev-berk-ı ciğer-rîşemizin
Nâilî

şecer-i meyve: Meyva ağacı.

Şecer-i meyve gibidir güzelim ehl-i kemâl
Dem-be-dem dest-i edânîden ona taş gelir
Taşlıcalı Yahya Bey

şecer-i Sidre vü Tûbâ: Tuba ve
Sidre ağacı.

Şecer-ı Sidre vü Tûbâ kadd-i dil-dâra göre
Serv-i âzâde göre misl-i sanevber ar’ar
Esrar Dede

şecer-i Tûr: Tur ağacı.

Bir tecellî idi
Mûsâ’ya da kim el verdi
Şecer-ı Tûr hemîşe
Yed-i beyzâ vermez
Koca Râgıp Paşa

şecere: 1. Silsile zinciri, soy ağacı, soy kütüğü. 2. Ağaç.

şecer-istân: Ağaçlık yer.

şecer-istân-ı kalb: Kalbin ağaçlık yeri.

Şecer-istân-ı kalb içinde revân
Olan hafî suların mûsikî-i nevmîdi
Ahmet Hâşim
eşcâr: Şecer’ler.

Dikti leşker-geh-i ezhâra sanevber tuğun
Haymeler kurdu yine sahn-ı çemende eşcâr
Bâkî
Şâh-ı eşcârı şikest eyler iken sadme-i bâd
Nâbî
eşcâr-ı bâg-ı himmet: Gayret bağının ağaçları.

Her yaneden ayağına altun ak ıp gelir
Eşcâr-ı bâg himmet umar cûy-bârdan
Bâkî
eşcâr-ı gayr-ı müsmire: Meyvesiz ağaçlar.

Elbette kad-hamîde olur nahl-i mîve-dâr
Eşcâr-ı gayr-ı müsmire eflâke ser çeker
Adlî (Sultan II. Bayezid)

şecî’, şecîa: bk. şecâat.

şedâid: bk. şiddet.

şedd: Ar. 1. Sıkı bağlama, sıkma, sertleştirme, pekleştirme. 2. Bütün gücüyle koşma.

Zikr ü fikri şedd ü tanzîm-i cünûd
Fikr ü zikri sedd ü tahkîm-i hudûd
Ziya Paşa

şedd-i rahl: Yola çıkma, yolcu olma.

Korku, lâkin, azmi te’yîd eylemek îcâb eder
Kurtulursun şedd-i rahl etmiş de gitmişsen eğer
Mehmet Akif

şedd-i rihâl: Hayvana semer vurmak; mec. bir yere süratle gitmek.

Nice ber-aks olacak halbuki âtîde bu hâl
Hasret-i vuslatınızla güç olur şedd-i rihâl
abdülhak Hâmit

şeddâd: Ar. Yemen’deki
Âd kavminin hükümdarı.

Bugünkü
Suriye’de olduğu rivayet edilen bu meşhur
İrem
Bağı, Şeddad yüzünden helak olmuştur.

Hud peygamber zamanında yaşadığı söylenen bu kişi, Hz. Hud’tan işittiği cennet tasviri ile Bâğ-ı İrem denilen bir bahçe ve içine de bir köşk yaptırmış.

Halkını burasının cennet olduğuna inandırmaya başlamış.

Ordusu ile bu yaptırdığı köşke giderken yolda helak olmuş ve
Bâğ-ı İrem de yok olmuştur.

Rişte-i dâm-ı meges-gîr-i anâkib gibidir
Bünye-işer’ine nisbetle binâ-yı
Şeddâd
Beliğ
Sadme-i idbâr ile berbâd olur hâtır-şiken
Kasr-ı istibdâdını mahsûd-ı Şeddâd etse de
Yenişehirli Avni

şedîd: bk. şiddet.

şefâat: Ar. Kabahatli bir kimse için bir kimse nezdinde ve bilhassa Allah katında af dilemek; af, yarlığama, bağışlama.

Ümmet-i merhûmeyi a’dâyagâlib olmağa
Kıl şefâat der-geh-ı Hak’tan ilâ yevmi’n-nüşûr
Adlî, Âdil (Sultan II. Mahmut)
Şefâat etsen eğer âsiyân ü küffârı
Yerinde yeller eser dûzahın kıyâmette

Senden şefâat isteyi Fârûk geldi kim
Göz yaşlarında derdi nümâyân efendimiz
Faruk K. Timurtaş

şefâat-i râygân: Pek bol şefaat.

Aceb bir mahşer-âşûbdur bismil-geh-i cânân
Şefâat-i râygân olmuş şefâat-hâh-ı nâ-peydâ
Leskofçalı Galip

şefâat-hâh: Şefaat isteyen. şefâaat-hâh-ı nâ-peydâ’
Görünmeyenden şefaat isteyen.

Aceb bir mahşer-âşûbdur bismil-geh-i cânân
Şefâat-i râygân olmuş şefâat-hâh-ı nâ-peydâ
Leskofçalı Galip

şefâat-kâr: Şefaatli.

Kerem-kâr u şefâat-kâr bir âlî peyam-berdir
Güler yüzlü şeker sözlü azîmü’l-kadr serverdir
Gülistan
Tercümesi

şefî’: Şefaat edici. c. şüfeâ.

Sehvine oldu sebep acz-i tabîî kulunun
Hem odur âlem-i ma’nîde şef kulunun
Şinasi
Âsiyâna rûz-ı mahşerde odur olan şef
Mustafa kân-ı kerem sâhib-emândır
Mustafa
Âdile Sultan
Hatîce mahremin oldu
Fâtıma kadrini bildi
Nisâlar şef oldu ey yüzü gül ü alnı mâh
Ümmî Sinan

şefîü’l-müznibîn: Hz. Muhammed (s. a. s.).

Merhabâ ey rahmeten li’l-âlemîn
Merhabâ sensin şefü’l-müznibtn
Süleyman
Çelebi

şâfi’: Şefaat eden, kabahatli, günahkâr bir kimse için araya girip yalvaran.

şâfi’-i ümmet: Ümmetin şefaat edeni.

Sarıldım dâmen-i ihsânına ey şâfi’-i ümmet
Dahîlek yâ
Muhammed hasta cânım bir devâ ister
Esad Erbilî

şefakat, şefkat, şafakat: Ar. Şefkat, acıyarak ve esirgeyerek sevme. c. eşfâk.

Tutalım sende şefkat yoğ imiş kâdir misin men’e
Gürûh-ı ehl-i dânişten zuhûr-ı lûtf-ı Mevlâ’yı
Nedim
Ahmed çeke cevrini ve lütfun göre ağyâr
Ey şefkati az şâh-ı cihân yandım elinden
Ahmet Paşa
Girdikte zîr-i hâke ederşefakati zuhûr
Ehl-i kerem mürüvvet eder yer garîbine
Hâletî (Azmizade)

şefik: Şefkatli, acıyıp esirgeyici.

Huzûr isterse
Vehbî bu sipihr-i kec-nihâd içre
Demesin kimseler gönlümce bir yâr-i şef olsun
Seyyit Vehbî
Mevlâ-yı şefîk idi latîme
Gûyâpeder idi her yetîme
Ziyâ Paşa

şefkat: Şefakat kelimesinin hafifletilmişi.

Dehen-i hançer-i ser-tîzini tîz etmektir
En büyük şefkati kurbânlara kassâbların
Sâbit
Tutalım sende şefkat yoğ imiş kâdir misin men’e
Gürûh-ı ehl-i dânişten zuhûr lûtf-ı Mevlâ’yı
Nedim

şefkat-endîş: Şefkati düşünen.

Hikem-âmûz u sühan-senc ü maârif-perver
Şefkat-endîşe, kerem-pîşe, dilîr ü akal

şefkat-nisâr: Şefkat dağıtan, şefkat saçan.

şefkat-nisâr-ı gurûr: Gururun şefkat saçanı.

Birinde hüsn-i tabîîşefkat-nisâr-i gurûr
Bedîa-zâr-i tecellîsi nûr-ı îcâdın
Tevûk
Fikret

şevkat-ver: Şevket sahibi.

Ey risâlet mülkünün şâhîn-şeh-i şefkat-veri
Ve ey nübüvvet tahtının sâhib-serîr ü serveri
Âdile Sultan

şefe, şife: Ar. Dudak.

Müddeî i’lâm-ı hâle etmeden şakk-ı şefe
Fehmedip kasd-ı derûnun lutfunu der-kâr eder
Enderunlu Vâsıf
(şakk-ı şefe: dudak açmak.)

şefeteyn: İki dudak.

Bîmâr-ı aşka cân verir ey cân lebin velî
Münkir sanır kim ol şefeteynin şifâsı yok
Nesimi şeffâf: Ar. Şeff “ötesi görünme”den; saydam, bir taraftan bakıldığı zaman öte tarafı görünen.

Gümüş renginde bir dîbâ biçmiş
Cedvel-ı Sîmîn
Velâkin hâre gibi mevci var şeffâf u nûrânî
Nedim
Fevkımda bağteten açılıp bir derin semâ
Şeffâf perde çekti ona bir nevîn seher
Recaizade Ekrem

şeffâf-ı mînâ: Mine şeffafı.

Mey-i gül-gûna revnak-bahş olurşeffâfî-i mînâ
Verir rengîn edâyı tab’-ı nâzük tâze mazmûna
Koca Râgıp Paşa

şeffâf-ı vassâf: Öven şeffaflık.

Cûy-i şeffâf-ı vassâfa girdi bütân
Oldu gûyâ penye şîşe mekân
Vâhid

şefî’: bk. şefâat.

şefîk: bk. şefakat.

şefkat: bk. şefakat.

şeft-âlû: Far. Bilinen meyve. mec. buse. öpücük.

Görse bir tâze fidân-veş hûb-rû
Derdi vermez mi aceb şeftâlû
Sünbülzade Vehbi
Firkatinde tan’ mı şeftâlû dilerse cân ü dil
Meyve-i bî-vakt ederler ârzû bîmârlar
Bâkî

şeh: bk. şâh.

şehâdet, şahâdet: Ar. 1. Şahitlik, tanıklık. 2. Bir şeyin doğruluğuna inanma. 3. İşaret, delalet. 4. “Eşhedü enlâ ilahe illallâh ve eşhedü enne
Muhammeden abdühü ve resulühü” demek. 5. Şehitlik, şehit olma. 6. Varlık âlemi, gözle görülen şeyler, varlıklar. c. şehâdât.

Etmişti ol haberle şehâdet şecer şütür
Taşlardı davetinle hurûşân efendimiz
Faruk K. Timurtaş
Alem-i gayb u şehâdet hep ona mekşûf ola
Cism ola âlem ona ol âleme rûh-ı revân
Gaybî
Dinmezse hani gamzesi maktûlünün ne tan
Kâfir elinde öldü şehâdet nişânıdır
Hamdullah Hamdi
Lûtfu o kadar ki lâ demek havfından
Etmez diline lafz-ı şehâdet cereyân
Nâbî

şâhid: 1. Şahit, tanık. 2. Senet yerine geçecek şekilde büyük bir eserden veya kimseden alınan örnek. c. şühûd,
Alâka eylemek aşk-ı Hudâ’dangayri zâiddir
Cemâl-ı Lâ-yezâle âşıkım Allah şâhiddir
Valihî şâhid-i âdil: Âdil şahit.

Da’vâya yeterşâhid-i âdil bu kasîde
İsbâta eğer lâzım ise mahzar-ı âlem
Nef’î

şâhid-i adl: Adalet şahidi.

Ahı dil-sûz ile eşk olmayıcak şâhid-i adl
Da’vî-i ışkı gider ma’nîsi yok tezvîrin
behiştî

şâhid-i endîşe: Endişe şahidi.

Oldu mi’mâr-ı hüner şâhid-i endîşem için
Böyle bir hâne-i dyîneye bünyâd-fgen
Nedim şâhid-i feyz-i aşk: Aşk feyzinin şahidi.

Sînem âyîne olup şâhid-i feyz-i aşka
Eylesin tab’ımı ilhâm-ı İlâhî te’yîd
Kâzım Paşa

şâhid-i gazab: Gazap şahidi.

Ehl-i aşkı şâhid-i gazabdan Allah saklasın
Bendeye hışm edici sultândan Allah saklasın
behiştî

şâhid-i gül: Gülün şahidi.

Şâhid-i gül bâğda çün giydi gül-gûn pîrehen
Düğmeler takındı ona zînet için gonceden
Avnî

şâhid-i hâl: Hâlin şahidi.

Hevâdan mevce gelmiş bahr-i derdim şâhid-i hâlim
Dil-ipür-ıztırâb ü nâle-i bî-i’tidâlimdir
Fuzuâ şâhid-i maksad: Maksat güzeli.

Şâhid-i maksad nevâ-yı çeng teg perde-nişîn
Sâgar-ı işret habâb-ı sâf-ı sahbâ teg nigûn
FumU şâhid-i zûr: Yalancı şahit.

Dünyâ ile sen sulh et bî-huccet ü bî-daââ
İsterse cihân halkı hep şâhid-i zûr oltun
Nâilî

şühûd: 1. Şâhid’ler. 2. Vücut bulma, görünme, var olma. 3. Görme.

Karîr-i rûşenî-i talâtinle çeşm-i şühûd
Bülend mertebe-i kudretinle pây-ı vücûd
Nevres-i Kadim
(çeşm-i şühûd: şahitlerin gözü)
Ömürlerdir gözüm yollarda hâlâ beklerim, hâlâ
Şühûd imkânı yok, coştukça halkından bu vâveylâ
Mehmet Akif
Olunca perde-ber-endâz nazara çeşm-i şühûd
Göründü âyîne-i dilde çehre-i maksûd
Sâmi

şühûd-ı nüsha-i sun’: Sanat nüshasının görünenleri.

Şühûd-ı nüsha-i sun’a nev-â-nev bulmayan kudret
Edip tazyî’-i evkâtın hikâyât-ı kühen söyler
Nâbî

şühûd-ı zâhir: Görünen şahitler.

Şühûd-ı zâhir ile olma
Nâbîyâ hursend
Fakat hulâsa-ı Kirdgâr o mudur
Nâbî

şühûd u eşhâd: Şehadet edenler ve görenler.

Mu’cize münkir için hüccet-ı Rabbânîdir
Seni a’lâ bilir ashâb-ı şühûd u eşhâd
Nâbî

şehîd: Din ve vatan uğrunda ölen kimse. c. şühedâ. Far. c. şehîdân.

Eşkim sahîfe-i ruh-ı cânâna düşmesin
Hûn-ı şehîd mushaf-ı Osmân’a düşmesin
Sâbit
Minnet
Hudâ’ya iki cihânda kılıp saîd
Nâm-ı şerifin eyledi hemgâzî hem şehîd
Bâkî
Dîn şehîd ister, âsmân kurbân
Her zemân, her tarafta kan, kan, kan!
Tevfik Fikret

şehîd-i aşk: Aşk şehidi.

Şehîd-i aşkın oldum lâle-zâr-ı dâgdır sînem
Çerâg-ı türbetimşem’-i mezârım varsa sendendir
Şeyh Galip

şehîd-i dem-hurûşân: Kan fışkıran şehit.

Bir şehîd-i dem-hurûşânım ki gûş-i cânıma
Rûh-ı Yahyâ’dan gelir âvâz-ı istihsân henüz
Muallim Naci

şehîd-i gamze-i yâr: Yârin yan bakışının şehidi.

Suç öldürende değil ölendedir derler
Şehîd-i gamze-i yârim aceb kimin suçudur
Pertev Efendi

şehîd-i hancer-i müjgân: Hançere benzeyen kirpiklerinin şehidi.

Ey kemân ebrû şehîd-i hancer-i müşgânınem
Bulmuşam feyz-i nazar senden senin kurbânınem
Fuzûlî

şehîd-i ışk: Aşk şehidi.

Makâbirdir kabağım kanlı eşkim içre merdümler
Şehîd-i ışk olanlardır yatar kanlı kefenlerle
enverî (kabak: içki kadehi)

şehîd-i müstemend: Zavallı şehit.

Hayâlî hâl-i ruhsârın gamından nâr-ı hicr ile Şehîd-i müstemend olmuş ciğer dağlayı dağlayı
Hayâlî Bey

şehıd-i sâha-i perhâş-ı derd-i aşk-ı bîrahm: Merhametsiz aşk derdinin savaş alanının şehidi.

Şehîd-i sâha-iperhâş-ı derd-i aşk-ı bî-rahmım
Asıldı tîğ-ı hûn-âlûd-ı âhım arş-ı a’lâya
Esrar Dede

şehîd-i tîğ-ı aşk-ı yâr: Yârin aşk kılıcının şehidi.

Şehîd-i tîg-ı aşk-ı yâr derse cümle-i âlem
Urup şemşîre dest ey gamze-i cellâd neylersin
Şeyhülislam Bahayî (Mehmet)

şehîd-i tîğ-ı kazâ: Kaza kılıcı şehidi.

Te’sîr-i sem’le eyledi
Sıddîk irtihâl
Oldu şehîd-i tîğ-ı kazâ âkıbet
Ömer
Ziyâ Paşa

şehîdân: Şehitler.

Komaz câm-ıgururu bezm-gâh-ı haşre dek elden
O mest-âne nigeh kim teşne-i hûn-i şehîdândır
Nedim
Bir aceb feyz-i mücerred var ki tîğ-ı gamzede
Sıklet-i tekfinden etmiş şehîdân insilâh
Memduh Paşa
Mesmûmen etti zât-ı Hasan
Adn’e intikâl
Mazlûmen oldu şâh-ı şehîdân bünde-ser
Ziyâ Paşa

şehîdân-ı gam: Gam şehitleri.

Sâye-bahş-ı vuslat ol uşşâk-ı mehcûr üstüne
Etti sansınlar şehîdân-ı gamın nûr üstüne
Ethem
Sakızlı

şehîd-i zî-hayât: Canlı şehit.

Ne şândır dîn yolunda
Hakk ‘a bezl-i cân edip durmak
Ne devlettir şehîd-i zî-hayât olmak bu dünyâda
Namık Kemâl

şehîdân-ı mahabbet: Aşk şehitleri.

Huld içre şehîdân-ı mahabbet ser-i kûyun
Seyretmeğe revzenler açar kâhlanndan
Nâm

şühedâ’
Şehitler.

Elde kılıç âftâb-ı hûn-bâr
Eyler şühedâyıgark-ı envâr
Şeyh Galip
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra fedâ
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan şühedâ
Mehmet Akif
Gölgemiz sırtını asrın ezer, edvâra yüküz; Şühedâmızla yerin kalbine hep mahkûküz
Midhat Cemal Kuntay
Neslindeki geçmiş şühedânın adedinden
Toprak utanır, belki rakamlar utanırken
Midhat Cemal Kuntay

şehâmet: Ar. 1. Zekâ ve akıllılıkla beraber olan cesaret, yiğitlik. 2. İran şahının unvanı.

Maâlî meyli hîç kalmaz, şehâmet büsbütün kalkar
Ne hâkimlik tanır artık, ne mahkûm olmadan
Mehmet Akif
Damarlarında şehâmet yüzerdi kan yerine
Yüreklerinde ölüm şevkı vardı cân yerine
Mehmet Akif
Ey muazzez melike-i hevesât
Zîr-i pâ-yi şehâmetinde hayât
Tevfik Fikret

şehd: Ar. 1. Bal. 2. Gümeç balı.

Şeh-bâz bakışlı âhûgözlü
Şîrîn hareketli şehd sözlü
Fuzûlî
Oldu nazmım şehdine ervâh-ı kudsîler meger
Şeh-perin ona meger-rân etti
Cibrîl-ı Emîn
Hayâlî Bey
Dil-berâşîrîn lebine cân verirsem ta’n değil
Kanda kim şehd ola lâ-büd meyl eder ona meges
Şâhî (Kanuni’nin oğlu Bayezit)

şehd-i la’l-i yâr: Yâr dudağının balı.

Zâhidâ dîdârsız cennet cahîm olsun bana
Şehd-i la’l-iyârsız
Kevser hamîm olsun bana
Zâti şehd-i leb: Bal dudak.

Taş deler âhım oku şehd-i lebin şevkinden
Ne ola zenbûr evine benzese beytü’l-hazenim
Fuzûlî

şehd-i lezîz: Lezzetli bal.

Şarâbı âb-ı hoş-güvâr, gıdası şîr ü şehd-i lezîz
Recaizade Ekrem

şehd-i musaffâ: Temiz bal.

Sirâyet eylemiş mektûba ladinden halâvet kim
Verir şehd-i musaffâ kîsenin mûm-ı girîbânı
Nâbî

şehd-i mükâfât: Mükâfat balı.

Dil-teng-i cevre şehd-i mükâfât eder zuhur
Tûtî kafes-nişîn iken eyler şeker zuhûr
Sâmi (Arpaeminizade Vakanüvis
Mustafa Bey)

şehd-i nevâziş: Gönül alma balı.

Sem’-i âzâra edip şehd-i nevâzişle ivaz
Hüner oldur sana zehr olana sen tirydk ol
Sâbit

şehd ü şekker: Bal ve şeker.

Şehd ü şekker ger yer isem sensiz ağudur cânıma
Çün cdnımın sensin dddı kanda bulam senden yiğrek
Yunus Emre

şehd-âb, şehd-âbe: Bal şerbeti.

Şıra de üzüm suyuna bem pekmeze dûşdb
Bal şehd denir şerbete şehd-dbe vü şehd-db
Sünbülzade Vehbi

şehd-âbe-i ümmîd: Ümidin bal şerbeti.

Beni şehd-dbe-i ümmîd ile şîrîn-kdm et
Nûş-ı zehr-dbe-i ye’s ile koma telh-mezdk
Yenişehirli Avni

şehd-kâm: Balına kavuşmuş.

Olsa eltâfinla ger nefs-i nebdtî şehd-kdm
İktibds eylerdi hanzal lezzet-i gül-şekkeri
Nedim

şehîk: Ar. Şehka “keskin çığlık”tan; Nefesi içeri alırken seslenme; hıçkırık.

Soluk alma.

Yine bir muztarib enîn-i hayât
Duyulur en küçük şehîkındanTevâk
Fikret
Dolaşır kdindt-ı nâimeyi
Bir umûmîşekîk-i tenhdî
Cenap Şahabeddin

şehka: Ar. Hıçkırık, keskin çığlık. c. şe-
hekât.

Çöllerde kalan bir küçücük makber-i bî-kes
Yollar bu muhîtdta kesik, şehkalı bir ses
Ahmet Hâşim

şehka-i bükâ: Ağlama hıçkırığı.

“Ben bir zavallıyım!.

” diye bir şehka-i bükd
İnlerken, artık inlememek, hem de en cesûr
En gür sesimle inlememek bir günâh olur
Tevfik Fikret

şehka-i seyyâl: Akan hıçkırık.

Yalnız bu derin gökte senin açtığın izler
Bir gizli gamın şehka-i seyyâlini gizler
ahmet Hâşim

şehlâ: Ar. 1. Elâ gözlü kadın. 2. Koyu mavi, ela.

Kûşe-i mihrdb tutmuştum reh-i zühd ü salâh
Koymadı öz hâlime ol nergis-i şehlâ beni
Fuzûlî
Şehlâ gözü gözetmeyeli oldu dil hardb
Vay ol imâretin ki alîl ola nâzın
Hüdai (Müezzin Hüdai-ı Atik)
Çeşm-i ruhsârını gördüm güle ra’nâ demedim
Gül-şenin nergis-i mahmûruna şehlâ demedim
behiştî

şehnâz: Türk müziğinin en eski hoş makamlarından biri.

Mutribâ sâzın dil-i uşşâka dem-sâz eyledin
Geh
Hicâz ettin makamı gâh
Şehnâz eyledin
Neccarzâde İstedikçe
Bûselikgerdâniyye
Evce doğru yükselir
Şehnâz eder

şehr: Ar. 1. Senenin on iki kısmından her
biri, ay. c. eşhür, şühûr. 2. Şehir, büyük belde. il.

Donanıp tâze arûsân gibi şehr ü bâzâr
Oldu âlem yine pür-zîb çü rûy-ı hûbân
Nedim
Mânend-ı Kays şöhre-i şehr olmak isteriz
Bî-nâm-ı ışk iken yine meftûn-ı şöhretiz
Rızayi
Geçmişim bâdeden aslâ dönüşüm yok içerim
Şeyh-i şehr içme diye bana verirse sevgend
Behiştî

şehr-i dârü’l-mülk-i adl: Adalet ülkesi (İstanbul) şehri.

Şehr-i dârü’l-mülk-i adlin seyr eden âriflere
Hıtta-i ma’mûre-i âlem dih-i vîrângelir
Bâkî

şehr-i felâket: Felaket ayı.

Şem’-i âhı diktik ey mâhım fenâ fânûsuna
Pâs-bân-ı mihnetiz şehr-i felâket bekleriz
Enven şehr-i hüsn: Güzellik şehri.

Görüp cîbimde nakd-i eşki oldu şehr-i hüsn içre
Metâ’-ı hande zîb-i çâr-sûy-ı zîr-i leb şimdi
Nâbî

şehr-i müstesnâ: Müstesna şehir.

Râgıb ındır şehr-i müstesnâları kim görünür
Dîde-i a’yân-ı Mısr’a
Yûsuf-ı zîbâ
Azîz
Behiştî

şehr-i Medine: Medine şehri.

Rehber-i cân edip aşkı diyerek kandadır âh
Mesken-ı Fahr-ı Cihân şehr-ı Medine âyâ
Âdile Sultan

şehr-i nûr: Nur şehri.

Âmid o şehr-i nûr öğünsün ile’l-ebed
Fazl ü faziletiyle bu necl-i bülendinin
Yahya Kemal

şehr-i Sıtanbul: İstanbul şehri.

Bu şehr-ı Stanbul ki bî-misl ü behddır
Bir sengine yek-pâre
Acem mülkü fedddır
Nedim

şehr-i vasl: Kavuşma şehri.

Şehr-i vaslın kal’asın top yıkmış idim bilmedim
Leşker-i hicrdna yüz verdim yanıldım bilmedim
Âhî

şühûr: Aylar.

Bu tdb-hânede bir lokma nân için hayfd
Bütün belâ ile geçmektedir sinin ü şühûr
Yenişehirli Avni

şehr-âşûb: Şehirde kargaşalık çıkarma.

Gözü yağmdcı şehr-dşûblarla çevresi dolmuş
Sanasın ortaya yıldızlar almış mâh-ı tâbânı
Hayâlî Bey

şehr-âyîn: Tören, merasim.

Her taraftan, Boğaz, o şehr-dyin
Mavi
Tunca’yla gür
Fırat akmış
Yahya Kemal

şehr-yâr, şehriyâr: Far. Padişah, hükümdar.

Aynıma almam bütün dünyâyı yârim olmasa
Şehri çoktan terkederdim şehr-yârim olmasa
Sehâbî
Doğrusu bu-durur ki bugün bâğ-ı adlde
Sen şâh-ı gülsün ey yüzü gül şehriyâr serv
Hayâlî Bey
Kazâ her kişverin ehline cem’iyyet murdd etse
Ona elbette bir ddnâ-yı kâmil şehriyâr eyşer
Fuzûlî

şehriyâr-ı fikr: Fikir padişahı.

Nerde olsam cilve-gdhım mevki’-i ta’zim olur
Şehriyâr-ı fikrimin her yerde bir evrengi var
Muallim Naci

şehriyâr-ı taht-ı dil: Gönül tahtının padişahı.

Ma’mûre-i mahabbetti yıktı tegâfülün
Ey şehriyâr-ı taht-ı dil ey pâdişâh-ı «âz
Nâilî

şehsüvâr: bk. şâh.

şehvet: Ar. 1. Aşırı istek. 2. Nefis. 3. Cinsel istek. c. şehevât.

Ger âdemidegaraz ekl ü şürb ü şehvet ise
Gerek cemi’-i ünâsı tasaddur ede sütûr
Hayâlî Bey
Heves-kârân eder ruhsâr-ı yâre nazra-i şehvet
Cenâbet şüst ü şûsu için döker dide-i terden
Nâbî
Ayıptır şehvete meyl ü niyyet
Ki odur haslet-i hayvâniyyet
Sünbülzade Vehbi

şeka, şeka: ’: Ar. 1. Rezalet, alçaklık. 2. Talihsizlik, bedbahtlık, sefalet
İltifât eylese erbâb-ı şekâya keremi
Süedâdan sayılırdı koca
Nemrûd-ı pelid
Kâzım Paşa
Fitne baş kaldıramaz haşre değin tâ o kadar
Etti kahrınla kazâ ehl-i şekâyı tahzir
Üsküdarlı Hakkı Bey

şekâvet: 1. Eşkıyalık, haydutluk. 2. Bedbahtlık, talihsizlik.

Dalmışam bahr-i şekâvet içre kârım seyyi’ât
Ya İlâhi sen hidâyet eyle bana ver necât
İkbalî, Meftunî (Sultan II. Mustafa)
Kimi tarik-ı saâdette tûşe-bahş-ı kerem
Kimi kemin-i şekâvette kûşe-gir-i kümûn
Yenişehirli Avni
Adım başında şekâvet adım başında kıtâl
Şenâatin ne kadar kanlı şekli varsa helâl
Mehmet Akif

şaki: 1. Bahtsız, fena hareketli, haylaz. 2. Haydut, yol kesen. c. eşkıyâ.

Bâğda müdhiklik edip goncayı handân eder
Bülbül-i şeydâ gibi yoktur cihânda bir şaki
Behiştî
Hâlâ yaşıyorsak kürenin orta çağında
Hakkın adı hançerse şakinin kuşağında
Midhat Cemal Kuntay
eşkıyâ: Şakî’ler, haydutlar, yol kesenler.

Eşkıyâ lutfunu zirâ unutur bir demde
Ehl-i dil böyle eder medhini ammâ tahrir
Nef’î
Selâmı nîze ucuyla verir bize şimdi
gamze oldu karîn-i eşkıyâya hayf hayf
Hâzık

şeker, şekker: Ar. >sükker’den Far. >şeker.

Nazımda “şekker” şeklinde de kullanılır.

Leblerinden şerm-sâr olalı
Mısr’ın şekeri
Gözlerimin çeşme-sârından hacîldir cûy-ı Nîl
Nizamî
Lûtf ile hâsid-i bed-hâha nedâmet gelmez
Telh olan mîveye şekkerle halâvetgelmez
Nâbî
Hâller şekker lebinde noktalardır hüsrevâ
Aks-i dendânın oluptur gûyiyâ dendâneler
Harîmî

şekker-i vasl: Kavuşma şekeri.

Şekker-i vaslına hicrân ağusun katma şehâ
Yoksa ol şerbet ile ey nice sultân ezilir
Necati Bey

şeker-âb: Dostluk arasına giren soğukluk, kırgınlık. (şekerle su uyuşmazlığı).

Olmadı hergiz o la’l-i nâ-yâb
Hîç kimseyle cihânda şeker-âb
Hakanî

şekker-âmîz: Şekerle karışık. leb ü dendânı şerh etmez
Nizâmî nazm ile Tâ ki şi’rin şekker-âmîz ü güher-rîz eylemez
nizami

şeker-bâr: Şeker saçan, şeker dağıtan.

Tebeesümle nigâhından hayâl ettim senin zâlini
Bize la’l-i şeker-bârıngüher göstermek istermiş
Nedim

şeker-gû: Tatlı söz söyleyen.

Ser sebze-i safâ diraht-ı âlû
Her meyvesi tûtî-işeker-gû
Şeyh Galip

şeker-güftâr: Tatlı sözlü, dilinden bal akan.

Leb-i şîrîni vasfında aceb rengîn gazel düştü
Okun bu şiri tûtî-i şeker-güftâra eğlensin
Bâkî
Dilimle uğradım kayda ben şu âlemde
Ne bülbül uğradı ne tûtî-i şeker-güftâr
Nedim

şeker-hâ: Şeker çiğneyen.

Ey mutrib-i cân-efzâ ey tûtî-i şekker-hâ
Lutf eyle nevâ-sâz ol yetmez mi bu istiğnâ
Esrar Dede

şeker-hâ-yı sühan: Tatlı söz söyleyen.

Ağzına almaz eğer kand-i mükerrer olsa
Lafz-ı hâyîde-i tûtî-i şeker-hâ-yı sühan
Sünbülzade Vehbi

şeker-hâb: Tatlı uyku, şekerleme.

Ey çeşm-i baht-ı meyl-i şeker-hâb tâ ki
Bîdâr ol ki rü’yet-i dîdâr vaktidir
Vâsık şeker-hand, şeker-hande: Sevgilinin tatlı tatlı gülüşü.

Bulmuş hayât-ı tâze şeker-hand şükrden
Olmuş nebât-rîz nebâtın dehenleri
Nâbî

şekker-hâne: Tatlı yapılan yer.

Iyâr-ı lezzet-i eş’âra noksângelmez ey Nâbî
Zebân-ı hâmeye oldukça şekker-hâne derlerse
Nâbî

şeker-istân: Şeker kamışı tarlası.

Hani bir şîrîn-sühan la’l-i şeker-bârıngibi
Kanda gördü tûtî bir âyîne ruhsârn gibi
Bâkî

şeker-nûş: Şeker içen.

La’l-i lebişu’le-işeker-nûş
Gül-ruhlar nev-bahâr-ıgül-pûş
Şeyh Galip

şeker-rîz: Şeker saçan.

Dil-zinde-i feyz-ı Şems-ı Tebrîz
Neypâre-i hâme-işeker-rîz
Şeyh Galip
Leblerinle gül şeker-rîz ol dil ü cân bezmine
Kandasın ey tûtî-i şîrîn-zebânım kandesin
İshak

şeker-şiken: Tatlı söz söyleyen (güzel).

