Mazhar Osman Delileri!

İlim tahsil ettikçe cehaletimi anlıyorum. Ebem İstanbul Türkçesi ile ninem, birisi hakkında çok dengesiz biridir manasına “nasırosman delisi” der. Uzun süre anlayamamıştım. Sözlüklerde yok ki bakasın. Gerçi delikanlıyı sözlük bozardı ya neyse….

Üniversitede anekdotlar anlatan bir kitap okurken Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman’ın adına rastladım. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinin ünlü doktoru değil miymiş?
Osmanlı’nın son zamanlarında doğmuş, halkın gönlünde taht kurmuş.

Belki ebem yıllarca masırosman delisi dedi de ben nasır duydum.

Ebemin biyografik bilgisi halk üniversitesinde iyi verildiği halde ben o bilgiye merakım sayesinde bir kitapta rastladım tesadüfen…

“Mazhar Osman delisi” yani tımarhanelik bu anlamını anlayabilmem bu kadar yılımı aldı…

Şimdi tankın içindeki x kuşak ile dışardaki A kuşak arasındaki farkı da anlamış bulunuyoruz. Irz ve namus tankçılık, pilotçuluk, lidercilik oynamaya gelmez.

Mazhar Osman delileri!

“Gelin tanış olalım” ne demek?

Ad Soyadlar söylenir…

Bu mudur?

Kamus-ı Türkî’ye bakalım Şemseddin Sami ne demiş?

1. Tanışmak (طانىشمق): Birbirini tanıtmak, muarefe peyda etmek: “Bir görüşmede tanıştık.”

2. Tanışmak (طانىشمق) / Danışmak(طانىشمق): Bir iş hakkındaki niyeti birine söyleyip onun da fikir ve reyini sormak, müşavere, istişare etmek: “Karar vermezden evvel size danışmaya geldim.”

Birincisiyle: “Gelin adlarımızı söylelim.”
İkincisiyle: “Gelin işlerimizi istişare edelim.”

Ayet-i Kerimelerde:

“O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah’a
dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine sığınanları sever.” (Âl-i İmrân, 3/159.)

“Ki onlar Rablerinin davetine icabet ettiler ve namazı kıldılar. Onların işleri aralarında şûrâ (danışma) iledir. Ve kendilerine verdiğimiz rızıktan harcarlar” Şûrâ, 42/38.

Hadis-i Şeriflerde:

“Sizden, üzerine mesuliyet yüklenen bir kimse için Allah hayır murâd ederse, ona “Salih” bir vezîr nasib eder de unuttuğu şeyleri hatırlatır, hatırladığı şeylerde de yardımcı olur.” (Tirmizî, Edep, 57)

“Sizden biriniz kardeşiyle istişâre etmek
isterse kardeşi görüşünü söyleyerek ona yol göstersin” (İbn Mâce, Edeb, 37)

Malum şiiri kuvvetli kılan anlam bağındaki kuvvettir. Çünkü şiir ev gibidir. Mühendis hatası kabul etmez. Hatalı şiirler hafızalara ve sayfalara geçme hakkında sahip değildirler.

Aslında çok da zorlamaya gerek yok. Yunus Emre ikinci mısrada kastının ne olduğunu söylüyor:

“İşi kolay kılalım.”

Danışarak yapalım ki işlerimiz kolaylaşsın.

Tamam istişare ettik. İşin kolayını bulduk.Ya icraat anında yaşanacak sıkıntılar ne olacak?

Ast-üst ilişkileri, eşitlerin iş paylaşımına bakışları, itirazları. işi beğenip beğenmeme mevzuları…

Bunları nasıl çözeceğiz?

Cevap: “Sevelim, sevilelim.”

İşimizi sevelim. Eşimizi sevelim. Aşımızı sevelim. Dostumuzu sevelim.

Ne olur böyle yaparsak?

Bu kısımdan tam emin olmamakla birlikte: “sevilelim.” Kuvetle muhtemeldir ki seviriz de diyebiliriz.

Ama burası hakikattir:

“Bu dünya kimseye kalmaz.”

