İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Oy Akşamlar (Avşar Güzeli) Türküsünün Hikayesi ve Bir Düzeltme Önerisi: “Dağlar gazeli”

Baştan söyleyeyim türküler anonimdir ve pek çoğunun hikayesi şimdi yapacağım gibi yorumdan ibarettir. Bir eserin türkü olabilmesi için aradan uzun zaman geçmesi gerekir. Klasikleşememiş türkümsü eserler kısa sürede kaybolmaya mahkumdur. Klasikleşmek içinse haklın gönül teline dokunmak gerekir. Her dinleyen kendi hikayesini hayal edecek ki eser dilden dile taşınsın… “Seni seviyorum” demek nasıl ki “beni seviyorum” demektir, “bu türküyü seviyorum” demek bu türküde kendimden bir parça buluyorum, türkünün ifade ettikleri bende bir yer işgal ediyor demektir.

Oy Akşamlar (Avşar Güzeli) Türküsü kim bilir hangi coğrafyada, hangi tarihte kim tarafından yaşandı, bunu yaşayan mı yaktı yoksa bir ozan hikayeyi dinledi de mi yaktı? Ya da ozan bu ruh haline olduğu yerde girip mi çığırdı? Bunu tespit etmek türkülerde çoğunlukla pek mümkün değildir. Türkü yakıcının ya da ozanın ruh haline girmek ise herkesin yapabileceği bir şey… Müsaadenizle ben bu ruh haline dalıyorum:

Mehmet Özbek türküyü Enver Demirbağ’dan derlemiş. Sözleri şöyle:

Oy akşamlar akşamlar
Yine m’oldu akşamlar
Evli evine gider bağlar gazeli
Garip nerde akşamlar Avşar güzeli

Al beni beni sar beni beni
Yar değil misin?
Beni sevdaya salan
Sen değil misin?

Al beni beni sar beni beni
Adam yemenim
Söylediğin sözleri yar
Kimseye demenim

Sevip aldattı beni
Güldü ağlattı beni
Gittim kölesi olam bağlar gazeli
Bir pula sattı beni avşar güzeli

Al beni beni sar beni beni
Yar değil misin?
Beni sevdaya salan
Sen değil misin?

Al beni beni sar beni beni
Adam yemenim
Söylediğin sözleri yar
Kimseye demenim

Gurbete gidenler, bir şehirde tanıdığı olmadığı halde “nasılsa bir pansiyon, otel bulurum!” ümidi ile yola çıkmak zorunda kalanlar, hastane köşelerinde sabahlayıp da başını koyacak bir yastık, üstüne çekecek bir battaniye bulamayanlar iyi bilir: Gurbetin akşamı zordur. Bir de bunu bir kaç yüz yıl öncesinde düşünün! Bir çıkın içine bir kaç öğünlük katık almışsın ve sevgilinin kûyuna, bugünün diliyle köyüne revan olmuşsun… Güç bela binbir zahmetle gelmişsin sevgilinin köyüne… Sevgilin dedimse cep telefonu ile anlaşıp randevulaştığın bir dilber akla gelmesin ha! Belki aşık görmüş sevmiş maşuğun haberi bile yok! Belki bir göz göze geliş ve bir gülüş sonrası aşığın umuda kapılması sonrasında “gönlü var herhalde” ümidine kapılması… Daha fazlası olamazdı. Belki kendi köyünün, obasının kızı olsaydı bir görüşme, konuşma, mendil alışverişi, uzaktan bakışma, pınar başında göz göze gelme ama bu türkünün sözlerinden anlıyoruz ki kız Avşar yörüklerinin göçmen kızı… Oğlan belki başka bir obanın oğlu, belki bir Türkmenin oğlu… Bunu bilmek mümkün değil ama ne olan bir şey var ki akşamlayacak bir yurdu, yuvası yok ve Avşar güzelinin muhitinden değil. Başka bir şey daha biliyoruz ki oğlan uzun süredir kızın civarında mecnun gibi gezip duruyor. Bunu nereden mi anlıyoruz?