Dehenin tûtî-i şekker-şiken olsa ne aceb
Leb-i şîrîn ü hat-ı sebz ona bâl ü perdir
Bâkî

şekkerîn: Şekerli, tatlı.

Pistândaki şîr-i şekkerîne
Fıtrat onu eylemiş fütâde
Muallim Naci

şekîb: Far. > şikîb’ten; sabır, tahammül, dayanma.

Cezbe-i hüsne nice tâkat getirsin ehl-i aşk
Bir nigâh-ı germe döymez bin cihân sabr u şekîb
Nef’î
Meyl-i şekîb ederdi dil-i bî-şekîbimiz
Kasd-ı firîb edeydi eğer dil-firîbimiz
Nâbî
Agâz-ı nâle etse ne ola cân-ı bî-şekîb
Oldu resîde mevsim-i feryâd-ı andelîb
Nahîfî

şekk, şek: Ar. Şübhe, zan, tereddüt. c. şükûk.

Birdir ol rûzî-resân-ı kâinât
Şekk eden tevhidine bulmaz necât
Kâzım Paşa
Ben rûze günü görsem ebrûsu hilâlini Îd olduğuna ol gün bir zerrece şekk gelmez
Behiştî
Vakt-i iftârda şimden sonra
Şekkimiz kalmadı sâatgeldi
Sâbit

şükûk: Şek’ler, şüpheler.

Pîşimde bu secde-gâh-ı tevhîd
Aklımda şükûk dilde ümîd
Abdülhak Hâmit

şekkerîn: Ç£v) bk. şeker.

şekl, şekil: Ar. 1. Şekil, kılık, biçim. 2. Plan, taslak. 3. Cins, nevi, çeşit. 4. Çehre. beniz. 5. ed. Manzumelerin mısra ve kafiye

sırasına göre aldığı biçim. 6. Kelime sonuna
gelerek birleşik kelimeler yapar. c. eşkâl.

Ne perisin ki dili hüsnüne pervâne kılıp
Ettin ol şekl ü şemâyili giriftâr beni
Ahmet Paşa
Mazhar-ı feyz-i ubûdiyyet olandır insân
Yoksa ma’nide kişi şekl ile insân olmaz
Leskofçalı Galip
Nefsini derk et ki oldur matlab-ı âsâr-ı sun’
Sanma hilkatten ki bu şekl ü şemâildir garaz
Namık Kemâl

şekl-i bahâr: Bahar şekli.

Gül-bergi berfe gark idüben nahl-bend-i bâd
Şekl-i bahâr bağladı eşcâr-ıgülsitân
Behiştî

şekl-i bedî’-sûret-i insân: İnsan sanatlı güzel şekil.

Şekl-i bedi’-sûret-i insâna kıl nazar
Esrâr-ı râz-nâme-ı Rahmân’a mahrem ol
Yenişehirli Avni

şekl-i çâr: Dört şekil.

Hüsnüne nev-hat lebin kim şekl-i çâr ebrû verir
Âşık ı öldürmeğe halvâ ile dârû verir
Behiştî

şekl-i ejder: Ejder şekli.

Ey peri gencine-i hüsnünde çeşm-i âdeme
Şekl-i ejder görünen her lahza bugisûgibi
Enverî

şekl-i garîb: Garip şekil.

Likâsıgüldürür mevtâyı bir şekl-i garîb ancak
Edâsı öldürür insânı ammâ bundadır hikmet
Hakanî

şekl-i girdâb: Girdap şekli.

Şekl-i girdâb gelir fikre yazarken târih
Sürdü yelken kürek a’dâyı
Kapudan Paşa
(1780)

sürûrî

şekl-i habâb: Su kabarcığı şeklinde.

La’l-i lebinden ey meh donmuşşarâbgöster
Tebhâleden de onda şekl-i habâb göster
Recaizade Ekrem

şekl-i hakîkat: Hakikat şekli.

Her safhada bir şekl-i hakîkat eder ibrâz
Her gün çevirir bir varaka makleb-i âlem
Ziyâ Paşa

şekl-i ham-ı ebrû-yı latîf: Güzel kaşının büklüm şekli.

Mihrâbda şekl-i ham-ı ebrû-yı latifin
Vâcib bu cihetten kamuya secde-i mihrâb
Fuzûlî

şekl-i insân: İnsan şekli.

Hamd o
Hallâk’a ki kıldı ihsân
Bir avuç toprağa şekl-i insân
Sünbülzade Vehbi

şekl-i irtisâm: Resmedilmiş şekil.

Bir mevci hisse vermek için şekl-i irtisâm
Seyreylerim bu levhayı artık ale’d-devâm
Tevfik Fikret

şekl-i izâr: Yanak şekli.

Belirir çehre-i zerdinde dimâhiddet
Nev-hilâl-i şafak âgûşa döner şekl-i izâr
Kemalzâde Ekrem Bey

şekl-i izâr-ı yâr: Yârin yanağının şekli.

Şekl-i izâr-ı yâr gibi nakş-ı dil-firib
Levh-i zamire yazmadı sûret-ger-i hayâl
Bâkî

şekl-i jâle: Jale, çiğ biçimi.

Eşk-i şâdi akıtır gül-zâre şekl-i jâlede
Dide-i bülbül olupgûyâ billûrin nâv-dân

şekl-i kamer: Ay şekli.

Ebr âhım na’lçen şekl-i kamer sâyen melek
Çarh kûyundur habâb-ı eşk-i çeşmim ahterân
enverî

şekl-i kefen: Kefen şekli.

Yârsiz gül-şen ölümdür bana gül şekl-i kefen
Sanırım bülbül ki şîven eyleyip ağlar imiş
Behiştî

şekl-i kemân: Keman şeklinde.

Kabza-i kudretine kavs-i kuzah şekl-i kemân
Destine nîze-ı Mirrîh felekte nâvek
Cinanî şekl-i mahûf: Korkunç şekil.

Hep sevgililer girmede bir şekl-i mahûfa
Eşkâl-i dehâ münkalib olmakta tuyûfa
Abdülhak Hâmit

şekl-i murakka’: Yamalı şekil.

Cisimsiz şekl-i murakka’dır ser-â-ser dağdan
Şimdilik âlemde bir köhne kabâya mâlikiz
Bâkî

şekl-i müdevver: Tekerlek şekli.

Ol kamer kim gün gibi şekl-i müdevver bağlamış
Lâle gibi ruhlarında la’l-i ahmer bağlamış
Hamdullah Hamdi

şekl-i nizâm: Nizam şekli.

Girdi bir şekl-i nizâma hey’et-i rûy-ı zemîn
Oldu şâmil âleme eltâf-ı Babbü’l-âlemîn
Ziya Paşa

şekl-i nizâr: Uygunsuz şekil.

Nedir bu feyz-i anâsır nedir bu mâhiyyât
Nedir bu cism-i mürekkeb nedir bu şekl-i nizâr
Ziyâ Paşa

şekl-i sakka: : Saka sureti.

Câmı içre göre tâ kimlere hem-zânûnsun
Şekl-i sakkâda gezer dîde-i giryân saf saf
Bâkî

şekl-i tedenni: Aşağılama şekli.

İsâbetsiz teâlî başka bir şekl-i tedennîdir
Felek, tenzîligâhî gösterir ıs’âd şeklinde
Şekip (Tokadizade)

şekl-i u’cûbe: Garip şekil.

Şekl-i u’cûbedir nihâd-ı hafif
Nakş-ı utrûfedir mezâk-ı latîfNâbî
eşkâl: Şekil’ler.

Sûretin tefrikası etmez eser ma’nâya
Olmaz eşkâl-i ibâretle müşekkel ma’nâ
Nâbî
Bir gül-şen-i vasfa etse âgâz
Eşkâlini evvel eyler ibrâz
Ziyâ Paşa
Eyler mi dil-i sâfı havâdis mütekeddir
Gelmez keder âyîneye eşkâl ü suverden
Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)
eşkâl-i dehâ: Deha şekilleri.

Hep sevgililer girmede bir şekl-i mahûfa
Eşkâl-i dehâ münkalib olmakta tuyûfa
Abdülhak Hâmit
eşkâl-i gûnâ-gûn: Türlü türlü şekiller.

Saht diller kahr ile her hizmete mu’tâd olur
Aheni eşkâl-igûnâ-gûna korlar nâr ile
Nüzhet (Rıdvan Paşazade Efendi)
eşkâl-i kıyâsât-ı umûr: İşlerin kıyaslama şekilleri.

Ne ola eşkâl-i kıyâsât-ı umûr olsa akîm
Alemin suğra vü kübrâsında nisbet kalmamış
Nâbî
eşkâl u suver: Şekil ve suretler.

Eyler mi dil-i sâfı havâdis mütekeddir
Gelmez keder âyîneye eşkâl ü suverden
Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)
bürrân-şekl: Keskin kılıç şeklinde.

Mihrini cânda görüp başıma kasd etdi felek
Eyleyip mâh-ı nevi hançer-i bürrân-şekl
Hayâlî Bey
hîzân-şekl: Kalkan şekil.

Tâb-ı kahrından ola cümle adû nâ-peydâ
Pertev-i mihr ericek jâle-i hîzân-şekil
Hayâlî Bey
(ericek: erince)

şeklen: Şekil olarak.

Şeklen gören ağyârin âdem diyemez cindir
Bed-lehçesi
İblîs’e her vechile yakındır
Behiştî

şekûr: bk. şükr.

şekvâ, şekve: Ar. Şikâyet, hoşnutsuzluk.

Cevr-i dehr ile olur bülbül
gurâba hem-nişîn
Yine şekvâyıgurâb eyler garâbet bundadır
Nev%
Fıtnat
Hanım (?) (Bâkî’nin arkadaşları arasındaki lakabı)
Cevr-i dehr ile olur bülbül gurâba hem-nişîn
Yine şekvâyı gurâb eyler garâbet bundadır
Fıtnat
Hanım
Olmasaydı kalemin çâk-i girîbânı eğer
Der idim kalmadı âlemde nişân-ı şekvâ
Nâbî
Tasdîi ko bî-hûde figân etme
Şekvânla dolsun mu yeter defter-i âlem
Neşâtî şekvâ-yı firak’
Ayrılıktan şikâyet eden.

Biz bülbül-i muhrik-dem-işekvâ-yı firâkız
Âteş kesilir geçse sabâ gül-şenimizden
Selimî, Tâlibî (Sultan II. Selim Sarı)

şekvâ-yı gam: Gam şikâyeti.

Bahs-i şekvâ-yı gamında yine biz hâmûşuz
Nâlemiz zemzeme-i çâk-i girîbân ise de
Namık Kemâl

şekvâ-yı har: Dikeni şikâyet etme.

Bir gonca sevdim eyledim ağyâr âlemi
Şekvâ-yı hâr eden de benim gül diken de
Enderunlu Vâsıf
, (Vâlihî-ı Kadim (Kurtzade Edirneli
Şeyh ?)

şekvâ-yı rûh-ı mecrûh: Yaralı ruhun şikâyeti.

Dinle şekvâ-yı rûh-ı mecruhu
Fakat incinme iktirâbımdan
Tevfik Fikret

şekvâ-eser: Şikâyetçi, şekva uyandıran.

Gelen sesler bütün şekvâ-eserdir
Çiçekler hep açılmış yârelerdir
Tevfik Fikret

şekve: Şikâyet.

Ol Süleymân’ın şekvei dîve salmış rüst-e-hîz
Bu Süleymân savleti küffârı etmiş târ-mâr
Fuzûlî
Şekvemiz var feleğin vaz’-ı galat-kârından
İstimâ’ et ki budur zâbıta-i mülke ehemm
Nâbî

şekve-i gam-ı hicran: Ayrılık üzüntüsünden şikâyet.

Yok hüsnü şekve-i gam-ı hicrân edenlerin
Hüsn-i mecâz şevkine efgân edenlerin
Nâbî

şekve-hân: Şikâyet eden.

Gamzeler her bir bakışta kasd-ı cân eylerse de
Şekve-hân olmam o ebrûlar rızâ mihrâbıdır
Muallim Naci

şekve-kâr: Şikâyet eden, sızıldayan. şekve-kâr-ı hayât’
Hayatın şikâyetçisi.

İki âciz kadîd-i lerzende
İki mat’ûn-ı şekve-kâr-ı hayâtTevfk
Fikret

şekve-rîz: Şikâyet saçan, sızıntı yayan.

şekve-rîz-i fütûr: Gevşeklik şikâyeti.

Hazîn nazarları etrâfa şekve-rîz-i fütûr
Fakat bu günkü gazâsiyle müftehir, mağrûr
Tevfik Fikret

şekve-tırâz: Şikâyet donatan. şekve-tırâz-ı gam-ı aşk: Aşk gamının şikâyetini donatma.

Geh hâme gibi şekve-tırâz-ı gam-ı aşkız
Geh nâle gibi hâme-i şekvâda nihânız
Neşati

şâkî: Şikâyet eden.

Sebeb hep kıllet-i iz’ân ü tab’-ı nâ-şinâsındır
Ki şâkî ola senden ehl ü nâ-ehlân ola şâkir
bağdatlı Ruhi

şikâyet: Yakınma, sızlanma, yakınma. c. şikâyât.

Dinle neyden kim hikâyet etmede
Ayrılıklardan şikâyet etmede
Nahifî
Kitâbı kâinât esrâr-ı hikmetle leb-â-lebdir
Şikâyet cehlden feryâd bî-idrâkliklerden
Nâbî
Kâse kâse zehr-i gam nûş eyledim aşkınla ben
Dest-i cevrinden neler çektim şikâyet olmasın
Nahifî
Esvât-ı arza karşı sen etmiştin i’tiyâd
Bess ü şikâayet etmeyi âlâm-ı sem’den
Cenap Şahabeddin
Düşmânlara ahbâbını zem oldu zarâfet
Dil-dârdan ağyâre şikâyet yeni çıktı
Ziyâ Paşa

şikâyet-i baht-ı siyâh: Kara bahttan şikâyet.

Kasdım hemân şikâyet-i baht-ı siyâhtır
Ey dûd-ı âh sen arada bir bahânesin
Nâbî

şikâyet-i sitem-i rûzigâr: Zamanın zulmünden olan şikâyet.

Hikâyet-i gam-ı hicrân-ı yârı mı diyelim
Şikâyet-i sitem-i rûzigârı mı diyelim
Ahmet Paşa

şikâyât: Şikâyetler.

Anlamazlar o tehevvür o şikâyât niçin
Dahl edenler sana feryâdı mübâhâtin için
Tevfik Fikret

şell: Ar. Çolaklık, elin, eğri oluşu.

Artım devlet ü ikbâlini günden güne Hak Hasmının eyleye hem destini şell pâyını leng
Üsküdarlı Hakkı Bey

şelâle, şellâle: Ar. Çağlayan, yüksek bir yerden dökülen su, şelâle. c. şelâlât.

şelâle-i giryân: Ağlayan, akan şelâle.

Ne isterim meselâ: Bî-hudûd bir meşcer
Fakat ağaçları hep ser-şikeste, hep uryân
İçinde bir derecik, bir şelâle-igiryân
Tevfık Fikret şem’: Ar. 1. Mum. 2. Balmumu. c. şümû’.

Bezm-i aşk-ı yârda sûzân olup mânend-işem’
Sûz-i dil arz eylerim giryân olup mânend-işem’
Nahifî
Fenâ bekâya mukâbil, adem vücûda redîf
Cihânyok olmada, mânend-işem’, var olalı
Hâmî (Hâmî-ı Amidî)
Aşk odu evvel düşer ma’şûka sonra âşıka
Şem’igör kim yanmadan yandırmadı pervâneyi

şem’-i âh: Ah mumu.

Şem’-i âhı diktik ey mâhım fenâ fânûsuna
Pâs-bân-ı mihnetiz şehr-i felâket bekleriz
Enverî

şem’-i ahterân: Yıldızların ışığı.

Hengâm-ı şeb ki küngüre-i kasr-ı âsümân
Zeyn olmuş idişu’lelenipşem’-i ahterân
Bâkî

şem’-i baht: Talih mumu.

Olmasınpüf-kerde yâ
Rab şem’-i bahtı bir zemân
Etmesin püf-kerde şem’-i ömrünü bâd-ı hazân

şem’-i bezm: Eğlence meclisinin mumu.

Subha dek giryân olup çün âh-ı âteş-nâk eder
Şem’-i bezmin handesi hep hande-i bî-hûdedir
Rızayi

şem’-i bezm-i yâr: Yârin eğlence meclisinin mumu.

Şem’-i bezm-i yâr olup sûzân ü giryân oldum âh
Reşk eder âlem çerâg-ı hâss-ı cânân oldum âh
Enderunlu Vâsıf

şem’-i bezm-ârâ: Meclisi süsleyen mum.

Bu bir serv ü yalın yüzlü güzeldir şem’-i bezm-ârâ
Yanar par par sana karşı serinde dûdu kâküldür
Zâti

şem’-i bezm-efrûz: Meclisi aydınlatan
mum.

Şem’-i bezm-efrûz olup sen gül gibi kıl handeler
Ben yanıp karşında derdim hâlim ağlayam sana
Lamiî Çelebi

şem’-i bezm-gâh: İşret meclisinin mumu.

Ger dilersen şem’ teggayret oduna yanmayan
Şâmlar ağyârşem’-i bezm-gâhı olmagıl
Fuzûlî

şem’-i bezm-i gam: Gam meclisinin
mumu.

Yıkıldı dil yitirdi cân özün akl oldu lâ-yakl
Ayağ üzre şeb-i hecrinde şem’-i bezm-i gam kaldı
behiştî

şem’-i cân: Can mumu.

Dil-ipür-zulmet içre seyr için dîdâr-ı ma’şûka
Fener-âsâ yanar aşk ile dildeşem’-i cânım var
Âdile Sultan

şem’-i cem’-ârâ: Toplanışı süsleyen mum.

Yalın yüzlü diye kükürd-veş üstüne pervâne
Eğerçişem’-i cem’-ârâ dahi bir dünkü oğlandır
behiştî

şem’-i cemâl: Güzellik mumu.

Eylemişşem’-i cemâlin âteş-efrûz-i hayâ
Ârız-ıpür-tâbın âb-ışu’le-âmiz eyleyen
Fehîm (Hoca Süleyman)

şem’-i cihân-efrûz: Cihanı aydınlatan mum.

Pertev-i ikbâl ile şem’-i cihân-efrûzsun
Zevk-ı dîdârındadır hasiyyet-i bâd-ı bahâr
Fuzûlî
Şerm-sâr etti yüzün lutfu gül-i nevrûzu
TaFatin kıldı hacilşem’-i cihân-efrûzu
Naami şem’-i derûn: İç ışığı.

Hasret-i dîdâr içindir
Âdile feryâdı hep
Nâr-ı aşkılayakıpşem’-i derûnu dağladım
Âdile Sultan

şem’-i encümen: Meclisin ışığı.

Nûr-ı sevdâ zulmet-i mâtemde eyler iltimâ’
Kûşe-gîr-i hecre şem’-i encümen bî-gânedir
İsmet (Müstecabizade)

şem’-i fikr: Fikir ışığı.

Enverîi rüzgârım kim şeb-istân-ı sühan
Şem’-ifikr ile ziyâ-yı neyyir-i rahşân bulur
Nef’î

şem’-i fürûzân: Parlak mum.

Midhat re’y-i münîrin kim ederse tahrîr
Tâb-ışevk-ı kaleminşem’-ifürûzânıngörün
Nâilî

şem’-i girîbân: Elbise yakasının parlaklığı.

Halâyık-ı subh-teg handân olup mihr-i cemâlinden
Dil-i sûzân ile devrinde ancak şem’-igirîbândır
Fuzûlî

şem’-i gül-pûş-ı cemâl: Güzelliği gülle örten mum.

Şem’-igül-pûş-ı cemâle bülbül-ipervâneyiz
Cân attık şu’le-i ruhsâra bir ben bir habâb
Esrar Dede

şem’-i hakîkat: Hakikat mumu.

Bir şem’-i hakîkat ki fürûzân ola dilde
Tûr üzre eder lem’a-i dîdâr temevvüc
Nâbî

şem’-i hâver: Doğu ışığı.

Kurs-ı mâh üstünde eyler hûşe-ı Pervîne ta’n
Şâm-ı zülfün kim düşüptürşem’-i hâver üstüne
nizami

şem’-i hâverî: Doğuya ait ışık.

Söndü çerâg-ı encümen-i bahs-i kâinât
Bilmem ne yüzle yanmadadır şem’-i hâverî
Üsküdarlı Hakkı Bey

şem’-i hidâyet: Hidayet ışığı.

Önünde şem’-i hidâyet delîl olursa sana
Serâir-i reh-i vahdet ayân olur giderek
Hâfız
Müşfik

şem’-i hüsn: Güzellik ışığı.

Demen ol şem’-i hüsne gayrlarla germ-ülfettir
Kiminle hem-dem olsun ne eylesin müştak-ı sohbettir
Nâilî

şem’-i ışkaşk mumu.

Yanar gam âteşinden dil zaîf u bî-mecâlem ben
Bu rûşendir kişem’-i ışka fânûs-ı hayâlem ben
behiştî

şem’-i ikbâl: Talih mumu.

Ne kadar encümen-efrûz ise şem’-i ikbâl
Bestedir târ-ı fetîlinde yine reng-i zalâm
Nâbî

şem’-i İlâhî: İlahî ışık.

Aşk bir şem’-ı İlâhî’dir benimpervânesi
Şevk bir zincirdir gönlüm onun dîvânesi
Şeyh Galip

şem’-i izâr: Yanağın ışığı.

Şem’-i izârı yârin gülde değilse peydâ
Bezm-i çemende bülbül pervânedir nedendir
behiştî

şem’-i kadr: Kıymet mumu.

Ey süllem-i urûcuna nüh pâye nüh felek
Ve ey şem’-i kadrine yedi seyyârepür-ziyâ
Hamdullah Hamdi

şem’-i kâfûrî: Kâfurî mum.

Gül-istânında şeb encümle sünbül-zâr-ı pür-şeb-nem
Şeb-istânında hûrşid-i seher bir şem’-i kâfûrî
Nef’î

şem’-i külbe-i ahzân: Hüzünler kulübesinin ışığı.

Ey Fuzûlî
âteş-i âh ile yandırdın beni
Gâlibâ sandın kişem’-i külbe-i ahzânınam
Fuzûlî

şem’-i kün-fekân: “olan oldu” ışığı. (Allah’ın ‘kün: ol’ emriyle bütün varlıkları yaratması)
Şol iki ruh ki şem’-i kün-fekândır
İki aydır ki gözümden nihândır
Nizami şem’-i maksûd: Kastedilen ışık.

Acizim şükrünü îfâda ki etti lûfn
Şem’-i maksûdumu âhir nefesimle iş’âl
Ziyâ Paşa

şem’-i meclis: Meclisin mumu.

Şem’-i meclisgerm olup öykündüğiyçünyüzüne
Astılar bâzârda sonra zebânın yaktılar
Ahmet Paşa
(öykün-: taklit etmek)

şem’-i meclis-ârâ: Meclisi süsleyen mum.

Gecepervânelerle bezmigermâ-germ idişem’in
Seher bakdım neşem’-i meclis-ârâ var nepervâne
Şeyhülislam Yahya

şem’-i meh: Ay ışığı.

Kubbe-i mînâda her şeb kim yana kandîl-i mâh
Zühre şem’-i meh çerâgıgöstereşem’-i ucâb
nizami

şem’-i mezâr: Mezar ışığı.

Bâd-ı ecel ki söndüre kandîl-i cânını
Başı ucunda bî-hûde şem’-i mezârayuf
Şeyh Galip

şem’-i minhâc-ı hakîkat: Hakikat yolunun W. Iztırâb-ı zulmet-i aşk-ı mecâzîden ne bâk
Şu’le-i dilşem’-i minhâc-ı hakikattir bana
Behçet

şem’-i mahabbet: Sevgi ışığı.

Tasâvîr ile tezyîn eylemiş sûret-ger-i hikmet
Döner şem’-i mahabbetle fenerdir halka-i tevhîd
Nâbî

şem’-i murassa: Kıymetli taşlarla süslü mum.

Muntazır her gece çarh-ı pür-kevâkible kamer
Yakmağa sahnında birşem’-i murassa’şem’-dân
Nef’î

şem’-i münevver: Parlak ışık.

İzzetim şem’-i münevver tâli’im azm-i kavî
Devletim hükm-i revân ayşım evi ma’mûr idi
Fuzûlî

şem’-i ruh: Yanağının mumu (parlaklığı).

Her gece şem’-i ruhun yâdına âh eyleyicek
Âhım odu sanemâ kubbe-i eflâke düşer
Cem Sultan
BürkaHgötür ey şems ü kamer çehreli halkı
Pervâne kimişem’-i ruhun nârınayandır
Nesimi şem’-i ruh-ı dil-ber: Sevgilinin yanağının ışığı.

Dilşem’-i ruh-ı dil-berepervânedir ammâ
Âvâre-i pîrâhen-i fânûs değildir
Nâilî

şem’-i ruhsâr: Yanak ışığı.

Yine hâb-âlûde ancak çeşm-i hûn-hârın senin
Hangi bezmi etti rûşenşem’-i ruhsârın senin
Zâti
Zâhidâ zulmette kaldın zühdü terk et ışka gel
Şem’-i ruhsârın habîbim reh-nümâ etsin sana
behiştî

şem’-i rûşen: Parlak ışık.

Mağzı görünürdü üstühândan
Fânusta sankişem’-i rûşen
Nâbî

şem’-i rûy: (Sevgilinin muma benzeyen) yüzünün ışığı.

Şem’-i rûyun tâbı horşîd-i kıyâmetpertevi
Hokka-i la’lin sözü hâb-ı adem efiânesi
Fuzûlî
Şem’-i rûyun âftâb-ı âlem-ârâdır senin
Nûr-ı Hak hurşîd-i ruhsârında peydâdır senin
Fuzûlî

şem’-i rûy-ı cânân: Sevgilinin yüzünün mumu.

Yanıp mânende-ipervâne buşem’-i rûy-ı cânâna
Çerâg-ı dilde rûşen âftâb-ı âlem-ârâdır
Âdile Sultan

şem’-i ser-endâz: Korkusuz ışık.

Uşşâk gibi tanlanmanız gülse dem-â-dem
Mikrâz-ı belâdan geceler şem’-i ser-endâz
Lamiî Çelebi (tanlan-: şaşılmak)

şem’-i sûzân: Yanan mum.

Şem’-i sûzâna su dökse nâle vü zârî kılar
Ne ola peykânın ucundan inlese sûzân gönül
İbni Kemâl

şem’-i şâm-ı fürkat: Ayrılık gecesinin mumu.

Şem’-işâm-ı fürkatem subh-ı visâli neylerem
Tapmışam yanmakta bir hâl özge hâli neylerim
Fuzûlî

şem’-i şâm-efrûz: Geceyi aydınlatan mum.

Ne âşık dosttur görşem’-işâm-efrûzu kim dâim
Berây-ı hâtır-ı pervâne sûzân gösterir kendin
Nâbî

şem’-i şarâb: Şarabın parlaklığı.

Dil mest-igam bir âşık-ı hâne-harâbdır
Laht-ı ciğer onagül-işem’-i şarâbtır
Esrar Dede

şem’-i şeb-i hasret: Hasret gecesinin mumu.

Şem’-işeb-i hasrettir sînemdegamın dâgı
Kılmaz onu tâbende illâ ki yürek yağı
Behiştî

şem’-i şeb-ârâ: Geceyi süsleyen mum.

Bülbül bilir ol gonce-i ra’nâ kimi görse
Pervâne sanır şem’-i şeb-ârâ kimi görse
Nâbî

şem’-i şeb-ârâ-veş: Geceyi süsleyen(aydınlatan) mum gibi.

Yakar ehl-i dilin şem’-işeb-ârâ-veş ciğerhânın
Çerâg-ı bezm-i nâ-dâna yanar pervânedir dünyâ
Haşmet

şem’-i şeb-istân: Yatak odasının mumu.

Hâl-i haddin mi bu ya sûhte pervâne midir
Kararıp düşmüş ola şem’-i şeb-istân üzre
Rahmi
Gündüz ağyâr iledir diye elinden yârin
Yandı yakıldı bize şem’-i şeb-istân bugece
Enverî şem’-i şeb-istân-ı belâ: Belânın yatak odası mumu.

Bir şem’-i şeb-istân-ı belâyem ki değil kem
Tâ ben diriyem sûz-ı dil ü eşk-i revânım
Fuzûlî

şem’-i şu’le-dâr: Parlak mum.

Komazpertev-fürûz-ı câhı âh-ı inkisâr âhir
Ederpüf-kerdeşem’-işu’le-dârı rûzgâr âhir
haşmet

şem’-i tâbân: Parlak güneş.

Niçe döysün eşk-i çeşmim şubesini insâf et
Niçe bir etse gerek bir şem’-i tâbân ile bahs
behiştî (döy-: dayanmak, tahammül etmek)

şem’-i tâb-dâr: Parlak mum.

Benim o şifte pervâne bezm-i hüsn-i ruhunda
Geh ıztırâba düşer şem’-i tâb-dâr görünce
Nedim-ı Kadim

şem’-i Tûr: Tur dağının ışığı.

Ol reh-revâne ki
Hızr ü Kelim bedrekadır
Fürûğ-ı âh yeter şem’-ı Tûr’u neylerşer
Nâilî

şem’-i ucâb: Gülünç ışık.

Kubbe-i minâda her şeb kim yana kandil-i mâh
Zühre şem’-i meh çerâgıgöstere şem’-i ucâb
Nizamî

şem’-i ümmîd-i rakibânRakiplerin ümit mumu.

Meclis-i ağyâra olma pertev-endâz-ı visâl
Şem’-i ümmid-i rakibânı fürûzân eyleme
Nâbî

şem’-i vasl: Kavuşma mumu.

Nâr-ı aşk ile yanıp yakıldılar dil-dâr için
Şem’-i vasla yanmağı öğrendilerpervâneden
Sezayî (Hasan)

şem’-i vuslat: Kavuşma ışığı.

Seninpervâne-i hicrânınım sen şem’-i vuslatsın
Be-her-şeb hâhiş-i bûs u kenârım varsa sendendir
Şeyh Galip

şem’-i zât-ı kibriyâ: Büyük kişilerin ışığı.

Şem’-i zât-ı kibriyâpervânesidir bu gönül
Feyz-i esrâr-ı Hudâ kâşânesidir bu gönül
Necip (Sultan III. Ahmet)

şem’-i ziyâ-güster: Işık saçan mum.

Ehl-i sûzişgülse de vâreste olmaz giryeden
Baksana şem’-i ziyâ-güster hem ağlar, hem güler
Edhem
Pertev Paşa

şümû’: Şem’ler, mumlar. şümû’-ı baht: Talih mumları.

Nik-bahtân ki bulur cevf-i sadefte dürr-i pâk
Şümû’-ı bahtla biz katre-i bârân buluruz
Nâbî

şem’a: Mumlu fitil, muma batırılmış fitil.

Dili deryâ-yı nûra gûta-zen kıl

şem’a şubesinden prehen kıl
Atâyî (Nevizade Atâullah)
Re’yi bir mertebet rûşen ki yazarken vasfın
Şem’agâlibgörünürşube-i nevk-i aklâm
Nef’î
Hayâl-i şem’-i ruhsârın ko yansın hâne-i dilde
Perin ol şem’a yakıp şevk ilepervâneler dönsün
Bâkî

şem’-dân, şem’a-dân: Ar. Far. b. i. Şamdan, mumluk.

Tâ şâm-ı âftâb-ı cihân-tâbı subh-dem
Devrân ufukta göstere bir sim şem’-dân
Bâkî
Serir-i devletidir cilve-gâh-ı rif’atidir
Zebân-ı şekve nedenşem’a şem’a-dânlardan
Nâbî
İzârınşem’inin hûrşid-i zerrinşem’-dânıdır
Melek pervânen olmağa edinmiştir per ü bâli
Behiştî

şem’-gerdelikMuma alışmışlık.

Nâkısadır sana şeb-gerdelik desem
Nâbî
Aceb bu sözden o mâh-ı tamâm alınmaz mı
Nâbî

şem’-veş: Mum gibi.

Şem’-veş yansa yakılsa ağlasa
Ruhi ne gam
Sûz-i aşka olmasın kimse giriftâr ey gönül
bağdatlı Ruhi

şem’a: bk. şem’

şemâil: Ar. >Şemîle’den; şimâl’in çokluğu.

Huylar, tabiatler, ahlaklar.

Şitâb edince döner ejderhâ-yı perrâne
Girerşemâil-i hûbâne cilve-i hengâmı
Nef’î
İns ü peri ne olur kim hûr u melekte yoktur
Bu hüsn ü bu letâfet bu şekl ü bu şemâil
Nizamî
Fenâ, fenâ kadınım ben!.

Bakınşemâilime!
Kadınlık olmada gâlib bütün hasâilime
Abdülhak Hâmit

şemâil-i hûbân: Güzellerin huyları.

Şitâb edince döner ejdehâ-yı perrâna
Girer şemâil-i hûbâna cilve hengâmı
Nef’î

şemâtet, şemâte: Ar. Şamata, gürültü, patırtı.

şemâtet-hîz: Düşmanın felaketine sevinen.

Şemâtet-hîz a’dâ, ta’ziyet-fermây ihvândır
Mükedder de olursan kendini gamdan berî göster
Râşit (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

şem’-dân: bk. şem’.

şemîm: bk. şemm.

