“Nereye fazla servet ve para girerse düşmanlık ve nefret hisleri de onlarla o milletin içine girer.” Hz. ÖMER

 

Rahmetli Kemal Edip KÜRKÇÜOĞLU’nun İslâm Tarihi adlı kitabını okuyorum. Celûla Muharebesi (M. 637) ki Hz. Ömer zamanında İranlıların ve ne yazık ki onlardan etkilenerek Türklerin kahramanlığına methiyeler düzdüğü Rüstem’in kardeşi Hürzad’ın yenilmesi sonrasında -ki Haşim bin Utbe ve Ka’ka’ gibi büyük komutanlar sayesinde bu zafer gerçekleşmiş- ordu şehre girmiş ve binlerce altın değerinde mal, mücevherat ele geçmiş; komutan Sa’d bunları zaferin bir müjdesi olarak Medine’ye göndermiş.

Belagatı kuvvetli bir zat olan Ziyad Medine’de savaşı ashaba beliğ bir şekilde anlatmış ve ganimet malları ashaba taksim edilirken Şeytanın dahi korkusundan yolunu değiştirdiği Hz. Ömer gözlerinden yaşlar akarak bu manzara karşısında şöyle demiş:

– Nereye fazla servet ve para girerse düşmanlık ve nefret hisleri de onlarla o milletin içine girer.

***

Geçen yıllarda devlet-i âliyenin en yüksek makamlarından birindeyim. Makam sahibi zat kolonyayı eline alarak gayr-ı ihtiyari dedi ki: “Vay be, bir zamanlar bunun içindeki alkol yüzünden sürünmeyi günah sayardık. Şu halimize bir bakıyorum da o hâlimizden eser kalmadı.”

***

Kudüs’te Mescid-i Aksâ’nın içini geçici olarak ikamet mekanım olan otele geç gelen fakat Mescid-i Aksa’yı görmeden gitmek istemeyen Yeryüzü Doktorlarından bir ekibe gezdiriyorum. O saatte Kadim Mescid ve Kubbet üs-Sahra’nın bulunduğu yer kapalı tabi. İsrail’in köpekleri kapatıyorlar yatsından sonra…

Neyse konuya döneyim. Gecenin geç saatlerinde kalenin içinde geziyoruz karanlık sokakları. Çay içelim diye ara sokaklardan bir yere oturduk. İki doktor, bir hemşire ve bir tercüman-rehber var ekipte. Dotorlardan profesör olan hâlden bahsederken kendisinin danışmanlık yaptığını ve danışmanlığını yaptığı insanların ihale verileceği günün sabahında Hacı Bayram-ı Velî Camiide sabah namazı kılıp dua ettiklerini ve gözleri kan çanağı içinde adaletsizlik yapmak korkusu ile ihaleleri nasıl verdiklerini anlattı.

Helal olsun, dedim içimden… Hz. Ömer ruhu hâlâ yaşıyor birilerinin ruhunda….

***

Başka bir mahalleden olduğuna kesin kâni olduğum bir firma sahibinin bir konuşmasına şahit oldum. Devlet içerisinde öyle insan tiplerinden bahsetti ki yerde yarık aradım. Öyle ki başka mahallenin çocuğu olan bu zat karşıdakilerin kendisini şeklî Müslümanlığa davet ettiklerini fakat vicdanının buna el vermemesi sebebi ile bunu kabul etmediğini anlatıyordu.

***

Sonuç: Eksilerin toplamı artıların toplamından o kadar büyük ortaya çıkan ve eksi ile başlayan sonucu sıfırlamak dahi yüz yılları alacağa benziyor. Sonra artıya doğru bir yüz yıl daha…

Türk tarihinin Moğol saldırılarına maruz kaldığı dönemlerdeki gibiyiz… Tek farkla ki dışarıdaki Moğol’dan kaçacak bir Anadolu toprağı vardı. İçimizdeki Hülagu’lardan nereye kaçalım?

Mescid-i Dırar sahiplerini tanıyabilecek ilm-i ferasete de sahip değiliz ki bir öncü birlik gönderip bu mescidi yıktıralım.

Cenâb-ı Hak ahir ve akıbetimizi hayr eylesin!
Helalle rızıklanan ve haramdan sakınan kullarından eylesin!
Azdıracak servetten, helal olmayan paradan, Müslümana düşmanlık etmekten ve kullardan nefret etmekten korusun!

Dünya; dün deriz ya-rın kelimesinin ikinci hecesini söyleyemeden göçer gideriz demiş bir ozan…

“Şu geçeni durdursam çekip de eteğinden,
Soruversem haberin var mı öleceğinden.” diyor ya Üstad Necip Fazıl işte öyle…

“Dünyasına,
Aldanma dünyasına,
Dünya benim diyenin,
Dün gittik dün yasına”

demiş bir başkası…

Bir ezanla sela arası kadar kısacık dünyada “Mal da yalan, mülk de yalan. Al biraz da sen oyalan.” deyivermiş Bizim Yunus.

“Nuşirevan adil nerede tahtı,
Süleyman mülkünü kime bıraktı?” diyen de aynı minvalde…

“Tahtadan yapılmış bir uzun kutu,
Baş tarafı geniş, ayak ucu dar.
Yapanlar bilir ki bu boş tabutu,
Bir gün kendileri dolduracaklar.” veciz ifadeleri de Üstad’ın…

ve devam etmiş:

Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!
Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:

Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,
Çatırdılar geliyor karanlık kubbemizden,

Çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet;
Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!

Durum diye bir lâf var, buyrunuz size durum;
Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodurum!

Bir şey koptu içimden, şey, her şeyi tutan bir şey,
Benim adım Bay Necip, babamınki Fazıl Bey;

Utanırdı burnunu göstermekten sütninem,
Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem.

Ey tepetaklak ehram, başı üstünde bina;
Evde cinayet, tramvay arabasında zina!

Bir kitap sarayının bin dolusu iskambil;
Barajlar yıkan şarap, sebil üstüne sebil!

Ve ferman, kumardaki dört kıralın buyruğu;
Başkentler haritası, yerde sarhoş kusmuğu!

Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,
Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!

Öttür yem borusunu öttür, öttür, borazan!
Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan!

Allahın on pulunu bekleye dursun on kul;
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.

Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;
Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!

Kubur faresi hayat, meselesiz, gerçeksiz;
Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.

Siyaset kavas, ilim köle, sanat ihtilâç;
Serbest, verem ve sıtma; mahpus, gümrükte ilâç.

Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan;
Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!

Bak, arslan hakikate, ispinoz kafesinde;
Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde!

Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;
Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?

Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;
Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap.
(1947, NFK)

Mustafa KAYIHAN
28.12.2017
ANKARA