İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

KARAHİSAR KALESİ YIKILIR GELİR TÜRKÜSÜNÜN HİKAYESİ

Türküleri illa da bir tek hadiseye dayandırmak yanlıştır. Zira bir Türkü söylendikçe şekil alır, duygu alır, anlam yüklenir. Anonimleşir yani. Türküyü dile getiren yöre halkının sosyal ve kültürel durumunu biliyorsanız aşağı yukarı ne demek istediğini de anlarsınız.

Şimdi şu Karahisar Kalesinde yıkılan neymiş ona bir bakalım kendi penceremizden:

“Karahisar galesi yıkılır gelir,
Zülüfü gerdana dökülür gelir.”

Karahisar kalesinin neden o heybetli dik duruşunu değil de yıkılışını görmüş âşık acaba? “Algıda seçicilik” denilen bir şey var. Hissiyatınız, ihtiyacınız, aradığınız şey ne ise baktığınız yerde onu diğerlerinden önce görürsünüz.
Aslında Karahisar kalesinin yıkılış anı delikanlının gördüğü bir şey değildir. Kale, yiğidin gönül dünyasında yıkılmaktadır. Peki neden? Kızın “zalım anasının” kızı ona vermeme ihtimali vardır da ondan… Vermemiş demiyorum, vermeme ihtimali vardır, diyorum.

Zaten kara kara bu ihtimali düşünen delikanlının gönül kalesinde yıkım vardır bir de yavuklusu olan “kız” salına salına yürüyüp de zülüfler, Türkünün bir başka söylenişinde “kaküller” gerdana dökülünce kaleden öyle böyle taşlar değil koca koca kayalar koparak yuvarlanır aşığın gönlüne… Bakınız âşığın üstüne doğru demiyorum gönlüne doğru diyorum. Burada kakülün gerdana dökülmesi çok önemlidir. Zira Afyon’da “gelin kekili kesmek” diye tabir olunan bir adet vardır. Gelin olmuş kızın “kekili” yani kakülü alın genişliği kadar saç bitimi ile kaşların tam ortasına gelecek şekilde küt şekilde kesilir. Bu artık kızın “gelin olduğunun” delilleri arasındadır. Kızlar saçlarını ve kaküllerini bir zinet olarak uzatma lüksüne sahipken “gelinler bu lüksü evlenerek gönüllü olarak bıkarmışlardır.” Gelin olan kişide hakim olan düşünce şudur artık: “Beni beğenen beğenmiş”. Geline toplumun yüklediği görev artık evinin köşe taşı gibi “ağır” olmasıdır. Kültürü aktarma kaygısı ile çok uzattım burayı özetleyeyim: Kakülü boynuna dökülüyorsa bu kızdır, gelin değil…

Hemen sonrasında Karahisar kalesinden aşığın gönlüne yıkılan taşların asıl sebebi açıklanıyor:

“Bir yiğit de sevdiceğin almazsa,
Yaşları gözünden dökülür gelir.”

“Zannederdim aşkımı bir şûha bağlarsam geçer,
Yâr eliye yâremi bir kerre dağlarsam geçer,
Bitmiyor âh u figânım bülbül-i şeydâ gibi,
Geçmiyor gülmekle hüznüm, belki ağlarsam geçer.” diyen şair gibi ağlamayı seçer delikanlı… Zira aşk ağlatır, dert söyletir…

“Yayladan gel allı gelin yayladan
Kesme umudunu Gadir Mevla’dan”

Müslüman Türkler Anadolu topraklarında hep ümit ederek yaşamıştır. Müslüman Türk bilir ki yalnız kafirler Allah’tan ümidini keser. Birden bire delikanlının gönlünde binlerce yıldır tevarüs ettiği “epigenetik ümit hücreleri” bölünüp hızla çoğalmaya başlar ve az önce yıkılan kale taşlarının altında kalan sanki o değilmiş gibi, üzüntüsünü bastırarak sevgilinin yayladan gelişini hayal ettirerek gülümsetir. Bu mısrada geçen “allı gelin” ifadesi yanlış anlaşılmasın. Aşağıda ifade edileceği gibi aslında sevgili bir “kızdır” ama aşık onu hayalinde kendisine “gelin eylemiştir”. “Yayladan gel “allı gelin” yayladan” derken sevdiği kıza “al giydirmesi” de meşru yollardan kıza talip olduğunun göstergesidir. Aşığın hayali kızı “allı pullu gelin edip” ona güveyi olmaktır.