şemle: Ar. Şeml’den; Arapların baş örtüsü, kıldan yapılmış örtü, sarık.

Kimi sâyis kimisidir akkâm
Sarınıp şemle bürünmüş ihrâm
Sünbülzade Vehbi

şemm: Ar. Koklama, koklanma, koku
alma.

Açılmış gayre ben bûy-ı cefâ şemm eyledim anda
Ne ola bülbül-veş etsem ol gül-i handândan feryâd Akif
Paşa

şemm-i pistân: Memenin kokusu.

Değişmezsem ne ola gül-bûs-ı la’le şemm-i pistân
Turuncu bâğ-ı hüsnün ey dil a’lâdır kirâsından
Enderunlu Vâsıf

şemme 1. Bir kere koklama. 2. Çok küçük şey.

Eğer bir şemme alsa turtasından bâd-ı ferverdîn
Eder kevn ü mekânı gark o demde rûh u reyhâne
Üsküdarlı Hakkı Bey
Safâ-yı cân ü dil bir şemmedir bûy-ı nesîmimden
Hayât-ı câvidân bir reşhadır âb-ı revânımdan
Palaslı
Galip

şemme-i âzâr: Mart ayının kokusu.

Oldu devrinde hevâ mahbûs-ı zindân-ı habâb
Gâlibâ görmüş hevâdan şemme-i âzâr gül
FuzûH şemme-i bûy: Koku koklama.

Sünbülünden sanemâ şemme-i bûy almağ için
Misk sevdâya düşüp külbe-i attâra gider
Ahmet Paşa

şemme-i esrâr-ı ışk: Aşk sırlarının kokusu.

Şemme-i esrâr-ı ışkımdan kime şerh eylesem
Hayretîi vâlih ü şeydâ gibi hayrân olur
Hayretî

şemme-i hâl-i dil: Gönül hâlinden bir parça.

Fuzûlî’den mizâcın münharifgördüm bu gün yârin
Meğer fırsat bulup bir şemme-i hâl-i dil beyân etmiş
Fuzûlî

şemme-i lutf: Lütuf kokusu.

Ne izzet buldu ise şemme-i lutfunla bulmuştur
Bu gül-zârın eğer verdi eğer nesrin ü reyhânı
Şeyhülislam Yahya

şemme-i noksân: Pek az kusur.

Gelmez kişinin rütbesine şemme-i noksân
Mâlen, bedenen etmede ahbâbına hidmet
Sâkıb
Dede

şemme-i türâb: Toprak kokusu.

Girdâblar açar önüme bir derin serâb
Ruhum sehâbelerden alır şemme-i türâb
Tevfik Fikret

şemme-i vefâ: Vefanın çok azı.

Gehî hayâl-iyâr ile semâya eyler idilâ
Koşar koşar peyinde cân-küşâ-yı şemme-i vefâ
Kemalzâde Ekrem Bey

şemme-i zülf: Saçın kokusu.

Şemme-i zülfünle meşâmın dilin
Gâliye-sâ eylemedin öyle mi
Ahmet Paşa

şemîm: Güzel koku.

Nefha-i kâm ü şemîm kâm-ı dil-i mevkûfdur
Zülf-i anber-bârına, gîsû-yı müşg-efşâne
Nâili
Ale’d-devâm ola ol buk’a-i mübârekenin
Gubârı nâfe-i şemîm ü hevâsı gâliye-süd
Sâbit

şemîm-i adl: Adalet kokusu.

Alem şemîm-i adlin ile doldu şöyle kim
Oldu felek şemâme-i sîmîn-i zer-nigâr
Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)

şemîm-i çîn-i zülf: Saç büklümünün kokusu.

Şemîm-i çîn-i zülfünden o yârin hisse-dâr olmuş
Sabânın lutfunu her cânibe neşr etmede sünbül
Şeyhülislam Yahya

şemîm-i gîsû: Saç kokusu.

Seherden eyledi yağma şemîm-igîsüsun
Nesim bir dahi uğrar mı bu diydregöre
Nedim şemîm-i hazânSonbahar kokusu.

Şu gül-şenin saçılır girye ibtisdmından
Gelir şemîm-i hazân nefha-i bahdnndan
Kemalzâde Ekrem Bey

şemîm-i kâkül: Kâkül kokusu.

Şemîm-i kâkülün anmış nesimgül-şende
Demiş ki sünbüle sende emânet olsun bu
Figânî

şemîm-i kâkül-i cânân: Sevgilinin kâkülünün kokusu.

Şemîm-i kâkül-i cânânıgezdirip yer yer
Eserdi cânlara cânlar katan nesîm-i sabâ
Halil
Nihat
Boztepe

şemîm-i mey-i tevhîd: Tevhit şarabının kokusu.

Şâbâş şemîm-i mey-i tevhîdi duyarsan
Kîmyâ-yı saâdet sana hüsrân-ı harâbât
Esrar Dede

şemîm-i nâfe: Misk kokusu.

Şemîm-i nâfeye dâir sabâda var bir eser
Aceb o âhû-yı nâzende kâkülün mü tarar

şemîm-i sühan: Sözün güzel kokusu.

A’dâya medâr-ı kalemim reşha-i semmdir
Ahbâba şemîm-i sühanım nükhet-i cândır
Nef’î

şemîm-i sünbül: Sünbülün kokusu.

Şemîm-i sünbülüne kanda öykünür nâfe
Benefş-i ter gibi olmaya müşg-i huşk-mizâc
Hamdullah Hamdi
(kanda: nerede; öykün-: taklit etmek) şemîm-i vatanVatan kokusu.

Duymaktayım şemîm-i vatan şimdi yerde ben
Buldum hele mezârımı Allah’a gitmeden
Kemalzâde Ekrem Bey

şemîm-i vefâ: Vefa kokusu.

Ey bî-vefâ
Kemâl’e şemîm-i vefâ yeter
Bir haylî mısrâHnda kalan bûy-i kâkülün
Yahya Kemal

şemîm-i zülf: Saçın kokusu.

Şemîm-i zülfüne âmâdedir meşâm-ı ümîd
Ne gûne cünbişi var rüzgârdan ne haber
Nâbî

şemîm-i zülf-i cânânSevgilinin saçının güzel kokusu.

Şemîm-i zülf-i cânânı güzel vasfeyledin
Fıtnat
Meğer taktîr olunmuştur midâdın büy-ı sünbülden
Fıtnat
Hanım

şemmâme, şemmâmet: 1. Hoş koku. 2. Yenilmeyen fakat hoş kokusu olan bir cins kavun.

şemmâmet-i anber: Amber kokusu.

Nesîm-i hulku vezân olsa bir çemen-zâra
Edip türâbını reşk-işemmâmet-i anber
Nedim şemmâme-i seherSeherin hoş kokusu.

Feyz-i şeb-i kîmyâ-eserden
Te’sîr-i şemmâme-i seherden
Fuzûlî

şemmâme: bk. şemm.

şems: Ar. 1. Güneş. 2. Hz. Mevlana’nın arkadaşı, Şems-ı Tebrizî. c. şümûs.

Pü-bürehne çâk-sîne merd-i rüsvâyîleriz
Şems’ten yaktık çerâg-ı aşkı
Mevlâyî eriz
Aşkî
Gâlib
Cenâb-ı Şems’ten almış nefes meğer
Erdi amüd-ı subha dem-i subh-gâh-ı ney
Şeyh Galip
Bir reng-i vefâ var mı nazar kıl şu sipihrin
Ne leyl ü nehârında ne şems ü kamerinde
Ziya Paşa

şems-i asr: Asrın
Şems’i.

Şems-i asr idi asırda şemsin
Zıll-i memdüd olur zemân-ı kasîr

şems-i aşk: Aşk güneşi.

Şems-i aşka kul olalı âlem-i tevhîdde
El yuduk ağyârdan ser-çeşme-i hurşîdde
Esrar Dede

şems-i bâriz: Görünen güneş.

Dikkat aşka, nigâh kalbe muhtâc olsa da
Şems-i bârizden güzeldir hüsn-i mestürun senin
Kemalzâde Ekrem Bey

şems-i cemâlGüzellik güneşi.

Âsüdeyiz bu kevnde hünkâr-ı ekberin
Şems-i cemâli üstümüze sâye-bânken
Esrar Dede

şems-i duhâ: Öğle vaktinin güneşi.

Ahd-i çemeni memlekete mevsim-i nev-rüz
Re’y-i felek-i saltanata şems-i duhâdır
Nef’î

şems-i dülbend: Tülbent güneşi.

Ser-i serv üzre gördükçe gönül mihr-i cihân-tâbı
Sanır kim kaddin üstünde göründü şems-i dülbendin
behiştî

şems-i felek: Feleğingüneşi.

Zer-bâft döşer şems-i felek râhına zîrâ
Nûr olsa yeridir tapuna zînet-i meydân
behiştî (tapu: huzur)

şems-i hakîkat: Hakikat güneşi.

Görünmüyor bize şems-i hakikatin nûru
Fakat sehâb-ı ayândır nikâb şeklinde
Abdülhak Hâmit

şems-i hüveydâ: Apaçık bir güneş.

Zâtiyâ hiç zevâl ermez ona zerre kadar
Dide-i cân ile bir şems-i hüveydâ gördüm
Zâti şems-i hakîkat: Hakikat güneşi.

Görünmüyor bize şems-i hakikatin nûru
Fakat sehâb-ı ayândır nikâb şeklinde
Abdülhak Hâmit

şems-i münîr-i ufk-ı devlet: Talih ufkunun parlak güneşi.

Odur ol şems-i münir-i ufk-ı devlet kim
Görmedi mislini çarh eyleyeli nasb-ı hiyem
Nâbî

şems-i ömr: Ömür güneşi.

Şems-i ömr oldu
Nizâmi ufk-ı mevte karib
Ah kim ermedi firkat şebine rûz henüz
Nizami şems-i rahşân: Parlak güneş.

Meh-çe-i bârigeh-i rif’at-i mahsûd-ı kamer
Râyet-i nusreti reşk-âver-işems-i rahşân
Şinasi şems-i rûy: Yüzün parlaklığı.

Şeş-cihetten seyr edip mevc-i bihâr feyzini
Şems-i rûyundanyana tâb-ı nigâh eyler semâ’
Esrar Dede

şems-i tâbân: Parlak güneş.

Yüzüne baktım cihân oldu karanu bir dahi
Dide açıp şems-i tâbâna mukâbil olmazam
behiştî (karanu: karanlık)

şems-i tâk-ı felek: Felek künbetinin güneşi.

Sarây-ı devletine şemse şems-i tâk-ı felek
Makâm-ı işretine cûy câm-ı Cem salsâl
Nizamî

şems-i Tebrîzî: Hz. Mevlana’nın mürşidi.

Ne ola rûşen kelâmımla amel etmezse
Rûm ehli
Acem mezhebsiz olduğu ne kaygu
Şems-ı Tebrizi
behiştî

şems-i vasl: Kavuşma güneşi.

Şems-i vaslınla münevver eyle kalbi hânesin
Aşkın olsun yâ
İlâhi dâimâ mihmân ona
Nuri

şems-âsâ: Güneş gibi.

Şems-âsâ pertevinden âlem olmuş pür-ziyâ
Ol cemâlin nûrudur hep dilde olan rû-nümâ
Âdile Sultan

şümûs: Şems’ler.

Rengin nefehât ü nagamât ile bu gül-şen
Ecrâm u şümûsuyle şu füshat-geh-i rûşen
İsmail Safa

şümûs-ı garam: Sevda güneşleri.

Senin yerinde olsaydım bütün şümûs-ı garam
Zebûn ü bi-ârâm
Dönerdi piş-i igtirânmda
Tevfık Fikret

şümûs-ı irfân: İrfan güneşleri.

Arşında kemâl-i kudretinden
Perrân oluyor şümûs-ı irfân
Kemalzâde Ekrem Bey

şemse: 1. Güneş şeklinde yapılan işleme resim. 2. Yazma kitapların başına yapılan süs.

Sarây-ı devletine şemse şems-i tâk-ı felek
Makâm-ı işretine cûy câm-ı Cem salsâl
Nizamî

şemse-i cild: Cilt süsü.

Hüsn-i ma’şûka olur sinedeki dâg delil
Şemse-i cild eder iş’âr kitâbın şerefin
Nâbî

şemse-i gül-duhte: Gül işlenmiş süs.

Her şemse-i gül-duhtesinin berk-i kemini
Sûret-kede-ı Çin’e geçer reng-i hacâlet
Nâbî

şemse-i hizb: Bölüm süsü.

Her safhada bulunmaz mushafta şemse-i hizb
Çeşm-i ümid her dem ruhsâr-ı yâregelmez
Nâbî

şemse-i tâbân: Parlak şemse. zerrin şemse-i tâbân ki reşk-i mihr-i rahşândır
Ziyâ-pâş olsa ger kevn ü mekâna zerrece nûru
nef’î

şemse-i dîvân: Divanın şemsesi.

Vasf-ı kaddinle kıyâmetler kopardım şöyle kim
Mihr-i mahşer şemse-i divânıdır eşârımın
Nedim

şemse-i zerrin: Altın işlemeli şemse.

Çarh-ı atlas üstüne çetr-i hümâyûndur ki onun
Şemse-i zerrîn-durur şems-i cihân-tâb üstüne
İbni Kemâl

şemse: bk. şems.

şemşîr: Ar. Kılıç, tîğ, seyf.

Ol kadar kan döktü şemşîrin ki aksile onun
Kâse-i yâkûta döndü kümbed-i nilüferi
Nef’î
Vur pençe-ı Alî’deki şemşîr aşkına
Gül-bâng-ı âsmânı tutan pîr aşkına
Yahya Kemal
Görse hûrşîd-i felek bârika-i şemşîrin
Rûy-ı arza dökülürdü eriyip zerre-misâl
Üsküdarlı Hakkı Bey
Kıldı âşıkları cellâd-sıfat tîr-i müjen
Var mı bir haste ki ol tu’me-işemşîr değil
Cinanî şemşir-i âh: Ah kılıcı.

Çekip şemşîr-i âhı kat’-ı râh etmek diler gönlüm
Adem mülküne mahmil bağladım ya’nî yarağım var
Cinanî

şemşir-i âteş-tâb-ı kinKinin ateşli kılıcı.

Nice
Mansûr olmaz ol şâh-ı müeyyed kim çeke
Hasm-ı dîn-ı Ahmed’e şemşîr-i âteş-tâb-ı kîn
Üsküdarlı Hakkı Bey

şemşir-i be-kef: Avuçtaki kılıç.

Şemşîr-ı be-kef o çeşm-i sâhir
Gencine-i mülk-i nâza nâzır
Şeyh Galip

şemşir-i berkeşide: Çekilmiş kılıç.

Şemşîr-i berkeşîde ebrû-yı cânân mıdır?
Ebrû-yı cânân mı?
Ya şemşîr-i berkeşîde

şemşir-i berk-i hâtıf: Göz kamaştıran şimşek kılıç.

Hışm etse ra’d çalsa aceb mi bulutları
Şemşîr-i berk-ı hâtıf ile ol hatâ-y-için
Hamdullah Hamdi

şemşir-i berrâk: Parlak kılıç.

Olup ömrü mezîd ikbâl ü iclâli mezîd olsun
Adûsu varsa sûzân ile sun şemşîr-i berrâkı
Akf Paşa

şemşir-i bürrân: Keskin kılıç.

Niyâmı var yâhûd altınlı bir tîğ-ı musaffâdır
Keser âşıkların ol gamzesi şemşîr-i bürrânım
Cinanî

şemşir-i celâdet: Kahramanlık kılıcı.

Berk-ı hâtıf sanma olmuştur
Selîm-i evvelin
Dest-i pür-zorunda şemşîr-i celâdet müncelî
Muallim Naci

şemşir-i cevher-dâr: Cevherli (nokta hâlinde cevherlerle işlenmiş) kılıç.

Gelir jeng-i hamûşîden küdûret tîz-güftâre
Niyâm şemşîr-i cevher-dâra çün tâbût olmuştur
Esrar Dede

şemşir-i gamze: Yan bakış, gamze kılıcı.

Melâhat mülkünü teshîr edip şemşîr-i gamzenle
Güzellik kişverinde gayrı sultân olmasın dersin
Şeyhülislam Yahya

şemşir-i hasret: Hasret kılıcı.

Sînemi şemşîr-i hasret eyledi çün çâk çâk
Pertev-i mihrin düşüptür gönlüme her çâkden
İbni Kemâl
(düşüptür: düşmüştür)

şemşir-i hatib: Hatibin kılıcı.

Dönse şemşîr-i hatîbe ne ola şemşîr-i zebân
Mülk-i nazmın hutbe-i emn ü emânıdır sözüm
Nef’î

şemşir-i hecr: Ayrılık kılıcı.

Ayrıldı dil sadef gibi sen dürr-i pâkden
Şemşîr-i hecrin eyledi bî-çâreyi dü-nîm
Bâkî

şemşir-i kazâ: Kaza kılıcı.

Asrımızın şânına lâyık budur
Kim ola şemşîr-i kazâ der-niyâm

şemşir-i mihnet: Sıkıntı kılıcı.

Ah u vâh etmek değil şemşîr-i mihnetle eğer
Yaralarsan bağrını bakmaz sana yâr ey gönül
Bağdatlı Ruhi

şemşir-i mihr: Güneş kılıcı.

Dâmenin pür-hûn eden şemşîr-i mihrindir felek
Fârig ol bizden seninle yok nizâ’ı kimsenin
Nâilî

şemşir-i sitem: Sitem kılıcı.

Gâh şemşîr-i sitem gâhî azâb-ı âteş
Küşte-i kavm-i nasârâgibidir tenbâkû
Nâbî

şemşir-i tegâfül: Görmemezlik, bilmemezlik, tanımamazlık kılıcı (bakışı).

Zahm-ı uşşâk için i’mâle ne hâcet âlet
Kabza-i gamzede şemşîr-i tegâfül var iken
Nâbî
Öldüren âşıkı şemşîr-i tegâfüldür hep
Yoksa cellâd-ı nigeh olmasa neyler hancer
Şeyh Galip

şemşîr-i vâlâ: Yüce kılıç.

Pâre-i elmâstır seng-i fesânı neyler ol
Çarha çekme bir dahi şemşîr-i vâlâ gevheri
Nef’î

şemşîr-i yâr: Yârin kılıcı.

Aşk ellerinde neyleyim yâr u rehberi
Şemşîr-i yâr gibi ola şâh-ı râhımız
Bağdatlı Ruhi

şemşîr-i zebân: Dil kılıcı.

Dönseşemşîr hatîbe ne olaşemşîr-i zebân
Mülk-i nazmım hutbe-i emn ü emândır sözüm
Nef’î

şemşîr-ı Zülfekâr-ı AlîHz. Ali’nin
Zülfekar isimli çatallı kılıcı.

Hem-nâm-ı murtaza
Alî Paşa
ki rûz-ı rezm
Şemşîr-ı Zülfekâr-ı Alî’den nişan verir
Nedim

şemşîr-i zulm: Zulüm kılıcı.

Civân-merdân-ı milletle hazer gavgadan ey bî-dâd
Erir şemşîr-i zulmün âteş-i hûn-i hamiyyetten
Namık Kemâl

şemşîr-bâz: Kılıçla oynayan, kılıçta ustalık gösteren. c. şemşîr-bâzân. şemşîr-bâz-ı ma’reke-i sahn-ı âsumân: Gök sahnesinin savaş meydanının kılıç çekeni.

Bir tîğ-ı zer-nişânla girmişti arsaya
Şemşîr-bâz-ı ma’reke-i sahn-ı âsumân
Bâkî

şemşîr-bâzân: Kılıç çekenler.

Kabza-i tîğa edip şemşîr-bâzân vaz’-ı yed
Fart-ı reşkinden felek de derdi merrîhü’l-hased

sürûrî

şemşîr-zen: Kılıç çeken.

Tîğ-ı zebân-ı tîz ile şemşîr-zen erem
Meydân-ı güft ü gûya bugün bir dil-âverem
behiştî

şen: Far. 1. Naz ve eda. 2. Göz ve gönüle hoş gelen hâl. 3. Sevinçli, ferahlı. 4. Bayındır.

Ehl-i ışkı gördüğü dem açılır pür-şevk olur
Dâimâ ey muğ-beçe şen görelim mey-hâneni
Behiştî
Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gül-şen
Gezersin; hânümânın şen, için şen, kâinâtın şen
Mehmet Akif
Subhunda bahârın şu sabâhat bulunur mu
Bak çehre-i gabrâya nasıl şen, ne cüvândır
Mehmet Akif

şe’n: Ar. Olay, hadise. c. şüûn.

Her tecellîsi onun zevk-ı cedîd ede atâ
Göstere her anda bir şe’n dâimâ ol muhdesât
gaybî

şüûn: Şe’n’ler, olaylar.

İhtilâfât-ı şüûnun gâyesi tevhîddir
Gösteren ecsâmı ezdâd-ı anâsırdır bütün
Hayrî (Viranşehirli Reisilküttâb Mehmet)

şenâat: Ar. Şen’den; kötülük, fenalık.

Çökük bir kubbe kalsın ma’bedinde
Yıldırım
Han’ın
Şenâatlerle çiğnensin muazzam kabri
Orhan’ın
Mehmet Akif
Bakınca kasd olunan gâyenin şenâatine
Ne olsa çıldırır insân işin fecâatine
Mehmet Akif
Bereden reng-i hüviyyetleri uçmuş yüzler!
Kim bilir şenâatle oyulmuş gözler!
Mehmet Akif

şenî’: Çirkin, kötü, fena, yaramaz. c. şunûât.

Safâyile ere mi anda tîre-dil sûfî
Meğer mübeddel ede eylüğe hisâl-i şenî
Avnî
Leb-i cânâneyi terk eyleme ey tâze cüvân
Devr-i gülde meyi terk etme şenî ola şenî
Necati Bey
Demek ki ettiğin cinâyeti müdriksin
Demek ki hayvândanşenî’ nev’-i mühliksin
Abdülhak Hâmit

şunûât: Şenî’ler, kötülükler, çirkinlikler.

şunûât-ı cihân: Cihanın kötülükleri.

Şunûât-ı cihân vâ-beste-i hükm-i meşiyyetdir
Abesdir dest-i gerdûn-ı sitem-bünyâddan feryâd
Ziya Paşa

şema: Pek çirkin ve fena iş.

Bu ne vicdân-gezâ şenîa, ne âr
Yere geç satvetinle ey serdâr
Tevfık Fikret

şeng: Far. 1. Neşeli, kıvrak. 2. Haydut, eşkıya.

Miskin gönül sevdâdadır şol turra-i şebreng için
Serhoşgibi gavgâdadır ol çeşm-i şûh u şeng için
Ahmet Paşa
Dîvâne dil kim hastedir ol çeşm-i şûh u şeng için
Dâm-ı belâya bestedir bu zülf-i anber-reng için
Nizamî
Görmedi hacle-i endîşe dahi şimdiye dek
Bikr-i fikrim gibi bir dil-ber-i pür şive vü şeng
Üsküdarlı Hakkı Bey

şengerf: Zincifre denilen boya.

şengerf-i gam: Gam boyası.

Mihrinle
Hudâ sînemi tenvîr-i ferâğ et
Şengerf-i gamı mıskale-i jeng-i dimâğ et
Hersekli Arif Hikmet

şenî’: bk. şenâat.

şema: bk. şenâat.

şenşene: Ar. Âdet, usül.

şenşene-i Kerûbiyân: Allah’a en yakın meleklerin âdeti.

Nağme-ı Cebre’il’dir nağme-i büt-perestleri
Şenşene-ı Kerûbiyân velvele-i derâları
Esrar Dede

şer’: Ar. Allah’ın emri, ayet, hadis, icmâ’-i ümmet ve kıyâs-ı fukahâ esasları üzere kurulmuş olan din kaideleri, şeriat, yol.

Acımaz kestiği parmak şer’in

Vücûd-ı hükmün için muktezâ vücûd-ı beka
Beka-yı şer’in için mültezim beka-yı vücûd
Nevres-i Kadim
Ayırmışız, ederek şer’i muttasıl ihmâl
Asıl ikincisi olmuş, şu var ki berzede-hâl
Mehmet Akif

şer’-i beka: Kalıcılık yolu.

Vahy-ı Hudâ’dır
Mesnevi şer’-i bekadır
Mesnevi
Haktan sadâdır
Mesnevi dinle sadâ-yı bi’-ş-nevî
Esrar Dede

şer’-i belâgat: Güzel söz söyleme yolu.

Sirkat-i şi’r edene kat’-ı zebân lâzımdır
Böyledir şer’-i belâgatte fetâvâ-yı sühan
Sünbülzade Vehbi

şer’-i şerîf: İslam şeriati.

Kesb-i dünyâya bulursun tezyif
Sana emreyledi mi şer’-i şenf
Abdülhak Hâmit

şer’î: Şeriatle ilgili, gidilen yolla ilgili.

Ne zabt-ı hâkim-i şer% ne hükm-i zâbiti akli
Cünûn iklimini seyr eyleyenler râhatın söyler
Koca Râgıp Paşa
Hidâyet-i reh-i şer’i için alâimdir
Değil abes bu görünen menâir-i hem-vâr
Ziyâ Paşa

şerîat: 1. Yol. 2. Allah’ın emirleri. 3. Din kaideleri. c. şerâyi’
Şeriat tarikat yoldur varana
Hakikat meyvesi andan içerü
Yunus Emre
Nâfzü’l-hükm-işeriat ki urur dest-i kazâ
Sûret-i hüccet-i ahkâmına mühr-i te’kid
Nef’î
Çalış dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun
Onun hesâbına bir çok hurâfe uydurdun
Mehmet Akif
Bi-şek yegâne râh-ı hakikatşeriatin
Ettik hulûs-ı kalbile imân efendimiz
Faruk K. Timurtaş
Şeriatin ne mübârek nizâmdır ey Cem
Harâm olan meyi tecviz eder mübâha kadar
Yahya Kemal

şerâyi’: Şerîat’ler.

şerâyi’-i kudemâ: Eskilerin şeriatleri.

Diraht-ı şercinin esmâr-ıpiş-reftesidir
Şerâyi’-i kudemâ yâ
Muhammed
Arabi
Nâbî

şerâfet: Ar. 1. Şerefli olma, şereflilik. 2. Soydanlık. 3. Hz. Muhammed soyundan gelme.

Görmedi bir öyle gece kâinât
Kim ola merhûnu şerâfet cihâd
Nahifî
Şerâfetle asâlet fazl-ı zâtiden ibârettir
Fazilettir şeref-bahşâ olan ecdâd ü ensâle
İsmail Safa

şerâr, şerâre: Ar. Kıvılcım. c. şerer.

Şerâre sanma sen mâhı felekte görmek ecl-için
Burâk-ı âh-ı dilçeşmimşu’â’ına semend olmuş
Behiştî
Gedâ zaîf ise de gâfil olma âbından
Sakın vücûd-ı hakîr-i şerâre aldanma
Sâmi (Arpaeminizade Vakanüvis
Mustafa Bey)
Müheyyâ idi sînede hâr u has
Kodu bir şerâre ol âteş nefes
Keçecizade İzzet Molla
Kürre-i zemîn olursa ne ola haşre dek pür-âteş
Benim âteş-i dilimden ona bir şerâre düştü
Ziya Paşa

şerâr-ı âh: Ah kıvılcımı.

Ömründe sûfî göremez bir kerre yüz ammâ bizim
Her şeb şerâr-ı âhtan etrâfmız envârdır
Behiştî

şerâr-ı âh-ı bülbül: Bülbülün âh kıvılcımı.

Değil şeb-nem şerâr-ı âh-ı bülbüldür ki çıktıkça
Düşer kesb-i rütûbetle hevâdangül-istân üzre
Nef’î

şerâr-ı ahter-i baht: Talih yıldızının kıvılcımı.

Şeb-i firkatte güm-reh kaldı dil hâl-i siyâhından
Şerâr-ı ahter-i bahtım meğer efsürde olmuştur
Esrar Dede

şerâr-ı mekr: Hile kıvılcımı.

Şerâr-ı mekrine yanma yüzüne güler inanma
Sen onu âşinâ sanma sakın bî-gânedir dünyâ
Âşık Ömer

şerâr-ı sür’at: Sürat kıvılcımı.

Yâ cihân-ı nazma sığmaz çâk eder her gûşesin
Yâ şerâr-ı süratinden mahv olur mülk-i beyân
Ziyâ Paşa

şerâre-figen: Kıvılcım saçan.

Yine mihr-i pür âteş-ı Temmûz
Olarak muttasıl şerâre-fgen
Tevfık Fikret

şerâre-pâş: Kıvılcım saçan.

Bu rûzgârın anlamayan germ ü serdini
Ah-ı şerâre-pâşı nesîm-i seher sanır
Nâbî

şerer: Şerâre’ler. alevler, o tûde tûde şerer
Şimdi efsürde bir avuç ahker
Tevfik Fikret
Her şey cihânda pâ-zede-i inkılâb olur
Bir gün gelir bugünkü şerer âftâb olur
Abdullah
Cevdet

şerer-i âh: Ah kıvılcımı.

Şerer-i âhımı ey dost benim sanma güzel
Astı kandîl göğeşu’le-i âhım eseri
Zâti

şerer-i heybet-i ulviyye: Yüce heybet kıvılcımları.

Şerer-i heybet-i ulviyyesidir yıldızlar
Onların şu’lesi gök kubbesini yaldızlar
Şinasi

şerer-i kûre-i kîr: Katran kürenin kıvılcımı.

Nûr-ı re’yinde eser bulsa eğer zerre kadar
Ola bir mihr-i felek her şerer-i kûre-i kîr
Üsküdarlı Hakkı Bey

şerer-i nâire-i kahr: Öfke ateşinin kıvılcımı.

Şerer-i nâire-i kahrı ma’âzallah eğer
Ab-ı Hayvân’a eser etse olur mâhamîm
Nazîm (Yahya)

şerer-i nûr-ı mahabbet: Muhabbet ışığının kıvılcımı.

Dil hâneye düştü şerer-i nûr-ı mahabbet
Germ oldu yine aşk-ıla tennûr-ı mahabbet
Nuri şerer-i şu’le-i berk-ı gazab: Gazap şimşeği alevinin kıvılcımı.

Düşse kem-ter şerer-i şu’le-i berk-ı gazabı
Bâğ-ı firdevs olur âteş-kede-i dârü’s-sa’îr
Üsküdarlı Hakkı Bey

şerer-i şûr-efgen: Ortalığı karıştıran kıvılcımlar.

Düştü dâmân-ı dile bir şerer-i şûr-efgen
Aşk-ı âhengeri zencîr-i cünûn işleriken

şerer-bâr: Kıvılcım saçan, dağıtan.

Ah edersem feleği âh-ı şerer-bâr yakar
Ağlamazsam ciğerim dâg-ıgam-ı yâr yakar
Nâilî
Bahr-i zehhâr değil, ebr-i şerer-bâr değil
Hep yanar dağlar ile dolsa civârım dönmem
Abdülhak Hâmit

şerer-feşân: Kıvılcımlar saçıcı.

Yandıkça oldu sûzân kalb-i şerer-feşânın
Oldu yine alev-hîz dâg-ı gam-ı nihânım

şerer-nâk: Kıvılcımlı.

Vuslata vâsıta şevk-i dil-i çâlâk yeter
Meş’al-i râh-ı heves âh-ı şerer-nâk yeter
Hersekli Arif Hikmet

şerâret: bk. şerr.

şerâyi’: bk. şerîat.

şerbet: bk. şürb.

şeref: Ar. 1. Ululuk, yükseklik 2. Övünme. 3. Üstünlük, meziyet.

Gönlümün aşk u vefâdır şeref ü unvânı
Sevenin ben kuluyum, sevmeyenin sultânı
Şinasi (İbrahim)
Hink-ı gerdûn-gerd ile seyyâre-veş seyr eylesen
Devlet ü baht u şeref önünce olur peyk-i râh
Nizamî
Ecrâm-ı âliyâtşeref iktisâb eder
Câm-ı meyinde zâhir olan her habâbdan
Hayâlî Bey

şeref-i âftâb: Güneşin şerefi.

Rûyunda la’li üzre hatt-ı müşg-bâr-ı yâr
Şirinlik yazar şeref-i âftâbda
Bâkî

şeref-i asl: Asıl şeref.

Sebkat-i zât ile eyvân-ı risâlet sadrı
Şeref-i asl ile fihrist-i rusül müntahâbı
Fuzûlî

şeref-i baht: Talih şerefi.

Sebeb-i kadri onun id-i mübârek-fıtrat
Şeref-i bahtı bunun dâver-iferhunde-şiyem
Nef’î

şeref-i ehl-i vücûd: Vücut sahibinin şerefi.

Fakr imiş fakr, Fuzûlî, şeref-i ehl-i vücûd
Özüne eyleme hem-dem fukarâdangayri
Fuzûlî

şeref-i mâder-zâd: Yaratılış şerefi.

İlm-i resmiyi tenezzül mü eder tahsile
Kisbe mevkûf değildir şeref-i mâder-zâd
Nâbî

şeref-i mahremiyyet-i vahdet: Birlik sırrının şerefi.

Besâite şeref-i mahremiyyet-i vahdet
Mürekkebâta kabûl-i terekküb-i icrâ
Fuzûlî

şeref-i nutk: Konuşma şerefi.

Ey savt-ı kilâb, ey şeref-i nutk ile mümtâz
İnsânda şu nân-körlüğe tel’in eden âvâz
Tevfik Fikret

şeref-i zât: Kendi şerefi.