O zaman:

“Gelin istişare edelim.
Böylece dünya ve ukba işlerimiz kolaylaşsın.
Sevelim ki bizi de sevsinler.
Dünya dedikleri dün deriz ya-rın diyemeden ölür gideriz. Kimseye kalmamıştır.”

Divan şairinin ifadesiyle:

“Nuşirevan adil nerede tahtı?
Süleyman mülkünü kime bıraktı.”

Vesselam.

MK
31.07.2016
Ankara

KABİL KOMPLEKSİ

“Her dudakta aynı rezil şikayet: yaşanmaz bu memlekette!
Neden?

Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu bu lağım kokusu mu?

Hayır, onlar Türkiye’nin insanından şikayetçi. İnsanından yani kendilerinden.

Aynaya tahammüleri yok.

Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını yaşanmazlaştıranlardır.

Türk aydını Kitab-ı Mukaddesin Serseri Yahudisi … Hangi Türk aydını?
Kaçanlar ne Türk, ne aydın. Bu firar bir Kabil kompleksi.

Cemil Meriç (Bu Ülke, s. 95)

Küçük üfürükçü terör örgütleri (KÜFTÖ) büyüyünce ne olurlar?

Adam Arapça koyun anlamına gelen “ganem” kelimesinden başka bir şey bilmediği halde Arapça biliyorum diye geçiniyormuş.

Bir mecliste biri sormuş

– Kuzuya ne der Araplar?

Adam önce afallamış sonra toparlayarak cevap vermiş:

– Ona bir şey demezler. Beklerler büyüyünce ganem derler.

Dini kullanarak dine zarar veren Üfürükçülerin FETÖ gibi büyümesini beklememeli devlet. Değilse bir otuz yıl sonra ÜFTÖ diyeceğiz bugün adını koyamaz isek.
Vesselam.
MK

MÜCAHİD ERDOĞAN! MÜCAHİD MECLİS!

Cehd ‘içe yönelik, nefse, savunmaya yönelik bir davranıştır.’ gazv ‘dışa yönelik bir davranıştır.”

O zaman Cihâd içe yönelik bir tehdidi bertaraf etmeye; gazâ ise dışa yönelik ilây-ı kelimetullah için hücum etmeye denir diye kısaca tanımlayabiliriz bu iki kavramı.

Türk akıncıları yani “gazileri” Balkanlara “gazaya” çıkarlardı.

Afganistanlı, Bosnalı mücahitler ‘direnişçiler’ vatanlarını savundular.
Mücahid Erbakan rahmetli içeride bir soğuk savaşın muhatabı olarak 28 Şubattan sonra bu unvanı fiili olarak da hak etmişti. Şimdi 15 Temmuz kalkışmasından sonra “Mücahid Erdoğan” sözü kullanılmalıdır. Çünkü cihadı doğrudan yönetmiş ve savaş meydanında hatta hava sahasında tacize uğrayarak cihad etmiştir.

Bu yeterli mi?

Hayır aynı zamanda başkaldırıya karşı ilk andan bu yana tepkisini koyan ister fiili olarak sokağa çıkmış ister rahatsızlığı sebebi ile diliyle ve kalbiyle buğz etmiş olsun bu necip millet Mücahit sıfatını fazlası ile hak etmiştir.

Bombalanan meclise gazi meclis denilmemelidir. Meclis Mücahit Meclistir.

“Ölürsen şehit, kalırsan gazi” tabiri kurtuluş savaşında Rus, Yunan, İngiliz, Fransız, İtalyan, Avustralya ya da bilmem ne belâ devletlere karşı savaşan ecdadımız için kullanılmıştır. Özel olarak yaralananlar için “gazi” tabiri kullanılabilir fakat yaralanmayıp bu cihada katılanların tamamı Mücahid’dir.

“Mücahid Erdoğan” tabiri bize “Gazi Erdoğan” tabirinin de yakın olacağını müjdeliyor.

Batının menfur darbe girişiminin haklı savunmasını haksızmış gibi gösterme çabaları da aslında bu korkudan kaynaklanıyor.

“Türk Korkusu” sendromları depreşti.

Ölmez sağ kalırsak biz de duhul edip ecdadımızı bu şenlikte yad etmek isteriz.

MK
05.08.2016

Ne ez-tû rükû ne ez-men kıyâm

“Ne ez-tû rükû ne ez-men kıyâm
Selamünaleyküm aleykümselam.”

