İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

VARLIK MI, YOKLUK MU?

Evet demek sorumluluk yüklenmektir. Hayır ise bir kaçış. Evet dersen koşturman gerekir. Hayır dediğinde yerinde sayman yeterli.

Evet yükü sırtlanmaktır. Hayır ise hiç yüklenmemek.

Yok demeyi edebe aykırı bulan Türk “mevcut değil amma hayırlısı olsun inşallah Allah verir” dileğini de muhtevi “hayır” der. Hayır yok demektir aslında. “Verem” yerine “ince hastalık” demek gibi bir şey yani.

“Yok deme, yok olur gider.” der bir darbı mesel.

***

İbrahim Edhem, bir gün zamanının büyük alimlerinden Şakik Belhi ile karşılaşır ve sorar.

– “Ey Şakik nasıl geçiniyorsun?”
Şakik Belhi:

– Varsa yiyoruz, yoksa sabrediyoruz” diye cevap verir.
İbrahim Edhem:

– Horasan’ın köpekleri de aynı şeyi yapıyorlar, varsa yiyorlar, yoksa sabrediyorlar Ey Şakik” der.

Sorma sırası Şakik Belhi’dedir:

– Peki siz ne yapıyorsunuz?”
İbrahim Edhem:

– Biz varsa dağıtırız; yoksa şükrederiz.

Şükür elbette mühim. Fakat Hazret-i Resul “Veren el alan elden üstündür.” buyurdular. Evet deyip veren el mi olmalı, hayır deyip aczimize de şükür deyip beklemeli mi?

Açe, Myanmar, Bosna, Somali, Filistin, Kırım, Kerkük, Rakka, Halep, Şâm-ı Şerif Türkten hayır cevabı almaya alışık değil. Türk hep evet dedi buralara, hayır demedi diyemedi. Yok diyemedi kendisi aç kalma pahasına. Buzdolabındaki son parça eti misafiri için çıkaran fakir gibi en fakir anında dahi yok demedi, hayır demedi. Evet dedi, “var, geliyorum, veriyorum.”

Türk varsa dağıttı çünkü. Adaleti dağıttı, merhameti dağıttı, serveti dağıttı, ilmi dağıttı, ahlakı dağıttı, yalnız insana değil kurda kuşa dağıttı elindekini, avucundakini….

Türkün kılıcı düştüğünde iki dünya savaşı geçirdi koca dünya. Üçüncüsünün çatırtılarının geldiği bu günlerde çocuk katillerinin açtığı yarelerle pare pare olmuş bağrında aradı Türkü.

“Sen ki Fançeskosun” diyen Kanuni’yi, “Bu dünya bir padişah için çok fazla; iki padişah için çok az” diyen Yavuz Sultan Selim Hanı aradı.

İspanyadan gemilerle dindaşı olmadığı halde Yahudileri taşıyan necip nesli; İngiliz çakalının açlığa mahkum ettiği İrlandalılara yiyecek gönderen müşfik devleti ve nihayet daha dün 1917’de Bolşeviklerin katlinden kaçarak adalara yerleşen binlerce Beyaz Rus’a merhamet eden, kendisi yedi devletle boğuşurken ekmeğini bölen bir milleti arıyor sinesinde.

Emzirdiği çocuktan vefa bekleyen bir anne gibi…

***

Evet, dedi Alparslan,

– Biz de hızla onlara doğru yaklaşıyoruz! dedi gülümseyerek kendisine çok kalabalık bir Bizans ordusunun yaklaştığını haber veren ulağa. Bu evet ile girildi Anatolia’ya ve Anadolu oluverdi bu yarım ada.

***

Evet, dedi Mehemmed-i Sani “Müjdelenen fethe evet.”.

Kendisine devlet tecrübesine dayanarak Haçlı Seferinin başlatılabileceğini bildiren Cendereli Halil Paşaya rağmen evet. Hayır deseydi daha rahat edecekti halbuki. Sürmeyecekti atını sinirle denize.

Ulubatlı Hasan derviş gibiler ölmeyecekti ama Konstantinapolis de İslambol olmayacaktı belki mesela. Mesela bir Mayıs sabahında kan ter içinde kalmayacaktı. Yaşamayacaktı o sıkıntıları.

– Evet, ya Konstantiniyye beni alır ya ben Konstantiniyyeyi!

Haliç’in zincileri kırılamıyor ve düşmana yardım geliyordu durmadan. Çünkü düşman farklı adlarda tek bir milletti. Surlar bir türlü yıkılmıyordu dökülen şah toplarına rağmen. Şah mat mı olmalıydı bu satranç oyununda bunca çakalın orta yerinde yıkılmalı mıydı bir hayırla?

Evet, dedi Akşemseddin. Sebat göstermeli ve azimle savaş devam etmeli!