Ey gubâr-ı kademin arş-ı berin başına tâc
Şeref-i zâtına ednâ-yı merâtib mi’râc
Fuzûlî
Şeref-âbâd: (şerefi bol olan) şûh ağlar bugün
Kasr-ı Şeref-âbâd’ageldikçe
O nûş-â-nûş demler hâtır-ı nâ-şâda geldikçe
Yahya Kemal

şeref-âver: Şeref getirici.

Şi’re, şâirliğe el-hakk şeref-âverdin sen
Rind idin, merd-i sühandân-ı kalenderdin sen
eşref

şeref-bahş: Şeref sunan.

Şeref-bahş-i serir-i saltanat ser-mâye-i devlet
Mühimm-sâz-ı adâlet revnak-efzâ-yı
Müselmâni
Nef’î

şeref-bahşâ: Şereflendiren, şeref veren.

Şerâfetle asâlet fazl-ı zâtiden ibârettir
Fazilettir şeref-bahşâ olan ecdâd ü ensâle
İsmail Safa

şeref-mend: Şerefli.

şeref-mend-i basîret: Derini gören şerefli.

Fakat insânki hayvânâta fâik halk olunmuştur
Evet, insânki ekmeldir, şeref-mend-i basirettir
İsmail Safa

şeref-menkabet: Ulu menkıbe.

Geldi bir nâmesi mahdûm-ı şerefmenkabetin
Müşg-i elfâzı devâ-bahş olarak
Edirne’den
Keçecizade İzzet Molla

şeref-pezîr: Şeref ve itibar bulan.

Ale’l-husûs ki ilhâm-ı vâridât-ı nuût
Derûne aşk ile oldu şeref-pezir-i vürûd
Sâmi

şeref-pîrâ: Şeref süsleyici.

Kılup zât-ı şeref-pirâlann âfâttan mahfûz
Ziyâd eyle safâsın onların sûriyle dünyânın
Nedim

şeref-yâb: Şeref bulan, şeref kazanan.

Pây-bûs ile şeref-yâb olduğumdan zevk eder
Nüktelerle şiveler eyler bilir bilmezlenir
Nâbî

şerîf: 1. Şerefli, kutsal, mübârek. 2. Soylu, temiz. 3. Hz. Hasan vasıtasıyla
Hz. Muhammed (s. a. s.)’in soyundan olanlara verilen isim. c. eşrâf, şürefâ.

Sa’y kıl ilm-i şerif şeb ü rûz
Kalma hayvân-sıfat ol ilm-âmûz
Nâbî

şerîfü’n-neseb: Soyu temiz, asil, necip.

İhtirâm eyle şerifü’n-nesebe
Sâhib-i ırz u vakâr u edebe
Sünbülzade Vehbi
eşrâf: 1. Şerifler, muhterem, muteber olanlar. 2. Hz. Muhammed (s. a. s.)’in soyun
dan olanlar. nakîbü’l-eşrâf: Peygamber soyunun defterini tutup diğer hâlleri de zabt edip yazan subay. 3. Şerefeler.

eşrâf-ı ümem: Ümmetlerin en şereflisi.

Hak muntazamü’l-hâl ede devletle vücûdun
Olpdyede kim mercieşrâf-ı ümemdir
Nef’î

şereng: Far. Zehir.

Hükm-i müstelzim-i tahvîl-i mizâc olsa kılar
Şu’le-i âb-ı revân mâhiyet-i şehd-i şereng
kâzım Paşa

şerer: bk. şerâre.

şerh: Ar. 1. Açma, açılma. 2. Açıklama. 3. Bir kitabın anlamını kelime kelime açıp şerh etme. 4. Açık anlatma, tefsir. şürûh.

Ne bilir okumayan
Mushaf-ı hüsnün şerhin
Yere gökten ne için indiğini
Kur’ân’ın
Fuzûlî
Şevk-i cemâl yâri ne ider şerh edip gönül
Gün gibi ol iyândır ona ne beyân gerek
İbni Kemâl
Dest-i nigâh-ı nâzına hançer sunar hemân
Alâm-ı kalbi şerha eğer ruhsat istesem
Halil
Nihat Bey
Şerhe sığmaz derd-i dil yardı derûn-ı sînemi
Aşikâr etti bu denlügizli râzı hançerin
Enverî şerh-i gamâşık: Âşıkın gamım açma.

Ferah-bahş-ı dil-i ma’şûk olur şerh-i gam-ı âşık
Sürûd-ı bezm-ı Şîrîn nâle-ı Ferhâd-ı mahzûndur
Fuzûlî şerh-i hâsiyyet-i tûtiyâ: Sürmenin özelliğini açıklama.

Ağyâre hâk-i râhını vasfeylemezgönül
A’mâya şerh-i hâsiyyet-i tûtiyâ abes
Beliğ şerh-i kitâb: Kitabı şerh etme.

Kasd etse husûsâ ki güher-senc-i hayâlim
Bir nüktesini şerh-i kitâb dürer eyler
Nef’î

şerh-i kitâb-ı âlem: Âlemin kitabının açıklaması.

Şerh-i kitâb-ı âleme bir metn-i muhkemiz
Lafz-ı talebde ma’nî-i matlûb-ı âdemiz
Esrar Dede

şerh-i mufassal: Geniş şerh.

Metn-i fünûnu hikmetim sırr-ı şuûn-ı fıtratım
Ebhâs-ı nüh-cild-i felek şerh-i mufassaldır bana
Namık
Kemal şerh-i râz-ı mübhem-i âlemÂlemin belirsiz sırrını açma.

Olur peydâ ümîd-i neyl-i râhattan hem-i âlem
Budur faslü’l-hitâbı şerh-i râzı mübhem-i âlem
Namık Kemâl

şürûh: Şerh’ler.

Tıfl-ı dil hüsnün kitâbın anlamağıçün temâm
Kilk-i gamzen safha-i sînemde yazmıştır şürûh
behiştî

şerh-sâz: Şerh edici, açıklayıcı.

Olaydı âtıfeti şerh-sâz-ı nüsha-i cûd
Verirdi va’de-i imrûz lutf-i ferdâya
Fehim (Hoca Süleyman)

şerha: Ar. Yarık, kesik, dilim, parça.

Sînemi tîğ-ı gam ile şerha şerha yarayım
Yârelerle yâre hâlim şerhedeyim varayım
Hayatî
Kâtil nigâhın açmadı çün şerha sîneme
Bu zahm-ı zehr-i nâb nedendir neden neden
Esrar Dede
Şerha şerha eylesin sînem firâk
Eyleyim tâ şerh-i derd-i iştiyâk
Nahifi

şerha-i cism-i nizâr: Zayıf beden yarası.

Zahm-ı şemşîr ile kendimden geçersem her ne dem
Reh-güzârım şerha-i cism-i nizârımdır benim

sürûrî

şerha şerha: Dilim dilim, parça parça.

Silindi gitti hilâlin şu anda belki izi
Zavallı
Marmara’nın şerha şerha bağrından
Mehmet Akif

şerîat: bk. şer’ şerîf: bk. şeref, şerm: Far. Utanma.

Şerm eyle bu aşk-bâzlıktan
Bî-fâide cân-güzârlıktan
Fuzûlî
Nazar ettikçe ona
Rabb-i gafûr
Terledi şerm ü hayâdan ol nûr
Hakanî
Demdir ki katre-i arak-ı şerm ola bedîd
Baktıkça mihr-i rûy-ıgülşerm-sârdan
Rızayi şerm-i cürm: Suç utanması.

Mûr medh etti
Süleymân’ı, benim
Şerm-i cürmümden açılmaz dehenim
Hakanî

şerm-i isticlâ’-yı fikr: Fikir istilasından utanma.

Muhtecibtir şerm-i isti’lâ’-yı fikrimden guyûb
Muhtefîdir reşk-i istiğnâ-yı tabamdan künûz
Muallim Naci

şerm-i nâ-dânî: Pişmanlık utanması.

Şerm-i nâ-dânî olurdu mûris-i nakd-i helâk
Hod-pesendî tesliyet-bahşâ-yı cühhâl olmasa
Nâbî

şermî: Utangaçlık.

şermî-i cürm: Suçtan dolayı utanma.

Deldi bağrım yaktı cânım eyledi hayrân beni
Hevl-i mahşer bîm-i dûzah şermî-i cürm ü hatâ
Nahifi

şerm-sâr: Utangaç.

Vasfını rûh-ı Felâtûngûş edip olmakdadır
Alem-i berzahda hâlâ şerm-sâr rûzigâr
Akif Paşa
Her nesîm-i cân-fezâ ki ol zülf-i pür-çînden çıkar
Şerm-sâr eyler kohusu müşgi kim
Çîn’den çıkar
Nizamî

şerm-sâr-ı ruh-ı pür-tâb: Güzellik dolu yanağın utanması.

Şerm-sâr-ı ruh-ı pür-tâbının âh
Ma’zeret-hâhım olan baht-ı siyâh-rûgibi
Nâilî

şermende: (ojj o Far. Utanmış, mahcup.

Ağyârı cevr ile ne var ey şûh öldürüp
Erbâb-ı aşkı lutf ile şermende eylesen
Nâilî
Dişlerin dürrün görüp şermende olmasın diye
Jâlelerden goncanın ağzına dendân ettiler
Behiştî

tozlu çevrelerde, o iftirâ-âmîz
Muhit içinde görünmekte, kirli şermende
Ziya
Gökalp
Lâübâli idi sohbette velî kılsa sükût
Halkı şermende ederdi edeb ü erkânı
Sürûrî
(Kânî’nin vefat tarihi)

şermende-i hat: Utangaç yanaklı.

Yâr şermende-i hat biz dahi şermendesiyiz
Halk ile kendi için ettiğimiz arbedenin
Nâbî

şermende-i ihsân: İhsanla utandırma.

Tegâfül gösterip şermende-i ihsân eder, yoksa
Adûdan merd olan fursat deminde intikam almaz
beliğ

şerr, şer: Ar. 1. Fenalık, kötülük. 2. Kavga, gürültü. c. şürûr.

Ne dedim tevbeler olsun bu da fi’l-i şerdir
Benim özrüm günehimden iki kat bed-terdir
Şinasi
Hayırdan şerri çok sever işlemeğe becidd iver
Nefsinin dileğin kovar nefs evine düştü gönül
Yunus Emre
(iv-: acele etmek)

şürûr: Şerr’ler.

Yok şübhe ki istemiş de
Yezdân
Kalmış bu şürûr içinde insân
Tokadizâde Şekip Bey

şerâret: Şerirlik, kötülük, fenalık.

Her kimin var ise zâtında şerâret küfrü
İstilâhat-ı ulûm ile
Müselmân olmaz
Fuzûlî

şerîr: Şer yapan, kötülük ve fenalık yapan. c. eşrâr, eşirrâ.

eşrâr: Şerîr’ler.

Seyyid-i nev’-i beşer deryâ-yı dürr ü ıstıfâ
Kim sepüptür mu’cizât-ı âteş-i eşrâra su
Fuzûlî
(sepüptür: saçmıştır)
İhtirâz et gördüğün her şahsa etme idimâd
Gâh olur gafletle insân hem-dem-i eşrâr olur
Abdülaziz
Mecdi Efendi

şirret: Şerir olma, şerirlik, ahlaksızlık; hiddet, gazap, hırs.

Ne demek!
Dörde kadar evlenir erkek, demeye
Kalmadan başladı şirretliğe.

Kızmaz mı kafam
Mehmet Akif

şerze: Far. Kudurmuş, kuduruk.

şerze-i şîr-i ücem: Yırtıcı arslanın kudurukluğu.

Tâbiş-i tîğını der pençe dem-i heycâda
Görse teb-lerze tutar şerze-i şîr-i ücemi
Beliğ şest, şast: bk. şast.

şeş: Far. Altı sayısı.

Kâheteyn’indegelir nakş çü dâim iki şeş
Ne sebebten ola pâ-beste-i şeşder nergis
Nizamî

şeş-cihet: Altı taraf, (ön, arka, sağ, sol, yukarı ve aşağı).

Alemin hakanı sultân
Ahmed-i âlî-himemem
Kim sadâ-yı şevket ü şâniyle pürdür şeş-cihet
Nedim

şeş-cihât: Altı yön.

Mümkinâtın her biri âyîne olup kendüye
Rû-yı kesretten cemâlingösteriptir şeş-cihât
gaybî (gösteriptir: göstermiştir)

şeş-cihât-ı ma’rifet: Marifetin altı yönü.

Cevher-i ferdim heyûlâ-yı tasavvurdan beri
Şeş-cihât-ı ma’rifet kevn ü mekânımdır benim
nef’î

şeş-der: Altı kapı.

Şeş-der-i ışka bırakıp zâr edelden gönlümü
Benleri fikri nigârın nakşa döndü ol zârda
İbni Kemâl

şeş-der-i çerh: Feleğin altı kapısı.

Yek yekledir müretteb bâzî-i şeş-der-i çerh
Bin kerre zâr olursan bir kez dü-bâragelmez
Nâbî

şeş-der-i dehr: Dünyanın yedi kapısı.

Zâr edip şeş-der-i dehr içre verir renc ü keder
Gâh nerrâd-ı felek âdemi bir pulluk eder
Muallim Feyzî

şeş-der-i gam: Gamın altı kapısı.

Şeş-der-i gamda zâr kıldı gönül
Olmadı vaslının kapısı küşâd
Bâkî

şeş-der-i ikbâl: Talihin altı kapısı.

Alim-i bergeşte-hâlem şeş-der-i ikbâlde
Baht-ı zâr-ı hîle-bâzî bir dü-şeşgöstermesin
Şehrî

şeş-hâne: 1. Altı oda. 2. Namlusunda altı yiv bulunan tüfek.

Bir hâneye mâlik değilim ben şu cihânda
Kuttâ’-ı tarîkin dahi şeş-hânesi vardır
Pertev Paşa
(Mülkiye Nâzırı
Mehmet Said)
Eline alsa eğer şeş-hâne
Teng ederşeş-ciheti insâna
Yenişehirli Avni

şeş-per: 1. Altı kanat. 2. Altı dilimli topuza verilen isim.

Bir avuç gevher saçardı âleme gûyâ kefin
Saldığınca düşmenegâhî murassa şeş-peri
Nef’î
Şeş-perinden başım ayrılmak geliptir başıma
Gûyiyâ bir gûydur kim oldu çevgândan cüdâ
enverî

şeş-zebân: Altı dil.

Hasret-i la’liyle bağrın yaktı lâle âh ile
Şeş-zebân ile derûnî derdini etti beyân
Nuri

şeşüm: Far. Atlı.

Oldukta şeşüm-i sipihre vâsıl
Bercîs’e saâdet oldu hâsıl
Bâkî

şetâret: Ar. Keyif, neşe, zevk; şenlik, sevinç.

Nef’îyim kimse benim gibi şetâret edemez
Hîç bir kimsede dahi derd-i nihânım çekemez
Nef’î
Gül meclisinde dâimâ bülbül şetâret etmede
Pervâne-i bî-çâreyi nâr-ı mahabbet etti kül
Şeyhülislam Yahya
Bülbül şetâreti gül-i handân güldürür
Taklîd-i zâğ kebk-i hırâmânı güldürür
Şeyhülislam Yahya

şetâret-pûş: Sevinç kaplayan.

Açın şu perdeyi: Bir bezm-gâh-i nûş-â-nûş
Münâdimîn-i tarab ser-be-ser şetâret-pûş
Tevfik Fikret

şâtır: 1. Neşeli, keyifli, şen. 2. Büyük bir kimsenin yanında gitmekle görevli kimse.

şâtır-ı endîşe: Düşünce görevlisi, düşünce tatarı.

Bırakır onu dahi sâyesi gibi yolda
Olsa ger şâtır-ı endîşe ile pâ-der-pâ
Nef’î

şett: Ar. Ayrı ayrı olma, dağınık olma.

Zulmet-i cürmü ne ola nûr-ı kerem mahvetse
Zülf-i şebperde-i rû-yi meh-i tâbân olmaz
Tâlib-ı Kadim (Bosnalı)

şettâ: 1. Dağınık, çeşitli. 2. Gazetelerin siyasetten bahsetmeyen kısmı.

Ederdi anda da isbât-ı fazl ü ehliyet
Açılsa bahs birinden ulûm-ı şettânın
recaizade Ekrem

şevâhik: bk. şâhika.

şevâib: bk. şâibe.

şevher: Far. Koca, eş.

Olup şevherin san’atı küze-ger
Sebû gibi koydu o da hâke ser
Keçecizade İzzet Molla

şevk: Ar. 1. İnsanda bir şeye karşı meydana gelen meyil, heves, arzu. 2. Türkçede ışık anlamına da gelir. c. eşvâk.

Dolup şevk ü tarabla ser-be-ser dünyâ gam u endûh
Adem-âbâd mülkünden de sad-menzil baîd olsun
Nedim
Bu şevk ile geçti rüzgârım
Destimde değildi ihtiyârım
Ziyâ Paşa
Bezm-ı Cemşîd’te devrân ki kadehlerle döner
Şevk tâ-be-seher raks-ı mükerrerle döner
Yahya Kemal

şevk-ı bintiyyet: Kızlık arzusu.

Kiminde şevk-i bintiyyet ki asla olmamış makdür
Görür tahyîl-i zevciyyetle bin rüyâ-yı dürâ-dür
Abdülhak Hâmit

şevk-ı cemâl: Güzellik ışığı.

Şevk-i cemâl yâri nejder şerh edip gönül
Gün gibi ol iyândır ona ne beyân gerek
İbni Kemâl

şevk-ı cennet: Cennet arzusu.

Şevk-i cennette değil havf-i cehennemde değil
Züd züd ehl-i riyâ olsa vuzükaydında
Nâbî
Şevk-i cennetle hayâlim meşgül
Yüreğim havf-ı cehennemle melül
Tevfik Fikret

şevk-ı cûd u himem: Yardım ve cömertlik arzusu.

Şevk-i cüd ü himemi cümleye mebzül ü revâ
Cüy-i feyz ü keremi âleme mecrâ vü sebîl
Âdile Sultan

şevk-ı derûn-ı âteşin: Ateşli iç arzusu.

Mebhas-ı vahdette ettikçe yakînim izdiyâd
Eyledi şevk-i derün-ı âteşînim izdiyâd
Besîm

şevk-ı fUâd: Gönül arzusu.

Yegâne şevk-i fuâdı yatakta bî-dermân
Onun ümîd-i halâsıyle rühu pür-halecân
Tevfik Fikret

şevk-ı füzûn: Artan heves.

Sanma cefâlarla ben fârig olam aşktan
Her biri bir şîve-i şevk-i fuzündur bana
Şeyhülislam Yahya

şevk-ı gîsû: Saç arzusu.

Şevk-i gîsü ile âhım ne ola çıksa çerhe
Alemin menzili yok burc-ı bedenden gayrı
Nâbî

şevk-ı gül-i ruhsâr: Yanak gülünü arzulama.

Şevk-i gül-i ruhsârın gönlümde nümâyândır
Kim eylemez aksin mirât-ı cilâ-dâde
Nâbî

şevk-ı hevâ-yı aşk: Aşk arzusunun isteği.

Girdâbı dâire tutar emvâcı raks eder
Şevk-i hevâ-yı aşk ile deryâ-yı vahdetin
Nâbî

şevk-ı hizmet: Hizmet arzusu.

Mezhebinde sana eyler sitem ü nâzı helâl
Şevk-i hizmetle eden dîdesine hâbı harâm
Nâbî

şevk-ı hûrşîd-i cemâl: Güzellik güneşini arzulama.

Şevk-i hürşîd-i cemâlinde dehânından eser
Bulmadım zerrece hîç oldu kamu mâ-hasalım
Necati Bey

şevk-ı hücûm-ı aşk: Aşk hücumunun coşkunluğu.

Şevk-i hücüm-ı aşk ile her şeb
Neşâtiyâ
Sad vecd ü hâlgâh nihân geh bedîd olur
Neşatî

şevk-ı hüsn: Güzellik arzusu.

Hep şevk-i hüsndür sebeb-i güft-gü-yı râz
Hüsn olmasa ne olurdu aceb hâlimiz bizim
Nâbî

şevk-ı hüzn-engîz: Hüzün veren arzu.

Ne hoş bir şevk-i hüzn-engîzdir ihyâ eder leyli
Bu vâdî-i süküt üstünde mehtâbı vefâ-perver
Abdülhak Hâmit

şevk-ı i’tilâ: Yükselme arzusu.

Sen, ey mâh, ey muallâ menba’-i ulviyyet-i sevdâ
Kılarsın kalb-i meftürumda şevk-i i’tilâ peydâ
Tevfik Fikret

şevk-ı kudûm-ı yâr: Yârin ayak basma arzusu.

Şevk-i kudüm-ı yâr ile olmakta çâr çeşm
Gayre nigâh-ı nâzı yine der-miyân iken
Nâbî

şevk-ı kûy: Köy, mahalle arzusu.

Meşhedimdenşevk-i kûyunla revdndır kan henüz
Görmedi tîğin benim
Kâ’be’mde bir kurbân henüz
Yenişehirli Avni

şevk-ı la’l: Dudak arzusu.

Vücûd-ı nâ-tüvânem zinde-veştir şevk-ı ladinle
Eğerçi mürdeye cân olmaz ey rûh-ı revân âteş
Behiştî

şevk-ı la’l-i yâr: Yârin kırmızı rengini arzulama.

Gerçi mey içmekten oldu bezmde hûş-yâr
Şevk-i la’l-iyâr eder lâkin beni her bâr mest
Hayâlî Bey

şevk-ı mihr: Güzellik arzusu.

Hani bir merdüm-i dîdem gibi demler sürmüş
Şevk-ı mihrinle senin yaş yaşamış gün görmüş
Cinânî şevk-ı müdâm-ı va’de-i ferdâ: Yârının verdiği sürenin devamlı olma isteği.

Şevk-ı müdâm-ı va’de-i ferdâyı dinlemez
Reşk ona kim cihânda bugün buldu yârını
Nedim şevk-ı nigâh-ı rağbet: İtibarlı bakışı arzulama.

Şevk-i nigâh-ı rağbetidir
Nâbî
ye bu şiir
Memdûh-ı nâz-perver-i âlî-cenâbının
Nâbî

şevk-ı ruh: yanak arzusu.

Şevk-i ruhunla baştan ayağa yanar çerâg
Râh-ı hevâda etti meğer terk-i ser çerâg
İbni Kemâl

şevk-ı ruhsâr: Yanağının arzusu.

Şevk-i ruhsârın ile nâleler etsem pür-sûz
Olamaz bülbül-i şûrîde hem-âvâz bana
Koca Râgıp Paşa
Sanma bülbül gibi şeydâ-yı gül-i bâğız biz
Şevk-ı ruhsârın ile lâle-i pür-dâgız biz
Behiştî

şevk-ı sefer: Sefer arzusu.

Şevk-i seferle pür-heyecân oldu tuğlar
Bâd-ı zaferle
Mısr’a vezân oldu tuğlar
Yahya Kemal

şevk-ı sühan: Söz söyleme arzusu.

Perde-i gaybde ma’nî gibi âsûde iken
Nâbîyâ şevk-i sühanperde-bîrûn etti beni
Nâbî

şevk-ı şehâdet: Şehadet arzusu.

Sanmayın; şevk-ı şehâdetle coşan bir kan var
Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var
Mehmet Akif

şevk-ı şûrîde: Karışık, perişan neşe. büt’ün hânemi teşrîfni gûş etti meğer
Şevk-ı şûrîdeyi gördüm gelir ammâ ne gelir
Nedim

şevk-ı şem’-i hüsn
Güzellik mumunun arzusu.

Terk edip tâc u kabâyı şevk-işem’-i hüsnüne
Kendimipervâne-âsâ bir nemed-pûş eyledim
Bâkî

şevk-ı taâm: Yemek arzusu.

Dendânlar oldu rîhte-i süfre-i fenâ
Tennûr-ı mi’de pür yine şevk-i taâmdan
Nâbî

şevk-ı ten: Ten arzusu.

Şevk-i ten ile cûda olup pâre pâre mevc
Agûş açtı hasret ile kadd-i yâre mevc
Nâbî

şevk-ı tecellî: Tecelli arzusu.

Teâküs etmese şevk-i tecellî inlemez diller
Hurûşu hep cibâlin aks-i te’sîr-i sadâdandır
Nevres-i Kadim

şevk-ı teşrîf: Şereflenme arzusu.

Şevk-i teşrifin ile kadd-i sürâhî hamdır
Bûse-i la’lin için çeşm-i kadehpür-nemdir
Nâbî

şevk-ı vaslî: Kavuşma ile ilgili arzu.

Meczûb-ı şevk-i vaslî olup
Râtıb ol mehin
Ki cezr ü geh medd eder etmez karâr mevc
Râtib (Bey)

şevk-ı visâl: Kavuşma arzusu.

Nâbî
ne kayd-ı girân-ı gam u derdin hamıdır
Yetiş ey Hızr-ı meded-res ki inâyet demidir
Nâbî

şevk-ı yâr: Yâri arzulama.

Kûyunugörmekle dilde sâkin olmaz şevk-ı yâr
Kâni olmaz cennet-ı Firdevs’e dîdâr isteyen
Ahmet Paşa

şevk-ı zülf: Saç arzusu.

Şevk-i zülfünle olsa dil ber-dâr
Kıla câniyle rismândan hazz
Behiştî
eşvâk: Şevk’ler, arzular, istekler.

Eşvâkıma dar gelir de eb’âd
Eyler fikrim fezâlar îcâd
Mehmet Akif
Envâr içinde âlem, eşvâk içinde her yer
Fasl-ı bahârdır bu, ey dil-ber-i semen-ber
Recaizade Ekrem

şevk-âlûd: Şevkli.

Onun firâkı olurken içimde zehr-efşân
Nasıl görür gözüm âsâr-ı fecri şevk-âlûd
Tevfik Fikret

şevk-efzâ: Musikide bir makam adı.

Misâl-i bülbül ü şeydâ olup hânendeler gûyâ
Okunsun fasl-ı şevk-efzâ tutup âfâk-ı dünyâyı
Enderunlu Vâsıf

şevk-engîz: 1. Şevk arttıran. 2. Musikide bir makam adı.

Bezm-i gamda çeşmimiz birşm’-işevk-engîz olur
Nef’î

şevket: Ar. Heybet, büyüklük, azamet (padişahlar için kullanılırdı)
Âlemin hakanı sultân
Ahmed-i âlî-himemem
Kim sadâ-yı şevket ü şâniyle pürdür şeş-cihet
Nedim

şevket-i hüsn: Güzellik heybeti.

Hüsn-i ta’bîr verir ma’nîye hüsn-i diger
Şevket-i hüsne çok imdâdı olur üslûbun
Nâbî

şevket-ı İslâm’
İslamın büyüklüğü.

Şükûh-ı kevkeb-i şân ü şevket-ı İslâm
Olur mu pâzede-i utüvv ü fütûr
Nâbî

şevket-i sultân: Sultanın büyüklüğü.

Etse bir iklîme ger bezl-i saâdet-gû gibi
Her gedâ-yı bî-nevâsı şevket-i sultân bulur
Nef’î
Şevvâl: Ar. Arabî ayların onuncusu olup ilk üç günü
Ramazan bayramıdır.

Selh-ı Şa’bân ile oldu lâtû işret nâ-bedîd
Gurre-ı Şevvâl ile yazdı felek mensûr-ı îd
Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)
Şevvâl geldi ârzû-yı îd kalmadı
Esbâb-ı şevka niyyet-i tecdîd kalmadı
Nâbî
Vücûdudur veren âhir-zemâna zîb ü şeref
Nite ki îd-i hümâyûn ile meh-ı Şevvâl
Necati Bey

şey3: Ar. Vücut, varlık; nesne, mevcudatın her biri. (söz ve eşyada kullanılır.) c. eşyâ.

Sükût-ı leyl ile hâbîde her taraf, her şey
Bu rûh-ı sâmiti etmez müheyyic ü nâlân
Ahmet Hâşim
Avcılık bir şikâr şey mi aceb
Gönül avla budur nişân-ı edeb
Mehmet
Memduh Paşa
Her şey cihânda pâ-zede-i inkılâb olur
Bir gün gelir bugünkü şerer âfitâb olur
Abdullah
Cevdet

şeyden li’l-lâh: Dilenmek sözü “Allah için bir şey” demek.

Hindû-yı şeb micmer-i mâh ile şey’en-li’l-lâh eder
Bir kızıl altın ona her gün verir benzer güneş
Nef’î
Zâhiren derse şey’en lillâh
Alır elbette o hâh ü nâ-hâh
Sünbülzade Vehbi
eşyâ: Şey’ler, mevcut olan nesneler.

Der-i ilminde müstamel nice mâhiyet-i âlem
Reh-i hükmündepâşîdegüher-i hâsiyyet-i eşyâ
Nâbî
Eşyâ dediğin şu müncemid nûr
Eşkâl-i bedîa-i cihândır
Abdülaziz
Mecdi Efendi
Bütün rûhumla müz’ic bir cemâdiyet olur nâim
Kesâfetten ibâret bir tecellî arz eder eşyâ
Tevfik Fikret

şeyb, şeybet: Ar. Saç sakal ağarması, ihtiyarlık.

Sûz-ı ışka mâ’iliz ehl-i şebâbız vâizâ
Berf-i şeyb anma bize kim meclisi serd eyledin
Behiştî
Krk yaşında sûret döner kara sakala ak iner
Bakıp şeybetingöricek yoldurmağa düştü gönül
Yunus Emre
(göricek: görünce)

şeydâ: Far. Divane, delicesine âşık, çılgın.

Gerçi cânândan dil-i şeydâ için kâm isterim
Sorsa cânân bilmezem kâm-ı dil-i şeydâ nedir
Fuzûlî
Ey Nedîm, ey bülbül-i şeydâ niçin hâmûşsun
Sende evel çok nevâlar güft ü gûlar var idi
Nedim
Azâr-ı hezâr etse de, vazgeçse de benden
Geçmez yine şeydâ gönül, o gonca dehenden
Hacı
Arif Bey

şeydâ-yı gül-i bâğ: Bağ gülünün çılgını.

Sanma bülbül gibi şeydâ-yı gül-i bâğız biz
Şevk-ı ruhsârın ile lâle-i pür-dâgız biz
Behiştî

şeydâ-yı Rahmân: Rahmanın şeydası.

Leylî-ı Mecnûn benim şeydâ-yı
Rahmân benim
Leylî yüzün görmeğe
Mecnûn olasım gelir
Yunus Emre

şeydâ-yı sühan: Söz şeydası.

Zülf anılsa uzatır bahs-i cünûn silsilesin
Nice dîvâne-i ma’nâ nice şeydâ-yı sühan
Sünbülzade Vehbi

şeyh: Ar. Şeyhûhat’ten; 1. Yaşlı adam, ihtiyar. 2. Tekke veya zaviyenin reisi. 3. Kabile ve aşiret reisi (Arabistan).

Tekellüf ber-taraf ey şeyh sen vaz’-ı tasallüf kıl
Sühan-dânân-ı mahvın fazl ile irfânı yokluktur
Esrar Dede
Cenâb-ı şeyhe ta’rîz eyleyip rindân ne hoş derler
Bize kâfir-i bî-dîn diyen bâri
Müslümân olsa
Yenişehirli Avni
Süm-i semend-ı Hazret-ı Sultân
Ahmed’e
Müştâk-ı rûy-mâl idi hakka ki şeyh ü şâbb
Şeyhülislam Yahya
Şeyh uçmazsa kerâmetle eğer
Mu’tekidler uçurur tâ-be-kamer
Yenişehirli Avnî

şeyh-i cihân: Cihan şeyhi.

Meş’al-i kâfile-i ehl-i yakîn
Hazret-i şeyh-i cihân
Sadreddîn
Hakanî

şeyh-i kâmil: Olgun şeyh.

Hayât-ı câvidânı şeyh-i kâmilden suâl ettim
Ölümden evvel ölmektir deyince intikâl ettim
Şeyh Sâdık

şeyh-i kebîr: Büyük şeyh.

Elli yıldır ki müsellem sana seccâde-i nazm
Şimdi sensin şuarâ zümresine şeyh-i kebîr
Nâbî

şeyh-i kerâmât-fürûş: Kerametler satan şeyh.

Nüshan maraz-ı aşka ilâc eylemedi hîç
Ey şeyh-i kerâmât-furûş ez de suyun iç
Sâbit

şeyh-i meded-kâr: Yardım eden şeyh.

Nerm eylese
Yahyâ o civânın dil-i sahtın
Bir himmet eder şeyh-i meder-kâr elin öpsem
Şeyhülislam Yahya

şeyh-i murâkıb: (kendini)Koruyan, murakabeye çeken şeyh.

Urup vahdetten ey şeyh-i murâkıb dem açılmazsın
Büründün hırkaya kunfuz gibi muhkem açılmazsın
Sürûrî

şeyh-i riyâ-kâr: Riyakâr şeyh.

Pâlâs-pâre-i ihlâsımızla rûz-ı hesâb
Cenâb-ı şeyh-i riyâ-kâra bir külâh ederiz
Ziya Paşa

şeyh-i şehr: Şehir şeyhi.

Geçmişim bâdeden aslâ dönüşüm yok içerim
Şeyh-i şehr içme diye bana verirse sevgend
Behiştî

şeyh ü şâbb: İhtiyar ve genç. mec. Herkes, halk.

Var mıydı kimse bende olan derde uğramış
Şunda huzûr içinde yatan şeyh ü şâbbtan
Kemalzâde Ekrem Bey

şeyhü’l-harem: Eskiden harem-i şerifte halife tarafından memur bulunan zat.

