İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

“Ne ağlarsın benim zülf-ü siyahım” Türküsünün Hikayesi

” https://www.youtube.com/watch?v=I8_SreOzR94 ”

Yukarıda bağlantısını verdiğim videoda Gülsüm Aydın hanımefendi bir çırpıda özetliyor türkünün hikayesini videonun başında sonra kızı Yadigar Aydın hanımefendi de açıklıyor:

“Babam Almanya’ya gidecek turneye, ilk defa yurt dışına gidecek. Annem ağladı babam gidecek diye, üzüldü. Babam da işte ‘Ne Ağlarsın’ı yazdı, besteledi ve gitti. Yani 65 yılında yapılmış bir plağı var. Onu sonra çevirdiler 81 yılında rahmetli olan kardeşime -güya- yazılmış gibi lanse etmeye çalıştılar.” Hikaye bu kadar aslında.

Mahlası Daimî olsa da daimi olarak Almanya’ya gitmiyor aslında âşık, bir turne için gidiyor. Kızı Yadigar hanım “65 yılıydı biz küçüktük daha… İstanbul’a köyden yeni gelmiş kadın.” diyerek aslında annesinin neden ağladığını açıklıyor. Gülsüm anne bu korkusunu şu sözlerle ifade ediyor “Gidiyordu, üç ay gelmiyordu.”
Yalnız başına bir kadın koskoca İstanbul’da nasıl yaşasın üç ay o yıllarda… Zaman şimdiki gibi değil ki! Zincir markete gir çık alışveriş tamam. O zaman sebze ayrı, un yarı, yağ ayrı, gaz ayrı yerden alıyor. Onu da bulabilirsen…

Âşık Daimî ozan tabi, hassas gönüllü insan. Bu ağlamayı görür de bir türkü yakmaz mı! Yakıveriyor oracıkta türküyü.

İşin üzücü tarafı bu türküye hikaye yazanlar sırf halkın duygularını kullanmak için yalan karıştırmışlar.Videoyu izlediyseniz Yadigar Hanım’ın da ifade ettiği gibi sanki 1981 yılında vefat eden ozanın oğlu için yakılmış gibi anlatmışlar türküyü.

Yarım yamalak bilgi ile çalakalem yazılmış yazılar diyebilsem diyeceğim ama kasıt olduğu belli. 1965 yılında kasette okunmuş bir türkünün 1981 yılında vefat etmiş birisine yazıldığını ifade etmek yalnızca kurur bir cehaletle açıklanamaz. Burada halkın duygularını kullanma arzusunun dayanılmaz çekiciliği mevcut.

Birkaç yerde sıkıntı var bu türküde, hepsi de anlamı değiştiren yanlışlar. Yakanın değil sonra okuyanın yaptığı yanlışlar. Bunları da aşağıda yorumlarken arz edeceğim inşallah.

Bizzat kendisinin 45’lik plağa 1965 yılında okuduğu şekliyle sözleri şöyle:

Ne ağlarsın benim zülfü siyahım
Bu da gelir bu da geçer ağlama
Göğlere erişti figanın ahın
Bu da gelir bu da geçer ağlama!

Bir gülün çevresi dikendir hardır
Bülbül har elinden ah ile zardır
Ne olsa da kışın sonu bahardır
Bu da gelir bu da geçer ağlama!

Daimi’yim her can ermez bu sırra
Gerçek kamil olan yeter o nura
Yusuf sabır ile vardı Mısır’a
Bu da gelir bu da geçer ağlama!

Aşık DAİMİ

Şimdi açıklamaya geçelim.

“Ne ağlarsın benim zülfü siyahım
Bu da gelir bu da geçer ağlama”

İstanbul’a yeni gelmiş ve kültür şokuna uğramış bir gelinceğiz. Yokluk, kıtlık, kargaşa, çocukların dertleri, çevre tam bir mahşer ortamı İstanbul… Ha şimdi de farklı değil ya! Hele hele o yıllarda bir genç kadın için çok zor bir mekan.
Dik durabilmek için, ayakta kalabilmek için aşıklık mesleğini icra etmeyi seçmiş bir adam. Eşine ve çocuklarına bakmak zorunda kalan bir ozan… Bunun için işinden istifa etmiş ve umutlarını sazına, sözüne bağlamış bir eş, bir baba…

Alamanya turnesi rızık için büyük bir fırsat amma İstanbul’un keşmekeşinden korkan bir de eş var. Gidince üç günde dönse sıkıntı yok da üç ay gelmiyor ozanımız.

Nasıl gelsin ki gurbetçilerin kendilerine gelebildikleri, kendilerini ifade edebildikleri tek yol ozanların sazı, sözü o yıllarda…

Gidenlerin çoğu belki karşı köye dahi gitmemiş Anadolu çocukları. Kulaklarında ana babalarından, imkanları varsa radyodan duydukları türküler.