“Oy akşamlar, akşamlar
Yine m’oldu akşamlar” deyişinden tabii… Akşam aşığı gama, kasavete gark ediyor adeta… Bunun üç tane sebebi var: 1. Akşama kalacak yeri yok, 2. Akşam olunca sevdiğini uzaktan da olsa göremiyor, 3. Sevdiceği ile birlikte olmak varken o vefasız zerre kadar yüz vermiyor.
“Haydaaa, bunları da nereden çıkardın!” diyorsanız şimdi arz edeceğim fakat bir hususta kendi görüşümü kuvvetli delillerle savunacağım:

“Evli evine gider de… Bağlar gazeli!
Garip nerde akşamlar? Avşar güzeli!

Al beni beni sar beni beni,
Yar değil misin?
Beni sevdaya salan,
Sen değil misin?”

Ben buradaki “bağlar gazeli” diye okunan tabirin “dağlar gazeli” olduğunu düşünüyorum. Muhtemelen türkü söylene söylene “dağlar gazeli” tabiri “bağlar gazeli” haline döndü. Kamus-i Türkî “Gazal” maddesinde “Geyik yavrusu, genç ahu. Mahbûbe ve dilberden, çeşm-i gazâl iri ve güzel gözden kinaye olur” diyor. Buradan anlıyoruz ki aşık Avşar güzelinin gözlerine vurulmuştur. Gazel yani ahu gözlü dilberin yalnız gözlerine meftun olunmaz tabii, bir de ceylan edalı yürüyüşü, duruşu, boyun büküşü, ürkek tavırları ve kaçışı var… Doğuda kaçmayana, ulaşılabilene ne gazel ne destan yazılır ne de türkü yakılır.

Bakın bir Kastamonu türküsünde ne diyor:
“…
Sil gözünün yaşını
Ayrılan gavuşmaz mı?

Dağlar gazeli
Hanım ablam dünya güzeli!”

Bir Zonguldak türküsünde ise:

“Bahçemde mısırım var,
Dibinde hasırım var,
Behey zalimin oğlu,
Neremde kusurum var?

Dağlar gazeli aman
Dünya güzeli.” diyor.

Kaldı ki kim sevgilisine “kuru yaprak” diye seslenir ki? Birinci dörtlüğü nesre dönüştürürsek şöyle bir sonuç çıkıyor: “Ulan yine mi akşam oldu be! Ey dağların nazlı ceylanı sevgilim. Senin bir yuvan, yurdun var oraya sığınacaksın da bu garip yine nerede akşamlayacak?”

Akşam olmuştur ve aşık yine yıldızların altında, sevgilisinin yakınlarında açık alanda akşamlamak zorunda kalmıştır. E dağlar gazeli düz ovada yaylayacak değil ya! Elbette serin bir yaylada yaylayan “ahu gözlü Avşar güzeli” sıcacık yatağında güzellik uykusunda iken mecnun gibi yıldızlı geceler altında, kuru soğuğu iliklerine kadar hissetmeye başlayan âşık başlar feryat etmeye:

“Al beni beni, sar beni beni… Yâr değil misin?
Beni sevdaya salan… Sen değil misin?”

Orada oluşunun da üşümesinin de müsebbibi madem ki ceylan gözlü Avşar güzelidir o zaman bir kez olsun vefa gösterip kendisini seveni otağına alıp koynunda sarıp sarmalayarak ısıtmalıdır. Gece ilerledikçe ve yaylanın soğuk rüzgarı aşığın çene kemiklerinde trampet çaldırdıkça sitemin de derecesi artmaktadır: “Yâr değil misin! Beni bu sevdaya salan sen değil misin!”. İş bu sitemle kalsa iyi… Âşık sevgilinin bu duyarsızlığına karşı sesini biraz daha yükselterek adeta haykırır:

“Al beni beni, sar beni beni,
Adam yemenim!
Söylediğin sözleri yar
Kimseye demenim!”

“Sen beni otağına al, koynuna sar. Ben sırtlan değilim ki adam yiyeyim! Sen sabaha kadar anlat, ben dinlerim ve sırlarımızı da yada yabana ifşa etmem!” Belli ki âşık hipotermiye girmiş durumda sayıklamaktadır. Sayıklamalar giderek artar ve sevgilinin çadırından gelen gülüşmeler, aşığı görmezden geleni, umursamaz tutumlar en sonunda ona şu sözleri de söyletir:

“Sevip aldattı beni,
Güldü ağlattı beni,
Gittim kölesi olam, bağlar gazeli!
Bir pula sattı beni. Avşar güzeli!

