HORASAN’IN FETHİ SONRASI HZ. ÖMER’İN UYARISI

Sahr bin Kays diğer adı ile Ahnef, İran şahı Yezdecird’i Ceyhun ırmağı kenarında yenmiş.  Yezdecird Çinlilerin yardımı ile topladığı ordu ile Horasan’a geri döner ve Çinlilerin “Biz niçin başkaları için ateşten kestane alan kedi pençesi olalım.” diyerek döneklik yapınca meneviyatı yıkılır ve Türkistan’a hereket eder. Adamları vaz geçirmeye çalışır lakin kabul ettiremezler. Bakarlar ki olmuyor hanlarının mallarını yağmalarlar. Ahnef kazandığı zaferi Hz. Ömer’e haber verince Hz. Ömer tarihe not düşülecek şu sözleri söyler:

“- Bugün İran devleti ortadan kalkmıştır. İranlılar artık Müslümanlara bir zarar veremezler; fakat size şunu ihtar etmek isterim ki namus ve istikametten ayrılacak olursanız Allah size verdiği yardım ve üstünlüğü alır ve bu ülkeleri başkalarına ihsan eder.”

Bu ihsanın Osmanlıya kadar Müslümanlara verildiğini var sayar isek sonraki ihsanlar kime olabilir?

İngilizler, Amerikalılar, Fransızlar, Ruslar, münafıklar…

 

Mustafa KAYIHAN
30.12.2017
Ankara

“Nereye fazla servet ve para girerse düşmanlık ve nefret hisleri de onlarla o milletin içine girer.” Hz. ÖMER

 

Rahmetli Kemal Edip KÜRKÇÜOĞLU’nun İslâm Tarihi adlı kitabını okuyorum. Celûla Muharebesi (M. 637) ki Hz. Ömer zamanında İranlıların ve ne yazık ki onlardan etkilenerek Türklerin kahramanlığına methiyeler düzdüğü Rüstem’in kardeşi Hürzad’ın yenilmesi sonrasında -ki Haşim bin Utbe ve Ka’ka’ gibi büyük komutanlar sayesinde bu zafer gerçekleşmiş- ordu şehre girmiş ve binlerce altın değerinde mal, mücevherat ele geçmiş; komutan Sa’d bunları zaferin bir müjdesi olarak Medine’ye göndermiş.

Belagatı kuvvetli bir zat olan Ziyad Medine’de savaşı ashaba beliğ bir şekilde anlatmış ve ganimet malları ashaba taksim edilirken Şeytanın dahi korkusundan yolunu değiştirdiği Hz. Ömer gözlerinden yaşlar akarak bu manzara karşısında şöyle demiş:

– Nereye fazla servet ve para girerse düşmanlık ve nefret hisleri de onlarla o milletin içine girer.

***

Geçen yıllarda devlet-i âliyenin en yüksek makamlarından birindeyim. Makam sahibi zat kolonyayı eline alarak gayr-ı ihtiyari dedi ki: “Vay be, bir zamanlar bunun içindeki alkol yüzünden sürünmeyi günah sayardık. Şu halimize bir bakıyorum da o hâlimizden eser kalmadı.”

***

Kudüs’te Mescid-i Aksâ’nın içini geçici olarak ikamet mekanım olan otele geç gelen fakat Mescid-i Aksa’yı görmeden gitmek istemeyen Yeryüzü Doktorlarından bir ekibe gezdiriyorum. O saatte Kadim Mescid ve Kubbet üs-Sahra’nın bulunduğu yer kapalı tabi. İsrail’in köpekleri kapatıyorlar yatsından sonra…

Neyse konuya döneyim. Gecenin geç saatlerinde kalenin içinde geziyoruz karanlık sokakları. Çay içelim diye ara sokaklardan bir yere oturduk. İki doktor, bir hemşire ve bir tercüman-rehber var ekipte. Dotorlardan profesör olan hâlden bahsederken kendisinin danışmanlık yaptığını ve danışmanlığını yaptığı insanların ihale verileceği günün sabahında Hacı Bayram-ı Velî Camiide sabah namazı kılıp dua ettiklerini ve gözleri kan çanağı içinde adaletsizlik yapmak korkusu ile ihaleleri nasıl verdiklerini anlattı.

Helal olsun, dedim içimden… Hz. Ömer ruhu hâlâ yaşıyor birilerinin ruhunda….

***

Başka bir mahalleden olduğuna kesin kâni olduğum bir firma sahibinin bir konuşmasına şahit oldum. Devlet içerisinde öyle insan tiplerinden bahsetti ki yerde yarık aradım. Öyle ki başka mahallenin çocuğu olan bu zat karşıdakilerin kendisini şeklî Müslümanlığa davet ettiklerini fakat vicdanının buna el vermemesi sebebi ile bunu kabul etmediğini anlatıyordu.