“Kesme ümidini Gadir Mevla’dan” derken kızı istediğinde ona vereceklerinden kendisinin ümitli olduğu mesajını verir, bu düşünceyi hem kendi kendine telkin eder hem de yavuklusuna böylece ümit verir.

Diyelim ki vermediler son çareyi de bulmuştur kendince: Kızı kaçıracaktır.
Ver elini garlı dağlar aşalım,
Bayramlaşalım.

Karlı dağlar hem gerçekten aşılması gereken sıra dağları hem de hayatta karşılaşılabilecek her türlü engeli temsil eder. Önlerine çıkan, çıkarılan bütün engelleri aşacak ve birlikte kaçacaklardır. İşte bayram o bayramdır. Asıl bayramlaşma o zaman olacaktır.

Delikanlı,
Gapıya bağladım gınalı goçu
Harmanı galdırdım gız senin uçu
diyerek aslında niyetinin “Allah’ın emri, Peygamber’in (s.a.v.) kavli ile” evlenmek olduğunu ilan ediyor. Kime mi köylüye, ahaliye, rakiplerine, dostlarına, hısım akrabasına…

Malumdur ki Türk kültüründe kına gelinlik kızlara, damat adayına; askere giden delikanlıya ve kurbanlık koçlara yakılır. Afyon düğünlerinde genellikle perşembe günleri “bayrak kaldırma”, cuma öğleden sonra başlayan “yoz davulu”, cumartesi yatsıdan sonra “kına gecesi” ve pazar ikindiye doğru “kız alımı” olur. Eskiden seğmenler eşliğinde yapılan kız evine gidiş gelişlerde karşılıklı hediyeler götürülürdü. Bu hediyelerden biri de oğlan evi tarafından “al kınalı bir koçun” kız evine götürülmesiydi. “Kınalı koç” kız evinin misafirlerine ikram edilmek üzere düğün alayı ile teslim edilirdi. Bu koç kesilir ve kız evinde küçük çaplı yemekler pişirilerek “kızın köy dışından gelen akrabalarına” ikram edilirdi. Küçük çaplı diyorum, çünkü asıl yemek oğlan evinde verilir ve ahali ilanla davet edilir.

“Ben kınalı koçu hazırladım, ve kapıma bağladım -ki yukarıda da yazdığım gibi bu bir çeşit dosta-düşmana niyet beyanıdır- başlık parası için harmanı da kaldırdım, hazırım da…” da’sı var işte:

Eğer anan seni bana vermezse
Afiyonun damları gız benim uçu

Anan seni bana “Allah’ın emri, Peygamberin (s.a.v.) kavli ile” vermezse seni kaçırırım, efeler gibi de “damda” yani “hapishanede” yatar çıkarım diyor. Burada “anadan” kız istendiğine göre “gelin” ifadesi yukarıda arz ettiğim gibi âşığın hayalinde gelin-güveyi oluşu ile ilgilidir. Değilse evli bir gelini “anasından istemenin” Müslüman Türk kültüründeki hele hele Afyon’daki karşılığı herkesin malumudur.

Aslında bu türkü iki kısma ayrılabilir.
Türkünün hakikat olan ilk kısmı: Yiğit harmanı kaldırıp mahsulü satmış ve evlenmek için gerekli olan parayı hazırlamıştır. Koçu kınalayıp kendi kapısına bağlamıştır ki bu evlenme arzusunda olduğunun dosta düşmana ilanıdır.

Türkünün ikinci kısmı biraz havf ve vehm duygularının halinin tezahürü gibidir. Hayal ürünüdür yani… Nereden mi anlıyoruz? “Eğer anan seni bana vermezse”, diyor. Henüz istememiş…

Oğlanla kızı şöyle bir tanıyalım isterseniz: Delikanlı kızı “babasından” değil de “anasından” istemeyi düşündüğüne göre kızcağız “yetimdir”. Yayladan gelmesini istediğine göre belli ki “yörük kızıdır”, oğlanın bir “kapısı” varsa çadırda değil “evde” yaşamaktadır ve o da bir Türkmenin oğludur… Bir yetimi isteyip alamama ve “hapse düşme” ihtimalini dillendirdiğine göre “fakir bir aileye mensuptur oğlan”… Bir diğer ifade ile ailesinin nüfuzu yoktur.