Çalışırken ağızlarında, alabildilerse kasetçalarlarında türküler. Bu gurbetçiler bırakır mı ozanı üç günde? Bırakmıyorlar tabi. Orası senin burası benim, şu şehir bu şehir derken dile kolay üç ay gelemiyor ozan gurbetten sılaya.

90 gün ne yapsın kadıncağız bu gurbette… Yol bilmez yordam bilmez. Dil bilir, kendi memleketindedir ama töre, örf, adet, mahalle baskısı hepsi bağlar elini kolunu.

Hasılı kelam neticeyi meram ağlamaya gücü yeter Gülsüm gelinin. “Hep bizi bırakıp gidiyorsun” cümlesi dökülüverir dudaklarından.

Ozan deli mi yârini, yavrusunu bırakıp gidecek yaban ellere… Yolu dert, kalması dert, organizasyonlar şimdiki gibi değil. Dert üstüne dert yani. Fakat erkeğin omuzunda yüklü o iki cümlelik yük var ya o yük kalkmadan yar de yavru da görünmez erkeğin gözüne: “ekmek parası”.

Sözün üstadı halkının ne dediğini bilir elbette! Ne demiş ki halkı? Şunu demiş:

“Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası
Dostunun yüz karası, düşmanın maskarası!”

Ateşler içinde yanan yavrusunun başında bir leğen sirkeli su, elinde ıslak havlu ile bekleyen anne ne der ki yavrusuna? “Geçecek yavrum, geçecek! Birazdan bir şeyciğin kalmayacak!” Ozan da öyle diyor biricik yol arkadaşına: “Bu da gelir bu da geçer ağlama!”

Şimdi anlayana bir cümle kurayım. “Facebook’u ilk Osmanlılar kurmuştur.” Osmanlı kendi toplumunu duvar hat levhaları ile terapi etmiştir. Onlardan birisi şudur: “Bu da geçer yâ Hû”. Kapsamlı bir mesajdır bu. Makam ve mevki sahibisin, kazancın ve sağlığın yerinde mi? “Bu da geçer yâ Hû”. İşsiz güçsüz kaldın, ekonomik bunalımdasın ve sağlık durumun iyi değil mi? “Bu da geçer yâ Hû”

Nasıl başlamıştı ozan: “Ne ağlarsın benim zülfü siyahım”. Çeşm-i siyah “kara gözlü”, zülf-i siyah “siyah saçlı”. Bir de “baht-ı siyah” var “kara baht” diyebiliriz.

Aşık Daimi 1932 doğumlu, türküyü yaktığında yıl 1965 yani 33 yaşında. Gülsüm hanım da bundan 3-5 yaş küçük olmalı örfe göre. Yani zülf-i siyahım hitabını hak edecek çağlarında.

Ozan’ın tevarüs ettiği gelenek ona “zülfü siyahım” derken biraz da “baht-ı siyahımı” ifadesini çağrıştırmayı telkin etmiş sanki. “İşte gidiyorum çeşmi sayahım” diyen ozan da sadece zülfün yerine çeşmi yani gözü koymuş o kadar.

“Ne ağlarsın benim züfü siyahım” derken biraz kendinin, biraz yârinin kara bahtına gönderme yapıyor ozan.”Bu da gelir bu da geçer ağlama!” diyerek de bu kara bahtın değişeceğini telkin ediyor sevgili eşine.

“Göğlere erişti figanın ahın” Burası mühim. Bunu hep “Göklere erişti figanım ahım.”, “Gökler erişti feryadı ahım” şeklinde okuyorlar. Bir kere muhatap kendisi değil ozanın muhatap eşi. Dolayısı ile “feryadın, ahın” ifadesi kuşkusuz doğru olandır. Eşine seslenerek diyor ki “O kadar çok ağlayıp inledin ki feryadın, figanın, âhın Arş-ı Âlâya yükseldi.

Her şeyin bir kıblesi vardır. Namazın kıblesi Kabe-yi Şerif’tir. Duanın kıblesi ise gökyüzüdür. Biz sümme hâşâ Cenâb-ı Allah gök yüzünde diye ona avuç açmıyoruz. Kabe’nin maneviyatını alın geriye bir taş yığını kalır. Gökyüzü de Hz. Resul öyle yapmasa idi koskoca bir boşluktan ibarettir biz Müslümanlar için. Mazlumun ahı göklere yükselir. Âh’ın Allâh kelimesinin hızlı söylenişle “Âh” halini aldığını söyleyenler vardır. Allâh, Alâh, Âh… Ozan böylece eşinin feryadının, ahının Allah’a ulaştığını ifade ediyor.

“Bir gülün çevresi dikendir hardır
Bülbül har elinden ah ile zardır”

Gül ve bülbül mazmunu herkesin malumu. Daha önce de bir kaç yazımda anlatmıştım. Tekrar okuyanlardan özür dileyerek ve “et-tekraru ahsen velev kene yüz seksen” babında anlatayım.