***

Sonuç: Eksilerin toplamı artıların toplamından o kadar büyük ortaya çıkan ve eksi ile başlayan sonucu sıfırlamak dahi yüz yılları alacağa benziyor. Sonra artıya doğru bir yüz yıl daha…

Türk tarihinin Moğol saldırılarına maruz kaldığı dönemlerdeki gibiyiz… Tek farkla ki dışarıdaki Moğol’dan kaçacak bir Anadolu toprağı vardı. İçimizdeki Hülagu’lardan nereye kaçalım?

Mescid-i Dırar sahiplerini tanıyabilecek ilm-i ferasete de sahip değiliz ki bir öncü birlik gönderip bu mescidi yıktıralım.

Cenâb-ı Hak ahir ve akıbetimizi hayr eylesin!
Helalle rızıklanan ve haramdan sakınan kullarından eylesin!
Azdıracak servetten, helal olmayan paradan, Müslümana düşmanlık etmekten ve kullardan nefret etmekten korusun!

Dünya; dün deriz ya-rın kelimesinin ikinci hecesini söyleyemeden göçer gideriz demiş bir ozan…

“Şu geçeni durdursam çekip de eteğinden,
Soruversem haberin var mı öleceğinden.” diyor ya Üstad Necip Fazıl işte öyle…

“Dünyasına,
Aldanma dünyasına,
Dünya benim diyenin,
Dün gittik dün yasına”

demiş bir başkası…

Bir ezanla sela arası kadar kısacık dünyada “Mal da yalan, mülk de yalan. Al biraz da sen oyalan.” deyivermiş Bizim Yunus.

“Nuşirevan adil nerede tahtı,
Süleyman mülkünü kime bıraktı?” diyen de aynı minvalde…

“Tahtadan yapılmış bir uzun kutu,
Baş tarafı geniş, ayak ucu dar.
Yapanlar bilir ki bu boş tabutu,
Bir gün kendileri dolduracaklar.” veciz ifadeleri de Üstad’ın…

ve devam etmiş:

Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!
Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak:

Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,
Çatırdılar geliyor karanlık kubbemizden,

Çekiyor tebeşirle yekûn hattını âfet;
Alevler içinde ev, üst katında ziyafet!

Durum diye bir lâf var, buyrunuz size durum;
Bu toprak çirkef oldu, bu gökyüzü bodurum!

Bir şey koptu içimden, şey, her şeyi tutan bir şey,
Benim adım Bay Necip, babamınki Fazıl Bey;

Utanırdı burnunu göstermekten sütninem,
Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem.

Ey tepetaklak ehram, başı üstünde bina;
Evde cinayet, tramvay arabasında zina!

Bir kitap sarayının bin dolusu iskambil;
Barajlar yıkan şarap, sebil üstüne sebil!

Ve ferman, kumardaki dört kıralın buyruğu;
Başkentler haritası, yerde sarhoş kusmuğu!

Geçenler geçti seni, uçtu pabucun dama,
Çatla Sodom-Gomore, patla Bizans ve Roma!

Öttür yem borusunu öttür, öttür, borazan!
Bitpazarında sattık, kalkamaz artık kazan!

Allahın on pulunu bekleye dursun on kul;
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.

Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;
Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa!

Kubur faresi hayat, meselesiz, gerçeksiz;
Heykel destek üstünde, benim ruhum desteksiz.

Siyaset kavas, ilim köle, sanat ihtilâç;
Serbest, verem ve sıtma; mahpus, gümrükte ilâç.

Bülbüllere emir var: Lisan öğren vakvaktan;
Bahset tarih, balığın tırmandığı kavaktan!

Bak, arslan hakikate, ispinoz kafesinde;
Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde!

Mezarda kan terliyor babamın iskeleti;
Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?

Ah, küçük hokkabazlık, sefil aynalı dolap;
Bir şapka, bir eldiven, bir maymun ve inkılap.
(1947, NFK)

Mustafa KAYIHAN
28.12.2017
ANKARA

Bu dert de sevgiliden derman da

Bu dert de sevgiliden, dermân da
Gönül de feda ona bu cân da

Alım, güzellikten yeğdir diyorlar
Yarimde bundan da var, ondan da

Gizli ve aşikar derim ben bunu
Cemalinle nurlanır dü-cihân da

Nihayete erince vuslat gecesi
Geçip gider elbet hicrân da

Hafız’ın aşkını bilmeyen mi var?
Kuşlarla konuşan Süleymân da

Çöküvermiş yere aşık, şarap içiyor
Umurunda değil kadı, Sultân da”

