İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

MİLLETLERARASI SARI SALTUK İMAM-HATİP LİSESİ

Yağız Türkler. Tabiri ilk kez Köstence’de İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz Bey’den duymuştum. Başkanlarda yaygın olarak bulunan üç Türk topluluğu vardır. Birincisi Oğuz boyuna mensup olanlar, ikincisi yerleşik ya da Kırım’dan gelerek Karadeniz’in batısına yerleştirilmiş Tatarlar – ki ne yazık ki hâlâ kendilerini Türk olarak değil de Tatar olarak adlandırmaktadılar- ve nihayet kara yağız Türkler. İki grubun mensupları kara yağız Türkleri çingene diye adlandırsalar da onlar kendileri için asla bu tabiri kullanmazlar. Biz Türküz, derler ve bunun doğuracağı bütün ıstıraplara göğüs gererler.

“Istıprap mı, ne ıstırabı?” diyenler olacaktır. Evet, ıstırap hem de bütün baskılara rağmen. Balkanların vicdanlı insanları ile konuştuğunuzda size şu itirafta bulunurlar. Biz Oğuzlar, Tatarlar hatta Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar vb. Müslüman halklar iş ve eş bulabilmek ve dahi baskı altına alınmamak için -yapmayanları tenzih ederim- adlarımızı değiştirdik, Türklüğümüzü gizledik ama çingene dediğimiz bu Müslümanlar asla kimliklerini gizlemediler. Hatta inadına haykırdılar ve Türkçeyi bağıra bağıra konuştular. İtiraflar bu minvalde devam eder gider…

Bükreş’te bir gün Türk Birliğinde oturmuş Ada Kaleli, Köstenceli ve Dobrucanın diğer bölgelerinden gelmiş Türklerle sohbet ediyorduk. Birliğin yöneticilerinden bir ağabeyimiz bir hikayesini anlatmıştı:

“Askerliğim Mecidiye’ye çıkmıştı. Teslim olduğumda eski askerler ve rütbeliler askeriyeye sınır bir mahalleyi göstererek bana ‘Sakın bu duvarı aşma ve bu mahalleye girme!’ dediler. ‘Çingene’ mahallesi olduğunu anladığım bu mahallenin tekin olmadığına dair türlü hikayeler anlatılıyor ve yasaklı bölgenin ihlalinin canla ödeneceğine dair ısrarlı telkinler ediliyordu. Bunaldığım ve canımın çok sıkkın olduğu bir gün bu duvarı aşarak Bükreş’e kaçmak istedim ve düşündüğümü de yaptım. Yapmaz olaydım. Biraz ilerledikten sonra bir kaç kişi etrafımı çevirdi ve beni darp etmeye başladılar. Derken aralarında Türkçe konuştuklarını duyunca ‘Ben de Türk’üm!” diye bağırdım. Birden sihirli bir şeyler duymuşcasına kalakaldılar. Sonra ‘Sen Türk müsün?” diye tekrar sordular. Türk olduğumu, askerliğimi burada yapmakta olduğumu ve can sıkıntısından Bükreş’e gidip aileyi ziyaret ettikten sonra dönmek için duvarı aştığımı anlattım. Az evvel beni evire çevire döven bu adamlar birden askerden akrabaları geçmişçesine beni kucakladılar ve evlerine götürdüler. Önce karnımı doyurdular. Sonra özel hayatımla ilgili sorgular başladı. Bekar olduğumu söyleyince genç bir hanımefendiyi çağırıp maksatlarını ona belli etmeden bana gösterdiler ve “Bununla evlenmek istersen sana verelim.” dediler. Hadiseler o kadar hızlı cerayan ediyordu ki ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi şaşırmıştım. Türk olmanın bu kadar itibarlı bir şey olduğunu bu kadar yoğun olarak ilk defa hissediyordum. Bir şekilde bu kız beğenme faslını geçiştirdim. Sonra hangi tarikle Bükreş’e gideceğimi sordular. Bir otobüs ya da dolmuşun işimi göreceğini söyledim. Biz misafirimizi otobüse bindirmeyiz, deyip hemen Bükreş’e gidecek bir eş, dost olup olmadığını soruşturmaları için gençleri gönderdiler. Sonunda o kişi bulundu ve bir otomobille yola revan oldum.”

Başkanlarda Türk olmanın ne demek olduğunu doğru anlamadan bu yaz yanlış anlaşılabilir. Birgün bir edebiyat profesörümüz Arnavutluk’u ziyarete gitmiş. Şoföre hangi milletten olduğunu sormuş. Arnavut olduğunu söylemiş. ‘Peki Türk müsün?’ deyince hayretle arkasına dönen ve Türkiye’den gelen misafirinin kim olduğunu az çok bilen Arnavut şoför ‘Hepimiz Türk değil miyiz?!’ diye hayretini ifade etmiş.
***

Üsküp’te evlad-ı Fatihân’dan bir kardeşimizle sohbet ederken konu Yağız Türkler’e gelince “Biz iş, eş, aş bulmak için Türklüğümüzü sakladık ama bunlar asla saklamadılar ve aksine bununla hep övündüler.’ demişti.