Tam Türkçesiyle:

“Ne senden rükû ne benden kıyâm
Selamünaleyküm aleykümselam.”

Kısaca;

“İblis görsün yüzünü!”

Sağ elle verirken dikkat!

Az önce metroda bir babanın telefon konuşmasında kanserli çocuğu için feryadını, paraya olan ihtiyacının aciletini dinledim. Maske takmış on yaşlarında çocuk da yanındaydı.

480 liralık parayı bulamazsa çocuğunu hastaneye almıyorlarmış. 18 yaş altı malumumuz ama öyleymiş.

İstanbul’da aynı taktikle yediğim iki otobüs bir su parası 5 liralık kazık aklıma geldi. Onu peşin vermiştim. Safmışım.

Adama “ben de Gazi Hastanesine gidiyorum beraber gidelim” dedim. Gerçekten dediği gibi ise doğrudan parayı hastaneye yatıracak ve emin olacaktım.
İndik, yürürken adama bir kaç uzmanlık sorusu sordum: çaktı.
Gazi hastanesine yaklaşınca sözde bir ablası var onunla telefonda konuşuyor.
Ablası 200 tl Yenimahalle onkolojiye yatırılmış ve alması için geri dönmeliymiş. Üstünü tamamlayabilirse Gazi’ye geri dönecekmiş.
Gerek yok ben tamamını yatıracağım dedim. Israrıma kızdı.

Bunların ikinci taktiği tamamı olmasa da bir miktarını peşin koparmaktır. Onu da yutmayınca o ihtiyacı olan ve çocuğu için çırpınan adam gitti nasıl bunu atlatırım derdine düşmüş adam geldi.

Ayrıldık.

Bu modelleri o kadar çok görüyoruz ki bu utanmaz yüze aşinayız artık.

Vicdan ve zaman hırsızı bunlar.

En az kazandığın kadar nereye sarf ettiğine de bakmalı insan.

Sağ elin verdiğini bazen alan kişinin eli dahi görmemeli. Bu örnekte olduğu gibi.

Vesselam.
MK
17.08.2016

TALEBEYİ MANSUREYİ MUHAMMEDİYE (TAMAM)

1999 yılında 28 Şubatçıların cezalandırmasıyla soluğu Kırgızistan’da almıştık. 30 Türkoloji öğrencisinin yanlış hatırlamıyorsam 20’den fazlası İmam Hatip Lisesi mezunuydu.

Konyalı ve Denizlili bir arkadaşımla bir eve çıktık. Evi iki tarihçi arkadaşımızdan devralıyorduk. Sağ olsunlar (!) çok iyi niyetlilermiş ki kaloriferleri çalışmadığı için bu çaylaklara devir etmeyi uygun görmüşler. Sonradan fark ettiğimiz bu durum bize battaniye altı bir ders çalışma ortamı sunmuştu.

O zamanlar Kırgızistan’da internet yaygın değildi. Bir müddet sonra konuşacaklarınız bittiğinde kulağınız muskinizden ezgiler arıyor.

Evde SSCB’den kalma eski bir teyp vardı. Arkadaşın birisi de Azer Bülbül kasedi getirmiş. Gerisini siz düşünün. Gurbet, Azerbülbül ve sonuç: “Elimi kana bula benim, yazıma kışa çevirme benim.”

Titriyorduk ama soğuktan mı Azer Bülbülden mi onu çok net hatırlayamıyorum.

Hazırlık sınıfını nasıl geçtiğimizi bir Allah bir de biz biliyoruz. Bazen cebimizde 5 som kalırdı. Bir de Sayın Başbakanımız Bülent Ecevit Bey’in yediği Anayasa Kitapçığı yüzünden bize gönderilen harçlık devalüasyona uğrayınca hal-i perişanımızı seyredin.

Bu kargaşada en büyük tehlike “kabak çiçeği gibi açılma” tehlikesiydi. Milli Görüş orada yapılanmadığından bir sistemin içine dahil olamıyorduk. Derken kendimizi ruhen korumak için bir sistem kurmamız gerekiği düşüncesi belirdi aklımda. Bunu alt devreden bir kaç İmam Hatipli arkadaşımızda istişare ettik.