Yoksulluğun Sebepleri

Peygamberimiz aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm buyurmuş ki: “İnsana yoksulluk yirmi dört şeyden hâsıl olur:
1. Ayakta işemek,
2. Cünüp iken yemek,
3. Ekmek ufağını hor tutup basmak,
4. Soğan ve sarımsak kabuğunu ateşe yakmak,
5. Âlimlerin önünce yürümek,
6. Atasına ve anasına adıyla çağırmak,
7. Rast geldiği ağaç ve süpürge çöpüyle dişini kurcalamak,
8. Elini balçıkla yumak,
9. Eşik üzerine oturmak,
10. İşediği yerde abdest almak,
11. Çanağı ve çömleği yıkamadan yemek koymak,
12. Elbisesini üstünde dikmek,
13. Yüzünü eteği ile silmek,
14. Aç iken soğan yemek,
15. Evinde örümcek komak,
16. Sabah namazını kılıp mescitten çabucak çıkmak,
17. Erken pazara varıp ve pazardan geç çıkmak,
18. Yoksul kimseden ekmek satın almak,
19. Çıplak yatmak,
21. Kap kacağı örtüsüz komak,
22. Çerağı üfürmek,
23. Her şeyi “bismillah” demeden işlemek,
24. Şalvarını ayakta giymek. ”

Bunlar cümle yoksulluk getirir, müminler hazer etmek (sakınmak) lazımdır.

(Mızraklı İlmihal’den)

Kahve nasıl olmalıymış?

Çayı daha önce yazmıştım:

“Çay kadehte dîde-efrûz olmalı,
Lebreng ü lebrîz ü lebsûz olmalı.”

Lâedrî

Kahve nasıl olmalıymış yeni öğrendim:

“Sabahın kahvesi isneyni,
Sakın hâ olmasın yeyni,
İzakene hafifeyni,
Döner tiryakinin beyni”

Lâedrî

Nâbî’ye atfedilen bir de şu beyit var:

“Dutup kes’in kenarından letafet birle höppürdet,
Desinler kahve içmekte bu emmi amma mahir hâ!”

Nâbî

Mustafa KAYIHAN
22.08.2017
Ankara

KISKANIRIM

Hayâl-i zülfüne dalsam siyâhı kıskanırım
Uyandırır diye her gün sabâhı kıskanırım

Bakar durur gece mehtâp çekinmeden yüzüne
Bulutlu olmasa eflâk o mâhı kıskanırım

Görünme ellere ey gönül yüzünde iz bırakır
Yüzünde iz bırakan her nigâhı kıskanırım

Yeşil çimenlere her gün dokunmasın ayağın
Yolun olursa çemenzâr o râhı kıskanırım

(Desen sen de ben ölünce yazık olmuş vâh ki vâh
Öksüz adım geçmeyince o vâhı kıskanırım)

(Konyalı Pullukçu Veysel ÖKSÜZ)

Not: Rahmetli adını zikretmemiş ve dört beyit yazmış, son beyti ben ekledim. Dört imale ve 3 zihafla Mefâ’ilün / fe’ilâtün / mefâ’ilün / fe’ilün veznini de tutturdum sayılır. Yavaş yavaş aruza alışıyoruz. Olur o kadar diye kendimi teselli ediyorum.

Mustafa KAYIHAN
12.08.2017
ANKARA

“Ve Aşk”

“Serdar Tuncer’in ‘Ve Aşk’ şiirine”

“Kerem kendi sûretini görmeden,
Sen artık aslına bürün demişler!

Ferhat doğduğu gün isim vermeden,
Bu çocuk ne kadar şirin demişler!”

Mecnun çöle düşüp cefa sürmeden,
Haydi git Leylâ’ya görün demişler.

Züleyha Mısır’a gelin gelmeden,
Yûsuf’a bir gömlek örün demişler.

Kayıhan şiirin şahıdır amma,
Yine de Serdar’a sorun demişler.

Mustafa KAYIHAN
12.08.2017
ANKARA

TEVHİDÎ TEDRİSAT

Efendim edebiyatta bir terim var: sehl-i mümtenî. Kolay görünmekle birlikte benzerinin söylenmesi çok zor olan söz, mısra, beyit demek. “Ne var bunda canım böyle şiiri ben de söyler, yazarım” dedirtecek kadar kolay görünmekle birlikte “haydi yaz bakalım” denildiğinde yazılamayan şiir yani…

Mevlana’nın Mesvnevi’sini dinleyen Yunus Emre’ye:

– Nasıl buldun Mesneviyi?” demişler.
– Ete kemiğe büründüm / Yunus diye göründüm.” demiş.