Mecnun kelimesi Arapça “cin” kelimesi ile aynı “c-n-n” kökündendir. Mecnun “cinlenmiş, cin çarpmış” demek yani… Bugünki karşılığı: “deli”. “Aşk” akıllı adamın işi değildir. Aşk gönle girince akıl baştan firar eder. O sebeple delikanlılık çağlarında aşık oluruz. Biraz yaş ilerleyince yaşanan duygu hasbî değil hesabîdir. “Yanımda bir nefes olsun? Sohbet edecek birisi bulunsun? Hastalanınca bir yudum su versin? Yalnız ölmeyeyim, cesedim kokmasın? Öğünde yemeğim pişsin? Eş dost ayağını kesmesin?” gibi bu hesabîliğin örneklerini çoğaltabiliriz. Biz bağlamdan kopmamak için türküye geri dönelim:

“Sevip aldattı beni” diyor ya aşık yalan söylüyor. Yalanı önce kendine söylüyor sonra bize de kendine söylediği bu haberi sözüyle sazıyla haber veriyor. Yok yok düzeltiyorum aslında yalanı yalnız kendisine söylüyor. “Sevip aldattı beni” demesi aslında “kendi kendine gelin güvey olmasından” kaynaklanıyor. Dağların güzel gözlü gazeli yani Avşar güzeli aslında bu mecnunun farkında bile değil! Farkında olsa “yine geldi akşamlar” dedirtmeden ilk şafakta çeyiz bohçasını da alıp bu esrarengiz sevgili ile sırra kadem basarlardı. Bir kaç akşamdır bu obada akşamladığına göre Avşar güzelinin bu “zavallı aşıktan” haberi bile yok. Üstelik belki kızın Avşar obasından bir yavuklusu bile var. Bunu nereden anlıyoruz: “Güldü, ağlattı beni” diyor ya bizim zavallı âşık… Bu gülüş kuru bir gülüş değil, aşığa göre rakibe karşı bir gülüş ve bir önceki mısradaki sevip aldatmanın sebebi de bu gülüş. Adamcağız rakibe bonkörce verilen bu buse hazinelerinden kendine “bir pul” dahi düşmeyişiyle yıkılmış… Bu virane yürekten yükselen haykırışlar da bu sebepten…

Devam ediyor aşık kardeş “Ben onun kölesi olmaya gittim, o bana bir pulluk değer dahi vermedi” Buradan türkünün 1877-78 Osmanlı-Rus harbinden sonra yakıldığını anlıyoruz. Zira para o tarihlerde “para pul olmuş” ve değerini kaybetmişti. Bozuk para yerine pul basılır olmuştu. “Bir pula sattı beni” derken bu kibirli Avşar güzeli bana “zerre kadar değer vermedi” diyor zavallı aşığımız.

Bu türküden çıkaracağımız sonuç: “Neymiş efendim: Her kuşun eti yenmezmiş” bu bir… İkincisi, kendi kendine gelin güvey olup elin kızının etrafında dolanıp durursan “gavur parası ile beşe para etmez” duruma düşermişsin… Üçüncüsü, “baktın olmâyi bakmayacasun!” diyen laz büyüğümüzü dinleyip “olacak işe bakacaksın”. Zorla güzellik olmaz, “Allah sevdiğine bağışlasın.” deyip dağlardaki başka gazelleri, başka güzelleri kovalayacaksın.

Divan şairinin:

“Belâ dildendir, ol dildar elinden dâdımız yoktur,
Gönüldendir şikayet kimseden feryadımız yoktur.”

Neşet Ertaş Babanın:
“Kendim ettim kendim buldum,
Gül gibi sararıp soldum.”

dediği gibi bir şey…

Bu türküyü yorumlamada benim ufkum bu kadar. Sürç-i klavye ettiysek affola!

Kalın sağlıcakla.

Mustafa KAYIHAN
25.05.2023
ANKARA