“Gül ve bülbül” edebiyatımızın en çok işlenen mazmunudur. Mazmuna göre bülbül güle aşıktır ve sevgilisinin açışını görmek için ger gece sehere kadar başında bekler. Tam seher vakti gül açacakken bir lahza kuş uykusuna dalıverir ama gül tam da o vakitte açılır. Bu gafletinden mustarip olan gül başlar feryâd ü figana… Bu canhıraş feryadlar içerisindeyken ayağı gülün dikenine yani hârına batar ve gül de bu akan kandan rengini alır imiş… Bülbülün bütün bu ötüşü yani ah u zârı her bahar gününde bu gafletin tezahürü imiş.

Şimdi “bülbülün har elinde ah ile zar oluşu” anlaşıldı mı?

Aşık Sümmâni’de bunu şöyle ifade ediyor:

“Bulamadım dünyada gönüle mekan
Nerde bir gül bitse etrafı diken
Yarde o âh, bende bu baht var iken
Hasret mahpus eder kara yer beni”

Aşıkta umut biter mi? Avcının gözü hep önündeki tepenin ardında, aşığın gönlü hep yar ile vuslattadır. Amaç vuslattır amma araç daha bir hoş görünüverir aşığa: aşk. Aşka aşık olur âşık.

“Ne olsa da kışın sonu bahardır
Bu da gelir bu da geçer ağlama!”

dizesi işte bu umudun ifadesidir. “Niye gamlanırsın divane gönül / Elbet bir gün bu kış gider yaz gelir.” diyen Aşık Şekip Şahadoğru ile aynı şeyi farklı dizilişte ifade etmiştir ozan.

“Daimi’yim her can ermez bu sırra
Gerçek kamil olan yeter o nura
Yusuf sabır ile vardı Mısır’a
Bu da gelir bu da geçer ağlama!”

Esat Muhlis Paşa’nın ifadesiyle “Ne sâl iledir ne mâl iledir / Beğim ululuk kemâl iledir.”

Sırra ermek yaşla ve malla, kuru ilimle olmuyor. “Aramakla bulunmaz ama bulanlar hep arayanlardır.” derler ya böyle acayip bir ikilemdir modern insan için sır.

O nura ermek için gerçek kamil nasıl olunur onu bilmiyorum. Sırrı da bilmiyorum. Arif Nihat Asya “Can verme sırrına erenlerindir.” diyerek şehitleri tarif ediyor. Demek ki sırra ermek için şahit olmak lazım ama şahit olmanın da bir bedeli var: tatlı can. “Ölmeden önce ölünüz” sırrına vakıf olmadan sırrı öğrenmek, bu sırrı taşımak mümkün gözükmüyor benim gibi zamane insanları için…

Sabır ifadesi burada bir yanlışa yöneltmiş icracıları. “Eyüp sabır ile vardı Mısır’a” diye okuyorlar. Peki Hz. Eyüp peygamberin bundan haberi var mı? Daimi’nin eserin aslında ifade ettiği gibi sabırla Mısır’a varan Hz. Yûsuf değil miydi?

Kardeşinin zulmüne sabret, sabi halinde kuyuda yalnız kal ve bu yalnızlığa sabret, kurtulunca köle olarak satıl ve köleliğe sabret, Hz. Yâkub’un göz bebeği iken deve kervanlarında ağır çöl ortamında Kenan’dan Mısır’a kadar olan yolculuğa sabret, köle pazarında satıl bu aşağılanmaya sabret, Züleyha’nın nefsani arzularına ve bu güzellik karşısında kendi nefsinin arzularına sabret… Daha bizim bilmediğimiz nelere sabretti Hz. Yûsuf. Mısır’a ve o makama önce Allah’ın lütfu ve sonra sabrı ile vardı Hz. Yûsuf.

Acaba Hz. Yûsuf’u zikri biraz da Züleyha yüzünden mi Dâimi’nin. Zira Alaman’ya zamane Zülayhalarının mekanıdır. Daiminin “sabır” denince akla gelen Hz. Eyyüb’ü değil de Hz. Yûsuf’u anması biraz da “korkma Yusuf kalacağım” mesajı mıdır gayrı ihtiyari. eşine?

“Daimi’yem her can ermez bu sırra
Eyüp sabır ile gitti Mısır’a
Koyun oldum meledim ardı sıra
Bu da gelir bu da geçer ağlama” şeklinde bir dörtlük daha eklemişler ki neresinden tutsan sakat. Buna hiç girmeyeceğim. Bunu aklınızdan silin.

Şeyhülislâm Yahyâ’nın sözüyle bitirelim:

“Ders-i aşkın müşkilin Yahyâ nice hâlleylesin
Söyleyenler kendisin bilmez, bilenler söylemez”

Vesselâm.

Mustafa KAYIHAN
04.06.2024
Aktav-Kazakistan