Aynı şeyleri söylüyoruz sadece etimiz, kemiğimiz farklı ruhlarımız aynı demek istemiş yani…

Ne kadar kolay söylenmiş bir şiir değil mi?

“Ete kemiğe büründüm
Yûnus diye göründüm.”

Haydi yazalım desek böyle hatırlanacak güzellikte bir şiir yazamayız.

Mehmet Şevket EYGİ Bey şiir değil ama nesir olarak bugüne kadar söylemek istediğim bir cümleyi sehl-i mümteni tarzda kuruvermiş yazılarından birinde…

“Bu memleketin Tevhid-i Tedrisata değil Tevhidî Tedrisata ihtiyacı vardır.” Mehmet Şevket EYGİ

Teşhis mükemmel.

Tedavi?

Yok.

Şimdilik…

Mustafa KAYIHAN
07.08.2017
ANKARA

KESİK ÇAYIR BİÇİLİR Mİ?

Türküdeki kesik kelimesini bugüne kadar yanlış anlamışım. Kesik çayır deyince ben biçilmiş çayır tekrar biçilir mi gibi anlıyordum. E hali ile biçilmez elbette?

Meğer oriijinali ince çayır biçilir mi? şeklinde imiş. İnce çayır iki sebepten biçilmez birincisi daha olgunlaşmamıştır ve kışlık ot olmayacağından biçilmez; ikincisi ise eski usül biçmede tırpana gelmez bir başka ifade ile yatar tırpanın önünde ve mukavemet göstermediği için biçilemez.
Tamam ince olunca anlaşılıyor da şu kesik çayır da ne ola ki? Geçenlerde derleme sözlüğüne bakarken fark ettim kesik çayırın anlamını… Kesik kelimesinin bu anlamını biliyordum ama bu türküdeki şekli ile bağdaştırmamışım hiç…

Efendim malum su kesiği diye bir hadise vardır. “Çayırların kıyılarındaki bataklıklar.” denmiş sözlükte. Bence anlam biraz eksik kalmış. Çünkü suyun kestiği çayırda ot sararıp çürür de bence asıl vurgu bataklığa değil de su tarafından kesilen ota olmalıydı. Bir başka ifade ile “Her bataklık kesik değildir lakin her kesik bataklıkta olur.” Balçık toprağın suyla karıldığı bataklıklar da vardır ki ot bitmez ama buraya kesik denmez mesela…

Neyse daha fazla ayrıntıya girerek Türkü’den de nefret ettirmeyeyim.

Eski halini aşağıda yazıyorum:

İnce çayır biçilir mi
Sular ayaz içilir mi
Bana yardan vazgeç derler
Yar tatlıdır geçilir mi
(Nakarat)
Aman ben yandım, paşam ben yandım
Meram bağlarında eğlendim kaldım
Bir ela gözlü yare meyil bağladım
Ezmeyinen ezmeyinen
Yar bulunmaz gezmeyinen
Mezarımı kızlar kazsın
Gümüş saplı kazmayınan
(Nakarat)
Elinizden elinizden
Bir kurtulsam dilinizden
Yeşil başlı ördek olsam
Sular içmem gölünüzden
(Nakarat)

Bir iki satır ile Türkünün hikayesine değineyim. Osmanlı zamanı Meram ya da Konya’nın valisinin yaveri delikanlı, halkın sevdiği bir delikanlıymış. Bir Mevlevi dervişinin kızına sevdalanmış.

Bir gün kızla Meram bağlarında buluşmuş ya kıza talip rakiplerden birisi ya da eskiden mahalllenin namusunu koruyan kabadayılardan birisinin oluşturduğu dört beş kişilik grup muhabbetin ortasında sıkmış böğrüne kurşunu…
“Meram bağlarında eğlendim kaldım” satırına bu gözle bakmak lazım.

Vesselam.

Mustafa KAYIHAN
06.08.2017
ANKARA

GAZEL – AMAN HÂ!

Âdil ol sen sevmez Allah olmayanı, zâhir hâ!
Zülüm ile âbâd olan berbâd olur âhir hâ!

Ömre dermân sanma zamân, zehirdir o zehir hâ!
Hoş görünür dünyâ sana, hoş değildir sihir hâ!

Birikir de damla damla, olur günah bahir hâ!
Eyle sevab üzre sevab, etme sakın tehir hâ!

Uy sen Hakka, çıkma yoldan, çıksa halk-ı şehir hâ!
Allah verir ol dünyada süt ve baldan nehir hâ!

Mustafânın sözlerinden olmayasın teshir hâ!
Hatâ kazâ yaymayasın etmeyesin teşhir hâ!

Mustafa KAYIHAN
04.08.2017
Ankara

Araç çubuğuna atla