Bu demde kim şâm u seher mey-hâne bâğa reşk eder
Mest olsa dil-ber sevse ger ma’zûrdur şeyhü’l-harem
nef’î

şeyhü’l
İslâm: İslamiyet’te dinî işlerin reisi.

KA’be-ı İslâm’dır dersem aceb mi sâhibin
Şeyhülislâm eylemiş lutf-ı Hudâ-yı
Müsteân
Nef’î
Hâdî-i vâdî-i dîn bed-reka-i râhî yakîn
Pey-rev-i müctehîdin hazret-işeyhü’l
İslâm
Nef’î

şeyhâ: Ey şeyh.

Şeyhâ inâyet eyle naksım var ise söyle
Ben görmedim risâle “dîvâne-râ-kalem nîst”
Esrar Dede
(dîvâne-râ-kalem nîst: delinin kalemi yoktur)

şeyn: Ar. Leke, kusur, ayıp.

Tîre çeşmim aydın etsin ruhların ey hûr-ı în
Hâke pertev salsa gelmez zerrece
Hûrşîd’e şeyn
Aşkî (Tireli)
Şâiriz şeyn verir şânımıza
Giremez fâhişe dîvânımıza
Nedim
Hubb-i câha düşen erbâb-ı mihen
Kendüye hâzır eder çok şeyn
Sünbülzade Vehbi

şeytân: İbr.

>“haşatan”dan >
Ar. şeytan, iblis. c. şeyâtîn.

Kesmezem ağyâr cevri ile cânândan ümîd
Kim kesilmez hafi şeytân ile îmândan ümîd Avni
Ayıptır âkıle şeytân beni aldattı demek
Kendi neftimdir eden nefsime ilka-yı fesâd
Nâbî
Ayrılık hissi nasıl girdi sizin beyninize
Fikr-i kavmiyyeti şeytân mı sokan zihninize
Mehmet Akif
Hicvedersem hâini zâhid günâh ettin deme
Dîn-ı İslâmda sevâbtır çünkü şeytân taşlamak
eşref

şeytân-ı merîd: İnatçı şeytan.

Arsa-gâh-ı îd içinde görüp ağyârı dedim
Kurtulurmuş habsten bayrâmda şeytân-ı merîd
Behiştî

şeytân-ı recîm (racîm): Lanetlenmiş, taşlanmış şeytan.

Zâhidâ yanına gelmez idi şeytân-ı racîm
Kendi nefsimde nihân olmasa şeytân dediğin
Yenişehirli Avni
Biri
Rahmân-ı Ruhîm biri şeytân-ı recîm
Onun yazuğu müzdü sevgisine taallulktur
Yunus Emre
(yazuk: günah)

şeytân-sıfat: Şeytan gibi.

Çıkarır âdemi şeytân-sıfat cennetten
Şâh-ıgendüm gibi ol kadd-i nihâli küçücük
Neşet (Hoca Süleyman)

şeyâtîn: Şeytanlar.

Nass-ı kâtı’ olalı âleme tîğ-ı şer’î
Edemez âdemi devrinde şeyâtîn idlâl
Taşlıcalı Yahya Bey

şeytânı: Şeytana yakışır şekilde.

Etti adlin o kadar râh-ı dalâli münsedd
Hâtıra yol bulunmaz vesvese-i şeytânî
Nef’î

şeytanet: Şeytanlık, kurnazlık.

Şeytânetten dûr olan hak-gûyâ sad efsûs kim
Her sözü merdûd olur Allah’a isnâd etse de
Namık Kemâl

şeyyâd: Ar. Şeyd’den; 1. Sıvacı. 2. Riyakâr, yüze gülen. 3. Kendini helak eden.

Zerk deryâsında bir hâşâktir kim çizginir
Sûfî-işeyyâd kim devrân tutup eyler semâ’
Fuzûlî
(çizgin-: dönmek, dolaşmak)
Adâb ile baspâyını hâk-i der-i yâre
Ey zâhid-i şeyyâd bu seccâde değildir
Bağdatlı Ruhi

şıhne: Ar. Eskiden şehir muhafızı, zabıta memuruna verilen isim. gamze kor mu gönüllerde nakd-i âsâyiş
Misâl-i şıhne ki teklîf alır dükkânlardan
Nâbî
Şıhne olsan düzd-i medyûnu kalırsın farktan
Düzd-i medyûnun yekûn olmaz husûsa defteri
Nazîm (Yahya)

şıhne-i şehr-i Ramazân: Ramazan ayının zabıtası.

Yevm-i şekk niyyetine şıra sıkarken yârân
Sık boğaz etti basıp şıhne-i şehr-ı Ramazân
Nedim

şıhne-i Tebrîz: Tebrizin muhafızı.

Câm-ı emeli, kırmadan, ol şıhne-ı Tebrîz
Mümkündür eder bâde-i hûnin ile leb-rîz
abdülhak Hâmit

şıkk: Ar. 1. İkiye bölünmüş şeyin her parçası. 2. Bir işin iki cihetten her biri.

Bir hud’adır bu, hud’a-i harbiyye belki de
Vârid ikinci şıkk ise vâriddir ilki de
abdülhak Hâmit

şîa: Ar. 1. Taraflılar, yardımcılar. 2. Hz. Ali ve
Ehl-ı Beyt’e sevgide aşırılığa kaçan ve
Hz. Peygamber (s. a. s.)’in ölümünden sonra halifelik hakkının kıyamete kadar
Hz. Ali nesline ait olduğu fikrini iddia eden, bazı dinî anlayışları kabul etmeyen kişilerin genel adı.

Diğer ismi de
Şiilik ve
Alevilik’tir.

Her kişverinde kırmağa zencîr-ı Şîa’yı
Azmetti askerin ulu kişver-küşâları
Yahya Kemal

şiâr: Ar. 1. Alamet, işaret, iz. 2. Ayırıcı işaret, ayırt edici âdet. 3. “İyi, üstünlük veren işaret, âdet” anlamlarında birleşik kelimeler yapar.

Onlara zulüm medâr olmuştu
Cem’-i emvâlşiâr olmuştu
Nâbî
Serverlik ister isen üftâdelik şiâr et
Kim düşmeden ayağa çıkmadı başa bâde
Fuzûlî

şiâr-ı âile: Aile işareti. aşka çiğnetemem ben şiâr-ı dileyi
Elimle mahv edemezsem eğer o hâileyi
Abdülhak Hâmit

şiâr-ı dil-i zâr: İnleyen gönlün işareti.

İzhdr-ı kîn şiâr-ı dil-i zârımız değil
Ağydr ile ciddl bizim kârımız değil
Nâbî

şiâr-ı halk-ı cihân: Cihan halkının âdeti.

Şiâr-ı halk-ı cihân şimdi bî-fevâlıktır
Hulûs ü sıdka bedel sâde âşnâlıktır
Yümnî (Süleyman)

şiâr-ı hîç-kesân: Hiç kimsenin işareti.

Şiâr-ı hîç-kesândır rızâ’-i nâ-çârî
Hilâf-ı meşreb-i himmet şekûru neyşer
Nâilî

şiâr-ı îmân: İman işareti.

Tevekkül öyle yaman bir şiâr-ı îmândı
Ki kahramân-ı fazâil denilse şâyândı
Mehmet Akif

şiâr-ı ma’nî: Mana ile ilgili işaret.

Şeh-bâz-ı felek mesîr-i mazmûn
Şâhî n-i mülk şiâr-ı ma’nî
Ünsî
kerem-şiâr: Kerem gösteren.

Affet beni ey kerem-şiârım
Yoktur onu terke iktidârım
Tokadizâde Şekip Bey

şibh: Ar. Bir şeyin benzeri, misli.

Ey şibh ü şerîkten münezzeh
Sırr-ı ezel ü ebedten âgeh
Fuzûlî

şebeh: Benzer, benzeyiş, misl.

Sana ey nûr-ı mücessem nice teşbîh edeyim
Yoğiken vech-işebeh tâze nihâl çemeni
İbni Kemâl

şebîh: Benzeyen, benzeyici.

Şâm-ı Kadr olur idi halka-i zülfüne şebîh
Olsa görünür tecellinden o şâm içre seher
İbni Kemâl
Kim ki var misl ü şebîhi bulunur âlemde
Münhasır sana fakat rütbe-i nefy-i endâd
Nâbî
La’lin şebîhi gonca diyenler açıldılar
Sığmaz benim bu gûne büyük söz dehânıma
Koca Râgıp Paşa

şebîh-i gonca’
Goncaya benzeyen.

La’linşebîh-i gonca diyenler açıldılar
Sığmaz benim bu gûne büyük söz dehânıma
koca Ragıp Paşa Şibl: Aslan avrusu.

Şiblü’l-esed: Aslan
Yavrusu.

Dil, hâsıl kaldı şevka meclûb
Şiblü’l-esed aldu bebre mağlûb
Müslim
Nâci

şidâd: bk. şiddet.

şiddet: Ar. Sertlik, berklik, hiddet, katılık, ziyadelik; çokluk. c. şided, şedâid.

Dest-i berhem-zen olursan ne kadar şiddet ile
Kâmet-i nâzenîne etmez yine teklîf-i kıyâm
Nâbî
Darb-ı şiddet ile basdıkça kalemle kalayı
Av’aveyle kaçışırlardı misâl-ı Ktmîr
Eşref
Bakın hevâ ne güzel açtı incilâ buldu
Deminki velvele, şiddet sükûn-pezîr oldu
Tevfik Fikret

şiddet-i bâd-ı sabâ: Sabah rüzgârının şiddeti.

Şiddet-i bâd-ı sabâdan sakınıp şem’-i ruhun
Sanemâ zülf-i şebin üstünde oldufânûs
Enverî

şiddet-i efkâr: Fikirlerin şiddeti.

Her kadeh devrinde bir seyr eyleyip ruhsârını
Şiddet-i efkârı ol sûretle ta’dîl eylerim
Muallim Naci

şiddet-i kahr: Öfke şiddeti.

Şiddet-i kahrın ile lerzeye geldi düşmen
Kuvvet-i adlin ile buldu cihân istihkâm
Cevrî (İbrahim Çelebi)

şiddet-i tasmîm: Kafi, kesin.

Öyle bir şiddet-i tasmîm ile çıktım ki yola
Karşıma çıksa eğer seng-i mezârım dönmem
Abdülhak Hâmit

şedâid: Şiddet’ler.

Ömr olsa da binlerce şedâid ile meşhûn
İnsân yaşamaktan yine memnûn, yine memnûn
Mehmet Akif

şedâid-i eyyâm: Günlerin getirdiği şiddetler.

Görür şedâid-i eyyâma karşı dûşunda
Siper vazifesini lime lime bir abacık
Mehmet Akif

şedîd, şedîde: Şiddetli, sert, katı, sıkı. c. şidâd.

Olsa da münkirin inkârı şedîd
Sözünü etme kasemle teşdîd
Nâbî
Bir kemiktir, hıncı lâkin yıldırımlardan şedîd
Bir şehîdin göğsüdür, lâkin ne müdhiş bir şehîd
Midhat Cemal Kuntay

şidâd: Şedîd’ler.

Bûse-gâh-ı kademi küngüre-i arş-ı azîm
Rîze-hâr-ı niamı dâire-i seb’-işidâd
Nâbî
Hârik-ı âdet mi değil bî-imâd
Ola kıyâm üzre bu seb’-işidâd
Nahifi

şifâ: Ar. 1. İlaç, deva, çare. 2. Hastalıktan
iyi olma, sağalma.

Gönül şifâ vü maraz kimden olduğun bilmiş
Ne hindibâ taleb eyler, ne râziyâne arar
Hâmi (Hâmi-ı Âmidî)
Vermedi sadra şifâ buncılayın ibn-i hakîm
Beden-i müle dahi etmedi bahş-ı dermân
Şinasi (sadra şifa ver-: gönlü ferahlatmak.)
Vuslat-ı yâr için ağyâre müdârâ eyler
Zehr içer âşık-ı dil-haste şifâ niyyetine
Ragıb (Bursalı Ahmet Efendi)

şifâ-yı sadr: Gönlü ferahlama; öc almış olma.

Şifâ-yı sadre sebebtir ederse de düşnâm
Bu mîve telh ise de nahl-i dil-keşimdendir
Nâbî

şifâ-yı vasl: Kavuşma şifası.

Şifâ-yı vasl kadrin hecr ile bîmâr olandar sor
Zülâl-i zevk şevkin teşne-i dîdâr olandar sor
Fuzûlî

şifâ-hâne: Şifa evi.

Cemî’ vakt şifâ-hâne-i şifâsından
Cemî’ halka müyesser cemî’ derde devâ
Keçecizade İzzet Molla
Kim i’tibâr eder bu şifâ-hânede bize
Ma’cûn-ı nev-sirişte-i nâ-âzmûdeyiz
Nâbî
Nâilî
nahvet ü câh ehli muammer olmaz
Kimse zehri bu şifâ-hânede tiryâk edemez
Nâilî

şifâ-hâne-i lutf: Lütuf şifa evi.

Ger şifâ-hâne-i lutuftan içe şerbet-i hâs
Yerekân renci ile olmaya ebter nergis
Nizamî

şifâ-pezîr: Şifa bulan, iyileşen.

Olmaz yine marîz-i mahabbet şifâ-pezîr
Rûy-ı zemîne bir dahi Îsâ gelir gider
Nâbî

şifâ-sâz: İyi eden.

Ey şifâ-sâz-ı belâ-yı âfât
Melce-i cümle usât-ı arasât
Hakanî

şifâ-yâb: Şifa bulmak.

Şifâ-yâb olup içtiğim zehrden
Kodum iştikâ-yı gamı dehrden
Keçecizade İzzet Molla

şifâh: Ar. Şefe’ler, dudaklar; kenarlar. şifâh-ı a’lâm: İleri gelenlerin dudakları.

Öpmemiş kimdir onun dâmen-i âlî-câhın
İşte efvâh-ı havâss işte şifâh-ı a’lâm
Nâbî

şifâh-ı ceyb-i pîrâhenGömlek cebinin kenarları.

Teveccüh-gâh-ı uşşâk olmada ebrû değil ancak
Şifâh-ı ceyb-i pîrâhen dahi mihrâbtan kalmaz
Nâbî

şîfte: Far. Düşkün, tutkun, kaçık.

Âyîne-ı Hak’tır ruhun ey mâh-ı füsûn-sâz
Bu yüzden ona şifte uşşâk-ı nazar-bâz
Lamiî Çelebi
Eden edâ-yı hatt-ı dil-keşe bizi
Râgıb
Esîr ü şifte hep şîve-i kitâbettir
Koca Râgıp Paşa
Bülbül-i şîftenin bir gülüne göz dikenin
Sahn-ı gül-zâr-ı ümîdinde dikenler bitsin
Keçecizade İzzet Molla

şîfte-i rûzgâr: Zaman tutkunu.

Dil-i şikeste ile zülf-i yâr bir yere gelse
Bir iki şifte-i rûzgâr bir yere gelse
Nâbî

şifte-i şikeste-tâli’: Talihsiz divane.

Key şîfte-i şikeste-tâli
Efiûs ki sa’yin oldu zâyi’
Fuzûlî

şîfte-hâl: Düşkün hâl.

şîfte-hâl-i mahabbet: Sevgiye tutkun.

Biz her zemânda şîfte-hâl-i mahabbetiz
Mevkûf-ı nev-bahâr değildir cünûnumuz
Fasih (Ahmet Dede)

şihâb, şehâb: Ar. Kıvılcım. 2. Kayan, akan yıldız. c. şühbân.

Çeng-i sâzendesidir târ-ı şihâb ile hilâl
Satl-ı har-bendesidir efser-ı Nûşirvânî
Nadiri (Ganizade)
Bitirdin
Eymen-i dilde diraht-ı îmânı
Ki göre
Mûsî-i cân ışk odundan anda şihâb
Hamdullah Hamdi
Kavs-ı kuzah gibi boyum edip kemân felek
Tîr-işihâb âhıma etti nişân felek
İbni Kemâl
Ey âsmân-ı turfe-nümâdan edip şitâb
Bir tarz-ı dil-frîb ile sâkit olan şihâb
Muallim Naci

şihâb-ı gerden-i gerdûn: Feleğin boynundaki kıvılcım.

Lerzende görse havfin ile teb tutar sanır
Bağlar şihâb-ı gerden-i gerdûna rîsmân
Bâkî

şihâb-ı vesvâs: Şeytan kıvılcımı.

Ammâ ki ne tîğ tîğ-ı elmâs
Cellâd-ı adû şihâb-ı vesvâs
Şeyh Galip

şikâf: Far. 1. Yarık, yırtık. 2. gr.

Yaldızlı süsleme. 3. “yırtan, yaran” anlamına gelen birleşik kelimeler yapar. şikâf-ı gonce: Gonca yarığı.

Gül şikâf-ı gonceden etti nihânî bir nigâh
Şevket ü câhıngörüp kendin nümâyân eyledi
Şeyhülislam Yahya

şikâf-ı hâme: Kalem çatlağı.

Lûle-i çeşme-i hûrşîde şikâf-ı hâme
Mevce-i lücce-i envâre sutûr-ı erkâm
Üsküdarlı Hakkı Bey

şikâf-ı revzene-i nâz: Naz penceresinin çatlağı.

Şikâf-ı revzene-i nâzdır dehen dediğin
Nesîm-i mirvaha-i râzdır sühan dediğin
Nâbî

şikâf-ı saff-ı kemâl: Tam saf yaran.

Sana beyân edeyim nağme-i niyâzımdan
Şikâf-ı saff-ı kemâl olduğunu sultânım
Nâbî

şikâf-ı sîne: Bağır, göğüs yarası.

Düştü câna aks-i ruhsârın şikâf-ı sîneden
Hâne kim vîrân ola pertev salar yer yer güneş
Hayâlî Bey
canşikâf: Can yırtıcı, can yaralayıcı.

Bütün o manzara-i cân-şikâfı bir de kalın
Ridâ-yı berf ile örtün ki.

Tevfik Fikret
mû-şikâf: Kılı kırk yarar gibi inceden inceye araştıran.

Her mû-şikâfa bahs açarım imtihân için
Yok yere kîl ü kâl eder ol mû-miyân için
Mehmet
Salahî

saff-şikâf: Saf yaran.

Nef’î-i tîğ-ı zebânım ki zemânımda benim
Saff-şikâf-ı şuarâ-yı sühan-ârâ-yı be-nâm
Nef’î

sipeh-şikâf: Asker yarıcı; galip, muzaffer.

Sipeh-şikâf-ı yegâne
Halil Paşa
kim
Cihâna ateş urur berk-ı tîğı çektiği dem
Nef’î

şikâr: Far. 1. Av, sayd. 2. Kelime sonuna ve başa gelerek birleşik kelimeler yapar.

Gözü âhûlar ile azm-i kenâr eyleyelim
Biz de beğlergibi bir sayd-ı şikâr eyleyelim
Âhî
Avcılık bir şikâr şey mi aceb
Gönül avla budur nişân-ı edeb
Mehmet
Memduh Paşa
Bî-cürm ikengıdâ-yı anâkib olur meges
Ma’sûm iken kebûterişâhîn ederşikâr
Ziyâ Paşa

şikâr-ı âlem-i kuds: Kudsî alemin avı.

Gürisne kalmağa muhtâc bâz-ı nefs-i habîs
Şikâr-ı âlem-i kudse yarandırıncaya dek
Nâbî

şikâr-ı bûse-i la’l: Dudak busesinin avı.

Şikâr-ı bûse-i la’lin kılıp zülfünde dâr olmak
Bana ol merg değil ömrüm hayât-ı câvidânîdir
behiştî

şikâr-ı dâne: Dane avı.

Hümâ-yı devlet o dil mürgüdür ki kıldı cihânda
Şikâr-ı dâne vü dâm onu zulf ü hâl-ı Muhammed
Hamdullah Hamdi

şikâr-ı ma’rifetullahallah’ı bilme avı.

Şikâr-ı ma’rifetullahı sayda kâdir iken
Cihân-ı cîfeye insân niçin tenezzül eder
Muallim Naci

şikâr-ı rızk: Rızık avı.

Şikâr-ı rızk mukadder tesâkut üzre iken
Ne hâcet olmağa mürgân-ı hırs-ı bâl-engîz
Nâbî

şikâr-ı ömr: Ömür avı.

Dürc-i lebinde saklı-durur çeşme-i hayât
Bağlı kemend-i zülfüne yârin şikâr-ı ömr
İbni Kemâl

şikâr-efgen: Av düşüren.

Çeşm-ı Hak-bînipek ahsen idi
İki şeh-bâz-ı şikâr-efgen idi
Hakanî

şikâr-istân: Av yeri, şikâristân-ı hüsn: Güzelliğin av yeri.

Süzülmüş bir şikâra iki şeh-bâz ol iki ebrû
Şikâr-istân-ı hüsnün gözleridir iki lâ-çini
Hayâlî Bey
cân-şikâr: Can avlayan.

Dendân-ı şîre lokma olur âhuvân-ı zâr
Birgûsfendi tu’me kılargürg-i cân-şikâr
Ziya Paşa
dil-şikâr: Gönül avlayan.

Hüsn olmasaydı
Aşk olamazdı bu âşikâr
Aşk olmasaydı hüsn ise olmazdı dil-şikâr
Abdülhak Hâmit
leşker-şikâr: Asker avlayan.

Eblak-süvâr-ı rûzigâr, aşıp
Rûm ü Zengibâr
Leşker-şikâr-ı kâm-kâr, Behrâm
Efrîdûn-ı âlem
Nef’î

şikâyât: bk. şekvâ.

şikâyet: bk. şekvâ.

şikem: Far. İşkembe, karın, batın.

Olma bir lokma için ehl-i şikem cim gibi
Meclis-i dehrde leb-bestegeçin mimgibi
Nâbî
Tecellî neş’esin ehl-i şikem idrâk kâbil mi
Behişt andıkça zâhid ekl ü şürbin lezzetin söyler
Koca Râgıp Paşa
Lezzeti ethmede ziyneti pûşişte arar
Ne bilir neş’e-i idrâki nedir ehl-i şikem
Koca Râgıp Paşa

şikem-derd: Karın ağrısı.

İmâmın bîm-i destâr-ı büzürginden mesâcidde
Şikem-derd oldular dîvârlar mihrâb şeklinde
Nabi

şikem-perver: Hırs işkembesi büyüten.

Dize çîn-i neamı sofra-küşâ-yı himmet
İmtilâ-yı keremi diye şikem-perver-i âz
Nef’î

şiken: Far. 1. Büklüm, kıvrım. 2. Kelime sonuna gelerek “ kıran, kırıcı” anlamlarında birleşik kelimeler yapar.

Girer mi dest-i dili hâne-gerd-i uşşâka
Sevâd-ıgîsû-yı cânânede şiken dediğin
Nâbî
Her bir şiken ki dillere câ-yi karârdır
Zindân-ı muhabbet için bir kemend olur
Nâilî
Dökülüp rûy-ı arak-nâkineşâd-âb oldu
Tâze sünbül gibi ol kâkül-ipür-çîn ü şiken
Nedim

şiken-i dil-rübâ: Gönül çalan perçemi.

Her turtasında bin şiken-i dil-rübâsı var
Her bir şikenc-i turrada bin mübtelâsı var
Nedim

şiken-i pür-ham: Eğri kıvrım.

Hoş-bû o kadar silsile-i şâhid-i hulku
Kim her şiken-i pür-hamı bir micmer-i âlem
Nef’î

şiken-i turra-i havrâ: Huriler turrasının kıvrımı.

Bûy-ı zülfün ki ala havsala-i bâd-ı Behişt
Şiken-i turra-i havrâya tenezzül mü eder
Nâilî

şiken-i zülf: Saçın kıvrımı.

Şiken-i zülfü eder mürg-i dilipâ-beste
Dahi girâ-ter imiş olsa eğer dâm şikest
Koca Râgıp Paşa

şiken-i zülf-i dil-ârâ: Gönülü süsleyen saçının büklümü.

Mahrem yine her hâlimize bâd-ı sabâdır
Dâim şiken-i zülf-i dil-ârâda nihânız
Neşati
dil-şiken: Gönül kıran.

Sen ki şâh-ı hüsn ü ânsın elverir mi sevdiğim
Dil-şikenlikler bu nakz-ı ahd ü peymânlar sana
Ziya Paşa
hâtır-şiken: Gönül inciten.

Gönül yap zâhidâ beyt-ı Hudâ’dır, tâat istersen
Muhakkaktır ki bâb-ı cenneti hâtır-şiken açmaz
Sâhib (Pirizade Osman)
hum-şiken: Küp kıran.

Hâtır-şiken olmadan sakın da yürü var
Sâgar-şiken ü sebû-şiken hum-şiken ol
Nâbî
leşker-şiken: Asker kıran.

Bir gamzesi bin kalbi sır zülfü vü ahdi tek
Bîmâra zihî kuvvet leşker-şiken olmuştur
Şeyhi

saff-şiken: Saf yaran.

Sensin o saff-şiken kim yazılsa menâkıbın
Her muhtasar rivâyeti bir dâsitân olur
Nef’î

sâgar-şiken: Kadeh kıran.

Hâtır-şiken olmadan sakın da yürü var
Sâgar-şiken ü sebû-şiken hum-şiken ol
Nâbî

sebû-şiken: Testi kıran.

Âb-âver ile bir idi ol sebû-şiken
Mümtâzdır zemânede destî k ıran dahi
Keçecizade İzzet Molla

sükker-şiken: Şeker kıran.

Dehenin tûtî-i sükker-şiken olsa ne aceb
Leb-i şîrîn ü hat-ı sebz ona bâl ü perdir
Bâkî

şikene: Far. Kıvrım, büklüm.

Tehmeten-i vüzerâ, kahramân-ı Cem kevkeb
Şükûh-ı tâb şikenc külâh-ı Behmen ü Cem
Nef’î
Çün kıvırcık saç adı mergûl imiş
Büklüme çîn ü şiken de hem şikenc
Sünbülzade Vehbi

şikenc-i turra: Perçem kıvrımı.

Düşersin gayrı kâkül kaydına yoksa seni ey dil
Şikenc-i turrasından eylemek âzâd kâbildir
Vecdî
Her turrasında bin şiken-i dil-rübâsı var
Her bir şikenc-i turrada bin mübtelâsı var
Nedim şikenc-i turra-i müşgîn: Mis kokulu perçeminin kıvrımı.

Şikenc-i turra-i müşgînine esîr oldu
Belâya uğradı dil zülfüne belâ diyerek
Şeyhülislam Yahya

şikenc-i zülf-i tarrâr: Yankesici saçın kıvrımı.

Zemânında bulunmaz fitne-pinhân olmağa bir yer
Meğer hûbân-ı fettânın şikenc-i zülf-i tarrârı
nef’î

şikenee: Far. işkence, eza, eziyet. bk. işkence.

Metrûk idi âlet-i şikence
Kullanmaz idi tüfek tabanca
Nâbî

şikence-i gam: Gam işkencesi.

Gâhî çekerim şikence-i gam
Gâhî olurum belâya hem-dem
Fuzûlî

şikest, şikeste: Far. Kırma; kırık, kırılmış.

Şikeste bir sifâl olsun, nemiz var, sâgar-ı Cemde
Garaz bir neşve tahsil eylemekdir bezm-i âlemde
Şeyhülislam Yahya
Şikest olsa surâhî câm-ı meclis ber-karâr olmaz
Meseldir sâkiyâ baş gitse ayak pây-dâr olmaz
Adlî (Sultan II. Bayezid)
Hûn-ı ciğerle dolmuş câm-ı zer olmadansa
Bî-inkisâr-ı hâtır şikeste sâgar olsun
Nâilî
Şikest eyledi şîşe-i ahdi yâr
Döküldü mey-i dîde-i eşk-bâr
Keçecizade İzzet Molla

şikest-i dil: Gönlü kırık.

Remîde etti benden yâri seng-i ta’n-ı bed-gûyân
Şikest-i dil terakkî buldu elden mûmiyâ gitti
Nâbî

şikest-i ehl-i derd: Dert ehlinin kırıklığı.

Geçerdi ol da hassiyyetten elde ihtiyâr olsa
Şikest-i ehl-i derde çâre-ger bir mûmiyâ kaldı
Nâbî

şikest-i gamze: Gamze kırıklığı.

Şikest-i gamzen iken sâkiyâ senin pûlâd
Tahammül eyleye mi beyza-i habâb sana
Nef’î

şikest-i hâtır: Gönül kırıklığı.

Tutarsan pendimi kalsın şikest-i hâtırın ber-câ
Tefâhür-gûne vaz’-ı imtinân-ı mûmiyâdangeç
Nâbî

şikest-i kâse-i dil: Gönül kâsesini kırma.

Şikest-i kâse-i dildir figâna mâni olan
Bu denlü ketm-i nefes inkisârımızdandır
Nâbî

şikest-i seng-i kazâ: Kaza taşını kırma.

Şikest-i seng-i kazâdan rehâ ne mümkündür
Ne denlü eyler isen hıfz-ı âb-gîne-i ömr
Nâbî

şikest-i tevbe: Tövbeyi bozma.

Dehân-ı goncayı bâz et zebânı sûseni ter kıl
Şikest-i tevbeye dahl edene hâzır-cevâbımsın
Nedim

şikeste-bâl: Kanadı kırık.

Dil-i mecrûhuma rahm eyle kalsın dâm-ı zülfünde
Şikeste-bâl olan mürgü edip âzâd neylesin
Şeyhülislam Bahayi (Mehmet)

şikeste-beste: Kırık dökük, bozuk.

Yazdım ne ise şikeste-beste
Malûm değil mi hâl-i haste
Ziyâ Paşa

şikeste-dil: Kalbi kırık olan.

Gam yeme ey şikeste-dil bu dahi böyle kalmaya
Fırsat içinde haste-dil bu dahi böyle kalmaya
Ahmed-ı Dâî
Râşidâ etmez şikeste-dil kabûl-i iltiyâm
Zahm-ı şemşîr-i zebânın var mı görmüş merhemin
Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

şikeste-gî: Kırıklık.

şikeste-gî-i dil: Gönül kırıklığı.

Şikeste-gî-i dile çâre-sâz olur sanma
Tabîb-i tesliyetin mûmiyâlarıngördük
Râşit

şikeste-hâl: Durumu kötü, perişan.

Gördü ki şikeste-hâl
Mecnûn
Durmuş ded ü dâm içinde mahzûn
Fuzûlî

şikeste-hâtır: Kırık gönül.

Gönlümüz âyînesin sındırdı cevr-i rûzgâr
Tabımız gâyet mükedderdir şikeste-hâtırız
Bağdatlı Ruhi
Olup hücûm-ı elemden şikeste-hâtırlar
Derûna dolmuş idi kasvet-i hümûm u keder
Nedim
Ol zülf-i yâre dokundun aceb ne tel kırdın
Şikeste-hâtır imiş mutribâ rebâb-âsâ
Kâzım Paşa

şikeste-pervâz: Kırık kanat.

Olsa ne kadar şikestepervâz
Uymaz yine kûf ü kaza şeh-bâz
Şeyh Galip

şikeste-sâk: Baldırı kırık.

şikeste-sâk-ı tüvân: Güçlü baldırı kırık.

Kavâfil-i beşeriyyetşikeste-sâk-ı tüvân
Yürür sükûn ile feyfâ-yı zindegânîde
Cenap Şahabeddin

şikîb: bk. şekîb.

şimal: Ar. 1. Sol, sol taraf. 2. coğ.

Kuzey.

Tayyib-i enfâsın açar hâtır-ı dem-bestemizi
Girih-i gonca-i bâğı nitekim bâd-ı şimâl
Veysî (Alaşehirli Üveys Kadı)
Seylâb kabrin eşti şimâl ü sabâ gelip
Mecnûn-ı bî-kes öldüğü vaktin götürdüler
Hayâlî Bey

şimâl-i zemistân: Kış mevsiminin kuzeyi.

Rakîbe yaz nesîmi gibi mülâyimsin sen
Bize şimâl-i zemistângibi mizâcın serd
Behiştî

şîme: Ar. Huy, tabiat. c. şiyem.

şiyem: Huylar, ahlaklar; âdetler, gelenekler, görenekler.

Te’sîr-i füyûz-ı nazar-ı terbiyet ile
Şeytân bile tebdîl-i nijâd ü şiyem eyler
Yenişehirli Avni
Dürrî-i çarh-ı celâl u dürr-i deryâ-yı kemâl
Kâmi’-ı küfr ü dalâl u câmi’-i hulk-ı şiyem
nizami
ferhunde-şiyem: Mübarek mizaçlı.

Sebeb-i kadri onun îd-i mübârek-fitrat
Şeref-i bahtı bunun dâver-iferhunde-şiyem
Nef’î
Yûsuf-şiyem: Yusuf mizaçlı.

Şâhenşeh-i ferhunde-baht ârâyiş-i dîhim ü taht
Bahtı kavî ikbâli
İskender-ı Yûsuf-şiyem
Nef’î

şimşâd: Far. Şimşir ağacı.

Şâne ger kâkülnün bir teline verse zarâr
Çûb ü şimşâd biten yerleri sûzân ederim
Fuzûlî
Afet-i cân dediler gamze-i cellâdın için
Nahl-i gül söylediler kâmet-işimşâdın için
Nedim
Anda her şimşâd bir
Azrâ-yı
Vâmık sûz-ı dehr
Anda her bir nârven
Leylâ-yı
Mecnûn dâstân
Üsküdarlı Hakkı Bey

şinâh, şinâ: Far. Suda yüzme.

