İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Bayramdan Bayrama Türküsünün Yorumu

Gurbeti mesken mi tuttun
Gittin beni de unuttun
Belki başka yar da buldun
Bir selam gönder bari
Bayramdan bayrama

Ne yazarsın ne çizersin
Yollar ırak der geçersin
Gel desem de gelemezsin
Cemalin göster bari
Bayramdan bayrama

Deyin vefasız yârime
Belki de çıkmam yarına
Arada gel mezarıma
Bir Fatiha oku bari
Bayramdan bayrama

Ali Akbaş

Bir gün hocamın odasına girdim. Her zamanki gibi bilgisayarının başında ilmin derin sularına  dalmıştı. Arkada Emel Taşçıoğlu’nun o kadifemsi sesiyle okuduğu “Bayramdan bayrama” türküsü duyuluyordu. Hocam bir ara başını kaldırıp “Vay be! Kadıncağız nasıl anlatmış meramını önce gurbetten bir selam bekliyor sonra göremeyeceğini bile bile bir cemal arzusu ve sonunda ölüm döşeğinde son vasiyeti kocasının mezarı başına gelip “bir Fatiha” okuması.

Kelime hazinelerinin bütün sandıklarını karıştırmış ve bu hazinenin en müstesna mücevherlerini görmüş olan hocamın bu basit kelimelerle oluşturulmuş üç kıtalık türküden nasıl etkilendiğini müşahede edince sürekli dinlediğim fakat dikkatsizce dinlediğimi fark ettiğim bu türkünün ruh dünyasına daldım.

Duyguyu bu kadar kuvvetli aktaran pek az şiir vardır herhalde…
Ali Akbaş  “Göç” şiirinde;

“Su serperler ya
Gidenlerin ardından
Dün askere
Hind`e Yemen`e
Bugün ekmeğe
Yaban ellere
Dönmezler de ondan
Yoksa niye serpsinler
Sirkeci`den tren gider
Ona binen verem gider”

diyor ya işte Türkünün birinci bendine bu minvalde bakmak lazım. Bir tarla ve bir traktör alabilmek için gidip de dönemeyenler.

“Gurbeti mesken mi tuttun
Gittin beni de unuttun
Belki başka yar da buldun
Bir selam gönder bari
Bayramdan bayrama”

Evet, insanız her türlü kusura açık bir şekilde yaşıyoruz. Bilip ettiklerimiz var bilmeyip ettiklerimiz var. Ama Sirkeci’den giden trene binip gerisinde ayrılırken töre gereği sarılamadığı eşi ve çocuklarını, gözü yaşlı anasını, belki gözünden yaş dökemeyen ama içine ağlayan babasını bırakıp köy otobüsüne binenler… Ali Akbaş’ın ifadesiyle;

“Sirkeci’den tren gider,
Erzurumlu Duran,
Ankaralı Burhan gider”

Anadolu’nun kara gözlü, kara bahtlı Duranları, Burhanları nasıl gider, nere gider, ne eder, nasıl eder?
Hani bir şarkının şairi;

“Gitmek mi zor, kalmak mı zor?
 O sabahı gel bana sor!
Ayrılığı gel bana sor!” diyor ya…

Erzurumlu Ayşe, Ankaralı Hatice, Afyonlu Fadime, Çorumlu Gülsüm ve niceleri…  O sabah kalkan köy dolmuşunun ardından gidemeyince odasına koşup kundaktaki yavrusuna sarılmamış mıdır?

Duran’ından kalan yavrusunu, biraz yavrusunun biraz Duran’ının kokusunu derin derin hıçkırıklarla içine çekmemiş midir?

Burhan’ının yıkamadığı gömleğini koklayıp kendini döşeklere atmamış mıdır?

Ne demişti Karacoğlan? “Ölüm ile ayrılığı tartmışlar / Elli dirhem fazla gelmiş ayrılık”

“Gurbeti mesken mi tuttun / Gittin beni de unuttun / Belki başka yar da buldun” sözlerini Yahya Kemal’in “Sessiz Gemi” şiirindeki şu beyitlerle de tercüme edebiliriz:

“Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.

Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.”

Yahya Kemal’e ölenlerin geri gelmeyiş sebebini “gidenlerin yerlerinden memnuniyeti” olarak vehmettiren şey kakülü yeni kesilmiş kundaktaki yavrusuyla teselli olan Anadolu’nun çilekeş gelinlerine de aynı düşünceyi vehmettirmiştir: “Belki başka yar da buldun!”