Mecnun gibi seyr-i sahra, Ferhad gibi zevk-i suret lüksüne sahip değildir delikanlı fakat onlardan kat be kat âşık olduğunu “ölmeden girilen mezar” olarak niteleyebileceğimiz “Afiyonun damlarına girmeyi” göze alışından anlıyoruz. Delikanlı bu kadar merttir, yiğittir, koçaktır…

***
Ben bir goyun olayım sen de bir guzu,
Meleye meleye getirek yazı.

Koyun melemesini biraz uzatınca kaval sesi gibi gelir insanın kulağına…

“Koyun meler, kuzu meler,
Sular hendeğine dolar,
Ağlayanlar bir gün güler,
Gamlanma gönül gamlanma.” diyen Aşık Veysel’in de ifade ettiği gibi bütün bu melemelerin sonunda bir arzuya ulaşma, kavuşma, vuslat vardır.

Kıştan bahara geçişte koyun ve kuzular kısa bir emzirme süresinde kavuşup tekrar bölmelerine ayrılırlar. Koyunun da kuzunun da bu kısa süreli kavuşmadan bir tat alamadığı aşikardır. Meleşme ağılda devam eder… Ne zaman ki “yaz gelir” ve kuzuların dağlarda yürümeye takati olur, koyun ve kuzu daha çok beraber vakit geçirir.

Âşık bu türküyü çığırarak meler de maşuk yani sevgili kim bilir hangi türkü ile meleyerek gönül dilekçesini arz eder dağa, taşa, uçan kuşa ve en mühimi Gadir Mevlâ’sına… Belki de kırık çiçek motifli bir kilim dokur…

Bu türküde aşığın tek “rakibi” kızın annesidir. O da hakikatte değil hâ! Kızı istediğinde oğlana vermemesi durumunda rakiptir. “Gelin” ise aşığın gözünde kendisi için “allı pullu gelinlik giymiş yörük kızıdır”.

“Gelin” kelimesine bakarak burada âşığın bir yuvanın saadetine göz diktiği gibi bir tez ileri sürülmesin… Geleneği bilenler eskiden meşru olmayan bir fiil için “kapıya kınalı koç bağlanmayacağını”, evli bir kızın “anasından istenmeyeceğini”, “harman kaldırarak” düğün masrafı çıkarılmayacağını bilirler. Dul kızlara düğün yapılması toplumda yadırganır ve dahası ayıplanırdı yakın zamana kadar. Hatta Afyon düğünlerinde oğlan tarafı “ortaya çıkan masraflardan çokça bahsedecek olursa” kız tarafı “Biz size dul vermiyoruz, kızımız için az bile!” diyerek “kız evi naz evi” sözünün gereğini yerine getirirlerdi. Dul bir kadının -ki bu dulluk ya kocanın vefatı ya da meşru yollarla talak sonucu oluşurdu- düğününde çok mutlu görünmesi, kız düğünü gibi şımarık tavırlar içinde hareketler sergilemesi, düğünde kocasına “lüzumsuz” masraf yaptırması gibi hususlar ayıplanırdı. İkinci evlilikler mecburiyetten sayılır ve içinde bir “aşk” unsuru aranmazdı. Aşk yoksa mutlu olmanın, mutlu görünmenin de bir anlamı yoktu. “Eee görücü usulünde aşk mı vardı ki?”, diyebilirsiniz… Evet vardı, iki tarafın da ilk göz ağrıları olmaları zamanla eşleri birbirine nikahtaki kerametin bir tecellisi olarak bağlıyor ve evliliğin en kritik zamanlarını birbirlerine aşık olmakla geçirirlerdi. Flört zamanında eylem ve söylemlerini tüketmediklerinden alışma evresi ve aşk aynı anda yaşanırdı çoğunlukla… Aksi durumlar da olmuştur elbette…

İkinci evlilikler sade bir dini törenle kıyılan nikah ve mehir gibi asgari törenlerle geçiştirilirdi. Dul bir kadın “Allı pullu gelin olmayı” hayal dahi edemezdi. Birinin “gelinine göz dikmek” ise kayıtsız ve şartsız en ağır şekilde cezalandırılırdı.