Etmeden farkı nedir
Ab-ı Hayât içre şinâ
Hased-âgûşa çeken rinde o sîm endâmı
Nâbî
Ne bâd-bâna ne fülke ne rûzgâra dayan
Bu garka-gâhta ancak şinâh lâzımdır
Nâilî
Zalâm-ı hayret içinde şinâh ederken ümîd
Önünde rehber olan meşâlem hayâlindir
Mehmet Akif
Beşerin işte, pür-ümmîd ü heves, kıvranarak
Ka’r-ı târındaşinâh ettiğigirdâb-ı üfûl
Tevfik Fikret

şinâs: Far. 1. “tanıyan, bilen, anlayan” anlamlarında birleşik sıfatlar yapar. 2. Tanıma.

Sâhil-res-i fütûr olalı keştî-i ümîd
Deryâ-yı ârzûda şinâs etmez oldu dil
Ziyâ Paşa
Âlem-şinâs: Âlemi bilen, tanıyan.

Hased evkâtına ol ârif-i âlem-şinâsın kim
Elinden câm düşmez kûşe-i mey-hâneden gelmez
Nâbî
had-şinâs: Sınır bilen.

Erbâbının değil çoğu hayfa ki had-şinâs
Hîç bilmek istemez ki nasıldır mizâc-ı nâs
Abdülhak Hâmit
hak-şinâs: Hak bilen.

Müddeî münkir olursa çekerim işhâda
Hak-şinâs, ehl-i nazar anladığım yârânı
Nef’î
hurde-şinâs: Dikkat sahibi, ince şeyleri anlayan.

Ey hurde-şinâs-ı ma’nî-ipâk
Gûş et ki ne der bu kilk-i çâlâk
Şeyh Galip
kadr-şinâs: Kıymet bilen.

kadr-şinâs-ı sühan: Söz kıymeti bilen.

Her tîre-meniş kadr-şinâs-ı sühan olmaz
Her sifle hırdâr-ı leâl-ı Aden olmaz
Nâbî
nabz-şinâs: 1. Nabız bilen, iyi hekim. 2. mec. Adamını tanır.

Sensin ol nabz-şinâs-ı lebi tab’-ı umûr
Dürc-i re’yindedir eczâ-yı kıvâm-ı devlet
Münif
nükte-şinâs: Nükte bilen, zarif. c. nükteşinâsân.

Çeke mazmûnunu fehmetmede bir nükte-şinâs
Ne kadar dikkat ederse o kadar renc-i elîm
Nef’î
nükte-şinâsân: Nükte bilenler.

Söz müdür o kim nüshasını nükte-şinâsân
Haşv-işikem-i rahne-i dîvâr ü der eyler
Nef’î
perde-şinâs: Şarkıcı, okuyucu; hanende.

Üst perdeden izhâr-ı garâm eyleme zinhâr
Kânûn-ı muhîtte çalış perde-şinâs ol

serîre-şinâs: Sır bilen.

Tamâm-ı hüsnüne söz yok o âfetin ammâ
Aceb serîre-şinâsı lisân-ı hâl midir
Nedim
vahdet-şinâs: Birlik bilen.

Doğru bak ahvâle, ey ahvel, olup vahdet-şinâs
Nûr birdir olsa da mısbâh-ıpertev-zâ iki
Hasan
Hilmi (Kıbrıs Müftüsü)
vazâif-şinâs: Vazifeleri bilen.

Edîb ü nutûk vazâif-şinâs
Lebîb ü halûk u letâif-şinâs
Keçecizade İzzet Molla

şinâver: Far. Suda yüzen, dalgıç, gavvas.

Bahr-i aşk içre şinâver geçinenler ne bilir
Düşmese câh-ı zenahdânına girdâb nedir
Bâkî
Oldu gavvâsı şehâdet bahrinin gerçi
Hasan
Gûte-i hûn yutmuş ol bahre şinâverdir
Hüseyn
Aşkî
Ceyhûna döndü dîdelerim hûn-ı al ile
Merdüm şinâver oldu siyeh peştemâl ile
Seyyit Vehbî
Olur mu muztarib deryâ-dilân mevc-i havâdisle
Zarar vermez rûh-ı deryâya seylî-i şinâverden
Nedim

şinâver-i emvâc-ı nûr-ı ârız-ı yâr: Yârin yanağının ışık dalgalarına dalan.

Aceb gelir mi o gün kim bu dîde-i hûn-bâr
Ola şinâver-i emvâc-ı nûr-ı ârız-ı yâr
Nâbî

şinîd, şinîde: Far. İşitme, sem.

Geldi kelâl kıssa-ı Ferhâd ü Kays’tan
Derd-i derûnu söyle gönül şinîdedir
Fıtnat
Hanım
Nazmım ol sikl-i güherdir kim olur hem-vâre
Halka tahmîn-i bahâsı sebeb-i güft ü şinîd
Nef’î

şinîde: İşitilmiş, duyulmuş.

Hep keşf-i râz-ı dil deheninden şinîdedir
Ol goncadan hezâr tabîat remîdedir
Nâilî
kâfir mâcerâyı
Müslümanlar gûş edin benden
Diyâr-ı aşkta bir nâ-şinîde dâstândır bu
Keçecizade İzzet Molla

şi’r: Ar. 1. Anlama, fehm. 2. ed. Şiir, edebî değeri olan nazımlı ve kafiyeli söz. c. eş’âr.

Şi’rimin beş beyti
Yahyâ ma’nîdeyek-sândır
Söylenir illerde gerçi düz değil engüşt-i penç
Taşlıcalı Yahya Bey
Şi’ri bâzîçe-i tfl-âne eden eşhâsın
Kimisi söz ebesidir kimi baba-i sühan
Sünbülzade Vehbi
.

İlm ü şi’r ikisi ma’nâda mürâdifler iken
Bir midir şâir-i nâ-dân ile dânâ-yı sühan
Sünbülzade Vehbi
Şi’rinin kadri erip şuarâya
Oldu aşk ehline bir ser-mâye
Atâyî (Nevizade Atâullah)

şi’r-i âb-dâr: Nükteli şiir.

Hele deryâ-yı ma’nînin
Behiştî
rûzgâr içre
Re’îsi olduğum bes şi’r-i âb-dârımdan
Behiştî

şi’r-ı Bâkî
: Bâkî’nin şiiri.

Cihânı câm-ı nazmım şir-ı Bâkî gibi devr eyler
Bu bezmin şimdi biz de
Câmîi devrânıyız cânâ
Bâkî

şi’r-i dil-firîb: Gönül aldatan, alımlı şiir.

Okunmasın
Necâtî getirmez gözüne dost
Şolşi’r-i dil-firîbi ki mest-âne olmaya
Necati Bey

şi’r-i dil-güşâ: Gönül açan şiir.

Ne lâzımdır düşürmek şiri
Nâbî
kayd-ı iğlâka
Bu denlü bî-tekellüf sâde şir-i dil-güşâ derken
Nâbî

şi’r-i dil-pesend: Gönlün beğendiği şiir.

Ey
Behiştî
bu cihândan çoktan eylerdim sefer
Eyleyen birpâre şi’r-i dil-pesendimdir benim
Behiştî

şi’r-i dil-sûz: Yürek yakan şiir.

TâlEin tutup müneccim ey meh-ı Mirrîh-çeşm
Dedi kim bunun ucundan günde yüz bin kan olur
Zâti

şi’r-i dil-sûz-ı Necâtî: Necati’nin yürek yakan şiiri.

Şi’r-i dil-sûz-ı Necâtî var iken hayf ola kim
Halk yazıp yanılıp defter ü dîvân yazalar
Necati Bey

şi’r-i gurbet-âlûd: Gurbete bulaşmış, gurbette kalmış.

Garîb-âne terennümlerle hâlet vermeğe bezme
Behiştî
mutribe öğret bu şi’r-i gurbet-âlûdı
Behiştî

şi’r-i hâlet-engîz: Hâl ortaya koyan şiir.

Bu şi’r-i hâlet-engîzin bize kâr etti ey Yahyâ
Gazel olunca böyle sûz-nâk u hasb-ı hâl olsa
Taşlıcalı Yahya Bey

şi’r-i hasen-üslûb: Güzel üsluplu şiir.

Ey Hayâlî yine bu şi’r-i hasen-üslûba
Umarın hüsrev-ı Rûm’un sana tahsîni ola
Hayâlî Bey

şi’r-i Hudâ: Allah’ın şiiri.

Bir manzaradır bu levha-i ân
Bir şi’r-ı Hudâ desem de şâyân
Kemalzâde Ekrem Bey

şi’r-i kâmilân: Olgun kimselerin şiiri.

Nev-hevesler kim eder tanzîr-işi’r-i kâmilân
Sohbet-i sadre karışmak gibidir dehlîzden
Esat
Muhlis Paşa

şi’r-i lâtif: Hoş şiir.

Yahyâ kulunun olşeh-i mülk-i saâdete
Şi’r-i latîfi aynı ile arz-ı hâlidir
Taşlıcalı Yahya Bey

şi’r-i mahzûn: Hüzünlü şiir.

Ediyor katre katre istiktâb
Banagûyâ birşi’r-i mahzûnu
Cenab
Şahabeddin şi’r-i nâ-tüvân: Değersiz, zayıf şiir.

Ağla, ey şi’r-i nâ-tüvân, ağla!
Öldü rûhumda mübtesim âmâl
Tevfik Fikret

şi’r-i Necâtî: Necati’nin şiiri.

Şi’r-ı Necâtî olsa dahi etmeye eser
Işk âteşinden olmayıcak muktebes gönül
Necati Bey

şi’r-ı Nef’î: Nefî’nin şiiri.

Dürr-i nazmım çarha mengûş olsa bilmez rûzigâr
Şi’r-ı Nef’î midir ol ya kevkeb-i şuarâ mıdır
Nef’î

şi’r-i nemek-nâk: Tuzlu şiir.

Leb-i hûbân gibi şûr-ı dü-cihânpinhândır
Çeşm-i nem-nâkim ile şi’r-i nemek-nâkimde
Nâbî

şi’r-i nerm: Yumuşak şiir.

Şi’r-i nermim ne acebtir ki
Behiştî
dokunur
Müddeînin yüreği başına bir taşgibi
Behiştî

şi’r-i pür-sûz: Tam yakan şiir.

Nâbîyâ bu şir-i pür-sûzunla şimdi hak bu kim
Artırırsın dâimâ derd ehlinin germiyyetin
Nâbî
Ey
Behiştî
derdi yetmez mi hasûda sen dahi
Şi’r-i pür-sûzunla bir yanından eylersin azâb
behiştî

şi’r-i revân: Akıp giden şiir.

Tahfîf-i elem etmedin ey şir-i revdnım
Sen dur, yürüsün dem’-i dem-â-dem cereydnım
Muallim Naci

şi’r-i selâset: Akıcı şiir.

Dil çeşme-i belâgat ona lüledir kalem
Ab-ı zülâlşi’r-i selâsetşiârdır
Bâkî

şi’r-i siyâh: Siyah şiir.

Benim de ağlayarak yazdığım bu şir-i siyâh
Lebinde kâriemin handelerle titreyecek
Tevfik Fikret

şi’r-i şeker-rîz: Şeker saçan şiir.

Kanda bir ehl-i mezâk olsa
Behiştî
onun
Ağzını tatlı eden şir-i şeker-rîz midir
behiştî

şi’r-i tarab-nâk: Sevinç dolu şiir.

İşitirse ravzasından dura raks ura
Kemâl
Ahmed’in şi’r-i tarab-nâkin ki
Selmân oynatır
Ahmet Paşa

şi’r-i tâze: Yeni şiir.

Bu şi’r-i tâze berâber değilse
Bâkî’ye Budur tefâvütü
Vecdî o köhne bu tâze
Vecdî

şi’r-i ter: Taze, yeni şiir.

Ey şi’r-i terim eşkim ile hem cereyân ol
Sînemdeki nîrân-ı gama reşha-feşân ol
Muallim Naci

şi’r-i üstâd: Ustanın şiiri.

Şi’r-i üstâddakigülleri seyret
Tıflî
Döktü evrâkını san âb-ı zülâl üstüne gül
Tıflî

şi’r-i zülâl: Saf, tatlı şiir.

Sâkî-ı Kevser olduğun anlar
Behiştî
’nin
Kim nûş ederse şir-i zülâlin güzel güzel
Behiştî

şi’r ü inşâ: Nesir ve nazım. Beyti bozarsın rakîbi anma şiirde sakın
Avnî dil-ber vasfıdır çün şi’r ü işnâdan garaz
Avnî (Sultan II. Mehmet)
Şi’r ü inşâyı hüner yapma değildir
Nâbî
Hüner âfâkta seyr eylemedir envârın
Nâbî

şâir: Şiir yazan, kimse c. şuarâ, şâirân.

Ger derse
Fuzulî ki güzellerde vefâ var
Aldanma ki şâir sözü elbette yalandır
Fuzûlî
Olsak ne ola
Nef’î
gibi rüsâ-yı dü-âlem
Hem âşık u hem şâir ü hem bâde-perestiz
Nef’î
Kalbin ilhamına
Mevlâdır
Sana şâir dememek evlâdır
Muallim Naci

şâir-i âteş-zebân: Ateş dilli şair.

Rütbe-i iclâlini varsın kıyâs etsin felek
Kim kulundur ben gibi bir şâir-i âteş-zebân
Ziyâ Paşa

şâir-i deryâ-nisâb: Derya miktarı.

Şâir-i deryâ-nisâbım ebr-ı Nîsândır dilim
Fikretim bahr-i beyândır sözlerim lü’lü’-i nâb
Yenişehirli Avni

şâir-i efsah: En fasih şair.

Olur mu
Behiştî
gibi bir şâir-i efsah
Kim oldu fasâhatlerine sözleri bürhân
Behiştî

şâir-i felek-câh: Felek mertebeli şair.

Çün geldi o şâir-i felek-câh
Olşâhtan oldu ma’zeret-hâh
Şeyh Galip

şâir-i hoş-tacbîr: Hoş tabirli şair.

Lûtf-i mudâd ile ol şâir-i hoş-ta’bîrin
Şâhid-i nazmına ver hüsn-i beyân hoşgeldin
Nâüî şâir-i mâhir: Maharetli şair.

Yazılır cümleye târîh gelir bir gün olur
Kodular âh iki şâir-i mâhir kevni-(1883)
Üsküdarlı Talat

şâir-i nâ-dân: Pişman şair.

İlm ü şi’r ikisi ma’nâda mürâdifler iken
Bir midir şâir-i nâ-dân ile dânâ-yı sühan
Sünbülzade Vehbi

şâir-i nâzik-tabîat: Nazik tabiatlı şair.

Değildir tâze-gû yârâna peyrev
Nâilî
ammâ
Yine inkâr olunmaz şâir-i nâzik-tabîattir
Nâilî

şâir-i pâkîze-edâ: Temiz görünüşlü şair.

Devletinde ne ola
Örfî gibi meşhûr olsan
Var mı bir bencileyin şâir-i pâkîze-edâ
Nef’î

şâir-i Rûm: Rum şairi.

Meydân-ı sühanda yoğiken sen gibi bir er
Bir şâir-ı Rûm oldu sana şimdi berâber
Ziya Paşa

şâir-i sır: Sır şairi.

Şâir-i sırdır hevâ-yı rüzgârım hâme-veş
Vasf-ı zülf-i dil-rübâ akd-i lisân olmaz bana
Ziyâ Paşa

şâir-i şâyeste: Layık şair.

Oh, ey mu’ciz edâ şâir-i şâyeste gurür
İnliyor nây-i beyânında nevâ-yı
Mansür
Tevfik Fikret

şâir-i şîrîn-zebân: Tatlı dilli şair.

Mukarrer şâir-i şîrîn-zebânız
Nev’iyâ ancak
Bu devr içinde bir şöhret verir
Ferhâd’ımız yok
Nev’î

şuarâ: Şâir’ler.

Meddâh olalı çeşm-i gazâlânına
Bâkî
Öğrendi gazel tarzını
Rûm’un şuarâsı
Bâkî
Zîrâ şuarâ zümresinin tab’-ı selîmi
Ayîne-i ilhâm
Hudâvend-i cihândır
Yenişehiıü Avni

şâirân: Şâir’ler.

Attı
Murâd bu nazmı meydân-ı şâirâna
Her kim dilerse mansıb feth ede bunu ra’nâ
Muradî (Sultan IV. Murat)
Ser-mâye-i şâirân tükenmez
Dünyâ tükenir yalan tükenmez
Râzî

şâirân-ı bü’l-heves: Maymun iştahlı şairler.

Fehîmâ şâirân-ı bü’l-hevesde kalmamış insâf
Kanâat eylemez mazmüna dîvânı çalar çarpar
Fehim (Hoca Süleyman)

şâirân-ı dehr: Zamane şairleri.

TabHmı feyz-i nuûtun eyledi
Hassan-ı Rûm
Hamdülillah şâirân-ı dehrin oldum eş’ârı
Nazîm (Yahya)

şâirân-ı Rûm: Rum (Anadolu)’nun şairleri.

Muhâl add eylemişlerken gazelde şâirân-ı Rûm
Ben îcâd eyledim ol
Şevket-âne tarz-ı eş’ân
Şeyh Galip

şâirân-ı şehd-i makâl: Tatlı dilli şairler.

Anılmaz idi
Ferîdûn ü Cem’le
Keyhüsrev
Cihâna gelmese ger şâirân-ı şehd-makâl
Hayâlî Bey

şâire: Kadın şair. c. şeâir.

şeâir: Şaire’ler.

Şeâirin nice şerh ede bir niçe eş’âr
Menâkıbın nice vasf ede bir niçe ebyaz
Hamdullah Hamdi

şâiriyyet: Şairlik, şair olma hâli ve sıfatı.

Kifâyet eylemez mi bu kasîde şâiriyyette
Eğer lâzım gelirse hüccet-i devâmın ibrâzt
Nef’î
İntikâm almaz isem hicv ile ben de ondan
Şâiriyyet bana her vech ile bühtân olsun
Nef’î
Velî ben bildiğim şâir fakat
Neylî vü Kâmî’dir
Hatâdır gayra etmem şâiriyyet ile bühtânı
osmanzade Tâib

şîr: Far. 1. Arslan. 2. Süt.

Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek
Selimî (Yavuz Sultan Selim)
Şîr akıtmağıla hep hâsıl olur sandı murâd
Vâdî-i aşkta süd döktü yanıldı
Ferhâd
Nâdirî
Olsa ger ma’deleti takviye-bahş acze
Bere âhûya gezend erdiremez savlet-i şîr
Üsküdarlı Hakkı Bey

şîr-i arak: Terin sütü.

Şîr-i arak benât-ı mülü ede feyz-yâb
Bir bahr içinde berk ura
Hûrşîd ü mâh-tâb

şeyh Galip

şîr-i çarh: Feleğin arslanı.

Hasedten yere çalmış şîr-i çarh evreng-i hurşîdi
Görüp
Kays’ı peleng-i kulle-i küh-sâra yasdanmış
Hayâlî Bey

şîr-i der-zencîr: Zincirdeki arslan.

Değildir şîr-i der-zencîre töhmet acz-i ikdâmı
Felekde baht utansun bî-nasîb erbâb-ı himmetten
Namık Kemâl

şîr-i dilîr: Cesur arslan.

Çıksa eyvân-ı bezme mihr-i münîr
Girse meydân-ı rezme şîr-i dilîr
İbni Kemâl

şîr-i felek: Feleğin arslanı.

Şîr-i felek oldu şîr-i berfn
Dendânı yerinde idi
Pervîn
Şeyh Galip

şîr-i Hak: Allah’ın arslanı.

Şîr-ı Hak dedi o mescûd-ı melek
Feyz-i hikmetle tekellüm edicek
Selimî (Yavuz Sultan Selim)
(edicek: edince)

şîr-i hûrşîd: Güneşin arslanı.

Kûh-ı ebr içre girip yettim getirdim kûyuna
Şîr-i hûrşîdi kemend-i db ile ey meh-lika: Enverî (yet-: ulaşmak, vasıl olmak)

şîr-i jiyân: Kızgın arslan.

Şîr-i jiydna pençe salar gdh hışm u kîn
Bebr-i ydbdna karşı varır vakt-i kdr-zdr
Bâkî
Nefsinin verme murâdını yeter terbiyet et
Ki sakın kendin için şîr-i jiydn beslersin
Behiştî

şîr-i künâm: İn arslanı.

Ketm-i esrdra eğer mâni olursa emri
İhtifd eyleyecek yer bulamaz şîr-i kündm
Yenişehirli Avni

şîr-i mâder: Ana sütü.

Lokma-i gam ki gelû-gîr-i melâl oldu bana
Şîr-i mâder gibi mey şimdi helâl oldu bana
Benlekçi
İzzet Bey

şîr-i mihr: Güneş arslanı.

Vücûdum şîr-i mihre menzil olup ey güneş yüzlü
Ona bu rişte-i cânım dahi muhkem kemend olmuş
behiştî

şîr-i ner: Erkek arslan.

Her dem ağzından saçar ejder-veş a’dân üzre od
Etse rahşın tan mı
Rüstem gibi şîr-i ner güneş
Lamiî Çelebi

şîr-i ner-i Rahmân: Allah’ın erkek arslanı.

Gör kuvvet-i adlin ki revâdır olsa
Gelmemiş zâtı gibi âleme bir ferd-i ferîd
Kâzım Paşa

şîr-i neyistân: Yavrusunun kulağına karınca girince ölümüne sebep olacağı için sazlıklarda yatan arslana verilen isim.

Bir midir şîr-i neyistân ile hîç şîr-i hasîr
Rûz-ı himmettir garaz tavr u edâ lâzım değil
Şeyh Galip

şîr-i Nevâyî: Nevâyî arslanı.

Erişmiş olsa bu vakte
Bû Ali
Şîr-ı Nevâyî ger
Olurdu ol hıdivv-i ekremin bî-şübhe seg-bânı
Nedim

şîr-âne: Arslanca.

İstimâ’ etse bebr-i heybet şîr-âneni ger
Gâbe-i kûh-ı bekada olur ol dem lerzân
Şinasî şirâ’: Ar. Yelken, gemi, yelkenli.

Şirâ’ı olmasaşer’i felâh zevrakınının
Kimesne bahr-i hatâdan bulamaz idi necât
Hamdullah Hamdi

şîrâze: Far. 1. Kitabın yapraklarını tutan ve cilde rabteden bağ ve örgü. 2. Esas, düzen, nizam. 3. Pehlivan kispetlerinin paçası.

Rişte-i adlile ger bend etmeye şîrâzesin
Târumâr olurdu eczâ-yı kitâb-ı rûzgâr
Nef’î
Geldi eczâ-yı behem berzede-i devrânın
Sûzen-i sulh ile şîrâzesine kuvvet tâm
Nâbî
Böyle düşmüş müydü herkes ayrılık sevdâsına
Benzeyip şîrâzesiz bir mushafin eczâsına
Mehmet Akif

şîrâze-i cem’iyyet: Cemiyetin nizamı.

Bül-aceb mecmûa-i kesret-nümâdır kâinât
Cümlenin şîrâze-i cemdyyet eczâsı bir
Hersekli Arif Hikmet
.

şirâze-i murâd: Murat düzeni.

Gerdûn verir mi kimseye şirâze-i murâd
Tâ sıkmayınca mengene-i ıztırâbta
Nâbî

şîrâze-i nizâm: Nizam şeridi.

Gerdûn verir mi kimseye şîrâze-i nizâm
Tâ sıkmayınca mengene-i ıztırâbta
Nâbî

şîrâzebend: Düzen veren.

Sahfa-i diller olup şîrâzebend-i ittifâk
Fenn-i pür zor-ı nezâkette kitâb olmuş sana
Koca Râgıp Paşa

şîrâze-bend-i nazm-ı umûr: İşlerin düzenine nizam veren.

Şîrâze-bend-i nazm-ı umûr eylemez felek
Tâ sıkmayınca cendere-i ıztırâbta

şîre: Far. 1. Şıra. 2. Süt.

Bu köhne bâğdan ümmîd-i şîre eylemese
Meğer asılmağa engûre rîsmân mı verir
Nâbî
Sarartıp şîre dönderdi gamın ben zerd-sîmâyı
Rakîbe gâv göstersen bana göster temâşâyı
Behiştî

şîre-i engûr: Üzüm şırası (şarap)
Sanman bizi kim şîre-i engûr ile mestiz
Biz ehl-i harâbâttanız mest-i elestiz
Bağdatlı Ruhi

şîre-keş: Şıra içen.

Bengî ketm eylemez esrârın
Şîre-keş tatlı sanır güftârın
Sünbülzade Vehbi

şirin.

şîrîn: Far. 1. Tatlı, süt gibi tatlılıkta. 2. Sevimli, cana yakın, sempatik. 3. Hüsrev ü Şîrîn mesnevisinin kadın kahramanı.

Beni âlemde
Ferhâd eyleyen şîrîn zebânımdır
Beni bülbül gibi zâr eyleyen gonce-dehânındır
III. Sultan
Murat
Teneffür kılmaz erbâb-ı mahabbet şûr-ı sevdâdan
Mezâk-ı mâhiyân şîrîn olur telhî-i deryâdan
Hersekli Arif Hikmet
Leb-i şîrîniyle cânımı şûrîde kılıp
Kûh-ı gamda dil-i miskînimi
Ferhâd kılar
İbni Kemâl
Katülfet gâlibâ düşvârdır kim eylemiş
Nakş-ı Şîrîn ile Ferhâd-ı mukayyed
Bî-sütûn
Fuzûlî

şîrîn-dehen: Şirin ağızlı.

Hüsnünü bir dem gören ey Hüsrev-i şîrîn-dehen
Aşkına
Ferhâd olup yolunda cân verse muhâl
Bâkî
Hicr-i zülfün cânıma kâr etti dedim bu nedir
Döndü ol şîrîn-dehen hışm ile dedi zehr-i mâr
enverî

şîrîn-güftâr: Tatlı söz.

Şâh-ıgül neşv ü nümâ bulsa nem lûtfundan
Ola her gonce-i ter bülbül-i şîrîn-güftâr
Bâkî

şîrîn-güvâr: Tadı iyi olan.

Zemân-ı va’d-i tahassürde başkadır âlem

telh şerbet-i şîrîn-güvârı benden sor
Nedim

şîrîn-kâm: Tadı damağında kalmış.

Beni cüllâb-ı câm-ı lutfun etti şöyle şîrîn-kâm
Ki şirimde bulur her kim okursa lezzet-i şekker
Nef’î
Sonra alıp elime ney-şeker-i kilk-i teri
Olayım vasf-ı cihân-dâver ile şîrîn-kâm
Nedim

şîrîn-kelâm: Tatlı söz.

Zebân-ı sükkerîninden o şûhun va’de-i vaslın
İşitip dedi
Yahyâ böyle bir şîrîn-kelâm olmaz
Şeyhülislam Yahya

şîrîn-leb: Tatlı dudak. c. şîrîn-lebân.

Hüsrev-i hûbân eden sen dil-ber-ı Şîrîn-lebi
Bîsütûn-ı ışk içinde beni
Ferhâd eyledi
Hoca Dehhânî

şîrîn-lebân: Tatlı dudaklar. şîrîn-lebân-ı belde-ı Kostantiniyye: Kostantiniyye (İstanbul) beldesinin tatlı dudaklıları.

Bezm-i tarabta sana şeker çiğneten
Belîğ
Şîrîn-lebân-ı belde-ı Kostantiniyyedir
Beliğ

şîrîn-makâl: Tatlı söz.

Behiştî

şöyle benzer kim tecellî farkın etmiştir
Gülü seyretmeyen bülbül igen şîrîn-makâl olmaz
behiştî (igen: çok)

şîrîn-sıfat: Şirin görünümlü.

Hüsrev-i eflâktır destinde san bâz-ı sefîd
Yayınur
Şîrîn-sıfat havz içre bî-mi’zer güneş
Lamiî Çelebi (san: sanki; yayın-: dağılmak, yayılmak)

şîrîn-ter: Daha çok tatlı.

Bulmuştum elezz vaslınızı ülfetinizden
Şîrîn-ter imiş ülfetiniz vuslatınızdan
Recaizade Ekrem

şîrîn-zebân: Tatlı dil.

Şîve-i güftârı hem-şîren mi öğretti sana
Her sözün şîrîn-zebânım cânıma cân oldu hep
Nedim
Leblerinle gül şeker-rîz ol dil ü cân bezmine
Kandasın ey tûtî-i şîrîn-zebânım kandesin
İshak şirk: Ar. Allah’a ortak koşma.

Verdiler meclis-i küfrü bâde
Şekk ü şirki komadı dünyâda
Hakanî
Hak kul olmaz kul
Hak olmaz mülhid olma sûfiyâ
Gayrı isbât eyleyenler şirk ilegavgâdadır
Gaybî
Yok şirke eğerçi
Hibârı
Tevhîde de yoktur iltifâtı
Muallim Naci

şirk-i esnam: Putların ortak koşması.

Büyük bir gayretu’llah tuttu kalb ü cân-ı İslâm’ı
Geçirdi, kırdı, berbât etti vahdet şirk-i esnâmı
Kemalzâde Ekrem Bey

şirket: Ar. Ortaklık.

Geceler azmettiğim ol mâha sâyem havfidir
Bir tarîk ile kabûl etmez muhabbet şirketi
Fasîh (Ahmet Dede)

şîşe: Far. Şişe, sırça.

Bir şîşe ki oldu pâre pâre
Peyvendine var mı hîç çâre
Fuzûlî
Cûy-i şeffâf-ı vassâfa girdi bütân
Oldu gûyâperiye şîşe mekân
Vâhid
Selâmet şişesin benden taleb etme ki ben onu
Melâmet sengine çalıp
Behiştî

târ-mâr ettim
Behiştî
Yine zevrak-ı derûnum kırılıp kenâre düştü
Dayanır mı şişedir bu reh-i seng-zâre düştü
Enderunlu Vâsıf

şîşe-i ahd: Söz şişesi.

Şikest eyledi şîşe-i ahdi yâr
Döküldü mey-i dîde-i eşk-bâr
Keçecizade İzzet Molla

şîşe-i bâde-i gül-reng: Gül renkli

şarap şişesi.

Hükm-i feyzin eder ol mertebe cârî ki döner
Şîşe-i bâde-i gül-renge habâb-ı Tesnîm
Nef’î

şîşe-i câm-ı dirahşân: Parlak kadeh şişesi.

Ne ola yer basmasa şimdi ayağı zâhid-i şehrin
Şikest etti zemâne şîşe-i câm-ı dirahşânı
Riyazî

şîşe-i çerh: Feleğin şişesi.

Olsa kumlar sağışınca ömrüne hadd ü aded
Gelmeye bu şîşe-i çarh içre bir sâat gibi
Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)
(sağışınca: sayısınca)
Şîşe-i çerhdegör bunca murassa’ nahli
Nice ârâste kılmış onu sun’-ı Cebbâr
Bâkî

şîşe-i dil: Gönül şişesi.

Edecek câm-ı muhabbetle beni dil-ber mest
Seng-i hicrâna düşüp şîşe-i dil oldu şikest
Râmî

şîşe-i dîvâr: Duvarın sırçası.

Nitekim ola sâlim bu hisâr şîşe-i dîvârın
Gezend-i mancınık fitneden dervâze vü sûru
Nef’î

şîşe-i haccâm: Hacamat şişesi.

Dahıgelmez kelâl o nişter-i ser-tîz-i müjgâna
Felekler şîşe-i haccâma kanlı yaşımdan
Nedim

şîşe-i mey: Şarap şişesi.

Yâd-ı la’liyle eğer içsem olur tenbakû
Nargile şîşe-i mey sünbül-i müşgîn lûle
Sâmi şîşe-i nâmûs: Namus şişesi.

Çaldım taşa ben şîşe-i nâmûs ile nengi
Mutrib kerem et sen dahı çal ber-bat-ı çengi
Sâmi şîşe-i pür-bâde: Şarap dolu şişe.

Hûn sanma bu çeşmümden akan mey-i ışkındır
Bir şîşe-i pür-bâde ammâ ki şikestim ben
Behiştî

şîşe-i rindân: Rindlerin şişesi.

Ayağın sakınarak basma amân sultânım
Dökülen mey kırılan şîşe-i rindân olsun
Nedim

şîşe-i sad-pâre: Yüz parça olmuş şişe.

Mînâ-yı kalb-ı Âsım-i şeydâ şikestedir
Zinhâr basma şîşe-i sad-pârem üstüne
Âsım (Çelebizade Şeyhülislam İsmail)

şîşe-bâz: Sırçadan şeylerle hokkabazlık eden kimse.

Rû-yi latîf-i şîşe-bâz-ı çarhı dil görmüş gibi
Jeng-dâr âyîsinden safvet ümmîdindedir
Nâilî
Şît: Ar. Hz. Âdem ve
Havva’nın üçüncü oğlu.

Kabil’in öldürdüğü kardeşi
Hâbil’in yerine
Tanrı’nın bir armağanı olarak verildi.

50 sayfalık bir kitapla halkını irşad etti.

İlk defa kılıcı bulan ve kâfirlere karşı savaşan odur.

İsmi hadislerde geçer.

Hz. Hûd onun neslindendir.

Mekke’de yaşadı, taş ve çamur kullanarak
Kâbe’yi yaptı.

912 yıl yaşadı.

Tûfan’ın geleceğini bildirdi.

Şît-i adl: Şit adaleti.

Şît-i adlinle şeref bulalı sahrâ-yı cihân
Hem-dem olup salınır şîr-i jiyân ile gazal
Necati Bey

şita.

şitâ: Ar. Kış.