Yani “Yerinden memnunsun anlaşılan değilse bir şekilde gelirdin. Seni götüren tren geri getirmiyor mu yoksa? Elbette getirir ama sarı saçlı, mavi gözlü cicili biçili giyinen Alaman karıları seni mest etmiş olmalı ki beni unuttum! Bir selam göndersen anlayacağım beni unutmadığını da…” ah bu da yok mu bu da! Baldıran zehri gibi her şeyi öldürüveriyor bazen…

“Bir selam gönder bari / Bayramdan bayrama”

Annem rahmet-i Rahman’a kavuşunca bir büyüğüm şöyle demişti: “En acı gününde o kadar değil ama en tatlı günlerinde yokluğunu hissedeceksin.” Birini havalara uçuran bayram bir yetimde baba hasreti, bir öksüzde anne ve bir yârde yâr hasreti oluveriyor.

Bir selam, âh bir selam! O selam bir gelse yayla rüzgarı gibi esecek, ferahlatacak ama o beklenen selam bir türlü gelmiyor işte…

“Ne yazarsın ne çizersin
Yollar ırak, der geçersin
Gel desem de gelemezsin
Cemâlin göster bari
Bayramdan bayrama”

Bir gün yüksek lisans dersinde ödev olarak Ekrem Bayazıt’ın “Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair” şiirini hocama ve sınıf arkadaşlarıma ödev olarak anlatıyorum. Şiiri okurken “Telgrafın tellerini kurşunlamalı” / Öyle değildi bu türkü bilirim” mısralarından sonra birden şiir okumayı kesip sınıfa sordum: “Peki bu türkü nasıldı bilen var mı?”  Sınıfta çıt yok.  

Belki erkekler karizmayı çizdirmemek, belki kızlar da çekindikleri için sessiz kalmışlardı fakat edebiyat sınıfından “Telgrafın tellerini arşınlamalı / Yâr üstüne yâr seveni kurşunlamalı” dizleri gelmedi bir türlü…

Telgrafın telleri neden arşınlanır ki? Yârden haber getiremeyecek kadar uzun değiller mi ya da yâr o kadar da uzak mı ki bu telgrafın telleri bir türlü haber getirmiyor işte onu anlamak için arşınlanır.

“Ne yazarsın ne çizersin” dizesi yârin posta ve telgraf göndermeyişine bir sitemdir.

Mektup yazmayan, telgraf çekmeyen ve bizatihi gelemeyen yâr hiç değilse rüyada bir görünse ya! O da yok! Sevdiceğinin rüyaya girmeyişi dertli gelini endişelendirmektedir. Zira kalpten kalbe bir yol vardır ve bu yolun da kapandığını sezmek ona derin ıstıraplar vermektedir. Gelinceğiz “Ne yazarsın ne çizersin” demese fotoğraf diyeceğim bu “cemal” talebine ama değil zira yazıp çizse bir fotoğraf da koyardı mektubun arasına…

Ekrem Bayazıt şiirine şöyle başlamıştı:

“Telgrafın tellerini kurşunlamalı”
Öyle değildi bu türkü bilirim
Bir de içime
-Her istasyonda duran sonra tekrar yürüyen-
Bir posta katarı gibi simsiyah dumanlar dökerek
Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen
Haberler bilirim mektuplar bilirim.”

“Deyin vefasız yârime
Belki de çıkmam yarına
Arada gel mezarıma
Bir Fatiha oku bari
Bayramdan bayrama”

Yıllar su gibi akıp geçmiş ve sılada gelin kız bu ayrılığın ıstırabı ile hasta olmuştur. İnce hastalık: Verem.

Gelin kızın son vasiyeti: “Yârime söyleyin bir selam göndermedi, rüyama girip cemalini göstermedi hiç olmazsa mezarımın başına gelip bayramdan bayrama bir Fatiha okusun!”

“Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen
Haberler bilirim mektuplar bilirim.”

Bu sefer haber gurbetten sılaya değil sıladan gurbete gitmiştir. Bir vasiyet: “Bir Fâtihâ oku bari, bayramdan bayrama”

Ölü, güçlü bir hatip; ölüm, sessiz bir hitaptır.

Söz bitti.

Mustafa KAYIHAN
25.05.2024
Aktav-Kazakistan