Ben yukarıda hep “aşığın gözünden, gönlünden, dilinden” açıklamaya çalıştım türküyü ama bu tür Türküler genelde “bir ozan tarafından” yakılır. Ozan fıtratı gereği hassastır, sözlü kültüre değer verdiği için halkın hayatıyla ilgili haberlerde gözleri, kulakları hep açıktır ve bu hikayeleri sazıyla sözüyle dillendirdiği zaman toplum tarafından dışlanmayacak bir “cezai ehliyete” sahiptir. Daha doğru bir ifade ile “Ozanın cezai ehliyeti yoktur” İş böyle olunca “türkü yakıcı” oğlanın yerine kendini koyar, kapısına kınalı koçu bağlar, onun yerine harmanı kaldırır, kızı anasından ister, zalım anası kızını vermezse de kızı kaçırtır ve delikanlıyı efeler gibi hapiste yatırır.

Bu kadar hayal kuran kişi yani ozan hep birinci şahsın ağzından türküyü yakarken bir yerde kendini tutamaz ve bir kenara çekilerek “üçüncü şahıs” ağzıyla bağırmaya başlar. Ben bu türküdeki “Yayladan gel allı gelin yayladan / Kesme ümidini Gadir Mevlâ’dan” nakaratının böyle de değerlendirilebileceğini düşünüyorum. Ozan, birden bire kendisini belli etme arzusuyla kız ile oğlana bağıra bağıra “umut dağıtır.” Kızı allayıp pullayıp yörük çadırından oğlanın evine gelin getirir ve buna dayanak olarak da Gadir Mevla’yı gösterir. Burada toplumun ozan üzerinde bir baskısı mevcuttur. Bu baskıyı, meddahların eskiden şark hikayelerini anlatırken ayrılıkla biten aşk hikayelerini dinleyicilerin ısrarlı tazyiki ile evlilikle sonlandırmak zorunda kalışlarından biliyoruz.

Bu tezimi şöyle de desteklemek istiyorum. Türk töresinde hiç bir koca, aşık, sevgili, güveyi sevdiğine, yavuklusuna ya da karısına “gelin” diye hitap etmez. Evlenmeden önce de evlendikten sonra da sevgili onun için hep kızdır. Diyelim ki bir delikanlının sevdiği bir başkasına isteyerek ya da istemeyerek verildi yani gelin oldu. Oğlan bu “gelini” unutamadı ve ona türkü yakıyor… Yine “gelin!” diye hitap etmez! “Gelin” diye hitap etmesi “yenilgiyi kabul etmesidir” ki bu “âşık” için asla mümkün değildir!

“Kız!” hitabında bir mahremiyet gizlidir. Bu mahremiyet ebeveyn-evlat arasındaki, kadınların kendi aralarındaki ve aşık-maşuk arasındaki mahremiyettir. “Gelin!” hitabı ise “mahremiyetin değil resmiyetin” bir tezahürüdür. Aşık “gelin” demişse dahi bunu asla “kızın” yerine koymaz, bir kavram olarak düşünür. Anonim olmayan ezgilerdeki ve arabesk parçalardaki “gelin” kavramını geçiniz. Bu tür eserlerde bir Türk irfanı arayamazsınız. Ağzı olan konuşmuştur.

Son olarak ecnebilerin “klasik” diye adlandırdıkları bizim “kadim” dediğimiz türküleri aşureye benzetiyorum ben… Nasıl ki aşure Hz. Nuh’tan beri bir sürü benzemezin karışımı olarak yapılagelmiş ve toplum damağında kabul görmüşse türkülerde de böyle bir tat harmanı mevcut bence… Karahisar Kalesi türküsüne bakıyorsunuz karamsarlık, umut, üzüntü, öfke, sevinç, isyan ve teslimiyet gibi pek çok duygu bir aşure gibi bir kazanda kaynatılmış… İşte ozan bu aşureyi bir “yemekte” değil de “anlatımında” kullanıyor. Çünkü Karahisar kalesi türküsü bir ağıt havasında yaylı tanbur gibi inim inim inlerken birden bir isyan bayrağı havalanıyor… Bir ses Karahisar kalesinin burçları gibi yükseliveriyor arş-ı âlâya… Bir dakika ne oluyor yâ! dedirtiyor insana… İşte bu ses ozanın bastıramadığı, aslında toplumun ona haykırması için baskı yaptığı başkaldırının, isyanın sesidir: Yayladan gel allı gelin yayladan / Kesme umudunu gadir Mevla’dan / Ver elini garlı dağlar aşalım / Bayramlaşalım dizelerine böyle de bakılsa olur kanaatindeyim…

Allah kimsenin umudunu kesmesin, bir de “sevenleri sevdiğine versinler”.

Vesselam.

Mustafa KAYIHAN