Kopardı kıyâmet gelişi fasl-ı şitânın
Çün ümmet-ı Ahmed yüzü ağ oldu cihânın
Necati Bey
Yine
Fir’avn-ı şitâ ceyşine
Mûsâ-mânend
Eyledi elde asâsını bir ejder sünbül
Bâkî
Sath-ı zemin ü küngüre-i âsümân nedir
Fasl-ı bahâr ü sayf üşitâ vü hazân nedir
Ziyâ Paşa

şitâ-yı pür-kîne: Kin dolu kış.

Gel göğüs ver şitâ-yı pür-kîne
Yetiş ey postîn-ipârîne
Muallim Naci

şitâb: Far. Acele, sürat, seğirtme.

İhtizâzından eder ta’lîm etvâr-ı hırâm
Hüsn-i reftâr öğrenir âhû şitâbından senin
Mahmut
Nedim
Paşa
Ukde-i hâtırı biz halle şitâb ettikçe
O büt-i ser-keşin ebrûları pür-çîn oldu
Nedim
Sür’atlegeçseyâr-i azizim aceb değil
Çün her zemânda âdeti ömrün şitâb imiş
Behiştî

şitâb-ı ömr: Ömr aceleliği.

Güzâr-ı bâ-şitâb-ı ömrü işrâba gelir dâim
Leb-i cûda sımâh-ı câna cûş-ı âbtan feryâd
Koca Râgıp Paşa

şitâbân: Acele eden, süratle giden, seğirden.

Ey zülf-i ham-be-ham dökülüp sinem üstüne
Zencîr-ipây-ı ömr-i şitâbânım ol benim
Nedim
Gördüm o serv-kâmetin ardınca rûz-ı vasl
Ömr-i fürû-güzeşte şitâbân olup: gelir
Nedim
Sînede bir lâhza ârâm eyle gel cânım gibi
Geçme ey rûh-ı revân ömr-i şitâbânımgibi
Nedim
Kaftan kafa şitâbân oldum
Hüdhüd-i bezm-ı Süleymân oldum
Enderunlu Fazıl

şivâz, şüvâz: Ar. 1. Dumansız alev. 2. Güneş ve ateşin kuvvetli harareti.

şivâz-ı nâr-ı cahîm: Cehennem ateşinin dumansız alevi.

Kemine katre-i âb-ı şefâati eyler
Şivâz-ı nâr-ı cahîmi füsürde tâb-ı humûd
Sâmi

şive.

şîve: Far. 1. Eda, naz, işve, tarz. 2. Telaffuz olayında söyleyiş biçimi.

Meyl eder her gördüğüne bir akar sudur hemân
Şivesi ancak banadır vâz geldim sevmezin
Muîdî (vâz geldim: vaz geçtim; sevmezin: sevmem)
Görmedi hacle-i endîşe dahi şimdiye dek
Bikr-i fikrim gibi bir dil-ber-i pür şîve vü şeng
Üsküdarlı Hakkı Bey
Şîvesinden duramaz bir dem ayağ üstüne yâr
Tâze şâhın yine kendüye olur mîvesi bâr
Hâtem
î (Edirneli İbrahim)

şîve-i güftâr: Konuşma biçimi. kadd ü hat o tenâsüb o gabgab o pistân
O yâl ü bâl o temâyül o şîve-igüftâr
Nedim

şîve-i harf: Harfin telâffuzu.

Yazdığın ol hatt-ı ta’lîk-i hayât-efzânın
Şîve-i harfi eder rûh-ı imâda îhâm
Cevrî (İbrahim Çelebi)

şîve-i hikmet: Bilgelik edası.

Muvâfıktır yine elbet mizâce şîve-i hikmet
Tabîbin olsa da kizbi marîzin sıhhatin söyler
Koca Râgıp Paşa

şîve-i i’câz: Âciz bırakan tarz, naz.

Nedir bilmem
Ziyâ bu şîve-i i’câz nazmında
Meğer
Rûhü’l
Kuds endîşene imdâdagelmiştir
Ziyâ Paşa

şîve-i imkân: İmkân şivesi.

Matlabım olşâhid-i ma’dûm-ı mutlaktır benim
Kim vücûdu şîve-i imkândan rencîdedir
Leskofçalı Galip

şîve-i küttâb: Kâtiplerin nazı.

Sarîr-i hâme sanma ıstılâhâta boğulmakla
Eder bî-çâre dâim şîve-i küttâbtan feryâd
Koca Râgıp Paşa

şîve-i mağfiret: Bağışlama edası.

Münkeşif olması ezdâd iledir eşyânın
Şîve-i mağfirete cürm ü günehdir bâis
Pertev Paşa
(Mülkiye Nazırı
Mehmet Sait)

şîve-i mecruh: Yaralılık edası.

Bahâne bulma takdîre teveccüh verme tedbîre
Hele nâ-sâzlıklar şîve-i mecrûhdandır hep
Kânî (Ebubekir)

şîve-i nâz: Naz edası.

Çün şîve-i nâza mâiliz biz
Bir tâze edâya kâiliz biz
Şeyh Galip

şîve-i nazm: Nazım edası.

Şîve-i nazmıma erbâb-ı fasâhat meftûn
Nağme-i kilkime kânûn-ı belâgat dem-sâz
Nef’î

şîve-i pervâne: Pervanenin nazı.

Âteş içre cilve etmek şîve-i pervânedir
Sen var ey bülbül çemende hâr u hastan hâne yap
beliğ

şîve-i reftâr: Edalı yürüyüş.

Açıl bâğın gül ü nesrîni ol ruhsârı görsünler
Salın serv ü sanevber şîve-i reftârıgörsünler
Bâkî

şîve-i şimşâd-ı kadd: Şimşada benzeyen boyun edası.

Şîve-i şimşâd-ı kaddin görse eyler bâğ-bân
İ’tidâl-i servden elbette selb-i i’tikâd
Fuzûlî

şîve-i tedbîr: Tedbir tarzı.

Şîve-i tedbîrdir esbâb-ı neyl-i her-murâd
Menzil-i maksûda varmaz kimse hîç ihmâl ile
Leskofçalı Galip

şîve-i ülfet: Görüşüp konuşma tarzı.

Muhill-i tavr-ı uzlettir kabûl-i şîve-i ülfet
Müreccahdır yanımda merhabâdan dest-i red şimdi
Râşid (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

şîve-i üştür: Deve nazı.

Kays’a sordum kadem-i nâkaya yüz sürdün mü
Şîve-i üştür edip der, deveyi gördün mü

şîve-i yağmâ: Yağma şivesi.

Ahibbâşîve-iyağmâda mebhût eyler a’dâyı
Hudâgöstermesin âsâr-ı izmihlâl bir yerde
Yenişehirli Avni

şîve-kâr: Nazlı, edalı, işveger.

Bir şûh şîve-kâr esîr etti kim beni
Ne öldürdür cefâsı ne gamdan emân verir
Nefi
Ben olsam bir de mutrib bir de taraf-ı cûy-bâr olsa
Hoş imdi bir de farazâ bir civân şîve-kâr olsa-
Nedim.

Gam-ı aşka tahammül etmeği bu dâr-ı mihnette
Sen öğrettin bana ammâ seni ben şîve-kâr ettim
behiştî

şîve-nâk: Şiveli, işveli.

Sâbûn-ı çirk-igamdır olşîve-nâklikler
Ma’cûn-ı renc-i dildir ol hande-rânlıcıklar
Nâbî

şîven: Far. Nâle, feryat, figan. c. şîveniyân.

Eylerdi bu sûziş ile şîven
Ol dem ki olurdu rûz-ı rûşen
Fuzûlî
Meyl etmediğim sûr-i safâ-bahşine dehrin
Mâtem-kede-i dilde olan şîven içindir
Nâilî
Erbâb-ı temâşâya seher-gâh-ı bahârân
Bir levha-i hûnin görünür şîvenimizden
Yahya Kemal

şîven-i nây: Neyin feryadı.

Sadâ-yı
Âlem-ı Lâhût’ı istimâ’ eyle
Nedir bu şîven-i nây ile nağme-i tanbûr
Hayâlî Bey

şîveniyân: Matemler, feryatlar.

Harâbe hâlini kesb eylemişgülistânım
Vücûh-ı şîveniyân renk alır hîzânımdan
Muallim Naci

şîven-kâr: Feryat eden.

Sana kim gerdûn olur beyhûde her şeb ferve-pûş
Dehr-i şîven-kâr kıldık hep melâl-i kalb ile
Leskofçalı Galip

şiyem: bk. şîme.

şöhre, şöhret: (Onv, oi)
Ar. Şehr “yaymaktan; 1. Şöhretli, ünlü. 2. Ün, ad, san, unvan yapma.

Ey Hayâlî şâh-ıgerdûn der-gehinde zerre-vâr
Âfitâb-ı âlem-ârâgibi şöhret bekleriz
Hayâlî Bey

şöhre-i âfâk: Ufukların şöhreti.

Şem’-veş mahvetmesin şevkin sakın rûz-ı firâk
Mihr odur gün geldiğince şöhre-i âfâk ola
Nev’î şöhre-i âlemÂlemin şöhreti.

Gerd-i râhın azm-i gerdûn etti kim bu kadr ile
Şöhre-i âlem hemîn
İsî-ı Meryem olmasın
Fuzûlî

şöhre-i âm: Yılın şöhreti.

Veririm dosta bir harf ile tevkî-i kabûl
Ederim düşmânı bir nokta ile şöhre-i âm
Nef’î

şöhre-i şehr: Şehrin şöhreti.

Mânend-ı Kays şöhre-i şehr olmak isteriz
Bî-nâm-ı ışk iken yine meftûn-ı şöhretiz
Rızayi şöhre-i şehr-i melâhat: Güzellik şehrinin şöhreti.

Lutf ile burc-ı sipihr-i hüsne şol kim mâhtır
Şöhre-i şehr-i melâhat şimdi
Abdullahtır
Âh şöhret-i âlem: Âlemin şöhreti.

Olsak ne ola bî-nâm u nişân şöhret-i âlem
Biz dil gibi turfa muammâda nihânız
Neşatî

şöhret-i bî-intihâ: Sonsuz şöhret.

Matlûb-ı ilm-i evvelîn maksûd-ı fazl-ı âhirîn
Ma’lûm-ı cümle âlemîn ü şöhret-i bî-intihâ
Esrar Dede

şöhret-i elfâz: Sözlerin şöhreti.

Tutar temâyül-i tabHmla dehrişöhret-i elfâz
Çıkar terâne-i hâmemle evce şân-ı maânî
Muallim Naci

şöhret-i lûtf u kerem: Cömertlik ve lütfunun ünü.

Tutsa dünyâyı ne ola şöhret-i lûtf u keremin
Etmede mekremetin âleme îsâr-ı merâm
Nef’î

şöhret-i pervâne: Pervanenin şöhreti.

Fürûzândır çirâğ-ı şöhret-i pervâne tâ mahşer
Zebân-ı şu’le-i âvâzı hâmûşân hâmûş olmaz
Koca Râgıp Paşa

şöhret-i râz-ı nihân: Gizli sırrın ünü.

Bütün halk-ı cihân câsûs-ı ayb-ı yekdiğerdir hep
Eder herkes, ne sırdır, şöhret-i râz-ı nihândan haz
Râşit (Molla Feyzizâde Müverrih Mehmet)

şöhret-i Rûm: Rum’un şöhreti.

Magârib oldu dirîgâ metâli’-i irfân
Ne kaldı şöhret-ı Rûm ü Arap, ne
Mısr ü Herât
Sadullah Paşa

şöhret-gîr: Şöhret tutmuş.

Kays\gör, mecnûn iken, âlemde şöhret-gîrdir
Hîç seni bir kimse yâd eyler mi âkıldir diye
Faizî (Yirmi Sekiz
Mehmet Çelebi)

şöhret-perest: Şöhrete düşkün.

Şöhret-perest olana eyler riâyetini
Çarh-ı denî-cibillet nâ-merd-i pîr-zendir
Behiştî

şöhret-yâb: Şöhret bulan.

Zûd-ter ma’nî-i nâzük-ter olur şöhret-yâb
Mübtelâsı çok olur dil-ber-i şehr-âşûbun
Nâbî
Bizim taûşşukumuz hâlin etti şöhret-yâb
Sipende mâye-i bâl ü per oldu âteşimiz
Nâbî
Magârib oldu dirîgâ metâli’-i irfân
Ne kaldı şöhret-ı Rûm ü Arap, ne
Mısr ü Herât

sadullah Paşa

şu’âc: Ar. 1. Güneş’in ışını. 2. Dağılmak, yayılmak. c. şucâ’ât, eşi’a.

Afitâb-ı tal’atin duttukça evc-i irtifâ’
Katl-i ehl-i ışka tîğ-ıgamzedir andanşu’â’
Fuzûlî
Bu bâğı eyle temâşâ güzellerin yeridir
Şu’â’ıdır bütün ol goncanın ruhundaki nûr
Âdile Sultan
Çölde şemsinşu’â’-i sûzânı
Yakarak gözlerinde elvânı
Tevfik Fikret

şucâ’-i çehre-i sâkî: Sakinin yüzünün ışığı.

Koma çeşm ü dilin tîre dururken bezm-i dünyâda
Şu’â’-i çehre-i sâkî safâ-yı sûret-i bâda
Nâbî

şucâ’-i çeşm: Göz ışığı.

Ettimşu’â’-içeşmimi ebrû-yıyâre râst
Sayd-ı ümîdim okunu saldım kemâne ben
Behiştî

şucâ’-i ışk: Aşk ışını.

Görenler derşu’â’-i ışkı zulmet-hâne-i dilde
Bu ne şem’-işeb-istândır yanar şevkile revgânsız
behiştî

şucâ’-i mevc: Dalga ışını.

Görünür kemîne cür’a o kadehde mihr-i eflâk
Bana herşu’â’-i mevci olur âteş-i tecellâ
Esrar Dede

şucâ’-i mey: Şarabın rengi.

Şu’â’-i meyleçerâg-ı izâr-ı dil-ber ile
Sevâd-ı şâmı ziyâ-bahş-ı âftâb edelim
Nâbî

şucâ’-i mihr: Güneş ışını.

Şehâ kavs-i kuzah çeng ü bu bezme
Zühre çengidir
Şu’â’-i mihr ü meh nây ü felek def ay gün püldür
zâti

şu’â’-i muhrik: Yakıcı ışık.

Şu’â’-i muhriki altında, gündüzün, şemsin
Yanan alınlar için hayât olur lemsin
Mehmet Âkif

şu’â’-i neyyir: Parlak ışık.

Açın şu kâkülü hayt-ı şu’â’-i neyyirden
Teşekkül eyleye bir câme-hâb hüsnünüze
Abdülhak Hâmit

şu’â’-i şem’: Mum ışığı.

Verir istiğnâ güneşten gündüzün fikr-i ruhun
Geceler âhımşu’â’-işem’a komaz ihtiyâç
İbni Kemâl

şu’â’-i Şems: Güneş’in ışını.

Şu’â’-ışems değildir ziyâ veren dağa
Seherdir nûr iner ey meh mezâr-ı Mecnûn’a
Behiştî

şu’â’-i Şems-i duhâ: Öğle güneşinin ışığı.

Şehîd olanlaragûyâ ki nûr iner gökten
Erişse lâleler üzre şu’â’-ı Şems-i duhâ
Taşlıcalı Yahya Bey

şu’â’-i tîg-i kahr: Kahır kılıcının ışını.

Yakan âb üzre âteş sanmanız keştî-i sahbâyı
Şu’â’-i tîg-i kahrından tutuştu
Şeh
Süleymân’ın
Bâkî

şu’â’ât: Şu’â’lar. şu’â’ât-ı kanâdîl-i şeb-i rûze: Oruç gecesi kandillerinin ışıkları.

Kef-i âzâdegânda nukre-veş imsâke eğlenmez
Şu’â’ât-ı kanâdîl-i şeb-i rûze menâr üzre
Nâbî

şu’â’ât-1 necm-i müzehheb: Süslü yıldız şuaları.

Şenindir fakat nûrlar hep senin
Şucâcât-ı necm-i müzehheb senin
Recaizade Ekrem
eşi’a: Şu’â’lar.

Gördüm eşhasıyla onun râh-ı eslemi
Manzûrum oldu bir dem o rü’yâlar âlemi
Abdülhak Hâmit
eşi’a-i hûrşîd: Güneş’in ışınları.

Küşâde olsa nikâb-ı cemâl-ipür-nûru
Eder eşi’a-i hûrşîd sâyegibi nümûd
Sâmi eşi’a-i ikbâl: Talih ışıkları.

Nâ-dânda kim eşi’a-i ikbâl eder zuhûr
Gûyâ sehâb-ı fitneden eyler kamer zuhûr
Hersekli Arif Hikmet
eşi’a-güster: Işınlar yayan.

Ale’l-husûs geçip leyl-i tîre-fâmı fenâ
Eşi’a-güster olur âftâb-ı subh-ı nüşûr
Yenişehirli Avni

şuayb: Hz. Mûsa’nın kayınpederi.

Hz. Şuayb, Medyen ve
Eyke halkına peygamber olarak gelmiştir.

Halkı tarafından yalanlanıp işkence edilince halkının üzerine korkunç bir sıcaklık geldi.

Sonra bir bulut gelip hepsi onun altına toplanırlar.

Buluttan ateş yağıp hepsi helâk olurlar.

Hz. Şuayb inananları alıp
Mekke’ye gider ve orada 300 yaşına kadar yaşar.

Anne tarafından da
Hz. Lût peygamberle akrabadır.

Hz. İbrahim peygamberin şeriatiyle amel etmiştir.

Kur’an (Hudş85).

Yed-i beyzâ-nümâ-yı
Mûsâ’dan
Şu’belendi menâkıbât-ı Şuayb
Şeyh Galip

şu’be: Ar. 1. Şube, bölük, kısım, takım. 2. Dal budak.

Yed-i beyzâ-nümâ-yı
Mûsâ’dan
Şu’belendi menâkıbât-ı Şuayb
Şeyh Galip

şu’be-gîr: Şube tutan.

şu’be-gîr-i vasf: Vasfının dal budak saran şekilleri.

Hüsnünün
Dâvûd olup bir na’t-ı hân-ı muhlisi
Şu’be-gîr-i vasfın idi ol dem elhân-ı hikem
Esrar Dede

şubede: Far. El çabukluğu, hokkabazlık.

Tâ hasıl ola ma’aş-ı etfâl
Bir şubededir bu gördüğüm hâl
Fuzûlî
Böyle pîrâste vü bûkalemûn-hüsn olmaz
Kendi gûyâ ki melek gamzelerişu’bede-bâz
Nef’î

şu’bede-i hîç-kâr: İşe yaramaz oyun.

Billâhi yuf bu şu’bede-i hîç-kâre yuf
Yuf kadr-i câh u tantana-i iştihâre yuf
Şeyh Galip

şu’bede-bâz: El çabukluğu yapan.

şu’bede-bâz-ı kirişme: Kaş göz işaretinin
el çabukluğu.

Gamze değil bu şu’bede-bâz-ı kirişmedir
Sihri bitirdi şîve-i i’câza başladı
Nef’î

şugl: Ar. Boş durmamak, bir işle uğraşmak; iş, kâr, amel, fiil. c. eşgâl.

Şuglu hak idi o âlî-kadrin her ân u zemân
Aşk-ı Hakk’a yandı yakıldı edip cânın fedâ
Âdile Sultan

şugl-ı abes: Boş iş.

Mazhar-ı sırr-ı hakâyıkdır kulûb-ı ârifân
Eylemez şugl-ı abes insân-ı kâmilden zuhûr
Hersekli Arif Hikmet

şugl-ı dünyâ: Dünya işi.

Şugl-ı dünyâ gelse çâbük merd olursun bî-emân
Şugl-ı ukbâya niçin te’hîr edip küydüngönül
Ümmî Sinan
(küy-: yanmak)

şugl-ı esmâ: İsimlerin meşguliyeti.

Çünkü hallolmaz muammâ-yı dehânı sûfiyâ
Rûz u şeb yok yere sana şugl-ı esmâdan ne olur
Lamiî Çelebi

şugl-ı ukbâ: Ahiret uğraşısı.

Yine ol
Hâlık-ı zemîn ü zemân
Kıldı bâğ-ı cihânı haşr-nişân
Vücudî şugl-ı zemîm: Kötü uğraşı.

Âlemi sen yeniden feth ettin
Komadın mürtekib şugl-ı zemîm
Nef’î
eşgâl: Şugl’ler. vezîr-i hüner-endûz-ı reâyâ-perver
Ki adâlettir ona gâyet ehemm-i eşgâl
Nef’î

şûh: Far. 1. Şen, işvebaz, hoppa. 2. Utanmaz, hayasız. 3. Çekici güzel, afet.

Hem kadeh hem bâde hem bir şûh sâkîdir gönül
Ehl-i aşkın hâsılı sâhib-i mezâkıdır gönül
Nef’î
Tâ ki seyretsin felek ol şûh çözmüş kâkülü
Bir elinde câm-ı âteş-fâma kalbetmişgülü
Yahya Kemal
Bezme geldikçe adû ol şûh âfet karşılar
Adet-i dîrînedir nâ-dânı devlet karşılar
Tıflî (Mehmet Emin)

şûh-ı âfet: Baştan çıkaran güzel. kadar dil-dûzdur gûyâ ki bir şûh-ı âfetin
Nâvek-i müşgîn-i kemân-ı ebruvânıdır sözüm
Nef’î

şûh-ı bî-pervâ: Kayıtsız, umursamaz güzel.

Sorsalar bilmezlenir ol şûh-ı bî-pervâ beni
Bilmiş olsun öldürür âhir bu istiğnâ beni
Hâletî (Azmizade)

şûh-ı bî-vefâ: Vefasız güzel. şûh-ı bî-vefâ ağyâre yâr oldu sen ey Rûhî
Kimin cevrin çekersin ya muhabbet kimden istersin
Bağdatlı Ruhi

şûh-ı câfî: Cefa eden güzel.

Zulm ü sitemin değil mi kâfi
Elvermedi mi a şûh-ı câfî
Tâhirül
Mevlevi şûh-ı cefâ-cû: Cefakâr güzel
Seferin cevri çok ümmîd-i vefâ ile velî
Olduk âşüftesi bir şûh-ı cefâ-cû yerine
Gazi Giray

şûh-ı cefâ-pîşe: Zulüm eden güzel.

Hem gönlümü hem aklımı hem sabrımı aldın
Ey şûh-ı cefâ-pîşe bana sen neler ettin
Hayâlî Bey

şûh-ı cihân: Cihanın güzeli. (Hz. Muhammed ‘s. a. s. ’).

Alal’dangönlüm ol şûh-ı cihânım
Gönülsüz durur oldu tende cânım
Aziz
Mahmut
Hüdayi (Üsküdarlı)

şûh-ı dil-ârâ: Gönlü süsleyen, şenlendiren güzel.

Bikr-i fikrim o kadar şûh-ı dil-ârâdır kim
Reşkeder gamzesine
Zühre-i fettân-ı felek
Nef’î

şûh-ı dil-sitân: Kendine meftun olan güzel.

İtâb-ı gamze âfet hışm-ı çeşm bî-âmân âfet
Cihâna hüsn ile saldı o şûh-ı dil-sitân âfet
Cevn şûh-ı fettân: Fettan güzel.

Mest gördüm yâr zânûsunda ağyârı yatar
Hîç düşürmezdim ol şûh-ı fettân üstüne
Veysî

şûh-ı münevver: Parlak güzel.

Bir iz bırakır şûh-ı münevver
Bir ebr ki her zerresi ahter
Kemalzâde Ekrem Bey

şûh-ı müntahab: Seçilmiş güzel.

Bülbül gibi terennüm ederken o gonce-leb
Sabr u tahammülüm yanar ey şûh-ı müntahab
Recaizade Ekrem

şûh-ı nükte-dân: Nükteci güzel.

Ruhu gül lebleri mül kâmeti serv-i revân olsun
Olursa bâri dil-ber böyle şûh-ı nükte-dân olsun
Nedim

şûh-ı rakkâs: Raks eden güzel.

Giriftâr olmasın keştî-i dil ol şûh-ı rakkâsa
Ki meşk-i lerziş eyler mevcgirdâb-ı sürrîninden
Nâbî

şûh-ı revân: Su gibi akıp giden güzel.

Meğer fevvâreden âb-ı letâfet sıçramış çıkmış
O rütbe kâmet-i ber-cesten ey şûh-ı revân vardır
Nedim

şûh-ı sengîn-dil: Taş gönüllü güzel.

Sana ey şûh-ı sengîn-dil demen büt nişe kim büt hem
Eğerçi seng-dil-ber böyle bî-dâd ü sitem kılmaz
Fuzûlî
(nişe: niçin, nasıl)

şûh-ı sitem-ger: Zulmeden güzel.

Her zemân manzûr bir şûh-ı sitem-gerdir bana
Kanda olsam bir belâ
Hak’tan mükerrerdir bana
Fuzûlî

şûh-ı sitem-güster: Sitem yayan güzel.

Sebak-hân-ı cefâdır şimdi ol şûh-ı sitem-güster
Hemân bî-hûde derdin ol cefâ-cûyâne söylersin
Sebkatî (Sultan I. Mahmut)

şûh-ı sitem-kâr: Sitem yapan güzel.

Bir şûhun olur ol dahı dermânde-i aşkı
Ettikleri ol şûh-ı sitem-kâra da kalmaz
Neylî
Yine oldum esîri âh bir şûh-ı sitem-kârın
Ki dil-ber sevmemiş bilmez belâsın âşık-ı zârın
Nedim

şûh-ı şen: Şen güzel.

Hazân bulmadan nergis-i gül-şenim
Görünsün gelip bana şûh-ı şenim
Keçecizade İzzet Molla

şûh-ı şîrîn-kâr: İşveli güzel.

Bu gün gelse gerektir meclise ol şûh-ı şîrîn-kâr
Yine nâz ile gelsin ercemend olsun da seyreyle
Âşık Ömer

şûh-ı tannâz: Alaycı güzel.

Nice dil ihtiyâr ile sever ol şûh-ı tannâzı
Kosa öz hâline ger gamze-i fettân u gammâzı
Nef’î

şûh-ı telh-gû: Acı söz söyleyen güzel. şûh-ı telh-gû ifrât eyler cevr ü nâzında
Aceb bilmez mi ki lezzet olur her şeyin azında
Hilmi (Trabzonlu)

şûh-meşreb: Güzel, cilveli huylu.

Şûh-meşrebdir cihân aldanmayın ikbâline
Bâis-i endûh olur meftûnuna sevdâ gibi
Âsaf (Ahmet İzzet
Paşazade Süleyman)
Şûh-meşrebler gazel-hânlar nedîm-i ayşlar
Tâze sâkiler o hem-demler o mahremler hani
riyazi

şûh-nigâr: Resim gibi güzel olan sevgili.

Ey
Behiştî
bana ol şûh-nigâr ettiği nakş
Sûzen-i cevregöğüs tutana örnek olsun
Behiştî

şuhûd: bk. şühûd

şukka: Ar. Şakk “yarılma, ayrılma”dan; Kumaş veya kâğıt parçası. 2. Küçük tezkere, yazı.

şukka-i râyât-ı baht: Talih bayraklarının parçası.

Şukka-i râyât-ı bahtınla rikâbın olmasa
Keştî-i nüh-âsmânın bâd-bân u lengeri
Nef’î

şukka-i râyet: Bayrak parçası.

Alem-efrâz-ı nigeh-bânî-i âlem ki düşer
Şukka-i râyeti sath-ı feleğe ferş-i zılâl
Nef’î

şukka-i râyet-i ikbâl’
Talih bayrağının parçası.

Şukka-i râyet-i ikbâli olup âlem-gîr
Serîr-i efrâhte oldukça livâ’-ı İslâm
Nâbî

şu’le: Ar. Alev, ateş alevi.

Vech-i mâh âhû-nigâh çeşmi siyâh kâkül siyâh
Câm eldeşu’le dilde olşeh-i hûbânıgör
Âdile Sultan
Bir kerre batıp da mihr-i tâbân
Kaldıkça oşu’leşu’le elvân
Tevfik Fikret

şu’le-i âb-ı revân: Akan suyun ışığı.

Hükm-i müstelzim-i tahvîl-i mizâc olsa kılar
Şu’le-i âb-ı revân mâhiyet-işehd-işereng
Kâzım Paşa

şu’le-i âfet: Âfetin alev ışığı.

Benim ol bî-nevâ kim berg ü bâr-ı bahtım âteştir
Yanar hırmen-gehimdeşu’le-i âfet-resân ağlar
Esrar Dede

şu’le-i âhah alevi.

Serimde şu’le-i âhum sanurlar şâl-ı Kişmîr’i
Abâ-pûş-ıgamuz biz fark çoktur şâldanşâla
Rızayi

şu’le-i âh-ı garîbân: Gariplerin ahının alevi.

Beni şâd eylemedin sen dahi nâ-şâd olasın
Şu’le-i âh-ı garîbân gibi ber-bâd olasın
Nâbî

şu’le-i âh-ı nedâmet: Pişmanlık ahının ışığı.

Şu’le-i âh-ı nedâmet bilen anlar serde
Lâleden fâide-mend olduğunu destâra
Nâbî

şu’le-i ârız: Yanağının parlaklığı.

Şu’le-ı Arızının aksi düşelden câma
Eşkimiz revgân-ı kındîl-i şuûr eylemişiz
Nâbî

şu’le-i aşk: Aşk alevi.

Şu’le-i aşkı hevâ-yı dildir efzûn eyleyen
Bâd-zen-i bâl semenderdir bu âteş-hâneye
Nedim şu’le-i âteş-i âh-ı dil-i sûzân: Yakıcı gönül âhının ateşinin alevi.

Sanmanız kanlı dögün sîne delip baş çekmiş
Şu’le-i âteş-i âh-ı dil-i sûzândır bu
Fuzûlî
(döğün: yara)

şu’le-i âvâz-ı kulkul: Kulkul sesinin ışığı.

Şu’le-i âvâz-ı kulkulden alıp reng-i sükût
Başladı
Esrâr feyz-ı Şemsi gûşa la’l-i leb
Esrar Dede

şu’le-i berk-ı gazab: Gazap şimşeğinin alevi.

Düşse kem-ter şerer şu’le-i berk-ı gazabı
Bâğ-ı firdevs olur âteş-kede-i dâr-ı sair
Üsküdarlı Hakkı Bey

şu’le-i bî-hemtâ: Benzersiz alev ışığı.

Katredir zâhir olan deryâdan
Zerredirşu’le-i bî-hemtâdan
Enderunlu Fazıl şu’le-i câm-ı şeb-efrûz: Geceyi aydınlatan kadehin ışığı.

Şem’ lâzım değil ey sâkîyeter mecliste
Şu’le-i câm-ı şeb-efrûz çerâg-ı rûşen
Bâkî şu’le-i cân-sûz-ı hüsn ü ân: Güzelliğin ve cazibenin can yakan alevi.

Ne ma’nâgösterir dûşundaki ol âteşîn atlas
Kiya’nîşu’le-i cân-sûz-ı hüsn ü ân mısın kâfir
Nedim

şu’le-i cevvale: Hareket eden ışık.

Sûziş-i aşk ile âteş-hânedir mey-hânemiz
Şu’le-i cevvâledendir gerdiş-ipeymânemiz
Lemli

şu’le-i cevvâl-i âh-ı bî-gezend: Elemsiz âhını dolaşan ışığı.

Bilsin ağyâr-ı denî şemşîr-i hûnîn-i kazâ
Şu’le-i cevvâl-i âh-ı bî-gezendimdir benim
Esrar Dede

şu’le-i cihân-sûz: Cihanı yakan ışık.

Giydikleri âftâb-ı Temmûz
İçtiklerişu’le-i cihân-sûz
Şeyh Galip

şu’le-i dâg: Yaranın alevi.

Şu’le-i dâglagönlü büyüdü abdâlın
Ne ola mağrur ise başındaki tâc-ı Key’i
Şeyhülislam Yahya

şu’le-i dil: Gönül alevi.

Iztırâb-ı zulmet-i aşk-ı mecâzîden ne bâk
Şu’le-i dilşem’-i minhâc-ı hakikattir bana
Behçet şu’le-i dil-dâr: Sevgilinin alevi.

Ruşen eden âlemi dâim ser-â-ser
Enverî
Şu’le-i dil-dârdır sanma felekte âfitâb
Enverî

şu’le-i dûzah: Cehennem alevi.

Ateş-i aşkın dilimde her ne dem pür-cûş olur
Dûd-ı âhımşu’le-i dûzahla hem-âgûş olur
Leskofçalı Galip

şu’le-i endîşe: Endişe alevi.

Açılır gonca-i ilhâmı leb-i hârrından
Berk ururşu’le-i endîşesi enzânnda
Tevfık Fikret

şu’le-i hadd: Yanağının ışığı.

Eylemişşem’-i cemâlin âteş-efrûz-i hayâ
Arız-ıpür-tâbın âb-ı şu’le-âmiz eyleyen
Fehim (Hoca Süleyman)

şu’le-i hall-gerde: Çözülmüş alev ışığı.

Tâb-ı ruhun ki aksini sâgarda gösterir
Mevc-i şarâbı şu’le-i hall-gerde gösterir
Esrar Dede

şu’le-i hüsn: Güzellik ışığı.

Ya şu’le-i hüsn olmuş ya şem’-i şeb-i hicrân
Elbette urur kendinpervâne midir bilmem
Nef’î

şu’le-i idrâk: Kavrama ışığı.

Reng-i bî-rengi verip mir’ât-ı hûşe la’l-i leb
Şu’le-i idrâktir mahv-ı nukûşa la’l-i leb
Esrar Dede

şu’le-i mâh: Ayın ışığı.