Hayır diyenler belki baktıkları yerden haklı gibiydiler. Kaşındaki beyaz kılın gözünün önüne gelmesiyle yeni ayın doğdunu sanan ihtiyar gibi… Ama hayır geri dönmek ve Anadolu Türk beylikleri arasındaki kısır çekişmelere devam etmekti. Oysa evet deyip devam edildiğinde Avrupa titreyecek ve Avusturyaya kadar Türkün sancağının gölgesinde Katolik, Ortodoks, Yahudi, Çingene yüz yıllarca hür yaşayacaktı. Osmanlı Barışının huzuru içinde vicdanı hür, dini hür…

Hayır Karamanoğlu ile boğuşmak, Dulkadiroğlu ile çatışmak ve bu kardeş kavgasında bocalayıp durmak olacaktı. Babasından kalan bir dönüm tarlayı pay edemeyen kardeşlerin Kabil-Habil oyununu sahnelemesini yazacaktı tarih kitapları.

***

Evet, dedi Yavuz Sultan Selim Han. Mercidâbık başarısı yetmezdi. Sina çölü geçilmeli ve Mısır alınmalıydı.

Hayır dediler. Sina geçilemez. Tarihte bunu başarmış kumandan yoktur.

Evet, deyince Yavuz atından indi ve yürümeye başladı. Asker yorulmuştu ve atına binmesini böylece askerin de atına binebileceğini söyledi devlet erkânı.

“Hazret-i Resûl-i Ekrem ve Nebiyi Muhterem yaya olarak rehberlik ederken nasıl ata binebilirim” dedi Yavuz.

Sina çölüne bin yılda bir yağan yağmur yağmış ve Ridaniye’de zafer kazanılmıştı. Kutsal emanetler ile Halifelik makamı zaten İslamın kılıcı, Mekke, Medine ve Kudüs-i Şerif’in bekçisi ve hadimi olan Türk’ün eline geçmişti.

Evet deyip yürüyünce Türk bin yılda bir yağan yağmuru da yağdırırdı Allah Celle Celelühü. Resulü Ekrem mübarek makamlarından kalkarak rehberlik de ederdi Sancak-ı Şerifi yüzyıllarca taşıyacak olan bu topluluğun önünde.

***

Evet, dedi Türk milleti. “Ya devlet başa ya kuzgun leşe”…

Kurtuluş için sarıldı çapaya, küreğe, tırpana. Bu bir varlık mücadelesi idi.

Üç kıtadan küçüle küçüle bir avuç kalan Anadolu toprağı verilemezdi. Önüne hangi lider düşse evet diyecekti. Mesele vatan, millet, bayrak, devlet, ırz, namus ve din meselesi olunca hayır diyemezdi…

Kafirin boyunduruğu altında kalmamak için üç kıtada yedi oğlunu şehit veren anaya son çocuğunu gönder denildiğinde:

“Evet oğlum git; ya gazi ol ya şehit.”

diyordu bağrı yanık ana. Hayır mı deseydi, olmaz mı deseydi. Benim size verecek oğlum yok mu deseydi. Kınaladı kuzusunu ve Allaha ısmarladı.

***

Hazret-i Resul-i Ekrem Efendimiz bir gün sağ ellerinden başlamışlar mübarek tırnaklarını kesiyorlardı. Yetiştirmesi Zeyd, Yahudi olan babasını kastederek “Benim babam da böyle keser” dedi.

Hazreti Resul bir sağdan bir soldan mübarek tırnaklarını keserek “Bak ben baban gibi kesmiyorum.” buyurdular.

İngilizler, Amerikalılar, Luti Hollanda ve Danimarkalılar, Almanlar ve teröristler ne diyorsa tam tersini yapmak lazım gelmez mi o vakit?

***

Küçük menfaatleri bir yana bırakıp hasma tek vücut halinde muhalefet etmeli.

Hasımla ecnebi ve teröristleri kastediyorum elbette. Hısımlar, kardeşler farklı düşünebilirler bir hususta. Küserler, barışırlar. Olur bazen öyle. Aralarında hallederler meseleyi. Ama yad yaban karıştırılmaz meseleye. Mahrem konularda namahreme söz hakkı vermezler.

Bana şu görevi vermedi, şöyle menfaatperestleri barındırdı, şu şunu dedi, bu bunu söyledinin zamanı değil şimdi. Bunlar bahs-i diğerdir.

Dem bu demdir. Bir daha bu dem gelmeyebilir.

Rahmetli Malcom X’in dediği gibi:

– İster mermi kullansın, ister oy pusulası, insan iyi nişan almalı kuklayı değil, kuklacıyı vurmalı.

Allah bu millete “yok”luk göstermesin!

Vesselâm.

Mustafa KAYIHAN

15.04.2017