İsmini “Talebiyi Mansureyi Muhammediye” kısaltmasıyla TAMAM koyacaktık. Köyünden yenice bir şehre çıkmış hatta bunun ötesinde yabancı bir ülkeye gitmiş bir köylü çocuğunun masum, çocukça düşünceleri gibi gelebilir bunlar size ama işe yaradı.

Kurabildik mi TAMAM’ı? Hayır kuramadık. Ama ben kafamda kurmuştum. O bana yetti ve etrafıma bir manevi duvar ördüm. Kuran-Sünnetle yükselttiğim bu duvarın en büyük destekçileri elbette arkadaşlarımdı.

Daha sonra yeni arkadaşlar geldiler. Dediler ki “abi biz menfaat kaygısı olmadan kendimiz bir Milli Görüş Evi açalım ve Kuran-Sünnet ışında hareket edelim.”

Maddi destek almamıza gerek yoktu. Kendi yağında kavrulan 3 kişinin bulunduğu bir MGV evi açılmıştı. Komik gibi gelebilir ama bu çekirdek çok önemliydi. Zira bu çekirden sayesinde bizden sonraki erkek ve kızlar için bir kapı açılmış oldu. Bugün halka halka yayıldığını öğrenmekten mutlu olduğum Orta Asya’nın ilk çekirdek Milli Görüş Evinin tohum atıcısı olmak şerefi bana ayrı bir mutluluk veriyor.

Bu zamanlarda Aziz Mahmut Hüdai Vakfının çok desteğini gördük. Kurbanlarda bize sıla hasreti yaşatmıyorlar ve “Araşan Medresesinde” Bayramların kokusunu tattırıyorlardı.

Kırgızistan’dan Kazakistan’a giderken trafik kazasında şehit olan Selman abi ve halen vazifesini Medrese’de sürdüren Oktay abilerin Kur’an, Sünnet ve İslam üzerine sohbetlerini asla unutamam.

Zina yapmamanın, içki içmemenin abes karşılandığı bir ortamda manevi destekleriyle “Yusuf kalmamızı” sağlan bu insanlar bize hiç bir taassuba kapılmadan dünyaya nasıl bakılabileceğini öğrettiler. Allah onlardan razı olsun.

Beş yıl kaldığım ülkede son gece iki eşkiya tarafından kaçırıldım. Onu yazmayayım. “İHL diploması hayat kurtarırmış.” Sadece burayı söyleyip konuyu kapatayım.

Bunları niçin mi yazıyorum? Az önce kurduğumuz ilk evde abiliğini yaptığım, bu körpe fidanı gayretleri sayesinde meyve veren bir ağaç haline getiren değerli bir kardeşim “Abi erkek ve kız evleri çoğaldı. Avrupa Milli Görüş Teşkilatının da maddi yardımı ile uzun süredir güzel hizmetler veriyoruz” deyince çok mutlu oldum.

Üstad Necip Fazıldan tevarüs ederek söyleyeyim: “Bir ömür Allah’a hamd etme makamındayım.”

2003 yılıda Riyâzu’s-Salihîn’de okuduğum ve beni çok etkileyen aşağıdaki Hadis-i Şerif benim için önemli bir rehberdir:

“Kim İslam’da iyi bir çığır açarsa açtığı çığırın ecri ve kendisinden sonra, o çığırla amel edenlerin ecirleri, sevaplarından hiçbir şey eksilmeden ona aittir. Kim de İslam’da kötü bir çığır açarsa, açtığı çığırın günahı ve kendisinden sonra onunla amel edenlerin günahları, günahlarından bir şey eksilmeden ona aittir.” (Riyâzu’s-Salihîn, 19. Bab, 172. Hadis)

İnsan anılarını yazmalı ama biz kendimizi hep şöyle avutuyoruz: “Kur’an’da “Oku!” emri var ama “Yaz!” emri yoktur.” Yazmalı insan baki kalan bu kubbede hoş bir yazı imiş. Baki’nin divanı buna şahittir. Baki’nin o “hoş sedâsı”nın yerinde ise yeller esiyor.

Vesselam.

MK
20.08.2016

Araç çubuğuna atla