Vasf-ı yâr ile
Behiştî
uyumazdı geceler
Yazı yazmağa vefâ etse eğerşu’le-i mâh
Behiştî

şu’le-i mey: İçki alevi.

Tâb-ı ruhun oldukçafüzûnşu’le-i meyden
Bir lem’ası dünyâyı yakar berk-ı belâsın
NâA

şu’le-i misbâh-ı îmân: İman aydınlatıcısının alevi.

Hâne-i târîk-i kalb-i gâfil tenvîr eder
Şu’le-i misbâh-ı îmândır
Fütûhât ü Fusûs
Nâbî

şu’le-i müşkilât: Zorluklar alevi.

Şu’le-i müşkâtınapervâne cân-ı Cebreîl
Âb-ı feyz âyâtına dîvâne rûh-ı kudsiyân

şu’le-i nâr-ı derûn: İç ateşinin ışığı.

Cinânî şâm-ıgamdaşu’le-i nâr-ı derûnumdur
Değildir mâh-ı enver târem-i nîlüfer üstünde
Cinanî

şu’le-i nîlufer-i dağ: Dağ nilüferinin şulesi.

Şu’le-i nîlûfer-ı dağım olup tûtî-i reng
Tâb-ı derd-i rûy u hat mirât-ı sohbettir bana
Esrar Dede

şu’le-i nûr-ı ikbâl: Talih nurunun ışığı.

Cân verir halk-ı cihân şevkıne pervâne gibi
Ne acebşem’a imişşu’le-i nûr-ı ikbâl
Hersekli Arif Hikmet

şu’le-i peykân: Okun parlaklığı.

Nâvek-i âha kipeyveste oluryâd-ı ruhun
Tutuşur bâm-ı felek şu’le-i peykânından
Nâilî

şu’le-i reng-i fenâ: Yokluk renginin ışığı.

Perde-dârân-ı tesettür reşk eder tecrîdime
Şu’le-i reng-i fenâ mihrâb-ı sûrettir bana
Esrar Dede

şu’le-i sûzân: Yakıcı alev.

Tâb-ı gamdan şu’le-i sûzân olur ağzımda dil
Olmasa medhinle ger sûsen gibi razbü’l-lisân
Nef’î

şu’le-i şeker-nûş: Şeker içenin alevi.

La’l-i lebişu’le-işeker-nûş
Gül-ruhları nev-bahâr-ıgül-pûş
Şeyh Galip

şu’le-i şem’: Mumun alev ışığı.

Bağrı yağı erimezdi eser-i tâbından
Nûr-ı hıfzından eğerşu’le-işem’alsa ziyâ
Nazîm (Yahya)

şu’le-i şem’-i ruh: Yanağın mumunun alevi.

Şu’le-işem’-i ruhun ağyâre bezm-efrûz olur
Âh kim yetgec bana bir berk-i âlem-sûz olur
Fuzûlî
(yetgec: yetince)

şu’le-i şem’-i zafer: Zafer mumunun ışığı.

Önündeşu’le-işem’-i zafer-durur inler
Nesîm-i nusretin esdikçe nâ-gehân hancer
İbni Kemâl

şu’le-i şemşîr: Kılıcın alevi.

Zemâne ateş urdu hirmen-i cân-i bed-endîşe
Düşeldenşu’le-işemşîri
Azerbaycan üzre
Bâkî şu’le-i şemşîr-i tâb-dâr: Parlak kılıcın parıltısı.

Gerd-i siyehteşu’le-işemşîr-i tâb-dâr
Gûyâ sehâb-ı tîrede berk-ı cehân olur
Nef’î

şu’le-âmiz: Şule ile karışık.

Eylemişşem’-i cemâlin âteş-efrûz-i hayâ
Ârız-ıpür-tâbın âb-ışu’le-âmiz eyleyen
Fehim (Hoca Süleyman)

şu’le-bâr: Işık yağdıran.

Ey sîne vaktidir ki çekip âh-ı şu’le-bâr
Döndür sabâha leyle-i zalmâ-yı mâtemi
Üsküdarlı Hakkı Bey

şu’le-dâr: Şuleli, parlak, ışıklı.

Oldu mevcûdât nûr-ı vechin ileşu’le-dâr
Yâ Resûlullah sensin evvelîn ü âhinn
Âdile Sultan

şu’le-efrûz: Işık yakan.

Vech-ipâkin nâra benzer, şu’le-efrûz olmada
Dil de benzer nâra ammâ kim alev-sûz olmada
Süleyman Paşa

şu’le-efşân: Işık saçan.

Zâhirdir âh-ışu’le-feşânımdan eyperî
Sûz-âşinâ-yı âteş-i hicrânın olduğum
Nahifî

şu’le-figen: Işık atıcı.

Âleme olmuş idişu’le-figen
Ederdi zerresiyek-reng subh ile şâmı
Nef’î

şu’le-fürûz: Alev parlatan.

Ne kadarşu’le-fürûz olsa daşem’i zâlim
Âh-ı mazlûm ile elbette söner, çok sürmez
Âgâh
Osman Paşa
(Trabzonlu)

şu’le-pâş: Işık saçan.

Bârekallâh feyz-i sahbâ-yı mahabbet kim onun
Şu’le-pâş-ı âlem-i tevhîdtir her katresi
Hersekli Arif Hikmet

şu’le-pezîrâ: Işık kabul eden.

şu’le-pezîrâ-yı hudûs: Sonradan meydana gelen ışığı kabul eden.

Nûr-ı vahdetten olup şu’le-pezrâ-yı hudûs
Verdi fer-i âlem tekvîne merâyâ-yı hudûs
Hersekli Arif Hikmet

şu’le-pûş: Alev renkli olma, alev içinde kalmış olma.

Nâbîyâyansakyakılsakşu’le-pûş olsak ne ola
Düştü bir destâr-ı al ile serv-kaddin senin
Nâbî

şu’le-sitân: Işık yeri.

Yine ol gecede âteş-bâzân
Ettiler sûr-gehi şu’le-sitân
Nâbî

şu’le-ver: Aydınlık, ışıklı.

Zî-rûh gül olsaydı mizâcı sen olurdun
Mül şu’le-ver olsaydı sirâcı sen olurdun
Üsküdarlı Süleyman
Sâlim Bey

şûm: Far. Şom, uğursuz. bedr-i kâmil ü ol âşinâ-yı bahr-i ulûm
Fenâya vardı telef etti onu tâli’-i şûm
Taşlıcalı Yahya Bey
La’net-ı Hak ber-devâm olsun o kavm-işûma kim
Mefedette her biri şeytândan şeytân olur
kâzım Paşa

şûmî: Uğursuzlukla ilgili.

şûmî-i baht: Talihlerin uğursuzlukla ilgili tarafı.

Nîk-bahtân ki bulur cevf-i sadefte dürr-i nâb
Şûmî-i baht ile biz katre-i bârân buluruz
Nâbî

şûr: Far. 1. Tuzlu. 2. Kekremsi. 3. Gürültü, patırtı, şamata.

Kalem olsun eli ol kâtib-i bed-tahrîrin
Ki fesâd-ı rakamı sûrumuzu şûr eyler
Fuzûlî
Gönül gözü hayâlinde olamaz fitneden hâlî
Çü uydu mest-i ayyâra ko çeksin şûr u gavgâyı
Şeyhi
Hâh sunsun bâde sâkî hâh emdirsin lebin
Bezm-iyek-rengîde telh u şûra etmem iltifât
Nevres-i Kadim

şûr-ı bî-cây: Yersiz gürültü patırtı.

Kümûn-ıgayb-ı ezelde kalaydı mahlûkât
Olurdu belki müreccah bu şûr-ı bî-câya
Ferit

şûr-ı deryâ-yı mahabbet: Muhabbet denizinin tuzluluğu.

Aleme hubb-ı İlâhî’dir esâs-ı îcâd
Şûr-ı deryâ-yı mahabbet nemek-i âlemdir
Nâbî

şûr-ı sevdâ: Sevda kargaşası.

Teneffür kılmaz erbâb-ı mahabbet şûr-ı sevdâdan
Mezâk-ı mâhiyân şîrîn olur telhî-i deryâdan
Hersekli Arif Hikmet

şûr-efgen: Kargaşalık çıkaran, ortalığı karıştıran.

Düştü dâmân-ı dile bir şerer-i şûr-efgen
Aşk-ı âhengeri zincir-i cünûn işleriken

şûr-efgen-i dünyâ: Dünyayı karıştıran.

Nigehin etti dil-ı Cevrî’yi âşûb-ı cihân
Gamze-i mestile şûr-efgen-i dünyâsın sen
Cevrî (İbrahim Çelebi)

şûr-efgen-i haşr: Haşr zamanı ortalığı karıştıran.

Benzerdi nihâl-i kâmetine
Şûr-efgen-i haşr olaydı
Tûbî
Fehîm (Hoca Süleyman)

şûr-engîz: Şamata, gürültü yapan.

Olşeker-leb nice şûr-engîz ü türüş-ebrû ise
Telh-ayş olman ki gehgeh hande-i şîrîni var
Ahmet Paşa

şûre: Çorak toprak.

Bir sebze-i nâ-yâb-i muhabbet var imiş
Bu şûre gönüllerde şimdi o bitmez
Beliğ
Bir leb-i çeşme-ı Hızır’ım velî huşk-ı lebim
Bîh-i ber-şûre zemîn bir de meğer rîşe-i mâ’
Tarzî

şûre-zâr: Çorak yer.

Şûre-zâr etmiş cihânışu’le-i nâr-ı nifâk
Gül-şen-i ülfette âsâr-ı tarâvet kalmamış
Leskofçalı Galip

şûre-zârı eyledi ihyâ misâl-i ebr
Yârâ-yı çîre-destî-i ikdâm u himmeti
Ziya Paşa

şûrâ: Ar. Konuşmak için kullanılan toplanma yeri.

Kim vasfını ne ben diyeyim hod ne sen işit
Ammâ biraz vefâcığı nâkıs şûrâsı var
Nedim

şûrâb, şûrâbe: Far. Acı, kirli su.

şûrâbe-i çeşm: Gözün acı suyu.

Olsa cûşân derd ile şûrâbe-i çeşmim ne ola
Dîg-i fitne kaynatır çeşm-i siyeh-kdnn senin
Nâbî

şûrîde: Far. 1. Karışık, perişan. 2. Âşık, tutkun.

Ey kemân ebrûsunapeyveste kurbân olduğum
Zülf-i şûrîden gamındandır perîşân olduğum
Ahmet Paşa
Benim ol âşık-ı şûrîde kim durmaz revân eyler
Dilinden
Ab-ı Hayvân’ıgözünden dürr-i galtânı
Bâkî
Sözün melâhati şûrîde eyler işiteni
O sihri kim dehenin etti hokka-bâz edemez
Hamdullah Hamdi
Leb-i şîrîniyle cânımı şûrîde kılıp
Kûh-ı gamda dil-i miskînimi
Ferhâd kılar
İbni Kemâl

şûrîde-baht: Talihi karışık.

Kemend-i zülfüne yarın giriftâr olmasın kimse
Benim şûrîde-bahtımdan siyeh-kâr olmasın kimse
Ahmet Paşa

şûrîde-dil: Perişan gönüllü.

Bülbül-işûrîde-dil kıldı niyâz-ı âşıkân
Gonce-i gannâcı nâz-ı nâzeninân eyledi
Bâkî

şûrîde-hâl: Perişan hâlli.

Devr-i adlinde mükedder yok meğer kim ağlaya
Kahr-ı cevr-i dil-rübâdan âşık-ı şûrîde-hâl
Üsküdarlı Hakkı Bey

şûrîde-makâl: Âşık ötüşlü.

Dağlar sînede dil nâlede gûyâ kodular
Kafes-i bülbül-i şûrîde-makâl üstünegül
Tıflî

şûrîde-meşreb: Âşık yaratılışlı.

Şûrîde-meşrebiz baş açık lâubâliyiz
Ehl-i dilin musâhabetinden safâlıyız
Behiştî

şûrîde-vâr: Âşık gibi.

Abdâl-ı aşk olup yalın ayak başı kabak
Sahrâya düştü âşık-ı şûride-vâr serv
Mesihî şûriş: Far. Kargaşalık, karışıklık.

Bî-mevc-i şûriş olmaz âsâyişi cihânın
Derya taaffün eyler oldukça âremîde
Nâbî
Sebeb bilinmedi gitti bu şûrişe
Nevres
Ne dost belli ne düşmen, garîb mahrekedir
Nevres-i Kadim
Olurdu sahne-i hestî fezâ-yı âsâyiş
Ne sûriş anda bulurdu zemîn ne âlâyiş
abdülhak Hâmit
Olmasaydı mahşer-i sevdâ ser pür-sûrişim.

Derdim olmaz bir avuç toprakta bir mahşer-i nihân
Muallim Naci

şûriş-i bî-câ: Yersiz karışıklık.

Ancak o zemân hâlis olur niyyet-i heycâ
Ben yoksa bu gavgâya derim şûriş-i bî-câ
Abdülhak Hâmit

şûriş-i kıyâmet: Kıyamet karışıklığı.

Yâ Rab bu ne şûriş-i kıyâmet
Hengâme-i haşere mi alâmet
Abdülhak Hâmit

sûriş-engîz: Karışıklık arttıran.

Nağmendir eden riyâhı tehzîz
Senden bu nevâ-yı sûriş-engîz
Mehmet Âkif

şurta: Ar. 1. Uygun rüzgâr. 2. Önde giden düşmanla savaşan asker.

şurta-i lutf: Lütuf rüzgârı.

Şurta-i lutf ile tûfân-ı fiten buldu sükûn
Keştî-i emn ü emân buldu muvâfik eyyâm
Nâbî

şurta-i tevfîk: Uygun rüzgâr.

Olıcak şurta-i tevfîk vezân sâhilden
İndi deryâya suyun buldu sürâğ-i bahrî

şinasi (olıcak: olunca)

şuûr: Ar. Şi’r’den; anlama, anlayış, hissetme, duyma.

Girdâb-ı şuûr içre ser-geştedir âkıller
Azâdeliğin zevkı dîvânede kalmıştır
Esrar Dede
Hudâygân-ı muazzam şehen-şeh-i âlem
Muhît-i cûd-ı kerem âsümân-ı akl u şuûr
Nâbî
Lâ-beka olduğun idrâk eden erbâb-ı şuûr
Olmaz âlemde heves-kâr-ı sürûr-ı ikbâl
Hersekli Arif Hikmet

şübbân: bk. şâbb.

şübhe: Ar. Tereddüt, zihince kestirememe, gümân. c. şübühât, şübeh.

Tokluk ukûle reh-zen, varlık nedir bilinmez
Bir şübhe var ki rûşen, bilmekle hîç silinmez
Rıza Tevfik
Bölükbaşı
Sen
Süleymân’dan ise eşfaksın
Şübhe yok mazhar-ı lutf-ı Hak’sın
Hakanî
Def’ eylemeğe nâvekini tîr-i kazânın
Bî-şübhe, tevekkül gibi muhkem siper olmaz

şübhe-i sad-dâne: Yüz tane şüphe.

Şarâbı nûş edip âheste döksen cür’asın hâke
Kadeh, desti de sûfî şübhe-i sad-dâne olmaz mı
Nâilî

şüc’ân: bk. şecâat şüd: Far. Gitme, gidiş; “gitti geçti” anlamlarıyla âmed ü şüd: ‘Gelip gitti’ anlamına gelir. şüd-i hıramYürüyüşe gitme.

Düşünüp bezme bisât-ı tarab-endûz neşât
Etti ahmâl-i vegâ rıhlet için şüd-i hırâm
Nâbî

şüfre: Ar. 1. Yassı bıçak. 2. Kılıç ağzı.

şüfre-i tîğ: Kılıç ağzı.

Cihân durdukça dursun câh-ı vâlâ-yı meşîhatte
Olapîrâye hasmı şüfre-i tîğ ü sinân üzre
Ziyâ Paşa

şühedâ: bk. şehîd.

şühûd: bk. şâhid.

şükr, şükür: Ar. Görülen iyiliğe karşı
gösterilen, minnettarlık, memnuniyet.

Arif ol kimsedir ki her hâle
Şükr edip
Hakk’a ittika eyler
Câhil oldur kigark-ı ni’met iken
Tine
Rabb’inden iştikâ eyşer
Lamiî Çelebi
Ey Rızâyî gam-ı ışka niçe şükr etmeyelim
Çeşme-i çeşmimize âb-ı musaffâgetirir
Rızayi
Şükür kim terk-i ahbâb ettiğim günden beri
Esrâr
Harâb oldu ser-â-ser kişver-i ma’mûre-i teşvîş
Esrar Dede

şükr-i taâm: Nimet şükrü.

Şükr-i taâmı vâizâ sûfî-i lût-bâza öv
Bana bu pendi etme ki âşıka gam yemek yeter
Hamdullah Hamdi

şükr-i visal: Kavuşma şükrü.

Târi görünce kaldı gönül arz-ı hâlden
El değmedi şikâyete şükr-i visâlden
Hâletî (Azmizade)

şükrâne: İyilik bilme nişanesi.

şükrâne-i visâl: Kavuşmanın iyilik bilme
nişanesi.

Şükrâne-i visâline cân verdiğim bu kim
Çok derd çekmişem ki bu dermâna yetmişem
Fuzûlî

şâkir, şâkire: Şükr eden.

Her kim âşıktır cefâ vü çevrine sâbir geçinir
Tüz çevirmez her ne kim senden gele şâkir geçinir
Muhibbî, Meftunî (Kanunî Sultan Süleyman)
Öldürürse beni kahrın yutsam dûn ü gün zehrin
Şekvâya ağız açmam şâkir kulunum cânâ
Bağdatlı Ruhi
Bünyesin seyl-i havâdis yıksa âşık yok demez
Zâhidi gör gark-ı nimettir yine şâkir değil
Behiştî

şâkir-i ni’met: Nimete şükreden.

Bânîleriyâ
Rab ne büyükmüş.

Bu ne himmet
Şâkir dleri elbette olur şâkir-i ni’met
İsmail Safa

şekûr, şekûre: 1. Allah’ın nimetlerine devamlı şükreden. 2. Allah’ın güzel isimlerinden biri.

Şiâr-ı hîç-kesândır rızânâ-çârî
Hilâf-ı meşreb-i himmet-i şekûru neyler
Nâilî
Sutûr-ı midhat-i zâtın sürûr-ı kalb-i şekûr
Misâl-işeh-per-ı Rûhü’l
Emîn oldu hemîn
Taşlıcalı Yahya Bey

şükrân: Teşekkür etme, iyilik bilme.

Edelim secde-i şükrânı zihî lutf-ı Hudâ
Etti seccâde-i hadrâyı keremle izhâr
Âdile Sultan
Bilmem ne durur sühan-serâyân
Vâcibtir o lutfa arz-ı şükrân
Muallim Naci

şükûfe, şikûfe: Far. Çiçek. c. şükûfehâ.

Ey pür-gül ü şükûfe yüzünle bahâr-ı hüsn
Zehr-i ruhunla rûşen olur rûzgâr-ı hüsn Avni
Bağlamaz her şükûfe meyve-i ter
Ekserî bittiği yerinde biter
Fuzûlî
Oldu her şah-ı şükûfe âlî-himmet
Müflis-i hâke nisâr eyledi dinâr ü dirhem
Hayâlî Bey
Nihâlin ağzı köpürdü şükûfe zannetme
Cihânı eyledi dîvâne cûy-bâr-ı bahâr
Şeyh Galip

şükûfe-i çengâl: Çengel şeklindeki şükûfe.

Gönülde kim ki yer açmazsa rây-ı ebrûna
Ola bu dâr-ı fenâda şükûfe-i çengâl
Behiştî

şükûfe-i pür-engübîn: Bal dolu çiçek.

La’lin misâli bal alacak bir çiçek gezer
Zenbûr-ı dil şükûfe-i pür-engübîn arar
Hâzık Efendi

şükûfe-rû: Yüzü açık. şûhu bâğda gördüm şükûf-rû tâze
Elinde bir gül açılmış o tâze bu tâze
Nâilî

şükûfe-i ter: Yeni şükûfe.

Leb-i bahârda revnak bulan şükûfe-i ter
Bana unutturamaz gül-dehân-ı nâzınızı
Cenap Şahabeddin

şükûfehâ: Çiçekler.

şükûfehâ-yı rûhânî: Ruhani çiçekler.

Taraf taraf açar şükûfehâ-yı rûhânî
Fezâ-yı sîneyi tahkiktir semâ’-ı safâ
Esrar Dede

şükûfe-dehen: Şükûfe ağızlı.

Her şükûfe-dehen ü berg-i zebândır gûyâ
Zikr eder
Hâlık’ını hâl diliyle eşcâr
Hayâlî Bey

şükûfe-zâr: Çiçek bahçesi. şükûfe-zâr-ı behiştî
Cennete ait çiçek
bahçesi.

Şükûfe-zâr-ı behiştî midir bu mecma’-ı hûbân
Bu âb-ı sâfî-i gîtî-nümâ, bu kevser-i cûşân
İsmail Safâ
bî-şükûfe: Çiçeksiz.

Behre-dâr olur niamdan ziyneti terk eyleyen
Nahl olunca bî-şükûfe bâr kendin gösterir
Âsım (Çelebizade Şeyhülislam İsmail)

şüküfte.

şüküfte: Far. 1. Açılmış çiçek. 2. “Açılmış” anlamında birleşik kelimeler yapar.

Bir gül-istândır hayâlim dil şüküfte bülbülü
Ol gül-istânın latîf âb-ı revânıdır sözüm
Nef’î
Ey ibtisâm ile gûyâ, şüküfte rûh-ı bahâr
Tevfik Fikret

şüküfte-derûn: Açılmış kalp, gönül.

Olurdu gonce-i gül gibi tâ kıyâmete dek
Güşâde-çehre vü handân-leb ü şüküfte-derûn
Nef’î

şüküfte-gül-bünaçılmış gül kökü.

Olurdu reng-i tebessüm şüküfte-gül-bünden
Henüz olmadan evvel resîde gonca-i ter
Nedim

şüküfte-rû: Yüzü açık. şûhu bâğda gördüm şüküfte-rû tâze
Elinde bir gül açılmış o tâze bu tâze
Nâilî
nev-şüküfte: Yeni açılmış (çiçek).

Bülbül gül-zâr-ı aşkım sîne-i pür-dâgla
Nev-şüküfte gonca-i dil âşiyânımdır benim
Nef’î

şükûh: Far. Ululuk, şevket, şan, debdebe.

Dîvân-ı celâlinde kazâ münşî-i ahkâm
Eyvân-ı şükûhunda felek perde-serâdır
Nef’î
Şükûh ü satvet-i iclâl mahv eder fi’l-hâl
Ecell ecell denilen bir belâ-yı mübremdir
Ziyâ Paşa

şükûh-ı düşmenDüşman debdebesi.

Sultân-ı berr ü bahr
Süleymân-ı ins ü cânn
Ki alır şükûh-ı düşmeni olup bahâne tîğ
Hayâlî Bey

şükûh-ı kevkeb-i şân u şevket-ı İslâmİslam’ın şan ve şevketinin ululuğu.

Şükûh-ı kevkeb-i şân ü şevket-ı İslâm
Olur mu pâzede-i utüvv ü fütûr
Nâbî

şükûh-ı kudret: Kudret ululuğu.

Şükûh-ı kudreti a’lâ-yi idrâkât-i insânî
Vücûh-ı hikmeti bîrûn-ı add-i fehm ü istîfâ
Nâbî

şükûh-ı nev-hat: Yeni çizginin şanı.

Güm etse şevket-i hüsnü şükûh-ı nev-hatlar
Siyeh haberde belî iştihâr olurpeydâ
Nedim

şükûh-ı saltanat: Saltanat debdebesi.

Şükûh-ı saltanattır şevket-i şâh-âne şâh-âne
Ulüvv-i menkabettir himmet-i merdâna merdâna
Nâbî

şükûh-ı tâb: Güç ululuğu.

Tehmeten-i vüzerâ, kahramân-ı Cem kevkeb
Şükûh-ı tâb şikene külâh-ı Behmen ü Cem
Nef’î

şükûh-bahş: Ululuk bahşeden.

Müeevherâta ziyâ saldı hüsn ü ânından
Şükûh-bahş idi semmûr ü şâle devrinde
Yahya Kemal

şümâr: Far. 1. Hesap, sayı. 2. Kelimelerin sonuna gelerek “ sayan, sayıcı; eden, edici” anlamlarında birleşik kelimeler yapar.

Cân tuta gelir isen ger eânım var der isen
Cânı şümâr edersen sağıne ile kalasın
Yunus Emre
Tutalım rûz-ı şümâr olsa kim eyler da’vâ
Ettiğin zulme senin hadd ü hisâb olmayıeak
Nef’î
Gerdûn-ı dûn bizi sükalâdan şümâr eder
Takvîm-i i’tibârda mahzûrlardanız
Nâbî
Vuslat ü firkati tev’em bilir erbâb-ı kemâl
Fark nedir harf ü şümârında emelle elemin
Edhem (İbrahim Efendi)
bî-şümâr: Sayısız, pek çok, hadsiz.

Bir subh-dem ki sürükle ebr-i nev-bahâr
Gönderdi jâleden saçılık dürr-i bî-şümâr
NeVî
hatve-şümâr: Adım sayıcı.

hatve-şümâr-ı hareket: Hareketin adım

sayıcısı.

Kimipergârgibi hatve-şümâr-ı hareket
Kimisi nokta gibipây-ı bed-emân-ı sükûn
Münif
varak-şümâr: Yaprak sayıcı. varak-şümâr-ı gül-i işret: Eğlence gülünün yaprak sayıcısı.

Varak-şümâr-ı gül-i işret ol gel ey vâiz
Zemân-ı ayş u tarabtır kitâbı neylersin
Nâm

şümûl: Ar. 1. İçine alma, kaplama. 2. Ait olma, delalet etme. 3. Anlamlar arasında başka bir anlamı daha olma. 3. Kapsam.

Zâtın olmuş ukûl-i şâmil
Olsun mu ona şümûl ka. bil
Abdülhak Hâmit
âlem-şümûl: Cihanı saran, cihanı kaplayan, cihan-şumül.

Kim rûz u şeb o sufra-i âlem-şümûlden
Her nefes rızkın almada ber-veeh-i iştirâk
Ziya Paşa

şâmil: İçine alan, kaplayan, çevreleyen.

Bî-nihâye kerem-i âleme şâmil mi değil
Yoksa âlemde kulu âleme dâhil mi değil
Şinasî şümûs: bk. şems.

şürb: Ar. İçme, içilme.

Ger âdemîdegaraz ekl ü şürb ü şehvet ise
Gerek eemî’-i ünâsı tasaddur ede sütûr
Hayâlî Bey
Teeellî neş’esin ehl-i şikem idrâk kâbil mi
Behişt andıkça zâhid ekl ü şürbin lezzetin söyler
Koca Râgıp Paşa

şürb-i himmet: Himmet içmesi.

Dâmenim gird-i gam-ı hâhişten eyler şüst ü şû
Cûy-i tesnîm-i safâdır şürb-i himmet bana
Neylî

şürb-i müdâm: Devamlı içme.

Bizler kadehte aks-i ruh-i yâri görmüşüz
Bundandır işte lezzet-i şürb-i müdâmımız
Yahya Kemal

şürb-i Yehûd: Yahudi içkisi. (Gizli ve az içilen şarap.)
Zâhidâ şürb-ı Yehûd ile görülmez neş’e
Zevk-ı rindâneyi bir mey-kedeye var da gör
Pertev Paşa
Şevk ile yine gevremiş îmânı rakîbin
Çekmiş gibi kâfir o bütü şürb-i yehûde
Nedim

şerbet: 1. İçilecek tatlı şey. 2. Bardakla ilaç olarak içilen ilaç. 3. Bazı maddelerin suda eritilmiş hâli (çimento veya gübre gibi).

Hak’tan gelen şerbeti içtik elhamdülillah
Şol kudret denizini geçtik elhamdülillah
Yunus Emre
Istılâhâtı sever ma’nâsız
Şerbet ü hukne yapar eezâsız
Nâbî
Bu nimetler yenip çünkim içildi sâfî şerbetler
Şeb-i hûn etdi şâh-ı rûza ceyş-i leyl-i zulmânî
Hayâlî Bey

şerbet-i cân-bahş: Can bahşeden şerbet.

Haste-gân-ı la’line mey şerbet-i cân-bahş ise
Taabı bî-mârân-ı hâhe hâb-ı afyondur düşen
Nâbî

şerbet-i ecel: Ecel şerbeti.

Her kûşeden gelir
Behiştî

şerbet-i ecel
Gurbette sen sakın deme bîmâra kim bakar
Behiştî

şerbet-i hâs: Saf, temiz şerbet.

Ger şifâ-hâne-i lutuftan içe şerbet-i hâs
Yerakân renci ile olmaya ebter nergis
Nizami şerbet-i kahr: Kahır şerbeti.

Şerbet-i kahrın sunar her kâseden devrân bana
Âh kim el vermedi demler-dürür dermân bana
cenabî

şerbet-i lutf: Lütuf şerbeti.

Cevher-i tîğ ile bî-vahîme ıslâh-ı mizâc
Şerbet-i lûtf ile bî-çûn ü çerâ def’-i ilel
Nâilî

şerbet-i mekr: Ölüm şerbeti.

Şerbet-i merki sunar sana tabîb-i gerdûn
Fenn-i hikmette olursan da eğer
Eflâtûn
Nedim (?)

şerbet-i sâfî: Saf şerbet.

Gerçi kim şerbet verip perhîz umar eyler tabîb
Olmaya bir şerbet-i sâfî velî çün la’l-i nâb
Behiştî

şerbet-i vasl: Kavuşma şerbeti.

Nûş-ı dârû-yı lebindir haste-i aşka devâ
Şerbet-i vaslından olur âşık-ı bîmâra hazz
Şeyhülislam Yahya

şerbet-i vasl-ı habîb: Sevgilinin kavuşma şerbeti.

Şerbet-i vasl-ı habîb ile rakîbin hûnudur
Var ise ben derd-mende ey tabîb-i cân ilâc
Lamiî Çelebi

şürû’: Ar. Başlama.

Ne maksûdaşürû’ eylerse ber-aks olmadır kârı
Esîr-i mihnet-i tûl-i emel mû-tâbtan kalmaz
Nâbî
Bast-ı mukaddimât-ı suâle edipşürû’
Zammetti hayır-hâhlık üzre sadâkati
Nâbî
Hüsnünün vasfın
Nizâmî yazmağa kılsa şürû’
Cân u dilden dil diler kim defter ola cân kalem
Nizamî

şürû’-ı hâhiş-i dil: Gönlün isteğini yerine getirme.

Hele yetişti hatt oldu mukaddemât-ı murâd
Şürû’-ı hâhiş-i dil bî-saded ne müşkil imiş
Nâbî

şüst: Far. Yıkama.

şüst ü şû: Yıkama.

Aks-i hüsnün girye mahvetmez derûn-ı sîneden
Şüst ü şû kılmaz izâle sûret-i âyîneden
Nazîm (Yahya)
Heves-kârân eder ruhsâr-ı yâre nazra-i şehvet
Cenâbet şüst ü şûsu için döker dîde-i terden
Nâbî

şüst ü şû-yı eşk: Gözyaşıyla yıkama.

Şüst ü şû-yı eşk ile gitmez gözümden aks-i ruh
Ab ile kimşu’le-iyâkûtu teskîn eylemiş
Hayrî (Viranşehirli Reisülküttâb Mehmet)

şüste: Yıkanmış.

Şüste et destin bu âb u gilden ey gâfil ne sûd
Yine vîrân olacak vîrâneyi ta’mîrden
Nâbî
Kamîs-ı Yûsuf’u arz etme
Cebraîl ki ben
Demimle şüste şehîdim kefen nedir bilmem
Muallim Naci

şüste-i çeşme-i afv: Af çeşmesinde yıkanmış.

Şüste-i çeşme-i afv olmadan olma nevmîd
Hum-ı sahbâ gibi leb-rîz-i günâh olmayasın
Nâbî

şütûm: Ar. Şetm’in c. Küfürler, sövmeler.

şütûm-ı dil-rübâ: Gönül alan küfürler.

Netîce ağzının dadın bilen uşşâka dünyâda
Şütûm-ı dil-rübâdan özge masûn-ı mübîn olmaz
fennî

şütür: Far. Deve.

Ger gitti ise esb ü şütür bârı ile
Bârî’yeşükürler ki sebük-bâr olduk

Etmişti ol haberle şehâdet şecer şütür
Taşlardı davetinle hurûşân efendimiz
Faruk K. Timurtaş

şütür-i gerdûn: Feleğin devesi.

Pây-mâl olmada âhir şütür-i gerdûne
Padişah ilegedâsı hele yeksân ancak
Bâkî

şütür-gürbe: Birbirine uymayan iki şey (deve ve kedi gibi).

Geh nakaya meyl etti, geh hirresine
Evzâ’ı şütür-gürbe idi
Mecnûn’un
Sâbit

şüûn: bk. şe’n.

şüvâz: bk. şivâz.

şüyû’: Ar. Duyulma, yayılma (herkesce).

Ne zâtında ne vukûundadır
Fenâlık onunşüyû’undadır
Ziyâ Paşa

şâyi’: 1. Duyulmuş, herkesçe bilinmiş. 2. huk. Taksim olunmamış müşterek hisse.

Olmasa şâyi’ onu tahrîre vermezdim rızâ
Özrüm ümmîdim budur makbûl ola inde’l-kirâm
Nâbî