***

Balkan Kültür Vakfı yöneticilerinden bir ağabeyim Bulgaristan’daki tarihî eserlerin sahiplenilmesi ile ilgili çalışmalar yaptıklarını anlatınca Bulgairstan’da Yağız Türklerin durumunu sormuştum. Diğer Türkler kimliklerine Bulgarca isimler yazdırırken bunlar asla böyle bir şeyi kabul etmediler ve dik durdular, demişti.

***

Bizzat şahit olduğum ve duyduğum misaller vermeye çalıştım. Şimdi sadede gelelim. Efendim, Prof. Dr. H. Kemal Karpat gibi büyük alimlerin de mezun olduğu Mecidiye Medresesi, sonraki adı ile Mecidiye Müslüman Semineri ve nihayet yeni adı ile Mecidiye Mustafa Kemal Atatürk Ulusal Koleji’nin bir sıkıntısı vardı. Öğrenci bulamıyorlardı. Yağız Türklerden gelen öğrenciler olsa da bunlar bir müddet sonra şu ya da bu cemaatin bünyesine girerek okula devamı bırakıyorlardı. Günümüzde Mecidiye şehrinin Dobruca’nın kalbi olmaktan uzaklaşması ve bu görevin Köstence’ye kayması da öğrenci bulamamanın sebepleri arasında zikredilebilir. Hasılı kelam, neticeyi meram imam-hatip lisesi diyebileceğim bu kolej atıl durumda ve birkaç hocanın üstün gayreti ile ayakta kalmaya çalışmaktadır.

‘Hal böyle iken çözüm nedir?’ diye sorulacak olursa şahsi kanaatim okulun bir an evvel Köstence’ye naklinin yapılması kısmi bir çözüm olarak zikredilebilir. Bu kısmi çözüm Türk kökenli bilim adamı yetiştirmekte pek de sıkıntı çekmeyen Dobruca’nın kuzeyi için yeni bir kan olabilir fakat Balkanlar için kapsayıcı ve yeterli bir çözüm olamaz. Balkanlara dokunacak çözüm ise başlıkta da arz ettiğim Edirne’de açılacak Milletlerarası Sarı Saltuk İmam Hatip Lisesi’dir.

Tekrar edeyim. Bulgaristan’da, Yunanistan’da, Arnavutluk’ta, Romanya’da, Kosova’da, Karadağ’da açılacak bir okul kısmi olarak kendi bölgesini besleyebilir fakat genele çare olamaz. Kaldı ki bu saydığım ülkelerde hâlen varlığını sürdüren medreselerin hukuki durumu içler acısıdır. Kendi ülkelerinde diplomaları kabul edilmeyen bu liseler zorla ayakta kalmaktadırlar. İstihdam gibi teşvik edici unsurlardan uzak olduğundan talebelerinin istidatları da sıkıntılıdır.

Arnavutluk’taki medreselere yönelik FETÖ baskısı, Bosna-Hersek, Karadağ, Kosova gibi ülkelerde sosyolojik ve ekonomik durumlar göz önüne alındığında Balkanların Tayyip Okiçler, Kemal Karpatlar yetiştirebilmesi ve insan gücü olarak taze kana kavuşabilmesi için acil bir müdahaleye ihtiyaç vardır. Bu müdahale de Edirne’de kurulacak Milletlerarası Sarı Saltuk İmam Hatip Lisesi ile mümkündür.

‘Peki, neden Edirne?’ denilecek olursa cevabım yukarıdakilere ilaveten ruhi ve kültürel hassasiyetler olacaktır. Yağız Türklerin ne yazık ki dışlandıklarını yerinde görmüş bulunuyorum. Bu durum Türkiye’nin değişik şehirlerinde uluslararası imam hatip adı altındaki eğitim vermekte olan yerlerde de kendini göstermekte ve bu müslüman yağız Türk çocukları okullarını yarıda bırakarak ya da hiç tercih etmeyerek kendilerince bir çözüm (!) üretmiş durumdalar.

İnsan hissiyatını yok sayan bir çözüm yolu olamaz ya da olmamalıdır. Bu sebeple kendi ülkelerine yakın bir coğrafyada kurulacak olan Milletlerarası Sarı Saltuk İmam Hatip Lisesi kendilerini yadırgamayacak ve kendilerinin yadırganmadıkları bir şehirde bu talebeleri yetiştirerek halklarına hizmet etmeye vesile olacaktır.

Ailelerine çok düşkün olan bu çocukların ayda bir, bayramda seyranda diledikleri zaman evlerine ulaşabilir olmaları eğitimlerinin sürdürülebilir olması açısından çok mühimdir. Bu konu ile ilgili sosyolojik araştırmalar yapılarak bu yazdıklarım bir kişinin gözleminden çıkarılmalı sosyolojik bir araştırmanın sonucu olarak ortaya konulmalıdır.

Trakya insanının yüksek hoşgörüsü bu çocukların bir imparatorluk başkentinde yetişmelerini sağlayacak yüceliktedir. Balkanları mış gibi yapan imamlardan, kerameti kendinden menkul şeyhlerden kurtarmak lazımdır.

Ve daha bir sürü şey…

Vesselam.

Mustafa KAYIHAN
19.02.2019
ANKARA